yabancılara göre eski
türkler
bedir yayınevi
Bu tercümenin aslı 1919 yılında «Les Turcs d'après les auteurs célèbres Divers
témoignages et opinions-» adı ile ve «Prof. Ah. Djevad» imzasıyla İstanbul'da
yayınlanmıştır.
Yaylacık Matbaası, İstanbul - 1969
ÖNSÖZ
Umumiyetle yabancılar ve bilhassa yakın - Doğuyu hiç tanımayan Batı Ülkeleriyle
Amerika
Birleşik Devletlerinde Türk milleti hakkındaki umumi kanaat, şudur: Türk halkı, bütün
tarihi, tahrip
ihtirasından ilham alan kanlı fetihlerden ibaret olan ve mutaassıbane tahakkümü altında
tuttuğu
Hristiyan kavimleri baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir halktır.
Batı muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmağa bir anlık teemmül
kafidir.
Kendisine yabancı ve tamamen düşman olan bir medeniyetin göbeğinde muhteşem bir
imparatorluk kuran, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli bir şekilde çatışan çeşitli
halkla:- üzerinde
altı asır boyunca hakimiyetini devam ettiren, büyük bir maziyi tevarüs eden ve bitip
tükenmek bilmeyen
bir milli ve zihni faaliyetle beslenen bir milletin büyük bir medeniyetin gerektirdiği
bütün
hususiyetleri haiz olmak icap edeceği aşikardır.
Türk milletinin ve onun dini, siyasi ve içtimai yaşama şartlarının tarihi
üzerinde
yapılacak sathi bir tetkik bile, Batı ülkelerinde Türkler hakkında beslenen ve kaynağını
Türkiye'nin
hakiki ve meşru sahiplerini sistemli bir şekilde kötüleyerek memleketin parçalanmasını
temine çalışan
emperyalist ihtiraslardan alan telakkilerin asılsızlığını ortaya koy-
maya kafidir. Dini husumetin bu iftira efsanelerinin doğmasındaki payı büyüktür.
Safdillik, peşin hüküm ve zihni tembellik de bu iftiraların yayılıp tutunmasına imkan
vermiştir.
Türkiye hakkında kendi başına fikir edinmek isteyecek namuslu ve hür düşünceli
insanlar
Türkiye Milli Kongresinin gayretleri ile tertib edilmiş olan bu derlemeyi alaka ile
okuyacaklardır.
Derleme muhtelif devirlerde Türkiye'ye gelmiş veya ikamet etmiş yazarların neşrettikleri
kitaplardan
alınan parçalardan ibarettir. Bununla beraber Türk milletini gayrı ahlaki ve barbar
prensiplerin
sultasında bulunan iptidai bir millet gibi göstermeye çalışan iftiraların asılsızlığını
ortaya koyma ya
yetecektir.
Türklerin siyasi ve idari teşkilatlarıyla içtimai hayatlarını teferruatıyla
anlatan ve
kolaylıkla okunabilecek yüzlerce eser ve vesika mevcuttur. Büyük bir maziye sahip bu
milletin Merkezi
Afrika'nın bir kabilesi gibi telakki edilmesindeki dev hatayı ve hakikat katilliğini
anlamak için bu
eserlere şöyle bir bakmak kafidir.
Türkiye Milli Kongresi, bu neşriyatıyla Batı'nın iyi niyetli aydınlarına çok
yanlış
bilinen bu memleketin daha iyi bilinmesi lüzum ve tecessüsünü duymaları imkanını verirse
kendini
bahtiyar addedecektir.
Bilmek için istemek kafidir. Türkiye hakkında edinilecek bilgi de Türkiye'yi
zalim ve
vahşi sananları sonunda tarziye vermeye zorlayacaktır.
«Prof. Ah. Djevad»
Relation d'un Voyage Fait au Levant. Par Monsieur de Thevenot. Paris,
1665.
Türklerin Adetleri Üzerine
Hristiyanların çoğu Türkleri uğursuz, barbar ve imansız insanlar sanırlar.
Halbuki
Türkleri yakından tanıyıp konuşanların edindikleri intiba tamamen değişiktir. Zira
Türkler, tabiatın bir
buyruğu olan «başkasına, ancak bize yapılmasını istediğimiz şeyi yapmak» kaidesine uygun
hareket eden
son derece iyi insanlardır. Burada «Türkler»den, doğuştan Türk olanları kastediyorum,
yoksa Türkiye'de
sayıları pek yüksek olan ve tecrübenin de gösterdiği gibi her türlü melaneti ve kötülüğü
yapabilecek
tıynette olup ne Allah'a ne de insanlara hiç bir vefa göstermeyen dönmeleri, yani başka
bir dine mensup
oldukları halde sonradan Türklerin dinine girenleri kasdetmiyorum. Doğuştan Türk olanlar
namuslu
insanlardır ve namuslu insanlara Türk olsun, Hristiyan veya Yahudi olsun ayni şekilde
saygı gösterirler.
Bir Türk kadar Hristiyan'ın da malının çalınması veya aldatılmasının mübah
sayılamayacağına kanidirler.
Bununla beraber Frenklere neden bu kadar sû-i muamele yapıldığı sorulabilir. Bunları,
Şarktaki Frenkler
arasında hüküm süren kötü bir kıskançlık yüzünden birbirleriyle çatışan Hristiyanlarla
Yahudilerin
yaptırdığına şüphe yoktur. Türkiye'de mürabaha büyük bir günah telakki edil-
mekte ve buna pek az rastlanmaktadır. Türkler çok dindar ve merhametlidirler.
Dinleri
uğruna çok gayret sarf eden Türkler, onu bütün dünyaya yaymaya. çalışmakta ve bir
Hristiyanı beğenip
sevdikleri zaman ondan Türk (Müslüman) olmasını rica etmektedirler. Büyük saygı
besledikleri
padişahlarına son derece sadık ve itaatkardırlar. Padişahlarına ihanet ederek
Hristiyanlar safına geçen
bir Kürke rastlamaya imkan yoktur.
Türkler birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse
silah
taşımaz. Pek az: kavga ederler, düello nedir bilmezler. Bu, Hz. Muhammed'in kavganın iki
büyük kaynağı
olan şarap ve kumarı yasaklamasının neticesidir. Gerçekten halis Türkler şarap içmezler;
içenleri de
afyon içenlerle bir tutarlar ...
Çok sayıda oyunları vardır, ama parasız oynarlar. Aralarında bir anlaşmazlık
olduğu zaman
da kavga etmezler, ilk rastladıkları adam kolaylıkla uyuşturur onları; yahut ta
şikayetçi olan diğerini
şahitler huzurunda mahkemeye davet eder. Davetin: reddi, haksızlığın itirafı
addedileceği için, pek
varit olmaz. Mahkemede iki taraf da delillerini beyan ettikten sonra, haksız olan taraf
mahkum edilerek,
hak ettiği takdirde, değnek cezası ile cezalandırılır.
Türkler az yerler; ne çok çeşitli ne de çok nefis yemeklere düşkündürler.
Türkiye'de
lokantacılık hiç de karlı bir iş değildir. Denilebilir ki Türkler yemek için yaşamıyor,
yaşamak için
yiyorlar. Onlar hakkında söylenebilecek iyi şeyler aşağı yukarı bunlardan
ibarettir.
Kötü taraflarına gelince, çok mağrurdurlar, kendilerini bütün milletlerin
fevkinde
görürler. Yeryü-
zünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar. (...) (Sayfa 111)
Türklerde Zabıta
Türkler her sahada düzeni o kadar severler ki onu korumak için hiçbir şeyi
yapmaktan
çekinmezler. İnzibat, düzeni tesis eden kimselerin başında geldiği için, ona riayet
edilmesine hususi
bir ehemmiyet verirler. Türkiye'de her şey bol ve ucuzdur. Yeşil nohut veya başka
meyveler, bizim
memleketimizde olduğu gibi altın pahasına satılmaz. Her türlü eşya makul fiyatlarla
satılır. Kim
meyveleri erken getirirse en çok parayı da o kazanır. Bir Türk'e pahalı mal satmak isti
yen biri çıksa,
ya orada dövülür yahut adaletin huzuruna çıkarılarak değnek cezasına mahkum edildikten
başka tazminat da
ödetilir. Bu sebepten, mal satanların tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her
gün satıcıları
kontrol ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf
ederlerse derhal
değnek cezasını infaz. ederler ve ayrıca tazminata da mahkum ederler. Öyle ki satıcılar,
bu cezalardan
korkarak umumiyetle tartılan malın üstüne bir miktar daha ilave ederler. Böylece,
pazara, ne almak
istediğini söyleyebilecek küçük bir çocuğu yollamak da mümkündür. Zira, çocuğa yolda
rastlayacak zabıta
memurları malı kontrol edip eksik buldukları takdirde satıcısını derhal
cezalandıracakları için kimse
çocuğu aldatmaya cesaret edemez. Bir sefer «libre»si 5 akçeden kar satan bir adamın,
tartısının
yanlışlığı yüzünden dövüldüğüne şahit oldum. Bir çocuğa soğan satan bir baş-
kasına da, çocuğa yolda rastlayıp noksanlığı tesbit eden zabıta memurlarının 30
değnek
vurduklarını gördüm.
Sokakta vaki olacak kavga ve gürültülere gelince, herkes bunları önlemekle
mükelleftir.
Halkı bu kavgaları önlemeye teşvik için bir de kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre
sokakta bir
hıristiyan, bir Türk veya bir Yahudi öldürülmüş olsa ve katili bilinmese, ölü hangi evin
önünde
bulunmuşsa o evin sahibine kan bedeli ödetilir. Bir adamın kan bedeli de 500 kuruş,
yahut 45.000
akçedir. Böylece cinayetlerin önlenmesinde herkes tavzif edilmiş olmaktadır.
Gece karanlığında çıkması muhtemel kargaşalıkları önlemek maksadıyla, güneş
battıktan
sonra sokakta dolaşmak, Ramazan müstesna yasak edilmiştir. Bütün gece sokakları
dolaşmaya memur olan
subaşı, rastladığı adamı Kadı'ya götürür. Kadı adamın kimliğini tesbit ettikten sonra
Ertesi sabah,
muhakeme edilmek üzere hapse gönderir. Muhakeme esnasında geceleyin sokakta bulunmasını
makul ve mazur
sebeplere dayandıramadığı takdirde değnek cezasına ve tazminata mahkum edilir. Neticede
hiç bir cezaya
maruz kalmadan kurtulunsa bile böyle bir duruma düşmüş olmak utandırıcıdır. (Sayfa:
126)
Türklerin Müsamahakarlığı
Sakız adası küçük olmakla beraber nüfusu fazladır. Ahalisinin çoğu Rumlarla
Lâtinlerdir.
Her iki cemaatin da birer piskoposluğu ve sayısız kiliseleri
vardır. Rum kiliseleri Lâtinlerinkinden daha çoktur. Zira Rum papazları bir günde
ancak
bir kilisede ayin yapmayı kabul ettikleri için her papasın bir kilisesi vardır. Ayrıca
birçok
manastırları mevcuttur. Bu manastırlar bizimkiler gibi sıkı bir disiplin ve taassup
içinde değillerdir.
Nitekim ziyaret ettiğim bir manastırda Türklerle Hristiyanların yan yana bulunduğunu
müşahede ettim.
Odasına girdiğim bir rahibeden edindiğim intiba da bunların şefkat ve merhamette
hıristiyanlık
hudutlarını çok aşmış bulunduklarıdır. Rahibeler manastıra girerken kalacakları odayı
satın alırlar.
Canları istediği zaman dışarı çıkar, hatta manastırı tamamen terk edebilirler. Rahibeler
altın, gümüş ve
ipek işlemeler yaparlar. Bilhassa Rum kadınları mendil, kese vs. üzerinde işledikleri
çiçekli
yıldızlarda pek başarılı olmaktadırlar.
Lâtinlerin şehirde 5 kiliseleri vardır. Birincisi Piskoposluk kilisesidir. Büyük
ve güzel
bir kilisedir; çok eski değildir, Türklerin Sakızı fethetmelerinden sonra inşa
edilmiştir. Zira Türkler
kale içinde bulunan piskoposluk binasıyla kilisesini cami yapmışlar, buna karşılık
şehirde aynı
büyüklükte başka bir kilise ve bina inşa edilmesine müsaade etmişlerdir.
Cizvitlerin de bir kilise ve kolejleri varıdır. Cizvitlerin hepsi Sakızlıdır.
Başlıca üç
ruhani meclisleri vardır. Bundan başka, Jacobin'lerle Cordalier'lerin de mükemmel
kiliseleri vardır.
Ayrıca şehir dışında Roma katoliklerine ait çok sayıda kiliseler vardır. Rumların da
şehir dışında pek
çok kiliseleri mevcuttur. O kadar ki bütün adada 30 Latin kilisesi ve 500 den fazla Rum
kilisesi vardır.
Kiliselerin hep. si çok iyi bakımlı olup dini ibadet ve hizmetler Hıris-
tiyan memleketlerindeki kadar mükemmel ve bütün icapları ile yapılabilmektedir.
Zira
Türkler herkesin kendi dinini icrasına karşı en küçük bir engel yaratmamaktadırlar. Öyle
ki, aleni
ayinler bile yapılabilmekte, Yortu günlerinde (Saint Sacrement) Türklerden gelebilecek
herhangi bir
tecavüz korkusu olmadan sokaklarda şaraplı ekmek dolaştırılabilmektedir.
Şehir bütün ada gibi Türklerin hakimiyeti altında olmakla beraber Hristiyanlar
tarafından
idare edilmektedir. Türkler ikinci derecedeki bütün işlerde Hristiyanları tamamen
serbest
bırakmaktadırlar.
Her türlü umuru tedvire memur olmak üzere seçilen konsüllerin yarısı Rum, yarısı
Lâtindir. Türk veya Hristiyanlardan biri öldürülürse, katili aranır; bulunmadığı
takdirde kan bedeli
bütün şehre ödetilir. Bedel 12.000 akçe yahut 150 kuruştur. Konsüller her eve isabet
eden payı tayin
ederler. Ancak bu, ev başına 15-16 akçeyi geçemez. Eğer katil ele geçirilirse cinayeti
kendi kanıyla
öder ve, artık kimseden bir şey alınmaz.
Sakız şehri küçüktür, ama 8 kapısı vardır. Fazla tahkim edilmiş değildir, ama
şehri
müdafaa edebilecek kadar sağlam bir kale vardır. Kalede yalnız Türkler bulunur ve
sayıları normal olarak
800 kişi civarındadır. Kalede hiç bir Hristiyan'ın ikametine müsaade edilmez. Ancak her
yıl belli bir
para ödemek şartıyla Yahudilerin ikametine müsaade edilir. Zira Yahudiler kendilerine
zaman zaman çok
kötü muamele etmekte olan Hristiyanlar arasında huzur ve emniyet içinde
yaşayamamaktadırlar.
LETTRES DE MİLADY WORTLAY MONTAGUTE (İngilizceden tercüme) Paris ve Londra
1764.
Türk Kadınlarının Zevki
Başa Kalpak denen bir başlık örtülür. Kışları inci ve elmaslarla süslenmiş
yaldızlı
kadifeden bir kalpak, yazları da hafif ve çok parlak simli kumaştan yapılmış kalpak
kullanılır. Kalpak
başın bir tarafına konur ve hafifçe eğik tutulur. Çevresine de gül biçiminde bir elmas
yahut baştan başa
yaldızlı bir mendille birlikte yaprak şeklinde altın takılır. Başın diğer yanında
taranmış bir vaziyette
bulunan saçlara münasip bir ziynet takılır. Ziynet çiçek veya tüy de olabilmekle beraber
asıl moda,
kıymetli taşlardan müteşekkil bir buket takmaktır. İnciler çiçek tomurcuklarına,
muhtelif renkteki
yakutlar da güllere benzetilir. Elmaslar yasemini, topazlar da nergisi temsil ederler.
Bütün bu
ziynetler o kadar mükemmel ve san'atkârane tertip edilmiştir ki bundan daha güzel bir
şey düşünülemez.
Saçlar arkaya doğru alabildiğine uzatılarak örülmüş, kurdele ve incilerle süslenmiştir.
Başka hiç bir
yerde bu kadar güzel ve gür saçları olan kadınlar görmedim. (Sayfa 196, birinci
kısım)
Türklerin Reaya Adetlerine Saygısı
Çiçek ve sebze ile uğraşanlar Türkiye'nin en mes'ut köylüleridir. Bütün şehrin
sebze ve
meyvele-
rini onlar temin ettikleri için müreffehtirler. Çoğu Rumdur. Bahçelerinin
ortasında küçük
evleri vardır. Kadınları ve kızları örtünmeden serbestçe bahçede dolaşırlar. Oysa
şehirde bu şekilde
dolaşmak yasaktır. Kızları son derece güzel ve temiz giyimlidirler. Zamanlarını ağaç
gölgeleri altında
örgü örmekle geçirirler. (...)
Homeros'unuzu sonsuz bir zevkle okudum : Bütün güzelliklerini iyice
hissedemediğim birçok
küçük pasajlarını işitiyor gibiyim. Onun zamanındaki adetlerin çoğu hala yerli yerinde;
kıyafetleri bile
unutulmamış. Bu kadar uzak asırların izlerine her memleketten çok burada rastlanmasında
şaşılacak bir
şey yok. Türkler, kendilerini her milletten daha zarif farz eden milletler gibi, kendi
modalarını
başkalarına kabul ettirmeye çalışmıyorlar. (Sayfa : 209)
Çiçek Aşısı
Hastalık konusunda size öyle bir şey söyleyeceğim ki bu memlekette bulunmayı
isteyeceksiniz. Bizde çok yaygın ve amansız olan çiçek hastalığı Türkiye' de
keşfettikleri bir aşı
sayesinde basit bir hastalık haline gelmiştir. Tek meslekleri bu aşıyı yapmaktan ibaret
olan yaşlı
kadınlardan müteşekkil büyük bir sosyal grup mevcuttur. Hastalık mevsimi daha ziyade
sıcakların bittiği
son baharın başlangıcıdır. Bu mevsimde aile reisleri birbirlerine, ailelerinde çiçek
aşısı olmak isteyen
kimse bulunup bulunmadığım sorarlar. Aşı olmak isti yenlerin sayısı 15-16 ya yükselince
bu yaşlı
kadınlardan birini çağırırlar. Kadın bir ceviz kabuğu içinde sakladığı en
iyi cinsten çiçek aşısı ile gelir. Aşılanmak isteyene hangi damardan iğne
yapılmasını
istediğini sorar. Hastanın işaret ettiği damarı, bir tırnaklama kadar bile acıtmayan
büyük iğnesi ile
açarak iğnenin başında bulundurulabilen bütün ilacı içeriye akıttıktan sonra damarı
küçük bir kabuk
parçasıyla kapatır. Ayni ameliyeyi başka 4-5 damarda da tekrarlar.
İğne yapılan çocuklar iğneden 8 gün sonraya kadar gayet iyi olup oyunlarına devam
ederler. 8. günün sonunda nöbet başlar. 2 ve nadiren 3 gün yatakta kalırlar. Yüzlerinde
20-30 kadar ince
yenikler kalır ki farkına bile varılmaz. Nihayet 8 gün sonra sanki hiç hasta olmamışlar
gibi tamamen
iyileşirler. (...) (Sayfa : 224)
Türklerde Kültür ve Mimari
Türkiye hakkında edindiğimiz malûmata göre buralardaki evleri acınacak bir
durumda farz
ettiğinize eminim. Halbuki birçoklarını yakinen gördüm, sizi temin ederim ki
yanılıyorsunuz ...
Evlerin hemen hemen hepsinin ahşap olduğu ve dışının güzelleştirilmesine
çalışılmadığı
muhakkaktır. Ahşap ev elbetteki mahzurludur. Ama bununla Türk milletinin zevkini mahkum
etmeye imkan
yoktur, zira bunun biricik sebebi Hükümetin emridir. (Sayfa : 213)
*
**
Harem'de en çok hoşuma giden şey, odanın nihayetinde bulunan mermer çeşmeler
oldu. Bir
çok borulardan fışkıran sular hoş bir serinlik yaratmak-
ta, kademeli akışlarla tatlı ve şırıltılı bir ses çıkarmaktadırlar. Çeşmelerin
bazıları
muhteşemdir. Her evde üstü kurşun kaplı, altı mermerle döşenmiş 2 veya 3 küçük odadan
müteşekkil musluk
ve havuzları havi bir banyo dairesi vardır. Öyle ki soğuk veya sıcak su banyosu gayet
rahatlıkla
yapılır. (Sayfa : 236)
*
**
Size, Padişah Çorlu'dan geçerken orada kendi .adına inşa edilen Konak yahut küçük
saraydan bahsetmekle iktifa edeceğim. Saray kadınlarına tahsis edilen bütün daireleri
gezdim. Çeşme
sularıyla sulanan sık ağaçlığın içinde bulunuyorlar. Duvarları üzerinde elle yazılmış
Türkçe beyitler
görünce hayli şaşırdım ... Birinin tercümesini de takdim edeyim: «Bu dünyaya gelir, bir
müddet kalır ve
gideriz; ama kalbime giren oradan hiç bir zaman çıkmaz.» (Sayfa : 36, 2. kısım)
*
**
Kızını görmeye geldiği zaman Padişahın kaldığı oda baştan aşağı inci, sedef
kaplama ve
yer yer çivi biçiminde zümrütlerle süslenmişti. . . Ama nakışlar o kadar ince, renkler o
kadar canlı idi
ki bunların insan eseri olabileceğine inanmaya imkan yoktu. Sarayın ihtişamına uygun
muhteşem bahçeler
etrafı çerçevelemektedir. Ağaçlar, çeşmeler yeşilliklerden örülmüş oturma yerleri v.s.
hepsi hoş bir
bütün teşkil etmektedirler. Tek eksik heykeldir. Hala bu millete barbar diyebilir miyiz?
Zevki bizimkine
benzemiyor
... Umumi bahçelerde kendilerine ait köşkleri olmayanlar için inşa edilmiş «Umumi
Köşkler
» mev-
cuttur. İsteyen orada kahve, şurup vs. içebilir.
Bununla birlikte Türkiye'de daha sağlam inşaat da yapılır. Camiler baştan aşağı
taştan
inşa edilmiştir. Hanlar ve imaretler de muhteşemdir. Taş kubbeler altında bulunan
sayısız dükkanlarla
çevrilmiş 1<0k sayıda han vardır. Fakir esnaf oraya bedava yerleştirilir. Bunlar
daima cami yanında
bulunurlar. Bunları bizim manastırlardan daha faydalı bulduğumu itiraf ederim. (Sayfa :
144)
BİR TÜRK SULTANI
Saray Hayatı
Sultan o kadar güzel ki böylesini ne İngiltere'de ne de Almanya'da gördüm. Onunki
kadar
seyredilmeye layık, güzel denebilecek bir yüz hatırlamıyorum. Beni karşılamak üzere
ayağa kalktı ve
memleketinin adeti gereğince elini kalbine götürerek selamladı. Ama selamı öyle muhteşem
ve asilâne idi
ki saray terbiyesi bile bunu bahşetmiş olamazdı: Bu tabiatın bir eseriydi. (...) Rum
kadın Fatime'nin
güzelliğini daha önce söylemişti, ama görür görmez öyle bir hayranlığa kapıldım ki bir
müddet hiç bir
şey söyleyemeden O'nu temaşa zevkine takılıp kaldım.
... Barbar dediğimiz bir ülkede yetişmesine rağmen öyle muhteşem bir tavrı, o
kadar rahat
ve asil jestleri vardı ki O'nu Avrupa'nın en şaşalı saraylarında görsek işte tam kraliçe
olmak için
doğmuş kadın derdik. Hasılı güzelliği bütün İngiltere'deki güzelliklerin topunu
gölgeleyecek bir çapta
idi. (Sayfa : 9, Kısım : 2)
Zarif Fatime benimle son derece nazik ve hoş sohbetlerde bulunuyor, bana «Güzel
Sultanım»
diye hitap ediyordu. Son derece mültefit davranıyor, ve benimle kendi dilimle
konuşamadığı için teessür
duyduğunu belirtiyordu. Ayrılmak üzere müsaade istediğim zaman, iki genç hizmetçi gümüş
kap içinde
yaldızlı mendiller getirdiler. Fatime Sultan en güzelini bana ikram ettikten sonra
ötekilerini
tercümanımla hizmetçime verdi. Çıkarken de kabul edildiğim zamanki gibi nezaketle
uğurlandım. O kadar
cezbeye kapılmıştım ki bir an için kendimi İslam cennetinde sandım. (Sayfa : 16)
*
**
Yatağına ikinci bir koca sokmamak hususundaki kararını, birini zevceliği ile
şereflendirmesi mevzubahis olunca kendisini 10 yaşında iken İlk Sultanına takdim edeni,
bu takdimin
hatırasına hürmeten severek yetinmesiyle isbat etmek istemiş; ve gerçekten 15 yıldır bu
adamla evli
bulunduğu halde bir kere bile yatağına kabul etmemiştir. Hristiyanlar arasında ve hele
21 yaşlarındaki
dullarda hiç rastlanmayan bir sebatla daimi bir matem içindedir. Sultan Haseki şimdi 36
yaşındadır.
(Sayfa : 5)
*
**
Padişah bazen bütün hanım sultanları etrafına toplayarak onlarla eğlenir. Padişah
içlerinde birine biraz fazla alaka gösterdi mi ötekilerin büyük bir kıskançlığa
kapıldıklarını Haseki
Sultan'dan duydum. Ama öyle sanıyorum ki Kralın bir göz işaretine bakılan bütün
saraylarda durum
aynıdır. Oralarda herkes sabırla Kralın bir tebessümüne inti-zar eder durur. Neticede
tebessümü
alamayanlar, alanı kıskanırlar.
Mustafa adını hiçbir zaman ağlamadan telaffuz etmezdi; ama yine de O'ndan büyük
bir
zevkle bahsederdi. «Geçmiş saadetim bana bir rüya gibi görünüyor» diyordu. «Bununla
beraber insanların
en büyüğü ve en zarifi tarafından sevildiğimi unutamam... eğer kızımı büyük bir şefkatle
sevmeseydim
O'nun ölümünden sonra yaşayamazdım» diyordu. Bunları söz olsun diye söylemediği
yüzündeki derin
ızdıraptan okunuyordu. Iztırabına rağmen neş'eli görünmek nezaketini de hiç ihmal
etmiyordu. (Sayfa:
82)
*
**
Türkiye'deki bütün güzeller kendisi gibi ise erkeklerin huzurunu kaçırmamak için
onlara
gerçekten görünmemek icap edeceğini samimiyetle ifade ettim. «Sizinki kadar güzel bir
yüz Londra ve
Paris'te ne gürültüler koparırdı» diye ilave ettim. Cevap olarak son derece tatlı bir
ifade ile: «Size
inanamıyorum; Memleketinizde güzellik söylediğiniz kadar mühim sayılsaydı sizin dışarıya
çıkmanıza
müsaade etmezlerdi.» dedi. Aziz Hemşirem, bu komplimanı tekrar etmemi belki övünmek
istediğime verecek
ve güleceksiniz; ama bununla, Fatime Sultan'ın zihin ve espri gücünün bir delilini daha
vermekten başka
maksadım yoktur.
Dairesi muhteşem ve zevkle döşenmişti. Kışlık odaları altın işlemeli kadifelerle,
yazlık
odalar da altın işlemeli yaldızlı Hint dantelleriyle döşenmişti. Türkiye'de ileri gelen
kadınların
evleri Hollanda'dakiler kadar temiz ve bakımlıdır. (Sayfa: 90)
Çarşı ve Pazarlar
Yarım mil uzunluğundaki kapalı çarşı son derece temiz ve bakımlıdır. Satışa arz
edilmiş
pahalı mallarla dolu, Londra'nın yeni pazarım andıran üç yüz altmış kadar dükkan
mevcuttur. Edirne
çarşısının sokakları daha bakımlı, dükkanları da yeni boyanmış gibi pırıl pırıldır.
(Sayfa : 20)
*
**
Çarşılar sütunlarla tutturulmuş güzel galerili zarif binalardan müteşekkildir.
Çarşının
temizlik ve bakımına son derece itina gösterilir. Her ticaret nevinin kendine mahsus,
bir galerisi
vardır. Mallar Londra çarşısındaki gibi vitrinlenmiştir. Bedesten yani mücevheratçı
dükkanları göz
kamaştırıcı elmas ve kıymetli taşlarla doludur. (Bedesten) de çok parlak sırma
işlemelerine de
rastlanır. O kadar ki satın almak için gelenler kadar sırf seyretmek için gelenler de
eksik olmaz.
Dünyanın hiçbir memleketinde bulunmayan bu mükemmel çarşılardan insan istediği malı
alabilir. (Sayfa :
112)
Yahudiler ve Rumlar
Padişahın doktoru, kahyası, tercümanı hemen daima Yahudidir. Menfaatine son
derece düşkün
olan bu kavmin bundan ne kadar istifade edebileceğini anlamak güç değildir. Yahudiler
Türkiye'de daima
sarayın himayesine mazhar olacak şekilde kendilerini lüzumlu saydırmanın sırrını
keşfetmişlerdir.
İngiliz, Fransız ve İtalyan tüccarları Yahudilerin bütün hilekarlıklarını
bilmelerine
rağmen yine
de işlerini onlara havale etmek zorundadırlar. Zira bütün ticaret onların elinde
toplanmaktadır. Yahudinin en değersizi bile küçümsenmeyecek kadar mühimdir. (Sayfa :
21)
*
**
Seyyahlar umumiyetle Rumların söylediklerine kandılar; oysa Rumlar düşmanlarını
kötülemek
mevzubahis olduğu zaman göz göre göre yalan söylerler. Rumlara göre İstanbul'da Ayasofya
hariç,
görülmeye değer hiçbir şey yoktur. Halbuki bana kalırsa, İstanbul'da gerek inşaat
mükemmelliği gerek
büyüklük bakımından Ayasofya'dan üstün olan pek çok cami vardır. (Sayfa : 111)
Orducu Esnaf
Askerin önünde, eğer takımları gayet parlak bir deveye binmiş bir hoca efendi
vardı. Çok
güzel bir şekilde ciltlenmiş bir Kur'an'ı yastık üzerine koymuş yüksek sesle okuyordu.
Beyazlar giymiş
bir çocuk grubu da Hoca efendinin etrafında ahenkle ayetler okuyorlardı. Geriden, elinde
yeşil dallar
bulunan ve buğday eken bir çiftçiyi taklit etmekte olan biri geliyordu. Daha sonra
Arkasından da her
tarafı buğday başaklarıyla kaplı Seres tavsirlerini andıran bir çok hasatçılar
geliyordu. Ellerinde
orakları, buğday biçer gibi bir tavır takınmışlardı. Sonra öküzlerle çekilen ufak bir
şey görünüyordu.
Üzerinde bir yel değirmeni ve buğday öğütmekle meşgul çocuklar vardı. ( .. . )
Daha sonra ikişer ikişer dizilmiş temiz giyimli ekmekçi esnafı yürüyordu.
Başlarında
ekmek ve çörek taşıyorlardı. Arkadan yüzlerini una bulamış iki maskara geliyordu
.
... Daha arkadan ekmekçi esnafının tertibinde kuyumcular, tuhafiyeciler ilah ..
gibi
memleketin en zengin esnafı hepsi de mükemmel giyinmiş oldukları halde yürüyorlardı.
Ortalarında
muhtelif esnafın büyük bir ihti8amla temsil edildiği sayısız tak-ı zaferler yer
alıyordu. Esnafın
arkasından çalgıcılar ve çengiler geliyordu. Burada padişah arzu etse peşinden ge1meye
hazır 20 binden
fazla insan mevcuttu.
Halkın Çocuk Doğurma
Karşısındaki Tavrı
Bizim memlekette evlenmeden çocuk sahibi olmak ne kadar ayıpsa bu memlekette de
evli bir
kadının ana olmamasının aynı derecede ayıp olduğunu söylemeliyim. Bir kadın çocuk
yapmaktan kesilir
kesilmez genç bile görünse bunu ihtiyarlığına hamlediyorlar. Bundan başka Malta
şövalyesi olmak için
asalet delillerine malik olmak gerektiği gibi Türkiye'de de güzel telakki edilmek için
çok çocuk yapmak
gerekmektedir. (Sayfa : 64)
Kanunların Tatbikatı
Türk kanununda bir kaç madde var ki pek hoşuma gidiyor. Bu maddeler pek hakimane
olduğu
gi-
bi bizim kanunumuzdaki bir kaç madde gibi büyük bir dikkatle de tatbik
ediliyor.
İngiltere'de yalancılar ekseriya kabahatlarıyla öğünürler. Burada ise yalan bir
şey
söylediğine kanaat hasıl olunca, yalancıların alnına kızgın demirle basıyorlar. Bu kanun
bizde de tatbik
edilse! Ne kadar güzel alınların bozulduğunu görürdük. O
zarif centilmenler kaşlarına kadar inecek perukalar yaptırmaya mecbur
olurlar!
Kölelere Yapılan Muamele
Ben Türk değilim, ama bu bedbaht cariyelere gösterilen insani muamele ve alakayı
da
takdirden kendimi alamadım. Bunlara hiç bir zaman dayak atılmaz. Esaretleri başka
memleketlerde cari
olan köleliklerden hiç de daha zahmetli değildir. Vakıa kendilerine teminat parası
verilmiyor, ama
elbiselerine harcanan para bizim hizmetçilerimize verdiğimizden çok daha fazladır.
İhtimal ki bana,
burada erkeklerin kadınları pek asilâne olmayan maksatlarla satın aldıklarını söyleyerek
itiraz
edeceksiniz. Fakat hıristiyanlık aleminin büyük şehirlerinde acaba bundan daha az aleni
ve daha az mı
asaletsizce kadın satın alınıyor? (Sayfa : 113)
Kadınların Güzelliği
Bu manzaranın güzelliğini size tasvir etmek pek güç. Hemen bütün kızlar son
derece
mütenasip vücutlu, tenleri göz kamaştıracak derecede beyaz, sık
sık hamama gittikleri için de son derece taze.
(...) Artık bu sözlerin üzerine Türk kadınlarının da bizim
kadınlarımız kadar nazik, ince,
uyanık ve hatta hür olduklarına inanabilirsiniz. (Sayfa :
125)
OBSERVATİONS SUR
LA RELİGİON, LES LOİS, LE GOUVERNEMENT ET LES
MOEURS DES TURCS (İng. den terc.)
Yazan: Mr. Porter, İngiltere'nin İstanbul Elçisi.
Türkiye hakkında çok kitap yazıldı. Ama fazla kitap yazılması, Türkiye hakkında
ilk
eserleri kaleme alanların kötü niyetleri yahut bilgisizlikleri yüzünden işledikleri
sayısız hataların
daha çok yayılıp tutunmasından başka bir şeye yaramadı. (Sayfa:. 5)
Türkiye Zannedildiği Kadar Mutlakiyetçi Değildir
İnsanın böyle bir zanna kapılması için etrafına, belki de içinde yaşaması
yüzünden hiç
dikkat etmemiş olması gerekir. Zira etrafımıza bir göz atar ve içinde yaşadığımız siyasi
heyetleri
tarafsız bir nazarla tedkik edersek görürüz ki Sultan, hıristiyan krallarının pek
çoğundan daha az
despotiktir. (Sayfa : 130)
İmparatorluğun Salâbeti
Çok geniş bir sahayı asırlar boyunca hakimiyeti altında mamur ve müreffeh tutmaya
muvaffak ol-
muş bir imparatorluğun siyasi nizamının temelinde çok sağlam ve mükemmel bazı
unsurların
bulunacağı muhakkaktır. Türk hükümetinin büyük kusurlarına rağmen, imparatorluk kanunla
birleşik hale
getirilmiş din temeli üzerinde öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın
tefahur, alaka ve
heyecanlarıyla öylesine muhkemleştirilmiştir ki, asırlar boyu süregelen felaketlere
göğüs gerdikten
sonra hala dimdik ayakta durmakta ve devrin her türlü idbar ve zaaflarına cesaretle
karşı koymaktadır.
Daha önceki bölümde Türklerin mülkiyet hakkını garanti eden ve ticareti tanzim eden
kanunları olduğunu
söylemiştik. Kötülükleri kaldıracak, suçluları cezalandıracak kanunları da vardır.
(Sayfa : 131)
Mülkiyet Hakkı
Kur'an'ın mülkiyet hakkını garanti ettiğini söylemiştik. Aşağıdaki olay bunu
açıkça ispat
etmektedir. ı 755 yılında çıkan bir yangında Babıali tamamen yanmıştı. Binanın yeniden
yapılması ve
istikbalde çıkması muhtemel bu çeşit kazalara karşı tedbirler alınması mevzubahisti.
Bunun için binanın
etrafında lüzumu kadar boş saha bırakılmasına karar verildi. Bu maksatla civardaki
evlerin satın
alınarak yıktırılmasına başlandı. Ev sahiplerinin çoğu evlerini satmaya razı oldular.
Yalnız ihtiyar bir
kadın evinin ecdadından kaldığını ve hiç bir meblağın, pahası kendince sonsuz olan evin
kıymetini
karşılayamayacağını ileri sürerek satamayacağını söyledi. Yapılan teklif ve tehditler
kadını ısrarından
vazgeçiremedi. Vazifeliler kadına karşı çok söylendiler,
Bert ve kötü muamele ettiler. Ama kuvvet kullanmak fazla cebri ve haksızca
addedildi.
Neticede ev yıkılamadan kaldı. Padişah'a iktidarını kullanarak değerini ödeyip evi niçin
istimlak
etmediğini soranlara, Padişah şu cevabı verdi: «Böyle bir şey yapabilmeme imkan yoktur,
çünkü
mülkiyetidir. » (Sayfa : 158)
Türklerin Siyasete Karşı Kayıtsız Oldukları Doğru
Değildir
Türkler, Hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve Ondan bahsederken çok
nazik
ifadeler kullanmalarına rağmen çok kere onunla serbestçe konuşmakta, şikayetlerde
bulunup gerek
Padişah'ı gerekse vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten
çekinmemekte, camilerde
isimsiz hicviyeler yaymakta, hakaret-âmiz hiciv risaleleri neşretmekte ve hatta baskı ve
tahakküm ifrata
vardırıldığı takdirde isyanlara bile tevessül etmekten çekinmemektedirler. (... )
... Türkler daha küçüklükten beri Hükümdarın hukukunun ilahi mahiyette olduğunu
bilmekle
beraber bu hukukun Kur'an'a istinad ettiğine ve ancak Şeriat sayesinde hükümdarlığını
ihraz ettiğine,
hakiki bir mümin sıfatıyla Padişahın Şeriatı bilmek ve dini bir vecibe olarak ona riayet
etmek
mecburiyetinde olduğuna, nihayet Şeriata riayet mükellefiyeti bakımından hükümdarın
diğer müminlerden
hiç farklı olmadığına da kanidirler. (...)
... Binaenaleyh halka baskı yapıldığı, mülki-
yet hakkına tecavüze yeltenildiği ve tebaanın hayatıyla oynandığı yahut neticesiz
bir
savaşta ısrar edildiği takdirde Şeriata istinaden hükümdar zalim, haksız, kafir ve idare
ehliyetinden
mahrum ilan edilerek tahtından indirilir, veya hapse atılır yahut idam edilir. (...)
(Sayfa :
162)
... Ama halk daima ulema riyasetinde ve Şeriat adına harekete geçer. O kadar ki
zahiren
veya gerçekten Şeriat icapları yerine getirilmeden bir sultanın tahtından indirildiği
hiç vaki değildir.
Şeriat ahkamına uymak zaruridir. (Sayfa: 164)
Türklerin korku sayesinde itaat ettirildikleri sözü ancak tek tek fertler
mevzubahis
olduğu zaman doğrudur. Ama baskı ağırlaşıp umumileştiği zaman genel bir tehlike varmış
gibi Ulema ve
Yeniçeri de halka katılarak bir şef etrafında toplanır ve zalim hükümdar tahtından
indirilir. Bununla
beraber yerine daima meşru varisi tahta geçirilir. (Sayfa : 169)
Türkiye'de idarenin intizam ve yeknesaklığını idame ettiren çok faydalı ve seyyal
bir
teamül daha vardır. Bu da küçük memurların bulundukları yerde bırakılarak terfi
ettirilmelerine azami
itina gösterilmesi teamülüdür. Bu sayede çalıştıkları iş sahasında uzun senelerin
verdiği bilgi ve
tecrübeye sahip olan bu küçük memurlar, vezirleri karşılaşacakları her mesele hakkında
en sıhhatli
bilgileri vererek aydınlatmak ehliyetini haiz olurlar. (Sayfa : 186)
Devlet hizmetlerinin ifasındaki mükemmeliyet bakımından Babıali ile
kıyaslanabilecek
hiçbir hıristiyan devlet yoktur. Türkiye'de her iş büyük bir itina ve ihtimamla yapılır.
En basit bir
yazışmada bile
kullanılan her kelime üzerinde durulur ve milletin menfaatine en uygun olan
kelimeler
tercih edilir.
Babıali'de, tarihi bilinmek şartıyla, en eski devirlere ait vesikaları bile
bulmak
kolayca kabilidir. O kadar ki arzu ettiğiniz takdirde şu veya bu zamanda gönderilmiş
emirnamelerin, eski
kararların ve talimatnamelerin suretleri derhal çıkarılıp size verilebilir.
