Sait Faik Abasıyanık 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda dünyaya geldi. İlköğrenimini
Rehber-i
Terakki Okulu’nda tamamladıktan sonra, 1925’te İstanbul Erkek Lisesi’ne yazıldı. Aldığı
disiplin cezası
nedeniyle ortaöğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde tamamlamak zorunda kaldı (1928). Bir
süre İstanbul
Darülfünunu’nda (Üniversitesi) Türkoloji okudu (1928). Babası Mehmet Faik Bey’in
isteğiyle iktisat
öğrenimi için İsviçre’ye gitti. Lozan’dan kısa süre içinde ayrılarak Fransa’nın Grenoble
şehrine geçti
ve 1931-1935 yılları arasında Fransa’da kaldı. İstanbul’a dönünce kısa bir süre
Halıcıoğlu Ermeni Yetim
Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Babasının ısrarıyla açtıkları toptancı tahıl
dükkânını işletmeye
başladı, fakat başarısızlıkla sonuçlanan bu girişimin ardından sadece yazı yazarak
geçinmeye karar
verdi.
Babasını 1939’da kaybetti ve annesi Makbule Hanım’la birlikte Burgazada’daki
evlerinde
yaşamaya başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ay kadar Haber gazetesinde adliye
muhabirliği yaptı
(1942). “Modern edebiyata yaptığı hizmetlerden dolayı” Amerika’daki Mark Twain
Derneği’ne onur üyesi
seçildi (1953). 11 Mayıs 1954 tarihinde uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına
yenik düşerek
hayatını kaybetti. Annesinin ölümünün ardından (1963) Burgazada’daki evleri “Sait Faik
Müzesi” haline
getirildi (1964). Vasiyeti gereğince kitap teliflerinden elde edilen gelirler
Darüşşafaka Cemiyeti’ne
kaldı. 1955 yılında yazarın annesi tarafından başlatılan “Sait Faik Hikâye Armağanı”
sürmektedir.
Eserleri
Öykü: Semaver (1936, Remzi
Kitabevi), Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi), Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi), Lüzumsuz
Adam (1948, Varlık
Yayınları), Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları), Havada Bulut (1951, Varlık
Yayınları), Kumpanya
(1951, Varlık Yayınları), Havuz Başı (1952, Varlık Yayınları), Son Kuşlar (1952, Varlık
Yayınları),
Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları), Az Şekerli (1954 -ölümünden sonra-,
Varlık
Yayınları).
Roman: Medar-ı Maişet Motoru
(1944,
Yokuş Kitabevi; 2. baskısı Birtakım İnsanlar adıyla, 1952, Varlık Yayınları), Kayıp
Aranıyor (1953,
Varlık Yayınları).
Şiir: Şimdi Sevişme Vakti
(1953,
Yenilik Yayınları).
Röportaj-Öykü: Tüneldeki
Çocuk
(1955, Varlık Yayınları), Mahkeme Kapısı (1956, Varlık Yayınları).
Diğer Yapıtları: Balıkçının
Ölümü-Yaşasın Edebiyat (1977, Bilgi Yayınevi), Açık Hava Oteli (1980, Bilgi Yayınevi),
Müthiş Bir Tren
(1981, Bilgi Yayınevi), Sevgiliye Mektup (1987, Bilgi Yayınevi).
Çeviri: Georges Simenon’dan
Yaşamak
Hırsı (1954 -ölümünden sonra-, İstanbul Yayınları)
Darüşşafaka: Eğitimde Fırsat
Eşitliği...
Edebiyatımızın büyük öykücüsü Sait Faik Abasıyanık’ın eserlerinin yasal
temsilcisi
Darüşşafaka Cemiyeti, 1863 yılından bu yana yardımsever vatandaşlarımızın bağışlarıyla,
babası veya
annesi hayatta olmayan, maddi olanakları yetersiz, yetenekli çocuklarımıza uluslararası
standartlarda
eğitim fırsatı sunuyor. Dokuz yaşında ailelerinden emanet alınan çocuklarımızın düşünen,
araştıran,
sorgulayan, özgüvenli, topluma karşı sorumlu, aydın bireyler olarak hayata atılmalarını
sağlıyor. Bugün
ülkemizin dört bir yanından sınavla seçilen 1.000’e yakın öğrenci, İstanbul Maslak’taki
Darüşşafaka
Eğitim Kurumları’nda, dördüncü sınıftan liseyi bitirinceye kadar tam burslu ve yatılı
okuyor.
Öğrencilerin eğitim hayatları boyunca giyim, barınma, yemek, kırtasiye, sağlık gibi tüm
ihtiyaçları
Cemiyet tarafından karşılanıyor.
1863 yılında Yusuf Ziya Paşa, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Gazi Ahmet Muhtar
Paşa,
Sakızlı Ahmet Esat Paşa ve Ah Naki Efendi tarafından kurulan Darüşşafaka Cemiyeti’nin
başlangıçtaki
amacı, Kapalıçarşı’daki esnaf gençlerin eğitimine kaynak sağlamaktı. Beyazıt’taki eski
Valide
Mektebi’nin onarımını üstlenen Cemiyet, pek çok aydının burada gönüllü öğretmenlik
yapmasını sağladı.
1868’e gelindiğindeyse Cemiyet, İstanbul Fatih’te okul inşasına başladı; 29 Haziran
1873’te
“Darüşşafakat’ül İslamiye” adıyla kapılarını parasız, yatılı ve özel statülü olarak açtı
ve o günlerden
bugüne “eğitimde fırsat eşitliği” misyonuyla varlığını daha da güçlendirerek
sürdürüyor.
Darüşşafaka ve Sait Faik: Darüşşafaka’nın misyonuna gönül verenlerden biri de
Sait
Faik’tir. Vefatından bir yıl önce, Fatih’te bulunan Darüşşafaka Lisesi’nin düzenlediği
bir edebiyat
matinesine katılan ve ardından okulu dolaşan usta yazar, gördüklerinden o kadar
etkilenir ki, annesi
Makbule Abasıyanık’a kitaplarının telif hakkını ve mal varlıklarını Darüşşafaka’ya
bağışlamayı önerir.
Annesi de bu arzuya uyarak yazarın vefatından sonra, 8 Kasım 1954 tarihinde düzenlediği
vasiyetnameyle
kitaplarının telif haklarını ve bazı gayrimenkulleri Cemiyet’e bırakır. 1964’te
kendisine intikal eden
bu vasiyetnameye titizlikle sahip çıkan Darüşşafaka, yazarın pek çok öyküsünü kaleme
aldığı evini “müze”
olarak korumaya aldı ve ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs’ta o yıl içinde yazılmış en iyi
öyküye “Sait Faik
Hikâye Armağanı”nı vermeye başladı. 1955 yılından bu yana verilen armağan,
edebiyatımızın “en uzun
soluklu öykü yarışması” unvanını elinde bulunduruyor. Armağan, 2012 yılından itibaren
Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları iş birliğiyle veriliyor.
Ayrıntılı bilgi için: www.darussafaka.org
SAİT FAİK ABASIYANIK
SON KUŞLAR
EDİTÖR
RÛKEN KIZILER
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
ADİL İZCİ
1.-3. BASIM: VARLIK YAYINEVİ, 1952-1965
4.-22. BASIM: BİLGİ YAYINEVİ, 1970-2001
23.-26. BASIM: YKY, 2002-2011
I. BASIM: EKİM 2012, İSTANBUL
XXI. BASIM: ŞUBAT 2020, İSTANBUL
I. BASIM: MAYIS 2021, İSTANBUL
V. BASIM: EKİM 2022, İSTANBUL
ISBN 978-625-405-437-2
Öykü
SAİT FAİK
ABASIYANIK
Son Kuşlar
İçindekiler
Son Kuşlar 1
Bulamayan____________________________________________.9
Yaşayacak 21
Kendi Kendime 27
Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikâye...______31
Bir Kaya Parçası Gibi39
Gün Ola Harman Ola 43
Ağıt 49
Balıkçısını Bulan Olta 55
Barba Antimos 59
Haritada Bir Nokta 65
Sivriada Geceleri 75
Sivriada
Sabahı_______________________·._________________________________81
Türk Ülkesi 89
Yandan Çarklı 95
Pay..________________ 99
Korentli Bir Hikâye_____________________105
Kırlangıç Yuvasındaki
Kadın...........................................113
Dondurmacının Çırağı 119
Sait’ten Hatıralar / Bedri Rahmi
Eyüboğlu......129
vii
Bu edisyon, Varlık Yayınları tarafından 1952 ve 1956 yıllarında yayımlanan
birinci ve
ikinci baskılar ile YKY’nin 2011'deki 13. (son) baskısı karşılaştırılarak
hazırlanmıştır. Farklı
dillerden aktarılan sözcüklerle ilgili bir sözlük çalışması yapılmış, gerekli görülen
sözcüklere
dipnotlama yöntemiyle kitapta yer verilmiştir. Rumca sözcüklerin Türkçe karşılıkları
için Ari Çokona’ya
başvurulmuştur.
“Ağıt” (s. 49) adlı öykünün sonundaki “Burgazada’nın en önemli balık yatakları
(Akılla
Millas çizimi)” haritası, Sait Faik’in öykülerinin vazgeçilmez mekânı olan
Burgazada’daki, bugün artık
anılmayan kimi yerleri göstermesi bakımından okuyucuya yararlı olacağı düşüncesiyle
eklenmiştir.
Editörün notu
viii
Son Kuşlar
Kış, Ada’nın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz,
maestro, dıramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman;
öteki yakada yaz,
daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi
oturmuştur. Gitmekle
gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın,
bekleyen bu güzel
yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu Ada’da seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim
-Övünmek için
değil-.
Herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden
alıştırmak ve
hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı
kovalayan
huyumla yazın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. Nerede yakalarsam orada kucaklarım
onu. Kimi bir
çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. Kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün
eski ihtişamıyla
daha yeni başlamıştır.
Yazın daha parça parça, lime lime, bohça bohça eşyalarıyla gitmek için fazla
telaş
etmediği Ada’nın bu yakasında, hiç ev yoktur. Yalnız bir tek kır kahvesi vardır.
1
Bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında, bir apartman terası kadar ufak bu
kır
kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer, hâlâ sinekler kahve fincanının
etrafına
konarlar. Bütün sesler kesilmiştir. Kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. İçindeki,
şimdi
Yeşilköy’e inecek yolcuları düşündüğüm, yalnız bu yazıyı yazarken oldu. Ondan evvel de
uçaklar geçmişti.
Ama hiç, içindeki yolcuların Yeşilköy’e neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın
sonunda inmiş
bile olduklarını düşünmemiştim.
Kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. Kahveciden çok, ters bir devlet memuru
hüviyeti
taşır. Hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını salık vermemiş olsalar, dünyada
kahveci olmazdı.
Tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. Bir kır
kahvesi, bir
köyün kahvesinin üç beş gediklisi... Bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik
yaşama bundan
güzel başlar ve biter mi?
Ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir
şekilde ılık
havada hiç kurumayacaklar. Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan
homurdanacak mı?
Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar... Asmanın yaprakları daha
yemyeşil. Bizim
bahçedeki kurudu bile.
Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un
neresi kim
bilir? Sesler neden gelmiyor?
Bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. Bizim Ada, uçakların üstünden geçtikleri
bir yol
güzergâhı olmalı ki, hep ya üstümden ya solumdan geçip gidiyorlar.
2
Kedi sustu. Köpeğim gözünü kapadı. Karga sesleri geliyor şimdi de. Vaktiyle bu
Ada’ya bu
zamanda kuşlar uğrardı. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Küme küme bir ağaçtan ötekine
konarlardı.
İki senedir gelmiyorlar.
Belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.
Sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, Ada’nın tek
tepesine
doğru gittiklerini görürdüm. İçim cız ederdi.
Büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış, pislik renginde acayip çomaklar
vardı.
Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına
çığırtkan
kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. Hür kuşlar, kafesteki
çığırtkan kuşun
feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. Çayırlıkta bir
başka ağacın
gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. Sonra
kuşların üşüştüğü
ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye
doğru şimdilik
uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar,
hemen dişleriyle
oracıkta boğarlardı. Ve hemen canlı canlı yolarlardı.
Hele bir tanesi vardı, bir tanesi. Çocukları bu işe seferber eden de oydu.
Ökseleri
cumartesi gecesinden hazırlayan da... Konstantin isminde bir herifti. Galata’da bir
yazıhanesi vardı.
Zahire tüccarıydı. Kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü
kara kara benekli
bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın
bir
gülmesi...
3
O esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilavın
hazzıyla
pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir
görseydiniz...
Hani sessiz, zenginliğini belli etmez, mütevazı adamdı da... Konu komşusu da
severdi
hani. Hiçbir şeye, hiçbir dedikoduya karışmazdı. Sabahleyin işine kısa kısa adımlarla
koşarken, akşam
filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz; iriliğine, sallapatiliğine, Karamanlı
ağzı konuşuşuna,
basit ama, hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı,
hakkında kötü
bir hüküm de veremezdiniz. Kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir
tanesinden bir
tanesiydi.
Ama, güz mevsiminde birdenbire böyle canavar kesilirdi. Akşam beş otuz beş
vapurunun arka
tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülayim bakan gözlerini havaya
kaldırır, eylül
sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. Birden yüzünün ve gözlerinin
parladığını
görürdünüz.
Havada ve denizdeki tirşe* maviliğin üstünde birtakım esmer damlacıklar
görünürdü. Sağa
sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip
giderlerdi.
Konstantin Efendi onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. Gözlerini
kısardı. Esmer
lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek
olursa gözünü
kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:
— Bizim pilavlıklar geldi, derdi.
Kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklarıyla
dişlerinin
arasından onlara ses-
* Yeşil ile mavi arası bir renk.
4
lenirdi. Kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur
etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.
Havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde
teşrinlerin*
sonlarına doğru, ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamayan bulutlu, tatlı, sümbüli
günlerde, o, en
çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi
iki yüz elli gram
et vermeyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden
birer birer
toplardı.
Seneler var ki kuşlar gelmiyor. Daha doğrusu ben göremiyorum. Güzün o güzel
günlerini
penceremden görür görmez, Konstantin Efendi’nin bulunabileceği sırtları hesaplayarak
yollara çıkıyorum.
Bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. Halbuki sonbahar kocayemişleri,
beyaz esmer
bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca
insana sulh, şiir,
şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız
bir dünya
düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir.
Konstantin Efendi
mâni oluyor. Zaten kuşlar da pek gelmiyorlar artık. Belki birkaç seneye kadar nesilleri
de tükenecek.
Her memlekette kaç tane Konstantin Efendi var kim bilir? Kuşlardan sonra şimdi de
milletin yeşilliğine
musallat oldular. Geçen gün yol kenarındaki yeşilliklere basmaya kıyamayarak yola
çıkmıştım. Konstantin
Efendi’nin günlerinden bir gündü. Gökte hiç kuş gözükmüyordu. Evden çıkarken
* Ekim ve kasım aylarına verilen ortak ad.
5
isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. İsketem tek gözünü verip bana dostlukla
bakmış,
incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.
Onu, ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. Kuşlar
yoktu şimdi
havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya... Baktım: Bu yeşilliklerin bazı
yerleri sökülmüş.
Biraz ileride dört çocuğa rastladım. Yürüyorlar. Yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor,
bir kaldırım
taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dolduruyorlardı:
— Ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— Sana ne? dediler.
Fukara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.
— Canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
— Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar
da...
— İngiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin...
— İngiliz çimiyle bu bir mi?
— Bu daha mı iyi?
— İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen mi olur? Hollandalı öyle demiş.
Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya men ettiler. Gizli gizli, gene
çimenler yer
yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey’e ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol
kenarındaki
çimenleri sökmek cezayı mucip* olmuyormuş.
Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.
* Sebep.
6
Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer
lekeler
göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da
göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve
yeşillikleri
çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.
7
Bulamayan
Güzün vapurlar bizim köye yaz insanlarından başka insanlar getirir. Vapurun yaza
göre
tenha güvertesinde, yüzleri rüzgârla sakaldan hafifçe soluk, orta yaşlı insanların
düşündüklerini,
ciğerlerine hazla, derin derin deniz havası çektiklerini görmeye başladınız mı güzün ta
içindesiniz
demektir.
O da böyle bir adamdı: Sakalı uzadığı zaman beyazlarının çok olduğu görülürdü.
Rengi
uçuktu. Bıyıkları burun kanatlarının hizasından kesikti... Şapkasını başından hiç
çıkarmazdı. Pek nadir
çıkardığı zaman, demin gördüğünüz şapkalısıyla bu şapkasız adamın münasebeti sanki
birdenbire kesilirdi.
Şapkanın başa değdiği yerden itibaren soluk, beyaz bir alın başlardı. Saçlarının
alnındaki bitim
yerlerine insan elini sürse, her zaman, soğukça bir ter bulacağını sanırdı.
Belki yazın da o, İstanbul köylerini, pazar günleri gezerdi. Gezerdi ama, kim
onun
farkına varacak, yazın? O, güz mevsiminin adamıydı. Güzün onu görüp de ilgilenmemek için
insanın
kendinden başka kimseyi görmemesi lazım gelir. Vapurun güvertesinde, bir dertle başı
belada olmayan,
etrafına zevkle bakan bir adamın -ama güz mevsiminde- bu zatı görüp de sevmemesine
şaşarım.
9
Hafifçe güler gibidir. Her şeye bakar, güler: Çöplerin üstüne üşüşmüş martılara,
gemi
iplerine, deniz öyle sakin, öyle berraktır ki, görünüyor mu diye denize, göğün bir
kenarına yığılmış
uzak fırtına bulutlarına, bir köşkün parlayan camına, açıkta balık tutan bir insan
hayaletine, o gün
keyifleri yerindeyse vapurla yarış eden yunuslara...
Dertsiz adam, diyeceksiniz, sahiden dertsizdir. Ne düşünüyor bu belli belirsiz
güler
yüzüyle şu adamcağız, diyebilirsiniz, siz de benim gibi, meraklısınızdır. Ah, bu insan
yüzleri!. Her
şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler,
adilikler, iyilikler,
kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! Yanılsak da
zararı yok! Bu
yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı. Yanılmamız muayyen bir insan içindir,
insanlar için
değil. O halde yanılmıyor sayılırız.
Adam hesabına fazla şeyler yüklemeden, elbisesine bakıp temiz bir adam olduğunu,
güler
yüzüne bakıp iyi adam olduğunu tahmin etmek güç değildir. Ama, mesela yanına koyduğu
garip şekilli,
sicimlerle sıkı sıkı bağlanmış paketin içinde ne olduğunu anlamanız imkânsızdır. Her
şeye baktığını
söylemiştik. Hiçbir zaman her şeye bütün kalbiyle bakmaması lazımdır. Öyle demeyelim:
Denize baktığı,
martıları düşündüğü, yelkenlileri seyrettiği halde onun içinde başka gözler, kafasında
bir başka kafa
vardır ki, asıl kafası, asıl gözleri onlardır. Onun başka dediğimiz gözleriyle kafası,
bu deniz tarafına
çevrilmiş sahici gözleriyle kafasından daha sahicidir. O gözlerle, o kafayla bağlı
olduğu şey de,
yanındaki pakettedir. Bu paketin her an çalınmak ihtimali vardır. Bir eli her zaman
paketin üstünde
ol-
10
makla beraber bu el yetişmez. Denizi seyretmemek de bu güzel güz gününde olur mu
ya?
Olmadığına göre deniz seyredilecektir. Ama denizin, martıların, yelkenlilerin üzerinde
düşünülebilecek
her şey dönüp dolaşıp paketin içindekine girer. Yalnız, vapurla koşabilen yunus
balıkları bu paketin
içindekiyle taban tabana aykırı düşünceler sağlar. Bu da ancak paketin içindekinin
büsbütün hakikat
oluşundan sonra ayrıca incelenebilir. Belki de bu incelemenin sonunda yeni bir hakikat
-düşünce
paketleşir. O zaman denizin dibinde, Fenerbahçe’yi geçtikten sonra bir zaman vapurdan
dibi gözükecek
kadar sığ olduğu, orada yeşille güvem arası renklerin birbiri üzerine konmuş cam
levhalar azaltılıyor,
çoğaltılıyormuş gibi, açık koyu renk oyunları yaptığı sezilir. Bundan ilim için,
insanlık için bir fayda
düşünülmese bile ilim adamlarının da ara sıra çocuklar gibi şairleşebilecekleri
müşahedesi ortaya
konur.
Belli belirsiz bir gülüşün anadan doğma yüzüne serpildiği bu adamın bütün
düşüncelerinin,
dönüp dolaşıp yanındaki paket üzerine konduğunu görüyoruz. Bu paketin içinde ne vardır?
Vapurda ona kim
bu soruyu sorsa, paket hemen çözülecek, içindeki şey çıkarılacak; ne dibi gözüken berrak
su, ne
martılar, ne de yunuslar kalacak ortada. Âlem, bir laboratuvarın, fizik kitaplarıyla
dolu bir bilgin
odasının başkaları için hesapsız ve esrarlı -kendisi için gün gibi aşikâr- havasına
bürünecektir. Ama
kim soracak, herhangi doğuştan gülümseyen bir adamın hayatından hoşnut olup olmamasının
bu pakete bağlı
olduğunu, merak edip de? Karşı kanepedeki adamlar meraksızdır. Adamın yüzüne biraz
dikkatlice baksalar,
bu şekli, ne bir armağan kutusuna, ne manifatura, ne tuhafiye, ne züccaciye
eşyasına,
11
ne yiyecek, ne içeceğe, ne kitaba, ne ayakkabıya benzeyen pakete şöyle bir iki
saniye
nedir, diye meraklanıp dalsalar, o hazırdır anlatmaya. Aklımıza gelmişken söyleyelim:
Yukarıda
saydığımız eşyanın paket edilmiş şekline benzemiyor, demiştik bu paket ama, biraz
şapkayı, paket
yapılmış bir fötr şapkayı hatırlatıyordu. Yalnız, paketin üst tarafında bir sopa parçası
Fransızca bir
yerli gazeteyi delmiş, fırlamıştı.
Adam, Kınalı pek yaklaştığı halde, hâlâ dibi gözüken denizin yeşille mavi
oyunundan bir
ara kurtuldu: Elinin paketten ayrıldığını hissetmişti. Kalbi durur gibi oldu. Belki de
durdu. Başıyla
beraber eli de aynı zamanda paketi yeniden hissedince yüzünden birdenbire uçup giden
doğuştan gülüş de
yerine, göz kırpıncaya dek yerleşti. Bir insan yüzüne doğuştan gelip oturmuş gülüş,
üzülüş, düşünüş gibi
şeylerin hiç uçmaması lazım. Uçtu muydu, sanki kişi ölmüştür. Yalnız ölünün yüzünde mana
yoktur. Adamın
yüzü bir saniye ölü yüzü gibi oldu. Sanki bir an ölüp dirilmişti. Paketin kaybolmuş,
çalınmış olması
ihtimalinin o ölüm anı geçip gittikten sonra yüzüne verdiği korku, öldürücü bir
korkuydu. Demek bir
adam, şu adamcağızı öldürmek isterse, şu paketi denize atmakla bu işi yapabilirdi. Hem
bu ölümden de
korkunç bir şey olurdu. Ölümden daha korkunç şey olur mu? diyeceksiniz. Olur:
Felaketlerin en büyüğü
akıldır. Onu yarım yamalak bile olsa, bulduktan sonra kaybetmek, ölümlerin içinde en
dehşetlisidir. Ama
paketi kaybetmek korkusu içinde tekrar bulmakta tadına doyulmaz bir zevk var.
Şimdi yanında bulunan bu paket, bankada muhasebe defterini tutarken yanında
değildir,
elbet. Odasında kilit kilit üstüne saklıdır. Saklıdır ama sinemalarda
12
görmüyor muyuz? Onun büyük buluşu başkaları tarafından çalınabilir; ama
hesaplarını,
kafasındaki hesaplarını çalamazlar. O halde bir yenisini de yapabilir şu pakettekinin
hesapları
kafasında olduktan sonra; öyleyse bu sevinç neye? İşte bu sevinç, yüzlerce yapıp da
ancak bu sefer
tutturduğuna inandığı düşüncenin hakikat oluşunu bir daha tutturamamak ihtimalidir.
Demek bugün, şu
paketteki, onun son ümididir. İçinde bir şey, “Eriştin büyük adam!” demektedir ona. İlim
de, bütün
hesaplarına rağmen, bazen bir duyu, bir tesadüf işidir, demeye mi getiriyordu? Hayır.
Yalnız şu var ki,
bir küçük, çok önemsiz gözüken hesap yanlışının çok berrak bir zihin çalışmasında yer
alıp da, bütün
varlığıyla bir işe dalmanın, daha doğrusu bir türlü kafa bulanıklığının,
ihtira* hususunda,
mükemmeli meydana getirmek yolundaki esrarlı yardımıdır. Bu, belki de bilmediğimiz bir
zihin
ameliyesinin, bir hads** halinin, hesapların bitişinden, mükemmel hale gelişinden sonra
doğan
hesapsızlığın, daha doğrusu cemini, tarhını*** bilmediğimiz bir hesabın
yemişidir.
Paket yanımızda, deniz sakin, berrak, sığ; martılar çöplerin üzerinde, Kınalı’nın
çalılıkları kırmızı toprağın üstünde koyu yeşil, insanlar cıgara tüttürüyor, yunuslar
hâlâ vapur boyunca
koşuyor... İşte Kınalı iskelesi! Kınalı’dan da vapurumuz kalktı. Artık denizin dibi
kapkaranlık kesildi.
Denizin dibine, iki yüz metreden sonra, yedi rengin yalnız moru girer. Orada hiç
bitmeyen lacivert bir
gece vardır. Bu gecenin içindeki canlıların ışıkları kendiliklerindendir; yıldızlar
gibi.
* Buluş.
** Sezgi, meydana gelme.
*** Çıkarma.
13
İşte Burgaz iskelesi! Yalnız bu adada tecrübelerini rahat rahat yapmaya imkân
var. Güz
aylarında sessiz, kimsesizdir bu ada. Denizi tenha, rüzgârsızdır.
Adam, vapurdan indi. İskeleye çıkar çıkmaz etrafına bakındı. İskelede vapuru
bekleyen hiç
kimseyi tanımıyordu. Çocuklar da ortada yoktu. Üzülmedi. Onlar neredeyse gizli bir
radyodan onun
geldiğini haber almış gibi, birer ikişer geleceklerdi. Büyük keşfini yalnız onlara
anlatabiliyordu.
Ötekiler, büyükler, her âlime yaptıkları gibi alay ediyor, kendisine şüpheyle
bakıyorlardı. Arada, çocuk
gibi büyükler de yok değildi. Mesela o zayıf, patlak gözlü, tembel, yorgun adam. O da mı
yok acaba
bugün? Tamam, o burada. İskelenin dar yolu kenarındaki sette oturmuş, dalgın cıgara
içiyor.
Selâmlaştılar. Vapurdan inen adam:
— Gelin, görün, dedi, oldu. Bugün tamam. Göreceksiniz nasıl...
Beraberce yürüdüler. Şimdi bir kayanın üzerindeydiler.
Hesaplar tamamdı. Arşimet kanunu ne diyordu: “Her cisim, yerini değiştirdiği
suyun hacmi
kadar kendi ağırlığından kaybeder.”
— Benim icadım da Arşimet kanununa istinat* ediyorsa da, ben sudan çok daha ağır
bir
cismi yüzdürebilirim; ayrı mesele! İcadımın asıl kıymeti ağırlığı olmayan, tebdili mekân
ettirdiği suyun
hacmiyle kendi ağırlığı müsavi**, tekmil kamaraları su dışında, suyla hiç teması olmayan
bir tekne.
Buyurun şemasını!
* Dayanma.
** Eşit.
14
★
Gazete kâğıdı yırtıldı. Alim teknesini meydana çıkardı. Bu, ortasında bir direği,
altında
kurşunu bulunan bir tahta parçasıydı. Tahta parçasının ortasındaki direğin üstünde,
alüminyumdan
yapılmış asıl tekne var. Vapurun bütün aksamı bu direğin üstündeydi: Yolcu kamaraları,
kaptan köşkü,
güverteler, sancak, iskele... Bunu denize itinayla indirirdi.
