Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry.
Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s,
when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type
specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into
electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in
the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages,
and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker
including versions of Lorem Ipsum.
yabancılara göre eski türkler
bedir yayınevi
Bu tercümenin aslı 1919 yılında «Les Turcs d'après les auteurs célèbres
Divers témoignages et opinions-» adı ile ve «Prof. Ah. Djevad» imzasıyla
İstanbul'da yayınlanmıştır.
Yaylacık Matbaası, İstanbul - 1969
ÖNSÖZ
Umumiyetle yabancılar ve bilhassa yakın - Doğuyu hiç tanımayan Batı
Ülkeleriyle Amerika Birleşik Devletlerinde Türk milleti hakkındaki umumi
kanaat, şudur: Türk halkı, bütün tarihi, tahrip ihtirasından ilham alan
kanlı fetihlerden ibaret olan ve mutaassıbane tahakkümü altında tuttuğu
Hristiyan kavimleri baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir
halktır.
Batı muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmağa bir anlık teemmül
kafidir.
Kendisine yabancı ve tamamen düşman olan bir medeniyetin göbeğinde
muhteşem bir imparatorluk kuran, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli bir
şekilde çatışan çeşitli halkla:- üzerinde altı asır boyunca hakimiyetini
devam ettiren, büyük bir maziyi tevarüs eden ve bitip tükenmek bilmeyen
bir milli ve zihni faaliyetle beslenen bir milletin büyük bir medeniyetin
gerektirdiği bütün hususiyetleri haiz olmak icap edeceği aşikardır.
Türk milletinin ve onun dini, siyasi ve içtimai yaşama şartlarının tarihi
üzerinde yapılacak sathi bir tetkik bile, Batı ülkelerinde Türkler
hakkında beslenen ve kaynağını Türkiye'nin hakiki ve meşru sahiplerini
sistemli bir şekilde kötüleyerek memleketin parçalanmasını temine çalışan
emperyalist ihtiraslardan alan telakkilerin asılsızlığını ortaya
koy-
maya kafidir. Dini husumetin bu iftira efsanelerinin doğmasındaki payı
büyüktür. Safdillik, peşin hüküm ve zihni tembellik de bu iftiraların
yayılıp tutunmasına imkan vermiştir.
Türkiye hakkında kendi başına fikir edinmek isteyecek namuslu ve hür
düşünceli insanlar Türkiye Milli Kongresinin gayretleri ile tertib edilmiş
olan bu derlemeyi alaka ile okuyacaklardır. Derleme muhtelif devirlerde
Türkiye'ye gelmiş veya ikamet etmiş yazarların neşrettikleri kitaplardan
alınan parçalardan ibarettir. Bununla beraber Türk milletini gayrı ahlaki
ve barbar prensiplerin sultasında bulunan iptidai bir millet gibi
göstermeye çalışan iftiraların asılsızlığını ortaya koyma ya
yetecektir.
Türklerin siyasi ve idari teşkilatlarıyla içtimai hayatlarını
teferruatıyla anlatan ve kolaylıkla okunabilecek yüzlerce eser ve vesika
mevcuttur. Büyük bir maziye sahip bu milletin Merkezi Afrika'nın bir
kabilesi gibi telakki edilmesindeki dev hatayı ve hakikat katilliğini
anlamak için bu eserlere şöyle bir bakmak kafidir.
Türkiye Milli Kongresi, bu neşriyatıyla Batı'nın iyi niyetli aydınlarına
çok yanlış bilinen bu memleketin daha iyi bilinmesi lüzum ve tecessüsünü
duymaları imkanını verirse kendini bahtiyar addedecektir.
Bilmek için istemek kafidir. Türkiye hakkında edinilecek bilgi de
Türkiye'yi zalim ve vahşi sananları sonunda tarziye vermeye
zorlayacaktır.
«Prof. Ah. Djevad»
Relation d'un Voyage Fait au Levant. Par Monsieur de Thevenot. Paris,
1665.
Türklerin Adetleri Üzerine
Hristiyanların çoğu Türkleri uğursuz, barbar ve imansız insanlar
sanırlar. Halbuki Türkleri yakından tanıyıp konuşanların edindikleri
intiba tamamen değişiktir. Zira Türkler, tabiatın bir buyruğu olan
«başkasına, ancak bize yapılmasını istediğimiz şeyi yapmak» kaidesine
uygun hareket eden son derece iyi insanlardır. Burada «Türkler»den,
doğuştan Türk olanları kastediyorum, yoksa Türkiye'de sayıları pek yüksek
olan ve tecrübenin de gösterdiği gibi her türlü melaneti ve kötülüğü
yapabilecek tıynette olup ne Allah'a ne de insanlara hiç bir vefa
göstermeyen dönmeleri, yani başka bir dine mensup oldukları halde sonradan
Türklerin dinine girenleri kasdetmiyorum. Doğuştan Türk olanlar namuslu
insanlardır ve namuslu insanlara Türk olsun, Hristiyan veya Yahudi olsun
ayni şekilde saygı gösterirler. Bir Türk kadar Hristiyan'ın da malının
çalınması veya aldatılmasının mübah sayılamayacağına kanidirler. Bununla
beraber Frenklere neden bu kadar sû-i muamele yapıldığı sorulabilir.
Bunları, Şarktaki Frenkler arasında hüküm süren kötü bir kıskançlık
yüzünden birbirleriyle çatışan Hristiyanlarla Yahudilerin yaptırdığına
şüphe yoktur. Türkiye'de mürabaha büyük bir günah telakki edil-
mekte ve buna pek az rastlanmaktadır. Türkler çok dindar ve
merhametlidirler. Dinleri uğruna çok gayret sarf eden Türkler, onu bütün
dünyaya yaymaya. çalışmakta ve bir Hristiyanı beğenip sevdikleri zaman
ondan Türk (Müslüman) olmasını rica etmektedirler. Büyük saygı
besledikleri padişahlarına son derece sadık ve itaatkardırlar.
Padişahlarına ihanet ederek Hristiyanlar safına geçen bir Kürke rastlamaya
imkan yoktur.
Türkler birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil,
kimse silah taşımaz. Pek az: kavga ederler, düello nedir bilmezler. Bu,
Hz. Muhammed'in kavganın iki büyük kaynağı olan şarap ve kumarı
yasaklamasının neticesidir. Gerçekten halis Türkler şarap içmezler;
içenleri de afyon içenlerle bir tutarlar ...
Çok sayıda oyunları vardır, ama parasız oynarlar. Aralarında bir
anlaşmazlık olduğu zaman da kavga etmezler, ilk rastladıkları adam
kolaylıkla uyuşturur onları; yahut ta şikayetçi olan diğerini şahitler
huzurunda mahkemeye davet eder. Davetin: reddi, haksızlığın itirafı
addedileceği için, pek varit olmaz. Mahkemede iki taraf da delillerini
beyan ettikten sonra, haksız olan taraf mahkum edilerek, hak ettiği
takdirde, değnek cezası ile cezalandırılır.
Türkler az yerler; ne çok çeşitli ne de çok nefis yemeklere düşkündürler.
Türkiye'de lokantacılık hiç de karlı bir iş değildir. Denilebilir ki
Türkler yemek için yaşamıyor, yaşamak için yiyorlar. Onlar hakkında
söylenebilecek iyi şeyler aşağı yukarı bunlardan ibarettir.
Kötü taraflarına gelince, çok mağrurdurlar, kendilerini bütün milletlerin
fevkinde görürler. Yeryü-
zünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar. (...) (Sayfa
111)
Türklerde Zabıta
Türkler her sahada düzeni o kadar severler ki onu korumak için hiçbir
şeyi yapmaktan çekinmezler. İnzibat, düzeni tesis eden kimselerin başında
geldiği için, ona riayet edilmesine hususi bir ehemmiyet verirler.
Türkiye'de her şey bol ve ucuzdur. Yeşil nohut veya başka meyveler, bizim
memleketimizde olduğu gibi altın pahasına satılmaz. Her türlü eşya makul
fiyatlarla satılır. Kim meyveleri erken getirirse en çok parayı da o
kazanır. Bir Türk'e pahalı mal satmak isti yen biri çıksa, ya orada
dövülür yahut adaletin huzuruna çıkarılarak değnek cezasına mahkum
edildikten başka tazminat da ödetilir. Bu sebepten, mal satanların
tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol
ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf
ederlerse derhal değnek cezasını infaz. ederler ve ayrıca tazminata da
mahkum ederler. Öyle ki satıcılar, bu cezalardan korkarak umumiyetle
tartılan malın üstüne bir miktar daha ilave ederler. Böylece, pazara, ne
almak istediğini söyleyebilecek küçük bir çocuğu yollamak da mümkündür.
Zira, çocuğa yolda rastlayacak zabıta memurları malı kontrol edip eksik
buldukları takdirde satıcısını derhal cezalandıracakları için kimse çocuğu
aldatmaya cesaret edemez. Bir sefer «libre»si 5 akçeden kar satan bir
adamın, tartısının yanlışlığı yüzünden dövüldüğüne şahit oldum. Bir çocuğa
soğan satan bir baş-
kasına da, çocuğa yolda rastlayıp noksanlığı tesbit eden zabıta
memurlarının 30 değnek vurduklarını gördüm.
Sokakta vaki olacak kavga ve gürültülere gelince, herkes bunları
önlemekle mükelleftir. Halkı bu kavgaları önlemeye teşvik için bir de
kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre sokakta bir hıristiyan, bir Türk veya
bir Yahudi öldürülmüş olsa ve katili bilinmese, ölü hangi evin önünde
bulunmuşsa o evin sahibine kan bedeli ödetilir. Bir adamın kan bedeli de
500 kuruş, yahut 45.000 akçedir. Böylece cinayetlerin önlenmesinde herkes
tavzif edilmiş olmaktadır.
Gece karanlığında çıkması muhtemel kargaşalıkları önlemek maksadıyla,
güneş battıktan sonra sokakta dolaşmak, Ramazan müstesna yasak edilmiştir.
Bütün gece sokakları dolaşmaya memur olan subaşı, rastladığı adamı Kadı'ya
götürür. Kadı adamın kimliğini tesbit ettikten sonra Ertesi sabah,
muhakeme edilmek üzere hapse gönderir. Muhakeme esnasında geceleyin
sokakta bulunmasını makul ve mazur sebeplere dayandıramadığı takdirde
değnek cezasına ve tazminata mahkum edilir. Neticede hiç bir cezaya maruz
kalmadan kurtulunsa bile böyle bir duruma düşmüş olmak utandırıcıdır.
(Sayfa: 126)
Türklerin Müsamahakarlığı
Sakız adası küçük olmakla beraber nüfusu fazladır. Ahalisinin çoğu
Rumlarla Lâtinlerdir. Her iki cemaatin da birer piskoposluğu ve sayısız
kiliseleri
vardır. Rum kiliseleri Lâtinlerinkinden daha çoktur. Zira Rum papazları
bir günde ancak bir kilisede ayin yapmayı kabul ettikleri için her papasın
bir kilisesi vardır. Ayrıca birçok manastırları mevcuttur. Bu manastırlar
bizimkiler gibi sıkı bir disiplin ve taassup içinde değillerdir. Nitekim
ziyaret ettiğim bir manastırda Türklerle Hristiyanların yan yana
bulunduğunu müşahede ettim. Odasına girdiğim bir rahibeden edindiğim
intiba da bunların şefkat ve merhamette hıristiyanlık hudutlarını çok
aşmış bulunduklarıdır. Rahibeler manastıra girerken kalacakları odayı
satın alırlar. Canları istediği zaman dışarı çıkar, hatta manastırı
tamamen terk edebilirler. Rahibeler altın, gümüş ve ipek işlemeler
yaparlar. Bilhassa Rum kadınları mendil, kese vs. üzerinde işledikleri
çiçekli yıldızlarda pek başarılı olmaktadırlar.
Lâtinlerin şehirde 5 kiliseleri vardır. Birincisi Piskoposluk
kilisesidir. Büyük ve güzel bir kilisedir; çok eski değildir, Türklerin
Sakızı fethetmelerinden sonra inşa edilmiştir. Zira Türkler kale içinde
bulunan piskoposluk binasıyla kilisesini cami yapmışlar, buna karşılık
şehirde aynı büyüklükte başka bir kilise ve bina inşa edilmesine müsaade
etmişlerdir.
Cizvitlerin de bir kilise ve kolejleri varıdır. Cizvitlerin hepsi
Sakızlıdır. Başlıca üç ruhani meclisleri vardır. Bundan başka,
Jacobin'lerle Cordalier'lerin de mükemmel kiliseleri vardır. Ayrıca şehir
dışında Roma katoliklerine ait çok sayıda kiliseler vardır. Rumların da
şehir dışında pek çok kiliseleri mevcuttur. O kadar ki bütün adada 30
Latin kilisesi ve 500 den fazla Rum kilisesi vardır. Kiliselerin hep. si
çok iyi bakımlı olup dini ibadet ve hizmetler Hıris-
tiyan memleketlerindeki kadar mükemmel ve bütün icapları ile
yapılabilmektedir. Zira Türkler herkesin kendi dinini icrasına karşı en
küçük bir engel yaratmamaktadırlar. Öyle ki, aleni ayinler bile
yapılabilmekte, Yortu günlerinde (Saint Sacrement) Türklerden gelebilecek
herhangi bir tecavüz korkusu olmadan sokaklarda şaraplı ekmek
dolaştırılabilmektedir.
Şehir bütün ada gibi Türklerin hakimiyeti altında olmakla beraber
Hristiyanlar tarafından idare edilmektedir. Türkler ikinci derecedeki
bütün işlerde Hristiyanları tamamen serbest bırakmaktadırlar.
Her türlü umuru tedvire memur olmak üzere seçilen konsüllerin yarısı Rum,
yarısı Lâtindir. Türk veya Hristiyanlardan biri öldürülürse, katili
aranır; bulunmadığı takdirde kan bedeli bütün şehre ödetilir. Bedel 12.000
akçe yahut 150 kuruştur. Konsüller her eve isabet eden payı tayin ederler.
Ancak bu, ev başına 15-16 akçeyi geçemez. Eğer katil ele geçirilirse
cinayeti kendi kanıyla öder ve, artık kimseden bir şey alınmaz.
Sakız şehri küçüktür, ama 8 kapısı vardır. Fazla tahkim edilmiş değildir,
ama şehri müdafaa edebilecek kadar sağlam bir kale vardır. Kalede yalnız
Türkler bulunur ve sayıları normal olarak 800 kişi civarındadır. Kalede
hiç bir Hristiyan'ın ikametine müsaade edilmez. Ancak her yıl belli bir
para ödemek şartıyla Yahudilerin ikametine müsaade edilir. Zira Yahudiler
kendilerine zaman zaman çok kötü muamele etmekte olan Hristiyanlar
arasında huzur ve emniyet içinde yaşayamamaktadırlar.
LETTRES DE MİLADY WORTLAY MONTAGUTE (İngilizceden tercüme) Paris ve
Londra 1764.
Türk Kadınlarının Zevki
Başa Kalpak denen bir başlık örtülür. Kışları inci ve elmaslarla
süslenmiş yaldızlı kadifeden bir kalpak, yazları da hafif ve çok parlak
simli kumaştan yapılmış kalpak kullanılır. Kalpak başın bir tarafına konur
ve hafifçe eğik tutulur. Çevresine de gül biçiminde bir elmas yahut baştan
başa yaldızlı bir mendille birlikte yaprak şeklinde altın takılır. Başın
diğer yanında taranmış bir vaziyette bulunan saçlara münasip bir ziynet
takılır. Ziynet çiçek veya tüy de olabilmekle beraber asıl moda, kıymetli
taşlardan müteşekkil bir buket takmaktır. İnciler çiçek tomurcuklarına,
muhtelif renkteki yakutlar da güllere benzetilir. Elmaslar yasemini,
topazlar da nergisi temsil ederler. Bütün bu ziynetler o kadar mükemmel ve
san'atkârane tertip edilmiştir ki bundan daha güzel bir şey düşünülemez.
Saçlar arkaya doğru alabildiğine uzatılarak örülmüş, kurdele ve incilerle
süslenmiştir. Başka hiç bir yerde bu kadar güzel ve gür saçları olan
kadınlar görmedim. (Sayfa 196, birinci kısım)
Türklerin Reaya Adetlerine Saygısı
Çiçek ve sebze ile uğraşanlar Türkiye'nin en mes'ut köylüleridir. Bütün
şehrin sebze ve meyvele-
rini onlar temin ettikleri için müreffehtirler. Çoğu Rumdur. Bahçelerinin
ortasında küçük evleri vardır. Kadınları ve kızları örtünmeden serbestçe
bahçede dolaşırlar. Oysa şehirde bu şekilde dolaşmak yasaktır. Kızları son
derece güzel ve temiz giyimlidirler. Zamanlarını ağaç gölgeleri altında
örgü örmekle geçirirler. (...)
Homeros'unuzu sonsuz bir zevkle okudum : Bütün güzelliklerini iyice
hissedemediğim birçok küçük pasajlarını işitiyor gibiyim. Onun zamanındaki
adetlerin çoğu hala yerli yerinde; kıyafetleri bile unutulmamış. Bu kadar
uzak asırların izlerine her memleketten çok burada rastlanmasında
şaşılacak bir şey yok. Türkler, kendilerini her milletten daha zarif farz
eden milletler gibi, kendi modalarını başkalarına kabul ettirmeye
çalışmıyorlar. (Sayfa : 209)
Çiçek Aşısı
Hastalık konusunda size öyle bir şey söyleyeceğim ki bu memlekette
bulunmayı isteyeceksiniz. Bizde çok yaygın ve amansız olan çiçek hastalığı
Türkiye' de keşfettikleri bir aşı sayesinde basit bir hastalık haline
gelmiştir. Tek meslekleri bu aşıyı yapmaktan ibaret olan yaşlı kadınlardan
müteşekkil büyük bir sosyal grup mevcuttur. Hastalık mevsimi daha ziyade
sıcakların bittiği son baharın başlangıcıdır. Bu mevsimde aile reisleri
birbirlerine, ailelerinde çiçek aşısı olmak isteyen kimse bulunup
bulunmadığım sorarlar. Aşı olmak isti yenlerin sayısı 15-16 ya yükselince
bu yaşlı kadınlardan birini çağırırlar. Kadın bir ceviz kabuğu içinde
sakladığı en
iyi cinsten çiçek aşısı ile gelir. Aşılanmak isteyene hangi damardan iğne
yapılmasını istediğini sorar. Hastanın işaret ettiği damarı, bir
tırnaklama kadar bile acıtmayan büyük iğnesi ile açarak iğnenin başında
bulundurulabilen bütün ilacı içeriye akıttıktan sonra damarı küçük bir
kabuk parçasıyla kapatır. Ayni ameliyeyi başka 4-5 damarda da
tekrarlar.
İğne yapılan çocuklar iğneden 8 gün sonraya kadar gayet iyi olup
oyunlarına devam ederler. 8. günün sonunda nöbet başlar. 2 ve nadiren 3
gün yatakta kalırlar. Yüzlerinde 20-30 kadar ince yenikler kalır ki
farkına bile varılmaz. Nihayet 8 gün sonra sanki hiç hasta olmamışlar gibi
tamamen iyileşirler. (...) (Sayfa : 224)
Türklerde Kültür ve Mimari
Türkiye hakkında edindiğimiz malûmata göre buralardaki evleri acınacak
bir durumda farz ettiğinize eminim. Halbuki birçoklarını yakinen gördüm,
sizi temin ederim ki yanılıyorsunuz ...
Evlerin hemen hemen hepsinin ahşap olduğu ve dışının güzelleştirilmesine
çalışılmadığı muhakkaktır. Ahşap ev elbetteki mahzurludur. Ama bununla
Türk milletinin zevkini mahkum etmeye imkan yoktur, zira bunun biricik
sebebi Hükümetin emridir. (Sayfa : 213)
*
**
Harem'de en çok hoşuma giden şey, odanın nihayetinde bulunan mermer
çeşmeler oldu. Bir çok borulardan fışkıran sular hoş bir serinlik
yaratmak-
ta, kademeli akışlarla tatlı ve şırıltılı bir ses çıkarmaktadırlar.
Çeşmelerin bazıları muhteşemdir. Her evde üstü kurşun kaplı, altı mermerle
döşenmiş 2 veya 3 küçük odadan müteşekkil musluk ve havuzları havi bir
banyo dairesi vardır. Öyle ki soğuk veya sıcak su banyosu gayet rahatlıkla
yapılır. (Sayfa : 236)
*
**
Size, Padişah Çorlu'dan geçerken orada kendi .adına inşa edilen Konak
yahut küçük saraydan bahsetmekle iktifa edeceğim. Saray kadınlarına tahsis
edilen bütün daireleri gezdim. Çeşme sularıyla sulanan sık ağaçlığın
içinde bulunuyorlar. Duvarları üzerinde elle yazılmış Türkçe beyitler
görünce hayli şaşırdım ... Birinin tercümesini de takdim edeyim: «Bu
dünyaya gelir, bir müddet kalır ve gideriz; ama kalbime giren oradan hiç
bir zaman çıkmaz.» (Sayfa : 36, 2. kısım)
*
**
Kızını görmeye geldiği zaman Padişahın kaldığı oda baştan aşağı inci,
sedef kaplama ve yer yer çivi biçiminde zümrütlerle süslenmişti. . . Ama
nakışlar o kadar ince, renkler o kadar canlı idi ki bunların insan eseri
olabileceğine inanmaya imkan yoktu. Sarayın ihtişamına uygun muhteşem
bahçeler etrafı çerçevelemektedir. Ağaçlar, çeşmeler yeşilliklerden
örülmüş oturma yerleri v.s. hepsi hoş bir bütün teşkil etmektedirler. Tek
eksik heykeldir. Hala bu millete barbar diyebilir miyiz? Zevki bizimkine
benzemiyor
... Umumi bahçelerde kendilerine ait köşkleri olmayanlar için inşa
edilmiş «Umumi Köşkler » mev-
cuttur. İsteyen orada kahve, şurup vs. içebilir.
Bununla birlikte Türkiye'de daha sağlam inşaat da yapılır. Camiler baştan
aşağı taştan inşa edilmiştir. Hanlar ve imaretler de muhteşemdir. Taş
kubbeler altında bulunan sayısız dükkanlarla çevrilmiş 1<0k sayıda han
vardır. Fakir esnaf oraya bedava yerleştirilir. Bunlar daima cami yanında
bulunurlar. Bunları bizim manastırlardan daha faydalı bulduğumu itiraf
ederim. (Sayfa : 144)
BİR TÜRK SULTANI
Saray Hayatı
Sultan o kadar güzel ki böylesini ne İngiltere'de ne de Almanya'da
gördüm. Onunki kadar seyredilmeye layık, güzel denebilecek bir yüz
hatırlamıyorum. Beni karşılamak üzere ayağa kalktı ve memleketinin adeti
gereğince elini kalbine götürerek selamladı. Ama selamı öyle muhteşem ve
asilâne idi ki saray terbiyesi bile bunu bahşetmiş olamazdı: Bu tabiatın
bir eseriydi. (...) Rum kadın Fatime'nin güzelliğini daha önce söylemişti,
ama görür görmez öyle bir hayranlığa kapıldım ki bir müddet hiç bir şey
söyleyemeden O'nu temaşa zevkine takılıp kaldım.
... Barbar dediğimiz bir ülkede yetişmesine rağmen öyle muhteşem bir
tavrı, o kadar rahat ve asil jestleri vardı ki O'nu Avrupa'nın en şaşalı
saraylarında görsek işte tam kraliçe olmak için doğmuş kadın derdik.
Hasılı güzelliği bütün İngiltere'deki güzelliklerin topunu gölgeleyecek
bir çapta idi. (Sayfa : 9, Kısım : 2)
Zarif Fatime benimle son derece nazik ve hoş sohbetlerde bulunuyor, bana
«Güzel Sultanım» diye hitap ediyordu. Son derece mültefit davranıyor, ve
benimle kendi dilimle konuşamadığı için teessür duyduğunu belirtiyordu.
Ayrılmak üzere müsaade istediğim zaman, iki genç hizmetçi gümüş kap içinde
yaldızlı mendiller getirdiler. Fatime Sultan en güzelini bana ikram
ettikten sonra ötekilerini tercümanımla hizmetçime verdi. Çıkarken de
kabul edildiğim zamanki gibi nezaketle uğurlandım. O kadar cezbeye
kapılmıştım ki bir an için kendimi İslam cennetinde sandım. (Sayfa :
16)
*
**
Yatağına ikinci bir koca sokmamak hususundaki kararını, birini zevceliği
ile şereflendirmesi mevzubahis olunca kendisini 10 yaşında iken İlk
Sultanına takdim edeni, bu takdimin hatırasına hürmeten severek
yetinmesiyle isbat etmek istemiş; ve gerçekten 15 yıldır bu adamla evli
bulunduğu halde bir kere bile yatağına kabul etmemiştir. Hristiyanlar
arasında ve hele 21 yaşlarındaki dullarda hiç rastlanmayan bir sebatla
daimi bir matem içindedir. Sultan Haseki şimdi 36 yaşındadır. (Sayfa :
5)
*
**
Padişah bazen bütün hanım sultanları etrafına toplayarak onlarla eğlenir.
Padişah içlerinde birine biraz fazla alaka gösterdi mi ötekilerin büyük
bir kıskançlığa kapıldıklarını Haseki Sultan'dan duydum. Ama öyle
sanıyorum ki Kralın bir göz işaretine bakılan bütün saraylarda durum
aynıdır. Oralarda herkes sabırla Kralın bir tebessümüne inti-zar eder
durur. Neticede tebessümü alamayanlar, alanı kıskanırlar.
Mustafa adını hiçbir zaman ağlamadan telaffuz etmezdi; ama yine de O'ndan
büyük bir zevkle bahsederdi. «Geçmiş saadetim bana bir rüya gibi
görünüyor» diyordu. «Bununla beraber insanların en büyüğü ve en zarifi
tarafından sevildiğimi unutamam... eğer kızımı büyük bir şefkatle
sevmeseydim O'nun ölümünden sonra yaşayamazdım» diyordu. Bunları söz olsun
diye söylemediği yüzündeki derin ızdıraptan okunuyordu. Iztırabına rağmen
neş'eli görünmek nezaketini de hiç ihmal etmiyordu. (Sayfa: 82)
*
**
Türkiye'deki bütün güzeller kendisi gibi ise erkeklerin huzurunu
kaçırmamak için onlara gerçekten görünmemek icap edeceğini samimiyetle
ifade ettim. «Sizinki kadar güzel bir yüz Londra ve Paris'te ne gürültüler
koparırdı» diye ilave ettim. Cevap olarak son derece tatlı bir ifade ile:
«Size inanamıyorum; Memleketinizde güzellik söylediğiniz kadar mühim
sayılsaydı sizin dışarıya çıkmanıza müsaade etmezlerdi.» dedi. Aziz
Hemşirem, bu komplimanı tekrar etmemi belki övünmek istediğime verecek ve
güleceksiniz; ama bununla, Fatime Sultan'ın zihin ve espri gücünün bir
delilini daha vermekten başka maksadım yoktur.
Dairesi muhteşem ve zevkle döşenmişti. Kışlık odaları altın işlemeli
kadifelerle, yazlık odalar da altın işlemeli yaldızlı Hint dantelleriyle
döşenmişti. Türkiye'de ileri gelen kadınların evleri Hollanda'dakiler
kadar temiz ve bakımlıdır. (Sayfa: 90)
Çarşı ve Pazarlar
Yarım mil uzunluğundaki kapalı çarşı son derece temiz ve bakımlıdır.
Satışa arz edilmiş pahalı mallarla dolu, Londra'nın yeni pazarım andıran
üç yüz altmış kadar dükkan mevcuttur. Edirne çarşısının sokakları daha
bakımlı, dükkanları da yeni boyanmış gibi pırıl pırıldır. (Sayfa :
20)
*
**
Çarşılar sütunlarla tutturulmuş güzel galerili zarif binalardan
müteşekkildir. Çarşının temizlik ve bakımına son derece itina gösterilir.
Her ticaret nevinin kendine mahsus, bir galerisi vardır. Mallar Londra
çarşısındaki gibi vitrinlenmiştir. Bedesten yani mücevheratçı dükkanları
göz kamaştırıcı elmas ve kıymetli taşlarla doludur. (Bedesten) de çok
parlak sırma işlemelerine de rastlanır. O kadar ki satın almak için
gelenler kadar sırf seyretmek için gelenler de eksik olmaz. Dünyanın
hiçbir memleketinde bulunmayan bu mükemmel çarşılardan insan istediği malı
alabilir. (Sayfa : 112)
Yahudiler ve Rumlar
Padişahın doktoru, kahyası, tercümanı hemen daima Yahudidir. Menfaatine
son derece düşkün olan bu kavmin bundan ne kadar istifade edebileceğini
anlamak güç değildir. Yahudiler Türkiye'de daima sarayın himayesine mazhar
olacak şekilde kendilerini lüzumlu saydırmanın sırrını
keşfetmişlerdir.
İngiliz, Fransız ve İtalyan tüccarları Yahudilerin bütün hilekarlıklarını
bilmelerine rağmen yine
de işlerini onlara havale etmek zorundadırlar. Zira bütün ticaret onların
elinde toplanmaktadır. Yahudinin en değersizi bile küçümsenmeyecek kadar
mühimdir. (Sayfa : 21)
*
**
Seyyahlar umumiyetle Rumların söylediklerine kandılar; oysa Rumlar
düşmanlarını kötülemek mevzubahis olduğu zaman göz göre göre yalan
söylerler. Rumlara göre İstanbul'da Ayasofya hariç, görülmeye değer hiçbir
şey yoktur. Halbuki bana kalırsa, İstanbul'da gerek inşaat mükemmelliği
gerek büyüklük bakımından Ayasofya'dan üstün olan pek çok cami vardır.
(Sayfa : 111)
Orducu Esnaf
Askerin önünde, eğer takımları gayet parlak bir deveye binmiş bir hoca
efendi vardı. Çok güzel bir şekilde ciltlenmiş bir Kur'an'ı yastık üzerine
koymuş yüksek sesle okuyordu. Beyazlar giymiş bir çocuk grubu da Hoca
efendinin etrafında ahenkle ayetler okuyorlardı. Geriden, elinde yeşil
dallar bulunan ve buğday eken bir çiftçiyi taklit etmekte olan biri
geliyordu. Daha sonra Arkasından da her tarafı buğday başaklarıyla kaplı
Seres tavsirlerini andıran bir çok hasatçılar geliyordu. Ellerinde
orakları, buğday biçer gibi bir tavır takınmışlardı. Sonra öküzlerle
çekilen ufak bir şey görünüyordu. Üzerinde bir yel değirmeni ve buğday
öğütmekle meşgul çocuklar vardı. ( .. . )
Daha sonra ikişer ikişer dizilmiş temiz giyimli ekmekçi esnafı yürüyordu.
Başlarında ekmek ve çörek taşıyorlardı. Arkadan yüzlerini una bulamış iki
maskara geliyordu .
... Daha arkadan ekmekçi esnafının tertibinde kuyumcular, tuhafiyeciler
ilah .. gibi memleketin en zengin esnafı hepsi de mükemmel giyinmiş
oldukları halde yürüyorlardı. Ortalarında muhtelif esnafın büyük bir
ihti8amla temsil edildiği sayısız tak-ı zaferler yer alıyordu. Esnafın
arkasından çalgıcılar ve çengiler geliyordu. Burada padişah arzu etse
peşinden ge1meye hazır 20 binden fazla insan mevcuttu.
Halkın Çocuk Doğurma
Karşısındaki Tavrı
Bizim memlekette evlenmeden çocuk sahibi olmak ne kadar ayıpsa bu
memlekette de evli bir kadının ana olmamasının aynı derecede ayıp olduğunu
söylemeliyim. Bir kadın çocuk yapmaktan kesilir kesilmez genç bile görünse
bunu ihtiyarlığına hamlediyorlar. Bundan başka Malta şövalyesi olmak için
asalet delillerine malik olmak gerektiği gibi Türkiye'de de güzel telakki
edilmek için çok çocuk yapmak gerekmektedir. (Sayfa : 64)
Kanunların Tatbikatı
Türk kanununda bir kaç madde var ki pek hoşuma gidiyor. Bu maddeler pek
hakimane olduğu gi-
bi bizim kanunumuzdaki bir kaç madde gibi büyük bir dikkatle de tatbik
ediliyor.
İngiltere'de yalancılar ekseriya kabahatlarıyla öğünürler. Burada ise
yalan bir şey söylediğine kanaat hasıl olunca, yalancıların alnına kızgın
demirle basıyorlar. Bu kanun bizde de tatbik edilse! Ne kadar güzel
alınların bozulduğunu görürdük. O zarif centilmenler kaşlarına kadar inecek perukalar yaptırmaya mecbur
olurlar!
Kölelere Yapılan Muamele
Ben Türk değilim, ama bu bedbaht cariyelere gösterilen insani muamele ve
alakayı da takdirden kendimi alamadım. Bunlara hiç bir zaman dayak
atılmaz. Esaretleri başka memleketlerde cari olan köleliklerden hiç de
daha zahmetli değildir. Vakıa kendilerine teminat parası verilmiyor, ama
elbiselerine harcanan para bizim hizmetçilerimize verdiğimizden çok daha
fazladır. İhtimal ki bana, burada erkeklerin kadınları pek asilâne olmayan
maksatlarla satın aldıklarını söyleyerek itiraz edeceksiniz. Fakat
hıristiyanlık aleminin büyük şehirlerinde acaba bundan daha az aleni ve
daha az mı asaletsizce kadın satın alınıyor? (Sayfa : 113)
Kadınların Güzelliği
Bu manzaranın güzelliğini size tasvir etmek pek güç. Hemen bütün kızlar
son derece mütenasip vücutlu, tenleri göz kamaştıracak derecede beyaz,
sık
sık hamama gittikleri için de son derece taze. (...) Artık bu sözlerin üzerine Türk kadınlarının da bizim kadınlarımız
kadar nazik, ince, uyanık ve hatta hür olduklarına inanabilirsiniz. (Sayfa : 125)
OBSERVATİONS SUR
LA RELİGİON, LES LOİS, LE GOUVERNEMENT ET LES
MOEURS DES TURCS (İng. den terc.)
Yazan: Mr. Porter, İngiltere'nin İstanbul Elçisi.
Türkiye hakkında çok kitap yazıldı. Ama fazla kitap yazılması, Türkiye
hakkında ilk eserleri kaleme alanların kötü niyetleri yahut
bilgisizlikleri yüzünden işledikleri sayısız hataların daha çok yayılıp
tutunmasından başka bir şeye yaramadı. (Sayfa:. 5)
Türkiye Zannedildiği Kadar Mutlakiyetçi Değildir
İnsanın böyle bir zanna kapılması için etrafına, belki de içinde yaşaması
yüzünden hiç dikkat etmemiş olması gerekir. Zira etrafımıza bir göz atar
ve içinde yaşadığımız siyasi heyetleri tarafsız bir nazarla tedkik edersek
görürüz ki Sultan, hıristiyan krallarının pek çoğundan daha az
despotiktir. (Sayfa : 130)
İmparatorluğun Salâbeti
Çok geniş bir sahayı asırlar boyunca hakimiyeti altında mamur ve müreffeh
tutmaya muvaffak ol-
muş bir imparatorluğun siyasi nizamının temelinde çok sağlam ve mükemmel
bazı unsurların bulunacağı muhakkaktır. Türk hükümetinin büyük kusurlarına
rağmen, imparatorluk kanunla birleşik hale getirilmiş din temeli üzerinde
öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın tefahur, alaka ve
heyecanlarıyla öylesine muhkemleştirilmiştir ki, asırlar boyu süregelen
felaketlere göğüs gerdikten sonra hala dimdik ayakta durmakta ve devrin
her türlü idbar ve zaaflarına cesaretle karşı koymaktadır. Daha önceki
bölümde Türklerin mülkiyet hakkını garanti eden ve ticareti tanzim eden
kanunları olduğunu söylemiştik. Kötülükleri kaldıracak, suçluları
cezalandıracak kanunları da vardır. (Sayfa : 131)
Mülkiyet Hakkı
Kur'an'ın mülkiyet hakkını garanti ettiğini söylemiştik. Aşağıdaki olay
bunu açıkça ispat etmektedir. ı 755 yılında çıkan bir yangında Babıali
tamamen yanmıştı. Binanın yeniden yapılması ve istikbalde çıkması muhtemel
bu çeşit kazalara karşı tedbirler alınması mevzubahisti. Bunun için
binanın etrafında lüzumu kadar boş saha bırakılmasına karar verildi. Bu
maksatla civardaki evlerin satın alınarak yıktırılmasına başlandı. Ev
sahiplerinin çoğu evlerini satmaya razı oldular. Yalnız ihtiyar bir kadın
evinin ecdadından kaldığını ve hiç bir meblağın, pahası kendince sonsuz
olan evin kıymetini karşılayamayacağını ileri sürerek satamayacağını
söyledi. Yapılan teklif ve tehditler kadını ısrarından vazgeçiremedi.
Vazifeliler kadına karşı çok söylendiler,
Bert ve kötü muamele ettiler. Ama kuvvet kullanmak fazla cebri ve
haksızca addedildi. Neticede ev yıkılamadan kaldı. Padişah'a iktidarını
kullanarak değerini ödeyip evi niçin istimlak etmediğini soranlara,
Padişah şu cevabı verdi: «Böyle bir şey yapabilmeme imkan yoktur, çünkü
mülkiyetidir. » (Sayfa : 158)
Türklerin Siyasete Karşı Kayıtsız Oldukları Doğru Değildir
Türkler, Hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve Ondan
bahsederken çok nazik ifadeler kullanmalarına rağmen çok kere onunla
serbestçe konuşmakta, şikayetlerde bulunup gerek Padişah'ı gerekse
vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten çekinmemekte,
camilerde isimsiz hicviyeler yaymakta, hakaret-âmiz hiciv risaleleri
neşretmekte ve hatta baskı ve tahakküm ifrata vardırıldığı takdirde
isyanlara bile tevessül etmekten çekinmemektedirler. (... )
... Türkler daha küçüklükten beri Hükümdarın hukukunun ilahi mahiyette
olduğunu bilmekle beraber bu hukukun Kur'an'a istinad ettiğine ve ancak
Şeriat sayesinde hükümdarlığını ihraz ettiğine, hakiki bir mümin sıfatıyla
Padişahın Şeriatı bilmek ve dini bir vecibe olarak ona riayet etmek
mecburiyetinde olduğuna, nihayet Şeriata riayet mükellefiyeti bakımından
hükümdarın diğer müminlerden hiç farklı olmadığına da kanidirler.
(...)
... Binaenaleyh halka baskı yapıldığı, mülki-
yet hakkına tecavüze yeltenildiği ve tebaanın hayatıyla oynandığı yahut
neticesiz bir savaşta ısrar edildiği takdirde Şeriata istinaden hükümdar
zalim, haksız, kafir ve idare ehliyetinden mahrum ilan edilerek tahtından
indirilir, veya hapse atılır yahut idam edilir. (...) (Sayfa : 162)
... Ama halk daima ulema riyasetinde ve Şeriat adına harekete geçer. O
kadar ki zahiren veya gerçekten Şeriat icapları yerine getirilmeden bir
sultanın tahtından indirildiği hiç vaki değildir. Şeriat ahkamına uymak
zaruridir. (Sayfa: 164)
Türklerin korku sayesinde itaat ettirildikleri sözü ancak tek tek fertler
mevzubahis olduğu zaman doğrudur. Ama baskı ağırlaşıp umumileştiği zaman
genel bir tehlike varmış gibi Ulema ve Yeniçeri de halka katılarak bir şef
etrafında toplanır ve zalim hükümdar tahtından indirilir. Bununla beraber
yerine daima meşru varisi tahta geçirilir. (Sayfa : 169)
Türkiye'de idarenin intizam ve yeknesaklığını idame ettiren çok faydalı
ve seyyal bir teamül daha vardır. Bu da küçük memurların bulundukları
yerde bırakılarak terfi ettirilmelerine azami itina gösterilmesi
teamülüdür. Bu sayede çalıştıkları iş sahasında uzun senelerin verdiği
bilgi ve tecrübeye sahip olan bu küçük memurlar, vezirleri
karşılaşacakları her mesele hakkında en sıhhatli bilgileri vererek
aydınlatmak ehliyetini haiz olurlar. (Sayfa : 186)
Devlet hizmetlerinin ifasındaki mükemmeliyet bakımından Babıali ile
kıyaslanabilecek hiçbir hıristiyan devlet yoktur. Türkiye'de her iş büyük
bir itina ve ihtimamla yapılır. En basit bir yazışmada bile
kullanılan her kelime üzerinde durulur ve milletin menfaatine en uygun
olan kelimeler tercih edilir.
Babıali'de, tarihi bilinmek şartıyla, en eski devirlere ait vesikaları
bile bulmak kolayca kabilidir. O kadar ki arzu ettiğiniz takdirde şu veya
bu zamanda gönderilmiş emirnamelerin, eski kararların ve talimatnamelerin
suretleri derhal çıkarılıp size verilebilir.