1755 teki yangına rağmen gerek dahili ve gerek harici umura mütedair evrak
arşivindeki
intizam, mükemmeliyet ve büyüklüğe dünyanın başka hiçbir arşivinde rastlamaya imkan
yoktu1'". Bu
yangında kaybolan evrakı yeniden tanzim edebilmek için muazzam çalışma ve gayretler
gösterilmiştir.
İmparatorluğun bütün vilayetlerinden evrakın kopyaları getirtilerek eksikler
tamamlanmıştır. Aranan her
evrakın kolaylıkla bulunabilmesini temin etmek üzere muhtelif kütükler tertip ve tanzim
edilmiştir.
(Sayfa: 189)
Elçilere Yapılan Muamele
Bir elçiye Türk topraklarına ayak basar basmaz istikbal eden vazifeli memur
tarafından
«Zat-ı Şahanenin Misafiri» ünvanı verilir. Elçiye bu şekilde muamele edilmesi, bunun bir
Türk geleneği
olmasından veya çok eski devirlerden kalma umumi bir misafirperverlikten ileri
gelebileceği gibi, elçiye
duyulan hürmetten yahut Sultan'ın kudret ve azametini göstermek arzusundan da doğabilir.
Saiki ne olursa
olsun, Türkiye'ye geldiği andan başlayarak bütün ikameti müddetince elçinin her türlü
ihtiyacı-
nın Babıali tarafından karşılandığı yahut ona oldukça mühim bir nakdi tahsisat
bağlandığı
muhakkaktır. (...)
... İstanbul'a vusulünde vezir tarafından tebrik ve tazim edilen elçi daha sonra
emrine
verilen ve kendisine pek bayağıca dalkavukluklar yapan kalabalık bir Rum ve Ermeni
gurubunun ziyaret,
iltifat ve tabasbuslarına hedef olur. (Sayfa : 40)
Umumi Emniyet
İktidarın suistimâline, idarede görülen rüşvet ve diğer kusurlara rağmen Türkiye,
tebaanın emniyetini vikaye etmek üzere alınan tedbirler ve zabıta bakımından numune
ittihaz edilecek
mükemmeliyettedir. Yankesicilik, ev soymak veya yol kesmek gibi hadiseler Türkiye'de
meçhuldür. Harpte
veya sulhta yollar hep ayni derecede ve evler kadar emniyetlidir. Bütün imparatorluğu
tam bir emniyet
içinde baştan başa dolaşmak daima kabildir. Bilhassa hareketli ve işlek olan yollarda
pek çok sayıda
insan gidip gelmesine rağmen çok az veya hemen hemen hiç hadise olmaması şayan-ı
hayrettir. (Sayfa :
70)
Bununla beraber avamın suç işlemesini önleyen saik korkudan başka ve üstün bir
saik olmak
gerekir. Gerçekten bu kadar geniş ve baştan başa yollarla örtülmüş bir memlekette adam
soymak veya
öldürmek ve sonra da hiç bir beşeri teşkilatın bulup çıkaramayacağı ücra köşelere
sığınmak çok kolaydır.
Tanıdığım bir Fransızdan kıyafetini bile değiştirmeden tek başına yola koyulduğunu ve
İran seferine
gitmekte olan Türk ordusunun yanından geçerken
bile hiç bir sorgu ve suale maruz kalmadan, bir an. bile tevakkuf ettirilmeden
rahatça
seyahat edebildiğini bizzat işittim.
İstanbul'da hırsızlık çok nadirdir. Bunun sebebi, Türklerin hırsızlığı insan
tabiatına
layık olmayan aşağılık bir hareket saymaları olabileceği gibi pek de aşırı derecede sert
olmayan
kanunlardan korkmaları da olabilir. Sebebi ne olursa olsun, İstanbul'da Türklerin
hırsızlık veya
yankesicilik yaptıkları hemen hemen hiç vaki değildir. İstanbul'da güvenilemeyecek
olanlar yalnız
Bulgarlardır. Çoğu hilekâr ve dolandırıcıdır. Bunlara rağmen yine de İstanbul'da evlerin
kapısını
kapamaya hiç lüzum görmeden tam bir emniyet içinde yaşamak mümkün olmaktadır.
Rumların bazen büyük çapta hırsızlıklar yaptıkları vâkidir. Ama asıl maharetleri,
zekaları kadar faal ve hareketli parmakları sayesinde yaptıkları küçük
yankesiciliktedir. Damla damla
göl olur diyerek, umumiyetle pek ehemmiyet verilmeyen, verilse de arayıp bulmak
zahmetine değmeyen ufak
tefek şeyleri çalmakla yetinirler. (Sayfa : 72)
Türkiye'de Kadın
Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını çevirir.
Türkler
küstah bir kadından bir çeşit tiksinti ile kaçarlar. Böyle bir' kadın onlarda sadece
nefret
uyandırır.
Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur. Böyle
hiddetlendiği zaman kadının yanından çekilip gider. (Sayfa : 81)
Oyun ve Dans
Türkler oyun oynamayı çok istihkar ederler. Para kazanmak için oynayan bir adam,
yani
kumarbaz onların nazarında hırsızdan da adi bir mahluktur. O kadar ki Türkiye'de
kumarbazdan daha aşağı
bir mahlûk tasavvur edilmez. Oynanan oyunlar sırf eğlence maksadıyla oynanan dama ve
satrançtan
ibarettir. (Sayfa : 113)
*
**
Yüksek, hatta orta tabakaya mensup Türkler dansı kendileri için insanlık şeref ve
haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidai taraflarına. hitap eden basit bir
maharet telakki
ederler. Eski Romalılar gibi Türkler de dans etmek için deli yalı ut sarhoş olmak
gerektiğine
kanidirler. (Sayfa : 114)
*
**
Türklerin nazarında bu tip maharetler sadece kadınlara yaraşır. Onlar da dansı
boş
vakitlerinde ve bir ev eğlencesi olarak yaparlar. İşittiğime göre haremlerin çoğunda
kadınlar iplik
eğirmek ve nakış yapmakla vakit geçiriyorlar. (Sayfa : 117)
Rumların Hususiyetleri
Bugünkü Rumlar eski Greklere benziyorlar. Kendilerinin kuracağı bir cumhuriyetin
şan,
şeref ve menfaatlerini müştereken müdafaa etmeğe, yahut
da kendi soylarından gelen bir kralın buyruğu altına girmeğe imkan vermeyecek
kadar
birbirlerine karşı sadakatsiz, entrikacı, mağrur, hilekâr ve intikamcıdırlar. Rumlar,
ihtilaçlı
mizaçlarının her an indifaya hazır taşkınlıklarını baskı altında tutacak, ihtiraslarının
şiddetini
yatıştıracak kadar sert ve içtimai faziletlere uymalarını temin etmek yerine itaati ve
uslu durmalarını
emredecek ölçüde sıkı bir yabancı idare altında bulunmadıkça sakin yaşayamayacak kadar
endişeli ve
rahatsız bir ruh yapısına sahiptirler. (Sayfa : 136)
*
**
Dini rütbeler dört Patriklik ve 120 metropolitlikten ibarettir. Sivil rütbeler de
iki
prenslik yani Eflak ve Buğdan Voyvodalığı ile oldukça mühim bir vazife olan Babıali
Tercümanlığın
(Drogman) dan ibarettir. Tercümanlığın başında daima bir Rum bulunur ve bütün harici
işler onun elinden
geçer. Türkler bu çeşit şerefleri Rumlardan almamaya itina ediyorlar. Bu da itibarlı
olanların kötü
yollara sapmadan bol ve emin kazançlar sağlamalarını temin etmektedir.
Rumların arasında yaşayıp, bu dini ve sivil rütbeleri elde etmek için
başvurdukları
girift entrikaları, bitip tükenmeyen desiseleri müşahede eden bir kimse kendini
Peloponez
Cumhuriyetlerinin en kötülerinden birinin hakiki bir numunesi karşısında sanır ve
Rumların kendi
imparatorları idaresinde iken, yani Konstantin'den Paleologların sonuncusuna kadarki
devre boyunca
yaptıkları bayağıca desiselerinin mükemmel bir tablosunu aynen bulduğuna şaşardı. (Sayfa
: 137)
LETTRES Du MARECHAL DE
MOLTKE SUR L'ORİENT
Fr. ya çeviren: Alfred Marchant Paris, 1841.
Evli Kadın
... İtiraf etmeliyiz ki bizde bir genç kız nişanlılıktan evliliğe geçmekle bir
derece
daha itibardan düşer. Çünkü zenneperest erkeklerin aşıkane iltifatları pek tabii ki
bütün ömür boyu
süremez. Şarkta ise evlilik kadını yüceltir. Erkeğe tabi olmakla beraber ev içindeki
hizmetçilerin,
uşakların, kız ve erkek çocukların tek hakimi kadındır. (Sayfa : 36)
Kölelerin Durumu
.. . Şarktaki kölelik mevzubahis olduğu zaman hemen daima bir Türk kölesiyle Batı
Hint
adalarındaki zenci kölesi arasında mevcut olan muazzam fark unutulur. O kadar ki
Şarktaki köleliğe bizim
anladığımız manada kölelik demek bile yanlıştır. «Abd» köleden ziyade «hizmet eden»
manasına gelir.
Nitekim Allah'a hizmet eden manasına gelen Abd-Allah adında da bu açıkça görülüyor.
Satın alınmış bir
türk kölesi para ile çalıştırılan bir hizmetçiden daha rahat bir hayat yaşamaktadır.
Zira köle bir
mülkiyet, hem de pahalı bir mülkiyet olduğu için efendisi ona itina ile muamele eder.
Fazla
iş yükleyerek ölümüne sebep olmaktan çekindiği gibi hastalandığı zaman da büyük
ihtimam
gösterirler. (...)
.. . Hasılı Türklerin adil, hayırhah ve müsamahakar oldukları inkar edilemez.
(...)
... Türkiye'de kölelerin hürriyetsizliği, Prusya'da son yıllara kadar mevcut olan
ve
belli bir kültür seviyesiyle sıkı sıkıya ilgili olan (Glebae Adscripti) denilen
kölelerin mevkiinden
daha ağır değildir. Netice itibariyle kölelerin durumu toprağa bağlı kölelerin
durumundan çok daha
iyidir.
Bir Avrupa devleti Şarktaki bütün kölelerin kurtulmasını temin etse köleler buna
pek
memnun olmazlardı. Çocukluğundan beri efendisinin evine alınmış olan köle ailenin bir
üyesi haline
gelmiştir. Ailenin çocukları ile ev işlerini nasıl paylaşırsa yemekleri de öyle
paylaşır.
... Köle sonunda hemen daima azad edilmekte ve hatta azadla birlikte kendisine
hayatı
boyunca faydalanabileceği bir varidat kaynağı bile bahşedilmektedir. (Sayfa : 37)
Türklerin Yabancılara Bakışı
... Türkler uzun zaman Avrupalı olarak yalnız serserileri tanıdılar. Bu sebepten
Batılılar hakkında, Beyoğlu ve Galata'ya gelip zabıta yokluğundan bilistifade buraları
arz-ı mev'udları
haline getiren her çeşitten sayısız maceraperestler tarafından da devamlı olarak teyid
edilen menfi bir
kanaat edinmişlerdir. (...) (Sayfa : 381)
... Yabancıların Türkiye'ye akını o kadar bü-
yük ölçüdedir ki Sultan kendi hükümet merkezinde bile mutlak hakim olmaktan
çıkmıştır.
Avrupalılar yerli kanunlara tabi değildirler. Elçiliklerin himayesi altındadırlar. Adi
suçlar
işledikleri zaman bile cezalandırılamaz, sadece hapsedilebilirler. Ancak elçileri talep
eder etmez
tahliye edilirler. Aksi halde siyasi münasebetlerin kesilmesi, filo göndermek,
bombardıman etmek gibi
tehditlere maruz kalınır. Elçiliklerin adli teşkilatları olmadığı için suçlu sürgün
edilmekle yetinilir.
O da ilk fırsatta geri dönerek Türk makamlarının gözü önünde, meydan okurcasına
serbestçe dolaşır durur.
(... )
SOUVENİRS ANECDOTİQUES SUR LA TURQUİE (1820 - 1870)
Yazan: WANDA. Paris, 1884.
Türk Köylüsü
Türkiye'de kaldığım uzun seneler zarfında memleket içinde yaptığım sayısız
seyahatler
neticesinde şuna kani oldum ki Türk köylüsü doğuştan sahip olduğu liyakat ve zeka
itibariyle Fransız
veya Polonya köylüsünden çok üstündür. Türk köylüsündeki öğrenme iştiyakı onlardakinin
çok fevkindedir.
Hristiyan köylüleri arasında bulunduğu zaman Türk köylüsü, tabileri arasında
bulunan bir
asılzadeymiş gibi görünür. (...) (Sayfa : 60)
Halkın Gayretliliği
... Bir ay sonra Sultan Avrupa yakasında üç yüz bin, Asya tarafında da 200.000
kişilik
bir orduyu teşkile muvaffak olmuştu. Atlar, silahlar, savaş malzemesi sanki
kendiliğindenmiş gibi
şaşılacak bir sür'atle temin edilmişti. Bu devirde Türkiye'nin askeri levazım teşkilatı
ve tren
nakliyesi imkanları olmadığı halde ordunun iaşe ve ibatesini gereği gibi temin etmekte
hiçbir güçlüğe
maruz kalınmamıştı. Hiçbir rapor, hiç bir talep ifa edilmeden kalmamış, kararlar
sür'atle verilerek
cevaplar vaktinde yetiştirilmişti. (...) (Sayfa : 63)
Hristiyan Tebaa
... Müslümanlarla Hristiyanlar çok iyi geçinmekte, hatta aralarında evlendikleri
de çok
sık görülen bir vakıadır.
... Hristiyanlar da, ya yaptıkları hizmetler karşılığında Padişah'ın bahşettiği
bir
imtiyaz olarak yahut da Müslümanlardan mürekkep olan eşraf heyetlerinin tensip ve tanzim
ettikleri bir
mazbata gereğince «Ağa» ve «Bey» ünvanlarını da alabilmektedirler. (Sayfa 108)
*
**
... Fethin şanlı devrinden beri uyanık ve faal bir ırk olan Türk ırkı,
İmparatorluğun
hakimi sıfatıyla idare prensibi olarak zabıta, dahili idare ve maliyede yalnız doğuştan
Türk olanların
çalıştırılması esasını benimsemiştir. Ordu ve hariciyede ise Türklerle birlikte
mühtediler de
çalıştırılmaktadır .
... Türkler, İmparatorluğun şeref ve tealisi için hayat ve zekalarını verenleri
mükafatlandırdıkları gibi vazifelerini yapmayanları da cezalandırmaktan geri
kalmazlar.
Türkler çok kere tavizler vermek zorunda kalan, hile ve desiseye müstenid
diplomasiyi
kendi fatihlik ve efendilik liyakatlerine yakıştırmazlar. Açıkça ve samimiyetle ortaya
çıkmayı sever,
fakat küçümsenmeye de asla razı olamazlar. Kökü çok eskilere uzanan bu hususiyetlerdir
ki Halife
Sultanların İmparatorluğunu şan ve kudretin zirvesine eriştirmiştir. (...) (Sayfa :
126)
Gizli Polis
Türkleri uykudan, daha doğrusu siyasi uyuşukluktan uyandıran Prens Mençikof'un
sefirliği
olmuştur. (...)
... Türkiye'nin gizli polis teşkilatı yoktu. (...)
... İngiliz elçisi Lord Redcliffe bu eksiği gidermeyi üzerine alarak, hükümet
makinasının
en zaruri çarklarından biri olan bu teşkilatı kurmaya çok çalıştı.
Teşkilatın müdürlük ve memuriyetleri için Müslüman Türkler arandı. Koskoca
İstanbul'da bu işlerle uğraşmayı kabul eden kafi miktarda adam bulunamadı. Herkesin
verdiği cevap aşağı
yukarı şuydu: «Kur'an-ı Kerim ve karakterimizin doğruluğu bizim casusluk yapmamıza cevaz
vermez. Biz
kendi haremlerimizdeki hususi hayatımıza hürmet edilmesini istediğimiz gibi gavurların
da hususi
hayatlarına hürmet ederiz. Kendi evlerinin dört duvarı arasında istediklerini
konuşabilir, İslama hatta
Halife'ye hücum edebilirler. Ama silahları sopadan ibaret de olsa evlerinin eşiğini aşıp
müesses nizama
karşı gelmeye kalkarlarsa o zaman nizamı tesis vazifemizi ifadan geri kalmayız.»
(...)
.. . Bu şahsın çekilmesinden sonra, Türkler yerine geçmeyi kabul etmedikleri için
gizli
polis teşkilatı uzun müddet başsız kalmıştır. (Sayfa : 151)
Türklerdeki Yabancı Nefretinin Asılsızlığı
İslam Peygamberi, düşmanın mukavemeti kırılıncaya kadar hiç merhamet gözetmeden
savaşa
de-
vam etmeyi telkin ve kendisi de bizzat tatbik etmiştir. Ancak düşman aman deyince
de
kılıcı kına sokmayı emretmiştir. Teslim olmuş halkları, mazinin intikamını almaya
tevessül etmeden,
alçaltıcı hakaret, ve lüzumsuz cebirlerle tahrik ve taciz etmeden sulh içinde yaşamak ve
himaye etmek
lazımdır.
Fethedilen bir bölgenin halkı Devletin müdafaa ve muhafazası için gerekli ve
mümkün olanı
yapacak, vergisini ödeyecek ve böylece zararlı ve düşman olacak yerde faydalı ve dost
olacaktır.
Kur'an-ı Kerim'in hükmü böyledir. Bu hükümler yanlış tefsir edilerek din maskesi
altında
birçok cinayet ve suiistimaller yapılmıştır. Ama şunu tekrar etmek isterim ki başka
dinden olanları
küçümseme ve onlara husumet duymak ne hüküm olarak Kur'an-ı Kerim'de vardır, ne de
fiilen, Yahudi ve
hatta bir dereceye kadar Hristiyan memleketlerinde olduğu gibi bir tatbikat imkanı
bulabilmiştir. (...)
(Sayfa : 279)
*
**
Bu nefret ve küçümseme batı diplomasisinin Türkiye ve Türkler üzerinde yaptığı ve
imparatorluğun gelişmekte olduğu kudret ve azamet devirlerinde Avrupa'nın uğradığı
mağlubiyetlerin bir
çeşit intikamı gibi telakki edebileceğimiz baskısından doğmaktadır.
... Arkasından da bu zengin ve güzel memleketin üzerine yırtıcı hayvanlar gibi
çullanan
istismarcı iş adamları sökün ettiler. Yanlış olarak taassuba isnad edilen düşmanlık
duygularının
uyanmasına başlıca sebep bunlardır. Zira küstahça iddia ve. teşebbüslerinin
muvaffakiyetini temin etmek
için hi-
le, desise ve küstahlıktan başka bir silah kullanmadılar. Davaları haklı veya
haksız
olsun, diplomasi de bir çeşit ihtiyat kuvveti olarak daima onlara yardıma hazır bir
vaziyette idi.
Yabancı, işleri ne kadar hileli olursa olsun davasını daima kazanıyor, buna mukabil Türk
her zaman ve
haksızcasına kaybediyordu. Güttüğü davalarda da parasından, hürriyetinden, sıhhatından
ve hatta bazen
canından bile oluyordu. Çünkü Babıali yabancılara inkıyad ediyor, ve haklıyı müdafaa
etmek için
kaldırılması veya hafifletilmesi gereken dış baskıya mukavemete cesaret edemiyordu.
(Sayfa : 282)
*
**
...Konsolosluk memurlarının, pasaportlar üzerinden aldıkları resimlerle
konsolosluğa
bağlı diğer gelirlerden başka bir gelir veya maaşları yoktur. Ama bu yollarla elde
ettikleri gelirler
konsolosluk masraflarını, milli bayraklarını asmak için yükselttikleri gönder
masraflarını ve Türklere
ait olan ve olması gereken her türlü işe müdahale hak ve imtiyazını kendilerine bahşeden
gerçek bir
tılsım mahiyetindeki kasketlerinin yaldızlı şeritlerini almak için yaptıkları
harcamaları karşılamaya
yetiyordu.
Memleketi Müslüman makamlar idare ediyor,. hıristiyan konsolosluklar da
istedikleri gibi
istismar ediyorlardı.
Bir konsolosluk memuru bir Avrupa ticarethanesi tarafından Türkiye'de buğday veya
başka
bir mahsul satın almakla görevlendirildiği zaman, yanına kavası da alıp ata binerek
mustahsilin yanına
gider ve ona kendi arzu ettiği fiyatı, Padişah'la İngiltere kraliçesinin
kararlaştırdıkları tarife
fiyatı di-
ye yutturmaya çalışır. Hemen pey akçesini tediye eder ve daima Müslümanlardan
mürekkep
olan maiyyetini de mukavele şahidi tutardı. Satıcı, konsolos memurunun başına açması
muhtemel belalardan
korkarak her şeye rıza gösterir. Böylece Konsolosluk, malını en uygun şartlarda mübayaa
etmiş
olur.
Limanda hamulesini bekleyen bir gemiyi yüklemek icap ettiği zaman konsolos yükü
taşımak
üzere araba, at ve develer celbettirir, iş bittikten sonra da kendi keyfince ücret
öderdi. Bu ticari
muameleler konsolosluklara büyük gelirler temin etmekte, buna karşılık memleket ahalisi
için sayısız
sıkıntı, ıztırab ve kayıplara yol açmaktaydı. Hiçbir Müslüman memur da, mevkiinden
olmak hatta
bazen daha büyük cezalara çarpılmak korkusuyla, bu muamelelere müdahale etmeye ve kendi
vatandaşlarını
korumaya cesaret edemiyordu. Zira elçiliklerin kendi memurlarını korumak için ellerinden
geleni
yapmaktan çekinmeyeceklerini biliyorlardı. Lord Redcliffe bu suiistimalleri inkar
etmiyordu. Bunları
haksız buluyor, hatta takbih ediyordu. Ama barbar ve fanatik Türklere hak
verilebileceğini, medeni
Avrupa'nın iradesine karşı gelmelerine müsaade edilebileceğini de kabul edemiyordu!
Onlar yabancı
temsilcileri inkıyad ve ittiba etmeliydiler!
Konsoloslar kendi tebaa veya mahmii olup Türk makamları tarafından suç üstü
yakalanarak
tevkifine karar verilmiş olan hırsız ve eşkıyayı serbest bırakır, buna mukabil
suçsuzları
hapsederler.
İşlerini aksatan veya itibarlarının sarsılmasına sebep olan Türk memurlarını,
Elçiliklerinin nüfuzundan istifade ederek yerlerinden attırıyorlardı. Kısacası memleketi
tağşiş etmek
kendi haklarıymış gibi
davranıyorlardı. Konsolosların himayesi altında bulunanlar, Avrupa'nın dört
bucağından
kalkıp servet elde etmek üzere Türkiye'ye gelmiş bir yığın maceracıdan ibaretti. Ortaçağ
simyacılarından
daha zeki ve becerikli olan bu maceracılar hakiki felsefi taşı (*) nihayet Türkiye'de
keşfetmiş
bulunuyorlardı. Sırtını kuvvete dayamış bulunan bu haris ve kaygısız adamlar, Türk
saffet, mahçubiyet ve
tevekkülünü işletilmesi gereken zengin bir maden ocağı telakki ediyorlardı. (Sayfa :
284)
... Avrupalıların, Tanzimat'ın ilk yıllarında da sık sık belirmekte devam eden bu
hareket
tarzları Türklerde, kendilerine karşı sadece haksızlıkları ile tezahür eden bir
medeniyete itimad ve
sempati duygularının uyanmasına imkan veremezdi. Türklerin Avrupa'ya kin ve
husumetlerinin hakiki sebebi
de dini taassuptan çok bu noktada aranmalıdır. (Sayfa : 295)
(*) Bitip tükenmez bir istismar hazinesi manasında
NOUVELLE GEOGRAPHİE UNİVERSELLE, La Terre et Les Hommes
Yazan: Elisée RECLUS - 1884 Cilt IX, Küçük Asya.
Anadolu Türklerinin Irki Hususiyetleri
Hakiki Türkler, yani Türkmen soyundan gelen ve İslâmiyeti kabul ederek yerleşik
hayata
geçmiş bulunan Türkler kendilerini Avrupa Türkiyesinden çok Anadolu'da rahat
hissetmektedirler.
Türklerin ciltleri esmer, gözleri siyah, saçları koyu renkli, elmacık kemikleri hafifçe
çıkık, fiziki
yapıları çok kuvvetli fakat sakin ve temkinli olup giydikleri elbiselerin çok geniş
olması sebebiyle
yürüyüş ve hareketleri ağır ve ciddidir. İranlılarda görülen şıklık ve çabukluğa
Türklerde rastlanmaz.
Türkler arasında zayıf ve hastalıklılara nadiren rastlanır. Kanaatkar ve sade bir hayat
sürmek onları
böyle sıhhatli tutmaktadır. Başlarının arka tarafı yassıdır. Bunun da sebebi beşikte
yatırılma tarzıdır.
Rum, Bulgar, Arnavut vs. gibi birçok yabancının bulunduğu Avrupa yakasına nisbetle daha
çok kendi
yurtları saydıkları Anadolu yakasında bulunan Osmanlılarda da ayni hususiyetleri
müşahede ederiz.
İktidarı elde tutmanın karakterini bozamadığı, baskının alçaltmaya muktedir olamadığı
Türk,
hususiyetlerinin heyeti umumiyesi itibariyle en hoşa giden insan tiple-
rinden biridir. Hiçbir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli ve doğru sözlüdür. Hatta
bu
sebepten komşuları olan Rumlar, Suriyeliler, İranlılar onlara acır ve alay ederler.
Yakınlarına çok
bağlı olan Türk, elinde bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiçbir şey
talep etmez. Ne
denirse densin bahşiş te Şark'ta kalabalık ve kozmopolit bazı şehirler dışında
Avrupa'dakinden çok daha
azdır. En şüpheli ve kuruntuları da dahil hiçbir seyyah var mıdır ki Türk köylülerinin
samimî ve hasbî
kabulüne mazhar olmuş bulunmasın. Yabancı görünür görünmez, onu kabul etmek mevkiinde
olan aile reisi
derhal yanına gelerek nazikâne ve mütebessim bir eda ile selâmlar, atından inmesine
yardım eder, evin
şeref köşesine koyduğu en kıymetli halıya oturtur ve hizmet edebilmiş olmanın huzur ve
şevki içinde
yemeğini hazırlamaya başlar. Hürmetkar fakat kendi kendine saygı duyan, şahsiyet sahibi
bir adam olarak
asilâne hareket eden Türk, mutlak bir müsamaha duygusu içinde, bazı sorular sorarak
İranlının yaptığı
gibi dini münakaşalara girmekten içtinap eder. Kendi imanı ona yetmekte, misafirinin
manevi sırları
üzerinde tahkikat yapmayı da edep dışı telakki etmektedir.
Türk, aile içinde adil ve müşfiktir. Kur'an-ı Kerim'in müsaade etmesine ve
paşaların da
bu müsaadeyi kullanmalarına rağmen Asya Osmanlıları arasında taaddüdü zevcat taammüm
etmemiştir. O kadar
ki taaddüdü zevcata hiç rastlanmayan Foça gibi şehirler eksik değildir. Vakıa Türklerin
köylerde ve bazı
sınai şehirlerde işgücünü arttırmak maksadıyla ikinci def'a evlendikleri de
görülmektedir. Ama karısının
sayısı bir veya birden fazla da olsa, Türk umumiyetle aile ve izdivaç bağlarına
Avrupa-
lılardan çok daha hürmetkardır. öteden beri söylene gelenlere rağmen Osmanlı
Müslümanları
arasında kadının mevkii Avrupa Hristiyanlarındakinden daha düşük değildir. Evin içinde
mutlak hakim olan
kadın daima müşfik ve mültefit bir muamele görmektedir. Çocuklar pek küçük yaşta da
olsalar hukuken
büyüklerle eşit sayılır ve yaşlarından beklenmeyen bir ciddiyetle büyüklerin
konuşmalarına katılırlar.
Ama oyun saati gelince de koşmak, sıçramak ve çeşitli oyunlar oynamakta Avrupa
çocuklarından hiç de geri
kalmazlar. Türklerdeki fıtri iyilik tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil etmekte ; ve
mesela birçok
bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme izni verilmektedir. Bir çınar dalına yahut
evin damına
tünemiş leyleğin yuvası da mes'ud bir aile manzarası arz etmektedir. Türklerle Rumların
karışık olarak
bulundukları köylerde bir evin hangi tarafa ait olduğunu anlamak için eve girmeye lüzum
yoktur; Leyleğin
damına yuva yaptığı ev Türk evidir. (Sayfa : 543)
Türk Halkının Çektiği Müşkilat
Devlet memurlarının büyük çoğunluğunun da mensup olduğu hakim ırkı teşkil
etmelerine
rağmen Türkler İmparatorluğun diğer unsurlarından daha az sefalet çekmiyorlar. Üstelik
elçiliklerde de
onları müdafaa edecek kimse yoktur. Vergi mukataası umumiyetle Ermenilere verilmektedir.
Bu suretle
memleketin en ağır zulüm ve baskı gurubu haline gelen bu Ermeniler, sayısız
mükellefiyetler altında
inleyen fakir Osmanlıları daha da güç duruma dü-
sürmüşlerdir. Köylüler, köylerinden geçen memur ve askerlerin her türlü
ihtiyaçlarını
karşılıksız olarak temine mecburdurlar. Bu mecburiyet intizamlı bir soygun haline
gelmekte ve köylüleri
daha da fakirleştirmektedir.
Bu sebepten memur veya askerlerin geleceğine dair şayialar ortaya atılınca,
köylüler
evlerini terk ederek ormana, yahut dağdaki mağaralarına kaçmaktadırlar. Padişah,
İmparatorluk halkları
arasındaki muvazeneyi kendi ırkı aleyhine değiştirmek istiyormuşçasına askerlik yükünü
yalnız Türklere
yüklemektedir. Aile bağları bu kadar kuvvetli olan bir halk bu kan vergisini pek iyi
karşılamamaktadır.
Fetih devirlerinde Türkler aile ve cemaat halinde yer değiştirirler; ihtiyarlar,
kadınlar, çocuklar,
hemşireler savaş meydanlarına kadar muhariplerle birlikte gelirlerdi. Bu suretle
galibiyet veya
mağlubiyeti hepsi ayni ölçüde paylaşırdı.
Şimdi ise askerlik gençleri, Batı Avrupa'da olduğu gibi birkaç ay veya sene için
değil,
daha uzun bir zaman için hatta ekseriya bütün hayatı süresince ailelerinden
ayırmaktadır. Askere
çağrılan gençler, zeybek bile olsalar, bu çağrıyı eskisi gibi ziyafet ve eğlencelerle
kutlamıyorlar.
Askere götürmek üzere jandarmalar geldikleri zaman hemen hepsi iki veya üç, senelik evli
olan bu asker
namzedleri geride ana ve babalarından başka kan ve çocuklarını da bırakmak zorunda
kalıyorlar. Böylece
bütün aile bağlan birden kesilmiş oluyor. İşte bu sebepten ruhî salabet ve metanetleri
ne kadar yüksek
olursa olsun, askere kaçınılmaz bir kader hükmüne uyarcasına giderler.
İzmir demiryolu hattının girebildiği Batı Ana-
dolu bölgelerinde askere götürülenler kalabalık guruplar halinde trenle
nakledilirler.
Tren her istasyonda durarak asker almakta ve böylece kalabalıklaşan bir hamule ile
yoluna devam
etmektedir. Anne, zevce ve hemşirelerden müteşekkil kalabalıklar son bir sarılma, son
bir el sıkışma
için tren kapısında bekleşirler.
Tren, hıçkırıklar ve göz yaşları arasında hareket ettiği zaman bu mahzun insanlar
ellerindeki çiçek ve zeytin dallarını uzatmaya çalıştıkları sevgililerinin gittikçe
silikleşen yüzlerini
son bir kere daha görebilmek için trenle birlikte ümitsizce koşar dururlar.
Daimi tehdidi altında bulundukları askerlik yükü ile ezilmiş bulunan Türkler,
durumlarını
daha da ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramayan tevekkülleri yüzünden çok daha girgin
ve işgüzar bir
kavmin rekabetinden doğan büyük bir tehlike karşısında bulunuyorlar. Bu kavim Rum
halkıdır. Türkler,
izlerini Girit ve Sakızda müşahede edilen tenkil savaşlarının intikamını muslihane
görünüşlü ticari
muamele ve münasebetlerle almaya çalışan Rumlara karşı mücadele edemiyorlar. Çünkü
Türkler mücadelede
eşit imkanlara sahip değildirler. Büyük çoğunluğu ana dilinden başka dil bilmez. Halbuki
Rumlar birkaç
dil bilir. Türkler çok kere mahir ve hilekâr düşmanları karşısında cehalet ve saffet
içindedirler. Türk
asla tembel değildir, ama aceleciliği de sevmez. «Acelecilik şeytani, sabır rahmanidir.»
derler. Türk,
keyif dediği ve ne istemek ne de düşünmek zahmetine girmeden bir bitki âsudeliği ile
yarı uyur vaziyette
geçirdiği dinlenme saatini asla feda etmez.
Ama rakibi daima uyanık ve azimli bir halde, dinlenme saatlerini bile
harcamaz.
Meziyetleri bile Türkün aleyhine neticelere müncer olmaktadır: Namuslu, sözüne
sadık olan
Türk borcundan kurtulmak için hayatının sonuna kadar çalışmaktan kaçınmamakta, bu
sebepten tüccar da
hayatı boyunca onu istismar etmesine yarayacak vadeli ve büyük yekûnlara baliğ olan
borçlar vererek bu
namuskârlığından istifadeyi ihmal etmemektedir. Anadolu'da ticaret prensibi şudur:
«Servetini kaybetmek
istemiyorsan Hristiyana sahip olduğu malın onda birinden fazla borç verme. Ama bir
Müslümana vereceksen
korkmadan on mislini de verebilirsin.» Bu suretle güçlük çekmeden borçlanan Türkün
kendine ait bir şeyi
çoktur. Çalışma mahsulünün tamamını mukrize verir. Halıları, erzakı, hayvanları, hatta
toprağı sıra ile
yabancıların eline geçmektedir. Nitekim, saraçlık ve dokumacılık hariç hemen hemen bütün
mahalli sanayi
kolları yabancıların eline geçmiştir. Deniz Ticaretiyle sanayiden kovulmuş olan Türk bu
suretle kıyı
bölgelerinden yavaş yavaş içerilere sürülmüştür. Böylece tekrar eski zamanların göçebe
hayatına itilmiş
bulunan Türke, bir çeşit kendi toprağında ücretli amele vaziyeti ifade eden ziraatten
başka bir faaliyet
sahası bırakılmamıştır. Çok geçmeden bundan da mahrum edilerek kervancılık ve
hayvancılıkla yetinmek
zorunda kalacaktır.
Turan Irkı
İnsanlığın büyük laboratuvarında hiçbir şey
kaybolmaz. Bütün ırkların hususiyetlerine ait kalıntılara Küçük Asya'da ve onun
Avrupa
medeniyeti üzerinde icra ettiği tesirlerde rastlamak kabildir. Turanî denilen ve Arîlere
mensup
milletlerden aşağı farz edilen kuzeyli kavimler medeniyetin yaratılmasında diğer
ırklardan daha az
yaratıcı olmamışlardır. Demir ve diğer madenleri işlemeği diğer milletlere öğreten
onlardır. Ehil
hayvanların büyük çoğunluğunu da onlara borçluyuz. Zoologların ehil hayvanların menşeini
aradıkları
yerler Turanîlerin en eski vatanlarıdır. Köpeğin, öküzün, koyun, keçi ve domuzun, hatta
belki de devenin
ilk vahşi atalarının yaşadıkları yerler Dicle ve Fırat Vadisi, Ararat etekleri, İran ve
Kafkas
yaylalarıdır. Atın en eski iki cinsinden biri «Aryen» ise, diğeri de «Mongol» yahut
"Turanî"dir. Ekilen nebatların büyük çoğunluğu, zeytin, erik, badem, üzüm ve
belki de
şeftalinin, keten, bakla, nohut, buğday, arpa ve yulafın kaynakları çok muhtemelen Orta
Asyadır. Eğer
durum gerçekten böyle ise muasır insanın'. menşeinin Orta Asya'da olduğu iddiası haklı
değil midir?
(Sayfa: 8)
LE DROİT DU CROİSSANT adlı Kitabında Hans BARTH'ın naklettiği muhtelif
müşahedeler. Paris
1898
Ermeni Meselesinin İçyüzü
Ermeni meselesi Avrupa tarafından ortaya konmadan önce mevcut değildi. Son
yıllarda bile,
büyük katliamlar ortaya çıkıncaya kadar Ermeni halkının büyük çoğunluğu Türk idaresinden
kurtulmak gibi
bir arzuya sahip değildir. (Sayfa: 5)
Dr. LEPSİUS
23 Aralık 1893 te, yani henüz sükunetin hüküm sürdüğü bir devirde, Ermenistan'da
misyonerlik yapmış olan Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin'in Boston Misyonerlik Teşkilatı
yayın organı
olan «Congregotionalist» mecmuasında neşrettiği ve bir ihtar mahiyeti taşıyan
makalesinden bazı
pasajları okuyalım. Namuslu bir adam olan yazar, bize doğacak hadiseleri haber veren şu
başlığı
koymaktadır: «Ermenistan'da tehlikeli bir kaynaşma.»
Türk İmparatorluğunun bazı yerlerindeki hıristiyan halkla birlikte misyonerlik
faaliyeti
de Ermeni ihtilalci teşkilatının propagandasından şikayetçidir. Bu, tam şarkkârî bir
sahtekarlık, desise
ve kurnazlıkla idare edilen gizli bir cemiyettir. Adı «Hınçak»tır. Ateşli ve kurnaz bir
Ermeni
ihtilalcisi bana, yabancı bir devletin Küçük Asya'ya girerek memleketi kolaylıkla ele
geçirebilmesini
kuvvetle ümit ettiğini söyledi. Bunun nasıl mümkün olacağı-
nı sorduğum zaman şu cevabı verdi: «Hınçak komiteleri teşkilatı bütün memlekete
yayılmıştır. Türklerle Kürtleri öldürmek, evlerini yakmak ve sonra da dağa çekilmek için
fırsat
beklemektedirler. Buna kızarak Müslümanlar da Ermenilere saldıracak ve neticede öyle bir
vahşî katliam
başlayacak ki İnsanlık ve Hristiyan medeniyeti adına hareket eden bir yabancı devlet
memleketi işgal
edebilecektir.>> Bu projeyi çok canavarca bulduğumu söylediğim zaman sükunetle şu
cevabı verdi:
«Bu, size böyle görünebilir. Ama biz Ermeniler istiklalimizi ele geçirmek azim ve
kararındayız. Avrupa
nasıl Balkanlardaki tedhişlerden merhamete gelerek Bulgaristan'a istiklali verdiyse,
aynı şekilde bizim
çığlıklarımıza, boğazlanan milyonlarca kadın ve çocuklarımızın kanlarından yükselen
çığlıklarımıza da
kulak verecektir!»
Ona böyle bir projenin «Ermeni» adını bütün medeni dünyanın nazarında
kirleteceğini
anlatmaya uğraştım durdum. Şu cevabı vermekle iktifa etti: «Ümitsiziz, bunu yapacağız».
Ama halkınız
yabancı himayesi istemiyor, bütün kusurlarıyla birlikte Türkiye'yi tercih ediyor.
Nitekim Ermenilerin
Türk hududu dışında göç edebileceği geniş ve müsait yerler mevcut olduğu halde
asırlardan beri göç
etmediği bir vakıa değil midir? Eğer halkınız başka bir devleti tercih etseydi bugün
Türkiye'de bir tek
Ermeni ailesi kalmazdı, dedim. Buna karşılık da «Doğrudur, ve zaten bu derece düşüncesiz
hareket ettiği
içindir ki aptallığının cezasına da katlanacaktır» cevabını verdi.
Aynı düşüncede olan daha birçok Ermeni ile konuştum. Hiçbiri de ihtilal
cemiyetine mensup
oldu-
ğunu itiraf etmedi. Ama yangın ve cinayetler tertibi ile uğraşan bir cemiyet için
bu sır
vermeme kadar tabii bir şey olamazdı. Türkiye'de bu ihtilal komitesinin gayesi Türkleri
misyonerlere ve
Protestan Ermenilere karşı kışkırtmaktır. Merzifon hadiselerinin mes'ulü bu komitedir.
Üyelerinin hepsi
de zalim. merhametsiz ve alçak insanlardır. Bizzat kendi öz soydaşlarının başına bela
olmakta, soymakta,
ölümle tehdit ve ekseriya da fiilen öldürmektedirler.
Benim burada yazdıklarım Hınçak Komitesinin planladığı tedhişlerden sadece bir
kaçından
ibarettir. Amerikalı ve yabancı bütün misyonerlerle Protestan Ermeniler bu komitenin
şenaat ve
melanetini anlatmalıdırlar. Ermenilerin samimi dostu olarak bu korkunç hareketi tasvip
etmediğimizi
açıkça belirtmeliyiz. Birçok Ermeninin yanlış bir vatanperverlik hissiyle yahut da
komitenin hakiki
gayesini bilmediği için komite ile işbirliği yapmasına rağmen, kilise ve okulların irşad
faaliyetlerinin
mukadder olarak harabiyetine müncer olacak bir harekete gösterilecek her türlü
müsamahaya karşı sesimizi
yükseltmeliyiz. Bütün misyonerler Hınçak komitesinin üyeleri ile temas etmekten yahut da
onların işine
yarayacak münasebetler kurmaktan kat'iyyen kaçınmalıdırlar. (Sayfa: 30)
Lexington. 28 Aralık 1893.