— İşte, derdi, şimdi bu tahta parçasıyla, bu kurşunun tebdili mekân ettirdiği
suyun tam
hacmi kadar bir ağırlıktadır gemimiz. Böyle olunca teknemizin ağırlığıyla tebdili mekân
eden suyun hacmi
nedir?
— Birbirine denktir.
— Tamam! Evet, birbirine denktir. Demek ki gemimiz, bir kilogram sıkletindeyse
bir
kiloluk +4 derecedeki suyun bir santimetre küpü bir gram olduğuna göre, hesap edin; tam
o kadar
santimetre küp su da, tebdili mekân etmiştir. 1-1 ne eder?
— Sıfır.
— Şimdi, ben, bu ağırlığı sıfıra müncer* olan tekneme bir yelken
takarsam...
— Takmışsın zaten.
Geminin yukarı kısmında patiskadan bir yelken vardı.
— Bu yelkenin, ağırlığı sıfır olan bir gemiyi ufacık bir rüzgârla uçuruvereceği
aşikârdır.
★
Nereden de haber alırlar? Şimdi bütün çocuklar etrafımızdadır. Arşimet kanununu
bilmeyen
bütün
* Sonlanan.
15
çocuklar. Bilenler de vardı. Bilmem, şöyle itiraz ederler miydi?
— Bütün gemiler, tebdili mekân ettikleri sudan çok daha hafiftirler,
mösyö.
— Benimkisi, yerini değiştirdiği suyun hacmi kadardır.
— O halde yürütmesi, bizim bildiğimiz gemilerden daha güç.
Öyle sanıyorum ki, hepimize acıyarak bakar:
— Öyle şey olmaz, derdi. Ben sıfıra irca* ediyorum. Benim gemimin dünya yüzünde
ağırlığı
yoktur.
Hani insan birdenbire şaşırırdı da. Bir bakıma doğru gibiydi. Sizin
şaşkınlığınızı
görünce:
— Değil mi? Deniz üstünde ağırlığı olmayan bir vapur düşünün.
— Ağırlığı yok demek değildir ki bu...
— Niçin?
— Çünkü, tebdili mekân ettirdiği suyun hacmi kadar bir ağırlığı, gemimizin
ağırlığından
çıkarıyorsunuz, ortaya da bir sıfır koyuyorsunuz, ama bu sıfır iki ağırlığın birbirine
denk oluşunun
sıfırıdır. Yoksa sizin dediğiniz gibi o müthiş, korkunç sıfır değildir. Aslında sıfır
bile
değildir.
— Ya nedir?
— Bilmem ama, o sizin dediğiniz müthiş bir sıfırdır. Benim aklım ermiyor bu
işe...
— Benim eriyor. Benim direğin aşağısındaki kızağımın ağırlığı yarım kiloysa yarım
kilo da
suya yerini değiştirtsem, kızağımın üstüne yarım kilo ağırlığında bir kamara yapsam,
kızağım batar
mı?
* İndirgeme.
16
— Batar.
— Yarım kilodan bir gram daha az koysam?
— Yüzer.
— Biz nazari olarak yarım kilo diyelim.
— Diyelim.
— Netice ne olur?
— Ne olur?
— Sıfır olmaz mı?
Sizin, “olmaz” diye cevap vermenize vakit kalmadan:
— Şimdi ben, ağırlığı sıfıra binde dokuz yüz doksan dokuzdan fazla yakın olan,
denizde
yüzen bu şeye bir tayyare motoru taksam ne olur?
— Yürür.
— Ama nasıl yürür?
— Gemilerden daha çok küçük olduğu için çok hızla gider. Yahut paramparça
olur.
— Bu şemadır evladım. Yüz bin tonluk böyle bir gemi yapsam?
— O tondaki gemilerden daha ağır gider.
— Nasıl daha ağır?
— Basbayağı daha ağır.
— Ağırlığı sıfır olan bir şey ağır mı yürür?
— Geminizin ağırlığı sıfır değil ki...
— Sıfır olan nedir, öyleyse?
— Geminizin ağırlığıyla tebdili mekân ettirdiği suyun ağırlığının nazari olarak
denk
olmasıdır.
— Peki, benim sıfırım ne oluyor?
— Sizin sıfır başka sıfır. Hem ona sıfır bile denmez. Bir denk oluş. Geminizin
ağırlığı
yine ağırlıktır. Cazibe kanunu olmasaydı, o zaman belki hakkınız vardı. Geminize püf
dediniz mi uçardı.
Ama size de o zaman birisi püf dese, kendinizi ayda bulurdunuz.
17
★
İnanır mısınız ki, böyle bir muhavere* aramızda geçmedi. Hepimiz çocuktuk. O,
kocaman,
elli yaşlarında bir adamdı. Hiç ukalalık etmezdik. O, her şeyi sıfıra irca ettiğini
sanır. Ağırlıksız,
havadan bile hafif sandığı gemisini nefesiyle üflerdi. Bütün çocuklar onu taklit
ederdik. İnce
tahtalardan, alüminyumdan yapılmış gemi bayağı hızlı giderdi. O, elindeki vapurunun
kıçına bağlanmış
İngiliz sicimini büyük makarasından boşaltırdı. Yüzü bir derin hazza açılırdı.
— Nasıl çocuklar, derdi, nasıl?
Biz, bir büyük âlimle hemhal olmaktan memnun alay ederdik.
— Ah, mösyö, derdik, siz büyük bir âlimsiniz...
Öyle mütevazı, öyle memnun, öyle gözlerinin içi gülerek, öyle inanarak mahcup,
gemisinin
ipini çekerdi ki... Paket yapmaya hazırlanırken:
— Biraz daha, biraz daha mösyö... derdik.
— Yarın, yarın, derdi. Vapur geliyor mes enfants**...
İtalyan mıydı? Levanten miydi? İyice bilmiyorum. Bildiğim çok güzel Türkçe
konuştuğu, bir
bankada muhasip*** olduğuydu.
★
Ben o zamanlar, kafamın içinde onunla münakaşa ederdim ama şimdiki gibi ukala
değildim.
Çocuktum, yirmi yaşıma rağmen. Aradan yirmi sene geçti. Kendini bir tatlı rüyaya
kaptırmış adamı ne diye
uyandırmalı?
* Konuşma.
** Çocuklarım.
*** Muhasebeci.
18
Geçenlerde, Karaköy’de rast geldim ona. Beni nasıl da tanıdı. Yüzü değişti. Uçuk
sarı
benzi hafifçe kızardı. Nazikâne şapkasını çıkardı.
— Nasıl, dedim, nasıl gidiyor sizin transatlantik?
Öyle tuhaf güldü ki, bütün derdini anladım. Ukalanın biri, hülyalarını ince
sopaları
kırar gibi çat çat kırmış, ona Arşimet kanununu iyice anlatmıştı. Hiç cevap vermedi.
Çabucak uzaklaştı.
Dünya yüzünde bir de cazibe kanunu bulunduğunu anlamıştı. Rüyasından uyandırılmıştı ama,
gülüşünden
anlıyordum ki, cazibe kanunundan gemisini kurtarmak için direklerine kocaman mıknatıslar
takmayı
düşünüyor.
19
Yaşayacak
En mühim mesele elbette ki balığın çıkmasıdır. Balık, ilk fırtınalarla, ilk
soğuklarla
başlar. Hâlâ suları soğumamış denizin yüzünde küçücük balıkların peşinde koşan kolyoz,
artık daha
derinlere inmiştir. Irıp* ağı, ancak balık derine ve kıyıya indiği zaman
kolyozu
çevirebilir.
Çok ayaz günler bir yana, öteki günler sabahleyin ırıba kalkmanın pek şairane
olduğu
söylenebilir. Ada’nın içinde saat dokuzdan sonra bütün kahveler kapanmıştır. Sokaklarda
yalnız rüzgâr,
kediler, rüzgârlardan siper sokaklara sığınmış, daha kalabalık yakın adalardan sürülmüş
munis, bahtsız
köpekler vardır. Her sabah saat dört buçukta uyanamayanlar, keyif için senede iki kere
ırıba giderlerse,
pek zevk duyarlar. Sıhhatleri yerinde olanlar için bu cins çalışmanın zevkine diyecek
yoktur. Tüccar
yazıhanelerinde konşimento, sif, fob**, kod ve emsali kelimelerden yapılmış
beş on
* İnce delikli balık ağı.
** Konşimento: Gemiye teslim edilen mala karşılık verilen belge. Sif: Maliyet.
Fob:
Malların gemiye tesliminden sonra oluşacak hasar, kayıp ve giderlerin alıcının
sorumluluğunda olduğu
uluslararası teslim biçimlerinden biri ve buna dayalı fiyat.
21
bin liralık konuşmalara ekmek parasına harcanmış, içinde kolyozların,
sardalyaların,
uskumru, kıraça ve istavritlerin yüzdüğü küfür dolu sesleri değişmek için insanın gözünü
hırs, para
hırsı bürümüş olmalıdır.
Ben denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim.
Yine de,
bütün gördüklerime rağmen, yarıdan çoğunu severim. Ama ben bütünün iyi olması lazım
geldiğini hayal
ederim. Sabahın dördünde denizle alışverişe, daha doğrusu kavgaya girişenlerin birtakım
dededen kalma
haklı ve haksız geleneklere bağlı olduklarını, bu geleneklerin de kayık sahibine aslan
payını hak olarak
tanıdıktan sonra reis unvanına layık olabilmek için bu gelenekten başka artık hiçbir
haksızlığa tahammül
etmeyeceklerini, tayfanın ve çalışmanın hakkına büyük bir saygı ve titizlikle göz kulak
olacaklarını
sanır; reisle mal sahibinin ayrı ayrı insanlar olduğu zaman, reis gözüyle bakılanın
tayfa ve kolancı*
denen insanlara karşı hiç olmazsa bir okyanus vahşi adası balıkçı reisinin hak telakkisi
kadar bir hak
tanımış olacağını umar; bu gece yarısından hemen sonra çıkılan tatlı işin babadan oğula
geçen
kanunlarıyla idare edildiği zehabını, hatta idealini düşünür; ortalıkta daha hiçbir
aydınlığın, sabah
sisinin bulunmadığı saatlerde -çok erken yattığım için- uyandığım zaman, bu mesleğe
girenlerin dünya
yüzünde aldıkları “balıkçı” ismine derin bir sevgi ve saygı duyar; yatağın içinde, ateş
gibi tayfalar,
erkek reisler, namuslu kayık sahipleriyle dolu bir ada hayaliyle yeniden uyurdum. Belki
de yarının haklı
ve insan dünyasının bir gelenek ve görenek ikiziyle hak telakki veya fikrinin
* Yedekçi.
22
uyuşmasından doğacağı güveniyle umut içinde kendi kendimi aldatır, yeniden
uyumaya
çalışırdım.
İşi sonraları öğrendim: Kayıktaki tayfa, kolancı tayfadan çalıyor; mal sahibiyle
reis
uyuşuyor, olmazsa mal sahibi olup her seferinde tayfa hakkından dört pay alıyor. Voli*
parası denilen,
bir türlü ödenemeyen bitmez tükenmez bir parayı tayfa hakkından çıkarıyor; bu paradan
hiç balığa
çıkmayan muhtarla parti kâtibine pay ayırıyor... Akşamüstü balıkhaneden paralar ve hesap
geldiği zaman,
Süleyman peygamber gibi oturuluyor, görünüşte santim oynamadığı besbelli bir edayla
namussuzca pay
dağıtılıyordu. Ama o zamanlar daha bunları bilmezdim. Uyku ile uyanıklığımın arasında o
insanların
sesleri gelirdi. Her şey şairaneydi. Üstünden daha sabah sisi kalkmamış, ılık ılık tüter
gibi durgun
deniz, pırıl pırıl başı havaya kalkmış, yine baş tarafına mavi zemin üstüne gümüş
yaldızla yapılmış
Bedri Rahmi balıklı, Matisse çiçekli kayık, bilekleri boğa başı bükecekmiş gibi kalın ve
kıllı
hamlacılar” kıçta; ağarmış kasketinden lif lif ağarmış saçları fırlayan reis;
mantarlarıyla taşları
düzenle dizilmiş, güneşte yanmış çocuk derisi renkli ağlar... Biraz sonra ağların
deliklerinden
kafalarını çıkarıp balık şeklinde, gümüş noel baba oyuncakları misali parlayıp
titreyecek
sardalyalar...
Kolancılar kıyıdan “voli mahalli”ne doğru giderlerken kayık da, deniz de onların
peşi
sıradır. Üç beş sandal, ırıp kayığından evvel yola çıkmıştır. Voli yerinin çakılında
önce ayak sesleri,
sonra denizde ve karada
* Balıkçı kayıklarının balıkları çevirmek için denize fırdolaya ağ
salmaları.
** Büyük sandal ve kayıklarda kıçtan birinci oturakta kürek çeken kimse.
23
insan sesleri. Kayık büyük bir yarım daire çizmiş, kolan iki taraftan
verilmiştir. Şimdi
birdenbire dibindenmiş gibi ışığı veren bir koyda, uyuyan insanları uyanık balık
çekiyor. Kimseler şarkı
söylemiyor, ama ister bir şarkı şimdi. Ağda balık olmalı, ağır; bir türkü ister. Hem
öyle ki, zayıf
tayfalardan biri fazla çalışamadığı için küfür yemeden, payı kesilmeden bir türkü
tuttursun. Sonra bu
türkü içinde kayık ve beraber gelmiş sandallar tıklım tıklım yüklü dönsünler...
Balığın çok tutulduğu günkü dönüş, manzara yönünden, balığın hiç çıkmamış olduğu
günkü
kadar ağır başlı olmadığı için, ben -haksız olarak- kendi payıma kayıktakilerin bu
coşkun halini
sevimsiz bulurum. Nerede o balığın çıkmadığı günkü kayığın uzaktan görünüşü. Vakar*,
sükûn, temkin
baştan kıça, kürekten ipe, ağdan mantara kadar için için işlemiştir. Senelerden beri
refah, servet,
şeref içinde yüzmüş asilzadelerin bir ayaklanmada ölüme gittikleri zamanki yüz
çizgileri, balığın
çıkmadığı günler kayığın başucundaki çiçeklerden sızar gibi kayık insanlarını sarmıştır.
Yine aynı
ayaklanmadaki ters hava; coşkunluğun muvaffakiyetinin sevincinden doğma -elbet mazur
görülmeye layık-
yılışık hava, balık çıktığı günler kayığın içinde göbek atma, zıplama, çirkin seslerle
haykırışma, radyo
şarkısı söyleme halinde kendini gösterince, uzun seneler boyunca yaptığım sululukların
kefaretini
ödermişim gibi canım sıkılır. Hakkım olmadığını bilirim. Belki de bu hal yalnız benim
bulunduğum adanın
insanlarına vergi bir şeydir. Yine bilirim ki, bu sevinç ne sahte faturalar düzmüş
ithalatçının, ne
yakalanmamış miri hırsızın,
* Ağırbaşlılık.
24
ne de kalay veya kauçuk saklamış muhtekirin* sevincidir... Bilirim ama, biz
alışmadık ki
bu çeşit sevince. Bilemeyiz ki bu çeşit sevincin tadını, tatmadık ki. Düşünmeye
başlayalı beri bir gün
sarhoş olmadan gülmedik ki. Böyle irkiliriz işte dışardan görünce sevincin gösterisini.
Meselesi
ekmeğinde olanların bu halinden, meselesi insan, gökyüzü, yeryüzü, ölüm, sefalet,
hastalık; incir
çekirdeğinden başlayıp dünya yuvarlağındaki en manasız meseleye kadar çıkanlar nasıl
irkilmez ki? Belki
de kayıktakilere de dokunur bu uzaktan seyri sevincin. Dokunur ne demek? Onlar benim
gibi kıyıda
olsalar, baba fırını has çıkaranların bu sevincine, sunturlu bir de küfür savururlardı.
O zaman yerden
göğe kadar hakları da olurdu. Balık tutmuş çelebi sevinciyle ırıp tayfasının sevincini
birbirine
karıştırmamak lazım.
Yüzlerce güzel ama uyuz kedinin kıyıda beklediği, köylülerin balıkçı sevincinden
çıktığı
ılık bir kış sabahıydı. Kayık yanaşınca bulutlardan sıyrılan bir parlak güneş lebalep**
sardalya dolu
kayığı; ellerine, saçlarına, yırtık çizmelerine balık pulu yapışmış kayıkçıları bir
aydınlatış
aydınlattı... İri, sıhhatli insanlardı çoğu. İçlerindeki iki sıska Kürt çocuğu bile,
gülen dişleriyle
hiç olmazsa sağlamdılar. Şimşir hücum motoru da gelip kayığın yanına yanaştı. Büyük
kepçelerle motora
aktarma edilen sardalyanın bir kısmını ağlardan kurtarmaya çalışan insanlar
şakalaşıyorlar,
gülüşüyorlardı. Ağın haline diyecek yoktu. Hemen her deliğinden bir sardalya kafası
fırlamış, gümüş
tenleri yaprak yaprak titriyordu.
“Vay anasını!” dedim içimden.
* Vurguncu.
** Silme.
25
Güzel iş balıkçılık. En aşağı iki bin kilo, bir buçuk papelden gitse, üç bin
papel!
İşte o dakika, pay meselesi hatırıma geldi. Ama bu mühim meseleyi düşünmemle,
keyifle
çalışanları hiçbir şey düşünmeden tekrar seyre dalmam bir oldu. Pay kepazeliklerini
neden sonra sorup
öğrendim. Çalışanların içinde bir İmrozlu Rum vardı, elli yaşlarında kadar. Saçı
dökülmüş kafasından,
alelade boyu bosundan umulmayan bir ustalıkla çalışıyordu. Adamı hayranlıkla
seyretmemeye imkân yoktu.
Çalıştıkça açıldı, gelişti. Çalıştıkça bir kudret heykeli hali aldı. Paltomun içinde
üşüyen benliğime,
içimden bir tükürüş tükürdüm. Bir ara baktım ki, adam, Tanrı Zeus’un bir ölümlü balıkçı
kızla
macerasından doğma bir yarı tanrıdır. Onda birçok şeyler silinivermişti. Biz ölümlülerin
çocukları
ihtiyarlar, uyuşur, tembelleşir, sersemleşir, çirkinler, şu olur, bu olurduk. O,
birdenbire elli yaşını
vücudundan sıyırıp atmıştı. Çalıştıkça yüzü değişti, pazıları şişti. Buz gibi kış
gününde terliyordu.
Gömleğini çoktan atmış, bir atlet fanilasıyla kalmıştı. Saçı dökülmüş elli yaşındaki
insan kafası bu
adalenin kudreti, çalışma denilen şeyin sevgisiyle yaş denilen insan uydurması bir
anlayışı, bir hamlede
silivermişti. Sanki şimdi o, hatta saçı dökülmüş kafası, geniş, çizgili alnı, tıraşı
uzamış, rengi az
buçuk atmış yüzüyle bile yaş mefhumunu insanlığından ceketini, gömleğini sıyırdığı gibi
sıyırmıştı.
Böyle bu minval üzere çalışıp şarkı söyleyerek bin sene daha yaşayabilirdi.
Dökülmüş saç,
elli yaş, bir çocukluk alameti ve yaşıydı sanki. Sanki daha dün, daha birkaç senedir
insanlığa doğmuş,
çalışmanın zevkli bir şey olduğunu, insanı bambaşka ettiğini anlamıştı. Önünde daha
çalışmak üzere beş
on yüzyılı vardı.
26
Kendi Kendime
Bu satırları yazarken, şöyle bir yerdeydim -yerin tasvirine girişmeden evvel
zamanı da
yazmam lazım geleceğini önce düşünmemiştim. Şimdi birinci cümleyi yazdıktan sonra
hatırıma geldi: Saat
öğleden sonra dört. Karşımda Yassı ve Sivriada. O kadar yakınlar ki, biraz daha genç
olsam, yanımda
sevdiğim bir arkadaşım olsa, “Yüzerek gidelim mi?” dese, hiç düşünmeden suya atlarım.
Bir kayanın
üstünde deniz donuyla oturuyorum. Denize çok yakınım; biraz uzatsam ayaklarım değecek.
Yassıada’nın
kıyılarından itibaren, benim -şöyle bir kara insanı tahmini- üç yüz adım öteme kadar
ince bir parıltı
var. Güneş de tam o parıltının yukarısında. O parıltı bir yere kadar devam ediyor,
sonra, yavaş yavaş
açıklarda sönüyor.
Şu açıklarda kelimesi yerine, az daha engin diyecektim. Bu kelimeyi bir türlü
kullanamadım. Zavallı kelime! Senin ne kabahatin var? Kabahat sende değil, benim kötü
şiirleri unutmayan
hafızamda: “Engine, ah engine! -Enginde bakacağım gözlerinin rengine.” Ölür müsün,
öldürür müsün?
27
Etrafım kayalık. Tam bu sırada bir yavru martı -yavru martıların tüyleriyle
gagaları koyu
renktedir- ağır ağır, gideceği yer malum bir halde geçti. Onu, dairesinden evine dönen,
evde ne
piştiğini bilen bir memur kadar hazin gördüm. Bir sinek etrafımda dönüyor. Buralarda
sineğin ne işi var?
Ötede küçük köyün pis kasabının, bugün iki yüz yetmiş beş kuruşa fırlattığı etlerinin
yolunu bilmiyor
mu?
O demin bahsettiğim parıltıdan sonra koyu mavi bir çizgi vardı. O çizgiyi takip
ederek
Bozburun’a varılır. Ayak başparmağımın gösterdiği bir Bozburun’dur.
Bir zamanlar Arif Dino bize küçük bir resim dersi vermiş, “Resim yaparken, evvela
muhiti
çizeceksiniz. Sonra dahili teferruata geçersiniz,” demişti. Bu şekilde -bu sefer
yazıyla- bir resim
çizmeye hazırlanırken... İşte -bir sandal geçti- olmuyor. Sandalın içinde iki kişi. Ben
kim olduklarını
tanıyamadım. Onlar Rumca konuşuyorlar. Bir tanesi “Sait’miş o...” dedi. Benim bir
köpeğim vardır.
Başımın belası! Peşimi hiç bırakmaz. O, biraz ilerde bir kayanın üstünde. Herhalde onu
görünce beni
tanıdılar.
Bozburun, sanki havanın, biraz daha kesafet* peyda edip rengi biraz daha
koyulaşmışı,
başka hiçbir şey değil. Ağır ağır tepeler yükseliyor. Bazen ya pek çıplak bir arazi
parçası, galiba
biraz duman, ekilmiş tarlalar hayal meyal fark ediliyor. Denizin rengi bu tarafta daha
koyu, -rüzgârlı
demeyelim, bugün rüzgâr yok- biraz da ürpertili. Az daha ilerimdeki kayanın ucuna kadar
gelen, bu
havanın kesafet peyda etmiş gibi, biraz daha koyu renklisi olan toprak parçası, orada
dantelalı
* Yoğunluk.
28
bir kesilişle kesiliveriyor. Oraya kadar varan deniz parçası üstünde, biri çok
uzakta
siyah, öteki biraz daha yakında -şimdi kayanın arkasına vardı, gözükmüyor- beyaz, iki
yelkenli. Sahil
kayaları etrafında bir on metre yarım daire şeklinde dönüyor. Oradan öte, ufak bir sırt
var. Bir iki
yeşil, ama pek yeşil çam ağacı, genç; kozalakları daha aydınlık, yeşil, ince, çocuk
şeyler. Solumda
yarım bir ay parçası. Güneşin karşısında bu kadar parlak oluşu insana yapma hissi
veriyor. Gözlerimdeki
gözlükten meğer onu bu kadar parlak görürmüşüm, çıkarınca adeta siliniverdi. Şimdi artık
bütün bunlara
ilave edecek ne olabilir, diye etrafıma bakıyorum. Sivriada’nın -bir gemici gibi
konuşayım- iki mil
açığında bir duman gördüm. Vapuru oturduğum yerden görmeme bir kaya parçası mâni olduğu
için, kalkıp
baktım. -Bunlardan bize ne, değil mi? Size hiçbir şey değil. Hatta bana da.
İnsansız hiçbir şeyin güzelliği yok. Her şey onun sayesinde, onunla güzel. Bu
dakikada,
bugünün güzelliği, gökte ay, uzakta güneşin bir billur bahçe gibi pırıltısı; hiçbir şey
değil... Bütün
bunlar kötü resimler gibi...
Hayır, sevgilimden bahsetmiyorum. Onunla beraber, burası Allah’ın yaratmayacağı
bir
cennettir. Ama onsuz da, başka insanlarla da burası yine güzeldir. Pazar günleri buralar
dolardı. Rum
kızlarının fistanlarını rüzgâr alır giderdi. Denizin yüzünde kulaç atan ince yüzlü
çocuklar bulunurdu.
Güneş derimi yakıyor. Hava göğsümü okşuyor. Su bacaklarımı yalıyor. Hayırsız adalar,
Bozburun, dağdaki
duman, yelkenli, ay, kayalar, yeşil, çocuk çamlar etrafımı sarmış. Bu manasızlığın
ortasında önce
herkesi, sonra da sevgilim, bil-
29
hassa seni düşünüyorum. Onlarsız, sensiz hiçbir şeyin manası yok. Âşığım da onun
için.
Demin geçtiğinden bahsettiğim sandal, tekrar ters yüzüne geçti. Bu sefer daha
yakından.
İçindekileri de tanıdım. Köpeğimle aşinalık ettiler. Bir daha geçerlerse “Buyurun yahu,
birer cıgara
içelim,” diyeceğim. Birbirimizi ancak tanıyoruz ama ne zararı var! Yarım saattir yalnız
sineğin
vızıltısını duyuyorum. İşte yunuslar geçiyor. Oh! Hiç olmazsa yunuslar geçiyor.
30
Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikâye
Hususi, tepelerin içine doğru homurdanarak kıvrıldı. Şimdi maden suları ve
banyolarıyla
meşhur köye girmiştik. Yol bozuktu. Hususinin sahibi:
— Kepazelik! Kepazelik! dedi.
Gaza bastı. İki defa sarsıldık. Bir toprak yığınını aştık. Sonra tam köyün orta
yerinden
geçen suyun sarsak köprüsünü kenarda bırakıp, derenin içindeki ördeklerin arasından
geçiverdik.
Yolun haraplığıyla taban tabana zıt; badanalı, balkonları sarmaşıklı, saksılı,
fesleğenli, küpeçiçekli, ortancalı iki sıra evin önünden geçtik. Bahçesinde gürbüz
ihtiyarların dostça
bakmadığı şirin bir kahvenin içinden, öğle yayınının sesi geldi.
Otomobilin önünden kenara çekilip bizlere alışık bir yüzle bakan zarif kızlar
gördük. Bir
balkondan ve boruçiçeklerinin arasından hususinin genç sahibine güzel bir kadın,
filmlerdeki asker revü
kızları gibi, bir selam verdi. Ben:
— Amma da asri köymüş, ha, dedim. Şu köyün yolunu da bir yapsalar ne farkı kalır
bir
İsveç köyünden bilmem.
31
Hususinin sahibi:
— Bu köy öteden beri böyledir, dedi. Çerkez köylerinin hepsi böyledir. Kızları
pek
asridir.
Otomobil yokuşa bir iki defa daha homurdandı. Sonra evlerin bittiği bir yerde
dağların ve
tepelerin ortasında bir açıklık, bir ferahlık peyda oldu. Yokuşu inmeye başladık. Tekrar
bir sıcak
bastı, durduk.
Köknar, meşe, karaçam ormanlı tepeler ortasında minimini bir meydandaydık.
Meydanın
ortalık yerinde dört yanı açık, üstü kapalı, kenarı tahta kerevetli bir çardak vardı.