1755 teki yangına rağmen gerek dahili ve gerek harici umura mütedair
evrak arşivindeki intizam, mükemmeliyet ve büyüklüğe dünyanın başka hiçbir
arşivinde rastlamaya imkan yoktu1'". Bu yangında kaybolan evrakı yeniden
tanzim edebilmek için muazzam çalışma ve gayretler gösterilmiştir.
İmparatorluğun bütün vilayetlerinden evrakın kopyaları getirtilerek
eksikler tamamlanmıştır. Aranan her evrakın kolaylıkla bulunabilmesini
temin etmek üzere muhtelif kütükler tertip ve tanzim edilmiştir. (Sayfa:
189)
Elçilere Yapılan Muamele
Bir elçiye Türk topraklarına ayak basar basmaz istikbal eden vazifeli
memur tarafından «Zat-ı Şahanenin Misafiri» ünvanı verilir. Elçiye bu
şekilde muamele edilmesi, bunun bir Türk geleneği olmasından veya çok eski
devirlerden kalma umumi bir misafirperverlikten ileri gelebileceği gibi,
elçiye duyulan hürmetten yahut Sultan'ın kudret ve azametini göstermek
arzusundan da doğabilir. Saiki ne olursa olsun, Türkiye'ye geldiği andan
başlayarak bütün ikameti müddetince elçinin her türlü ihtiyacı-
nın Babıali tarafından karşılandığı yahut ona oldukça mühim bir nakdi
tahsisat bağlandığı muhakkaktır. (...)
... İstanbul'a vusulünde vezir tarafından tebrik ve tazim edilen elçi
daha sonra emrine verilen ve kendisine pek bayağıca dalkavukluklar yapan
kalabalık bir Rum ve Ermeni gurubunun ziyaret, iltifat ve tabasbuslarına
hedef olur. (Sayfa : 40)
Umumi Emniyet
İktidarın suistimâline, idarede görülen rüşvet ve diğer kusurlara rağmen
Türkiye, tebaanın emniyetini vikaye etmek üzere alınan tedbirler ve zabıta
bakımından numune ittihaz edilecek mükemmeliyettedir. Yankesicilik, ev
soymak veya yol kesmek gibi hadiseler Türkiye'de meçhuldür. Harpte veya
sulhta yollar hep ayni derecede ve evler kadar emniyetlidir. Bütün
imparatorluğu tam bir emniyet içinde baştan başa dolaşmak daima kabildir.
Bilhassa hareketli ve işlek olan yollarda pek çok sayıda insan gidip
gelmesine rağmen çok az veya hemen hemen hiç hadise olmaması şayan-ı
hayrettir. (Sayfa : 70)
Bununla beraber avamın suç işlemesini önleyen saik korkudan başka ve
üstün bir saik olmak gerekir. Gerçekten bu kadar geniş ve baştan başa
yollarla örtülmüş bir memlekette adam soymak veya öldürmek ve sonra da hiç
bir beşeri teşkilatın bulup çıkaramayacağı ücra köşelere sığınmak çok
kolaydır. Tanıdığım bir Fransızdan kıyafetini bile değiştirmeden tek
başına yola koyulduğunu ve İran seferine gitmekte olan Türk ordusunun
yanından geçerken
bile hiç bir sorgu ve suale maruz kalmadan, bir an. bile tevakkuf
ettirilmeden rahatça seyahat edebildiğini bizzat işittim.
İstanbul'da hırsızlık çok nadirdir. Bunun sebebi, Türklerin hırsızlığı
insan tabiatına layık olmayan aşağılık bir hareket saymaları olabileceği
gibi pek de aşırı derecede sert olmayan kanunlardan korkmaları da
olabilir. Sebebi ne olursa olsun, İstanbul'da Türklerin hırsızlık veya
yankesicilik yaptıkları hemen hemen hiç vaki değildir. İstanbul'da
güvenilemeyecek olanlar yalnız Bulgarlardır. Çoğu hilekâr ve
dolandırıcıdır. Bunlara rağmen yine de İstanbul'da evlerin kapısını
kapamaya hiç lüzum görmeden tam bir emniyet içinde yaşamak mümkün
olmaktadır.
Rumların bazen büyük çapta hırsızlıklar yaptıkları vâkidir. Ama asıl
maharetleri, zekaları kadar faal ve hareketli parmakları sayesinde
yaptıkları küçük yankesiciliktedir. Damla damla göl olur diyerek,
umumiyetle pek ehemmiyet verilmeyen, verilse de arayıp bulmak zahmetine
değmeyen ufak tefek şeyleri çalmakla yetinirler. (Sayfa : 72)
Türkiye'de Kadın
Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını
çevirir. Türkler küstah bir kadından bir çeşit tiksinti ile kaçarlar.
Böyle bir' kadın onlarda sadece nefret uyandırır.
Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur.
Böyle hiddetlendiği zaman kadının yanından çekilip gider. (Sayfa :
81)
Oyun ve Dans
Türkler oyun oynamayı çok istihkar ederler. Para kazanmak için oynayan
bir adam, yani kumarbaz onların nazarında hırsızdan da adi bir mahluktur.
O kadar ki Türkiye'de kumarbazdan daha aşağı bir mahlûk tasavvur edilmez.
Oynanan oyunlar sırf eğlence maksadıyla oynanan dama ve satrançtan
ibarettir. (Sayfa : 113)
*
**
Yüksek, hatta orta tabakaya mensup Türkler dansı kendileri için insanlık
şeref ve haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidai
taraflarına. hitap eden basit bir maharet telakki ederler. Eski Romalılar
gibi Türkler de dans etmek için deli yalı ut sarhoş olmak gerektiğine
kanidirler. (Sayfa : 114)
*
**
Türklerin nazarında bu tip maharetler sadece kadınlara yaraşır. Onlar da
dansı boş vakitlerinde ve bir ev eğlencesi olarak yaparlar. İşittiğime
göre haremlerin çoğunda kadınlar iplik eğirmek ve nakış yapmakla vakit
geçiriyorlar. (Sayfa : 117)
Rumların Hususiyetleri
Bugünkü Rumlar eski Greklere benziyorlar. Kendilerinin kuracağı bir
cumhuriyetin şan, şeref ve menfaatlerini müştereken müdafaa etmeğe,
yahut
da kendi soylarından gelen bir kralın buyruğu altına girmeğe imkan
vermeyecek kadar birbirlerine karşı sadakatsiz, entrikacı, mağrur, hilekâr
ve intikamcıdırlar. Rumlar, ihtilaçlı mizaçlarının her an indifaya hazır
taşkınlıklarını baskı altında tutacak, ihtiraslarının şiddetini
yatıştıracak kadar sert ve içtimai faziletlere uymalarını temin etmek
yerine itaati ve uslu durmalarını emredecek ölçüde sıkı bir yabancı idare
altında bulunmadıkça sakin yaşayamayacak kadar endişeli ve rahatsız bir
ruh yapısına sahiptirler. (Sayfa : 136)
*
**
Dini rütbeler dört Patriklik ve 120 metropolitlikten ibarettir. Sivil
rütbeler de iki prenslik yani Eflak ve Buğdan Voyvodalığı ile oldukça
mühim bir vazife olan Babıali Tercümanlığın (Drogman) dan ibarettir.
Tercümanlığın başında daima bir Rum bulunur ve bütün harici işler onun
elinden geçer. Türkler bu çeşit şerefleri Rumlardan almamaya itina
ediyorlar. Bu da itibarlı olanların kötü yollara sapmadan bol ve emin
kazançlar sağlamalarını temin etmektedir.
Rumların arasında yaşayıp, bu dini ve sivil rütbeleri elde etmek için
başvurdukları girift entrikaları, bitip tükenmeyen desiseleri müşahede
eden bir kimse kendini Peloponez Cumhuriyetlerinin en kötülerinden birinin
hakiki bir numunesi karşısında sanır ve Rumların kendi imparatorları
idaresinde iken, yani Konstantin'den Paleologların sonuncusuna kadarki
devre boyunca yaptıkları bayağıca desiselerinin mükemmel bir tablosunu
aynen bulduğuna şaşardı. (Sayfa : 137)
LETTRES Du MARECHAL DE
MOLTKE SUR L'ORİENT
Fr. ya çeviren: Alfred Marchant Paris, 1841.
Evli Kadın
... İtiraf etmeliyiz ki bizde bir genç kız nişanlılıktan evliliğe
geçmekle bir derece daha itibardan düşer. Çünkü zenneperest erkeklerin
aşıkane iltifatları pek tabii ki bütün ömür boyu süremez. Şarkta ise
evlilik kadını yüceltir. Erkeğe tabi olmakla beraber ev içindeki
hizmetçilerin, uşakların, kız ve erkek çocukların tek hakimi kadındır.
(Sayfa : 36)
Kölelerin Durumu
.. . Şarktaki kölelik mevzubahis olduğu zaman hemen daima bir Türk
kölesiyle Batı Hint adalarındaki zenci kölesi arasında mevcut olan muazzam
fark unutulur. O kadar ki Şarktaki köleliğe bizim anladığımız manada
kölelik demek bile yanlıştır. «Abd» köleden ziyade «hizmet eden» manasına
gelir. Nitekim Allah'a hizmet eden manasına gelen Abd-Allah adında da bu
açıkça görülüyor. Satın alınmış bir türk kölesi para ile çalıştırılan bir
hizmetçiden daha rahat bir hayat yaşamaktadır. Zira köle bir mülkiyet, hem
de pahalı bir mülkiyet olduğu için efendisi ona itina ile muamele eder.
Fazla
iş yükleyerek ölümüne sebep olmaktan çekindiği gibi hastalandığı zaman da
büyük ihtimam gösterirler. (...)
.. . Hasılı Türklerin adil, hayırhah ve müsamahakar oldukları inkar
edilemez. (...)
... Türkiye'de kölelerin hürriyetsizliği, Prusya'da son yıllara kadar
mevcut olan ve belli bir kültür seviyesiyle sıkı sıkıya ilgili olan
(Glebae Adscripti) denilen kölelerin mevkiinden daha ağır değildir. Netice
itibariyle kölelerin durumu toprağa bağlı kölelerin durumundan çok daha
iyidir.
Bir Avrupa devleti Şarktaki bütün kölelerin kurtulmasını temin etse
köleler buna pek memnun olmazlardı. Çocukluğundan beri efendisinin evine
alınmış olan köle ailenin bir üyesi haline gelmiştir. Ailenin çocukları
ile ev işlerini nasıl paylaşırsa yemekleri de öyle paylaşır.
... Köle sonunda hemen daima azad edilmekte ve hatta azadla birlikte
kendisine hayatı boyunca faydalanabileceği bir varidat kaynağı bile
bahşedilmektedir. (Sayfa : 37)
Türklerin Yabancılara Bakışı
... Türkler uzun zaman Avrupalı olarak yalnız serserileri tanıdılar. Bu
sebepten Batılılar hakkında, Beyoğlu ve Galata'ya gelip zabıta yokluğundan
bilistifade buraları arz-ı mev'udları haline getiren her çeşitten sayısız
maceraperestler tarafından da devamlı olarak teyid edilen menfi bir kanaat
edinmişlerdir. (...) (Sayfa : 381)
... Yabancıların Türkiye'ye akını o kadar bü-
yük ölçüdedir ki Sultan kendi hükümet merkezinde bile mutlak hakim
olmaktan çıkmıştır. Avrupalılar yerli kanunlara tabi değildirler.
Elçiliklerin himayesi altındadırlar. Adi suçlar işledikleri zaman bile
cezalandırılamaz, sadece hapsedilebilirler. Ancak elçileri talep eder
etmez tahliye edilirler. Aksi halde siyasi münasebetlerin kesilmesi, filo
göndermek, bombardıman etmek gibi tehditlere maruz kalınır. Elçiliklerin
adli teşkilatları olmadığı için suçlu sürgün edilmekle yetinilir. O da ilk
fırsatta geri dönerek Türk makamlarının gözü önünde, meydan okurcasına
serbestçe dolaşır durur. (... )
SOUVENİRS ANECDOTİQUES SUR LA TURQUİE (1820 - 1870)
Yazan: WANDA. Paris, 1884.
Türk Köylüsü
Türkiye'de kaldığım uzun seneler zarfında memleket içinde yaptığım
sayısız seyahatler neticesinde şuna kani oldum ki Türk köylüsü doğuştan
sahip olduğu liyakat ve zeka itibariyle Fransız veya Polonya köylüsünden
çok üstündür. Türk köylüsündeki öğrenme iştiyakı onlardakinin çok
fevkindedir. Hristiyan köylüleri arasında bulunduğu zaman Türk
köylüsü, tabileri arasında bulunan bir asılzadeymiş gibi görünür. (...)
(Sayfa : 60)
Halkın Gayretliliği
... Bir ay sonra Sultan Avrupa yakasında üç yüz bin, Asya tarafında da
200.000 kişilik bir orduyu teşkile muvaffak olmuştu. Atlar, silahlar,
savaş malzemesi sanki kendiliğindenmiş gibi şaşılacak bir sür'atle temin
edilmişti. Bu devirde Türkiye'nin askeri levazım teşkilatı ve tren
nakliyesi imkanları olmadığı halde ordunun iaşe ve ibatesini gereği gibi
temin etmekte hiçbir güçlüğe maruz kalınmamıştı. Hiçbir rapor, hiç bir
talep ifa edilmeden kalmamış, kararlar sür'atle verilerek cevaplar
vaktinde yetiştirilmişti. (...) (Sayfa : 63)
Hristiyan Tebaa
... Müslümanlarla Hristiyanlar çok iyi geçinmekte, hatta aralarında
evlendikleri de çok sık görülen bir vakıadır.
... Hristiyanlar da, ya yaptıkları hizmetler karşılığında Padişah'ın
bahşettiği bir imtiyaz olarak yahut da Müslümanlardan mürekkep olan eşraf
heyetlerinin tensip ve tanzim ettikleri bir mazbata gereğince «Ağa» ve
«Bey» ünvanlarını da alabilmektedirler. (Sayfa 108)
*
**
... Fethin şanlı devrinden beri uyanık ve faal bir ırk olan Türk ırkı,
İmparatorluğun hakimi sıfatıyla idare prensibi olarak zabıta, dahili idare
ve maliyede yalnız doğuştan Türk olanların çalıştırılması esasını
benimsemiştir. Ordu ve hariciyede ise Türklerle birlikte mühtediler de
çalıştırılmaktadır .
... Türkler, İmparatorluğun şeref ve tealisi için hayat ve zekalarını
verenleri mükafatlandırdıkları gibi vazifelerini yapmayanları da
cezalandırmaktan geri kalmazlar.
Türkler çok kere tavizler vermek zorunda kalan, hile ve desiseye müstenid
diplomasiyi kendi fatihlik ve efendilik liyakatlerine yakıştırmazlar.
Açıkça ve samimiyetle ortaya çıkmayı sever, fakat küçümsenmeye de asla
razı olamazlar. Kökü çok eskilere uzanan bu hususiyetlerdir ki Halife
Sultanların İmparatorluğunu şan ve kudretin zirvesine eriştirmiştir. (...)
(Sayfa : 126)
Gizli Polis
Türkleri uykudan, daha doğrusu siyasi uyuşukluktan uyandıran Prens
Mençikof'un sefirliği olmuştur. (...)
... Türkiye'nin gizli polis teşkilatı yoktu. (...)
... İngiliz elçisi Lord Redcliffe bu eksiği gidermeyi üzerine alarak,
hükümet makinasının en zaruri çarklarından biri olan bu teşkilatı kurmaya
çok çalıştı.
Teşkilatın müdürlük ve memuriyetleri için Müslüman Türkler arandı.
Koskoca İstanbul'da bu işlerle uğraşmayı kabul eden kafi miktarda adam
bulunamadı. Herkesin verdiği cevap aşağı yukarı şuydu: «Kur'an-ı Kerim ve
karakterimizin doğruluğu bizim casusluk yapmamıza cevaz vermez. Biz kendi
haremlerimizdeki hususi hayatımıza hürmet edilmesini istediğimiz gibi
gavurların da hususi hayatlarına hürmet ederiz. Kendi evlerinin dört
duvarı arasında istediklerini konuşabilir, İslama hatta Halife'ye hücum
edebilirler. Ama silahları sopadan ibaret de olsa evlerinin eşiğini aşıp
müesses nizama karşı gelmeye kalkarlarsa o zaman nizamı tesis vazifemizi
ifadan geri kalmayız.» (...)
.. . Bu şahsın çekilmesinden sonra, Türkler yerine geçmeyi kabul
etmedikleri için gizli polis teşkilatı uzun müddet başsız kalmıştır.
(Sayfa : 151)
Türklerdeki Yabancı Nefretinin Asılsızlığı
İslam Peygamberi, düşmanın mukavemeti kırılıncaya kadar hiç merhamet
gözetmeden savaşa de-
vam etmeyi telkin ve kendisi de bizzat tatbik etmiştir. Ancak düşman aman
deyince de kılıcı kına sokmayı emretmiştir. Teslim olmuş halkları, mazinin
intikamını almaya tevessül etmeden, alçaltıcı hakaret, ve lüzumsuz
cebirlerle tahrik ve taciz etmeden sulh içinde yaşamak ve himaye etmek
lazımdır.
Fethedilen bir bölgenin halkı Devletin müdafaa ve muhafazası için gerekli
ve mümkün olanı yapacak, vergisini ödeyecek ve böylece zararlı ve düşman
olacak yerde faydalı ve dost olacaktır.
Kur'an-ı Kerim'in hükmü böyledir. Bu hükümler yanlış tefsir edilerek din
maskesi altında birçok cinayet ve suiistimaller yapılmıştır. Ama şunu
tekrar etmek isterim ki başka dinden olanları küçümseme ve onlara husumet
duymak ne hüküm olarak Kur'an-ı Kerim'de vardır, ne de fiilen, Yahudi ve
hatta bir dereceye kadar Hristiyan memleketlerinde olduğu gibi bir
tatbikat imkanı bulabilmiştir. (...) (Sayfa : 279)
*
**
Bu nefret ve küçümseme batı diplomasisinin Türkiye ve Türkler üzerinde
yaptığı ve imparatorluğun gelişmekte olduğu kudret ve azamet devirlerinde
Avrupa'nın uğradığı mağlubiyetlerin bir çeşit intikamı gibi telakki
edebileceğimiz baskısından doğmaktadır.
... Arkasından da bu zengin ve güzel memleketin üzerine yırtıcı hayvanlar
gibi çullanan istismarcı iş adamları sökün ettiler. Yanlış olarak taassuba
isnad edilen düşmanlık duygularının uyanmasına başlıca sebep bunlardır.
Zira küstahça iddia ve. teşebbüslerinin muvaffakiyetini temin etmek için
hi-
le, desise ve küstahlıktan başka bir silah kullanmadılar. Davaları haklı
veya haksız olsun, diplomasi de bir çeşit ihtiyat kuvveti olarak daima
onlara yardıma hazır bir vaziyette idi. Yabancı, işleri ne kadar hileli
olursa olsun davasını daima kazanıyor, buna mukabil Türk her zaman ve
haksızcasına kaybediyordu. Güttüğü davalarda da parasından, hürriyetinden,
sıhhatından ve hatta bazen canından bile oluyordu. Çünkü Babıali
yabancılara inkıyad ediyor, ve haklıyı müdafaa etmek için kaldırılması
veya hafifletilmesi gereken dış baskıya mukavemete cesaret edemiyordu.
(Sayfa : 282)
*
**
...Konsolosluk memurlarının, pasaportlar üzerinden aldıkları resimlerle
konsolosluğa bağlı diğer gelirlerden başka bir gelir veya maaşları yoktur.
Ama bu yollarla elde ettikleri gelirler konsolosluk masraflarını, milli
bayraklarını asmak için yükselttikleri gönder masraflarını ve Türklere ait
olan ve olması gereken her türlü işe müdahale hak ve imtiyazını
kendilerine bahşeden gerçek bir tılsım mahiyetindeki kasketlerinin
yaldızlı şeritlerini almak için yaptıkları harcamaları karşılamaya
yetiyordu.
Memleketi Müslüman makamlar idare ediyor,. hıristiyan konsolosluklar da
istedikleri gibi istismar ediyorlardı.
Bir konsolosluk memuru bir Avrupa ticarethanesi tarafından Türkiye'de
buğday veya başka bir mahsul satın almakla görevlendirildiği zaman, yanına
kavası da alıp ata binerek mustahsilin yanına gider ve ona kendi arzu
ettiği fiyatı, Padişah'la İngiltere kraliçesinin kararlaştırdıkları tarife
fiyatı di-
ye yutturmaya çalışır. Hemen pey akçesini tediye eder ve daima
Müslümanlardan mürekkep olan maiyyetini de mukavele şahidi tutardı.
Satıcı, konsolos memurunun başına açması muhtemel belalardan korkarak her
şeye rıza gösterir. Böylece Konsolosluk, malını en uygun şartlarda mübayaa
etmiş olur.
Limanda hamulesini bekleyen bir gemiyi yüklemek icap ettiği zaman
konsolos yükü taşımak üzere araba, at ve develer celbettirir, iş bittikten
sonra da kendi keyfince ücret öderdi. Bu ticari muameleler konsolosluklara
büyük gelirler temin etmekte, buna karşılık memleket ahalisi için sayısız
sıkıntı, ıztırab ve kayıplara yol açmaktaydı. Hiçbir Müslüman memur
da, mevkiinden olmak hatta bazen daha büyük cezalara çarpılmak korkusuyla,
bu muamelelere müdahale etmeye ve kendi vatandaşlarını korumaya cesaret
edemiyordu. Zira elçiliklerin kendi memurlarını korumak için ellerinden
geleni yapmaktan çekinmeyeceklerini biliyorlardı. Lord Redcliffe bu
suiistimalleri inkar etmiyordu. Bunları haksız buluyor, hatta takbih
ediyordu. Ama barbar ve fanatik Türklere hak verilebileceğini, medeni
Avrupa'nın iradesine karşı gelmelerine müsaade edilebileceğini de kabul
edemiyordu! Onlar yabancı temsilcileri inkıyad ve ittiba
etmeliydiler!
Konsoloslar kendi tebaa veya mahmii olup Türk makamları tarafından suç
üstü yakalanarak tevkifine karar verilmiş olan hırsız ve eşkıyayı serbest
bırakır, buna mukabil suçsuzları hapsederler.
İşlerini aksatan veya itibarlarının sarsılmasına sebep olan Türk
memurlarını, Elçiliklerinin nüfuzundan istifade ederek yerlerinden
attırıyorlardı. Kısacası memleketi tağşiş etmek kendi haklarıymış
gibi
davranıyorlardı. Konsolosların himayesi altında bulunanlar, Avrupa'nın
dört bucağından kalkıp servet elde etmek üzere Türkiye'ye gelmiş bir yığın
maceracıdan ibaretti. Ortaçağ simyacılarından daha zeki ve becerikli olan
bu maceracılar hakiki felsefi taşı (*) nihayet Türkiye'de keşfetmiş
bulunuyorlardı. Sırtını kuvvete dayamış bulunan bu haris ve kaygısız
adamlar, Türk saffet, mahçubiyet ve tevekkülünü işletilmesi gereken zengin
bir maden ocağı telakki ediyorlardı. (Sayfa : 284)
... Avrupalıların, Tanzimat'ın ilk yıllarında da sık sık belirmekte devam
eden bu hareket tarzları Türklerde, kendilerine karşı sadece haksızlıkları
ile tezahür eden bir medeniyete itimad ve sempati duygularının uyanmasına
imkan veremezdi. Türklerin Avrupa'ya kin ve husumetlerinin hakiki sebebi
de dini taassuptan çok bu noktada aranmalıdır. (Sayfa : 295)
(*) Bitip tükenmez bir istismar hazinesi manasında
NOUVELLE GEOGRAPHİE UNİVERSELLE, La Terre et Les Hommes
Yazan: Elisée RECLUS - 1884 Cilt IX, Küçük Asya.
Anadolu Türklerinin Irki Hususiyetleri
Hakiki Türkler, yani Türkmen soyundan gelen ve İslâmiyeti kabul ederek
yerleşik hayata geçmiş bulunan Türkler kendilerini Avrupa Türkiyesinden
çok Anadolu'da rahat hissetmektedirler. Türklerin ciltleri esmer, gözleri
siyah, saçları koyu renkli, elmacık kemikleri hafifçe çıkık, fiziki
yapıları çok kuvvetli fakat sakin ve temkinli olup giydikleri elbiselerin
çok geniş olması sebebiyle yürüyüş ve hareketleri ağır ve ciddidir.
İranlılarda görülen şıklık ve çabukluğa Türklerde rastlanmaz. Türkler
arasında zayıf ve hastalıklılara nadiren rastlanır. Kanaatkar ve sade bir
hayat sürmek onları böyle sıhhatli tutmaktadır. Başlarının arka tarafı
yassıdır. Bunun da sebebi beşikte yatırılma tarzıdır. Rum, Bulgar, Arnavut
vs. gibi birçok yabancının bulunduğu Avrupa yakasına nisbetle daha çok
kendi yurtları saydıkları Anadolu yakasında bulunan Osmanlılarda da ayni
hususiyetleri müşahede ederiz. İktidarı elde tutmanın karakterini
bozamadığı, baskının alçaltmaya muktedir olamadığı Türk, hususiyetlerinin
heyeti umumiyesi itibariyle en hoşa giden insan tiple-
rinden biridir. Hiçbir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli ve doğru
sözlüdür. Hatta bu sebepten komşuları olan Rumlar, Suriyeliler, İranlılar
onlara acır ve alay ederler. Yakınlarına çok bağlı olan Türk, elinde
bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiçbir şey talep etmez.
Ne denirse densin bahşiş te Şark'ta kalabalık ve kozmopolit bazı şehirler
dışında Avrupa'dakinden çok daha azdır. En şüpheli ve kuruntuları da dahil
hiçbir seyyah var mıdır ki Türk köylülerinin samimî ve hasbî kabulüne
mazhar olmuş bulunmasın. Yabancı görünür görünmez, onu kabul etmek
mevkiinde olan aile reisi derhal yanına gelerek nazikâne ve mütebessim bir
eda ile selâmlar, atından inmesine yardım eder, evin şeref köşesine
koyduğu en kıymetli halıya oturtur ve hizmet edebilmiş olmanın huzur ve
şevki içinde yemeğini hazırlamaya başlar. Hürmetkar fakat kendi kendine
saygı duyan, şahsiyet sahibi bir adam olarak asilâne hareket eden Türk,
mutlak bir müsamaha duygusu içinde, bazı sorular sorarak İranlının yaptığı
gibi dini münakaşalara girmekten içtinap eder. Kendi imanı ona yetmekte,
misafirinin manevi sırları üzerinde tahkikat yapmayı da edep dışı telakki
etmektedir.
Türk, aile içinde adil ve müşfiktir. Kur'an-ı Kerim'in müsaade etmesine
ve paşaların da bu müsaadeyi kullanmalarına rağmen Asya Osmanlıları
arasında taaddüdü zevcat taammüm etmemiştir. O kadar ki taaddüdü zevcata
hiç rastlanmayan Foça gibi şehirler eksik değildir. Vakıa Türklerin
köylerde ve bazı sınai şehirlerde işgücünü arttırmak maksadıyla ikinci
def'a evlendikleri de görülmektedir. Ama karısının sayısı bir veya birden
fazla da olsa, Türk umumiyetle aile ve izdivaç bağlarına Avrupa-
lılardan çok daha hürmetkardır. öteden beri söylene gelenlere rağmen
Osmanlı Müslümanları arasında kadının mevkii Avrupa Hristiyanlarındakinden
daha düşük değildir. Evin içinde mutlak hakim olan kadın daima müşfik ve
mültefit bir muamele görmektedir. Çocuklar pek küçük yaşta da olsalar
hukuken büyüklerle eşit sayılır ve yaşlarından beklenmeyen bir ciddiyetle
büyüklerin konuşmalarına katılırlar. Ama oyun saati gelince de koşmak,
sıçramak ve çeşitli oyunlar oynamakta Avrupa çocuklarından hiç de geri
kalmazlar. Türklerdeki fıtri iyilik tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil
etmekte ; ve mesela birçok bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme
izni verilmektedir. Bir çınar dalına yahut evin damına tünemiş leyleğin
yuvası da mes'ud bir aile manzarası arz etmektedir. Türklerle Rumların
karışık olarak bulundukları köylerde bir evin hangi tarafa ait olduğunu
anlamak için eve girmeye lüzum yoktur; Leyleğin damına yuva yaptığı ev
Türk evidir. (Sayfa : 543)
Türk Halkının Çektiği Müşkilat
Devlet memurlarının büyük çoğunluğunun da mensup olduğu hakim ırkı teşkil
etmelerine rağmen Türkler İmparatorluğun diğer unsurlarından daha az
sefalet çekmiyorlar. Üstelik elçiliklerde de onları müdafaa edecek kimse
yoktur. Vergi mukataası umumiyetle Ermenilere verilmektedir. Bu suretle
memleketin en ağır zulüm ve baskı gurubu haline gelen bu Ermeniler,
sayısız mükellefiyetler altında inleyen fakir Osmanlıları daha da güç
duruma dü-
sürmüşlerdir. Köylüler, köylerinden geçen memur ve askerlerin her türlü
ihtiyaçlarını karşılıksız olarak temine mecburdurlar. Bu mecburiyet
intizamlı bir soygun haline gelmekte ve köylüleri daha da
fakirleştirmektedir.
Bu sebepten memur veya askerlerin geleceğine dair şayialar ortaya
atılınca, köylüler evlerini terk ederek ormana, yahut dağdaki mağaralarına
kaçmaktadırlar. Padişah, İmparatorluk halkları arasındaki muvazeneyi kendi
ırkı aleyhine değiştirmek istiyormuşçasına askerlik yükünü yalnız Türklere
yüklemektedir. Aile bağları bu kadar kuvvetli olan bir halk bu kan
vergisini pek iyi karşılamamaktadır. Fetih devirlerinde Türkler aile ve
cemaat halinde yer değiştirirler; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar,
hemşireler savaş meydanlarına kadar muhariplerle birlikte gelirlerdi. Bu
suretle galibiyet veya mağlubiyeti hepsi ayni ölçüde paylaşırdı.
Şimdi ise askerlik gençleri, Batı Avrupa'da olduğu gibi birkaç ay veya
sene için değil, daha uzun bir zaman için hatta ekseriya bütün hayatı
süresince ailelerinden ayırmaktadır. Askere çağrılan gençler, zeybek bile
olsalar, bu çağrıyı eskisi gibi ziyafet ve eğlencelerle kutlamıyorlar.
Askere götürmek üzere jandarmalar geldikleri zaman hemen hepsi iki veya
üç, senelik evli olan bu asker namzedleri geride ana ve babalarından başka
kan ve çocuklarını da bırakmak zorunda kalıyorlar. Böylece bütün aile
bağlan birden kesilmiş oluyor. İşte bu sebepten ruhî salabet ve
metanetleri ne kadar yüksek olursa olsun, askere kaçınılmaz bir kader
hükmüne uyarcasına giderler.
İzmir demiryolu hattının girebildiği Batı Ana-
dolu bölgelerinde askere götürülenler kalabalık guruplar halinde trenle
nakledilirler. Tren her istasyonda durarak asker almakta ve böylece
kalabalıklaşan bir hamule ile yoluna devam etmektedir. Anne, zevce ve
hemşirelerden müteşekkil kalabalıklar son bir sarılma, son bir el sıkışma
için tren kapısında bekleşirler.
Tren, hıçkırıklar ve göz yaşları arasında hareket ettiği zaman bu mahzun
insanlar ellerindeki çiçek ve zeytin dallarını uzatmaya çalıştıkları
sevgililerinin gittikçe silikleşen yüzlerini son bir kere daha görebilmek
için trenle birlikte ümitsizce koşar dururlar.
Daimi tehdidi altında bulundukları askerlik yükü ile ezilmiş bulunan
Türkler, durumlarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramayan
tevekkülleri yüzünden çok daha girgin ve işgüzar bir kavmin rekabetinden
doğan büyük bir tehlike karşısında bulunuyorlar. Bu kavim Rum halkıdır.
Türkler, izlerini Girit ve Sakızda müşahede edilen tenkil savaşlarının
intikamını muslihane görünüşlü ticari muamele ve münasebetlerle almaya
çalışan Rumlara karşı mücadele edemiyorlar. Çünkü Türkler mücadelede eşit
imkanlara sahip değildirler. Büyük çoğunluğu ana dilinden başka dil
bilmez. Halbuki Rumlar birkaç dil bilir. Türkler çok kere mahir ve hilekâr
düşmanları karşısında cehalet ve saffet içindedirler. Türk asla tembel
değildir, ama aceleciliği de sevmez. «Acelecilik şeytani, sabır
rahmanidir.» derler. Türk, keyif dediği ve ne istemek ne de düşünmek
zahmetine girmeden bir bitki âsudeliği ile yarı uyur vaziyette geçirdiği
dinlenme saatini asla feda etmez.
Ama rakibi daima uyanık ve azimli bir halde, dinlenme saatlerini bile
harcamaz.
Meziyetleri bile Türkün aleyhine neticelere müncer olmaktadır: Namuslu,
sözüne sadık olan Türk borcundan kurtulmak için hayatının sonuna kadar
çalışmaktan kaçınmamakta, bu sebepten tüccar da hayatı boyunca onu
istismar etmesine yarayacak vadeli ve büyük yekûnlara baliğ olan borçlar
vererek bu namuskârlığından istifadeyi ihmal etmemektedir. Anadolu'da
ticaret prensibi şudur: «Servetini kaybetmek istemiyorsan Hristiyana sahip
olduğu malın onda birinden fazla borç verme. Ama bir Müslümana vereceksen
korkmadan on mislini de verebilirsin.» Bu suretle güçlük çekmeden
borçlanan Türkün kendine ait bir şeyi çoktur. Çalışma mahsulünün tamamını
mukrize verir. Halıları, erzakı, hayvanları, hatta toprağı sıra ile
yabancıların eline geçmektedir. Nitekim, saraçlık ve dokumacılık hariç
hemen hemen bütün mahalli sanayi kolları yabancıların eline geçmiştir.
Deniz Ticaretiyle sanayiden kovulmuş olan Türk bu suretle kıyı
bölgelerinden yavaş yavaş içerilere sürülmüştür. Böylece tekrar eski
zamanların göçebe hayatına itilmiş bulunan Türke, bir çeşit kendi
toprağında ücretli amele vaziyeti ifade eden ziraatten başka bir faaliyet
sahası bırakılmamıştır. Çok geçmeden bundan da mahrum edilerek kervancılık
ve hayvancılıkla yetinmek zorunda kalacaktır.
Turan Irkı
İnsanlığın büyük laboratuvarında hiçbir şey
kaybolmaz. Bütün ırkların hususiyetlerine ait kalıntılara Küçük Asya'da
ve onun Avrupa medeniyeti üzerinde icra ettiği tesirlerde rastlamak
kabildir. Turanî denilen ve Arîlere mensup milletlerden aşağı farz edilen
kuzeyli kavimler medeniyetin yaratılmasında diğer ırklardan daha az
yaratıcı olmamışlardır. Demir ve diğer madenleri işlemeği diğer milletlere
öğreten onlardır. Ehil hayvanların büyük çoğunluğunu da onlara borçluyuz.
Zoologların ehil hayvanların menşeini aradıkları yerler Turanîlerin en
eski vatanlarıdır. Köpeğin, öküzün, koyun, keçi ve domuzun, hatta belki de
devenin ilk vahşi atalarının yaşadıkları yerler Dicle ve Fırat Vadisi,
Ararat etekleri, İran ve Kafkas yaylalarıdır. Atın en eski iki cinsinden
biri «Aryen» ise, diğeri de «Mongol» yahut "Turanî"dir. Ekilen nebatların
büyük çoğunluğu, zeytin, erik, badem, üzüm ve belki de şeftalinin, keten,
bakla, nohut, buğday, arpa ve yulafın kaynakları çok muhtemelen Orta
Asyadır. Eğer durum gerçekten böyle ise muasır insanın'. menşeinin Orta
Asya'da olduğu iddiası haklı değil midir? (Sayfa: 8)
LE DROİT DU CROİSSANT adlı Kitabında Hans BARTH'ın naklettiği muhtelif
müşahedeler. Paris 1898
Ermeni Meselesinin İçyüzü
Ermeni meselesi Avrupa tarafından ortaya konmadan önce mevcut değildi.
Son yıllarda bile, büyük katliamlar ortaya çıkıncaya kadar Ermeni halkının
büyük çoğunluğu Türk idaresinden kurtulmak gibi bir arzuya sahip değildir.
(Sayfa: 5)
Dr. LEPSİUS
23 Aralık 1893 te, yani henüz sükunetin hüküm sürdüğü bir devirde,
Ermenistan'da misyonerlik yapmış olan Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin'in
Boston Misyonerlik Teşkilatı yayın organı olan «Congregotionalist»
mecmuasında neşrettiği ve bir ihtar mahiyeti taşıyan makalesinden bazı
pasajları okuyalım. Namuslu bir adam olan yazar, bize doğacak hadiseleri
haber veren şu başlığı koymaktadır: «Ermenistan'da tehlikeli bir
kaynaşma.»
Türk İmparatorluğunun bazı yerlerindeki hıristiyan halkla birlikte
misyonerlik faaliyeti de Ermeni ihtilalci teşkilatının propagandasından
şikayetçidir. Bu, tam şarkkârî bir sahtekarlık, desise ve kurnazlıkla
idare edilen gizli bir cemiyettir. Adı «Hınçak»tır. Ateşli ve kurnaz bir
Ermeni ihtilalcisi bana, yabancı bir devletin Küçük Asya'ya girerek
memleketi kolaylıkla ele geçirebilmesini kuvvetle ümit ettiğini söyledi.
Bunun nasıl mümkün olacağı-
nı sorduğum zaman şu cevabı verdi: «Hınçak komiteleri teşkilatı bütün
memlekete yayılmıştır. Türklerle Kürtleri öldürmek, evlerini yakmak ve
sonra da dağa çekilmek için fırsat beklemektedirler. Buna kızarak
Müslümanlar da Ermenilere saldıracak ve neticede öyle bir vahşî katliam
başlayacak ki İnsanlık ve Hristiyan medeniyeti adına hareket eden bir
yabancı devlet memleketi işgal edebilecektir.>> Bu projeyi çok
canavarca bulduğumu söylediğim zaman sükunetle şu cevabı verdi: «Bu, size
böyle görünebilir. Ama biz Ermeniler istiklalimizi ele geçirmek azim ve
kararındayız. Avrupa nasıl Balkanlardaki tedhişlerden merhamete gelerek
Bulgaristan'a istiklali verdiyse, aynı şekilde bizim çığlıklarımıza,
boğazlanan milyonlarca kadın ve çocuklarımızın kanlarından yükselen
çığlıklarımıza da kulak verecektir!»
Ona böyle bir projenin «Ermeni» adını bütün medeni dünyanın nazarında
kirleteceğini anlatmaya uğraştım durdum. Şu cevabı vermekle iktifa etti:
«Ümitsiziz, bunu yapacağız». Ama halkınız yabancı himayesi istemiyor,
bütün kusurlarıyla birlikte Türkiye'yi tercih ediyor. Nitekim Ermenilerin
Türk hududu dışında göç edebileceği geniş ve müsait yerler mevcut olduğu
halde asırlardan beri göç etmediği bir vakıa değil midir? Eğer halkınız
başka bir devleti tercih etseydi bugün Türkiye'de bir tek Ermeni ailesi
kalmazdı, dedim. Buna karşılık da «Doğrudur, ve zaten bu derece düşüncesiz
hareket ettiği içindir ki aptallığının cezasına da katlanacaktır» cevabını
verdi.
Aynı düşüncede olan daha birçok Ermeni ile konuştum. Hiçbiri de ihtilal
cemiyetine mensup oldu-
ğunu itiraf etmedi. Ama yangın ve cinayetler tertibi ile uğraşan bir
cemiyet için bu sır vermeme kadar tabii bir şey olamazdı. Türkiye'de bu
ihtilal komitesinin gayesi Türkleri misyonerlere ve Protestan Ermenilere
karşı kışkırtmaktır. Merzifon hadiselerinin mes'ulü bu komitedir.
Üyelerinin hepsi de zalim. merhametsiz ve alçak insanlardır. Bizzat kendi
öz soydaşlarının başına bela olmakta, soymakta, ölümle tehdit ve ekseriya
da fiilen öldürmektedirler.
Benim burada yazdıklarım Hınçak Komitesinin planladığı tedhişlerden
sadece bir kaçından ibarettir. Amerikalı ve yabancı bütün misyonerlerle
Protestan Ermeniler bu komitenin şenaat ve melanetini anlatmalıdırlar.