Cyrus HAMLİN
Bir Ermeni Vesikası
İhtilal komitesinin taraftarlarıyla birlikte silahlı bir ayaklanma yapmak üzere
bulunduğunu biz
uyuyan diplomasiden değil, bir Ermeni ihtilal organı olan «Haik»in 1 - Eylül -
1898
tarihli nüshasından öğreniyoruz.
Sözde «Ermenistan faciaları!»nın ortaya çıkmasından üç hafta evvel ayni gazete
şöyle
yazıyordu: «Karışıklıklar önce İstanbul'da başlayacak ve Ermeniler korkmadan silaha
sarılacaklardır.
Galeyana gelmiş kalabalık esasen korku nedir bilmez. Memleket içinden gelmiş
Ermenilerden müteşekkil
olan bu kalabalığın hiddet ve nefreti Türk hükümetine karşı infilak ettirildiği zaman
doğacak hadiseler
muazzam olacaktır. Jandarma asayişi temine muvaffak olamayacak ve ordunun müdahalesi
zarureti
doğacaktır. Bu da Ermenilerin ümitsiz bir mücadeleye mecburi olarak sürüklenmelerini
ifade
edecektir.»
«Mücadele uzun sürecek ve muhtemelen İstanbul'un büyük devletler tarafından
işgali ile
sona erecektir. Taşradaki hareket tarzı başka türlü olacaktır. Ermeniler İstanbul'da
bizzat taarruza
kalkışacaklar, buna mukabil taşrada müdafaada kalacaklardır. Bunun da sebepleri
şunlardır: Bir kere
İstanbul Avrupa'nın gözü önündedir, binaenaleyh Türkler, Ermenileri toptan katı ve imha
edemezler.
Şehirde büyük bir ecnebi kolonisi bulunduğu için Büyük devletler işe karışacaklardır.
Taşrada vaziyet
başkadır, orada Türkler Avrupa müdahalesi endişesi duymadan Ermenileri imha
edebilirler.»
«Buna rağmen Ermeniler taşrada da silahlı ve hazır vaziyette bulunmalıdırlar
(...) Çok
yakında patlak verecek olan bu isyanda pek çok sayıda Ermeni ve bir o kadar da Türk
ölecektir.
İstanbul'da karışıklıkların hiç eksilmemesi, taşrada seller gibi
kanlar akması Avrupa'yı eninde sonunda müdahaleye mecbur edecektir.»
Avrupa'nın kendi haklarına riayet edeceği faraziyesinden hareket eden «Haik»
gazetesine
göre bu kanlı ve tahrikçi politikanın neticesi Türkiye'nin taksimi ile birlikte
Ermenilerin de istiklali
elde etmeleri olacaktır.
«Bugün Ermenistan'ın kaderini ellerinde tutan İstanbul Ermenileridir. Bunların
ilk
vazifesi Avrupa'nın dikkatini üzerimize çekmek ve bizi Barbar tahakkümünden kurtarmaktır
(!) . (...)
Hadiselerin şaşmaz mantığı milletimize artık ölümle hürriyet arasında seçim yapmak gibi
mukaddes bir
vazife yüklemektedir.» (Sayfa: 33)
**
*
Türkiye'de sızı aldatan birine mi rastladınız, biliniz ki bu muhakkak bir
Ermenidir.
Memleketin hususiyetlerine iyice vakıf olan Eskişehirli büyük bir patiska imalatçısı
bana tecrübelerinin
kendisine şunu öğrettiğini söyledi:
«Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele yapmaya lüzum görmem, sözü kafidir. Ama bir
Rum
veya başka bir Hristiyanla iş yapacaksam yazılı bir mukavele yaparım. Bu şarttır.
Ermenilere gelince,
onlarla yazılı da olsa hiçbir mukavele yapmam. Zira hiçbir mukavele onların yalan ve
hilelerine karşı
kafi bir garanti sağlamaz.»
Vasat bir Ermeninin tek gayesi, İstanbul'da otursun veya iş icabı gelmiş olsun
yahut ta
Anadolu'da bir dükkanı veya ham bulunsun, daima para kazanmaktır; bunun dışında bir gaye
tanımaz.
Para kazanmak için son derece kanaatkar ve
muktesidâne yaşar. Para için genç karısını Van yahut Bitlis'te bırakıp yıllarca
gurbette
dolaşır durur. Para uğrunda yalan ve hileden asla çekinmez. Alenen hırsızlık etmez, ama
her türlü hileyi
de tabiî telakki eder. Bu doymak bilmez para hırsının emrinde Ermeninin doğuştan
kurnazlığı, muazzam
inatçılığı ve riyakarlığı vardır. Yekvücud bir kitle teşkil eden hemcinslerinin sıkı
işbirliği sayesinde
Ermeninin bu hususiyetleri daima başarıya götürür. Ermeniler bulundukları yerde zift
gibi birbirlerine
sıkı sıkıya yapışırlar. Mesela büyük bir evde Ermeni hizmetçilerin yanında Rum yahut
Giritli hizmetçiler
bulundurmaya imkan yoktur. Ermeni hizmetçi Rum, Bulgar yahut Giritli şerikini
kollayacak, dedikodular
çıkaracak ve onu kapı dışarı ettirip yerine başka bir Ermeniyi aldırıncaya kadar
iftiralarına devam
edecektir. Yalnız başka bir Ermeni derken bir noktayı tavzih etmek lazımdır. Ermeni
yalnız kendi
mezhebinden olanı kendinden sayar. Katolik, Ortodoks ve Protestan Ermeniler
birbirlerinden nefret
ederler. O kadar ki, Ankaralı Katolik bir Ermeniye milliyetini sorarsanız Katolik'im
diye cevap verir.
Ermenilerde dini kanaat ihtilafı milliyet hissini bastırmaktadır. Ama maatteessüf hiçbir
mezhebin
Ermeninin ahlakı üzerinde müsbet bir tesiri olmamıştır. Katolik veya Protestan bir
Ermeni Ortodoks bir
Ermeniden daha namuslu değildir. Türk köylüsü ve kasabalısı bu hasmı karşısında
müdafaasızdır. Ermeninin
kudret kaynağını teşkil eden para hırsı Türklerde yoktur. Anadolu köylüsü tembel
bilinmektedir. Ama
zannedildiği kadar tembel değildir. Tarlasını ecdadından gördüğü gibi sürer, ama zengin
olmak için
lüzumundan fazla çırpınmayı aklımı.
getirmez. Hayatını kazanmak için gereği kadar çalışır; ama kahvesini ve
nargilesini
içerek yaşamanın tadını da çıkarmak ister. Para yığmak için hummalı bir şekilde
çırpınmayı manasız ve
gülünç bulur. İşte Türkün iktisadi zaafı ile birlikte ahlak kudretini yaratan bu hayat
telakkisidir. Bu
iki halk arasındaki farkı iyice anlamak için sıra ile bir Türk ve bir de Ermeni hanını
gidip görmek
lâzımdır. Türke ait hana sakin ve nazik bir şekilde kabul edilirsiniz. Mefruşatı sade
olan küçücük
odalar tertemizdir. Yatak takımları ve yastıklar pek lüks ve yumuşak değildir, ama
temizdir. Koşu
hayvanları aşağı yukarı insanlar kadar bakımlıdır. Atlar tımar edildikten sonra ağıla
sokulur. Verilmesi
mukarrer yulaftan bir dane bile eksiltmeyeceklerine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Eğer
Avrupalı bir
seyyah Türkiye'de mutad olmayan bazı isteklerde bulunursa, hancı onu memnun etmek için
büyük bir tehalük
göstermeyecek, aksine bu müşkülpesent yabancıya karşı homurdanacaktır. Türk, bu şekilde
davranırken
haklı olarak şu prensipten hareket etmektedir: Yabancı bir memlekete seyahat eden bir
kimse o memleketin
adetlerine uymak zorundadır. Odaların geceliği ile atlara verilecek yemin fiyatları
üzerinde pazarlık ve
münakaşa etmeye lüzum yoktur. Her şey ertesi günü, belki arzu ve temenni edildiği gibi
olmaz, ama sakin
ve münasip bir şekilde halledilir. İşte bir Türk hanının hususiyetleri bunlardır.
Sayıları maalesef pek çok olan Ermeni hanlarında durum tamamen değişiktir. Yolcu
gelir
gelmez iki garson atını almak üzere derhal yanına giderler. Atının bahçe kapısına
bağlanmadan önce
bi-
raz dinlendirilerek tımar edileceğini vaadederler. Hancı mültefit ve okşayıcı
tavırlarla
kendisini memnun etmek için elinden geleni yapacağını söyleyerek yolcunun gönlünü
fethetmeye çalışır.
Tahsis ettiği odada, içinde eşya namına yırtık bir halı, kırık bir ayna ve bir de duvara
asılı berbat
tablodan başka bir şey bulunmayan bir odadır. Yolcu kendisine yapılan hizmet teklif ve
iltifatlarından
yakasını kolay kolay kurtaramaz. Yolcu ve uşağı kafi derecede uyanıklık ve alaka
göstermezlerse, atına
verilecek yiyecek yarıya indirilir, yahut önce tamamı veriliyormuş gibi gösterilerek
arkasından büyük
bir kısmı geri alınır. Odanın, tavlanın, hayvanlara verilecek yemin fiyatını hana gelir
gelmez sorup
öğrenerek hancının aşırı taleplerde bulunmasını baştan önlemeyen yolcunun vay haline!
Ertesi gün
İsviçre'nin büyük bir otelinden ancak birkaç kuruş daha ucuz sayılabilecek bir tarife
üzerinden yapılmış
oldukça kabarık bir hesapla karşılaşacaktır.
Anadolu'nun pek çok köyünde rastlanan Ermeni bakkalları hancılardan daha
beterdirler.
Türk köylüsü ne kadar kanaatkar olursa olsun, büsbütün parasız değilse, kahve, şeker ve
tütün gibi bazı
şeyleri satın almaktan vazgeçemez. Bunları, kapkacak v.s.yi de satın aldıkları Ermeni
bakkalından temin
ederler. Ancak Anadolu köylüsünde para pek bulunmaz. Binaenaleyh ya ayni tediyede
bulunur. yahut ta
veresiye alır, ve böylece her iki halde de iktisaden Ermeninin tabii haline gelmiş olur.
Zira ayni
tediyede bulunduğu takdirde Ermeni, köylünün malını işine geldiği gibi düşük fiyattan
alır. Veresiye
aldığı zaman da köylü mahsulünü yine aynı ,şekilde son derece düşük fiyatla Ermeniye
satmayı
taahhüd etmek zorundadır. Bu işin başlangıcıdır. Bir taraftan köylü
fakirleşirken, diğer
taraftan bakkal zenginleşir. Neticede zenginleşme epeyce ilerleyince, bakkal yakın bir
büyük şehre
nakleder işini. Yerini de hemen başka bir Ermeni alır. Nüfusu 10.000 den fazla olan
Ankara, Sivrihisar,
Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar gibi şehirlerde toptan ticaret ve binnetice kudret
hemen hemen
tamamen Ermenilerin elindedir.
Uzun zamandan beri Ermenilere yapıldığı iddiasıyla şikayete mevzu olan baskı da
Türkleri
istismar eden Ermenilere karşı köylerde seyyar satıcılığın men edilmesi gibi son derece
makul bazı idari
tedbirler alınarak bu istismarın önlenmesinden ibarettir. (Sayfa: 62 - 63)
KÖRTE (Les Arméniens en Anatolie)
Girit Hristiyanları
Bu, sözde ihtilal, siyasi bir kargaşalıktan başka bir şey değildir. Henüz çok
geri ve
gayri medeni olan bir halka verilen aşırı hürriyet ve sınırsız mali kolaylıkların tabii
bir meyvesi olan
kargaşalık silahlı ayaklanma ve cinayet mahiyetini almıştır. Müslüman idaresine isyan
etmek mevzubahis
olmadığı gibi, kargaşalıkları tahrik edenler de Türkler değildir. Ev ve malları alınan
Türkler
hıristiyan köylerini basmakla sadece mukabele-i bilmisil yapmaktadırlar. Girit'in kendi
eliyle başına
açtığı bela ölçüsüz ve tefessüh etmiş parlamentarismi ile hudutsuz hürriyetinin bir
neticesinden başka
bir şey
değildir. «Babıali'nin tahakkümü altında inlediği» söylenen ve talihsizliklerine
(!)
bütün hassas insanların gözyaşı döktüğü bu Kandiye yeryüzünde mevcut ülkelerin en hür
olanıdır ve ahlak
ve saadetçe de en mükemmeli olabilirdi. Sağlam ve dört başı mamur bir inkişafa nail
milletlerin hiç biri
Girit'inkinden daha radikal bir Anayasaya malik değildir.
(Sayfa: 76)
Bugünkü Rumlar
Kral Otton adı kötüye çıkmış ve haydutluktan maznun adamları maiyetinde
bulundurmaktan
utanmıyor. Birkaç seneden beri çok itibarda olan Grivas'lar kuzeyde cesur ve sadık
adamlardan müteşekkil
yüzlerce çeteye kumanda etmektedirler. (...) Sarayda, birçok kere oyunda hile yaparken
yakalanmış yüksek
rütbeli bir subay gösterdiler bana. Ama adaleti satan hakimleri, kendilerini ve
vicdanlarını satan
devlet adamlarını, haydutlara kumanda etmiş olan yüksek rütbeli kraliyet subaylarını
gösteren olmadı.
Yapılacak daha pek çok şey var. Rumlar nazarında zenginleşmek için bütün vasıtalar
meşrudur. Hırsızlık,
eskiden Isparta'da olduğu gibi, yakalanmadıkça mübahtır. Ancak yakalanacak kadar
beceriksiz olanlara,
biraz da beceriksizlikleri yüzünden ceza verilmektedir.
... İşte Rumların siyasi sebeplerle kendi soydaşlarına yaptıkları işkencelerin
sadece
küçük bir örneği:
«Göğüs üstüne muazzam taşlar koymak, kaynar su ile yıkamak, yağlayıp kırbaçlamak,
koltuk-
altına sıcak yumurtalar koymak, tuzlu yemekler yedirip su vermemek ve böylece
susuzluktan
öldürmek, günlerce uykusuz bırakmak, burnuna sirke koymak, tırnakların altına iğne
sokmak, şakakları
mengene ile sıkmak, ve nihayet karılarının külotu içine kedi koymak.» (...)
Ağrıboz adasında birkaç Türk ailesi kalmıştı. Şimdi onlar da gitmişlerdir
sanırım. Rumlar
Türklere, Yahudilere gösterdikleri müsamahadan daha fazlasını göstermiyorlardı. Tabii
buna da müsamaha
denirse! Ben hayatımda Rum müsamahası kadar müsamahadan uzak bir şey görmedim.
Buradaki Türklerin, Türkiye'deki Rumların Türklere karşı ileri
sürebileceklerinden yüz
misli fazla şikayete hakları vardır. Türkler hiçbir zaman Rum kiliselerine, Rumların
Ağrıboz adasındaki
camilere reva gördükleri muameleyi yapmadılar. (Sayfa : 110)
Ed. ABOUD (Grèce Contemporaine)
Müsamahakar Bir Millet
Eğer Türkler hakimiyetleri altına aldıkları milletlere, hıristiyanların yaptığı
gibi
zorla İslamiyeti kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin bir itirazı olamazdı, bugün
ne Ermeni
meselesi ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu
yapmadılar.
Kur'an-ı Kerîm'e uyarak, Büyük Friedriech'in meşhur sözünü söylemesinden asırlarca önce,
«Herkesin kendi
usulünce ibadet etmesi»ne müsaade ettiler. Böylece Hristiyan Avrupa'nın bizzat
hıristiyan kanı
döktüğü ve
inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde
Osmanlı
İmparatorluğu engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut
olmadığı yegane
memleket oldu. Hristiyanlar tarafından her yerden kovulan, tard ve takip edilen
Yahudilerin melce
bulabildiği tek memleket de barbar (!) Türkiye olmuştur. Bunlar da gösteriyor ki manevi
bakımdan İslam
ülkeleri Hristiyan ülkelerinden çok daha iyi yaşama şartları bahşetmiştir. (Sayfa:
143)
İnançları yüzünden takibe maruz kalanların tarih boyunca hep Osmanlı
İmparatorluğunda
melce bulabildiklerini görüyoruz. Kendisine iltica eden İsveç Kıralı XII. Şarl'ı şahane
bir şekilde
ağırladıktan başka, kendisinden 500.000 kuruş talep ettiğinde de Padişah 3. Ahmed,
200.000 kuruş
fazlasıyla vermekte tereddüt etmedi. Bunun gibi sayısız alicenaplık misalleri mevcuttur.
Türkiye'yi
kendilerine yeni bir vatan yapmış olan Polonyalı, Macar, Alman ve İtalyan
hürriyetperverlerinin sayısı
hesap edilemeyecek kadar çoktur. Yalnız bir kaç misal vermekle yetinelim :
Mustafa Celâleddin Paşa (Bernasky), Fırka kumandanı Nihad Paşa (Belinsky) , Şair
Sadık
Paşa (Tschaikovsky) ve oğlu, Padişah'ın yaveri Muzaffer Paşa Polonyalı idiler. Londra
sefiri Rüstem Paşa
(Comte Marini), Guatelli Paşa v.s. İtalyandılar. Andrassi, Beni, Kossuth, Mahmud Paşa
(Freund) da
Macardılar. Bütün bu iltica eden insanlara Türk İmparatorluğu hem çok iyi bir
misafirperverlik
göstermiş, hem de daha çok kalmak istedikleri takdirde mühim mevkiler bahşederek
Türkiye'yi öz vatanları
haline getirmek alicenaplığını esir-
gememiştir. Avusturya ve Rusya gibi yabancı devletler bu ihtilalcilerin iadesini
talep
ettikleri zaman Türk Hükümeti daima «Hayır, bunlar misafirlerimizdir, iade edemeyiz»
cevabını verecek
kadar cesur olmuştur.
Aynı müsamahayı Türkler, İmparatorluğun hıristiyan ahalisine karşı da
göstermişlerdir ve
hala da göstermektedirler. Rellwald ve Beck bile Türklerin, «dine müteallik meselelerde
son derece
müsamahakar olduklarını», itiraf etmektedirler. About da (yukarıda bahsi geçen eserinin
273. sayfasında)
şöyle demektedir: «Türkler yeryüzünün en müsamahakar milletlerinden biridir.» Yine aynı
yazar. Türk
idaresi altında bulunan Kıbrıs adasında 75.000 hıristiyan nüfusun 1700 papası mevcut
bulunduğunu ve
papazların vergiden muaf olduğunu yazmaktadır. Ayrıca, Yanya'da bulunan vaziyeti şüpheli
bir kadınlar
manastırından bahsetmekte ve Valinin adı kötüye çıkmış bu manastırı kapatmak istediği
halde, Rum
papazlarının şiddetle karşı koymaları üzerine sulh ve sükunu bozmamak için bu kararından
vazgeçtiğini
yazmaktadır. Bunları bir yana bıraksak da Türklerin müsamahasının hudutsuz olduğu
muhakkaktır. O kadar
ki, Türkiye'de Cizvitlere, Protestan misyonerlerine ve her türlü dini cemiyetin şüpheli
ve karışık
faaliyetlerine de müsaade edilmektedir. Türkler Hristiyanlara ayinlerde bando temin
etmekte, herhangi
bir tecavüze karşı koruyucu tedbirler almakta, Kudüs'teki Hz. İsa Kilisesinde asayişi
tesis ederek
hıristiyanların birbirlerini öldürmelerini önlemektedirler. Rum kahvelerinde
«Basilev»lerin
portrelerinin asılmasına, ve istiklal savaşlarına ait açıklamalı tablolar teşhir
et-
melerine müsaade etmektedirler. Hatta Türk - Yunan harbi başladığı sıralarda Türk
sınırlan içinde Türklerin mağlubiyeti için dua edilmesine, Yunan ordusuna gönüllü
toplamak için
beyannameler dağıtmalarına ve Rum gönüllüleri ile dolu gemilerin Pire'ye gitmek üzere
Boğazlardan
geçmelerine bile müsaade etmişlerdir. General Grumckow Türk askerlerinin Rum esirlerine
karşı «çok
merhametli hareket ettiklerini» söylemektedir. Rumlar da tam aksini yapmışlardır. Eğer
Padişah bazen
hıristiyan nifak yuvalarına müdahale ederek entrikacıları dağıtıyorsa bu adaletin
icrasından başka bir
şey değildir. Mesela Köprülü'nün, 1657 yılında Eflak Voyvodasına yazdığı ve ele geçmiş
bulunan
mektuplarında «İslamiyet sükut etmek üzeredir, Helenizm iktidarı alacak ve pek yakında
bütün Avrupa
memleketleri Rumların eline geçecektir.» diyen Patriği idam etmesi de tabii telakki
edilmek icap
eder.
Bu müsamahakarlığın en kötü neticelerinden biri de kapitülasyonların gitgide
kökleşmesi
olmuştur. Kapitülasyonlar yabancı devlet tebaasına, çocuklarına ve diplomatik masuniyeti
olmamak icap
2den binlerce insanı vergiden muaf kılmakta ve konsoloslara da bir nevi kaçakçılık
yapmak hakkı
vermektedir. Birçok konsolosluk memurunun kapitülasyonların kendilerine bahşettiği hakkı
insafsızca
suiistimal ettiklerini şahsen müşahede ettim. Babıali için bu Kapitülasyonların her ne
şekilde olursa
olsun bitmesi temenniye şayandır.
Netice itibariyle Hellewald ve Beck, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Şerifi ile ilan
edilen
Tanzimat'ın esasen örflerde mevcut bir kanunu tedvin etmekten ibaret olduğunu söylemekle
hakikatı
ifade
etmişlerdir. Bu mühim itiraf Avrupa Hristiyanlarından asırlarca önce insani bir
idareye
kavuşmuş olan Türkiye Hristiyanlarının esasen tatminkar olan bir yaşama tarzını elde
etmek için sun'i
bir reforma ihtiyaçları olmadığını açıkça göstermektedir. (Sayfa : 148 - 149)
**
*
Kudüs Kilisesinde bazı nazik hadiseler cereyan eder. Hacıların akın ettiği
Noelde, Paşa,
nizam, sükûnet ve sulhü idame etmek için bir hayli güçlük çeker. Bu maksatla maiyetinde
15.000 kişi
vazifelendirilmiştir. Bunlar bizzat kilisede bulunmadıkları zaman da bütün günlerini
kışlada, hadise
çıkar çıkmaz harekete hazır bir vaziyette bekliy2rek geçirirler. Yazar, pek çok sayıda
insanın ölmesi ve
yaralanması ile son bulan meşhur bir savaştım bahsediyor ve bu savaşta Rum hacıların
Katolik
kiliselerini tahrip ettiklerini, muhteşem tabloları parçaladıklarını ve çok kıymetli
tezyinatın mühim
bir kısmını tamiri imkansız bir hale getirdiklerini belirtmektedir. Şarkta dini kin her
türlü siyasi
menfaate tekaddüm etmektedir. H1ristiyan mezhepleri arasında bu kin o kadar kuvvetli ve
derindir ki
bizzat mahallinde müşahede etmedikçe tasavvur etmeye bile imkan yoktur. Binaenaleyh
bütün bu bölgenin
Türk idaresi altında bulunması ve son sözün Türklere ait olması son derece isabetlidir.
Bir takım yıkıcı
ifratlarla muhakkak bir boğuşmayı önlemenin . yegane çaresinin bu olduğu bir
vakıadır.
(Sayfa: 154)
Halkın Hususiyetleri
«Bütün sınıfların eşit olduğu duygusu, hikmet ve ahenk dolu sayısız ata
sözlerinde
ifadesini bulan mutlak itidal, bir nevi pederşahi sadelik, her türlü bayağılığı
kendinden uzak tutan bir
inziva ve melankoli mizacı Türk halkının en güzel hususiyetlerini teşkil eder.» Aynı
yazar bize, kendi
şahsi tecrübelerine dayanarak Türklerin şefkat ve merhametine Müslümanlar kadar
hıristiyanların da
mazhar olduğunu nakletmektedir. Beyoğlu yangınında Türkler alevlerin içine atılarak
tutuşmuş kollarıyla
hıristiyan çocuklarını kurtarmışlardır. Birkaç Müslüman da Avrupalı bir çocuğu kurtarmış
olan bir adama
hiç tereddüt etmeden 100 lira bahşiş vermişlerdir. Bazıları da sokaklarda kalan
hıristiyan çocuklarını
toplayıp ailelerine teslim etmişler, birçokları da yangından kurtulan yarı çıplak
hıristiyanları
evlerine almıştır. (Sayfa: 163)
*
**
Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler. Göz ve
ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı
ciddiyet, konuşma, bakış
ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan Paşadan küçük bir bakkala kadar bütün
Türklerin aynı okulda
yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. O kadar
ki, İstanbul'da
bir halk tabakası bulunduğunun farkına bile varmaz. Görünüşe göre hükmetmek icap ederse,
denilebilir ki
İstanbul halkı yeryüzünün en medeni ve en dürüst halkıdır. İstanbul'un hiç bir semtinde,
hatta en
kuytu sokaklarda bile, bir yabancıya tecavüz edildiği vaki değildir. Camileri
ziyaret
etmek, hatta bunu ibadet saatlerinde yapmak, bir Türkün bizim kiliselere yapabileceği
ziyaretlerden çok
daha emin şartlar içinde :mümkündür. Kalabalık içinde saygısız bir nazarla karşılaşmak
şöyle dursun,
mütecessis ve yadırgayan bakışlara bile hiç bir zaman rastlanmaz. İstanbul'da sokak
kavgalarına,,
maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine,
hasılı yüz
kızartacak hiç bir harekete rastlamak mümkün değildir. Çarşıda da camidekine benzer bir
sükunet hüküm
sürmektedir. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta ve sakin hareket
edilmektedir. Şarkı
söylemek, gürültülü kahkahalar ve avamî çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak
gibi şeylere hiç
rastlanmaz. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nadiren
rastlanır. Ama kirli
olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir taraf ta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf
edilmez. Her
tarafta muhtelif içtimai sınıfların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları müşahede
edilir. (Sayfa:
165)
*
**
1595 yılında Gran'ın alınmasından sonra Avusturya askerlerinin yaptıkları ilk
işin
Türklerin temiz tutmak için büyük gayretler sarf ettikleri şatoyu kirletmek ve eski
eserlerle sanat
hazinelerini imha etmek olduğunu nakleden «Ephemerides Expeditionis Adversus Turcas»da
da görüldüğü gibi
Türklerin temizlik ve zarafet duyguları bakımından Batılılara üstünlüğü bu güne münhasır
bir hadise
değildir. (Sayfa : 170)
A. Vasallo çok haklı olarak Kur'an-ı Kerimi bir barbarlık şaheseri telakki eden
muhakkak
yanılmış olur demektedir. Kur'an-ı Kerim beşeri kemal ve ideale en çok yaklaşan yüksek
ahlaki değeri
haiz kanunnamelerden biridir. Hz. Muhammed, Solon ve Hz. Musa'dan çok daha büyük ve
nafiz bir şeriat
vâzııdır. Avrupalılar ahlaki ve dini peşin hükümlere kapılmasalar Kur'an-ı Kerimin ameli
hayatla
sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizacını teşkil ettiğini, O'nun metafizik ve
mücerret bir
fazileti değil, beşeri hayata tam manası ile intibak ettirilebilecek bir fazileti talim
eden bir kitap
olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur'an ahkamına tam manasıyla
riayet ederek
yaşasalardı, bütün örf ve adetlerin ahenkli bir şekilde muvazenelendirildiği altın çağın
geri geldiğini
görürdük. (Sayfa : 173)
*
**
Türk halkında Avrupa'da çok yayılan müstehcen ve açık saçık neşriyata karşı bariz
bir
tiksinme müşahede edilmektedir. Bunu Papalığın İstanbul temsilcisi olan rahip Bonett'nin
«Vocedella
Verita»daki şehadetinden öğreniyoruz:
«Müstehcen neşriyatın Türkiye'ye sokulmasının yasak olduğu doğrudur. Bu husustaki
sansür
son derece sert ve sıkıdır. Bazı tiyatro müdürleri sahnede açık saçık şeyler göstermeye
yeltendikleri
takdirde önlenmesi için zabıtayı haberdar etmek kafidir. Mesela bir piyeste şüpheli
hareketleri olan bir
papaz temsil ediliyordu. Talebim üzerine menedildi. Türkiye'de müstehcen neşriyata
rastlamak
imkansızdır.» (Sayfa : 174)
Türklerin aşırı müsamahakarlıklarının sonucu şu oluyor ki, insan müezzin sesi
işitmese
hıristiyan olmayan bir memlekette bulunduğuna inanamaz. Zira Müslümanlar alenen ibadet
etmezler. (Sayfa
: 175) (D. AMICIS)
Halkın Temizliği
Dernburg, bir köylüden bahsederken anlatıyor:
«Ömer'in görünüşü muhakkak ki Brasig'in sempatisini uyandırırdı. Elbisesi son
derece
temizdi. Başında beyaz kumaştan bir sarık, üstünde beyaz ve kısa bir ceket ve açık renk
bir pantolonla
gezen insanlar gördüm. Anadolu halkı kadar temizliğe düşkün bir halka hiç bir zaman
rastlamadım. Bunu
fark etmek için onu hamamda görmek kafidir. Elbisesi yamalı bir adam çıkagelir hamama,
bir de soyununca
bakarsınız ki iç çamaşırları şaşılacak kadar beyaz ve tertemizdir. Avrupa da durum
ekseriya tersinedir.
Hamama gitmek ve yıkanmak İslâmiyet'in temellerinden biridir ve hiç de kötü bir temel
değildir. Halktan
bir adam bu şekilde kendi vücuduna hürmet etmesini öğrenir. Bu, boş gururla alakası
olmayan bir
hürmettir.» (Sayfa : 183)
Osmanlı Azameti
Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmış olan Hammer-Purgstall, Kanuniden
bahsederek
heyecanlı bir ifade ile şöyle yazıyor:
«Büyük Hükümdarın adına layık olduğuna şüphe yoktur. O, bu adı Constantin'den
daha haklı
bir
şekilde ihraz etmiştir. Osmanlı padişahları arasında Kanuni, Fetheden, Kudretli,
Muhteşem, Büyük v.s. lakaplarına mazhar ve layık tek padişah olan Süleyman Osmanlı
İmparatorluğunu
kudret, azamet ve ihtişamının zirvesine eriştirmiştir.»
Başka bir yerde de «Hz. Süleyman'dan hem daha büyük hem daha hakim, ama aynı
zamanda çok
daha kudretli» diye yazmaktadır. Yazar devam ediyor:
«Süleyman'ın eserlerini tam olarak anlatabilmek için, mesela büyük Jüstinyen'in
eserlerini anlatmak için altı cilt yazmış olan Procope'unkine benzer büyük bir kitap
yazmak gerekirdi.
Gerçekten Süleyman'ın İstanbul'da ve daha sonra Eyaletlerde inşa ettirdiği camileri, su
kemerleri,
köprüleri, kaleleri ve nihayet Mekke ve Medine'de meydana getirdiği muazzam dini
tesisleri lâyıkı
veçhile anlatabilmek ancak böyle bir kitapla mümkün olur.»
Mimar Sinan'ın eseri olan Edirne deki Selimiye Camii de bu efsanevi ihtişam ve
azamet
devrinde inşa edilmiştir. İmparatorluğun merkezinden çok uzaklarda bulunan Macaristan'da
vezir Sokullu
Mustafa Paşaya «Budin'i güzelleştiren» ünvanını kazandıran ve «Budin'in medarı iftiharı»
addedilen
meşhur ve muhteşem Budepeşte hamamları da yine bu devirde yapılmıştır. (Sayfa:
191)
*
**
Üçüncü Ahmet devrinde Modern bir devletin iftihar edebileceği kültürel bir
gelişme
kaydedilmiş ve İmparatorluğun her tarafında su kemerleri, bentler, kanallar, yollar,
şantiyeler,
kaleler, hamamlar, mektep, cami ve kütüphaneler gibi sayısız eserlerin
meydana getirildiği müşahede edilmiştir. Binaenaleyh Evliya Çelebi'nin 17. asır
sonunda
yalnız Ankara şehrinde 170 çeşme, 3.000 kuyu, 76 cami ve en büyüğü, tarikata mensup
3.000 dervişi
barındıran Hacı Bayram olmak üzere 15 kadar Zaviye tesbit etmesinde şaşılacak bir şey
yoktur. Yine
Ankara'da, Evliya Çelebiye göre 200 hamam 70 bahçeli saray, 6660 ev, Kur'anı ezbere
bilen 2000 kadar kız
ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve tefsir edebilecek 1000 kadar genç mevcuttur. 3. Ahmet
devrinde daha
önceki Padişahların açmak istediği Süveyş kanalını açma projesi yeniden mevkii icraya
konulmak istenmiş,
fakat II. Selim'in Ruslar tarafından akamete uğratılan Don ve Volga arasındaki kanalı
açma teşebbüsü
gibi maalesef akamete uğramıştır. Aynı şekilde Padişah II . Mustafa'nın ancak kısmen
gerçekleştirilebilen İznik gölünü Karadeniz'e bir kanalla bağlamak hususundaki projesi
de başarısızlığa
uğramıştı. Yalnız Köprülünün açmaya teşebbüs ettiği kanallar açıla bilmiştir. (Sayfa:
193)
*
**
Hammer lale saksılarının, lalelerin çeşitli renklerini aksettiren lambalar gibi
yandığını
ve bu lambaların da ikinci bir lale tabakası teşkil edecek şekilde başka lambalarla
aydınlatıldığını
yazıyor. Laleyi Türkiye'den Avrupa'ya götüren Hollanda elçisi Busbecq'dır. Avrupa modern
askeri
müziğini, savaş usulünü ve maden ocağı işletme usullerini de Türkiye'den almıştır.
(Sayfa: 198)
Türk Kadınları
Türk kadınına umumiyetle bir şövalye kibarlı-
ğı ile hürmet edilir. Hiç kimse bir kadına el kaldırmaya kalkışmaz. Hiçbir asker,
isyan
ve kargaşalık zamanında da olsa, en şamatacı ve gürültücü kadına bile elini dokundurmaz.
Koca, karısına
karşı son derece nazik bir dost gibi davranır. Hele anaya karşı saygı sonsuzdur. (Sayfa:
210)
*
**
Evet, hakikaten Türk kadınları hürdür. Bu,. gözle görülür apaçık bir hakikattir.
Türk
kadınlarının «köle» olduğunu söyleyen alay edilmeyi resmen hak etmiştir. (Sayfa :
212)
(De Amicis)
*
**
En çok dikkatime çarpan şey Türk kadınının şahsiyetli, hür davranışlı ve son
derece
modern bir kıyafette oluşudur. Ferace, zamanımızda daha güzel ve zarif bir şekil
almıştır. Sarı potin ve
terlikler, yerini Avrupalı hanımların kullandığı şık ayakkabılara terk etmiştir. Doğu ve
Batı arasındaki
münasebetlerin sıklaşması Türkiye'deki yabancı nefretini çok azaltmıştır. Bugün
hıristiyan kadınla evli
mevki sahibi adamlar da mevcuttur. Nitekim sarıklı büyük alimlerin de davetli bulunduğu
bir Maarif
Nazırının evinde sofra hizmetimizi bizzat ifa eden evin hanımı Hristiyandı. Türk
müzesini kuran ve idare
eden yüksek ilim sahibi zatın karısı da hıristiyan bir Fransızdır. Şimdiki hariciye
Nazırının karısı
hıristiyan olduğu gibi, Almanya'ya fevkalade elçi olarak gönderilmiş olan müteveffa
Meraşalın karısı da
Viyanalı idi. (Sayfa : 213)
Mimari ve Camiler
İstanbul'un büyük caddelerinden birinden geçiyoruz, gözün idrak gücünü aşan bir
azamet ve
ihtişam karşısındayız. Yol bizi camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere,
mermer ve lacivert
taşından yapılmış çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü Padişah türbelerine,
bahçelerin yaldızlı
kapılarıyla duvarlarından yükselerek havayı güzel kokularla dolduran muhteşem bir
yeşilliğin gölgesinde,
selviden yapılmış çatılar altında uzanan mozaik kaplı duvarlara götürüyor.
İmparatorluğun merkezinde
bulunduğumuzu böylece anlıyor ve ihtişamına, azametine hayran olmaktan kendimizi
alamıyoruz. Her taraf
mimari şaheserleri, şu şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha
neş'e veren
serinlikteki gölgelerle dolu. Buradan Padişahların kendi adlarına yaptırdıkları ve
inşaatındaki azametin
insanın başını döndürdüğü camilere varılıyor. Bunların her biri camiin muhteşem kubbesi
yanında hemen
hemen silikleşen mektep, medrese, hastahane, kütüphane, dükkan, ve hamamlardan mürekkep
kendi başına
küçük bir şehir teşkil etmektedir. İlk bakışta çok sade görünen mimari öyle bir girift
teferruata
maliktir ki insan hangisine bakacağını şaşırır. Burada kalayla kaplı kubbeler,
birbirinin üstünde
yükselen garip şekilli çatılara, boşluğa doğru uzanmış galerilere, sütunlar üstünde
uzanan geniş
hollere, küçük basamaklar üstünde yükselen pencerelere, çiçekli kemerlere, inanılmaz
derecede güzel
küçük sarkıtlı şerefelerle çerçevelenmiş oluklu sütunlarıyla minarelere, danteleden
yapılmış gibi duran
çeşmelere ve muhteşem ka-
pılara, altınla işlenmiş ve binlerce renkle pırıldıyan duvarlara rastlanır. Bütün
bunlar
son derece zarif ve güzel şekilde yaldızlanmış ve oyulmuştur. Etraf da bir anda binlerce
kuşun
havalandığı, çınar, selvi ve söğüt ağaçlarıyla çevrilmiştir. Burada artık güzellik
duygusundan çok daha
derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize, başka bir duygu ve
düşünce dünyasının
mermerden örülmüş muhteşem bir ifadesi gibi görünen, bize yabancı ve karşı bir ırkın,
bize düşman bir
imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı
bir Allah'ın
önünde ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilan eden bu abideler bu eserler insana
korku ve kuşku
ile karışık bir hürmet telkin ederler. (Sayfa : 149)
*
**
Son derece sade, her yanı göz kamaştıracak kadar beyaz ve her tarafa aynı derece
ve
tatlılıkla ışık veren sayısız pencerelerle aydınlatılan bu kubbeler altında göz her yanı
ve her şeyi bir
anda görebilmekte ve kendini derin bir düşünce ile birlikte bayılırcasına tatlı bir
sükunete, kış seması
altında uzanan, karla kaplı bir vadinin verebileceğine eş bir sükunete kaptırır gider
... Burada zihni
bu derunî huzurdan uzaklaştıracak bir şey mevcut değildir. Zihin mekan ve kubbeden
dosdoğru Allah'a
ulaşır. Korku veya hüzün uyandırabilecek bir şeye de rastlanmaz. Burada ne esrar, ne
hayal ne de
loşluğunda insanın ruhunu karartan, karışık semavi mertebelerine göre sıralanmış aziz
resimlerinin
yerleştirildiği karanlık köşeler de mevcut değildir. Burada yalnızca apaçık, pırıl pırıl
ve ürpertici,
saf bir fikir halinde tek
olan, müteal olan Allah vardır. (...) Zihni nurlandıran ve tek bir düşünce
etrafında
yoğunlaştıran bir azamet ve sadelik İstanbul'un bütün büyük camilerinde aynı şekilde
mevcuttur. Kubbesi
içine 4 cami yerleşebilecek kadar büyük, dört mermer sütunun üzerine istinat eden, ve
çok büyük olmasına
rağmen zarafet ve inceliğinden hiç bir şey kaybetmeyen Sultan Ahmet Camii de böyledir
... Fatih Camii
daha zarif ve muhteşem bir Ayasofya gibidir. Beyazıt Camii tezyinat bakımındar1
mükemmeli, Nuruosmaniye
Camii de mermerleri en zengin olanıdır. İstanbul'un, minareleri en zarif olan camii
Şehzade Camiidir.
Aksaray Camii de Türk Rönesansının en güzel örneğidir. En sade olanı III. Selim Camii,
en garibi
Muhammed Camii, en süslü olanı da Valide Sultan Camiidir. (Sayfa : 196)
DE AMICIS (Constantinople)
OBSERVATİONS DE DİVERS AUTEURS SUR LES TURCS (La Crise de l'Orient) adlı eserden
alınmıştır.
Paris, 1907
«Kendi dar çevremizden kurtulup dünyanın başka bölgelerine bakalım. Türk
Hükümdarı 20
ayrı dine mensup halkı sulh ve sükûn içinde idare ediyor. 200.000 Rum İstanbul'da
emniyet içinde
yaşıyor. Türk Vakayinamelerinde bu çeşitli din mensuplarının tevessül ettikleri herhangi
bir isyana
tesadüf edilmiyor. İsrail'e, İran'a, Türkistan'a gidin, oralarda da aynı sükunet ve
müsamahaya
rastlayacaksınız.» (Sayfa : 44)
VOLTAIRE (Traité sur la Tolérance)
*
**
«Türklerde yalancılık, cinayet ve hilekarlık yoktur. Hak yoldan ayrılanları
yakmazlar.
Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat ettikleri gibi Allah'a da hiç bir
engizisyona ihtiyaç
olmadan mü'min ve mutidirler.»
LORD BYRON (Child Harold)
*
**
«II. Mehmet (Fatih), Bizans İmparatorlarının tahtına yerleşirken, İslam'ın hüküm
sürdüğü
her yeri ateşe vermek üzere bütün Avrupa'nın toptan kıyam ettiğini unutarak, mağluplara
misilleme yapmak
şöyle dursun, Batıda hıristiyanların taassupta
kanlı boğuşma ve tenkillere varacak kadar ileri gittikleri bir devirde onları
şaşırtacak
bir müsamaha örneği yaratmıştır.»
VALMY
*
**
«Milletlerin birbirlerine saygı ve şefkat göstermelerinin en büyük kaidesi olan
dini
müsamahayı, Müslümanlardan öğrenmiş olmak, hıristiyanlar için çok elem
vericidir.»
L'ABBE MICHON (Voyage Religieux en Orient
*
**
«Dini müsamaha Türkiye'nin teşkilat ve bünyesinde temel unsurlardan biridir.
Osmanlı
İdaresi hududları içinde hıristiyanlığın varlığına ve medeniyet ve terakkiye mani
olmamaktadır.»
B. C. COLLAS (La Turquie en 1864)
*
**
«Katoliklik, papazları, misyonerleri ve rahibeleriyle İstanbul'daki kadar hiç bir
yerde
serbest ve himayeye mazhar olmamıştır.»
TURINAZ (Eveques de Nancy et de Toul)
*
**
«Hz. Muhammed ümmetine, en büyük zaferlerin bile doyuramadığı bir hunharlık ve
zulüm ruhu
mu aşılamıştır? Asla! Hiç bir din bu kadar sür'atle ve göz kamaştırıcı muzafferiyetler
kazanamamışsa bu,
İslâmiyet'in diğer bütün dinlerden daha müsamahakar ve alicenap olmasındandır.»
PİERRE LAFFİTE. (Les grands
types de l'humanité)
«16. Asırda hıristiyanlar din adına birbirini boğazlar ve İspanya'da engizisyon
zulümleri
icra edilirken Müslümanlar fethettikleri memleketlerdeki hıristiyan halkı, dinlerinde
serbest bırakmakla
da kalmıyor, cemaatların dini silsile-i meratibini de idari bir teşkilat olarak
tanıyorlardı.»
A. CAHMET (La Question d'Orient)
*
**
«Bir Müslüman'ın en iyi tarafı siyasetteki müsamahakarlığıdır. »
Dr. PERRON L'İslamisme)
*
**
«III. Abdurrahman müsamahakarlığı bakımından çağımızın hükümdarlarına benzer.
Halefi I.
El-Hakim, hangi millete mensup olursa olsun bütün alimleri himaye etmiştir. Filozofları,
bu himaye
sayesinde, yobazlar önünde, onlara karşı koyan dersler verebilmişlerdir.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Müslümanların taassupu hakkında düşünülenlerin hilafına Ìstanbul'daki kadar
geniş
müsamahaya hiçbir yerde rastlanmaz. Orada her din ve mezhebin kendi mabedi vardır.
Türkler diğer dinlere
karşı kin duymazlar. Onlar yalnız putperestlerle dinsizleri küçümserler.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih'in İstanbul'u almasından yarım asır kadar
sonra
Bourbon
başkumandanının çeteleri Roma'ya hücum ederek ele geçirmişlerdi.»
«Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş, ağızlarına erimiş kurşun
dökmüşlerdir.
Sımsıkı bağlı baba ve kocaların önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz
etmişlerdir. Bu
hayvanca vahşet bir iki gün değil hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.»
JACQUES BONAPARTE
*
**
«Muzaffer olarak girdikleri Kudüs'te ilk haçlıların işledikleri cinayeti eri
düşündükçe
içim bunalıyor ve kalbim isyan ediyor.»
«Bizim Fransızların Antakya surları dibinde Hristiyan olmayanların korkunç
gülleler
haline getirdikleri başları düşünmeye tahammül edemiyor ve Hristiyanların mağlup
Arapları vaftiz edilmek
yahut başları kesilmek gibi korkunç bir tercih karşısında bıraktıklarını eski şiirlerde
okudukça, itiraf
edeyim, iliklerime kadar ürperiyorum.»
LEON GAUTİER (La Chevalerie)
*
**
«Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri
Türkleştirmeye
çalışmamış, onların din ve adetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için, Rus veya
Avusturya idaresi
yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde Bugün
Romen milleti
diye bir millet olmayacaktı. »
POPESCU CIOCANEL
(Revue du Monde Musulman) Dec. 1906
Babıali'nin, idaresi altında yaşayan bütün din ve mezheplere eşit muamele yapması
Rumları
çok kızdırıyor. Onlar hiç bir zaman dini müsamahadan ayrılmamış olan Türk Hükümetinin
Rumlar lehinde bir
taassup göstererek diğer mezheplere karşı müsamahasız olmasını isterlerdi.»
A. de La JONQUİERES
(Histoire de L'Empire Ottoman)
*
**
«İstanbul'un 1204 te Fransızlarla Venedikliler tarafından işgali sırasında
müttefik işgal
kuvvetleri, Fatih Sultan Mehmet'in emrindeki Müslümanlardan 'çok daha zalim ve gaddarca
hareket
etmişlerdir. Zamanın yazarları bu korkunç gerçekleri gözleriyle görüp bize nakletmiş
olmasalardı,
Katolik milletlerin bu kadar alçaklık yapabileceğine asla inanamazdık ... Binaenaleyh
muharip ve göçebe
Müslümanlar en vahşice cinayetleri bile şefkat ve adalet sahibi bir Allah'a
inandıklarını söyleyen
hıristiyanlardan öğrenmişlerdir.»
P. de TCHIHATCHEFF (le Bosphore et Constantinople)
*
**
«Hz. Ömer Kudüs'e girdiği zaman orada yaşayan Hristiyanlara hiç dokunmadı. Hz.
İsa
kilisesinin yanında dinlenirken, namaz vakti gelince hz. Ömer, şehrin mutlak hakimi
olmasına rağmen
Patrik Elias'tan içeri girip ibadet etmek için müsaade istemiş ve namazını orada
kılmıştır.»
MICHAUD (Histoire des Croisades)
«Türk sessiz, sakin ve ciddidir. Büyük bir sağ-
duyu sahibi ve iyi bir müşahittir. Ama iş hayatında hilekâr ve girdili-çıktılı
değildir.
Ticarette muvaffak -olamamasının sebebi budur.»
CH. De CHERZER (Smyrne)
*
**
«Türk, evinde çalışkan fakat ağırdır. Ama bu ağırlığı bazı Almanlardaki gibi
hantallıktan
ileri gelmez, ruhi kudret ve sükununun, kendine duyduğu derin bir güvenin
ifadesidir.»
CESAR VİMERCATİ (Constantinople 1854)
«Auguste Comte Türklerin tekamüle istidatları olduğuna inanmakta ve «Batı
medeniyetini
imtisas etmekte gösterdikleri kabiliyetten» hayranlıkla bahsetmektedir. Ona göre Türkler
Rumlardan daha
çok terakki kabiliyetine haizdirler. «Organik çağa geçmeye Türklerin yardımı
dokunacaktır.»
demiştir.»
Politique Positive
(Tome 111 p. 362 ve IV p. 505-521)
*
**
«Mağrur ve mütekebbir Avrupa kendinde, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının ilk
celsesinde
Türkiye'nin halk tabakasına mensup insanların gösterdiği anlayış ve hikmete benzer tek
örnek
gösterebilir mi? Asırlardan beri mutlakıyet idaresine alışmış olan Türk milletinin
meşrutiyet sistemine
teferruatına varıncaya kadar alışıp intibak' etmesi için bir kaç gün kafi geldi. Bu
mecliste siyasi
hürriyet ve muhtariyet gibi mevzular üzerinde konuşan, Devlet Reisi ve hükümet hakkında,
en ileri
parlamenter rejime sahip memleketlerde bile tahammül edilmeyecek
fikirleri ileri sürmeye cesaret eden adamlara rastlanıyor. Ve bu adamlar her şeye
rağmen,
son derece iddiasız ve şaşılacak kadar sade görünüşlü, bildiğimiz
Türklerdir."
VAMBERY (La Turquie est-elle susceptible de réformes)
*
**
«Düyûn-ı Umumiye'deki personelimizden bahsediyorum. Zira mevcudunun büyük bir
kısmı (5632
memurun 4992 si) Müslüman olan bu personelin çalışması göstermiştir ki, iyi usullerle
yetiştirildiği ve
istikbali garanti altına alındığı zaman Müslümanlar da, mevkiinin üzerine istinad
ettirdiği adalet ruhu
sayesinde iyi ve namuslu bir idare kurup yürütmekte mükemmelen muvaffak
oluyorlar.»
Commandant BERGER (Osmanlı Düyun-ı Umumiye Reisi 1906 Ağ. Nutku)
*
«Devlet fikri Türkün içine işlemiştir. Onda, siyasi fazilet diye
adlandırabileceğimiz bir
fazilet vardır.»
G. VALBERT (La Revue des deux Mondes 1877)
*
**
«Türkiye'ye çok kötülükler yapmış olan iki başbakan, Thiers ve Bismark, aşağı
yukarı aynı
zamanda şunu söylüyorlardı:
«Halen şarkta birbirleriyle savaşan milletler arasında Türk ırkı en güçlü ve en
sağlam
karakter sahibi olanı ve en az nefret edilenidir.»
«Osmanlı hükümetine en şiddetli hücumlarda bu-
lunmuş olan Clemenceau ve Jaurés gibi günümüz devlet adamları da İnsanın sahibi
olabileceği en yüksek faziletlerin büyük çoğunluğunun Türklerde mevcut bulunduğunu kabul
etmekte
tereddüt etmemektedirler.»
A. Rıza (La Crise de L'Orient)
*
**
«Haklarında kötü bir şey söylemek niyetinde kat'iyyen değilim. Zira onları
(Türkleri)
insani münasebetlerde samimi ve namuslu buldum.
Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken, kaç kere, yanlarından
geçen bir
fakiri sofraya çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz bunu yapmazdık.»
BERTRANOON DE LA Broquiere (Voyage Parmi les Nations Paiennes) 1433
*
**
«Doğuştan Türk olanlar umumiyetle iyi huyludurlar, fazileti sever, kötülükten
hoşlanmaz
ve şeriatlarına sıkı sıkıya riayet ederler. Komşularını sever, muhtaç ve mustar durumda
yardımına koşar,
gayri meşru kazançtan ve tefecilikten nefret eder, fuhuşa da asla tevessül
etmezler.»
GUER (Moeurs et Usages des Turcs)
*
**
«Türkler, insan olarak, millet olarak şarkın en üstün ve şerefli ırkıdır. Çok
asil ve
necip karakterlidirler. Cesaretleri sonsuzdur. Dini, ailevi ve beşeri faziletleri bütün
tarafsız
insanlara takdir ve hayranlık ilham edecek çaptadır.»
LAMARTINE
(Solution de la Question d'Orient)
«İstanbul'da, Türkler umumiyetle zeki, namuslu, dürüst ve ilimlerle san'atlara
istidatlıdırlar. Normal halinde ne kadar sakin ise, tahrik edilip kızdırıldığı zaman da
o nispette
hiddetlidir. Kötülükler Türkiye'de siyasi müesseselerden neş'et etmektedir.
Avrupalılarla temas bazı
adetlerin değişmesini, bazı yerlerin güzelleşmesini temin eder görünmekle beraber
ekseriya tereddiye
sebeb olmaktadır. (...)
İstanbul halkı içinde dürüstlüğü ile en çok tanınan Türklerdir... Türk, kendisine
itimat
edeni asla aldatmaz; sözüne sadakati dini bir vecibe telakki eder. Hiç bir zaman kötü ve
bayağı.
metotları kullanmaya tenezzül etmez.»
César VİMERCATI (Constantinople)
*
**
«Türk soyundan gelenler, Avrupalılarla ne kadar az temas etmişlerse o kadar
mükemmel ve
bozulmadan kalmışlardır.»
EDMOND DUTEMPLE (En Turquie d'Asie)
*
**
«Hakiki Osmanlı asil tabiatlı ve vatanperverdir. Batılı maliyecilerin usulleri
yayılmadan
önce sözüne güvenilir bir adamdı. Sözü, taahhüd demekti ve bu taahhüd tam bir garanti
mahiyetinde idi.
Halen de itidalli, ihtiyatlı, vakur ve cesurdur.»
BOSWORTH - SMITH (Citation J. Baker)
«Bütün bu çeşitli halklar arasında, en namuslu ve münasebete girmekte tereddüt
edilmeyecek olan yalnız Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kal-
mamış olan bir köye gitmek talihine mazhar olursanız, hakiki misafirperverliğin
ne demek
olduğunu orada görür ve anlarsınız.»
WİLLİAM MARTIN (Cenevre Coğrafya Cemiyeti Temsilcisi)
*
**
«Türk Beyleri, Saray adamları, hademeleri hiç bir millette rastlanmayacak
derecede
nezaket ve terbiye sahibi olarak yetiştirilirler.
Türkler, bir çok Avrupalı yazarın da fark etmiş olduğu gibi, aralarında nezaketin
en ince
kaidelerine riayet ederler.»
ABBE TODERİNİ
(De la Littérature des Turcs) 1789
*
**
«Kadınların tesiri olmadan bir cemiyetin adab-ı muaşeret bakımından inkişaf
edemeyeceği
ileri sürülmekle beraber, kadın cinsini sosyal münasebetlerin dışında tutan Türkler
yeryüzünün en nazik
milletlerinden biridir. (...)
Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavukluk etmezler.
Hürmetkar,
cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler. Az ve öz konuşurlar. O
kadar dürüst ve
namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünemediklerinden ve herkesi kendileri
gibi
sandıklarından daima aldatılırlar. (...)
Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her şeye
karşı köklü
bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet mevcuttur.
Bu kadar asil ve aynı zamanda sade tavırları, aldıkları terbiyeye mi
borçludurlar? Hayır!
Bütün
bu hususiyetler tohum halinde doğuştan mizaçların<la mevcuttur.
Avrupa'da ancak bazılarının çok uzun gayret ve çabalarla edinebildikleri nezaket
ve tavır
inceliklerine, içtimai sınıf ve yaş'a bağlı olmaksızın, her Türk'te rastlarız.»
GARANVILLE MURRAY (Les Turcs 1878)
*
**
«Türkler, dinleri icabı, kendi dinlerine düşman olanlara bile müsamahakar ve
misafirperverdirler.»
J. J. ROUSSEAU (Emile I-IV)
*
**
«Sadaka vermek, şefkatli, merhametli ve muti olmak gibi sade faziletler telkin
eden
Müslümanlık Osmanlıların misafirperver, merhametli, dürüst ve reislerine hürmetkar
olmalarını temin
etmiştir.
Kadere olan inançları, acı ve felaketlere karş1 eski stoacılardan daha büyük bir
katlanma
gücü kazanmalarına yardım etmiştir.
Siyasi bakımdan bütün Osmanlıların eşit olmaları ve en yüksek mevkilere erişmek
ümidinin
herkes için mevcut olması Osmanlılara büyük bir güven ve gurur hissi
vermektedir.»
JUCHEREAU DE SAINT - DENYS (Revolutions de de constantinople)
*
**
«Türkler büyük bir tevekkül gücü ile birlikte, ruhi bir huzura ve bundan doğan
bir
sükunete sahiptirler... Misafirperverlikleri, söze sadakatleri, ıs-
tırap çekenlere karşı şefkat ve merhametleri dillere ,destandır.»
CESAR CANTU (les Trente Dernières
Annees)
*
**
«İstanbul'da yaşadığım sürece tanımak fırsatını bulduğum Türk halkına karşı derin
ve
içten bir sempati duyuyorum.
Bu çok eski ırk aynı zamanda çok yeni ve gençtir. Türk ruhunda, henüz şarklı olan
ve bir
gün, eminim, eski dünyamızı hayrete düşürecek büyük bir kuvvet mevcuttur.»
JULES LERMİNA (La Lumiére d'Orient) 1892
*
«Türk halkı son derece namuslu ve dürüsttür.» GABRİEL CHARMES
(Avenir de la Turquie)
*
**
«Yüksek sınıflardaki tereddi halk tabakasına asla sirayet etmemiştir. İffet,
dürüstlük ve
tevekküle ancak fakir halk tabakasında rastlanıyor.
... Ne kadar hırsız, yalancı mutaassıp ise Türk te o kadar namuslu, iffetli,
dürüst ve
merhametlidir.»
A. RENOUARD (chez les Turcs) 1881
*
**
«Elimizde, Müslümanlar arasında yaşayıp onların hususiyetlerini tetkik etmiş olan
bütün
tarafsız ilim adamlarının Türklerle hıristiyanlar arasında
yaptıkları mukayese neticesinde ahlaki yeti teşkil eden faziletler bakımından
Türklerin
bariz üstünlüğüne dair deliller mevcuttur. (...)
Türklerden istihfafla bahseden Ìstanbul'daki bir genç misyoneri takdir ederek,
Hristiyanlıkta bahsini ettiğimiz faziletlere Türkiye'de rastlayacaksınız diyen de bir
Müslüman değil,
koyu dindar bir Hristiyandır. Benim gördüklerim de bu kanaatı teyit etmektedir.»
JAMES BAKER (La Turquie)
*
**
«Mağrur Osmanlı kızdırılmadığı, kalbinin derinliklerinde kaynayan ateşin
ihtirasları
kendini hissettirmediği müddetçe son derece merhametlidir; rastladığı insanların kaderi
ile yakından
ilgilenmekte, insanlık vazifelerini büyük bir gayretle ifa etmektedir.»
F. Alıx
*
**
«Türkler saffet ve sadelikle meşbudurlar. Namuskârlıkları herkesin malumudur.
Türkün sözü
dünyanın en sağlam senet ve imzaları kadar muteberdir. Bir kaç Padişah veya vezirin bazı
vahim
durumlarda ve belki de mecburen yaptıkları bir takım sert hareketler yüzünden Türk
milletine, örf ve
adetleriyle uyuşmayan bir vahşet isnad edilmektedir.»
TH. GATUIER (Turquie Pittoresque) 1855
«Türklerin duygu ve hassasiyetleri en yüksek derecededir. İnsan ve Müslüman
olmanın
verdiği te-
fahürle Osman oğulları, ne kaybedilen harplerin, ne Avrupalıların yaptıkları
haksızlıkların ve ne de memleketlerinin duçar olduğu felaketlerin kendi milli
karakterini bozmasına
meydan vermişlerdir.»
DESTRILHES
(Confidences Sur la Turquie)
*
**
«Türklerin milli gururlan çok kuvvetlidir. Fakat çok misafirperverdirler de.
Umumiyetle
iyi yürekli, samimi, namuslu, ve iyilik sever olan hakiki Türklerde bu misafirperverlik
adeta bir din
haline' gelmiştir.»
DEMETRIUS GEORGIADES (L'Asie Mineure) 1885
*
**
«Memur muhitlerindeki tereddi ile bazı büyük şehirlerde rastlanan düzenbazlıklar
hariç
Anadolu. köy ve kasabalarındaki Türkler hala milletleri millet yapan ana kuvvet
kaynaklarının bir çoğuna
malik ve misafirperver, namuslu çalışkan, mütevekkil. olmakta berdevamdırlar.»
L. de CONTENSON
(Chrétiens et Musulmans) 1901
*
**
«Başta Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman olmak üzere bir çok Padişahlar devrinde
Türkler,
Hristiyanlara harpte itidal ve zaferde mülâyemet göstermeyi öğretmişlerdir. 1526 da
200.000 kişi ekilmiş
tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot kopar-
madan yaya olarak İmparatorluğu bir baştan öbür başa kat etmiştir.»
J. MICHELET (Histoire de France) ("Süleyman Avrupa'yı Kurtarıyor"
bölümünden)
*
**
«Türkler hakimiyeti altında tuttuğu halkların iç yapılarına müdahale etmeden
sadece
haricen idare etmekle yetinirler. Bu sebepten Türkiye'de azınlıkların muhtariyeti her
bakımdan en ileri
Avrupa memleketlerinkinden daha mükemmel ve tamdır.»
E. RECLUS
(Nouvelle Géographie Universelle cilt 1, sayfa 2)
*
**
«Hristiyan reayaya tanınan bu serbestliklerin Osmanlı İmparatorluğunun
zayıflamasında
büyük bir rol oynadığında bütün tarihçiler ittifak etmektedirler. İmparatorluğun
Avrupa'yı ürküttüğü
kuvvetli devirlerinde reaya, galip Türkleri, maliye, ticaret ve sanayi'i eline geçirerek
istismar
etmekle iktifa etti. Ama aynı reaya Mohaç mağlubiyetini müteakip imzalanan Pasarofça ve
Kaynarca
muahedelerinden sonra İmparatorluğun artık sükut etmekte olduğunu sezerek Türkiye'nin
baş düşmanı olan
devletlerle açık veya gizli işbirliğine başladı. Eğer Türkler kusur sayılabilecek kadar
ifrata
vardırılmış bir sabır ve sükunet faziletine malik olmasalardı, entrika ve ihanetlerini
artık
saklayamayan ve Türk mağlûbiyetini kendi zaferleri olarak semerelendiren bu iç
düşmanları muhakkak ki
çok sert şekilde cezalandırırlardı. Osmanlı Hükümeti 1828 yılında Rus ent-
rikacılarına yardımcı olmakla suçlu Ermenileri bile sürgün etmeyi kolay kolay
istememiştir. Padişahın bu alicenaplığı da zaafına işaret addedilerek, İmparatorluğun
taksim edilmesi
lehine delil olarak kullanılmıştır.»
M. de CASTRİUS
(Revue Angevine) Şubat 1817
*
**
«Türkiye'nin eski dostları, bazı fikirleri reaksiyoner mahiyette olmakla beraber,
memleketimizin iç meselelerini büyük bir vukufla teşhis edebilmişlerdir. Mesela Prens
Meternih bize;
«Türk kalmayı, Türk İmparatorluğunun şartlarına hiç benzemeyen şartlarda doğup tatbik
edilmiş modellere
göre idari ıslahata girişmemeyi ve Doğu'nun adetleriyle taban tabana zıt kanunlara malik
devletleri
taklit etmemeyi, tavsiye ediyordu.»
A. Rıza (La Tolérance Musulmane)
*
**
«İhtiyatsız ve ölçüsüzce din gayretleri ile Müslüman milletleri tahrik
etmenin bir
cinayet, bir cinnet olacağını ifade etmek isterim.»
CARDINAL LAVİGERIE
(1888 tarihinde Parlamento'da M.P. Deschanel tarafından nakledilmiştir.)
*
**
«Türklerin sakin cesareti, şayanı hayret tevekkülü, fevkalade mülayemeti, haklı
bir
takdir ve şöhrete mazhar olmuştur. Ama ne kadar hayran olmaya değer olurlarsa olsunlar
Türk milletini ve
İmpa-
ratorluğunu mahvedecek olan da bizzat bu faziletlerdir.»
G. CHARMES (Avenir de la Turquie) 1883
*
**
«Birbirleriyle mücadele eden milletlerin anlaşmalarına hiç imkan olmayacak ve
medeniyetin
birliği bazı milletlerin, hususiyle yüksek ahlaki meziyetleri, dürüstlüğü, cesareti,
vakar ve
müsamahakârlığı ile diğerlerinden temayüz eden milletlerin toptan mahvedilmeleri
pahasına mı temin
edilecektir?»
EL. RECLUS (Adı gecen eser cilt IV).
HISTOIRE DE LA DECADENCE ET DE LA CHUTE DE L'EMPIRE ROMAIN Yazan: E.
GIBBON;
İslam Müsamahakarlığı
Fukaha, harp hukuku çerçevesinde ele geçirilmiş bulunan Hristiyan ve Yahudi dini
kitaplarının yakılamayacağını ve dinî olmayan yazıların, tarihçi, şair, hekim yada
filozofların
eserlerinin müminlerin istifadesine arz edilmesinde hiç bir şer'î mahzur bulunmadığını
kesin bir dille
ifade etmiştir ...
İskenderiye kütüphanesinin maruz kaldığı felaketlerin hepsini, Sezar'ın müdafaa
zarureti
ile istemeden ateşe vermesini, putperestlikten kalma bütün eserleri yıkmaya çalışan
hıristiyanların
iğrenç taassupları yüzünden yaptıklarını anlatacak değilim. Ama Antonen'ler devrinde
Théodosée devrine
gelinceye kadar uzanan devreden elimize geçen deliller gösteriyor ki, Kral sarayı ile
Serapis mabedine
ptoleme'lerin ihtişam ve zevkleri sayesinde toplanmış bulunan dört ila yedi yüz bin
ciltlik kütüphane
artık mevcut değildir. Patrikhane ve Metropolithanelerin belki de birer kütüphaneleri
vardı. Ama
Filozof, hıristiyan mezhep münakaşalarıyla ilgili bir yığın lüzumsuz hacimli ciltler,
banyoları ısıtmaya
yaramışsa, bu fedakarlığın insanlığa faydalı bir fedakarlık sayılabileceğini tebessüm
ederek itiraf
edecektir.
İspanyadaki Müslümanlar
Fatihten 10 yıl sonra Halifeye bir İspanya haritası verildi. Haritada denizler,
nehirler,
limanlar, nüfus ve şehirler, iklim, toprak ve maden ocakları, görülüyordu. İki asırlık
bir müddet içinde
Tabiatın bu cömertliğine çalışkan ve yaratıcı bir milletin ziraat, ticaret ve sanayi
müesseseleri
eklendi. Arap muhayyilesi eserlerine gösterdiği ihtimamları ifrata vardırmıştı.
İspanya'da hüküm süren
ilk Emevî Hükümdarı hıristiyanların da desteğini elde etmeye muvaffak olmuş, ve
neşrettiği sulh ve
himaye fermanıyla Hristiyanlara çok cüz'i bir vergi tahmil etmekle yetinmiştir.
(...)
Halife 600 camii, 900 hamam ve 2000 evi bulunan Kurtuba'da bulunuyor ve oradan 80
tane
birinci sınıf şehirle, 300 tane ikinci ve üçüncü sınıf şehre emru kumanda ediyordu.
Guadilkebir
kıyılarını süsleyen 12.000 köy mevcuttu. Araplar mübalağa etmiş olabilirler, ama şurası
muhakkaktır ki
İspanya hiç bir zaman onların zamanındaki kadar zengin, kalabalık, ve mamur olmamıştır.
(Sayfa :
490)
Antakya Önlerinde Haçlıların Yaptıkları
Antakya'nın muhasara ve müdafaası sırasında Haçlıların münavebe ile hem bolluk ve
zaferle
sarhoşluğa hem de açlık ve ümitsizlikle ye'se düştükleri olmuştur. insan makul olarak,
hareketleri
üzerinde imanlarının büyük tesirleri olduğunu, faziletli
ve kanaatkârane bir hayat yaşayarak din uğrunda bir aziz sükunetiyle şehit olmaya
hazırlandıklarını zannedebilir. Ama tecrübe bu iyimser hayali yıkıyor; ve tarih Antakya
duvarları önünde
haçlıların tevessül ettikleri fuhuş ve sefahat sahnelerine, dinle alakası olmayan
harplerde bile çok
nadir rastlandığını gösteriyor. Defne mağarası artık mevcut değildi, ama Suriye'nin
havasında aynı
kötülükler hala yaşıyordu. Hristiyanlar da tabiatın istediği ve istemediği kötülüklerin
hiç birine
mukavemet etmediler. Reislerinin otoritesini küçümsediler. Ne askeri disipline ne de
İncil'e uymayan bu
keşmekeşe karşı fermanlarla vaz ü nasihatin hiçbir tesiri olmuyordu. (Sayfa :
664)
Hristiyanlar Kudüs'te
... Hristiyanlar mukaddes Şehir Kudüs'e Hz .. Ömer'in fethinden aşağı yukarı 460
yıl
sonra Müslüman idaresinden kurtardılar. Muhasarayı idare edenler şehrin yağmasında
ilk işgalin
mülkiyet addedileceği üzerinde anlaştılar. Bu suretle mesela Büyük Camiin yağmasında 70
lamba ile çok
sayıda altın ve gümüş vazo, Taucréde'e hamaratlığının mükafatı olarak isabet etmiştir.
Zâhidlerin teklif
ettikleri büyük fedakarlıkları kabul etmemiştir. İtaat da bir işe yaramamış, yaş ve cins
farkı
gözetilmeden hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Hristiyanların amansız hunharlıkları yüzünden
şehir, 3 gün
kan deryasında yüzmüş ve neticede kokuşan cesetlerden veba çıkmıştır. 70.000 Müslüman
boğazlandıktan ve
Yahudileri de havralarında yaktıktan sonra yine de elle-
rinde cimrilik yahut yorgunluk yüzünden kılıçtan geçiremedikleri bir çok esir
kalmıştı.
Haç'ın bu zalim ve gaddar kahramanları arasında birazcık merhamet gösteren tek insan
yine Taucréde
olmuştur. (... )
Hz. Ömer'in Kudüs'e Girişi
Suriye ve İran Fatihi Hz. Ömer, boynunda biri buğday diğeri hurma ile dolu iki
torba, ve
bir de su tulumu bulunan kırmızımtırak bir deveye binmişti. Yemek molası verildiğinde
hiç bir tefrik
gözetmeden etrafındakilerin hepsini sofrasına davet ederek, dua ve şükürlerle sade
yemeğini onlarla
paylaştı.
Hz. Ömer, bu sefer esnasında da «Adil Hükümdar» sıfatına layık bir şekilde
hareket etmiş,
Arapların taaddüdü zevcatta ölçüyü kaçırmalarına engel olmuş, tabi milletlere karşı
zulüm ve cebir
yapılmasını önlemiş ve Araplardaki lüksü kaldırmak üzere ipek gömlek giymelerini
yasaklamıştır. (...
)
Hz. Ömer Kudüs'ü uzaktan görür görmez haykırdı: «Allahü Ekber!» Allahım bu fethe
kolaylık
göster! diyerek çadırını kurduktan sonra sükunetle yere oturdu. Teslim mukavelesini
imzaladıktan sonra
hiç bir korku ve ihtiyat lüzumu duymadan şehre girdi ve Patrikle Kudüs Kilisesinin
tarihi üzerinde son
derece nazikane müsahabelerde bulundu. Yeni hükümdarı önünde diz çöken Sophronius yavaş
sesle Daniel'in
«Yeisten uzaklık gerekir kutsal yerde» sözünü tekrarladı. Namaz vakti «Basubadelmevt»
kilisesine
vardılar. Ama Halife orada namaz kılmayı reddederek, Konstantin kilisesinin
merdiveninde
kılmayı tercih etti. «Eğer ısrarınızı kabul etseydim, Müslümanlar beni örnek
aldıkları
bahanesiyle günün birinde antlaşmanın şartlarını bozmaya yeltenirlerdi.» Bir zamanlar
Hz. Süleyman
mabedinin bulunduğu yere bir cami inşa edilmesini emretti. Kudüs'te kaldığı 10 gün
içinde de Suriye'nin
hal ve istikbaldeki tarz-ı idaresini tanzim ve tayin etti. Medine, halifenin Kudüs'ün
mukaddesliğine
yahut Şam'ın güzelliğine kapılıp orada kalmasından endişe ediyordu. Ama endişeleri çabuk
dağıldı. Zira
Halife tekrar Medine'ye dönmekte gecikmedi.
Salâhaddin-i Eyyubî'nin Merhameti
«... Lusignan 30.000 askerini kaybetti ve kendisi de Müslümanlara esir düştü.
Susuzluk ve
korkudan ölmek üzere bulunan esir Hükumdarı Salâhaddin'in çadırına getirdiler. Alicenap
Sultan bir
bardak buzlu şerbet ikram etti. (...)
... İnsani bir duygu taassup ve fethin sertliğini yumuşattı. Salâhaddin şehrin
teslim
olması karşısında, kan dökmemeyi vaad etti. Rumlarla diğer şark hıristiyanlarının
hükümdarlık sınırları
içinde serbestçe yaşamalarına izin verildi. Frenklerle Lâtinlere de 40 gün içir. de
Kudüs'ü boşaltarak
mukavelede derpiş edildiği veçhile muhafaza altında doğrudan doğruya Suriye ve Mısır
limanlarına
gitmeleri emri verildi. Fidye de askerler için 10 altın, kadınlar için 5 altın, çocuklar
için de 1 altın
olarak tesbit edildi.
... Sultan'ın antlaşma şartlarının icrasında gös-
terdiği doğruluk ve dürüstlüğü teslim etmek icap eder, Mağlupların sefaletine
gösterdiği
merhamet de övülmeye değer. Borçlarını ödemeleri için fazla zorlamamış, 7000 zavallıyı
toptan 30.000
dinar fidye karşılığında azad etmeye razı olduğu gibi 2 - 3 bin kişiyi de hiç bir
karşılık talep etmeden
serbest bırakmıştır. Böylece köle sayısı aşağı yukarı 14 bine inmiştir. Kraliçe ile
mülakatında son
derece mültefit ve nazik davranmış hatta ağlamıştır. Dul ve öksüzlere cömertçe sadaka ve
hediyeler
dağıtmıştır. Hastahane muhafızları kendisine karşı savaşmaya devam ettikleri halde,
merhametli Sultan
muhafızların kardeşlerinin 1 yıl müddetle hastalara bakmalarına müsaade etmiştir. Bu
şefkat ve fazilet
dolu davranışlar bütün insanların sevgi ve hayranlığına layıktır. Salâhaddin'i böyle
davranmaya zorlayan
hiç bir sebeb de yoktu. Aksine devrin taassubu, İslam düşmanlarına gösterdiği müsamahayı
teşvik etmekten
çok mahkum edecek bir durumda idi. Yabancıların şehri terk etmelerini müteakip,
Salâhaddin sancakların
arkasından savaş müziğinin nağmeleri arasında muzafferane bir şekilde Kudüs'e girdi.
Müslümanlar kilise
haline getirilmiş olan Hz. Ömer camiini tekrar ele geçirdiler. Merdiven ve duvarlar
gülyağı ile yıkandı,
mihraba Nureddin Zengî'nin yaptığı bir rahle yerleştirildi. (Sayfa: 688)
Türkler
Okuyucu bir an için Sicilya'dan ayrılıp zihnen kendini Türklerin ilk vatanı olan
Hazar
denizi kıyılarında farz etsin. İskitya ovalarında VI. asırda kur-
dukları imparatorluğun adı ve şöhreti, imparatorluk yıkıldıktan sonra da yaşamaya
devam
etti. İmparatorluğu kurmuş olan milletin kalıntıları da Çin'den Karadeniz ve Tuna
kıyılarına kadar
uzanan geniş sahaya dağınık bir şekilde yayılmış, son derece kudretli küçük ve müstakil
kabileler
halinde yaşadılar. Macarların kolonisi Avrupa camiası içinde yer alıyordu. Türk soyundan
gelen köle ve
askerler de Asya taht ve saraylarını işgal etmişti. Normanlar İtalya kıyılarıyla
Sicilya'yı ele
geçirirken, bir avuç Türk de İran'a hakim oluyordu. Selçuk soyundan gelen prensler
Semerkant'tan Mısır
ve Yunanistan'a kadar uzanan sahada müstakil devletler kuruyordu. Türkler muzaffer
Hilâl'ın Ayasofya'ya
çekilmesinden önce küçük Asya'nın hakimi olmuşlardı.
Hz. İsa'nın doğumundan 10 asır sonra İran'ın şark eyaletlerini idare altına alan
Gazneli
Mahmud en büyük Türk hükümdarlarından biridir. (...) «Sultan» adı ilk defa onun için
kullanıldı.
Devletin sınırlarını Maveraün Nehirden İsfahan'a, Hazar denizi kıyılarından İndus
nehrine kadar
genişletti. Ama onun şöhret ve zenginliğinin asıl sebebi Hindistan'a karşı yaptığı
savaşlardır.
Hindistan'a yaptığı 12 seferin muharebe ve muhasaralarını anlatmaya başlı başına bir
kitap bile yetmez.
(... )
Mevsimlerin şiddetinden, dağların yüksekliği, nehirlerin büyüklüğü, çöllerin
kuraklığı,
gibi şeylerden, düşmanın çok sayıda olması veya harpte fil kullanmasından hiç bir zaman
yılmayan Sultan
Mahmud kazandığı zaferleriyle Büyük İskender'i aşmıştır. 3 Aylık bir yürüyüşten sonra
Keşmir ve Tibet
yaylalarını geçerek Ganj nehri kıyısında bulunan meşhur Kinnoge şehrine vasıl oldu.
İndüs
nehrinin
kollarından birinde yapılan bir deniz muharebesinde 4000 düşman gemisini bozguna
uğrattı.
Delhi, Lahor ve Multan teslim olmak zorunda kaldılar. Münbitliği sebebiyle Gücerat'ı
fethetmek istediği
gibi, tutumluluğu yüzünden baharat istihsal eden Okyanus adalarını ele geçirmek gibi
neticesiz planlar
da kurmuştu. Raca'lar haraç vererek mevkilerini muhafaza ettiler. Halk da hayatını ve
servetlerini haraç
vermek suretiyle kurtarabildi. Doğuda Gazneli Mahmud adı hala hürmetle anılır. Tebaasını
sulh ve refah
içinde yaşatmıştı. Adalet ve merhametine dair iki örnek mevcuttur:
Bir gün divanda iken karşısına gelip evinden ve yatağından kendisini kovan bir
Türk
askerini şikayet ederek ayaklarına kapanan bir adama Sultan Mahmud «Sızlanmayı bırak,
suçlu evine
geldiği zaman haber ver, bizzat kendim gidip cezalandıracağım.» cevabını verdi. Bir
müddet sonra haber
gelince, Sultan, dediği gibi, kalkıp eve gitti, muhafızlarına evin etrafını sardırdı,
meş'aleleri
söndürerek zina ve hırsızlık suçu işlemekte olan şahsın idamını emretti. Hükmün
infazından sonra
meş'aleleri tekrar yaktırdı. Sultan da diz çökerek duaya başladı. Duası bittikten sonra
yemek getirterek
çok acıktığını belli eden bir iştiha ile yedi. Şikayetine anında ve adilane cevap alan
zavallı adam
hayret ve tecessüsünü yenemeyerek Sultan'a hareketlerinin sebebini sorunca mütevazı
Sultan:
«Böyle bir cinayete ancak kendi çocuklarımın cesaret edebileceğini sanıyordum.
Adaletimin
amansız ve gözü bağlı olması için meş'aleleri söndürttüm. Suçlu keşfedildiği için
Allah'a şükrettim.
Yemeğe
gelince şikayetiniz beni o kadar müteessir etti ki 3 gün ağzıma bir lokma yiyecek
koyamadım.»
Gazneli Mahmud Batı İran'a hakim olan Bowide hanedanına harp ilan etmişti.
Kraliçeden
şöyle bir mektup aldı :
«Kocam hayatta iken sizin taarruzunuzdan endişe ediyordum. Zira o hükümdardı ve
sizin
çapınızda bir mücahitti. Ama artık yaşamıyor. Saltanatı bir kadınla bir çocuğa
kalmıştır. Sizin bir
çocukla zayıf bir kadına taarruz edeceğinizi hiç sanmam. Zira bu taarruz muvaffak olsa
da şan ve
şereften mahrum kalacak ; buna mukabil muvaffak olmadığı takdirde mağlûbiyetinizin
utancı müthiş
olacaktır. Unutmayınız ki zafer netice itibariyle yalnız Allah'ındır.»
Kraliçenin gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud'un taarruz etmekten vazgeçerek
saltanata
varis olan çocuğun büyümesine kadar tehir etmesine sebeb oldu. (Sayfa: 620)
Cengiz Han
«Cengiz yasası, içeride sulhu idame, dışarıya karşı harbi teşvik eden bir yasa
idi.
Cinayet, zina, yalan yere yemin etme, at ve öküz çalma, suçlarının cezası ölümdü.
Böylece en zalim
insanlar bile adalet ve itidal üzere yaşamakta idiler. Büyük Kağanlık hakkının Cengiz'in
soyundan
gelecek olanlara raci olacağı derpiş edilmişti.
Tataristan'ın geçim kaynaklarından biri olan ve hem eğlence hem de harp talimi
hüviyeti
taşıyan avcılık da tanzim edilmişti. Hakim millet bayağı iş-
leri kendisi yapmayıp kölelerle yabancılara yaptırıyordu. Bayağı addedilen işler
de
askerliğin dışında kalan bütün işlerdi. Askeri birliklerin talim ve disiplini tecrübeli
kumandanlara
ihtiyaç gösteriyordu. Ordu, ok, yay, kılıç, ve demir topuzlarla donatılmış 100, 1.000 ve
10.000 er
kişilik birlikler halinde idi. Her subay veya er arkadaşlarının şeref ve emniyetine
karşı bizzat hayatı
ile mes'uldü. Cengiz'in zafer dehası düşman teslim veya mağlup olmadıkça onunla sulh
yapmayı men
ediyordu. Ama Cengiz'in asıl hayran olmamız gereken tarafı onun dini telakkisidir.