Gözüm ilk önce bu
çardağa ilişti. Biraz ileride, üstü açık, dört yanı alüminyum cilalı sac perdelerle
kapalı maden suyunun
çıktığı yer... Onun yüz adım önünde içinden ıslık, şişe, tapa ve daha başka birtakım
gazlı sesler gelen
bir maden suyu doldurma imalathanesi var. Üzerinde yedi türlü dertle radyoaktiviteli
sekiz on maden ve
tuz adı yazılı etiketlerde satılan su, bu sudur işte... Otomobil durur durmaz yanımıza
-dedemin
sevmediği adamları tarifine benzer- yüzünün kalayı dökülmüş bakır yüzlü, kazma dişli bir
adam elinden
gelmediği kadar bir misafirlik ve zariflikle, hoş geldin etti. Önce bizde, alelade,
kendi halinde, asık
suratlı, kötü giyimli, vaktinden evvel ihtiyarlamış bir insan intibaı uyandırdı. Verdiği
selamı dostça
iade ederken baktım ki, bu hoş geldin, bu dostluk, bu sevimlilik, bu Çerkez beyi uşağı
zarifliği, hususi
otomobile aittir. Bizimle alakası dolayısıyladır. Hemen samimi olmaya elverişli
tabiatım, birdenbire
kaptığı bir müdafaa halini kendiliğinden alıverince, neşem de kaçıverdi. Bu hal yeni
yeni peyda oldu
bende. Uzun, acı, zehir gibi acı tecrübelerden sonra, bana şimdi artık kendiliğinden bu
müdafaa hali
geliveriyor. Memnun değilim, aldanayım
32
daha iyi. Dostluk, kibarlık, samimiyet, iyilik maskelerinin sakladığı zehirli
tırnakların
ne onarılmaz yaralar açtığı, sanki tüylerim, sanki derim, vücudumda tayin edemediğim bir
yer duruyor;
ben istemeden vardığım bir müdafaa sistemini -aklıma sürünürcesine- kendiliğinden
alıveriyor.
— Hoş geldiniz efendim, safalar getirdiniz. Sizin gibi beylerimiz buraya teşrif
ettikçe,
suyumuzun kıymeti artacak efendim. Çok güzel tesisler yaptık, efendim. Gösterelim, ister
misiniz? Bir
bardak daha için. Dokunur mu hiç efendim? Bilakis efendim. İçin efendim, için. Kırk elli
bardak içenler
olur. Bir şeycik olmaz. Bilakis efendim. Şişelerden daha farklı mı olur, dediniz?
Katiyen efendim.
Hususi tertibatımız sayesinde bu mahzur çoktan kalktı efendim. Ha burada içmişsiniz, ha
Erzurum’da, aynı
şey efendim. Fen... Bugünkü medeniyet efendim. Köylü anlamıyor efendim, anlamıyor.
Cehalet efendim!
Cehalet beyler!
*
Çardağın altına köyden kadınlı erkekli gelenler böyle söylüyorlardı. Kahraman Bey
yüzünün
her hattında incelik ve kibarlık akan, altmış yaşında güzel bir adam. Üstünde tertemiz,
açık lacivert
bir kostüm, sarı kırmızı çizgili bir kravat boynunda. Ayaklarında terliklerle mağrur,
Çerkez ve
bey.
— Yol mu yapsak? Yapsak bozuyorlar efendim, bizlere diş biliyorlar. Neredeyse bir
kaşık
suda boğacaklar. Siz buranın eski halini bilmem bilir misiniz? Burası çöplüktü, çöplük.
Arabalarla,
manda sırtında, öküz boynunda, insan omzunda kel, kör, uyuz, egzamalı, mantarlı,
cüzamlıya kadar efendim
bir köylü kafilesi
33
tam bu zamanda gelir, şu gördüğünüz meydanı tıklım tıklım doldururdu. Suyun
içinde kelini
mi yıkayan istersiniz, ayağındaki mantarı mı? Vücudundaki beş senelik uyuzu mu? Herkes
bu suyun
içindeydi. Kazalar bile olurdu; gaz boğardı kimini. Doktorlar ilk muayenelerinde sıhhate
muzırdır diye
rapor verdiler. Şimdi bakın, radyo aktaritesi içinde parıl parıl parlayan alaminyum bile
varmış halbuki
bu suda, beyefendi.
— Doğru ama Kahraman Bey, hasta yok, köylü yok. Neticede burada insan yok
şimdi.
— Olmasın efendim, olmasın. Öyle insanlar olacağına olmasın efendim.
— Peki köylünün istediği neymiş, Kahraman Bey?
— Belli mi ki, ne istediğini biliyor mu? Herhalde yine öyle pislik
istiyor.
Kahraman Bey’i dinlerken hususi otomobilin sahibi de, amcam oğlu da hak
veriyorlar.
İnsanın hak vereceği de geliyor hani. Ben sadece işi eşelemeyi düşünüyorum. Kahraman
Bey’e cevap vermek
kolay, kolay ama, çekinmesinden, konuşmamasından korkuyorum.
— Kahraman Bey, acaba böyle kaplıca zamanları köye ne kadar insan gelirdi?
— Keli, körü, uyuzu, yatalağı binlerce... Çadırlar kurulur, açıkta yatanlar olur.
Biraz
da varlıklılar evlerde oda tutarlardı. Bir kaynaşma, bir bağrışmadır giderdi. Dört
günlük yoldan insan
sırtında yatalaklar gelirdi.
— Şimdi?
— Şimdi gelmiyorlar. Onlar pislik istiyor efendim, pislik. Bakınız, şu fabrikayı
kurduk
diye gözümüzü oyacaklar. Yukarıdaki tesislerimizi de bir görseniz, parmağınız ağzınızda
kalır. Görenler
Avrupa’dan farklı bulmuyorlar, efendim.
34
— Ama efendim, hasta gelmezse buranın bir kıymeti kalmaz ki. O zaman siz de bir
şey
kazanamazsınız, değil mi efendim? Ben sizlerin namınıza üzülüyorum.
— İsterlerse gelsinler, isterlerse gelmesinler. Bize gelenler yeter beyefendi.
Kibar
insanlar, medeni insanlar gelsin bize, öyle değil mi efendim?
— Şüphesiz. Şüphesiz ama, peki gelenler olursa...
— Onlar için, işte şuracıkta bir yer yaptık.
Orasını da gidip gördük. Küçük bir demir borudan bir veremli küçük parmağı
kalınlığında
bir su akıyordu. Önünde iki çoban çocuğu iplere dizdikleri küçük balıkları borunun
altındaki minicik
çökeğe atmışlardı. Balıklar canlanacak mı diye dikkatle bakıyorlardı. Bu suda ölü
canlanırmış demiyor
muydu köylüler?
Bizi görünce gülümsemek istediler. Deminden beri kibar kibar konuşan adam:
— Ne bok yiyorsunuz orda be? diye bağırdı. Haydi yallah!
Bize döndü:
— Görüyorsunuz ya beyim, dedi, şu pisliği. Sabahleyin elimle temizledim şu
çökeği. Bakın
ne hale koydular. Engasdan* (ankasdin) yapıyorlar. Bunlarla başa çıkılmaz
efendim.
— Doğru. Hemen bunu da kapatmalı.
— Zaten kendileri tıkıyorlar. Bir çomak sokuyorlar borunun deliğine efendim.
Tıkanıyor.
Siz gelmeden biraz evvel bendeniz açtım.
*
* Mahsustan, bile bile.
35
Yukarıki tesisleri de görünce şaşakaldım. Kahraman Bey haklıydı. Kendimi
Avrupa’da
sandım. Küçük büyük, bazısı muhteşem on-on beş kadar bina vardı. Kimi dörder odalı,
ikişer banyolu,
banyoları mermerden odalar dünyanın nadir bir dağ manzarasına açılmış pencereleriyle,
pancurlarıyla
sükûn içinde, bugün yarın gelecek sahiplerini bekliyorlardı. Bu yapılar, en aşağıdan
yirmi-otuz bin
liralık şeylerdi. Bizi gezdiren otel müdürüne baktım. Serseme döndüm. Bu olur şey değil.
Bu milyonlara
bağlı şeyleri bu kırtıpil kılıklı adam mı yapmıştı? O koca çınarın altındaki fıskiyeli,
kameriyeli, neon
ışıklı havuz kaça çıkardı? Lokanta binaları, müdürlük daireleri, hususi banyolar,
hoparlör tertibatı,
daha göremediğim yerler, çamur banyosunun üstünü kapamaya, kanalını temizlemeye para mı
yeterdi?
— Bütün bunları hep siz mi yaptınız?
— Tabii ben yaptım, kim yapacak? Ama tabancasız da yatmıyorum. Gördüğünüz
Kahraman Bey,
amcamdır. Sizi buraya getiren de kardeşimdi. Geceleyin sokağa çıkamıyoruz.
O konuşup dururken, ben villaların üstünde, birtakım, bana bazıları hiç yabancı
gelmeyen
soyadlarına benzer yazılar okuyordum. Bir aralık:
— Bu soyadları gibi yazılar nedir? diye soracak oldum.
Adam yüzüme şöyle bir baktı. Hususi otomobilin sahibinin koluna girerek önü
glayöllü*,
ortancalı, yerden yapma şirin bir binaya doğru yürüdü. Onun üstündeki soyadı artık pek
barizdi. Sormaya
lüzum görmedim.
* Kuzgunkılıcı.
36
Şimdi ikişer odalı, iki oda bir banyolu sekiz soyadsız yapının önündeydik. Bu
binalar da
soyadları meçhul zenginlere tahsis edilmişti. Duramıyor, konuşuyordum:
— Peki... Gelecek hasta köylüler için neresi tahsis edildi?
Adam, “Bu da sual mi?” gibi yine beni bir süzdü.
— Onlar için ucuz bir yer yaptık. Günde iki liraya dairelerimiz var. Var ama,
daha
bitmedi. Bitseydi orayı da gezdirirdim. Bu sene biter.
İş anlaşılmıştı. Bize, artık hayret etmekten, tebrik etmekten, hayran hayran
seyretmekten
başka bir şey kalmıyordu. Biz de öyle yaptık.
Yaz başlangıcında yüzlerce hasta insanın üşüştüğü bu gazozlu, tuzlu suyu,
radyoaktiviteli
çamuru; köyün beyleriyle elbirliği yapan birtakım paralı soyadlılar el altından nasıl
bir oyun çevirerek
ancak kendilerinin, beş on da göz boyamacasına varlıklının istifade edebileceği bir yer
haline
getirmişlerdi. Köylü bir şey yapamıyordu. Artık, bu küçücük balkonu kına ve ateşçiçekli,
tertemiz Çerkez
evine ufak bir pansiyon parası ödeyerek gelecekler bile gelemez olmuştu. Her taraf günde
on iki lira
ödeyemeyeceklere kapanmış gibiydi. Şurada bir serçeparmağı kalınlığında, otomobil görür
görmez açılan,
otomobil gider gitmez tekrar deliğine çomak sokulan demir boru; burada, muhteşem
mandaların yattığı
sıcak çamur; o kadar. Günde on iki lira verebilecekler için de ayrılan yerler gayet
mahduttu*. On altıyı
geçmiyordu. Hemen “Boş yerimiz kalmadı. Bu sene çok hücum var efendim,” denecekti. Belki
bu on ikide
biri de,
* Sayılı, az.
37
villalardakileri rahatsız etmeyecek tavsiye mektuplular, vilayetlerin uzak yakın
akrabaları işgal edecekti.
Köyün, niçin Kahraman Bey’i, otel müdürünü, yalnız bir tarafı dinleyen hususi
arabayı
görür görmez deli gibi olduğunu anlamıştım. Araba teşrif etti miydi, Kahraman Bey ve
adamları hemen
terliklerinin, uzun donlarının ve tabancalarının üstüne lacivert kostümlerini
geçiriyorlar, arabayı
karşılıyorlardı. Bir medeniyet ve radyoaktivite, sodyum, alüminyum konferansı çektikten
sonra, hiçbir
köylüyü, fikrini veya derdini söylemek üzere arabanın semtine uğratmıyorlardı.
38
Bir Kaya Parçası Gibi
Barba Vasili, sandalın kıçındaki koltuğu suya bıraktı. Gözü ipte, küreklere
asıldı. On
dakika sonra arkamızdaki adayı da göremez olduk. Sis gitgide bastırıyordu. Uzaktan uzağa
vapur sesleri,
sağımızdan mı gelir, solumuzdan mı? Yakınlarda, pek yakınımızda bir hışırtı da duyar
gibi olduk. Hiçbir
şey göremedik ama. Bir vapur sanki burnumuzda gibi acı acı öttü.
— Geri mi dönsek Vasili? dedim.
— Geri dönemeyiz artık, dedi. Şaşırırız büsbütün. Sen denizdeki ipe göz kulak ol,
sağa
sola oynamasın. On dakikaya kalmaz karşı adadayız.
İçimi sevinçle bir korku sarmıştı. Yolunu şaşırmış bir vapur bindirebilirdi.
Yakınlardan
pat pat sesi gelen motor, bizi alabora edebilirdi. Bağırsak üç metreden bizi gören
olmazdı. Ses sağdan
mı, soldan mı, yandan mı gelir fark edemezlerdi.
Hâlâ bizim adadan bir çocuğun haykırışı duyuluyordu. İnce bir kadın sesi de,
sesin
içinden bir şeyler alarak kulağımızın dibinde anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu.
— Vasili, dedim, bir şey göremez oldum.
— Fena bastırdı, dedi.
39
— Ne yapacağız?
Küçük mavi gözleri, üç günlük parlak beyaz sakalı arasında ışıldadı. Kırmızı
yanaklarında
bir gülümseme, bir şaşırma, bir alay “elma”sı parladı.
— Ne yapacağız?.. Gidiyoruz ya işte!
— Ama bir şey görmüyoruz ki.
— İpi görüyor musun sen, ona bak. Ben onu da görmüyorum.
— Görüyorum.
— Dikkat et! dedi. Sağa sola oynamasın. Onu da göremezsen işte o zaman halimiz
duman!
— O zaman ne oluruz?
— Ne oluruz? diye kendi kendine sorar gibi sordu. Sonra:
— Hiç! diye cevap verdi. Ne kadar yer ki karşı ada. Elbet buluruz. Bulamazsak ses
duyarız.
— Duymazsak?
— Duymazsak, sis açılsın diye bekleriz canım.
*
Kulak verdim. Hayır ses sada gelmiyordu. Biraz daha vakit geçti.
— Varmamız lazımdı şimdiye kadar Vasili, dedim.
Cevap vermeden üç beş kürek daha çekip arkasına dönüp baktı.
— Na be, dedi, Kınalı.
Bir dakika kadar hiçbir şey göremedim. Sonra harikulade bir manzara başladı.
Serap
kelimesinin Türkçesini bilsem, serap diyebilirdim.
Evvela kırmızıların, sonra sarıların, sonra koyu esmerlerin, sonra daha açık
esmerlerin
göğün içinde parça parça, renk renk, silik silik... sanki yeni yaratılı-
40
yormuş gibi bir toprak, bir kara oyunu başlamıştı. Her şey, daha doğrusu her renk
soluk,
silik, kabından taşmış, yayılmış bir halde büyüye büyüye, şeklini bulup bulup
kaybederek, bir şey olmaya
çalışıyordu. Önümüzde uçuk, manasız, hatta garip renklerle boyanmış bir duvar vardı. Bu
duvarın boyunca
sürü sürü ressamlar mücerretten* müşahhasa**, kaostan şekle doğru giden, bir oyundur
oynuyorlardı.
— Aman Vasili, dedim, bu ne hoş şey böyle? Ne acayip oyun bu?
O da baktı arkasına. Güldü.
— Güzel, dedi, Kaloyni.
Tabiat, bir Van Gogh dehasıyla önümüze çizilivermişti. Şimdi Kınalı’nın bu yamacı
hacimsiz bir şekilde, düz bir satıh gibi kayaları, renk renk toprakları, yeşili, beyazı,
kiremit, gri
rengiyle sisin içine büyük bir pano, devasa bir Van Gogh gibi asılmıştı. Birden
değişiyor, bozuluyor,
oyun devam edip gidiyordu. Bir sis parçası yerinden süratle kalkıp bir rengi yavaş yavaş
güçlükle
bozuyor, siliyor, kalktığı yeri açıyordu. Açıyordu ama şekiller hâlâ hacmini
almamıştı.
Vapurlar hâlâ acı acı sesleniyorlardı. Bir motor tam burnumuzda
peydahlandı.
— Rasgele!... diye bağırdı sisin içinde biri.
— Eyvallah! dedik.
— Burgaz uzak mı? dedi ses.
— Tam burnunuzda, dedi Vasili.
Motor bir rüyanın içine eriyormuş gibi karıştı. Ta yanımızdan bir harp gemisi,
hışımla
geçti. Onu sis saniyesinde emdi.
* Soyut.
** Somut.
41
— Onun radarı vardır Vasili, dedim.
— Sen onun radarını bırak. Oltaya karidesi tak!
Elimi çapçağa* daldırdım. Karidesi bıyığından yakaladım. Parlak, şeffaf, esmer
vücudunu
iğneye geçirdim.
— Molivaryanı parlattın mı? dedi Vasili. Al cıvayı parlat!
— Tamam Vasili, dedim.
— At, dedi.
Daha atar atmaz iri bir iskorpit parmağımı çekercesine yemi kaptı. Oltaya
asıldım.
— Hah şöyle! dedi Vasili, asıl. Neme lazım bize sis, resim; ekmek paramıza
bakalım.
Balığı sandala alınca:
— Sen ver bana onu, dedi, ben çıkarayım onu, iğneden geçtim, bir yerini
vurur.
O gün Barba Vasili ile o dev gibi, durmadan değişen Van Gogh tablosu önünde, bir
sürü
sperka, hanos, iskorpit yakaladık. Sis açıldı, kapandı. Renkler ve şekiller büyüdü,
küçüldü. Sesler acı
acı, tatlı tatlı, garip garip ötüştü, bağrıştı. Sonra güneş ve imbat, sisleri önüne
katarak sürüp
götürdüler. O zaman, kendimi hikâye ve masaldan sıyrılmış bir halde, küçük bir sandal
içinde Kınalı’nın
tenha bir kayasının beş on metre ötesinde ekmek parası için dünyanın, İstanbul’un bir
kayasının,
denizinin bir sandal parçasında saydıklarım gibi mesut buldum.
* Ağzı açık fıçı.
42
Gün Ola Harman Ola
Siz bir adamı hiç görmeden, iki dakika evvel öyle bir adamın İstanbul ilinde
yaşadığını
bile bilmeden, birdenbire, zanaatından ve adından seviverdiniz mi? İçinizi hiç
bilmediğiniz bir İstanbul
semtinin akşamı kaplarken ve evinin önünde oturup sigara içen, gözkapakları kirpiksiz ve
kıpkırmızı
ihtiyar bir adamı hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla andınız mı? Hiç içinize taş gibi, ağır
bir su gibi bir
sevgi oturdu mu? Oturmamışsa Allah aşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan.
Bunu iftiharla söylüyorum: İçinize önce ağır, taş gibi ağır, kireçli, acı kuyu
suyu gibi
bir sevgi oturup, sonra Bakırköy’de, gözleri artık görmeyen bir Mercan Usta’nın şu
saatte gidip eline
sarılmak... Ağır ağır eşyanın rengi atan bu akşam vaktinde onu dinlemek ihtiyacıyla,
bütün karaciğer
hastalıklarını bu akşamlık bir kenara itip, Mercan Usta ile bir salaş deniz kenarı
meyhanesinde sıcak
sıcak istrongilos balığıyla iki kadeh içmek isteğini taşıdığım için iftihar ederim. Siz
böyle bir istek
duymazsanız, kendi kendinizle hiçbir zaman iftihar etmeyin. Kim olursanız olun. İçimde
Mercan Usta ile
tanışmaktan duyacağım büyük gururun, büyük if-
43
tiharın belki biraz daha küçüğünü, şu saatte Mercan Usta’yı hiç tanımadan anmakla
duyuyorum.
Şu saatte dünya yüzünde yaşayan kiminle tanışmak istersin, deseler, bir parçacık
bile
düşünmem. Dünya bir yana, Mercan Usta bir yana.
Mercan Usta’nın evini, çocuklarını, kaşık düşmanını, penceresinin perdelerini,
sedirlerini, ismini bilmediğim, meraktan çatladığım isimleri şiir dolu aletlerini...
Mercan Usta bir
yana, dünya bir yana.
İki kadehçik rakı Mercan Usta ile... Mercan Usta ile bir yer iskemlesinde, bir
ceviz
ağacı altında bir öğle sonu sohbeti... Mercan Usta ile herhalde şu saatte kapamış olduğu
dükkânında,
balıklar, canavarlar, çarkıfelekler, beyazlar ve siyahlar, ceviz tahtaların envai*
hakkında bir
konuşma...
Mercan Ustanın ellerine hayran hayran baksam. Testerelerini, matkaplarını, hele
ellerini,
hele ellerini... Şimdi şöyle kendi halinde, mütevazı bir gazetecikte röportajlar
yapsaydım, yarın
kalkar, sıcak dalgası İstanbul’u daha sarmadan Mercan Usta’yı aramaya koyulurdum. Hiç
şüphem yok,
sanatındaki tekniğine imanı olan adamlar gibi sertçe bir adamdır Mercan Usta. Sonra
birdenbire yumuşar.
Mercan Usta balıklara, deniz mahlukatına düşkündür. Mercan Usta, akşamüstleri iki kadeh
mutlaka atar.
Mercan Usta eski bir kantoyu mutlaka söyler:
“Yanağında bir beni mutlaka olsun”
der, sonra Madam işitti mi, işitmedi mi diye gözlüklerinin altından iki tarafına
mutlaka
bakar. Mercan Usta ya kendisi Ermeni’dir yahut Madamı. Mercan Usta Er-
* Çeşitler.
44
meni de olsa, Türk de, Tunuslu zenci kırması da olsa, mutlaka İstanbul’un Türk
halkındandır.
Ah, Mercan Usta! Vapur Ada’ya doğru gümbürdeyip giderken... ben, alt kamarada
buram buram
terlerken, deve tellal, keçi berberken... seni andığım, görmeden sevdiğim için
alabildiğine sevinçliyim,
mesudum.
Kemik kakmalı bu boyacı sandığı yirmi senelik. Gözleri görmez oldu, işi bıraktı
Mercan
Usta yoksa. Nereli mi? Doğma büyüme Bakırköylü. Bu gördüğün bahçelerde açmayan
çiçeklerin, bu denizlerde
yüzmeyen balıkların, bu döner durur halkaların, bu çarkıfeleklerin, bu masallardaki
ejderhaların
yaratıcısı Mercan Usta’dır.
Köprü merdivenlerinin bir tanesinin altında bir dilsiz boyacı vardır. Mercan
Usta’nın
reklama ihtiyacı yok. Mercan Usta dâhidir. Fakir doğdu, fakir ölecek. Ben burada dilsiz
boyacının
reklamcısıyım. Gidip ayakkabılarınızı boyatın dilsiz boyacıya. Sonra Mercan Usta’nın
özenmeden yaptığı
kemik kakmalı boya sandığını, yeni bir dünyaya doğar gibi seyredin. Boğaziçi’nde mehtap,
Çamlıca’da
gurup insanoğluna ölümü de arada bir hatırlatır. Mercan Usta’nın boyacı sandığı durmadan
yeniden
doğmanın mehtabıdır.
Mercan Usta’nın boyacı sandığını seyrettikten sonra içinizde Mercan Usta ile bir
salaş
meyhanede iki kadeh içmek ve Mercan Usta’dan ayrılırken elini öpmek isteği doğmazsa,
İstanbul ilini
bırakıp gidin. Nereye giderseniz gidin. Uçağa binip Nevyork’a gidin paralıysanız.
Parasızsanız
Sarayburnu’ndan atın kendinizi. Üç-dört yüz binlikseniz gidin çirkin apartmanınıza;
sümüklü
çocuklarınızı, lavanta kokulu pasaklı karılarınızı kucaklayın. Ne bok yerseniz
yiyin.
45
Canım Mercan Ustam! Ellerinden hürmetle öperim. Biz de bir zanaat ehliyiz: Yazı
yazıyoruz
a. Ne Mercan Usta’ya, ne kilimleri dokuyan ellere, ne yazmaları boyayanlara, ne
kalıpları dökenlere, ne
çeşmibülbülleri üfleyenlere saygı duyduk. Saygı duymadık da ne oldu? Dünyayı birbirine
kattık işte...
Sofralarımızı, kapılarımızı, gönlümüzü kapadık. Kapadık da ne ettik? Dünyayı birbirine
kattık.
Bir akşamüstü Bakırköy’ün deniz üstü bir salaş meyhanesinde, Mercan Usta ile
sıcak sıcak
istrongilos balığıyla rakı içmek şerefine erdim. Yanımıza elleri saygıyla göbeğinin
altına bağlı hırpani
bir delikanlı yanaştı.
— Ustam, dedi, benim sandığı yapar mısın? Sana layık değil ama, üç beş kuruş
biriktirdim.
— Para lafını bırak, dedi Mercan Usta. Nasıl bir şey olsun?
— Şöyle güzel bir şey olsun.
Mercan Usta’nın suratı elli derecelik rakı gibi sertleşmişti.
— Eh, dedi, elimizden geldiği kadar gayret ederiz.
Delikanlı anlayışlı biri olacak ki:
— Kusura kalma, hoşgör Usta, dedi, bilmez miyim? Sen kötü şey yapar mısın? Ben
başka şey
söylemek istedim, ağzımdan başka laf çıktı. Sandığın üstüne bir şey yazmanı isteyecektim
de.
— Yok oğul, dedi Mercan Usta, ayak altına yazı yazmam. Ama sen söyleyeceğini
söyle. Ben
ona göre bir şey düşünürüm. Yazdırmak istediğin yazıyı okumuş gibi olursun belki. Söyle
bakalım.
— Şey... Mercan Usta. “Gün ola harman ola.”
46
Boya sandıklarının en güzeli bu delikanlınınkidir. Arayın İstanbul’u, bu sandığı
bulabilirseniz, önce, dünya yüzünden kalktığını gördüğümüz zaman bayramlar edeceğimiz
bir hakir sanatın
-potin boyacılığının- sizden bin kere zevk ehli bir ehline utanarak -yaptığınızın
kefaretini sevgiyle
ödeyerek- potinlerinizi boyatın, sonra çömelin sandığın karşısına, “Gün olur harman
olur” tablosunu
seyredin. Bayılmazsanız “Hülyam” kotrasıyla Atlantik’i geçmeye gidin. Uğursuzluklar
başınızda
olsun.
47
Ağıt
Sımsıkı tuttuğu ıstakoz ağını ellerinden nasıl çekip aldıklarını görmedim.
Eşşeklik
ettiler. Hem de eşşoğlu eşşeklik...
O kadar bu emektar ağla gömülmek istediği belliydi ki... Ama diyeceksiniz ki,
ıstakoz ağı
pahalıdır, sonracığıma kolay da yapılmaz. Olsun. Bu kadarcık bir fedakârlığı çok
görmemeliydi Apostol
Efendi’ye... Hem kendi eliyle örmemiş miydi bu ağı Apostol?
Keçi başının derisi yüzülür. Ciğercilerde görürsünüz ya, bir kenarda asılı durur,
şıp şıp
şerbet gibi kanı damlar. Leş gibi de kokar. Ne kadar keskin kokarsa, o kadar işe yarar.
İşkembe de olur
a, pahalıdır. Tuzluya oturur. Hem böyle, bu kadarına pis kokmaz.
Keçi kellesinin ince derisini parça parça kesip de ağlara takmak için hazır edip
livarına* tıktığı zaman ıstakoz avcısı Barba Apostol’a:
— Ben de geleyim mi? derdim.
— Zanaat mı öğreneceksin?
— Belki...
— Öğrenemezsin, üzülme. Ama istersen gel.
* Avlanan balıkları canlı olarak saklamak için örülmüş sepet.
49
Molozun* burnunu döndüğümüz zaman, kürekten kalkardı:
— Yağma yok! Çelebi gibi oturmak olmaz Apostol’un sandalında. Geç bakalım
küreklere. Ben
şu ağı bir hazır edeyim, yemleri takayım.
Livarın bezini kaldırır kaldırmaz denizin dibinden gelir gibi bir leş koku, zaman
zaman
hafifleyip şiddetlenerek birdenbire kaybolur, tekrar peydahlanarak hafif veya keskin
etrafımızı
sarardı.
— Amma da pis kokuyor ha, Apostol...
— Bırak koksun, koksun... Ne kadar kokarsa o kadar iyi...