Ermenilerin samimi dostu olarak bu korkunç hareketi tasvip etmediğimizi
açıkça belirtmeliyiz. Birçok Ermeninin yanlış bir vatanperverlik hissiyle
yahut da komitenin hakiki gayesini bilmediği için komite ile işbirliği
yapmasına rağmen, kilise ve okulların irşad faaliyetlerinin mukadder
olarak harabiyetine müncer olacak bir harekete gösterilecek her türlü
müsamahaya karşı sesimizi yükseltmeliyiz. Bütün misyonerler Hınçak
komitesinin üyeleri ile temas etmekten yahut da onların işine yarayacak
münasebetler kurmaktan kat'iyyen kaçınmalıdırlar. (Sayfa: 30)
Lexington. 28 Aralık 1893.
Cyrus HAMLİN
Bir Ermeni Vesikası
İhtilal komitesinin taraftarlarıyla birlikte silahlı bir ayaklanma yapmak
üzere bulunduğunu biz
uyuyan diplomasiden değil, bir Ermeni ihtilal organı olan «Haik»in 1 -
Eylül - 1898 tarihli nüshasından öğreniyoruz.
Sözde «Ermenistan faciaları!»nın ortaya çıkmasından üç hafta evvel ayni
gazete şöyle yazıyordu: «Karışıklıklar önce İstanbul'da başlayacak ve
Ermeniler korkmadan silaha sarılacaklardır. Galeyana gelmiş kalabalık
esasen korku nedir bilmez. Memleket içinden gelmiş Ermenilerden müteşekkil
olan bu kalabalığın hiddet ve nefreti Türk hükümetine karşı infilak
ettirildiği zaman doğacak hadiseler muazzam olacaktır. Jandarma asayişi
temine muvaffak olamayacak ve ordunun müdahalesi zarureti doğacaktır. Bu
da Ermenilerin ümitsiz bir mücadeleye mecburi olarak sürüklenmelerini
ifade edecektir.»
«Mücadele uzun sürecek ve muhtemelen İstanbul'un büyük devletler
tarafından işgali ile sona erecektir. Taşradaki hareket tarzı başka türlü
olacaktır. Ermeniler İstanbul'da bizzat taarruza kalkışacaklar, buna
mukabil taşrada müdafaada kalacaklardır. Bunun da sebepleri şunlardır: Bir
kere İstanbul Avrupa'nın gözü önündedir, binaenaleyh Türkler, Ermenileri
toptan katı ve imha edemezler. Şehirde büyük bir ecnebi kolonisi bulunduğu
için Büyük devletler işe karışacaklardır. Taşrada vaziyet başkadır, orada
Türkler Avrupa müdahalesi endişesi duymadan Ermenileri imha
edebilirler.»
«Buna rağmen Ermeniler taşrada da silahlı ve hazır vaziyette
bulunmalıdırlar (...) Çok yakında patlak verecek olan bu isyanda pek çok
sayıda Ermeni ve bir o kadar da Türk ölecektir. İstanbul'da
karışıklıkların hiç eksilmemesi, taşrada seller gibi
kanlar akması Avrupa'yı eninde sonunda müdahaleye mecbur
edecektir.»
Avrupa'nın kendi haklarına riayet edeceği faraziyesinden hareket eden
«Haik» gazetesine göre bu kanlı ve tahrikçi politikanın neticesi
Türkiye'nin taksimi ile birlikte Ermenilerin de istiklali elde etmeleri
olacaktır.
«Bugün Ermenistan'ın kaderini ellerinde tutan İstanbul Ermenileridir.
Bunların ilk vazifesi Avrupa'nın dikkatini üzerimize çekmek ve bizi Barbar
tahakkümünden kurtarmaktır (!) . (...) Hadiselerin şaşmaz mantığı
milletimize artık ölümle hürriyet arasında seçim yapmak gibi mukaddes bir
vazife yüklemektedir.» (Sayfa: 33)
**
*
Türkiye'de sızı aldatan birine mi rastladınız, biliniz ki bu muhakkak bir
Ermenidir. Memleketin hususiyetlerine iyice vakıf olan Eskişehirli büyük
bir patiska imalatçısı bana tecrübelerinin kendisine şunu öğrettiğini
söyledi:
«Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele yapmaya lüzum görmem, sözü kafidir.
Ama bir Rum veya başka bir Hristiyanla iş yapacaksam yazılı bir mukavele
yaparım. Bu şarttır. Ermenilere gelince, onlarla yazılı da olsa hiçbir
mukavele yapmam. Zira hiçbir mukavele onların yalan ve hilelerine karşı
kafi bir garanti sağlamaz.»
Vasat bir Ermeninin tek gayesi, İstanbul'da otursun veya iş icabı gelmiş
olsun yahut ta Anadolu'da bir dükkanı veya ham bulunsun, daima para
kazanmaktır; bunun dışında bir gaye tanımaz.
Para kazanmak için son derece kanaatkar ve
muktesidâne yaşar. Para için genç karısını Van yahut Bitlis'te bırakıp
yıllarca gurbette dolaşır durur. Para uğrunda yalan ve hileden asla
çekinmez. Alenen hırsızlık etmez, ama her türlü hileyi de tabiî telakki
eder. Bu doymak bilmez para hırsının emrinde Ermeninin doğuştan
kurnazlığı, muazzam inatçılığı ve riyakarlığı vardır. Yekvücud bir kitle
teşkil eden hemcinslerinin sıkı işbirliği sayesinde Ermeninin bu
hususiyetleri daima başarıya götürür. Ermeniler bulundukları yerde zift
gibi birbirlerine sıkı sıkıya yapışırlar. Mesela büyük bir evde Ermeni
hizmetçilerin yanında Rum yahut Giritli hizmetçiler bulundurmaya imkan
yoktur. Ermeni hizmetçi Rum, Bulgar yahut Giritli şerikini kollayacak,
dedikodular çıkaracak ve onu kapı dışarı ettirip yerine başka bir Ermeniyi
aldırıncaya kadar iftiralarına devam edecektir. Yalnız başka bir Ermeni
derken bir noktayı tavzih etmek lazımdır. Ermeni yalnız kendi mezhebinden
olanı kendinden sayar. Katolik, Ortodoks ve Protestan Ermeniler
birbirlerinden nefret ederler. O kadar ki, Ankaralı Katolik bir Ermeniye
milliyetini sorarsanız Katolik'im diye cevap verir. Ermenilerde dini
kanaat ihtilafı milliyet hissini bastırmaktadır. Ama maatteessüf hiçbir
mezhebin Ermeninin ahlakı üzerinde müsbet bir tesiri olmamıştır. Katolik
veya Protestan bir Ermeni Ortodoks bir Ermeniden daha namuslu değildir.
Türk köylüsü ve kasabalısı bu hasmı karşısında müdafaasızdır. Ermeninin
kudret kaynağını teşkil eden para hırsı Türklerde yoktur. Anadolu köylüsü
tembel bilinmektedir. Ama zannedildiği kadar tembel değildir. Tarlasını
ecdadından gördüğü gibi sürer, ama zengin olmak için lüzumundan fazla
çırpınmayı aklımı.
getirmez. Hayatını kazanmak için gereği kadar çalışır; ama kahvesini ve
nargilesini içerek yaşamanın tadını da çıkarmak ister. Para yığmak için
hummalı bir şekilde çırpınmayı manasız ve gülünç bulur. İşte Türkün
iktisadi zaafı ile birlikte ahlak kudretini yaratan bu hayat telakkisidir.
Bu iki halk arasındaki farkı iyice anlamak için sıra ile bir Türk ve bir
de Ermeni hanını gidip görmek lâzımdır. Türke ait hana sakin ve nazik bir
şekilde kabul edilirsiniz. Mefruşatı sade olan küçücük odalar tertemizdir.
Yatak takımları ve yastıklar pek lüks ve yumuşak değildir, ama temizdir.
Koşu hayvanları aşağı yukarı insanlar kadar bakımlıdır. Atlar tımar
edildikten sonra ağıla sokulur. Verilmesi mukarrer yulaftan bir dane bile
eksiltmeyeceklerine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Eğer Avrupalı bir
seyyah Türkiye'de mutad olmayan bazı isteklerde bulunursa, hancı onu
memnun etmek için büyük bir tehalük göstermeyecek, aksine bu müşkülpesent
yabancıya karşı homurdanacaktır. Türk, bu şekilde davranırken haklı olarak
şu prensipten hareket etmektedir: Yabancı bir memlekete seyahat eden bir
kimse o memleketin adetlerine uymak zorundadır. Odaların geceliği ile
atlara verilecek yemin fiyatları üzerinde pazarlık ve münakaşa etmeye
lüzum yoktur. Her şey ertesi günü, belki arzu ve temenni edildiği gibi
olmaz, ama sakin ve münasip bir şekilde halledilir. İşte bir Türk hanının
hususiyetleri bunlardır.
Sayıları maalesef pek çok olan Ermeni hanlarında durum tamamen
değişiktir. Yolcu gelir gelmez iki garson atını almak üzere derhal yanına
giderler. Atının bahçe kapısına bağlanmadan önce bi-
raz dinlendirilerek tımar edileceğini vaadederler. Hancı mültefit ve
okşayıcı tavırlarla kendisini memnun etmek için elinden geleni yapacağını
söyleyerek yolcunun gönlünü fethetmeye çalışır. Tahsis ettiği odada,
içinde eşya namına yırtık bir halı, kırık bir ayna ve bir de duvara asılı
berbat tablodan başka bir şey bulunmayan bir odadır. Yolcu kendisine
yapılan hizmet teklif ve iltifatlarından yakasını kolay kolay kurtaramaz.
Yolcu ve uşağı kafi derecede uyanıklık ve alaka göstermezlerse, atına
verilecek yiyecek yarıya indirilir, yahut önce tamamı veriliyormuş gibi
gösterilerek arkasından büyük bir kısmı geri alınır. Odanın, tavlanın,
hayvanlara verilecek yemin fiyatını hana gelir gelmez sorup öğrenerek
hancının aşırı taleplerde bulunmasını baştan önlemeyen yolcunun vay
haline! Ertesi gün İsviçre'nin büyük bir otelinden ancak birkaç kuruş daha
ucuz sayılabilecek bir tarife üzerinden yapılmış oldukça kabarık bir
hesapla karşılaşacaktır.
Anadolu'nun pek çok köyünde rastlanan Ermeni bakkalları hancılardan daha
beterdirler. Türk köylüsü ne kadar kanaatkar olursa olsun, büsbütün
parasız değilse, kahve, şeker ve tütün gibi bazı şeyleri satın almaktan
vazgeçemez. Bunları, kapkacak v.s.yi de satın aldıkları Ermeni bakkalından
temin ederler. Ancak Anadolu köylüsünde para pek bulunmaz. Binaenaleyh ya
ayni tediyede bulunur. yahut ta veresiye alır, ve böylece her iki halde de
iktisaden Ermeninin tabii haline gelmiş olur. Zira ayni tediyede bulunduğu
takdirde Ermeni, köylünün malını işine geldiği gibi düşük fiyattan alır.
Veresiye aldığı zaman da köylü mahsulünü yine aynı ,şekilde son derece
düşük fiyatla Ermeniye satmayı
taahhüd etmek zorundadır. Bu işin başlangıcıdır. Bir taraftan köylü
fakirleşirken, diğer taraftan bakkal zenginleşir. Neticede zenginleşme
epeyce ilerleyince, bakkal yakın bir büyük şehre nakleder işini. Yerini de
hemen başka bir Ermeni alır. Nüfusu 10.000 den fazla olan Ankara,
Sivrihisar, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar gibi şehirlerde toptan
ticaret ve binnetice kudret hemen hemen tamamen Ermenilerin
elindedir.
Uzun zamandan beri Ermenilere yapıldığı iddiasıyla şikayete mevzu olan
baskı da Türkleri istismar eden Ermenilere karşı köylerde seyyar
satıcılığın men edilmesi gibi son derece makul bazı idari tedbirler
alınarak bu istismarın önlenmesinden ibarettir. (Sayfa: 62 - 63)
KÖRTE (Les Arméniens en Anatolie)
Girit Hristiyanları
Bu, sözde ihtilal, siyasi bir kargaşalıktan başka bir şey değildir. Henüz
çok geri ve gayri medeni olan bir halka verilen aşırı hürriyet ve sınırsız
mali kolaylıkların tabii bir meyvesi olan kargaşalık silahlı ayaklanma ve
cinayet mahiyetini almıştır. Müslüman idaresine isyan etmek mevzubahis
olmadığı gibi, kargaşalıkları tahrik edenler de Türkler değildir. Ev ve
malları alınan Türkler hıristiyan köylerini basmakla sadece mukabele-i
bilmisil yapmaktadırlar. Girit'in kendi eliyle başına açtığı bela ölçüsüz
ve tefessüh etmiş parlamentarismi ile hudutsuz hürriyetinin bir
neticesinden başka bir şey
değildir. «Babıali'nin tahakkümü altında inlediği» söylenen ve
talihsizliklerine (!) bütün hassas insanların gözyaşı döktüğü bu Kandiye
yeryüzünde mevcut ülkelerin en hür olanıdır ve ahlak ve saadetçe de en
mükemmeli olabilirdi. Sağlam ve dört başı mamur bir inkişafa nail
milletlerin hiç biri Girit'inkinden daha radikal bir Anayasaya malik
değildir.
(Sayfa: 76)
Bugünkü Rumlar
Kral Otton adı kötüye çıkmış ve haydutluktan maznun adamları maiyetinde
bulundurmaktan utanmıyor. Birkaç seneden beri çok itibarda olan Grivas'lar
kuzeyde cesur ve sadık adamlardan müteşekkil yüzlerce çeteye kumanda
etmektedirler. (...) Sarayda, birçok kere oyunda hile yaparken yakalanmış
yüksek rütbeli bir subay gösterdiler bana. Ama adaleti satan hakimleri,
kendilerini ve vicdanlarını satan devlet adamlarını, haydutlara kumanda
etmiş olan yüksek rütbeli kraliyet subaylarını gösteren olmadı. Yapılacak
daha pek çok şey var. Rumlar nazarında zenginleşmek için bütün vasıtalar
meşrudur. Hırsızlık, eskiden Isparta'da olduğu gibi, yakalanmadıkça
mübahtır. Ancak yakalanacak kadar beceriksiz olanlara, biraz da
beceriksizlikleri yüzünden ceza verilmektedir.
... İşte Rumların siyasi sebeplerle kendi soydaşlarına yaptıkları
işkencelerin sadece küçük bir örneği:
«Göğüs üstüne muazzam taşlar koymak, kaynar su ile yıkamak, yağlayıp
kırbaçlamak, koltuk-
altına sıcak yumurtalar koymak, tuzlu yemekler yedirip su vermemek ve
böylece susuzluktan öldürmek, günlerce uykusuz bırakmak, burnuna sirke
koymak, tırnakların altına iğne sokmak, şakakları mengene ile sıkmak, ve
nihayet karılarının külotu içine kedi koymak.» (...)
Ağrıboz adasında birkaç Türk ailesi kalmıştı. Şimdi onlar da gitmişlerdir
sanırım. Rumlar Türklere, Yahudilere gösterdikleri müsamahadan daha
fazlasını göstermiyorlardı. Tabii buna da müsamaha denirse! Ben hayatımda
Rum müsamahası kadar müsamahadan uzak bir şey görmedim.
Buradaki Türklerin, Türkiye'deki Rumların Türklere karşı ileri
sürebileceklerinden yüz misli fazla şikayete hakları vardır. Türkler
hiçbir zaman Rum kiliselerine, Rumların Ağrıboz adasındaki camilere reva
gördükleri muameleyi yapmadılar. (Sayfa : 110)
Ed. ABOUD (Grèce Contemporaine)
Müsamahakar Bir Millet
Eğer Türkler hakimiyetleri altına aldıkları milletlere, hıristiyanların
yaptığı gibi zorla İslamiyeti kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin
bir itirazı olamazdı, bugün ne Ermeni meselesi ne Girit meselesi ve
muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar.
Kur'an-ı Kerîm'e uyarak, Büyük Friedriech'in meşhur sözünü söylemesinden
asırlarca önce, «Herkesin kendi usulünce ibadet etmesi»ne müsaade ettiler.
Böylece Hristiyan Avrupa'nın bizzat hıristiyan kanı döktüğü ve
inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir
devirde Osmanlı İmparatorluğu engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve
sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu.
Hristiyanlar tarafından her yerden kovulan, tard ve takip edilen
Yahudilerin melce bulabildiği tek memleket de barbar (!) Türkiye olmuştur.
Bunlar da gösteriyor ki manevi bakımdan İslam ülkeleri Hristiyan
ülkelerinden çok daha iyi yaşama şartları bahşetmiştir. (Sayfa: 143)
İnançları yüzünden takibe maruz kalanların tarih boyunca hep Osmanlı
İmparatorluğunda melce bulabildiklerini görüyoruz. Kendisine iltica eden
İsveç Kıralı XII. Şarl'ı şahane bir şekilde ağırladıktan başka,
kendisinden 500.000 kuruş talep ettiğinde de Padişah 3. Ahmed, 200.000
kuruş fazlasıyla vermekte tereddüt etmedi. Bunun gibi sayısız alicenaplık
misalleri mevcuttur. Türkiye'yi kendilerine yeni bir vatan yapmış olan
Polonyalı, Macar, Alman ve İtalyan hürriyetperverlerinin sayısı hesap
edilemeyecek kadar çoktur. Yalnız bir kaç misal vermekle yetinelim :
Mustafa Celâleddin Paşa (Bernasky), Fırka kumandanı Nihad Paşa (Belinsky)
, Şair Sadık Paşa (Tschaikovsky) ve oğlu, Padişah'ın yaveri Muzaffer Paşa
Polonyalı idiler. Londra sefiri Rüstem Paşa (Comte Marini), Guatelli Paşa
v.s. İtalyandılar. Andrassi, Beni, Kossuth, Mahmud Paşa (Freund) da
Macardılar. Bütün bu iltica eden insanlara Türk İmparatorluğu hem çok iyi
bir misafirperverlik göstermiş, hem de daha çok kalmak istedikleri
takdirde mühim mevkiler bahşederek Türkiye'yi öz vatanları haline getirmek
alicenaplığını esir-
gememiştir. Avusturya ve Rusya gibi yabancı devletler bu ihtilalcilerin
iadesini talep ettikleri zaman Türk Hükümeti daima «Hayır, bunlar
misafirlerimizdir, iade edemeyiz» cevabını verecek kadar cesur
olmuştur.
Aynı müsamahayı Türkler, İmparatorluğun hıristiyan ahalisine karşı da
göstermişlerdir ve hala da göstermektedirler. Rellwald ve Beck bile
Türklerin, «dine müteallik meselelerde son derece müsamahakar
olduklarını», itiraf etmektedirler. About da (yukarıda bahsi geçen
eserinin 273. sayfasında) şöyle demektedir: «Türkler yeryüzünün en
müsamahakar milletlerinden biridir.» Yine aynı yazar. Türk idaresi altında
bulunan Kıbrıs adasında 75.000 hıristiyan nüfusun 1700 papası mevcut
bulunduğunu ve papazların vergiden muaf olduğunu yazmaktadır. Ayrıca,
Yanya'da bulunan vaziyeti şüpheli bir kadınlar manastırından bahsetmekte
ve Valinin adı kötüye çıkmış bu manastırı kapatmak istediği halde, Rum
papazlarının şiddetle karşı koymaları üzerine sulh ve sükunu bozmamak için
bu kararından vazgeçtiğini yazmaktadır. Bunları bir yana bıraksak da
Türklerin müsamahasının hudutsuz olduğu muhakkaktır. O kadar ki,
Türkiye'de Cizvitlere, Protestan misyonerlerine ve her türlü dini
cemiyetin şüpheli ve karışık faaliyetlerine de müsaade edilmektedir.
Türkler Hristiyanlara ayinlerde bando temin etmekte, herhangi bir tecavüze
karşı koruyucu tedbirler almakta, Kudüs'teki Hz. İsa Kilisesinde asayişi
tesis ederek hıristiyanların birbirlerini öldürmelerini önlemektedirler.
Rum kahvelerinde «Basilev»lerin portrelerinin asılmasına, ve istiklal
savaşlarına ait açıklamalı tablolar teşhir et-
melerine müsaade etmektedirler. Hatta Türk - Yunan harbi başladığı
sıralarda Türk sınırlan içinde Türklerin mağlubiyeti için dua edilmesine,
Yunan ordusuna gönüllü toplamak için beyannameler dağıtmalarına ve Rum
gönüllüleri ile dolu gemilerin Pire'ye gitmek üzere Boğazlardan
geçmelerine bile müsaade etmişlerdir. General Grumckow Türk askerlerinin
Rum esirlerine karşı «çok merhametli hareket ettiklerini» söylemektedir.
Rumlar da tam aksini yapmışlardır. Eğer Padişah bazen hıristiyan nifak
yuvalarına müdahale ederek entrikacıları dağıtıyorsa bu adaletin
icrasından başka bir şey değildir. Mesela Köprülü'nün, 1657 yılında Eflak
Voyvodasına yazdığı ve ele geçmiş bulunan mektuplarında «İslamiyet sükut
etmek üzeredir, Helenizm iktidarı alacak ve pek yakında bütün Avrupa
memleketleri Rumların eline geçecektir.» diyen Patriği idam etmesi de
tabii telakki edilmek icap eder.
Bu müsamahakarlığın en kötü neticelerinden biri de kapitülasyonların
gitgide kökleşmesi olmuştur. Kapitülasyonlar yabancı devlet tebaasına,
çocuklarına ve diplomatik masuniyeti olmamak icap 2den binlerce insanı
vergiden muaf kılmakta ve konsoloslara da bir nevi kaçakçılık yapmak hakkı
vermektedir. Birçok konsolosluk memurunun kapitülasyonların kendilerine
bahşettiği hakkı insafsızca suiistimal ettiklerini şahsen müşahede ettim.
Babıali için bu Kapitülasyonların her ne şekilde olursa olsun bitmesi
temenniye şayandır.
Netice itibariyle Hellewald ve Beck, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Şerifi
ile ilan edilen Tanzimat'ın esasen örflerde mevcut bir kanunu tedvin
etmekten ibaret olduğunu söylemekle hakikatı ifade
etmişlerdir. Bu mühim itiraf Avrupa Hristiyanlarından asırlarca önce
insani bir idareye kavuşmuş olan Türkiye Hristiyanlarının esasen tatminkar
olan bir yaşama tarzını elde etmek için sun'i bir reforma ihtiyaçları
olmadığını açıkça göstermektedir. (Sayfa : 148 - 149)
**
*
Kudüs Kilisesinde bazı nazik hadiseler cereyan eder. Hacıların akın
ettiği Noelde, Paşa, nizam, sükûnet ve sulhü idame etmek için bir hayli
güçlük çeker. Bu maksatla maiyetinde 15.000 kişi vazifelendirilmiştir.
Bunlar bizzat kilisede bulunmadıkları zaman da bütün günlerini kışlada,
hadise çıkar çıkmaz harekete hazır bir vaziyette bekliy2rek geçirirler.
Yazar, pek çok sayıda insanın ölmesi ve yaralanması ile son bulan meşhur
bir savaştım bahsediyor ve bu savaşta Rum hacıların Katolik kiliselerini
tahrip ettiklerini, muhteşem tabloları parçaladıklarını ve çok kıymetli
tezyinatın mühim bir kısmını tamiri imkansız bir hale getirdiklerini
belirtmektedir. Şarkta dini kin her türlü siyasi menfaate tekaddüm
etmektedir. H1ristiyan mezhepleri arasında bu kin o kadar kuvvetli ve
derindir ki bizzat mahallinde müşahede etmedikçe tasavvur etmeye bile
imkan yoktur. Binaenaleyh bütün bu bölgenin Türk idaresi altında bulunması
ve son sözün Türklere ait olması son derece isabetlidir. Bir takım yıkıcı
ifratlarla muhakkak bir boğuşmayı önlemenin . yegane çaresinin bu olduğu
bir vakıadır.
(Sayfa: 154)
Halkın Hususiyetleri
«Bütün sınıfların eşit olduğu duygusu, hikmet ve ahenk dolu sayısız ata
sözlerinde ifadesini bulan mutlak itidal, bir nevi pederşahi sadelik, her
türlü bayağılığı kendinden uzak tutan bir inziva ve melankoli mizacı Türk
halkının en güzel hususiyetlerini teşkil eder.» Aynı yazar bize, kendi
şahsi tecrübelerine dayanarak Türklerin şefkat ve merhametine Müslümanlar
kadar hıristiyanların da mazhar olduğunu nakletmektedir. Beyoğlu
yangınında Türkler alevlerin içine atılarak tutuşmuş kollarıyla hıristiyan
çocuklarını kurtarmışlardır. Birkaç Müslüman da Avrupalı bir çocuğu
kurtarmış olan bir adama hiç tereddüt etmeden 100 lira bahşiş
vermişlerdir. Bazıları da sokaklarda kalan hıristiyan çocuklarını toplayıp
ailelerine teslim etmişler, birçokları da yangından kurtulan yarı çıplak
hıristiyanları evlerine almıştır. (Sayfa: 163)
*
**
Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler.
Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin
hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde aynı itidal
mevcuttur. İnsan Paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı
okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını
zanneder. O kadar ki, İstanbul'da bir halk tabakası bulunduğunun farkına
bile varmaz. Görünüşe göre hükmetmek icap ederse, denilebilir ki İstanbul
halkı yeryüzünün en medeni ve en dürüst halkıdır. İstanbul'un hiç bir
semtinde, hatta en
kuytu sokaklarda bile, bir yabancıya tecavüz edildiği vaki değildir.
Camileri ziyaret etmek, hatta bunu ibadet saatlerinde yapmak, bir Türkün
bizim kiliselere yapabileceği ziyaretlerden çok daha emin şartlar içinde
:mümkündür. Kalabalık içinde saygısız bir nazarla karşılaşmak şöyle
dursun, mütecessis ve yadırgayan bakışlara bile hiç bir zaman rastlanmaz.
İstanbul'da sokak kavgalarına,, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu
kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, hasılı yüz kızartacak hiç bir
harekete rastlamak mümkün değildir. Çarşıda da camidekine benzer bir
sükunet hüküm sürmektedir. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta
ve sakin hareket edilmektedir. Şarkı söylemek, gürültülü kahkahalar ve
avamî çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak gibi şeylere hiç
rastlanmaz. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere
nadiren rastlanır. Ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir
taraf ta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta muhtelif
içtimai sınıfların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları müşahede
edilir. (Sayfa: 165)
*
**
1595 yılında Gran'ın alınmasından sonra Avusturya askerlerinin yaptıkları
ilk işin Türklerin temiz tutmak için büyük gayretler sarf ettikleri şatoyu
kirletmek ve eski eserlerle sanat hazinelerini imha etmek olduğunu
nakleden «Ephemerides Expeditionis Adversus Turcas»da da görüldüğü gibi
Türklerin temizlik ve zarafet duyguları bakımından Batılılara üstünlüğü bu
güne münhasır bir hadise değildir. (Sayfa : 170)
A. Vasallo çok haklı olarak Kur'an-ı Kerimi bir barbarlık şaheseri
telakki eden muhakkak yanılmış olur demektedir. Kur'an-ı Kerim beşeri
kemal ve ideale en çok yaklaşan yüksek ahlaki değeri haiz kanunnamelerden
biridir. Hz. Muhammed, Solon ve Hz. Musa'dan çok daha büyük ve nafiz bir
şeriat vâzııdır. Avrupalılar ahlaki ve dini peşin hükümlere kapılmasalar
Kur'an-ı Kerimin ameli hayatla sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir
imtizacını teşkil ettiğini, O'nun metafizik ve mücerret bir fazileti
değil, beşeri hayata tam manası ile intibak ettirilebilecek bir fazileti
talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün
insanlar Kur'an ahkamına tam manasıyla riayet ederek yaşasalardı, bütün
örf ve adetlerin ahenkli bir şekilde muvazenelendirildiği altın çağın geri
geldiğini görürdük. (Sayfa : 173)
*
**
Türk halkında Avrupa'da çok yayılan müstehcen ve açık saçık neşriyata
karşı bariz bir tiksinme müşahede edilmektedir. Bunu Papalığın İstanbul
temsilcisi olan rahip Bonett'nin «Vocedella Verita»daki şehadetinden
öğreniyoruz:
«Müstehcen neşriyatın Türkiye'ye sokulmasının yasak olduğu doğrudur. Bu
husustaki sansür son derece sert ve sıkıdır. Bazı tiyatro müdürleri
sahnede açık saçık şeyler göstermeye yeltendikleri takdirde önlenmesi için
zabıtayı haberdar etmek kafidir. Mesela bir piyeste şüpheli hareketleri
olan bir papaz temsil ediliyordu. Talebim üzerine menedildi. Türkiye'de
müstehcen neşriyata rastlamak imkansızdır.» (Sayfa : 174)
Türklerin aşırı müsamahakarlıklarının sonucu şu oluyor ki, insan müezzin
sesi işitmese hıristiyan olmayan bir memlekette bulunduğuna inanamaz. Zira
Müslümanlar alenen ibadet etmezler. (Sayfa : 175) (D. AMICIS)
Halkın Temizliği
Dernburg, bir köylüden bahsederken anlatıyor:
«Ömer'in görünüşü muhakkak ki Brasig'in sempatisini uyandırırdı. Elbisesi
son derece temizdi. Başında beyaz kumaştan bir sarık, üstünde beyaz ve
kısa bir ceket ve açık renk bir pantolonla gezen insanlar gördüm. Anadolu
halkı kadar temizliğe düşkün bir halka hiç bir zaman rastlamadım. Bunu
fark etmek için onu hamamda görmek kafidir. Elbisesi yamalı bir adam
çıkagelir hamama, bir de soyununca bakarsınız ki iç çamaşırları şaşılacak
kadar beyaz ve tertemizdir. Avrupa da durum ekseriya tersinedir. Hamama
gitmek ve yıkanmak İslâmiyet'in temellerinden biridir ve hiç de kötü bir
temel değildir. Halktan bir adam bu şekilde kendi vücuduna hürmet etmesini
öğrenir. Bu, boş gururla alakası olmayan bir hürmettir.» (Sayfa :
183)
Osmanlı Azameti
Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmış olan Hammer-Purgstall, Kanuniden
bahsederek heyecanlı bir ifade ile şöyle yazıyor:
«Büyük Hükümdarın adına layık olduğuna şüphe yoktur. O, bu adı
Constantin'den daha haklı bir
şekilde ihraz etmiştir. Osmanlı padişahları arasında Kanuni, Fetheden,
Kudretli, Muhteşem, Büyük v.s. lakaplarına mazhar ve layık tek padişah
olan Süleyman Osmanlı İmparatorluğunu kudret, azamet ve ihtişamının
zirvesine eriştirmiştir.»
Başka bir yerde de «Hz. Süleyman'dan hem daha büyük hem daha hakim, ama
aynı zamanda çok daha kudretli» diye yazmaktadır. Yazar devam
ediyor:
«Süleyman'ın eserlerini tam olarak anlatabilmek için, mesela büyük
Jüstinyen'in eserlerini anlatmak için altı cilt yazmış olan Procope'unkine
benzer büyük bir kitap yazmak gerekirdi. Gerçekten Süleyman'ın İstanbul'da
ve daha sonra Eyaletlerde inşa ettirdiği camileri, su kemerleri,
köprüleri, kaleleri ve nihayet Mekke ve Medine'de meydana getirdiği
muazzam dini tesisleri lâyıkı veçhile anlatabilmek ancak böyle bir kitapla
mümkün olur.»
Mimar Sinan'ın eseri olan Edirne deki Selimiye Camii de bu efsanevi
ihtişam ve azamet devrinde inşa edilmiştir. İmparatorluğun merkezinden çok
uzaklarda bulunan Macaristan'da vezir Sokullu Mustafa Paşaya «Budin'i
güzelleştiren» ünvanını kazandıran ve «Budin'in medarı iftiharı» addedilen
meşhur ve muhteşem Budepeşte hamamları da yine bu devirde yapılmıştır.
(Sayfa: 191)
*
**
Üçüncü Ahmet devrinde Modern bir devletin iftihar edebileceği kültürel
bir gelişme kaydedilmiş ve İmparatorluğun her tarafında su kemerleri,
bentler, kanallar, yollar, şantiyeler, kaleler, hamamlar, mektep, cami ve
kütüphaneler gibi sayısız eserlerin
meydana getirildiği müşahede edilmiştir. Binaenaleyh Evliya Çelebi'nin
17. asır sonunda yalnız Ankara şehrinde 170 çeşme, 3.000 kuyu, 76 cami ve
en büyüğü, tarikata mensup 3.000 dervişi barındıran Hacı Bayram olmak
üzere 15 kadar Zaviye tesbit etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Yine
Ankara'da, Evliya Çelebiye göre 200 hamam 70 bahçeli saray, 6660 ev,
Kur'anı ezbere bilen 2000 kadar kız ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve
tefsir edebilecek 1000 kadar genç mevcuttur. 3. Ahmet devrinde daha önceki
Padişahların açmak istediği Süveyş kanalını açma projesi yeniden mevkii
icraya konulmak istenmiş, fakat II. Selim'in Ruslar tarafından akamete
uğratılan Don ve Volga arasındaki kanalı açma teşebbüsü gibi maalesef
akamete uğramıştır. Aynı şekilde Padişah II . Mustafa'nın ancak kısmen
gerçekleştirilebilen İznik gölünü Karadeniz'e bir kanalla bağlamak
hususundaki projesi de başarısızlığa uğramıştı. Yalnız Köprülünün açmaya
teşebbüs ettiği kanallar açıla bilmiştir. (Sayfa: 193)
*
**
Hammer lale saksılarının, lalelerin çeşitli renklerini aksettiren
lambalar gibi yandığını ve bu lambaların da ikinci bir lale tabakası
teşkil edecek şekilde başka lambalarla aydınlatıldığını yazıyor. Laleyi
Türkiye'den Avrupa'ya götüren Hollanda elçisi Busbecq'dır. Avrupa modern
askeri müziğini, savaş usulünü ve maden ocağı işletme usullerini de
Türkiye'den almıştır. (Sayfa: 198)
Türk Kadınları
Türk kadınına umumiyetle bir şövalye kibarlı-
ğı ile hürmet edilir. Hiç kimse bir kadına el kaldırmaya kalkışmaz.
Hiçbir asker, isyan ve kargaşalık zamanında da olsa, en şamatacı ve
gürültücü kadına bile elini dokundurmaz. Koca, karısına karşı son derece
nazik bir dost gibi davranır. Hele anaya karşı saygı sonsuzdur. (Sayfa:
210)
*
**
Evet, hakikaten Türk kadınları hürdür. Bu,. gözle görülür apaçık bir
hakikattir. Türk kadınlarının «köle» olduğunu söyleyen alay edilmeyi
resmen hak etmiştir. (Sayfa : 212)
(De Amicis)
*
**
En çok dikkatime çarpan şey Türk kadınının şahsiyetli, hür davranışlı ve
son derece modern bir kıyafette oluşudur. Ferace, zamanımızda daha güzel
ve zarif bir şekil almıştır. Sarı potin ve terlikler, yerini Avrupalı
hanımların kullandığı şık ayakkabılara terk etmiştir. Doğu ve Batı
arasındaki münasebetlerin sıklaşması Türkiye'deki yabancı nefretini çok
azaltmıştır. Bugün hıristiyan kadınla evli mevki sahibi adamlar da
mevcuttur. Nitekim sarıklı büyük alimlerin de davetli bulunduğu bir Maarif
Nazırının evinde sofra hizmetimizi bizzat ifa eden evin hanımı
Hristiyandı. Türk müzesini kuran ve idare eden yüksek ilim sahibi zatın
karısı da hıristiyan bir Fransızdır. Şimdiki hariciye Nazırının karısı
hıristiyan olduğu gibi, Almanya'ya fevkalade elçi olarak gönderilmiş olan
müteveffa Meraşalın karısı da Viyanalı idi. (Sayfa : 213)
Mimari ve Camiler
İstanbul'un büyük caddelerinden birinden geçiyoruz, gözün idrak gücünü
aşan bir azamet ve ihtişam karşısındayız. Yol bizi camilere, köşklere,
minarelere, kubbeli çeşmelere, mermer ve lacivert taşından yapılmış
çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü Padişah türbelerine,
bahçelerin yaldızlı kapılarıyla duvarlarından yükselerek havayı güzel
kokularla dolduran muhteşem bir yeşilliğin gölgesinde, selviden yapılmış
çatılar altında uzanan mozaik kaplı duvarlara götürüyor. İmparatorluğun
merkezinde bulunduğumuzu böylece anlıyor ve ihtişamına, azametine hayran
olmaktan kendimizi alamıyoruz. Her taraf mimari şaheserleri, şu
şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha neş'e
veren serinlikteki gölgelerle dolu. Buradan Padişahların kendi adlarına
yaptırdıkları ve inşaatındaki azametin insanın başını döndürdüğü camilere
varılıyor. Bunların her biri camiin muhteşem kubbesi yanında hemen hemen
silikleşen mektep, medrese, hastahane, kütüphane, dükkan, ve hamamlardan
mürekkep kendi başına küçük bir şehir teşkil etmektedir. İlk bakışta çok
sade görünen mimari öyle bir girift teferruata maliktir ki insan hangisine
bakacağını şaşırır. Burada kalayla kaplı kubbeler, birbirinin üstünde
yükselen garip şekilli çatılara, boşluğa doğru uzanmış galerilere,
sütunlar üstünde uzanan geniş hollere, küçük basamaklar üstünde yükselen
pencerelere, çiçekli kemerlere, inanılmaz derecede güzel küçük sarkıtlı
şerefelerle çerçevelenmiş oluklu sütunlarıyla minarelere, danteleden
yapılmış gibi duran çeşmelere ve muhteşem ka-
pılara, altınla işlenmiş ve binlerce renkle pırıldıyan duvarlara
rastlanır. Bütün bunlar son derece zarif ve güzel şekilde yaldızlanmış ve
oyulmuştur. Etraf da bir anda binlerce kuşun havalandığı, çınar, selvi ve
söğüt ağaçlarıyla çevrilmiştir. Burada artık güzellik duygusundan çok daha
derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize, başka bir
duygu ve düşünce dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir ifadesi gibi
görünen, bize yabancı ve karşı bir ırkın, bize düşman bir imanın
iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden
apayrı bir Allah'ın önünde ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilan
eden bu abideler bu eserler insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet
telkin ederler. (Sayfa : 149)
*
**
Son derece sade, her yanı göz kamaştıracak kadar beyaz ve her tarafa aynı
derece ve tatlılıkla ışık veren sayısız pencerelerle aydınlatılan bu
kubbeler altında göz her yanı ve her şeyi bir anda görebilmekte ve kendini
derin bir düşünce ile birlikte bayılırcasına tatlı bir sükunete, kış
seması altında uzanan, karla kaplı bir vadinin verebileceğine eş bir
sükunete kaptırır gider ... Burada zihni bu derunî huzurdan uzaklaştıracak
bir şey mevcut değildir. Zihin mekan ve kubbeden dosdoğru Allah'a ulaşır.
Korku veya hüzün uyandırabilecek bir şeye de rastlanmaz. Burada ne esrar,
ne hayal ne de loşluğunda insanın ruhunu karartan, karışık semavi
mertebelerine göre sıralanmış aziz resimlerinin yerleştirildiği karanlık
köşeler de mevcut değildir. Burada yalnızca apaçık, pırıl pırıl ve
ürpertici, saf bir fikir halinde tek
olan, müteal olan Allah vardır. (...) Zihni nurlandıran ve tek bir
düşünce etrafında yoğunlaştıran bir azamet ve sadelik İstanbul'un bütün
büyük camilerinde aynı şekilde mevcuttur. Kubbesi içine 4 cami
yerleşebilecek kadar büyük, dört mermer sütunun üzerine istinat eden, ve
çok büyük olmasına rağmen zarafet ve inceliğinden hiç bir şey kaybetmeyen
Sultan Ahmet Camii de böyledir ... Fatih Camii daha zarif ve muhteşem bir
Ayasofya gibidir. Beyazıt Camii tezyinat bakımındar1 mükemmeli,
Nuruosmaniye Camii de mermerleri en zengin olanıdır. İstanbul'un,
minareleri en zarif olan camii Şehzade Camiidir. Aksaray Camii de Türk
Rönesansının en güzel örneğidir. En sade olanı III. Selim Camii, en garibi
Muhammed Camii, en süslü olanı da Valide Sultan Camiidir. (Sayfa :
196)
DE AMICIS (Constantinople)
OBSERVATİONS DE DİVERS AUTEURS SUR LES TURCS (La Crise de l'Orient) adlı
eserden alınmıştır.
Paris, 1907
«Kendi dar çevremizden kurtulup dünyanın başka bölgelerine bakalım. Türk
Hükümdarı 20 ayrı dine mensup halkı sulh ve sükûn içinde idare ediyor.
200.000 Rum İstanbul'da emniyet içinde yaşıyor. Türk Vakayinamelerinde bu
çeşitli din mensuplarının tevessül ettikleri herhangi bir isyana tesadüf
edilmiyor. İsrail'e, İran'a, Türkistan'a gidin, oralarda da aynı sükunet
ve müsamahaya rastlayacaksınız.» (Sayfa : 44)
VOLTAIRE (Traité sur la Tolérance)
*
**
«Türklerde yalancılık, cinayet ve hilekarlık yoktur. Hak yoldan
ayrılanları yakmazlar. Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat
ettikleri gibi Allah'a da hiç bir engizisyona ihtiyaç olmadan mü'min ve
mutidirler.»
