
ARKEOLOG
Nurettin Can Gülekli
Millî Eğitim Bakanlığı Müzeler Şube Müdürü
ANKARA
19 4 8
Doğuş Matbaası
ÖNSÖZ
Bu kitabı, önce bir kılavuz olarak hazırlamıştım. Fakat masrafın
ağırlığı, şimdilik birinci planda olmayan turistik konuların çıkarılmasını
icabettirdi. Başşehrimizin, son buluşlara göre tiirkçe bir kılavuzunu
hazırlamak bize borç olmuştur. Şimdi çalışmakta olduğum yer, bu ihtiyacı
bana daha çok duyurdu. Kitap, yenisi yazılıncaya kadar bu boşluğu
doldurmaya çalışacak.
Ankara’nın geniş ve derin tarihini yazmak için birçok uzmanların bir
araya geldiklerini görmek, bizi bahtiyar edecektir. Elinizdeki eser büyük
iddialarla ortaya atılmamıştır. Onu yazan, yurduna küçük bir borç
ödediğine inanıyor.
Kitabın hazırlanmasında birçok profesörlerimden ve arkadaşlarımdan yardım
gördüm.'Bu arada Sayın Profesör Cemal Alagöz’e, Şube Müdürü Arkeolog
Necati Dolunay’a, Dr. Kemal Balkan’a, Kemal Turan’a, Desinatör Kerim
Kayhan ile emekli Müze Müdürü Yusuf Akyurt’a teşekkür etmeyi borç
bilirim.
N. Can Oülekli
Ankara’nın Coğrafyası
Ankara’nın Yeri ve Sınırı
Cumhuriyet Türkiyesinin devlet merkezi olan Ankara, doğuyu batıya kuzeyi
güneye bağlıyan tabiî anayolların kavşağında ve Orta Anadolu istepi ile
kuzeydeki dağlık ve ormanlık bölge arasındaki g e ç i'ş şeridi üzerinde kurulmuş .önemli ve tarihî bir şehirdir.
Şehrin doğu kısmını teşkil eden Cebeci’deki Harita Genel Müdürlüğü yanındaki nirengide, arzı 39° 55' 2’ ve Greenwich mebdeine göre
tulü 32° 51' 11' dir.
Ankara ili doğuda Kırşehir, Yozgat, güneyde Niğde, Konya, batı da
Eskişehir, Bilecik, kuzeyde Bolu ve Çankırı illeriyle çevrilmiştir. Ankara
ilinin sınırı doğuda Kızılırmak kıvrımının içinde kalan az ârızalı bölgeye
dayanır. Güney - doğuda Büyük Tuzgölünü ve Şereflikoçhisar ilçesini içine alarak büyük bir çıkıntı yapar ve burada
Niğde ili sınırına kadar uzanır. Güneyde Konya, Haymana istepinin
ortasından geçerek batıya doğru uzanır. Batıda, Sivrihisar ve Seyitgazi
yaylaları ile Arayit ve Gûnyüzü dağları arasından geçtikten sonra kuzeye
dönen Sakarya ırmağının kıvrım yaptığı yerde, Eskişehir sınırına varır.
Irmak boyunca önce kuzeye, sonra batıya doğru uzanır ve Bilecik sınırına
vardıktan sonra dar bir kıvrım yaparak doğuya döner Bolu ve Çankırı illerinin güneyinden geçerek tekrar îç Kızılırmak bölgesine ulaşır. •
Bu sınırlar içinde kalan Ankara ilinin yüz ölçümü 28.425 km2, olup Türkiye’nin genişlik bakımından, Konya ve Erzurum’dan sonra üçüncü ilini teşkil eder.
Yeryüzü Şekilleri
Kuzeydeki büyük İlgaz zincirinin parçaları olan ve kuzey-doğu-dan güney •
batıya doğru uzanan dağların yükseklikleri Ankara îli içinde yavaş yavaş
azalır ve güneyde Haymana - Balâ düzlüğüne doğru tamamen kaybolur.
Ankara’nın 30 km. doğusundaki L a 1 a b e 1 (1200 m.) Kızılırmak’la
Sakarya’nın subölümü hattını teşkil eder. Lalabel’in doğusunda arazi yavaş
yavaş alçalır ve Küçükyozğat ovası gelir. Buradan da Kızılırmak yatağına
inilir. Ankara ■ Kayseri demiryolu şehrin doğusundaki Kayaş çayı
vadisinden geçerek ve Lalabel’i aşarak Küçükyozğat ovasına, oradan da
Kızdırmağa varır.
Kayaş çayı vadisinin güneyinde E 1 m a d a ğ ı (1850 m.) zinciri uzanır.
Elmadağı’nın batısında ve şehrin güneyinde Çaldağı (1300 m.) ve onun
batısında Taşpınar yaylası (1200 m.) bulunur. Elmadağı • Çaldağı ■
Taşpınar zincirinin güneyinde bir çöküntü alanı içinde Emir ve Mogan
gölleri vardır. Daha güneyde tepeler yayvanlaşarak kaybolur ve Balâ -
Haymana - Cihanbeyli - Konya ovalarını içine alan geniş Orta Anadolu
düzlüğü başlar.
Emir gölünden başlıyarak kuzeye doğru uzanan ve Çaldağı - Elmadağı
zincirini kesen bir yarıntı İncesu vadisini teşkil eder. Bu vadi, dağ,
zincirinin kuzey yamaçlarında Anhara düzlüğüne girer ve Yenişehir le Eski
Ankara arasından geçerek Ankara’nın batısında Kayaşçayı, Hatıpçayı ile
birleşir.
Kayaşçayı Vadisi
Bu çay, Elmadağı - Çaldağı zincirinin kuzeyinde ve I d r i s-Hüseyingazi
(1400 m.) zincirinin güneyinde bulunur. Çay, kuzeydoğuda, îdria dağında
doğar. Lalabel, vadinin doğusunda bulunur, sonra Hasanoğlan düzlüğünü
®,mada?ından ve Hüseyingazi’den birçok kollar alır.
Lala-. ’ ı
e^ırme“d“ra&1> Kayaş,
Mamak, Hatıpçayırı adı verilen alû-.verım^ meyve ve sebze,
bahçeleri ile örtülmüş olan düzlükleri meydana getirir. Hatıpçayırında 900
m. rakımlı bir ya-
taktan geçer, Ankara kalesi (975 m.) ve H ı d ı r 1 ı k, Timur-lenktepesi
veya Altındağ mahallesi (1003 m.) arasındaki dar yarmayı aşar. Şehrin
kuzeybatısındaki Ankara düzlüğünde, önce, güneyden gelen İncesu, sonra
kuzeyden gelen Çubukçayı ile bir-leşerek Ankaraçayı adını alır.
Bu üç vadinin birleşmesiyle Ankara şehrinden itibaren batıya doğru uzanan
ortalama 850 rakımlı geniş bir düzlük meydana gelir ki bu düzlük Ankara
ovasım teşkil eder. Timurlenktepesi ve Ankara kalesi bu düzlüğün doğusunda
andezit kayaları ile örtülmüş iki ada gibi yükselir.
Çubukçayı Vadisi
Bu vadinin güneyinde bulunan Hüseyingazi dağı Çubukçayını Kayaş
vadisinden ayırır. Kuzeyde B a ğ 1 u m (1450 m.) dağı bulunur. Vadi,
Ankara’nın kuzey - doğusundaki Çubuk ovası (950 m. )-nın kuzeyindeki A y d
o s (1800 m.) ve doğusundaki î d r i s dağlarından inen kar ve yağmur
suları ile beslenir, Çubukovasını düz bir yataktan geniş kıvrımlar yaparak
geçer. Bu vadinin batısında 1000 - 1200 rakımlı dalgalı ve volkanik bir
araziye girer. Su, bu bölgeyi parçalıyarak dar ve derin bir yataktan
geçer; Ankara şehrinin 11 Km. kuzey - doğusunda bulunan Çubuk barajına
kadar gelir. Bu arızalı bölgede sağdan Hacıkadın ve G e 1 b u r a, soldan
Yalgın kollarını alır. Vadi, tabanı ile civardaki sırtlar arasında 50 -
200 m. lik bir fark bulunması, dolayısiyle, yağmur suları araziyi
aşındırarak çıplak alanlar meydana getirmiştir. Çubuk Barajı bu arızalı
bölgenin sona erdiği yerde yapılmıştır. Şeddin gerisinde kalan yatakta
sular 7 Km. uzunlukta bir mesafeye kadar kabarmış ve bir göl manzarasını
almıştır. Bu göl Ankara’nın içmesuyu deposu olmuş, şeddin önündeki
düzlüklerde ve yamaçlarda vücuda getirilen havuzlar, parklar ve ağaçlık
alanlarla güzel bir mesire halini almıştır. Vadi Barajdan itibaren
genişlemeğe başlar ve genişliği 300 - 700 m. arasında değişen düz,
alüviyonlu ve verimli bir vadi tabanı meydana gelir. Baraj ile Ankara
şehri arasında, vadinin solunda S o 1 f a s o 1 deresi ve Solfasol köyü,
sağında Galaba köyü, Galabanın .kuzeyindeki dağların eteğinde ise
verimli topraklı sırtlar üzerinde Keçiören ve Etlik banliyöleri vardır.
Ankara’nın Batı Bölgesi
Ankara düzlüğü hafif bir meyille batıya doğru alçalarak uzanır. Ankara çayının kenarında Ankara ■ Etimesut - Sincanköy - Polatlı ovalarının teşkil ettiği düzlük, doğudan batıya doğru uzanır. Bu düzlüğün içinden geçen Ankara çayı Beylikköprü istasyonu yakınında Sakarya’ya karışır.
Eskiden şehrin güneyinde İncesu deresi, batısında Ankara çayı bataklık ve sıtmalık bir alan vücuda getiriyordu. Ankara devlet merkezi olduktan sonra bu bataklıkların yerini modern mahalleler ve ekilebilen arazi almıştır. Şehrin 4 Km. batısında başlıyan kıraç, kayalık tepeler, Ankara çayı, Macun ve Kutuğun derelerinin taş-masiyle kısmen bataklık haline gelen geniş bir alanda 1925 de Orman Çiftliği kurulmuştur.
Bugün 109,250 dekarlık bir araziyi kaplıyan Orman Çiftliğinde 80 metre kadar yükseklikteki yayvan tepeler üzerinde Karadeniz su deposu ve yüzme havuzu, Marmara havuzu, Fidanlık, akasya ve meyva ağaçlıkları, parklar meydana getirilmiştir. Etekteki ve demiryolunun iki tarafındaki düzlüklerde ise süt, şarap, pulluk, bira fabrikaları, inekçilik, tavukçuluk şubeleri, hayvanat bahçesi v. s. kurulmuştur.
Orman Çiftliğinin batısında Etimesut ovası, bunun kuzeyinde Memlik ve Yuva dağları ile M ü r t e t ovası bulunur. Daha kuzeyde Bitik ovası vardır. Bitik ovasından sonra Kızılca-hamam’dan itibaren kuzey Anadolu’nun dağlık ve ormanlık bölgesinin sınırı içine girilir.
İklim
Ankara’da hem mutedil iklim hem de step iklimi hüküm sürer.
1928 den 1945 e kadar alınan 17 yıllık • sıcaklık ve soğukluk ortalaması, yazın Temmuz ve Ağustos aylarında 23° kışın Ocak
ayında ise —0.37° dir. Yazla kış ve geceyle gündüz arasındaki sühunet
farkı büyüktür. Kuzeyle güney ve yüksek yerlerle vadi tabanlarının
sühuneti arasında da hissedilir bir fark görülür. Meselâ, Çubuk çayı
vadisinin güney kısmındaki Galaba ve Solfasol köylerinde Martın 8 • 10
unda iklim yazlık ekime elverişli olduğu halde, 15 km. kuzeyde, Çubuk
ovası ile Çubuk Barajı arasındaki arızalı bölgenin kuzeyindeki Porsuklar
ve Gi^ik köylerinde henüz don mevsimi devam eder ve hava ancak Mart
sonunda ekime elverişli olur.
Ankara gökleri, kışın bulutlarla tamamen kapanmadığından, buharlaşma yere
düşen yağmurdan daha çok olur. Bu sebeple Ankara iklimi, istep iklimini
hatırlatır. Yağışlar sonbahar, kış ve ilkbaharda olur. Yıllık yağış
ortalaması 350 mm. dir. Yalnız dağlar daha çok kar ve yağmur aldığından
akar sular buralardan beslenir. Toprak yere düşen yağmurun 1/3 ini altına
alacak terkipte olduğundan vadi tabanlarında hafif derinliklerde taban
suları husule gelir. Ortalama 2 metrelik kuyularda su çıkar. Madenî, killi
ve kireçli olan topraklar verimli sayılır. Ancak, yamaçlarda suyun azlığı
dolayısiyle toprak az verimlidir. Bu yüzden yüksek tepelerde fazla sıcağa
ve rüzgârlara maruz kalan yerlerde kurak iklime uyabilecek devedikeni,
kekik ve geven gibi istep nebatları yetişir.
Yollar
Ankara şehri, Kayseri, Niğde, Ulukışla, Karaman, Konya, Akşehir, Afyon,
Kütahya, Eskişehir gibi Orta Anadolu istepini çeviren yeşil halka
üzerindedir. Bu kapalı bölgenin, dış Anadolu ile olan münasebeti, sayısı
pek çok olmıyan geçitlerle temin edilir. Kapalı bölgenin kuzey batısındaki
Geyveboğazı ve Porsuk vadisinin teşkil ettiği geçitler, kuzey batı ve batı
Anadoluyu kapalı, bölgeye bağlar. Bu geçitlerden giren ve doğu yönünde uzanan büyük anayol,
Ankara’dan geçer. Daha Hititler zamanında, Kızılırmak kıvrımı içindeki
Hitit merkezi Hatusas (Boğazköy), batıda Taravişa (Trova), A ş u v a
(Lidya) gibi batı Anadolu’daki, tâbi Krallıkların ülkelerine bağlayan yol,
Ankara’nın bulunduğu araziden geçiyordu. Lidya Kralı Alyattes, Med
Kralı
Kyaksares’le yaptığı muharebede ordusunu Kızılırmak bölgesine, Ankara
üzerinden sevketmişti (M. Ö. 584) Alyattes’in halefi Kresüs de Pers Kıralı
Kyros’la ayni bölgedeki Pteriada yaptığı muharebede (M. Ö. 545) ordusunu
aynı yoldan şevketmiş ve muharebeyi kazanan pers kralı rakibini aksi
istikamette takip ederken gene bu yoldan geçmişti.
Sonraları Doğu Anadolu’ya sefer yapan Roma, Bizans orduları Ankara’dan
gelip geçmişler ve doğudaki düşmanları olan Sasani, Emevi ve Abbasilerin
orduları da Ankara'ya sık sık uğramışlardır. OsmanlIlar zamanında birçok
seyyahlar Eskişehir - Ankara yolundan geçmişlerdir. Kanunî devrinde, 1555
de Elçi Busbek, Tokat - Amasya - Çorum - Ankara - Eskişehir - Bursa
yolundan seyahat etmiştir. Az sonra Ali Şeydi, Diyarbakır - Malatya -
Sivas - Ankara - Beypazarı üzerinden geçmiştir. Daha sonra gelen AvrupalI
arkeolog ve seyyahlar da aynı yoldan geçerek Ankara’ya uğramışlardı.
Son zamanlarda yapılan ve batıdan doğuya doğru uzanan modern yollar da bu
tabiî ve tarihî yolu takip etmiştir.
Ankara’dan Geçen Şoseler
Kuzey batıdan, İstanbul ve Marmara bölgesinden gelen yollar Geyveboğazını
geçerek İç Anadoluya girer. Sonra Geyve - Nallıhan - Beypazarı - Ayaş
üzerinden Ankara’ya girer. Beypazarı - Mihalıççık’tan Eskişehir’e giden
bir yol da İnegöl üzerinden Bursa’ya varır. Kuzey doğudan gelen diğer bir
yol Adapazarı - Düzce - Bolu Gerede - Kızılcahamam üzerinden Ankara’ya
ulaşır. Bu yola asfalt dökülmeğe başlanmıştır.
Kuzey doğuya doğru giden bir yol da Çubuk vadisini takip ederek Çubuk
İlçesine varır. Çubuktan 15 Km. güneyde ayrılan bir kol, Kalecik İlçesinde
Kızılırmak yatağına iner. Buradan, kuzeye doğru uzanan vadi boyunca
Çankırı - İlgaz - Kastamonu üzerinden Karadeniz kıyısındaki İnebolu’ya
kadar uzanınır.
Doğuda Kayaş vadisi boyunca ilerliyen bir .şose Ankara - Kayseri
demiryolu ile yanyana, Lalabelini aşarak Küçük Yozgat ovasına, sonra
Kızılırmak vadisine iner.
— ıı —
Güney yönünde giden yol, Dikmen üzerinden Çaldağı’nı aşarak Gölbaşı
ovasına varır. Buradan ayrılan bir kol, Orta Anadolu istepine girer ve
Haymana - Cihanbeyli üzerinden Konya’ya varır.
Gölbaşı’ndan güneye doğru giden yol, Balâ üzerinden Şereflikoçhisar’a
vararak Tuzgölü havzasını Ankara’ya bağlar. Buradan da Aksaray - Niğde -
Ulukışla üzerinden Toros dağlarını aşar; Gülek-boğazını geçerek
Çukurova’ya iner. Balâ üzerinden geçen diğer bir kol, Kırşehir ve Mucur’a
uğrayarak Kayseri’ye varır. Bu yoldan Kırşehir’in kuzeyinde ayrılan diğer
bir kol, Çiçekdağı’ndan geçerek Yerköy’de Ankara - Kayseri demiryolunu
keser ve Yozgat - Çorum • Amasya üzerinden Samsun’a varır.
Çeşitli yönlerde uzanan yollar şebekesi sayesinde Ankara ile yakın ve
uzak çevreler arasında devamlı otobüs ve kamyon seferleri yapılır ve bu
seferler yolcu ve eşya naklinde çok önemli bir yer tutar.
Demiryolları
Osmanlı İmparatorluğu zamanında Haydarpaşa - Halep demiryolunun yapılması
sırasında Eskişehir’den ayrılan bir kol, 1892 de Ankara’ya kadar uzatıldı.
1923 de şehir devlet merkezi olduktan sonra Cumhuriyet Hükümetinin ilk
işi, bu şube hattını doğu istikametinde uzatmak oldu. 1923 de başlıyan yol
inşası, ilk merhale olarak Ankara’yı Kayseri ve Niğde üzerinden
Ulukışla’da Haydarpaşa • Halep hattına bağladı.
Kayseri’den ayrılan bir kol da Sivas - Samsun - Erzincan - Erzurum -
Malatya - Elâzığ - Diyarbakır ve daha ötelerine kadar uzatılarak Ankara’yı
kuzey, kuzey - doğu ve güney - doğu Anadolu’ya bağladı. Ankara’nın 50 Km.
doğusunda Kızılırmak havzasındaki Irmak istasyonundan ayrılan bir kol da
Çankırı ve Karabük üzerinden Zonguldak’a giderek kömür havzasını Hükümet
merkezine bağladı. Ankara - Eskişehir yolu, Eskişehir’de birçok kollara
ayrılarak, kuzey - batı, kuzey ve güney ile Ankarayı birbirine
bağlamıştır.
Ankara ile yakın doğu arasında sefer yapan Toros Ekspresi, İstanbul,
Eskişehir, Ankara, Kayseri, Adana, Halep üzerinden
İrak, Suriye, Hicaz ve Mısır’ı Anadolu’ya bağlar. Diyarbakır, Cizre hattı
tamamlandıktan sonra Ankara’yı Kayseri, Sivas, Çetinkaya, Elâzığ,
Diyarbakır üzerinden doğrudan doğruya Irak’a bağlıyacaktır. Bu suretle
Ankara devletlerarası bir yol şebekesine bağlanmış bulunmaktadır. (Harta
1)
Havayolları
Milletlerarası hava seferleri Ankara’yı bütün dünyaya bağlamıştır.
Ayrıca, Ankara ile Türkiye'nin birçok şehirleri arasında da muntazam hava
seferleri düzenlenmiştir.
Ankara’nın İktisadî Durumu
Ankara önemli askeri yollar üzerinde bulunduğu için en eski devirlerden
itibaren bir kale şehri olarak inkişaf etmişti. Anadolu Selçukları
Devletinin dağılması sırasında iktisadi bir sınıf teşkil eden Ahiler,
Ankara’yı merkez yaptılar. Bu sırada küçük elsan’at-ları ve ticaret
inkişaf etti.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında ise Devletin hudutları çok uzaklara
gittiğinden Ankara gitgide sönen bir içşehir haline geldi. Sancak ve
kazalardan gelen tiftik, hububat ve bir miktar meyvanın alınıp
satılmasından ibaret iktisadi faaliyeti vardı. Fakat 1892 de demiryolunun
Ankara’ya kadar gelerek burada nihayet bulması önemli değişikliğe sebep
oldu. Bütün doğu ve Ortadoğu Anadolu’nun istasyon merkezi haline geldi.
Kayseri, Kırşehir, Yozgat, Çankırı gibi birçok iç kasabalar ekonomik
bakımdan Ankara’ya bağlandı. Bu kasabaları Ankara’ya bağlıyan kara yolları
vasıtasiyle gelen tiftik, hububat, canlı hayvan, Ankara yoluyla sevk
ediliyordu. İstasyon yakınında ve Atpazarı’nda büyük antrepolar, depolar
ve hanlar vücuda geldi. Yakın kasabaların ihtiyacını karşılıyan el
san’atları ve canlı bir ticaret doğdu.
1923 de Ankara’nın devlet merkezi olması, şehrin görünüşünde olduğu
kadar, ekonomik bünyede de büyük değişiklikler yaptı. Artan nüfusun
yiyecek v"e giyecek ihtiyacını karşılamak ve müna-
kaleyi sağlamak başta gelen işlerdendi. Bu sebeple demiryolu doğuya doğru
muhtelif kollara ayrılarak uzatıldı. Ankara, bir transit merkezi olmaktan
çıktı. Antrepolar, hanlar araba tamiraneleri yerine küçük fabrikalar,
bankalar, devlet daireleri, oteller, lokantalar yapıldı. İşlerin çokluğu
ve ticaretteki kârın fazlalığı birçok iş adamlarını ve işçileri Ankara’ya
çekti.
Bugün Ankara memur, tüccar ve işçilerin oturduğu bir istihlâk şehridir.
Devlet dairelerinin satın almaları, taahhüt işleri, memur maaşlarının
verilmesi, müstehlik sınıfın mağaza, dükkân ve açık pazarlardan ihtiyacı
olan maddeleri almaları iktisadi faaliyetin esasını teşkil eder.
Harpten evvelki yıllara ait borsa hesaplarına göre Ankara ilinin toprak
mahsulleri, kendi kendine yeter durumdadır. 1939 yılında bütün il
sınırları içindeki buğday istihlâki, yemeklik ve tohumluk dahil, aşağı
yukarı 160.000 tondu. Buna karşılık 200.000 ton istihsal edilmiştir.
45.000 ton (3.000 vagon) ihracat yapılmıştır. 1940 danberi şehrin nüfusu
büyük bir süratle artmış ve iki misline yaklaşmış olmasına rağmen,
istihsal bu gün de ihtiyacı karşılayacak durumdadır.
Ankara toprakları, başka mahsullerin yetişmesine de elverişlidir. Ayaş,
Beypazarı’nda, Nallıhan’da bol miktarda pirinç yetişir ve Ankara’nın
ihtiyacını karşılandıktan sonra İzmir, Bursa gibi batı şehirlerine de
ihracat yapılır. •
Ankara’da yetişen fasulye gibi bazı sebzeler de ihtiyacın büyük bir
kısmını karşılar.
İklim, meyvacılığa orta derecede elverişlidir. Mart ve Nisan aylarında ve
sonbaharda havada vukubulan anî değişikliklerden meyvalar çok zarar
görür.
Son zamanlarda, artan ihtiyacı karşılamak üzere meyvacılığın geniş ölçüde
gelişmesini sağlıyacak tedbirler alınmıştır. Halka, parasız meyva fidanı
dağıtan geniş örnek fidanlıklar kurulmuş, bu sayede 1926 da 1.293.000 olan
meyva ağacı sayısı 1939 da 1.413.000 e çıkmıştır. Bütün bu gayretlere
rağmen istihsal, ihtiyacı karşılamadığından Ankara’ya senenin her
mevsiminde Ege ve Çukurova’dan çok miktarda meyva ve sebze gelir. Ankara
et, yumurta ve peynir
gibi gıda maddelerinin büyük bir kısmını kendisi çıkarır ise de bu
ihtiyaca tamamen cevap vermediğinden Kars, Urfa, ve Edirne’den kasaplık
hayvan, peynir ve tereyağı idhal eder.
Ankara’nın en mühim ihraç mahsullerinden biri meşhur Ankara keçilerinin
verdiği tiftiktir. Mühim miktarda tiftik İzmir ve İstanbul yolu ile dış
memleketlere gönderilir.
Görülüyor ki Ankara istihlâk maddelerinin çoğunu kendisi istihsal eden,
mühim bir kısmını da bilhassa sahil bölgelerinden sağ-lıyan bir istihlâk
şehridir.
Nüfus
Ankara, Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında önemli bir transit
merkezi haline gelmiş bulunmasına rağmen, nüfusu az bir şehirdi.
Cumhuriyetten önce bir nüfus sayımı yapılmadığından bundan önceki nüfusun
miktarı hakkında kesin olarak birşey söylemek doğru değilse de bazı coğrafyacılar bir takım rakamlar vermişlerdir. Faik Sabri (20 sene evvel yazılmış eski yazılı bir kitabında ) Ankara’nın Cumhuriyetten önceki nüfusunun 28 000 olduğunu kaydeder.
Ankara, Hükümet merkezi olduktan sonra şehrin inkişaf ve imarına paralel olarak nüfus da büyük bir artış gösterdi. Dört nü- fl fus
sayımında Ankara’nın nüfus artışı şöyle olmuştur : 1927 de 74.558, 1935 de 122.722, 1940 da 157.224, 1945 de 227.505, Harp
içinde hariçten gelenlerin çoğalnıasiyle nüfus artışı da hızlanmıştır.
1950 de nüfusun 300.000 i geçeceği tahmin edilebilir.
Nüfusun artışına doğumdan ziyade, yaşama şartlarının tekâmülü ve büyük
kazançlar sağlanması dolayısiyle hariçten şehre büyük bir halk hücumunun
başlamasının sebeb olduğuna şüphe yoktur.
Ankara Şehrinin Bugünkü Durumu
Ankara şehri, hükümet merkezi olduktan sonra hızla gelişmiş ve
genişlemiş, bugünkü durumunu almıştır. Ankarayı“Eski Ankara» “Yenişehir»
ve “Banliyöler» olmak üzere üç kısımda inceliye-biliriz.
Eski Ankara : Kuzey - batıdan güney - doğuya doğru uzanan andezitli ve 975 rakamlı bir
tepe üzerinde Ankara kalesi bulunmaktadır. Ankarada ilk yerleşmenin bu
tepede olduğu bir zamanlar iddia edildi ise de, şehrin en eski sakinleri
olan Frigya, ve Romalılara ait şehrin kalenin batısındaki sırtlar ve
düzlük üzerinde kurulduğu son arkeolojik buluntularla kesin olarak
anlaşılmıştır. Kale, belki BizanslIlar devrinden itibaren iskân edilmeğe
başlanmıştır. Tehlike anında buraya sığınılmış, burası sık evlerle
dolmuştur.
Ankara, Hükümet merkezi olmadan önce, kalenin batısını güneyini ve
doğusunu yarım daire şeklinde çeviren bir şehirdi. Kayabaşı, Erzurum,
Sümer, Sapanpazarı, Namazgâh civari, Tahta-kale, Balıkpazarı, Hacıdoğan,
Taşhan, Ahiyakup, Tabakhane, îsmetpaşa, Çankırıkapı mahallelerini ihtiva
ediyordu. Yangın yerlerinde ve istimlâk edilen yerlerde meydana çıkan
parklar, geniş caddeler, meydanlar apartmanlar ve büyük resmî binalar
dışında eski Ankara, genel olarak eski manzarasını azçok muhafaza
etmektedir. Bu mahalleleri içine alan eski şehir, doğuda Cebeci, güneyde
demiryolu, batıda İstasyon ve Akköprü, kuzeyde Dışkapı ve Telsizler ile
çevrilmiştir.
İçkale’de, birkaç yüzyıl önce yapılmış ve onarımlarla cepheleri azçok
değişmiş eski Ankara evlerine raslanır. îçkalenin batı eteğinde 1917 de
çıkan büyük bir yangın 30.000 metre karelik bir mahalleyi harap etmiş,
İçkale duvarı ile Dışkale duvarı arasında bulunan bu boş alanda bugün kale
ve yakın mahallelerin sayfiye yerini teşkil eden “înönüparkı" meydana
getirilmiştir. Kalenin güneyinde Atpazarı denilen yerde çoğu OsmanlI
devrinden kalma
birçok hanlar bulunmaktadır. Kaleyi yarım daire şeklinde çeviren düzlük
ve sırtlar üzerindeki yerleşme alanında Selçuk ve Osmanlı devri cami,
mescit ve türbeleri vardır.
Eski Ankaranın doğu ve kuzey - doğusunda işçiler tarafından imar pilânı
dışında kaçak olarak yapılan evlerle yeni mahalleler meydana çıkmıştır.
Kalenin doğusundaki dik yamaçta Kayabaşı, daha aşağıda Hatıpçayı’nın güney
kıyısında Yenihayat, Timurlenk-tepesinin güney, batı ve kuzeyinde
Altındağ, Atıfbey, Telsizler bu tepenin doğusundaki diğer bir tepe üstünde
de Yenidoğan ve Aktaş mahalleleri kurulmuştur.
Şimdiki Halin bulunduğu yerde eskiden “Baiıkpazarı», “Keresteciler,,
“Çilingirler,, tarihi bir hamam bulunuyordu.. 1930 da büyük Tahtakale yangınında bu mahalle ortadan kalkmış ve yerinde
bugünkü Hal, Yenihamam ve büyük apartmanlar yapılmıştır. Eskiden 50 • 60
metre uzunluğunda olan meşhur Taşhanın yerinde de bugün Ulusmeydanı ortaya
çıkmıştır. Ulusmeydanından başlıyan Kararlan ve Anafartalar caddesi,
Ankaranın en önemli çarşısı olmuştur. Samanpazarı, Koyunpazarı ve
Atpazarı, civar köylülerin alış verişlerini yaptığı en işlek bir pazaryeri
karakterini muhafaza eder.
Akköprü’ye giden asfalt caddenin iki kenarında kereste, doğrama, mermer
fabrikaları ve daha ötede Akköprü civarında, Ankara Çayının kenarında
Mezbaha bulunmaktadır.
Eski Ankara’nın güney ve batısındaki düzlük üzerinde yolcu ve yük
istasyonu, Toptancı Hali kurulmuştur. İstasyonun güney ve batısında ise
Havagazı, Elektrik, Buz, Gazoz, Makarna, Un, Bulgur fabrikaları, bu
bölgenin batısındada Askeri fabrikalar yükselmiştir.
Eski Ankara da kalenin eteğindeki yamaçta, İnönü parkı Samanpazarı parkı,
daha aşağıda Meclis parkı, istasyon civarındaki geniş düzlükte Gençlik
Parkı, bu bölgenin batısında Stadyum, Hi-Hipodrom ve Fidanlıklar
vardır.
Yenişehir
Yenişehir, Ankara hükümet merkezi olduktan sonra eski Ankara-
nın güneyinde bataklık ve çorak bir arazide, dünyanın meşhur şehircilik
mütehassıslarından Profesör Jansen’in imar plânına göre kurulmaya
başlanmış ve bugün modern bir şehir olarak meydana çıkmıştır. Yenişehir
doğuda Demirlibahçe, Aktepe ile batıda Orman Çiftliği arasında 6 km. uzunlukta ve güneyde Dikmen ve Çankaya sırtları ile kuzeyde demiryolu ve eski Ankara’ya kadar 4 - 5 km. genişlikte bir sahayı kaplar. Eskiden İncesu deresinin taşmasiyle bataklık ve sıtmalık hale gelen bu geniş bölgedeki düzlükler ve sırtlar üzerinde
Atatürk Bulvarının iki yanında evler, Devlet mahalllesi ve daha güneyde
Elçilikler ve Cumhurbaşkanlığı Köşkü, güneydoğuda Kocatepe daha doğuda
Cebeci batıda Maltepe, Demirtepe ve daha batıda Bahçelievler, Küçükevler,
Tasarrufevleri mahalleleri kurulmuştur. Güney batıdaki 900 - 950 rakımlı
sırtlar üzerinden Yedek-subay, Harpokulu ve Tankokulu ile Mevki Hastanesi
yapılmıştır. Bahçelievler’le İstasyon arasındaki 906 rakımlı “Rasattepe„
üzerinde Ebedî Şef Atatürk’ün “Anıtkabris yapılmaktadır.
Yenişehir’de Kocatepe, Bakanlıklar yutanında Güvenlik ve Kızılay
parkları, Cebeci, İncesu kenarında ve Maltepedeki açık pazar yerleri
Cebeci ile asıl Yenişehir arasında Cebeci Fidanlığı vardır. Hukuk Fakültesinin güneyindeki 950 rakımlı Aktepe üzeri ağaçlandırıl mıştır. Fidanlığın güneyine doğru uzanan İncesu vadisinde Türközü, Frenközü denilen bağ ve bahçeler vücuda getirilmiştir.
Bugün eski ve yeni şehrin kapladığı sık yerleşme bölgesi 29 Km2, genişliğindedir.
Ankara’nın Banliyöleri
-
A)
Dikmen Bağları s Şehrin güneyinde Çaldağı’nı aşarak Haymana’ya giden şose üzerinde
ve Çaldağı’nın kuzey yamaçlarında eskiden Rumlar oturuyordu. Rumların
çekilmesinden sonra bu arazide güzel köşkler, bağ ve bahçeler meydana
gelmiş, bu suretle burası Ankara’nın güzel bir mesiresi ve devamlı oturma yeri halini almıştır.
Büyük ve Küçük Ayrancı, Yukarı ve Aşağı Öveç, Çal, Çataktı bağları burada bulunur.
Dikmen ile İncesu vadisi arasında Kavaklıdere, Büyük ve Küçük Esatlar,
Çankaya, Aşağıimrahor bağları bulunur.
Bu saha Ankara’nın güneyindeki sırtları kaplar.
-
B) Etlik ve Keçiören : Bağlum dağının güney
yamacındaki Ankara’ya bakan sırtlar üzerinde kurulmuş ve bugün devamlı
oturma yeri içine girmiş, mamur, bağlık bahçelik bir mesire halini
almıştır. Keçiören asfaltı ile Çubuk Barajına giden asfalt arasında ve
Çubuk çayı kenarındaki Galaba köyü de Keçiören’le Ankara arasında
kurulmuştur.
Ç) Mamak s Şehrin doğusunda Kayaş vadisi üzerinde eskiden birkaç evli bir
köy olan Mamak, bugün Ankara’nın devamlı oturma yeri sınırları içine giren
ve trenle şehre bağlanmış 1000 e yakın evi olan, bağlık bahçelik bir
banliyödür.