— Şu ıstakoz denilen mübarek hayvan da amma pis kokudan hoşlanırmış ha!
— Eeee?..
— Denizdeki leşlere düşkün olmalı bu hayvan...
— Ne olacak! Böcek bu. Deniz böceği. Nereden bulsun taze yem? Deniz dibi hayvanı
bu. Ne
bok yesin?..
— Peki... Taze yem koysak?..
— Taze yem mi koyalım? Koyalım da gelsin yanından geçsin, yüzüne bile bakmasın...
Bekle
dur babam ki koksun. Kokmuş olmalı, efendim, kokmuş. Kokusunu uzaktan almalı ki, kıçın
kıçın gelsin...
Para bedava mı kazanılır?.. Ben bir şey diyeyim mi sana? Para kazanmak, kokulu, pis
iştir ama, kokudan
kokuya fark vardır. Kimi koku benimkisi gibi aşikârdır. Kimisi de gizli.
Apostol Efendi, filozofluğa kalktığı zaman, iki bin sene evvelki Yunan balıkçı
suratını
takınmakla kalmaz, Sokrates’in sohbetlerinde bulunmuş gibi paraya
* Bkz. s. 54’teki Burgazada Haritası.
50
çatar, çelebiye çatar. Allah’la oğluna çatar, kibarca ıstakoza bile çatar.
— Yine başladın filozofluğa, Apostol...
— Gel de başlama... Benim hoşuma mı gidiyor bu leş kokusu? Senin gibi ben de ilk
günler
burnumu tıkardım. Alıştık... Istakoza dinletemezsin ama. Anlatamazsın derdini...
Diyemezsin, ulan
ıstakoz, bu leş de yenir mi? diye.
— Istakoz koku duymuyor olmalı...
— Al sana beş paralık daha! Duymasa gelip de tutulur mu? Be adam! Duyuyor, hem de
kim
bilir nerelerden duyuyor da koşup geliyor.
— İnsana pirzola kokusu neyse, ıstakoza da keçi kellesi derisinin kokusu öyle bir
şey
olmalı...
— İşte şimdi buldun... Endaksi*.
İnce, boğum boğum parmaklarındaki mahareti bile göreceğim geldi. Üç beş balıkçı
dostum da
bu dünyadan pılıyı pırtıyı topladıktan sonra, gençler, onlar gibi oluncaya kadar birkaç
fırın ekmek
yemeli. Bu gençler kıskançlıklarla, açlıklarla, balıksızlıkla, acemilikle çarpıştıkları
için şimdilik
insanoğlunun kötüsüne pek benzerler. Ama insanoğlunun balıkçı kısmında iş var; zeytine
benzerler,
zeytine. Biraz tuz yemeliler ki, acılıkları gitsin.
“Kumbaros”** taşının biraz ilerisinde Apostol dört tarafa bakar, yeri iyice
kerterize
getirdikten sonra küreğe kendisi geçer. Bana:
— Taşı yavaşça bırakıver ben işaret verince. Ondan sonra el sürme, hiç dokunma,
der.
* Rumca, “tamam, anlaştık”.
** Bkz. s. 54’teki Burgazada Haritası.
51
Ağır kurşunlarını öyle tertipli sıralamıştır ki, ben taşı bırakır bırakmaz, benim
karmakarışık gibi gördüğüm koca ağ, kendiliğinden Apostol’un kürek çekişiyle bir kafada,
denize adeta
dökülüverirdi. Şimdi artık ağdan görünürde bir şey yoktur.
— Peki, nasıl bulacaksın sonra bu ağı, Apostol?..
— İş ona kalsın. Ne diye etrafımıza bakındık durduk deminden beri? Sana, ağı
kaçıncı
ilmeğinden yakalayayım istersin?
Salatasını, mayonezini kibar kibar yediğiniz ıstakozun, leş gibi kokmuş keçi
kellesi
derisini pek sevdiğini; bilmem ne efendi lokantasında ıstakozdan öğrenecekler bulunur
da, Apostol ve
Apostol gibilere kötü reklam yapmış olurum düşüncesiyle Apostol’un sağlığında
yazmamıştım. Şimdi
yazıyorsam, ıstakoz ne yerse yesin, insanoğlunun zengin kısmının onu yine atıştıracağını
iyi bildiğim
içindir: Lezzetlidir köpoğlunun eti!..
Apostol Efendi ömründe ya iki ıstakoz yemiştir, ya üç. Belki de hiç yememiştir.
Istakoz
leş gibi keçi derisi sevdiği için yemediğini sanmayın; kıymetinden ötürü. O, her zaman
bir ıstakoz
parasına üç beş kadeh içmiş, eve yarım kilo kıyma götürmüş; tuz, üç dört çile pamuk, bir
küçük kutu
sandal boyası satın almıştır.
Üç beş gün lodos denizin altını üstüne getirirdi, Apostol sevinirdi.
— Tamam, derdi, tam gününde atmışız... Şöyle irice, dolu tarafından dört tane
teimu!..
Bir akşamüstü:
— Sabahleyin erken gel, derdi, ağı kaldıracağız...
Giderdik ağı kaldırmaya. Tahtadan bir çengeli vardı. Atar atmaz ucundan yakalardı
ağını.
Çekerdik...
52
çekerdik... Lodos denizin ne kadar katomozu, yosunu varsa, ağın deliklerine
tıkamış
olurdu. Onunla belki kırk defa ıstakoz ağı kaldırmaya gittik. Ya yedi, ya sekizinde
ıstakoz bulduk
ağda.
Apostol, bulursak da bir kasap havası tuttururdu, bulamasak da.
İşte onu, benim Ada’ya bir ay kadar uğramadığım günlerin birinde, yine Kumbaros
kayası
civarında, sandalın içinde bulmuşlardı. Bir eli sımsıkı ıstakoz ağını tutuyormuş, öteki
eliyle de
sandalın küpeştesine yapışmış. Ağın büyük bir kısmı da vücudunu sarıyormuş.
Gömmediler. Doğru, hakları vardı: Koskoca sandalıyla da beraber gömemezdiler ama,
çok
sevdiği, gözü gibi esirgediği ağlarıyla gömebilirlerdi ya... Ben serseri gibi, ağlarına
sarıp gömmeleri
için yalvardım. Deli midir nedir, diye garip garip baktılar.
Düğünlerde, yortularda, İstanbul’a bir sevdiğine ıstakoz götürdüğü günlerde
giydiği şayak
elbiseleri içinde balmumu gibi yüzüyle kilisede onu yatar gördüğüm zaman
hatırladım:
— Balıkçının kefeni ağı olmalı, çelebi efendi!
Der miydi, demez miydi, doğrusunu isterseniz pek iyice hatırlamıyorsam da, değil
bir
defa, beş on defa böyle bir lakırdıyı söylemiş gibime geliyor.
O yalnız ağıyla yaşamıştı. Yalnız ağlarıyla yetmiş beş sene aç açık kalmamış,
namerde
muhtaç olmamıştı.
Eşşeklik ettiler; eşşoğlu eşşeklik!
Onu ağına sarınmış, bir tarafında küçük yuvarlak mantarlar, öteki tarafında rengi
kararmış kurşunlarla görseydim, hiç böyle buz gibi durur muydu?...
53
Οί κυριότερες γριποβολές στά πέριξ τής Αντιγόνης. (Σχέδιο Α.Μ.).
Burgazada’nın en önemli balık yatakları (Akılla Millas çizimi).
-
1. Kayas (Kaya)
-
2. Piğadaki
-
3. Kondorevithia
-
4. Asprohoma
-
5. Baş voli
-
6. Plaka
-
7. Halikı
-
8. Kavos
-
9. Kaloğeri Burnu (Keşiş Burnu)
-
10. Çalavutis (aterinovoli) (gümüş
balığı yatağı)
-
11. Psiru
-
12. Amiğdalya Ovas (ova)
-
13. Monastri (Dio ğripvoles) (iki balık
yatağı)
-
14. Kufoma (Çamakya) (çamlık)
-
15. Meşe
-
16. Çeşme
-
17. Marmaraki
-
18. Nikolaidis’in yeri
-
19. Piyasa
-
20. , 21. Skala, Molos, Apovathra (“iskele, burun,
liman”, hepsi de aynı
yerin farklı isimleri)
-
22. Mesa Limanı (İç liman)
-
23. Molos Zalahana (Zalahana
Burnu)
-
24. Mnimurya
-
25. Dam
-
26. Kalafatis
-
27. Baş Voli
-
28. Petriça
-
29. Papadya
-
30. Spilya
-
31. Kumbaros
-
32. Kseri
-
33. (Aterinovoles) (Gümüş balığı
yatakları)
-
34. Galonaki
-
35. Kupulopetra
-
36. Halkas ya da Halka
-
37. Sparto
-
38. Skilos
-
39. Hristos
-
40. Karipis
-
41. Moni Afstriakon (Avusturyalılar
Manastırı)
-
42. Hora (Asıl yerleşim ya da köy
anlamına gelir)
-
43. İndos
-
44. Spilya
Transkripsiyon ve çeviri: Püzant Akbaş ve
Ari Çokona
Akillas Millas’ın, Grekçe Piroti - Antigoni - Pringiponision (Kınalı ve
Burgazada)
adlı kitabından alınmıştır (Mobill Oil Hellas, İstanbul, 1992).
54
Balıkçısını Bulan Olta
Şehri akşamüstü sis basmıştı. Sis Haliç yoluyla gelmiş, önce mavnalar, çatanalar,
köprüler, sonra kuleler, mağazalar kaybolmuştu. Liman düdük sesleri içindeydi. Vapurlar
acı acı
bağırmışlardı. Sonra bir sessizlik... Işıklar yayılıverdiler. Bütün şekiller büyüdü,
yayvanlaştı. İçime
bir sevinç doldu. Bana öyle geldi ki şehri sis basmadan edemeyeceğim artık. Başını
kumlara
sokmuş
devekuşu rahatıyla durdum. Limana baktım: Sular uçuyordu.
Adama bir ışığın dibinde rastladım. Sırtını elektrik direğine, bir ayağını
rıhtımın
parmaklıklarının betonuna dayamış, sigara içiyordu. Kim olabilirdi? Böyle rıhtımın
parmaklıkları
çıkmasına bir ayağını dayamış, sigara içen başka bir tek adam yoktu. Böyle sisli bir
gecede,
İstanbul
limanının uyumuş rıhtımlarında tek başına düşündüğüne göre romanlar okumuş bir adamdı.
Hem de
liman
şehirlerinin meyhanelerini, orospularını, katillerini, otellerini, serserilerini okumuş
adam.
Şurada iki
adım yürüse bir esrar tekkesi bulacak, oradan kırk adım yukarıda kadınlarla beraber
külhanbeylerin
kaptıkaçtı oynadıkları yalnız kahve ile çay içilen bir
55
halk kahvesi vardı. Orada Marika’nın dostu Deli Hurşit, Marika ile iftihar ettiği
içindir
ki böyle alabildiğine cesurdur. Çakır Marika’nın, Hurşit yüzünden alnı açık, gözü pek,
dili
zehir
gibidir. Limanı liman eden onun serseriliğidir...
İstanbul limanında, öteki limanlardaki gibi ne büyük orospular, ne korkunç
zenciler, ne
hezaran Çinliler vardır. Sessiz, dar, çamurlu, karanlık sokaklarda insan, insanları
uyuyor
sanır.
İstanbul limanını Marika ile Deli Hurşit uyanık tutarlar.
Evet dostlarım, bir ayağını parmaklıkların beton çıkmasına dayayıp sigara içen
bendenizdim. Bir sisli İstanbul gecesinde, Galata rıhtımında herhangi bir Marika ile
dostu Deli
Hurşit’i
uzun liman boyunca ben tahayyül ettim. Elektrik direğine dayanmış sigara içen benden
başka kimse
yoktu.
Bununla iftihar ederim. Gidip o kahvede bir çay içmek canım çekti. Yadırgayacaklardı.
Vazgeçtim.
Ceplerimi aradım. Oltam elime değdi. Kararım katiydi. Bütün paramı bu oltaya
harcamıştım. Balık
tutacak,
satacak, akşamları sattığım balığın parasıyla içecektim. Sabahleyin erkenden balığa.
Akşam şişem
cebimde
balığa. Ben bir yazıcıydım. Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmam için bana çiçek,
kuş
hürriyeti
değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük
hürriyetler değil,
alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her
şeyi
ağzımda
gevelemekten başka ne yapabilirdim? Ne yapıyordum? Beş papel verdim, aldım naylon
oltayı. Ucuna
taktım
zokayı. Parlattım çakımla. Koydum istavriti iğnesine. Saldım denize oltayı daha sis
basmadan
ortalığı.
Kıpırdamadı bile. Bir
56
başka oltacı cıva verdi, zokayı parlattım. Yine bana mısın demedi olta. Vazgeçtim
balık
tutmaktan. Geldim dayandım elektrik direğine. Koydum ayağımı rıhtım taşına. Düşündüm
nasıl
edeyim, diye.
Kararım katiydi. Bu akşam tutmazsam bunun yarın akşamı vardı. Deniz bizimdi. İçi bir
hazineydi.
Olta
namuslu, balık sessiz, deniz bulanık, yaşasın hürriyet! Sırtımı verdiğim elektrik
direğine bir
tekme...
Kendimi köprü üstünde buldum. İndim köprü altına, oturdum bir kenara. Önümde karpit
lambası
yanan pırıl
pırıl bir sandal, kenarda ispirto içen bir ihtiyar, onun yanında bir uykusuz, benim
yanımda
hayal gibi
dikilmiş perişan, zayıf bir çocuk. Pardösümün cebinden ıslanmış, yırtılmış kesekâğıdı
çıkardım.
Jiletle
bir istavritten iki yaprak kestim. Saldım yaprak yeşili köprü altı suyuna. Herkes balık
çekiyor,
benimki
kıpırdamıyordu. Etrafa seyirciler birikmişti. Garip bir utanma geldi bana. Balık
tutamamaktan
utanacağıma balık tutmaktan utanıyordum. Hem kim karışır keyfime diyor, hem de boynumu
pardösümün
yakasına kıstıkça kısıyordum. Perişan çocuk:
— Bunların tuttukları lüfer mi, ağabey? dedi.
— Lüfer, dedim.
Yüzüne baktım: Yüzü kirli beyaz, açık mavi süt rengiydi. Burun kanatları
birbirine
yapışmıştı. Karanlık dişleri vardı. Zayıf, ince boynu, yırtık kasketi, uzun, kirli,
güzel
parmakları.
— Nerelisin?
— Sormageç’ten!
— Sen şu oltayı biraz tutsana...
Gidip bir simit aldım, geldim. Oltayı vermek istedi. — Kalsın kalsın, dedim, ben
biraz
dinleneyim...
57
Bu işi evvelce yaptığı belli: Oltayı sallayışı, tartışı... Bir balık tuttu:
Balığı
çekişi, hiç heyecanlanmayışı bana bu işe yabancı olmadığını anlatıyordu. Üç dakikada iki
balık
tuttu.
Kendisine baktığımı görünce:
— Oltamız yok, yoksa... dedi.
Canım bir simit daha çekti. Simitçi, oltamı bıraktığım çocuğun ters tarafında
olduğu için
karşı tarafa geçtim. Hem simit yiyor, hem de ortadaki kayığın karpit lambasının
arkasından benim
oltacıyı dikizliyordum. Arkasına dönüp bir şey söyledi. Cevap alamayınca arkasına
dikkatle
baktı. Orada
beni göremeyince etrafına bakındı. Herhalde karpit lambasının ışığı beni göstermiyordu.
Oltayı
çabucak
topladı. Ucuna bir kibrit çöpü bağlı ipe dizdiği balıklarla beraber suyun üstündeki
demir
putrelden*
hızlı hızlı geçti. Oradan Adalar’la Eyüp İskelesi arasındaki küçük köprüye çıkılıyordu.
Ben de o
tarafa
seğirttim. Birdenbire beni karşısında bulunca hiç şaşırmadı.
— Bu tarafta balık daha çok da... dedi. Köprünün parmaklığından ayaklarını
sarkıtarak
oturdu.
Belki de beni hâlâ yanında sanıp bu tarafa niçin geçtiğini anlatmaya savaşıyordu.
Ben
hikâyemi yazmak üzere rıhtım kahvelerinin, önünde nasır ilacı bulunanına dalmış, çayımı
ısmarlamış,
kalem kâğıdımı çıkarmıştım.
* Kiriş.
58
Barba Antimos
İngiliz imparatorluk sarayında suçlu bir asilzadenin kraliçe tarafından affını
gösteren
tasvirden sonra, en dikkate değer tablo, “Optimus” marka lüks lambası ilanıdır.
Lamba bir motorun güvertesindeki ipe asılmıştır. Rüzgâr lambayı uçurmaktadır.
Lambanın
altında balıkçılar balıkla dolu ağı çekmektedir.
Kanarya ötüyor, isketeler kafeslerinde duramıyor, tüneklerinden aşağıya, aşağıdan
tüneklerine sıçrayıp duruyorlar. Sobanın üstündeki hava titriyor. Balıkçı Kanarı sarı
beyaz
bıyıklarındaki karla kapıdan giriyor. Kanarya tekrar ötüyor.
Barba Antimos’u tanır mısınız?
Barba Antimos, dünya yüzüne düşmüş insanoğlu neslinin, tam seksen yaşına geldiği
zaman
kendisini bir adada yapayalnız, çoluğundan çocuğundan uzak, duvardaki levhalar kadar
tarihi ve
onlar
kadar canlı bulan bir duvarcıdır. Ne sandalı, ne ağı, ne de artık kalbinde heves;
cebinde bir
tek Priyol
saati, boynunda al atkısı, ayağında yün çoraplar, gür Maksim Gorki bıyıklarında tüten
dumanı
kalmıştır.
59
Barba Antimos’un seksen senesinden hangisini ele alsan, her birinde tamir edilmiş
bir
duvar hatırasından öte bir şey bulamazsınız gibi gelir. Ondan bir şey alamazsınız.
Söylememek,
anlatmamak değil; susmak, dinlemek, belki de seksen sene daha duvar yapıp, duvar
sıvayıp, duvar
badanalayıp, tabakasında Köylü cıgarası ve koltuğunda ekmeğiyle fundaların içindeki tek
odalı
evine
kapanmak hülyasıyla Kornil’in kahvesinin sobası başında oturmak bahtiyarlığına devam
arzusunu
görürsünüz. Seneler öylesine vefasızdır ki, yalnız dışarıda lodos, poyraz, karayel
değişe değişe
eser.
Halbuki insan günleri hiç değişmemecesine sürüklenmektedir. Ama değişecektir. Bir gün
Barba
Antimos
ölecek, “Şu duvarı Barba Antimos yapmıştı,” diyeceğiz. “Kornil’in kahvesinde sobanın
başında
otururdu.
Seksen sene kirlenmemiş gözleri ve elleriyle Köylü cıgarasını bıyıklarına takardı,”
diyeceğiz.
“Yanaklarını şişire şişire cıgarasını içerdi,” diyeceğiz. Belki bir Barba Antimos’tan
evvel
hatıralar
yokuşundan yuvarlanacağız.
Şu kış günü, ayaklarımızın buz kestiği şu kış günü, şakır şakır öten kanarya da
bir gün
ötmeyecek. Sebzeci Apostol, Marko ismindeki eşeğine rakı içirmeyecek. Sütçü Pandeli
Efendi vergi
borcunu
verdiği halde nasıl hapis kararı alındığını, bu kararı bozmak için başına neler
geldiğini,
İngiliz
imparatoriçesinin şahane tavırlarının altında, göbeğinin üstünde Kornil’in “Puços”
ismindeki
kedisi
olduğu halde anlatmayacak. Balıklı, mürekkepli, tütünlü ve lastik kokulu kahveden eve
döndüğüm
zaman,
Barba Antimos’un namuslu seksen senesini birer birer yaşamak sevdasıyla kaleme kâğıda
sarılmaktan
usanmayacağım.
60
Midesindeki ülsere salık verilmiş birkaç kocakarı ilacı her zaman iyi gelmez.
Mavi
gözlerini bulandıran bir keder yüzünün o seksen senelik fedakâr, çilekeş ve namuslu
manasına,
istemeyerek, zorla gelmiş, insanlarla kerhen ahbap olmuş, onların kanunlarına mecbur
olarak
uymuş bir
keder, mahcup bir şikâyet katıldığı zamanlar, ülser ona çok mu acı duyuruyordu bilmem. O
şikâyetleri
midesine, midesindeki yaraya yüklediği zaman, acının çoktan hafiflemiş olması lazım
gelirdi.
Günlerdir
evden çıkmamıştı. Acıyı o zaman çekmişti. Yokuşu indiği zaman, daha inerken, acı
hakkında,
midesi
aleyhinde söylenmek için yola çıkmıştır, denebilir.
— Nasılsın Barba Antimos?
— İyi değilim. Çok sıkıntı veriyor beyim, uyutmuyor, bir lokma bir şey
yiyemiyorum. Dün
bir çorba içebildim. Sonra onu da...
— Geçecek Barba Antimos.
Dudağını dört beş yaşındaki bir çocuk güzelliğiyle bükerdi.
— Bulgar Hastanesi’ndeki doktor verdi bir ilaç, iyi gelmişti. Ama bir iyi gelir,
bir
gelmez. Belli olmaz.
Ada’nın omuz verdiğiniz, üstüne oturduğunuz, seyrettiğiniz, taş attığınız, ayak
bastığınız, yaslandığınız, dayandığınız her duvarında onun harcından, onun el emeğinden,
terinden bir
şey vardır. Onun yaptığı duvarlar ne mozaiktir, ne kütük ve taş taklididir. Onun
duvarları, iki
bin sene
evvel yapılmış mütevazı ama arkasında ve içinde, kaba biçimde bir felsefe, yahut da bir
aşk
efsanesi,
belki de bir Yunan tanrısı, her zaman haksızlığa karşı koymuş bir kahraman saklar. Onun
elini
sürdüğü
her duvar birdenbire iki bin sene evveline bir antika gibi gidiverir. Üç sene sonra
onun
61
yaptığı bir sarnıcın içinden bir torba Bizans altını çıksa, hiçbir arkeolog
kalkıp da bu
torbanın bu sarnıca sonradan atılmış olacağını söylemeyecektir. Yaptığı kulübe taklidi
her evin
önüne
bir asma, bir sarmaşıkla bir şimşir dikerseniz, bir çardak kurarsanız, girer girmez sizi
Sokrates’in
neden karşılamadığına şaşarsınız. Ne zaman tahta bir masa üzerinde yaz akşamı oturup da
şarap
içseniz
Alkibiyades’in kılıç şakırdatarak Sokrates’e, “Peki Sokrates öyle olsun, senin dediğin
gibi
olsun. Ama
benim anlayamadığım işin şurası: Niçin insanoğlu bu kadar ölmeyecek gibi doğup büyüyor,
senin
gibi
seksenini geçiyor da büsbütün akıl, mantık, fikir kesiliyor da, bütün sırları ayan
edecekmiş
hale
geliyor da, tam mutlu zamanında göçüp gidiyor?” dediğini duyarsınız.
Sokrates’in ne cevap vereceğini düşünecek bir kıratta değilseniz, susarsınız.
Üzüm
salkımları arasından yıldızlara, yıldızlardan şarap bardağına dönüverirsiniz. İşte
Antimos’un
yaptığı
duvarlar, oyduğu sarnıçlar, kurduğu evler Ada’nın hiçbir tarafını çirkinleştirmeden,
aksine
güzelleştirerek kaba gibi gözüken klasik bir ruh içinde Bizans’tan eski Yunan sadeliğine
ve
şiirine
doğru yol bulmuş giderken ve ada evinde onun sayesinde Homeros’la beraber dolaşırken,
zamane
çirkin
villalarını taktı takıştırdı.
Barba Antimos yılmak bilmeyenlerdendi. Kıt kanaat geçinirdi. Kolunda kuvvet
kaldıkça
elini neye sürse güzel eyledi durdu. Ama o mide ülseri gelip çatınca bir ekmeği iki yüz
elli
gram
helvayla temizleyemez oldu. Temizleyemeyince bir ağaç dalı gibi budaklı adaleleri
sönüverdi.
Yalnız
berrak mavi gözleri ve tütün dumanı sinmiş, tütün dumanıyla sararmış Maksim Gorki
bı-
62
yıkları, uzamış harç rengi saçlarıyla kaldı. Şimdi kimse evinin bir köşesine,
onun elinin
sürülüp de güzelleştiğini hatırlamıyor. Bırakın hatırlamayı, kimse onun eliyle bir
duvarın
güzelleştiğini, bir harcın sağlamlaştığını, bir kirecin rengini zor attığını fark
etmemişti
ki.
Bilmem kendisi de bu elinin her şeyi güzel ettiğinin farkında mıydı? Farkında
olmasa bu
kadar mütevazı olur muydu hiç? Hristo Kalfa gibi, “Benim yaptığım duvardır o, öyle
çabuk, bir
iki taş
sökmekle devrilmez” derdi. Demedi.
Şimdi ona, yukarıda kendi eliyle yaptığı, Diyojen’le beraber oturduğu
kulübesinden iki
günde bir inip de eski dostu, hemşerisi Pandeli Usta’nın süthanesinde sabahları süt
içerken
rastlıyorum.
Sütünü içtikten sonra gülümsüyor, yanaklarına bir dağ rüzgârı esiyor. Mavi gözleri süt
gibi bir
içecek
şey haline geliyor. Barba Antimos hiç ama hiç derdini açmıyor. Biz yine açalım.
Tam kırk senedir yaptığı duvarlar onun büyük, acı, söylenmeyecek sırlarından en
büyüğünü
hissediyor herhalde, bazı akşamlar onlara yaslandığım zaman zangır zangır titrediklerini
duyuyorum.
63
Haritada Bir Nokta
Çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir,
vilayet,
havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar... Robenson Kruze’yi okumuşumdur herhalde,
unuttum
gitti.
Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı
sanmıyorum.
Romanlar
yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada
görmeyeyim.
İçimdeki
dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir. Hemen gözlerimin içine bakan bir
köpek,
hemen,
az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir
muşamba
kokusuyla
beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış ağır ve kaba bir sandal, sandalın
peşini
bırakmayan bir
kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve
dülger
balığı
haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir
deniz...
Tabiat, çoğunca dosttur. Düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini
ve
kuvvetini tecrübe imkânları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında
65
kayığını batırdığı zaman yüzmesini, rüzgârında kulübenin damını uçurduğu zaman
daha
sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor; canavarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman
adale
kuvvetini
sınıyordur. Orada, dört tarafı suyla çevrili yerde insanların büyük, sağlam dostluklar,
sağlam
adaleler,
namuslu günler ve gecelerle birbirlerine sokulmalarını, yardımlaşmalarını buyuran
rüzgârlar,
fırtınalar,
deniz canavarları, kayaları günlerce haftalarca döven dalgalara ancak tabiatın buyurduğu
şekilde
yaşanabileceğini; sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için; keskin aklın daha
kör,
daha
mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini;
çorbanın
çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten, belki de öğretmeden öyle
iyi, öyle
mübarek
anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünceyle haritalardaki maviliğin ortasında,
kocaman
kıtaların
kenarındaki büyük denizlerin bir tarafına kondurulmuş adalara bakar, kurar
dururdum.
Yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan evvel okuduğum kitaba
inanmazsam,
canım sıkılır da gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. Haritayı
görünce bir
nokta
ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgârları, uğultuları, köpekbalıklarını, sonra
birdenbire adanın
namuslu insanlarını hatırlayıveririm. Haritada herhangi kargacık burgacık şekil almış
adalara,
karasevdalıya kurşun döken bir ihtiyar kocakarının aklı veya sezişleriyle dalar, bir
şeyler
bulup
çıkarırım a, daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı
çeker.
Bir gece, ansızın bir motor katranlı bir iskeleye yanaşır, ışıkları kan portakalı
kırmızılığında yanan ha-
66
ritadaki nokta adaya çıkıveririm. Hemen üç günlük sakalı pırıl pırıl, beyaz, orta
yaşlı
bir adam yakaları kalkık, gocuklu bir paltoya gömülmüş yüzüyle gülerek yanıma
yaklaşır.
— Geldin mi kardeş? der.