LORD BYRON (Child Harold)
*
**
«II. Mehmet (Fatih), Bizans İmparatorlarının tahtına yerleşirken,
İslam'ın hüküm sürdüğü her yeri ateşe vermek üzere bütün Avrupa'nın toptan
kıyam ettiğini unutarak, mağluplara misilleme yapmak şöyle dursun, Batıda
hıristiyanların taassupta
kanlı boğuşma ve tenkillere varacak kadar ileri gittikleri bir devirde
onları şaşırtacak bir müsamaha örneği yaratmıştır.»
VALMY
*
**
«Milletlerin birbirlerine saygı ve şefkat göstermelerinin en büyük
kaidesi olan dini müsamahayı, Müslümanlardan öğrenmiş olmak, hıristiyanlar
için çok elem vericidir.»
L'ABBE MICHON (Voyage Religieux en Orient
*
**
«Dini müsamaha Türkiye'nin teşkilat ve bünyesinde temel unsurlardan
biridir. Osmanlı İdaresi hududları içinde hıristiyanlığın varlığına ve
medeniyet ve terakkiye mani olmamaktadır.»
B. C. COLLAS (La Turquie en 1864)
*
**
«Katoliklik, papazları, misyonerleri ve rahibeleriyle İstanbul'daki kadar
hiç bir yerde serbest ve himayeye mazhar olmamıştır.»
TURINAZ (Eveques de Nancy et de Toul)
*
**
«Hz. Muhammed ümmetine, en büyük zaferlerin bile doyuramadığı bir
hunharlık ve zulüm ruhu mu aşılamıştır? Asla! Hiç bir din bu kadar
sür'atle ve göz kamaştırıcı muzafferiyetler kazanamamışsa bu, İslâmiyet'in
diğer bütün dinlerden daha müsamahakar ve alicenap olmasındandır.»
PİERRE LAFFİTE. (Les grands
types de l'humanité)
«16. Asırda hıristiyanlar din adına birbirini boğazlar ve İspanya'da
engizisyon zulümleri icra edilirken Müslümanlar fethettikleri
memleketlerdeki hıristiyan halkı, dinlerinde serbest bırakmakla da
kalmıyor, cemaatların dini silsile-i meratibini de idari bir teşkilat
olarak tanıyorlardı.»
A. CAHMET (La Question d'Orient)
*
**
«Bir Müslüman'ın en iyi tarafı siyasetteki müsamahakarlığıdır. »
Dr. PERRON L'İslamisme)
*
**
«III. Abdurrahman müsamahakarlığı bakımından çağımızın hükümdarlarına
benzer. Halefi I. El-Hakim, hangi millete mensup olursa olsun bütün
alimleri himaye etmiştir. Filozofları, bu himaye sayesinde, yobazlar
önünde, onlara karşı koyan dersler verebilmişlerdir.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Müslümanların taassupu hakkında düşünülenlerin hilafına Ìstanbul'daki
kadar geniş müsamahaya hiçbir yerde rastlanmaz. Orada her din ve mezhebin
kendi mabedi vardır. Türkler diğer dinlere karşı kin duymazlar. Onlar
yalnız putperestlerle dinsizleri küçümserler.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih'in İstanbul'u almasından yarım asır
kadar sonra Bourbon
başkumandanının çeteleri Roma'ya hücum ederek ele geçirmişlerdi.»
«Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş, ağızlarına erimiş kurşun
dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocaların önünde kadınları
katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir
iki gün değil hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.»
JACQUES BONAPARTE
*
**
«Muzaffer olarak girdikleri Kudüs'te ilk haçlıların işledikleri cinayeti
eri düşündükçe içim bunalıyor ve kalbim isyan ediyor.»
«Bizim Fransızların Antakya surları dibinde Hristiyan olmayanların
korkunç gülleler haline getirdikleri başları düşünmeye tahammül edemiyor
ve Hristiyanların mağlup Arapları vaftiz edilmek yahut başları kesilmek
gibi korkunç bir tercih karşısında bıraktıklarını eski şiirlerde okudukça,
itiraf edeyim, iliklerime kadar ürperiyorum.»
LEON GAUTİER (La Chevalerie)
*
**
«Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri
Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve adetlerine saygı
göstermişlerdir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk
idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde Bugün
Romen milleti diye bir millet olmayacaktı. »
POPESCU CIOCANEL
(Revue du Monde Musulman) Dec. 1906
Babıali'nin, idaresi altında yaşayan bütün din ve mezheplere eşit muamele
yapması Rumları çok kızdırıyor. Onlar hiç bir zaman dini müsamahadan
ayrılmamış olan Türk Hükümetinin Rumlar lehinde bir taassup göstererek
diğer mezheplere karşı müsamahasız olmasını isterlerdi.»
A. de La JONQUİERES
(Histoire de L'Empire Ottoman)
*
**
«İstanbul'un 1204 te Fransızlarla Venedikliler tarafından işgali
sırasında müttefik işgal kuvvetleri, Fatih Sultan Mehmet'in emrindeki
Müslümanlardan 'çok daha zalim ve gaddarca hareket etmişlerdir. Zamanın
yazarları bu korkunç gerçekleri gözleriyle görüp bize nakletmiş
olmasalardı, Katolik milletlerin bu kadar alçaklık yapabileceğine asla
inanamazdık ... Binaenaleyh muharip ve göçebe Müslümanlar en vahşice
cinayetleri bile şefkat ve adalet sahibi bir Allah'a inandıklarını
söyleyen hıristiyanlardan öğrenmişlerdir.»
P. de TCHIHATCHEFF (le Bosphore et Constantinople)
*
**
«Hz. Ömer Kudüs'e girdiği zaman orada yaşayan Hristiyanlara hiç
dokunmadı. Hz. İsa kilisesinin yanında dinlenirken, namaz vakti gelince
hz. Ömer, şehrin mutlak hakimi olmasına rağmen Patrik Elias'tan içeri
girip ibadet etmek için müsaade istemiş ve namazını orada
kılmıştır.»
MICHAUD (Histoire des Croisades)
«Türk sessiz, sakin ve ciddidir. Büyük bir sağ-
duyu sahibi ve iyi bir müşahittir. Ama iş hayatında hilekâr ve
girdili-çıktılı değildir. Ticarette muvaffak -olamamasının sebebi
budur.»
CH. De CHERZER (Smyrne)
*
**
«Türk, evinde çalışkan fakat ağırdır. Ama bu ağırlığı bazı Almanlardaki
gibi hantallıktan ileri gelmez, ruhi kudret ve sükununun, kendine duyduğu
derin bir güvenin ifadesidir.»
CESAR VİMERCATİ (Constantinople 1854)
«Auguste Comte Türklerin tekamüle istidatları olduğuna inanmakta ve «Batı
medeniyetini imtisas etmekte gösterdikleri kabiliyetten» hayranlıkla
bahsetmektedir. Ona göre Türkler Rumlardan daha çok terakki kabiliyetine
haizdirler. «Organik çağa geçmeye Türklerin yardımı dokunacaktır.»
demiştir.»
Politique Positive
(Tome 111 p. 362 ve IV p. 505-521)
*
**
«Mağrur ve mütekebbir Avrupa kendinde, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının ilk
celsesinde Türkiye'nin halk tabakasına mensup insanların gösterdiği
anlayış ve hikmete benzer tek örnek gösterebilir mi? Asırlardan beri
mutlakıyet idaresine alışmış olan Türk milletinin meşrutiyet sistemine
teferruatına varıncaya kadar alışıp intibak' etmesi için bir kaç gün kafi
geldi. Bu mecliste siyasi hürriyet ve muhtariyet gibi mevzular üzerinde
konuşan, Devlet Reisi ve hükümet hakkında, en ileri parlamenter rejime
sahip memleketlerde bile tahammül edilmeyecek
fikirleri ileri sürmeye cesaret eden adamlara rastlanıyor. Ve bu adamlar
her şeye rağmen, son derece iddiasız ve şaşılacak kadar sade görünüşlü,
bildiğimiz Türklerdir."
VAMBERY (La Turquie est-elle susceptible de réformes)
*
**
«Düyûn-ı Umumiye'deki personelimizden bahsediyorum. Zira mevcudunun büyük
bir kısmı (5632 memurun 4992 si) Müslüman olan bu personelin çalışması
göstermiştir ki, iyi usullerle yetiştirildiği ve istikbali garanti altına
alındığı zaman Müslümanlar da, mevkiinin üzerine istinad ettirdiği adalet
ruhu sayesinde iyi ve namuslu bir idare kurup yürütmekte mükemmelen
muvaffak oluyorlar.»
Commandant BERGER (Osmanlı Düyun-ı Umumiye Reisi 1906 Ağ. Nutku)
*
«Devlet fikri Türkün içine işlemiştir. Onda, siyasi fazilet diye
adlandırabileceğimiz bir fazilet vardır.»
G. VALBERT (La Revue des deux Mondes 1877)
*
**
«Türkiye'ye çok kötülükler yapmış olan iki başbakan, Thiers ve Bismark,
aşağı yukarı aynı zamanda şunu söylüyorlardı:
«Halen şarkta birbirleriyle savaşan milletler arasında Türk ırkı en güçlü
ve en sağlam karakter sahibi olanı ve en az nefret edilenidir.»
«Osmanlı hükümetine en şiddetli hücumlarda bu-
lunmuş olan Clemenceau ve Jaurés gibi günümüz devlet adamları da İnsanın
sahibi olabileceği en yüksek faziletlerin büyük çoğunluğunun Türklerde
mevcut bulunduğunu kabul etmekte tereddüt etmemektedirler.»
A. Rıza (La Crise de L'Orient)
*
**
«Haklarında kötü bir şey söylemek niyetinde kat'iyyen değilim. Zira
onları (Türkleri) insani münasebetlerde samimi ve namuslu buldum.
Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken, kaç kere,
yanlarından geçen bir fakiri sofraya çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz
bunu yapmazdık.»
BERTRANOON DE LA Broquiere (Voyage Parmi les Nations Paiennes) 1433
*
**
«Doğuştan Türk olanlar umumiyetle iyi huyludurlar, fazileti sever,
kötülükten hoşlanmaz ve şeriatlarına sıkı sıkıya riayet ederler.
Komşularını sever, muhtaç ve mustar durumda yardımına koşar, gayri meşru
kazançtan ve tefecilikten nefret eder, fuhuşa da asla tevessül
etmezler.»
GUER (Moeurs et Usages des Turcs)
*
**
«Türkler, insan olarak, millet olarak şarkın en üstün ve şerefli ırkıdır.
Çok asil ve necip karakterlidirler. Cesaretleri sonsuzdur. Dini, ailevi ve
beşeri faziletleri bütün tarafsız insanlara takdir ve hayranlık ilham
edecek çaptadır.»
LAMARTINE
(Solution de la Question d'Orient)
«İstanbul'da, Türkler umumiyetle zeki, namuslu, dürüst ve ilimlerle
san'atlara istidatlıdırlar. Normal halinde ne kadar sakin ise, tahrik
edilip kızdırıldığı zaman da o nispette hiddetlidir. Kötülükler Türkiye'de
siyasi müesseselerden neş'et etmektedir. Avrupalılarla temas bazı
adetlerin değişmesini, bazı yerlerin güzelleşmesini temin eder görünmekle
beraber ekseriya tereddiye sebeb olmaktadır. (...)
İstanbul halkı içinde dürüstlüğü ile en çok tanınan Türklerdir... Türk,
kendisine itimat edeni asla aldatmaz; sözüne sadakati dini bir vecibe
telakki eder. Hiç bir zaman kötü ve bayağı. metotları kullanmaya tenezzül
etmez.»
César VİMERCATI (Constantinople)
*
**
«Türk soyundan gelenler, Avrupalılarla ne kadar az temas etmişlerse o
kadar mükemmel ve bozulmadan kalmışlardır.»
EDMOND DUTEMPLE (En Turquie d'Asie)
*
**
«Hakiki Osmanlı asil tabiatlı ve vatanperverdir. Batılı maliyecilerin
usulleri yayılmadan önce sözüne güvenilir bir adamdı. Sözü, taahhüd
demekti ve bu taahhüd tam bir garanti mahiyetinde idi. Halen de itidalli,
ihtiyatlı, vakur ve cesurdur.»
BOSWORTH - SMITH (Citation J. Baker)
«Bütün bu çeşitli halklar arasında, en namuslu ve münasebete girmekte
tereddüt edilmeyecek olan yalnız Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında
kal-
mamış olan bir köye gitmek talihine mazhar olursanız, hakiki
misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görür ve anlarsınız.»
WİLLİAM MARTIN (Cenevre Coğrafya Cemiyeti Temsilcisi)
*
**
«Türk Beyleri, Saray adamları, hademeleri hiç bir millette rastlanmayacak
derecede nezaket ve terbiye sahibi olarak yetiştirilirler.
Türkler, bir çok Avrupalı yazarın da fark etmiş olduğu gibi, aralarında
nezaketin en ince kaidelerine riayet ederler.»
ABBE TODERİNİ
(De la Littérature des Turcs) 1789
*
**
«Kadınların tesiri olmadan bir cemiyetin adab-ı muaşeret bakımından
inkişaf edemeyeceği ileri sürülmekle beraber, kadın cinsini sosyal
münasebetlerin dışında tutan Türkler yeryüzünün en nazik milletlerinden
biridir. (...)
Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavukluk etmezler.
Hürmetkar, cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler.
Az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü
olunabileceğini düşünemediklerinden ve herkesi kendileri gibi
sandıklarından daima aldatılırlar. (...)
Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her
şeye karşı köklü bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet
mevcuttur.
Bu kadar asil ve aynı zamanda sade tavırları, aldıkları terbiyeye mi
borçludurlar? Hayır! Bütün
bu hususiyetler tohum halinde doğuştan mizaçların<la mevcuttur.
Avrupa'da ancak bazılarının çok uzun gayret ve çabalarla edinebildikleri
nezaket ve tavır inceliklerine, içtimai sınıf ve yaş'a bağlı olmaksızın,
her Türk'te rastlarız.»
GARANVILLE MURRAY (Les Turcs 1878)
*
**
«Türkler, dinleri icabı, kendi dinlerine düşman olanlara bile müsamahakar
ve misafirperverdirler.»
J. J. ROUSSEAU (Emile I-IV)
*
**
«Sadaka vermek, şefkatli, merhametli ve muti olmak gibi sade faziletler
telkin eden Müslümanlık Osmanlıların misafirperver, merhametli, dürüst ve
reislerine hürmetkar olmalarını temin etmiştir.
Kadere olan inançları, acı ve felaketlere karş1 eski stoacılardan daha
büyük bir katlanma gücü kazanmalarına yardım etmiştir.
Siyasi bakımdan bütün Osmanlıların eşit olmaları ve en yüksek mevkilere
erişmek ümidinin herkes için mevcut olması Osmanlılara büyük bir güven ve
gurur hissi vermektedir.»
JUCHEREAU DE SAINT - DENYS (Revolutions de de constantinople)
*
**
«Türkler büyük bir tevekkül gücü ile birlikte, ruhi bir huzura ve bundan
doğan bir sükunete sahiptirler... Misafirperverlikleri, söze sadakatleri,
ıs-
tırap çekenlere karşı şefkat ve merhametleri dillere ,destandır.»
CESAR CANTU (les Trente Dernières
Annees)
*
**
«İstanbul'da yaşadığım sürece tanımak fırsatını bulduğum Türk halkına
karşı derin ve içten bir sempati duyuyorum.
Bu çok eski ırk aynı zamanda çok yeni ve gençtir. Türk ruhunda, henüz
şarklı olan ve bir gün, eminim, eski dünyamızı hayrete düşürecek büyük bir
kuvvet mevcuttur.»
JULES LERMİNA (La Lumiére d'Orient) 1892
*
«Türk halkı son derece namuslu ve dürüsttür.» GABRİEL CHARMES
(Avenir de la Turquie)
*
**
«Yüksek sınıflardaki tereddi halk tabakasına asla sirayet etmemiştir.
İffet, dürüstlük ve tevekküle ancak fakir halk tabakasında
rastlanıyor.
... Ne kadar hırsız, yalancı mutaassıp ise Türk te o kadar namuslu,
iffetli, dürüst ve merhametlidir.»
A. RENOUARD (chez les Turcs) 1881
*
**
«Elimizde, Müslümanlar arasında yaşayıp onların hususiyetlerini tetkik
etmiş olan bütün tarafsız ilim adamlarının Türklerle hıristiyanlar
arasında
yaptıkları mukayese neticesinde ahlaki yeti teşkil eden faziletler
bakımından Türklerin bariz üstünlüğüne dair deliller mevcuttur.
(...)
Türklerden istihfafla bahseden Ìstanbul'daki bir genç misyoneri takdir
ederek, Hristiyanlıkta bahsini ettiğimiz faziletlere Türkiye'de
rastlayacaksınız diyen de bir Müslüman değil, koyu dindar bir
Hristiyandır. Benim gördüklerim de bu kanaatı teyit etmektedir.»
JAMES BAKER (La Turquie)
*
**
«Mağrur Osmanlı kızdırılmadığı, kalbinin derinliklerinde kaynayan ateşin
ihtirasları kendini hissettirmediği müddetçe son derece merhametlidir;
rastladığı insanların kaderi ile yakından ilgilenmekte, insanlık
vazifelerini büyük bir gayretle ifa etmektedir.»
F. Alıx
*
**
«Türkler saffet ve sadelikle meşbudurlar. Namuskârlıkları herkesin
malumudur. Türkün sözü dünyanın en sağlam senet ve imzaları kadar
muteberdir. Bir kaç Padişah veya vezirin bazı vahim durumlarda ve belki de
mecburen yaptıkları bir takım sert hareketler yüzünden Türk milletine, örf
ve adetleriyle uyuşmayan bir vahşet isnad edilmektedir.»
TH. GATUIER (Turquie Pittoresque) 1855
«Türklerin duygu ve hassasiyetleri en yüksek derecededir. İnsan ve
Müslüman olmanın verdiği te-
fahürle Osman oğulları, ne kaybedilen harplerin, ne Avrupalıların
yaptıkları haksızlıkların ve ne de memleketlerinin duçar olduğu
felaketlerin kendi milli karakterini bozmasına meydan vermişlerdir.»
DESTRILHES
(Confidences Sur la Turquie)
*
**
«Türklerin milli gururlan çok kuvvetlidir. Fakat çok misafirperverdirler
de. Umumiyetle iyi yürekli, samimi, namuslu, ve iyilik sever olan hakiki
Türklerde bu misafirperverlik adeta bir din haline' gelmiştir.»
DEMETRIUS GEORGIADES (L'Asie Mineure) 1885
*
**
«Memur muhitlerindeki tereddi ile bazı büyük şehirlerde rastlanan
düzenbazlıklar hariç Anadolu. köy ve kasabalarındaki Türkler hala
milletleri millet yapan ana kuvvet kaynaklarının bir çoğuna malik ve
misafirperver, namuslu çalışkan, mütevekkil. olmakta
berdevamdırlar.»
L. de CONTENSON
(Chrétiens et Musulmans) 1901
*
**
«Başta Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman olmak üzere bir çok Padişahlar
devrinde Türkler, Hristiyanlara harpte itidal ve zaferde mülâyemet
göstermeyi öğretmişlerdir. 1526 da 200.000 kişi ekilmiş tarlalara ayak
basmadan ve bir tek ot kopar-
madan yaya olarak İmparatorluğu bir baştan öbür başa kat etmiştir.»
J. MICHELET (Histoire de France) ("Süleyman Avrupa'yı Kurtarıyor"
bölümünden)
*
**
«Türkler hakimiyeti altında tuttuğu halkların iç yapılarına müdahale
etmeden sadece haricen idare etmekle yetinirler. Bu sebepten Türkiye'de
azınlıkların muhtariyeti her bakımdan en ileri Avrupa memleketlerinkinden
daha mükemmel ve tamdır.»
E. RECLUS
(Nouvelle Géographie Universelle cilt 1, sayfa 2)
*
**
«Hristiyan reayaya tanınan bu serbestliklerin Osmanlı İmparatorluğunun
zayıflamasında büyük bir rol oynadığında bütün tarihçiler ittifak
etmektedirler. İmparatorluğun Avrupa'yı ürküttüğü kuvvetli devirlerinde
reaya, galip Türkleri, maliye, ticaret ve sanayi'i eline geçirerek
istismar etmekle iktifa etti. Ama aynı reaya Mohaç mağlubiyetini müteakip
imzalanan Pasarofça ve Kaynarca muahedelerinden sonra İmparatorluğun artık
sükut etmekte olduğunu sezerek Türkiye'nin baş düşmanı olan devletlerle
açık veya gizli işbirliğine başladı. Eğer Türkler kusur sayılabilecek
kadar ifrata vardırılmış bir sabır ve sükunet faziletine malik
olmasalardı, entrika ve ihanetlerini artık saklayamayan ve Türk
mağlûbiyetini kendi zaferleri olarak semerelendiren bu iç düşmanları
muhakkak ki çok sert şekilde cezalandırırlardı. Osmanlı Hükümeti 1828
yılında Rus ent-
rikacılarına yardımcı olmakla suçlu Ermenileri bile sürgün etmeyi kolay
kolay istememiştir. Padişahın bu alicenaplığı da zaafına işaret
addedilerek, İmparatorluğun taksim edilmesi lehine delil olarak
kullanılmıştır.»
M. de CASTRİUS
(Revue Angevine) Şubat 1817
*
**
«Türkiye'nin eski dostları, bazı fikirleri reaksiyoner mahiyette olmakla
beraber, memleketimizin iç meselelerini büyük bir vukufla teşhis
edebilmişlerdir. Mesela Prens Meternih bize; «Türk kalmayı, Türk
İmparatorluğunun şartlarına hiç benzemeyen şartlarda doğup tatbik edilmiş
modellere göre idari ıslahata girişmemeyi ve Doğu'nun adetleriyle taban
tabana zıt kanunlara malik devletleri taklit etmemeyi, tavsiye
ediyordu.»
A. Rıza (La Tolérance Musulmane)
*
**
«İhtiyatsız ve ölçüsüzce din gayretleri ile Müslüman milletleri
tahrik etmenin bir cinayet, bir cinnet olacağını ifade etmek
isterim.»
CARDINAL LAVİGERIE
(1888 tarihinde Parlamento'da M.P. Deschanel tarafından
nakledilmiştir.)
*
**
«Türklerin sakin cesareti, şayanı hayret tevekkülü, fevkalade mülayemeti,
haklı bir takdir ve şöhrete mazhar olmuştur. Ama ne kadar hayran olmaya
değer olurlarsa olsunlar Türk milletini ve İmpa-
ratorluğunu mahvedecek olan da bizzat bu faziletlerdir.»
G. CHARMES (Avenir de la Turquie) 1883
*
**
«Birbirleriyle mücadele eden milletlerin anlaşmalarına hiç imkan
olmayacak ve medeniyetin birliği bazı milletlerin, hususiyle yüksek ahlaki
meziyetleri, dürüstlüğü, cesareti, vakar ve müsamahakârlığı ile
diğerlerinden temayüz eden milletlerin toptan mahvedilmeleri pahasına mı
temin edilecektir?»
EL. RECLUS (Adı gecen eser cilt IV).
HISTOIRE DE LA DECADENCE ET DE LA CHUTE DE L'EMPIRE ROMAIN Yazan: E.
GIBBON;
İslam Müsamahakarlığı
Fukaha, harp hukuku çerçevesinde ele geçirilmiş bulunan Hristiyan ve
Yahudi dini kitaplarının yakılamayacağını ve dinî olmayan yazıların,
tarihçi, şair, hekim yada filozofların eserlerinin müminlerin istifadesine
arz edilmesinde hiç bir şer'î mahzur bulunmadığını kesin bir dille ifade
etmiştir ...
İskenderiye kütüphanesinin maruz kaldığı felaketlerin hepsini, Sezar'ın
müdafaa zarureti ile istemeden ateşe vermesini, putperestlikten kalma
bütün eserleri yıkmaya çalışan hıristiyanların iğrenç taassupları yüzünden
yaptıklarını anlatacak değilim. Ama Antonen'ler devrinde Théodosée devrine
gelinceye kadar uzanan devreden elimize geçen deliller gösteriyor ki, Kral
sarayı ile Serapis mabedine ptoleme'lerin ihtişam ve zevkleri sayesinde
toplanmış bulunan dört ila yedi yüz bin ciltlik kütüphane artık mevcut
değildir. Patrikhane ve Metropolithanelerin belki de birer kütüphaneleri
vardı. Ama Filozof, hıristiyan mezhep münakaşalarıyla ilgili bir yığın
lüzumsuz hacimli ciltler, banyoları ısıtmaya yaramışsa, bu fedakarlığın
insanlığa faydalı bir fedakarlık sayılabileceğini tebessüm ederek itiraf
edecektir.
İspanyadaki Müslümanlar
Fatihten 10 yıl sonra Halifeye bir İspanya haritası verildi. Haritada
denizler, nehirler, limanlar, nüfus ve şehirler, iklim, toprak ve maden
ocakları, görülüyordu. İki asırlık bir müddet içinde Tabiatın bu
cömertliğine çalışkan ve yaratıcı bir milletin ziraat, ticaret ve sanayi
müesseseleri eklendi. Arap muhayyilesi eserlerine gösterdiği ihtimamları
ifrata vardırmıştı. İspanya'da hüküm süren ilk Emevî Hükümdarı
hıristiyanların da desteğini elde etmeye muvaffak olmuş, ve neşrettiği
sulh ve himaye fermanıyla Hristiyanlara çok cüz'i bir vergi tahmil etmekle
yetinmiştir. (...)
Halife 600 camii, 900 hamam ve 2000 evi bulunan Kurtuba'da bulunuyor ve
oradan 80 tane birinci sınıf şehirle, 300 tane ikinci ve üçüncü sınıf
şehre emru kumanda ediyordu. Guadilkebir kıyılarını süsleyen 12.000 köy
mevcuttu. Araplar mübalağa etmiş olabilirler, ama şurası muhakkaktır ki
İspanya hiç bir zaman onların zamanındaki kadar zengin, kalabalık, ve
mamur olmamıştır. (Sayfa : 490)
Antakya Önlerinde Haçlıların Yaptıkları
Antakya'nın muhasara ve müdafaası sırasında Haçlıların münavebe ile hem
bolluk ve zaferle sarhoşluğa hem de açlık ve ümitsizlikle ye'se düştükleri
olmuştur. insan makul olarak, hareketleri üzerinde imanlarının büyük
tesirleri olduğunu, faziletli
ve kanaatkârane bir hayat yaşayarak din uğrunda bir aziz sükunetiyle
şehit olmaya hazırlandıklarını zannedebilir. Ama tecrübe bu iyimser hayali
yıkıyor; ve tarih Antakya duvarları önünde haçlıların tevessül ettikleri
fuhuş ve sefahat sahnelerine, dinle alakası olmayan harplerde bile çok
nadir rastlandığını gösteriyor. Defne mağarası artık mevcut değildi, ama
Suriye'nin havasında aynı kötülükler hala yaşıyordu. Hristiyanlar da
tabiatın istediği ve istemediği kötülüklerin hiç birine mukavemet
etmediler. Reislerinin otoritesini küçümsediler. Ne askeri disipline ne de
İncil'e uymayan bu keşmekeşe karşı fermanlarla vaz ü nasihatin hiçbir
tesiri olmuyordu. (Sayfa : 664)
Hristiyanlar Kudüs'te
... Hristiyanlar mukaddes Şehir Kudüs'e Hz .. Ömer'in fethinden aşağı
yukarı 460 yıl sonra Müslüman idaresinden kurtardılar. Muhasarayı
idare edenler şehrin yağmasında ilk işgalin mülkiyet addedileceği üzerinde
anlaştılar. Bu suretle mesela Büyük Camiin yağmasında 70 lamba ile çok
sayıda altın ve gümüş vazo, Taucréde'e hamaratlığının mükafatı olarak
isabet etmiştir. Zâhidlerin teklif ettikleri büyük fedakarlıkları kabul
etmemiştir. İtaat da bir işe yaramamış, yaş ve cins farkı gözetilmeden
hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Hristiyanların amansız hunharlıkları
yüzünden şehir, 3 gün kan deryasında yüzmüş ve neticede kokuşan
cesetlerden veba çıkmıştır. 70.000 Müslüman boğazlandıktan ve Yahudileri
de havralarında yaktıktan sonra yine de elle-
rinde cimrilik yahut yorgunluk yüzünden kılıçtan geçiremedikleri bir çok
esir kalmıştı. Haç'ın bu zalim ve gaddar kahramanları arasında birazcık
merhamet gösteren tek insan yine Taucréde olmuştur. (... )
Hz. Ömer'in Kudüs'e Girişi
Suriye ve İran Fatihi Hz. Ömer, boynunda biri buğday diğeri hurma ile
dolu iki torba, ve bir de su tulumu bulunan kırmızımtırak bir deveye
binmişti. Yemek molası verildiğinde hiç bir tefrik gözetmeden
etrafındakilerin hepsini sofrasına davet ederek, dua ve şükürlerle sade
yemeğini onlarla paylaştı.
Hz. Ömer, bu sefer esnasında da «Adil Hükümdar» sıfatına layık bir
şekilde hareket etmiş, Arapların taaddüdü zevcatta ölçüyü kaçırmalarına
engel olmuş, tabi milletlere karşı zulüm ve cebir yapılmasını önlemiş ve
Araplardaki lüksü kaldırmak üzere ipek gömlek giymelerini yasaklamıştır.
(... )
Hz. Ömer Kudüs'ü uzaktan görür görmez haykırdı: «Allahü Ekber!» Allahım
bu fethe kolaylık göster! diyerek çadırını kurduktan sonra sükunetle yere
oturdu. Teslim mukavelesini imzaladıktan sonra hiç bir korku ve ihtiyat
lüzumu duymadan şehre girdi ve Patrikle Kudüs Kilisesinin tarihi üzerinde
son derece nazikane müsahabelerde bulundu. Yeni hükümdarı önünde diz çöken
Sophronius yavaş sesle Daniel'in «Yeisten uzaklık gerekir kutsal yerde»
sözünü tekrarladı. Namaz vakti «Basubadelmevt» kilisesine vardılar. Ama
Halife orada namaz kılmayı reddederek, Konstantin kilisesinin
merdiveninde
kılmayı tercih etti. «Eğer ısrarınızı kabul etseydim, Müslümanlar beni
örnek aldıkları bahanesiyle günün birinde antlaşmanın şartlarını bozmaya
yeltenirlerdi.» Bir zamanlar Hz. Süleyman mabedinin bulunduğu yere bir
cami inşa edilmesini emretti. Kudüs'te kaldığı 10 gün içinde de Suriye'nin
hal ve istikbaldeki tarz-ı idaresini tanzim ve tayin etti. Medine,
halifenin Kudüs'ün mukaddesliğine yahut Şam'ın güzelliğine kapılıp orada
kalmasından endişe ediyordu. Ama endişeleri çabuk dağıldı. Zira Halife
tekrar Medine'ye dönmekte gecikmedi.
Salâhaddin-i Eyyubî'nin Merhameti
«... Lusignan 30.000 askerini kaybetti ve kendisi de Müslümanlara esir
düştü. Susuzluk ve korkudan ölmek üzere bulunan esir Hükumdarı
Salâhaddin'in çadırına getirdiler. Alicenap Sultan bir bardak buzlu şerbet
ikram etti. (...)
... İnsani bir duygu taassup ve fethin sertliğini yumuşattı. Salâhaddin
şehrin teslim olması karşısında, kan dökmemeyi vaad etti. Rumlarla diğer
şark hıristiyanlarının hükümdarlık sınırları içinde serbestçe yaşamalarına
izin verildi. Frenklerle Lâtinlere de 40 gün içir. de Kudüs'ü boşaltarak
mukavelede derpiş edildiği veçhile muhafaza altında doğrudan doğruya
Suriye ve Mısır limanlarına gitmeleri emri verildi. Fidye de askerler için
10 altın, kadınlar için 5 altın, çocuklar için de 1 altın olarak tesbit
edildi.
... Sultan'ın antlaşma şartlarının icrasında gös-
terdiği doğruluk ve dürüstlüğü teslim etmek icap eder, Mağlupların
sefaletine gösterdiği merhamet de övülmeye değer. Borçlarını ödemeleri
için fazla zorlamamış, 7000 zavallıyı toptan 30.000 dinar fidye
karşılığında azad etmeye razı olduğu gibi 2 - 3 bin kişiyi de hiç bir
karşılık talep etmeden serbest bırakmıştır. Böylece köle sayısı aşağı
yukarı 14 bine inmiştir. Kraliçe ile mülakatında son derece mültefit ve
nazik davranmış hatta ağlamıştır. Dul ve öksüzlere cömertçe sadaka ve
hediyeler dağıtmıştır. Hastahane muhafızları kendisine karşı savaşmaya
devam ettikleri halde, merhametli Sultan muhafızların kardeşlerinin 1 yıl
müddetle hastalara bakmalarına müsaade etmiştir. Bu şefkat ve fazilet dolu
davranışlar bütün insanların sevgi ve hayranlığına layıktır. Salâhaddin'i
böyle davranmaya zorlayan hiç bir sebeb de yoktu. Aksine devrin taassubu,
İslam düşmanlarına gösterdiği müsamahayı teşvik etmekten çok mahkum edecek
bir durumda idi. Yabancıların şehri terk etmelerini müteakip, Salâhaddin
sancakların arkasından savaş müziğinin nağmeleri arasında muzafferane bir
şekilde Kudüs'e girdi. Müslümanlar kilise haline getirilmiş olan Hz. Ömer
camiini tekrar ele geçirdiler. Merdiven ve duvarlar gülyağı ile yıkandı,
mihraba Nureddin Zengî'nin yaptığı bir rahle yerleştirildi. (Sayfa:
688)
Türkler
Okuyucu bir an için Sicilya'dan ayrılıp zihnen kendini Türklerin ilk
vatanı olan Hazar denizi kıyılarında farz etsin. İskitya ovalarında VI.
asırda kur-
dukları imparatorluğun adı ve şöhreti, imparatorluk yıkıldıktan sonra da
yaşamaya devam etti. İmparatorluğu kurmuş olan milletin kalıntıları da
Çin'den Karadeniz ve Tuna kıyılarına kadar uzanan geniş sahaya dağınık bir
şekilde yayılmış, son derece kudretli küçük ve müstakil kabileler halinde
yaşadılar. Macarların kolonisi Avrupa camiası içinde yer alıyordu. Türk
soyundan gelen köle ve askerler de Asya taht ve saraylarını işgal etmişti.
Normanlar İtalya kıyılarıyla Sicilya'yı ele geçirirken, bir avuç Türk de
İran'a hakim oluyordu. Selçuk soyundan gelen prensler Semerkant'tan Mısır
ve Yunanistan'a kadar uzanan sahada müstakil devletler kuruyordu. Türkler
muzaffer Hilâl'ın Ayasofya'ya çekilmesinden önce küçük Asya'nın hakimi
olmuşlardı.
Hz. İsa'nın doğumundan 10 asır sonra İran'ın şark eyaletlerini idare
altına alan Gazneli Mahmud en büyük Türk hükümdarlarından biridir. (...)
«Sultan» adı ilk defa onun için kullanıldı. Devletin sınırlarını Maveraün
Nehirden İsfahan'a, Hazar denizi kıyılarından İndus nehrine kadar
genişletti. Ama onun şöhret ve zenginliğinin asıl sebebi Hindistan'a karşı
yaptığı savaşlardır. Hindistan'a yaptığı 12 seferin muharebe ve
muhasaralarını anlatmaya başlı başına bir kitap bile yetmez. (... )
Mevsimlerin şiddetinden, dağların yüksekliği, nehirlerin büyüklüğü,
çöllerin kuraklığı, gibi şeylerden, düşmanın çok sayıda olması veya harpte
fil kullanmasından hiç bir zaman yılmayan Sultan Mahmud kazandığı
zaferleriyle Büyük İskender'i aşmıştır. 3 Aylık bir yürüyüşten sonra
Keşmir ve Tibet yaylalarını geçerek Ganj nehri kıyısında bulunan meşhur
Kinnoge şehrine vasıl oldu. İndüs nehrinin
kollarından birinde yapılan bir deniz muharebesinde 4000 düşman gemisini
bozguna uğrattı. Delhi, Lahor ve Multan teslim olmak zorunda kaldılar.
Münbitliği sebebiyle Gücerat'ı fethetmek istediği gibi, tutumluluğu
yüzünden baharat istihsal eden Okyanus adalarını ele geçirmek gibi
neticesiz planlar da kurmuştu. Raca'lar haraç vererek mevkilerini muhafaza
ettiler. Halk da hayatını ve servetlerini haraç vermek suretiyle
kurtarabildi. Doğuda Gazneli Mahmud adı hala hürmetle anılır. Tebaasını
sulh ve refah içinde yaşatmıştı. Adalet ve merhametine dair iki örnek
mevcuttur:
Bir gün divanda iken karşısına gelip evinden ve yatağından kendisini
kovan bir Türk askerini şikayet ederek ayaklarına kapanan bir adama Sultan
Mahmud «Sızlanmayı bırak, suçlu evine geldiği zaman haber ver, bizzat
kendim gidip cezalandıracağım.» cevabını verdi. Bir müddet sonra haber
gelince, Sultan, dediği gibi, kalkıp eve gitti, muhafızlarına evin
etrafını sardırdı, meş'aleleri söndürerek zina ve hırsızlık suçu işlemekte
olan şahsın idamını emretti. Hükmün infazından sonra meş'aleleri tekrar
yaktırdı. Sultan da diz çökerek duaya başladı. Duası bittikten sonra yemek
getirterek çok acıktığını belli eden bir iştiha ile yedi. Şikayetine
anında ve adilane cevap alan zavallı adam hayret ve tecessüsünü
yenemeyerek Sultan'a hareketlerinin sebebini sorunca mütevazı
Sultan:
«Böyle bir cinayete ancak kendi çocuklarımın cesaret edebileceğini
sanıyordum. Adaletimin amansız ve gözü bağlı olması için meş'aleleri
söndürttüm. Suçlu keşfedildiği için Allah'a şükrettim. Yemeğe
gelince şikayetiniz beni o kadar müteessir etti ki 3 gün ağzıma bir lokma
yiyecek koyamadım.»
Gazneli Mahmud Batı İran'a hakim olan Bowide hanedanına harp ilan
etmişti. Kraliçeden şöyle bir mektup aldı :
«Kocam hayatta iken sizin taarruzunuzdan endişe ediyordum. Zira o
hükümdardı ve sizin çapınızda bir mücahitti. Ama artık yaşamıyor.
Saltanatı bir kadınla bir çocuğa kalmıştır. Sizin bir çocukla zayıf bir
kadına taarruz edeceğinizi hiç sanmam. Zira bu taarruz muvaffak olsa da
şan ve şereften mahrum kalacak ; buna mukabil muvaffak olmadığı takdirde
mağlûbiyetinizin utancı müthiş olacaktır. Unutmayınız ki zafer netice
itibariyle yalnız Allah'ındır.»
Kraliçenin gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud'un taarruz etmekten
vazgeçerek saltanata varis olan çocuğun büyümesine kadar tehir etmesine
sebeb oldu. (Sayfa: 620)
Cengiz Han
«Cengiz yasası, içeride sulhu idame, dışarıya karşı harbi teşvik eden bir
yasa idi. Cinayet, zina, yalan yere yemin etme, at ve öküz çalma,
suçlarının cezası ölümdü. Böylece en zalim insanlar bile adalet ve itidal
üzere yaşamakta idiler. Büyük Kağanlık hakkının Cengiz'in soyundan gelecek
olanlara raci olacağı derpiş edilmişti.
Tataristan'ın geçim kaynaklarından biri olan ve hem eğlence hem de harp
talimi hüviyeti taşıyan avcılık da tanzim edilmişti. Hakim millet bayağı
iş-
leri kendisi yapmayıp kölelerle yabancılara yaptırıyordu. Bayağı
addedilen işler de askerliğin dışında kalan bütün işlerdi. Askeri
birliklerin talim ve disiplini tecrübeli kumandanlara ihtiyaç
gösteriyordu. Ordu, ok, yay, kılıç, ve demir topuzlarla donatılmış 100,
1.000 ve 10.000 er kişilik birlikler halinde idi. Her subay veya er
arkadaşlarının şeref ve emniyetine karşı bizzat hayatı ile mes'uldü.