Banliyölerin kapladığı yer şehir yüz ölçüsünün 4 mislinden fazladır- 136
Km2, genişliğindedir.
Ankara şehri devlet merkezi olalıdanberi, büyük gelişmeler göstermiş
nüfusu, evlerin sayısı durmadan artmıştır. Aşağıdaki rakkamlar 1933 ve
1940 yılları arasında bu gelişmenin hızı hakkında bir fikir verir :
|
1933
|
1940
|
|
Evler
|
14,095
|
21.900
|
|
Apartmanlar
|
154
|
820
|
|
Okullar
|
27
|
76
|
|
Dükkânlar, mağazalar
|
1,766
|
4.280
|
|
Resmî ve özel kurumlar
|
50
|
166
|
|
Camiler (Cemaatli)
|
60
|
60
|
|
Kiliseler
|
9
|
|
|
Hamamlar
|
3
|
5
|
Ankarada hemen her evin banyosu olduğundan genel banyo yerlerinin
sayısının çoğaltılmasına ihtiyaç duyulmamıştır.
Harp içinde bir taraftan nüfusun büyük bir hızla artması diğer taraftan
yapı malzemesinin bulunmaması dolayısiyle inşaat faaliyetlerinin durması
yüzünden, büyük bir mesken sıkıntısı baş göstermiştir. Fakat harp biter
bitmez yeniden geniş ölçüde inşaata başlanmıştır. Yakın bir zamanda
Ankara'nın mesken işinin halledileceği umulur. Bilhassa son iki sene
içinde yeniden yapılan apartman sayısı çok artmıştır.
Ankara, yukarıdanberi belirtmeğe çalıştığımız özellikleri ile ve Tüık «
ineğinin yarattığı bir örnek şehir olarak görülmeğe değer bir kıymet
taşımaktadır.
Ankara’da Saat “12„ İken Dünyanın Bazı
Şehirlerinde Saatler
|
S.
|
D.
|
•S. D.
|
|
Amsterdam
|
10
|
20
|
Meksiko
|
3
|
|
|
Atina
|
11
|
35
|
Moskova
|
12
|
|
|
Berlin
|
11
|
|
Nevyork
|
5
|
|
|
Bern
|
11
|
|
Paris
|
10
|
|
|
Brüksel
|
10
|
|
Pekin
|
17
|
46
|
|
Bükreş
|
12
|
|
Riyodeianeyro
|
7
|
07
|
|
Budapeşte
|
11
|
|
Roma
|
11
|
|
|
Buenos • Ayres İskenderiye
|
6
12
|
07
|
Santiyago Sidney
|
5
20
|
|
|
Kalküta
|
15
|
30
|
Tahran
|
13
|
26
|
|
Karakas
|
5
|
32
|
Tokyo
|
19
|
|
|
Kebek
|
5
|
|
Tunus
|
11
|
|
|
Kıto
|
4
|
46
|
Varşova
|
11
|
24
|
|
Kopenhag
|
11
|
|
Vaşington
|
4
|
|
|
Londra
|
10
|
|
Viyana
|
11
|
|
|
Madnt
|
10
|
|
|
|
( Millî Eğitim Bakanlığa Yıllığından 1946 )
Anadolu’da Yapılan Kazılar ve Buluşlar
-
19 uncu yüzyılın sonlarına kadar genel tarih telâkkisi Eski Çağlar
tarihini aydınlatacak araştırma metotlarına sahip değildi. Yazılı ve
yazısız belgeler, köklü incelemelerden geçirilmiyor, çok kere din
kitaplarının rivayetlerine dayanılıyordu. Soyu ortadan kalkmış
milletlerin yazıları okunamıyordu. Arkeolojik ve antropolojik metotlar
meçhuldü.
Bu şartlar altında yazılan tarihlerin, aydınlığa çıkarmak istedikleri
konular hakkındaki mütalea ve açıklamaları, beşer tarihinin gelişmesini
anlatmaktan uzak olduğu gibi, tamamen yanlış hüküm ve faraziyelerle
rivayetler, okuyanları yanlış sonuçlara iletiyordu. 19 uncu yüzyıldan
sonradır ki buluşlar, tarih bilimi için yepyeni metotlar getirmiş,
insanların yazısız çağlarda hangi şartlar altında yaşadıklarını meydana
koyacak ipuçları vermiştir. Buluşların başında hiyeroglifin ve
çiviyazısının çözülmesi gelir. Beşerin kültürel hayatını belgelerle
açıklamak şerefi hiç şüphesiz Arkeolojinindir. Antropoloji, Etnoloji ve
Etnografya da bu alanda kendilerine özgü metotlarla insan hayatının türlü
yönden gelişmesini meydana koyma işine büyük yardımlar sağladı.
Ortaçağ din taasubunun ruhlarda yarattığı kin, tarihi haki-katların
çehresini son yüzyıla gelinceye kadar değiştirmekte devam etti. Ancak,
dinî duygular bilim metotlarından atıldıktan sonradır ki, insanlığın
müşterek malı olan bugünkü medeniyetin gelişmesinde ve politik olaylarda
her ulusa düşen pay, mevcut belgelere göre belirtilmektedir. Yukarda adını
saydığımız ve son yüzyılda gelişen bilgilerden başka, tarihin birçok yeni
yardımcıları da tarihi oluşların incelenmesinde faydalı ve aydınlatıcı
roller oynamıştır.
İlk Arkelojik buluşlar, Mezopotamya’da, Mısır’da, İran’da, Ege bölgesinde
başladı. Büyüklerde ve düz yerleşme yerlerinde yapılan kazılar, eski
çağlarda kullanılmış pekçok eşya ile birlikte, çivi-yazılı veya hiyeroglif
yazılı belgeler de verdi- Uzun süren incelemelerden sonra bu yazılardan
bir kısmı okundu. Çiviyazısının okunması, eski tarihin türlü yönden
aydınlanmasına çok hizmet
etti. Anadolu’nun dünya tarihinde çok eski zamanlardanberi oynadığı mühim
rol de birçok kazılardan elde edilen belgelerle ortaya kondu.
Anadolu’da Yapılan Kazıların Başlıcaları Şunlardır :
Trova, eski Yunan kaynaklarında ünlü savaşlarda adı geçen bir yer olduğu için AvrupalI bilginler bu şehir hakkında çok incelemeler yapmışlardır. Alman bilginlerinden H. Schliemann burada (1893—1894) bir büyük kazı yaptı ve en alt katı (M. O. 3 üncü bin) yıla ait olan birçok kültür tabakaları meydana çıkardı.
Korte kardeşler, Polatlı yakınındaki büyükleri (1899) kazdılar ve Frig tarihi ile ilgili belgeler buldular. Prof. Garstang güney Anadolu’da Sakçagözü’de (1607 — 1911) Son Etilere ve maden Çağlarına ait eserler ortaya çıkardı. 1927 de başlıyan Alişar kazısını H H. Von der Osten idare etti. Bu kazı Orta Anadolu kültür tarihinin kronolojisini sıralamağa çok yardım etti. En alt katta Eneolitik Çağa ait belgeler bulundu. Bundan sonraki tabakalar sıra ile Kalkolitik, Bakır, Bronz, Eti, Frig, Bizans Çağlarına aittir.
Aııadoluda bu katları tesbit etmeye yarıyan ilk büyük kazı, budur. 1932 de başlayan Trova’daki Blegen hey’eti çalışmaları yeni buluşlarla Batı Anadolu’nun kültür katlarını yeniden gözden geçirmeye fırsat verdi.
Kayseri yakınındaki Kültepe (Kaneş) 1924 de Hrozny tarafından yapılan
dağınık bir kazıda, Anadolu’nun M. Ö. ikinci bin yılına ait çok değerli
bilgi veren tabletler, mühürler ele geçirildi. Adı geçen çağda Anadolu’nun
bu bölgesi Asurlu tüccarlar tarafından bir koloni haline konulmuştu.
Yazılı belgeler Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticaret işlerinin bu
zamanlarda çok geliştiğini ^>xeiı^or7
Kızılırmak çevresinin en önemli antik sitesi olan Boğazköy (Hatuşaş) H.
Winckler ve Makridi tarafından (1906-1911) kazıldı. Ele geçen tablet
arşivi Eti tarihi ile uğraşanlar baha ,TSeı ler V6rd’- Aynı
şehrin birçok yerlerinde daha sonraki . da araştırmalar yapıldı. Etilerin
kale, tapınak, özel ev mimarlıkları birçok özellikleriyle ortaya konuldu.
Malatya’da Aslan-Me^in-J^
da L- Woolley, Tarsus’ta Goldmen,
, . .. xaıstang, Hatay’da
L. Woolley tarafından yapılan
verdr g11”®7 Anadolu’nun kültür katlarının
incelenmesine imkân
Yeril Kazılar
Atatürk son yıllarda Türk Ulusunun ve Anadolu’nun tarihini aydınlığa
çıkarmak için çok uğraştı. Türk Tarih Kurumunu büyük emeklerle bir bilim
kurumu haline getirdi. Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesini kurarak, bu
alanda Türk gençlerinin yetişmelerini sağladı. Kemalizm geliştikçe yeni ve
orijinal bir tarih telâkkisi doğmakta idi. Atatürk tarih tezinin belgelere
dayanması için kongreler topladı. Büyük Ata, Türk tarihinin tarafsız
bilginlerle Türk bilginleri tarafından yazılmasını istiyordu. O,
milletimizin derin, geniş bir tarihi olduğuna, bunun yabancılar tarafından
inkâr edildiğine inanıyordu. Türk Ulusunun dinamizmi Atatürk’e göre bu
kaynakta idi. Bu inanış Türk arkeologlarının yetişmesinde büyük rol
oynadı. Anadolunun birçok yerlerinde yerli bilginler kazılar yaptılar.
Bunların içinde en önemlileri şunlardır : Orta Anadolu’da, Alaca’da Hü-yük
denilen yerde Prof. Remzi Oğuz Arık ve Hamit Koşay 1935 de halen devam
eden sürekli büyük bir kazıya başladılar. Kazı en alt katta Kalkolitik
çağa ait belgeler verdi. Buranın arkeoloji bilimine kazandırdığı eşya,
Bakır çağının benzersiz mezar eserleri ile Eti çağı belgeleridir. [ R. 1 ]
Ankara yakınındaki Ahlathbel 1933 de Hamit Koşay tarafından açıldı. (Bk.
Ahlathbel) Prof. Remzi Oğuz tarafından yapılan kazılar, Karaoğlan,
Karalar, Güllüdağ, Hacılar, Alâaddintepe’dir. Etiyokuşu Prof. Şevket Aziz
Kansu tarafından kazıldı. (Bk. Kazılar). Dündartepe Arkeolog Tahsin Özgüç
ve Antropolog Kılıç Kökten tarafından açıldı. O çevrenin eski tarihi için
çok değerli malzeme elde edildi. Daha birçok sondajlar ve küçük kazılar
yapılmıştır ki, bunların hepsi Anadolu’nun zengin bir Bakır Çağı kültürüne
daha doğrusu kalkolitik’den başlayan bir sıra madenler çağı kültürüne
sahip olduğunu açıklamıştır- Anadolu arkeolojisini bilmeden Yakın Şarkın
birçok bölgeleri hakkında kesin hüküm verilemiyeceği, bugün bu alanda
çalışan bilginlerce kabul edilmiştir. Anadolu, türlü yönden gelen uluslara
köprülük etmiş olmasına rağmen eski çağlarda kendine özgü bir kültür
yaratmıştır. Müzelerimiz şimdi bu değerli kültür belgeleriyle
doludur.
Paleolitik Çağ (Eski Taşdevri)
Anadolu’da paleolitik çağa ait ilk buluş şerefi î. E. Gautier'ye aittir.
Bu zat Anadolu’da yaptığı bir gezide, 1894 de Birecik yakınlarında,
Fırat’ın alöviyon yataklarında bir elbaltası buldu. Bu aletin bir kenarı
keskinleştirilmiştir. Alet Altpaleolitik çağın Aşölleen tipindedir. Son
yıllarda kuzey Suriyede ele geçen aletlerle bu baltanın ilgili olduğu
sanılmaktadır.
1910 da R. Campell - Thomson Ankara dolaylarında gene bu çağa ait aletler
buldu. Bunlardan biri keskin bir elbaltası, diğeri bir bıçaktır. Her ikisi
de üzağılda bulunmuş olup andezit taşından yapılmıştır. R. Campell -
Thomson, Kapadokya’daki incelemeleri sırasında, Kayserinin kuzeyinde
Soğanlıdere’de yuvarlak keskin bir taş bıçak bulmuştur.
Prof. E. Pittard 1925 de, Malatya’ya bağlı Adıyaman yakınındaki Pirun
deresinde çakmaktaşından yapılmış birçok aletler ele geçirdi. H. H. V on
der Osten 1931 de Adıyamanda pekçok işlenmiş çakmaktaşı aletler buldu.
Pirunda ele geçen bu aletlerin bir kısmı Orinyasiyen, bir kısmı da
Capsiyen tiptedir. K. Bittel Ankarada Maltepe yakınlarında paleolitik
aletler buldu. Şimdiye kadar kısaca gördüğümüz buluşlar hep yabancı
bilginlere aittir.
Ankarada Dil ve Tarih - Coğrafya Fakülesinin açılmasından sonra bu alanda
da çalışmalar başladı. Prof. S. Aziz Kansu’nun ve yetiştirdiği gençlerin,
buluşları, Anadolu taşdevri kültürünün aydınlanmasına büyük hizmetler
yaptı. Adı geçen Profesöre göre Anadolu Paleolitik çağının genel taplosu
şöyle çizilmektedir:
Alt Poleolitik
Ankaka dolaylarında, üyağıl’da Campell - Thamson, Dudumluda
Leuchs> İstanbul’un -Pendik semtinde M. Atasayan
tarafından
bulunan aletler Şelleen tiptedir. Birecikte î. E, Gautier, Antakya’da
Altındere yatağında Nurettin Can Gülekli tarafından bulunan baltalar Aşölleen’dir. Antakya’da Altındere kumluklarında 1,30 metre derinliğinde Nurattin Can Gülekli, Ankara yakınlarında Etiyokuşu
sekilerinde, Ord. Prof. Ş. Aziz Kansu tarafından 3,10 M. den çıkarılan baltalar Mikokiyen Aletlerdir. (R. 3)
Orta Paleolitik
Bu çağa ait aletler, Etiyokuşunda Çubuksuyu kenarında (Prof. Ş. Aziz
Kansu) Ankara civarında birçok sekilerde, Ergazi, Maltepe, Ziraat
Enstitüsü ve Gazi Terbiye Enstitüsü dolaylarında, Kastamonu’da Gölköy’de,
Sivas’ta Gemerek’te, Niğde ve Nevşehir’de bulunmuştur. [*]
Üst Paleolitik
Bu çağa ait aletler, Malatya’da Adıyaman’da Pirun’da E. Pittard
tarafından, İsparta’da Bozanönü dağları eteklerindeki bir mağarada Prof.
Şevket Aziz Kansu tarafından elde edilmiştir. 1938 de Ş. Aziz Kansu, E.
Pittard ve H. Koşay Adıyaman’da bir kaya üzerinde, dağ keçilerini tasvir
eden gravürler bulmuşlardır.
Anadolu’nun eski taşdevri kronolojisinin, Avrupa taşdevri kronolojisine
uyup uymadığı kesin olarak bilinemiyor. Ancak bütün buluşlar, yurdumuzda,
en eski taşdevri kültürünün gelişmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Eski
taşdevri kültürü 200.000 veya 300.000 yıl sürmüştür. Bu çağlarda büyük
iklim değişmeleri olduğu gibi birçok hayvan nesilleri de sona
ermiştir.
Bakanlıklardan Dikmen’e doğru çıkan asfaltın Çaldağı sırtında uzayan
kısmında yol kenarında bir küçük uç buldum.
4934 yılında Ziraat Enstitüsü civarında bir Alman profesörü tipik
paleolitik bir âlet buldu. Ayni çevrede Dr. Schrödr ile ben birçok
Levalois âletler bulduk. Bunlar tarla yüzünde ele geçmiştir.
Etlik, Keçiören, Bağlum, Hacıkadındresi taraflarında da âletler ele
geçmiştir.
Max Pfannenstiel, Die Altsteinzeitlichen Kulturen Anatoliens, Berlin 4941
S. 26.
(Kısaltılmıştır)
Neolitik Çağ (Yeni Taşdevri)
Toprağa yerleşen, taş aletleri işlemesini bilen bu çağ adamlarının
Anadolu’nun sulak ve otlak yerlerinde yaşadıkları, kazılar sonunda meydana
çıkarılmıştır. Bu adamların toprağı ektikleri ve toprak kaplar yaparak
yiyeceklerini ve içeceklerini bunların içinde pişirdikleri veya
sakladıkları bilinmektedir. Ele geçen arkeolojik belgelerden anlaşıldığına
göre, taşları üst üste koyarak çamurlamak suretiyle basit evler de
yapmakta idiler. Bunların başlıca besinleri ot kökleri, tohumlar ve
avladıkları hayvanlardı. Küçük gruplarla bir aile halinde yaşadıkları,
bazı dini inanışları bulunduğu anlaşılmaktadır.
Neolitik çağ insanlarının arkeolojik belgeleri yurdumuzda Mersin
(Yümüktepe), Kumtepe ve Maraşta ele geçmiştir. Yeni kazılar bu adamların
Anadolu’nun daha birçok yerlerinde yaşadıklarını ortaya çıkaracaktır.
Prof. Pittard Avrupaya Neolitik insanların Anadoludan geçtiklerini buğdayı
ve bazı hayvanları beraberlerinde götürerek oralara yaydıklarını ileri
sürmektedir. [*] Ele geçen arkelojik belgeler arasında çakmaktaşından
yapılmış ok uçları, bıçaklar, delgiler, kemikten yapılmış iğneler ve
topraktan kaplar vardır.
( ] Pittard, Neolitik Devirde Küçük Asya ile Avrupa arasında
münasebetler. 1937. S. 5 —17
Ankara’nın Adı
İlkçağ tarihçilerinden bazıları (Apolloniyos) bu bölgeye yerleşen
Galatların, Mısırlılarla yaptıkları bir savaşı ve bu savaşta elde
ettikleri bir çapayı kaydederek, bu şehri kurduklarını ve zaferlerinin
hatırası olan çapa (Ancir) ya göre şehre (Anküra) dediklerini haber verir.
Galatların Anadolu’ya gelmelerinden daha önce Ankara-nın bir şehir olarak
mevcut bulunduğu bilinmektedir. Şu halde Galatların Ankara’yı kurmuş
olmaları ve şehre çapa manasına gelen Anküra adını vermeleri mümkün
değildir. Tarihçi Pausanias, Kıral Midas tarafından kurulan Anküra’nın,
Galatlar tarafından zaptedil-diğini yazar ve Galatların Anadolu’ya
geçişleri sırasında (M. Ö. 278) Ankara’nın bir Frig şehri olduğunu
anlatır.
Eti metinlerinde adı geçen Ankuva şehrinin Ankara olduğu bazı tarihçiler
tarafından ileri sürülmüş ise de, yeni belgeler An-kuvanın bugünkü Alişar
olduğunu göstermiştir. Anadolu’nun birçok yerlerinde Eti Çağından daha
önce kurulmuş şehirlerin varlığı kafi olarak bilinmektedir. Bu
şehirlerdeki halkın yaşayışına dair yazılı belgeler de mevcuttur.
Başşehrimiz Ankara’nın böyle bir şehir, adının da yerli bir kelime olması
bugün kabul edilen en makul izah şeklidir. (A. Erzen). Romalılar zamanında
şehir, Metropolis, Sebaste Tektosagan, Neokoros ve Lamprotate ad ve
ünvanlarını almıştır. Metropolis, kültür bakımından birlik gösteren ana
şehir demektir. Sebaste Tektosagon, İmparator Augustus’un şehri, anlamına
geliyor. (A. Erzen)
Neokoros, İmparator adına mabed kurarak ona bakan demektir. Ankara’da
böyle iki mabed vardı. Bunlar Augustus ve Valerianus mabedleridir.
Lamprotate, ünlü, büyük demektir. Ankara’yı idare eden Roma Valilerinin
terfi edince Konsül olmaları, şehrin bu ünvanının manasını açıklamaktadır.
Ankara bu çağda Romaya bağlı Anadolu şehirlerinin en büyüklerinden
biridir.
BizanslIlar zamanında şehrin bir Valilik olarak idare edildiği
bilinmektedir.
XIII. yüzyılda Yakut ve İbnelasir’de şehir Ankira, Engüriya Anguryia
olarak kaydedilmiştir. Selçuk paralarında ve kitabelerde, Ankara,
llhaniler’de Engüriye olarak yazılmıştır. Evliya Çelebi, Engürü ve Ankara
şekillerini kullanıyor, Haçlı seferlerinin tarihçesi Albertus, şehre
Anoras der. Arap tarihlerinde Beldet • el • Selâsil olarak yazılıdır.
Bunun türkçe Zincirli (kapı) şehir veya sekili şehir anlamına geldiği
sanılıyor.
Islâm tarihçilerinden bazılarında îmariye, îmadiye, Amudiye ve Kala - i -
Selasil olarak yazılmıştır.
Başşehrimizin bugün kullanılmakta olan adı, ihtimal ki ilk adına en yakın
olanıdır. Bu adın, Anadolu kültür tarihinde büyük rol oynamış olan Proto -
Haiti’ler tarafından verilmiş olduğunu ileri sürenler şimdilik hiçbir
yazılı belgeye dayanmamaktadırlar.
tik Çağlar
Başşehrimiz ne vakit kuruldu ? Bu sorunun karşılığını kesin olarak vermek
şimdiye kadar mümkün olamamıştır. Ankaranın çok yakınlarında ele geçen
Antropolojik ve Arkolojik belegeler, bu bölgede insanların Eskilaş
çağındanberi yaşamış olduğunu meydana koymuştur.
Eskitaş Çağı adamları, taprağa yerleşerek boylar halinde yaşamıyorlardı.
Avlarını yakaladıkları yerler, meyvalarını koparabildikleri ağaçlıklar ve
sulak dereler paleolitik çağ insanlarının yurtları idi. Ankara’ya bağlı
Dudumlu’da N. Leuchs, Uzağıl’da Campell -Thomson, Maltepe'de K. Bittel
toprak üstünde paleolitik çağa ait aletler ele geçirdiler. Prof. Şevket
Aziz Kansu, Etiyokuşu sekilerinde yaptığı kazıda Mikok tipte
çakmaktaşından yapılmış araçlar buldu. Prof. Remzi Oğuz Arık, Ankara
kalesi eteklerinde Neolitik biçimde bir elbaltası meydana çıkardı. Ziraat
Enstitüsü yakınlarında, Gazi Terbiye Enstitüsü yakınlarında, Çubukçayı
kenarlarında Ergazide taş baltalar, bıçaklar ele geçti. Bütün bu
prehistorik araçlar Ankara çevresinin bu çağlarda insanların barınmasına
yaradığını gösteriyor. [*] Ankara şehrinin kurulduğu tepe ve ya-
[•j Ankara yaylası iklim ve bitki bakımından Orta Anadolu’nun diğer
bölgelerinden hemen hemen farksız olduğundan buranın Prehistorik
çehresinin diğer bölgeler gibi olması lâzımdır. Paleolitik çağ insanları
Ankara çevresinde yalnız çakmaktaşı ve andezitten aletler yapmakla
katmamışlar, aynı zamanda kalkerden de faydalanmışlardır. Dikmen yanındaki
Çaldagın elverişli taşlarından aletler yapmışlardır. Burada on binlerce
küçük parça ve yarı işlenmiş taşlar bulundu. Ankara çevrdsindeki
paleolitik buluntular Suriye, Palestin, Mısır’da ele geçen aletlere
benzemektedir. Ankara çevresindeki tarlalara yayılmış eski çakmaktaşı
âletler bugünkü köylüler tarafından toplanmaktadır. Bu aletleri
toplı-yanlar onları dövenlerinin altlarına çakarak kullanıyorlar. Ankara
Paleolitik buluntularının ele geçtiği sahalar suların sürfikliyerek
getirdiği birikintilerle doludur.
Bu bölgede paleolitik istasyonlar hep akar su kenarlarındadır. Su
yatakla-rindin uzaklaştıkça bu çeşit buluntular azalmaktadır. Öyle
anlaşılıyor ki eski taşdevri adamları da bugünküler gibi dere kenarlarında
oturmakta idiler (Kısaltılmıştır.)
Max Pfannenstiel, Die Altsteinzeitliehen Kulturen Anatoliens, Berlin
1941, 8.22
maçlarda, Eskitaş çağı adamlarının kullandığı aletlerden bir şey ele geçmemiştir. Bununla beraber, bu tepelerin ve dere yamaçlarının korunmaya çok elverişli olması, yakın çevrelerde ele geçen paleolitik aletleri kullanan adamların buralarda da yaşamış olmaları ihtimalini kuvvetlendirmektedir.
Şimdiye kadar şehrin içindeki kazılarda ve temel kazılarda bu türlü araçların bulunmamış olması, evlerin geniş bir toprak alanını örtmüş olmasiyle açıklanabilir. Belki de günün birinde buralardaki çeşitli kazılarda Antropolojik ve Arkeolojik önemli belgeler tesadüfen ele geçecektir.
Paleolitik aletlerin, orta Anadolu’da en çok bulunduğu Ankara bölgesinde, bu çağ adamlarının fosilleri ele geçmiş değildir. Bu araçların çoğu toprak üstünde görülmüştür. Ancak
Etiyokuşundaki Çubukçayı sekilerinde yapılan kazıda toprak altında rastlanan işlenmiş çakmaktaşları, bu dere boylarının, paleolitik araştırmalara müsait olduğunu göstermiştir. Adı geçen dereler şehrin çevresindeki dereden farklı değildir. Neolitik çağ (Yenitaş devri - Cilalıtaş devri) için Prof. Remzi Oğuz Arık tarafından, kale eteklerinde yapılan sondajlardan birinde ele geçirilen baltayı ve tarafımızdan Hacet-tepede bulunan lâmbalarla uçları anmakla geçiyoruz. Bu belgeler, yeni buluşlarla desteklenmedikçe Ankara çevresinde Neolitik bir kültürün yaşadığını kesin olarak ispat etmeye imkân yoktur.
Anadolu’nun sürekli ve orijinal kültürü hiç şüphesiz kalkolitik ve bakır çağı diye ad verdiğimiz madenler çağı kültürüdür. Her yerde birer küçük köy veya kasaba olan, üzerinde insanların binlerce yıl yaşadığı büyükler, metotlu kazılarla çok dikkatli incelemelerden geçirilmiştir. Bu höyüklerden, üzerlerinde eski çağlarda yaşıyan insanların yaşayışları hakkında geniş bilgi verecek pekçok eserler meydana çıkarılmıştır. Altını, gümüşü, bakırı işlemesini bilen Anadolu Bakır çağı adamlarının kerpiç ve taşla yapılmış evleri vardı. Koyun, keçi, sığır gibi hayvanların sütünden etinden ve derisinden faydalanıyorlardı. Alacahüyük kazılarında unların ekip biçtiklerini gösteren belgeler elegeçmiştir. Toprak 3 parılan evlerin bazı kilerlerinde, toprak küpler içinde şekli hiç kaybolmamış yanık buğdaylar bulunmuştur. Gene aynı ’azı ar a, m inanışlarını gösterme bakımından çok önemli olan
güneş kursları, geyik figürleri, altın süs eşyaları çıkarılmıştır.
Bunların çoğu Kıral Mezarları adı verilen mezarlarda bulunmuştur. Bakır
çağı adamlarının şehirlerini, tabiî küçük tepelere kurdukları kazılardan
öğrenilmiştir. Bu tabiî tepeciklerin yüz yıllarca iskân edilmesi, birçok
sebeplerle, evlerin yıkılıp tekrar yapılması, buralarını büyük haline
getirmiştir. Bu, toprağa bağlı adamlar şehirlerinin veya köylerinin
etrafını kerpiçle çeviriyorlar, böylece güvenlerini sağlamış oluyorlardı.
Toplu güven sağlama fikrinin onları başkanlara veya komutanlara bağlamış
olduğunu anlıyoruz. Alaca’da ele geçen mezarlara (Kıral Mezarları) adının
verilmesi de, Bakır çağı adamlarının toplu yaşamada ulaştıkları düzeyi
belirtmektedir. Anadolu’nun, kendilerine has bir kültüre sahip olan Bakır
çağı adamları, Ankara’da yaşamışlar mıdır ? Bu soruya da şimdilik müsbet
bir karşılık verilemez. Eski Ankara’nın eteklerine serpildiği tepe,
çevredeki sulak topraklar, tepenin savunmaya çok elverişli durumu, eski
Ankara’nın, bu çağlarda iskân edilmiş olması fikrini kuvvetlendirir. Bu
çağın Ankara’ya çok yakın yerleşme yerleri, Ankara şehrinin iskân tarihi
bakımından incelenmesinde önemli değer taşımaktadır.
Bunların Ankara’ya en yakın olanı, Etiyokuşu’nda Çubuksuyu kenarında,
Prof. Şevket Aziz Kansu’nun kazdığı Prehistorik yerleşme yeridir. Burada
Bakır çağı tabakasında, Anadolu’nun birçok yerlerinde ele geçen tipik
Bakır çağı eşyası bulunmuştur. Bunlar arasında toprak mühürler,perdahlı
pişmiş toprak kaplar, anılmağa değer. Şehre yakın başka bir Bakır çağı
istasyonu da, Ahlatlıbeldir. Düz bir alanda küçük bir şato olduğu
anlaşılan bu yerleşme yeri Anadolu’nun çok eski yollarından birinin
yakınındadır. Bitik, Karaoğlan, Ahlatlıbel, Etiyokuşu Bakır çağı yerleşme
yerlerinin Ankara’ya bu kadar yakın oluşu, birinden diğerine gitmek için,
başehrimizin önündeki düzlükten geçilmesi zarureti gözönünde
bulundurulursa, Ankara’nın, bu zamanlarda iskân edilmiş olması bir ihtimal
olarak düşünülebilir. Buna rağmen şehrin kurulduğu alanda bu çağa ait bir
tek belge ele geçmemiştir.
Ankara’nın, Etilerin Aknuva şehri olup olmadığı uzun incelemelerden
geçirilmiştir. Arkelojik belgelerin çok olmadığı zamanlarda bu şehrin, adı
geçen Eti şehri olduğuna inanılmakta idi. Tarihçi
-
E. Cavignac, Ankara adının Ankuva’dan geldiğini
kabul ediyor. Alman Profesörlerinden E. Forrer de bu şehrin Ankuva
olduğunu iddia etmekte idi. Eti metinlerinde adı geçen Ankuva şehrinin
başşehrimiz Ankara olmadığını, son bnluşlar meydana çıkarmıştır. Eti
metinlerinden birinde kiralın, Hatuşaş (Eti Başşehri) dan üç günlük
mesafedeki Ankuva’ya geldiği, arada her gün bir şehirde konakladığı
yazılıdır.
Hatuşaş (Boğazköy) den üç günde Ankara’ya gelmek mümkündür. Ancak son
buluşlar Ankuva’nın, Etilerin büyük şehirlerinden biri olan Alişar
olduğunu meydana koyunca, önce ileri sürülen iddialar çürüdü.
Bundan başka Ankara içinde ve yakınlarında yapılan kazılarda Etilerin bu
şehirde yaşadıklarını gösteren hiçbir belge de ele geçmedi. Bununla
beraber, güneydeki Gâvurkale, Ankara’ya yakın önemli bir Eti tapınağıdır.
Daha batıda Etilerin bazı yerleşme yerleri, bugün bilinmektedir. Eti
şehirlerinin çok kere büyük geçitler ve yollar üzerinde kurulmuş olduğu da
bir hakikattir. Kolayca ele geçmez şehirler kuran Etilerin, büyük yolların
bir kavuşak yeri olan ve tabiî olarak müstahkem bulunan Ankara tepelerini
ellerinde tutmuş olmaları icabeder.
Ankara adının, bir Eti kelimesi ahengini taşımasına, yerinin iskâna ve
Etilerin politik durumlarına uygun düşmesine rağmen, şehrin onlar
zamanında kurulduğunu isbat edecek yazılı veya yazısız belge mevcut
değildir. Daha önceki çağlar için de söylediğimiz gibi, eski Ankara
şehrinin yamaçlara ve eteklere yayılmış bulunması, şehirde büyük ve geniş
sondajlara ve kazılara imkân vermektedir. Belki de birçok belgeler şehrin
şurasında burasında yolların veya evlerin kapattığı toprakların altında
yatmaktadır, îlerde yapılacak sistemli araştırmaların bu çağı da
aydınlatacağına şüphe yoktur.
Frigler Çağında
Ankara
_ Ankara şehrinin bilinen tarihi Friglerle başlar. (M. Ö.) XII. yuz yılın
başlarında Anadolu’ya, batıdan Deniz Kavimleri adı veri-
!en akıncılar girdiler. Bunlar çok sür’atle hareket ederek Etileri
yendiler. Suriye, Filistin üzerinden Mısıra kadar ilerlediler. Etiler bu
çağlarda çok zayıfladılar ve Deniz Kavimlerinin önünden kaçarak güney
Anadoluda Maraş, Gaziantep taraflarına çekildiler. Orada küçük
devletçikler kurarak hayatlarını bir müddet daha devam ettirdiler.
Deniz Kavimlerinin gelmesinden sonra batı Anadolunun Sakarya boylarına
yerleşen Friglerden, ilk defa Asur Kralı Tiglat Pleser, Muşki adı ile
bahseder. [*] Bunların Deniz Kavimleriyle batıdan
[•J On ikinci yüz yılın sonlarına doğru (1115) Asur Kralı I. Tiglat -
Ple-ser’in yıllıklarında Muşkilerden sözedilir. Kral önceleri Asur’lara
bağlı bulunan, onlara haraç ve vergi veren Purukuzzi, Alzi ve Kummuhi
illerini elli yıldanberi ellerinde tutan, beş kralh MuşkiTerle cenkleşir
ve onları yener. Beş Krallı Muş-kiler, Batı Anadolu’dan orta ve Güney -
doğu Anadolu'ya akın eden ; boy beyliklerini, daha bir krallığa
bağlıyaınamış ve böykce siyasî bir olgunluğa erişememiş birleşik akıncı
kollarıdır. Bu kollar Malatya’ya (Meliddu) varabilmişler ; Fratı geçerek
Purukuzzi, Alzi ve Kummuhi bölgelerini elde edebilmişlerdi. Bu olay,
kralın yıllıklarına bakılırsa, 1163—1150 yıllan arasına düşmelidir.
I. Tiglat • Pleser’in kuvvetleri önünde bozulan ve gerileyen MuşkiTerle
AsurTarın yeniden karşılaşması II - Sargon (721 - 705) zamanında olmuştur.
Bu çağda Grek kaynaklarında PhrygTer adıyla anılan Muşki’ler Mita’nın,
yâni Mi-das’ın krallığı altında toplanarak siyasî bir güç meydana getirmiş
görünmektedirler. Sargon, Midas la ve PhrygTerle uzun yıllar uğraşmak
zorunda kalmıştır. Yıllıklarından öğrenilebildiğine göre, Sargon, beşinci
krallık yılında (717) Mi-das’a güvenerek ve belki de ondan yardım görerek,
kendine karşıgelen Kargamış Beyi Pisiriden öcalmak için Kargamış üzerine
yürüyor ; Pisiri’yi perişan ediyor ; KargamışTıları Asur iline gönderiyor
ve oraya da AsurTarı yerleştiriyor.