— Geldim ağam, derim.
— Artık gitmeyeceksin ya?
— Aah, derim, bir daha mı?.. Bir daha mı?..
— Adamızdan iyisi yoktur.
— Yokmuş ağabey, derim.
— Babam sizlere ömür...
Gözümüz bulanmış, tahta havalisinden hiç gözükmeyen bahçeli bir eve gireriz. Bir
asma
çardağı altından geçeriz.
— Ben bir elimi yüzümü yıkayayım hele... der, eve girmeden sağ kolda bir çeşme
vardır,
hatırlayıverir, yönelirim.
Heyecandan, üzüntüden, utançtan titreye titreye, yüzüme suyu çarpa çarpa
yıkanırım. İki
üç kişi boynuma sarılır. Komşular seslenir. Ürkütülmüş tavuklar bağırır, anam ağlar,
ağam ekmek
keser,
bacım bardağı doldurur, ben duvardaki ağları seyre dalarım.
— Hava bugün lodos muydu ağabey? derim.
— Başlarken lodos başladı. İkindiye doğru batıya çevirdi. Şimdi batı karayelden
esiyor
ama çevirecek, karayele çevirecek.
— Sonu kar mıdır ağabey karayelin?
— Geldiğin yerlere kar, amma bize pek yağmaz... Sen nasılsın bakalım? Rengin iyi
maşallah!
— Çok şükür ağabey!.. Köy nasıl?
— Bildiğin gibi gardaş! Hep öyle... Çocuklar iskambile dadandı, başka bir
kusurcukları
yok.
67
— Parasına mı oynarlar ki?
— Yok be anam! Para nerede ki, parasına oynasınlar. Balığına oynarlar, misinasına
oynarlar, çaparisine oynarlar, olta iğneciğine oynarlar. Hele bir oynayagörsünler
parasına
da...
Hani Frenklerin “L’enfant prodigue”* dedikleri bir oğlan vardır. Ben o
çocukmuşum;
israftan, delilikten, serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde. Işığı
söndürmemle
uykumun
başlangıcı arasına güneşli bir sabah, kayıklar, bütün bir balıkçı köyü halkı dolar.
Kalkık
uçları
çiçekle balık resimli çifte kayıklar bir anda uzaklaşır.
Bugün deniz, yüz veren bir anne gibidir. Bu kadar etmemeli, bu kadar yüz
vermemeli, bu
kadar ışıklı, bu kadar sakin, bu kadar lastik çizme gibi pırıl pırıl olmamalı deniz.
Bunun
yarını var.
Dalga, kırık cam parçaları gibi keskin ve soğuk vurduğu zaman olacak, o canavar şu
baştan girip
kıçtan
çıkacak.
İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir gün
özlediğim gibi bir adaya tesadüfen bırakıverdiler. Yaşım orta yaşı bulmuştu ama, nihayet
asıl
yuvama
dönmüştüm. Sanki on dört yaşında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. Bir motor beni
alıp büyük
şehirlere götürmüştü. Yaşamıştım. Cebim para görmüştü. Kadın görmüştüm. Şehvet
tatmıştım. Kumar
görmüştüm. Hırsızlık, mahpushane görmüştüm. Kerhane görmüştüm. Yankesicilerle,
hırsızlarla
arkadaşlık
etmiştim. Sulanmışlar, sulanmıştım. Aç yatmıştım. Para çalmıştım. Irza geçmiştim. Sevmiş
sevilmemiştim.
İşte bitkin, işte yorgun,
* “Harika çocuk.” Ancak yazar 69. sayfada “müsrif çocuk” şeklinde
açıklıyor.
68
işte hepsini hepsini yitirmiş, gittiğim motorla yine geri dönmüştüm.
Şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden,
müsamaha
dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle
sessiz,
sakin,
ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya ömrümün
sonunu,
burada
kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim.
Sonbahar uzun ve güzel geçti. Çardaklardaki yapraklar kırmızının en son haline
doğru ağır
ağır kızara kızara, kırmızının renk oyunları içinde, düşmeden evvel ne kadar sallanıp
durdular.
İnsanlara ağır ağır sokulmaya çalışıyordum. Babadan kalma ev, anamın sayesinde
gürül
gürül işliyordu. Bense, orada kafamı kuma sokmuş devekuşu gibi oldum önce. Artık bütün
günümü ve
gecemi
burada geçirecektim. Etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu,
hani
demin
söylediğim evine dönen “müsrif çocuk” ruhuyla seyrediyordum. Niyetim yazı yazmak bile
değildi.
Balığa
çıkacaktım. On kuruşa kahve, yirmi kuruşluk Köylü sigarası içecektim. Kaybettiğim her
şeyi;
insanlığı,
cesareti, sıhhati, iyiliği, safveti, dostluğu, alınterini, sessizliği yeniden bulacak;
belki
yeniden bir
adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim.
Aklıma
ara sıra
esen yazı yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu muvaffakiyetler,
şöhretler
düşünmeden, “Düşünürsem Allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem, kalemsiz
kağıtsız
dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. Yazmayacaktım. Biliyordum ki, insanlar
69
beni pek sevmeyeceklerdi. Bir adam ki onlar gibi değildir. Balığa çıkacak olsam,
“Koca
evi barkı var. Ne bok yemeye balığa çıkar? Deli midir nedir? Pay da almaz” diyeceklerdi.
“Baba
fırını
has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki anası var, yoksa satar savar, sürünür”
diyeceklerdi.
Hiçbir
zaman yeniden damla damla, dakikaları duya duya, sıkıla patlaya; rüzgârı, balığı,
denizi, ağı
seve seve,
ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi.
Ne zararı vardı. Ben onları hayalimde adanın insanlarıyla ölçe ölçe, en büyük
kusurlarını
müsamahasızlıklarında bularak mahcup sevecek; bir sigara, bir adaçayı, bir kâğıt
oyunuyla
rüzgârlı günü
bitirdikten sonra yatağıma yeni doğmuşçasına günahsız, hatıraları kova kova; iyileri,
kahramanları,
namusluları, hak yemezleri, alınteriyle sert tabiattan kavga ve dostlukla ekmeğini
çıkararak,
birbirlerine fedakârlıklar ederek yaşayanları seyirden duyduğum hazla derin ve rüyasız
bir
uykuya
dalacaktım. Sabahleyin yine rüzgârlarla, yağmurla uyanacaktım. Camları buğulu bir
kahvenin
içinde elleri
nasırlı, yüzleri güneş ve rüzgârla çizgili insanların arasında, bugünü de bir günah,
daha
doğrusu bir
kötülük işlemeden bitirecektim.
Onların arasına seyirci sıfatıyla sessizce karışarak oldukça mesut yaşadım. Şehre
bile
inmiyordum. Her şey tahayyül ettiğim gibiydi. Yalnız pay meselesinde çirkin hadiseler
geçtiğini
işitiyor, onu da duymamazlığa geliyordum.
Bir sabahtı. Kayık, hülyalarımdaki gibi balıktan dönmüştü. Çevaleler* vapura
verilmişti.
Şimdi ağları denize çarpa çarpa yıkıyorlardı.
* Tutulan balıkların konduğu sepet.
70
Balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on on beş dülger balığı kayığın
küpeştesinde hâlâ canlı, ince, zar gibi kanatlarıyla titreşiyorlardı. Biraz sonra,
işlerini
bitirmiş
olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülger balığı takarak çekip gideceklerdi.
Umduğum gibi
dülger
balığı çorbası çok evlerde tütecekti.
Kayığı temizleyenler sekiz kişiydi. Yedisi bizim adadandı. Sekizincisi zayıf,
sarı,
hastalıklı adamı hiç görmemiştim. Ne kadar dostça, ne kadar içten bir sevgiyle
çalışıyordu.
Balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman, dışarıdan da insanlar gelirdi.
Dışarıdan
ırıba katılanlar pay almazlardı. Irıp tayfasıyla reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar
balık
verirdi
kendilerine.
O adam da bir dülger balığı alabilmek, bu balığı hak edebilmek için elinden
geleni
yapıyordu.
Nihayet iş bitti. İki büyük dülger balığını reis kıç altına attı. Tayfalardan
birine:
— Bunu bize götür sonra, dedi, ötekilerini pay yap.
Üçer tane alanlar oldu. Dışarıdan gelen bir tane versinler diye bekledi. Yüzünde
tatlı
bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif bir kırmızılık vardı. Bu kırmızılık, pay
dağıtan
adamın
elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. Sonra birdenbire uçtu.
Yüzündeki
gülümseme önce
tehlikeli bir halde dondu. Sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle
kalıverecek
adam.
Etrafına bakındı. Gülümseme birdenbire yüzünde bir meyve gibi çürüyüverdi. Gözleri
hayretle
büyüdü. Son
balığı kayıktaki adam rıhtıma fırlatmıştı. Adamın yüz ifadeleri neredeyse yine eski
temiz,
memnun
halini, taze meyve halini alıverecekti. İki adım attı. Elini balığa doğru
71
uzatmak üzere eğildi. Ama ötekilerden, başparmağına irisinden bir tane dülger
balığı
takmış birisi kocaman çizmeli ayağını dülger balığının sırtına bastı.
— Ne o? dedi, hemşerim. Dur bakalım. Dağdan gelip bağdakini kovmayalım.
Adam elini çekti. Bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Söyleyecek halde değildi.
Rıhtım
kahvesine doğru yürüdü. Dışarıdan kahve önündeki seyircilerden biri seslendi:
— Bırak yahu! O adam da çalıştı. Veriver bir tane, ne olur? Kalkmış nerelerden
gelmiş
işte.
— Ne yapalım gelmesinler. Kırmızı götlüyle davet mi ettik biz onları? O balığın
bir iki
buçukluğu var. Balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeye hiç. Yağma yok
hemşerim!
Kayıktakilerden hiçbiri kalkıp da:
— Ayıptır yahu, ver adama, demedi.
Bir ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. Bekliyordum. Şimdi umduklarımdan
birisi
payına düşen balıktan birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. Reis
kahvenin
önünde
kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.
Hadiseye karışan adam:
— Ayıptır yahu, dedi, ayıp!
Bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşen balıklardan en küçüğünü
fırlatacaklarını
sandıklarımdan biri:
— Sen karışma bakalım babalık! Fazla söylenmeye başladın. Ayıp ne demek? Ayıp
yorgan
altında.
— Babanızın malı mı bu deniz sizin?
— Onun babasının malı mı?
— Değil ama, gelmiş kayığınızda çalışmış bir kere.
72
— Kim gel de çalış demiş ona, gelmeseydi.
Balık verilmemiş adam, kahvenin bir iskemlesine çökmüştü. Kahveci başına
dikilmişti.
Kahveciye:
— Kalkacağız, kalkacağız, dedi.
Ayağa kalktı. Kendisi için laf işitmiş adama:
— Zararı yok hemşerim, dedi, zararı yok. Vermesinler, istemez...
Gözüken vapura doğru yürüdü. Küçük adımlarla bir Şarlo gibi seğirterek
uzaklaştı.
Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan
başka
neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme
gerekti?
Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında
gezerken canım
sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi
yonttum.
Yonttuktan
sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.
73
Sivriada Geceleri
Bir nisan akşamı yola çıkmıştık. Geceyi o yanıp yanıp sönen ışıklar adasında
geçirecek,
sabah erkenden su üstü karagözüne çıkacaktık.
Niyetimiz daha erken yola çıkmaktı ya. Hava bir tuhaftı. Uzakta fırtına bulutuna
da
benzer bir sis vardı. Bir gündoğrusu bu sisi temizleyiverdi. Bu sefer de gündoğrudan bir
kara
bulut
gelip yağmurunu boşalttı. Sonra gökyüzünü boydan boya kaplayan bir ebemkuşağı görünce
Kalafat:
— Selâmet, dedi. Basalım artık. Hava düzeldi demektir.
Kalafat’a göre fırtınalar atlatılmıştı. Gökyüzündeki bu yedi renk sükûna
işaretti.
Yola çıktığımız zaman deniz dümdüzdü. Ebemkuşağı zaman zaman gözümüzden silinip
tekrar
ortaya çıkıyordu. Sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibi gidiyorduk.
Arkama baktım. Bu sefer de Çamlıca sırtlarında bir iki bulut
peydahlanmıştı.
— Poyraz geliyor, Kalafat, dedim.
75
— Gelsin, dedi. Gün batmadan Oksiya’dayız.*
— Fener erken yandı galiba, dedim.
— O gece gündüz çakar be, dedi.
Sivriada’nın bir mil açığında, sağımızdan hafif hafif bize yetişmeye çalışan
poyraz
kabarıverdi.
Kalafat, kayığın burnunu poyraza çevirdi. Sivri’yi solumuzda bırakıp
açılıyorduk.
— Neden böyle çekiyorsun küreği? dedim.
— Böyle çekmesem nasıl düşeriz Sivri’ye, dedi. Şimdi akıntıya verdik miydi
sandalın
burnunu, kürek çekmeden mağaranın önündeyiz.
Sahiden de öyle oldu. Sular bizi tam mağaranın önüne getirdi. Sandalın burnunu
mağaraya
soktuk. Bekledik. Kalafat kepçeyi daldırıyor, kocaman karidesler tutuyordu.
Birden durdu. Yanımızdaki çocuğa:
— Baksana, Sotiri, dedi, ayıbalığı geldi galiba, bir ses duydum.
Çocukla beraber kıçta oturmuştuk. Dönüp baktık: On kulaç ötemizde terli, şişman
bir zenci
çocuğu gözleriyle fok, bize bakıyordu.
Baktı ve daldı.
— Orada mı? dedi Kalafat.
Sotiri:
— Daldı, dedi.
— Yine çıkar. Mağarada geceler. Keyfi kaçtı oğlanın bizi var diye...
Bu ihtiyar münzevi, senelerden beri buralarda. Bırakmış uzak denizlerini,
yüzlerce
karısını, binlerce çocuğunu, basmış gelmiş Marmara’nın bu Sivriada’sına...
* Sivriada.
76
Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını
kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar. Ayıbalığı yeniden büyük bir nefesle çıkıyor,
büyük
bir
nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla
içinde
vahşi,
kırmızı dalgalar esmer kayaları dövüyor.
Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde hâlâ karides
avlıyordu.
— Sotiri! diye haykırdı birdenbire. Sen livarı hazırla da şu karidesleri koyalım.
Kıç
altında bir tane daha var. Ama, iyi bak, üstünün bezi delik olmasın.
Sotiri kayığın içinde, batmış güneşin bir parçası gibi kımıldadı. Siyah kafası ve
kırmızı
elleriyle, mavi gözleriyle, kaya, deniz, güneş, balık, renk ve kokusuyla ayaklarımın
dibinde
kıçaltına
doğru uzandı.
Kalafat kepçeyi başüstüne koydu ve kendisi de mağaranın deliğinden
fırladı:
— Ulan Sotiri, bulamadın mı öteki livarı? Ver şimdilik oradan çapçağı,
dedi.
Çapçağı ben uzattım.
Sotiri kıçaltından boğuk boğuk:
— Bulamıyorum livarı, usta, diyordu.
Mağarayı ayıbalığına bırakıp Sivri’nin Yassı’ya bakan kıyısına çıktık. Sandalı
çakıla
çektik.
Sotiri ile Kalafat, çalı çırpı aramaya gittiler. Ben kıyıda beyaz çakıllara
oturdum. Üç
adım ötemde, akşamın şimdi gövermiş renklerine doğru kırmızı bacaklarını sallayan bir
martıya
daldım.
Martı arkaüstü yatmıştı. Kırmızı ördek ayakları ara sıra havayı dövüyordu. Ne
oluyor,
diye martıya doğru gittim. Hayvanın gözleri açıktı. Güzel kafası da ara sıra
sallanıyordu.
77
Sotiri, sırtında kıyıya düşmüş boş bir portakal sandığıyla tepemde
gözüküverdi.
— Ne oluyor bu martıya, Sotiri? dedim.
— Ölüyor be, dedi, ne olacak?
— Sahi ölüyor mu?
— Yok, yalandan. Ölüyor işte...
Sotiri, portakal sandığını, geceyi geçireceğimiz iki kaya arasına fırlattı.
Tekrar
Kalafat’a yetişmek üzere kayalara tırmandı. Bir martı, bir nisan akşamında sırtüstü
uzanmış,
hâlâ ölmeye
çalışıyordu. İçimi bir keder yaladı. Yanından ayrılamıyordum. Martının kafasını ellerime
almıştım. Bir
avuç deniz suyu getirip ağzına damlattım. Şiddetle kafasını salladı. Bir titredi. Ve
öldü.
Yassıada’nın ışıkları yandı. Uzaktan bir taka geçti. Keyfim kaçmış, üzgün,
ağlamaklı
gibiydim. Canım bir taraftan acı bir türkü söylemek çekiyordu.
Onlar ateşi yakıp topladıkları midyeleri bir teneke üstünde pişirirlerken ben
hâlâ
martının yanı başındaydım. Kalafat:
— Ne oluyorsun be? dedi. Şair misin, ne boksun?
— Martı öldü de... dedim.
— Martı da ölür, dedi. İnsan ölmüyor mu?
Dünyanın yaradılışındaydık şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar
avlıyorlardı,
ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış, ateşin karşısında okumak
üzereydim.
Bütün kabile halkı bana kızmıştı:
— Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu
seyredip bize
masal mı anlatacak?
Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı
yanınca, öbür
tarafta rüzgâr
78
denizi homur homur söyletirken, martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir
türkü,
martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir
birbirine
sokulma
hissi saracaktı. Sonra bu hal belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak
tanınacaktı. Bir
iki gün
ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek, fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme
arzuları
veren
türküler söyleyemeyecektim.
— Ne susarsın be herif? diyeceklerdi. Hani bülbül gibi öterdin geceleri?..
Ertesi sabah beni balığa çıkarken uyandırmayacaklardı. Bırakacaklardı kendi
halime.
Kalafat:
— Ee, dedi, anlat bakalım şu martının ölümünü...
— Martı, dedim, üç adım ötemdeydi. Güneş yeni batmıştı. Doğudan bir mavi karanlık
ağır
ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı.
Kalafat’la Sotiri birbirlerine bakakaldılar.
— Ee, sonra? dediler.
Utandım, sustum.
Ateşin kenarına koyduğum midyeyi aldım. Biraz limon sıktım. Bir lokma ekmekle
attım
ağzıma.
Sotiri yanı başıma uzanmıştı. Gözleri uyku içinde, yüzüme dikilmişti.
Yine:
— Ee, sonra? dedi.
Kalafat’a baktım. Gözlerini kapamıştı.
— Dinliyor musun Kalafat? dedim.
Cevap vermedi. Sotiri ondan tarafa döndü. Dikkatle baktı.
— Uyudu, dedi, bana anlat.
79
— Ölen martıyı tanıyordum, dedim. Hani iki hafta önce ölen Tahir’in martısıydı.
Başka
türlü bir martıydı o. Ötekiler gibi bağırmazdı. Bir kayanın tepesine çıkar, oradan
Tahir’in
sandalını
gözlerdi. Uçardı doğru Tahir’in sandalına. Surattan da anlardı kerata. Tahir somurtkan
adamdı.
Pek
keyifsizse yanına sokulmazdı. Uzaktan gözlerdi. Pek keyifliyse gelir, sandalın kıçına
otururdu.
Yemlerin
kafasını, kılçıklarını, bekçi balıklarını, ince izmaritleri Tahir fırlatır ona atardı.
Ara sıra
konuşurlardı da. Ne Tahir onsuz, ne o Tahir’siz yaşayabilirdi. Üç gün sırt sırta rüzgâr
esse,
Tahir de
balığa çıkmasa, martı tenezzül edip de çöp mavnalarına doğru kanat çırpmazdı. Tembel
miydi, şair
miydi
bilmem ki...
Hikâyem güzel olmuyordu. Farkındaydım. Ama, yavaş yavaş açılacaktım. Ateş kor
kesilmişti.
Ay çıkmıştı. Baktım Sotiri’ye, kafası düşmüş, o da uyumuştu. Ben bütün gece uyumadım.
Martılar
simsiyah,
ayın altında dolaşıp durdular: Sabaha karşı iskele sancak ışıklarıyla durgun suları bize
doğru
atan bir
vapur geçti. Aman ne güzeldi bu vapur sabaha karşı. Kalafat’ı uyandırdım. Vapuru
gösterdim.
— Ne güzel, bak, Kalafat, dedim.
— Sen sahiden kaçıkmışsın, dedi.
Kafasını bir iki defa salladı. Bir daha vapura baktı. Bir daha salladı. Yırtık
paltosuna
girip kayboldu.
80
Sivriada Sabahı
Su üstü karagözüne sabah erkenden çıkılır. Kalafat, yırtık paltosuna girip
kaybolduktan
sonra uyuyakalmışım. Uyandığım zaman, etraf ışımıştı. İçimde bir sevinç vardı. Gözümü
hemen
kapadım:
Bugün tatildi, mektebe gidilmeyecekti. Ben sanki mektepten bıkmış bir mektep
talebesiydim. Yaşım
on
altıydı. Önümde uzun, güneşli, neşeli bir gün vardı. Bir gözümü açtım. Kalafat, olta
kutusunu
çıkarmış,
söylene söylene, paslı bir teneke kutunun içindeki zokaları muayene ediyordu. Öteki
gözümü de
açtım:
Sotiri pantolonunu sıvamış, denize girmişti. Bir kayanın dibinden bir şeyler koparmaya
çalışıyordu.
Kolunu pazılarına kadar suya sokmuştu. Mintanı ıslanınca o da homurdanıyordu. Gerindim.
Ortaya
bir
“kalimera”* dedim. Cevap veren olmadı. Sağdaki sepete elimi attım. Ben de oltamı
çıkardım.
Bedeni
yokladım; sağlamdı. Biraz asılınca, zokayı bağladığım yerden koptu. Kalafat’ın bedeni
çürümüş
olacak ki,
çekip çekip koparıyor, atıyordu. Dönüp bana baktı:
— Bakayım senin zokana, dedi.
Zokayı uzattım. Bir zaman sonra, yüzüme kızarmış gözlerini atar gibi
baktı.
* Günaydın.
81
— Bununla mı tutacaktın karagözü? dedi.
— Nesi var ki?
— Daha nesi olacak, dedi. İğneyi hırsla çekti; ucu parmağına batmıştı. Tuttu,
kanı
emdi.
— Bu iğne sallanıyor.
— Biraz önce sallanmıyordu.
— Oynamadın ki...
— Ne diye oynayacaktım?
— Karagöz tutulunca lök gibi, beyimiz tuttu diye uslu uslu gelecek değil ya...
Kurtulmaya
çalışacak. O zaman da görecektin ebeninkini, dedi.
— Biz de daha yokluyorduk.
— Yalan söyleme, bağlamaya hazırlanıyordun.
— Haydi öyle olsun. Ver bir adamakıllı zoka da takalım.
— Benimkiler de paslanmış. Bir tane zorbela sallanmayan buldum.
— Eee? Biz ne yapacağız?
— Hem bir sandalda üç kişi olta atmaz.
— Sotiri atmasın öyleyse.
— Ekmek paramızı sen mi vereceksin?
Sotiri seslendi:
— Usta, elimi kesti midye, çok kanıyor.
— Yeter, çık artık.
— Çok kanıyor, be usta!
— Doktor mu getirecektik buraya ulan, şimdi diner. Dinmezse tütün basarız. Sen
çık sudan,
bir kere.
— Amma ters herifsin be Kalafat! dedim.
— Tam uykunun tatlı yerinde sen tut, adamı uyandır da, geçen vapuru seyrettirmeye
kalk...
Ondan sonra uyudum mu sanırsın. Deli mi oldundu? Ne vardı vapuru gösterecek gece
vakti.
82
— Çok hoştu da.
— Hoşsa kendin seyretseydin.
— Hoş şeyi başkalarıyla beraber seyretmek daha hoş olur.
Bana:
— Benim hoşafıma gitmez sabaha karşı vapur seyri.
Sotiri’ye:
— Sotiri! Kanıyor mu hâlâ?
— Durdu usta.
— Sana söyledik.
— Ama çok kanıyordu be usta.
— Kanasın... Ayıklıyor musun midyeleri?
— Ayıklıyorum.
— Ayıkla... Sen gelecen mi bizimlen, yoksa yumurta mı toplıcan yukarda?
— Siz gidin. Benim tam olta tutacak yerimden kesildi parmağım.
— Sen bilirsin. Sotiri, bana bak. Toplama çok yumurta. Sakın tekleri alma!
— Neden usta?
— Bozuk olur da ondan. Bilmez misin martı üç yumurta yumurtlar da kuluçkaya
yatar.
— Ben toplayayım da sonra suda muayene ederiz.
— Peki tazesini nasıl anlarsın?
— Deniz suyuna atarsın. Yüzenini ayırırsın.
— Yüzeni mi tazedir? Yuh ervahına*! Ulan kaç defa söyledim sana be, dibe çökeni
alacaksın
diye?
— Peki usta, unuttumdu.
Bir ara yalnız denizin sesi duyuldu. Sonra:
* Yazıklar olsun.
83
— Midyeler tamam usta!
— Ne çabuk ulan! Yoksa az mı midye topladın?
— Yok usta, dünya kadar. Siz sandalı kendiniz indirirsiniz değil mi usta? Ben
gidiyorum.
Cevap beklemeden Sotiri çekirge gibi fırladı. Yukardan yabani kerevizlerin
içinden
bağırıyordu:
— Ustaaa!.. Bir topal tavşan var, yakalayım mı?
— Elbet yakala ulan, daha duruyor musun?
Bir zaman deniz de sustu. Bir durgunluk, bıçak gibi keskin bir durgunluk yaladı
denizin
yüzünü, sonra:
— Yakaladım usta.
— Semiz mi?
— Tüy gibi be usta, zayıf hayvan.
— Sakın keseyim deme... Tavşanlar da bizim gibi zil desene.
— Eve götürürüm bunu usta, ha?
— Senin olsun, götür... Dişi mi?
— Erkek, usta!
— Kırmızı mı gözünün kenarları?
— Kıpkırmızı usta, tüyleri de boz, güzel hayvan!
— Getir bir göreyim.
— Şimdi inemem, usta. Buraya çalıya bağladım. İnerken getiririm.
— Kaçırma sakın.
— Yok, sıkı bağladım.
Ben:
— Erkek tavşanın gözünün kenarı kırmızı mı olur, Kalafat? diye sordum.
— Yook... Kim demiş onu?
— Sen söyledin ya?
— Ben erkek tavşanın gözünün kenarı kırmızı mı olur, dedim?
84
— Öyle demedin ama... Demek ben öyle anlamışım.
— Senin anlaman kıtlaşmış reis! dedi. Etrafına bir göz attı:
— Ulan!!! diye haykırdı.
Sotiri çok uzaklardan boğuk boğuk cevap verdi:
— Ne var usta?
— Sana değil len?
Bana döndü:
— Neredeyse gün doğacak, geç kaldık, dedi. Tamam mı senin oltan?
Küreklere asıldık. İki çifte Sivri’nin önündeki akıntıyı zor yarıyorduk.
— Amma da sular var ha! dedi Kalafat.
On adım ötemizde deniz sütlimandı. Ama bulunduğumuz yer adeta kaynıyordu. Daha
ileride
denizin yüzünü birdenbire allak bullak eden akıntıya benzer bir çırpıntı peyda oluyor,
bu
çırpıntı göz
açıp kapayıncaya kadar kesiliyor, sonra biraz daha ileride denizin sütliman olduğu bir
yerde
yeniden
meydana çıkıyordu.
— Görüyor musun kolyozu? dedi Kalafat.
— Balık mı bunlar?
— Üstte küçücük, kıraçadan da küçük balıklar, peşlerinde de kolyoz, onun peşinde
kim
bilir hangi balık?
Martılar ve karabataklar bu, denizin yüzünde zaman zaman sıçrayan, kaynaşan,
dalan,
yeniden çıkan balık kümelerine doğru hızla süzülüyorlar, batıyorlar, kanat çırpıyorlar,
karabataklarla
mihal kuşları dalıyorlar, bir deniz üstü canlı sabah kahvaltısı iştahı içinde, bütün
canlılar
faaliyetteydi. Bu, insana bir sabah kahvaltısının iştahlı hali gibi gözüken
kaynaşmadaki
85
gizli vahşilik hiç belli değildi. Milyonla canlıyı, milyonla canlı kovalıyordu.