Cengiz'in zafer dehası düşman teslim veya mağlup olmadıkça onunla sulh
yapmayı men ediyordu. Ama Cengiz'in asıl hayran olmamız gereken tarafı
onun dini telakkisidir. Hristiyan engizitörlerinin çeşit çeşit işkence
usulleri keşfettikleri bir devirde, barbar bilinen Cengiz müsamahanın en
mükemmel numunesini veriyordu. İlk ve tek akidesi bir Allah'a, bütün
iyiliklerin kaynağı, yarattığı yeri ve göğü huzuru ile ihya eden bir
Allah'a inanmaktan ibaretti. (Sayfa: 784)
Osmanlılar
Bursa'nın fethini Osmanlı İmparatorluğunun gerçek kuruluş tarihi
sayabiliriz. Şehirdeki hıristiyan ahalinin mülk ve hayatları 30.000 altın
vergi veya haraç karşılığında bağışlandı. Şehir, Sultan Orhan'ın
gayretleriyle bir Müslüman şehri haline getirildi. Bir cami, bir medrese
ve bir de hastahane yaptırdı. Selçuk paralarını kaldırarak kendi adına
para bastırdı. Yeni merkezin hukuk u ilahiye ve medeniye sahasında meşhur
müderrisleri şarkın eski medreselerinden Arap ve Fars talebelerini çekmeye
başladılar. Orhan Vezâret makamını tesis ede-
rek kardeşi Alâeddin'i ilk vezir tayin etti. Kıyafete müteallik koyduğu
kaideler sayesinde şehirli ile köylüyü, Müslümanla hıristiyanı birbirinden
tefrik etmeye imkan verdi.
Türk Şövalyeliği
Şeref ve namusunu korumak zorunda kalınca Cantacuzène de düşmanları gibi
din ve memleketinin amansız düşmanlarına baş vurdu.
Aydın Beyi islam kıyafeti altında bir eski Yunan zarafet ve nezaketi
taşıyordu. Bizans kumandanı ile aralarında karşılıklı hürmet ve
yardımlaşma münasebeti vardı. Öyle ki devrin hatipleri bu bağlılık ve
dostluğu Pillade ile Oreste'nin dostluğuna benzetirlerdi.
Bir kahpeliğe maruz kalan dostunun tehlikede olduğunu öğrenir öğrenmez
İyonya hükümdarı İzmir'de 300 gemiden müteşekkil bir filo ile 29.000
kişilik bir ordu toplayıp, kış ortasında denize açılarak Ebre nehri ağzına
gelmiş, demir atmış, ve arkasında, seçerek ayırdığı 2000 kişilik bir
kuvvet olduğu halde nehir boyunca ilerleyerek, Dimetoka'da vahşi
Bulgarların muhasara altına aldıkları Kraliçeyi kurtarmıştır. Bu sırada
Sırbistan'a sığınmış bulunan Cantacuzène Kraliçeyi kendi kaderine terk
etmeye mecbur kalmıştı. Kraliçe Irene kardeşini kurtaran insana arz-ı
şükran etmek üzere 200 at ve çeşitli mücevherle birlikte bir elçi gönderip
şehre davet etti. İslam Beyi, uzaklarda bulunan talihsiz dostunun karısını
görmeyi büyük bir nezaketle reddederek, bütün silah arkadaşlarının
faydalanma-
sına imkan olmayan şehir letafeti yerine, onlarla birlikte mevsimin
sertliğini paylaşarak çadırında kalmayı tercih etti. (Sayfa: 796)
... Niğbolu muahedesinde Fransız esirlerinin bir daha Türklere silah
kaldırmayacaklarına yemin etmeleri şartı konduğu halde, Sultan Bayezit
onları bu şartı yerine getirmekten affederek: Burganya hanedanı varisine
«Silahlarına ve yeminine aldırdığım yok. Gençsin, ilk yenilginin felaket
ve hicabını silmek isteyebilirsin. O takdirde ordunu topla ve gel. Bayezit
sana gereği gibi mukabele etmeye daima hazırdır.» cevabını vermiştir.
(Sayfa: 802)
Osmanlı Hanedanının Değeri
Hayatta başlıca hadiselerin bizzat failin karakterine tabi olduğu göz
önüne getirilirse Padişahların şahsi meziyetlerine Osmanlı
İmparatorluğunun tesis ve tarsîni şerefini de ilave etmelidir. Fazilet,
zeka ve değer bakımından birbirlerinden farklı da olsalar, Osman'dan
Kanuni Sultan Süleyman'a kadar ki 265 yıl boyunca tahta çıkmış olan 9
Padişahın hemen hepsi de cesur ve faal, tebaasından itaat gören,
düşmanlarını yıldıran hükümdarlardı. Şehzadeler gençliklerini Sarayın
rehaveti içinde geçirecek yerde ordu ve idarede yetiştirildi. Çok erken;
yaşta ordu ve eyalet idaresi ellerine verilirdi. Bu durum birçok dahili
harplere yol açmakla beraber hanedanın disiplinli ve dirayetli olmasını
temin ediyordu. (Sayfa: 862)
Osmanlıların Meziyetleri
Bu millet teşkilat ve resanetini oldukça fevkalade bir kaynaktan alıyor.
Osman'ın ilk tebaası, Maveraünnehir'den Sincar dağlarına kadar ecdadının
ardı sıra giden 200 çadır Türkmen ailesinden ibaretti. Anadolu yaylası
hala onların soydaşlarının beyaz veya siyah çadırları ile doludur. Fakat
bu küçük azınlık kısa zamanda Anadolu'nun mağlûp yerlileri ile kaynaşarak
aynı dil, din, örf ve adete sahip bugünkü Türk milletini meydana
getirmiştir. Erzurum'dan Belgrad'a kadar bütün vilayetlerin en eski ve
şerefli addedilen Müslüman halkının topuna birden Türk adı verilmektedir.
Ama Osmanlılar, hiç değilse Rumeli'de, bazı köyleri ve ziraat sahasını
Hristiyanlara bırakmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun daha temelleri
atılırken bütün askeri ve sivil rütbeler bizzat Türklerin de elinden
alınarak yabancı ve kölelerden müteşekkil itaat, kumanda ve harp etmek
üzere sıkı bir terbiye ile yetiştirilen yeni bir sınıf yaratıldı. (Sayfa:
825)
İstanbul'un Fetihten Önceki Hali
... Manuel Chrysoloras, bahtsız memleketinin, yani İstanbul'un Bizans'ın
gölge veya hayalinden başka bir şey olmadığını itiraf etmektedir. Eski
heykeller hıristiyanların taassubu yahut barbarların vahşeti yüzünden
harap olmuş, en güzel binalar kireç elde etmek üzere tahrip edilmişti.
Paros ve Numidie'nin en makbul mermerleri yıkılıyor ve-
ya kaba inşaatta kullanılıyordu. Heykellerin pek çoğunun yalnız kaideleri
kalmıştı. Hemen hemen bütün sütunlar yıkılmış veya tahrip edilmişti.
İmparatorların mezarları açık ve harap bir halde idi. Zamanın
aşındırmasına zelzele ve kasırga da yardım etmişti. Halk da altın ve
gümüşten yapılmış eserleri tahrip ediyordu. Bütün bu güzel eserlerden, ki
belki de sadece muhayyilede yaratılmış ve hiçbir zaman mevcut
olmamışlardır, kala kala Çemberlitaş, Dikili taş ve Ayasofya kalmıştır.
(Sayfa: 856)
Hristiyanların Dönekliği
Mukaddes harp Polonya ve Macaristan'ın müşterek feryadı idi. Ladis1as
Tuna'yı geçerek ordusuyla Bulgaristan'ın başşehri olan Sofya'ya geldi. Bu
sefer esnasında, haklı olarak Hunyades'in dirayet ve liyakatına atfedilen
iki parlak zafer kazanıldı. (...)
Zaferlerinin hem en şaşmaz delili hem de en hayırlı bir neticesi,
Babıalinin Sırbistan ile Macaristan'ın boşaltılmasına, esirlerin iadesine
ve sulhun akdedilmesine memur bir hey'et göndermesi oldu. Segedin
diyetinde imzalanan bu muahede ile kral ve Hunyades makul olarak
isteyebilecekleri bütün umumi ve hususi avantajları elde ettiler.
Hristiyanlar İncil-i Şerif, Müslümanlar da Kur'an-ı Azîmüşşan üzerine
yemin etmek suretiyle her iki taraf da hakikatin hâmii ve kavlinden nükûl
edenlerin müntakimi olan Allah'ı işhad ederek 10 yıllık bir mütareke
hususunda mutabakata vardılar. (...)
Sulh müzakerelerini tasvip etmemekle beraber
halkın ve hükümdarın iradesine tek başına karşı koyabilecek kudrette
olmayan Papalık temsilcisi Kardinal bütün bu müzakereler müddetince
mukadder bir sükutu ihtiyar ile iktifa etmişti. Ama toplantı henüz sona
ermeden Julian, Karamanoğlunun Anadolu'ya girdiği ve Rum İmparatorunun
Trakya'yı istila ettiği, Venedik, Ceneviz ve Burgonya donanmalarının
Hellespont'u (Çanakkale Boğazı) işgal ettiği ve Ladislas'ın zaferini
öğrenen fakat muahededen haberi olmayan müttefiklerin sabırsızlıkla
Ladislas'ın ordusuyla avdetine intizar ettikleri haberini aldı. Bunun
üzerine Kardinal:
«Elinize geçmiş olan fırsatı kaçıracak ve müttefiklerinizin ümitlerini
suya düşürecek misiniz? Siz asıl onlara, Allah'a ve hıristiyan
kardeşlerinize karşı taahhüd altındasınız ve bu temel taahhüd
hıristiyanlığın düşmanlarına karşı giriştiğiniz taahhüdü keenlemyekûn
kılar. Allah'ın yer yüzündeki vekili Papa'dır, ve siz onun hükmü olmadan
ne bir taahhüde ne de bir harekete asla girişemezsiniz. Şimdi ben O'nun
namına silahlarınızı takdis ediyor ve Türklere verdiğiniz sözden nükûl
edebileceğinizi beyan ediyorum. Zafer ve selamet yolunda beni takip
ediniz. Eğer hala tereddüt ediyorsanız, hareketinizin bütün mes'uliyetini
bana yükleyiniz.» diye haykırdı. Halktan teşekkül eden meclislerin
kararsızlığı ve Kardinallik makamının kudsiyeti bu meş'um delillerin
kabulünü intaç ederek bizzat sulhün imza ve taahhüd edildiği mahalde
yeniden harp kararı verilmesine sebep oldu. Bu şekilde hareket eden
Hristiyanlara «kafir» demekte Türkler elbetteki haksız sayılmazlar. (Sayfa
: 860)
Lâtinlerin İstanbul'da Yaptıkları Kötülükler
Hacılar kadehleri, üzerini süsleyen kıymetli taşlarla incileri koparıp
aldıktan sonra, alelade birer taş haline getiriyor, Hz. İsa ve
Havarilerinin tasvirleri ile süslü masalarda kumar oynuyor, içki içiyor ve
hıristiyan ibadetinin en mukaddes eşyalarını ayaklar altına
fırlatıyorlardı. Askerler de Ayasofya kilisesinin mihrabındaki örtüyü,
üzerine işlenmiş altın liflerini almak için parça parça ettiler. Çok
yüksek san'at kıymetini haiz olduğu halde sadece maddi kıymetine bakarak
mihrabı da parçaladılar. Böylece elde ettikleri mücevheratı kilisenin
içine kadar getirdikleri atlarla katırların sırtına yüklüyor ve hayvanlar
fazla gelen yükün altında sendeledikçe sabırsız yağmacılar zavallı
hayvanları öyle hunharca şişliyorlardı ki kilisenin içi kan deryasına
dönüyordu. Bir fahişe de Şarklıların dua ve ayinleriyle istihza etmek
üzere Patriklik makamına çıkarak şarkı söylemiş ve dans etmişti. İmparator
mezarlarının bile bu açgözlülük ve yağmacılığın kurbanı olmaktan
kurtulamadığını, 6 asır önce gömülmüş olan Justinyen'in cesedinde hiçbir
çürüme alameti görülmediği hususundaki iddiadan anlıyoruz. Altındaki
atları da kaplayacak kadar uzun elbiseleri ve kadınlara benzer başlıkları
ile sokaklarda koşuşan Fransızlarla Felemenkler kaba ve çirkin eğlence
alemleriyle Şarklıların o muhteşem tevekkül ve kanaatkârlığına hakaretler
yağdırıyorlardı.
... Haçlılar bakır heykelleri kırarak erittiler. Böylece o heykellere göz
nuru dökmüş heykeltıraşların san'atları berhava edilmiş, geriye kalan
bakır
da para haline getirilerek askere maaş olarak ödenmiştir. (... )
Devr-i Kadimden 12. asra kadar intikal etmiş olan yazma eserlerin mühim
bir kısmı bugün mevcut değildir. Hacılar yabancı dilde yazılmış eserleri
ne muhafaza ne de nakletmekte bir gayret göstermediler. En küçük bir
kazanın bile tahrib edebileceği kağıt ve parşömenlerin muhafazası ancak
çok sayıda nüshalar mevcut olduğu takdirde mümkün olabilirdi. Eski Yunan
eserlerinin hemen hemen hepsi İstanbul'da toplanmıştı. Yunan kitaplarının
mahiyet ve adetlerini iyice bilmemekle beraber İstanbul'un maruz kaldığı 3
büyük yangına kurban giden zengin kütüphaneler için ne kadar esef etsek
azdır.
... Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve Azizlerin tasvirlerine ibadet edenleri
Müslümanların putperest saymalarında şaşılacak bir şey yoktur. Ama Katolik
olan Lâtinlerin bu şekilde ibadet edenlere karşı tanıdıkları tavr u
hareketleri anlamak kabil değildir. Bunlara bakarak, san'atların sükut
çağında san'atkârlığın ve el emeğinin, üzerinde işlediği maddenin ham
kıymetinden daha fazla bir kıymeti olamayacağı neticesine
varılabilir.
İstanbul'un Fethinden Sonra Fatih Sultan Mehmed'in Davranışı
En mühim esir Bizans İmparatorluğunun Grandük'ü Lucas Notaras'tı.
Hazineleri ile birlikte Padişahın huzuruna getirildi. Padişah :
«Niçin bu hazinelerinizi memleket ve tahtınızın müdafaası için
kullanmadınız?» diye istihfafla sordukta esir: «Bunlar sizindi, Allah size
nasip kılmıştı.» cevabını verdi. Bunun üzerine Padişah da:
«Mademki benimdi, neden bu kadar zaman kendinize alıkoymaya cür'et edip
ümitsizce mukavemet ettiniz?» diye sorunca Grandük sebeb olarak
maiyetindekilerin inatçılığından başka Türk sadrazamının da gizlice
kendisine cesaret vermesini ileri sürdü... Grandük bu zorlu mülakattan
sonra af ve himayeye mazhar olmuştu. Fatih, Notaras'ın ıstırap ve hastalık
içinde kıvranan karısını ziyarete gitmiş ve bir oğlun gösterebileceği
şefkat ve alakayı göstererek teselli etmeye çalışmıştı. Padişah Bizans'ın
bütün ileri gelen subaylarına karşı da aynı merhameti göstermişti.
Birçoklarının fidyesini bile kendi kesesinden ödemişti. Bir kaç gün
müddetle kendini, mağlupların babası ve dostu telakki ettiğini ilan
etmiştir.. . Ama sonra vaziyet değişti. Daha Padişah gitmeden evvel
Hipodromda en asil esirler katledildi.
Hristiyanlar Fatih'in bu sertliklerini bir nevi tedehhüşle naklederler.
Onlara göre Grandükle iki oğlu kahramanca şehit olmuşlardır. Zira
Padişah'ın isteklerine boyun eğmedikleri için katledilmişlerdir. Halbuki
bir Rum tarihçisinin anlattığına göre İtalya'dan beklenen yardıma istinad
ederek yeniden Bizans İmparatorluğunun tesisine matuf bir komplo bahis
mevzuudur. Bu çeşit faaliyetlerin ise cezası her memlekette aynıdır. Bir
galibi, itimadım suiistimal eden bir mağlubu bertaraf etti diye takbih
etmek zordur. Padişah, Bizans'ın yıkılışı ile kendilerini mahvolmuş
telakki eden hıristiyan hükümdar-
larının sahte ve riyakârane tebriklerini tebessümle karşılayarak 18
Haziranda Edirne'ye avdet etti.
... «Fatih'in sadakati sabit olan sayısız tebaası taht ve devleti
koruyordu. Ama büyük bir idareci basiretine malik olan Padişah bütün
Rumları bir araya toplamak istedi. Rum'lar da hürriyet, hayat ve ibadet
serbestilerini kaybetmeleri mevzubahis olmadığı için buna seve seve razı
oldular. Bizansın saray merasimi de Patrik seçimine münhasır olarak ibka
edildi. Rumlar, Padişahın muhteşem bir eda içinde Gennadius'un eline
vezaif-i diniyesinin bir sembolü olarak Patriklik esasını vererek sarayın
kapısına kadar uğurlayışını, mükemmel bir şekilde donatılmış bir at hediye
edişini ve namına tahsis edilen saraya götürmek üzere refakat edecek Paşa
ve Vezirlerine emir verişini memnuniyet ve dehşet karışımı bir duygu ile
seyretmişlerdir. İstanbul kiliseleri iki din arasında paylaşıldı. Her
ikisinin de hududları tesbit edildi. (...)
LA TURQUİE ET SES RESSOURCES, ete.
Yazan: D. Urquhart (İngilizceden çev. RAYMOND Bruxelles 1836)
Fransa ve Türkiye
«Yeryüzünde iki büyük bölge vardır: Doğu ve Batı. İki büyük din vardır:
Hristiyanlık ve Müslümanlık. Mensup oldukları bölgeleri hakkıyla temsil
eden iki büyük halk ve şehir vardır: Batıda Fransızlar ve Paris, Doğuda
Türkler ve İstanbul. Beşiği olan Kudüs'ten çıkan Hristiyanlık Atina ve
Roma'ya doğru sür'atle yayıldı, ama oralarda duracak değildi. Kuzeyde
henüz barbar olan bir filiz yeşeriyordu. Bu filiz, Cermanya ovalarından
inerek Fransa'da Roma ve Galya soyundan gelenlerle karışıp batının başlıca
kavmini ve en hıristiyan milletini meydana getirecek olan Alman ırkı
idi.
Hristiyan medeniyetinin en büyük eserlerini yaratmak şerefi Fransız
milletine râcidir. Charlemagne devrinde putperestliği kat'î olarak ortadan
kaldırmış ve Mukaddes Roma - Cermen İmparatorluğu ile birlikte Papalığın
dünyevi iktidarını tesis etmiştir. Daha sonra Haçlı seferlerini yapmış,
Sain Louis tesisleri ve feodal nizamın tedvin ve müeyyidelere rabtı
sayesinde Orta Çağ rejimini sistem ve istikrara kavuşturmuştur. IV. Henri,
XIII. Louis
ile XIV. Louis devrinde de Avrupa'da istikrarın tesisine ve Katoliklikle
Protestanlık arasında bir muvazene teminine muvaffak olmuştur. Nihayet 18.
asrın sonlarında Fransız muharrir ve filozoflarının hazırladıkları
İnkılab-ı Kebir, üniforma giymiş bir hıristiyanlık olarak muharebe
meydanlarında arz-ı vücud etmiş ve Napolyon'da teşahhus ederek bütün
Avrupa'da hıristiyanlığa karşı ve yabancı ne kalmışsa hepsini silip
süpürmüştür.
Mekke ve Medine'de doğmuş olan Müslümanlık az sonra merkezini Bağdad'a
nakletmiştir. Ama Peygamber'in ölümünden 400 sene sonra Arap İmparatorluğu
sukut ediyor ve İslamiyet yepyeni meyvelerini vermek üzere başka bir
kuzeyli filize kendini aşılıyordu. Bu filiz de Maveraünnehir yaylalarından
inmiş ve evvela Arap hükümdarlarının emrinde ücretli asker olarak hizmet
etmiş, kısa bir zaman sonra da bizzat bu hükümdarları emirleri altına
almış olan Türk ırkı idi. Türklerin Kudüs'e girişi Haçlı seferlerinin
başlangıcını teşkil etti. Hristiyan Avrupa'ya karşı İslamiyeti müdafaa ve
vikaye eden onlar oldu. Şövalyeliğin benimsediği şarkkârî semahat ve
alicenaplık ilhamlarını haçlılara veren de onlardı. Philippe Auguste'le
Louis le Jeune'ün hasmı olan Salâhaddin Türktü.
Bu sırada, 13. asrın başında, Anadolu, İslâmın en büyük hanedanı olan
Osmanlı Ailesinin sahneye çıkışına şahit oluyordu. Ertuğrul'un oğlu
Osman'ın kafasında, hududları Tuna dan Fırat'a Dicle ve Nil'e,
Kafkaslardan Balkanlar'a, Toroslar'dan Atlas Denizine kadar genişleyecek
olan bu muazzam yapının hayali mevcuttu. Nihayet 1453 te II. Mehmet
İstanbul'u fethederek Peygamberin tebşirini 800 sene son-
ra tahakkuk ettirmiş ve böylece İmparatorluğuna sağlam bir istinadgâh
bahşederek onu Avrupa camiasının mühim ve mütemmim bir unsuru haline ifrağ
etmiştir. Ondan sonra tahta çıkan Yavuz Sultan Selim Mısın fethederek son
Abbasi hükümdarından Halifeliği almış ve böylece Sultanlıkla Halifelik
sıfatını şahsında birleştirerek bütün İslam alemi üzerindeki dünyevi ve
uhrevî otoritelerin tamamını eline almıştır. (Sayfa : 1)
Türkler, Doğu Dünyasında, Batı Dünyası içinde Franklar'ın oynadığı rolün
benzerini oynamışlardır. Nihayet Viyana surlarına kadar dayanarak
Haçlıların İslâmiyete yaptıkları hakaretin intikamını almışlardır. (...)
(Sayfa : 7)
İslam Akidesi
... Hz. Muhammed iki zıt temayül karşısında bulunuyordu. Evvela muhitinde
bulunan insanların maddi temayülleri ve putperestliği vardı ki her ikisi
ile de mücadele etmek gerekiyordu. O, bu bakımdan Hristiyanlarla
birleşiyordu. Zaten İncil'in bir Allah kelamı olduğuna kani idi. Hz.
Musa'nın, Hz. İsa'nın ve bütün peygamberlerin Allahtan vahy aldıklarına
inanıyor, ve onların imanı ile kendi imanı arasında bir ayniyet olduğunu
ilan ediyordu. Onların eserlerini devam ettirdiğini, Kainatın yaratıcısı
tek ve görünmez olan Allah'ın varlığını vaz eder. İslâmiyet'in daha önceki
Peygamberlerin getirdikleri dinden farklı bir din olmadığını, onların
yenilenmesi olduğunu açıkça ifade ediyordu.
Kur'an'da «Allah'a, resullerine, Hz. İbrahim,
Hz. İsmail, Hz. İshak, ve hz. Yakub'a vahyedildiğine inanıyoruz. Hz.
Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberlere gökten nazil olan mukaddes kitaplara
inanıyoruz, onlarla biz Müslümanlar arasında hiç bir fark yoktur»
denilmektedir. Diğer yandan Hz. Muhammed Yahudilerin sık sık putperestliğe
rücu ettiklerini, hıristiyanlarla ihtilafa düştüklerini, bizzat
hıristiyanlığın da müessif mezhep kavgalarıyla dalaletler içine düştüğünü
esefle müşahede ediyordu. Bu durumda Yahudilerle Hristiyanları kendi
aralarında ve diğer milletlerle uzlaştırmak vazifesinin kendisine terettüp
ettiğine kanaat getirdi. O'nun vaz'ettiği İslam kardeşliği bütün
milletleri birleştirecekti. Kur'an'ı Kerim' de «Yahudilerle Hristiyanlar
arasında hakem ol!», «Yahudilerle Hristiyanlara söyle: İhtilafa son
versinler. Şeriki ve nazırı olmayan, bir ve tek olan Allah'a tapıyoruz.
Hiç birinizin başka bir mabudu yoktur. Ve olmamalıdır. Hz. İbrahim ne
Yahudi ne Hristiyandı, tek olan Allah'a inanan ve tapan bir Müslüman, bir
sün'i idi» denilmektedir.
Böylesine asil ve ali bir akideye nail olmak, Hz. Muhammed'in büyüklük ve
semahatının bir delilidir. (Sayfa : 31)
*
**
Hz. Muhammed getirdiği emir ve nehiylerle, vadettiği mükafat ve mücazatla
Doğu milletleri üzerinde çok kuvvetle müessir olmuş ve onları selamete
eriştirmiştir.
Putperestlik yıkılmış, İslâmiyet'le Yahudilik ve hıristiyanlık arasındaki
bağ tesis edilmiştir. Çocuk kurban etme adeti kaldırılmış, kadınların
vaziyeti düzeltilmiştir. Taaddüd ü zevcat mevcut olmakla bir-
likte tahdid ve takyid edilmiştir. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi
mirasa hak kazanmışlardır. Çocuk doğuran kölenin âzâd edileceği kaidesi
konmuştur. Putperestlerle evlenmek yasak edilmiş, buna karşılık Hristiyan
ve Yahudilerle evlenmeye cevaz verilerek bu iki din mensuplarıyla yeni bir
yakınlaşma vesilesi meydana getirilmiştir. Ama gayrı meşru münasebet,
kafirlerle de olsa, şiddetle men edilmiştir. Fuhuş kat'i olarak
yasaklanmış, böylece fuhuştan doğacak her türlü mazarratın önü
alınmıştır.
Kölelik Müslüman olanlar için tamamen kaldırılmış, kafirler için de çok
hafifletilmiştir.
Hz. Muhammed, harbi, din yaymanın başlıca vasıtası haline getirmekle
itham edilmiştir. Ama İslamiyet'in hitap ettiği milletleri yola getirmenin
biricik yolu harp değil mi idi ? Esasen harp, nazari olarak takbih edilse
bile, fiilen daima mevcut olmuştur. Hristiyanlık, harbi, kiliseden
kovmakla beraber müsamaha ile karşılıyor, hatta hıristiyan devletleri
harbe teşvik ederek hıristiyanlığın yayılmasına hizmet ettiriyordu. Hz.
Muhammed hıristiyanlarla Yahudilerin müsamahasızlığı yüzünden
karşılaşacağı tehlikeleri biliyordu. Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde
bunu belirten ayetler mevcuttur: «Yahudilerle hıristiyanlar seni ancak
kendi dinlerine girdiğin zaman tasvib edeceklerdir.» Kureyş'in amansız
husumeti de henüz Putperestliğin tamamen bertaraf edilmiş olmadığını
göstermektedir. Şu halde din uğrunda harp Hz. Muhammed'in vazgeçemeyeceği
bir zaruret olmuştur .
... Hz. Muhammed yalancılıkla da itham edil-
miştir. Ama bu, yersiz ve haksız bir ithamdır. O, bütün ümmetinin kabul
ettiği ve hadiselerin de ispat ettiği gibi gerçekten peygamberdi, ve
peygamberlikten başka bir unvan da istemiş değildi. O Cenab-ı Hakk'ın
insanlığı irşad etmek için gönderdiği seçkin insanlardan biri idi. Bütün
Peygamberlere yapılan itirazların kendisine de yapılmasından şikayet
etmekle beraber, kendisine mucize kabiliyeti isnat eden leri tezkip
etmekten de hiç bir zaman geri kalmamıştır. (Sayfa : 36)
İslamiyet'in Gelişmesi
... Hristiyanlık gibi İslamiyet de tedricen inkişaf etmiş, bir taraftan
Hristiyanlığa diğer taraftan putperestliğe olmak üzere iki taraflı bir
aksülâmel olmak hususiyetini hiç değilse kısmen gaip etmiştir. Doğu
milletlerinin adet, an'ane ve temayüllerine intibak etmiştir. San'at,
edebiyat ve servetin bahşettiği zevklere karşı sertlik ve düşmanlığı
gittikçe yumuşatmıştır. Avrupa'nın ilmi ve sınai keşiflerine kapılarını
açmış, kültür sahasında mühim ilerlemeler kaydetmiştir. Aldığı yeni
şekliyle İslamiyet çok geniş bir sahaya yayılmıştır. Artık birbirine hiç
benzemeyen karakter ve medeniyete sahip milletleri de sinesine
toplayabilecek bir elastikiyeti haizdir. (...)
İslamiyet Şark medeniyeti ile kaynaşmış, ve bu medeniyetin temsilcisi
olmuştur. Artık günümüzün meselesi de iki din arasındaki mesele olmaktan
çıkmış iki dünya arasındaki bir mesele haline gelmiştir. (Sayfa :
45)
Türklerin Ehemmiyeti
İslamiyeti ilk kabul eden Araplardı. Mahrumiyet ve cefa içinde geçen sert
hayatları İslâmın getirdiği sadeliğe ve istediği din gayretine kolayca
intibak edebiliyordu. İslâmın vadettiği dünya, zengin muhayyilelerine çok
uygun geliyordu. Ama Peygamberin bahşettiği ümitleri gerçekleştirecek,
cennet nimetlerini tattıracak ve Müslümanları Avrupa ziyafet masasına
oturtacak başka bir millete ihtiyaç vardı. Bu, Türk milleti idi.
Araplardan, gösterişsiz bir hayata bağlılıkları bakımından daha şarklı,
düşünce ve hükümlerindeki sıhhat bakımından daha garplı ve çok daha iyi
asker ve diplomat olan Osmanlılar Halifeliği ellerine alarak bizzat
Arapları da taht-ı idarelerine alacak ve Şark medeniyetiyle İslâmiyete
hakiki merkezi olarak İstanbul'u bağışlayacaklardı. Bu şehrin alınmasıyla
İslamiyet'in iki büyük düşmanı olan Hristiyanlıkla Putperestlik mağlup
edilmiş oldu.
Ama zaferin hemen arkasından galiple mağlup sulh müzakerelerine
oturdular.
Osmanlılar, İstanbul'da, Bizans İmparatorluğunun yüz karası ve sebeb-i
harabiyeti olan topyekûn tereddiyi, desise usullerini, Asya saraylarına
has tefessüh etmiş an'aneleri, materyalizmle spiritüalizmin o acayip
halitasını yıkmakla hem İslâmi vazifelerini ifa etmiş hem de bütün
insanlığın minnettarlığına hak kazanmışlardır. Böylece Rum halkının da
yeniden ihya olmasını temin etmişlerdir. Türkler İslâmiyeti de biraz
yumuşatmışlardır. Nitekim şarap içmeye ve musiki icrasına pek karşı
koymamışlardır. Dört sünnî mezhepten en müsamahakar ve Avrupai
yaşama tarzlarına en muvafık olan Hanefiliği kabul etmişlerdir.
Osmanlılar aynı zamanda İstanbul'daki Bizans sarayında numunesini
gördükleri imparatorluk müessese ve usullerini de benimsemişlerdir. Bu
çeşit iktibaslar sayesinde idari sahadaki malumat, kanun ve unvanları da
artmıştır. Göçebelik adetlerini de kısmen bırakarak Avrupa camiasına
mensup bir millete yakışan tavır ve usuller iktisap etmişlerdir.
İstanbul'u fetheden II. Mehmed koyduğu kanunlarıyla Türkiye'de,
CHARLEMAGNE'in Fransa'da oynadığı role müşabih bir rol oynamıştır. Osmanlı
padişahları İslâmın vaz'ettiğini dini otoriteye mütedair kaideleri bazı
tadilata uğratmışlardır. Nitekim Halifelik ünvanını pek kullanmamış, bugün
anladığımız manada dünyevi ve uhrevî iktidarları daha çok icra imkanı
veren "Sultan" ve «iman-ı müslimin» ünvanlarını tercih etmişlerdir.
Mütercimin Müşahedeleri
... UROUHART'in eserinden alınan bu parçalar, Türklerin Şarkın diğer
milletlerinden çok üstün olduğu ve bu üstünlükleri sayesinde İslâmiyetin
hakim milleti haline geldikleri hususunda tarihin söylediklerini teyid
etmektedir. Türkiye Şark binasının temel taşıdır. Ama binanın inşası henüz
tamamlanmamıştır. Hatta temel taşının bile bazı tadilat ve tashihata
ihtiyacı vardır. Türklerin mazisi, tevlid ettiği neticeler itibarıyla
muazzamdır. Ama bu mazinin ilham ettiği daha büyük muvaffakiyetleri
tahakkuk ettirmek için Türklerin muhtaç oldukları
tahavvülât henüz ikmal edilmemiştir. (İkinci kitap: Sayfa : 82)
Türklerin Dürüst Siyaseti
... Ama bu istiklal hareketi Türkiye ile Avrupa'nın arzularına göre men
veya müsaade edebilecekleri tesadüfi bir hadise değildir. Hareket Türk
milletinin dini prensipleri ile örf ve adetinin bir neticesidir. Bir diğer
kaynak da Avrupa camiasının vaziyetinde vuku bulan umumi tahavvülâttır.
Türkler ilk fetihleri sırasında hıristiyanlığı imha etmemişlerse, bunun
tek sebebi bugün binlerce insanın köle olarak kalmasına cevaz veren
akidelerin hepsinden daha mükemmel ve insani olan dini akidelerinin böyle
bir tazyiki men'etmesidir. O tarihten beri hiçbir zaman ve mesela Rumların
tamamen Türklerin insafına metruk vaziyette bulundukları Rum isyanı
sırasında bile böyle bir imhaya tevessül edilmemiştir. Zira İslâm Uleması
bunun dinen korkunç bir hareket telakki edileceğini Sultan'a açıkça ifade
etmiştir.
Aslında hıristiyan tebaasının istiklalini hazırlayan ve temin eden bizzat
Padişahlar değil midir? Onlar hem idari dehalarını hem de
müsamahakârlıklarını ortaya koyan bir siyasetle bu hıristiyan halktan
harici düşmanlara karşı bir kuvvet kaynağı, dahili isyanlara karşı da bir
mukavemet unsuru olarak faydalanmaya çalışmadılar mı? Eflak ve Buğdan'a,
isteyerek ve tamamen teslim oldukları halde, berat ve imtiyazları bizzat
kendileri vermediler mi?, Daha sonra bu eyaletleri Fener Patriğinin
emrine, verirken, Patriklerin bu vazife ve salahiyetlerinden, emirlerine
verilmiş olan bu eyaletleri ve milletleri
istiklale kavuşturmak için faydalanacakları ihtimalini hesaba katmayan
onlar değil midir? Ege adalarının ticari ve bahri inkişafının temellerini
kendileri atmadılar mı? Bir kuvve-i bahriye (Deniz kuvveti) tesis ederek
Rus taarruzlarına mukavemet etmek maksadıyla bu ada ahalisine muazzam
imtiyazlar tanıyan kendileri değil midir? Rumlara, Babıali tercümanlığı ve
her derecede hariciye memurlukları bahşetmek suretiyle, imparatorluğun
sırlarını ve dindaşlarının istiklal kazanmasını temin edecek vasıtaları
eline teslim edecek şekilde idarenin en yüksek ve can alacak noktalarına
yerleşmek imkanı veren de bizzat Padişahlar değil midir? (İkinci kitap;
Sayfa : 112)
Yeni Türkiye ve Türklerin Haklılığı
... İstanbul yalnız Türk imparatorluğunun değil, bütün Ş•arkın da
merkezidir. Yarı Avrupalı bir devlet olan Rusya bir zaaf ve buhran anından
faydalanarak Şarkın hakiki mümessillerinden İstanbul'u almaya kalksa bile
bu şehir Rumlardan alındığı gibi Ruslardan da tekrar alınırdı. Zira Şarkın
da yer yüzünde böyle bir merkeze ihtiyacı vardır. (Sayfa : 169)
İstikbalde Osmanlı milletinin inkişaf edeceği saha Trakya ve Küçük
Asya'dır Boğazları ve İstanbul'u ile bu bölge tabiatın bir millete
bahşedebileceği en güzel yerdir. Türk milleti Şark aleminde uhdesine
terettüp eden vazifeyi ifaya burada hazırlanacaktır. Bu vazifeyi ifaya
muktedir olabilmek içi
Türk milleti İmparatorluğunun teessüsünden beri ne gibi tahavvülâta maruz
kalmıştır?
Bugünkü inkılapla ne gibi ıslahata muvaffak olmuştur? Türkiye'nin
kaydetmeye mecbur olduğu daha ne gibi yeni ilerlemeler vardır? İşte tedkik
edeceğimiz sualler bunlardır.
Daha söze başlamadan önce, bir kere daha kitabımızın muhatabı olan
Avrupalıları Osmanlı milletine karşı hakkaniyet ve insafa davet edeceğiz.
Hemen hemen hepimiz bu millete karşı acayip veya düşmanca peşin hükümlerle
doldurularak yetiştirildik. Bu sebepten oynadığı ve oynamaya namzed olduğu
tarihî rol ne kadar büyük olursa olsun, bu millet hakkında tarafsız bir
hüküm vermek bizim için oldukça zordur. Türklerden bahsederken asla
unutmamamız gereken iki şey var: Dahil bulundukları kıt'a ve eriştikleri
medeniyet seviyesi. Şark ve Garp milletleri arasında tezatlar, farklar,
uyuşmazlıklar daima olacaktır.
Bu farklılıkları Cenab-ı Hak kendi iradesiyle yarattı ve ortadan
kaldıracak da değildir. Bizim vazifemiz onlara riayettir. Diğer taraftan
Türkler hakkında daha iyi hüküm verebilmek için onları bizim şimdiki
halimizle değil, geçmişteki halimizle kıyaslamalıyız. Çünkü birçok
bakımlardan onlar bizim birkaç asır evvelki halimizi yaşıyorlar. Eğer
onlar eski zamanlara ait kusurları sinelerinde taşıyorlarsa, unutmayalım
ki faziletleri de taşımaktadırlar.
Ekseriya Türkler tevakkuf ve tedenniye mütemayil olmakla itham ederiz.
Ama bu itham haksızdır. Nitekim Türkler İstanbul'u fethederken, Kudüs
Şövalyelerinden Rodos'u alırken, Viyana surlarına dayanırken, süvarileri
Avusturya içlerinde ta Car-
niole ve Carinthie ye kadar uzanır ve sırf yol bittiği için kayalıklar
üzerinde atlarına gem vururken Avrupa onlar hakkında böyle
düşünmüyordu.
O tarihten sonra durakladıkları malumdur. Ama biraz dinlenme ve
istirahata ihtiyaçları yok muydu? Tataristan çöllerinden çıkan Türklerin,
göçebe ve muhariplik itiyatlarını fetihleri müddetince muhafaza etmekle
beraber günün birinde Avrupa milletleri camiası içinde yer almaları ve
uyuşukluğa düşme tehlikesine rağmen gittikçe artan ölçüde yerleşik hayat
itiyatlarını benimsemeleri mukadderdi. Türk padişahlarına, bilhassa son
padişahlara isnat edilen zalimliğin sebebi de bu noktada gizlidir. Hiç bir
millet bu derece derin tahavvülâtı ıstırab çekmeden, şiddetli buhranlara
düşmeden tahakkuk ettiremez. Ecdadımız da Germanya ormanlarından çıkıp
Avrupa memleketlerine yayıldıkları zaman aynı zalimlik ve rehavet
ithamlarına müstahak olmamış mıdır? Ecdadımızın bir tembel krallar soyuna
malik olduğunu unutabilir miyiz? Sonra, Türklerin durgunluğa olan bu
meyillerinde iyi ve faydalı bir cihet, tir takdir-i ilahi yok mudur?
Garbın ve hususi ile Fransa'nın inkılabın taşkınlıkları içinde körü körüne
yuvarlanarak ifade ettikleri ölçüsüz terakki ihtirasına müptela oldukları
bir devirde, yer yüzünün başka bir köşesinde, Avrupa'dan çok da uzak
olmayan bir yerinde başka bir milletin, tarihi azametli bir milletin daha
küçük ve zayıf sayılamayacak bir ihtirasla eski an'anelerine, ilk
saffetine ve tabii hayata sıkı sıkıya yapışmasında büyük bir hayır saklı
değil midir? Osmanlıların tabiata bağlılıklarındaki sadelik Fransız
spiritüalizminin acayipliğinden daha mı korkunçtur? II. Mahmud halkını
ıslahata iman na-
mına davet etmiş, yeniçeriliği kaldırırken de sancak-ı şerif açmıştır. Bu
Fransız inkılabına nisbetle daha az enerjik bir tarz-ı inkılaptır. Ama
Fransız milletinin duçar olduğundan daha az ıstıraba mal olmamış mıdır?
Türkiye'de ne terör, ne devamlı giyotin ve ne de o korkunç inkılap
yobazlığı mevcut olmuştur. Bütün bunlar, zamanımızın Türklerine,
memleketimizi istila eden ve içtimai yaralarımızı deşmekten zevk duyan,
bize onları daha iyi hissettirmek için mütemadiyen kanatan o bizim roman,
piyes, hikaye, hatıra, örf ve adet tasvirleri, ihtiras tahlilleri, insan
kalbini resmeden çizgiler, asrı tel'in ve istikbale istimdad eden çeşitli
yazılarımızla diğer edebi eserlerimiz ne kadar yabancı geliyorsa o kadar
yabancı ve anlaşılmaz gelmektedir. Buraya kadar anlattıklarımız bile
Osmanlıları haklı göstermeye kifayet eder zannederim. (Sayfa : 175)
... Ama Padişahlar sadece Müslümanları idare ile mükellef değillerdi.