Gene bu kral, yedinci krallık yılında (715) Muşki’ler kralı aita’yı Que
(Kili-kia) dan sürüp çıkarıyor.
713 yılında TTrartu kıralı Ursâ ve Muşki’ler kralı Mita, Tabal’da
Sargun’un damadı Ambaris ile anlaşarak, Asur iline bağlı topraklara
saldırıyorlar. Sargon damadını, Bît - Burutaş kralını yeniyor ; birleşmiş
Urartu ve Phryg krallıklarına karşı da kale - şehirler kuruyor. Bu çeşit
şehirlerden luhsu, Partir, Anmurru, Anduarsalia ve Ki ürartu ; Usu, Usian,
üargin de Muşki’ler iline bakan sınırlar üzerinde bulunuyor.
Asur krallarının yıllıkları MüşkiTerin yahut Phryg’lerin doğu ve Güney
-doğu Anadolu’da bir, on ikinci yüzyılın sonunda (1115) ; bir de sekizinci
yüzyıl içinde ve sonunda siyasî amaçlar güderek, göründüklerini ortaya
koymaktadır.
Phryg’lerin Anadolu’ya Avrupa’dan göçüp geldikleri eskidenberi
söylen-
geldikten sonra hemen bir idare altında toplanarak muntazam bir devlet kurdukları bilinemiyor. Ancak (M. Ö.) XI. yüzyılın sonlarında Sakarya ırmağı boylarında yurt kurdukları anlaşılıyor. Eti-lerin Orta Anadolu’dan çekilmeleri, Friglerin buralarda çabucak yerleşmelerini ve yayılmalarını kolaylaştırmıştır. Karaoğlan’da, Alaca’da, Pazarlı’da, Hacılar’da, yapılan kazılar, Friglerin, Eti şehirlerini değiştirerek veya onararak kullandıklarını göstermiştir. Hacılar kazısında Friglerin, bir Eti kalesini değiştirmeden kullandıkları da tespit edilmiştir. Esasen Frigler yalnız bu yönden değil, plâstik sanatta da birçok motifleri ve mefhumları Etilerden almış bulunmaktadırlar.
Bunların başşehri, Polatlı yakınındaki Gordion şehri idi. (M. ö.) IX. yüzyıldan sonra Orta Anadolu’yu idareleri altına aldıkları yukarda adını saydığımız kazılarda çıkan belgelerden anlaşılmaktadır. Anadolu kültür tarihinde önemli yeri olan Frig devleti, Kimerlerin istilâsı ile yıkılmıştır.
Ankara şehrinde Friglerin oturduğuna dair en kesin belgeler bu şehrin iki yerinde yapılan sistemli kazılarda elde edilmiştir. Bu kazılardan biri Ogüst (Augustus) mabedinin yanında yapılan kazıdır. Burada en altta, kalınlığı dört metreyi bulan bir Frig tabakası ortaya çıkarılmıştır. Bu tabakanın ana toprağa yakın olan kısımlarında bulunan çanak çömlek boyasızdır. Kabartmalı, cam gibi parlak siyah renkli Frig seramiği boldur. Üste doğru kırmızı
mistir. Heredotos’a göre onlar, önceleri Makedonia’da oturuyorlardı ; göçederek hem eski yurtlarını, hem de adlarını değiştirmişler. Strabon da PhrygTerin Tlırak soyundan ve Thrakia’lı olduklarını yazmıştı. Lydia’lı Xanthos, akının Avrupa dan, Pontos’un sol kıyılarından yapıldığını söyliyerek ve zamanını da Troja savaşları sonuna koyarak, Heredotos ve Strabon’la bir fikirde olmadığını anlatmıştır.
Sekizinci Yüzyıl sınırları geniş güçlü, bir Phryg devletinin kurulduğu ; Phryg medeniyetinin geliştiği çağ sayılabilir. Güney - Anadolu’da Kilikia’da Asur kralı II. Sargon’la, siyasî nüfuz alanları ve toprak elde etmek için döğüşen ; íiTi"
krallarıyla anlaşan Midas, imparatorluğunun kuzey sınırını Samsun’a (Akalan) ; Güney sınırını Konya’nın güneyine ulaştırmış görünüyor. Greklerle de gene sıyası amaçlarına varabilmek için akrabalık kurmuş onlardan kız almıştır-Delphos a tahtını bağışladığı söylenir.
Kınay, Dr. Cahit, Frigler Üzerine Doktora tezi, S. 4
(Basılınamıştır.)
renkli, boyalı çanaklar gittikçe çoğalmaktadır. Bunlar, Boğazköy'de,
Pazarh’da, Gordion’da ele geçen tipik Frig seramiklerindendir. Bundan
başka en altta küçük bir evin duvarları da ortaya çıkarılmıştır. Böylece
burada (M. Ö.) VI. yüz yıla ait Frig eşyası ile daha evvelki yüz yıllara
ait Frig eşyası üst üste bulunmuştur. Bir büyük olarak yükselen Hacıbayram
tepesi, ganiş bir Frig yerleşme yeridir. Ve bazı arkologlara göre buranın
çevresi surla çevrilmiştir. [*]
Ünlü Alman Arkeologu K. Bittel ve diğer bir kısım bilginlere göre şimdiki
Ankara kalesi, Eti devleti yıkıldıktan sonra türeyen Anadolu
beyliklerinden birinin müstahkem yeridir. Fakat bu iddia arkeolojik
belgelerle desteklenmemiştir. Prof. Remzi Oğuz Arık’a ve Dr. Tahsin
Özgüç’e göre Frig kalesi Haeıbayram’daki büyükte kurulmuştur. Ankara
çevresinde elegeçen sekiz kabartmayı (M. Ö.) birinci bine koyarak bunların
Haeıbayram’daki büyük bir yapıya ait olduğunu kabul edenler de vardır.
Bunların, dayandıkları deliller arasında en önemlisi, bu kabartmaların,
Çankırıkapı ve Oğüst mabedi kazılarında meydana çıkarılan bu çağa ait
katlarla aynı yaşta olmalarıdır. Bununla beraber, kabartmaların konulduğu
yapıyı ele geçirmek bugüne kadar mümkün olmadığına göre, bu
iddia bir teklifden daha ileri gidememiştir. Prof. Güterbock bu kabartmaların Eti tesiri altında yapılmış olduğunu ileri sürüyor ve “Ankara kabartmaları ne geç Eti, ne de Frig sanat eserleri olarak açıklanamaz. Şimdiki bilgimize göre, daha ziyade müstakil gibi görünüyor» diyor. Bu kabartmaların (M. Ö.) birinci bine, yani Etilerin artık Orta Anadolu’da bulunmadıkları bir zamana ait olduklarını da kesin olarak kabul ediyor. Bazı yeni yapı temellerinde, bu arada İtfaiye meydanında Karyağdı Baba türbesi yanında iki metre derinlikte bir kaç renkli Frig çanak çömleği ile Hacıbay-ram tepesinin altından îsmetpaşa Mahallesine uzanan yolun sağında açılan bir temel yarmasında cam gibi parlak siyah iki tipik Frig seramiği de tarafımızdan bulunmuştur. Ankara Kalesi dışında ele geçen bu belgelerin yakınlarında yspılacak sistemli kazılar, bu çağa ait değerli belgeler verebilir.
Son günlerde (1947) Kale etekleriede eski Ermeni mezarlığında yapılan bir apartman temelinde de arkeolog Raci Temizer birkaç siyah Frig seramiği bulmuştur.
Ankara’nın Frigler çağında geniş bir yerleşmeye sahne olduğunu gösteren kazılardan biri de Çankırıkapı Hamamı kazısıdır.
Burada, Oğüst Mabedi çevresinde ele geçenlerin tamamiyle aynı olan birçok seramik bulunmuştur. Bundan başka büyük taşlarla örülmüş ve çamur harçlı ev temelleri de ortaya çıkarılmıştır. Buradaki çanak çömleklerin bir kısmı Gordion ve Fidanlıkta bulunan seramiğe benzer. Bunların çoğu (M. Ö.) birinci binin ilk yarısına aittir.
Çânkırıkapı’da yapılan kazı genişletildiği vakit buradaki Frig yerleşmenin çok yayılmış olduğu meydana çıkacaktır. Burada açılan ug evleı inden bir kısmının yalnız temelleri ele geçmiştir.
.. ^da’ Fidanhk ve Anıttepe yöresinin Nekropol (mezarlık) p
Olarak °rUya hoauimuştpr. Kazılardan anlaşıldığına
lorriîr ^ gülerini toprağa açtıkları derince çukura gömmüş-zamariiarH
azıar) Anıttepe yanındaki bir sıra tümülüs, muhtelif mezarlar v
a<?1??lş ve Friâlerin büyük adamlar
için (Tümülüs) çömlekler«
halktan
olanları yakarak küllerini küçük
çömleklere koydukları anlaşılmıştır.
Fidanlık buluntuları, İstasyonda çıkan kül küpleri, Oğüst mabedi ve
Çankırıkapı kazılarında elde edilen belgeler Friglerin buralarda yurt
kurduklarını gösteren arkeolojik delillerdir. Bu belgelere göre Ankara
Frigler zamanında oldukça geniş bir şehir olarak mevcuttu.
Ankara tarihinin yazılı belgelere dayanan kısmı da ancak Galatlara kadar
inebiliyor. Mısır’da doğan ve Anadolu’da yerleşen Apollonyos (M. Ö. III.
yüzyıl) Ankara hakkında bilgi veren ilk tarihçilerden biridir. Adı geçen
tarihçinin Karya tarihinden faydalanan S. Büzantiyos (M. S. VI. yüzyıl)
Apollonyos’un Ankaranın kuruluşu hakkında verdiği bilgiyi kaydeder. Bu
bilgiye göre, Avrupadan Anadolu’ya geçen Galatlar, Pontos Kralı Mitirdates
Ariyobarzanes ile beraber Mısırlılara karşı bir savaşa girmişler, onları
yenerek denize kadar sürmüşler ve Mısırlıların gemilerinden aldıkları
çapaları zafer belgesi olarak buralara getirmişlerdir. Galatların bu
yararlıklarına bir karşılık olmak üzere kendilerine toprak verilmiş, onlar
da bir şehir kurarak adını, çapa anlamına gelen Anküra koymuşlar.
Tarihçinin anlattığı şeyler, Galatlar zamanında bir Ankara şehrinin var
olduğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. MakedonyalI îskenderin
tarihçilerinden Kurtiyus ve Ariyanus ise, Îskenderin Gordiondan sonra
Ankara önlerine geldiğini burada ordusunu yığınak yaparak saydığını, sonra
da Paflagonya’ya doğru harekete gaçirdiğini yazıyorlar. İskender (M. Ö.
334) kışını Gordion’da geçirdikten sonra 333 yazında Ankara önlerine
gelmiştir. Şu hale göre bölgenin kendisine bağlanması işi için uzunca bir
müddet uğraşmıştır.
Galatlardan önce Ankara’nın belki de beylik olarak varlığını gösteren bu
kayıtlar, şehrin tarihini biraz daha eskiye götürüyor, îskenderin büyük
seferini, önce Medlerin, sonra da Perslerin Yunan ülkeleri üzerine
saldırışlarının bir tepkisi olarak açıklıyan görüş, tarihi olaylara uygun
düşmektedir. Ankara, İskender seferi sıralarında, Anadolu’nun bir çok
yerleri gibi Perslerin egemenliği altında idi. Galatlar buralara daha
sonra (M. Ö. 278) de geldiler. Bu açıklamalar gösteriyor ki, şehrin
kurucuları Galatlar değildir. Bununla beraber Ankara’da bastırılmış
paraların birinde çapa kabartması açık olarak görüldüğü gibi Ancyr adı da
okunmaktadır.
Anlaşıldığına göre, parayı bastıranlar, Ankara adıyla çapa anlamına gelen
Ancyr sözü arasında kendilerine göre bir ilgi görmüşlerdir. Bu, belki de,
Ankara’nın yerli adını Yunanca ve Lâtince’ye mal etmek gibi bir zorlamadan
başka bir şey değildir. (A. Erzen)
Gezdiği yerlerin tarihini yazan Pausanyas (M. S. II. yüzyıl) Galatların
Anadolu’ya geçişlerini anlattıktan sonra, Friglerin eski bir şehri olan
Anküra’ya geldiklerini yazar. Bu bilgin geziciye göre gemi çapasını,
Frigya kıralı Midas icat etmiştir. Adı geçen bilgin böyle bir çapayı Zevs
tapınağında gördüğünü yazmıştır-
Bu belge şehrin tarihini Friglerin masallaştırılmış kıralı Midas'a kadar
indiriyor. Arkeolojik belgelerle, yazılı belgelerin başşehrimizin bir Frig
şehri olarak kurulduğu noktasında birleşmesi, şimdiki bilgimize göre en
kesin bir sonuçtur. Bununla beraber yeni arkeolojik buluşların, daha
eskiye götüren belgeler sağlaması daima umulabilir.
Ankara'nın kuruluşunu, Friglerin masallaştırılmış eski bir krallarına
bağlamalarını dikkate değer bulan bazı genç bilginler (Dr. A. Erzen),
şehrin Friglerden önce, Etiler çağında mevcut bulunmuş olduğunu ileri
sürmektedirler. Onlara göre burası büyük bir şehir olmaktan ziyade
Etilerin askeri bir garnizonları bir kaleleridir. Ankara adı da yerli bir
kelimedir ve (ank) kökünden türemiştir. Bu teklifle şehrin kuruluşu
Etilerden de önceye götürülmüştür. Bunu destekliyecek kesin belgeler,
henüz mevcut değildir
Frigler, Orta Anadolu’ya yayılarak (M. Ö. 9—8) yüzyıllarda en geniş
sınırlara ulaşmışlardı. Bu zamanlarda Ankara’nın doğu - batı Anadolu
ortasında önemli bir rol oynadığına şüphe edilemez. Ancak Friglerin
Politik tarihleri tamamiyle açıklanamamış olduğundan, şehrimizin bu çağda
ne gibi olaylara sahne olduğunu bilemiyoruz. I riglerin yıkılmasından
sonra, batı Anadolu’yu Lidler egemenlikleri altına aldılar. Merkezleri
Sard şehri idi. Bu şehirden başlıyarak 2 n ara - Gordion, Kayseri ve
Ninive'den geçen, İran içlerinde Sus'a uzanan ünlü Kıral yolu bu çağlarda
Asya’nın türlü mallarını Ege m'
'na g0*'^01^11, Eidya
kırallarının bu yüzden çok zengin
o u arı biliniyor. Bu yol üzerinde bulunan diğer konaklar gibi n
"ara nın da tahkim edilmiş, zenginleşmiş olması gerekir.
M.Ö. VI. yüz yılda Anadolu’nun, Perslere karşı savunma yükünü omuzlarına
alan Lidyalılar uzun müddet dayanamadılar. Kızılırmak çevresinde yapılan
iki savaştan sonuncusunda kıral Kuruş (Küros) Lidya kıralı Krezüsü
(Kroysos) yenerek Anadolu’yu doğudan batıya ele geçirdi. (M. Ö. 547). Bu
savaştan sonra Ankara’nın da Pers eğe-menliğini kabul ettiğine şüphe
yoktur. Pereler Ankara’da hiçbir belge bırakmamışlardır. MakedonyalI
İskender’in açtığı büyük sefer, uzun süren Med ve Pers baskınına bir tepki
olarak gelişince, Anadolu’nun bu kısmı çok önemli görülmüş olmalıdır ki,
büyük komutan tarafından ele geçirildi. (M.Ö. 334). Gordion’dan Ankara’ya
gelen İskender, burada ordularını yeniden düzenliyerek Kapadokya üzerinden
Kilikya’ya yürüdü. Birkaç savaşta Anadolu’yu kendine bağlamış olan
İskender’in, İran ordusu ile karşılaşmak üzere Gülekbo-ğazı’nı tutmasının
strateji bakımından önemi açıktır. İskender Ki-likya kapılarına ulaştığı
vakit Anadolu’daki sitelerin hiçbirinden korkusu kalmamıştı. Ankara’da
Frig şehirleriyle birlikte İskender'e bağlanmıştı. İskender’in (M. Ö. 323)
de Babilde ölümü üzerine, Ankara ve yöresi (Antigonos) elinde kaldı. (M.
Ö. 301) de Büyük Frigya, Lüsimahos’a bağlandı. Daha sonra da Selefkos bu
bölgeyi zaptetti (M. ö. 281). İskender’in biribirine düşman olan halefleri
döğüşürlerken Anadolu'nun eski ahalisi bir birlik kuramadılar. Ankara bu
zamanlarda büyük bir varlık gösteremedi.
Galatlar ve Roma
Çağı
M. Ö. 278 yılında Trakya'dan Anadoluya geçen Galatlar Orta Avrupa’dan
göçeden barbar insanlardı. Bunlar, bir müddet Trakya’da Bizans
sınırlarında yaşadıktan sonra Anadolu’ya geçtiler. Çoluk çocuklarını da
beraberlerinde, gittikleri yerlere götüren bu göçmenleri Anadolu’ya
çağıran Bitinya kıralı Nikomed’dir. Kıral, kendi kardeşiyle yapmakta
olduğu savaşta Galatlardan istifade etti. Anlaşmaya göre Galatlar,
Bitinyalıların dostlariyle, dost, düşmanlariyle düşman olacaklardı. Savaş
bittikten sonra bu çapulcular, genel bir birlikten mahrum olan Frigya’ya
yayıldılar. Bunlar, Tektosaglar, Tolistoboglar, Trokmeler adlariyle üç
boya ayrılmışlardı. Batı Anadolu’dan, Orta Anadolu’nun Sakarya bölgesine
çekilirlerken geçtikleri
yerleri yakıp yıkmışlar, birçok şehirleri harap etmişlerdi. Ancak I.
Antiyohos tarafından yenildikten sonradır ki, toprağa yerleştiler.
Oturdukları yerlere de Galatya adı verildi- Yerleştikleri bölge,
yağmalarla geçinen bu barbarların işlerine çok uygundu.
Anadolu’nun bu bölgesi, Galatların anayurtları olan Orta Avrupa’ya çok
benziyordu. Buralarda Galatların yurt kuruşları tarihi kesin olarak
bilinemiyor. Ancak Pontos Kralı I. Mitirdates’in Mısırlılarla yaptığı
savaşa bunların da katıldıkları gözönünde tutularak bu tarih M Ö. 266 dan
önceye alınıyor. Üç boy, ayrı ayrı yerleşmişlerdi. Bunların en kuvvetlisi
olan Tektosaglar Ankara’da Tolistoboglar Pesinus’da, Trokmenler Tavion’da
merkez kurdular. Bu zamanda Ankara’nın bir kale şehir olduğu
bilinmektedir. Galatlar komşulariyle zaman zaman savaşa girmişler ve
hayatlarını bu yolda kazanmağa çalışmışlardır. Manliyus Anadolu’da
giriştiği büyük seferde ' Galatya’ya kadar ilerleyince onlarla ilk
savaşını verdi. (M.Ö. 189).
Galatlar yenilerek kaçtılar. Hatta merkezleri olan Ankara’yı da terk
ederek doğudaki dağlık bölgeye sığındılar. Magaba’da toplanan Galatların
yardımına komşu kırallar da koştular. Manliyus Magaba üzerine yürüyerek 18
bin kişilik Galat ordusunu, üstün askerlik ustalığı ile yendi. Manliyus,
Galatların savaştan artakalanlarının başkaniyle bir anlaşma yaptı (M.Ö.
188). Bu anlaşmaya göre Galatlar yağmacılıktan vazgeçmeyi kabul ettiler.
Bir müddet sonra Galatlar Bergama Kralı Evmenes ile savaştılar,
yenildiler. Yurtları Bergama Kırallığına bağlandı ( M. Ö. 183).
BergamalIların, bu bölgede asıl yerli halkla iyi geçinme arzuları vardı.
Bu yerliler, yağmacı Galatları sevmiyorlardı. BergamalIlar bundan istifade
edereh kültür münasebetlerini derinleştirdiler. Bazı bilginlere (Dr. A
Erzem) göre eski Frigya tanrısı Men’e ait olan ve (M.Ö. II. yüz) yıl
ortalarında yapılan Ankara mabedinde Bergama mimarlığının etkileri
görülür. Bu özellik yukarda belirtilen ilgiden gelmektedir.
Galatlar (M.Ö. 168) de Bergama Kırallığı ile yeni bir savaşa tutuştular;
uzun süren bir didişmeden sonra Galatlar, Romalıların yardımımı
sağladılar. Bitinya ile Bergama arasında Galatya bir muvazene unsuru
olarak kaldı. Bergama Kıralı II. Attalos’un ölümünden sonra vasiyetnamesi
gereğince yurdu Romaya kaldı.
Böylece Romalılar bütün Anadolu içlerine daha yakından ka-nşma imkânını
buldular. Galatlar, Pontoslarla yeni bir didişme devresine girdikleri
vakit başlarında Deyotaros adında biri vardı. Bu zat Tetrarh ünvanını
taşıyan bir başkandı. Romalılar yukarda adı geçen başkanı resmen Galat
Kıralı olarak tanıdılar. Şüphesiz ki bu istiklâl Romanın himayesinde bir
otonomi (Muhtariyet) idi. Bununla berabar Deyatoros yurdunu Romalılara
karşı da korumağa çalıştı. M.Ö. 41 yılında ölünce Galatya Kırallığına oğlu
Kastor geçti. Bundan sonra Romalılar Amintas’ı Kral yaptılar, Ankara ile
Romalılar arasındaki ilgi arttı. Bu kiralın öldürülmesi sırasında
imparator, Augustus Anadolu’yu istilâya başlamıştı. M.Ö. 25 yılında
Galat-yayı Romaya bağladı. Dört yıl sonra bu bölge doğrudan doğruya
Romanın bir ili haline geldi.
Romalılar gelmeden önce Ankara’nın bir Galat Başşehri olup olmadığı
şüphelidir. Galat boyları diğer iki şehirde de merkez kurmuşlardı. Bununla
beraber Ankara’nın bu çağda sığınmaya elverişli slduğu bilinmemektedir.
Galatlar çapulculukla geçindiklerinden böyle müstahkem bir yeri boş
bırakamazlardı. Netekim Romalılar buraları kendilerine bağlayınca (M. Ö.
25—21) Ankara’yı başşehir olarak seçtiler. Roma ordularının doğu ve kuzey
Anadolu’da yapacakları seferler için Ankara’dan geçen yolların büyük önemi
vardı. Bundan başka uzaklardan iki yanı dağlara dayalı olan Ankara
düzlüğünün, buraların güveni için çok faydası vardı. Yeni ele geçen büyük
hamam, Romalıların bu şehre verdikleri değeri gösterir. Hamamı yalnız,
yabancı bir ülkede topraklar zaptetmeye çıkan geçici ordunun değil,
yerleşme arzusunda olan insanların kullandıklarından şüphe edilemez.
İmparator, Augustus’un, büyük tapınağın dış ve iç duvarlarına kendi
yaptığı işleri gösteren ünlü kitabesini kazdırması da şehre o zamanlar ne
kadar önem verildiğini açıklamaktadır. Augustus (M. Ö. 30 - M. S. 14)
Ankara halkını bir takım bölümlere ayırmıştı. Bu bölümler halkın
oturdukları semtlere göre idi ve her bölümün bir adı vardı. Ankara’nın en
parlak çağını yaşadığı sırada halkın 12 bölüme ayrıldığı Çankırıkapı’daki
M. S. 2. yüz yılın birinci yarısına ait bir kitabeden anlaşılmaktadır.
Fülelerin adları Lâtince veya Gerekçe değildir. Bundan Augustus’un yerli
halkı korumuş-
— 44 —
olduğu anlaşılıyor. Daha önce şehrin beş fülesi vardı. Bunun 12 ye
çıkarılması şehre yeni mahallelerin ilâve edildiğini gösteriyor. Esasen
meydana çıkarılan Arkeolojik belgeler de şehrin I. ve II. yüz yıllarda çok
ilerlemiş bulunduğunu anlatmaktadır.
Bu ilerleme uzun yıllar sürdükten sonra şehrin etrafına duvar çekmek zoru
ile karşılaşılmıştır. M. S. III. yüz yılda hu duvarın barbarlar tarafından
yıkıldığı anlaşılıyor. (A. Erzen)
Roma, bu çağda Avrupa’da ve Asya’da çok sarsıntılar geçiriyordu.
Ankara’nın bu sarsıntılardan büyük zarar gördüğü şüphesizdir. (M. S.
22—235) Severus Aleksander zamanında, doğu için büyük bir tehlike haline
gelen Dersler, 257’de İmparator Valeri-yan'ı bir savaş sonunda esir
ettiler. Roma artık eski ihtişamını kaybediyordu. Doğunun sürekli baskısı,
büyük birliği yavaş yavaş eritiyordu.
Bizans ve Selçuk Çağları
Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldığı vakit (395) Ankara Doğu Romanın elinde
kaldı. Hıristiyanlığın Anadolu’da çabuk yayılması üzerine şehir Hıristiyan
merkezlerinden biri olarak ün aldı. [*] Ogüst Mabedinin bir Hristiyan tapınağı haline getirilmesi bu zamanda
olmuştur,
Bizans’lılarla, önce Araplar sonra Türkler arasında süregelen mücadele
Ankara’nın alınyazısını birçok kereler değiştirmiştir. Bir elden öbür ele
geçen şehir bu didişmelerden büyük zarar görmüştür. Ankara kalesindeki
klasik çağ eserlerininin şehrin güvenini sağlamak için yıkılan yapılardan
alındığını düşünmek bu cağ için genel bir fikir verebilir.
Yakut, Tarihinde Arapların ünlü şairlerinden biri olan îmrü-al • Kays’ın
Bizans İmparatoru Justinyanus'a sığındığını, sonra dönerken (540) da
Ankara'da zehirlenerek öldüğünü yazar. Kalenin arkasındaki tepelerden
birindeki türbenin bu zata ait olduğu söylenir. P. VVittek bunu şairin bir
şiirinde Ankara’dan bahsetmesinden çıkmış bir rivayet olarak kabul
eder.
M. S. 620 de Sasani hükümdarı Hüsrev şehri almış ve yıkmıştır. Bugünkü
kalenin bu zamandan sonra yapıldığı söylenmekte ise de buna dair kesin
belge yoktur.
Sasani hükümdarını yenen Kayser Herakliyus ölünce (641) Anadolu için yeni
bir tehlike başgösterdi: Araplar (654) de Ankara’yı BizanslIlardan
aldılar. Araplar geri dönünce şehir tekrar BizanslIlara geçti. Uzunca bir
zaman şehir sakin yaşadı. Abbasi
Halifelerinden Harun • al - Reşit Anadolu’ya girince orduları Ankara’yı
sardı. El - Mutasım (839) şehri yağmaladı. Bu Arap seferleri sürekli
değildi. Ordular çekildikten sonra buraları gene eski sahiplerimin eline
kalıyordu. Bu sırada Ankara bir kaleşehir olarak düzenlendi ve bir
komutanın emrine verildi. 859 da İmparator Mihael III. Arap saldırışından
harap olan kaleyi onarttı. Kısa bir zaman sonra orijinal bir mezhep sahibi
olan Pavlikian’lar Bazilyus’u yenerek Ankara’yı aldılar.
Bunların istilâsı uzun sürmedi. BizanslIlar kuvvetli bir duruma gelince
Ankara, sınırlardan uzak kaldı. Ve iki yüzyıl sakin yaşadı. 1071 de
Malazgirt’de Bizans ordbsu Selçuk Sultanı Alparslan’a yenilince bütün
Anadolu Türk akınlarına açıldı. Akıncıların birkaç yıl sonra Anadolu’nun
batılarına kadar uzandıkları ve Ankara ötesinde birkaç şehir ele
geçirdikleri görülüyor.
Ankara’nın belki uzunca süren kuşatmadan sonra teslim olduğu ve (1073) de
Türklerin elinde bulunduğu kabul ediliyor. Haçlılardan Raymond (1101)
yılında Ankara’yı Türklerden aldı. Şehirde küçük bir Türk garnizonu vardı.
Haçlılar Komutanı şehirdeki 200 Türk erini kılıçtan geçirtti. Haçlı
savaşları sırasında Ankara bir Bizans sınır kalesi oldu. Bunun ne kadar
sürdüğünü bilemiyoruz.
Şehir 1127 de Danişmend Hükümdarı Emir Gazi’nin, sonra oğlu Mehmet
Gazi’nin, nihayet Selçuk Hükümdarı Mes’ut I.’in eline geçti. (1155) de
Mes’ut’un ölümünden sonra, oğlu Şehinşah bu bölgeye eğemen oldu ise de,
büyük kardeşi Kılınçaslan II - şehri zaptetti. Kılınçaslan’ın uzun süren
saltanatı sırasında Ankara, diğer selçuk şehirleri gibi sakin yaşadı. [*]
Kılıçaslan memleketini oğullan arasında bölüştürdü. Ankara Muhiddin
Mesuda düştü. [*] Rükneddin Süleyman sultan olunca, Mesud’un sahip olduğu
yerleri almağa başladı. Ankara’yı uzun süren bir kuşatmadan sonra
zaptetti. [**] Mesudu çocuklarıyla beraber öldürttü (1204). Alâaddin
Keykubat, kardeşine isyan ederek bir yıl kadar Ankara’da yaşadı. [***]
Sonra Malatya’ya sürüldü. Kardeşinin ölümü üzerine Selçuk sultan oldu. Bu
çağ Selçuk imparatorluğunun en parlak devridir. Ankara’nın bu çağda
bayındır bir şehir haline geldiği anlaşılıyor. Bunun bir delili, Ankara
çayı üzerine yapılmış olan Akköprüdür. (1222)
Moğolların Anadolu’yu ellerine geçirmeleriyle Selçuk Devleti çöktü.
Gıyaseddin Keyhusrev Moğollardan kaçarak Ankara kalesine
[•] Kılınçaslanın ülkesini genişleten savaşları sürüp gitmekte idi.
Oğullarından herbirini bir bölgeye göndermişti. Ankara çevresi Muhiddin
Mesud’un elinde idi. Bunlar babalarının ölümü üzerine kendi toprakları
üzerinde sultanlık etmeğe başladılar. Veliahd. hepsinin küçüğü ve
babasının sevgilisi Gıyasüddin Keyhusrev idi.
Selçukî Devletleri Tarihi Çeviren : M. Nuri Gençosman 1943. S. 127.
[”].....(Rükneddin) Konya'ya gelince Engürü kalesinin kuşatılmasını
buyurdu. Yazlı kışlı üç yıl sürdü. (601 H.) 1204 yılında vire ile kale
alındı. Kardeşi Muhiddin yanında çocuklarından biri olduğu halde
Rükneddine güvenerek kaleden aşağıya indi. Her ikisi de öldürüldü.
Rükneddin bu kötülüğünün pek çabuk karşılığını gördü. O yakınlarda kulunça
tutularak öldü, tbni - Esir hastalığın beşinci günü öldüğünü yazar.
Kardeşi Mııhiddine Ankara yerine başka bir kale verilmek üzere barışılmış
iken sözünde duramadı. Rükdneddin'in adı sanı yayılmış ülkesi
genişlemişti. Halife tarafından kendisine ‘Sultan - ı - Kahir, unvanı
verilmişti. İrandaki Büyük Selçuk Devleti ise sönmüş bulunuyordu.
Müneccimbaşı Şeyh Ahmet Dede Efendinin
‘Cami - üd - düvel, adlı eserinden Karahanlılar ve Anadolu
Selçukları
Türkiye Yayınevi, S. 13.
(•“] Alâaddin Keykubad, babasının ölümünü, kardeşinin Selçuk devletinin
başına geçtiğini öğrenir öğrenmez Sancaktaki çerisin! topladı.
.... Alâaddin doğruca Engüri’ye yöneldi. Kalesinin pekliğine güveniyordu.
Kaledekiler çıkarak arkasına düştüler. Bir çok erlerini öldürdüler.
Alâaddin’in
sığındı. [*] 1243 de Anadolu’nun bir kısmı Moğol egemenliğini kabul etti.
1250 de Keykâvus II - Ankara kalesini onarttı. Bu sıralarda Selçuk
hükümdarlarının nüfuzu kalmamıştı. Mahallî beyler Moğollara
bağlanmışlardı. Bu devir uzun sürdü. Ankara’nın bu zamanlarda Ahiler
tarafından idare edildiği sanılıyor.
Anadolu (1308) de îlhaniler eline geçince, Ankara’da bunların
egemenliğine girdi. Ankara’nın Îlhaniler eline geçmesi tarihi 1304 olarak
kabul ediliyor. Şu hale göre Ankara îlhanilerin eline eçen ilk şehirlerden
biridir.
beylerinden Kâhireddin İli de Şama çekildi. İzzeddin (Birinci Keykâvus)
bundan sonra Konya'ya giderek yerleşti.
.... Keykâvus. Engürü kalesine kapanan Kardeşi Alâaddin Keykubadın
özerine vardı. Yazlı kışlı bir yıl Engörüyü kuşattı, kendisine oturmak
için bir ev yaptırdı. Bu ev sonra medreseye çevrilmiştir. Bir çok beyler
ve baş huğlar da kendilerine ve hayvanlarına yer altında evler ve ahırlar
yaptırdılar. Alâaddin Keykubad ve Engürülüler Keykâvusun işini
bitirmeksizin geri dönmeyeceğini anladılar. Keykubaddan barış için araya
girmelerine izin istediler. Kale güçle düşecek olursa çoluk çocuklarına
yazık olacağını anlattılar. Keykubad kendi başının kurtarılması şartıyla
banşa çalışmalarını doğru buldu. Engürü’lüler bundan dolayı çok
sevindiler. Hüsameddin Çobanbey, Seyfeddin Kızılbey, Seyfeddin Ayba,
Pervane Ceiâleddin, Kayser’e başvurarak gerek Engürü’lüler için gerek
kardeşi Keykubad için, Keykâvus’tan aman istemelerini dilediler. Keykâvus,
beylerin isteklerini kabul etti. Barışıldı. Engürülüler Keykâvusun katına
büyük sunular ve saçılarla koştular, ileri gelenlerine kaftanlar, orunlar
verildi. Birkaç gün kalede kaldıktan sonra, beylerinden birisini kalede
bırakarak kendisi Konya-ya döndü. Kardeşi Keykubatı, Seyfeddin Ayba ile
birlikde Minşar kalesine gönderdi. Orada geniş bir dirlik içinde
kapatıldı. Yiyeceği, içeceği, eğlenceleri eksiksizdi. Kardeşi
ölünciyedeğin orada kaldı. En doğru ve yakın bir hesaba göre bunlar ( 610
H.) 1213 yılında oldu bitti.