Mavi
denizin üstünde bir damla al gözükmeden yüz binlerce küçük balığı büyük balık yutuyordu.
Bin
tane
mikroskobik hayvanı yutmuş bir tırnak uzunluğundaki binlerce balığı, bir kolyoz yutuyor.
Sudan
sıçramış
kocaman bir kolyozu bir martı denize hiç konmadan havada yakalıyor, gagasında iki defa
salladıktan sonra
üç kere yutkunarak yarı canlı kursağına atıyordu. Hepsinin arkasında bir küçük orkinos,
zaman
zaman
gökyüzüne sıçramasına denizde havalanıp yıldırım hızıyla balık kümelerine saldırıyordu.
Büyük
bir
ziyafet, büyük bir düğün sabahı sarhoşluğu küçük Sivriada’nın etrafında dönüyordu.
Birdenbire
Kalafat
haykırdı:
— Sende, muhakkak sakatlık var yahu! Ne dalıyorsun böyle?
— Şu hale bak, Kalafat.
— Hangi hale yahu?
— Millet boğaz derdinde, sabah sabah.
— Hangi millet?
— Balık milleti.
— Öyleyse sen de ibret al reis. At bakalım demiri de biz de zilliği
kıralım.
Demiri atıyorum.
— Aman dikkat et! Akıntı fazla ha! Bir yerine takılmasın demir ipi. Vallahi çeker
alır
içeriye.
Demir gittikçe gidiyor. İp kurşun gibi ağırlaşıyor.
— Ne duruyorsun? diye bağırıyor Kalafat.
— Dibi bulamadım ki.
— Onu baban bulamamış... Çoktan bulduk dibi. Akıntı sürüyor sandalı, enayi! Bağla
ipi!
Sar burun tahtasına iki kere! Dikkat et! Elini kaptırmayasın. Ta-
86
mam! Geçir o halkadan! Oradan... Oradan... Ha! Küpeşte tahtasının deliğinden de
geçir!
Düğüm at!..
Sandal da, demir ipi de titriyor, sandal durmadan gidiyor gibi.
— Demir tarıyor galiba Kalafat?
İki tarafına dikkatli dikkatli bakıyor.
— Taramıyor, diyor, tam yerindeyiz, olduğumuz yerdeyiz. Baksana etrafına.
— Tarıyoruz.
Yassıada istikametine dikkatle bakıyor.
— Baksana Yassı’ya, diyor, senin gözün benimkinden bozukmuş be!
Bakıyorum, olduğumuz yerdeyiz.
Zokaları parlatıyoruz; midyeleri takıyor, salıyoruz oltalarımızı suya. Oltalar
dakikasında uzaklaşıyor. Sahile doğru uçup gidiyorlar adeta.
— Salma oltayı, yeter! Dur orada. Bir şey vurmuyor mu?
— Yook.
Kendisi ağır ağır oltasını çekiyor.
— Senin yem çoktan gitti balığın karnına! diyor. Dalga geçmeye gelmez arkadaş.
Bak
benimkine.
Bir yarım kiloluk karagözü iğneden çıkarıp kıç altına fırlatıyor. Ben bir tane
tutamıyorum. O durmadan balık çekiyor.
— Sen yem yedirmene bak! diyor.
Artık tersliği geçmiştir. Acemiliğe gülüyor.
Etrafımızda balık, kuş, daha doğrusu deniz ve gök milleti birbirine giriyor.
Güneş uzak
kel tepelerin arkasından daha tek sarı ışık salar salmaz, denizdeki kaynaşma bir ihtilal
hali
alıyor.
Kıraçaları istavritler, istavritleri uskumrular, uskumruları kolyozlar,
kolyozları
87
palamutlar, palamutları sinagritler, sinagritleri yunuslar, yunusları orkinoslar
kovalıyor. Daha doğrusu ben atıp tutuyorum. Kimin kimi kovaladığı, kimin kimi tuttuğu
belli
değil. Belki
de bir parmak kadar çaça, yunus balığını, belki de bir istavrit, bir kılıçbalığını
yutuyordur.
Bir
kaynaşma, bir kıyamet... Hiçbir şey belli değil. Bir şıkırtı, bir oyun, bir bayram, bir
savaş
alanı...
Kalafat durmadan karagöz avlıyor, ben durmadan oltamın yemini değiştiriyorum.
Fenerin
yanındaki martıların acı acı haykırışına kafamı kaldırınca Sotiri’yi görüyorum. O
karanlık,
fırtınalı
gecelerde umutsuz umutsuz çakan fenerin dibine çömelmiş, cıgara tüttürüyor.
— Hey, Sotiri! diye bağırıyorum.
— Hop! diyor.
Ben oltayı sarıyor, sandalın küpeştesine uzanıyorum.
Kalafat:
— Mademki elinden iş gelmiyor. Uyu, uyu! diyor.
Gözlerimi kapıyorum. Rüyama Kalafat karagözler fırlatıyor, Sotiri fenerin
dibinden rüyama
tavşanlar sıçratıyor...
88
Türk Ülkesi
Gazinonun birinde Semiramis cazı, ötekinde meşhur tenor Atina Radyosu’ndan Andon
Çamakis
ve arkadaşları, kitarist Lambo refakatinde... Kulüpte yemekli dans-kotyon ve sürprizler.
Sahada
gece
basketbol maçı, Paradisos’ta mehtap eğlencesi, İndos’ta dans müsabakası...
Bir yaz gecesi, bir cumartesi akşamı, bir sayfiye yeri: Ilık mı ılık, yıldızlı mı
yıldızlı, durgun mu durgun.
Ara sıra çamdan, fundadan, defne ve zeytinden, denizden ve karanlıktan, köşk
bahçelerinin
havuzundan çıkma, yerli, otlak bir lüfer balığının dibinde gezinişiyle fiske fiske
denizden
fırlama,
öldürürcesine serin, gebertircesine kokulu, kim olursa olsun, ne olursa olsun bir mahluk
dudaklarına
muhtaç bir insanın ruh halini kamçılayan bir rüzgâr... Denizdeki sandalda gramofon,
balıkçı
kahvesinde
hoparlör, genç kız ve oğlan ağızlarında ıslık, her şarkıda bir Maria ve Marika... Bir
garip
tabiat zevki
ve insan zevksizliğiyle uçup giden bir gemiye benzeyen bir ada...
Bu kadar anasının gözü bir gecede yalnızdım.
89
O Türkçe tangolar yok mu, iğreniyorum. O Rumca Zehra’lı, Aspasya’lı, sagapolu ve
kardiyalı şeyler yok mu, pöff... O Amerikanca inek böğürtülü “Kunduracı, kunduracı!”
diye
haykıran
raspalar yok mu, ööö, böö...
Şöyle iki dişe dokunan, ciğere işleyen söz işitsem, şöyle tatlı, basit, mütevazı
sözleri
yine öyle tatlı, basitçe ifade eden bir musiki, bir nağme duysam yok mu...
Ağustos gecesinin yıldızlarını dakikada bir kaydıran gök, fısıldayan ağaçlar,
havlayan
köpekler; balıkçının çektiği küreğin şıpırtısı, hoparlördeki adilikleri yadırgamışlar da
daha
pesten,
daha derinden, daha sessiz kayıyor yıldız; balıkçının çektiği küreğin sudan çıktıktan
sonra
düşürdüğü
damlaların sesi duyulmuyor; altında oturduğum ağaç durmuş, tıkamış kulaklarını, büzülmüş
kabuğuna
hissetmemek için. Neredeler ağustosböcekleri? Nerede soğuk fenerlerini takmış uçuşan o
ateşböcekleri?
Rakı, şarap ve biraların karşısında, neon ışıkların altında peçete, çatal,
ıstakoz, buz,
buz kabı, dekolte, sahte pembe inci, hakiki pırlanta, pudranın koku, pırıltı ve lezzeti
içinde,
altında
eğleniyorlar; yuvarlacık kadınlarıyla yuvarlacık, pırıl pırıl, refah içinde birtakım
tıraşlı
erkekler
eğleniyorlar.
Gazinoların camı ve perdesi dışında balıkçı aileleri de bu yuvarlak ve zengin
velinimetlerinin eğlentisine dışardan da olsa, seyir bile olsa katıldıkları için
memnunlar.
Bir balıkçı karısı, ötekine:
— Aspasya, bak sizin kiracılara...
Kiracılar şimdi, birdenbire kıpkırmızı yanan ışıkların altında veryansın
ediyorlar
sambayı.
90
Yol boyunca bu kadar taşkın, bu kadar kendine has, bu kadar mahsus zevkten adım
adım
uzaklaşırken, bir yapı yerine düştüm. Yapı bir kenarda putrelleri, demir telleri, beton
sütunlarıyla
şimdilik bir garip harabe halinde. Köşeye tahtadan, küçücük bir kulübe yapmışlar. Bekâr
işçilerin
barınmaları için herhalde; dışardan küçücük, şirin ama penceresiz bir yapı. İçerisini
sonradan
gördüm.
Üst üste karanlık ve dar kerevetler koymuşlar, koğuş haline getirmişler. İçerde,
penceresiz,
dört köşe
odanın içine, otuz beş kişiyi yığıvermişler. Bereket ki kocaman bir kapısı var.
İçerideki ter ve
insan
kokusuna dışarının yaz gecesi su gibi girip çıkıyor. Bu yapının önüne gelince bir
bağlama sesi
duydum.
Ara sıra sessizce, “Yaşa, var ol âşık!” diyen sessiz sesler işittim. Çömeldim. Dinledim.
Âşık
hep
yaylanın ve ıssız dağın insanının kelimelerini söylüyordu. Yar, diyordu. Kaza, kader,
diyordu.
Merhaba,
diyordu. Ölü, diyordu. Vardım, diyordu. Zeval, diyordu. Dağa sordum, diyordu. Dağ ses
verdi,
diyordu.
Issız, diyordu. Gurbet, diyordu. Tevrat, Zebur, Kuran, İncil, diyordu.
Bir aralık, dışarıdan birinin, kafasını tahta kulübenin yüzüne yaslayıp gece
yarısından
sonra ıssız bir yerde mehtap seyreder gibi dalmış gitmiş bir adamın geldiğini mi âşığa
haber
verdiler,
bilmem. Belki de âşık kendi kendisine, bana hitap eder gibi konuşuyordu. Belki de
kitapların
bile düşman
edemeyeceği bir insanlık olabileceğini önce hesap edemedi. Bir dinsiz insan olarak
dinleyemeyeceğimi,
sezemeyeceğimi sandığı insanlığıma söylermiş gibi:
— Tevrat ile İncil ile Zebur ile Kuran ile geldinse, merhaba, dedi.
91
Aynı kitabın bile insanları birbirine düşman ettiğini bilmiyorlar mıydı? Bir
kitapsızın
insanlık duygularıyla âşığı ve âşıkların meclisini sambalara, rampa, raspalara,
rumbalara
değişmeyeceğini bilmiyorlar mıydı? Yeni dünyaların, yeni zevklerin, yeni hususi olmayan
eğlencelerin
düşmansızlıklardan doğacağını bilenler, penceresiz kulübenin içinde incecik bir tek
telden yeni
dünyalar, yeni zevkler, yeni duygular pazarını, top kumaşlar gibi açmışlardı. Dinle
duyduklarını, bir
dinsizin dinlediğini ve duyduğunu da sezmiş gibi, sere serpe, bile bilmeye; ata tuta tek
telde
konuşan
âşık, bir aralık kızmış gibi yaptı.
— Kitapsıza merhaba! dedi.
İçim sevinçle doldu. Yakın kahveciye içerde kaç kişi olduklarını sordum. Otuz beş
kişi,
dedi. Ya! dedim, ayrılıyordum. Orta boylu, tıknaz, topal yapı sahibi, arkamdan
seslendi:
— Ne yapacaktın sayılarını? dedi.
— Hiç, sordum, dedim.
— Söyle söyle hele.
— Birer gazoz ısmarlayacaktım da...
— Sana tuzluya oturur, dedi.
Kahveci döndü, emretti.
— Götür onlara otuz beş gazoz, dedi.
— Var ol Mehmet Bey, dedim. Yapında âşık parmağı var, zeval görmez, dedim.
— Geçen akşam ben de dinledim, dedi. Güzel okuyor, güzel çalıyor oğlan; çobanmış,
okumak
yazmak bilmezmiş...
— Biz biliyor muyuz, Mehmet Bey? dedim.
— Bilir geçiniyoruz a, dedi.
Rakısını kadehine doldurdu. Erzurumlu Ermeni kahveci, hoparlörü açtı. Pis
tango:
92
Kıskanç değilim fakat
Başkalarına bakma
Beni çıldırtacaksın
diye haykırmaya başladı.
Gittim bir ağaç altına oturdum. Balıkçı küreğinin şıpırtısını duymaya
başlamıştım. Arada
bir sazın sesi de geliyordu. Sırtımı verdiğim ağaç da kımıldamaya başlamıştı.
Nasıl oldu bilmem, birdenbire, sanki bir uçaktan bütün bir Türk ülkesini bir anda
kavramışım gibi oldum. Ne sabahleyin okuduğum pis gazete, ne hocasını öldüren kavruk
delikanlı,
açıkçası
şu İstanbul, daha doğrusu şehir denen bina ve insan, iş güç, politika, gazete, tiyatro,
sinema,
radyo,
dedikodu âleminden öte bir başka Türk varlığını yaşayan varlığımın ölünceye kadar
benimle
beraber olacak
ruhumla duydum. Bu, o yüz bin satan gazetelerin, adi romanların, çirkin ve meşhur sesli
radyo
hanendelerinin, ümitsiz, gününü gün etmeye çalışan politikacıların gürültüsünden
sezilmeyen bir
musiki
gibi bir şeydi. Aman yarabbi, ne güzeldi bu Türk sesi! Aman yarabbi, neler söylemiyordu!
Dağ,
yayla,
kır, orman, aç, hasta, bakımsız, bilgisiz, cahil bir kalabalık şeklinde gösterilmek
istendiği
zaman,
öyle olan insanların bulunduğu memleketti. Ama orada sesler vardı ki, hakikat denilen
şeyin
belki de
aslı o seslerdi. Birdenbire akşam oluyor, keder basıyor, bilgisiz, cahil, aç ve hasta
adam,
ormanın
kenarındaki çimenlere oturuyor ve kara koyununa meçhul bir sevgiliden kavalıyla söz
açıyordu. Bu
sözde
bilgi, bu sözde...
(Ne söylesem boş, ne söylesem anlatamam artık, iyisi susayım, bitireyim
hikâyemi.)
93
Yandan Çarklı
Bir çavdar ekmeğiyle kırk kuruşluk kaşar peyniri aldım. Vapurun bomboş bir kenar
kanepesine, birinci mevkiden sızan ışıkların iki pencere arası loş bir yerini seçerek
oturdum.
Akşam
yemeğimi yedim.
Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor.
Çocuklar
istiyorum: haşarı, sarışın, esmer, edepsiz... Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki
tuzlu
sularda
ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fenerlerinin
bulvarlar
boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda
gotik
binaların
kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek
geçtiğini; pırıl
pırıl matruş* bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler
içinde
dolgun bir
kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının
lokantalarında
konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; bir üçüncü mevki vagonda yaşlı
bir
adamın
şehir
* Tıraşlı.
95
içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak
titrediğini...
Yandan çarklı, suları döve döve köyüme götürüyor beni. Evimde anam, köpeklerim
bekliyor.
Şimdi kafasını koymuştur kuyruksuz, balkonun tırabzanına. Gökyüzünde yıldızlar var,
sayısız.
Kimisi
kayıp gidiyor. Kimisi ne zamandır bakıyor kim bilir?.. Öpmek istiyorum. Dudaklarımı
çavdar
ekmeğine
sürüyorum. Üstçene kemiğimde kalmış tek dişimle kaşar peynirini koparmaya çalışıyorum.
Kaçırıyorum
dişimin altından.
Yandan çarklı durdu. Bir iskeleye insan boşalttı. İnsan aldı, insan!..
İnsan!
Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış sıvalar gibi parça parça
döküldüğü
zaman, yalnız sen varsın insan. Yalnız sen varsın. Yalnızlığımın, ihtiyarlığımın,
sevimliliğimin,
egoizmimin ortasında daha dün şehvetle sarıldığım, kokusundan hazzettiğim; yıldızları,
yandan
çarklıyı,
derin suları, heykelleri, gotik binaları, ağaçlık tenha yolları, pek sevdiğim yeşil
yeşil,
kırmızı
kırmızı, turuncu turuncu yanan işaret fenerlerini geride bırakıp, sana, yalnız sana
âşığım.
Daha dün dudaklarını, tüylü kollarını, ağzını, kirli dirseğini; şeftali, kaşar
peyniri,
ekmek, kavun kokan avucunu, memeni, gözünü öpmüştüm. Şimdi kaçıyorsun benden, soğuyayım
istiyorsun,
soğuyup de gebereyim. Yok anam, yok! Yok hayatım, yok! Kafamın içindeki tenhalığı,
halimdeki
yalnızlığı,
karaciğerimdeki hastalığı, canımdaki kudretsizliği, sinirlerimdeki derin derin uyku
ihtiyacını
bahane
edebilir, sana da giderayak lanet şarkıları yazmaya çalışırım. Kim bilir belki de güzel
bulanlar
olur.
Olur, olur ama, gönlüm hâlâ
96
sendedir, sende. Şimdi parklarda uyumuş çocukların, ihtiyarlarınla benim gibisin.
Benim
gibi. Değil, “ben” sen, hiçbir şey seni sevmekten beni alıkoyamaz.
Bir çocuk geldi. Sakız leblebisi satıyormuş, çağırdım. Birden hatırladım ki, daha
evveli
gün üstçeneden dört diş çektirmiştim. Bekliyorum, oraya yenilerini takacağız.
Takmalarını...
Onlarla da
bir müddet kemireceğiz dünyamızı. Bir müddet onlarla da günümüzü gün etmeye, yandan
çarklı
vapurlarda
yıldızlara karşı insanları aşkla, şehvetle sevdiğimizi hatırlayarak, insan olduğumuzu
unutur
gibi
hatırlayarak...
— Bana bir çay söyle, oğlum.
— Peki amca.
Ne kocaman kafası var keratanın. Ne renksiz yüzü var, sevimsiz çıyan gözleri var
bu
hastalıklı oğlanın. Çoktan uyumuş olmalıydı. Çoktan kediyi koynuna alarak uyumuş.
Yukarıdaki
güverteden
birkaç aylık bir çocuk viyaklaması geliyor. Bir dostun Mehmet’ini hatırlıyorum. Onun da
ağzı
benimki
gibi şimdi, dişsiz. Ama benimki gibi cıgara değil, mis gibi kokar mı sana!..
Şu vapur yolculuğu olur şey değil. Kısasında iş yok. Uzunu matrak, uzunu
fiyakalıdır.
Vapur uzak memleketlere doğru dümen kırarken yolcular arasında birdenbire bir dostluk
peydahlanır.
Gençliğimde bir kadın tanıdım. Binmiştik bir İtalyan vapuruna, Marsilya’ya gidiyorduk.
Birinci
günü
kaptanla, ikinci günü ikinci kaptan ve bir yolcuyla, üçüncü günü benimle ve Pire’den
vapura
binmiş bir
Sicilyalı ile aynı günün akşamı bir gemiciyle, gün ağarırken ihtiyar bir İngilizle
doyasıya
ahbaplık
etmiş; hatta yeniden ikinci kaptan ve benimle, yeniden Sicilyalı ve gemiciyle dostluk
ta-
97
zeleyerek Rum gelini Marsilya’daki nikâhlısına teslim etmiştik. İnanmazsanız
yemin
etmekten başka ne yapabilirim? Herkes kadını mahkûm etmeye çalıştı. Hiçbirimiz muvaffak
olamadık.
Rıhtımdaki nişanlıya da, hepimiz güvertenin korkuluğuna dayanarak tatlı tatlı güldük.
İkinci
kaptan
komplimanlar yaptı. Bugün yandan çarklıda onu hatırlarken eskisi gibi gülmüyorum. “Hey
aslan Rum
gelini,
yaşayasın! Ölemeyesin, dert görmeyesin!” diyorum.
Korent’ten geçerken, nasıl da yaslanmıştın ikinci kaptanın koluna, Stromboli
önünde akşam
olurken, nasıl da belime kolunu sarmıştın. Sağ olasın, hiç ölemeyesin kadınım!..
Bir başka sefer Köstence dönüşü bir gemici çocuğunu karanlık güvertede başım
dönerek
öpmüştüm. Yine böyle sert poyraz esiyordu. Yine hışır hışır suları dövüyordu
pervane.
Dur yandan çarklı, dur! Köyüme geldik, ineyim.
98
Pay
Gelen adam kara bıyıklı, yağız, haşin bir adamdı. Kapıdan hızla girdiği halde,
reisin
gözünü görür görmez durakladı. Ağır ağır yürüdü. Üç dört tayfayla reisin oturdukları
masanın
önünde
durdu. Ötekiler hiç oralı değillerdi. Hesaplarına dalmış gibiydiler. Adam kararını
vermiş bir
halde bir
adım daha attı.
— Baksana bana efendi! dedi.
Hepsi birden dönmüşlerdi. Dört tayfanın en irisi kaşlarının altından
bakıyordu.
— Baktık sana! dedi reis.
— Neden bize bir buçuk lira düşüyor da...
— Sen kayıkta miydin?
— Değildim.
— Küreği sen mi çektin, ağı yıkayan sen misin?
Kaşlarının altından bakan iri tayfa:
— Sen bana baksana “Menco”, dedi. Sen bir daha bizim kayığa gelme.
— Sen karışma. Sana ne oluyor? Burada reis var.
Reis:
— O benim adamımdır. Tayfaya o karışır. Gelme dedi miydi, gelemezsin. Yarın sabah
görmeyeyim seni.
99
— Nolacak? İhya mı ediyorsunuz sanki? Başka kayığa giderim. Ama bugünkü hakkımı
da
isterim. Ufacık çocuklarla bir tutmayın adamı. Ben donunu bağlayamayan Hasan’la bir
miyim? O da
bir
buçuk lira alsın, ben de. Bu hak mı?
Reis:
— İşte bu kadar. Yarın gelmeyeceksin, anlaşıldı mı?
— Anladık, gelmeyeceğim. Zaten çağırsanız da gelmem. Ama hakkımı verin.
— Ne istiyorsun? Sen hesap bilir misin?
— Ben hesap mesap bilmem.
— Bilmezsen ne diye dırlanıyorsun?
— Ağzını topla. Sen zırlıyorsun. Ben hakkımı istiyorum.
— Hadi oradan Menco sen de!
Sobanın yanında oturmuş ağzında bir garip pipo bulunan ihtiyar adam, yanındaki
uzun boylu
birisine:
— Adamın hakkı var ama... demiş bulundu.
Ötekiler hemen:
— Sen bizim kayıktan mısın, sana ne oluyor?
— Bana bir şey olmuyor ama, ayıp! Herkesin hakkını yemeyin.
— Onu bize söyleyeceğine, sen koynuna doldurduğun kolyozların hesabını versen
daha iyi
edersin.
— Ben hırsız mıyım?
— Hem de halisisin. Sen değil miydin geçen sene, tam kayıktan çıkarken bizim reis
belindeki kuşağı çözüvermişti de, hani bir teneke kolyoz çıkıvermişti koynundan. Kimdi
o, sen
değil
miydin? Otur oturduğun yerde. Pipona izmaritleri doldur da içmene bak.
İhtiyar adam piposunu ağzından çekmiş, tütün tabakasını çıkarmış, içini masanın
üzerine
boşaltmış:
100
— Senin baban böyle tütün içer miydi, bak hayvan oğlu hayvan! diyordu.
Ama şimdi herkes gülüyordu. Hakkını aramakta olan yağız, kara bıyıklı adam da bir
dakika
etrafına bakındı. O da başladı gülmeye.
Reis birdenbire onu çağırdı.
— Bana bak Mevlût Efendi, dedi. Al şu lirayı. Ama yarın sabah sakın geleyim
deme.
— Gelmeyiz oğlum, gelmeyiz.
— Öyle bir gelirsin ki, güle oynaya. Taş atıp da elin mi yoruluyor. Bana bak
Hasan, sakın
çağırma bunu.
— Hadi zararı yok! Erkeklik bende kalsın. Ben çağırayım da isterse
gelmesin.
Bir lirayı masanın üzerinden hâlâ almamış olan yağız adam, sobanın kenarındaki
sandalyeye
oturdu. Bir cıgara yaktı. Lirayı bir türlü alamıyordu. Ötekiler kenarda duran liraya
bakmıyorlardı bile.
“Gel al” da demiyorlardı.
Adam kahveciye kahve ısmarladı. Parasını vermek istedi. Reis almaması için
kahveciye
işaret etti.
Yağız adam ellerini dizlerine bastırarak ayağa kalktı. Hasan dedikleri iri tayfa,
lirayı
masadan kaptığı gibi tam o kapıdan çıkarken cebine attı. Dışarıdaki kalabalık çoktan
dağılmıştı.
Reis
cebinden bir miktar daha para çıkardı. Kahveleri ödedi, çıktı.
Pipolu adam reis kapıyı kapar kapamaz başladı:
— Kedi için cebime iki tane balık korum, adım hırsıza çıkar. Herifçioğlu bir
vuruşta beş
yüz lira vurur, ismi “Kara Vokiri”dir; dinine yandığımın dünyası!
— Ali Dayı be. O cebini hangi terziye yaptırdın? Bir teneke balık alıyor be!
Aşkolsun
yapan terziye!
101
— Bana bak ulan! Şimdi dininden imanından başlatırsın ha. Sen de hırsız muavini
değil
misin? Soyun bakalım elin fukaralarını iki pay fazla alacağız diye. Enayi oğlu
enayileri! Allah
sizin
yanınıza kor mu sanıyorsun? O para yarar mı insana?
İri tayfa ensesini tokatlayarak:
— Bu enseyi o paralarla yaptık Ali Çavuş.
— Bak sıkılmadan söylüyorsun da.
— Bana bak Ali Çavuş. Biz kimseyi soymuyoruz. Onlar kolan* çekiyorlar. Karadan.
Kolan
çekmek nedir be? Dans etmekten farkı ne ki?
Ayağa kalkmış, yan durmuş, bir ayağını geriye atıyor, sonra ötekini yanına
getiriyordu.
Aynı hareketi birkaç defa yaptı.
— Ellerini bile sürmüyor herifler. Na böyle; rap rap! O çalışsın bu kadar. Alsın
bir
buçuk lira, biz de alalım bir buçuk lira, reva mı bu? Kim ağları yıkıyor? Kim
düzeltiyor? Kayık
gelir
gelmez hepsi tüyüp gidiyorlar. Gelip biraz yardım etseler ya. Hepsi kahveye
doluveriyor.
— Onlar olmasa ağı nasıl çekersiniz?
— Yedi tane Heybelili İstavro gibi adam ver bana. Bu otuz kişinin yaptığı işi
yapsın.
Payını da tam alsın, yağma yok. Elbette biz onlardan bir pay fazla alacağız.
— İki pay almak zaten hakkınız. Ona bir şey diyen yok, ama siz öyle yapmıyorsunuz
ki...
— Ya ne yapıyormuşuz?
— Çocuklara dörtte bir pay, sessiz sedasızlara yarım pay, şöyle biraz kafa tutana
bir pay
veriyor, artanı yine pay ediyorsunuz.
* Yassı kemer, enlice bağ.
102
— Hadi bırak numaraları. Ama hepsinin de cebini yoklasan ikişer kilo balık
vardır.
— Kim demiş sana? Kolancı nereden aşıracak balığı? Yardım için kayığa girse,
herife
hırsız diyorsunuz. Size bakıp o da iki balık cebine koysa... Sen misin koyan? Sonra da
“Bize
yardım mı
ediyorlar kayık yanaşınca?” diyorsunuz. Bırakmıyorsunuz ki yardım etmeye.
— Nasıl bırakmıyoruz?