Hristiyan
engizitörlerinin çeşit çeşit işkence usulleri keşfettikleri bir devirde, barbar bilinen
Cengiz
müsamahanın en mükemmel numunesini veriyordu. İlk ve tek akidesi bir Allah'a, bütün
iyiliklerin kaynağı,
yarattığı yeri ve göğü huzuru ile ihya eden bir Allah'a inanmaktan ibaretti. (Sayfa:
784)
Osmanlılar
Bursa'nın fethini Osmanlı İmparatorluğunun gerçek kuruluş tarihi sayabiliriz.
Şehirdeki
hıristiyan ahalinin mülk ve hayatları 30.000 altın vergi veya haraç karşılığında
bağışlandı. Şehir,
Sultan Orhan'ın gayretleriyle bir Müslüman şehri haline getirildi. Bir cami, bir medrese
ve bir de
hastahane yaptırdı. Selçuk paralarını kaldırarak kendi adına para bastırdı. Yeni
merkezin hukuk u
ilahiye ve medeniye sahasında meşhur müderrisleri şarkın eski medreselerinden Arap ve
Fars talebelerini
çekmeye başladılar. Orhan Vezâret makamını tesis ede-
rek kardeşi Alâeddin'i ilk vezir tayin etti. Kıyafete müteallik koyduğu kaideler
sayesinde şehirli ile köylüyü, Müslümanla hıristiyanı birbirinden tefrik etmeye imkan
verdi.
Türk Şövalyeliği
Şeref ve namusunu korumak zorunda kalınca Cantacuzène de düşmanları gibi din ve
memleketinin amansız düşmanlarına baş vurdu.
Aydın Beyi islam kıyafeti altında bir eski Yunan zarafet ve nezaketi taşıyordu.
Bizans
kumandanı ile aralarında karşılıklı hürmet ve yardımlaşma münasebeti vardı. Öyle ki
devrin hatipleri bu
bağlılık ve dostluğu Pillade ile Oreste'nin dostluğuna benzetirlerdi.
Bir kahpeliğe maruz kalan dostunun tehlikede olduğunu öğrenir öğrenmez İyonya
hükümdarı
İzmir'de 300 gemiden müteşekkil bir filo ile 29.000 kişilik bir ordu toplayıp, kış
ortasında denize
açılarak Ebre nehri ağzına gelmiş, demir atmış, ve arkasında, seçerek ayırdığı 2000
kişilik bir kuvvet
olduğu halde nehir boyunca ilerleyerek, Dimetoka'da vahşi Bulgarların muhasara altına
aldıkları
Kraliçeyi kurtarmıştır. Bu sırada Sırbistan'a sığınmış bulunan Cantacuzène Kraliçeyi
kendi kaderine terk
etmeye mecbur kalmıştı. Kraliçe Irene kardeşini kurtaran insana arz-ı şükran etmek üzere
200 at ve
çeşitli mücevherle birlikte bir elçi gönderip şehre davet etti. İslam Beyi, uzaklarda
bulunan talihsiz
dostunun karısını görmeyi büyük bir nezaketle reddederek, bütün silah arkadaşlarının
faydalanma-
sına imkan olmayan şehir letafeti yerine, onlarla birlikte mevsimin sertliğini
paylaşarak
çadırında kalmayı tercih etti. (Sayfa: 796)
... Niğbolu muahedesinde Fransız esirlerinin bir daha Türklere silah
kaldırmayacaklarına
yemin etmeleri şartı konduğu halde, Sultan Bayezit onları bu şartı yerine getirmekten
affederek:
Burganya hanedanı varisine «Silahlarına ve yeminine aldırdığım yok. Gençsin, ilk
yenilginin felaket ve
hicabını silmek isteyebilirsin. O takdirde ordunu topla ve gel. Bayezit sana gereği gibi
mukabele etmeye
daima hazırdır.» cevabını vermiştir. (Sayfa: 802)
Osmanlı Hanedanının Değeri
Hayatta başlıca hadiselerin bizzat failin karakterine tabi olduğu göz önüne
getirilirse
Padişahların şahsi meziyetlerine Osmanlı İmparatorluğunun tesis ve tarsîni şerefini de
ilave etmelidir.
Fazilet, zeka ve değer bakımından birbirlerinden farklı da olsalar, Osman'dan Kanuni
Sultan Süleyman'a
kadar ki 265 yıl boyunca tahta çıkmış olan 9 Padişahın hemen hepsi de cesur ve faal,
tebaasından itaat
gören, düşmanlarını yıldıran hükümdarlardı. Şehzadeler gençliklerini Sarayın rehaveti
içinde geçirecek
yerde ordu ve idarede yetiştirildi. Çok erken; yaşta ordu ve eyalet idaresi ellerine
verilirdi. Bu durum
birçok dahili harplere yol açmakla beraber hanedanın disiplinli ve dirayetli olmasını
temin ediyordu.
(Sayfa: 862)
Osmanlıların Meziyetleri
Bu millet teşkilat ve resanetini oldukça fevkalade bir kaynaktan alıyor. Osman'ın
ilk
tebaası, Maveraünnehir'den Sincar dağlarına kadar ecdadının ardı sıra giden 200 çadır
Türkmen ailesinden
ibaretti. Anadolu yaylası hala onların soydaşlarının beyaz veya siyah çadırları ile
doludur. Fakat bu
küçük azınlık kısa zamanda Anadolu'nun mağlûp yerlileri ile kaynaşarak aynı dil, din,
örf ve adete sahip
bugünkü Türk milletini meydana getirmiştir. Erzurum'dan Belgrad'a kadar bütün
vilayetlerin en eski ve
şerefli addedilen Müslüman halkının topuna birden Türk adı verilmektedir. Ama
Osmanlılar, hiç değilse
Rumeli'de, bazı köyleri ve ziraat sahasını Hristiyanlara bırakmışlardır. Osmanlı
İmparatorluğunun daha
temelleri atılırken bütün askeri ve sivil rütbeler bizzat Türklerin de elinden alınarak
yabancı ve
kölelerden müteşekkil itaat, kumanda ve harp etmek üzere sıkı bir terbiye ile
yetiştirilen yeni bir
sınıf yaratıldı. (Sayfa: 825)
İstanbul'un Fetihten Önceki Hali
... Manuel Chrysoloras, bahtsız memleketinin, yani İstanbul'un Bizans'ın gölge
veya
hayalinden başka bir şey olmadığını itiraf etmektedir. Eski heykeller hıristiyanların
taassubu yahut
barbarların vahşeti yüzünden harap olmuş, en güzel binalar kireç elde etmek üzere tahrip
edilmişti.
Paros ve Numidie'nin en makbul mermerleri yıkılıyor ve-
ya kaba inşaatta kullanılıyordu. Heykellerin pek çoğunun yalnız kaideleri
kalmıştı. Hemen
hemen bütün sütunlar yıkılmış veya tahrip edilmişti. İmparatorların mezarları açık ve
harap bir halde
idi. Zamanın aşındırmasına zelzele ve kasırga da yardım etmişti. Halk da altın ve
gümüşten yapılmış
eserleri tahrip ediyordu. Bütün bu güzel eserlerden, ki belki de sadece muhayyilede
yaratılmış ve hiçbir
zaman mevcut olmamışlardır, kala kala Çemberlitaş, Dikili taş ve Ayasofya kalmıştır.
(Sayfa: 856)
Hristiyanların Dönekliği
Mukaddes harp Polonya ve Macaristan'ın müşterek feryadı idi. Ladis1as Tuna'yı
geçerek
ordusuyla Bulgaristan'ın başşehri olan Sofya'ya geldi. Bu sefer esnasında, haklı olarak
Hunyades'in
dirayet ve liyakatına atfedilen iki parlak zafer kazanıldı. (...)
Zaferlerinin hem en şaşmaz delili hem de en hayırlı bir neticesi, Babıalinin
Sırbistan
ile Macaristan'ın boşaltılmasına, esirlerin iadesine ve sulhun akdedilmesine memur bir
hey'et göndermesi
oldu. Segedin diyetinde imzalanan bu muahede ile kral ve Hunyades makul olarak
isteyebilecekleri bütün
umumi ve hususi avantajları elde ettiler. Hristiyanlar İncil-i Şerif, Müslümanlar da
Kur'an-ı Azîmüşşan
üzerine yemin etmek suretiyle her iki taraf da hakikatin hâmii ve kavlinden nükûl
edenlerin müntakimi
olan Allah'ı işhad ederek 10 yıllık bir mütareke hususunda mutabakata vardılar.
(...)
Sulh müzakerelerini tasvip etmemekle beraber
halkın ve hükümdarın iradesine tek başına karşı koyabilecek kudrette olmayan
Papalık
temsilcisi Kardinal bütün bu müzakereler müddetince mukadder bir sükutu ihtiyar ile
iktifa etmişti. Ama
toplantı henüz sona ermeden Julian, Karamanoğlunun Anadolu'ya girdiği ve Rum
İmparatorunun Trakya'yı
istila ettiği, Venedik, Ceneviz ve Burgonya donanmalarının Hellespont'u (Çanakkale
Boğazı) işgal ettiği
ve Ladislas'ın zaferini öğrenen fakat muahededen haberi olmayan müttefiklerin
sabırsızlıkla Ladislas'ın
ordusuyla avdetine intizar ettikleri haberini aldı. Bunun üzerine Kardinal:
«Elinize geçmiş olan fırsatı kaçıracak ve müttefiklerinizin ümitlerini suya
düşürecek
misiniz? Siz asıl onlara, Allah'a ve hıristiyan kardeşlerinize karşı taahhüd
altındasınız ve bu temel
taahhüd hıristiyanlığın düşmanlarına karşı giriştiğiniz taahhüdü keenlemyekûn kılar.
Allah'ın yer
yüzündeki vekili Papa'dır, ve siz onun hükmü olmadan ne bir taahhüde ne de bir harekete
asla
girişemezsiniz. Şimdi ben O'nun namına silahlarınızı takdis ediyor ve Türklere
verdiğiniz sözden nükûl
edebileceğinizi beyan ediyorum. Zafer ve selamet yolunda beni takip ediniz. Eğer hala
tereddüt
ediyorsanız, hareketinizin bütün mes'uliyetini bana yükleyiniz.» diye haykırdı. Halktan
teşekkül eden
meclislerin kararsızlığı ve Kardinallik makamının kudsiyeti bu meş'um delillerin
kabulünü intaç ederek
bizzat sulhün imza ve taahhüd edildiği mahalde yeniden harp kararı verilmesine sebep
oldu. Bu şekilde
hareket eden Hristiyanlara «kafir» demekte Türkler elbetteki haksız sayılmazlar. (Sayfa
: 860)
Lâtinlerin İstanbul'da Yaptıkları Kötülükler
Hacılar kadehleri, üzerini süsleyen kıymetli taşlarla incileri koparıp aldıktan
sonra,
alelade birer taş haline getiriyor, Hz. İsa ve Havarilerinin tasvirleri ile süslü
masalarda kumar
oynuyor, içki içiyor ve hıristiyan ibadetinin en mukaddes eşyalarını ayaklar altına
fırlatıyorlardı.
Askerler de Ayasofya kilisesinin mihrabındaki örtüyü, üzerine işlenmiş altın liflerini
almak için parça
parça ettiler. Çok yüksek san'at kıymetini haiz olduğu halde sadece maddi kıymetine
bakarak mihrabı da
parçaladılar. Böylece elde ettikleri mücevheratı kilisenin içine kadar getirdikleri
atlarla katırların
sırtına yüklüyor ve hayvanlar fazla gelen yükün altında sendeledikçe sabırsız yağmacılar
zavallı
hayvanları öyle hunharca şişliyorlardı ki kilisenin içi kan deryasına dönüyordu. Bir
fahişe de
Şarklıların dua ve ayinleriyle istihza etmek üzere Patriklik makamına çıkarak şarkı
söylemiş ve dans
etmişti. İmparator mezarlarının bile bu açgözlülük ve yağmacılığın kurbanı olmaktan
kurtulamadığını, 6
asır önce gömülmüş olan Justinyen'in cesedinde hiçbir çürüme alameti görülmediği
hususundaki iddiadan
anlıyoruz. Altındaki atları da kaplayacak kadar uzun elbiseleri ve kadınlara benzer
başlıkları ile
sokaklarda koşuşan Fransızlarla Felemenkler kaba ve çirkin eğlence alemleriyle
Şarklıların o muhteşem
tevekkül ve kanaatkârlığına hakaretler yağdırıyorlardı.
... Haçlılar bakır heykelleri kırarak erittiler. Böylece o heykellere göz nuru
dökmüş
heykeltıraşların san'atları berhava edilmiş, geriye kalan bakır
da para haline getirilerek askere maaş olarak ödenmiştir. (... )
Devr-i Kadimden 12. asra kadar intikal etmiş olan yazma eserlerin mühim bir kısmı
bugün
mevcut değildir. Hacılar yabancı dilde yazılmış eserleri ne muhafaza ne de nakletmekte
bir gayret
göstermediler. En küçük bir kazanın bile tahrib edebileceği kağıt ve parşömenlerin
muhafazası ancak çok
sayıda nüshalar mevcut olduğu takdirde mümkün olabilirdi. Eski Yunan eserlerinin hemen
hemen hepsi
İstanbul'da toplanmıştı. Yunan kitaplarının mahiyet ve adetlerini iyice bilmemekle
beraber İstanbul'un
maruz kaldığı 3 büyük yangına kurban giden zengin kütüphaneler için ne kadar esef etsek
azdır.
... Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve Azizlerin tasvirlerine ibadet edenleri
Müslümanların
putperest saymalarında şaşılacak bir şey yoktur. Ama Katolik olan Lâtinlerin bu
şekilde ibadet
edenlere karşı tanıdıkları tavr u hareketleri anlamak kabil değildir. Bunlara bakarak,
san'atların sükut
çağında san'atkârlığın ve el emeğinin, üzerinde işlediği maddenin ham kıymetinden daha
fazla bir kıymeti
olamayacağı neticesine varılabilir.
İstanbul'un Fethinden Sonra Fatih Sultan Mehmed'in
Davranışı
En mühim esir Bizans İmparatorluğunun Grandük'ü Lucas Notaras'tı. Hazineleri ile
birlikte
Padişahın huzuruna getirildi. Padişah :
«Niçin bu hazinelerinizi memleket ve tahtınızın müdafaası için kullanmadınız?»
diye
istihfafla sordukta esir: «Bunlar sizindi, Allah size nasip kılmıştı.» cevabını verdi.
Bunun üzerine
Padişah da:
«Mademki benimdi, neden bu kadar zaman kendinize alıkoymaya cür'et edip ümitsizce
mukavemet ettiniz?» diye sorunca Grandük sebeb olarak maiyetindekilerin inatçılığından
başka Türk
sadrazamının da gizlice kendisine cesaret vermesini ileri sürdü... Grandük bu zorlu
mülakattan sonra af
ve himayeye mazhar olmuştu. Fatih, Notaras'ın ıstırap ve hastalık içinde kıvranan
karısını ziyarete
gitmiş ve bir oğlun gösterebileceği şefkat ve alakayı göstererek teselli etmeye
çalışmıştı. Padişah
Bizans'ın bütün ileri gelen subaylarına karşı da aynı merhameti göstermişti.
Birçoklarının fidyesini
bile kendi kesesinden ödemişti. Bir kaç gün müddetle kendini, mağlupların babası ve
dostu telakki
ettiğini ilan etmiştir.. . Ama sonra vaziyet değişti. Daha Padişah gitmeden evvel
Hipodromda en asil
esirler katledildi.
Hristiyanlar Fatih'in bu sertliklerini bir nevi tedehhüşle naklederler. Onlara
göre
Grandükle iki oğlu kahramanca şehit olmuşlardır. Zira Padişah'ın isteklerine boyun
eğmedikleri için
katledilmişlerdir. Halbuki bir Rum tarihçisinin anlattığına göre İtalya'dan beklenen
yardıma istinad
ederek yeniden Bizans İmparatorluğunun tesisine matuf bir komplo bahis mevzuudur. Bu
çeşit faaliyetlerin
ise cezası her memlekette aynıdır. Bir galibi, itimadım suiistimal eden bir mağlubu
bertaraf etti diye
takbih etmek zordur. Padişah, Bizans'ın yıkılışı ile kendilerini mahvolmuş telakki eden
hıristiyan
hükümdar-
larının sahte ve riyakârane tebriklerini tebessümle karşılayarak 18 Haziranda
Edirne'ye
avdet etti.
... «Fatih'in sadakati sabit olan sayısız tebaası taht ve devleti koruyordu. Ama
büyük
bir idareci basiretine malik olan Padişah bütün Rumları bir araya toplamak istedi.
Rum'lar da hürriyet,
hayat ve ibadet serbestilerini kaybetmeleri mevzubahis olmadığı için buna seve seve razı
oldular.
Bizansın saray merasimi de Patrik seçimine münhasır olarak ibka edildi. Rumlar,
Padişahın muhteşem bir
eda içinde Gennadius'un eline vezaif-i diniyesinin bir sembolü olarak Patriklik esasını
vererek sarayın
kapısına kadar uğurlayışını, mükemmel bir şekilde donatılmış bir at hediye edişini ve
namına tahsis
edilen saraya götürmek üzere refakat edecek Paşa ve Vezirlerine emir verişini memnuniyet
ve dehşet
karışımı bir duygu ile seyretmişlerdir. İstanbul kiliseleri iki din arasında paylaşıldı.
Her ikisinin de
hududları tesbit edildi. (...)
LA TURQUİE ET SES RESSOURCES, ete.
Yazan: D. Urquhart (İngilizceden çev. RAYMOND Bruxelles 1836)
Fransa ve Türkiye
«Yeryüzünde iki büyük bölge vardır: Doğu ve Batı. İki büyük din vardır:
Hristiyanlık ve
Müslümanlık. Mensup oldukları bölgeleri hakkıyla temsil eden iki büyük halk ve şehir
vardır: Batıda
Fransızlar ve Paris, Doğuda Türkler ve İstanbul. Beşiği olan Kudüs'ten çıkan
Hristiyanlık Atina ve
Roma'ya doğru sür'atle yayıldı, ama oralarda duracak değildi. Kuzeyde henüz barbar olan
bir filiz
yeşeriyordu. Bu filiz, Cermanya ovalarından inerek Fransa'da Roma ve Galya soyundan
gelenlerle karışıp
batının başlıca kavmini ve en hıristiyan milletini meydana getirecek olan Alman ırkı
idi.
Hristiyan medeniyetinin en büyük eserlerini yaratmak şerefi Fransız milletine
râcidir.
Charlemagne devrinde putperestliği kat'î olarak ortadan kaldırmış ve Mukaddes Roma -
Cermen
İmparatorluğu ile birlikte Papalığın dünyevi iktidarını tesis etmiştir. Daha sonra Haçlı
seferlerini
yapmış, Sain Louis tesisleri ve feodal nizamın tedvin ve müeyyidelere rabtı sayesinde
Orta Çağ rejimini
sistem ve istikrara kavuşturmuştur. IV. Henri, XIII. Louis
ile XIV. Louis devrinde de Avrupa'da istikrarın tesisine ve Katoliklikle
Protestanlık
arasında bir muvazene teminine muvaffak olmuştur. Nihayet 18. asrın sonlarında Fransız
muharrir ve
filozoflarının hazırladıkları İnkılab-ı Kebir, üniforma giymiş bir hıristiyanlık olarak
muharebe
meydanlarında arz-ı vücud etmiş ve Napolyon'da teşahhus ederek bütün Avrupa'da
hıristiyanlığa karşı ve
yabancı ne kalmışsa hepsini silip süpürmüştür.
Mekke ve Medine'de doğmuş olan Müslümanlık az sonra merkezini Bağdad'a
nakletmiştir. Ama
Peygamber'in ölümünden 400 sene sonra Arap İmparatorluğu sukut ediyor ve İslamiyet
yepyeni meyvelerini
vermek üzere başka bir kuzeyli filize kendini aşılıyordu. Bu filiz de Maveraünnehir
yaylalarından inmiş
ve evvela Arap hükümdarlarının emrinde ücretli asker olarak hizmet etmiş, kısa bir zaman
sonra da bizzat
bu hükümdarları emirleri altına almış olan Türk ırkı idi. Türklerin Kudüs'e girişi Haçlı
seferlerinin
başlangıcını teşkil etti. Hristiyan Avrupa'ya karşı İslamiyeti müdafaa ve vikaye eden
onlar oldu.
Şövalyeliğin benimsediği şarkkârî semahat ve alicenaplık ilhamlarını haçlılara veren de
onlardı.
Philippe Auguste'le Louis le Jeune'ün hasmı olan Salâhaddin Türktü.
Bu sırada, 13. asrın başında, Anadolu, İslâmın en büyük hanedanı olan Osmanlı
Ailesinin
sahneye çıkışına şahit oluyordu. Ertuğrul'un oğlu Osman'ın kafasında, hududları Tuna dan
Fırat'a Dicle
ve Nil'e, Kafkaslardan Balkanlar'a, Toroslar'dan Atlas Denizine kadar genişleyecek olan
bu muazzam
yapının hayali mevcuttu. Nihayet 1453 te II. Mehmet İstanbul'u fethederek Peygamberin
tebşirini 800 sene
son-
ra tahakkuk ettirmiş ve böylece İmparatorluğuna sağlam bir istinadgâh bahşederek
onu
Avrupa camiasının mühim ve mütemmim bir unsuru haline ifrağ etmiştir. Ondan sonra tahta
çıkan Yavuz
Sultan Selim Mısın fethederek son Abbasi hükümdarından Halifeliği almış ve böylece
Sultanlıkla Halifelik
sıfatını şahsında birleştirerek bütün İslam alemi üzerindeki dünyevi ve uhrevî
otoritelerin tamamını
eline almıştır. (Sayfa : 1)
Türkler, Doğu Dünyasında, Batı Dünyası içinde Franklar'ın oynadığı rolün
benzerini
oynamışlardır. Nihayet Viyana surlarına kadar dayanarak Haçlıların İslâmiyete yaptıkları
hakaretin
intikamını almışlardır. (...) (Sayfa : 7)
İslam Akidesi
... Hz. Muhammed iki zıt temayül karşısında bulunuyordu. Evvela muhitinde bulunan
insanların maddi temayülleri ve putperestliği vardı ki her ikisi ile de mücadele etmek
gerekiyordu. O,
bu bakımdan Hristiyanlarla birleşiyordu. Zaten İncil'in bir Allah kelamı olduğuna kani
idi. Hz.
Musa'nın, Hz. İsa'nın ve bütün peygamberlerin Allahtan vahy aldıklarına inanıyor, ve
onların imanı ile
kendi imanı arasında bir ayniyet olduğunu ilan ediyordu. Onların eserlerini devam
ettirdiğini, Kainatın
yaratıcısı tek ve görünmez olan Allah'ın varlığını vaz eder. İslâmiyet'in daha önceki
Peygamberlerin
getirdikleri dinden farklı bir din olmadığını, onların yenilenmesi olduğunu açıkça ifade
ediyordu.
Kur'an'da «Allah'a, resullerine, Hz. İbrahim,
Hz. İsmail, Hz. İshak, ve hz. Yakub'a vahyedildiğine inanıyoruz. Hz. Musa, Hz.
İsa ve
diğer peygamberlere gökten nazil olan mukaddes kitaplara inanıyoruz, onlarla biz
Müslümanlar arasında
hiç bir fark yoktur» denilmektedir. Diğer yandan Hz. Muhammed Yahudilerin sık sık
putperestliğe rücu
ettiklerini, hıristiyanlarla ihtilafa düştüklerini, bizzat hıristiyanlığın da müessif
mezhep
kavgalarıyla dalaletler içine düştüğünü esefle müşahede ediyordu. Bu durumda Yahudilerle
Hristiyanları
kendi aralarında ve diğer milletlerle uzlaştırmak vazifesinin kendisine terettüp
ettiğine kanaat
getirdi. O'nun vaz'ettiği İslam kardeşliği bütün milletleri birleştirecekti. Kur'an'ı
Kerim' de
«Yahudilerle Hristiyanlar arasında hakem ol!», «Yahudilerle Hristiyanlara söyle:
İhtilafa son versinler.
Şeriki ve nazırı olmayan, bir ve tek olan Allah'a tapıyoruz. Hiç birinizin başka bir
mabudu yoktur. Ve
olmamalıdır. Hz. İbrahim ne Yahudi ne Hristiyandı, tek olan Allah'a inanan ve tapan bir
Müslüman, bir
sün'i idi» denilmektedir.
Böylesine asil ve ali bir akideye nail olmak, Hz. Muhammed'in büyüklük ve
semahatının bir
delilidir. (Sayfa : 31)
*
**
Hz. Muhammed getirdiği emir ve nehiylerle, vadettiği mükafat ve mücazatla Doğu
milletleri
üzerinde çok kuvvetle müessir olmuş ve onları selamete eriştirmiştir.
Putperestlik yıkılmış, İslâmiyet'le Yahudilik ve hıristiyanlık arasındaki bağ
tesis
edilmiştir. Çocuk kurban etme adeti kaldırılmış, kadınların vaziyeti düzeltilmiştir.
Taaddüd ü zevcat
mevcut olmakla bir-
likte tahdid ve takyid edilmiştir. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi mirasa hak
kazanmışlardır. Çocuk doğuran kölenin âzâd edileceği kaidesi konmuştur. Putperestlerle
evlenmek yasak
edilmiş, buna karşılık Hristiyan ve Yahudilerle evlenmeye cevaz verilerek bu iki din
mensuplarıyla yeni
bir yakınlaşma vesilesi meydana getirilmiştir. Ama gayrı meşru münasebet, kafirlerle de
olsa, şiddetle
men edilmiştir. Fuhuş kat'i olarak yasaklanmış, böylece fuhuştan doğacak her türlü
mazarratın önü
alınmıştır.
Kölelik Müslüman olanlar için tamamen kaldırılmış, kafirler için de çok
hafifletilmiştir.
Hz. Muhammed, harbi, din yaymanın başlıca vasıtası haline getirmekle itham
edilmiştir.
Ama İslamiyet'in hitap ettiği milletleri yola getirmenin biricik yolu harp değil mi idi
? Esasen harp,
nazari olarak takbih edilse bile, fiilen daima mevcut olmuştur. Hristiyanlık, harbi,
kiliseden kovmakla
beraber müsamaha ile karşılıyor, hatta hıristiyan devletleri harbe teşvik ederek
hıristiyanlığın
yayılmasına hizmet ettiriyordu. Hz. Muhammed hıristiyanlarla Yahudilerin müsamahasızlığı
yüzünden
karşılaşacağı tehlikeleri biliyordu. Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde bunu belirten
ayetler mevcuttur:
«Yahudilerle hıristiyanlar seni ancak kendi dinlerine girdiğin zaman tasvib
edeceklerdir.» Kureyş'in
amansız husumeti de henüz Putperestliğin tamamen bertaraf edilmiş olmadığını
göstermektedir. Şu halde
din uğrunda harp Hz. Muhammed'in vazgeçemeyeceği bir zaruret olmuştur .
... Hz. Muhammed yalancılıkla da itham edil-
miştir. Ama bu, yersiz ve haksız bir ithamdır. O, bütün ümmetinin kabul ettiği ve
hadiselerin de ispat ettiği gibi gerçekten peygamberdi, ve peygamberlikten başka bir
unvan da istemiş
değildi. O Cenab-ı Hakk'ın insanlığı irşad etmek için gönderdiği seçkin insanlardan biri
idi. Bütün
Peygamberlere yapılan itirazların kendisine de yapılmasından şikayet etmekle beraber,
kendisine mucize
kabiliyeti isnat eden leri tezkip etmekten de hiç bir zaman geri kalmamıştır. (Sayfa :
36)
İslamiyet'in Gelişmesi
... Hristiyanlık gibi İslamiyet de tedricen inkişaf etmiş, bir taraftan
Hristiyanlığa
diğer taraftan putperestliğe olmak üzere iki taraflı bir aksülâmel olmak hususiyetini
hiç değilse kısmen
gaip etmiştir. Doğu milletlerinin adet, an'ane ve temayüllerine intibak etmiştir.
San'at, edebiyat ve
servetin bahşettiği zevklere karşı sertlik ve düşmanlığı gittikçe yumuşatmıştır.
Avrupa'nın ilmi ve
sınai keşiflerine kapılarını açmış, kültür sahasında mühim ilerlemeler kaydetmiştir.
Aldığı yeni
şekliyle İslamiyet çok geniş bir sahaya yayılmıştır. Artık birbirine hiç benzemeyen
karakter ve
medeniyete sahip milletleri de sinesine toplayabilecek bir elastikiyeti haizdir.
(...)
İslamiyet Şark medeniyeti ile kaynaşmış, ve bu medeniyetin temsilcisi olmuştur.
Artık
günümüzün meselesi de iki din arasındaki mesele olmaktan çıkmış iki dünya arasındaki bir
mesele haline
gelmiştir. (Sayfa : 45)
Türklerin Ehemmiyeti
İslamiyeti ilk kabul eden Araplardı. Mahrumiyet ve cefa içinde geçen sert
hayatları
İslâmın getirdiği sadeliğe ve istediği din gayretine kolayca intibak edebiliyordu.
İslâmın vadettiği
dünya, zengin muhayyilelerine çok uygun geliyordu. Ama Peygamberin bahşettiği ümitleri
gerçekleştirecek,
cennet nimetlerini tattıracak ve Müslümanları Avrupa ziyafet masasına oturtacak başka
bir millete
ihtiyaç vardı. Bu, Türk milleti idi. Araplardan, gösterişsiz bir hayata bağlılıkları
bakımından daha
şarklı, düşünce ve hükümlerindeki sıhhat bakımından daha garplı ve çok daha iyi asker ve
diplomat olan
Osmanlılar Halifeliği ellerine alarak bizzat Arapları da taht-ı idarelerine alacak ve
Şark medeniyetiyle
İslâmiyete hakiki merkezi olarak İstanbul'u bağışlayacaklardı. Bu şehrin alınmasıyla
İslamiyet'in iki
büyük düşmanı olan Hristiyanlıkla Putperestlik mağlup edilmiş oldu.
Ama zaferin hemen arkasından galiple mağlup sulh müzakerelerine oturdular.
Osmanlılar, İstanbul'da, Bizans İmparatorluğunun yüz karası ve sebeb-i harabiyeti
olan
topyekûn tereddiyi, desise usullerini, Asya saraylarına has tefessüh etmiş an'aneleri,
materyalizmle
spiritüalizmin o acayip halitasını yıkmakla hem İslâmi vazifelerini ifa etmiş hem de
bütün insanlığın
minnettarlığına hak kazanmışlardır. Böylece Rum halkının da yeniden ihya olmasını temin
etmişlerdir.
Türkler İslâmiyeti de biraz yumuşatmışlardır. Nitekim şarap içmeye ve musiki icrasına
pek karşı
koymamışlardır. Dört sünnî mezhepten en müsamahakar ve Avrupai
yaşama tarzlarına en muvafık olan Hanefiliği kabul etmişlerdir.
Osmanlılar aynı zamanda İstanbul'daki Bizans sarayında numunesini gördükleri
imparatorluk
müessese ve usullerini de benimsemişlerdir. Bu çeşit iktibaslar sayesinde idari sahadaki
malumat, kanun
ve unvanları da artmıştır. Göçebelik adetlerini de kısmen bırakarak Avrupa camiasına
mensup bir millete
yakışan tavır ve usuller iktisap etmişlerdir. İstanbul'u fetheden II. Mehmed koyduğu
kanunlarıyla
Türkiye'de, CHARLEMAGNE'in Fransa'da oynadığı role müşabih bir rol oynamıştır. Osmanlı
padişahları
İslâmın vaz'ettiğini dini otoriteye mütedair kaideleri bazı tadilata uğratmışlardır.
Nitekim Halifelik
ünvanını pek kullanmamış, bugün anladığımız manada dünyevi ve uhrevî iktidarları daha
çok icra imkanı
veren "Sultan" ve «iman-ı müslimin» ünvanlarını tercih etmişlerdir.
Mütercimin Müşahedeleri
... UROUHART'in eserinden alınan bu parçalar, Türklerin Şarkın diğer
milletlerinden çok
üstün olduğu ve bu üstünlükleri sayesinde İslâmiyetin hakim milleti haline geldikleri
hususunda tarihin
söylediklerini teyid etmektedir. Türkiye Şark binasının temel taşıdır. Ama binanın
inşası henüz
tamamlanmamıştır. Hatta temel taşının bile bazı tadilat ve tashihata ihtiyacı vardır.
Türklerin mazisi,
tevlid ettiği neticeler itibarıyla muazzamdır. Ama bu mazinin ilham ettiği daha büyük
muvaffakiyetleri
tahakkuk ettirmek için Türklerin muhtaç oldukları
tahavvülât henüz ikmal edilmemiştir. (İkinci kitap: Sayfa : 82)
Türklerin Dürüst Siyaseti
... Ama bu istiklal hareketi Türkiye ile Avrupa'nın arzularına göre men veya
müsaade
edebilecekleri tesadüfi bir hadise değildir. Hareket Türk milletinin dini prensipleri
ile örf ve
adetinin bir neticesidir. Bir diğer kaynak da Avrupa camiasının vaziyetinde vuku bulan
umumi
tahavvülâttır. Türkler ilk fetihleri sırasında hıristiyanlığı imha etmemişlerse, bunun
tek sebebi bugün
binlerce insanın köle olarak kalmasına cevaz veren akidelerin hepsinden daha mükemmel ve
insani olan
dini akidelerinin böyle bir tazyiki men'etmesidir. O tarihten beri hiçbir zaman ve
mesela Rumların
tamamen Türklerin insafına metruk vaziyette bulundukları Rum isyanı sırasında bile böyle
bir imhaya
tevessül edilmemiştir. Zira İslâm Uleması bunun dinen korkunç bir hareket telakki
edileceğini Sultan'a
açıkça ifade etmiştir.
Aslında hıristiyan tebaasının istiklalini hazırlayan ve temin eden bizzat
Padişahlar
değil midir? Onlar hem idari dehalarını hem de müsamahakârlıklarını ortaya koyan bir
siyasetle bu
hıristiyan halktan harici düşmanlara karşı bir kuvvet kaynağı, dahili isyanlara karşı da
bir mukavemet
unsuru olarak faydalanmaya çalışmadılar mı? Eflak ve Buğdan'a, isteyerek ve tamamen
teslim oldukları
halde, berat ve imtiyazları bizzat kendileri vermediler mi?, Daha sonra bu eyaletleri
Fener Patriğinin
emrine, verirken, Patriklerin bu vazife ve salahiyetlerinden, emirlerine verilmiş olan
bu eyaletleri ve
milletleri
istiklale kavuşturmak için faydalanacakları ihtimalini hesaba katmayan onlar
değil midir?
Ege adalarının ticari ve bahri inkişafının temellerini kendileri atmadılar mı? Bir
kuvve-i bahriye
(Deniz kuvveti) tesis ederek Rus taarruzlarına mukavemet etmek maksadıyla bu ada
ahalisine muazzam
imtiyazlar tanıyan kendileri değil midir? Rumlara, Babıali tercümanlığı ve her derecede
hariciye
memurlukları bahşetmek suretiyle, imparatorluğun sırlarını ve dindaşlarının istiklal
kazanmasını temin
edecek vasıtaları eline teslim edecek şekilde idarenin en yüksek ve can alacak
noktalarına yerleşmek
imkanı veren de bizzat Padişahlar değil midir? (İkinci kitap; Sayfa : 112)
Yeni Türkiye ve Türklerin Haklılığı
... İstanbul yalnız Türk imparatorluğunun değil, bütün Ş•arkın da merkezidir.
Yarı
Avrupalı bir devlet olan Rusya bir zaaf ve buhran anından faydalanarak Şarkın hakiki
mümessillerinden
İstanbul'u almaya kalksa bile bu şehir Rumlardan alındığı gibi Ruslardan da tekrar
alınırdı. Zira Şarkın
da yer yüzünde böyle bir merkeze ihtiyacı vardır. (Sayfa : 169)
İstikbalde Osmanlı milletinin inkişaf edeceği saha Trakya ve Küçük Asya'dır
Boğazları ve
İstanbul'u ile bu bölge tabiatın bir millete bahşedebileceği en güzel yerdir. Türk
milleti Şark aleminde
uhdesine terettüp eden vazifeyi ifaya burada hazırlanacaktır. Bu vazifeyi ifaya muktedir
olabilmek
içi
Türk milleti İmparatorluğunun teessüsünden beri ne gibi tahavvülâta maruz
kalmıştır?
Bugünkü inkılapla ne gibi ıslahata muvaffak olmuştur? Türkiye'nin kaydetmeye
mecbur
olduğu daha ne gibi yeni ilerlemeler vardır? İşte tedkik edeceğimiz sualler
bunlardır.
Daha söze başlamadan önce, bir kere daha kitabımızın muhatabı olan Avrupalıları
Osmanlı
milletine karşı hakkaniyet ve insafa davet edeceğiz. Hemen hemen hepimiz bu millete
karşı acayip veya
düşmanca peşin hükümlerle doldurularak yetiştirildik. Bu sebepten oynadığı ve oynamaya
namzed olduğu
tarihî rol ne kadar büyük olursa olsun, bu millet hakkında tarafsız bir hüküm vermek
bizim için oldukça
zordur. Türklerden bahsederken asla unutmamamız gereken iki şey var: Dahil bulundukları
kıt'a ve
eriştikleri medeniyet seviyesi. Şark ve Garp milletleri arasında tezatlar, farklar,
uyuşmazlıklar daima
olacaktır.
Bu farklılıkları Cenab-ı Hak kendi iradesiyle yarattı ve ortadan kaldıracak da
değildir.
Bizim vazifemiz onlara riayettir. Diğer taraftan Türkler hakkında daha iyi hüküm
verebilmek için onları
bizim şimdiki halimizle değil, geçmişteki halimizle kıyaslamalıyız. Çünkü birçok
bakımlardan onlar bizim
birkaç asır evvelki halimizi yaşıyorlar. Eğer onlar eski zamanlara ait kusurları
sinelerinde
taşıyorlarsa, unutmayalım ki faziletleri de taşımaktadırlar.
Ekseriya Türkler tevakkuf ve tedenniye mütemayil olmakla itham ederiz. Ama bu
itham
haksızdır. Nitekim Türkler İstanbul'u fethederken, Kudüs Şövalyelerinden Rodos'u
alırken, Viyana
surlarına dayanırken, süvarileri Avusturya içlerinde ta Car-
niole ve Carinthie ye kadar uzanır ve sırf yol bittiği için kayalıklar üzerinde
atlarına
gem vururken Avrupa onlar hakkında böyle düşünmüyordu.
O tarihten sonra durakladıkları malumdur. Ama biraz dinlenme ve istirahata
ihtiyaçları
yok muydu? Tataristan çöllerinden çıkan Türklerin, göçebe ve muhariplik itiyatlarını
fetihleri
müddetince muhafaza etmekle beraber günün birinde Avrupa milletleri camiası içinde yer
almaları ve
uyuşukluğa düşme tehlikesine rağmen gittikçe artan ölçüde yerleşik hayat itiyatlarını
benimsemeleri
mukadderdi. Türk padişahlarına, bilhassa son padişahlara isnat edilen zalimliğin sebebi
de bu noktada
gizlidir. Hiç bir millet bu derece derin tahavvülâtı ıstırab çekmeden, şiddetli
buhranlara düşmeden
tahakkuk ettiremez. Ecdadımız da Germanya ormanlarından çıkıp Avrupa memleketlerine
yayıldıkları zaman
aynı zalimlik ve rehavet ithamlarına müstahak olmamış mıdır? Ecdadımızın bir tembel
krallar soyuna malik
olduğunu unutabilir miyiz? Sonra, Türklerin durgunluğa olan bu meyillerinde iyi ve
faydalı bir cihet,
tir takdir-i ilahi yok mudur? Garbın ve hususi ile Fransa'nın inkılabın taşkınlıkları
içinde körü körüne
yuvarlanarak ifade ettikleri ölçüsüz terakki ihtirasına müptela oldukları bir devirde,
yer yüzünün başka
bir köşesinde, Avrupa'dan çok da uzak olmayan bir yerinde başka bir milletin, tarihi
azametli bir
milletin daha küçük ve zayıf sayılamayacak bir ihtirasla eski an'anelerine, ilk
saffetine ve tabii
hayata sıkı sıkıya yapışmasında büyük bir hayır saklı değil midir? Osmanlıların tabiata
bağlılıklarındaki sadelik Fransız spiritüalizminin acayipliğinden daha mı korkunçtur?
II. Mahmud halkını
ıslahata iman na-
mına davet etmiş, yeniçeriliği kaldırırken de sancak-ı şerif açmıştır. Bu Fransız
inkılabına nisbetle daha az enerjik bir tarz-ı inkılaptır. Ama Fransız milletinin duçar
olduğundan daha
az ıstıraba mal olmamış mıdır? Türkiye'de ne terör, ne devamlı giyotin ve ne de o
korkunç inkılap
yobazlığı mevcut olmuştur. Bütün bunlar, zamanımızın Türklerine, memleketimizi istila
eden ve içtimai
yaralarımızı deşmekten zevk duyan, bize onları daha iyi hissettirmek için mütemadiyen
kanatan o bizim
roman, piyes, hikaye, hatıra, örf ve adet tasvirleri, ihtiras tahlilleri, insan kalbini
resmeden
çizgiler, asrı tel'in ve istikbale istimdad eden çeşitli yazılarımızla diğer edebi
eserlerimiz ne kadar
yabancı geliyorsa o kadar yabancı ve anlaşılmaz gelmektedir. Buraya kadar
anlattıklarımız bile
Osmanlıları haklı göstermeye kifayet eder zannederim. (Sayfa : 175)
... Ama Padişahlar sadece Müslümanları idare ile mükellef değillerdi. İdareleri
altında
oldukça kalabalık bir Hristiyan halk da vardı. Sonra Türkler için, Garpta Hristiyanların
başka dinden
olanlara karşı kullandıkları ihtida ettirme usullerine başvurmak gibi bir mes'ele de
mevcut değildi.