Müneccimbaşı Şeyh Ahnıed Dede Efendi’nin “Cami-üd-düvel» adlı eserinden:
Karahanlılar ve Anadolu Selçukları, S. 17
[‘1 1442 (640 H.) de Gıyasüddin Keyhüsrev Moğollarla savaş için büyük bir
ordu topladı. Bu ordu da ayrı ayrı dinden bir çok askerler vardı. Erzincan
yakınındaki Kösedağ’da iki ordu karşılaştılar. Gıyasüddinin karışık ordusu
esaslı bir döğüşmeğe girişmeden dağıldı, Sultan, Kayseri’de bıraktığı
çoluk çocuğunu alarak Ankara’ya kaçtı. Ve kaleve kapandı. Moğollar çabucak
Anadolu içlerine yayıldılar.
v ı ı Eb“'f0rec ‘ İbnülibriğ, Tarihi Muhtasaruddüvel, Çeviren
Ord. Prof. Şerafeddin Yaltkaya İMİ, İstanbul. S. 21
P. Wittek, kalenin bir kapısı üzerindeki îlhani kitabesinin, burada
evvelce savunma için yapılmış bir pencereye başka bir yerden getirilerek
konulduğunu ileri sürüyor. Kitabenin yazılış tarihi (H. 730) 1330 dur.
Yazı tipik Memlûk Neshidir. Kitabede, hükümdar, kanunsuz vergi
alınmamasını, ölçeklerin ve paraların çeşitlerinin belli edilmesini
emrediyor. Ve “Herkim kanunsuz öşür isterse Tanrının, meleklerin ve
peygamberlerin lâneti ona olsun!» diyor. [*] Kitabe o yıllar da bazı
yolsuzluklar yapıldığını gösteriyor. İhtimal ki, îlhani Hükümdarı böylece
mahallî beylere genel bir ferman göndermiş oluyordu. îlhaniler Anadolu’yu
geniş yetkili beylerle idare ediyorlardı. Bunlardan biri Ertena’dır. Bu
zat baskı azalınca kendisini Sultan ilân ederek adına para bastırmıştır.
[*•] (1341). Ankara bir müddet bu zatın gönderdiği valilerle idare
edilmiştir. Bu karışık çağın ne kadar sürdüğü bilinemiyor-
Ankara 1356 yılında Orhan zamanında Osmanlı ülkesine bağlanmıştır.
Osmanlı çağı ile bu karışık çağ arasında bir Ahiler devrinin mevcut olduğu
kesin olarak tesbit edilememiştir.
Allah işleri kolaylaştırandır. Ahali toplanan Kupçur’un ve buğdayın
çokluğundan şikâyet etmişlerdir. Cihanı fethedenin fermanının hükmü
Enguriye’ye vardığı zaman, müslümanlar padişahının (mülkü daim olsun)
devletinin devamı için yediyüz otuz senesi Mart ayının başından itibaren
vilâyete yasa budur ki : Para ve cinsleri belli olsun ve deftere
kaydedilerek şehir damgası bulunsun. Yasanın hükmü bu ola: Her kim fazla
kupçur ve kanunsuz öşür isterse Allahın ve meleklerin ve peygamberlerin
lâneti ona olsun. Bu emri işittikten sora kim değiştirirse günahı
değiştirenedir.
Halil
yaptı.
Yusuf Akyurt Resimli Türk Abideleri,
Ankara Şehri, Cilt XI, 1942.
(Basılmamıştır.) S. 2.
Ebu Sait Bahadır Han’ın çocuk bırakmadan ölümü ile başlıyan hükümdarlık
kavgaları esnasında Ertena Bey Anadolu’da istikrar teminine çalışmış,
Demirtaş’ın ölümü ile Uç Beyleri geniş bir nefes almışlardır.
için çarpışan rakip ailelerin vaziyetinden istifade ederek merkezi Sivas olmak üzere bir devlet kurmağa muvaffak oldu (1343). Bu tarihlerde Anadolu’da Ertena hükümetinden başka Karaman, Germiyan, Hamit, Menteşe, Aydın, Saruhan, Ka» rasi oğulları ile Kastamonu ve Sinop’ta Candaroğulları Beyliği ve nihayet Söğüt, Eskişehir, Bilecik, Yenişehir, Bursa, İzmit taraflarına sahip olan
Osmanlı Beyliği bulunuyordu.
Alâaddin Ertena âdilâne idaresi ile Moğol tahakkümünden bıkmış olan Anadolu halkının hürmet ve muhabbetini kazanmıştır. Sivas, Kayseri, Niğde Aksaray, Ankara, Tokat, Amasya, Erzurum ve Erzincan taraflarına sahip olan Ertena 1352 de vefat etmiştir.
Osmanlı Tarihi, Cilt I, İ. Hakkı Uzunçarşılı, 1947 Ankara, S. 10
Ahiler ve Osmanlı
Çağı
Osmanh Devletinin doğuşunda Ahilik önemli bir rol oynamıştır. [*] Ancak
devlet iyice geliştikten sonra Ahilik bir esnaf kurulu halinde kalmıştır.
Üç Halifeye, yani Ebubekir. Ömer, Osman’a, Ahi Fütüvvetnamelerinde çok
önem veriliyordu. İlk Fütüvvetnamelerde yalnız Halife Ali’ye ve
evlâtlarına bağlanıldığı, diğerlerinin ancak X. yüz yıldan sonra yazılan
bu türlü eserlerde yer aldığı bilinmektedir. Prof. Fuat Köprülü’ye göre
Yeniçeri ordusunun kurulmasında da Ahiliğin rolü olmuştur.
XIII. ve XIV. yüzyıldaki belgeler, Ahilerin soylarını Halife Ali
vasıtasiyle Peygambere kadar ulaştırmakta olduklarını gösteriyor. Ahiler,
Sofilerin hırkalarına mukabil şalvar giyiyorlardı. Her vakit politik bir
güç olarak görünmeseler de, karışık zamanlarda birleşe-rek bir çeşit
eğemenlik kurdukları olmuştur. XIII. yüzyılda, Anadolu’da süregelen anarşi
devresinde Ahiler böyle bir birlik kurmuşlardı. Anadolu Ahilerinde (Gazi)
ve (Alp) isimlerinin kullanılması, bunların Anadolu’nun Türkler tarafından
istilâsı sırasında Oğuz Boyları arasında yer almış olduklarını gösteriyor.
Ahilerin Ortaçağ Türk kültür tarihinde önemli yerleri olduğu
muhakkaktır.
1296 (H. 696) dan sonra Ankara, iki rakip beylik arasında uzun süren bir
didişmeye sahne oldu. Bunlardan biri Karaman oğulları,
diğeri Osmanoğullarıdır. Olayların sonraki gelişmesinden de anlaşıldığı gibi Ankara’daki Ahiler daima Ösmanoğulları tarafım tutmuşlardır. Bunda Osman’ın Şeyh Edebali ile yakınlığının mühim rolü olduğu muhakkaktır. [*] Oamanoğullannın Anadolu’da ve Rumeli’de yayılmaları ençok Karaman Oğullarını kuşkulandırıyordu. Bundan başka bu Beylik, Selçukların saltanatına kendisini birinci derecede namzet sayıyordu. Konya ve çevresini de eğemen-likleri altına almışlardı. Orhan Beyin ölümünden sonra Karaman-oğulları OsmanlIlara saldırmayı ihmal etmediler. Fakat Ahilerden hiçbir yardım görmediler, bilâkis bunların OsmanlIlara yakınlığı ortaya çıktı. Osmanoğullarının egemen oldukları birçok şehirlerde Ahiler vardı. OsmanlIlar, Karamanlılara karşı koymak için, bu bölgenin sağlam kalesi olan Ankara üzerine yürüdüler. Ankara Ahileri bunlara hiç mukabele etmeden şehrin anahtarlarını teslim ettiler. Tacüttevarihte, Sultan Murada Ankara’lıların taht ve hediyeler sundukları da yazılıdır. Murad’ın bu kaleyi yeniden ele geçirmesi,
[’] OsmanlI Devleti kurulurken, Anadoludaki Ahi, Babaî ve Mevlevi ta-rikatleri en faal devirlerini yaşıyorlar. Ve bu kıt’ada mevcut beylikler üzerinde nüfuzlarını gösteriyorlardı. Bundan dolayı bu tarikat zümrelerinden bilhassa ilk ikisinin Osmanlı Beyliği muhitinde de faaliyetleri görülmekteydi. OsmanlI Devletinin temeli atılırken bu Beylik, Ahilikten ve Ahi reislerinin nüfuzlarından istifade etmişti. Filhakika Osman Gazinin kayınbabasi Şeyh Edebali o tarihlerde Ahilerin ulularından bulunduğu gibi Ahi Haşan, Ahi Mahmut, Candarlı Kara Halil de ayni tarikatte bulunarak hizmet ediyorlardı. Ahi Haşanın nüfuzu ve hizmeti tarilıçe de malûmdur. Ahilerin bu nüfuzunu 15 inci asrın ilk yarısında da görmekteyiz. Ahi tarikati reisliğinin Şeyh Edebalideıı sonra kime geçtiğini bilmemekle beraber, bunun daha sonra Birinci Sultan Murada intikal eylediğini biliyoruz. Bu cümleden olarak Murad Gazinin Geliboludaki Ahi reislerinden Ahi Masaya verdiği ( Receb 767 - 4 Mart 1366 ) icazetname ve vakıfnamede •Ahilerimden kuşandığım kuşağı Ahi Musaya kendi elimle kuşadıp Ahi diktim...» kaydı bunu göstermektedir.
Osmanlı Beyliği kurulurken Ahilikten başka Alperen’ler denilen ve Babai tarıkatınden Gazilere ehemmiyet verilmiş ve bunlar için zaviyeler yapılmıştır. Orhan Beyin maiyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murat ve Duğlu Baba ve emsali Babalar sonradan adını Bektaşîliğe çeviren Babaı tarıkatine mensub Alperenlerden idiler.
Osmanlı Tarihi Cilt I, Ord. Prof.
İsmail Hakkı üzunçarşılı, S. 275
batıdaki hareketlerini güvenle ilerletmesine büyük hizmet etti. O vakit
bu şehir yalnız kale olarak önemli değildi. Ayni zamanda Erzurum, Suriye
taraflarından gelen büyük kervanlar buradan geçtiği için ekonomik bakımdan
da büyük bir önem taşıyordu-Ankara ve çevresinin zengin buğday mahsulleri
Osmanlı ordusu için ihmal edilemez bir kaynaktı.
“14 üncü aşırın tamamiyle 15 inci aşırın ilk yarısında Konya, Kayseri,
Niğde, Sivas, Kastamonu, Ankara, Sinop, Kütahya, Birgi, Tire, Pecin,
Ayasluğ, Bor, İznik, Ladik, Kırşehir, Amasya gibi başlıca Anadolu
şehirleri birer ilim merkezi olmuşlardı.,,
Anadolu Beylikleri, İ. Hakkı Uzunçarşılı
Ankara 194?, S. 79
Osmanlı Çağında Ankara
Ankara Osmanlı Devletinin kurulduğu sıralarda, Orhan devrinde Osmanlı ülkesine katıldı (1356). Bu tarihi iki yıl önceye alan bilgiler de vardır. [*] Bir müddet sonra (1360) I. Muhrad bu şehre savaşsız girdi. [**] Timur Sivastan Ankara çevresine geldiği vakit şehir bir surla çevrili idi ve Timur ordusunun kuşatmasına dayanıyordu.
Timur, Yıldırımın gelmekte olduğu haberini alınca, kuşatmadan vazgeçerek onu yorgun yorgun savaşa mecbur etti. 20 Temmuz 1402 de Çubuk düzlüğünde yapılan meydan savaşında Yıldırım esir edildi. Savaş sonunda Ankara’da düşmüş oldu. Timur, Yıldırımı bir müddet Ankara kalesine hapsettirdi.
-
[•] Ankara İlhanlIların Anadolu valiliğine tabi
bölgesinin batı sınırında bulunup müstakil bir devlet kurmuş olan Ertena’ya ait idi. Bunun 1359 de vefatı üzerine, yerine geçen oğlu zamanında dahili karışıklıktan istifade eden Orhan doğu hududu üzerinde kuvvetli ve mühim nokta olan burasını 1354 senesinde oğlu Süleyman paşa kumandasiyle göndermiş olduğu kuvvetle zaptetmiştir.
Osmanlı Tarihi, Ciitı I, Prof.
İsmail Hakkı üzunçarşılı, Ankara 1947, S. 36
-
[•* ] Orhan Gazinin yerine, devlet İşlerinde nüfuzları olan Ahilerin kaıariyle, Rumeli’ndeki ordu başında bulunan Murad Bey getirilmişti. Yeni hükümdar evvelâ kendine muhalefete kalkışmış olan kardeşlerini bertaraf etti ve sonra babası zamanında ve 1354 de zaptedilen Ankara üzerine yürüdü. Çünkü, Orhan Beyin vefatı üzerine Ankara’da büyük nüfuzları olan Ahiler Karamanoğlunun teşviki ile Osmanlı kuvvetlerini çıkararak burayı idareleri altına almışlardı. Sultan Murat vakit geçirmeden Ankara üzerine yürüyerek burayı geri aldı. Ve Anadolu daki tehlikeleri bu suretle bertaraf ettikten sonra, mühim kuvvetlerle Rumeli’ye geçerek nazik bir safhaya giren harp durumunu
düzeltti.
Osmanlı Tarihi, Cilt I, Prof.
İsmail Hakkı üzunçarşılı
Ankara 1947, S. fi2
Timurun çekilmesinden sonra, Anadolu’da süregelen karışıklık yüzünden
şehir, birkaç kere sahip değiştirdi. (1411) de Mehmet Çelebi kaleyi Yakup
Beyden aldı, imparatorluk genişleyince, Ankara sınırlardan uzak kaldı.
Bununla beraber bir müddet Anadolu Beylerbeyliği merkezi oldu. 16 inci
yüzyılda Karaman, Konya, Akşehir, Karahisar, Kalecik, Sivrihisar,
Ermenilerinin padişah tarafından seçilen başkanla« Ankarada oturuyordu. 16
ncı ve 17 nci yüzyılda Ankara yöresinin Celâli eşkiyaları tarafından
durmadan baskınlara uğradığını görüyoruz. Bu çağa ait şer’i sicillerdeki
fermanların yüzde ellisi bu çevrede yol kesen şehir basan eşkiyaların
vurulmasını emretmektedir. (1016 H.) 1607 tarihli bir fermandan, Ankara
halkının eşkiya korkusundan şehrin dışında bir sur yapmak için izin
istediklerini anlıyoruz.
Ankarada kalenin koruyucuları olan sipahiler adına da eşkiya-hk
yaptırıldığı yazılıyor. Gösterilen sebep şudur: Ankara ve çevresi
erkekleri sınır boylarında savaşa çağrılmıştır; Şehirler ve köyler
sahipsiz kalınca eşkiyalık ve zulüm artmıştır. Celâlilerin en ünlüsü
Kalenderoğlu Mehmet paşadır. Ankara’yı ele geçiren bu eşkiya buralarda
düzenli bir ordu kurmuştu. Bastırılması için önce Serdar İbrahim Paşa
üzerine gönderildi. Kalenderoğlunu yenmek ancak Kuyucu Murat Paşaya
nasiboldu. Bununla beraber küçük büyük yolsuzluklar devam etmekte idi.
Çevredeki eşkiya-lardan halkı korumak için sur kapıları sayıca azaltılmış,
burçlar ve duvarlar onarılmıştır. Bu iç güvensizliğin, imparatorluğun
komşu devletleri titrettiği çağlarda artması tipik bir olaydır,
imparatorluğun gerileme devrinde ve Sultan Mahmut II. zamanında
ayaklanarak Mısırda bir devlet kuran Mehmet Ali Paşa orduları Ankara’yı
ele geçirdiler (1833). Aym yılda surların bir kısmını onarttılar.
Ankara, imparatorluğun gerileme çağında Orta Anadolu’nun diğer şehirleri
gibi en kara günlerini yaşadı. Ötedenberi Ankara halkının başlıca gelir
kaynağı tiftik keçisi ve deri idi. [*] Tiftikten
elde edilen kumaş (sof) yanlız Türkiye’de değil Batı Avrupa’da dahi ün
almıştı. Son yıllarda ele geçen bazı Hıristiyan mezar taşlarından
Hollanda’dan ve İngiltere'den, tiftik ticareti yapmak üzere tüccarların 16
ncı ve 17 inci yüzyıllarda buralara kadar geldikleri anlaşılmıştır.
Karaferye ve Selanikte abdest havluları, peştamallar, hamam takımları dokunurdu. Gene hükümdar için Ankarada şal
ve sof dokunurdu.
Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı
Ord. Prof, İsmail Hakkı Uzunçarşılı S. 74
.....Osmanlı devleti bu sıralarda (Nizam -1 - Cedid devri) Hind, İran, ve Frengistan’dan gelen kumaşların istilasına uğramış bulunuyordu Padişah devlet parasının dışarı çıkmaması için
memlekette yapılan kumaşların ve en çok Ankara ile İstanbul’da
yapılanlarının kullanılmasını vezirlerine tavsiye ediyor ve bu yolda
kendisinin örnek alınmasını istiyordu.
Osmanlı Tarihi Cilt V, Enver Ziya Karai, •1947 Ankara S. 74
Mahmud II. devrinde ekonomi alanında ortaya kayda değer bir düzen
konulmadı.
(Padişah) Selim III. ün başvurmuş olduğu usulü kullandı. Bir padişah emri
ile yabancı kumaştan elbise yapılması yasak edildi. Fakat sofçu esnafı
fırsattan faydalanmaya kalkışarak yerli kumaşların Hatlarını artırdılar 10
ve Tl kuruşa satılan Ankara sofu 15 kuruşa çıkarıldı.
Osmanlı Tarihi Cilt V, Enver Ziya Karal, 1947 Ankara, S. 165
İstanbul Kadınlarının Ankara Şalından Ferace Giymemeleri Hakkında
Ferman
İstanbul Kadısına, Galata ve Eyyup Kadılarına, Yeniçeri Ağasına,
Derzibaşıya,
Nisa taifesinin esvak ve hazarda etvarı müştehiyo ile geştü güzafları
öte-denberi memnu olduğundan.....Elhaletühazihi Engûri şalisi iktisasının
vakti takarrüp edüp oldahi ince ve rakik olduğuna binaen Engûri şalisi
ferace ile geştü güzarın feracesiz gezmekten hiç farkı olmamağla bu husus
mukaddemelerde fermanı âlî ile men olunmuş iken aralıkta bazı hayasızlar
yine Engûri şalisinden
Ankara ozamanlar civar şehir ve kasabalarda işlenilen sof ve derilerin
(Eminlik) merkeziydi. Hazırlanmış olan bu türlü eşya Ankara’da damgalanır
ve vergisi alınırdı. Hıristiyanlar ve müslü-manlar bağ işleriyle de
uğraşırlardı Hıristiyanların şarap yapma ve satma işlerinin düzenlenmesi
için zaman zaman fermanlar gönderildiği Ankara’daki şer’i sicillerden
öğrenilmektedir. Aynı kaynaktan öğrendiğimize göre Ankara şehri, Karaman,
Konya, Akşehir, Kara-hisar, Kalecik ve çevresi ermenilerinin (Merhas) lık
merkezi idi. Padişah tarafından tayin edilen bu başkan, ermenilerin din ve
dünya işlerini düzenler, Türklerden himaye görürdü. 1522 tarihli nüfus
sayımına göre Ankara'da (2000) den fazla ev vardı.
19 uncu yüzyılda, diğer Orta Anadolu şehirleri gibi Ankara’da pek sönük
bir şehir haline geldi. Bu karanlık çağ Anadolu’da yeni Türk Devletinin
kurulmasına kadar sürdü.
Ankara Kurtuluş Savaşının sonunda Başşehir olarak seçildikten sonradır
ki, Yakın Doğunun belli başlı bir kültür merkezi haline geldi.
ferace kestiriip giydikleri mesmu ve meşhud olmaktan nâşi bu maddenin dahi bu defa müceddeden men’i lâzım geldiğini fimabaat nisa taifesinin Engûri
şalisinden ferace kestiriip giymemeleri ve derziler dahi badezin o makule şaliden bir ferde ferace kesüp dikmemeleri hususuna iradei aliyyei cihandari taallûk edüp ol bapta hatti şevket makrun şerefbahşı sudur olmağın imdi bu hususu iktisa edenlere şimdiden tenbih ve tekit ve mahallât imamlarına dahi beyan birle tarifeyi nisayı Engûri şalisinden ferace giymekten ve derziler dahi o misillû şaliden ferace kesüp dikmekten men’ü tahzire ihtimam ve dikkat ve bu hustısda siz dahi nezaret eyleyesiz. Şöyle ki, bu tenbihten sonra hangi derzi Engûri şalisinden taifei nisaya ferace kesüp dikmeğe cesaret etler ise bilâ emanin dükkânı önüne salb olunacağı ve derzileri itina ile kestirmeğe esaret edenler dahi badettahkik tedib ve güşmal kılınacağı ve bu nizam aleddevam düstürülamel tutulup hilâfına bir noktada ruhsat verilmiyeeeği malûmunuz olarak ona göre keyfiyeti cümleye ifade ve tefhime mübaderet ve hilâfına iradeti ruhsattan begayet tevakki ve mücanebet eyleyesiz deyu. (1206 H. 1791)
.
İstanbul Hayatı (1200—9255)
Ahmet Refik
Ankara Meydan
Savaşı
Timur doğuda iyice kuvvetlendikten sonra batıya döndü. İran’ı, Bağdad’ı
kolayca ele geçirdi (1393). Sıra Mısır’a ve Anadolu’ya gelmişti. Kahire’ye
gönderdiği elçiler orada öldürüldü. Mısır Sultanı ordusunu hazırlamağa
çalışırken, Yıldırımla da bir anlaşma yaptı, Anadolu’nun iç işlerine
karıştığından dolayı Yıldırım Beyazıt, Ti-mura çok kızıyordu.' Mısır
Sultanı, Timurun Semerkand’a dönmesinden istifade ederek Bağdad’ı geri
aldı. Timur bu sırada Hind seferi ile meşguldü. Batıda Osmanlılar,
Gürcüler, Kara Yusuf, Mısır ve Suriye orduları Timuru bekliyordu. Timur,
yeniden batıya döndü. İran içlerinden, Yıldırım Beyazıda bir mektup yazdı.
Bu mektupta Kara Yusufu ve Sultan Ahmedi korumamasını rica etti. Yıldırım
o zamanlar, Balkanlar’da geniş bir yayılma plânını gerçekleştiriyordu.
Timurun mektubuna, mağrur Yıldırım :
“......Köpek, bil ki, Türklerin kendine iltica eden bir dostu reddetmek,
duşmanlariyle muharebe etmekten çekinmek âdetleri değildir!., yollu bir
cevap yazdı. Timurun ikinci mektubuna, Yıldırım daha sert bir karşılık
verdi ve “Çok zamandır sizinle boy ölçüşmeyi isterdik......Eğer siz bizim
üzerimize gelmezseniz, biz sizi paytahtınıza kadar kovahyacağız.,
dedi.
Timur, Kara Yusuf ve Sultan Ahmedin kendisine teslim edilmesini, böyle
yapıldığı takdirde savaştan vazgeçeceğini bildirdi. Yıldırım bu mektuba,
ağır hakaretlerle dolu bir karşılık yazdı.
Timur 1400 yılına doğru Sivas’a kadar bütün Doğu Anadolu’yu ele geçirdi.
Güneyde Suriye’yi de zaptetti (1401). Şam’a kadar ilerledi ve şehri yaktı.
Bir ordusunu da Bağdad’a saldırdı. Bağdad’ı aldıktan sonra, Semerkand’a
döndü. Yıldırımın Balkanlar’daki ilerlemesi durmuştu. Bununla beraber
İstanbul’u saran Osmanh ordusu, şehri teslim almak üzere idi. Fakat
Timurun Anadolu’ya doğru yürüdüğü haberini alınca, Balkanlar’daki ve
Anadolu’daki ordusunu birleştirdi. Bursa ordunun yığınak yeri idi. Burada
120,000 asker toplanmıştı. Sırp Kıralı da kendi ordusuyla Yıldırım’ın
emrine girmişti.
Timur Sivas’tan hareket etti. Yıldırım Ankara’ya yürüdü. An-karadan Sivas
üzerine yorucu bir yürüyüş yaptı. Fakat Timur Sivas’ı terk ederek
Ankara’ya doğru ilerlemekte idi. Bunu haber alan Yıldırım Yozgat - Kayseri
yolu üzerinden Ankara’ya döndü. Timurun maksadı, Anadolu içerlerine kadar
süratle hareket ederek, Bayazıt’ın yaya askerlerini yormak ve en müsait
bir yerde karşılamaktı.
Yıldırım’ın asıl ordugâhı Ankara idi. Timur süratle bu şehre yürüdü. Üç
günde Ankara’ya geldi. Şehrin etrafını inceledi. [*] Şehre saldırdı. Ankara çayını kendi ordusunun arkasında bıraktı. Bu
sırada Bay azı t da yetişmişti. Fakat yeni gelenler bir haftadır yürüyüş
halinde olduklarından çok yorgundular. Sular Timur ordusu tarafından
kesilmiş ve zehirlenmişti. Bununla beraber şehri alamamışlardı. Yıldırım
bu durum karşısında saldırmaktan başka çare olmadığına karar verdi. [**] Timur ordusunun bir yanı çaya dayanıyordu. Timur bir tepe üzerinde idi.
Düzlükteki orduyu generalleri idare ediyordu. Atlı askerlerinin sayısı,
Yıldırım atlılarından çoktu Savaş başlamıştı. Timur, ordusunun merkezini
kendisi idare ediyordu. Beyazıfın ordusu bozuldu. Böyle bir ordunun
kolayca bozulması görülmüş şey değildi. Bunun başlıca sebebi Yıldırım’ın
yorgun bir ordu ile savaşa girmesi idi. Beylerin
bozgunculuğu da bu işi çabuklaştırdı.!*] Yıldırım, kendini kovalıyan
atlılardan kurtulmak için çok çalıştı. Fakat bunu başaramadı.
20/Temmuz/1402 akşamı yakalandı ve Timurun çadırına getirildi. Ankara,
dünya tarihinin akışını değiştiren büyük bir savaşta iki Türk cihangirinin
karşılaştığını gördü. Timurla Yıldırım’ın karşı karşıya gelmesi hakkında
tarihçiler birçok şeyler yazmışlardır. Fakat bunların bir kısmı sadece
hayal mahsulüdür. Yıldırım esir edilerek Timurun çadırına getirildi. Timur
kolları bağlı Yıldırımı görünce onu gülümsiyerek karşıladı. Yıldırım:
“Allahın betbaht ettiği biri ile istihza etmek fenadır., dedi. Timur:
“Allahın bu dünyayı benim gibi bir topalla, senin gibi bir köre
bıraktığına gülüyorum., cevabını verdi. YıldmmT yanına oturttu,
oğullarının aranmasını emretti. Bayazıt’ın kaçan askerleri Bursaya kadar
kovalandı.
Ankara savaşının sonuçları çok önemlidir. Avrupa Haçlıları ve Bizans
bundan çok faydalandılar. Anadolu Beylikleri yeniden egemenliklerine
kavuştular. Savaş sırasında bu beyliklerin askerleri
Yıldırım’a bağlı olmadıklarını açıkça göstermişlerdi. [*] Orta Asya’dan
Balkanlar’a ve Rusya ortasından, Mısır’a kadar uzanan Türk orduları dost
bir idare altında toplanmış olsaydılar, tarih çok başka şekilde
gelişecekti.
Yıldırım’ın Kendini öldürmesi
“Osmanlı vekayinâmecilerinden Âşık Paşazâde, Ankara harbinde Bayazıd’ın
maiyetinde bulunan bir solaktan naklen, esir padişah’ın tıpkı bir kafes
gibi ve iki atın ortasına konulmuş bir tahtırevan ile götürüldüğünü
söyler; Neşri de aynı rivayeti tekrar eder, işte bütün bu kaynaklara
müracaat etmiş olan Hammer, osmanlı veka-yinâmelerindeki “kafes gibi
tahtırevan» ifadesinin îbni Arabşâh’taki demir kafes rivayetinin tesiriyle
yanlış tefsir edildiğini ve itimada lâyık olmıyan birtakım Osmanlı
müverrihlerindeki demir kafes rivayetinin bundan doğduğunu söyler; ve
büyük tarihçi Gibbon’un zıddına olarak bunun sadece efsane olduğuna
hükmederek.» (s. 591)
“Osmanlı hükümdarlarının gurûrunu okşamak isteyen muahhar Türk
annalistleri, kafes rivayetini ya büsbütün meskût geçmeğe yahut inkâr
etmeğe çalışmışlardır. îdrisi Bitlisi’den îbni Kemale ve Sadeddin’e kadar
bunu açıkça görüyoruz. Eserlerini Osmanlı padişahlarına takdim etmek üzere
yazan ve Saray mensuplarından olan Ahmedi, Şükrullâh, Konevi gibi
müelliflerin de bu hususta birşey yazmamalarının sebebi kendiliğinden
anlaşılıyor. Buna bir istisna olmak üzere, eserini XVI ncı asır sonlarında
yazan Şehnameci Lokmân’ın Mücmil’üt - Tevârih’ini gösterebiliriz. (Hususi
kütüphanemdeki yazma, V. 37 b) Burada : “Timur’un demirden taht şeklinde
bir kafes yaptırıp Yıldırım’ı içine koyduğu» kaydedilir. Lok-mân,
Sa’deddin Hocaya takdim ettiği bu eseri, “Kendisinden evel
[•J Aydın Sancağının Kumandanlarından biri, karşısında Aydınoğlunun ve
onnn kardeşinin durduğunu görüyor. Sancakla ve 503 zırhlı askerle birlikte
sıçrayıp düşman tarafına (Timura) geçiyor. Gene Sarnhan’ınkiler de aynı
böyle yapıyor. Aynı şekilde Menteşe ve Germiyanınkiler de kendilerini
çağırdıklarını ve işaret ettiklerini gördükleri beylerine kaçıyorlar. Ve
koşup düşman tarafına geçiyorlar. Bu karşı tarafa geçiş Bayazıdın
yenilmesine hiç de az yardım etmiş olmıyacağı gibi, Timurun saflarında
döğüşen Küçükasya Beylerinin tekrar iadeleri suretiyle de
mükâfatlandırılmıştır.
Menteşe Beyliği, Paul Wittek
Çeviren : O. Ş. Gökay
Ankara 1945, S 88
bazı müelliflerin yazmış oldukları Osmanlı Nesebnâme’lerini hulâsa ve
onlara ilâve„ suretiyle vücude getirdiğini söylüyor. Demek oluyor ki,
Lokmân’ın istifade ettiği eski kroniklerde bu demir kafes rivayeti
mevcuttur. Mamafih, Lokman eğer Sa’deddin Hoca’nın buna kızacağını
bilseydi bu rivayeti kitabına nakletmezdi! Onun bu gafleti, bize, demir
kafes rivayetinin eskiliği ve kuvveti hakkında bir delil daha kazandırmış
oluyor. Timur’un resmi tarihçileri de, galip hükümdarı yüksek bir
âlicenaplık hâlesi içinde tasviretmek için, bundan bahsetmemişlerdir.» (S.
595)
“O elindeki mütenakız rivayetlerin mukayese ve tenkidi neticesinde
Timur’un esir hükümdara iptida iyi muamele ettiğini, fakat onun yersiz
kibri ve firar ihtimali karşısında Timur’un böyle bir tedbir aldığını, ve
demir kafesin galiba bir tahkir aleti değil bir muhafaza vasıtası
olduğunu, hiçbir ¿dogmatizme düşmeden, ileri sürüyor.» (S. 596)
“Bu mesele hakkında şimdiye kadar müracaat edilmemiş olanlar da dahil
olmak üzere hemen menbaların ve bilhassa şark men-balarının tarihî
kıymetleri bakımından tedkik ve mukayesesi suretiyle yaptığımız bu küçük
araştırma, bu demir kafes rivayetinin halk mulıayyelesinde doğmuş bir
masal değil, tarihî bir vakıa olduğunu çok kuvvetli bir ihtimalle meydana
çıkarmış oluyor; ve bu suretle Gibbon’un vaktiyle büyük bir tarihçi
intuition’ile vardığı neticeyi büyük bir nisbette kuvvetlendiriyor., (S.
595)
“Yıldırım Bayazıd’ın ölümü hakkında umumiyetle bilindiği veçhile başlıca
iki esaslı rivayet vardır: XVI ncı asır vekayinâmelerin-den başlıyarak
muahhar OsmanlI vekayinâmelerinde ve Hammer’den Gibbonsa kadar Osmanlı
tarihine dair tetkikatta bulunan garp müverrihlerinde, onun bir hastalık
neticesinde yani eceliyle öldüğü kabul edilir; en mühim ArabveFars
kaynaklariyle ekser hıristiyan müelliflerinde de, onun eceliyle ölmediğini
gösteren kayıtlara tesadüf olunmaz, ikinci rivayete gelince, bu esir
hükümdarın esaret zilletine katlanamıyarak, Timur’un kendisini Semerkan’de
götüreceğini anlattıktan sonra intihar ettiği tarzındadır.» (S. 598)
“Biraz sonra Yıldırım’ı intihara sevkeden psikolojik âmilleri kısaca
izaha çalışacağız. Fakat ondan evvel, yüzük taşında zehir gizlemek ve
icabında onunla intihar etmek âdetinin daha asırlarca
evvel mevcudiyeti hakkında şu zikrettiğimiz tarihî delilleri daha birkaç vesika ile teyid edelim ; ve bunun, daha islâmiyetten evvelki zamanlara kadar çıkan eski bir şark an anesi olduğunu gösterelim., (S. 601)
“Esir Osmanlı hükümdarının intiharı hakkında daha kafi bir neticeye varmak için, buna âmil olan psikolojik sebepleri de aramak lâzımdır : Bazı müelliflere göre Timur İslâmiyetten evvelki ve sonraki Türk devletlerinde sonra Cengiz Çocuklarında ve onların an’anelerini takip eden sülâlelerde mûtad olduğu veçhile - verdiği ziyafetlerde, Bayazıd’ın zevcesi Prenses Despina’yı çıplak olarak şarap sunmağa icbar etmiş ve Bayazıd bu hakarete dayanamıyarak intihar etmiştir. Timur vek’anüvislerinde bulunmayan bu rivayetin tedkikine girişmek, ve müverrih Âlinin bu husustaki bazı mülâhazalarını tenkidden geçirmek uzun sürer.
Eski Omanlı Kroniklerine gelince, bunlar, Timur tarafından Semerkand’e götürüleceğini anlayınca Bayazıd’ın büsbütün ümitsizliğe düşerek intihar ittiğini söylerler. Psikolojik bakımdan, bu intiharı yalnız bir tek sebebe isnat etmek yanlıştır. Bütün hayatında zaferden zafere koşmuş olan azametli padişah, esaret zilletine alışamamakla beraber, bazı tarihi kayıtlara nazaran Timur’un kendisini tekrar tahtına iade edeceğini ummuştu. Lâkin bu ümidi tahakkuk etmiyerek Semerkand’e götürüleceğini anlayınca, zorla tutabildiği ruhî müvazenesi bozuldu ve intihar etti. Gerçi yine bazı tarihi kayıdlara göre, Timur, Semerkand’den sonra kendisini tekrar Anadolu’ya göndereceğini de vadetmişti. Fakat Timur’un sözlerine inanılamıyacağını artık iyice öğrenmiş olan Bayazıd, bu Semerkand’e gidiş,, in ifade ettiği mânâyı anlamıştı: Anadolu’nun siyasi vahdetini parçalamış ve küçük Osmanlı devletini şehzadelerin taht kavgalarile anarşiye düşürmüş olan Cihangir, Bayazıd gibi bir şahsiyeti tekrar Osmanlı tahtına iade etmek gibi bir gaflette bulunamazdı. Fakat emerkand’e gidişin başka bir mânası vardı : Timur, payitahtına ^r.er .en’ mubteşem zafer
alayını tetvic edecek en parlak galibiyet ya ıgârını, Rum ikliminin muazzam Kayserini teşhirden geri dur-m^aca h Kuvvetle tahmin olunabilir ki, daha mağlûbiyetinin ilk gunun en eıi türlü türlü hadiselerle zaten cümleiasabiyesi bozul-™Ul°an ?^'.nm ^n> bu
tasavvur, bardağı taşıran son damla v zı esini görmüş, onu intihara sevketmiştir. (S. 602)
‘Maamafih sinirleri bozulmuş ve tahtı da iade edilmekten ümidini kesmiş
olan Yıldırım, Semerkand’e götürülmek istenmesini en fena şekillerde
te’vil edebilirdi. Ve intihar hâdisesi gösteriyor ki böyle olmuştur da.