— Bırakmıyorsunuz. Baktınız ki herif çalışkan. Bir punduna getirip cebine balık
bile
koyuyorsunuz ki bir daha lanet olsun kayığa girene diye herife tövbe ettirmeye.
— Sen onu bırak Ali Çavuş, sahi şu cepleri nerede yaptırdın?
— Ulan hani cep, göstersene?
— Yarın sabah yırtık pardösünü giydiğin zaman gösteririm.
— Göstermezsen?
— Arap olayım!
— Göstermezsen ama ben sana göstereceğim ananın bilmem nesini!
— Sende gösterecek bir şey kalmadı ki?
— Anan bilir.
— Ali Çavuş kızma be. Yak bir cıgara.
— Pipo içiyoruz.
— Çek ağzından o boku da, adam gibi bir cıgara iç!
— Sen çıkar ağzından o dediğini. Ne cıgarası o?
— Ha şöyle, imana gel!
Ali Çavuş’un suratı bir lahzada* yumuşayıvermişti.
* An.
103
— Bizim kayığa alayım mı seni Ali Çavuş?
— Sahi be Hasan alsana.
— Alırım ama, cepleri sökmek şart.
— Namussuzum yalan be.
— Nasıl yalan Ali Çavuş? Ben gözümle gördüm.
— Vallahi kedi için almıştım balıkları.
— Peki peki, Ali Çavuş. Söylerim Kara Vokiri’ye. Ama sandaldan çıkarken üstünü
ararız.
Bak bu şartlan.
— Ulan kayık da sizin olsun, balık da. Ben gelir miyim sizinle be! Ben bugüne
bugün...
— Orman bekçisisin değil mi?
— Elbette ya. Bize yakında silah bile verecekler.
— Geçen seneden beri çamlarda kozalak kalmadığının farkındasınız çocuklar?
— Sahi be, ne oldu o canım kozalaklara?
— Vasil’in fırınına sorun.
Ali Çavuş, kozalak lakırdısı başlar başlamaz sessizce bulunduğu yerden kalkmış,
Vasil’in
fırını lakırdısı bitip de kahkaha başlamadan çıkıp gitmişti.
104
Korentli Bir Hikâye
NOT: Geçenlerde bir Yunan hikâyecisiyle tanıştım. Pek seviştik. O bana
hikâyelerini
okudu, ben ona. Sonunda bir anlaşma yaptık. Aramızdaki bu anlaşmaya nazaran o benim
hikâyemi
okuyacak,
aradan yirmi dört saat gibi muayyen bir zaman geçtikten sonra konuya ilişmeden istediği
gibi
yazacak
-isterse aynen de alabilir, imzasını atmakta bağımsız olacak. Ben de onun hikâyelerini
aynı
şartlarla
yeniden yazacak veya aynen alacağım. İmzamı atmakta da serbest olacağım. Her hikâyenin
başına
böyle bir
not koyup koymamakta bütünlemesine bağımsız olacağız. Ben bu Yunanistan'ın bir nahiye
merkezinde
geçmiş
hikâyeye -okurken de anlaşılacak ya- hiçbir not koymadan imzamı atmayı uygun bulmadım.
Onun ne
yaptığını
bilmem. İstediği şekli ihtiyar edebilir. Dostumun başka hikâyelerini yirmi dört saat
önceden
okuyup
yeniden yazdığım zaman böyle bir notu ister korum, ister komam. Bütünü
"adapte"
edebilirsem
hiç lüzum görmem. Ama bu hikâyedeki gibi "adapte"si bana güç gelirse, ister
istemez
böyle bir
not koymaya mecbur kalırım.
Nahiyeye ilk geldiği günleri çok iyi hatırlıyorum. Paçası yenmiş pantolonu, dar
ceketi,
süzük çehresi, düğüm yeri yağlıca kravatı, sokakta bir kara oğlanın fırçasıyla ayna gibi
parlatılmış yer
yer kahverengi, yer yer
105
çikolata ayakkabıları, rüzgârda mendil misali titreyen pardösüsü gözlerimin
önünde
bugünkü gibi.
Nahiye müdürleri bir, ilkokul öğretmenleri iki, -başkaları da vardır ya, onları
sırası
geldikçe anarız-, bu iki tip insan, ilk temasta sevimsizdirler. Neden böyledirler, diye
düşünürsek
buluruz: Halkla çocuk kendisini idare için başına getirilmiş insanlara karşı içlerinden
çok
dışlarını
verir, bilgilerinden çok bilgisizliklerini gösterir, dostluktan ve sevgiden çok
beğendirmeyi ve
sevilmeyi imtihan suali gibi ortaya sürerler de onun için. Karşılığını göremezlerse
aralarındaki
münasebet alelade, lakayt tavrını takınıverir. Fakat o zamana kadarki ilgi ve hareketten
bir şey
anlamayan idareci kendine üstün süsünü vermiş, bu süsü bir rozet gibi yakasına
iliştirmiştir.
Halkın
arasında gökten inmiş bir acayip mahluk gibi gezinir durur. Ona süsün ve taktığı rozetin
çirkin
bir şey
olduğunu anlatmaya imkân yoktur. Nahiye müdürüyle başöğretmen için her insan bir çocuk,
yahut da
kendine
kâğıt imzalatırken önünü ilikleyen, elini öpmeye kalkışan biçare bir
adamcağızdır.
Bununla nahiye müdürleriyle başöğretmenlerin kötü insan olduklarını söylemek
istemediğimi
bilmenizi rica ederim. Çoğu iyi insanlardır. Bu süslerinden ve düzenlerinden öte pekâlâ
insanlardır. Ama
ben, ilk nazarda ne kadar sevimli gözükürlerse gözüksünler, onlarla ahbaplık etmekten
hoşlanmam.
Nahiyeye yeni gelen bu müdürü sokakta ilk defa görür görmez sevmiştim.
Şurasını söylemeyi unuttum: Kendilerine ne kadar süs verirlerse versinler,
vazifelerinde
doğru insanlarsa, halk için, çocuk için korkulacak bir şey yoktur. Onların bu hali
zahiridir*.
Vazifelerinde belki bazen fazla
* Açık, belli.
106
bile dürüsttürler. Kabahatleri nahiyelinin ve mektebin insanını anlamamış
olmalarıdır. Bu
da çok mühim bir şeydir, ama dürüstlükten daha mühim sayılmaz.
Uzattık değil mi? Kısası; bizim nahiyemizin müdürünü, sessiz, münakalatsız*,
atsız
arabasız nahiyenin sokaklarında ilk gördüğüm zaman sevmiştim. Her ne kadar ben onunla
fazla
ilgilenemiyorsam da, nahiyeyle ilgimi muhafaza ettiğimden -yani kahvelere çıkıyor,
balıkçılarla
konuşuyor, madamlara kalimera, kalispera diyordum- yeni müdür beyin dürüst, namuslu bir
adam
olduğunu
işitiyor, “Aferin şu pantolonunun paçaları pörtüklü delikanlıya...” diyordum.
Öteki müdür ne korkunç adamdı. Hele ne merhametsizdi. Fukara görmez mi tüyleri
diken
diken olurdu. Zavallı gördü mü eski komiserliğini hatırlar, veryansın ederdi. Zengin
karşısında
değişir;
ciddi maskesini takar; icap eden yerlerde icap ettiği kadar sinirlenerek, yapılan işe ve
kendisine önem
verilmesini isteyerek, her meseleyi hallederdi. Evet, onun da hakkında bir şey
söylememişlerdi.
Kanundan, nizamdan ayrılmamıştı. Ama kanundan şöyle bir parça ayrılabilsem, emekliliğime
üç sene
kaldığını bir unutabilsem diyen halini, belki de ben böyle tefsir ederdim.
Yeni nahiye müdürü beyle neredeyse ahbap olmak üzereydim. Severim dürüst
adamları. Yol
göstermek ne haddime; ama benim de kendime göre nahiye hakkında söylenecek bir iki
lakırdım
vardır.
Mesela şu güzün vakit vakit, küme küme gelen kuşları ökseyle tutmayı acaba mevzuat yasak
edemez
miydi?
Şu iki tane mazlum sokak köpeğini aşılandırıp -yüz bin drahmi vergisi olmasa
bahçıvanların,
hatta benim
bahçeme alabile-
* Ulaşım imkânı olmayan.
107
ceğim hayvanları- zehirli köftelerle öldürtmese, falan filan gibi. Yoksa benim
nahiyeye
şöyle etmek, böyle etmek, asfaltlamak, ağaçlar diktirmek, kanepeler kurdurtmak,
güzelliğini
bozdurtmamak; bir otel, bir fırın, bir hamam yapılmasını sağlamak filan gibi projelerim
yoktu.
Kendisi
herhalde bu gibi işleri benden iyi bilirdi.
Ben işte böyle, bir iki insanla, bir iki hayvanı felaketten kurtarmak için nahiye
müdürüyle ahbaplığı kararlaştırmıştım. Ama o günlerde bir bayram münasebetiyle bütün
güzel
rozetlerini
takmış karşımda görünce “Dur bakalım, ne söyleyecek de ondan sonra...” diye
bekledim.
O kadar beylik, o kadar bilmeyerek çalma, o kadar huluskâr* ve o kadar nahiyeyle
ilgisiz
-bütün bunları o kadar samimi ve hararetli bir şekilde inanarak, büyük vatanperver
sözler
söylediğine
emin olarak- laflar etti ki, benim en küçük bir sözümün ona ne kadar gülünç geleceğini
düşündüm,
irkildim, şaşırdım, ürktüm. “Ya ahbap olsam halim nerelere varırdı?” diye kendi kendime
sordum.
Söylediği laflardan hiçbirinin bir nebzecik samimi, bir nebzecik mahviyyetkâr**,
bir
nebzecik eğilir bükülür, nahiyeye faydası dokunur ciheti yoktu. Boş, büyük
lakırdılardı.
Hani bu laflar da söylenebilirdi belki. Bir nahiye müdürü belki de böyle laflar
da
söylemeliydi. Ama hiç olmazsa azıcık söylediklerinden sıkılan bir hali olmalı değil
miydi?
Olmazsa,
söylediklerine kendisinin de pek inanmadığını ihsas etmeli değil miydi? Hem böyle sözler
nahiye
müdürlerinden çok, valilere yakışırdı. Şöyle
* 1. Temiz duygulu, içten. 2. Dalkavuk.
** Alçakgönüllü.
108
az buçuk mürekkep yalamış bir insanı böylesine üç nutuk çılgına döndürür.
Vatanperveri
vatansız, gülümseyeni ağlar, bakanı kör, demokratı diktatör edebilirdi. “Allah saklamış
beni!”
dedim.
Ama yine uzaktan uzağa, onun dürüst bir memur olduğunu duyarak, sevdim. Aynı
pantolonlar,
aynı pardösü, aynı ayakkabılarla iki sene onu kardeşane seyrettim. Yalnız kravatını
değiştirdi.
Gömleklerine de yarım kola yaptırıyordu.
Nahiyede birdenbire tuhaf bir değişiklik oldu. Hemen hemen bir nahiyeye hücum!
Yazın
havası güzelmiş, arsaları ucuzmuş diye bir zevksizler akımdır başladı. Bir yapı
merakıdır aldı
milleti.
Bu arada nahiye müdürü evlenmiş, çocuğu bile olmuştu. Ben artık onu pek
görmüyordum.
Nakli hane etmiştim. Yalnız yine, senelerce oturduğum bu kasabaya ara sıra yolum
düşmeden de
gidip
gelirdim. Nahiye müdürü beye dair hiçbir dedikodu kulağıma çalınmazdı.
Nahiyeye gelince, gitgide, tiroit guddesi* çok faal oğlan çocukları gibi biçimsiz
bir
şekilde uzuyor, büyüyordu. Zevksiz ama muhteşem villalar, köyümün köy, Korent Gölü
manzarasını
Juan les
Pins karikatürüne benzetebilmek gayretiyle didinmesine rağmen bir acayip, adeta
topraktan doğan
bir
mukavemet, köyümden o balıkçı köyü havasını bir türlü gideremiyordu. Yine yeşil yosunlu,
insan
ayağı
değmemiş gibi yokuşlar nar ağaçlı, mimoza sarılı, kocayemiş dallı, yabaninane kokuluydu.
Yine
atkestanelerinden pırıl pırıl kahverengi meyveler, tenha yollarda potinlerimizin
* Beze.
109
ucuna düşüyor, çocuklar, yine onlarla saatlerce futbol oynuyorlardı.
Birdenbire günlük kokulu serin avlulara düşüyor. Birdenbire bir kır kahvesinin
kuyu
çemberinde Bizans yazısı okunuveriyor, yine bir dönemeçten dönünce asırlık bir minicik
kilisenin
bahçesine giriyor, ihtiyar, kambur, boğum boğum bir zeytin ağacında bir çan asılı
duruyordu.
Sonra yine
birdenbire bir manastırın kapıları, avluya açılan dizi dizi odalarının önündeki
kaldırımda
siyahlar
giymiş, tadı hâlâ konuşuşunda fıkırdayan bir yetmişlik Rum kadınına rastlıyorduk. O
betondan,
çirkin,
münasebetsiz villaların iki zengin zevksiz Yahudi matmazeli tarafından muvakkaten*
getirilip
küçük
kilisenin yanına adeta mukayese edilmek, hatta mukayese bile değil de, bu küçük
kilisenin şiir
gibi
halini, geçenlere iyice anlatmak için konulduğu zehabıyla** ikisini birlikte bir araya
getiremiyor,
hatta o çirkin yapıyı çoğunca göremiyorduk bile. Onun yerinde kafamızda hâlâ, çoktan
yıkılmış
bir
kartopu ağacıyla bir defne vardır.
Yapı sahipleri amma da inatçıydılar ha! Köyümün havasını değiştirmek için bahçe
düzeltmek, arazi tesviye*** etmek bahanesiyle yırtınıp duruyorlardı. Kazılardan çıkan
molozları
denize
döktürebilmek için paraları vardı. Tabii yapı sahiplerinin, ama dedim ya, köyün havasını
değiştirmek en
büyük emelleri olduğu için adam tutup araba getirtmek, günlerce beklemek de işlerine
gelmeyince,
kim
bilir kimin “ben görmüş olmayayım” göz yummasıyla bu moloz çimenlerin, yo-
* Geçici ya da eğreti olarak.
** Sanı, zannetme.
*** Düzleme.
110
sun bağlamış tenha ve güzel yolların üstüne öbek öbek oturtuluyor, biraz mırın
kırın eden
olursa; gözleri ve içi uzak memleketinde, esmer ve dalgın bir işçinin eline ufak bir el
silindiri
veriliyor, güya tesviyesi yaptırılıyordu. O çamsakızlarının akmasıyla, çam iğnelerinin
çürümesi
ve
kocayemiş meyvesinin balıyla asfaltlanmış iki bin senelik, yağmurda mis gibi sakız,
nane,
zeytin,
reçine, atkestanesi, defne ve toprak kokan yollar, çamur içinde kalmıştı. Yol
çimenlerinin bile
söküldüğü oldu. Yalnız bacası için sekiz milyon drahmi harcadığı rivayet edilen bir
Hollandalı,
evinin
bahçesini miri çimenlerle süsledi. Çamların, zeytinlerin -o defne ve kocayemişler,
naneler,
devedikenleri, kartopları filan, adam yerine sayılmaz- bile birçoğu, yapılara zarar
vermesin
diye önce
diplerine kireç kuyusu açılarak, buna mukavemet edince bin senelik dallar yer yer
budanarak,
yine canını
muhafaza eder de kurumazsa üç beş gün kötü kötü, düşman düşman bakılarak ve bir gece
gövdesine
bir halat
bağlanıp inim inim inletilerek, ne olursa olsun devrildi.
Böylece birçok şeyler oldu.
Ama dediğim gibi, bütün bunlara rağmen tabiat; toprak, bin senelik ağaçlar, küçük
kiliseler, çan kuleleri, çanlar, manastırlar, koylar, çamurdan kendilerini koruyabilmiş
yosunlu
yollar,
sanki ayaklanmışlardı. Hiçbir şey değiştirtmiyorlardı. Bu mukavemet hareketine sükûn
içinde
gülümseyerek
karışmış gitmişlerdi. Onlara iştirak eden ben vardım. Balıkçı Komyanos vardı. Dul madam
Hrisopulos
vardı. İşte birkaç kişi daha vardı, o kadar. Değişenler çok oldu. Saymakla tükenmez.
Hiçbirine
şaşmadım.
Ama nahiye müdürüne şaştım. Bileğinde altın kol saatiyle, kısa ipek göm-
111
leklerine, Avrupa işi kravatlarına bakıp durdum. Aldığı karının drahomasıyla
yaptığını
söyleyenler çoktu. Kışın sırtındaki paltoyu artık ne dıramudana, ne de levant rüzgârı*
uçurabiliyordu.
Palto ağır ağır, tiyatro perdeleri gibi açılıyor, eteklerine kurşun dikilmiş gibi en
sert
rüzgârda
güçlükle kımıldıyordu.
* Akdeniz’de esen doğu rüzgârı.
112
Kırlangıç Yuvasındaki Kadın
Bir kırlangıç, bütün bir yaz ayı boyunca iki milyona yakın kumuç*, tatarcık,
sinek
yutarmış diye bir yerde mi okudum, yoksa gelişigüzel uyduruyor muyum?
Kırlangıç yuvası deniz kenarında, pis bir hamal kahvesinin içindeydi. Bahar
gelince
kahveci, soba borularını çıkardığı deliği tıkamadığı için delikten bir deniz havası
kahvedekilerin
yanmış yüzlerine çarpar, ara sıra da bir sinek İkilisi, seçemezse bir horya** kızını
Aşçı
Hasan’ın
önünden kapar, yere çarpardı.
— Niye kapamazsın bu deliği Hanım? derlerdi.
Kahveci kadın:
— Çayını getireyim mi Hasan Ağa, tam deminde?
— Ben senden çay mı istedim, Hanım Abla? Şu deliği ne kapamazsın? diye
sordum.
Kahveci kadın:
— Kırlangıç deliğini mi? derdi. Eli kulağında, neredeyse gelir benim
kiracı.
* Sivrisineğe benzer çok küçük bir tür sinek.
** İskambilde karo.
113
Kırlangıcın yuvasına bir göz atardık. Bir defa yerinden kopmuştu da düşmüştü. Bir
şeyler
olmamıştı yuvaya. Hamal Salih’in çayı dökülmüş, çay fincanı kırılmıştı. Dünyada iyi
insanlar da
olmasa
kırlangıç yuvasını tutup yerine tutkalla yapıştırır, altına da bir tahtacık oturturlar
mı? Sağ
olsunlar,
Ahmet’le Mehmet isminde iki delikanlı kolları sıvadılar, kırlangıcın yuvasını bir daha
kopmayacak,
koparsa düşmeyecek hale getirdiler.
*
Kırlangıç yuvasındaki kadın, sabahları gözükürdü. Islak saman rengi saçları
vardı. Tarar,
durmadan, yorulmadan, saatlerce tarardı.
Kırlangıç yuvasına kadın sığar mı demeyin. İnsan aklına sığan şeyleri bir yol
hayal
buyurun. Kırlangıç yuvasına bir kadın sokmuşuz, saçlarını, ıslak saman rengi saçlarını
tarar
dururmuş.
Ne zararı var size? Varsın, bir de öylesi bulunsun, hiç değilse bir Abasıyanık’ın
yazısında.
Bıktım
doğrusu artık, oturup insanoğlunun çektiğini, çekmediğini anlatmaktan. Bıkmaktan geçtim,
anlatamadım.
Yazdım, beceremedim. Kendi kendimi ne aynada, ne düşte, ne hayalde, ne de fotoğrafta
göremedim
de,
tuttum, sarı saçları vardı, dedim. Gözleri yaradana yan bakardı, dedim. Akşamları iki
kadeh
içerdi,
dedim. Şuna güler, şuna üzülürdü, dedim. Ona çok haksızlık ettiler, dedim. Zengine
sövdüm.
Fakirine
enayi gibi acıdım. Neredeyse dünyaya nizamat vermeye kalkacaktım!
Kırlangıç yuvasında bir kadın gördüm. Akşam oldu muydu, kırlangıç bir köşede, o
bir
köşede birbirlerine bakar dururlardı. Karanlıkta bir halt da göremezlerdi
114
ya. Kırlangıç yuvasında gece, zifiridir. Yalnız bir koku, cambazı cambaza
yaklaştıran bir
çamur kokusu vardı. Kırlangıç yuvasında birleşmek kadar güzel şey, her yerde
birleşmektir. Ama
kırlangıç
yuvasında birleşmenin bir başkalığı da yok değildi. Kırlangıç o gece için gündüzden bir
ateşböceğini
getirirdi. Kubbeye o tutkal gibi tükürüğüyle ateşböceğini yapıştırırdı. Yuva bütün gece,
uzak
bir
yıldırım ışığı içinde, ateşböceğinin ateşi serinliğindeydi.
Gündüzden her günkü kolalı gömleğiyle frağını ütülemiş, giymiş olurdu. Kırlangıç
yuvasındaki kadın, onun kumuçlara doğru seğirtişine hayran kalırdı bütün gün. Hep yerden
yerden
giderdi
o günün şerefine. Hava da bir güneşsiz olurdu öyle günler. Frağıyla kolalı gömleği
parlamazdı
kırlangıcın ama, akla kara renk, renklerin anası halinde onun üstünde o puslu güne ve
soluk
renklerine
meydan okurdu.
Kırlangıç yuvasındaki kadın geceyi beklerdi. Öyle günler bir sıkıntılı olurdu.
Saçını
taramazdı. Tarayayım dese, terlerdi. Kahvenin dışında rüzgâr koşardı. Sonra tam
kırlangıç
yuvasını tuz
buz edecek hale geldi miydi sinirden kadın, bir yağmur boşanırdı gökten. Kırlangıç
yağmurun
altında hâlâ
sinek peşinde olurdu. Yuvadan uzaklaşmışsa bir yerlere sığınmazdı ki. Severdi yağmuru.
Sırılsıklam
dönerdi yuvaya. Bir köşeye siner, kabarır, uyur gibi yapar. Yağmurun dindiğini hisseder
etmez,
fırlardı
ateşböceği bulmaya kırlara. Kırlangıcın yuvası, cami gibi kubbeli. Ateşböceğinin ışığı
soğuk,
buz gibi
bir ışık... Maviye çalar, kırmızıya çalar, sarıya çalar, çalar oğlu çalar.
Kırlangıcın yuvasındaki kadını, böylece anlattığıma bakıp da, sakın aklınıza
kırlangıcın
eşinden söz
115
açtığım gelmesin. Kırlangıç yuvasındaki kadın kuş değildir. İn cin değildir. Beni
Ademdir*.
Olur mu öyle şey? Olsun olmasın. Oturup dedikodular, olmamış şeyler, olup da
kimsenin
takmadığı hikâyeler, düzeltemeyeceğim işler, daha doğrusu, ne aynada, ne fotoğrafta
kendi
kendimi
göremediğim halde, başkalarını değil anlamak, görürmüşüm gibi onlara dair sözler
söylemek, içim
çekmiyor
bugün.
İstersem kırlangıç yuvasına bir kadın oturtur, saçlarını taratırım. İstersem
kırlangıç
yuvasına ateşböceğinden bir avize takarım, istersem kırlangıçla yuvasındaki kadına,
sanki
günahmış gibi,
günah işletirim bu ışığın altında. Derim ki, bir kırlangıç, bütün bir yaz ayı boyunca
tam iki
milyara
yakın kumuç, tatarcık, sinek avlar. Ne dersem derim. Kimsecikler karışmaz. Birçokları
sevinirler
de,
insanoğlunun insanoğluna yaptıklarını görüp de anlatmadığıma... Ne yapayım, benim
zanaatım da
bu, yazı
yazmak. Yazı yazıp ekmek yemek. Yazmak demek, aklıma ne gelirse kâğıda geçirmek değil
elbet. Ama
ben
aklıma ne eserse yazan cinsindenim, ne yapayım? Bu zanaat da pek geçmiyor. Doyurmuyor.
Ama bir
defa
tutulmuşuz. Kızıyoruz. Birbirimize giriyoruz. Yine de insanoğlundan söz açmaya
uğraşıyoruz. Onu
eğlendirmek ister kimimiz, kimimiz güldürmek; kimimiz becerir, kimimiz beceremeyiz.
Zanaatımızı
ötekilerden üstün görürüz. Bugünlerde ne kadar yazı okudumsa, hepsinde bir
dedikoduculuk, bir
anlayışsızlık, bir göremeyiş, bir özenti havası vardı.
Biz de öteki zanaat ehli gibi birbirimizi görerekten aşka geliriz. Canım sıkıldı.
Bir
yazıma yirmi beş papel
* İnsan.
116
verileceği müjdelendi. Eve geldim. Odama kapandım. Yazı yazmanın mümkünü
yok.
Kâğıdın başına istemeyerek kendiliğinden “Kırlangıç yuvasındaki kadın” ismini
koymuşum.
Akşam olmuştu. Evden çıktım. Kahvedeki yerimi almıştım. Kahveci Hanım Abla çayımı
getirmişti.
Kimse bana
bakmıyordu. Millet kâğıt oyununa dalmıştı. Gözlerimi, tavana yakın kırlangıç yuvasına
doğru
zaman zaman
kaldırıp bakıyordum. Acaba sahiden kırlangıç yuvasında bir kadın var mıdır diye. O gün
de bir
yağmur
yağmıştı, ortalığı sel götürmüştü ya, o gün işte.
Hani biraz daha gayret. Kırlangıç yuvasının deliğinden o kadın, başını
çıkarıverecek.
Hayır, bir şeycikler olmadı. Kırlangıç yuvasının ağzı kapkaranlıktı. Yuvanın
deliği bile
gözükmüyordu. Birdenbire kahveci abla gözlerimi kırlangıç yuvasında
yakalayıverdi.
— Kırlangıca mı bakıyorsun? dedi.
— Hayır, yuvadaki kadına, deyivermek üzereyken,
— İki senedir gelmiyor, dedi.
— Ya... dedim.
— Bir çay daha yapayım mı size?
— Yap abla.
Düşündüm. İki senedir emekli Zeynel Efendi de gelmiyor. Biletçi Celal de, Hasan
Efendi de
gözükmedi. Balıkçı Apostol da pencerenin bir kenarında ağ örmüyor iki senedir.
Tevekkeli iki senedir bu kahvede çayın eski tadı yok.
117
Dondurmacının Çırağı
Köyde insan olarak bir kusursuz ben yoktum ama, onlar benim, ben onların
kusurlarımızı
göre göre, ezberleye ezberleye birbirimizden öylesine soğumuş, öylesine iğrenmiştik ki,
köy
insanlarıyla
her lakırdı alışverişimizde biraz daha kanımız tepemize fırlayarak sonunda hemen hemen
kanlı
bıçaklı
olmuştuk.
Artık birbirimize karşılıklı öyle kusurlar kondurmuştuk ki, kusursuzluklar, hatta
ufak
tefek meziyetler bile bir nevi yapmacık tevazu, bir nevi gösteriş haline
gelmişti.
Hani ben kendi hesabıma, bütün bütüne kayıtsız kalmayı tercih ederdim ama, buna
bu ara
mevsim uygun değildi. Lakayt bir hal takınabilmek için bereket yaz geliverdi. Oh!
Kimselere
selam
vermiyorum. Senede dört kelime konuşmadığım adama nezaketen gülmeye bile mecbur değilim.
Görmemezliğe
geliyorum. Başımı çeviriyorum. Ama insanlar tuhaf! Kendilerini sevmeyen, önem vermeyene
daha bir
büsbütün tutuluyor, kendisini küçük görür gibi olana -hakikatte onları küçük görmekten
çok uzak
bir
histi bu- musallat oluyorlar. O zaman ilgiyi büsbütün kesmek, daha doğrusu
119
bir çeşit tersine ilgi hali olan küsmek faslı geliyor. Bunun için de uzun uzun
düşünmeye,
bir plan kurmaya hacet kalmadan tam kavgaya kadar gitmeyen büyükçe bir ağız dalaşıyla
meseleyi
çözüveriyor, selamı sabahı kesiyoruz.