İdareleri altında oldukça kalabalık bir Hristiyan halk da vardı. Sonra
Türkler için, Garpta Hristiyanların başka dinden olanlara karşı
kullandıkları ihtida ettirme usullerine başvurmak gibi bir mes'ele de
mevcut değildi. Türkiye İslâmiyetin ruhuna muvafık ve tamamen kendine
mahsus müesseselere muhtaçtı. II. Mehmed bu müesseseleri meydana getirdi.
Rum ve Ermeni Patriklerine, Yahudi Hahamlarına cemaatleri üzerinde hem
uhrevî hem de dünyevi son derece geniş bir se-
lahiyet ve iktidar bahşedildi. Bu suretle Padişahlar reaya üzerinde en
büyük nüfuza sahip adamları yanıbaşlarında ve elleri altında tutmuş
oluyorlardı. Nihayet bu devrin Padişahları askerlikte olduğu kadar
siyasette de çok mahir idiler.
Gordon, çok tecrübeli bir Venedik elçisinin 160 sene evvel Edirne'de Sir
John Chardin'le yaptığı bir mülakatta «Türk siyaseti Avrupa siyasetinden
çok üstündür. Zira Türk siyaseti münhasıran akl-ı selime istinad eder ve
sun'i bir takım vecizelerle formalitelere saplanıp kalmadan hedefe
kestirmeden ulaşır» dediğini yazmaktadır. (Sayfa : 182)
*
**
... Sultan Mahmud'un karşısında bulunduğu vazife mühimdi. Fransa'da VI.
Lois'den beri birçok kralın emek verdiği ve ancak Konvansiyon'un
bitirebildiği bir işi o tek başına yapmak mecburiyetinde idi. Müntahap
eyalet idarecilerini, şehreminlerini, paşaları, ayanı ve derebeylerini
taht-ı itaate alması, yeniçeriliği kaldırması. itaatten bıkmış olan bir
takım Müslüman halkla yeni münasebetler tesis etmesi, Müslümanların aşırı
taazzumuna biraz gem vurması ve onları müsamahaya alıştırıp günün birinde
Hristiyanlarla uyuşabilmeye hazır bir hale getirmesi gerekiyordu. Tek
başına bir VI. Lois, bir XI. Lois bir Richelieu, bir Konvansiyon'un
yaptıklarını yapmak zorundaydı. Bu, bir insan ömrü için fazla muazzam bir
iş değil miydi? Bununla beraber Sultan Mahmud bunu başardı. Hala yapılması
gereken pek 'çok iş kalmışsa, bundan dolayı onun kafi derecede çalışmadığı
söylenebilir mi ? Urquhart diyor ki :
«Devr-i saltanatında böylesine hadiselerin cere-
yan ettiği bir adamın, bu hadiseler kendi tertibi olmaktan çok şartların
tebeddülünden neş'et etmiş de olsa alelade bir adam telakki edilemeyeceği
muhakkaktır. Kaldı ki şartların tebeddülüne intibak edip onlardan
faydalanmasını bilmek te küçümsenecek bir şeref değildir. O, bütün iktidar
mekanizmasının felce uğradığı bir devrede makamıyla olduğu kadar bizzat
şahsıyla da imparatorluğu ayakta tutan yegane bağ olmuştur.»
Sultan Mahmud bu büyük inkılaplardan başka birçok mühim islahat da
yapmıştır. Muntazam bir ordu kurmuş, Navarin'de imha edilen Osmanlı
donanmasını yeniden teşkil ederek kumandasını dirayetli bir amirale teslim
etmiştir. İdareyi, hiç değilse şeklen, daha intizamlı bir hale getirerek
Avrupai idareye yaklaştırmıştır. Reayadan alınan cizyeyi yeni cibayet
esaslarına bağlamış, muntazam fasılalarla merkeze gönderilmek üzere eyalet
bütçeleri tanzim ettirmiş ve valilerin masraflarını mürakabeye tabi bir
hale getirmiştir. Nihayet dahili ve harici efkar-ı umumiyenin kudretinin
Türkiye'de de anlaşılarak gazete neşrine başlanması da bu devirde
olmuştur. Bu neşriyatın halen ifa ettiği hizmetlerle istikbalde ifa
edeceklerini küçümsemeye imkan yoktur. (Sayfa : 187)
*
**
Derebeyleri ortadan kaldırırken şayan-ı hayret derecede muvaffakıyete
ulaştıran muhtelif usuller kullanmıştır. Kendisine eziyet edenlerin
cezalandırılmasından daima memnunluk duyar. halk derebeylerin imhasını,
bütün ağızlardan işitilen «Bu Padi-
şah akıllı adam» sözleri ile hem hayret hem de bil-yük bir zevk duyarak
seyretmiştir.
Ama büyük icraatla dolu olan bu devrenin en feci sahnesi olan
yeniçerilerin imhası bütün milleti yıldırımla vurulmuşa çevirmiştir.
Padişah, talihin yaver olması yanında tedbirlerinin isabetliliği,
kararlarındaki sertlik ve icraatındaki amansızlığı ile halk nazarında
intikam almaya gelmiş bir melek gibi telakki ediliyordu. Bu haliyle O,
daha çok korku telkin eden bir hüviyet taşıyordu. Ama bu sert ve, amansız
Padişahın bir köylü kulübesine girip zavallı köylülerin hal ve hatırlarını
sorduğu, yapacağı islahat hakkında herkesin fikir ve planlarını istediği, mektep ve kilise inşası için iane topladığı göz önüne alınırsa
Rum ve Hristiyan halkın kendisine gösterdiği derin bağlılığın hayret
edilecek bir tarafı olmadığı anlaşılır. (*) (Sayfa : 196)
Türk Hükümetinin Hakkı ve Yeni Türkiye
Geçenlerde bir Avrupa gazetesi «Büyük siyasi mes'eleleri artık münhasıran
şu veya bu Avrupa devletinin, Rusya, İngiltere veya Fransa'nın menfaatleri
nokta-ı nazarından mütalaa etmek yerine bu mes'elelerle alakadar olan Rum,
Türk, Mısırlı,
(*) 1832 de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan v.s.
yı dolaştım. Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah veya Sadrıazamdan
bahsederken «Allah ömrümün on senesini alıp onunkine eklesin» demeyen pek
az köylüye rastladım.
Arap, İranlı Ermeni, Hindu v.s. gibi milletlerin nokta-ı nazarından
mütalaa etmenin zamanı çoktan gelmiştir» diye yazıyordu. Avrupa hodgâmlığı
o derece mutlaktır ki bu halkları kendi siyasi desise ve tertiplerinin bir
malzemesinden ibaret görmekte ve bu malzemenin fikir ve ruh taşıyan bir
varlık olarak üzerinde pek rahatça çalışılıp şekillendirilebilecek bir
malzeme olmadığını hiç düşünememektedir.
Yunanistan misali, Şarkın kendi mes'elelerine müteallik işlerini
Garplılara yaptırmasının tehlikelerini açıkça göstermeye kafidir. Şarkın
da söyleyecek bir sözü, hem de mühim sözü vardır ve bunu söylemesine mani
olunamaz. Bundan sonra Şark mes'elelerini artık Şarkın temsil edilmediği
konseylerde müzakere ve halletmeye imkan yoktur. Avrupa siyasetinin Türk
idari dehasına başvurmak mecburiyeti bu noktada da karşımıza çıkıyor.
(Sayfa : 223)
*
**
... Ama Şarkı harekete geçirmek ve maziden devraldığı adet ve
an'anelerini bozmadan, mazinin iyi taraflarını yıkmadan ve Garbın
istiklalini tehdit etmesine meydan vermeden yeni bir medeniyete ithal
etmek, kendi dahili islahatını itmam etmiş, veya edebildiği ölçüde,
Türkiye'ye raci olacaktır.
Osmanlılar uzun zamandan beri Şark milletlerine hakim ve müessir
olmuşlardır. Türkiye'den başka İran'da da hakimiyeti elinde tutan sınıf
aynı Osmanlı ırkına mensuptur. Berberîler de Türklere kolaylıkla boyun
eğiyorlardı. Hatta Cezayir'de bile kovmaya geldiğimiz, fakat yerlileri
idare etmekteki kabiliyetlerini teslim etmeye mecbur olduğumuz
Türkleri yardımcı olarak kullanmak zorunda kaldık. (Sayfa : 224)
*
**
... Bu medenileştirme siyaseti, Avrupa duvel-i muazzaması bunu kabul
ederek Şark işleri ile meşgûl olmak üzere ittifak ederse hemen
başlayabilir. Türkiye'nin, mülki tamamiyetine tecavüz edilmediğini,
siyasetinin gereği gibi takdir edildiğini görüp Avrupa devletlerinin
müşterek bir gaye üzerinde ittifakla karar verdiklerini anlayınca
Avrupa'ya yardımcı olabileceğine hiç şüphe yoktur. Bununla beraber daha
ileri giderek islahatı ve Şark dünyasının tanzimini devam ettirmek için
Şarkın da pasif kalmayıp Garbın gayretlerini talep, tahrik ve tenvir
etmesi icap etmektedir. Bunların vukuu ihtimal dışında mıdır? Napolyon'un
sükutundan beri Şarkta hayat daha büyük bir enerji izhar etmedi mi? Bir
kere harekete geçtikten sonra artık tevakkuf bahis mevzuu olabilir mi?
Vahabiler, Mehmed ve Mahmud gibi enerjik ve kudretli islahatçılara sahip
olmuş olan Şarkın Sultan Osman, II. Mehmed ve Kanuni Süleyman gibi
milletinin kader ve mefkuresini sezen büyük teşkilatçı dehalara da sahip
olamaması için bir sebep var mıdır? Unutmayalım ki Şark dünyanın yarısını
kaplayan ve her şeyin ani ve umulmadık tahavvüllerle meydana geldiği bir
alemdir. Orada buhran devirlerinde bir halden tamamen değişik yepyeni bir
hale sür'atle geçilmektedir. (Sayfa : 225)
Netice olarak Türkiye'nin hala 3000 mil uzunluğunda sahillerle muhat,
berrak bir sema altında
uzanan ve çeşitli mahsuller yetiştiren, nakliye imkanları rahat, maden ve
ormanları zengin, Şarkın diğer memleketleri ile çeşitli münakale yollarına
sahip 5000 mil murabbalık bir memleket olduğunu ve kendisi ile
ticaretimizi İngiliz ticaret filosu ile idame ettirdiğimiz memlekette işçi
ücretlerinin son derece düşük olduğunu, sanayiin henüz. başlangıç
devresinde bulunduğunu, ticaretin serbest olduğunu, mahsullerimizin
pazarlarını istila ettiği ve hem hükümetinin hem de müstehliklerinin
mallarımıza talip oldukları bir memleket olduğunu da söyleyeceğiz. Ama
şartlara tabi olarak daha da artabilecek olan bütün bu avantajların
istihsal edilmesi memleketin siyasi bakımdan yeniden
teşkilatlandırılmasına ve dahili huzura kavuşmasına bağlıdır. Bunların
temini de, çok büyük gayretler sarfetmemizi gerektirecek kadar menfaattar
olmamıza rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun menfaatleri ile de muvazi olduğu
için herhangi bir hodgâmlığa yahut ta çatışmalara meydan vermeyecek olan
en asil ve insaniyetçi bir siyasetin gayesi olarak karşımıza .
çıkmaktadır. (Sayfa : 307)
Örnek Bir İdare Üzerine Müesses Bir İmparatorluğun Sağlamlığı
Bir imparatorluğu yıkabilecek bütün sebepler Türkiye'de mevcut görünüyor.
Birkaç asırdır kanlı cidal, tahrip ve perişanlık sahnelerinin ardı arkası
kesilmiyor. Avrupa ile ticaretinin kesileceği ve memleketin iflas edeceği
korkusu daima mevcut. Bununla beraber Türkiye hala ayaktadır. (...) Bu
kadar âşıkâr yıkım sebeplerine rağmen bu nasıl mümkün
oluyor? Bunun sebebi bazı Avrupa memleketlerinde rastladığımız tipteki
mutlakıyet rejiminden neş'et eden fenalıkların Türkiye'de bulunmaması ve
ayrıca çok kuvvetli bir beledi teşkilatının mevcut olmasıdır. (...)
(İkinci kitap; Sayfa : 25)
Türkiye'de ne sınıf ne de imtiyazlar vardır. Orada ne zabıta memurlarının
tazyiki, ne de daha az dürüst olan mutlakıyet rejimlerinin bir çeşit vergi
tahsil usulü olarak istifade ettikleri cinsten murakıp, muhassıl, gümrük
memurları ve sair sayısız tazyik vasıtaları mevcuttur. Türkiye'de müşterek
kader ve mükellefiyetleri yüklenmek hususunda tam kardeşçe bir işbirliği
yapılır. Vasıtasız vergilerin imkan verdiği ve beledi müesseselerin de
ahlaki müeyyidelere rabtederek daha da tarsin ettiği bu birlik ve
beraberlik halkın büyük mükellefiyetlerine rağmen ayakta kalarak
kaynaklarını arttırıp hayat seviyesini yükseltebilmesine imkan
vermektedir. (Sayfa : 26)
*
**
Bu mahalli teşkilatla onun istinat ettiği mali sistemi ilk müşahede
ettiğim zaman Türk İmparatorluğunu şimdiye kadar yıkılmaktan kurtaran
gizli kuvveti keşfettiğime kani oldum. Bu sebepten bu müesseselerle mali
sistemin münevver Müslümanlarca malum ve muteber addedilmekle kalmayıp
aynı zamanda İslâmiyetin an'anevi ve temel bir akidesi, şeriatın mühim bir
prensibi olarak derin bir hürmet ve bağlılığa da mazhar olduğunu görünce
hem hayret hem de büyük bir sevinç duydum. Ama bunların asıl ehemmiyetini,
Avrupa'yı ziyaret eden Türklerin memleketlerine dönünce hükümetin
suiistimallerine daha büyük bir nefret duymalarına karşılık bu mü-
esseselerin prensiplerine eskisinden çok daha fazla bir bağlılık
gösterdiklerine şahit olunca anladım.
Araplar Avrupaya bütün ilim dallarında üstadlık etmişlerdir. Ancak,
mantıkın değil de menfaatlerin hakim olduğu bazı meselelerde üstadın
fikrine baş vurulmamıştır. Bu sebepten bugüne kadar Avrupa'da, Arapların
da bir siyaset ve hükümet ilmine sahip olduklarına ihtimal bile
verilmemiştir. Bununla beraber Araplar diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilim
şubesinde de prensiplerini tecrübe ile tahkik ederek ispatlamışlar ve
düşünülebilecek en muhteşem ve şayan-ı hayret hükümet teşkilatını tesis ve
idame ettirmişlerdir. (Sayfa : 29)
*
**
Ticaret ve sanayi serbestisi Türkiye'de bir takım nazari münakaşalardan
doğmayıp vasıtasız vergi sisteminin zaruri bir neticesi olarak mevcuttur.
Burada mevzubahis ettiğim ticaret hürriyeti gümrük yasaklarını,
farklılaştırıcı ve himayeci gümrük tarifelerini bertaraf ederek vergileri
hazine menfaatine muvafık bir hal ve seviyede tutan cinsten bir ticaret
serbestisi değildir. Bahsettiğim serbesti toprak ve mülkiyetin kıymetini
tezyide matuf olarak mal mübadelesini teshil eden vasıtasız vergiyi en az
masraflı, en basit ve en hafif vergi telakki ettiği için mahsul
mübadelesiyle ticari mukaveleleri her türlü resim ve vergiden mauf tutan
bir serbestidir. Bu prensipler şark hükümetlerinin vergiyi kamufle etmek
ihtiyacını duymayacak kadar kudretli olmaları sayesinde günümüze kadar
mevkii icrada kalabilmişlerdir. Binnetice vasıtalı vergi sisteminden doğan
fiat tahavülleri, piyasa tıkanmaları, istihsal fazlası,
iflaslar, zahiri zenginlikler, zararlı sanayii şubelerinin meydana
gelmesi, zaruri ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması, sefalet, farazi
suçları tedibe matuf kanlı kanunlar gibi sayısız kötülüklerin hiç biri
Türkiye'de mevcut değildir. Bütün bu saydıklarımız Türkiye'de cari olan
vasıtasız vergi sisteminin lehinde söylenebilecek ve bir Müslümanın ancak
Avrupa'yı gördüğü zaman fark ve takdir edebileceği en büyük delillerdir.
(Sayfa : 31)
*
**
Türkler Bizans devrinde mevcut olan idareyi, müesseseleri, adetleri
silsile-i meratibi tamamen değiştirdiler. Ama, Hristiyan reayaya ne
Kur'an-ı Kerim'de muhtevi olan kanunu medenilerini ve ne de kendi idari
şekillerini tahmil etmediler. Bu sebepten reayanın benimsediği müesseseler
İslâm hukukundan o derece müstakil kalabilmiştir ki bilhassa müreffeh
bölgeler Bab-ı Ali ile hiç bir siyasi münasebete girişme ihtiyacı bile
duymamışlardır. Hatta daha ileri giderek, refahın, merkezi idarenin ademi
müdahalesinin değişmez bir neticesi olduğunu iddia edeceğim. (Sayfa :
32)
*
**
Reaya, müesseselerini Türk idaresine medyundur. Zayıf ve köhne Bizans
devrinde halk ahlaki ve siyasi tedenninin son derecesine varmıştı.
Mütefessih bir asiller sınıfı, gaddar ve kalabalık bir ruhban sınıfı,
adaletsiz kanunların tazyiki, alçak bir hükümetin gasıpları ve bilhassa
inhisarları, usulü maliyesi, sayısız gümrük ve vergi memurları halkı her
türlü hukuk ve müesseseden, şikayetlerine cevap ve-
rilerek kaderinin düzeltilmesi ümidinden mahrum bırakmıştı.
Binaenaleyh halkın, barbarlara sığınmak üzere tehalükle kaçmasından yahut
son zamanlara doğru Avrupa'da İspanya Yahudileri ya da Macar Protestanları
gibi zulüm ve işkencelere maruz din ve mezhep mensuplarının melce
bulabildikleri yegane memleketin Türkiye olduğu bir devirde, tefessüh
etmiş Bizansın zalim idaresine karşılık Rum halkı için çok daha hayırlı
olmuş bulunan kudretli Osmanlı İdaresini tercih etmiş bulunmasında hayrete
şayan bir cihet yoktur.
Türk İmparatorluğu bütün inhisar ve imtiyazlara son verdi. Bazı halk
tabakasını mahrumiyetlere duçar eden her türlü farklılaştırıcı saikleri de
ortadan kaldırdı. Kast farklılıklarını lağvetmek suretiyle, içtimai
münasebet ve kaynaşmanın yüz kızartıcı engellerini bertaraf etti. Tefessüh
etmiş ve kudretine mağrur Ruhbanı ıslah etti. Baskı ve tazyike müncer olan
her türlü tefrike son verilmekle halk öyle bir eşitlik seviyesine
getirildi ki, o zamana kadar son derce huzursuz olan halk artık geçim
vasıtaları gibi liyakat ve imtiyazını da sadece çalışmakta bulmaya
başladı. İş hayatı Türkiye'de de bazı karışıklıklarından zaman zaman
müteessir olmakla beraber hiç bir zaman kanunların tazyik ve mümanaatı ile
karşılaşmadı. (Sayfa : 35)
*
**
Mahalli ve beledi müesseselerin teminatına bağlanmış vasıtasız vergilere
istinat eden ve Türkiye'deki tatbikatına bakıp bir İmparatorluğu yıkılmaz
bir hale getirir diyebileceğimiz bu idari teşkilat sa-
deliğinin teessüsünde İslâm hukuku ile Türklerin . göçebelikten gelen
adetlerinin büyük tesirleri olmuştur (...)
Avrupa'nın haksız ve alçaltıcı telakki ettiği Osmanlı İdaresinin
Hristiyan reayanın hayat şartlarını tedricen inkişaf ettirdiğine şahit
oluyoruz. Rumlar henüz müstakil bir millet oldukları devirde de teşebbüs
ve ticaret zihniyetini tamamen kaybetmişlerdi. Ancak Türk idaresi devrinde
tekrar bu zihniyete kavuşabilmiş ve bu suretle meydana getirdikleri ticari
müesseseler sayesinde ticarette en ileri milletlerin bile zor
erişebilecekleri bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Bizans devrinde
edebiyat da ihmale uğramış ve İstanbul kütüphaneleriyle Athos dağı
manastırlarında atıl bir hale terkedilmiş bulunuyordu. Bugün Yunanistan'ın
eski veya yeni her köyünde mektep vardır. Rumlar yabancı idaresi yüzünden
bazı iyi vasıflarını kaybetmek şöyle dursun bilakis bu idare sayesinde
kendi milli benlikleriyle vasıflarını daha mütebariz hale getirmek
imkanını bulmuşlardır. (Sayfa : 37)
*
**
Mahalli memurlara geniş selâhiyetler verilmesi hiç bir suiistimale yol
açmıyor, zira halkın karakterlerine bakarak intihap ettiği ve iktidarları
ammenin itimadına istinad eden bu memurlar üzerinde efkâr-ı umumiyenin
doğrudan doğruya tesir imkanı mevcuttu. Amme vazifelerini yüklenenlerle,
bu vazifeleri bahşedenler arasındaki münasebet sistemi budur. Bu şerefli
mevkileri elde etmek arzusu cemaatin hiç bir azası üzerinde tesirini icra
etmekten hali kalmamaktadır. Diğer taraftan intihap hakkının umumi-
liği de kimsenin her hangi bir şekilde ademi memnuniyetle cemaattan
küsmesine imkan vermemektedir. Vergilerin müsavi bir şekilde tevzi
edilmesi ve hiç değişmemesi sayesinde içtimai tesanüt öyle bir seviyeye
gelmiştir ki bir kişinin malı umumun malı gibi, bir kişinin fakirlik ve
sefaleti de bütün cemaatin fakirlik ve sefaleti gibi telakki edilmektedir.
(...)
Bu mütekabil ve müeeyyet teminat Anglosaksonların «Gild-scipes» dedikleri
gönüllü birliklere çok benziyor. (...) Vatandaşların birbirlerine karşı
taahhüt altında olmaları kadar mühim bir sisteme hiç bir yerde tesadüf
edilemez. Böyle bir sistemin milli karakter üzerinde pek büyük ve derin
tesirleri olacağı şüpheden varestedir. (...) (Sayfa : 49)
*
**
Mahallî belediye memurları hemen her yerde en zengin olanların arasından
seçilirler. Solon'un, hakimleri zenginler arasından fakirlerin seçmesi
fikri, Türkiye'de teamül halini almıştır. Ama bu bir kanun hükmünde
değildir. Eğer böyle olsaydı ya ortadan kalkar yahut zararlı olmaya
başlardı. Halbuki iyi bir talih eseri olarak Türkler hiç bir zaman iyi ve
hayırlı niyetlerini teşrii müeyyidelere rabtetmemek istemişlerdir. En
hayırhah fermanlar reayaya yapılmaması icab eden haksızlıkları tazyik ve
vergilendirmeleri işaret etmekle iktifa ederler. (Sayfa : 55)
*
**
Rumlara yalnız Türkiye'de rastlamıyoruz. On-
lar muhtelif devirlerde irili ufaklı gruplar halinde· çeşitli
memleketlere gidip koloniler tesis etmişlerdir. Nitekim Tataristan'da
Kuban Ovaları, Kırım, Transilvanya, Macaristan, Sardunya, Korsika, İtalya,
Sicilya, v.s. gibi bir çok memleketlerde Rum kolonileri bulunmaktadır. Bu
kolonilerin tesis devirleri Türklerin İstanbul'u fethettiği tarihe kadar
uzanır.
Bununla beraber bütün bu koloniler milli benliklerini, faaliyet ve zihni
cevvaliyetlerini kaybetmişlerdir. Dilleri anlaşılır olmaktan çıkmış, Rum
kilisesine olan iman ve bağlılıkları kaybolmuş olan bu Rum kolonileri
ahlaki ve dini bakımdan Türkiye'deki reayanın çok dununda bulunuyorlar.
Oysa bunlar, vergilendirmede ve idari teşkilatta cahil köylüleri, her
türlü mes'uliyet, sıkıntı ve yorgunluktan kurtarmış olan hükümetlerin iş
başında bulunduğu medeni memleketlerde yerleşmiş bulunuyorlar. Milli
benliklerini yok eden zabıta ve tahsildardır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz
müesseselerin verdiği ahlaki ve öğretici terbiyenin yokluğu da din ve
dillerini mahvetmiştir. (Sayfa : 61)
*
**
Bu köylerde çok şayanı alaka bir hadise müşahede ettim. Türklerle
hıristiyanlar tam bir müsavat içinde yaşıyorlar. Köyler her türlü münakale
hattının dışında bulunuyorlar. Yabancılar hemen hemen hiç uğramaz. Bu
sebepten her hangi bir nifak tohumu da ekilmiyor. Oralarda fark göz
etmeksizin herkese aynı kanun tatbik edilir. Şahıs, arazi, gayrimenkul
vergileri yoktur. Sadece mülkiyet üzerinden alınan bir tek vergi vardır.
Ve bu da Türk veya hı-
ristiyan tefriki yapılmadan herkesin hissesine düşeni ödediği bir mukataa
usulü ile tahsil edilir. Sanayi, refah ve kültür seviyesi itibariyle her
iki cemaat da tamamen birbirinin aynıdır. Dinlerin ayrılığı da içtimai bir
farklılaşmaya asla müncer olmamaktadır. (... ) (Sayfa : 90)
*
**
Bir eyaletin reayasının tabi olacakları tarzı idareyi müzakere ve tesbit
etmek üzere içtima ettiğini görmek hem meraklı hem de öğreticidir. Bu
suretle kararlaştırdıkları nizama Avrupa'nın her hangi bir bölgesinde bile
güç rastlanır. (Sayfa : 94)
*
**
Kabul edilen (*) nizam tamamen nevi şahsına münhasır bir nizam
mahiyetinde olmakla beraber Türkiye'nin her hangi bir yerindeki reayanın
da aynı mevzuları tanzim durumunda kalsa varacağı nizam farklı olmazdı.
(Sayfa : 96)
*
**
Her kazanın vergi matrahının tesbitine mahallin belediye reisi nezaret
eder. Devlet tahsildarı kazaya her sene bir defa gelir. Ve yanında da
vilayeti temsilen, bütün kaza dolaşıldıktan sonra biri defteri tanzim
diğeri de parayı tekabbül etmekle muvazzaf iki temsilcisi bulunur.
Devletin hissesi (ki yanılmıyorsam yarısıdır) makbuz karşılığında
tahsildara teslim edilir. Geriye kalan da mahalli masraflara tahsis
edilmek üzere Beytülmal haznedarına verilir. Vergi, deve ve koyunların
doğurdukları ilk baharın
(*) Chalcidie madenlerinin işletilmesi hususunda aynı bölgedeki reayanın
kararlaştırdığı nizam mevzuu bahistir.
başından önce istenemez, ama mutad alınma tarihinden daha sonraya
bırakılabilir.
Beytülmal çok mühim bir müessesedir. Her şehrin hatta mühimce bir
kasabanın bile bir Beytülmal'ı mevcuttur. Beytülmal, mahalli ihtiyaçlar
için tahsis edilmiş meblağın konduğu bir bankadır. Buraya ayrıca, belediye
encümeni nezaretinde olmak üzere, para, devlet tahvili, dul ve yetimlere
mahsus akar gibi şahıslara ait kıymetler de yatırılabilir. Mahalli
masraflar yol, köprü, çeşme, inşa ve tamir masrafları, dilenci, fakir ve
seyyahlara yapılan yardımlardan ibarettir. Yatırılmış olan şahsi servetler
de münasip teminata bağlanmak şartı ile bazen tüccara ikraz edilir. Bu
suretle belediye encümeni amme kredileriyle borsanın idaresini elinde
tutmuş olmaktadır. O, bu bakımdan küçük ölçüde bir avam kamarasını
andırmaktadır. Ancak şu farkla ki bu kamara yalnız masraf bütçesini
müzakere ve tesbit etmektedir. Belediye encümeni böylece mahalli
masrafların idaresini tamamen elinde tuttuğu gibi varidat tahsiline de
nezaret ederek hükümetin bu mevzuda fazla zahmete girmesine lüzum
bırakmamaktadır. (Sayfa : 128)
*
**
Bu sistemin umumi neticeleri şudur: Vergi, halktan devlet kasasına girmek
üzere yalnızca nakit para talep etmekte, bu sebepten mal fiyatlarında
bilvasıta bir artışa yol açmakta, zira vergi istihsal faktörlerinin
üzerine yüklenmeyip tahakkuk etmiş olan karlara tahmil edilmektedir.
Böylece vergi, herkese müsavi olarak tahmil edilmiş oluyor. Bu da zenginle
fakirin amme masraflarıyla aynı derecede alakadar olmalarını intaç
etmekte-
dir. Ama bu sistemin Türkiye'de çok dikkatime çarpan iki tali neticesi
daha vardır. Evvela vergi muhammen karlara göre değil de tahakkuk etmiş
karlara tahmil edildiği için sanayie hiç bir surette yük ve engel teşkil
etmemekte, sermayeden tediye zaruretleri tevlid etmemekte, farazi krediler
doğmasına meydan vermemekte, fiyatların mustakar, varidatın muntazam
olmasını temin edip, hem kayıp ihtimalini azaltmakta hem de gayri meşru
karları önlemekte ve ticaret müessesinin de olması gerektiği gibi
kalmasını, yani basit ve meşru bir mübadele usulü olarak kalmasını temin
etmektedir. Sonra, vergi, müstahsilin ihtiyaçları üzerine değil de karları
üzerine tahmil edildiği ve fakirlerin emekleri karşılığında temin etmek
zaruretinde bulundukları istihlak maddelerinin fiyatlarını da artırmadığı
için, çalışma şartları salaha doğru gitmekte ve refah ve servet imkanları
bütün vatandaşlara şamil olabilmektedir. Bu sistemin son neticesi de
Türkiye'de sefalet diye bir şeyin mevcut bulunmamasıdır. (Sayfa :
135)
Rumeli'de aylarca seyahat ettiğim halde bir tek dilenciye rastladığımı
hatırlamıyorum. En fakir Hristiyan evlerine gittim, hiç de fena
beslenmediklerini gördüm. Ahalinin hayat şartlarını öğrenmek maksadıyla
her gün çeşitli köylü kulübelerine gidip, tetkikatta bulundum. Binaenaleyh
halkın en fakir ve cahil tabakası ile temas etmiş oldum. Ama buna rağmen
evinde misafirine ikram edecek bir halı veya minderi bulunmayanına
rastlamadım. Elbisesi yırtık bir adama rastladığımı hatırlamıyorum.
(*):
(*) Müşahedemin (Slade) ın naklettikleri ile de teyit edildiğini
memnuniyetle görüyorum. Slade şöyle diyor:
En basit bir köylünün bile tecrübe sayesinde bildiği mevzularda hatta
ekseriya kendi sahası dışında kalan mevzularda da Avrupa'da bile ancak
yüksek sınıflarda bulabileceğimiz bir incelik ve nezaketle son derece
makul fikirler beyan ettiğine şahit oldum.
İspanyol milletinin sefalet ve tereddisinin menşeini arasanız onu tam ve
eksiksiz olarak memleketin kanun ve imtiyazlarında bulursunuz. Türkiye'de
de fakir tabakanın mahareti, uyanıklığı, kanaatkarlığı ve nisbî refahı,
yani kısacası sefaletin bulunmayışı, zaruri ihtiyaç maddelerine yahut
sanayiin muhtaç olduğu maddelere tatbik edilmek üzere hiç bir kanun
vaz'edilmiş bulunmamasından neşet ediyor dersek mübalağa etmiş olacağımızı
zannetmiyorum. (Sayfa : 135)
Türkiye'nin Misafirperverliği ve Bunun Hayırlı Neticeleri
Şarkta mukaddes addedilen misafirperverlik,
«Bulgarlar bugüne kadar hiç bir karışıklık çıkarmadılar. Osmanlı
İmparatorluğunu yıkmaya çalışan bozguncu unsurların arasına 1829 senesine
kadar asla karışmadılar. Bu sebeptendir ki münbit arazileri, mamur,
meskun, zengin imalathanelerle dolu şehirler var ki, en güzel numunesini
Tırnova'da görüyoruz. Büyük bir refah içinde bulunuyorlar. Bir Bulgar'ın
idama mahkum edildiğini hiç işitmedim. Böyle bir hadiseye hiç
rastlanmamıştır.
Yeryüzünde bu kadar mes'ut köylü mevcut değildir. En fakir Bulgar bile
muhafazalı bir eve, kümes hayvanlarına, öküze, ata, pirinç, peynir, et.
şarap, ekmek, güzel elbiseler vesaire her türlü ihtiyaç maddelerine
mebzulen sahiptir. Ben bir seyyahın baştan basa dolaşıp da her evi Avrupa
Türkiyesindeki kadar müreffeh olan bir memleket görebileceğini hiç
zannetmiyorum.
memleketine ve servetine bakılmaksızın herkese insani muhabbet ve
himayeye mazhar olmak imkanını bahşeder. Bizim ecdadımızın da göçebe ve
iptidai kabilelerde rastlanan bu misafire hürmet adetini uzun zaman
muhafaza ettiğine şüphe yoktur. Ama derebeylik rejimi insanları efendi ve
köle diye ikiye ayırınca misafirperverlik de halkın vazife ve
hususiyetleri arasından çekilip gitti. Daha sonraları Hristiyanlık
tesanüdünün, uzak haç yolculuklarının ve haçlılık taassuplarının doğurduğu
din gayreti ile barbarlığın huşuneti biraz yumuşamıştır. Ama yabancılık
yine de nefret sahibi olarak kalmış, seyyahlardan keyfi vergiler alınmış,
hatta insanlar ticaret eşyası gibi addedilerek resimler konmuş, servetleri
gasb edilmiş, kanun ve hukuk namına, hem de artık lağvedilmiş olan bir
kanun ve hukuk namına miraslar hazineye intikal ettirilmiş, ve hasılı
devrin zihniyeti «yabancıya karşı günah bahis mevzuu olamaz» sözü ile
ifade edebileceğimiz bir zihniyet olarak kalmıştır.
Bugün yağmur duasına çıktığımız gibi o devirde de fırtına için
yalvarılıyordu. Münevver ruhani reisler Allah'tan, düşmanlarına kaza ve
bela getirmesini niyaz ederlerdi. Böyle bir devrin doğurduğu ticari
kanunlardan, uzun zamandır artık yerini daha sıhhatli fikirlere terk etmiş
bulunan bazı nefretlerin doğurduğu usul ve itiyatların devam
ettirilmesinden başka ne beklenebilirdi.
Şarkta ise bu eski misafirperverlik adetinin muhafazasının yarattığı ve
halen de yaratmakta olduğu tesirler Avrupa'dakinin tamamen tersidir.
Tüccar ve malı bütün misafirlik haklarından istifade eder. Kudretli bir
yerli bir yabancıyı soysa, ya-
hancı, misafir bulunduğu aynı memlekette müntakimini de bulur. Türk ve
Arap İmparatorluklarının hakimiyetleri altındaki geniş topraklarda,
tarlaların yakılıp yıkıldığı, imalathanelerin tahrip edildiği, felaket ve
karışıklık devirlerinde bile mübadele hakkına ve misafirperverliğe olan
bağlılığın daima baki kaldığını müşahede ediyoruz.
Merkezi Afrika krallarına hitaben memleketleriyle ticari münasebet tesis
etmek ve mallar için emniyet, tüccarlar için himaye istihsal etmek
maksadıyla hükümdar namına kaleme alınan mektuplarda üzerinde israrla
durulan esas nokta hep tüccara tanınan misafirlik hakkının
mukaddesliğidir. İngiliz Kralı da barbar Krallardan ticaret serbestisini
misafirliğin kudsiyeti namına rica etmektedir! (...) (*) (Sayfa:
180)
*
**
(*) «Türklerin Avrupa'ya gelip kamp kurmuş bir millet oldukları
söyleniyor. İşgalin muvakkat sayılmasının sebebi Türklerin yabancılara
karşı takındıkları tavır değildir. Türklerin misafirlerine gösterdikleri
kabul, bir çadır misafirperverliği olmadığı gibi kanundan doğan bir
misafirperverlik de değildir. Zira İslâm hukuku hem dini, hem de dünyevi
ahkamı itibariyle Müslüman olanlardan başkasına kabili tatbik değildir.
Türkler daha da ileri giderek yabancıların kendi milli kanunlarına sahip
olmalarına ve tatbikatını da yine kendi dinlerine mensup memurların idare
etmesine müsaade ettiler, Sayısız hayırlı neticeleri olan bu müsaade ve
imtiyazda hakiki ve asil bir misafirperverlik ruhu gizlidir.
Misafirperverliğin büyük, asil ve hakiki misafirperverlik olarak var
olduğu tek memleket Türkiye'dir. Bu misafirperverlik bir kazazedeye
gösterilen misafirperverlikten ibaret değildir. Bu alelade bir
hayırhahlıktan siyasi kabullere kadar yükselen vs
Avrupa'da devlet adamlarım meşgul eden en mühim meselelerden biri
ticareti tahdit ve takyid eden engelleri amme intizamını ihlal etmeden
kaldırabilmenin usullerini bulmak meselesidir.
Avrupa devletlerinin az veya çok muvaffak olan siyasi konbinezonlarla
yapmaya çalıştıklarını Osmanlı İmparatorluğu akl-ı selim, müsamaha ve
misafirperverlik sayesinde uzun zamandan beri yapmaktadır. İstanbul'un
Türklerin payitahtı olduğu tarihten beri ticari yasaklara da son
verilmiştir. Türkler Avrupa'nın, daha doğrusu bütün dünyanın ticaret ve
sanayi ile zirai mahsullerine İmparatorluğun bütün limanlarını
açmışlardır. Ticaret serbestisini mümkün olabilecek en geniş, en yaygın ve
hudutsuz ölçüde tatbik etmişlerdir. Divan-ı Hümayun ne milli menfaat, ne
de mukabele-i bilmisil bahanesi ile hiç bir zaman bu geniş imparatorluğun
müstehlikine mal satmak ve müstahsilinden mal almak isteyen bütün
milletlerin en geniş şekilde kullanmış ve kullanmakta oldukları bu
serbestiyi takyide tevessül etmemiştir. (Sayfa: 187)
*
**
Her mal, kıymeti üzerinden ödenen cüz'î bir gümrük resminden başka hiç
bir engel ile karşılaşmadan serbestçe Türkiye'ye ithal edilip satılabilir.
Mal satmanın satın almaktan daha karlı olup olma-
istikbal ile hali kucaklayan bir misafirperverliktir. Bir yabancı
Türkiye'ye ayak basar basmaz «misafir» namı ile selamlanarak istikbal
edilir. İslâm memleketine gelen Avrupalılar misafirperverlikten başka iki
mazhariyete daha nail olurlar: Birincisi kanunların tanıdığı serbesti-i
medeni, diğeri de akıl ve tabiat kanunundan neş'et eden serbesti-i
ticarettir.» (Moniteur Ottoman) Eylül 1833
dığı üzerinde lüzumsuz hesaplara girişmeyecek kadar aklı başında olan
adamların zihnini dış ticaret muvazenesi gibi bir kuruntu hiç bir zaman
meşgul etmiş değildir.
Bu sebepten çeşitli memleketlerin mallarının aktığı Türk pazarları ticari
icaplara uygun olarak gelen hiç bir malı reddetmez. Mal getiren ticaret
gemilerinden resim alınmaz. Türkiye'de herhangi bir ihtiyaç maddesinin
talebi karşılamaya kifayet etmemesinden doğan ve muazzam fiat
yükselmelerine meydan vererek, fakir halk tabakasının istihlak
itiyatlarını bozup mahrumiyetlere duçar olmasına sebep olan büyük fiat
dalgalanmalarına hemen hemen hiç rastlanmaz. Yılların emeğini bir günde
mahveden ve ticareti daimi bir tehlike ve alarm vaziyetinde bulunan bir
meslek haline getiren bu çeşit fiat dalgalanmaları ticari tahdit ve
yasaklamalardan doğar. Türkiye'de bu yasaklama ve tahdit rejimi mevcut
olmadığı için bu rejimden doğan yıkıcı tesir ve neticeler de mevcut
değildir.
Vergi ve resimlerin asgari hadde tutulması ticari serbestlik rejiminin
bir icabıdır. Türkiye'de vergi tarh ve tahsil memurlarının ticari
muameleler karşısında gösterdikleri yumuşaklık ve itimada dünyanın hiç bir
yerinde rastlanmaz.
Yabancılara karşı gösterilen bu kolaylık ve emniyetin zaaftan neş'et
ettiğini söyleyecekler bulunabilir. Oysa yabancılara, halen istifade
ettikleri hakları bahşeden ve «kapitülasyon» namı ile anılan ahidnamelerin
ilk imzalandığı tarihin Avrupa'da İslâmın kudretine karşı çıkabilecek her
hangi bir rakibin bulunmadığı bir devreye tesadüf ettiği bir vakıadır.
Nitekim Fransa'ya bahşedilen ilk kapitülas-
yon 1535 tarihli olup Kanuni Sultan Süleyman devrine rastlar.