Bütün bu izahlardan sonra, Yıldırım Bayazıd’ın intihar etmeyip ecelile
öldüğüne inanmak bir tarihçi için çok müşküldür sanırız.,
Köprülü Fuad, Belleten Cilt: I Sayı 2. S. 591 , 1947
BibiiK n'isYİ®^ ud eheı^noi b eieilsumflisT'.S ab w soil
fbif:7 yloıl lid mıiğiîB niaiaedqeo d ' u ı.ibi
■ı»,£-u..iıu.
ne>i ttoiü .ibıelşitnio oisaioiq
«■{88 nital aveH ı . r. o abonslt
: ıbıov q&ve&
il iblağ eğemle abanağu iuJbV
.ibüblid unngnblo Binin/, ainise?
juiBİsudetn eli eglsues lid ilrfru»l 0281 iıaM 81 Jfimezl slalenh'
tellili ¿üYfiH eb 0281 n^Yı 82 .üte ni • mnuNı - qc< '¡r
/
Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi
Erzurum ve Sivas Kongrelerinden sonra, Anadolu’da yeni kurulmakta olan devlet idaresinin sürekli bir merkeze ihtiyacı vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları 27/XII/1919 da saat 15,30 da Ankara’ya ayak bastılar. O vakit bu şehirde Anadolu ve Rumeli Mü-dafaai Hukuk Cemiyeti kurulmuş bulunuyordu. Mustafa Kemal iki kongrede bu cemiyetin Başkanlığına seçilmiş, İstanbul’un tehditlerine karşı da 8/Temmuz/1919 da asker apoletlerini sökerek mertliğine güvendiği Türk Ulusunun içine karışmıştı. Ankara’da müdafaa cephesinin sağlam bir kolu vardı. 12. Kolordunun merkezi de Ankara’da idi. Ankara’hlar îzmirin işgalini büyük mitinglerle protesto
etmişlerdi. Mustafa Kemal Sivas’ta iken ona bağlılık telgrafları da çekilmişti. işgal altındaki İstanbul’da bulunan Meclisi Mebusan ağır baskı altında ulusun haklarını savunamıyordu. Seçildikleri yerlerden İstanbul’a gitmekte olan mebusları Mustafa Kemal Ankara’dan geçmeğe davet etti. Görüşebildiklerine, Anadolu’da ne yapmak lâzımgeldiğini ve kurtuluş yolunu anlatmağa çalıştı.
Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelişi bu şehirde büyük heyecan yarattı. Ankara’hlar erken saatlerde yollara dökülmüşlerdi. Dikmen sırtlarında onu bekleyenlerin sayısı 20,000 kadardı. Bunların arasında yabancılar da vardı. Mustafa Kemal halkın arasına indi.
— Neye burarala kadar böyle zahmet ettiniz, arkadaşlar ?
Halk bir ağızdan cevap verdi:
— Seni görmeğe geldik paşam ! Vatan uğrunda ölmeğe geldik paşam!
Mustafa Kemal alkışlar arasında şimdiki Vilâyet binasına girdi. Akşam, Ziraat Mektebine gitti. Mustafa Kemal Ankara’ya gelişine dair bir tebliğ yayınladı. Bu tebliğde Heyeti Temsiliye’nin merkezinin Ankara olduğunu bildirdi.
Mustafa Kemal, 19 Mart 1920 tarihli bir genelge ile mebusların Ankara’da toplanacaklarını ilân etti. 23 Nisan 1920 de Büyük Millet Meclisi Ankara’da açıldı. Savaş kazanıldıktan sonra da Ankara
devlet merkezi olarak kaldı. Atatürk 6/X/1922 de verdiği bir nutukta
İstiklâl Savaşında, Ankara’nın oynadığı büyük rolü saygı ile andı. Bu
nutuk İzmir dönüşünde söylenmişti.
1926 da Atatürk, Ankara için aynen şöyle söyledi: “Ankara merkezi
hükümettir, ebediyen merkezi hükümet olarak kalacaktır.»
Daha önce Teşkilâtı Esasiye Kanununun (Anayasa) 2. maddesinde “Türkiye
Devletinin resmî dili türkçedir, Makam Ankara şehridir. 19 Mart 1924»
denilmekte idi. 5 Şubat 1937 de Devlet merkezinin Ankara olduğu Anayasaya
konulmuştur.
Yeni Türkiye’nin
Başşehri Ankara
Atatürk’ün Ankara’yı Devlet merkezi olarak seçmesi, o vakitki Türk politikasının başlıca hareket noktası olmuştur (R. 5 - 6). Her şeyden evvel askerlik bakımından, Anadolu’nun ortasında bulunmanın büyük faydaları vardı. Ankara istilâya uğrayan batıdan, kolayca elde edilebilir bir yerde değildi. Millî Mücadele, deniz kuvvetlerinden tamamen mahrum olarak devam ettirilmekte olduğu gibi, o zamanın emperyalistleri Anadolu’nun iki sahiline çok yakın staratejik üslere yerleşmişlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun
gerilediği çağlarda İstanbul, birkaç kerre donanması kuvvetli milletler tarafından tehdit edilmiş, bu yüzden devlet adamları çok güç durumlara düşmüşlerdi. Bu misal hatıralarda taptaze yaşamaktaydı. Yeni organize edilen Türk gücünün, düşman elinden ve gözünden uzakta bulunması, o vakitki İstanbul’un kozmopolit ve yabancı tesirler altında kalan muhitinden ayrı bir fikir ve mücadele merkezine bağlanması icabediyordu.
Ankara’nın seçilmesinde diğer bir psikolojik sebep de, istep ortasında yepyeni bir modern şehir meydana getirerek Türk’ün nelere güç yetirebileceğin! dosta düşmana açıkça göstermektir. Atatürk’ün Kurtuluş Savaşından sonra, yeni bir yaratma çağına girmesi bu kaynaktan hız almaktaydı.
Milli Savaş sıralarında, İstanbul yalnız maddeten işgal edilmiş değildi. Başşehrin işgaliyle Türk Ulusunun manevi gücü üzerine de ağır bir baskı yapılmaktaydı. Zamanın sorumlu devlet adamları bu baskı altında serbest hareket etmeğe muktedir olamıyorlardı. Büyük bozgunun yarattığı şaşkınlık ise inanı zayıf olanlar üzerinde korkunç bir aşağılık duygusunun yayılmasına sebep oluyordu, ilk önce bir kurtuluş savunması şeklinde görünmüş olan Kemalizm, asıl
derin ve köklü bir (kendini bulma) halinde gelişiyordu. Olayların, şimdi
bize öğrettiğine göre, kurtuluş iç ve dış düşmanlarla, bizi geri bırakan
türlü skolastik düşüncelerden temizlenme şeklinde yeni durumlarla
yürütülmekte idi. Ankara bu bakımdan yeni reformlara engel çıkarmıyacak şehirlerin en müsaidi olarak
seçilmiştir. Osmanlı tarihinde başarılamıyan yenilik hareketlerinin ne
gibi şartlar altında geliştiğini düşünmek, ihtilâl merkezi olarak böyle
bir şehrin seçilmesindeki isabeti açıkça meydana koyar. Şeriatın kanunla,
Hilâfetin, lâiklik ile yer değiştirmesi ancak böyle bir muhitte kolayca
mümkün olabilmiştir. Bu ve daha sonraki devrimlerin İstanbul’da türlü
bağlar ve baskılar altında enaz fedakârlıkla başarılabileceğini kabul
etmek güçtür. Nitekim tarih bize bu hükmün, Türk Ulusunu aydınlığa
kavuşturduğunu göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğunun Anadolu’da iyice
gelişme* sinden sonradır ki, bu Devlet doğuda ve batıda sözü geçer bir
otorite olarak meydana çıkabilmiştir. Bu İmparatorluğu yıkmak isteyen
Timur’un Yıldırım’la büyük savaşı Ankara yakınlarında yapması basit bir
tesadüfle açıklanamaz. Bu yaylanın egemenliğini elinde tutanların,
kıyılara ve kıyıların ötelerine söz geçirmeleri buraların önemini
belirtmeğe yeter.
Etiler’in Orta Anadolu'yu kendilerine bağladıktan sonra kıyılara ve
güneye sahip olduklarını bir misal olarak almak icabeder. Bunun bir
benzeri de Romalı’lar zamanında geçmiştir. Bugün halâ Ankara’nın şurrsında
burasında gördüğümüz Roma yapıları Ankara’nın büyük bir askerî yığınak
yeri olarak kullanıldığını gösteriyor. Çankırıkapı’daki büyük hamam şehrin
sivil ihtiyaçlarından ziyade istilâ ordularına ayrılmıştı. İmparator
Augustus’un bu şehre verdiği önem Anadolu’nun Roma’ya bağlanmasına çok
yardım etmiştir. Selçuklulular ve BizanslIlar zamanında Ankara’nın
stratejik önemi eksilmemiştir. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu genişledikten
ve şehir sınırlardan çok uzak bir duruma geldikten sonradır ki, sönmeğe
yüz tutmuştu. Buna rağmen OsmanlI'lar zamanında Anadolu Beylerbeyliği’nin
merkezi Ankara idi. Şimdiki Ankara, yakın zamanlarda Türk Ulusunun yeni ve
canh hatıralarının beşiği olarak Türk Tarihinin bir bölümünü teşkil
ediyor. Ulusumuzun yüreği ve beyni olan Ankara, Yakın Doğunun anahtarıdır.
Başşehrimiz bu özellikleri ile tarihimizin canlı bir anıtı olarak
kalacaktır.
KAZILAR
Et iyo kuşu Kazısı
Etiyokuşu, Ankara’dan 5 kilometre uzakta, Baraja giden yolun kenarında, Çubuksuyu layısındadır. Buradaki kazı Prof. Şevket Aziz Kansu tarafından 1937 yılında Türk Tarih Kurumu adına yapılmıştır. (Harta 3)
Çubuksuyu kenarında alçak bir hûyükte yapılan kazı, üst katlarında klasik çağ (Roma - Bizans) eserleri vermiştir. İkinci katta Bakır çağı, en alt katta da Paleolitik kültür belgeleri ele geçmiştir. Bu kumluklarda elde edilen Paleolitik aletler Musteryen tiptedir. Ankara bölgesinde belli bir tabakadan elde edilen ilk taşdevri aletleri bunlardır. Bu Prehistorık buluntu yerinin üstündeki Bakır çağı yerleşmesinden elde edilen kap kaçak, idol, ağırşak ve mühürler bu istasyonunun, Ahlatlıbel ile çok yakından ilgili olduğunu meydana koymuştur.
Klasik üst kat, Roma - Bizans devrine ait, oldukça büyük bir sarayın bize kadar gelebilmiş kalıntılarıdır. Etiyokuşunun geniş bir alana yayılmış olan yerleşme sahası, Çubuksuyu’nun, bu bölgeyi hemen her çağda insanların oturmalarına yarar bir hale koyduğunu gösteriyor. Klasik yerleşme yapıları ihtimal, büyükçe bir savunma yerinin kalıntılarıdır. Su, verimli tarlalar, burasını küçük hir sitenin gelişmesine çok uygun bir hale koymuştur. Ancak Ankara gibi tabiî müdafaa bakımından daha müsait bir merkeze yakın olması buna engel olmuş görünüyor. Anadolu’da hemen bütün büyüklerin birer küçük tepe üzerinde geliştiklerini ve sonraki çağlarda çok kere birer kale ile bir şehir haline geldiklerini görü-yor uz. Etiyokuşu kazısı, Anadolu’da Prehistorik en eski malzeme veren ilk kazı olmak bakımından çok önemlidir. Bu kazıdan elde edilen eserler, Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Antropoloji Enstitüsündedir.
Ahlatlıbel, Ankara’nın 14 kilometre güney batısında Taşpınar, Gâvurkale,
Haymana yolu üzerindedir, tik defa merhum Dr. Reşit Galip bu bölgede
belgelere tesadüf etmiş, bunu Atatürk’e anlatmıştır. Atatürk, o zaman Türk
Tarih Kurumu Genel Sekreteri olan Dr. Reşit Galip’e bu bölgede bir
yerleşme bulunup bulunmadığının araştırılmasını emretmişti. Yapılan incelemede köstebek yuvalarında Bakır
çağı seramiğine raslandı. Atatürk’ün emriyle burada bir kazı yapılmasına
karar verildi,
Mayıs ayında başlayan kazı Müzeler Müdürü Hamit Zübeyr tarafından idare edilmiştir. 23 / Temmuz / 1933 de kazı sona ermiştir.
Bu kazı sonunda Ahlatlıbel’in bir Bakır çağı düz yerleşme yeri, bulunan
kale duvarlarından bir müstahkem mevki olduğu anlaşılmaktadır. Kalenin taş
duvarlarının üstü kerpiç bir kısımla tamamlanmakta idi. Elde edilen
çanakçömlekler tipik Bakır çağı eşyasıdır. Bu kazıda küçük kaplar,
çanaklar, üğütme taşları, küpler, ağırşaklar, mühürler, kemik iğneler,
toprak idoller, bakır süs eşyası ve kamalar ele geçirilmiştir.
Ahlatlıbelin, Anadolu Bakır çağı kültüründe doğu ve batı
karşılaştırılması yönünden büyük bir önemi vardır. Buradaki yerleşme M. Ö.
3000 yıllarında başlamış ve M. Ö. 2000 yıllarında sona ermiştir. Burada
ele geçen evler ve büyük dış duvar burasının bir Beyin müstahkem (kale
gibi) oturma yeri olduğunu gösteriyor. Anlaşıldığına göre bu Bey
etrafındaki çiftçi ve çoban halkın başkamdir. Yalnız Bakır çağında iskân
edilmiş olan Ahlathbel’de bu çağa ait birkaç mezar da ele geçmiştir. Maden
eşya, kapkacak ve mühürler oldukça ileri bir kültüre tanıklık ediyor.
Bununla beraber Orta Anadolu’da Alacahüyük’te meydana çıkarılan Bakır çağı
Kıral mezarlarında bulunan altın ve bakır eşyasının çok zengin maden
işleme tekniğine burada tesadüf edilmemiştir.
Ankara’ya çok yakın olan bu Bakır çağı istasyonu, Anadolu’da şimdiye kadar metodlu şekilde incelenmiş düz yerleşme yerlerinin her bakımdan dikkate değer bir örneğidir. Ahlatlıbel ve çevresi, bugün dahi oldukça zengin tarlalariyle çiftçiliğe ve dereleri tepeleriyle hayvan beslemeye çok elverişlidir.
Burasının sürekli bir iskân ile hüyük haline gelmemiş bulunması, yani Bakır çağından sonra terk edilmiş olması ihtimal ki bu yerin savunmaya az elverişli bulunmasından ileri gelmiştir.
Kara oğlan Kazısı
Karaoğlan Hüyüğü, bu adla anılan köyün bitişiğindedir. Karaoğlan,
Ankara’nın 25 kilometre güneyine düşer. Ankara - Konya, Ankara - Kayseri,
Ankara • Ulukışla yolu üzerindedir. Burada ilk i kazı 1930 Sonbaharında
yapılmıştır. Daha sonraları aynı kazıya Remzi Oğuz Arık devam etmiştir.
Hüyükte aşağıdan yukarıya doğru kalkolitik çağ, Bakır çağı, Eti, Frig,
Helenistik, Romen ve Bizans çağı kültür katlarına ve kalıntılarına tesadüf
edilmiştir.
Bizans ve Roma çağları kalıntıları pek azdır. Bunların altında ele geçen
Frig belgeleri iki metre derinliğe kadar inmektedir. Hü-yüğün başlıca
karakteri çok önemli bir Frig yerleşme yeri olmasıdır. Bu kata ait pekçok
seramik çıkarılmıştır. Bunlar, tek renkli nakışlı, kabartmalı olarak üç
grupa ayrılabilir. Bu grupların hepsi Frig kaplarının özel tipierindedir.
Kulplar madenden yapılan kapların kulplarına benzemektedir. Bu katta tam
bir ocak, buğday, arpa gibi taneleri üğütmeye yarıyan çukur taslar ve çok
önemli bir eldeğirmeni bulunmuştur. Kemikten iğneler, figürler, bakır
yüzük, taş boncuklar da ele geçirilmiştir. Frig katının mimarî kalıntıları
ise önemlidir. Şehri çevreliyen bir sur duvarı ile birçok evler ortaya
çıkarılmıştır.
Bu katın altındaki Eti kültür tabakası 7 metre derinliğe kadar
inmektedir. Frig, Eti katlarını, bir metreyi geçen bir yangın tabakası
birbirinden ayırmaktadır. Eti katındaki çanakçömlek çok çeşitlidir. Eti
kaplarının bu zenginliği Karaoğlan hüyüğünün bu çağda da önemli bir
yerleşmeye sahip olduğunu göstermektedir.
Karaoğlan Bakır çağı, Orta Anadolu’da gelişmiş olan benzerlerinin
aynıdır. Mimarî buluntular Bakır çağını burada da birçok bölüme
ayırmaktadır. En alt katta orijinal kalkolitik belgeleri ele geçmiştir. Bu
hüyük Kalkolitik, Bakır çağı, Eti, Frig çağları için en mühim bir inceleme
alanı olmuştur. Buradaki Frig, Eti çağlarına ait şehirlerin kuvvetli bir
müdafaaya sahip olduğunu, kazılarda bulunan duvarlar gösteriyor. Bilhassa
Friglerin, Anadolu’nun birçok yerlerinde olduğu gibi burada da savunma
için kuvvetli yapılar
kurmuş oldukları görülmüştür. Bu bakımdan Anadolu kültür tarihinde
Karaoğlan höyüğünün özel bir önemi vardır. [*]
-
1“ ] I. Karaoğlan Anadolu’nun garbında, hiç olmazsa beş medeniyeti
müsel-sel olarak aksettiren, hele Eti ve Frigya katlarını bütün
zenginliğiyle içine alan yegâne istasyondur. Bu bakımdan; Trova’dan ve
cenupta, kendisine bir muvazi misal meydana getiren Kusuradan daha
mühim bir “Teste- teşkil edecektir.
-
II. Ankaranın yakınında ve büyük cenup yolu üstünde
açılan ilk büyük höyük olmak bakımından da önemi meydandadır.
-
III. Etilnrin menşei ve Anadolu’ya geliş
istikametleri münakaşa edilirken ‘gözlerini mütemadiyen şarka ve
cenuba çevirmiş, bulunduklarına dikkat olunmuş, ancak orta ve cenubî
Anadolu'daki yerleşme, yerleri gözönünde tutularak hüküm verilmeğe
çalışılmıştır. “Karaoğlan Höyüğü, nde şimdiden iki ve üç safha göze
çarpan büyük muhteşem yerleşme, bundan sonraki münakaşaların
istikametini değiştirecek en yeni, en çok garpta bulunan istasyon
vazifesini görecektir.
-
IV. Frigyalıiann seramiği, sivil ve askeri
mimarlığı hakkında Gördion ve Alişardan başka ehemmiyetli vesikamız
yoktu. Türk Tarih Kurumu’nun 19S7 de Çankırı Kapı» ve “Pazarlı,
hafriyatı bu bakımdan, hayli zamandır beklenen yepyeni, ciddi
vesikalar getirmişti. Şimdi aynı kurumun “Karaoğlan. hafriyatı
münasebetiyle Frigya medeniyeti, mimarlığı ve seramiği jıususunda ep
geniş malûmatı edinmek mümkün olacaktır. ‘Karaoğlan Höyüğü» Bu
itibarla da bir röper noktası olmuştur.
\. klasik çağlarda burası ancak büyük bir karakol- vazifesi görmekte ve
asıl şehir, daha şarkta Karaoğlan'dan bir kilometre kadar uzakta ‘Elma
Dağları, eteğinde, vadinin başlangıcında bulunmaktadır. Buraya halk
“Şelmekin, veya ■Şemlekin. diyor.
Burası da Bayan Âfet tarafından haber verilmişti. Bu ismin kulağımıza
büsbütün başka dillerin ahalini getirmesi; bir taraftan da höyüğün
müselsel medeniyet katlar: . . Şehneki’nin asıl Karaoğlan Höyüğüne ait
eski ismi devam ettirmesi imkânını hatırlatıyor. Hakikatte... Höyüğün
mahiyeti seramiklerin ve diğer bazı eşyanın yapılışındaki tenevvü, özenme,
nefaset; yapılarda görülen azamet, burısııpp eski ve büyük bir merkez
olması fikrini hiç de yadırgattırmıyacak müşahedelerdir.
Bitik höyüğü Ankara’nın 42 kilometre kuzey batısı udadır. Hüyük Türk
Tarih Kurumu adına 9/Temmuz / 1941de Remzi Oğuz Arık ile Asistan
Arkeologlar tarafından kazılmıştır. En üst katta klasik çağ yerleşmesi (M.
Ö. V. yüzyıl) daha altta sıra ile Frig, Eti ve Bakır çağı yerleşme katları
meydana çıkarılmıştır. 18 metreden daha aşağıda su çıktığı için bu kat
inceleuememiştir. [*]
Klasik çağ yerleşmesi, üç mimarlık katı ile karakterlenmektedir. Bunun
altındaki Frig katı ise çok renkli, çizgili seramiklerle tipik Frig eşyası
vermiştir. Eti katında da eski, yeni iki mimarlık bölümü tesbit
edilmiştir. Bakır çağı kapkacağı Orta Anadolu’da elegeçen diğer kazı
buluntularının aynıdır. Bitik kültür katları ve bilhassa Bakır çağı katı
bölgenin Doğu ve Batı Anadolu ile ilgisini meydana koyma bakımından çok
önemlir. Birçok küçük, büyük yolların uğrak yeri olan Bitik hüyüğü kazısı
ilerde geliştirilirse Anadolu kültürü için değerli belgeler verecektir-
Anadolu’nun hemen her tarafında büyük bir gelişme gösteren ve zaman
bakımından en sürekli olan Bakır çağı medeniyeti burada da ilk plânda
geliyor.
Karalar, Ankara’nın 60 kilometre kuzey batısında bir köydür. Hayvanla,
Ankara’dan Karalar’a 7 • 8 saatta, otomobil ile 2 saatta varılır.
Klâsik çağlarda buradan birkaç yol geçerdi. Şimdide buradan kuzey
istikametine birkaç yol vardır. Karalar’ın önemi klâsik çağda sürekli bir
yerleşmeye sahne olmasindan ileri geliyor. Buradaki kazıları ve sondajları
1933 de Türk Tarih Kurumu adına Remzi Oğuz Arık yapmıştır. îlk sondaj
köyün içinde yapıldı. Burada bir takım küpler, çanakçömlek ele geçti. Bu
sondaj köyün bir hüyük üstünde kurulmadığını göstermiştir.
Kazıya birkaç tümülüs üzerinde de devam edildi. Asarkaya denilen yerdeki
kalede, araştırmalarda mimarlık belegeleri ele geçti.
Sondaj araştırmalarında varılan sonuca göre Karalar’ın tarihteki yeri
klâsik çağdır. Tümülüsler’de elegeçen eşya arasındaki vazolar
çanakçömlekler süs eşyaları, Helenistik çağın karakterini taşımaktadır.
Burada bulunan tunç paralar, bu bölge ile Mısır, Suriye arasında tüccarlık
münasebetleri kurulduğunu gösteriyor. Tümülüslerde görülen mimarlık
belgeleri ile, Ankara’nın Anıt - Kabir yanlarındaki tümülüslerde bulunan
mimarlık eserlerinin benzerliği dikkati çekmektedir. Asarkaya kalesi
buluntuları Hitit geleneğini işaretliyor. Ancak araştırmalar bu çağa ait
başka birşey vermemiştir. Karalar Helenistik çağda Galatlar tarafından
işgal ediliyordu. Bir tümülüste ele geçen stel, Kıral Diotaros ile
Kıraliçe Berenikis için dikilmiştir. Bu adamın bir Galat’lı olduğu,
Roma’lılara hizmetinden dolayı Kırallığa yükseltildiği biliniyor.
Karalar’daki Tü-mülûslerden birinde bulunan çifte kümbet, Anadolu’da
görülen kubbe sistemi bakımından çok önemlidir. Bu kubbeler ön Asya da ele
geçen ilk belgelerdir.
Gâvurkale
Gâvurkale Ankara’nın 60 kilometre güney batısındadır. Yanından akmakta
olan Babayakup deresinin tabanından 60 metre yüksek olan tepe, uzun süren
bir yerleşmeye sahne olmuştur. Tepeye, buradaki eski yıkık duvarlardan
dolayı Gâvurkale adı verilmiştir. (Resim 7)
Ankara’dan Gâvurkale’ye iki yol vardır. Bunlardan biri Ankara Gölbaşı •
Yavrucak ■ Çerkezhüyük - ikizce - Oyaca üzerinden Gâvurkale’ye ulaşır.
Diğeri Ankara - Ahlathbel - Taşpınar ■ Hacılar - Çayırlıdan geçerek
Gâvurkale’ye varır. Buradaki örenyeri epeyce zaman-danberi bilginlerce
bilinmektedir. 1861 de Kapadokya’da bir gezinti yapan G. Perrot ve E.
Guaillaume burayı görmüşlerdi. Bu buluş bilgi dünyasına tanıtılınca büyük
ilgi uyandırdı. Daha sonra J. Garstang, E. Mayer, Gâvurkale hakkında yeni
görüşler ortaya attılar. Buradaki kayada bulunan kabartmaların tarihi M.
Ö. ikinci bin yılın ortası olarak kabul ediliyor.
Tepenin vadiye bakan yüzündeki kayaya işlenmiş olan büyük kabartmarın
elbiseleri bunların Etilere ait olduğunu göstermektedir. Kızdırmağın
batısında bu türlü bir Eti Anıtının bulunması Anadolu kültür tarihi için
çok önemlidir. Ankara’ya uğrayarak Mezopotamya üzerinden Sus’a uzanan
meşhur Kıral Yolu belki de buradan geçmekte idi. Ankara’dan Gâvurkale’ye
varan yolun birçok yerleşme yerlerinden geçmesi bu hükmü kuvvetlendiren
delillerin başında geliyor.
Bu harabeyi son yıllarda Paul Weigand, Emil Forrer ve Von der Osten de
inçelemişlerdir.
Atatürk 1930 da bu tepede bir kazı yapılmasını emretti. Von der Osten’in
başkanlığında kazıya başlandı. Atatürk, duyduğu büyük ilgiyi kazı yerine
gelerek göstermişti. Tepe bir hüyük olmadığı için bir kaç kültür katının
meydana çıkması beklenemezdi. Elde edilen sonuca göre tepenin ilk
duvarları, kaya üzerindeki üç kabartma ile yaşıttır, ikinci kültür katı
Frig’lere aittir. Alt kat,
yani Eti katının kalıntısı bir tapınaktır. Frig çağında buraya bir özel ev yapılmış, tepenin etrafı da bir surla çevrilmiştir. Roma ve Bizans çağına ait pekaz eşya bulunmuştur. İhtimal ki bu çağlarda Gâvurkale küçük bir karakoldu. Tepenin eteğinden yukuşa doğru çıkılırken ilk önce Frig’ler zamanında yapılan dış surların kalıntılarına rastlanır. Daha sonra Eti tapınağına çıkan yoldan kalmış taşlar görülür. Eti tapınağı güneydeki büyük kayadır. Kayanın yüzünde oturmuş bir Tanrı görülür. Doğudan iki tanrı bu oturan Tanrıya doğru gelmektedir. Yürüyen Tanrıların iki uzun kılıçları var. Başlımdaki sivri külâhları, kısa etekleri, uçları kıvrık ayakkabıları tipik Eti üslûbunda kabartıimıştır. Arkadaki sakallı Tanrının başında kuvveti temsil eden bir boynuz vardır.
Kayanın etrafına bazaltlardan büyük bir duvar örülmüştü. Kayanın üstü düzeltilmiş, yarıklar küçük taşlarla doldurulmuş, böylece burada yüksek bir taraça meydana getirilmiştir. Bu kısmın kenarları muntazam duvarlarla çevrilmiş, tepede şato yapılmıştır. Burada Eti yapılarının yerine oturtulmuş olan Frig duvarı eskisi kadar büyük değildir. Buradaki kazılardan elde edilen eserlerin çoğu bu çağa aittir.
1936 da yapılan bir inceleme gezisinde Prof. Şevket Aziz Kansu burada ve yamaçlarda Paleolitik aletler bulmuştur. Böylece Gâvurkale’nin derin bir tarihe sahip olduğu meydana çıkmıştır.
Ogüst (Augustus) Mabedi Kazısı
Ankara’nın bu ünlü mabedi uzun zaman bir Roma anıtı sanılmıştır. İstanbul
Arkeoloji Enstitüsü üyelerinden Krencker ve Schede 1926 — 1928 yıllarında,
mabedin ön kısımlarının, açık bulunan bölümlerinde kazı yaptılar. Elde
ettikleri arkeolojik belgelere ve anıtın ayakta duran kısımlarının
incelenmesine göre, mabedin milâttan önce II. yüzyılda yapılmış olduğu
sonucuna vardılar. Krencker ve Heck mabedin ionien tarzda bir
rekonstrüksionunu vücude getirdiler. Ankara Belediyesi mabedin etrafındaki
evleri kamulaştırarak. anıtı bütün güzelliğiyle ortaya çıkardı. 1939 da
Müzeler Müdürü Hamit Koşay, Türk Tarih Kurumu adına yaptığı kazıda anıtın
(Stylobat) basamaklar kısmını meydana çıkardı. Kazılar sütunların Korınt
stilinde olduğunu gösterdi. Böylece anıtın birkaç yapı devresi geçirmiş
olduğu anlaşıldı. Anıtın doğu güneyinde yapılan derin sondajda birçok Frig
seramiği bulundu. Şu hale göre bu yer Frig, Galat, Roma, Bizans, Selçuk ve
Osmanlı çağlarında sürekli yerleşmeye sahne olmuştur. Hamit Koşay
tarafından yapılan derin kazı, mabedin güney doğulundadır. Bu kazıda üstte
Bizans, Roma, Frig çanak çömlekleri bulunmuştur. En alttaki Frig
yerleşmesi ana toprak üzerindedir. Bu katın kalınlığı 4 metreye yakındır-
Burada bir Frig evine de rastlanmıştır. Bu ev küçük odalıdır. Küçük
taşlarla ve çamur harçla yapılmıştır. Eldeki bu belgeler, mabet alanındaki
yerleşmenin iki bölüme ayrılmasını gerektirmektedir. Frig-ler burada
Anadolu'ya ilk geldikleri yüzyılda yerleşmişler, daha sonra M. O. altıncı
yüzyılda da burada oturmuşlardır Böylece bura-nm Frig'ler çağında sürekli
şekilde iskân edilmiş olduğunu anla-maktayız. Bu alanın ortasındaki
yapılar, burada geniş bir kazı yapılmasına engel olmuştur. Bununla beraber
tepeciğin önemli bir Frig mahallesi olduğu, hatta etrafının bir surla
çevrildiği söylenebilir.
Yeni kazı ayaktaki klasik mabedin bir duvarla çevrilmiş olduğunu
gösterdi.
— 81 —
İhtimal ki bu hal daha önceki bir geleneğin devamıdır. Kara-oğlan
büyüğünde ve yanındaki Hacılarda olduğu gibi, Ogüst Mabedi tepesi
etrafının Frig*ler tarafından bir aurla çevrilmiş olduğu kabul
edilmektedir. (T. özgüç)
Ogüst Mabedi yanındaki kazı, bite insanların aynı yerde muhtelif çağlarda
sürekli surette oturduklarını gösteren güzel bir örnektir.
un*ıl Hobohiaû nr»W<ıib »d rıakbo t ı«wirt ntaamM.ı . <.H . un
08X<' .
1
nıçı h ;;B8 ,ud H IİIh
*’W
**
■ ■ muit iinan ;no. nnnutovıti JÜT i IMnt "U
ÇanUuikapı Kazısı ve Roma Hamamı
Hamam, Ulus Meydanından Ziraat Enstitüsüne gidon yolun solundadır.
Hamamın bulunduğu yer, kazı yapılmadan önce bir büyük - tepecik halinde
idi.
1938 yılında Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Arkeoloji talebeleri,
profesörleri Von der Osten’in idaresinde kazıya başladılar. O yıl
yukarıdan aşağı sıra ile, Osmanlı, Selçuk, Bizans, Roma, ve Frig kültür
katlan bulundu. 1939 da ayni kazıya devam edildi ve hamamın bir kısmı
meydana çıkarıldı. 1940 dan 1942 ye kadar Arkeolog Necati Dolunay kazıyı
idare etti. Bu kazılar sonucunda Klasik Çağa ait olan büyük hamamın hemen
hemen tamamı ortaya çıkarılmıştır. (Resim 8)
Hamamda iki bölüm vardır.
-
1 — Oyun yeri (Palastra)
-
2 — Hamam
Hamamın soğuk kısmında (Frigidarium) da :
A — Yüzme havuzu (Piscina)
B — Soyunma yeri (Apoditerium)
C — Depo bulunmaktadır.
Sıcak bölüm:
Hamamın bugün ayakta kalan yerleri, ısıtma yeri ve cehennemliktir.
Bu kısımda yuvarlak tuğlalardan direkler yapılmıştır. Asıl hamamın
yıkanma odaları bu tuğla direklerin üzerindeki kattır. Hamamın yıkanmaya
mahsus olan kısmı 130X80 metredir. Hamama soğuk, ılık, sıcak yerlerden
geçerek girilir ki bu, sağlık için çok önemlidir. Soğuk kısımdaki yüzme
havuzunun kenarında oturmak
için küçük basamaklar yapılmıştır. Bu havuz ve hamamın önündeki oyun
yeri, buranın oyun, temizlik ve toplantı yeri olduğunu göstermiştir.
Hamamda birçok para ele geçmiştir. Bunlardan en eskisi İmparator Karakalla
ile annesi Julia Donna’nın resimlerini taşımaktadır ve (M. S. 212 ■ 217)
yıllarına aittir. Kazıda, yılan tutan bir el de bulunmuştur. Bu el hamamın
Tanrı Askiepiyos’a ihtaf edildiğini göstermektedir. Hamamın içinde bulunan
paraların arasındaki tarih farkı 500 yıla yakındır. Hamamın muhtelif
yerlerinde çıkan arkeolojik belegeler de bu yönden bizi aydınlatmaktadır.