Aman, ne rahatlık! Ne derin, ne sevimli, ne pişmanlıksız bir rahatlık bu! İçinde
hiçbir
pişmanlık duymadan birisiyle ilgiyi kesmek... O ilginin her günkü külfetlerinden
kurtulmak... Bu
hissi,
bu rahatlığı yalnız kendimde duyduğumu sanır, az buçuk üzülürdüm. Sonra o küsümün de
rahatladığını,
selamsız sabahsızlığımızdan onun da tat duyduğunu sezinleyince bir ara, sevincim bütün
bütün
arttı.
Azıcık pişmanlığa benzemiyor mu bu rahatlık diye düşündüğüm oluyor. Hayır hayır!
Pişmanlığın tadı da başkadır. Ah küsüşüne, küstürdüğüme pişman olabileceğim bir
arkadaşım olsa
da gidip
ayaklarına kapansam!.. Çocuklar gibi “Yalvarma!” dese de yine konuşmasa. O güzel
pişmanlık hissi
çocuklukta kaldı. Şimdi nerede? Ara ki bulasın. Sonuna kadar küsüp yeni dostluklar
kuracağız. Bu
iş
sonuna kadar böyle gidecek. Kim bilir belki de bu böyle olduğu için, tecessüsümüz hiç
eksilmeden
yeniden
yeniye doğduğu için yaşamak insanlarla beraber güzel değilse bile çekici (cazip
manasına) bir
şeydir.
Dondurmacının iki çırağı vardı. İkisi de ateş gibi çocuklardı. Onlardan bir
tanesiyle,
işte herkesle kavga ettiğim zaman ahbap oldum. Bu güç bir ahbaplıktı. Onlar benden çok
bu
ahbaplığı
olurşey (alelade) buluyorlardı. Doğrusu da buydu. Bundan daha olurşey ne olabilirdi? Ama
onların
tecrübesizliğinden bunu böyle
120
bulduklarını ben iyi biliyorum. Bu ahbaplığın devamı için fazla ilerlememesi,
frenlenmesi
-kurnazca devamı- lazım geliyor. “Niçin öyle lazım geliyor?” sorusunu açıklamanın bile,
bir nevi
kendi
kendimi müdafaa olacağını kestiriyorum. Kendi kendimizi korumak için yapacağımız her
çalışma,
düşman
elindeki hazır ve tecrübe edilmiş silahlara karşı saf bir oyuncaktan başka bir şey
olmaz. Bir
küçük
devlet düşünün ki, kendini korumak için kurşundan değil sevgiden, toptan değil
kardeşlikten,
makineliden
değil müsamahadan, V2’den değil dostluktan, hidrojenden değil mayıs akşamlarından,
zırhlıdan,
denizaltıdan değil kayıktan ve balıktan, harpten değil bayramdan silahlarla mücehhez*
olsun.
Toplu
tüfekli, denizaltılı, uçaklı bir başka devlete, “Buyur bakalım, sıkıysan saldır bana!”
diyor.
İşte ben
de öyleyim diyeceğim ama, doğrusu benim bu kadar tesirsiz, tecrübe edilmemiş iyi
silahlarım bile
yok.
Benzetiyorum. Teşbihte hata olmaz.
Çocuklarla balığa çıkmak istiyorum. Dondurmacının iki çırağıyla akşamüstü
dondurma yerken
konuştuğum zaman deli divane oluyorum. Yalnız, dondurmanın nasıl yapıldığını öğrenmek
için
onlarla
konuştuğumu, ahbaplığımın yalnız bunun için olduğunu, bu kadar saf bir niyetten hareket
ettiğimi
söyleyecek değilim. Bu bapta hiçbir şey söyleyecek değilim. Yalnız şunu: Onlarla
konuşmaktan haz
duyduğumu söyleyeceğim.
Söylemesini de sevmem, yazacağım. Dondurmanın nasıl yapıldığını da merak etmiyor
değilim.
Yarı yarıya, onların yaşayışlarını merak ettiğimi, on yedi saat çalıştıktan sonra bu iki
çocuğun
beş
saatlik bir uykudan terütaze, kaygusuz nasıl kalktıklarını, tek-
* Donanmış.
121
rardan dondurma kutusunu saatlerce durmadan nasıl çevirdiklerini, bir
zeytinyağlı, üstüne
yoğurt bile dökülmemiş bakla yedikten sonra, kurşun gibi ağır dondurma kutularını zengin
ve
insafsız
dondurmacının evinden dükkâna hangi esrarengiz kuvvetle taşıdıklarını merak edemez
miyim? Yarı
yarıya
gençliklerinden, yarı yarıya hayat cevherlerinden merakla hoşlandığımı ayıp görenlere
karşı
yapılacak
şeyi yapıyorum. Böyleleri bana vız geliyorlar. Zehirli gülüşleriyle yanımdan geçtikleri
zaman
içim
yalnız bir şeyden burkuluyor. O da, ya bu çocuklar benimle şimdi konuşurkenki
samimiliklerini
birdenbire
kesiverirlerse... Yarın akşam dondurmamı getirdikten sonra, her zaman yaptıkları gibi,
dükkân
tenhalaştığı zaman gelip yanıma, karşımdaki sandalyeye oturmazlar, masanın üstündeki
Birinci’den
ustaya
göstermeden, gizlice bir tane almazlarsa...
Saat altıdan sekize kadar onlarla dostluk ettiğim zaman da olmasa, bu yazlık
insan
kalabalığının veçhesiz*, manasız, gösterişli, zevksiz, dostsuz, riyakâr ve sevgisiz
hayatına
katlanmak
epey zor gelecek bana.
Küçük dondurmacı dükkânının sahibi sahiden çalışkan adamdı. Ama o, çalışmasının
bütün
mükâfatını beş ay içinde adamakıllı alıyor, yedi ay sırtüstü yatıyordu. Mükemmel yiyor,
iyi de
içiyordu.
Ama küçük İmrozlu çırakların sabahın saat beş buçuğundan gecenin saat birine kadar
çalışmalarının onlara
ne mükâfat sağladığını size rakamla değil de, başka bir şekilde anlatayım: Çocukların
aldığı
mükâfat,
her hafta papaz efendinin dükkânı tütsüleyip okuduğu dua karşılığının tam
yarısıydı.
* Sebepsiz.
122
Çocuklar sabahın beş buçuğundan, gecenin birine, daha doğrusu ertesi sabahın
birine kadar
çalışıyorlardı demiştim. Bereket ki, öğleüstleri sıcak, küçük köyü dört tarafından
sardığı
zaman, iş bir
iki saat hafifliyor, masaların üstüne kıvırcık kafalarını esmer ve çilek kokulu
kollarının
arasına alıp
uyuyabiliyorlardı.
Sonra saat üçe doğru iş yeniden bütün hızıyla başlıyordu. Bir de altı ile sekiz
arasındaki müşterilerin bahşişleri, sessizlikleri, ağırbaşlılıkları, hovardalıkları
çırakların
hoşuna
giderdi. Sanırım ki bu saatlerde bir iki lirayı da doğrulturlardı. Bir gün birisi sağ
masalara,
ertesi
gün sol masalara bakardı. Şimdi artık ben de her akşam sağlı sollu yerimi
değiştiriyordum. Bir
tanesi
bana nihayet fazla soğuk davranmaya başlamıştı. Öteki -Todori- İmrozluydu. Rumcasına
Rumlar
gülerlerdi.
Türkçesine ben bayılırdım. Sanki iki bin sene evvel Atina’da bir garip dil öğrenmiş
küçük bir
çocuk,
kafasında bir çilek sepetiyle dolaşır, geçenlerden güzel yüze vurgun bir ak sakallı
harmanili*
çocuğu
tutar, bir taraftan çilek yer, bir taraftan der:
—... Konuş bakalım o öğrendiğin garip dilden evlat, sana elli drahmi fazla var.
Otur şu
çeşmenin aslanına, konuş bakalım.
— Ne konuşayım?
— Mesela, ben İmrozluyum, de. İmroz güzel midir anlat. Bağlık bahçelik midir?
Şarabı
güzel mi? Meyhaneleri insanı içmeden körkütük edercesine maya, şıra, sirke, ekşi,
salkım, üzüm
çekirdeği
kokar mı? Sizin denizde balık çıkar mı, balık? Meyhane duvarlarına can verirkenki dülger
balığının
korkak ve masum rengini boyayan bulunur mu içinizde? Martılarınız bizimkiler
* Bütün vücudu saran, kolsuz ve bazen kukuletalı bir çeşit üst giysisi.
123
gibi midir? Yoksa daha mı ufaktır? Sizin tarafın balıkçıları da martılara,
denizde
boğulmuşların ilk önce gözlerini yedikleri için ifrit olurlar mı? Hiç zeytinliklerde yaz
günü
öpüştün
mü? Doğru söyle, kız kardeşin de senin kadar güzel mi? Dişleri nasıldır, dişleri? Elleri
istiridye
istiridye mi kokar? Kayıklarınızın başına denizkızı mı, deniz canavarı mı çizersiniz?
Yoksa,
dünya
yüzünde görülmemiş, kafanızın içinde açmış çiçekleri mi işlersiniz? Yüz drahmilik altın
gördün
mü sen?
Göstereyim mi? Deden kaç yaşında öldü? Nasıl adamdı? Bu dili nereden, kimden öğrendin?
Sana bu
dili
öğreten adam köle miydi? Kuvvetli miydi çok? Disk mi atardı, topuz mu? Yoksa çelimsizin
biri
miydi? Kaç
yaşlarında vardı? Sen kaç yaşındaydın o zaman? Yüzüne böyle, benim gibi, hayran hayran
mı
bakardı?
Ölüm nedir bilir misin sen, ölüm? Bilmezsin ha. Küçük büyük insandan gayri bütün
canlılar
gibi sen de mi bilmiyorsun ölümü? Oh, ne iyi! Bilme bilme. Bir gün öğrenirsen bile sakın
korkma!
Bilene
ne zaman olsa gelecektir. Bak ben onu bekliyorum. Bu gençlik sana nasıl güzel güzel
geldiyse
ölüm de
sana öylece, güzelce gelecektir. Ama bak durmadan beni konuşturdun. Hani sen
konuşacaktın ya. O
garip
dille anlatacaktın zeytinlikleri, buğday tarlalarını, üzüm posası kokan köy yollarını,
şarap
fıçılarını...
— Nasıl çok mu fakirsiniz? Hiçbir şey bol çıkmaz mı? Bağlarınız bozuldu mu?
Bakımsız mı?
Zeytinler çok mu ihtiyarladı? Vay anasını! Bol şarabınız yok, ha? Öyle güzel
giyinmezsiniz
demek?
Kırmızı kırmızı, pembe pembe giymezler mi köy kızları? Eflatun kuşak sarmaz mı
ihtiyarlarınız?
Çabuk mu
ölür giderler? Niye?
124
Balık az çıkar demek. Ağlarınızı örecek pamuk bulamıyorsunuz ha! Çoğunuz böyle
kalkıp
buralara geliyorsunuz demek. Burada doyuyor musunuz bari? Köyde daha çok çalışır, daha
az mı
yersiniz?
Allah Allah! Elli drahmiye bu kadar mı konuşursun? Peki, ne yapalım öyle olsun! Demek o
garip
garip
söylediklerinin manası bu ha? Tuhaf şey! Vereyim elli drahmi daha, konuş be! Usta mı
darılır?
Sonra yine
gelirsin değil mi?”
İşte ben, ondan elli ile yüz drahmi arasında alınan dostlukla bir fukara İmroz
akşamına
dalar giderim. Yanık yüzündeki canlı gözleri bahşişi ve cıgarayı aldıktan sonra kaçar
giderler.
Yakın
bir masaya kurulmuş beyle hanıma:
— Oriste, derlerdi.
Sonra:
— Dio limonata! diye haykırır, işi görür yine gelirdi.
Benim masam duvar dibinde, ustanın göremeyeceği bir yerde olduğu için rahatça
otururdu.
Cıgarasını avucunda içerken gülerek yüzüme bakardı.
Bir gün, öteki çırak ona, beni göstermeden, ama benim için söylendiğini çaktığım
bir
şeyler fısıldadı. Güler yüzü biraz bozulur gibi oldu. Bana, beni görmeden, birkaç saniye
baktı.
Sonra
arkadaşına hiçbir şey söylemeden “Zararı yok, bana ne” der gibi oldukça rahat bir işaret
yaptı.
Beş on
dakika yanıma gelmedi. Yaptığı işaretin rahat manasını neredeyse kötüye yoracaktım ki,
birdenbire işini
bırakıp gelip yanıma oturdu. Canı sıkılmış gibiydi. İmroz’dan açmadım. Bugün iş nasıldı,
diye de
sormadım. Yüzüne sakin, telaşsız, üzüntüsüz, bir şey anlamamış gibi bakmayı uygun
buldum. Ama o,
canının
sıkıldığını pek belli ediyordu. O zaman dayanamadım sordum:
125
— Ne o Todori, dedim, canın sıkkın?
Canın sıkkın ne demek olduğunu bilmiyordu. Anlamadığı zamanki çirkin köylü
yüzüyle
baktı.
— Kızmışsın galiba? dedim.
— Yarın izin gün, kızdım ya, dedi. On beş gün bir. Usta bırakmaz. İş var
çok.
— Aldırma! Sen de yarından sonra gidersin.
— Ama köyden adam var görecek.
Bir zaman sustuk. Sonra:
— O çırak ne dedi sana? dedim.
Yüzü birdenbire değişiverdi. Zeki, yalancı, çapkın bir ışık dolduruyordu kaşını
gözünü.
— Yok bir şey vire. Aldırmam ben her lakırdı. Söylesin.
— Kızma da bana.
— Yok vire, niçin? Denbirazi.
Ben ferahladım.
O akşam hemen hiç çalışmadı. İşleri hep ötekine bıraktı. Hep yanımda oturdu. Her
akşam bu
vakit gelen hanımla beye bile gitmedi.
— Gitsene Todori, dedim.
— Bahşiş vermezler, gitmem, dedi.
Dört gün somurttu. Altı ile sekiz arası yanımda oturdu. Çalışmadı. Usta gördüğü
zaman
bile toparlanmıyordu. Beşinci gün yine eski halini bulmuştu. Zehir gibi çalışmaya
başladı.
Böylece bir
on beş gün daha geçti. Bir gün bana:
— Yarın var izin, dedi, gideceğim var bir kahve Galata. Var bizim köylü. Bakalım
köyden
ne haber.
Ertesi akşam saat altı ile sekiz arası dondurmacıya gitmedim; ilk defa olarak.
Gece
yarısı dükkânın önünden geçiyordum. Baktım, benim her zamanki oturduğum masada mahzun ve
güzel
oturmuş
düşünüyordu.
126
Benim bile yüzüme bakmadı. Bir iki gün yanıma da uğramadı. Ateş gibi çalışmakta
devam
etti. Ama ancak dört gün dayanabildi. Dördüncü gün nihayet ustadan izin aldı da gitti
sandım.
Dükkânda
yoktu. Öteki çocuğa sordum. “Usta izin vermeden çıktı gitti” dedi.
İstanbul’da bir hafta onu aradım. Bulduğum zaman ceketini bile satmıştı. Serseri
geziyordu.
— Paranı verdi mi usta, Todori? dedim.
— Yirmi iki gün kesti, dedi.
— İş buldun mu?
— Aramam iş, köy gidecek, dedi.
Onu ertesi günü vapura bindirdim, gitti. Bir daha da gelmedi.
Hikâye yazanlar (Râviyan Ahbar), iki bin sene evvel Atina’da, güneşli temmuz
günlerinde
Atina mermerler, heykeller, mabetler içinde pırıl pırıl parlarken, Ege adalarından
gelmiş elli
drahmi
karşılığı garip bir dil konuşan; sonra eski iki bin senelik bir köylü Yunancasıyla
söylediklerini
açıklayan bir güzel çocuk, çeşmelerin aslanına, heykellerin gölgesine çöker, iki bin
sene
sonranın
dondurmacı çıraklığı maceralarını anlatırmış, diye rivayet ederler.
127
Bedri Rahmi Eyüboğlu Arşivi'nden.
128
Sait’ten Hatıralar
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Eğer hafızama güvenebilseydim Sait için söyleyeceklerimi çok daha sonraya
saklardım.
Hâtıraların durulanı durur. Tortusu dibe çökerdi. Bundan bir ay evvel Sait’le
konuştuğumuz
şeyleri
yazmak, bana henüz meyveye vurmuş bir dalı, körpe bir tomurcuğu koparıyormuşum duyusunu
veriyor.
*
Sait deyince aklıma gelenleri gelişigüzel sıralamak istiyordum. Sait deyince
aklıma çakıl
taşları geliyor. Yer yer çok diri renklerle donanmış, kimisi serin, kimisi ılık, kimisi
ayağı
kavuracak
kadar kızgın çakıl taşları! Yalnız Büyükada’nın en tenha kıyılarında rastlanan dört beş
metre
denizin
dibinde göz kamaştıran kocaman çakıl taşları.
Sonra Amerikan filmlerinde gördüğümüz yüzü çilli, kınalı, perçemleri perişan,
üstü başı
toz toprak, yama içinde on iki on üç yaşlarında Allah’ın belâsı bir çocuk. Dediği dedik,
kestiği
kestik.
Daha sonra o çocuğun babası yaşında yani çizgileri o çocuğa benzeyen ölesiye
yorgun,
ölesiye bezgin, kocaman ellerinin damarları mavi mavi dışarı fırlamış, kocaman
postalları çok
uzun bir
yolculuğun kahrını çekmiş, oturduğu yere gömülmüş, bastığı yere çakılmış, aksi mi aksi,
ters mi
ters,
ağır mı ağır bir işçi. Dokunsan,
129
ya ağlayacak yahut ana avrat küfür edecek. Ağlamak mı dedin? Ne münasebet!
Ağlayana karı
derler. Erkek kısmı ağlamaz. Ya ne yapar? Küfür eder.
— Yahu. Bak hava ne kadar güzel.
— Havanın da...
— Gazeteyi okudun mu?
— Gazetenin de...
— Senden bahsediyorlar ama.
— Edenin de...
*
İki üç ay oluyor. Yanılmıyorsam Müşerref Hekimoğlu onu bizim Beyoğlu’ndaki
atölyede
yakalamış, bir anket sor(g?)usuna çekmişti. Sorular oldukça belâlı şeylerdi:
— Bu sene çıkan şiir kitapları, hikâyeler, romanlar arasında en çok
sevdikleriniz?
Sait, hiç düşünmeden:
— Ben bu sene hiç kitap okumadım. Ne kitap, ne makale hiçbir şey okumadım.
Gazeteci arkadaş şaşırdı:
— Nasıl olur? İmkânı yok, öyle şey olur mu?
— Bal gibi oluyormuş işte. Ben bu sene hiçbir şey okumadım.
Söz döndü dolaştı. Eleştirme üstünde karar kıldı. Sait o günlerde çıkan bazı
yazılara
fena halde içerlemişti. Eleştirme üstüne neler düşündüğünü uzun uzadıya anlatırken son
aylar
içinde bu
konuda neler yazılmışsa hepsini okuduğu meydana çıktı. Ona hep bir ağızdan:
— Hani sen beş dakika evvel bu yıl hiçbir şey okumadığını söylemiştin? deyince
Sait’in
keyfi kaçtı.
*
Okumuyorum filân diyordu ama birkaç gazeteyi, edebiyat dergilerimizi okuyor ve
her
nedense okumamış gibi davranıyordu. Aynı günlerde çeşitli dergilerde hem resimlerime hem
yazılarıma
sataşan yazılar çıkmıştı:
130
— Sana fena çatıyorlar, diyor, tatlı tatlı gülüyordu. Sonra:
— Ne istiyorlar bu ...1ar bizden?
Eleştirmeciler üzerine söylediklerini dergilerden birinde aynen yazdı.
Aynı günlerdeydi. Cumhuriyet’te çıkan yazılarım için:
— Oğlum, yazarken gözünü dört aç. Vallahi çakı gibi gençler var. Pusu kurmuş
bekliyorlar.
Öyle sallapati cümleler döktürme. (Bir cümle söyledi ama ne yazık ki unuttum.) Böyle
cümleler
yüzünden
başına belâ açacaksın.
Bu sözü desteklemek için olacak bir gün atölyeye üç dört genç getirdi. Bunlardan
birisi
Galatasaray’ın son sınıfındaymış. Fransızcadan çok sağlam tercümeler yapıyormuş.
Cumhuriyet’te
çıkan
yazılarımın birisinde: Bu yıl bereket senesi dediğim için fena halde numaramı kırmış.
Niçin “bu
yıl
bereket yılı” dememişim de “bu yıl bereket senesi” demişim.
Genç arkadaş konuşurken Sait sinsi sinsi gülüyor, ara sıra:
— Ben sana demedim mi? Ayıkla pirincin taşını! der gibi bana bakıyordu.
*
Sait’e ne zaman Beyoğlu’nda rastlasam:
— Görülecek film var mı reis? diye sorardım. Sinema meraklısı olduğunu bildiğim
için,
gördüğüm filmlerin en güzellerini ona borçluyum.
Çoğu zaman:
— Hepsi birbirinden bok, der geçerdi.
— Japon filmini gördün mü Sait?
— Gördüm ama hiç sarmadı. Galiba yarısında uyuyuvermişim.
— Amma yaptın ha! Harika bir filmdi.
— Ne harikası birader uyudum işte.
O gün çok yorgun, çok bitkin olmalı. Bu film Sait’i uyutacak filmlerden
değildi.
131
*
Hani bazı ressamlar vardır. Resimlerini şöyle rastgele, kalenderce, gelişigüzel
yapmışlardır, dersiniz. Eserlerinde en ufak bir titizlik, aşırı bir itina sezilmez. Öyle
resimler ki
herkese:
— A... A... Bu kadarını ben de yaparım yahu! dedirtir. Ve bu yüzden başımıza bir
sürü
amatör çıkartırlar.
Bu, gelişigüzel resimlerin peşine takılır, o ressamın hayatını incelersiniz, bir
de
bakarsınız ki o kolaylığın altında, o kalenderliğin, o sallapatiliğin altında domuzuna
bir
gayret,
kahredici bir sabır, şaşırtıcı bir inat saklıdır. Ressam o gevşekliği, o başıboşluğu, o
yumuşaklığı,
uysallığı çok uzun, çok zahmetli etütlere borçludur. Sait’in yazılarındaki o canım
kolaylık, o
kendiliğinden akış, o kalenderlik de öyle bir kalenderlikti. Şöyle bir çırpıda
döktürdüğü yazısı
olacağını pek sanmıyorum.
Beş altı sene oluyor. Bana bir hikâyesini verdi:
— Şunu bir oku bakayım. Neşredecektim. Vazgeçtim. Bir türlü içim rahat değil
bundan.
Hikâyeyi okudum. En sağlam yazılarından birisiydi. Bir hafta sonra, okuduğumu ve
hiçbir
yerine takılmadığımı söyledim. Sait:
— Onu bir daha yazacağım, dedi.
— Peki bendeki müsveddeler?
— Müsveddelere boş ver. Ben yazdığımı beğenmezsem olduğu gibi müsveddeleri atar,
yeniden
yazarım, dediğini gayet iyi hatırlıyorum.
Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Ama müsveddesi hâlâ bende olan hikâye
çıktı.
Adı “Dört Zait” olan bu hikâyeyi (kitapta mı, bir dergide mi?) gördüğüm zaman
müsveddeleri
aradım.
Perişan kâğıtlarım arasında bulamadım. Aradaki farkı müthiş merak ediyordum. Çok acayip
bir
tesadüfle bu
müsveddeyi evvelki gün bir resim defteri arasında buldum. Ne kadar sevindiğimi tasavvur
edemezsiniz.
Fakat ne yazık ki hikâyenin birinci sahifesi yoktu. İkinci sayfadan baş-
132
layarak, kitaptaki hikâye ile karşılaştırdık; yalnız yedi sekiz cümlede bazı
kelimeler
değişmişti. Bana verdiği müsvedde el yazısı ile olduğuna göre hikâyeyi oturup yeni
baştan yazmış
olması
lâzımdı. Ara yerde başka bir müsvedde var mıydı? Eğer dediği gibi aynı hikâyeyi yeni
baştan
yazmışsa
aradaki kardeşlik şunu açıklıyordu: Sait, hikâyesinin bütün cümlelerini, bir şiir yapısı
gibi
ezberliyordu. Hiç olmazsa sayılı bir zaman içinde hikâyesi son virgülüne kadar kafasında
hazırdı.
Böyle olmasa bile bendeki müsvedde bir, kitapta çıkan iki, ilk hazırlık
müsveddeleri
üç... Sait’in bir hikâyeyi nasıl yavaş yavaş pişirdiğini açıklıyordu.
Sait’in mesleğini ne kadar ciddiye aldığını, yaptığı işe hiç metelik vermiyormuş
gibi
davranmasının ne demek olduğunu ilk defa “Yaprak” dergisi çıktığı günlerde anladım.
Yanılmıyorsam Oktay
Rıfat, Yaprak’ta, Sait’e serçe parmağı ile küçük bir fiske atacak olmuştu. Oktay,
Sait’in
değerli bir
yazar olduğunu belirttikten sonra, “Ne olurdu biraz kımıldasa, biraz da başka konulara
el atsa”
gibi bir
şeyler yazmıştı. Vay efendim vay! Bu yazı Sait’i küplere bindirdi. Ve aklımda kaldığına
göre
Oktay’ın bu
yazısına gayet sert, belâlı, kırıcı bir yazı ile yanıt vermişti. Halikarnas
Balıkçısı’nın kabul
etmediği, fakat işgüzar bir delikanlının ille de söyledi diye dayattığı bir çift söz
yüzünden
çok
sevdiği Balıkçı’ya da zehir zemberek bir yazı ile cevap vermişti.
Hele şu son seneler içinde, eserine yan gözle bakanlara, ufak tefek imalarda
bulunanlara
hatır gönül dinlemeden veryansın ediyordu.
Onun bu hali yavrularına sataşılmış büyük ve yırtıcı bir kuşu andırıyordu. Nerde
o
kalender, uysal Sait; nerde bu eserini son virgülüne kadar savunan titiz, belâlı
Sait.
*
Bizim Sait’le arkadaşlığımız perişan, derbeder, rastgele bir arkadaşlıktı. Üç
dört
senedir bizi bir araya toplayan atölye perşembelerine kadar arkadaşlığımız tama-
133
mıyla Allah’a emanetti. Yazın ara sıra Burgaz’daki evine giderdik. Gece yatısına
kaldığımız olurdu. Annesini çok yakın bir akrabamız gibi sever ve sayardık. Son üç dört
sene
içerisinde
arkadaşlığımıza çekidüzen veren muhakkak Mercan Usta olmuştu. Küçük bir kalabalık
tarafından
sevilen,
aranan, kendi halinde, alçakgönüllülüğün ta kendisi olan bir halk sanatkârı... Hani şu
ayakkabı
boyacılarının kutularını bir çırpıda donanmaya çeviren, mısırbuğday gibi patlatan,
baharı
sırtlanmış
ağaçlar gibi deli divane eden, elleri dert görmeyesi usta... İkimiz de bu ve buna benzer
halk
sanatkârlarının delisiydik.
“Gün Ola Harman Ola” hikâyesini ilk neşrettiği zaman bana ithaf etmişti. Bu
yazıyı
delicesine seveceğimi gayet iyi biliyordu. Kitabında böyle çıkmayınca sordum. Sait
gözlerini
açtı:
— Namussuzum ben çıkarmadım. Yaşar Nabi’nin dalgınlığı, dedi.
“Son Kuşlar”ı atölyeye getirdiği gün, masamın üstünde kitaplarımdan bir tanesini
aldı:
— Bedava mal yok oğlum. Kitap veririm, kitap alırım. Çak bakalım şuraya bir
imza.
Ben kitabımı ona yazarken o da bana “Son Kuşlar”ı imzalıyordu. Birbirimizin
yazdığından
tamamıyla habersizdik. Açıp baktığımız zaman ikimiz de bir ağızdan bağırdık:
— Mercan Usta!
Aynı şeyi yazmıştık. Canım Sait! Hayatımda en çok iftihar edeceğim şeylerden
birisi de bu
olacak: Okuduğum yazıların en güzellerinden birisinin kapı komşusu olmak.
Varlık, Haziran 1954, 407.
sayı
Derleyen: Adil İzci
134