Türkiye İslâmiyetin ruhuna muvafık ve tamamen kendine mahsus müesseselere muhtaçtı. II.
Mehmed bu
müesseseleri meydana getirdi. Rum ve Ermeni Patriklerine, Yahudi Hahamlarına cemaatleri
üzerinde hem
uhrevî hem de dünyevi son derece geniş bir se-
lahiyet ve iktidar bahşedildi. Bu suretle Padişahlar reaya üzerinde en büyük
nüfuza sahip
adamları yanıbaşlarında ve elleri altında tutmuş oluyorlardı. Nihayet bu devrin
Padişahları askerlikte
olduğu kadar siyasette de çok mahir idiler.
Gordon, çok tecrübeli bir Venedik elçisinin 160 sene evvel Edirne'de Sir John
Chardin'le
yaptığı bir mülakatta «Türk siyaseti Avrupa siyasetinden çok üstündür. Zira Türk
siyaseti münhasıran
akl-ı selime istinad eder ve sun'i bir takım vecizelerle formalitelere saplanıp kalmadan
hedefe
kestirmeden ulaşır» dediğini yazmaktadır. (Sayfa : 182)
*
**
... Sultan Mahmud'un karşısında bulunduğu vazife mühimdi. Fransa'da VI. Lois'den
beri
birçok kralın emek verdiği ve ancak Konvansiyon'un bitirebildiği bir işi o tek başına
yapmak
mecburiyetinde idi. Müntahap eyalet idarecilerini, şehreminlerini, paşaları, ayanı ve
derebeylerini
taht-ı itaate alması, yeniçeriliği kaldırması. itaatten bıkmış olan bir takım Müslüman
halkla yeni
münasebetler tesis etmesi, Müslümanların aşırı taazzumuna biraz gem vurması ve onları
müsamahaya
alıştırıp günün birinde Hristiyanlarla uyuşabilmeye hazır bir hale getirmesi
gerekiyordu. Tek başına bir
VI. Lois, bir XI. Lois bir Richelieu, bir Konvansiyon'un yaptıklarını yapmak zorundaydı.
Bu, bir insan
ömrü için fazla muazzam bir iş değil miydi? Bununla beraber Sultan Mahmud bunu başardı.
Hala yapılması
gereken pek 'çok iş kalmışsa, bundan dolayı onun kafi derecede çalışmadığı söylenebilir
mi ? Urquhart
diyor ki :
«Devr-i saltanatında böylesine hadiselerin cere-
yan ettiği bir adamın, bu hadiseler kendi tertibi olmaktan çok şartların
tebeddülünden
neş'et etmiş de olsa alelade bir adam telakki edilemeyeceği muhakkaktır. Kaldı ki
şartların tebeddülüne
intibak edip onlardan faydalanmasını bilmek te küçümsenecek bir şeref değildir. O, bütün
iktidar
mekanizmasının felce uğradığı bir devrede makamıyla olduğu kadar bizzat şahsıyla da
imparatorluğu ayakta
tutan yegane bağ olmuştur.»
Sultan Mahmud bu büyük inkılaplardan başka birçok mühim islahat da yapmıştır.
Muntazam
bir ordu kurmuş, Navarin'de imha edilen Osmanlı donanmasını yeniden teşkil ederek
kumandasını dirayetli
bir amirale teslim etmiştir. İdareyi, hiç değilse şeklen, daha intizamlı bir hale
getirerek Avrupai
idareye yaklaştırmıştır. Reayadan alınan cizyeyi yeni cibayet esaslarına bağlamış,
muntazam fasılalarla
merkeze gönderilmek üzere eyalet bütçeleri tanzim ettirmiş ve valilerin masraflarını
mürakabeye tabi bir
hale getirmiştir. Nihayet dahili ve harici efkar-ı umumiyenin kudretinin Türkiye'de de
anlaşılarak
gazete neşrine başlanması da bu devirde olmuştur. Bu neşriyatın halen ifa ettiği
hizmetlerle istikbalde
ifa edeceklerini küçümsemeye imkan yoktur. (Sayfa : 187)
*
**
Derebeyleri ortadan kaldırırken şayan-ı hayret derecede muvaffakıyete ulaştıran
muhtelif
usuller kullanmıştır. Kendisine eziyet edenlerin cezalandırılmasından daima memnunluk
duyar. halk
derebeylerin imhasını, bütün ağızlardan işitilen «Bu Padi-
şah akıllı adam» sözleri ile hem hayret hem de bil-yük bir zevk duyarak
seyretmiştir.
Ama büyük icraatla dolu olan bu devrenin en feci sahnesi olan yeniçerilerin
imhası bütün
milleti yıldırımla vurulmuşa çevirmiştir. Padişah, talihin yaver olması yanında
tedbirlerinin
isabetliliği, kararlarındaki sertlik ve icraatındaki amansızlığı ile halk nazarında
intikam almaya
gelmiş bir melek gibi telakki ediliyordu. Bu haliyle O, daha çok korku telkin eden bir
hüviyet
taşıyordu. Ama bu sert ve, amansız Padişahın bir köylü kulübesine girip zavallı
köylülerin hal ve
hatırlarını sorduğu, yapacağı islahat hakkında herkesin fikir ve planlarını
istediği, mektep ve kilise inşası için iane topladığı göz önüne
alınırsa Rum ve
Hristiyan halkın kendisine gösterdiği derin bağlılığın hayret edilecek bir tarafı
olmadığı anlaşılır.
(*) (Sayfa : 196)
Türk Hükümetinin Hakkı ve Yeni Türkiye
Geçenlerde bir Avrupa gazetesi «Büyük siyasi mes'eleleri artık münhasıran şu veya
bu
Avrupa devletinin, Rusya, İngiltere veya Fransa'nın menfaatleri nokta-ı nazarından
mütalaa etmek yerine
bu mes'elelerle alakadar olan Rum, Türk, Mısırlı,
(*) 1832 de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan v.s. yı
dolaştım.
Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah veya Sadrıazamdan bahsederken «Allah ömrümün
on senesini
alıp onunkine eklesin» demeyen pek az köylüye rastladım.
Arap, İranlı Ermeni, Hindu v.s. gibi milletlerin nokta-ı nazarından mütalaa
etmenin
zamanı çoktan gelmiştir» diye yazıyordu. Avrupa hodgâmlığı o derece mutlaktır ki bu
halkları kendi
siyasi desise ve tertiplerinin bir malzemesinden ibaret görmekte ve bu malzemenin fikir
ve ruh taşıyan
bir varlık olarak üzerinde pek rahatça çalışılıp şekillendirilebilecek bir malzeme
olmadığını hiç
düşünememektedir.
Yunanistan misali, Şarkın kendi mes'elelerine müteallik işlerini Garplılara
yaptırmasının
tehlikelerini açıkça göstermeye kafidir. Şarkın da söyleyecek bir sözü, hem de mühim
sözü vardır ve bunu
söylemesine mani olunamaz. Bundan sonra Şark mes'elelerini artık Şarkın temsil
edilmediği konseylerde
müzakere ve halletmeye imkan yoktur. Avrupa siyasetinin Türk idari dehasına başvurmak
mecburiyeti bu
noktada da karşımıza çıkıyor. (Sayfa : 223)
*
**
... Ama Şarkı harekete geçirmek ve maziden devraldığı adet ve an'anelerini
bozmadan,
mazinin iyi taraflarını yıkmadan ve Garbın istiklalini tehdit etmesine meydan vermeden
yeni bir
medeniyete ithal etmek, kendi dahili islahatını itmam etmiş, veya edebildiği ölçüde,
Türkiye'ye raci
olacaktır.
Osmanlılar uzun zamandan beri Şark milletlerine hakim ve müessir olmuşlardır.
Türkiye'den
başka İran'da da hakimiyeti elinde tutan sınıf aynı Osmanlı ırkına mensuptur. Berberîler
de Türklere
kolaylıkla boyun eğiyorlardı. Hatta Cezayir'de bile kovmaya geldiğimiz, fakat yerlileri
idare etmekteki
kabiliyetlerini teslim etmeye mecbur olduğumuz
Türkleri yardımcı olarak kullanmak zorunda kaldık. (Sayfa : 224)
*
**
... Bu medenileştirme siyaseti, Avrupa duvel-i muazzaması bunu kabul ederek Şark
işleri
ile meşgûl olmak üzere ittifak ederse hemen başlayabilir. Türkiye'nin, mülki
tamamiyetine tecavüz
edilmediğini, siyasetinin gereği gibi takdir edildiğini görüp Avrupa devletlerinin
müşterek bir gaye
üzerinde ittifakla karar verdiklerini anlayınca Avrupa'ya yardımcı olabileceğine hiç
şüphe yoktur.
Bununla beraber daha ileri giderek islahatı ve Şark dünyasının tanzimini devam ettirmek
için Şarkın da
pasif kalmayıp Garbın gayretlerini talep, tahrik ve tenvir etmesi icap etmektedir.
Bunların vukuu
ihtimal dışında mıdır? Napolyon'un sükutundan beri Şarkta hayat daha büyük bir enerji
izhar etmedi mi?
Bir kere harekete geçtikten sonra artık tevakkuf bahis mevzuu olabilir mi? Vahabiler,
Mehmed ve Mahmud
gibi enerjik ve kudretli islahatçılara sahip olmuş olan Şarkın Sultan Osman, II. Mehmed
ve Kanuni
Süleyman gibi milletinin kader ve mefkuresini sezen büyük teşkilatçı dehalara da sahip
olamaması için
bir sebep var mıdır? Unutmayalım ki Şark dünyanın yarısını kaplayan ve her şeyin ani ve
umulmadık
tahavvüllerle meydana geldiği bir alemdir. Orada buhran devirlerinde bir halden tamamen
değişik yepyeni
bir hale sür'atle geçilmektedir. (Sayfa : 225)
Netice olarak Türkiye'nin hala 3000 mil uzunluğunda sahillerle muhat, berrak bir
sema
altında
uzanan ve çeşitli mahsuller yetiştiren, nakliye imkanları rahat, maden ve
ormanları
zengin, Şarkın diğer memleketleri ile çeşitli münakale yollarına sahip 5000 mil
murabbalık bir memleket
olduğunu ve kendisi ile ticaretimizi İngiliz ticaret filosu ile idame ettirdiğimiz
memlekette işçi
ücretlerinin son derece düşük olduğunu, sanayiin henüz. başlangıç devresinde
bulunduğunu, ticaretin
serbest olduğunu, mahsullerimizin pazarlarını istila ettiği ve hem hükümetinin hem de
müstehliklerinin
mallarımıza talip oldukları bir memleket olduğunu da söyleyeceğiz. Ama şartlara tabi
olarak daha da
artabilecek olan bütün bu avantajların istihsal edilmesi memleketin siyasi bakımdan
yeniden
teşkilatlandırılmasına ve dahili huzura kavuşmasına bağlıdır. Bunların temini de, çok
büyük gayretler
sarfetmemizi gerektirecek kadar menfaattar olmamıza rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun
menfaatleri ile de
muvazi olduğu için herhangi bir hodgâmlığa yahut ta çatışmalara meydan vermeyecek olan
en asil ve
insaniyetçi bir siyasetin gayesi olarak karşımıza . çıkmaktadır. (Sayfa : 307)
Örnek Bir İdare Üzerine Müesses Bir İmparatorluğun
Sağlamlığı
Bir imparatorluğu yıkabilecek bütün sebepler Türkiye'de mevcut görünüyor. Birkaç
asırdır
kanlı cidal, tahrip ve perişanlık sahnelerinin ardı arkası kesilmiyor. Avrupa ile
ticaretinin kesileceği
ve memleketin iflas edeceği korkusu daima mevcut. Bununla beraber Türkiye hala
ayaktadır. (...) Bu kadar
âşıkâr yıkım sebeplerine rağmen bu nasıl mümkün
oluyor? Bunun sebebi bazı Avrupa memleketlerinde rastladığımız tipteki mutlakıyet
rejiminden neş'et eden fenalıkların Türkiye'de bulunmaması ve ayrıca çok kuvvetli bir
beledi
teşkilatının mevcut olmasıdır. (...) (İkinci kitap; Sayfa : 25)
Türkiye'de ne sınıf ne de imtiyazlar vardır. Orada ne zabıta memurlarının
tazyiki, ne de
daha az dürüst olan mutlakıyet rejimlerinin bir çeşit vergi tahsil usulü olarak istifade
ettikleri
cinsten murakıp, muhassıl, gümrük memurları ve sair sayısız tazyik vasıtaları mevcuttur.
Türkiye'de
müşterek kader ve mükellefiyetleri yüklenmek hususunda tam kardeşçe bir işbirliği
yapılır. Vasıtasız
vergilerin imkan verdiği ve beledi müesseselerin de ahlaki müeyyidelere rabtederek daha
da tarsin ettiği
bu birlik ve beraberlik halkın büyük mükellefiyetlerine rağmen ayakta kalarak
kaynaklarını arttırıp
hayat seviyesini yükseltebilmesine imkan vermektedir. (Sayfa : 26)
*
**
Bu mahalli teşkilatla onun istinat ettiği mali sistemi ilk müşahede ettiğim zaman
Türk
İmparatorluğunu şimdiye kadar yıkılmaktan kurtaran gizli kuvveti keşfettiğime kani
oldum. Bu sebepten bu
müesseselerle mali sistemin münevver Müslümanlarca malum ve muteber addedilmekle
kalmayıp aynı zamanda
İslâmiyetin an'anevi ve temel bir akidesi, şeriatın mühim bir prensibi olarak derin bir
hürmet ve
bağlılığa da mazhar olduğunu görünce hem hayret hem de büyük bir sevinç duydum. Ama
bunların asıl
ehemmiyetini, Avrupa'yı ziyaret eden Türklerin memleketlerine dönünce hükümetin
suiistimallerine daha
büyük bir nefret duymalarına karşılık bu mü-
esseselerin prensiplerine eskisinden çok daha fazla bir bağlılık gösterdiklerine
şahit
olunca anladım.
Araplar Avrupaya bütün ilim dallarında üstadlık etmişlerdir. Ancak, mantıkın
değil de
menfaatlerin hakim olduğu bazı meselelerde üstadın fikrine baş vurulmamıştır. Bu
sebepten bugüne kadar
Avrupa'da, Arapların da bir siyaset ve hükümet ilmine sahip olduklarına ihtimal bile
verilmemiştir.
Bununla beraber Araplar diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilim şubesinde de prensiplerini
tecrübe ile
tahkik ederek ispatlamışlar ve düşünülebilecek en muhteşem ve şayan-ı hayret hükümet
teşkilatını tesis
ve idame ettirmişlerdir. (Sayfa : 29)
*
**
Ticaret ve sanayi serbestisi Türkiye'de bir takım nazari münakaşalardan doğmayıp
vasıtasız vergi sisteminin zaruri bir neticesi olarak mevcuttur. Burada mevzubahis
ettiğim ticaret
hürriyeti gümrük yasaklarını, farklılaştırıcı ve himayeci gümrük tarifelerini bertaraf
ederek vergileri
hazine menfaatine muvafık bir hal ve seviyede tutan cinsten bir ticaret serbestisi
değildir. Bahsettiğim
serbesti toprak ve mülkiyetin kıymetini tezyide matuf olarak mal mübadelesini teshil
eden vasıtasız
vergiyi en az masraflı, en basit ve en hafif vergi telakki ettiği için mahsul
mübadelesiyle ticari
mukaveleleri her türlü resim ve vergiden mauf tutan bir serbestidir. Bu prensipler şark
hükümetlerinin
vergiyi kamufle etmek ihtiyacını duymayacak kadar kudretli olmaları sayesinde günümüze
kadar mevkii
icrada kalabilmişlerdir. Binnetice vasıtalı vergi sisteminden doğan fiat tahavülleri,
piyasa
tıkanmaları, istihsal fazlası,
iflaslar, zahiri zenginlikler, zararlı sanayii şubelerinin meydana gelmesi,
zaruri
ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması, sefalet, farazi suçları tedibe matuf kanlı kanunlar
gibi sayısız
kötülüklerin hiç biri Türkiye'de mevcut değildir. Bütün bu saydıklarımız Türkiye'de cari
olan vasıtasız
vergi sisteminin lehinde söylenebilecek ve bir Müslümanın ancak Avrupa'yı gördüğü zaman
fark ve takdir
edebileceği en büyük delillerdir. (Sayfa : 31)
*
**
Türkler Bizans devrinde mevcut olan idareyi, müesseseleri, adetleri silsile-i
meratibi
tamamen değiştirdiler. Ama, Hristiyan reayaya ne Kur'an-ı Kerim'de muhtevi olan kanunu
medenilerini ve
ne de kendi idari şekillerini tahmil etmediler. Bu sebepten reayanın benimsediği
müesseseler İslâm
hukukundan o derece müstakil kalabilmiştir ki bilhassa müreffeh bölgeler Bab-ı Ali ile
hiç bir siyasi
münasebete girişme ihtiyacı bile duymamışlardır. Hatta daha ileri giderek, refahın,
merkezi idarenin
ademi müdahalesinin değişmez bir neticesi olduğunu iddia edeceğim. (Sayfa : 32)
*
**
Reaya, müesseselerini Türk idaresine medyundur. Zayıf ve köhne Bizans devrinde
halk
ahlaki ve siyasi tedenninin son derecesine varmıştı. Mütefessih bir asiller sınıfı,
gaddar ve kalabalık
bir ruhban sınıfı, adaletsiz kanunların tazyiki, alçak bir hükümetin gasıpları ve
bilhassa inhisarları,
usulü maliyesi, sayısız gümrük ve vergi memurları halkı her türlü hukuk ve müesseseden,
şikayetlerine
cevap ve-
rilerek kaderinin düzeltilmesi ümidinden mahrum bırakmıştı.
Binaenaleyh halkın, barbarlara sığınmak üzere tehalükle kaçmasından yahut son
zamanlara
doğru Avrupa'da İspanya Yahudileri ya da Macar Protestanları gibi zulüm ve işkencelere
maruz din ve
mezhep mensuplarının melce bulabildikleri yegane memleketin Türkiye olduğu bir devirde,
tefessüh etmiş
Bizansın zalim idaresine karşılık Rum halkı için çok daha hayırlı olmuş bulunan kudretli
Osmanlı
İdaresini tercih etmiş bulunmasında hayrete şayan bir cihet yoktur.
Türk İmparatorluğu bütün inhisar ve imtiyazlara son verdi. Bazı halk tabakasını
mahrumiyetlere duçar eden her türlü farklılaştırıcı saikleri de ortadan kaldırdı. Kast
farklılıklarını
lağvetmek suretiyle, içtimai münasebet ve kaynaşmanın yüz kızartıcı engellerini bertaraf
etti. Tefessüh
etmiş ve kudretine mağrur Ruhbanı ıslah etti. Baskı ve tazyike müncer olan her türlü
tefrike son
verilmekle halk öyle bir eşitlik seviyesine getirildi ki, o zamana kadar son derce
huzursuz olan halk
artık geçim vasıtaları gibi liyakat ve imtiyazını da sadece çalışmakta bulmaya başladı.
İş hayatı
Türkiye'de de bazı karışıklıklarından zaman zaman müteessir olmakla beraber hiç bir
zaman kanunların
tazyik ve mümanaatı ile karşılaşmadı. (Sayfa : 35)
*
**
Mahalli ve beledi müesseselerin teminatına bağlanmış vasıtasız vergilere istinat
eden ve
Türkiye'deki tatbikatına bakıp bir İmparatorluğu yıkılmaz bir hale getirir
diyebileceğimiz bu idari
teşkilat sa-
deliğinin teessüsünde İslâm hukuku ile Türklerin . göçebelikten gelen adetlerinin
büyük
tesirleri olmuştur (...)
Avrupa'nın haksız ve alçaltıcı telakki ettiği Osmanlı İdaresinin Hristiyan
reayanın hayat
şartlarını tedricen inkişaf ettirdiğine şahit oluyoruz. Rumlar henüz müstakil bir millet
oldukları
devirde de teşebbüs ve ticaret zihniyetini tamamen kaybetmişlerdi. Ancak Türk idaresi
devrinde tekrar bu
zihniyete kavuşabilmiş ve bu suretle meydana getirdikleri ticari müesseseler sayesinde
ticarette en
ileri milletlerin bile zor erişebilecekleri bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Bizans
devrinde edebiyat
da ihmale uğramış ve İstanbul kütüphaneleriyle Athos dağı manastırlarında atıl bir hale
terkedilmiş
bulunuyordu. Bugün Yunanistan'ın eski veya yeni her köyünde mektep vardır. Rumlar
yabancı idaresi
yüzünden bazı iyi vasıflarını kaybetmek şöyle dursun bilakis bu idare sayesinde kendi
milli
benlikleriyle vasıflarını daha mütebariz hale getirmek imkanını bulmuşlardır. (Sayfa :
37)
*
**
Mahalli memurlara geniş selâhiyetler verilmesi hiç bir suiistimale yol açmıyor,
zira
halkın karakterlerine bakarak intihap ettiği ve iktidarları ammenin itimadına istinad
eden bu memurlar
üzerinde efkâr-ı umumiyenin doğrudan doğruya tesir imkanı mevcuttu. Amme vazifelerini
yüklenenlerle, bu
vazifeleri bahşedenler arasındaki münasebet sistemi budur. Bu şerefli mevkileri elde
etmek arzusu
cemaatin hiç bir azası üzerinde tesirini icra etmekten hali kalmamaktadır. Diğer
taraftan intihap
hakkının umumi-
liği de kimsenin her hangi bir şekilde ademi memnuniyetle cemaattan küsmesine
imkan
vermemektedir. Vergilerin müsavi bir şekilde tevzi edilmesi ve hiç değişmemesi sayesinde
içtimai tesanüt
öyle bir seviyeye gelmiştir ki bir kişinin malı umumun malı gibi, bir kişinin fakirlik
ve sefaleti de
bütün cemaatin fakirlik ve sefaleti gibi telakki edilmektedir. (...)
Bu mütekabil ve müeeyyet teminat Anglosaksonların «Gild-scipes» dedikleri gönüllü
birliklere çok benziyor. (...) Vatandaşların birbirlerine karşı taahhüt altında olmaları
kadar mühim bir
sisteme hiç bir yerde tesadüf edilemez. Böyle bir sistemin milli karakter üzerinde pek
büyük ve derin
tesirleri olacağı şüpheden varestedir. (...) (Sayfa : 49)
*
**
Mahallî belediye memurları hemen her yerde en zengin olanların arasından
seçilirler.
Solon'un, hakimleri zenginler arasından fakirlerin seçmesi fikri, Türkiye'de teamül
halini almıştır. Ama
bu bir kanun hükmünde değildir. Eğer böyle olsaydı ya ortadan kalkar yahut zararlı
olmaya başlardı.
Halbuki iyi bir talih eseri olarak Türkler hiç bir zaman iyi ve hayırlı niyetlerini
teşrii müeyyidelere
rabtetmemek istemişlerdir. En hayırhah fermanlar reayaya yapılmaması icab eden
haksızlıkları tazyik ve
vergilendirmeleri işaret etmekle iktifa ederler. (Sayfa : 55)
*
**
Rumlara yalnız Türkiye'de rastlamıyoruz. On-
lar muhtelif devirlerde irili ufaklı gruplar halinde· çeşitli memleketlere gidip
koloniler tesis etmişlerdir. Nitekim Tataristan'da Kuban Ovaları, Kırım, Transilvanya,
Macaristan,
Sardunya, Korsika, İtalya, Sicilya, v.s. gibi bir çok memleketlerde Rum kolonileri
bulunmaktadır. Bu
kolonilerin tesis devirleri Türklerin İstanbul'u fethettiği tarihe kadar uzanır.
Bununla beraber bütün bu koloniler milli benliklerini, faaliyet ve zihni
cevvaliyetlerini
kaybetmişlerdir. Dilleri anlaşılır olmaktan çıkmış, Rum kilisesine olan iman ve
bağlılıkları kaybolmuş
olan bu Rum kolonileri ahlaki ve dini bakımdan Türkiye'deki reayanın çok dununda
bulunuyorlar. Oysa
bunlar, vergilendirmede ve idari teşkilatta cahil köylüleri, her türlü mes'uliyet,
sıkıntı ve
yorgunluktan kurtarmış olan hükümetlerin iş başında bulunduğu medeni memleketlerde
yerleşmiş
bulunuyorlar. Milli benliklerini yok eden zabıta ve tahsildardır. Yukarıda bahsetmiş
olduğumuz
müesseselerin verdiği ahlaki ve öğretici terbiyenin yokluğu da din ve dillerini
mahvetmiştir. (Sayfa :
61)
*
**
Bu köylerde çok şayanı alaka bir hadise müşahede ettim. Türklerle hıristiyanlar
tam bir
müsavat içinde yaşıyorlar. Köyler her türlü münakale hattının dışında bulunuyorlar.
Yabancılar hemen
hemen hiç uğramaz. Bu sebepten her hangi bir nifak tohumu da ekilmiyor. Oralarda fark
göz etmeksizin
herkese aynı kanun tatbik edilir. Şahıs, arazi, gayrimenkul vergileri yoktur. Sadece
mülkiyet üzerinden
alınan bir tek vergi vardır. Ve bu da Türk veya hı-
ristiyan tefriki yapılmadan herkesin hissesine düşeni ödediği bir mukataa usulü
ile
tahsil edilir. Sanayi, refah ve kültür seviyesi itibariyle her iki cemaat da tamamen
birbirinin aynıdır.
Dinlerin ayrılığı da içtimai bir farklılaşmaya asla müncer olmamaktadır. (... ) (Sayfa :
90)
*
**
Bir eyaletin reayasının tabi olacakları tarzı idareyi müzakere ve tesbit etmek
üzere
içtima ettiğini görmek hem meraklı hem de öğreticidir. Bu suretle kararlaştırdıkları
nizama Avrupa'nın
her hangi bir bölgesinde bile güç rastlanır. (Sayfa : 94)
*
**
Kabul edilen (*) nizam tamamen nevi şahsına münhasır bir nizam mahiyetinde
olmakla
beraber Türkiye'nin her hangi bir yerindeki reayanın da aynı mevzuları tanzim durumunda
kalsa varacağı
nizam farklı olmazdı. (Sayfa : 96)
*
**
Her kazanın vergi matrahının tesbitine mahallin belediye reisi nezaret eder.
Devlet
tahsildarı kazaya her sene bir defa gelir. Ve yanında da vilayeti temsilen, bütün kaza
dolaşıldıktan
sonra biri defteri tanzim diğeri de parayı tekabbül etmekle muvazzaf iki temsilcisi
bulunur. Devletin
hissesi (ki yanılmıyorsam yarısıdır) makbuz karşılığında tahsildara teslim edilir.
Geriye kalan da
mahalli masraflara tahsis edilmek üzere Beytülmal haznedarına verilir. Vergi, deve ve
koyunların
doğurdukları ilk baharın
(*) Chalcidie madenlerinin işletilmesi hususunda aynı bölgedeki reayanın
kararlaştırdığı
nizam mevzuu bahistir.
başından önce istenemez, ama mutad alınma tarihinden daha sonraya
bırakılabilir.
Beytülmal çok mühim bir müessesedir. Her şehrin hatta mühimce bir kasabanın bile
bir
Beytülmal'ı mevcuttur. Beytülmal, mahalli ihtiyaçlar için tahsis edilmiş meblağın
konduğu bir bankadır.
Buraya ayrıca, belediye encümeni nezaretinde olmak üzere, para, devlet tahvili, dul ve
yetimlere mahsus
akar gibi şahıslara ait kıymetler de yatırılabilir. Mahalli masraflar yol, köprü, çeşme,
inşa ve tamir
masrafları, dilenci, fakir ve seyyahlara yapılan yardımlardan ibarettir. Yatırılmış olan
şahsi servetler
de münasip teminata bağlanmak şartı ile bazen tüccara ikraz edilir. Bu suretle belediye
encümeni amme
kredileriyle borsanın idaresini elinde tutmuş olmaktadır. O, bu bakımdan küçük ölçüde
bir avam
kamarasını andırmaktadır. Ancak şu farkla ki bu kamara yalnız masraf bütçesini müzakere
ve tesbit
etmektedir. Belediye encümeni böylece mahalli masrafların idaresini tamamen elinde
tuttuğu gibi varidat
tahsiline de nezaret ederek hükümetin bu mevzuda fazla zahmete girmesine lüzum
bırakmamaktadır. (Sayfa :
128)
*
**
Bu sistemin umumi neticeleri şudur: Vergi, halktan devlet kasasına girmek üzere
yalnızca
nakit para talep etmekte, bu sebepten mal fiyatlarında bilvasıta bir artışa yol açmakta,
zira vergi
istihsal faktörlerinin üzerine yüklenmeyip tahakkuk etmiş olan karlara tahmil
edilmektedir. Böylece
vergi, herkese müsavi olarak tahmil edilmiş oluyor. Bu da zenginle fakirin amme
masraflarıyla aynı
derecede alakadar olmalarını intaç etmekte-
dir. Ama bu sistemin Türkiye'de çok dikkatime çarpan iki tali neticesi daha
vardır.
Evvela vergi muhammen karlara göre değil de tahakkuk etmiş karlara tahmil edildiği için
sanayie hiç bir
surette yük ve engel teşkil etmemekte, sermayeden tediye zaruretleri tevlid etmemekte,
farazi krediler
doğmasına meydan vermemekte, fiyatların mustakar, varidatın muntazam olmasını temin
edip, hem kayıp
ihtimalini azaltmakta hem de gayri meşru karları önlemekte ve ticaret müessesinin de
olması gerektiği
gibi kalmasını, yani basit ve meşru bir mübadele usulü olarak kalmasını temin
etmektedir. Sonra, vergi,
müstahsilin ihtiyaçları üzerine değil de karları üzerine tahmil edildiği ve fakirlerin
emekleri
karşılığında temin etmek zaruretinde bulundukları istihlak maddelerinin fiyatlarını da
artırmadığı için,
çalışma şartları salaha doğru gitmekte ve refah ve servet imkanları bütün vatandaşlara
şamil
olabilmektedir. Bu sistemin son neticesi de Türkiye'de sefalet diye bir şeyin mevcut
bulunmamasıdır.
(Sayfa : 135)
Rumeli'de aylarca seyahat ettiğim halde bir tek dilenciye rastladığımı
hatırlamıyorum. En
fakir Hristiyan evlerine gittim, hiç de fena beslenmediklerini gördüm. Ahalinin hayat
şartlarını
öğrenmek maksadıyla her gün çeşitli köylü kulübelerine gidip, tetkikatta bulundum.
Binaenaleyh halkın en
fakir ve cahil tabakası ile temas etmiş oldum. Ama buna rağmen evinde misafirine ikram
edecek bir halı
veya minderi bulunmayanına rastlamadım. Elbisesi yırtık bir adama rastladığımı
hatırlamıyorum.
(*):
(*) Müşahedemin (Slade) ın naklettikleri ile de teyit edildiğini memnuniyetle
görüyorum.
Slade şöyle diyor:
En basit bir köylünün bile tecrübe sayesinde bildiği mevzularda hatta ekseriya
kendi
sahası dışında kalan mevzularda da Avrupa'da bile ancak yüksek sınıflarda
bulabileceğimiz bir incelik ve
nezaketle son derece makul fikirler beyan ettiğine şahit oldum.
İspanyol milletinin sefalet ve tereddisinin menşeini arasanız onu tam ve eksiksiz
olarak
memleketin kanun ve imtiyazlarında bulursunuz. Türkiye'de de fakir tabakanın mahareti,
uyanıklığı,
kanaatkarlığı ve nisbî refahı, yani kısacası sefaletin bulunmayışı, zaruri ihtiyaç
maddelerine yahut
sanayiin muhtaç olduğu maddelere tatbik edilmek üzere hiç bir kanun vaz'edilmiş
bulunmamasından neşet
ediyor dersek mübalağa etmiş olacağımızı zannetmiyorum. (Sayfa : 135)
Türkiye'nin Misafirperverliği ve Bunun Hayırlı
Neticeleri
Şarkta mukaddes addedilen misafirperverlik,
«Bulgarlar bugüne kadar hiç bir karışıklık çıkarmadılar. Osmanlı İmparatorluğunu
yıkmaya
çalışan bozguncu unsurların arasına 1829 senesine kadar asla karışmadılar. Bu
sebeptendir ki münbit
arazileri, mamur, meskun, zengin imalathanelerle dolu şehirler var ki, en güzel
numunesini Tırnova'da
görüyoruz. Büyük bir refah içinde bulunuyorlar. Bir Bulgar'ın idama mahkum edildiğini
hiç işitmedim.
Böyle bir hadiseye hiç rastlanmamıştır.
Yeryüzünde bu kadar mes'ut köylü mevcut değildir. En fakir Bulgar bile muhafazalı
bir
eve, kümes hayvanlarına, öküze, ata, pirinç, peynir, et. şarap, ekmek, güzel elbiseler
vesaire her türlü
ihtiyaç maddelerine mebzulen sahiptir. Ben bir seyyahın baştan basa dolaşıp da her evi
Avrupa
Türkiyesindeki kadar müreffeh olan bir memleket görebileceğini hiç zannetmiyorum.
memleketine ve servetine bakılmaksızın herkese insani muhabbet ve himayeye mazhar
olmak
imkanını bahşeder. Bizim ecdadımızın da göçebe ve iptidai kabilelerde rastlanan bu
misafire hürmet
adetini uzun zaman muhafaza ettiğine şüphe yoktur. Ama derebeylik rejimi insanları
efendi ve köle diye
ikiye ayırınca misafirperverlik de halkın vazife ve hususiyetleri arasından çekilip
gitti. Daha
sonraları Hristiyanlık tesanüdünün, uzak haç yolculuklarının ve haçlılık taassuplarının
doğurduğu din
gayreti ile barbarlığın huşuneti biraz yumuşamıştır. Ama yabancılık yine de nefret
sahibi olarak kalmış,
seyyahlardan keyfi vergiler alınmış, hatta insanlar ticaret eşyası gibi addedilerek
resimler konmuş,
servetleri gasb edilmiş, kanun ve hukuk namına, hem de artık lağvedilmiş olan bir kanun
ve hukuk namına
miraslar hazineye intikal ettirilmiş, ve hasılı devrin zihniyeti «yabancıya karşı günah
bahis mevzuu
olamaz» sözü ile ifade edebileceğimiz bir zihniyet olarak kalmıştır.
Bugün yağmur duasına çıktığımız gibi o devirde de fırtına için yalvarılıyordu.
Münevver
ruhani reisler Allah'tan, düşmanlarına kaza ve bela getirmesini niyaz ederlerdi. Böyle
bir devrin
doğurduğu ticari kanunlardan, uzun zamandır artık yerini daha sıhhatli fikirlere terk
etmiş bulunan bazı
nefretlerin doğurduğu usul ve itiyatların devam ettirilmesinden başka ne
beklenebilirdi.
Şarkta ise bu eski misafirperverlik adetinin muhafazasının yarattığı ve halen de
yaratmakta olduğu tesirler Avrupa'dakinin tamamen tersidir. Tüccar ve malı bütün
misafirlik haklarından
istifade eder. Kudretli bir yerli bir yabancıyı soysa, ya-
hancı, misafir bulunduğu aynı memlekette müntakimini de bulur. Türk ve Arap
İmparatorluklarının hakimiyetleri altındaki geniş topraklarda, tarlaların yakılıp
yıkıldığı,
imalathanelerin tahrip edildiği, felaket ve karışıklık devirlerinde bile mübadele
hakkına ve
misafirperverliğe olan bağlılığın daima baki kaldığını müşahede ediyoruz.
Merkezi Afrika krallarına hitaben memleketleriyle ticari münasebet tesis etmek ve
mallar
için emniyet, tüccarlar için himaye istihsal etmek maksadıyla hükümdar namına kaleme
alınan mektuplarda
üzerinde israrla durulan esas nokta hep tüccara tanınan misafirlik hakkının
mukaddesliğidir. İngiliz
Kralı da barbar Krallardan ticaret serbestisini misafirliğin kudsiyeti namına rica
etmektedir! (...) (*)
(Sayfa: 180)
*
**
(*) «Türklerin Avrupa'ya gelip kamp kurmuş bir millet oldukları söyleniyor.
İşgalin
muvakkat sayılmasının sebebi Türklerin yabancılara karşı takındıkları tavır değildir.
Türklerin
misafirlerine gösterdikleri kabul, bir çadır misafirperverliği olmadığı gibi kanundan
doğan bir
misafirperverlik de değildir. Zira İslâm hukuku hem dini, hem de dünyevi ahkamı
itibariyle Müslüman
olanlardan başkasına kabili tatbik değildir. Türkler daha da ileri giderek yabancıların
kendi milli
kanunlarına sahip olmalarına ve tatbikatını da yine kendi dinlerine mensup memurların
idare etmesine
müsaade ettiler, Sayısız hayırlı neticeleri olan bu müsaade ve imtiyazda hakiki ve asil
bir
misafirperverlik ruhu gizlidir. Misafirperverliğin büyük, asil ve hakiki
misafirperverlik olarak var
olduğu tek memleket Türkiye'dir. Bu misafirperverlik bir kazazedeye gösterilen
misafirperverlikten
ibaret değildir. Bu alelade bir hayırhahlıktan siyasi kabullere kadar yükselen vs
Avrupa'da devlet adamlarım meşgul eden en mühim meselelerden biri ticareti tahdit
ve
takyid eden engelleri amme intizamını ihlal etmeden kaldırabilmenin usullerini bulmak
meselesidir.
Avrupa devletlerinin az veya çok muvaffak olan siyasi konbinezonlarla yapmaya
çalıştıklarını Osmanlı İmparatorluğu akl-ı selim, müsamaha ve misafirperverlik sayesinde
uzun zamandan
beri yapmaktadır. İstanbul'un Türklerin payitahtı olduğu tarihten beri ticari yasaklara
da son
verilmiştir. Türkler Avrupa'nın, daha doğrusu bütün dünyanın ticaret ve sanayi ile zirai
mahsullerine
İmparatorluğun bütün limanlarını açmışlardır. Ticaret serbestisini mümkün olabilecek en
geniş, en yaygın
ve hudutsuz ölçüde tatbik etmişlerdir. Divan-ı Hümayun ne milli menfaat, ne de
mukabele-i bilmisil
bahanesi ile hiç bir zaman bu geniş imparatorluğun müstehlikine mal satmak ve
müstahsilinden mal almak
isteyen bütün milletlerin en geniş şekilde kullanmış ve kullanmakta oldukları bu
serbestiyi takyide
tevessül etmemiştir. (Sayfa: 187)
*
**
Her mal, kıymeti üzerinden ödenen cüz'î bir gümrük resminden başka hiç bir engel
ile
karşılaşmadan serbestçe Türkiye'ye ithal edilip satılabilir. Mal satmanın satın almaktan
daha karlı olup
olma-
istikbal ile hali kucaklayan bir misafirperverliktir. Bir yabancı Türkiye'ye ayak
basar
basmaz «misafir» namı ile selamlanarak istikbal edilir. İslâm memleketine gelen
Avrupalılar
misafirperverlikten başka iki mazhariyete daha nail olurlar: Birincisi kanunların
tanıdığı serbesti-i
medeni, diğeri de akıl ve tabiat kanunundan neş'et eden serbesti-i ticarettir.»
(Moniteur Ottoman) Eylül
1833
dığı üzerinde lüzumsuz hesaplara girişmeyecek kadar aklı başında olan adamların
zihnini
dış ticaret muvazenesi gibi bir kuruntu hiç bir zaman meşgul etmiş değildir.
Bu sebepten çeşitli memleketlerin mallarının aktığı Türk pazarları ticari
icaplara uygun
olarak gelen hiç bir malı reddetmez. Mal getiren ticaret gemilerinden resim alınmaz.
Türkiye'de herhangi
bir ihtiyaç maddesinin talebi karşılamaya kifayet etmemesinden doğan ve muazzam fiat
yükselmelerine
meydan vererek, fakir halk tabakasının istihlak itiyatlarını bozup mahrumiyetlere duçar
olmasına sebep
olan büyük fiat dalgalanmalarına hemen hemen hiç rastlanmaz. Yılların emeğini bir günde
mahveden ve
ticareti daimi bir tehlike ve alarm vaziyetinde bulunan bir meslek haline getiren bu
çeşit fiat
dalgalanmaları ticari tahdit ve yasaklamalardan doğar. Türkiye'de bu yasaklama ve tahdit
rejimi mevcut
olmadığı için bu rejimden doğan yıkıcı tesir ve neticeler de mevcut değildir.
Vergi ve resimlerin asgari hadde tutulması ticari serbestlik rejiminin bir
icabıdır.
Türkiye'de vergi tarh ve tahsil memurlarının ticari muameleler karşısında gösterdikleri
yumuşaklık ve
itimada dünyanın hiç bir yerinde rastlanmaz.
Yabancılara karşı gösterilen bu kolaylık ve emniyetin zaaftan neş'et ettiğini
söyleyecekler bulunabilir. Oysa yabancılara, halen istifade ettikleri hakları bahşeden
ve «kapitülasyon»
namı ile anılan ahidnamelerin ilk imzalandığı tarihin Avrupa'da İslâmın kudretine karşı
çıkabilecek her
hangi bir rakibin bulunmadığı bir devreye tesadüf ettiği bir vakıadır. Nitekim Fransa'ya
bahşedilen ilk
kapitülas-
yon 1535 tarihli olup Kanuni Sultan Süleyman devrine rastlar.