Hamam Karakalla zamanında yapılmış, BizanslIlar zamanında da
kullanılmıştır. Hamamın bir istilâda yangın neticesinde harap olduğu
anlaşılıyor. 1946 da bu hamamla Büyük Millet Meclisi arasındaki alanda,
askerlik şubesi altında yapı müteahhitleri bir takım eski tuğlalar ve
duvarlar meydana çıkardılar. Müzeler Umum Müdürlüğü Arkeolog ve mimarları
ile bu temel kazısını kontrol ettirdi. İnceleme sonunda büyük hamama çok
yakın olan bu yerde küçük bir hamamın bir kısmı meydana çıkarıldı. Üstte
ele geçen bir tuğlada Bizans yazısı vardı. Bu belgeden hamamın uzun müddet
kullanıldığı anlaşılmaktadır. Küçük hamam her bakımdan büyük hamamın
aynidir. Ortaya çıkarılan temel ve duvarlar yeni yapının kurulması için
kaldırılmıştır. Çankırıkapı büyüğünde, Roma Hamamından sonra bulunan
kültür katı Frig’lere aittir. Bu çağa ait yerleşme tepenin güney eteği ile
üst kısmını örtmüştür. Frig tabakasında birbirinden ayrı iki yapı katına
rastlanmıştır. İlk katta çift odalı bir evle tek odalı bir evin plânları
tespit olunmuştur. Buradaki yapılar küçük taşlarla, çamur harçla
yapılmıştır. Çanakçöm-lek parçaları da bu hüyûkte geniş bir Frig
yerleşmesinin varlığına tanıklık etmektedir. Ancak büyük hamamın altını
baştan aşağıya yoklamaya imkân bulunamadığından bu kısım daima meçhul
kalacaktır. Hamamın güney ve batı yönlerinde ileride yapılacak
araştırmalarda belki de bu kısımda bir Frig suruna da tesadüf
edilecektir.
Tflmölflsler (Beştepeler) Kazısı
Anıt - Kabirin yapıldığı alandaki, sayılan yirmiyi geçen küçüklü büyüklü, Tümülüsler ötedenberi araştırıcıların dikkatini çekmiştir. Bununla beraber, burada metodlu bir araştırma, ancak 1945 yılında Türk Tarih Kurumu adına yapılmıştır. Ankara yeni Devletin Baş-şahri olduğu sıralarda (1926) Makridi tarafından bu Tümülüs’lerden birkaçı açılmıştır. Ovakıt elde edilen sonuçlar, “Maarif Vekâleti Mecmuası» ında yayınlandı.
1945 de, Anıt-Kabir alanında yapılan toprak düzeltilmesi sırasında birkaç yığma mezann ortadan kaldırılması gerekiyordu. Müzeler Genel Müdürlüğü bu arkeolojik belgelerin geçirdiği tehlikeyi görerek işe elkoydu. Türk Tarih Kurumunun da yardımı ile Arkeolog Tahsin Özküç, Mahmud Akok ve Nezih Fırath Tümülüs’lerin kazılması işi ile görevlendirildiler. Kazı 1945 yılı Temmuz ayında yirmi gün sürdü. Bu metodlu kazıda iki Tümülüs açıldı. (Resim 8)
Kazıcıların 1 numaralı Tümülüs diye ad verdikleri yığma mezar 8.5 metre yüksekliğinde ve 50 metre çapında idi. Anıt - Kabir’in batısında bulunuyordu. Anatoprak üzerine yığılan çakıltaşları ölü gömülen ve hediye konulan çukuru dolduruyordu. Bu çakıltaşları mezarın kolayca soyulmamasına yaramakta idi. Mezar anatoprağa derinliği 2, boyu 6X5 metre olarak kazılmıştır. Çukura, ardıç kalaslardan yapılmış üstü açık bir sanduka yerleştirilmiştir. Sanduka (Tekne) nin kuzeydoğu köşesinde, kalınca bir kütükden yapılmış bir bank bulunuyordu.
Mezar çukurunun tabanına demirlerle tutturulmuş çıtalar döşenmişti. Bu
mezarın mimarlık bakımından yapılışı, Gordion Nek-ropol'undaki II, III,
IV, numaralı Tümülüslerin benzeridir. Ankara-daki ve Gordion daki
Tümülüslerde ölünün konulduğu yere giden bir yol veya kapı yoktur. Ölü,
çukura üstten konulmuştur.
Çukurun içinde bankın kenarına toprak kaplar yerleştirilmiştir. Bunların
bazılarında küller vardı.
Bu kaplar ve ölü hediyeleri çukura konulduktan sonra, mezarın üstü ve kenarları çakıltaşlariyle doldurulmuştur.
ölünün yanına konulan hediyeler arasında bir üçayak (Tripod)
elegeçmiştir. Bir köşede, üzeri örgülerle işlenmiş bir tunç kemer ile
tokası bulunmuştur. Şerit halinde olan bu tunç kemer tokasının küçük
deliklerinden bir kumaşa dikildiği anlaşılıyor. Mezar çukurunun diğer bir
köşesinde tunç kap parçaları vardır. Bir köşede yedi tane, dilimli tunç
mızrak ucu bulundu. Bu uçlar ağaç saplara geçirilerek
kullanılıyordu.
Çukurun kenarında, ortaları göbekli, kenarları bombeli ve yaldızlı iki
eltası, şurada burada keten kumaş parçaları ele geçmiştir. Bazı çiviler de
bulunmuştur. Bunların mezardaki eşyada kullanıldığına şüphe yoktur.
Bu mezarların buluntuları, mezarda yatanın bir savaşçı olduğunu kesin
olarak göstermektedir.
Kazılan 2 numaralı Tümülüs, birinci Tümülüsün 82 m. doğusunda idi.
Anatoprak içine kazılan mezarın üstü 4 - 4.5 metreyi aşmayan bir toprak
yığını ile örtülmüştü. Çukurun derinliği 2, boyu 4 80X380 metredir. Bu
mezarın içi toprakla doldurululmuş kenara çakıltaşlarından bir duvarcık
örülmüştür. Çukurun kenarlarını sağlamlaştırmak için, ağaç ve dallar da
kullanılmıştır.
Mezarın yönü, birinci Tümülüs’te olduğu gibi doğu — batı ve kuzey — güney
idi. Çukurun içinde ve ölünün konulduğu yerden epeyce yukarda tunç bir
düğme, bir okucu, Frig’lerin tipik kırmızı gri kap parçaları bulunmuş, bu
kapların arasında hasır izlerine tesadüf edilmiştir.
Sağlam olarak ele geçirilen bir kabın içinde insan külü vardı. Kül
konulmamış kapların içinde ölülere hediye edilmiş yenilecek veya içilecek
şeylerin bulunduğu şüphesizdir. Mezarda tunçtan iki kulp, bir üçayak
(Tripod) bir çatal, iki tunç mızrakucu, birçok kaplar ve çiviler meydana
çıkarılmıştır. Kapların üzerinde yapışık görülen kumaş parçaları, bunların
bir örtü ile sarıldıkları düşüncesine vardırmaktadır.
Bu Tümülüste elde edilen eşya, I numaralı Tümülüste bulunanların her
bakımdan çok benzerleridir.
Anıtkabir yakınındaki Tümülüste, ölülerin yakıldıktan sonra gömüldükleri
anlaşılmıştır. Mezara konulan küller birkaç kap
içinde idi. Her iki mezarda da yanmış insan kemiği parçalarına tesadüf
edilmiştir. Belki de her mezara birkaç ölünün külü konulmuştur. 1926 da
Makridi’nin açtığı Tûmülüslerdetı üçüncüsünde bir at iskeletine
Taşlanmıştır.
Şimdiye kadar ele geçen Frig mezarlarından bir kısımda ölülerin yakılarak
gömüldüğü, bazılarında da, yakılmadan gömüldüğü anlaşılmıştın Bilhassa
Gordion’da kazılan III ve IV numaralı Tümülüelere, ölüler yakılmadan
konulmuştur. Bununla beraber Ankara Tümülüsleri ile, Gordion’un bu
Tümûlüsleri yaş bakımından bir fark göstermezler. Mimarlık ve hediyeler
hemen hemen birbirlerinin aynıdır.
ölüyü yakarak mezara koyma adeti Etilerde de vardı. Anıtkabir alanındaki
Tümülüsler Frig egemenliğinin Kimer’ler tarafından sona erdirilmesinden
önceye aittir. Mezarlardaki zengin eşya, bu tarihin M. ö. 8. yüzyıl
olduğunu göstermiştir-. Kimer aşkınından sonraya ait olan
Tümülüsler Ankara’daki Tümülüslerden çok farklıdır. Ankara Tümülüsleri
ile, Çankırıkapı ve Augutus tapınağı çevresinde yapılan Frig şehri yaşça
birbirlerinin aynıdır. Ankara içinde yapılan kazılar Frig’lerin
çanakçömlek eşyasından bol örnekler vermiştir. Bir Firig Nekropolü olan bu
alandaki mezarlar ise, çok ileri bir teknik gösteren madenî eşya bakımdan
zengindir. Bu eşyanın birçokları, Anadolu’nun M. Ö. ikinci ve üçüncü bin
yıkara ait örneklerinin geleneklerini yaşatmaktadır. Bu kazılar, Ankara da
M. ö. 7 • 8 inci yüzyıllarda ileri bir Frig şehrinin geliştiğini açıkça
göstermiştir.
Küçük Buluntular
İstasyon arkasındaki Tümülüslerde kazıya, Makridı tarafından 3 / Ağustos
/ 1341 (1925) de başlandı. îlk önce en bûyûk yığmada bir tranşe açıldı,
sonra derinliğine ve uzunluğuna bir tünel kazıldı. Önce bir çok hayvan
dişleri ve kemikleri bulundu. Bundan sonra bu tepenin 500 metre güney
batısında bulunan Tümülüs’den ikisi açıldı. Birinde bir takım duvarlar
bulundu. Bu duvarların bir mezara ait olduğu anlaşılmakta idi. Elde edilen
eserler arasında tunç bir vazo da vardır. Bu vazo parçaları altın
yaldızlıdır. Birkaç demir ve tahta möble parçası da ele geçti. Bu birinci
küçük tümüiüs’ün daha eski çağlarda soyulmuş olduğu anlaşılıyordu. Bütün
bu eşyanın Friglere ait olduğu tesbit edildi. Batıdaki üçüncü tümulüs de
kazılmış, bir at iskeletine tesadüf edilmiştir, incelemeler bu atın aynı
yerde gömülen savaşçıya ait öldüğünü göstermekte idi. Biraz ilerde
savaşçının silâh ve elbisesine ait küçük maden eşya öle geçti. Meydana
çıkarılan çanakçömlek siyah topraktan yapılmıştır ve cilâlıdır. Ele geçen
küller ölünün yakıldığını göstermektedir. Bu üç kazıdan elde edilen sonuca
göre, yığmalar (Tümülüsler) bir veya bir kaç savaşçıya (Komutan?) aittir.
Çanakçömlek ve madeni eşya açık olarak Frig çağını göstermektedir. ’
,
Demiryolları Genel Müdürlüğü binası ve köprü yapılırken Bizans mezarları
ele geçmişti, işçiler tarafından bulunan Frig ölü küpleri, bu yerin çok
eskiden beri (Nekropol) mezarlık olarak kullanıldığını meydana koydu.
Buradaki küplerin benzerleri Anıt Kabir alanındaki iki tüdıülüdde de ele
geçmiştir. Küplerin M.Ö. 8. inci yüzyıla ait olduğu tesbit olunmuştur ki,
hu çağda Ankara bölgesi Friglerin egemenliği altındadır. Ankara
tümulüs’lerinin (Augustus) Ogüst mabediyle Çankırıkapı da oturan Frig
Beylerinin (Komutan?) mezarları olduğu kabul ediliyor. Buna göre istasyon
yöresindeki mezarlar da halka ait olmalıdır. Her İki sınıf insan,
ölülerini yakmış, küllerini gömmüştür.
Gazi Orman Çiftliği Fidanlığında 1932 yılında su çıkarmak için yapılan
sondaj yerimle birkaç taş bulunuyor. İşçiler işlenmemiş taşlar arasında
oyulmuş bir taşa tesadüf ediyorlar. Bu taş kaldın-
lıyor. Toprağa kapanmış olan yüzünde bir kabartma görülüyor. Atatürk, Dr.
Reşit Galib’e burada bir kazı yapılması için emir veriyor. Bu işi üzerine
alan Müzeler Müdürü Hamit Koşay burada küçük bir kazı yapmıştır. Bu kazıda
eski bir yola ait belgeler bulunmuştur. Daha önce bronz bir takım
parçaların ele geçtiği yerde bir kazı yapılmıştır. Burada 80 santim
derinliğinde bazı kap kacak çıkıyor. Ele geçen eşya, bu yerin küçük bir
Frig yerleşmesi (Tümü-lüs?) olduğunu göstermektedir. Bronz kulplu, kulpsuz
taslar, tencere, kepçe, fibula, okuçlan, düğmeler gibi tipik eşya Gordion
da III. Tümülüs’de ele geçen Frig eşyasının hemen hemen aynıdır. Bu
kaplar, FrigTerin maden dökme ve döğme tekniğinde çok ileri olduklarını
göstermektedir. (Resim 10)
Su aramak için yapılan sondaj yerinde ele geçen ve uzunluğu 1,60,
genişliği 1,30, kalınlığı 32 santimetre olan bir kabartma Ankara Eti
Müzesindedir. Buradaki araştırmalar kabartmanın büyük bir yapıya ait
olduğunu göstermiştir. Arslan gövdeli ve kuş başlı olan bu kabartmanın bir
benzeri Ogüst mabedinin 200 metre kadar doğusundaki Ahiyakup sokağında
kaldırım taşları arasında bulunmuştur.
Fidanlıkla bulunan kabartmanın iki tarafı araştırıldığı vakit toprak
yüzünden bir metre aşağıda büyükçe bir yola tesadüf edilmiştir. Bu iki
buluntu buranın Frigler zamanında kuvvetli bir yerleşmeye sahne olduğunu
göstermektedir. (Bk. Eti Müzesi)
1931 yılında Çankırıkapı’dan geçen büyük yol açılırken bir takım klasik
mimarlık parçaları ele geçti. Bu eserlerin incelenmesi için Alman
Arkeoloji Enstitüsünden Dr. Bittel ve Dr. Dalman Ankara’ya çağırıldılar.
Bu uzmanlar bazı kazılar yaparak durumu tesbit ettiler :
Yeni açılan yol, bir Roma caddesini ortadan ikiye bölmüştür. Roma yolu
düz kaldırımlarla örtülüdür. Sütunlu bir avlu bozulmamış olarak ele
geçmiştir. Yolun ilerisi bir şark pazarına çıkmaktadır. Buradaki
sütunların gövdesi düzdür. Başlıkların üslubu, eserlerin Hadrian
zamanından sonraki devirlere ait olduğunu göstermektedir. Sütunlar,
alınlıklar sade ve az çok mahallî tiptedir. Bu çarşının ve çarşıya ait
binaların BizanslIlar zamanında kullanıldığı ve genişletildiği kabul
ediliyor. Burada ele geçen mimarlık parçalan
Romalılar zamanında şehrin eteklerine doğru yayılmış olan ve O-güst
mabedi ile Halkevi arasında uzanan mahallenin ve resmî yapıların bir
kısmına aittir.
1943 yılında bugünkü telefon Genel Müdürlüğü binasının temelleri
kazılırken işçiler klasik çağa ait büyük bir duvar meydana çıkardılar.
Duvarın etrafında bir mabede ait olduğu zannedilen taşlar vardı. Bu
taşlardan birinin üzerinde kırılmış yunanca bir harf görülüyordu.
1946 da Merkez Bankasının kasalarına sızan suları kesmek için binanın
etrafı asfalta Paralel ve dikey olmak üzere derince kazıldı. (2 — 3 metre
?) îki tarafta pek çok klâsik tuğla ve seramik bulundu. Karpiçle Bankanın
kapısı arasındaki kısımdan (30) kadar kandil çıktı. Seramikler Roma,
Bizans çağlarına aitti.
1944 de, şimdiki Belediye binasının solundaki büyük binanın temelleri
kazılırken, doğu - batı istikametinde uzanan ve arkadaki evlerin altına
gelen kısımda köşe teşkil eden büyük duvarlar meydana çıktı. Buradan pek
çok klasik seramiği toplandı. Bu arada bronzdan yapılmış ve bozulmadan
kalmış harikuiâde güzel, tabiî cesamete yakın bir madalyon işçiler
tarafından bulundu.
Açık başlı, geniş alınlı, kalın kaşlı, iri burunlu fevkalâde tipik,
Romalı kıyafetinde bir erkeği temsil eden büst’ün İmparator Tra-yan’a ait
olduğu anlaşılmıştır. (Resim 11)
Buradaki yapı, esaslı şekilde incelenememiş olmakla beraber, büyük bir
mimarî hey’etin bir kısmı idi. Başında çelenk bulunan bu büst ihtimal ki
bir büyük kapıya veya bir zafer takına konulmuştu.
1947 yılında aynı yerin sağında 2—3 metre derinliğinde bir temel kazısı
yapıldı. Zemini Ankara taşı ile döşenmiş büyük bir yapının temelleri
meydana çıktı. Bu yapının bir Roma resmi binası olduğu tahmin
edilmiştir.
1944 yılında, Sarıkışla’ya giden yolun sağında, Aşı Serumevi binasının
temelleri kazılırken 2 — 3 metre derinliğinde bir çok klasik çanakçömlek
meydana çıktı. Bu alanda açılmış olan temellerin üst kısımlarında Bizans,
onun altında Roma Çağı toprak kapları yığın halinde görülmekte idi.
ANITLAR
Ankara’nın Klasik Çağ Anıtları
Sou yıllardı incelenen kitabelerden, Ankara’da I. yüz yıldan önceki
yıllarda bir meclis binası yapıldığı anlaşılıyor. Şehrin kültür hayatını
canlandıran bir Plaestrası da vardı. Bu yer Çankırıkapı’daki Hamam
kaşlında ortaya çıkarılmıştır. Hamamın önünde bulunan geniş meydanda bu
yapıya ait mimarlık belgeleri görülmektedir. Şehirde bir tiyatronun da
bulunduğu kitabelerden anlaşılıyor. Fakat bu yapının yeri henüz belli
değildir. Oğüst mabedinin yakınında bir hipodromda şenlikler yapıldığı
kitabelerden anlaşılmaktadır. Oğüst mabediyle Çankırıkapı arasında bir
direkli yolun bulunduğu orada elde edilen mimarlık belgeleriyle tesbit
edilmiştir. Buralarda b;r pazı, yerine ait belgeler de ele geçmiştir.
Bunlardan başka Ankara'da tapınılan tanrılardan birçoğunun da mabetleri
olması icabetler. Fakat şimdilik bunların yerleri belli değildir. Malesef
son yıllardaki yapı kazılarında ortaya çıkan mimarlık belgeleri iyice
incelenmemiş olduğu için bu türlü abidelerin kalıntılarından bazıları
tahrip edilmiştir.
Yeni yapılını telefon yapısı temellerinde görülen duvarları bu arada
saymak mümkündür. Klasik yapıların yayılışı bize bu çağ yerleşmesi
hakkında genel bir fikir vermektedir. Öyle anlaşılıyor ki. klâsik şehir
Çankırıkapı (R. 12) Haeıbayram, Belediye, Halkevi semtlerine yayılmıştır.
Bu çağ yapılarının tahribi, Romalılar zamanında başlamış, BizanslIlar
zamanında ve Selçuk çağında süregelmiştir. Şehrin korunması maksadiyle
Kalenin onaranına taş bulmak ihtiyacı buna sebep olmuş görünüyor. Kale
surlarındaki belgelerde bu düşünceyi desteklemektedir.
Ogust (Augustus) Mabedi
Bütün dünya klasik çağ anıtlarının en güzellerinden biri ulan bu mabet 16
tıncı yüzyıldan beri, tarihçilerin ve bilim adamlarının dikkatini üzerine
çekmiştir. Bu türlü antik eserlere karşı başlayan büyük ilgi Rönesans’dan
sonra büsbütün artmıştı. Oğüsi mabedi arkeoloji edebiyatına Monumentum
Ancyrahum adıyla bu çağlarda geçmişti'1.
İmparator I. Ferdinanden elçisi Busbeck bu anıtı incelemiş ve kitabesini
kopya ederek memleketine götürmüştü (1555). Ch. Texier 1855 de anıt
üzerinde uzun incelemeler yaparak Küçükasya adlı eserinde yayınladı.
Böylece abidenin dünyaca tanınmasına fırsat verdi. Fransız arkeolog ve
dilcisi G. Perrot bir mimar arkadaşı ile birlikle bu anili ilmi şekilde
inceledi. Elde ettiği neticeleri bir kitap haline koydu. Bununla beraber
anıtın asıl plânı meydana çıkarılamadı. 1925—1926 da Alman
Arkeologlarından Prof. Schede Mimar Prof. Krencker hem anıt üzerinde
incelemeler yaptılar, bem de küçük bir kazı ile anıtın eski halini
belirtmeğe çalıştılar. Daha sonra anıt etrafında Müzeler Umum Müdürü Hamit
Koşay’da bir kazı yaptı. Bu kazılar Oğüst Mabedi çevresinin arkeolojik
belgelerini meydana koydu. Şimdi ayakta duran kısımlar, büyük kapı,
Tanrıevi (Sella) ve (Pronaos) dehlizdir. Büyük kapıdan Sellaya girilir. Bu
kısım Bizans devrinde çok değişikliğe uğramıştır. Sche-de’nin Sella
etrafında yaptığı kazı, mabedin sütunlu bir galeri ile çevrilmiş olduğunu
meydana koydu. Mabedin planı bir dikdörtgen şeklindedir. Dörtgenin kısa
tarafında sekiz, uzun tarafında onbeş sütun vardı.
Prof. Schede’ye göre anıt, evvelce zannedildiği gibi bir Roma mabedi
değildir. İmparator Augustus tarafından da yapılmamıştır. Prof, arkeolojik
debilerle isbat etmiştir ki, bu anıt Magnezyadaki Artemis mabedi gibi,
Milâttan önce ikinci yüzyılda yapılmış Helenistik bir eserdir. İmparator
Trayaıı zamanında basılmış Ankara’ya ait bir parada Mabedin tanrı Men’e
ait olduğu kabartmadaki şekilden anlaşılıyor, Gene Roma İmparatorlarından
Mark Aurel in An-
kara’ya ait parasında mabedin yeni sütunlarla tamamlanmış şekli
görülmektedir. Daha sonra bir tanrıça olarak kabul edilen Roma, bu mabedin
sahibi olmuştur. Büyük İmparator Augustus buraları (Galatya) zaptederek
Romaya bağladığı sıralarda (M.Ö. 25) bu mabet yeni bir önem kazandı.
Augustus’un gelecek nesillere armağan ettiği kendi kitabesinin lâtincesi
bu mabedin iç duvarına, grekçesi dış duvarına kazdırılmıştır,
Hıristiyanlık, bu taraflarda kuvvetli şekilde yerleşince Mabet
değiştirilerek kilise haline getirilmiştir. Bu çağda Sollanın zemini
doldurulmuş, arka duvarın birine bir apsid ilâve olunmuş ve duvarların üst
kısımlarına birtakım pencereler açılmıştır. Hacıbayram Camiinin buraya
yapılmasından sonra da Mabette değişiklikler meydana getirilmiştir. (RM.
13—14)
Mabet bugün temiz bir şekilde korunmaktadır. HeUenistik vs Roma
çağlarında şehrin Akropolisi üzerinde haşmetle yükselen anıt o çağların
mimarlıkta ve sanatta ne kadar ileri gitmiş olduğunun en değerli bir
bölgesidir. Abide Ankara’nın süsüdür.
Ogust Mabedi Kitabesi
(H. S. Gelendos’un tercümesinden kısaltılmıştır.)
İlâhi Augustus’un dünyayı Roma’nın egemenliği altına almak için yaptığı
işleri gösteren belgenin bir örneği aşağıdadır. Bunun aslı
Komadadır.
Ondokuz yaşımda kendi teşebbüsüm ve paramla bir ordu kurdum. Bu ordu ile
devleti parti tahakkümünden kurtardım.
Bundan dolayı senato beni üyeliğe seçti. Aynı zamanda Başkomutanlık
ödevini ve yetkisini verdi.
O yıl (M. Ö. 43) her iki konsül de harpte ölünce halk beni konsül
yaptı.
Babamın kaatillerini cezalardırdım. Devlete karşı açtıkları harpte onları
yendim.
Bütün cihan üzerinde/ karada ve denizde harplere giriştim. Zaptettiğim
yerlerin ahalisine merhamet gösterdim. Hizmetleri biten askerlerimin
hepsine toprak ve para vererek yerleştirdim.
Altıyüz gemi zaptettim.
Birçok kerre zafer alayı yaptım. Yirmi bir defa İmparator ismini aldım.
Karada ve denizde kazandığım zaferlerden dolayı Senato ellibeş defa dinî
tören yapılmasına karar verdi. Zafer alaylarında arabamın önünde dokuz
Kral ve Kral çocuğu yürüyordu.
Halk ve Senato tarafından teklif edilen diktatörlüğü kabul etmedim. Büyük
bir kıtlık olduğu sene aldığım iyi tedbirler sayesinde milleti açlıktan
kurtardım. Kaydıhayat şartiyle verilen konsüllük ödevini de kabul
etmedim.
Senato ve Roma milleti bana en yüksek yetkileri vermek istedikleri halde
ecdadımızın geleneklerine uygun olmayan herhangi bir memurluğu kabul
etmedim.
— 94 —
Devleti teşkilâtlandırmak üzere kurulmuş olan Üçler Meclisinin, on yıl
üyeliğini yaptım. Kırk yıl Senato’nun en seçkin mevkiini işgal
ettim.
Kutsal törenlere bakan onbeş üyeden biri, dinî ziyafetler hazırlayan yedi
kişiden biri ve diğer çeşitli rahip cemiyetlerinin üyesi oldum.
Milletten ve Senato'dan aldığım talimat üzerine Patricien’lerin sayısını
artırdım. Üç defa Senato seçimi yaptım. Altıncı Konsüllü-ğümde arkadaşım
Agrippa ile Roma milletinin bir nüfus sayımını yaptım. Bundan sonra her
beş yılda bir dört nüfus sayımı yaptım.
Yeni kanunlar yaparak birçok gelenekleri dirilttim.
Senato ve vatandaşlar birçok defalar sağlığım için adaklar verip
kurbanlar kestiler.
Senato’nun karariyle ismim İlâhilere konuldu. Bir kanunla şahsımın kutsal
sayılması ve hayatımın sonuna kadar tribün salahiyetini haiz olmam karar
altına alındı. Başrahip seçildim.
Senato, Suriye’den dönüşümün yıldönümünde her yıl kurban kesilmesini ve
bu gün ismime armağan olarak Augustalia denilmesini karar altına
aldı.
Başta konsül olmak üzere, birçok seçkin devlet büyük ¡eri ve halk
Campania’ya kadar beni karşılamaya gönderildiler. Bu şeref benden evvel
kimseye nasip olmadı.
İspanya ve Galyanın işlerini muvaffakiyetle bitirdikten sonra dönüşüm
kutlandı. Her yıl bu günde kurban kesilmesi kabul edildi.
Senato ye Roma halkı şahsıma bir şeref olmak üzere oğullarıma daha genç
yaşta yüksek rütbeler verdiler. Aynı zamanda bütün Roma şövalyeleri gümüş
kalkan ve mızraklar hediye ettiler.
Babamın vasiyetine uyarak Roma’uın yoksul halkına para dağıttım. Harp
ganimetlerinden her şahsa hisse verdim. Kendi mirasımdan her ferde bir
bağışta bulundum.
Kendi paramla satın aldığım zahireden on iki defa buğday dağıtımı yaptım.
Kolonilerdeki askerlerime ve ahaliye birçok defa para dağıttım.
Belediyeye ve askerlerime ayırmış olduğum toprağa karşılık para ödedim.
Benden evvel askerî koloni tesis edenlerden hiçbiri bu şekilde hareket
etmemişti. Hizmetleri biten askerlerim® para mükâfatları verdim.
Dört defa geriet hâzineye kendi paramla yurdun ettim ve hazine
memurlarına para yerdim.
Hizmet etmiş askerlere yardım için kurulan hâzineye de kendi servetimden
para yatırdım.
Vilâyet vergileri eksik elde edildiği zaman bunu kendi zahirem ve paramla
tamamladım. ,
Aşağıdaki binalar tarafımdan yaptırıldı: Senato binası »e yanındaki
Minerva Chalcidicum türbesi, Apollo mabedi, Julius mabedi, bir Lupeıcal,
Flaminius meydanındaki Portico, Circus Maximus’da bir türbe, Capitol’de Jupiter Tonans, Jupiter Feretrius için birer mabet, Aventin de Quirinus mabedi, Minerva ve Juoo Regina ve Jupiter Libertas, Lares mabedi, Deipenates mabedi, Juventus ve Magna Mater mabedi.
Gapitolium mabedini ve Pompeius tiyatrosunu onarttım. Harap olmaya yüz tutan su yollarını da tamir ettirip kemerlerdeki su miktarını artırdım. Babam tarafından
başlanılmış olan Forum Julium’u ve Gastor mabedi ile Saturn mabedi arasındaki Basilica’yı tamamladım. Sonraları ayni basilica yangınla harap olunca üzerine oğullarımın isimlerini yazdırarak
yeniden yapılmasına başladım. Bitiremediğim takdirde varislerim tarafından tamamlanmasını vasiyet ettim. Şehirdeki ilâhlara ait bütün mabetleri ve birçok köprülerle bir şoseyi de onarttım.
Özel arazim üzerine ve harp ganimetlerinden Mars ültor mabedini ve Ogüst Forum’unu yaptırdım. Apollo mabedine bitişik tiyatroyu da arazisini kendim satın almak suretiyle yaptırdım.
Yaptırdığım mabetlere harp ganimetlerinden bağışlarda bulundum. Zafer alaylarım için verilen altınları iade ettim.
Kendim, oğullarım ve torunlarım namına gladyatör oyunları verdim, atlet gösterileri sağladım. Forumda, Sirkte yahut ^nıfite-atfda tertip ettiğim Afrika vahşi hayvanları gösterisinde takriben üçbin beşyüz
hayvan öldürüldü.
Halk için Tiber nehri kıyısında deniz muharebesi gösterisi tertip ettim
Harp esnasında soyulan mabetlerin tezyinatını tekrar yerine koydum. Seksen kadar gümüşten heykelimi kendim indirtip bunlardan hasıl olan para ile Apollo mabedine altın hediyeler koydum.
Denizleri korsanlardan temizledim. Efendilerinden kaçıp silâha sarılan köleleri yerlerine iade ettim. Actium zaferi ile neticelenen muharebede Başkomutan oldum- Bütün İtalya, aynı şekilde Galya, İspanya, Afrika, Sicilya ve Sardinya bana kendiliklerinden bağlılık yemini ettiler.
,
Galya, İspanya, Germanya ve GadeYden Elbenin ağzına kadar olan bütün mıntakada barış kurdum. Adriyatik denizinden Tirenyen denizine kadar, Alplerde dahi güvenliği sağladım. Donanmam Rayn nehri ağzından doğuya Kirnber’lerin sınırlarına kadar gitti. Kim-ber’ier, Charyd’ler, Semon’lar ve diğer German milletleri bana elçiler gönderdiler.
Emrimde ve himayem altında biri Habeşistana diğeri Arabistan’a iki ordu gönderildi. Habeşistan’daki ordu Nabata’ya, Arabistan’da ise Sabaların arazisi içinde Mariba’ya kadar ilerledi.
Mısırı Roma İmparatorluğuna ilâve ettim. Büyük Ermenistam bir Roma eyaleti haline getirdim fakat, başına Ermeni kıral hanedanına mensup prensler koydum.
Adriyatik denizinin doğusundaki eyaletleri ve bütün Cyrena'yı ele geçirdim. Esirler harbinde işgal edilmiş olan Sicilya ve Sardin-ya’yı tekrar ele geçirdim.
Afrika, Sicilya, Makedonya, Ispanya, Achania, Asya, Suriye, Galia Narbonensis ve Psidya’da askerî koloniler kurdum. Bunlarla
beraber İtalya’da kurduğum askerî kolonilerde de müreffeh bir topluluk
yaşıyordu. Diğer komutanlar tarafından kaybedilmiş olan askerî sancakları
geri aldım ve bunları Mars Ultor mabedine koydum.
Üvey oğlum Tiberius Nero vasıtasiyle Pannonia kabilelerini yenerek
Roma’ya ilâve ettim. îlliricum eyaletinin hudutlarını anaya kadar
genişlettim. Sonra komutanlarım Tunayı geçerek Dacıa kabilelerini Roma’ya
boyun eğmeye mecbur ettiler.-
— 97 -
Hindistan Kralları bana elçiler gönderdiler. Bunlar o zamana kadar hiçbir
Roma komutanına gelmemişlerdi. Bastarn’lar, îskitler Sarmatlar, Albanlar,
îberler ve Med'lerin Kıralları elçiler göndererek dostluğumuzu
aradılar.
Part, Med, Adiaben, Briton, Sueb milletlerinin kıralları da bana
sığındılar. Bundan başka Part kralı bütün oğullarını ve torunlarını
dostluğumuzu sağlamak için rehine olarak İtalya’ya gönderdiler.
Part ve Med’ler memleketlerinin ileri gelenlerini elçi göndererek benden
kıral istediler. Ben de bana sığınanlardan gönderdim, kabul ettiler.
Altıncı ve yedinci koıısüllüklerimde iç ayaklanmaları bastırdıktan sonra
İmparatorluğun en yüksek salâhiyeti şahsıma verildiği halde, Cumhuriyeti
Senato ve milletin kontrolüne devrettim. Bu hizmetim için Senato karariyle
bana (Augustus) Ogüst adı verildi. Evimin kapısı defne darlariyle
süslendi. Kapımın üzerine vatandaşlık tacı asıldı ve Julia Senato binasına
altın bir kalkan konuldu. Kalkanın üzerindeki kitabeden de anlaşılacağı
üzere, o hana Senato ve Roma milleti tarafından faziletim, merhametim ve
vazifeme bağlılığım için verildi.
Senato, şövalye sınıfı ve bütün Roma halkı bana “Vatanın Babası„ unvanını
verdi. Bu unvan evimin medhaline, Senato binasına ve Oğüst Forumunda
şerefime dikilen harp arabasının altına kazıldı.
Bunları yazarken yetmiş altı yaşımda idim.
Ankara Kalesi
Genel Görünüş
Ankara düzlüğünün ortasında iki tepe yükselir, ikisinin arasındaki derin uçurumun ortasından Bentderesi geçer. Derenin kuzeyindeki Altındağ son yıllara kadar bomboştu. Şimdi bu yamaçlar küçük evlerle örtülüdür. Güneydeki tepe eski Ankara’yı yaşatıyor. Düzlükten bakınca bu tepenin en yüksek yerinde Ankara kalesinin burçları görünür. Eteklerinde eski Ankara evleri, minareler, benzersiz bir güzellikle ufka yaslanır. (Resim 15)
Kalenin kurulduğu tepe, Hatıpçayının tabanından 110 metre yüksektir. En üsteki Akkalenin denizden yüksekliği 978 metredir. Eski Ankara evleri bu tepede ve eteklerindedir. Şehrin nüfus bakımından en kalabalık yerleri buralarıdır. Şimdiki ayakta duran kale iki kısımdır. Yüksekte olan içkaledir. Dışkale tepenin kuzey, batı ve güney yönlerin dedir. Içkaleye doğuda Şark kalesinde, batıda Hatıpçayı’na bakan yamaçta birleşir.