Bu ahidnamelerin maddeleri bugün artık mer'iyette değildir. Ama ana
prensipleri hala bakidir. Şu halde Türk Hükümdarları medeni Avrupa'nın
bugün hararetle müdafaa ve talep ettiği ticaret serbestisini sırf kendi
alicenaplık ve akl-ı selimleri ile 300 sene evvel ortaya atmak suretiyle
Avrupa'ya tekaddüm etmişlerdir. (Sayfa : 190)
*
**
Türkiye'deki Frenk kolonisi bu sistem sayesinde teşekkül etmiştir. Ama bu
koloni Türklerle Avrupalılar arasındaki her türlü münasebeti önlemekle
kalmayıp eski düşmanlıkları sürdürerek Türklerle Avrupalıları birbirleri
nazarında kötü duruma düşürmekte, telkin ettikleri kendi peşin hükümleri
ile Avrupalıların Türklerle reayayı hakiki hüviyetleri içerisinde
tanımasına mani olmakta, Türklerin de bu koloni mensuplarına bakarak
Avrupalıları da onlar gibi kötü farz etmelerine sebeb olmaktadır.
Binaenaleyh Türklerle Avrupalılar arasında en sıkı münasebetlerin Frenk
kolonisinin ikamet ettiği mahallerde bulunduğunu zannetmek yanlıştır. Öyle
ki, Türkleri tanımak yahut onlarla samimi ve dostane münasebetler kurmak
isterseniz, bu Frenk kolonisinin yerleşerek Avrupalıların itibarını
düşürdüğü mahallerin dışına çıkmanız gerekir.
Türkiye, bahşettiği ticari serbestiye mukabil yabancı devletlerden
kendisine de aynı serbestiyi tanımalarını talep etmediği gibi kendi
topraklarında bulunan yabancılara tanıdığı hak ve imtiyazların, yabancı
devletlerin topraklarında bulunan Osmanlı te-
baasına da tanınmasını talep etmemektedir. Bu da gösteriyor ki, bu
ticaret serbestisi ile hak ve imtiyazları Türk hükümeti kendi hür idaresi
ile ve hasbi olarak tekeffül ve taahhüd etmiştir. Bu haklar ihlal ve
tecavüze uğradığı zaman siyasi ve ticari mümessillerimizin talebi ile
yeniden tesis ediliyorsa bu, Türk hükümetinin baskı altında bu kararı
vermeye mecbur edilmesinden değil, hukuk telakkisinden ileri
gelmektedir.
Bir zamanlar sadece ahlaki bir hüviyet taşıyan ve bugün artık siyasi ve
teamüli bir mahiyet kazanmış bulunan bu sistem kaynağını, göstermeye
çalıştığım gibi, milli istihsal ve sanayiye verginin zararlı olduğu
kanaatı ile misafirperverliğin mukaddes sayılmasından almıştır. Ama
yabancıyı himaye ve misafir eden konsolos eğer herhangi bir sebepten
dolayı memlekete karşı düşmanca bir tavır alırsa Türk himaye ve
misafirperverliğinden istifade hakkını kaybeder. (Sayfa : 297)
*
**
Konsoloslara tanınan nüfuz ve imtiyazlar sayesinde teşekkül eden bu
parazit Frenk grubu terbiye ve itiyat itibariyle Avrupalılardan çok
uzaklaşmıştır. Kendilerine tanına hak ve imtiyazların icrası, onların Türk
halkı ve hükümeti ile ekseriya düşmanlık derecesine varacak şekilde daimi
bir ihtilaf halinde bulunmalarına yol açmaktadır. (... ) Ayrıca
konsolosluklarımızda istihdam edilen bütün bu Rum, Ermeni, Yahudi ve Frenk
güruhundan da bahsetmek gerekirse şunu ifade etmek isterim ki, Türkiye ile
yapmakta olduğumuz ve büyük ehemmiyeti haiz olan ticaretimizin Avrupalı
tüccarların elinden çıkarak bir takım likayatsız Rum tüccarlarının eline
geç-
mesi ticaretimizin istikbalini tehlikeye düşürmektedir.
Bu basit adamlar konuşurken sanki kendileri konsolosmuş gibi bir ifade
kullanmaktadırlar. Bulundukları bölgelerde himaye ettikleri bir iki Frenk
yahut reayadan ve bütün Avrupalılardan «vatandaşlarımız» diye
bahsetmektedirler. (Sayfa : 299)
Türklerde Ticari Zihniyet
İnsan, çeşitli memleketlerden gelen kervanların gece olunca
konaklamalarını, dünyanın dört bir tarafından gelen ve üzerinde çeşitli
yabancı marka ve işaretlerin bulunduğu yük balyalarını üst üste
yığmalarını görünce Şarkta daimi emniyetsizliğin ve müsamahasız bir
mutlakıyet rejiminin hüküm sürdüğü yolundaki kanaatların ne kadar asılsız
olduğunu derhal anlar.
Ama mallarımızın büyük bir arzu ile kapışıldığı, Birmigham muslinlerinin
Hint muslinlerine tercih edildiği, Glascow kumaşlarının Golconde'den
gelenlere, Sheffield çeliklerinin Şam'da istihsal edilenlere, İngiliz
şallarının Hint şallarına tercih edildiğini gördüğümüz ve Türk
tüccarlarının tam bir ticari zihniyetle hareket ettiklerini müşahede
ettiğimiz zaman meş'um ihtilafların Şarkla Garbı bunca zamandan beri
ayırmış olmasından derin bir esef duyduğumuz gibi bundan sonra bu iki alem
arasında, ticaretin inkişafını takip edecek olan süratli bir refah ve
zenginlik artışını tevlit etmek üzere dört başı mamur bir antlaşmanın
artık doğacağını ümit etmekten de kendimizi alamayız. (İkinci kitap;
Sayfa: 192)
... Umumiyetle bir Türkün dindarlığı seyyah veya tüccarların geçerken
dinlenip serinlenebilmeleri için pınar başlarına ağaç dikmesi, yol, köprü
ve çeşme inşa ettirmesiyle tezahür eder. Bütün bu hayrat arasında en çok
rastlananı münhasıran ticarete tahsis edilmek üzere inşa edilen
hanlardır.
Türkler kendi evlerini balçık ve latadan inşa ettikleri halde hanları en
sağlam taşlardan yapmakta, geniş avlular tahsis etmekte ve her türlü
yangın veya baskın tehlikelerine karşı ticareti vikaye maksadı ile sağlam
demir kapılarla donatmaktadırlar. Bu hanlar din, içtimai seviye ve
vasıflarına bakılmadan herkesin istifadesine açıktır. Öyle ki bu hanlarda
en fakir bir insana bir oda tahsis edildiği gibi, en zenginine de daha
fazla oda verilmez, (Sayfa : 195)
*
**
Şark tüccarlarının Avrupa'dan gelen mal denklerini açıp gönderecekleri
muhtelif yerlerin zevklerine göre ayırıp büyük bir sür'at ve maharetle
katırlarla develere yüklediklerini gördüğüm zaman onların çok büyük bir
ticari kabiliyete sahip olduklarına kani oldum. Bu kabiliyet ve tecrübe
onların ticarete yapılan her türlü gayri meşru ve yersiz müdahaleyi fark
etmelerine ve bilhassa, ticari menfaatin bir ve bütün olduğunu, yani aynı
şahsın hem alım, hem satım ve hem de nakliyeyle alakadar bulunduğunu ve
binaenaleyh Avrupa ile menfaat çatışmalarına son vermek icap ettiğini de
hissetmelerine imkan veriyordu. (Sayfa : 371)
*
**
1832 yılı başında çok mühim olmasına rağ-
men çok da ihmale uğramış bulunan Dıraç şehrini ziyaret ettim. Hayatımda
rastladığım en sevimli adamlardan biri olan valisi Türktü. Hem vazifesi
başında hem de hususi hayatı içinde tanımak fırsatını bulduğum bu vali
inanılamayacak kadar namuslu bir adamdı. (...) Dıraç'ın Romalılarla
Venedikliler zamanındaki ihtişamından haberi bile yoktu. Şarkla Garp
arasındaki ticaretin asırlarca Dıraç limanından geçtiğini bilmiyordu. Ama
buna rağmen şehrin mevkiinin hal ve istikbal için arz ettiği ticari
avantajları çok iyi takdir ediyordu. Bunu şöyle ifade ediyordu:
«Vicdanımla vazifemi daimi çatışma halinde bulunduran bu makamda kalarak
bu pis bataklık kokusuna tahammül etmeme sebeb olan bir şey varsa o da
Dıraç'ı Türkiye'nin en belli başlı limanlarından biri haline
getirebileceğime olan kat'i inancımdır. Avrupa tarafındaki batı
sahillerimizde emin ve müsait bir limana malik değiliz. Öyle ki, bu
bölgedeki köylüler İstanbul, Leipzig, ve Selanik'ten katırla 60 günde
Manastır'a getirilen mallarla ihtiyaçlarını gidermek mecburiyetinde
kalıyorlar. Dıraç'm her türlü rüzgara açık bir körfez olmaktan çıkıp
gemilere sığınma imkanı verecek bir liman haline gelebilmesi için sadece
bir dalgakırana ihtiyaç vardır. Gemilerin rahatlıkla yüklenmelerini temin
edecek olan bu dalgakıran halen İstanbul'dan başka Türkiye'nin hiç bir
limanında mevcut değildir. Bundan başka Dıraç karayollarının da
merkezidir. Şehirden yirmi ila otuz saatlik mesafeye kadar yollar oldukça
düz olup kolaylıkla araba işleyecek bir hale getirilebilir. Bataklıkları
kurutmak üzere bataklıklar istikametinde 3 yol açmayı düşünüyorum. Eğer
müsaade
ederlerse halen çok sayıda geminin uğradığı limanımızın 5 yıllık geliri
ile birlikte pek verimli olmayan Tuzla gelirini de kullanarak limana bir
dalgakıran yaptırmak istiyorum. (... ) »
Vali, nihayet İngiltere Türkiye'nin zevkine göre mal istihsal eden az
nakliye masrafı ile en kestirme yollardan mallarını Türk pazarlarına
getirdiği ve Türk hükümeti de memleket içi nakliyat masraflarını azaltmak
üzere akıllıca hareket edip yol inşa ve tamirine teşebbüs ederek en
lüzumlu maddelerin vusulünü teshil ettiği takdirde İngiltere'nin
Türkiye'ye gerekli bütün malları temin edeceğine ve Türkiye'nin de bundan
nüfusu dörtte bir nisbetinde artmış kadar istifade edeceğine kesin olarak
kani idi. (Sayfa : 281)
Türklerin Medeniliği (*)
... Medeniyet deyince aklımıza gelen zihni meleklerimizin inkişafı,
bilgilerimizin artıp yayılması ve maddi hayat şartlarıyla konforun artması
ise, hali hazır Avrupa medeniyetinin bugünkü İslâm medeniyetine üstün
olduğuna şüphe yoktur. Ama medeniyet hakkındaki bu tarife ithal edilmesi
gereken ahlaki saffetin muhafazası ve bundan doğan hususi bir saadet ve
idminan duygusu gibi unsurlar hesaba katıldığı takdirde Şarkı ve Garbı iyi
tanıyan hiç kimse Şarkın bu bakımdan Garba çok üstün bulunduğunu inkar
edemez. Şarkın bu hususiyetini La-
(*) Bu yazı La Gazette Augsburg'ta neşredilmiş olup 18 Nisan 1834 tarihli
le Manilen Ottoman gazetesi tarafından iktibas edilmiştir.
martin'de övmektedir. Esasen bu derece bariz ve temel ehemmiyetli bir
hususiyetin ahlak, adet ve dinin insan kalbinin ihtiyaçları olduğunu
anlamış olan. bir kimsenin gözünden kaçmasına imkan yoktur .. (Sayfa :
260)
*
**
Lamartin'in Türk idaresi altında bulunan Rum,, Dürzi v.s. gibi
milletlerin idareciler karşısındaki vaziyetleri hakkında söyledikleri
tamamen doğrudur. Ama bu vaziyet nasıl başka türlü olabilirdi? Bu
milletler daha büyük bir bağımsızlık içinde Avrupa'ya yaklaşmaktan ne
kazanacaklardı?.
Hristiyanlar fethettikleri yerlerde bulunan Müslümanları daima tenkil
etmeye çalışmışlardır. Hatta bugün bile Müslümanlarla bir arada
yaşamalarına imkan olmadığı iddiasıyla binlerce aileyi ana vatanlarından
kovmaktan çekinmemişlerdir. Müslümanlarsa aksine Hristiyanlara son derece
iyi kabul göstermişler dinlerine mülklerine hatta kanun ve müesseselerine
bile dokunmamışlardır. (... ) (Sayfa : 266)
Türklerdeki Tabiat Sevgisi
Osman Gazi'nin gördüğü İmparatorluk rüyasının üstünden 5 asır geçtikten
sonra, torunlarının fethettikleri memleketi gezen bir şair intibalarını
şöyle anlatıyordu:
«Bu saraylarda Türk halkının hususiyeti olan derin tabiat idrakiyle
aşkını görüyoruz. Güzel manzaralara, kükreyen denizlere, serinliklere,
pınarlara, dağların karlı zirveleriyle çerçevelenmiş engin ufuk-
lara karşı duyduğu fıtri meyil Türk ırkının ana vasfıdır. Bu meyilde
bütün zevkleri tabii ve sade o an ve mazisini unutmak istemeyen çiftçi ve
göçebe bir halkın hatırasını hissederiz. Türk halkı başkentiyle
saraylarını İmparatorluğun ve hatta bütün yeryüzünün mevcut en güzel
tepesinin eteğinde inşa etti. Türkiye'nin her tarafında da aynı tabiat
sevgisine rastlarız. Avam veya havas, büyük veya küçük her
Türk'ün kalacağı yeri seçer ve düzenlerken bir tek kaygısı, bir tek
ihtiyacı vardır ; o da güzel manzaralı bir ufka sahip olmaktır. Evini
kurduğu yerin şartları ve fakirlik buna imkan vermediği takdirde hiç
olmazsa evin civarındaki bir bahçeye dikeceği ağaçla, yetiştireceği kuş ve
güvercinler sayesinde bu ihtiyacını gidermeye çalışır. Yine bu meyilleri
yüzünden Türkler nerede yüksek ve manzarası güzel bir yere rastlarlarsa
oraya hemen bir cami, bir zaviye, bir kulübe yerleştirirler. Boğazın
Anadolu ve Rumeli sahillerinde kuytu ve şirin hiç bir yer yoktur ki bir
Paşa veya Vezir oraya bir yalı ve bir bahçe yaptırmış olmasın. Muhteşem
bir ufka nazır, çeşme yanında şirin yapraklı dalların gölgesinde oturarak
gözlerini kıra veya denize dikmek ve bu vaziyette saatler ve günler boyu
bu belirsiz, müphem temaşa ile sarhoş olmak; İşte bir Müslümanın hayatı
budur. Evini nereye ve nasıl kuracağını da tayin eden bu hayat tarzıdır.
Onun, büyük ihtiraslar kendisini alevlendirip doğuştan aldığı ve içinde
saklı tutmakla birlikte hiç bir zaman kaybetmediği enerjisini tekrar
ortaya çıkarıncaya kadar sakin ve sessiz kalmasının sebebi de
budur.»
LAMARTINE (Şarka Seyahat)
Sir Charles Elsot K. G. M. G. (Odisseus) 1908
RUMELİ AVRUPASINDA TÜRKİYE
Türkler
Osmanlıların meziyetlerini tanımamak haksızlık olur. Şüphesiz en yüksek
durumu haiz oldukları zaman cesaret, kudret, itaat, zapturapt ve itidal
gibi Türklere has vasıflara sahiptiler. Timürlengin indirdiği darbe
altında çökmemeleri şayan-ı hayret bir şeydir. (Sayfa : 87)
*
**
Çevrelerindeki zorun basıncı altında evvelce olduklarından bilfiil daha
az harpçi oldular, fakat diğer taraftan Avrupa milletlerindeki tesanüdü
meydana getiren umumi kaideden müteessir olmadıkları görüldü.
Zaptettikleri ülkelerdeki milletleri temsil etmek için az gayret
gösterdiler. Ve onların tesirleri altın<la da kalmadılar. (Sayfa :
88)
*
**
Rumeli, yani Avrupa'daki Türkiye ifadesi Hindistan'ı tarif ederken
Asya'da İngiltere demekten o
kadar farklı değildir. Hakikaten her bakımdan olmamasına rağmen bir çok
yönlerden bu iki imparatorluk arasında büyük bir benzerlik vardır. Her
ikisinde de en çeşitli insan ırklarını barındıran geniş bir toprak
parçasını nisbeten küçük bir müstevli topluluğu tarafından idare ediliyor.
Dil farklılığı sebebiyle de idareciler idare edilenlerle tam bir anlaşmayı
sağlayamıyorlar. (Sayfa : 89)
*
**
Her Türk doğuştan askerdir. Diğer mesleklerde işler kötü gittiği zaman
askerliği benimser, ortaya (isterse bir ayaklanma hadisesi olsun) dövüşmek
için bir mesele çıktığı zaman metin ve cesaretli Türk köylüsü uyanır ve
şayanı hayret bir teşkilatçılık kabiliyet ve kudretini gösterir, birçok
çareler bulur. Türkler, namuslu, her şeyi hoş karşılayan, çocuklara,
hayvanlara karşı müşfik ve çok sabırlı insanlardır. Fakat dövüşçülükleri
tuttuğu zaman Hunlar'ın, Cengiz'in korkunç savaşçıları gibi oluverirler.
(Sayfa : 93)
*
**
Hristiyan ırkların son yıllarda Türk boyunduruğundan kurtulmak için
yaptıkları ve birçok hallerde başarı gösterdikleri gayretler bir
kıskançlık ve itimatsızlık havası yarattı. Türkler bu yüzden Hristiyan
tebaalarını amme işlerinde mümkün olduğu kadar az kullanmağa başladılar.
Fakat bu hal evvelce yoktu. Osmanlı tarihinde padişah, Türk ırkının en
önemli şahsiyeti idi. Yalnız ticaret değil, idari işler dahi yabancılar
tarafından yapılırdı. Bu garip milletin tarihindeki en fevkalade
tarafların, dan biri tıpkı Orta Asya'da bayrakları etrafında
Türkleri, Moğolları, İranlıları veya işe yarayan herhangi bir milleti
toplayan başbuğlar gibi, diğer ırklardan faydalanmak hususunda
gösterdikleri maharettir. (Sayfa : 94)
*
**
Bir Türk köyünde bir gece geçirenler bile bu köy sakinlerinin bir çok
meziyetlerinin tesiri altında kalmaktan kendilerini kurtaramazlar.
Bunlardan biri vakur bir nezaket ve güzel tavırdır. Bu da şüphesiz her
Türkün, hakim ırkın bir ferdi ve asil bir millete mensup olmanın şuurunda
olmasından ileri geliyor. Üstü başı pek o kadar muntazam olmayan askerler
ve kaba saba çobanlarda bile yabancılara karşı sosyal bakımdan aşağı
durumda olmadıklarım gösteren bir hava var. Diğer önemli vasıflarından
biri de misafirperverlikleridir. Nadiren para alırlar. Ve kendilerine
ücret teklif edildiği zaman sadece «Hancı değiliz» derler. Diğer taraftan
Avrupalı misafirlerle din kardeşi olan Anadolu Hristiyanları, güler yüzle
karşıladıkları bu misafirlere ayrılırken fahiş bir masraf pusulası
verirler. Türkler çalışkanlık, namus ve doğruluk bakımından Hristiyan
komşularından kat kat üstündürler. Ve söz verdikleri zaman sözlerine tam
manasıyla itimat edilebilir (Sayfa: 95)
*
**
Eski bir Çin tarihçisinin dikkatini çeken ve bu gün de müşahede
edebileceğimiz, Türklere ait bir hususiyet var ki, bu onları «Tunguse» lar
gibi artık meçhul bir hale gelen Sibirya kabilesi olmaktan kurtarmış ve
büyük bir millet yapmıştır. Bu hususiyet içten gelen bir disiplin
duygusudur. İşte bu hususi-
yet dışarıdan çökmekte olduğu intibaını uyandıran Osmanlı İmparatorluğunu
ayakta tutuyor.
Bu duygu sayesinde yarı aç, yarı giyinik Türk askeri, her türlü
mahrumiyetlere karşı koyuyor. Başka memleketlerde fesat ve yetkisizlikten
dolayı meydana gelebilecek karışıklıkların önüne geçiyor.
Hakim ırk kendi üstünlüğünün doğurduğu bir azamet hissi ile adetlerine ve
fikirlerine karşı müsamaha gösterdiği fakat anlamak hususunda az gayret
sarfettiği yerli halktan uzak kalmakta ve onunla kaynaşmamaktadır. Her
ikisi arasında din ayrılığı hüküm sürüyor. Bu hal Hindistan'da Türkiye'de
olduğundan daha şümullüdür. Şüphesiz bu benzetiş umumi bakımdan hakikate
uygundur. Fakat okuyucuya Türklerin kendi yurtlarında nasıl tecrit
olunduklarını gösterir. (Sayfa : 96)
*
**
Avrupalıların Şarklılar'a atfettikleri atalet (tembellik) birçok bakımdan
doğru değildir. Çünkü Türk köylüsü insanların en çalışkanı, gayretlisi,
asker olarak da en atılganıdır. Fakat burada gözden geçirdiğimiz bir çok
mesuliyetlerin hazan fertleri atalete sevk ettiği de vaki
olmaktadır.
*
**
Dünyanın hiçbir memleketinde, mesleklerde, başarı ve istidat Türkiye'de
olduğu kadar rol oynamaz. Bir köy çocuğu tıpkı «bin bir gece masallarında»
olduğu gibi vezir olabilir. Uysallığın ve alçak gönüllülüğün diğer
meziyetlerden fazla mükafatlandırılması bir yana, eşitlik bakımından,
Padişahların idare ettiği Osmanlı İmparatorluğunda en az Amerika Birleşik
Devletlerindeki kadar eşitlik vardır.
Türkiye'de Kapitülasyonlar
Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu Hristiyan ecnebiler kapitülasyon
denilen imtiyazlara göre muamele görürler. Bunlar bütün büyük şehirlerde
ticari işlerden dolayı bu imtiyazlardan faydalanarak Türk kanunlarının
kaya pençesi içine düşmekten kurtulurlar. Kapitülasyonlar dolayısıyla
Türklerin hükümran oldukları yerde Osmanlılıkla ilgisi kalmamış birçok
bölgeler meydana gelmiştir. (Sayfa : 117)
*
**
Türkiye'de bütün yabancılar, yabancı ülkelerde diplomatların sahip
oldukları haklardan istifade ederler. Polis mensup oldukları devletin
sefaretinin rızası olmadan bunların evlerine giremez. Eğer bir yabancı
tevkif edilirse sefaret derhal haberdar edilmelidir. Ecnebi tabiiyetinde
olan bir şahıs muhakeme edilirken o devletin bir memur veya mümessili
mahkemede hazır bulunmalıdır. Bu memur veya mümessil eğer kararı gayri
kanuni bulursa itiraz ettiği gibi infazı da durdurabilir. Ecnebiler
arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları davalar sefaret veya
konsolosluklarda, Türklerle yabancılar arasındaki davalarda mümessillerin
hazır bulundukları muhtelif mahkemelerde görülür. Yabancılardan alınan
vergi ve resimler anlaşmalarla kararlaştırılmıştır. Sefirlerin rızası
olmadan çoğaltılmaz, tahfif edilmez. Bu sistemin umumi ismi
kapitülasyondur. Türkiye ile diğer devletler arasında akdedilen
muahedelerde verilen bu imtiyazın İngiltere ile 1675'de umumiyetle
«Hristiyanlar İslâm kanunlarına tabi olarak yaşayamazlar» düsturuna göre
meydana geldiği zannediliyor. Bu mantık Avrupalıların işine gelmektedir.
Çünkü bu sayede Hristiyan olmayan memleketlerden bu kabil imtiyazlar
isteyebiliyorlar.
*
**
Kanaatime kalırsa, İstanbul'daki Hristiyanların halk üzerindeki daimi
baskıdan nisbeten az şikayetleri vardır. Çünkü büyük devletler bunların
endişelerini yatıştırırlar. Fakat Türkleri koruyacak, kendi hükümetlerinin
yaptığı baskıya mani olacak bir kuvvet yoktur. Çok haklı olarak ben
Türklerden nefret etmem; birçok yönlerden onlar gayri müslimlerden daha
iyi insanlardır. (Sayfa: 140)
Albert Howe Lybyer, Oberlin Kolejinde Avrupa Tarihi Profesörü Cambridge
1913
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA HÜKÜMET
Osmanlı Tarihinin Temeli
Bu Devlet, Anadolu Selçukîlerinin on parçasın. dan bir tanesinin kabile
reisi Osman isminden mülhem olarak Osmanlılar adını aldı. Onların görünüş.
te gayri müsait olan şartlar içinde bu kadar kısa bir .sürede böyle
dayanıklı bir devlet kurmaları tarihin . en şaşılacak olaylarından
biridir. İstiklallerine kavuştuktan iki buçuk asır sonra, son defa olarak
bü. tün Akdeniz medeniyetini tek bir İmparatorluk halinde birleştirmeye
muvaffak olabildiler.
Osmanlı İmparatorluğunun Seciye Ve Ödevi
On Altıncı Yüzyılın Osmanlı Türkleri önce Akdeniz medeniyeti alanındaki
ülkeleri idareleri altına aldılar. Ele geçirilmeyen yerler Karadeniz'in
kuzeyindeki yerler idi. Bunlar Roma ve Bizans'ın tesiri altında kaldıkları
kadar İstanbulun da nüfuzundan uzak değildiler. Böylece Osmanlı
imparatorluğu kendisine tesir eden bölgeler istisna edilmek şartıyla
tarihin ana sahası diye adlandırılan memleketlerde, esaslı gelişmeler
yaptı. Bu sebeple Osmanlıların Batı aleminde yukarıdaki hakikate dayanan
ve şimdiye kadar kabul edilegelen daha aşırı hakları vardır.
İkincisi, Osmanlılar Akdeniz medeniyeti içinde doğu ve batıyı
birleştirdiler. Tarihin klasik devirlerinde yaşayanlar, yalnız Yunanlılar,
Romalılar ve Şarklılardan ibaret olarak bilinmektedir. Osmanlı Türkleri,
Yunanlılar ve Romalıların ellerinde bulunan toprakların üçte ikisini
zaptettiler. Aynı hadise, Şark ülkelerinde de cereyan etti. Issus'ın
devrinden Menzikas'a kadar Anadolu bir çok bakımlardan
Avrupa'nın bir parçası olmuştu. Osmanlı İmparatorluğunu sadece bir Şark
devleti addetmek tarihi yanlış anlamak ve insan tabiatını tersinden ele
almaktır. Bu muazzam devletin yalnız arazisi Şark ve Garp topraklarından
meydana gelmiyordu. İçinde yaşayanlar da kültür ve hükümet sistemlerini
hem Doğudan hem de Batıdan almışlardı.
Üçüncüsü, Osmanlılar Hristiyanlardan da faydalanmışlardır. Bu
İmparatorluğun sınırları içinde yaşayanların tamamına Müslüman gözüyle
bakılıyordu. Bu sebeple çok kötü tesirler bırakan Haçlı seferleri,
Müslüman Türklerle Avrupalılar arasında aşılmaz bir mania yaratmış ; Doğu
ile Batı aleminin arasını tamamen açmıştır. Bu kötümser havanın üzerine
kurulmuş olan düşmanlık temelini bertaraf etmek mümkündür. Aslında Hazreti
İsa'nın Tanrılaştırılması, ve bir kaç başka mesele bir yana bırakılırsa
Hristiyanlıkla İslâmiyet arasında prensipçe büyük ayrılıklar yoktur.
Acaba Osmanlı istilasına uğrayan toplulukların mukadderatı sadece tabiyet
değiştirmek mi idi?
Yoksa bu insanlar her sahada yurtlarına bağlı ve tam bir ahenkle
aksamadan idare edilen gayretli bir milletin mensupları durumunda mı
idiler? Bu sorular Osmanlı Türklerinin karşısına çıkan ve halledilmesi
hemen hemen imkansız görünen çetin meseleleri teşkil ediyor; buna rağmen
Türkler bu işi çözmeğe cesaretle atıldılar.
İmparatorluk yönetiminde din birliği soru dışı kalıyordu. On altıncı
yüzyılda gerek içtimaî, gerekse kültür bakımından birlik, dinî inançlara
dayanıyordu. Mesele Batıda da, Doğuda da aynı şeydi.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu dört yüz sene evvel dinî işleri, dini
düşünceleri bugünkü Türkiye'nin yapmağa çalıştığı gibi bir kanaat ve
vicdan meselesi olarak telakki etmeseydi memleketin tarihi bambaşka bir
yöne çevrilirdi. Fakat Osmanlılar Avrupa'da ele geçirdikleri yerlerde bu
birliği ne kadar fazla temin ettilerse, insanlığa ve medeniyete de o
nisbette faydaları dokundu.
Osmanlı İdare Müessesesi
Osmanlı İmparatorluğunun idare müessesi uzun bir tecrübe devresinden
geçiyor. Yer yüzünde bu kadar büyük çapta ve o nisbette cesarete,
atılganlığa bağlı bir teşebbüs pek o kadar görülmüş değildir. Tarihte
bunun benzerlerini iki yerde görüyoruz: Biri Eflâtun'un ideal
Cumhuriyetinde ki bu, mefkureci bir hüviyet taşır. Diğer hakiki olanı da
Mısır Memluklarıdır. Eflâtun'un eserindeki idari müessese eski Helen
aristokrasisinin hudutları içinde çerçevelenmişti. Osmanlı idare müessesi
Memluk sis-
temine galebe çalmış ve ondan daha uzun ömürlü olmuştur. Amerika Birleşik
devletlerinde memleketin ücra köşelerinde kaba saba işlerle meşgul olan
insanlar başkanlık sandalyesine oturmuşlardır. Nazari olarak Katolik
kilisesi bir köylüyü papa mevkiine gelecek şekilde yetiştirebilir. Fakat
dikkat edilirse bu mevkilere namzet olanların Hristiyan dinine mensup
olmaları gerekmektedir. Osmanlılar bu namzetlerin çoğunu bile bile köleler
arasından seçtiler. Onlardan devlet bakanları yetiştirdiler. Sığırtmaçlar,
çobanlar saray memurları oldu; padişah kızlarıyla evlendiler. Babaları,
anaları yüzyıllardan beri Hristiyan olan delikanlıları, vali,
general olarak terbiye ettiler. Bunların arasında hilali yükseltmek,
salibi yok etmek için savaşan ordulara kumanda edenler bulunuyordu. Bu
idari müessese onlara: «Babanız kimdi biliyor musunuz?» Hatta «Türkçe
konuşabiliyor musunuz?» diye sormamıştır. Yüzlerini, yüz hat ve
ifadelerini incelemişler ve onlara: «Sen asker olacaksın, eğer liyakat
gösterirsen seni general yapacağız» veya «Sen ilim adamı olacaksın, eğer
içinde bir cevher taşıyorsan vali veya sadrazam olabilirsin» demişlerdir.
(Sayfa : 45)
Devşirme Usulünün Değeri
Devşirme usulü görünüşte zulüm, baskı ve merhametsizlik gibi bir tesir
bıraktığından derin bir infiale sebep olmuştu. Dini amiller de bu infialin
meydana getirdiği kin ve düşmanlık hislerini körükledi. Şüphesiz fertlerin
hürr'.y0tine inananlara karşı bu şekilde hareket, yani erkek çocukların
ailelerin-
den uzaklaştırılmaları davası müdafaa edilemez. Bu usul ayni zamanda ana
ve babanın evlatları üzerindeki haklarını da ortadan kaldırıyordu. On
altıncı asır Osmanlı felsefesinde bu gibi düşüncelere bilhassa Hristiyan
tebaa bahis konusu olduğu zaman yer verilmediği görülüyor. İlk bakışta bu
Devletin prensiplerinin Batı fikirleriyle telif edilemeyeceği
söylenebilir. Bunları bir yana bırakalım da hadiseyi olduğu gibi kabul
edelim; acaba bu sistem birbirinden mahrum edilen ebeveyn ve çocuklar
üzerinde ne gibi bir tepki yaratıyordu? Bu husustaki ebeveyn ve çocukların
kanaatı tamamen diğer düşünceleri cerh ediyor. Sözlerine itimat edilebilen
şahitler, devşirme sisteminin bütün anne-babalar üzerinde aynı tesiri
doğurmadığını söylüyorlar. Ayrılış sahneleri gayet acıklı oluyordu.
Bilhassa analar öz evlatlarının bağırlarından kapılarak meçhul ülkelere
götürülmesini görmektense onların ölümlerine şahit olmayı hemen hemen
tercih edecek raddeye geliyorlardı. Fakat ayni zamanda, bu çocukları günün
birinde zengin ve iktidar mevkiine geçmiş görmek ihtimali de mevcuttu.
Aile yuvasından on iki ila yirmi yaş arasında çekilip alınan bu gençlerin
ana ve babalarını unutacakları akıldan geçirilemez. Eğer servete ve refaha
kavuşur ve ömürleri vefa ederse bunlar hazan ebeveynlerini arayıp
bulurlardı. Tarih kanuninin veziri Maktul İbrahim Paşanın bu şekilde
hareket ettiğini gösteriyor. Babalar evlatları önüne çıkan böyle bir
fırsatı annelerden daha ziyade takdir ediyorlardı. Ekseriyetle bu takdir
ebeveynin Hristiyanlık kanaatlerinin, daha doğrusu imanlarının kuvvetli ve
zayıf olmasına göre değişiyordu. Birçokları oğullarını genç yaşta
evlendiriyorlardı. Çünkü evlilik bu
usulle devlet emrine girmeğe mani idi. Bir kısım anne ve babalar da nakdi
bedel yanı muayyen bir ücret vermek suretiyle devşirmelikten muafiyet
kazanıyorlardı. Birçok ebeveyn bunun aksine çocuklarının devşirilmesinden
memnundular. Çünkü onların kendileri gibi düşkün ve fakir kalmaktan
kurtulacaklarını, kabiliyetlerine uygun birinci sınıf bir tahsil görerek
ilerde servet ve mevki sahibi olacaklarını biliyorlardı. Hakikaten, bu
çocukların anne ve babalarından çoğu devşirme sisteminin bir yük olmaktan
ziyade büyük bir imtiyaz olduğu kanaatinde idiler. Bunda haklı idiler.
Birçok hallerde Türk anne ve babalarının kendilerini kıskandıkları vaki
olmuştur. Bu Türkler Hristiyanlara para veriyorlar ve öz evlatları için,
tıpkı o ailenin Hristiyan çocukları gibi Hristiyan adı altında
beyannameler yazdırıyorlar ve bu şekilde padişahın kölesi olarak hizmete
girmelerini sağlıyorlardı. Dini intiba, siyasi nazariyeler bir tarafa
bırakılırsa, devşirme usulünün anne ve babalara hiç bir surette
kötülüğünün dokunmadığı görülüyor.
Bizzat çocukların durumları da aynı mülahaza ile tetkik edildiği zaman
vaziyetin onlar için de muvafık ve müsait olduğu görülüyor. Devşirme
şeklinde padişah hizmetine alınan gençler baba ocağından ayrıldıkları
zaman çok küçük yaşta olduklarından bu ayrılışın acısını pek o kadar iyi
idrak edemiyorlardı. Dini kanaatleri de esaslı surette kafalarına
yerleşmemişti. Yaşları itibariyle dinç ve damarlarında dolaşan kan enerji
ile dolu idi. Her genç gibi geleceğe karşı büyük ümitler besliyorlardı.
Kabiliyetleri kadar geniş belki de hayallerinde bile göremeyecekleri bir
istikbale doğru yollanmışlardı. Bu
suretle dünyanın en iyi askeri eğitimini gören bu çocuklar servete,
refaha parlak bir istikbale kavuştular. Yukarıda arz edildiği gibi, dini
ve içtimai meseleler bir tarafa bırakılır ve durum tarafsız olarak tetkik
edilirse devşirme çocukların bundan daha parlak bir geleceğe sahip
olamayacakları bariz olarak anlaşılır. (Sayfa : 53)
Osmanlılarda Köleliğin Mahiyeti
Osmanlılarda kölelik Anglo-Sakson'ların tatbik ettiklerinden tamamıyla
farklı bir müessese idi. Köleler arasında siyahlar ve beyazlar diye bir
ayrılık gözetilmiyordu. Renk farkı olan yerlerde de Müslüman adetleri
gereğince bu değişiklik nazarı itibara alınmıyordu. Kölelik bir leke, yani
utanılacak bir şey de telakki edilmiyordu. İslâmiyetin tanıdığı fert ya
hür yahut köle idi. Azat edilenlere para vesaire ile tavassut eden bir
sınıf da yoktu. Sahipleri ellerindeki köleleri serbest bırakabiliyorlar ve
bu hayırlı işten dolayı da Tanrı tarafından mükâfatlandırılacaklarına
inanıyorlardı. Azat edilen köle serbest olur olmaz hür insanların bütün
haklarına sahip olabiliyordu. Kölelik silinmez bir damga değildi.
Kurtuluşu gayet kolay olan arızi bir şeydi. Aristo'nun, «Bazı insanlar
esir olmak için doğarlar.» Safsatasını Hazreti Muhammed'in dini kabul
etmiyor. «Köleliğin hayrete ve takdire layık olan kumaşı», böyle
dokunmuştu. Tarih bir sürü esaret, kölelik müesseseleri görmüştür. Fakat
hiç birinde köle Osmanlı müessesesinde olduğu kadar kuvvetli, şerefli,
ihtiyaçları teminat altına alınmış, mükafat görmüş daha muti ve kanaatkar
değildi.
Dini Yaymada Saikler
Bu dini gayret ve faaliyetin gayesi Çandarlı Kara Halil Paşaya atfedilen
aşağıdaki sözlerden çok belirli olarak anlaşılıyor. Halil Paşa, yeniçeri
ocaklarını kuran zattır. Onun sözlerini bize ulaştıran on altıncı asrın
başlarında yaşayan şair-vak'anüvis İdris'dir. Burada şüphesiz başka
yazılarında olduğu gibi gününün intiba ve fikirlerini açıklıyor.
«Fethedilen bir memleketteki insanlar o memleketi fethedenlerin
esirleridir. Malları, mülkleri, kadınları ve çocukları onun meşru
tasarrufu altına girer. Çocukları cebren Müslüman yapmak, asker olarak
dine hizmet ettirmek üzere yetiştirmek onların bu dünyada saadetlerine,
ahrette ebediyen necat ve felah bulmalarına çalışmak demektir.»
Büyük Peygamber Hazreti Muhammed'in bir hadisi şerifine göre her çocuk
İslâm fıtratı üzerine doğar. Hristiyan çocuklarından müteşekkil bir ordu
sayesinde kafirler arasında da ihtida gayretinin uyanacağı muhakkaktı. Bu
suretle orduya giren her yeni asker yalnız zaptedilen ülkenin gençleriyle
değil düşman saflarından kaçanlarla da buluşacaktır. Aynı memleketten
gelmiş olmaları veya yeni durumlarını kabul eder gibi görünmeleri
kendilerini müminlerle birleştirecektir. Bu neticeler eninde sonunda dine
dayanıyor ve tamamen dini hisleri ve arzuları ifade ediyor. Bu arzu büyük
sayıda insanları hidayete erdirmek ve din uğruna savaşan orduyu
kuvvetlendirmekti. (Sayfa : 63)
İhtida Talebi ve İhtidada Samimilik
Bu sistemde ihtida başlıca gaye idi. İslâm dinini kabul edenler göze
giriyor ve ilerliyorlardı. Gençler hakikaten Müslüman olmadıkça
mevkilerine intibak edemiyorlardı. Bir Osmanlı cengaverinin devlet adamı
olmak için haiz olması gereken şartların başında din değiştirmek
geliyordu. Müslüman olmadıkça bu sistemin hem askerlik hem de devlet adamı
olmak için gereken ilham kaynağından faydalanması imkanı yoktu. İslâmiyeti
kabul etmenin mecburi olduğuna dair ortada bir emare görünmüyor. (...)
Devlet hizmetinde esas dinini muhafaza eden bir kaç kişi var. Çocuklukta
edinilen kötü düşünceler ve hisler zamanla ortadan kalkıyor; çocukluğun
hareket tarzı fertler üzerinde kuvvetli tesirler hasıl ediyor. Parlak bir
istikbal cazibesi bu işte büyük rol oynuyordu. Neticede, zıt fikirler
olmayınca, zamanla Müslüman dininin doğruluğu ve yegane hakiki yol olduğu
tebarüz ediyordu. Hristiyanların bu işi şeytani bir tertib diye tavsif
etmelerine şaşmamalı.