Bu ahidnamelerin maddeleri bugün artık mer'iyette değildir. Ama ana prensipleri
hala
bakidir. Şu halde Türk Hükümdarları medeni Avrupa'nın bugün hararetle müdafaa ve talep
ettiği ticaret
serbestisini sırf kendi alicenaplık ve akl-ı selimleri ile 300 sene evvel ortaya atmak
suretiyle
Avrupa'ya tekaddüm etmişlerdir. (Sayfa : 190)
*
**
Türkiye'deki Frenk kolonisi bu sistem sayesinde teşekkül etmiştir. Ama bu koloni
Türklerle Avrupalılar arasındaki her türlü münasebeti önlemekle kalmayıp eski
düşmanlıkları sürdürerek
Türklerle Avrupalıları birbirleri nazarında kötü duruma düşürmekte, telkin ettikleri
kendi peşin
hükümleri ile Avrupalıların Türklerle reayayı hakiki hüviyetleri içerisinde tanımasına
mani olmakta,
Türklerin de bu koloni mensuplarına bakarak Avrupalıları da onlar gibi kötü farz
etmelerine sebeb
olmaktadır. Binaenaleyh Türklerle Avrupalılar arasında en sıkı münasebetlerin Frenk
kolonisinin ikamet
ettiği mahallerde bulunduğunu zannetmek yanlıştır. Öyle ki, Türkleri tanımak yahut
onlarla samimi ve
dostane münasebetler kurmak isterseniz, bu Frenk kolonisinin yerleşerek Avrupalıların
itibarını
düşürdüğü mahallerin dışına çıkmanız gerekir.
Türkiye, bahşettiği ticari serbestiye mukabil yabancı devletlerden kendisine de
aynı
serbestiyi tanımalarını talep etmediği gibi kendi topraklarında bulunan yabancılara
tanıdığı hak ve
imtiyazların, yabancı devletlerin topraklarında bulunan Osmanlı te-
baasına da tanınmasını talep etmemektedir. Bu da gösteriyor ki, bu ticaret
serbestisi ile
hak ve imtiyazları Türk hükümeti kendi hür idaresi ile ve hasbi olarak tekeffül ve
taahhüd etmiştir. Bu
haklar ihlal ve tecavüze uğradığı zaman siyasi ve ticari mümessillerimizin talebi ile
yeniden tesis
ediliyorsa bu, Türk hükümetinin baskı altında bu kararı vermeye mecbur edilmesinden
değil, hukuk
telakkisinden ileri gelmektedir.
Bir zamanlar sadece ahlaki bir hüviyet taşıyan ve bugün artık siyasi ve teamüli
bir
mahiyet kazanmış bulunan bu sistem kaynağını, göstermeye çalıştığım gibi, milli istihsal
ve sanayiye
verginin zararlı olduğu kanaatı ile misafirperverliğin mukaddes sayılmasından almıştır.
Ama yabancıyı
himaye ve misafir eden konsolos eğer herhangi bir sebepten dolayı memlekete karşı
düşmanca bir tavır
alırsa Türk himaye ve misafirperverliğinden istifade hakkını kaybeder. (Sayfa :
297)
*
**
Konsoloslara tanınan nüfuz ve imtiyazlar sayesinde teşekkül eden bu parazit Frenk
grubu
terbiye ve itiyat itibariyle Avrupalılardan çok uzaklaşmıştır. Kendilerine tanına hak ve
imtiyazların
icrası, onların Türk halkı ve hükümeti ile ekseriya düşmanlık derecesine varacak şekilde
daimi bir
ihtilaf halinde bulunmalarına yol açmaktadır. (... ) Ayrıca konsolosluklarımızda
istihdam edilen bütün
bu Rum, Ermeni, Yahudi ve Frenk güruhundan da bahsetmek gerekirse şunu ifade etmek
isterim ki, Türkiye
ile yapmakta olduğumuz ve büyük ehemmiyeti haiz olan ticaretimizin Avrupalı tüccarların
elinden çıkarak
bir takım likayatsız Rum tüccarlarının eline geç-
mesi ticaretimizin istikbalini tehlikeye düşürmektedir.
Bu basit adamlar konuşurken sanki kendileri konsolosmuş gibi bir ifade
kullanmaktadırlar.
Bulundukları bölgelerde himaye ettikleri bir iki Frenk yahut reayadan ve bütün
Avrupalılardan
«vatandaşlarımız» diye bahsetmektedirler. (Sayfa : 299)
Türklerde Ticari Zihniyet
İnsan, çeşitli memleketlerden gelen kervanların gece olunca konaklamalarını,
dünyanın
dört bir tarafından gelen ve üzerinde çeşitli yabancı marka ve işaretlerin bulunduğu yük
balyalarını üst
üste yığmalarını görünce Şarkta daimi emniyetsizliğin ve müsamahasız bir mutlakıyet
rejiminin hüküm
sürdüğü yolundaki kanaatların ne kadar asılsız olduğunu derhal anlar.
Ama mallarımızın büyük bir arzu ile kapışıldığı, Birmigham muslinlerinin Hint
muslinlerine tercih edildiği, Glascow kumaşlarının Golconde'den gelenlere, Sheffield
çeliklerinin Şam'da
istihsal edilenlere, İngiliz şallarının Hint şallarına tercih edildiğini gördüğümüz ve
Türk
tüccarlarının tam bir ticari zihniyetle hareket ettiklerini müşahede ettiğimiz zaman
meş'um ihtilafların
Şarkla Garbı bunca zamandan beri ayırmış olmasından derin bir esef duyduğumuz gibi
bundan sonra bu iki
alem arasında, ticaretin inkişafını takip edecek olan süratli bir refah ve zenginlik
artışını tevlit
etmek üzere dört başı mamur bir antlaşmanın artık doğacağını ümit etmekten de kendimizi
alamayız.
(İkinci kitap; Sayfa: 192)
... Umumiyetle bir Türkün dindarlığı seyyah veya tüccarların geçerken dinlenip
serinlenebilmeleri için pınar başlarına ağaç dikmesi, yol, köprü ve çeşme inşa
ettirmesiyle tezahür
eder. Bütün bu hayrat arasında en çok rastlananı münhasıran ticarete tahsis edilmek
üzere inşa edilen
hanlardır.
Türkler kendi evlerini balçık ve latadan inşa ettikleri halde hanları en sağlam
taşlardan
yapmakta, geniş avlular tahsis etmekte ve her türlü yangın veya baskın tehlikelerine
karşı ticareti
vikaye maksadı ile sağlam demir kapılarla donatmaktadırlar. Bu hanlar din, içtimai
seviye ve vasıflarına
bakılmadan herkesin istifadesine açıktır. Öyle ki bu hanlarda en fakir bir insana bir
oda tahsis
edildiği gibi, en zenginine de daha fazla oda verilmez, (Sayfa : 195)
*
**
Şark tüccarlarının Avrupa'dan gelen mal denklerini açıp gönderecekleri muhtelif
yerlerin
zevklerine göre ayırıp büyük bir sür'at ve maharetle katırlarla develere yüklediklerini
gördüğüm zaman
onların çok büyük bir ticari kabiliyete sahip olduklarına kani oldum. Bu kabiliyet ve
tecrübe onların
ticarete yapılan her türlü gayri meşru ve yersiz müdahaleyi fark etmelerine ve bilhassa,
ticari
menfaatin bir ve bütün olduğunu, yani aynı şahsın hem alım, hem satım ve hem de
nakliyeyle alakadar
bulunduğunu ve binaenaleyh Avrupa ile menfaat çatışmalarına son vermek icap ettiğini de
hissetmelerine
imkan veriyordu. (Sayfa : 371)
*
**
1832 yılı başında çok mühim olmasına rağ-
men çok da ihmale uğramış bulunan Dıraç şehrini ziyaret ettim. Hayatımda
rastladığım en
sevimli adamlardan biri olan valisi Türktü. Hem vazifesi başında hem de hususi hayatı
içinde tanımak
fırsatını bulduğum bu vali inanılamayacak kadar namuslu bir adamdı. (...) Dıraç'ın
Romalılarla
Venedikliler zamanındaki ihtişamından haberi bile yoktu. Şarkla Garp arasındaki
ticaretin asırlarca
Dıraç limanından geçtiğini bilmiyordu. Ama buna rağmen şehrin mevkiinin hal ve istikbal
için arz ettiği
ticari avantajları çok iyi takdir ediyordu. Bunu şöyle ifade ediyordu:
«Vicdanımla vazifemi daimi çatışma halinde bulunduran bu makamda kalarak bu pis
bataklık
kokusuna tahammül etmeme sebeb olan bir şey varsa o da Dıraç'ı Türkiye'nin en belli
başlı limanlarından
biri haline getirebileceğime olan kat'i inancımdır. Avrupa tarafındaki batı
sahillerimizde emin ve
müsait bir limana malik değiliz. Öyle ki, bu bölgedeki köylüler İstanbul, Leipzig, ve
Selanik'ten
katırla 60 günde Manastır'a getirilen mallarla ihtiyaçlarını gidermek mecburiyetinde
kalıyorlar. Dıraç'm
her türlü rüzgara açık bir körfez olmaktan çıkıp gemilere sığınma imkanı verecek bir
liman haline
gelebilmesi için sadece bir dalgakırana ihtiyaç vardır. Gemilerin rahatlıkla
yüklenmelerini temin edecek
olan bu dalgakıran halen İstanbul'dan başka Türkiye'nin hiç bir limanında mevcut
değildir. Bundan başka
Dıraç karayollarının da merkezidir. Şehirden yirmi ila otuz saatlik mesafeye kadar
yollar oldukça düz
olup kolaylıkla araba işleyecek bir hale getirilebilir. Bataklıkları kurutmak üzere
bataklıklar
istikametinde 3 yol açmayı düşünüyorum. Eğer müsaade
ederlerse halen çok sayıda geminin uğradığı limanımızın 5 yıllık geliri ile
birlikte pek
verimli olmayan Tuzla gelirini de kullanarak limana bir dalgakıran yaptırmak istiyorum.
(... ) »
Vali, nihayet İngiltere Türkiye'nin zevkine göre mal istihsal eden az nakliye
masrafı ile
en kestirme yollardan mallarını Türk pazarlarına getirdiği ve Türk hükümeti de memleket
içi nakliyat
masraflarını azaltmak üzere akıllıca hareket edip yol inşa ve tamirine teşebbüs ederek
en lüzumlu
maddelerin vusulünü teshil ettiği takdirde İngiltere'nin Türkiye'ye gerekli bütün
malları temin
edeceğine ve Türkiye'nin de bundan nüfusu dörtte bir nisbetinde artmış kadar istifade
edeceğine kesin
olarak kani idi. (Sayfa : 281)
Türklerin Medeniliği (*)
... Medeniyet deyince aklımıza gelen zihni meleklerimizin inkişafı,
bilgilerimizin artıp
yayılması ve maddi hayat şartlarıyla konforun artması ise, hali hazır Avrupa
medeniyetinin bugünkü İslâm
medeniyetine üstün olduğuna şüphe yoktur. Ama medeniyet hakkındaki bu tarife ithal
edilmesi gereken
ahlaki saffetin muhafazası ve bundan doğan hususi bir saadet ve idminan duygusu gibi
unsurlar hesaba
katıldığı takdirde Şarkı ve Garbı iyi tanıyan hiç kimse Şarkın bu bakımdan Garba çok
üstün bulunduğunu
inkar edemez. Şarkın bu hususiyetini La-
(*) Bu yazı La Gazette Augsburg'ta neşredilmiş olup 18 Nisan 1834 tarihli le
Manilen
Ottoman gazetesi tarafından iktibas edilmiştir.
martin'de övmektedir. Esasen bu derece bariz ve temel ehemmiyetli bir hususiyetin
ahlak,
adet ve dinin insan kalbinin ihtiyaçları olduğunu anlamış olan. bir kimsenin gözünden
kaçmasına imkan
yoktur .. (Sayfa : 260)
*
**
Lamartin'in Türk idaresi altında bulunan Rum,, Dürzi v.s. gibi milletlerin
idareciler
karşısındaki vaziyetleri hakkında söyledikleri tamamen doğrudur. Ama bu vaziyet nasıl
başka türlü
olabilirdi? Bu milletler daha büyük bir bağımsızlık içinde Avrupa'ya yaklaşmaktan ne
kazanacaklardı?.
Hristiyanlar fethettikleri yerlerde bulunan Müslümanları daima tenkil etmeye
çalışmışlardır. Hatta bugün bile Müslümanlarla bir arada yaşamalarına imkan olmadığı
iddiasıyla binlerce
aileyi ana vatanlarından kovmaktan çekinmemişlerdir. Müslümanlarsa aksine Hristiyanlara
son derece iyi
kabul göstermişler dinlerine mülklerine hatta kanun ve müesseselerine bile
dokunmamışlardır. (... )
(Sayfa : 266)
Türklerdeki Tabiat Sevgisi
Osman Gazi'nin gördüğü İmparatorluk rüyasının üstünden 5 asır geçtikten sonra,
torunlarının fethettikleri memleketi gezen bir şair intibalarını şöyle
anlatıyordu:
«Bu saraylarda Türk halkının hususiyeti olan derin tabiat idrakiyle aşkını
görüyoruz.
Güzel manzaralara, kükreyen denizlere, serinliklere, pınarlara, dağların karlı
zirveleriyle
çerçevelenmiş engin ufuk-
lara karşı duyduğu fıtri meyil Türk ırkının ana vasfıdır. Bu meyilde bütün
zevkleri tabii
ve sade o an ve mazisini unutmak istemeyen çiftçi ve göçebe bir halkın hatırasını
hissederiz. Türk halkı
başkentiyle saraylarını İmparatorluğun ve hatta bütün yeryüzünün mevcut en güzel
tepesinin eteğinde inşa
etti. Türkiye'nin her tarafında da aynı tabiat sevgisine rastlarız. Avam veya havas,
büyük veya küçük
her
Türk'ün kalacağı yeri seçer ve düzenlerken bir tek kaygısı, bir tek ihtiyacı
vardır ; o
da güzel manzaralı bir ufka sahip olmaktır. Evini kurduğu yerin şartları ve fakirlik
buna imkan
vermediği takdirde hiç olmazsa evin civarındaki bir bahçeye dikeceği ağaçla,
yetiştireceği kuş ve
güvercinler sayesinde bu ihtiyacını gidermeye çalışır. Yine bu meyilleri yüzünden
Türkler nerede yüksek
ve manzarası güzel bir yere rastlarlarsa oraya hemen bir cami, bir zaviye, bir kulübe
yerleştirirler.
Boğazın Anadolu ve Rumeli sahillerinde kuytu ve şirin hiç bir yer yoktur ki bir Paşa
veya Vezir oraya
bir yalı ve bir bahçe yaptırmış olmasın. Muhteşem bir ufka nazır, çeşme yanında şirin
yapraklı dalların
gölgesinde oturarak gözlerini kıra veya denize dikmek ve bu vaziyette saatler ve günler
boyu bu
belirsiz, müphem temaşa ile sarhoş olmak; İşte bir Müslümanın hayatı budur. Evini nereye
ve nasıl
kuracağını da tayin eden bu hayat tarzıdır. Onun, büyük ihtiraslar kendisini
alevlendirip doğuştan
aldığı ve içinde saklı tutmakla birlikte hiç bir zaman kaybetmediği enerjisini tekrar
ortaya çıkarıncaya
kadar sakin ve sessiz kalmasının sebebi de budur.»
LAMARTINE (Şarka Seyahat)
Sir Charles Elsot K. G. M. G. (Odisseus) 1908
RUMELİ AVRUPASINDA TÜRKİYE
Türkler
Osmanlıların meziyetlerini tanımamak haksızlık olur. Şüphesiz en yüksek durumu
haiz
oldukları zaman cesaret, kudret, itaat, zapturapt ve itidal gibi Türklere has vasıflara
sahiptiler.
Timürlengin indirdiği darbe altında çökmemeleri şayan-ı hayret bir şeydir. (Sayfa :
87)
*
**
Çevrelerindeki zorun basıncı altında evvelce olduklarından bilfiil daha az harpçi
oldular, fakat diğer taraftan Avrupa milletlerindeki tesanüdü meydana getiren umumi
kaideden müteessir
olmadıkları görüldü.
Zaptettikleri ülkelerdeki milletleri temsil etmek için az gayret gösterdiler. Ve
onların
tesirleri altın<la da kalmadılar. (Sayfa : 88)
*
**
Rumeli, yani Avrupa'daki Türkiye ifadesi Hindistan'ı tarif ederken Asya'da
İngiltere
demekten o
kadar farklı değildir. Hakikaten her bakımdan olmamasına rağmen bir çok yönlerden
bu iki
imparatorluk arasında büyük bir benzerlik vardır. Her ikisinde de en çeşitli insan
ırklarını barındıran
geniş bir toprak parçasını nisbeten küçük bir müstevli topluluğu tarafından idare
ediliyor. Dil
farklılığı sebebiyle de idareciler idare edilenlerle tam bir anlaşmayı sağlayamıyorlar.
(Sayfa :
89)
*
**
Her Türk doğuştan askerdir. Diğer mesleklerde işler kötü gittiği zaman askerliği
benimser, ortaya (isterse bir ayaklanma hadisesi olsun) dövüşmek için bir mesele çıktığı
zaman metin ve
cesaretli Türk köylüsü uyanır ve şayanı hayret bir teşkilatçılık kabiliyet ve kudretini
gösterir, birçok
çareler bulur. Türkler, namuslu, her şeyi hoş karşılayan, çocuklara, hayvanlara karşı
müşfik ve çok
sabırlı insanlardır. Fakat dövüşçülükleri tuttuğu zaman Hunlar'ın, Cengiz'in korkunç
savaşçıları gibi
oluverirler. (Sayfa : 93)
*
**
Hristiyan ırkların son yıllarda Türk boyunduruğundan kurtulmak için yaptıkları ve
birçok
hallerde başarı gösterdikleri gayretler bir kıskançlık ve itimatsızlık havası yarattı.
Türkler bu yüzden
Hristiyan tebaalarını amme işlerinde mümkün olduğu kadar az kullanmağa başladılar. Fakat
bu hal evvelce
yoktu. Osmanlı tarihinde padişah, Türk ırkının en önemli şahsiyeti idi. Yalnız ticaret
değil, idari
işler dahi yabancılar tarafından yapılırdı. Bu garip milletin tarihindeki en fevkalade
tarafların, dan
biri tıpkı Orta Asya'da bayrakları etrafında
Türkleri, Moğolları, İranlıları veya işe yarayan herhangi bir milleti toplayan
başbuğlar
gibi, diğer ırklardan faydalanmak hususunda gösterdikleri maharettir. (Sayfa :
94)
*
**
Bir Türk köyünde bir gece geçirenler bile bu köy sakinlerinin bir çok
meziyetlerinin
tesiri altında kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bunlardan biri vakur bir nezaket ve
güzel tavırdır.
Bu da şüphesiz her Türkün, hakim ırkın bir ferdi ve asil bir millete mensup olmanın
şuurunda olmasından
ileri geliyor. Üstü başı pek o kadar muntazam olmayan askerler ve kaba saba çobanlarda
bile yabancılara
karşı sosyal bakımdan aşağı durumda olmadıklarım gösteren bir hava var. Diğer önemli
vasıflarından biri
de misafirperverlikleridir. Nadiren para alırlar. Ve kendilerine ücret teklif edildiği
zaman sadece
«Hancı değiliz» derler. Diğer taraftan Avrupalı misafirlerle din kardeşi olan Anadolu
Hristiyanları,
güler yüzle karşıladıkları bu misafirlere ayrılırken fahiş bir masraf pusulası verirler.
Türkler
çalışkanlık, namus ve doğruluk bakımından Hristiyan komşularından kat kat üstündürler.
Ve söz verdikleri
zaman sözlerine tam manasıyla itimat edilebilir (Sayfa: 95)
*
**
Eski bir Çin tarihçisinin dikkatini çeken ve bu gün de müşahede edebileceğimiz,
Türklere
ait bir hususiyet var ki, bu onları «Tunguse» lar gibi artık meçhul bir hale gelen
Sibirya kabilesi
olmaktan kurtarmış ve büyük bir millet yapmıştır. Bu hususiyet içten gelen bir disiplin
duygusudur. İşte
bu hususi-
yet dışarıdan çökmekte olduğu intibaını uyandıran Osmanlı İmparatorluğunu ayakta
tutuyor.
Bu duygu sayesinde yarı aç, yarı giyinik Türk askeri, her türlü mahrumiyetlere
karşı
koyuyor. Başka memleketlerde fesat ve yetkisizlikten dolayı meydana gelebilecek
karışıklıkların önüne
geçiyor.
Hakim ırk kendi üstünlüğünün doğurduğu bir azamet hissi ile adetlerine ve
fikirlerine
karşı müsamaha gösterdiği fakat anlamak hususunda az gayret sarfettiği yerli halktan
uzak kalmakta ve
onunla kaynaşmamaktadır. Her ikisi arasında din ayrılığı hüküm sürüyor. Bu hal
Hindistan'da Türkiye'de
olduğundan daha şümullüdür. Şüphesiz bu benzetiş umumi bakımdan hakikate uygundur. Fakat
okuyucuya
Türklerin kendi yurtlarında nasıl tecrit olunduklarını gösterir. (Sayfa : 96)
*
**
Avrupalıların Şarklılar'a atfettikleri atalet (tembellik) birçok bakımdan doğru
değildir.
Çünkü Türk köylüsü insanların en çalışkanı, gayretlisi, asker olarak da en atılganıdır.
Fakat burada
gözden geçirdiğimiz bir çok mesuliyetlerin hazan fertleri atalete sevk ettiği de vaki
olmaktadır.
*
**
Dünyanın hiçbir memleketinde, mesleklerde, başarı ve istidat Türkiye'de olduğu
kadar rol
oynamaz. Bir köy çocuğu tıpkı «bin bir gece masallarında» olduğu gibi vezir olabilir.
Uysallığın ve
alçak gönüllülüğün diğer meziyetlerden fazla mükafatlandırılması bir yana, eşitlik
bakımından,
Padişahların idare ettiği Osmanlı İmparatorluğunda en az Amerika Birleşik
Devletlerindeki kadar eşitlik
vardır.
Türkiye'de Kapitülasyonlar
Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu Hristiyan ecnebiler kapitülasyon denilen
imtiyazlara
göre muamele görürler. Bunlar bütün büyük şehirlerde ticari işlerden dolayı bu
imtiyazlardan
faydalanarak Türk kanunlarının kaya pençesi içine düşmekten kurtulurlar. Kapitülasyonlar
dolayısıyla
Türklerin hükümran oldukları yerde Osmanlılıkla ilgisi kalmamış birçok bölgeler meydana
gelmiştir.
(Sayfa : 117)
*
**
Türkiye'de bütün yabancılar, yabancı ülkelerde diplomatların sahip oldukları
haklardan
istifade ederler. Polis mensup oldukları devletin sefaretinin rızası olmadan bunların
evlerine giremez.
Eğer bir yabancı tevkif edilirse sefaret derhal haberdar edilmelidir. Ecnebi
tabiiyetinde olan bir şahıs
muhakeme edilirken o devletin bir memur veya mümessili mahkemede hazır bulunmalıdır. Bu
memur veya
mümessil eğer kararı gayri kanuni bulursa itiraz ettiği gibi infazı da durdurabilir.
Ecnebiler
arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları davalar sefaret veya
konsolosluklarda, Türklerle
yabancılar arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları muhtelif mahkemelerde
görülür.
Yabancılardan alınan vergi ve resimler anlaşmalarla kararlaştırılmıştır. Sefirlerin
rızası olmadan
çoğaltılmaz, tahfif edilmez. Bu sistemin umumi ismi kapitülasyondur. Türkiye ile diğer
devletler
arasında akdedilen muahedelerde verilen bu imtiyazın İngiltere ile 1675'de umumiyetle
«Hristiyanlar
İslâm kanunlarına tabi olarak yaşayamazlar» düsturuna göre meydana geldiği zannediliyor.
Bu mantık Avrupalıların işine gelmektedir. Çünkü bu sayede
Hristiyan olmayan memleketlerden bu kabil imtiyazlar isteyebiliyorlar.
*
**
Kanaatime kalırsa, İstanbul'daki Hristiyanların halk üzerindeki daimi baskıdan
nisbeten
az şikayetleri vardır. Çünkü büyük devletler bunların endişelerini yatıştırırlar. Fakat
Türkleri
koruyacak, kendi hükümetlerinin yaptığı baskıya mani olacak bir kuvvet yoktur. Çok haklı
olarak ben
Türklerden nefret etmem; birçok yönlerden onlar gayri müslimlerden daha iyi insanlardır.
(Sayfa:
140)
Albert Howe Lybyer, Oberlin Kolejinde Avrupa Tarihi Profesörü Cambridge
1913
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE OSMANLI
İMPARATORLUĞUNDA
HÜKÜMET
Osmanlı Tarihinin Temeli
Bu Devlet, Anadolu Selçukîlerinin on parçasın. dan bir tanesinin kabile reisi
Osman
isminden mülhem olarak Osmanlılar adını aldı. Onların görünüş. te gayri müsait olan
şartlar içinde bu
kadar kısa bir .sürede böyle dayanıklı bir devlet kurmaları tarihin . en şaşılacak
olaylarından biridir.
İstiklallerine kavuştuktan iki buçuk asır sonra, son defa olarak bü. tün Akdeniz
medeniyetini tek bir
İmparatorluk halinde birleştirmeye muvaffak olabildiler.
Osmanlı İmparatorluğunun Seciye Ve Ödevi
On Altıncı Yüzyılın Osmanlı Türkleri önce Akdeniz medeniyeti alanındaki ülkeleri
idareleri altına aldılar. Ele geçirilmeyen yerler Karadeniz'in kuzeyindeki yerler idi.
Bunlar Roma ve
Bizans'ın tesiri altında kaldıkları kadar İstanbulun da nüfuzundan uzak değildiler.
Böylece Osmanlı
imparatorluğu kendisine tesir eden bölgeler istisna edilmek şartıyla
tarihin ana sahası diye adlandırılan memleketlerde, esaslı gelişmeler yaptı. Bu
sebeple
Osmanlıların Batı aleminde yukarıdaki hakikate dayanan ve şimdiye kadar kabul edilegelen
daha aşırı
hakları vardır.
İkincisi, Osmanlılar Akdeniz medeniyeti içinde doğu ve batıyı birleştirdiler.
Tarihin
klasik devirlerinde yaşayanlar, yalnız Yunanlılar, Romalılar ve Şarklılardan ibaret
olarak
bilinmektedir. Osmanlı Türkleri, Yunanlılar ve Romalıların ellerinde bulunan toprakların
üçte ikisini
zaptettiler. Aynı hadise, Şark ülkelerinde de cereyan etti. Issus'ın devrinden
Menzikas'a
kadar Anadolu bir çok bakımlardan Avrupa'nın bir parçası olmuştu. Osmanlı
İmparatorluğunu sadece bir
Şark devleti addetmek tarihi yanlış anlamak ve insan tabiatını tersinden ele almaktır.
Bu muazzam
devletin yalnız arazisi Şark ve Garp topraklarından meydana gelmiyordu. İçinde
yaşayanlar da kültür ve
hükümet sistemlerini hem Doğudan hem de Batıdan almışlardı.
Üçüncüsü, Osmanlılar Hristiyanlardan da faydalanmışlardır. Bu İmparatorluğun
sınırları
içinde yaşayanların tamamına Müslüman gözüyle bakılıyordu. Bu sebeple çok kötü tesirler
bırakan Haçlı
seferleri, Müslüman Türklerle Avrupalılar arasında aşılmaz bir mania yaratmış ; Doğu ile
Batı aleminin
arasını tamamen açmıştır. Bu kötümser havanın üzerine kurulmuş olan düşmanlık temelini
bertaraf etmek
mümkündür. Aslında Hazreti İsa'nın Tanrılaştırılması, ve bir kaç başka mesele bir yana
bırakılırsa
Hristiyanlıkla İslâmiyet arasında prensipçe büyük ayrılıklar yoktur.
Acaba Osmanlı istilasına uğrayan toplulukların mukadderatı sadece tabiyet
değiştirmek mi
idi?
Yoksa bu insanlar her sahada yurtlarına bağlı ve tam bir ahenkle aksamadan idare
edilen
gayretli bir milletin mensupları durumunda mı idiler? Bu sorular Osmanlı Türklerinin
karşısına çıkan ve
halledilmesi hemen hemen imkansız görünen çetin meseleleri teşkil ediyor; buna rağmen
Türkler bu işi
çözmeğe cesaretle atıldılar.
İmparatorluk yönetiminde din birliği soru dışı kalıyordu. On altıncı yüzyılda
gerek
içtimaî, gerekse kültür bakımından birlik, dinî inançlara dayanıyordu. Mesele Batıda da,
Doğuda da aynı
şeydi.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu dört yüz sene evvel dinî işleri, dini düşünceleri
bugünkü
Türkiye'nin yapmağa çalıştığı gibi bir kanaat ve vicdan meselesi olarak telakki
etmeseydi memleketin
tarihi bambaşka bir yöne çevrilirdi. Fakat Osmanlılar Avrupa'da ele geçirdikleri
yerlerde bu birliği ne
kadar fazla temin ettilerse, insanlığa ve medeniyete de o nisbette faydaları
dokundu.
Osmanlı İdare Müessesesi
Osmanlı İmparatorluğunun idare müessesi uzun bir tecrübe devresinden geçiyor. Yer
yüzünde
bu kadar büyük çapta ve o nisbette cesarete, atılganlığa bağlı bir teşebbüs pek o kadar
görülmüş
değildir. Tarihte bunun benzerlerini iki yerde görüyoruz: Biri Eflâtun'un ideal
Cumhuriyetinde ki bu,
mefkureci bir hüviyet taşır. Diğer hakiki olanı da Mısır Memluklarıdır. Eflâtun'un
eserindeki idari
müessese eski Helen aristokrasisinin hudutları içinde çerçevelenmişti. Osmanlı idare
müessesi Memluk
sis-
temine galebe çalmış ve ondan daha uzun ömürlü olmuştur. Amerika Birleşik
devletlerinde
memleketin ücra köşelerinde kaba saba işlerle meşgul olan insanlar başkanlık
sandalyesine oturmuşlardır.
Nazari olarak Katolik kilisesi bir köylüyü papa mevkiine gelecek şekilde yetiştirebilir.
Fakat dikkat
edilirse bu mevkilere namzet olanların Hristiyan dinine mensup olmaları gerekmektedir.
Osmanlılar bu
namzetlerin çoğunu bile bile köleler arasından seçtiler. Onlardan devlet bakanları
yetiştirdiler.
Sığırtmaçlar, çobanlar saray memurları oldu; padişah kızlarıyla evlendiler. Babaları,
anaları
yüzyıllardan beri Hristiyan olan delikanlıları, vali, general olarak terbiye
ettiler. Bunların
arasında hilali yükseltmek, salibi yok etmek için savaşan ordulara kumanda edenler
bulunuyordu. Bu idari
müessese onlara: «Babanız kimdi biliyor musunuz?» Hatta «Türkçe konuşabiliyor musunuz?»
diye
sormamıştır. Yüzlerini, yüz hat ve ifadelerini incelemişler ve onlara: «Sen asker
olacaksın, eğer
liyakat gösterirsen seni general yapacağız» veya «Sen ilim adamı olacaksın, eğer içinde
bir cevher
taşıyorsan vali veya sadrazam olabilirsin» demişlerdir. (Sayfa : 45)
Devşirme Usulünün Değeri
Devşirme usulü görünüşte zulüm, baskı ve merhametsizlik gibi bir tesir
bıraktığından
derin bir infiale sebep olmuştu. Dini amiller de bu infialin meydana getirdiği kin ve
düşmanlık
hislerini körükledi. Şüphesiz fertlerin hürr'.y0tine inananlara karşı bu şekilde
hareket, yani erkek
çocukların ailelerin-
den uzaklaştırılmaları davası müdafaa edilemez. Bu usul ayni zamanda ana ve
babanın
evlatları üzerindeki haklarını da ortadan kaldırıyordu. On altıncı asır Osmanlı
felsefesinde bu gibi
düşüncelere bilhassa Hristiyan tebaa bahis konusu olduğu zaman yer verilmediği
görülüyor. İlk bakışta bu
Devletin prensiplerinin Batı fikirleriyle telif edilemeyeceği söylenebilir. Bunları bir
yana bırakalım
da hadiseyi olduğu gibi kabul edelim; acaba bu sistem birbirinden mahrum edilen ebeveyn
ve çocuklar
üzerinde ne gibi bir tepki yaratıyordu? Bu husustaki ebeveyn ve çocukların kanaatı
tamamen diğer
düşünceleri cerh ediyor. Sözlerine itimat edilebilen şahitler, devşirme sisteminin bütün
anne-babalar
üzerinde aynı tesiri doğurmadığını söylüyorlar. Ayrılış sahneleri gayet acıklı oluyordu.
Bilhassa analar
öz evlatlarının bağırlarından kapılarak meçhul ülkelere götürülmesini görmektense
onların ölümlerine
şahit olmayı hemen hemen tercih edecek raddeye geliyorlardı. Fakat ayni zamanda, bu
çocukları günün
birinde zengin ve iktidar mevkiine geçmiş görmek ihtimali de mevcuttu. Aile yuvasından
on iki ila yirmi
yaş arasında çekilip alınan bu gençlerin ana ve babalarını unutacakları akıldan
geçirilemez. Eğer
servete ve refaha kavuşur ve ömürleri vefa ederse bunlar hazan ebeveynlerini arayıp
bulurlardı. Tarih
kanuninin veziri Maktul İbrahim Paşanın bu şekilde hareket ettiğini gösteriyor. Babalar
evlatları önüne
çıkan böyle bir fırsatı annelerden daha ziyade takdir ediyorlardı. Ekseriyetle bu takdir
ebeveynin
Hristiyanlık kanaatlerinin, daha doğrusu imanlarının kuvvetli ve zayıf olmasına göre
değişiyordu.
Birçokları oğullarını genç yaşta evlendiriyorlardı. Çünkü evlilik bu
usulle devlet emrine girmeğe mani idi. Bir kısım anne ve babalar da nakdi bedel
yanı
muayyen bir ücret vermek suretiyle devşirmelikten muafiyet kazanıyorlardı. Birçok
ebeveyn bunun aksine
çocuklarının devşirilmesinden memnundular. Çünkü onların kendileri gibi düşkün ve fakir
kalmaktan
kurtulacaklarını, kabiliyetlerine uygun birinci sınıf bir tahsil görerek ilerde servet
ve mevki sahibi
olacaklarını biliyorlardı. Hakikaten, bu çocukların anne ve babalarından çoğu devşirme
sisteminin bir
yük olmaktan ziyade büyük bir imtiyaz olduğu kanaatinde idiler. Bunda haklı idiler.
Birçok hallerde Türk
anne ve babalarının kendilerini kıskandıkları vaki olmuştur. Bu Türkler Hristiyanlara
para veriyorlar ve
öz evlatları için, tıpkı o ailenin Hristiyan çocukları gibi Hristiyan adı altında
beyannameler
yazdırıyorlar ve bu şekilde padişahın kölesi olarak hizmete girmelerini sağlıyorlardı.
Dini intiba,
siyasi nazariyeler bir tarafa bırakılırsa, devşirme usulünün anne ve babalara hiç bir
surette
kötülüğünün dokunmadığı görülüyor.
Bizzat çocukların durumları da aynı mülahaza ile tetkik edildiği zaman vaziyetin
onlar
için de muvafık ve müsait olduğu görülüyor. Devşirme şeklinde padişah hizmetine alınan
gençler baba
ocağından ayrıldıkları zaman çok küçük yaşta olduklarından bu ayrılışın acısını pek o
kadar iyi idrak
edemiyorlardı. Dini kanaatleri de esaslı surette kafalarına yerleşmemişti. Yaşları
itibariyle dinç ve
damarlarında dolaşan kan enerji ile dolu idi. Her genç gibi geleceğe karşı büyük ümitler
besliyorlardı.
Kabiliyetleri kadar geniş belki de hayallerinde bile göremeyecekleri bir istikbale doğru
yollanmışlardı.
Bu
suretle dünyanın en iyi askeri eğitimini gören bu çocuklar servete, refaha parlak
bir
istikbale kavuştular. Yukarıda arz edildiği gibi, dini ve içtimai meseleler bir tarafa
bırakılır ve
durum tarafsız olarak tetkik edilirse devşirme çocukların bundan daha parlak bir
geleceğe sahip
olamayacakları bariz olarak anlaşılır. (Sayfa : 53)
Osmanlılarda Köleliğin Mahiyeti
Osmanlılarda kölelik Anglo-Sakson'ların tatbik ettiklerinden tamamıyla farklı bir
müessese idi. Köleler arasında siyahlar ve beyazlar diye bir ayrılık gözetilmiyordu.
Renk farkı olan
yerlerde de Müslüman adetleri gereğince bu değişiklik nazarı itibara alınmıyordu.
Kölelik bir leke, yani
utanılacak bir şey de telakki edilmiyordu. İslâmiyetin tanıdığı fert ya hür yahut köle
idi. Azat
edilenlere para vesaire ile tavassut eden bir sınıf da yoktu. Sahipleri ellerindeki
köleleri serbest
bırakabiliyorlar ve bu hayırlı işten dolayı da Tanrı tarafından
mükâfatlandırılacaklarına inanıyorlardı.
Azat edilen köle serbest olur olmaz hür insanların bütün haklarına sahip olabiliyordu.
Kölelik silinmez
bir damga değildi. Kurtuluşu gayet kolay olan arızi bir şeydi. Aristo'nun, «Bazı
insanlar esir olmak
için doğarlar.» Safsatasını Hazreti Muhammed'in dini kabul etmiyor. «Köleliğin hayrete
ve takdire layık
olan kumaşı», böyle dokunmuştu. Tarih bir sürü esaret, kölelik müesseseleri görmüştür.
Fakat hiç birinde
köle Osmanlı müessesesinde olduğu kadar kuvvetli, şerefli, ihtiyaçları teminat altına
alınmış, mükafat
görmüş daha muti ve kanaatkar değildi.
Dini Yaymada Saikler
Bu dini gayret ve faaliyetin gayesi Çandarlı Kara Halil Paşaya atfedilen
aşağıdaki
sözlerden çok belirli olarak anlaşılıyor. Halil Paşa, yeniçeri ocaklarını kuran zattır.
Onun sözlerini
bize ulaştıran on altıncı asrın başlarında yaşayan şair-vak'anüvis İdris'dir. Burada
şüphesiz başka
yazılarında olduğu gibi gününün intiba ve fikirlerini açıklıyor.
«Fethedilen bir memleketteki insanlar o memleketi fethedenlerin esirleridir.
Malları,
mülkleri, kadınları ve çocukları onun meşru tasarrufu altına girer. Çocukları cebren
Müslüman yapmak,
asker olarak dine hizmet ettirmek üzere yetiştirmek onların bu dünyada saadetlerine,
ahrette ebediyen
necat ve felah bulmalarına çalışmak demektir.»
Büyük Peygamber Hazreti Muhammed'in bir hadisi şerifine göre her çocuk İslâm
fıtratı
üzerine doğar. Hristiyan çocuklarından müteşekkil bir ordu sayesinde kafirler arasında
da ihtida
gayretinin uyanacağı muhakkaktı. Bu suretle orduya giren her yeni asker yalnız
zaptedilen ülkenin
gençleriyle değil düşman saflarından kaçanlarla da buluşacaktır. Aynı memleketten gelmiş
olmaları veya
yeni durumlarını kabul eder gibi görünmeleri kendilerini müminlerle birleştirecektir. Bu
neticeler
eninde sonunda dine dayanıyor ve tamamen dini hisleri ve arzuları ifade ediyor. Bu arzu
büyük sayıda
insanları hidayete erdirmek ve din uğruna savaşan orduyu kuvvetlendirmekti. (Sayfa :
63)
İhtida Talebi ve İhtidada Samimilik
Bu sistemde ihtida başlıca gaye idi. İslâm dinini kabul edenler göze giriyor ve
ilerliyorlardı. Gençler hakikaten Müslüman olmadıkça mevkilerine intibak edemiyorlardı.
Bir Osmanlı
cengaverinin devlet adamı olmak için haiz olması gereken şartların başında din
değiştirmek geliyordu.
Müslüman olmadıkça bu sistemin hem askerlik hem de devlet adamı olmak için gereken ilham
kaynağından
faydalanması imkanı yoktu. İslâmiyeti kabul etmenin mecburi olduğuna dair ortada bir
emare görünmüyor.
(...) Devlet hizmetinde esas dinini muhafaza eden bir kaç kişi var. Çocuklukta edinilen
kötü düşünceler
ve hisler zamanla ortadan kalkıyor; çocukluğun hareket tarzı fertler üzerinde kuvvetli
tesirler hasıl
ediyor. Parlak bir istikbal cazibesi bu işte büyük rol oynuyordu. Neticede, zıt fikirler
olmayınca,
zamanla Müslüman dininin doğruluğu ve yegane hakiki yol olduğu tebarüz ediyordu.
Hristiyanların bu işi
şeytani bir tertib diye tavsif etmelerine şaşmamalı.