Dışkalenin duvarları son yıllarda sağlamlaştırılmıştır. Yeni yapılan îsmetpaşa Parkı, ortadaki yangın yerini yeşilliklerle örtmüştür. Dışkalenin 20 kulesi vai’dı Bunun 15 i şimdi ayaktadır, tki büyük kapısı vardır. Dışardan parka girmek için şimdi güzel bir merdivenli kapı yapılmıştır. Güneydeki Hisarkapısıdır. îçkale bir dikdörtgen biçimindedir. Şimale yakın yerleri, ya yerli bazalt veya mermer blokları ile örülmüştür. Üst kısımlarda çeşitli taş, mermer veya tuğla kullanılmıştır. Mermerlerin çoğu eski klâsik Ankara anıtlarından getirilmiştir. Mermer sütun başlıklar arhi-travlar, ya surları onarmak veya çabucak yeni bir sur örmek için bilhassa Orta Çağda BizanslIlar tarafından taşınmıştır. İçkale 50.000 metre kare alan kaplamaktadır. Çevresi 1150 metredir. Çoğu beş köşeli 42 kulesi vardır. Kulelerin yüksekliği 14 - 16 metredir. Batıdaki 19 kule, düzlükten çok güzel görünür. Gençkapı,
Zindan-kapı, Parmakkapı diye üç kapısı vardır. Doğudaki Şarkkale
yuvarlaktır. Bu kısım kalenin doğuda en hakim yeridir. Hatıpçayma
bakan Akkale, bugün Müzenin deposu olarak kullanılmaktadır, üzün müddet
Dizdarlara şato ödevi gördüğü gibi, zaman zaman esirlerin hapsedilmesi
için de kullanılmıştır. Müze deposu olmadan önce askeri malzeme konulmakta
idi. Akkaleden Hatıpçayna dik bir uçurumdan inilir. Su almak veya askeri
maksatlar için yapılmış olan yeraltı yolu “potern„ de kalenin bu kısmına
yakındır. Akka-lenin bir köşesine bağlanan ve Hatıpçayına paralel uzanan
bir ikinci duvar vardır ki bu, Selçuklar zamanında yapılmıştır. Dışkale
gibi İçkalc de bir Bizans yapısıdır. Onarımlarda Selçuklar da bazı
ilâveler yapmışlardır. [*]
Üst kale duvarlarında Hıristiyanlık devri haçları vardır. Parmakkapı
üstündeki yazıda şehrin savunmasından bahsediliyor. BizanslIlardan sonra
yapılan onarımlarda ahşap kullanıldığı görülmektedir. Bizans ustaları
duvarlarını Romalıların tekniğine uygun bloklarla yapıyorlardı. Ancak
aralarına koydukları harç o kadar sağlam değildi. Ankara kalesinin
duvarlarında Bizans yapı tarzı açıkça görülüyor.
Kalenin Kısa Tarihi
Ankara’da Etiler zamanında bir kalenin kurulmuş olduğunu ileri sürenler, şimdilik kesin hiçbir belgeye dayanmamaktadırlar. Doğu - batı ve güney Anadoluyu bir birine bağlayan eski yolların Ankaradan geçmekte olduğunu gözönünde bulunduran bilginler, Etilerin burada bir garnizon kurmuş olmaları gerektiğine inanıyorlar. Tarih bölümünde de işaret ettiğimiz gibi, ne şimdi ayakta duran kalede, ne de eteklerde, Etilerin oturduğunu gösteren bir ize tesadüf edilememiş olmasından dolayı bu fikir bir ihtimal olmaktan ileriye gidemiyor. Son yıllarda ele geçen eserler, Friglerin, Oğüst mabedi, Doğanbey, Belediye, Soğukkuyu, Çankırıkapı çevresinde oturduklarını kesin olarak göstermiştir. Kalenin içinde bu çağa ait bir şey ele geçmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki Frig şehri tepede kurulmamıştı. Bu takdirde Friglerin müstahkem yerlerinin de yukarda adı geçen çevrede olması icap ediyor. Şimdiki Ankara Kalesinin, daha Frigler zamanında kurulmuş olduğunu kabul etmek güçtür.
Galatların Ankara’ya yerleşmeleri sırasında Ankara’da bir müstahkem yer bulunduğu, Romalılar Galatları yenince onların bu müstahkem yere sığındıkları biliniyor. Romalılar bu bölgeyi eğe-menlikleri altına aldıkları vakit, Ankara sınırlardan uzakta güvenliği sağlanmış bir şehir oldu. Bu zamanlarda şehrin etrafındaki surun önemi kalmamıştı. [*] Şehri kuşatan surun İmparator Caracalla (M.S.
211—217) zamanında Anadolu’da Roma egemenliği zayıflamakta idi. Severus
Aleksander (M.S222—235) Perslere karşı açtığı savaşta yenildi. İmparator
Valeriyan (M.S.257) doğuda giriştiği seferde Perslere esir düştü. Anadolu
komşu savaşçı ulusların saldırmalarına karşı koymak zorunda idi.
İmparatorluk bu savunmayı başaramadığından, hemen her şehir halkı kendi
güvenliğini sağlamağa çalışıyordu. Ankara surlarının bu zamanda yeniden
onarıldığı anlaşılıyor. Şimdiki Ankara kalesi ile Romalılar zamanındaki
surun aynı yapı olmadığı muhakkaktır. Bu ilk surun, bugün birçok bölümleri
meydana çıkarılan klasik şehri çevrelemesi icap ettiğine göre, duvarın
(Sur) bugünkü kaleden çok aşağıda, Ogüst mabedi çevresinde bulunması
gerekir. Romalılar zamanında bugünkü kalenin bulunduğu yerlerin de ihmal
edildiğini zannetmiyoruz. İhtimal, Antakya’da olduğu gibi, bu sur, şehrin
düzlüğe bakan yanlarını çevreledikten sonra tepenin sarp yerlerine
bağlanıyordu.
Bugün ayakta duran Ankara kalesinin yaşını kesin olarak tes-bit etmek
mümkün olamamıştır. [*] Jerpbanion kalede İki
yapı devresi bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu bilgine göre, Sasani
hükümdarlarından Hüsrev’in Ankarayı ele geçirerek (620) tahrip etmesi ve
(629) da mağlûp edilerek buralardan çıkarılması üzerine, BizanslIlar
kaleyi yeniden kurmuşlardır. P. Wittek bu görüşün doğru olmadığı
fikrindedir. (Resim 16)
Ona göre Herakliyus, Persleri kesin olarak yenmiş ve Anadolu-dan sürüp
çıkarmıştır. Anadolu şehirleri bu zamanda emin bir durumda idi.
Sınırlardan çok uzakta olan Ankara’da, bu zamanda bir kale yaptırmağa
lüzum yoktu. Ankara’nın tahkimi Herakliyus’un ölümünden (641) sonra
başlamış olmalıdır. Zira bu zamandan sonradır ki, Bizans sınırları sürekli
bir şekilde Arap tehdidi karşısında kalmıştır. Araplar (646) da Amorya
önünde göründüler ve (654) de Ankara’yı ele geçirdiler. Demek ki Ankara,
Arapların geldiği zamanda iyi tahkim edilmemişti. Kalenin yenilenmesi,
Arapların buradan çekilmelerinden sonra olsa gerektir. Bundan sonra
Arapların
ele geçirdikleri şehirler arasında Ankara nın adı geçmiyor Her halde bu
dayanma Ankara’nın kuvvetli tahkimatı sayesinde olmuştur. Ancak, 806 belki
de 797 de Harun • al - Reşit’in orduları Ankara’yı ele geçirmiştir. Bütün
bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, kalenin yenilenmesi VII. yüzyılın
ikinci yarısından sonra Arapların Bizans üzerine kuvvetli baskı yaptıkları
zamana Taslamaktadır. Bu arada îzoryalı Leon III. kalenin bir kısmını
onarttı. Belki de üst kaleyi yükseltti. (871) de Pavlikiyan’lar ansızın
şehri basarak kaleyi ele geçirdiler. Bu adamlar, ne hıristiyan ne de
müslümandılar. Mezhepleri çok orijinaldi. Fakat bunların faaliyetleri uzun
sürmemiştir. (805) de Nikefor ve (859) da Basil kale duvarlarını
onarttılar, (Resim 17—18)
1073 de şehrin Selçuklar eline geçtiği biliniyor. Ancak bu çağda kalenin
durumuna dair bilgi yoktur. 1101 de Haçlılardan Reimond Ankara kalesini
Selçuklardan almış ve kaledeki 200 askeri kılıçtan geçirmiştir. Demek ki
kale bu zamanda çok bozuktu. Alâeddin I. ( 1219—1227) kaleyi yeniden
onarttı. Keykavus n. de kaleye yeni ilâveler yaptı. (1249-1250) Mısır
Valisi Mehmet Ali paşa, OsmanlI Devletine karşı ayaklanınca, oğlu İbrahim
Paşanın ordusu Anadolu içlerine kadar geldi. İbrahim paşa Ankara’yı aldı
ve şehrin dış duvarlarını onarttı. OsmanlIlar zamanında kale çok ihmal
edildi. Bununla beraber zaman zaman onartıldı ve şehrin dış duvarı
genişletildi. 1839 da Prusya subaylarından Vincke tarafından yapılan
plânda şehrin genel görünüşü tesbit edilmiştir. Plânda iç ve dış kaleden
sonra yürek biçiminde şehri saran bir dış sur görünür.
Surun bir ucu Bentderesi’nin sarp yamacından çıkarak karşıdaki Hıdırlık
yamacına, oradan Çankırıkapı’sına varıyor. Burada Yoğun-duvarın yüksekliği
görülüyor.
Sur, burada güneye döndükten sonra kıvrılarak Ulusmeydaru yanındaki
Istanbulkspısını meydana getiriyor. Eski mezarlık önünde şimdiki Osmanlı
Bankası yanında İzmirkapısı, Halkevi önlerinde Namazgâh kapısı
vardır.
Güneyde Erzurumkapısı, kuzeyde Aynalıkapı ve Kayseri-kapısını geçtikten
sonra, îçkaleye bitişen bu sur şehrin Türkler elinde genişlemiş olan
kısımlarının da güvenini sağlamıştır. [*]
Ankara çevresindeki sur, uzun süren bakımsızlık yüzünden yer yer
yıkılmıştı. Şehirdeki askeri garnizon yalnız îçkalede idi.
Osmanlı İstihkâmları
XVII. yüzyıldan sonra Ankara Kalesi bir dizdarın emrinde kalmıştır. Ancak
Bu dizdarın dış surla da ilgili olduğu anlaşılmaktadır. XVIII. yüzyıla ait
bir fermanda, Dizdar’a, varoşların kapatılması, yalnız altı varoş’un
bırakılması emredilmektedir. Böylece Dizdarbaşı, sayısı çok olan sur
kapılarının bir kısmını kapatarak şehrin savunmasını kolaylaştırmış
oluyor. Bu tedbirlerin bir düşman ordusu için alınmadığını, etraftaki
eşkiyaların baskınından korkularak kapıların örüldüğünü düşünmek, Osmanlı
İmparatorluğunun öz yurdunda ne kadar perişan bir duruma düştüğünü
anlatmağa yeter. Dış sur uzun zaman bakımsız kaldığı için yer yer harap
olmuştu. Şehrin her yönden çöküşü sıralarında yavaş yavaş ortadan
kayboldu.
Julien Sütunu
Bu sütun, Ankara başşehir olmadan önce, şimdiki Maliye Bakanlığının bahçesinde idi. Bayındırlık düzenlemeleri sırasında, bu günkü yerine getirildi. Şimdi Defterdarlık ile Valilik arasındaki küçük alandadır. Etrafını çevrelıyen yüksek ağaçlar ve yapılar sütunun görünüşünü sönük bir duruma düşürmüştür.
Sütunun üzerinde ne vakit ve niçin dikildiğini gösteren bir yazı veya işaret yoktur. Altlığı ve gövdesi sade bir şekilde işlenmiştir. Başlık Bizans sütunlarında sık raslanan derince işlenen yapraklarla süslüdür.
Gövdede pek çok halkalar vardır. Bu halkalar birçok parçalardan meydana
gelen sütunu tek parça halinde göstermektedir. Yüksekliği 15 metre
kadardır. Bu türlü antik sütunların üzerine çok kerre bir heykel bulunur. Fakat Julien sütunu diye ad almış olan bu sütunun üstünde böyle birşey olduğuna dair bir kayıt yoktur. Sütunun Julien tarafından dikildiğini de kesin olarak bilmiyoruz. Bu zatın (361—363) de buradan geçtiği ve sütunun onun şerefine dikildiği söylenmektedir. îyi bir şekilde korunmuş olan bu esere halk arasında Belkıs sütunu denir. Ana-doluda birçok sütun bu adla anılmaktadır. Bizans devrine ait bir eser olan bu sütunun beşinci yüz yıla ait olduğu sanılıyor. (R. 19)
Ankara’nın Eski Evleri
Ankara eski evlerinin yapı malzemesi, kerpiç, ahşap ve tuğladır. Taş,
birinci katlarda ve temellerde varsa da üst katlarda kullanılmamıştır.
Ağaç ve tuğla yanında kerpiç de önemli bir rol oynamaktadır. Çatı örtüsü
olarak kullanılan malzeme, toprak ve oluklu kiremittir. Yapı için
fevkalade elverişli olan Ankara taşının büyük yapılarda olduğu gibi özel
evlerde de kullanılmamış olması dikkati çekiyor. Bunun birçok sebepleri
vardır. Konya, Kayseri, gibi şehirlerde Selçuk devrindenberi süregelen
ileri bir taş işçiliği tekniğinin Ankara’da tatbik edilmemiş olması bu
şehrin büyük bir ticaret merkezi haline gelememiş, zenginleşememiş
bulunmasiyle bir dereceye kadar açıklanabilir. Bugün şehrin şurasında
burasında ayakta kalmış eski evler arasında yaşı 300 yıl evveline ulaşacak
yapı yoktur. Aahşap evlerin ömrü hiç şüphesiz diğerlerinden daha uzun
olmamıştır. Bununla beraber, Ankarada bu güne kadar gelmiş yapı
gelenekleri, bize daha önce yapılmış özel evlerin tipleri hakkında azçok
bir fikir verebilmektedir. (R. 20—21)
Ankara evlerinde süsler ileri bir sanat eseri olmaktan uzaktır. Bu evler
her ne kadar alçı ve ağaç kabartmalar ve oymalarla süslenmiş ise de,
mermerde ve taşta canlının (hayvan ve insan) mevzu olarak seçilmemesi,
hareketli bir sanatın, gelişmemiş olmasının ilk sebepleri olarak
görünüyor.
Şehirdeki eski evleri tip bakımından seçmek mümkün ise de yapılış
tarihlerini kati olarak tesbit etmek çok güçtür. Şimdiye kadar yapılan
etütlerde mimarlık bakımından değeri olan en eski bina (1118 H.) yılında
inşa edilen Kadınkız Zade Aptullah Efendinin, Müruri mahallesindeki
konağıdır. Kırgız, Atpazarı. Ulucan’ar, Başkır, Nazımbey, Tahtakale,
Leblebici mahalle ve semtlerinde birkaç eski ev daha
tarihlendırilebilmiştir.
Ankaranın eski evleri genel olarak iki katlıdır. Alt katta uşakların
odaları, bazan da hayvanlar için ahırlar vardır.
Üst kata, ahşap bir merdivenle çıkılır. Bu kısımda sofa, misafir odası ve
diğer odalar bulunur. En üstte dört tarafı pencerelerle aydınlanan bir oda
vardır. Üst kattaki odalar çok kere bir sofa etrafında bazan da evin iki
yan bölümünde sıralanır. Odaların hemen hepsi yüksek tavanlıdır. Alt
kattaki pencereler tavana çok yakın ve küçüktür. Bu tipik özellik orta
Anadolu şehirlerinde genel emniyetle tabii şekilde ilgilidir. Üst
katlardaki pencereler genişdir ve dıştan bir tahta kapakla örtülebilir.
Odaların hemen hepsi çok ışıklıdır. Bazı evlerde dini merasimlerin ve
toplantıların yapıldığı geniş odalarda vardır. Döşemeler kare şeklinde
tuğlalarla kapatılmıştır- Odalar da kapaklı ve kapaksız gömme dolaplar ve
yüklük vardır. Gusülhane (yıkanma yeri) çok kere evin en ışıksız bir
köşesinde, koridorların sonunda veya odaların arkasında, gö-rünmiyecek
şekilde yapılmıştır. Genel olarak iki türlü süs motifi
görülmektedir.
-
1 — Geometrik motifler.
-
2 — Flöral motifler.
Bitki motifleri olarak elma, nar, çilek, gül, lâle, karanfil, sünbül,
tabak içinde meyveler veya saksı içinde türlü çiçekler kullanılmıştır.
Bütün bu süsler tavanlarda, raflarda pencere veya kapılar üzerine konulan
panolarda görülür. Bu süsler, bitkiden elde edilmiş ve içine özel
tertiplerle türlü maddeler karıştırılmış boyalarla yapılmaktadır.
Yağlıboya, Rokoko devrinden evvel hiç kullanılmamıştır. Tercih edilen
renkler toprak sarısı, kiremit kırmızısı, yeşildir. Ankara’da, birçok
mescitleri ve evleri güzel nakışlarla süsleyen Mustafa adında ünlü bir
sanatçının yetiştiğini biliyoruz. Bu sanatçının ismi Zircirli cami kapısı
üzerindeki kitabede yazılıdır. (1004 H.) yılında ölmüştür. Ankara
binalarındaki bezeklerin doğu Türk - İslâm sanat çerçevesi içinde oldukça
önemli bir yeri vardır.
Yapı Tekniği
Ankara’nın eski evlerinde temel, taştandır. Doğrudan doğruya ağaç çatılar
arasını tuğlalarle doldurmak suretiyle yükseltilmiş
yapılar da vardır. Çatılar ağaçtan çatma makaslarla yapılmış
mer-tekteklerle daraltıldıktan sonra tahta ile kaplanmış en üste de
kiremit örtülmüştür. Döşemeler tuğla veya tahtadan yapılmıştır. ' Tavanlar çatkı kirişleriyle tutturulmuş, alttan tahta kaplamalarla
örtülmüştür. Tavanların süslü göbekleri ve nakışlı kenarları kalınca
tahtalardan yapılmıştır. Alçıdan yapılmış pencereler çok azdır. Bağzı
evlerde renkli camların da bulunduğu görülmektedir.
Ankara’nın eski evleri, bol ışık ve temiz hava işini en kesin surette
sağlamıştır. Rahatlık ve güzellik birbirinin zararına gelişmemiştir. Süste
sadelik ön plânda yer almıştır.
Camiler
Ankara şehri, dinî mimarlık eserleri bakımından zengin sayılamaz. Selçuk
ve Osmanlı çağlarından büyük anıtlar kalmamıştır. Bu olayın birçok
sebepleri arasında, Ankara’nın ekonomik bir gelişme gösterememiş olması
başta gelir. Büyük mimarlık eserlerinin yaratılmasında, teknik bilgi
yanında maddî zenginliğin de rolü olduğuna hiç şüphe yoktur. Burada yalnız
Kurşunlu Cami ile Yeni Cami kubbelidir. Diğerleri çatı ile kapatılmıştır
Mescitlerde olduğu gibi camilerde de duvarların alt kısımlarında taş, üst
kısımlarında tuğla kullanılmıştır. Yalnız Hacıbayram Camii ile iki
şerefeli Cami minaresi iki şerefelidir. Minarelerde ve bazı cami
duvarlarında sırça" kullanılmış ise de, bugün bunların hemen hepsi ya
dökülmüş veya sıva ile kapatılmıştır. Bu eserlerin yapılışları sırasında
birtakım yıkıklardan taşlar alındığı anlaşılıyor. Bazı camiler ören
yerlerine yapılmıştır. Hemen hemen bütün camilerin plânları dörtgen veya
karedir. Soncemaat yerleri birkaç direkle direkleraltı halinde
örtülmüştür. Tavanlar çok kere oymalı veya nakışlı ahşaptır. Ortada bir
süslü göbek vardır. Minberlerde oyma, geçm« veya kakma geometrik motifler
kullanılmıştır. Mihrapların çoğu alçıdan, minberler ağaçtan yapılmıştır.
Ankara’da bayındırlık dolayısiyle yıkılanlarla birlikte 92 cami ve mescit
bulunduğu Evkaf kayıtlarından çıkarılmıştır.
Ankara camileri, İstanbul, Bursa, Edirne’dekiler kadar muhteşem değildir.
Adını saydığımız şehirlerde büyük camilerin çoğu ya Devlet tarafından
yahut Sultanlar tarafından yaptırılmıştır. Ankara cami ve mescitlerinde
Ahşap - taş yapı geleneği, çok karakteristik Türk stilinde devam etmiştir.
Türk mimarlık Tarihi bakımından bu özellik önemli bir değer taşır. Türk
oymacılığı ve süsleme sanatı Ankara camilerinde güzel örneklerle hâlâ
yaşamaktadır. Bu bakımdan, bu yapıların Türk sanat tarihinde önemli bir
yeri vardır.
Arslanhana (Ahişerafeddin) Camii
Arslanhane mahallesindedir. Muntazam olmıyan taşlardan yapılmıştır. Bu
taşların çoğu eski yapı örenlerinden alınmıştır. Camiin üç kapısı vardır.
Kapılar Türk stilinde oymalarla süslenmiştir. Kalın minaresinin alt kısmı
taş, üst kısımları tuğladan yapılmıştır. Yer yer görünen yeşil ve mavi
çiniler minarenin ilk yapıldığı zamanlarda çinilerle bezenmiş olduğunu
göstermektedir. Sağdaki büyük kapısının yanındaki duvarda bir kitabe
vardır.
Çatısı 24 büyük çam sütunla tutturulmuştur. Mermer sütun başlıkları
klâsik yapılardan alınmıştır. Çatısının üstü orijinal bir şekilde
kubbeleştirilmiştir. Ceviz mimberi ince bir teknikle oyma süslüdür. [*]
Kapısının üstündeki Selçuk Sülüsü Arapça kitabe (689 H.) 1290 tarihlidir.
Sol korkuluktaki kitabede, eseri yapan Ebubekir oğlu Muhammed’in adı
yazılıdır. Mimberde esas oyma motifi beş köşeli yıldızlardır. Cami 12
pencere ile aydınlanıyor. Tavan ağaç oymalarla süslüdür. Göbekte kabartma
çam kozalakları görülür.
Camiin solunda bir zaviye vardır. Burada birkaç arslan heykeli vardı.
Camiin ikinci adı bu arslanlara göre verilmirtir. Karşıdaki Ahişerafeddin
Türbesinin mermer kitabesi 1427 (831 H.) tarihlidir. Türbenin çinileri
güzeldir. Cevizden yapılmış olan oymalı sanduka
şimdi Etnografya Müzesindedir. Kitabeler, camiin 1330 (731 H.) tarihinde
yapıldığını gösteriyor.
Camiin Ahişerafeddin tarafından onartıldığını, asıl eseri yaptıranın Emir
Seyfeddin olduğunu ileri sürenler kesin delillere dayanmamaktadırlar- Emir
Seyfeddin Selçuk sultanlarından Giyaseddin (1283—1298) zamanında
yaşamıştır. Bu anıt Selçuk üslûbundadır. Mihrabı çinilerle süslüdür. Koyu
renkli tipik Selçuk eseri olan bu çiniler, çinicilik tarihi bakımından
değerli belgelerdir. Büyük kapısının üstü stalaktitlerle süslüdür.
Duvarlarda Korint tarzında işlenmiş sütun başlıkları ve birçok kırık
mermerler kullanılmıştır. Bazı Romen başlıkları da camiin şurasında
burasında fark edilmektedir. Bunlar arasında batı yüzde bir Grek kitabesi
de görülür. Ahi Şerafeddin'in mezarına uzanan bir sundurmanın sütunları
Grekçe yazıları bulunan altlıklara oturtulmuştur. Sağdaki duvarda klâsik
çağa ait mermere oyulmuş bir liste vardır. Bu kitabeden Cludius
Stratonisin, Augustus için bir heykel yaptırmış olduğunu öğreniyoruz.
Yazı, bu heykelin altlığına konuluştur.
Ağaçayak Camii
Akbaş Mahallesinde, Ulucanlar caddesindedir. Duvarların alt kısmı taş.
üstü kerpiçtir. Soncemaat yerine sağdan ve soldan birer pencere vardır.
Minaresi ahşaptır. Ahşap olan mimberi renkli oymalıdır. Mihrabı alçıdan,
tavanı ahşaptan yapılmıştır. Güzel motiflerle süslü tavan göbeği görülmeğe
değer. Camiin karşısındaki Ağaçayak Konağı yıkılmıştır. Bu yapının alcı
süsleri ve renkli pencere kenarları Ankara’daki bu çeşit eserlerin
güzellerindendir. Camiin bezek motifleri çiçek ve yapraklardır. Anıt
OsmanlIlar çağında yapılmış olmakla beraber, Türk ağaç işleme süsleme
tekniğinin eski geleneklerini yaşatmaktadır. Kötü bir onarma, kitabenin ve
süslerin bir kısmını bozmuştur.
Alıiyakup Camii
Çamlıca ve Gaziantep sokaklarının kavşak noktasında ve çeşmenin
karşısındadır. [•] 10 basamaklı bir merdivenle soncemaat yerine çıkılır-
Bu kısmın üstü ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Kapısının sağında iki
pencere vardır. Kapının tam üstündeki taşta kitabesi yazılıdır. Soncemaat
yerinde alçı mihrap vardır. Oamii yaptıran Ahiyakup’un mezarı da
bitişiktedir.
Cami (794 H.) 1392 yılında onarılıştır. Selçuk stilindedir. Cami önünde
klâsik cağlardan kalma sütun başlıkları vardır.
Ahielvan Camii
Ahi Arap mahallesinde, Koyunpazarı sokağında bir kayalığın üzerine yapılmıştır. [**] Duvarlarının alt kısmı taş, üst kısmı kerpiç-
PJ Yapılış tarihi 690 H. — 1291 den evvel 7
Tamir tarihi 79* H. = 1392
Arapça tamir kitabesinin Türkçesi şudur:
Ahi Yakup oğlu Ahi Çelebi oğlu Ahi Sinan yediyüz doksandört yılında bu camii tamir etti. Bundan evvel Ahi Şüea ve Ahi Melik ve Ahi Ali ve Ahi Şera-feddin ve Ahi Yakup tamir (bina) ettiler. Sonra imam iein senede elli dirhem müezzin için yirmi dirhem ve kandil yağı için buğdaydan otuz dirhem tayin edildi.
Yusuf Akyurt,
Resimli Türk Abideleri,
Ankara Şehri, Cilt: XI, ¡942
(Basılmamıştır) S. 21
P*] Yapılış tarihi 731 - 762 = 1331 - 1361
Yenileme ve genişletme tarihi 816 H. = 1413
Mimberdeki Arapça kitabenin Türkçesi şudur :
Tanrıya hamdolsun. Bu kutlu cami, Arap ve Acem Melikelerinin efendisi, cüzilerin yardımcısı, kâfir ve Tanrıya şirk koçanları kahreden Ulu Sultan Mehmet Han günlerinde 816 yılında yapılmıştır. Hayrat sahibi Hacı Elvan Mehmet Rey bin Hacı Necmettin İsa bin Nizamettin Hezardır. Tanrı hasenatını kabul etsin.
Minberin sol tarafındaki korkulukta Mehmet bin Beyazıt yaptı, yazılıdır.
tir. Taş ve tuğladan örülmüş minaresi sağdadır. Çatısı 12 ahşap sütun
üzerine kurulmuştur. Sütunların başlarında mermer Bizans başlıkları
vardır. Altı pencere ile aydınlanmaktadır. Selçuk oyma stilindeki ceviz
mimberi Türk oymacılığının bir şaheseridir. Oymanın asıl motifi beş köşeli
yıldızlardır. Minberin üstündeki iki kitabeden biri camii yaptıran Elvan
Mehmet Beye aittir. Diğer kitabeye göre bu mabet Çelebi Sultan Mehmet
zamanında (816 H.) 1413 de onarılmıştır. Ahşap işlerini yapan, Harput’lu
Bayazit oğlu Mehmet adındaki sanatkârdır. Ahielvan kızı Seher Hatuna ait
1439 (843H.) tarihli mezartaşı şimdi, Ankara Etnografya
müzesindedir.
Aiâaddîn Camii
Içhisar sokağındadır- Camiin güney duvarı îçkaleye bitişiktir. [*]
i’] Kapının üstündeki Arapça kitabenin Türkçesi şudur:
Etmelikülkahir ( Kahredici Sultan) muhyiddünya veddin, Rum ve Yunan
mülklerinin Sultanı Ebünnasır Kılıç Aralan oğlu Mes’ud 574 senei safer
ayında t yazıldı).
Yusuf Akyurt, Resimli Türk Abideleri, Ankara Şehri Cild XI, 4^42 (
Dağılmamıştır ) S. 6
Minberin korkuluğundaki Arapça kitabenin Türkçesi şudur: Rumî ( Anadolulu
> Ebubekir oğlu marangoz İbrahim yaptı.
Yusuf Akyurt, Resimli Türk Abideleri. Ankara Şehri, Cild XI, 1942 (
Dağılmamıştır ) S. 8
Tamir kitabeleri:
Kapının üstünde iki Arapça kitabe vardır. Sol taraftaki kitabe 763 H. =
136i tarihlidir. Türkçesi şudur:
Büyük Efendimiz Ulu Sultan (Tanrı mülkünü ebedi kılsın) cemaatından Lülü
Paşa 763 senesinde bu mübarek camii tamir etti.
Sağdaki Arapça kitabe 837 II. = 4433 tarihlidir-. Türkçesi şudur:
Tanrının mağfiretini dilemek için bu kutlu mescidi Mehmet Han oğlu Murat
Han saltanatı günlerinde Şerife Sümbül Hatun 837 yılında tamir
ettirdi.
Camiin şuranında burasında klâsik çağa ait birtakım kitabeler vardır.
Müezzin mahfelinin altında birinci sırada altı sütun görülür. Başlıklar
klâsik çağa ait yıkıklardan getirilmiştir. Kapıda mermer süsler vardır.
Kapının üstünde güzel bir sülüsle iki kitabe yazılıdır. Bu kitabeye göre
Sünbül Hatun mabedi tamir ettirmiştir. İkinci kitabeden Orhan Gazinin
valilerinden Lü’lü Paşanın camii onartmış olduğu anlaşılıyor. Minaresinin
altı taş, üstü tuğla ile yapılmıştır, Oymalı ceviz mimberi benzerleri
arasında üstün bir yer alır. Mim-berin kapısı üstünde sülüsle yazılmış
1178 (574 H.) tarihli bir kitabe daha vardır. Cami Selçuk hükümdarından
Kılıç Arslan oğlu Mes’ud tarafından yaptırılmıştır. Camiin duvarları
taştır, üstü ahşapla örtülülür; sekiz pencere ile aydın lanmaktâdır. Tavan
göbeği de mimber gibi altı köşeli yıldızlarla süslenmiştir. Mabedin
mihrabı üstünde yakın zamanların yetiştirdiği bazı hattatların yazıları
vardır. Camiin yapılış tarihi hakkında oylar birleşmiş değildir. Abidenin
mimberindeki kitabenin de, daha önce yapılmış bir başka camiden
getirildiği iddia olunmaktadır. Bununla beraber, camiin Selçuk stilinde
bir anıt olduğu kesin olarak biliniyor. Minaresi sonradan onarılmıştır.
Alt kısımlarında korint tarzında sütun başlıkları ve Grekçe kitabeler
görülür
Cenabi Ahmet Paşa Camii (Yenicami, Ahmediye
Camii)
Cami öncebecide, Nazımbey mahallesinde, Kardeşler sokağın-dadır. [*] Ankaradaki kubbeli camilerden biri olan bu eser, Mimar
Sinan veya onun çırakları tarafından yapılmıştır. Halk arasında Hayalî
Ahmet Paşa Camii de denir. Camii, Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmet Paşa
(973 H.) 1565 tarihinde yaptırmıştır. Kitabeler, bu anıtın (1217 H.) 1802
ve (1305 H.) 1887 de iki defa onarıldığını gösteriyor.
Bu eser Türk mimarlık anıtları arasında birinci deerece bir eser
sayılamazsa da, Ankara camilerinin en güzelidir. Cami içten içe 13,90 m.
uzunlukta bir karedir. Üçgen şeklindeki soncemaat yerinin üstü kubbelidir.
Asıl cami ortada tek kubbelidir. Camiin bir minaresi vardır. Büyük kapı
simetrik süslerle bezenmiştir. Camiin içinden bu bölüme dört pencere
vardır. Revakın ortasındaki kubbe, yanlardaki iki kubbeden daha yüksektir.
Dış ve iç pencereler, camiin içini pek aydınlık bir hale getirmektedir.
Kubbe kasnağında da 16 pencere vardır. Minaresi kubbelerle pek
uygundur.
Cami içindeki mimber, mihrab ve müezzin mahfili mermerden işlenmiş güzel
mimarlık eserleridir. Cami Ankara taşından çok dikkatli bir işçilikle
kurulmuştur.
Hacıbayram Camii
(Augustus) Ogüst mabedi meydanındadır. (•] Kırmızı tuğladan
yapılmıştır. (M 22) 1941 de Vakıflar Genel Müdürlüğü mimarı Alâ-attin tarafından baştanbaşa onarılmıştır. Camiin güneyindeki pencereler üzerinde uzaktan görülebilecek kadar büyük,
Lâ İlahe İllallah
Muhammeden Resulüllah
yazılıdır. Pencerelerin iki tarafında, biri Arapça diğeri Türkçe iki kitabe vardır. Bu kitabelerden camiin Sultan Ahmet IIP zamanında Hacıbayram Velinin torunlarından Mehmet Baha tarafından (1126 H.) 1714 tarihinde onarıldığı anlaşılıyor. Müezzin mahfelinin altında Mehmet adlı bir hattatın yazısı vardır. Duvar, alt pencerelere kadar yeni çinilerle kaplanmıştır. Mihrabı alçı
süslerlerle bezenmiştir. Camiin ne vakit, kim tarafından yapıldığı kesin
olarak bilinemiyor. Hacıbayram Veli (1429—833 H.) de ölmüştür. Bu mabedin iki yıl önce (1427—831 H. )de yaptırıldığı tahmin ediliyor. Minaresi kırmızı tuğladan
yapılmıştır. İki şerefesi vardır. Genel görünüş bakımından, İstanbul camilerindeki minarelere benzer. Camiin güneyindeki türbe
Hacıbayram Velinindir. Önyüzü beyaz mermer, yan yüzleri kırmızı Ankara
taşındandır. Kapı kemeri, beyaz, kırmızı ve yeşil taşlarla süslenmiştir.
Türbenin iki süslü ve oymalı kıymetli kapısı Etnografya Müzesindedir.