Mamafih eldeki kayıtlar padişah hizmetinde olan bazı kimselerin zahiren
ihtida etmiş gibi görünmelerine rağmen eski inanışlarını muhafaza
ettiklerini de göstermektedir. (Sayfa : 66)
Eğitim Planı
Eflatun, eğer Osmanlıların tatbik etmekte oldukları eğitim sistemlerini
görebilseydi ondan çok
kuşkulanacaktı. Hoşuna gitmeyecek bazı noktalar istisna edilirse tasvip
edeceği güzel taraflar şunlar olabilirdi: Ömür boyunca devam eden tahsil,
ruh ve bedenin eşit derecede eğitimi, askerlik ve sivilliğin. ayrılması
(tam manasıyla olmasa bile)' aile bağlarıyla ilişiği kalmamış,
nisbeten bağımsız bir ordu,. ferdin devletin idare sistemi tarafından sıkı
bir murakabeye tabi tutulması ve hepsinin üstünde hükümetin akıllı
insanlar tarafından idare edilmesi. Bu, Osmanlı sisteminin temelini
kuranların Eflatunu. yakından tanıyıp tanımadıkları bilinen bir şey
değildir. Fakat tatbikat sahasında Osmanlılar, Eflâtun'un prensiplerine
iyice yaklaşmışlardır. Hatta bazı. hususlarda Eflatunu da geçtiler.
Bir makamın babadan oğula intikali, işlere bir yön verebilmeyi temin için
şahsi kabiliyetlere yetki ve değer vermek, kuvvetleri denkleştirmek
suretiyle istikrar ve devamlılığı sağlamak ve Osmanlı Sistemini büyük bir
imparatorluğu çevirecek hale sokmak, onların Eflatun'a nisbetle
üstünlüklerinin başlıcalarıdır.
İdare müessesesi tam bir anlayış içinde talebelerin daimi surette devam
etmekte oldukları bir mektep demekti. Talebe bu mektepte daimi bir kontrol
ve zapturapta tabi tutuluyor ve kademe kademe ilerliyordu. Kabiliyet ve
çalışmalarına göre mükafat görüyorlar, fakat buna karşılık cezalar da ayni
şiddetle çok ağır oluyordu. Bu cezalar çok defa cellad önünde kelleyi
vermek derecesine kadar ileri gitmiştir.
Bu sistem, idare müessesesinin evvelemirde harp ve hükümet idaresi
elemanları yetiştiren bir mektep olduğunu göz önünde tuttuğundan talebeyi
mu-
ayyen bir hadde kadar her bakımdan tetkik ve kontrol ediyordu.
Talebeler bedeni yönden olduğu kadar ruhi cihetlerden de en iyi eğitime
göre yetiştiriliyorlardı. Bu ruhi eğitim esnasında Müslümanların yaşayış
tarzıyla imtizaç edebilmeleri için gerekli olan bilgiler de veriliyordu.
Liyakat gösterenler, ayrıca, İslâm kanunlarının dayanağı olan fıkıh ve
kelam ilimleriyle, şark lisanlarını öğreten sıkı bir öğretim devresinden
de geçmek zorunda idiler. Böylece öğrencinin dini inançları, ruhi ve
bedeni hayatı, sistemli bir şekilde kontrol altına alınmış oluyordu.
İşi bu şekilde mütalaa edersek Osmanlı eğitim planının herhangi bir Garp
ilim müessesesininkinden daha şümullü olduğu meydana çıkar. Batılı
orduların subayları ruh ve bedenin gelişmesini sağlayacak şekilde tahsil
görür ve teşkilatlandırılırlar; fakat dini dersler okumazlar ve hükümet
idare mekanizmasını bilmezler. Büyük Amerikan demir yolu ve imalat
kumpanyalarının, memurların eğitim ve terfileri için tatbik ettikleri
metotlar vardır: Bunlar meslekte uzun müddet devam, liyakata dayanan terfi
ve alt basamaktan üste kayan yükselme imkanları bakımından Osmanlı
müessesesine az çok benzerler. Bunların verdikleri eğitim yüksek teknikten
ibarettir. Ruhi terbiye yönünden Türklerinkine benzeyen tarafı yoktur.
Osmanlı Eğitim planı umumi kültürde daha esaslı başarılar sağlıyor. Batı
müesseseleri ve eğitim sistemleri her ne kadar ilmi tedrisatlarının sahası
ve mahiyeti bakımından Osmanlı eğitim planının çok üstünde ise de pratik
neticeleri bakı-
değildir erken kesilir. Osmanlı müessesesinin, yani .sisteminin çok üstün
olan şümulü o müesseseyi teşkil eden azaların kölelerden ve devşirmelerden
müteşekkil olması idi. Sahipleri bu köleleri kendilerine daha esaslı
hizmet etsinler diye uzun müddet mektepte tutabiliyorlardı. Ayni zamanda
mükafat cezadan daha tesirli ve kudretli sayılıyordu. Bunlar her talebeden
en fazla verimi alacak ve onları o şekilde çalışmaya ve gayret göstermeğe
teşvik edecek surette tertip ediliyordu. (Sayfa : 71)
Enderun Mektebi
Kanuni devrinde yaşayan Menavino adındaki Venedikli bir yazar, yeni oda
denilen seksen ila yüz öğrencisi bulunan bir okulun tahsil süresini
anlatıyor:
«Bir çocuk okulda beş, altı gün kaldıktan sonra ona elifbayı öğretmeye
başlıyorlar. Mektepte dört muallim bulunuyor. Bunlardan biri ilk yılda
okumayı talim ediyor. Diğeri Arapça Kur'an ve dinin esaslarını gösteriyor
ve izah ediyor. Üçüncü bir hoca da Fars dilini öğretmekle meşgul oluyor ve
bir ay da yazı meşk ettiriyor; fakat yazı dersleri ihtiyaridir. Dördüncü
muallimin ödevi de edebi veya alelade Arapça kitaplar okutmaktır.
«Bu çocukların ilk yıl günde iki, ikinci yıl üç, üçüncü yıl dört akçe
tahsisatları var. Bu tahsisat her sene artıyor. Mektep kendilerine senede
iki kat al renkli elbise ve yazları da beyaz bir takım veriyordu.
«Disiplin, belirli bir ölçü dahilinde olmakla beraber çok sertti. Genç
öğrenciler kabahat yaptıkları
zaman günde bir defadan fazla olmamak üzere falakaya çekilirler ve
tabanlarına en çok on değnek vurulurdu. Onar onar ayrılmış talebe grupları
harem ağalarının gece gündüz nezareti altında idiler.
«Mutlak itaat, adab-ı muaşeret, nazik muamele, iffet ve namus üzerinde
hassasiyetle ve ısrarla duruluyordu. Gençlerin okulla ilgisi yirmi beş
yaşına bastıkları zaman kesiliyor ve mezunların çoğu muvazzaf atlı
birliklere veya Babıali sipahilerine veriliyordu. Bunlar okulu
bitirdikleri zaman bir veda merasimiyle teşci edilirlerdi. Padişah
mezunları şahsen birer birer taltif eder ve yeni vazifelerinde de iyi
davranarak temayüz etmelerini temin için teşvik-âmiz sözler söylerdi. İş,
bu kadarla da kalmaz ve kendilerine işlenmiş bir hil'at ve en güzel
atlarından birini hediye ederdi. Ekseri zaman nakdi mükafat da verdiği
olurdu.
«Huzuru şahaneden aldığı hediyelerle ayrılan mezunlar cümle kapısına
kadar geçirilir ve orada muzafferane bir tavırla atlarına atlayıp saraydan
bir daha dönmemek üzere ayrılırlardı.» (Sayfa : 77)
Harem
İnsan kafasında, her şeyi bir diğeri ile muvazi yürütmek meyil ve
istidadı olduğundan yani taklide mütemayil olduğundan Harem-i Hümayun da
Enderun Mektebinin bariz vasıflarını taşıyordu.
Hareme yeni alınan kızlar için iki oda ayrılmıştı. Burada onlara ev işi,
dikiş, nakış ve gergef öğretildiği gibi adab-ı muaşeret ve tarzı hareket
dersleri de veriliyordu. Kızlar orta yaşlı bir kalfa kadının
nezareti altında olmak üzere onar onar gruplara ayrılmışlardı. Musiki ve
raksa karşı kabiliyet ve alakası olanlar bunları, ilme karşı istekliler de
okuyup yazma tahsil ediyorlardı.
Hepsi de büyük bir ihtimamla İslâm terbiyesiyle yetiştiriliyorlardı.
Enderun'dan yetişenler gibi bunlar da yirmi beş yaşında saraydan çıkarılıp
ya sipahiler veya resmi memurlarla evlendiriliyorlar. ve aile yuvası
kuruyorlardı.
Liyakata Dayanan Terfi
İnsanlık tarihinde Osmanlı siyaset müessesesinin bir eşine daha tesadüf
edilemeyeceğine inanmak için ortada bir çok sebepler mevcuttur. Aynen
idare müessesesinde olduğu gibi uzun zamanlar bunda da sırf zeka ve bilgi
hakim rol oynadığından şaşmadan esas plan ve gayesine sımsıkı sarıldı ve
ondan ayrılmadı.
Atina demokrasisi orta derecede bir zeka seviyesine erişmişti. Fakat
kendi yönünden eşsiz olan bu zekanın tesirinin baskısı altında müstesna
kabiliyetler ayrı bir eğitim görecekleri yerde çeşitli unsurlar onların
cesaretlerinin kırılmasına sebep oluyordu. Zamanımızın serbest ve hür
demokrasileri istidat ve kabiliyetli fertlere yükselmek ve önlerine çıkan
aşılmaz maniaları aşmak fırsatını veriyor. Bu sistemler şüphesiz nazari
bakımdan Osmanlı şekli idaresine umumi olarak üstündür. Çünkü modern
demokrasi, ferde daha fazla serbesti veriyor; fakat Osmanlının tarzıyla
mukayese edildikte bunların kifayet, fırsat verme ve mükafatlandırma
cihetlerin-
den kör, şekilsiz ve müsrifane oldukları görülüyor. Müşahitler arasında
Kral Beşinci Şarl'ın Babıali nezdinde siyasi mümessili olan Busbecq'in
Osmanlı usulünün ziyadesiyle tesiri altında kaldığı görülüyor. Bu zat
bakın ne diyor:
«Eğer bir adam namussuz, tenbel ve dikkatsiz ise merdivenin alt
basamağında herkesin hakareti, altında kalır, yükselemez. Bunlar, yani bu
sıfatlar Türkiye'de şerefsiz şeylerdir. Bundan dolayıdır ki Türkler bütün
giriştikleri işlerde başarı gösteriyorlar, etrafa kumanda ediyorlar ve
İmparatorluklarının hudutlarını günden güne genişletiyorlar. Bu fikirler
bizim düşünce ve hareketlerimize uymuyor. Bizde liyakata yer verilmiyor.
Her şey doğuştaki asalete istinat etmekte, amme hizmetinde ilerlemek için
yegane yol, doğuştaki asaletin sağladığı imtiyaz ve itibardır.»
Cezalar
Osmanlılar idare şekille rini tehlikeli durumlara sokacak, onun
çalışmasını sekteye uğratacak, birliğini bozacak elemanları kullanmamağa
çok dikkat ederlerdi. Zafiyete karşı bir sempati olmadığı gibi mazeret te
kabul etmezlerdi. Bir hükmün infazı tecil edilmez ve yersiz merhamet
gösterilmezdi.
Sultan Süleyman'ın ağır cezaları tatbike kalbi razı olmadı. Fakat
neticede başka şekilde hareket imkanı kalmazsa, çok dertleşirdi. Cerbe
zaferinden sonra pek o kadar fazla sevinmediğine hayret edilmemeli.
"Feleğin bütün cilvelerine karşı" nefsini terbiye etmiş olan bu muhteşem
ihtiyar o kadar kendi
hislerine hakimdi ki zafer gününün bütün gösteri ve alkışları koca
padişahta bir sevinç emaresinin görülmesine sebep olamadı.
Milyonlarca insanın mukadderatına hükmeden Kanunî'yi şartlar katı
yürekliliğe sevketmiştir. Gönlünde neş'e ve surure yer ayırmamıştır.
İnsanlık tarihinin en büyük hükûmdarının böyle hasletlere sahip olabilmesi
için kendisini de sıkı bir disipline tabi tuttuğu anlaşılıyor. (Sayfa :
88)
Osmanlı Ordusunun Disiplin Ve Gayreti
Çağdaş müşahitler Türklerin savaşmağa karşı' olan istekleri ve
ordularının fevkalade disiplininin hayranı olmuşlardı.
Sükun, intizam, ordugahlarındaki temizlik, lüzumunda hapis veya idam
cezaları gibi müeyyidelerle desteklenen mutlak itaat, uzun yürüyüşlere, az
gıdaya razı olmak, savaşa karşı iştiyak, muharebede, şevk, disiplindeki
mükemmeliyet, nefs'i kontrol, gayeye sadakat bütün bunlar Türk
askerlerinin mucizevi hasletlerinden bazılarıdır.
Şimdi şahitlerden bir kaçını hulaseten dinleyelim:
*
**
«Türkler savaşa düğüne gider gibi gidiyorlar.» (Tractatus, eh. XI.
Marginal summary.)
*
**
«Dünya yüzünde hiç bir prens gerek iaşe ve ge-
rekse teçhizat bakımından böyle ordulara sahip değildir. Zapturaptı son
derece mükemmel olan bu kuvvetlerin bir konağa indikleri zaman bir
kargaşalık ve sıkıntı meydana getirmeleri de ayrıca takdire değer.» (
Chalcocondyls, 135)
*
**
«Türk hükümdarı, tebaası tarafından en ziyade hürmet ve itaat
gösterilendir.» (La Broquiere, . .Sayfa 273)
«Askeri disiplinleri dürüstlük ve sertlik cihetlerinden eski Yunanlıları
ve Romalıları kolaylıkla ,geçecek derecededir.» (Giovio, Commentarius, 83
- Condersed -)
*
**
«Türkler bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler:
Komutanlarına derhal itaat ederler; savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar;
uzun müddet arpa ve su ile iktifa ederek ekmek, su istemezler ve şarap
içmekten nefret ederler.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türk ordusunda sulh ve sükun hüküm sürer. Ecdatlarından miras kalan
askeri disiplin ve sert kanunların neticesi budur.» (Busbecq, Life and
Letters, i, 293)
*
**
«Gayret ve dürüstlüğün muharebede ne kadar ileri gittiğini görmek çok
hayret verici bir şeydir.
(... ) Eğer askerler hırsızlık ederler veya dövüşürlerse kelleleri gider
veyahut bir hayli sopa yerler.»
(Postel, i, 129)
*
**
«Yer yüzündeki en ilahi disiplin Türk askerlerindedir. » (Postel, iii,
31)
*
**
«Doğrusu disiplin hiç bir yerde bundan daha iyi, itaat bundan daha
kuvvetli olamaz.» (Morosini, 261)
*
**
Türklerin yukarıda zikredilen yüksek meziyetleri onların müthiş ve
korkunç kuvvetlerinin meydana çıkmasına amil olmuştur. Öte yandan hem
hudutlarını genişletmek hem de bağlı oldukları dini yeryüzüne yaymak için
yaptıkları savaşlarda askeri disiplinle beraber sağlam seciyeleri ve
kararlı olmaları da rol oynamıştır.
İşte bu vasıflar sayesinde İmparatorluk muayyen bir şekilde büyüdü.
(Sayfa : 108)
Ordunun Bütünlüğü
Ordunun esas bütünlüğü hazarda silahlı kuvvetleri teşkil eder ve doğrudan
doğruya. Padişahın şahsı malı sayılır; piyade ve süvarilere ve onların
hükümdara karşı olan bağlılıklarına dayanır. Ana vatandan başka yerlerde
beslenen orduların tek başlarına büyük seferlere iştirak edecek kuvvette
olmamaları Osmanlı gücünün aleyhine oldu ve bu yüzden zarar görüldü.
Böylece Padişahın Başkomutanlığı altında birleşen muhteşem ordu Osmanlı
idare müessesesinin büyüyen İmparatorluğa tam manasıyla hâkim olmasına
mani oldu ve Osmanlı fütuhatını sınırladı. Padişahın ancak bir kolu vardı,
bu kol uzun ve kuvvetli bir koldu, fakat muayyen bir mesafeye kadar
ulaşıyor ancak tek bir yöne yumruk atabiliyordu. (Sayfa : 111)
Sarayda Merasim
(Busberq'in tasvirlerinden özet)
«Padişah divanı içlerinde yüksek rütbeli memurların bulunduğu kimselerle
kurulu idi. Bunlardan başka saray muhafızları, sipahiler, garipler,
ulufeciler ve bir çok yeniçeriler bu meyanda hazırdılar. Şu kar gibi beyaz
ipeklilere bürünmüş kavuklu başlardan husule gelen insan deryasına bakın!
Şu her cinsten her renkten akıllara durgunluk veren kaftanları tam tarif
etmeğe vaktimiz yok. Her taraf altın, gümüş pırıltılarıyla ışıl ışıl!
Kelimeler bu tabloyu resmetmekten aciz kalıyor. Bunlar benim o ana kadar
gördüğüm en güzel manzarayı teşkil ediyordu.
Bütün bu haşmet ve debdeye rağmen sadelik ve ekonomi birbirleriyle
mezcedilmişti. Herkesin elbisesi mevkii ne olursa olsun. Ayni biçimdi.
Elbiselerin üzerinde bizim Avrupa usulünde olduğu gibi çok paraya mal olan
ve kısa zamanda eskiyen lüzumsuz süsler mevcut değil. Türkiye'de ipek ve
kadife çok ucuzdur. Terzi ücretleri bir dukayı geçmez. Bizim Türklerin
giyinişlerine şaştığıU1 z kadar onlar da bizimkilerine hayret
ettiler.
«Türkler ayak bileklerine kadar uzanan kaftanlar giyerler. Bu kaftanlar
onları heybetli gösterir. Halbuki bizim kostümlerimiz o kadar kısa ki
vücudu iyice örtmediği için vücudun biçimsiz taraflarını teşhir
ediyor.
«Bundan başka bizimkiler insanı kısa boylu gösterdiği halde Türk
entarileri uzun boylu tesiri uyandırmaktadır.
«Bu muazzam kalabalıktaki sükun ve intizam beni hayrete düşürdü. Böyle
kalabalıklara has olan bağırtı, çağırtı, itişme ve kakışmadan ortada en
küçük bir eser bile yoktu. En ufak bir rahatsızlık vermeden herkes rütbeye
göre ayrılan kısımda yerini aldı. Türkçede reis anlamına gelen ağa
payesindeki adamlar oturuyorlar, diğer askeri şahıslar ise içlerinde
generaller de dahil olmak üzere ayakta duruyorlardı.
«Topluluğun en göze batan tarafı meydanın bir tarafında uzun bir saf
halinde duran bir kaç bin yeniçeri idi. O kadar sessiz ve kımıldamadan
durabiliyorlardı ki uzaktan kendilerinin insan veya heykel olup
olmadıklarına bir türlü karar vermeden nihayet biri selamımı söyledi.
Bütün başların selamımı iade etmek üzere eğildiklerini gördüm.
«Müderrislerin maaşları yüksekti, dereceleri arttıkça zam alırlardı.
İstanbul, Bursa, Edirne ve diğer şehirlere mensup olmak üzere üç gruba
bölünmüşlerdi. Okuttukları derse göre on dereceye ayrılan bu zevatın
yalnız İstanbul'daki sayısı takriben dört yüzdü. Diğer şehirlerde olanlar
veya bütün sınıflardan gelmeyenler kadı olurlar veya daha aşağı mesleklere
girerlerdi. Yüksek adli makamlara ta-
lip olanların on dersten geçmeleri mecburiyeti vardı. (Sayfa : 180)
*
**
Tahsil mecburi değildi. Müesseseler ferdi kabiliyete dayandığından
Müslüman çocuklarının hepsine şamil olamıyordu. Fakat çocuğuna okuyup
yazma öğretmek veya Arapça tahsil ettirmek isteyen, onun okumayı
gerektiren bir mesleğe girmesini arzu eden anne ve babalar böyle bir
fırsattan mahrum değildiler. Bundan başka ilk okullarda tahsil parasız
olduğu gibi bazen öğrencilerin iaşe ve masrafları da temin edilirdi,
medrese talebelerine de kısmen bakılırdı. Hukuk mekteplerinde burs
verilirdi.
İslâm memleketlerinde en az on ikinci, Osmanlı İmparatorluğunda on
altıncı asra dayanan bu sistem, Müslüman çocuklarına iyi bir tahsil
fırsatı sağlıyordu. Hristiyanlar son zamanlara kadar böyle imkanlara sahip
olamadılar. Osmanlılar tahsile çok kıymet verirlerdi, fakat zamanın
ilerlemesiyle muhafazakarlıkları bu faydalı müesseseleri zararlı şekle
soktu. Gerek öğretim sisteminde, gerekse çalışma tarzında asırlar geçtiği
halde bir değişiklik yapılmadığı için talebelerini vaktiyle ilmin son
saflarına ulaştıran bu müesseseler kifayetsiz hale düştüler. Başka
milletlerin çoktan geçtikleri ve geride bıraktıkları kademelerde kaldılar.
(Sayfa: 203)
Müftülerin Kuvveti
Yavuz Sultan Selim'in fikrinin devlet adamı gözü ile bakıldığı zaman çok
parlak ve ileri görüşlü
olduğu meydana çıkar. Bu fikri tatbik edebilseydi İslâm müessesesi için
büyük bir üstünlük sağlayacaktı. İlk bahiste belirtildiği gibi Osmanlı
İmparatorluğundaki Hristiyan kiliseleri Müslüman müessesesine cephe almış
karakterde bir teşkilata sahiptiler. Bunların ortadan kaldırılması
Türklere bütün sahayı serbest bırakacaktı. Bu takdirde İslâm müessesesinin
neticede İmparatorluğa veya bütün dünyaya bir fayda sağlayıp sağlamayacağı
bir tahmin konusu olduğu gibi onun münakaşasının yeri de burası değildir.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu bu teşkilattan temizlenseydi, dikkati çekecek
bir birlik hasıl olacaktı. Bu teşkilat, yani kilise teşkilatı eski,
kuvvetli ve adeta dokuz canlı idi. Hristiyan tebanın bütün ümitlerini
sinesinde besliyor ve kuvvetlendiriyordu. Bunlar ayakta durdukça
imparatorluk milletlerinin birbiriyle kaynaşmaları mümkün değildi.
Kiliseler, kendi cemaatlerinin milliyet hislerini söndürmediler. Bu hisler
sayesinde İmparatorluğun büyük parçaları üç asır sonra ana vatandan koptu.
Eğer Yavuz gayesine ulaşsaydı, Yakın Şarkın tarihi bugünkünden çok daha
farklı olurdu. Fakat şeriatın koruyucusu olan müftü de kendi nokta-i
nazarından haklı idi. Hristiyanların durumu sağlam bir Kanuni temele
istinat ediyordu. (Sayfa : 211)
Bütün Olarak İdare Müessesesi
Fakat, on altıncı asırda bariz bir arzu vardı. Bu arzunun temeli,
büyüklüğü müdrik olmak, kuvvet iftarı, İslâmiyete sadakat, hükümeti iyi
nizama sokmak, akıllıca idare etmek, tebaalarına mümkün olduğu kadar
yumuşaklıkla muamele etmek gayesiy-
le atılmıştı. Kanuni bir çok çetin meseleleri ele aldı ve dirayetli
memurları vasıtasıyla devletinin işlerini nizama soktu. Daha daimi
neticelere ulaşamamasının sebebi, vazifesinin insan takatinin üstünde çok
ağır bir yük olmasıdır. Sultan Süleyman'ın İmparatorluğunu misli
görülmemiş yüksekliklere çıkaranlar perişan ve sefalet içinde hayat süren
köylülerin ve çobanların çocukları idi. Hemen hemen hepsi umumi yarı
şehirli ana ve babaların sulbünden geldiler. Bu genç insanlar nasıl
yükseldiler? Onlar yükseleceklerini kuvvetle ümit ederek, derin bir
itimatla, o mevkie gelmelerini temin eden kişilere kendilerini nasıl kabul
ettirebildiler?
Eğer bu adamlar yükselmelerine yüksek mevkiler işgal etmelerine rağmen
cahil ve dar fikirli kalsalardı Osmanlı Tarihindeki hadiseler bugünkü
kadar şayanı dikkat olmazdı. Bu insanların hakikaten kültür sahibi ve
münevver şahıslar oldukları çok açıktır. Bunların bugün yaşayan torunları
Garp milletleri arasında nadiren görülen tipte ince ruhlu adamlardır.
Cemiyet için, savaş için, hükümet için adam yetiştirmek Osmanlı idare
müessesesinin iktidar ve daimi bütünlüğünün bir eseridir.
Son günlerde olduğu gibi bu müessesenin şiddetli darbelere, büyük
kayıplar pahasına dayanabileceği mukadderdi. Bu korkunç darbeler içinde
ana müesseseyi teşkil eden tali müesseselerin muhasım guruplara ayrılması
ve esas prensiplerden uzaklaştırılması gibi hareketlerin yanında içerden
ve dışardan hücumlara maruz kalmasına rağmen binayı teşkil eden esas çatı
yıkılmadı. Tam çökeceği kanaati hasıl olduğu zamanda kendisine her zaman
can yoldaşı olan İslâm müessesesi bu imparatorluğun hayat
kıvılcımını iki asırdan fazla bir müddet yaşattı. Hatta bugün bile onun
kaybolmayan ruhu bambaşka, yepyeni bir meşaleyi alevlendireceğini
vaadediyor.
Bu yeni meşale eski müessesenin hareketlerini sekteye uğratan tahdidatı
yakıp ortadan kaldırdığı için daha fazla nur saçacak ve bu nur sayesinde
muktedir fertler imanlarını muhafaza edeceklerdir.
Bu ışık ayni zamanda o fertlerin tahsilde ileri gitmelerini,
kaldıracakları kadar mesuliyetle, kendilerine itimat edilmesini mümkün
kılacaktı.
İşte burada maziyi devam ettirecek olan yeni Türkiye'nin istikbaline
karşı olan ümitler saklı bulunuyor. Bugün bile kıymetli fikirler
verebilecek olan Osmanlı idare müessesesi İmparatorluğun iptida devresinde
dünya çapında ehemmiyeti olan bir şeydi. Titizlikle, dikkatle seçilmiş
çeşitli malzemeden kendisine metin, dayanıklı ve sade bir bina inşa
etmişti. Küçük devletleri, birbirinin hasmı olan milletleri bir araya
toplayarak iyi idare edilen sürekli, uzun ömürlü bir İmparatorluk meydana
getirdi. Kanuni Sultan Süleyman saltanatı zamanında servet, haşmet, kuvvet
bakımından hiç bir insan yapısı Osmanlı idare müessesesine eşit olamamış
ve onun kadar süratli harekete geçemediği gibi yurt içinde ve dışında
onunki kadar esaslı hürmet telkin edememiştir. (Sayfa: 194)
İslâmiyet Müessesesine Umumi Bir Bakış
Özet halinde bir kaç kelime Osmanlı İmparatorluğundaki İslâmiyet
müessesesinin kısa bir tari-
fini çizecek. Bu müessese peygamber Hazreti Muhammed'in hayatı ve
çalışması üzerinde kurulmuş bir sistemi temsil ediyor ve yaşatıyordu. Bu
sistem fertlerin dünyevi hayatlarının bütün cepheleri, ebedi ahret alemi
için olduğu kadar teşkil ettiği devletin varlığı hususunda da yeterlik
iddia ediyordu. İslâmiyet yalnız kendi mensubu olan Müslümanlar için değil
aynı zamanda gayri müslim tebaa ve ecnebi misafirlere de yer ayıran ve
mevkii veren bir dindir. Bu müessesenin kudreti bütün Osmanlı
İmparatorluğunu kaplamış hatta siyasi müsahebenin sınırlarını da aşmıştı.
İslâm müessesesi en nihayet bütün kuvvetini imparatorluğun Müslüman doğmuş
nüfusunun eline bağlılığından, sevgisinden ve kuvvetli imanından alıyordu.
Bütün Müslümanların ayni mezhep ile aynı itikatta olmadıkları muhakkaktır
ve bir çok mezheplerin amelleri de Hanefi mezhebinin mukaddes kanunlarına
pek uymaz. Fakat buna rağmen kuvvetli ve itibarlı dinlerine bağlıdırlar.
Hz. Muhammed'in yolundadırlar. Bir anlamda İmparatorlukta yaşayan bütün
Müslümanlar bu müessesenin üyeleri idiler. On altıncı yüzyılda her hangi
bir insan kendi çocuğunun bu teşkilatın çerçevesi içinde çok yüksek bir
mevkie çıkabileceğini ümit edebiliyordu. Çünkü bütün istenilen çalışkanlık
ve tabii istidattı. Her yerde okula gitmek fırsatı hemen hemen mevcuttu,
talebe bir kere istidadını gösterince tahsil için yakınlarına yük olmazdı.
Padişahların, dindar fertlerin geçmişlerinin ruhlarını şâdetmek gayesiyle
sağladıkları mali yardımlar bu gençlerin okuma alanında ileri gitmelerine
sebep oluyordu. İslâm müessesesi esas itibariyle demokratikti. Hazreti
Muhammed'in şeriatına tabi olan imparatorluk içindeki butopluluk tam bir
ahenk ve salabetle birleşmişti. Bütün müminler Allah'ın indinde eşittiler
; hepsi de bu sistem içindeki şerefli mevkilere yükselmek için müsavi
derecede fırsatlara sahiptiler. Bu müessese dahilinde dinin manevi
sahasında temayüz etmek peygamber sülalesine veya doğuştaki asalete
dayandığı halde tesirli ve önemli amme işlerinde mevki sahibi olmak için
şer'î kanunlara tam bir vukuf lazım idi. Öğretmenler, kanun yapanlar ve
kadılar gibi üç şerefli mesleğin adamları üstün şekilde planlanmış
mükemmel bir öğretim sisteminde aynı ders kitapları ve aynı fikirlerle
yetişiyorlardı. İster İstanbul'da, ister Kırımda ister Cezayir'de,
Budapeşte'de, Kahire'de olsun şeriatı Muhammediyenin şümullü ve değişmez
mukaddes kanunları yaşlı, ciddi, bilgili profesörler, kanuncular ve
kadılar tarafından tedris ediliyor ve aynı kuvvetle tefsir ve
uygulanıyordu.
Ulema, çocuklara, her şeyin kendine silinmez surette tesir ettiği
yaşlarda vaktiyle öğrenmiş oldukları bilgileri bu sefer muallim sıfatıyla
ulaştırıyorlardı. Aynı bilgin insanlar öğretim şeklinde bütün bu bilgileri
kendilerine mal ettikten sonra yüksek mevkilere getiriliyorlar. Fakat bu
sefer çocuklara ders vermiyor, vatandaşların talebelerini değil
İmparatorluğun mukadderatı ile uğraşanları idare ediyorlardı. Buna rağmen
bütün bu sıkı gayretlerin istikameti şeriat kanunları değişmez fikir ve
ruhunu aşılamak ve idame etmekti. Hukukçu olsun, profesör olsun, kanuncu
olsun bütün bu meslek sahipleri esas itibariyle birer öğretmenden başka
bir şey değildiler. Ulema küçük . çocuklardan yaşlı ihtiyarlara kadar
İmparatorluktaki bütün fertlere hocalık ediyordu. Gençler için mektepleri,
ibadet yerlerini, bü-
yükler için mahkemeleri ve danışma mevkiilerini idare ediyorlardı. Her
önemli hükümet memuru hemen müracaat edebileceği bir kadı ve müftü el
altında idi. Her padişah yalnız kazasker ve müftülerle temas halinde
kalmıyor, yanında ziyadesiyle tevazu gösterdiği bir ruhani müşavir
bulunduruyordu. Bu zatlar padişah hocası ünvanı gibi bariz ve yüksek
isimler taşırlar idi.
Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman tebaası üzerinde kurulan bu İslâmiyet
müessesesinin bir özelliği hükümetle el ile eldiven gibi tam bir uygunluk
ve ahenk sağlaması idi. Bu teşbih şekil benzerliğinin hudutlarını
aşabilir. El eldivenli olsun aynı hudut ve kiyafete sahiptir. Fakat diğer
tarafta eldiven içinde el olmadığı vakit faydasızdır. Bu yüzden bir sürü
eldiveni peşi peşine giyecek kadar uzun ömürlü olabilir. (Sayfa.:
224)
*
**
«Türkler ister galib, ister mağlub ve ister hakim, ister mahkum olsunlar,
hiç bir zaman hiç bir yerde milli dillerine karşı besledikleri imandan
inhiraf etmemişler, eski soy hatıralarını unutmamışlardır. Miladın 800
tarihinden 1000 tarihine kadar iki asır içinde Türkler Şamanîlikten
Nesturi Hristiyan lığına ve Nesturîlikten de Müslümanlığa geçmek suretiyle
üç defa din değiştirdikleri halde dil değiştirmemişlerdir. Karayim
Yahudileri de Tevrat'ı İbrani harfleriyle, fakat Türk diliyle
yazmışlardır... »
Léon CAHUN
*
**
«Fransa'nın letafetinden bahseden (Roland) a hiç
benzemeyen Türk kahramanı memleketinin güzelliğinden bahis bile etmez;
bilakis dağlardaki sevgili ormanlarının işe yarayacak hiçbir mahsul
vermediğinden bahseder; fakat buna rağmen onu kalbinin bütün kuvvet ve
kudretiyle sever ve şanlı olmasını ister. Bu noktada milli şeref hissinin
hususi bir şekli, vatanperverliğin bir bakıma dar olmakla beraber başka
bir bakımdan da pek asri bir nev'i belirmektedir: Bu his, askeri şan ve
şerefin hiç bir başka maksat olmaksızın sırf şan ve şeref diye özlenmesi
ve nefsini tatmin hazzından başka hiç bir emel beslenmemesi
demektir.»
Léon CAHUN (Introduction à l'histoire de l'Asie)
*
**
İstibdadın Sınırları
Osmanlı padişahının kuvvet ve kudretini tahdit eden tek şey şeriat
denilen mukaddes İslâm kanunları idi. Bu kanunların sultanlar tarafından
tadil edilmesi imkan ve ihtimal dahilinde değildi.
Şer'î kanunlar bir katibin boynunun vurulmasından düşmana harp ilanına
kadar her şeyi sınırlıyor, hatta padişahlar müşkül mali durumlara
düştükleri halde yeni vergiler tarhı için yapılan hareketleri de önlüyor
ve kontrol ediyordu. Bu kanunlar yalnız Müslümanları değil aynı zamanda
gayri müslimleri de kendilerine yapılması muhtemel keyfi hareketlere karşı
koruyordu. (Sayfa : 25)
Arazi Esasına Dayanan idari Sistem
Bu sistem peşi peşine yapılan fütûhatla elde edilen geniş arazi
parçalarını idare ediyordu. Zaptedilen ülkeleri birbirine bağlayan
muhtelif şekilde münasebetlerdi. Hadise, idarenin niçin günden güne
kırtasî şekillere dökülmesini göstermeğe kafidir.
Nizamatın sayısız halde teferruatlı olması olayların yakından
mürakabesini gerektiriyordu. Bu şekilde mevzii idareye ihtiyaç hasıl
olduğundan ademi merkeziyete doğru kuvvetli bir cereyan hasıl oldu. Fakat
memurların işlere karşı intibakları rüşvete ve her türlü suiistimale yani
görevlerini kötüye kullanmalarına sebebiyet veriyordu. Sultan Süleyman
yaptığı kanunlarda, bu durumu sadeleştirmek ve bir sistem dahiline almak
için birçok gayretler sarf etti ve bir dereceye kadar muvaffak da oldu.
Fakat karışıklıkların sebeplerini ortadan kaldıramadığı gibi neticede
işlerin evvelkinden daha fazla kötüleşmesinin önüne geçecek tertibatı
alamadı. (Sayfa : 26)
*
**
«Malumdur ki Üçüncü Sultan Osman bir Cuma günü camiye gitmediği için
halkın galeyanını teskîn edememiş ve işte bundan dolayı hastalığından
mütevellit za'fıyla tâkatsızlığına rağmen ertesi haftaki Cuma selamlığında
Ayasofya camiine gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Padişah atının üstünde
sendeleyerek ve etrafında yaya yürüyen maiyyet adamları tarafından
desteklenerek sarayına avdet ederken, sarayın iki avlusunu birbirinden
ayıran iki
kapı arasında kendini kaybetti; hemen başına bir şal örtüldü ve dairesine
naklinden birkaç dakika sonra da can verdi. İşte bundan da anlaşılacağı
gibi, padişahların istibdadı örf ve adetle halkın istibdadından çok
hafiftir.»
A. L. Castellan
"Moeurs, usages, costumes des Othomans et abrégé de leur histoire"
*
**
«Türk ülkesinin hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle
asilzadelerden mürekkep hiç bir yüksek tabaka yahut zadegan sınıfı mevcut
değildir; işte bundan dolayı etle kemikten ve sinirle kandan ibaret bütün
canlı mahluklar hep aynı vaziyettedir ve dünyanın her yerinde olduğu gibi
vahşi hayvanlar bile birbirlerinden nasıl şecaat ve cesaretleriyle
ayrılırlarsa, Türkiye'de de insanlar arasında ancak işte o kadar fark
gösterilebilir.»
Chalcondyle
"Histoire generale des Turcs"
*
**
«Dünyada Türkiye'den başka hiç bir memleket yoktur ki bütün dinlerin
ahkamı orada olduğu kadar serbest tatbik edilebilsin ve oradan daha az
müdahaleye maruz olabilsin. Bütün Katolik din adamları orada dini
vazifelerini yaparlar, ayinlerini icra ederler, dualarını okurlar, kilise
ayinlerinde bulunurlar ve tıpkı Roma'da olduğu gibi istedikleri
kıyafetlerle sokağa çıkarlar. Hatta Tersane zindanlarında bile Katolik
esirler için küçük kiliseler vardır. Kürek mahkumu Rumlarla Ermenilere
gelince, "onların papazları da padişahın gemileriyle kadırga-
larına kadar giderek şaraplı ekmekle günah çıkarma ayinleri bile
yaparlar».
«... Din ayrılığından dolayı insanlar birbirine karşı kin besler: Bu
nakîsa İslâmiyetten ve hatta Hristiyanlıktan daha eskidir. Fakat bu
istihlafın Türkiye'de hiç bir zararı görülmez, çünkü Türkler kendi
dinlerinden ne kadar ayrı olursa olsun, hiç kimseyi dininden dolayı tehdid
etmezler. Eğer bizde de din düşmanlığı böyle alelade bir istihfaf dan
ibaret olsaydı veyahut fi'liyyâta inkılâb edip durmasaydı, her halde bizim
Avrupa'nın birçok milletleri kendilerini mes'ud addederlerdi !»
A. de la Mortraye «Voyages en Europe, Asie et Afrique»
*
**
«Türkiye hiç bir zaman dini tedhişlere ve Engizisyon mezalimine sahne
olmamıştır. Bil'akis Hristiyanlık taassubunun bedbaht kurbanlarına vatan
topraklarında bir melce' açmıştır. Tarihe bakarsanız görürsünüz ki, On
Beşinci asırda İspanya ile Portekiz'den tard edilen binlerce Yahudi
Türkiye'de öyle bir melce' bulmuşlardır ki takriben üç yüz senedir onların
torunları orada gayet sakin bir ömür sürmekte ve ancak bazı memleketlerde
Hristiyanların ve bilhassa Ortodoksların mezalimine karşı kendilerini
korumak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bugün hala Atina'da Paskalya
yortuları boyunca hiç bir Yahudi sokağa çıkamamaktadır. Türkiye'de ise,
eğer İsrail oğulları Rum ve Ermeni cemaatlerinin hakaretlerine uğrayacak
olurlarsa, mahallî idareler derhal onları himaye altına almaktadır.
Padişahın o geniş ve sakin ülkesinde bütün dinlerle bütün milliyetler yan
yana yaşamaktadır. Her ne kadar cami, kiliseyle havradan üstün bir
vaziyetteyse de, onları ortadan kaldırmamaktadır. Onun için Katolik
mezhebi Paris'le Lyon'a nisbetle İstanbul'la İzmir'de daha serbesttir.
Türkiye'de hiç bir kanun bu mezhebin sokak ayinlerini men'etmedikten
başka, salibini de kilisede mahpus tutmak gibi bir mecburiyet ihdas
etmemektedir. Mezarlarına götürülen ölülerin arkasından uzun bir papaz
kafilesi kilise şamdanları taşımakta ve Katolik ilahileri söylemektedir.
Takdis ayini yortusunda Galata ile Beyoğlu'nun bütün kiliselerindeki
papazlar ruhani alaylar halinde ilahiler söyleyerek ve haçlarıyla
bayraklarını taşıyarak caddelere çıktıkları zaman, kendilerine bir askeri
kıt'a refakat etmekte ve bu kıt'a Türkleri bile alayın etrafında
sıralanmaya mecbur etmektedir.»
A. Ubicini
"La Turquie actuelle"
BEDİR YAYINEVİ
P. K. 1060 - İSTANBUL (Telf: 27 61 13)
--«0»--
Vilayet Karşısı, Ankara Cad. No: 7/1 İSTANBUL