Mamafih eldeki kayıtlar padişah hizmetinde olan bazı kimselerin zahiren ihtida
etmiş gibi
görünmelerine rağmen eski inanışlarını muhafaza ettiklerini de göstermektedir. (Sayfa :
66)
Eğitim Planı
Eflatun, eğer Osmanlıların tatbik etmekte oldukları eğitim sistemlerini
görebilseydi
ondan çok
kuşkulanacaktı. Hoşuna gitmeyecek bazı noktalar istisna edilirse tasvip edeceği
güzel
taraflar şunlar olabilirdi: Ömür boyunca devam eden tahsil, ruh ve bedenin eşit derecede
eğitimi,
askerlik ve sivilliğin. ayrılması (tam manasıyla olmasa bile)' aile
bağlarıyla ilişiği
kalmamış, nisbeten bağımsız bir ordu,. ferdin devletin idare sistemi tarafından sıkı bir
murakabeye tabi
tutulması ve hepsinin üstünde hükümetin akıllı insanlar tarafından idare edilmesi. Bu,
Osmanlı
sisteminin temelini kuranların Eflatunu. yakından tanıyıp tanımadıkları bilinen bir şey
değildir. Fakat
tatbikat sahasında Osmanlılar, Eflâtun'un prensiplerine iyice yaklaşmışlardır. Hatta
bazı. hususlarda
Eflatunu da geçtiler.
Bir makamın babadan oğula intikali, işlere bir yön verebilmeyi temin için şahsi
kabiliyetlere yetki ve değer vermek, kuvvetleri denkleştirmek suretiyle istikrar ve
devamlılığı sağlamak
ve Osmanlı Sistemini büyük bir imparatorluğu çevirecek hale sokmak, onların Eflatun'a
nisbetle
üstünlüklerinin başlıcalarıdır.
İdare müessesesi tam bir anlayış içinde talebelerin daimi surette devam etmekte
oldukları
bir mektep demekti. Talebe bu mektepte daimi bir kontrol ve zapturapta tabi tutuluyor ve
kademe kademe
ilerliyordu. Kabiliyet ve çalışmalarına göre mükafat görüyorlar, fakat buna karşılık
cezalar da ayni
şiddetle çok ağır oluyordu. Bu cezalar çok defa cellad önünde kelleyi vermek derecesine
kadar ileri
gitmiştir.
Bu sistem, idare müessesesinin evvelemirde harp ve hükümet idaresi elemanları
yetiştiren
bir mektep olduğunu göz önünde tuttuğundan talebeyi mu-
ayyen bir hadde kadar her bakımdan tetkik ve kontrol ediyordu.
Talebeler bedeni yönden olduğu kadar ruhi cihetlerden de en iyi eğitime göre
yetiştiriliyorlardı. Bu ruhi eğitim esnasında Müslümanların yaşayış tarzıyla imtizaç
edebilmeleri için
gerekli olan bilgiler de veriliyordu. Liyakat gösterenler, ayrıca, İslâm kanunlarının
dayanağı olan
fıkıh ve kelam ilimleriyle, şark lisanlarını öğreten sıkı bir öğretim devresinden de
geçmek zorunda
idiler. Böylece öğrencinin dini inançları, ruhi ve bedeni hayatı, sistemli bir şekilde
kontrol altına
alınmış oluyordu.
İşi bu şekilde mütalaa edersek Osmanlı eğitim planının herhangi bir Garp ilim
müessesesininkinden daha şümullü olduğu meydana çıkar. Batılı orduların subayları ruh ve
bedenin
gelişmesini sağlayacak şekilde tahsil görür ve teşkilatlandırılırlar; fakat dini dersler
okumazlar ve
hükümet idare mekanizmasını bilmezler. Büyük Amerikan demir yolu ve imalat
kumpanyalarının, memurların
eğitim ve terfileri için tatbik ettikleri metotlar vardır: Bunlar meslekte uzun müddet
devam, liyakata
dayanan terfi ve alt basamaktan üste kayan yükselme imkanları bakımından Osmanlı
müessesesine az çok
benzerler. Bunların verdikleri eğitim yüksek teknikten ibarettir. Ruhi terbiye yönünden
Türklerinkine
benzeyen tarafı yoktur. Osmanlı Eğitim planı umumi kültürde daha esaslı başarılar
sağlıyor. Batı
müesseseleri ve eğitim sistemleri her ne kadar ilmi tedrisatlarının sahası ve mahiyeti
bakımından
Osmanlı eğitim planının çok üstünde ise de pratik neticeleri bakı-
değildir erken kesilir. Osmanlı müessesesinin, yani .sisteminin çok üstün olan
şümulü o
müesseseyi teşkil eden azaların kölelerden ve devşirmelerden müteşekkil olması idi.
Sahipleri bu
köleleri kendilerine daha esaslı hizmet etsinler diye uzun müddet mektepte
tutabiliyorlardı. Ayni
zamanda mükafat cezadan daha tesirli ve kudretli sayılıyordu. Bunlar her talebeden en
fazla verimi
alacak ve onları o şekilde çalışmaya ve gayret göstermeğe teşvik edecek surette tertip
ediliyordu.
(Sayfa : 71)
Enderun Mektebi
Kanuni devrinde yaşayan Menavino adındaki Venedikli bir yazar, yeni oda denilen
seksen
ila yüz öğrencisi bulunan bir okulun tahsil süresini anlatıyor:
«Bir çocuk okulda beş, altı gün kaldıktan sonra ona elifbayı öğretmeye
başlıyorlar.
Mektepte dört muallim bulunuyor. Bunlardan biri ilk yılda okumayı talim ediyor. Diğeri
Arapça Kur'an ve
dinin esaslarını gösteriyor ve izah ediyor. Üçüncü bir hoca da Fars dilini öğretmekle
meşgul oluyor ve
bir ay da yazı meşk ettiriyor; fakat yazı dersleri ihtiyaridir. Dördüncü muallimin ödevi
de edebi veya
alelade Arapça kitaplar okutmaktır.
«Bu çocukların ilk yıl günde iki, ikinci yıl üç, üçüncü yıl dört akçe
tahsisatları var.
Bu tahsisat her sene artıyor. Mektep kendilerine senede iki kat al renkli elbise ve
yazları da beyaz bir
takım veriyordu.
«Disiplin, belirli bir ölçü dahilinde olmakla beraber çok sertti. Genç öğrenciler
kabahat
yaptıkları
zaman günde bir defadan fazla olmamak üzere falakaya çekilirler ve tabanlarına en
çok on
değnek vurulurdu. Onar onar ayrılmış talebe grupları harem ağalarının gece gündüz
nezareti altında
idiler.
«Mutlak itaat, adab-ı muaşeret, nazik muamele, iffet ve namus üzerinde
hassasiyetle ve
ısrarla duruluyordu. Gençlerin okulla ilgisi yirmi beş yaşına bastıkları zaman kesiliyor
ve mezunların
çoğu muvazzaf atlı birliklere veya Babıali sipahilerine veriliyordu. Bunlar okulu
bitirdikleri zaman bir
veda merasimiyle teşci edilirlerdi. Padişah mezunları şahsen birer birer taltif eder ve
yeni
vazifelerinde de iyi davranarak temayüz etmelerini temin için teşvik-âmiz sözler
söylerdi. İş, bu
kadarla da kalmaz ve kendilerine işlenmiş bir hil'at ve en güzel atlarından birini
hediye ederdi. Ekseri
zaman nakdi mükafat da verdiği olurdu.
«Huzuru şahaneden aldığı hediyelerle ayrılan mezunlar cümle kapısına kadar
geçirilir ve
orada muzafferane bir tavırla atlarına atlayıp saraydan bir daha dönmemek üzere
ayrılırlardı.» (Sayfa :
77)
Harem
İnsan kafasında, her şeyi bir diğeri ile muvazi yürütmek meyil ve istidadı
olduğundan
yani taklide mütemayil olduğundan Harem-i Hümayun da Enderun Mektebinin bariz
vasıflarını
taşıyordu.
Hareme yeni alınan kızlar için iki oda ayrılmıştı. Burada onlara ev işi, dikiş,
nakış ve
gergef öğretildiği gibi adab-ı muaşeret ve tarzı hareket dersleri de veriliyordu. Kızlar
orta yaşlı bir
kalfa kadının
nezareti altında olmak üzere onar onar gruplara ayrılmışlardı. Musiki ve raksa
karşı
kabiliyet ve alakası olanlar bunları, ilme karşı istekliler de okuyup yazma tahsil
ediyorlardı.
Hepsi de büyük bir ihtimamla İslâm terbiyesiyle yetiştiriliyorlardı. Enderun'dan
yetişenler gibi bunlar da yirmi beş yaşında saraydan çıkarılıp ya sipahiler veya resmi
memurlarla
evlendiriliyorlar. ve aile yuvası kuruyorlardı.
Liyakata Dayanan Terfi
İnsanlık tarihinde Osmanlı siyaset müessesesinin bir eşine daha tesadüf
edilemeyeceğine
inanmak için ortada bir çok sebepler mevcuttur. Aynen idare müessesesinde olduğu gibi
uzun zamanlar
bunda da sırf zeka ve bilgi hakim rol oynadığından şaşmadan esas plan ve gayesine
sımsıkı sarıldı ve
ondan ayrılmadı.
Atina demokrasisi orta derecede bir zeka seviyesine erişmişti. Fakat kendi
yönünden eşsiz
olan bu zekanın tesirinin baskısı altında müstesna kabiliyetler ayrı bir eğitim
görecekleri yerde
çeşitli unsurlar onların cesaretlerinin kırılmasına sebep oluyordu. Zamanımızın serbest
ve hür
demokrasileri istidat ve kabiliyetli fertlere yükselmek ve önlerine çıkan aşılmaz
maniaları aşmak
fırsatını veriyor. Bu sistemler şüphesiz nazari bakımdan Osmanlı şekli idaresine umumi
olarak üstündür.
Çünkü modern demokrasi, ferde daha fazla serbesti veriyor; fakat Osmanlının tarzıyla
mukayese edildikte
bunların kifayet, fırsat verme ve mükafatlandırma cihetlerin-
den kör, şekilsiz ve müsrifane oldukları görülüyor. Müşahitler arasında Kral
Beşinci
Şarl'ın Babıali nezdinde siyasi mümessili olan Busbecq'in Osmanlı usulünün ziyadesiyle
tesiri altında
kaldığı görülüyor. Bu zat bakın ne diyor:
«Eğer bir adam namussuz, tenbel ve dikkatsiz ise merdivenin alt basamağında
herkesin
hakareti, altında kalır, yükselemez. Bunlar, yani bu sıfatlar Türkiye'de şerefsiz
şeylerdir. Bundan
dolayıdır ki Türkler bütün giriştikleri işlerde başarı gösteriyorlar, etrafa kumanda
ediyorlar ve
İmparatorluklarının hudutlarını günden güne genişletiyorlar. Bu fikirler bizim düşünce
ve
hareketlerimize uymuyor. Bizde liyakata yer verilmiyor. Her şey doğuştaki asalete
istinat etmekte, amme
hizmetinde ilerlemek için yegane yol, doğuştaki asaletin sağladığı imtiyaz ve
itibardır.»
Cezalar
Osmanlılar idare şekille rini tehlikeli durumlara sokacak, onun çalışmasını
sekteye
uğratacak, birliğini bozacak elemanları kullanmamağa çok dikkat ederlerdi. Zafiyete
karşı bir sempati
olmadığı gibi mazeret te kabul etmezlerdi. Bir hükmün infazı tecil edilmez ve yersiz
merhamet
gösterilmezdi.
Sultan Süleyman'ın ağır cezaları tatbike kalbi razı olmadı. Fakat neticede başka
şekilde
hareket imkanı kalmazsa, çok dertleşirdi. Cerbe zaferinden sonra pek o kadar fazla
sevinmediğine hayret
edilmemeli. "Feleğin bütün cilvelerine karşı" nefsini terbiye etmiş olan bu
muhteşem ihtiyar o
kadar kendi
hislerine hakimdi ki zafer gününün bütün gösteri ve alkışları koca padişahta bir
sevinç
emaresinin görülmesine sebep olamadı.
Milyonlarca insanın mukadderatına hükmeden Kanunî'yi şartlar katı yürekliliğe
sevketmiştir. Gönlünde neş'e ve surure yer ayırmamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük
hükûmdarının böyle
hasletlere sahip olabilmesi için kendisini de sıkı bir disipline tabi tuttuğu
anlaşılıyor. (Sayfa :
88)
Osmanlı Ordusunun Disiplin Ve Gayreti
Çağdaş müşahitler Türklerin savaşmağa karşı' olan istekleri ve ordularının
fevkalade
disiplininin hayranı olmuşlardı.
Sükun, intizam, ordugahlarındaki temizlik, lüzumunda hapis veya idam cezaları
gibi
müeyyidelerle desteklenen mutlak itaat, uzun yürüyüşlere, az gıdaya razı olmak, savaşa
karşı iştiyak,
muharebede, şevk, disiplindeki mükemmeliyet, nefs'i kontrol, gayeye sadakat bütün bunlar
Türk
askerlerinin mucizevi hasletlerinden bazılarıdır.
Şimdi şahitlerden bir kaçını hulaseten dinleyelim:
*
**
«Türkler savaşa düğüne gider gibi gidiyorlar.» (Tractatus, eh. XI. Marginal
summary.)
*
**
«Dünya yüzünde hiç bir prens gerek iaşe ve ge-
rekse teçhizat bakımından böyle ordulara sahip değildir. Zapturaptı son derece
mükemmel
olan bu kuvvetlerin bir konağa indikleri zaman bir kargaşalık ve sıkıntı meydana
getirmeleri de ayrıca
takdire değer.» ( Chalcocondyls, 135)
*
**
«Türk hükümdarı, tebaası tarafından en ziyade hürmet ve itaat gösterilendir.» (La
Broquiere, . .Sayfa 273)
«Askeri disiplinleri dürüstlük ve sertlik cihetlerinden eski Yunanlıları ve
Romalıları
kolaylıkla ,geçecek derecededir.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türkler bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler: Komutanlarına
derhal
itaat ederler; savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar; uzun müddet arpa ve su ile iktifa
ederek ekmek, su
istemezler ve şarap içmekten nefret ederler.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed
-)
*
**
«Türk ordusunda sulh ve sükun hüküm sürer. Ecdatlarından miras kalan askeri
disiplin ve
sert kanunların neticesi budur.» (Busbecq, Life and Letters, i, 293)
*
**
«Gayret ve dürüstlüğün muharebede ne kadar ileri gittiğini görmek çok hayret
verici bir
şeydir.
(... ) Eğer askerler hırsızlık ederler veya dövüşürlerse kelleleri gider veyahut
bir
hayli sopa yerler.»
(Postel, i, 129)
*
**
«Yer yüzündeki en ilahi disiplin Türk askerlerindedir. » (Postel, iii, 31)
*
**
«Doğrusu disiplin hiç bir yerde bundan daha iyi, itaat bundan daha kuvvetli
olamaz.»
(Morosini, 261)
*
**
Türklerin yukarıda zikredilen yüksek meziyetleri onların müthiş ve korkunç
kuvvetlerinin
meydana çıkmasına amil olmuştur. Öte yandan hem hudutlarını genişletmek hem de bağlı
oldukları dini
yeryüzüne yaymak için yaptıkları savaşlarda askeri disiplinle beraber sağlam seciyeleri
ve kararlı
olmaları da rol oynamıştır.
İşte bu vasıflar sayesinde İmparatorluk muayyen bir şekilde büyüdü. (Sayfa :
108)
Ordunun Bütünlüğü
Ordunun esas bütünlüğü hazarda silahlı kuvvetleri teşkil eder ve doğrudan
doğruya.
Padişahın şahsı malı sayılır; piyade ve süvarilere ve onların hükümdara karşı olan
bağlılıklarına
dayanır. Ana vatandan başka yerlerde beslenen orduların tek başlarına büyük seferlere
iştirak edecek
kuvvette olmamaları Osmanlı gücünün aleyhine oldu ve bu yüzden zarar görüldü.
Böylece Padişahın Başkomutanlığı altında birleşen muhteşem ordu Osmanlı idare
müessesesinin büyüyen İmparatorluğa tam manasıyla hâkim olmasına mani oldu ve Osmanlı
fütuhatını
sınırladı. Padişahın ancak bir kolu vardı, bu kol uzun ve kuvvetli bir koldu, fakat
muayyen bir mesafeye
kadar ulaşıyor ancak tek bir yöne yumruk atabiliyordu. (Sayfa : 111)
Sarayda Merasim
(Busberq'in tasvirlerinden özet)
«Padişah divanı içlerinde yüksek rütbeli memurların bulunduğu kimselerle kurulu
idi.
Bunlardan başka saray muhafızları, sipahiler, garipler, ulufeciler ve bir çok
yeniçeriler bu meyanda
hazırdılar. Şu kar gibi beyaz ipeklilere bürünmüş kavuklu başlardan husule gelen insan
deryasına bakın!
Şu her cinsten her renkten akıllara durgunluk veren kaftanları tam tarif etmeğe vaktimiz
yok. Her taraf
altın, gümüş pırıltılarıyla ışıl ışıl! Kelimeler bu tabloyu resmetmekten aciz kalıyor.
Bunlar benim o
ana kadar gördüğüm en güzel manzarayı teşkil ediyordu.
Bütün bu haşmet ve debdeye rağmen sadelik ve ekonomi birbirleriyle mezcedilmişti.
Herkesin elbisesi mevkii ne olursa olsun. Ayni biçimdi. Elbiselerin üzerinde bizim
Avrupa usulünde
olduğu gibi çok paraya mal olan ve kısa zamanda eskiyen lüzumsuz süsler mevcut değil.
Türkiye'de ipek ve
kadife çok ucuzdur. Terzi ücretleri bir dukayı geçmez. Bizim Türklerin giyinişlerine
şaştığıU1 z kadar
onlar da bizimkilerine hayret ettiler.
«Türkler ayak bileklerine kadar uzanan kaftanlar giyerler. Bu kaftanlar onları
heybetli
gösterir. Halbuki bizim kostümlerimiz o kadar kısa ki vücudu iyice örtmediği için
vücudun biçimsiz
taraflarını teşhir ediyor.
«Bundan başka bizimkiler insanı kısa boylu gösterdiği halde Türk entarileri uzun
boylu
tesiri uyandırmaktadır.
«Bu muazzam kalabalıktaki sükun ve intizam beni hayrete düşürdü. Böyle
kalabalıklara has
olan bağırtı, çağırtı, itişme ve kakışmadan ortada en küçük bir eser bile yoktu. En ufak
bir rahatsızlık
vermeden herkes rütbeye göre ayrılan kısımda yerini aldı. Türkçede reis anlamına gelen
ağa payesindeki
adamlar oturuyorlar, diğer askeri şahıslar ise içlerinde generaller de dahil olmak üzere
ayakta
duruyorlardı.
«Topluluğun en göze batan tarafı meydanın bir tarafında uzun bir saf halinde
duran bir
kaç bin yeniçeri idi. O kadar sessiz ve kımıldamadan durabiliyorlardı ki uzaktan
kendilerinin insan veya
heykel olup olmadıklarına bir türlü karar vermeden nihayet biri selamımı söyledi. Bütün
başların
selamımı iade etmek üzere eğildiklerini gördüm.
«Müderrislerin maaşları yüksekti, dereceleri arttıkça zam alırlardı. İstanbul,
Bursa,
Edirne ve diğer şehirlere mensup olmak üzere üç gruba bölünmüşlerdi. Okuttukları derse
göre on dereceye
ayrılan bu zevatın yalnız İstanbul'daki sayısı takriben dört yüzdü. Diğer şehirlerde
olanlar veya bütün
sınıflardan gelmeyenler kadı olurlar veya daha aşağı mesleklere girerlerdi. Yüksek adli
makamlara
ta-
lip olanların on dersten geçmeleri mecburiyeti vardı. (Sayfa : 180)
*
**
Tahsil mecburi değildi. Müesseseler ferdi kabiliyete dayandığından Müslüman
çocuklarının
hepsine şamil olamıyordu. Fakat çocuğuna okuyup yazma öğretmek veya Arapça tahsil
ettirmek isteyen, onun
okumayı gerektiren bir mesleğe girmesini arzu eden anne ve babalar böyle bir fırsattan
mahrum
değildiler. Bundan başka ilk okullarda tahsil parasız olduğu gibi bazen öğrencilerin
iaşe ve masrafları
da temin edilirdi, medrese talebelerine de kısmen bakılırdı. Hukuk mekteplerinde burs
verilirdi.
İslâm memleketlerinde en az on ikinci, Osmanlı İmparatorluğunda on altıncı asra
dayanan
bu sistem, Müslüman çocuklarına iyi bir tahsil fırsatı sağlıyordu. Hristiyanlar son
zamanlara kadar
böyle imkanlara sahip olamadılar. Osmanlılar tahsile çok kıymet verirlerdi, fakat
zamanın ilerlemesiyle
muhafazakarlıkları bu faydalı müesseseleri zararlı şekle soktu. Gerek öğretim
sisteminde, gerekse
çalışma tarzında asırlar geçtiği halde bir değişiklik yapılmadığı için talebelerini
vaktiyle ilmin son
saflarına ulaştıran bu müesseseler kifayetsiz hale düştüler. Başka milletlerin çoktan
geçtikleri ve
geride bıraktıkları kademelerde kaldılar. (Sayfa: 203)
Müftülerin Kuvveti
Yavuz Sultan Selim'in fikrinin devlet adamı gözü ile bakıldığı zaman çok parlak
ve ileri
görüşlü
olduğu meydana çıkar. Bu fikri tatbik edebilseydi İslâm müessesesi için büyük bir
üstünlük sağlayacaktı. İlk bahiste belirtildiği gibi Osmanlı İmparatorluğundaki
Hristiyan kiliseleri
Müslüman müessesesine cephe almış karakterde bir teşkilata sahiptiler. Bunların ortadan
kaldırılması
Türklere bütün sahayı serbest bırakacaktı. Bu takdirde İslâm müessesesinin neticede
İmparatorluğa veya
bütün dünyaya bir fayda sağlayıp sağlamayacağı bir tahmin konusu olduğu gibi onun
münakaşasının yeri de
burası değildir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu bu teşkilattan temizlenseydi, dikkati
çekecek bir birlik
hasıl olacaktı. Bu teşkilat, yani kilise teşkilatı eski, kuvvetli ve adeta dokuz canlı
idi. Hristiyan
tebanın bütün ümitlerini sinesinde besliyor ve kuvvetlendiriyordu. Bunlar ayakta
durdukça imparatorluk
milletlerinin birbiriyle kaynaşmaları mümkün değildi. Kiliseler, kendi cemaatlerinin
milliyet hislerini
söndürmediler. Bu hisler sayesinde İmparatorluğun büyük parçaları üç asır sonra ana
vatandan koptu. Eğer
Yavuz gayesine ulaşsaydı, Yakın Şarkın tarihi bugünkünden çok daha farklı olurdu. Fakat
şeriatın
koruyucusu olan müftü de kendi nokta-i nazarından haklı idi. Hristiyanların durumu
sağlam bir Kanuni
temele istinat ediyordu. (Sayfa : 211)
Bütün Olarak İdare Müessesesi
Fakat, on altıncı asırda bariz bir arzu vardı. Bu arzunun temeli, büyüklüğü
müdrik olmak,
kuvvet iftarı, İslâmiyete sadakat, hükümeti iyi nizama sokmak, akıllıca idare etmek,
tebaalarına mümkün
olduğu kadar yumuşaklıkla muamele etmek gayesiy-
le atılmıştı. Kanuni bir çok çetin meseleleri ele aldı ve dirayetli memurları
vasıtasıyla
devletinin işlerini nizama soktu. Daha daimi neticelere ulaşamamasının sebebi,
vazifesinin insan
takatinin üstünde çok ağır bir yük olmasıdır. Sultan Süleyman'ın İmparatorluğunu misli
görülmemiş
yüksekliklere çıkaranlar perişan ve sefalet içinde hayat süren köylülerin ve çobanların
çocukları idi.
Hemen hemen hepsi umumi yarı şehirli ana ve babaların sulbünden geldiler. Bu genç
insanlar nasıl
yükseldiler? Onlar yükseleceklerini kuvvetle ümit ederek, derin bir itimatla, o mevkie
gelmelerini temin
eden kişilere kendilerini nasıl kabul ettirebildiler?
Eğer bu adamlar yükselmelerine yüksek mevkiler işgal etmelerine rağmen cahil ve
dar
fikirli kalsalardı Osmanlı Tarihindeki hadiseler bugünkü kadar şayanı dikkat olmazdı. Bu
insanların
hakikaten kültür sahibi ve münevver şahıslar oldukları çok açıktır. Bunların bugün
yaşayan torunları
Garp milletleri arasında nadiren görülen tipte ince ruhlu adamlardır. Cemiyet için,
savaş için, hükümet
için adam yetiştirmek Osmanlı idare müessesesinin iktidar ve daimi bütünlüğünün bir
eseridir.
Son günlerde olduğu gibi bu müessesenin şiddetli darbelere, büyük kayıplar
pahasına
dayanabileceği mukadderdi. Bu korkunç darbeler içinde ana müesseseyi teşkil eden tali
müesseselerin
muhasım guruplara ayrılması ve esas prensiplerden uzaklaştırılması gibi hareketlerin
yanında içerden ve
dışardan hücumlara maruz kalmasına rağmen binayı teşkil eden esas çatı yıkılmadı. Tam
çökeceği kanaati
hasıl olduğu zamanda kendisine her zaman can yoldaşı olan İslâm müessesesi bu
imparatorluğun
hayat
kıvılcımını iki asırdan fazla bir müddet yaşattı. Hatta bugün bile onun
kaybolmayan ruhu
bambaşka, yepyeni bir meşaleyi alevlendireceğini vaadediyor.
Bu yeni meşale eski müessesenin hareketlerini sekteye uğratan tahdidatı yakıp
ortadan
kaldırdığı için daha fazla nur saçacak ve bu nur sayesinde muktedir fertler imanlarını
muhafaza
edeceklerdir.
Bu ışık ayni zamanda o fertlerin tahsilde ileri gitmelerini, kaldıracakları kadar
mesuliyetle, kendilerine itimat edilmesini mümkün kılacaktı.
İşte burada maziyi devam ettirecek olan yeni Türkiye'nin istikbaline karşı olan
ümitler
saklı bulunuyor. Bugün bile kıymetli fikirler verebilecek olan Osmanlı idare müessesesi
İmparatorluğun
iptida devresinde dünya çapında ehemmiyeti olan bir şeydi. Titizlikle, dikkatle seçilmiş
çeşitli
malzemeden kendisine metin, dayanıklı ve sade bir bina inşa etmişti. Küçük devletleri,
birbirinin hasmı
olan milletleri bir araya toplayarak iyi idare edilen sürekli, uzun ömürlü bir
İmparatorluk meydana
getirdi. Kanuni Sultan Süleyman saltanatı zamanında servet, haşmet, kuvvet bakımından
hiç bir insan
yapısı Osmanlı idare müessesesine eşit olamamış ve onun kadar süratli harekete
geçemediği gibi yurt
içinde ve dışında onunki kadar esaslı hürmet telkin edememiştir. (Sayfa: 194)
İslâmiyet Müessesesine Umumi Bir Bakış
Özet halinde bir kaç kelime Osmanlı İmparatorluğundaki İslâmiyet müessesesinin
kısa bir
tari-
fini çizecek. Bu müessese peygamber Hazreti Muhammed'in hayatı ve çalışması
üzerinde
kurulmuş bir sistemi temsil ediyor ve yaşatıyordu. Bu sistem fertlerin dünyevi
hayatlarının bütün
cepheleri, ebedi ahret alemi için olduğu kadar teşkil ettiği devletin varlığı hususunda
da yeterlik
iddia ediyordu. İslâmiyet yalnız kendi mensubu olan Müslümanlar için değil aynı zamanda
gayri müslim
tebaa ve ecnebi misafirlere de yer ayıran ve mevkii veren bir dindir. Bu müessesenin
kudreti bütün
Osmanlı İmparatorluğunu kaplamış hatta siyasi müsahebenin sınırlarını da aşmıştı. İslâm
müessesesi en
nihayet bütün kuvvetini imparatorluğun Müslüman doğmuş nüfusunun eline bağlılığından,
sevgisinden ve
kuvvetli imanından alıyordu. Bütün Müslümanların ayni mezhep ile aynı itikatta
olmadıkları muhakkaktır
ve bir çok mezheplerin amelleri de Hanefi mezhebinin mukaddes kanunlarına pek uymaz.
Fakat buna rağmen
kuvvetli ve itibarlı dinlerine bağlıdırlar. Hz. Muhammed'in yolundadırlar. Bir anlamda
İmparatorlukta
yaşayan bütün Müslümanlar bu müessesenin üyeleri idiler. On altıncı yüzyılda her hangi
bir insan kendi
çocuğunun bu teşkilatın çerçevesi içinde çok yüksek bir mevkie çıkabileceğini ümit
edebiliyordu. Çünkü
bütün istenilen çalışkanlık ve tabii istidattı. Her yerde okula gitmek fırsatı hemen
hemen mevcuttu,
talebe bir kere istidadını gösterince tahsil için yakınlarına yük olmazdı. Padişahların,
dindar
fertlerin geçmişlerinin ruhlarını şâdetmek gayesiyle sağladıkları mali yardımlar bu
gençlerin okuma
alanında ileri gitmelerine sebep oluyordu. İslâm müessesesi esas itibariyle
demokratikti. Hazreti
Muhammed'in şeriatına tabi olan imparatorluk içindeki butopluluk tam bir ahenk ve
salabetle birleşmişti.
Bütün müminler Allah'ın indinde eşittiler ; hepsi de bu sistem içindeki şerefli
mevkilere yükselmek için
müsavi derecede fırsatlara sahiptiler. Bu müessese dahilinde dinin manevi sahasında
temayüz etmek
peygamber sülalesine veya doğuştaki asalete dayandığı halde tesirli ve önemli amme
işlerinde mevki
sahibi olmak için şer'î kanunlara tam bir vukuf lazım idi. Öğretmenler, kanun yapanlar
ve kadılar gibi
üç şerefli mesleğin adamları üstün şekilde planlanmış mükemmel bir öğretim sisteminde
aynı ders
kitapları ve aynı fikirlerle yetişiyorlardı. İster İstanbul'da, ister Kırımda ister
Cezayir'de,
Budapeşte'de, Kahire'de olsun şeriatı Muhammediyenin şümullü ve değişmez mukaddes
kanunları yaşlı,
ciddi, bilgili profesörler, kanuncular ve kadılar tarafından tedris ediliyor ve aynı
kuvvetle tefsir ve
uygulanıyordu.
Ulema, çocuklara, her şeyin kendine silinmez surette tesir ettiği yaşlarda
vaktiyle
öğrenmiş oldukları bilgileri bu sefer muallim sıfatıyla ulaştırıyorlardı. Aynı bilgin
insanlar öğretim
şeklinde bütün bu bilgileri kendilerine mal ettikten sonra yüksek mevkilere
getiriliyorlar. Fakat bu
sefer çocuklara ders vermiyor, vatandaşların talebelerini değil İmparatorluğun
mukadderatı ile
uğraşanları idare ediyorlardı. Buna rağmen bütün bu sıkı gayretlerin istikameti şeriat
kanunları
değişmez fikir ve ruhunu aşılamak ve idame etmekti. Hukukçu olsun, profesör olsun,
kanuncu olsun bütün
bu meslek sahipleri esas itibariyle birer öğretmenden başka bir şey değildiler. Ulema
küçük .
çocuklardan yaşlı ihtiyarlara kadar İmparatorluktaki bütün fertlere hocalık ediyordu.
Gençler için
mektepleri, ibadet yerlerini, bü-
yükler için mahkemeleri ve danışma mevkiilerini idare ediyorlardı. Her önemli
hükümet
memuru hemen müracaat edebileceği bir kadı ve müftü el altında idi. Her padişah yalnız
kazasker ve
müftülerle temas halinde kalmıyor, yanında ziyadesiyle tevazu gösterdiği bir ruhani
müşavir
bulunduruyordu. Bu zatlar padişah hocası ünvanı gibi bariz ve yüksek isimler taşırlar
idi.
Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman tebaası üzerinde kurulan bu İslâmiyet
müessesesinin bir
özelliği hükümetle el ile eldiven gibi tam bir uygunluk ve ahenk sağlaması idi. Bu
teşbih şekil
benzerliğinin hudutlarını aşabilir. El eldivenli olsun aynı hudut ve kiyafete sahiptir.
Fakat diğer
tarafta eldiven içinde el olmadığı vakit faydasızdır. Bu yüzden bir sürü eldiveni peşi
peşine giyecek
kadar uzun ömürlü olabilir. (Sayfa.: 224)
*
**
«Türkler ister galib, ister mağlub ve ister hakim, ister mahkum olsunlar, hiç bir
zaman
hiç bir yerde milli dillerine karşı besledikleri imandan inhiraf etmemişler, eski soy
hatıralarını
unutmamışlardır. Miladın 800 tarihinden 1000 tarihine kadar iki asır içinde Türkler
Şamanîlikten Nesturi
Hristiyan lığına ve Nesturîlikten de Müslümanlığa geçmek suretiyle üç defa din
değiştirdikleri halde dil
değiştirmemişlerdir. Karayim Yahudileri de Tevrat'ı İbrani harfleriyle, fakat Türk
diliyle
yazmışlardır... »
Léon CAHUN
*
**
«Fransa'nın letafetinden bahseden (Roland) a hiç
benzemeyen Türk kahramanı memleketinin güzelliğinden bahis bile etmez; bilakis
dağlardaki
sevgili ormanlarının işe yarayacak hiçbir mahsul vermediğinden bahseder; fakat buna
rağmen onu kalbinin
bütün kuvvet ve kudretiyle sever ve şanlı olmasını ister. Bu noktada milli şeref
hissinin hususi bir
şekli, vatanperverliğin bir bakıma dar olmakla beraber başka bir bakımdan da pek asri
bir nev'i
belirmektedir: Bu his, askeri şan ve şerefin hiç bir başka maksat olmaksızın sırf şan ve
şeref diye
özlenmesi ve nefsini tatmin hazzından başka hiç bir emel beslenmemesi demektir.»
Léon CAHUN (Introduction à l'histoire de l'Asie)
*
**
İstibdadın Sınırları
Osmanlı padişahının kuvvet ve kudretini tahdit eden tek şey şeriat denilen
mukaddes İslâm
kanunları idi. Bu kanunların sultanlar tarafından tadil edilmesi imkan ve ihtimal
dahilinde
değildi.
Şer'î kanunlar bir katibin boynunun vurulmasından düşmana harp ilanına kadar her
şeyi
sınırlıyor, hatta padişahlar müşkül mali durumlara düştükleri halde yeni vergiler tarhı
için yapılan
hareketleri de önlüyor ve kontrol ediyordu. Bu kanunlar yalnız Müslümanları değil aynı
zamanda gayri
müslimleri de kendilerine yapılması muhtemel keyfi hareketlere karşı koruyordu. (Sayfa :
25)
Arazi Esasına Dayanan idari Sistem
Bu sistem peşi peşine yapılan fütûhatla elde edilen geniş arazi parçalarını idare
ediyordu. Zaptedilen ülkeleri birbirine bağlayan muhtelif şekilde münasebetlerdi.
Hadise, idarenin niçin
günden güne kırtasî şekillere dökülmesini göstermeğe kafidir.
Nizamatın sayısız halde teferruatlı olması olayların yakından mürakabesini
gerektiriyordu. Bu şekilde mevzii idareye ihtiyaç hasıl olduğundan ademi merkeziyete
doğru kuvvetli bir
cereyan hasıl oldu. Fakat memurların işlere karşı intibakları rüşvete ve her türlü
suiistimale yani
görevlerini kötüye kullanmalarına sebebiyet veriyordu. Sultan Süleyman yaptığı
kanunlarda, bu durumu
sadeleştirmek ve bir sistem dahiline almak için birçok gayretler sarf etti ve bir
dereceye kadar
muvaffak da oldu. Fakat karışıklıkların sebeplerini ortadan kaldıramadığı gibi neticede
işlerin
evvelkinden daha fazla kötüleşmesinin önüne geçecek tertibatı alamadı. (Sayfa :
26)
*
**
«Malumdur ki Üçüncü Sultan Osman bir Cuma günü camiye gitmediği için halkın
galeyanını
teskîn edememiş ve işte bundan dolayı hastalığından mütevellit za'fıyla tâkatsızlığına
rağmen ertesi
haftaki Cuma selamlığında Ayasofya camiine gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Padişah
atının üstünde
sendeleyerek ve etrafında yaya yürüyen maiyyet adamları tarafından desteklenerek
sarayına avdet ederken,
sarayın iki avlusunu birbirinden ayıran iki
kapı arasında kendini kaybetti; hemen başına bir şal örtüldü ve dairesine
naklinden
birkaç dakika sonra da can verdi. İşte bundan da anlaşılacağı gibi, padişahların
istibdadı örf ve adetle
halkın istibdadından çok hafiftir.»
A. L. Castellan
"Moeurs, usages, costumes des Othomans et abrégé de leur
histoire"
*
**
«Türk ülkesinin hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle
asilzadelerden
mürekkep hiç bir yüksek tabaka yahut zadegan sınıfı mevcut değildir; işte bundan dolayı
etle kemikten ve
sinirle kandan ibaret bütün canlı mahluklar hep aynı vaziyettedir ve dünyanın her
yerinde olduğu gibi
vahşi hayvanlar bile birbirlerinden nasıl şecaat ve cesaretleriyle ayrılırlarsa,
Türkiye'de de insanlar
arasında ancak işte o kadar fark gösterilebilir.»
Chalcondyle
"Histoire generale des Turcs"
*
**
«Dünyada Türkiye'den başka hiç bir memleket yoktur ki bütün dinlerin ahkamı orada
olduğu
kadar serbest tatbik edilebilsin ve oradan daha az müdahaleye maruz olabilsin. Bütün
Katolik din
adamları orada dini vazifelerini yaparlar, ayinlerini icra ederler, dualarını okurlar,
kilise
ayinlerinde bulunurlar ve tıpkı Roma'da olduğu gibi istedikleri kıyafetlerle sokağa
çıkarlar. Hatta
Tersane zindanlarında bile Katolik esirler için küçük kiliseler vardır. Kürek mahkumu
Rumlarla
Ermenilere gelince, "onların papazları da padişahın gemileriyle kadırga-
larına kadar giderek şaraplı ekmekle günah çıkarma ayinleri bile
yaparlar».
«... Din ayrılığından dolayı insanlar birbirine karşı kin besler: Bu nakîsa
İslâmiyetten
ve hatta Hristiyanlıktan daha eskidir. Fakat bu istihlafın Türkiye'de hiç bir zararı
görülmez, çünkü
Türkler kendi dinlerinden ne kadar ayrı olursa olsun, hiç kimseyi dininden dolayı tehdid
etmezler. Eğer
bizde de din düşmanlığı böyle alelade bir istihfaf dan ibaret olsaydı veyahut fi'liyyâta
inkılâb edip
durmasaydı, her halde bizim Avrupa'nın birçok milletleri kendilerini mes'ud addederlerdi
!»
A. de la Mortraye «Voyages en Europe, Asie et Afrique»
*
**
«Türkiye hiç bir zaman dini tedhişlere ve Engizisyon mezalimine sahne olmamıştır.
Bil'akis Hristiyanlık taassubunun bedbaht kurbanlarına vatan topraklarında bir melce'
açmıştır. Tarihe
bakarsanız görürsünüz ki, On Beşinci asırda İspanya ile Portekiz'den tard edilen
binlerce Yahudi
Türkiye'de öyle bir melce' bulmuşlardır ki takriben üç yüz senedir onların torunları
orada gayet sakin
bir ömür sürmekte ve ancak bazı memleketlerde Hristiyanların ve bilhassa Ortodoksların
mezalimine karşı
kendilerini korumak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bugün hala Atina'da Paskalya
yortuları boyunca hiç
bir Yahudi sokağa çıkamamaktadır. Türkiye'de ise, eğer İsrail oğulları Rum ve Ermeni
cemaatlerinin
hakaretlerine uğrayacak olurlarsa, mahallî idareler derhal onları himaye altına
almaktadır.
Padişahın o geniş ve sakin ülkesinde bütün dinlerle bütün milliyetler yan yana
yaşamaktadır. Her ne kadar cami, kiliseyle havradan üstün bir vaziyetteyse de, onları
ortadan
kaldırmamaktadır. Onun için Katolik mezhebi Paris'le Lyon'a nisbetle İstanbul'la
İzmir'de daha
serbesttir. Türkiye'de hiç bir kanun bu mezhebin sokak ayinlerini men'etmedikten başka,
salibini de
kilisede mahpus tutmak gibi bir mecburiyet ihdas etmemektedir. Mezarlarına götürülen
ölülerin arkasından
uzun bir papaz kafilesi kilise şamdanları taşımakta ve Katolik ilahileri söylemektedir.
Takdis ayini
yortusunda Galata ile Beyoğlu'nun bütün kiliselerindeki papazlar ruhani alaylar halinde
ilahiler
söyleyerek ve haçlarıyla bayraklarını taşıyarak caddelere çıktıkları zaman, kendilerine
bir askeri kıt'a
refakat etmekte ve bu kıt'a Türkleri bile alayın etrafında sıralanmaya mecbur
etmektedir.»
A. Ubicini
"La Turquie actuelle"
BEDİR YAYINEVİ
P. K. 1060 - İSTANBUL (Telf: 27 61 13)
--«0»--
Vilayet Karşısı, Ankara Cad. No: 7/1 İSTANBUL
Yorumlar
Yorum Gönder