Camiin uzun müddet Aid karanın ünlü bir mabedi olarak sevildiği, bilhassa Hacıbayram Veliye armağan edilişin bu sevgide büyük rol oynadığı bilinmektedir. Cami, 16 inci yüzyılda ilk olarak, onarılmış ve Ankara'nın bu çağda ün almış meşhur nakkaşı Mustafa tarafından yeniden süslenmiştir. < amiin ön yüzünde, kırmızı, yeşil tuğlalarla geometrik süsler yapılmıştır. Genel plân basit bir dikdörtgen şeklindedir. Hacıbayram Camii, yapıldığı çağın mimarlık karakterini az koruyabilmiştir. Onarımlarua değişiklikler yapıldığı görülüyor. Bununla beraber Anadoludaki Türk eserleri arasında özel bir yeri vardır.
Karacabey Camii (İmaret Camii)
Sümer mahallesindekir. Karacabey vakfıdır. Avlu kapısının sağında iki
klâsik sütunun süslediği bir çeşme vardır. Soncemaat yeri dört sütuna
oturtulmuştur. Burada beş kubbe vardır. Minaresinin 8 yüzlü gövdesi de
çinilerle süslenmiştir. Üst kısımda helezon (burma) şeklindeki çiniler
minareye orijinal bir form ve güzellik veriyor.
Asıl iç kısmının üstünü iki kubbe örtmekte idi. Bunlar çökmüştür. Simdi
camiin üstü çatı ile örtülüdür. Büyük kapısı stalâktitli bir tak
halindedir. Kapının sağında ve solunda iki küçük mihrap vardır.
Mihrapçıkların üstünde, kabartma çiçeklerin arasındaki kitabeden camii
yapan ustanın adını öğreniyoruz. Bu mimar, usta oğlu usta Ebubekir oğlu
Ahmet'tir. Camiin ne vakit yapıldığı kesin olarak bilinemiyor. 1427 de
yapıldığı zannediliyor. Karacabey Kümelinin fethinde büyük yararlık
gösteren ünlü Türk beylerinden biridir. Cami her halde Karacabey ölmeden
evvel yapılmıştır. Kara-cabeyin Varna (1445) savaş meydanında Öldüğü
biliniyor. Camiin önündeki küçük güzel türbe Ankaradaki Türk türbelerinin
güzel örneklerinden biridir. 1943 de Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler Umum
Müdürlüğü bu türbeyi onartmıştır. Kapısının üstündeki kitabe (848 H. 1444)
tarihlidir. Hamamönündeki hamam da bu Karacabey’in vakfıdır.
Anlaşıldığına göre Karacabey aynı mahallede cami, hamam ve rürbe ile bir
mimarlık külliyesi meydana getirmiştir. Camiin ilk orijinal şeklini kasın
olarak tesbit etmek mümkün değildir. Bununla beraber bu eser Osmanlı
mimarlığının gelişmesini inceleyecekler için çok enteresandar.
Kurşunlu Cami
Anafartalar Caddesindedir. Taştan yapılmıştır. Dört pencere ile aydı
ulanmaktadır. Mınıberi ahşaptır. Kubbesi bir tanedir ve kurşunla
örtülüdür. Kubbe etrafında 4 pencere görülür.
Kubbe ile fevkalâde bir uygunlukta yapılmış olan minaresinin alt kısmı
taş, üstü tuğladır. Kubbenin kenarlarında küçük destekler vardır.
Soncemaat yeri ahşaptır, sonradan eklenmiştir.
Zincirli Cami
Anafartalar Caddesindedir’ Alt kısmı kırmızı Ankara taşından üstü
tuğladan yapılmıştır. Çatısı ahşapla kapatılmıştır. Tavanı oymalarla
süslüdür. Cami (1344 H.) de onarılmıştır. Tuğladan yapılmış olan minaresi
çok ahenklidir. Son yıllarda yeniden yapılırcasına onarıldı-
Camideki bir kitabeye göre bu abideyi, 1879 (1297 H.) tarihinde Hurşit
Paşa tamir ettirmiştir. Mimber renkli çiçeklerle süslenmiştir. Camii 1689
da ölen Şeyhülislam Mehmet Ankaravî yaptırmıştır. Bol ışıklı yüksek
tavanlı sade bir Türk eseridir. Suluhanın geliri bu camie
vakfedilmiştir.
Mescitler
Ankara mescitleri bir veya iki katlıdır. Plânları basit kare dörtgen
şeklindedir. Önde bir soncemat yeri vardır. Yapı malzemesi olarak ahşap,
taş ve tuğla kullanılmıştır. Mihraplar çok kere alçı kabartmadır. Dolap
kapakları oymalı ve süslüdür. Ağaçayak Mescidinde olduğu gibi bazı
mescitlerin tavan süsleri birçok göbek etrafında toplanmıştır. Bu süslerin
ana malzemesi ince boyanmış çubuklardır. Bezekler geometrik şekillerdir.
Boyama suretiyle meydana getirilen şekillerin orijinal motifi çiçektir.
Yapraklar ve dallar da kompozisyonlarda yer alır. Yeşil, kırmızı, sarı
renkler tercih edilmiştir.
Ahitura Mescidi
Sevim ve Eti sokaklarının başındadır. İki katlıdır. Altı bodrumdur. Ahşap
örtülüdür. Mihrabı alçıdan yapılmıştır. Ne vakit yapıldığı
bilinemiyor.
Alibey Mescidi
Yenice mahallesinde Aysin ve Çalıkuşu sokaklarının kavşak yenindedir.
Mimarlık değeri yoktur.
Boyacı Mescidi
Kızılelma mahallesinde Mazı sokağındadır. Plânı basit bir dörtgendir.
Altı taş, üstü kerpiçtir. Alçı mihrabı renkli stalaktitlerle tavan göbeği
de boyalı geometrik süslerle bezenmiştir.
Poyra« (Borya«) Mescidi
Kurtuluş mahallesinde Sakızlı ve Akbaş sokaklarının kavşak noktasındadır.
Kerpiçten yapılmıştır. Burası önce tekke idi
Kattani Mescidi (Celâl Kattani)
Saraç mahallesinde Güllük sokağının karşısındadir. İki tarafında mahfel
vardır. Mimberi ahşap, mihrabı alçıdır.
Çengelhan Mescidi
Atpazannda Çengelhannı içindedir. (H. 9291 1522 tarihinde
yapılmıştır.
Dindin Mescidi (RUstem Naâi)
Ahiler mahallesinde, Hediye, Eylül sokaklarının kavşak noktasındadır.
Önünde ahşap sütunlarla soncemaat yeri yapılmıştır.
Burası geniş bir saçakla örtülüdür. Mihrabı alçı stalaktitlerle süslüdür.
Mabedi yaptıran soncemaaat yerinin altında duvarın hemen bitişiğindeki
sandukanın altında yatmaktadır.
Erzurum Mescidi
Sarıkadın mahallesinde Zülüflü Kokağındadır. Kerpiçtir. Mimarlık değeri
yoktur.
Eskicioğlu Mescidi
Eskicioğlu mahallesinde, Eskicioğlu sokağıadadır. Üstü ahşap bir çatı ile
örtülmüştür. Mihrabı alçı, mimberi ahşaptır. Yapıldığı tarih belli
değildir.
Eyyöp Mescidi
Ahiler mahallesinde, Kümbet ve Sarıca sokaklarının kavşak noktasındadır,
önde üç uzun sütunlu bir soncemaat yeri vardır. Mihrabı alçı, minberi
ahşaptandır- Tavanı süslüdür.
Keçik (Gicik) Mescidi
Nazımbey mahallesindedir. Alt kısımları taş. üst kısımları herpiçtir. (H.
847) 1443 de yapılmıştır.
Hacı Halil Mescidi
İnönü mahallesinde Gebze sokağındadır. Duvarlarında klâsik çağlara ait
yapı taşları kullanılmıştır. Mimarlık değeri yoktur.
Hallaç Mahmut Mescidi
Hayırlı sokağındadır. Kesme taşla yrpılmıştır. Soncemaaı yerinin üstü
yeni bir çatı ile kapatılmıştır. Kapının üstünde iki kitabe vardır.
Üstündeki mabedin onarım (1323) tarihini altındaki Selçuk sülüsü mabedin
yapılış tarihini 1546 (953 H.) göstermektedir.
Helvai Mescidi (Hacı İvaz Mescidi)
Hacıivaz mahallesinde Koyunpazarında, Tilkicik ve Uzunyayla sokaklarının
kavşak noktasındadır. Çinileri ve alçı işleri değerlidir. Duvarı
kerpiçtir. Soncemaat yeri sekiz sütunludur. Kapısının sağında ve solunda
alçı mihvapçıklar vardır. Geometrik süsler ve stalaktitler olduğu gibi
korunabilmiştir. Sağındaki duvarda bir pano vardır. Kapının üstünde bir
çini tabak bulunmaktadır. Mabet dokuz pencere ile aydınlanıyor. Tavan iki
parça halindedir. Ortada kalın bir sütun vardır. Bu sütunun başlığı
taştandır. Yan direklerin
uçlarına oyma süsler oturtulmuştur. Mahfel’in kapısı üstünde sekiz köşeli
alçı bir yıldız vardır. Kenarları çiçeklerle süslüdür. Zarif stalaktitli
mihrap, tavana kadar yükselmektedir. Mescidi yaptıranın 1423 (827 H.)
tarihlerinde Bursa’da bulunun ve Yeşil-türbenin yapılmasına bakan Hacıivez
Paşa olması ihtimali vardır.
Hetnhüm Mescidi
'
Özbekgelin sokağındadır. Üstü ahşap örtülüdür. Duvarların alt kısmı taş,
üstü kerpiçten yapılmıştır. Mimarlık değri yoktur.
Kalekapı Mescidi
Kalenin dış kapısının ilerisinde, soldadır. Kerpiçten yapılmıştır. Kısa
bir tahta minaresi vardır. Mimarhk değeri yoktur.
i : L y l *
Koyunpazarı Mescidi
Hacıivaz mahallesinde, Koyunpazarı Saraçlar sokağının ağzın-dadır.
Mimarlık değeri yoktur.
Kurtuluş Mescidi (Kulderviş)
Kurtuluş mahallesinde Çimen sokağının ağzındadır. Kerpiçten ve ahşaptan
yapılmıştır. Mimarlık değeri yoktur.
Mimarzade Mescidi (Sarıkadızade)
Tanış sokağının başındadır. Kerpiçten yapılmıştır. Mimberi oymalı
ahşaptır. Tavanı ve ahşap sütunları simetrik şekillerle süslüdür. Müezzin
mahfelinin eteğinde güzel bir tâlik ile mabedin yapılışına ait bir kitabe
vardır. Mescidi yaptıran Mimarzadenin mezarı avludadır
Saraçsinan Mescidi
Nazımbey mahallesinde, Sergi sokağındadır. [*]
İri taşlarla yapılmıştır. Kapısının solunda 1288 (687H.) tarihli kitabesi
vardır. Kitabeye göre mescit, Selçuk Hükümdarı Gıyaseddin II. nin birinci
hükümdarlığı zamanında yapılmıştır. îç kapının sağında stalaktitli bir
mihrap vardır.
Tabakhane Mescidi
Tabaklar mahallesinde, Kahkaha sokağının başındadır. Büyük taşlarla ve tuğla ile yapılmıştır. Değerli bir mimarlık eseridir, ön yüzü kesme taştandır. Solundaki pencere üzerinde koyu yeşil çini üzerine bir kitabe vardır. Kapı kemeri Selçuk stilindedir. Solda pencerenin üstünde gamalı haçlarla bir dörtgen süs vardır. Hicrî yedinci yüzyıla ait olmakla beraber, tarihini gösteren bir kitabesi yoktur. Damın üstüste konulmuş saçak çatısı ahşap yapı sistemin-dedir. Dikkate değer bir örnektir. Ön yüzünde çiniler vardır. İç kısmın kirişleri oymalıdır. Bu kirişler Ahielvan ve Ahişerafeddin camii kirişlerine benzer. Büyük kemerli mihrap geometrik süslerle bezenmiştir. Bazı alçı şekillere cam süsler ilâve edilmiştir.
Ürgûbl Mescidi
Ürgüp mahallesiade, Ulucanlar sokağının başındadır. Güzel ahşap çiçek oymalı bir kapısı vardır. Alçı mihrabı da süslüdür. Mescidin Hicri X. yüzyıla ait olduğu sanılıyor. İçi güzel nakışlarla süslüdür. Onarım sırasında bu bezekler bozulmuştur. Kapısının üstü koyu yeşil üzerine türlü renklerle boyanmış çiçeklerle kaplıdır. Pencerelerin kenarları da aynı stilde boyanmıştır.
Eski Hanlar
Eski hanlar, Selçukların ve Osmanlı İmparatorluğu halkının tüccarlık
hayatında önemli roller oynamıştır. Büyük şehirlerde, işlek kasabalarda,
çoğu taştan yapılmış hanlar bugün bile tüccarlık işlerinde
kullanılmaktadır. Büyük küçük bütün Türk hanlarının başlıca karakteri, alt
katları hayvanların, üst katları insanların barınmasına yarayacak şekilde
iki kat üzerine kurulmuş olmalarıdır. Büyük ve dayanıklı bir kapıdan
ortadaki geniş, üstü açık avluya girilir. Alt katta depolar, ahırlar, üst
katta yan yana dizilmiş küçük büyük odalar bulunur. Tek katlı hanlar da
vardır.
Hanların asıl görevleri, yollarda kervansarayların gördüğü işi .şehirde
tamamlamaktır. Bununla beraber hanların, bir şehrin çevresindeki çeşitli
mahsul bölgelerine depo veya toptancılara pazar yeri vazifesini gördüğü de
olur.
Hanlar, tüccarlık mallarının kervanlarla taşındığı çağlarda e!
tezgâhlarında türlü eşya yapıldığı yüzyıllarda, Doğu Asya’dan Anadolu’ya
kadar uzanan yolların uğrak yerlerinde, büyük şehirleri beslemiştir.
Hanlar, buhar ve elektrik makinalarının tekniğe hakim olduğu yirminci
yüzyılda şehrin ve yakındaki köylerin ihtiyaçlarına ayrılmıştır.
Ankara’daki hanlar da, demiryollarının buralara kadar uzandığı yıllarda
önemlerini kaybetmiştir. Sayısı otuz kadar olan Ankara eski hanlarının
çoğu, yıkılarak ortadan kalkmıştır. Bugüne kadar kalaoilen birkaç han ise
bakımsızlıktan yakın bir gelecekte dağılıp çökecektir. Hayatları uzatılan
hanlar, yarı otel haline getirilmiş olanlardır.
Bedestan
Ankara Kalesinin güney batı yamamadadır. (R. 24) Burada bir kaç büyük han
da vardır. Bedesten, Fatih Sultan Mehmet zamanında,
onun Sadrazamı Mahmut paşa tarafından 1464 - 1471 tarihleri arasında
yapılmıştır. [*] Bedestenin orta kısmı 49 m X 18 m. çapındadır. Bu kısmın
üstünü dört ayağa oturtulmuş (10) kubbe örtüyor. Bu uzun sahanın iki
tarafında küçük dolap şeklinde dükkânlar vardı. Dört kapıdan yanlarındaki
bedesten çarşısı yoluna geçiliyodu. Çarşının içinde yandaki duvarlara
bağlanan küçük dükkâncıklar bulunmaktaydı. Buranın üstü tonoslar ve sekiz
kubbe ile kapanmıştı. Bu yapı halen Ankara’da ayakta kalan eski anıtların
en büyük ve muhteşemidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivindeki (316)
sayılı defterde bu bedestene ait 16/Zilhicce/1074 tarihli bir vakfiye
vardır. Bir hazine kaydında ise Mahmud Paşaya (Yargalı Hacı Mahmut Paşa)
denilmektedir.
Bedestenin birkaç defa yandığı bilinmektedir. En son 1881 deki yangında
büsbütün harabolduğu sanılıyor. Bundan sonra bakımsızlıktan duvarları
devrilmiş ve kubbeleri çökmüştü. Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler dairesi
burada bir müze kurmak için, Bedestenin restore edilmesi işini Yüksek
Mimar Macit Kural’a verdi. 1933 de ilk onarımlara başlandı. Orta Bedesten
bugün adı geçen mimarın çok başarılı emeği ile aslına uygun bir halde
onarılmıştır. Dış Bedesten (çarşı) ilerideki yıllarda onarılacaktır.
Bedesten bugün bütün dünyanın en büyük Eti müzesidir.
Kurşunlatan
Bedestenin üstündeki yokuştadır. Hanın ne zaman yapıldığı kesin olarak
bilinmiyor. Mimarlık bakımından 15-16 yüzyılın yapı karakterlerini
taşımaktadır. 1946 da müze olarak Yüksek Mimar Saim Ülgön tarafından
onarılmağa başlanılmıştır.
Onarma sırasında Murat 11. (.1421) ye ait paralar ele geçmiştir. Bu da
hanın tarihi hakkında az çok bir fikir vermektedir.
Han üç katlıdır. Ea altta geniş bir zemin kat vardır. Ortadaki büyük
avlunun kenarları direklerle kapalı bir bölüm haline getiril-
miş olup, üst katta da aynı mimarlık devam etmektedir. Altta, üstte küçük
odalar, boydan boya uzanan tonos boşluklar halinûediı. Hanın büyük kapısı
ve kapının üstündeki yüz çok orijinal bir formadadır. Hanı yapan mimar,
yapıyı, arazinin durumuna çok uygun olarak oturtmuştur.
Yenihan
Kurşunluhanın yanındadır. Yalnız bir duvarı kalmıştır-
Zafranhanı
Hacı Mehmet adında bir zat tarafından, kirası birkaç mescide sarfedilmak
üzere 1511 (917 H.) yapılmıştır. Halen askerî makamlarca işgal
edilmektedir. Yenihana yakındır.
Pirlnçhanı
Belediyece kamulaştırılarak yerine okul yapılmıştır. Çengellihan ile
Çukurhan, Atpazarında birbirine bitişiktir. Bu hanların yapı karakterleri
17 inci yüzyıla ait olduklarını göstermektedir.
Suluhan (Haşan Paşa Hanı)
Hacıdoğan mahallesindedir. Şimdi burada sebze satılmaktadır. Ankara’da
kısmen veya tamamen yıkılmış olan Bakırhanı, Tuzham. Pembehan, Kabanahanı,
Pilâvhanı, Taşhan, yukarda adı geçenlere ilâve edilirse yakın zamanlara
kadar 15 hanın mevcut olduğu anlaşılır.
Türbeler
Ankara türbeleri de diğer yapılar gibi büyük bir ihtişam göstermez. Bugün
birçokları yıkılmış olan türbeler taş ve tuğladan yapılmıştır. Kubbeleri
küçük ve derindir. Kemerli pencereleri kubbelerin içini aydınlık bir hale
koymaktadır. Vaktiyle Kırklar Makamı denilen yerde Ahmet Tacettin, Kadı
Çelebi, Şeyh Bahaattin Nakşibendinin türbeleri vardı. Hatip Ahmet
Isfahanî’nin şehrin kenarında bir türbesi vardı. Hatıpçayj, adını bu
zattan almış olmalıdır. Meşhur Arap şairi îmrü - el ■ Kays’ın türbesi
bazılarına göre Hıdırhk tepesindeki, bazılarına göre de, Yoğunduvar
denilen yerdeki türbedir. Bugün bu türbeler yıkılmıştır.
Karacabey Türbesi
Sümer mahallesinde Samson sokağındaki Karacabey Caminin avlusundadır.
Ankara taşından ve ikişer sıra tuğladan yapılmıştır. Sekiz köşesi, sekiz
yüzü ve her yüzünde bir penceresi vardır. Üstte Kubbe eteklerinin altına
gelen bölümde de sekiz küçük penceresi vardır. Böylece türbenin içi çok
aydınlık bir duruma konmuştur. Türbe uzun müddet bakımsız kalmıştı. 1944
yılında Millî Eğitim Bakanlığınca onartılınca, yapıldığı çağın mimarlık
karakterini bize kadar koruyabilmiş güzel bir anıt kurtarılmış oldu.
Kapısının üstünde sülüs ile Karacabeyin öldüğü yıl yazılmıştır. Yazıda bu
türbede yatan ünlü komutan övülüyor- [*] Kitabeye göre
Türbenin kapısı üstündeki Arapça kitabenin Türkçesi şudur :
Merhum ve mağfur emirlerin ve kibarların Meliki (büyüğü) Karacabey
Hazretleri bir evden (dünyadan) diğer eve (cennete) sekizyüz kırksekiz
yılında bağışlayıcı padişahın (Tanrının) yakınına intikal etti
(göçtü).
Yusuf Akyurt,
Resimli Türk Abideleri, Ankara
Şehri, Cilt : XI, 1942 (Basılnıamıştır) S. 39
— löü —
Karacabey (848 H.) 1444 de ölmüştür. Karacabey Camiinin kapısında bu
türbeyi yapan Ahmet Ağanın adı yazılıdır. Türbede iki alçı lâhit vardır.
Kapının üstünde türbenin (1211 H.) 1796 da Pir Mehmet tarafından
onartıldığını gösteren bir kitabe de vardır
Türbe OsmanlI mimarlığının ilk kubbeli anıtlarından biridir. Plânı sade
ve güzeldir. Küçük ve büyük pencerelerin üstündeki kemerler kırmızı
çizgiler halinde uzanan tuğlalarla dış görünüşe, gözü yormayan bir ihtişam
vermiştir.
Bu türbede yatan Karacabey Rumeli’nin ele geçirilmesinde büyük rol
oynamış olan bir Türk komutanıdır.
Cenabî Ahmet Paşa Türbesi
Ulucanlarda Sinan meydanında Cenabî Ahmet Paşa camiinin solundadır.
Camiin Mimar Sinan tarafından yapıldığı kabul ediliyor-Türbe de aynı
üsluptadır ve kesme Ankara taşından yapılmıştır. Sekiz yüzü ve altı
penceresi vardır. Kubbesi kasnaksız olarak doğruca duvarların üzerine
oturtulmuştur. Üstte daha küçük pencereler de vardır. Böylece türbeye bol
ışık girmektedir. Dış görünüşü fazla ihtişamlı değildir. Klâsik Osmanlı
mimarlığının Ankara’da tek ve güzel bir örneği olduğundan önemi büyüktür.
Türbe cami ile birlikte (973 H.) 1565 de yapılmıştır. İçinde yatan zat,
camiye adı verilen Cenabî Ahmet Paşa Anadolu Beylerbeyi idi.
Ahlşerateddin Türbesi
Arslanhane mahallesinde, ayni addaki camiin karşısındadır. [*]
Kubbesinin üstü çatı ile örtülmüştür. Türbe kesme taş ve tuğla ile
yapılmıştır. Sağdaki duvarın dışında bir mermer üzerinde kitabesi vardır.
Duvarın iç yüzünde çağına ait kıymetli çiniler vardır. Oymalı ceviz
sandukası, şimdi Ankara Etnografya Müzesine kaldırılmıştır. [*] Bu çok değerli sandukanın üstünde güzel yazılarla Ahişerafeddin’i öğen
yazılar yazılmıştır. Bu yazılardan sandukayı yapan ustanın Aptullah adında
biri olduğunu ve Ahişerafeddin’in 1330 (731 H.) de öldüğünü anlıyoruz. (R.
25-26). Türbe, 1947 yılında, Türkiye Anıtlarının Korunmasına Yardım
Derneği tarafından onartıldı.
Hâcıbayram Türbesi
Hacıbayram Camiinin önündedir. Türbenin ve camiin sahibi Hacıbayram Veli
(833 H.) 1430 da ölmüştür. [**] Türbe iri ve kır-
mızı sert Ankara taşından yapılmıştır. Üst kısmı beyaz mermerle örtülmüştür. Kapısının kemeri kırmızı, beyaz ve yeşil somaki ile yapılmıştır. Türk ağaç işçiliğinin bir şaheseri olan kapısı görülmeye değer. 1947 de, Türkiye Anıtlarının Korunmasına ve Onarılmasına Yardım Derneği tarafından onartılmıştır.
Karyağdı Türbesi
İtfaiye meydanındadır. Bir müddet Belediyece depo olarak kullanılmıştır. Kurşunları sökülmüş olan türbenin kubbesi yer yer çatlamıştır. Duvarları yapıldığı çağın özelliklerini koruyabilmişse de birçok onarım izleri görülmektedir. Türbenin kubbesi içten oldukça yüksektir. Küçük bir kapısı vardır. Kapının üstünde kaba bir yazı ve onun altında 985 tarihi okunmaktadır. Yazıdaki, gül-ü na-zikter, sözleri burada yatanın bir kız olduğuna dair söylenen rivayeti kuvvetlendirmektedir.
Türkçe Kitabe
Ah vavegla ki Cellad Felek
Hâke saldı, bu gül-ü nazikleri
Ravzasını ravzai huld berin
Merkadin pür nâr eğle ga gani
Cennetinden kabrine ruzenler aç
Rahmin ile bula daim ruşeni
Erdi hatiften de anın tarihi
Cilvegâhı ola Cennet gülşeni.
_______985_______
İkinci Murad tarafından Edirne’ye getirilerek söylenen şeylerin aslı olmadığı görülüp vaaz ve nasihatta bulunarak kendisine lâyık olan hürmetle Ankara’ya avdet etmiştir. (Hacı Bayram Veli, Hanıidüddin - i Aksarayi diye şöhret bulmuş olan Kayserili Şeyh Hamidin halifelerinden olup Bayramiye tarikatinin kurucusudur.) Bayramiye tarikatını Hacı Bayram Veli’den sonra, halifelerinden Ak Şemsettin ile. Şeyh Ömer Sikkin (Bıçakçı Ömer) taraflarından Bayramiye ve Melamiye isimleri ile iki kola ayrılmıştır. Hacı Bayram Veli mensuplarından Yazıcızade Mehmet Efendi ile kardeşi Ahmet Rican Efendinin 15 inci asrın ortalarına doğru yazdıkları tasavvufi eserler ve tekke edebiyatı
Bayramiye tarikatinin yayılmasında müessir olmuştur.
Osmanlı Tarihi Cilt I.
Ord. Prof. İ. Hakkı Uzunçarşıh
Ankara 1947, S. 279
A k k öp r fi
Akköprü, Ankara’nın batı Anadolu ile olan münasebetlerinde Önemli bir rol
oynamıştır. Yağmur mevsimlerinde oldukça kabaran Çubukçayı üzerine
kurulmuş olan bu taşköprü (1222 H. 619) da Kızılbeyin Valiliği zamanında
yapılmıştır. Kızılbey, Selçuk hükümdarlarından Birinci Alâeddin
Keykûbad’ın valisi idi. Adı geçen Selçuk Sultanının devri, Anadolu’da bir
genişleme çağıdır. Birçok camiler, kervansaraylar bu zamanda
yapılmıştır.
Akköprünün önemi yalnız doğu ve batı ticaret yollarının geçidi olmasından
ileri gelmiyor. Aynızamanda Ankara’nın stratejik durumu bakımından da bu
köprü pek büyük hizmet görmüştür.
Köprü yedi gözlüdür. Bunlardan ortadaki üçü diğerlerinden büyüktür.
Kitabe köprünün batı yüzündedir. Bazalttan yapılmış olan köprünün
şurasında burasında mermer bloklar da vardır- Bunların daha önce yıkılmış
eski klâsik bir yapıdan getirilmiş olduğu anlaşılıyor. Bu taşlardan
bazılarının üzerine lâtince veya grekçe kitabeler, monogramlar vardır.
Köprü Selçuk ustalarının ölmez eserlerinden biridir.
Eski Mezarlıklar
Ankara’da ölü gömüldüğü bilinen yerlerin en eskisi, eldeki belgelere göre Frig çağına aittir. Asıl Frig mezarlığı bugünkü Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü ile köprü yapılırken meydana çıkarılmıştır. Burada ele geçen külküpleri, Friglerin ölülerini merasimle yakarak gömdüklerini gösteriyor. Buraya halk ölüleri gömülüyordu. Frig büyüklerinin bugünkü Anıtkabir alanındaki tü-mülüslerle, bu yöredeki diğer tepelere kurulmuş yığmalara gömüldükleri anlaşılıyor. En son bu yığmaların ilerisinde 1945 yılında yapılan kazılarda Friglerin büyükleri için yaptıkları mezarların şekilleri tesbit olunmuştur. Anatoprak içine dikdörtgen şeklinde 2 metreden fazla bir çukur kazıyorlardı. Bu çukurun içerisine tahta (kalas) lardan geniş kenarlı büyük bir tekne yapıyorlar, bu tekne içine gömme merasiminde kullanılan madenî ve toprak kaplarla, ölüye
ait eşya ve kült eşyası konuluyor; ölünün yakılmasından kalan küllerle
dolu toprak kap ortaya yerleştiriliyordu. Frigler bu çukuru, çakıltaşlarla örtüyorlardı. Bu mezarlarda tonos ve kubbe yoktur. Ölü, topraktaki çukura böylece gömüldükten sonra üstüne büyükçe bir yığma yapılıyordu. Bu topraklar mezarın çevresinden alınıyordu.
Ankara’da ele geçen birçok belgeler Romalıların burada uzun müddet kaldıklarını göstermektedir. Ancak Roma mezarlığının nerede olduğu kesin olarak bilinemiyor.
Bizans çağının Ankara mezarlığı, gene istasyon yöresinde ele geçmiştir. Burada Ulaştırma Bakanlığı binası temellerinde ve geçit yerinde yapılan toprak düzeltmesi sırasında muhtelif tipte Bizans mezarı meydana çıkmıştı. Bunların içinde, şimdiki Çankırıkapı arkeolojik alanına taşınan fresklerle süslü mezar, en güzel bir örnektir. Bu mezar, BizanslIların Anadolu’da ölü gömme tarzlarını gösteren ilk örneklerden biridir. Mezarın ölü konulan zemini tuğla döşelidir. ! (ân bir haç şeklindedir. Üstü bu plâna uygun şekilde tonosla örtülmüştür. îçi, üç kişinin gömülmesine yarıyacak durumda
yapılmıştır. Tonos kısmı ve yan duvarları kıtıklı kireçle sıvanmış üstüne
çeşit renklerle freskler yapılmıştır. Başlıca resimler asma dalları,
keklik, kuş, çelenk ve haçtır.
Bu alanda ele geçen mezarlardan bir kısmı, toprak çukurlar üzerine
yarıkambur tuğlalarla, diğer bir kısmı çukur tuğladan tonos örmek
suretiyle üçüncü bir örnek de, kenarları ve üstü yassı taşlarla örtülmek
suretiyle meydana getirilmiştir. Bedestenin onarılması sırasında ( 1946),
ön kısmında bir mezar açılmıştır. Bu mezarın gömme tarzı ve diğer belgeler
burada yatanın bir BizanslI hiristiyan olduğunu göstermektedir.
Şimdiki hapishanenin arkasında yapılan Kızılay Hastahanesi temellerinde,
üstte Müslüman, altta Bizans mezarlarına tesadüf edilmiştir.
Ziraat Enstitüsüne giden yol ile Etlik yolunun arasında kalan Aşı -
Serumevi yapılarının temelleri açılırken üstte Bizans çanak, çömleği ve
birçok mezar bulundu. Bu mezarlar, düz taşlar üçgen şeklinde çatılarak
kapatılmıştı. Daha altta 2—3 metre derinlikte pek çok Roma seramiği ele
geçti. Burada da şekli iyice tesbit edile-miyen mezar ve iskeletler
bulundu. Bu temel kazıları, burasının geniş ve yassıbir hüyük olduğunu
göstermiştir.
Türk Mezarlıkları
Eski Ankara şehrinde Müslüman mezarlıkları camilerin yakınında idi.
Bunlardan başka şehrin doğusunda ve güneyinde geniş mezarlıklar vardı. Bu
mezarlıklardaki taşların bir çoğu klâsik çağlardan kalma süslü taşlardı.
Şehrin sağlığı bakımından bu mezarlıklar kaldırılmıştır. Yalnız cami
avlularındaki mezarlıklar duruyor. Bugün, Arslanhane, Hacımusa, İmaret,
Hacıbayram camilerinin yanındaki mezarlar korunmaktadır. Tarihî değeri
olan müslüman mezar taşlarından bir çoğu Etnografya Müzesinin bahçesinde
toplanmıştır.
Sarıkışla dersindeki tepelerin eteğine serpilmiş bir takım hıris-tiyan
mezarları vardır. Bu mezarlık Vank Manastırının önündedir.
Ermenîlere ait olan bu mezarlıkda, Ankara’ya ticaret için gelen,
Hollanda’h ve Britanya’lı birtakım hıristiyan tüccarlara ait kitabeli
mezarlar da vardır.
Romalı ve BizanslI mezarlarından toplanmış steiler şimdi Çan-kırıkapı
Arkeolojik alanında korunmaktadır,
Türk mezar taşları içinde çiçek motifleri ve geometrik şekillerle süslü san’at eseri olanlar vardır. Bunların çoğu
Selçuk mezarlarıdır. Bu taşların bir kısmına ayetler yazılmıştır.
Osmanlı devri mezar taşlarının üstünde kavuk şekilleri kabar-tılmıştır.
Mezarlara canlı varlıkların resimleri hemen hemen hiç konulmamıştır.
Şüphesiz ki bunda dinî taassup önemli bir rol oynamıştır. Taşları ince danteller gibi işliyebilen Türk san’atkârlan böyle bir baskı altında olmasalardı,
değerli heykeller ve kabartmalar yapmakta güçlük çekmezlerdi.
Ankara’da en eski Türk mezarı (630 H.) 1232 tarihli Öksüzce-baba mezarıdır.
Hıristiyan Mezarlığı ve Wank Manastırı
Manastır Etliğe giden yolun sağında askeri depoların bulunduğu sırtlardan biri üzerine 1759 da yapılmıştır. Sekiz köşesi ve yedi nişi vardı. 1860 da onarılmıştı. Mihrap kısmı duvarları Anadolu işi çinilerle kaplıydı. Bugün tamamen yıkılmış olan bu binanın yerinde, manastır yapılmadan önce, gûya bir tapınak varmış ve Havvari’lerden Paulus bu tapınağı ziyaret etmiş. Bu tamamiyle bir rivayettir. 1947 yılında burada define araştırılırken birkaç klâsik çağ eşyası ile mezarlar ele geçti. Paulusun Hıristiyanlığın yayılmasındaki rolü büyüktür. Belki bu söylenti, buralarda hıristiyanlığın çok erken yayılmış olmasından doğmuştur. Manastırın etrafındaki hıristiyan mezarlığında birçok klâsik yapı parçaları bulunmaktadır. Bunların bir kısmı üzerinde, yatan ölülere ait yazılmış kitabeler, mezar taşları vardır. Bunlar içinde XVI - XVII yüzyıllarda ölmüş Ho-lândalı, Britanyalı, Galyalı tüccarlara ait mezar
kitabeleri bulunmaktadır. Mezartaşlanndan bir kısmı Çankırıkapıdaki
Arkeolojik alana getirilmiştir.
Modern Anıtlar
Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan ve Yeni Türk Devleti kurulduktan sonra,
Türk Ulusu, Şef Atatürk’ün yarattığı devrimlerle, yeni bir hayata kavuştu.
Bu devrimlerin genel amacı, Türk Ulusunu, çağdaş Avrupa milletlerinin
kültür düzeylerine ulaştırmak, doğuşta var olup da, geri düşünüş baskıları
altında gelişmekten kalmış Türk dehasını, yeniden canlandırmaktı. Geçmişte
kötü idare edilmenin ve türlü ekonomik ve kültürel baskıların sonucu
olarak, her bakımdan geri kalmış olan ulusumuzun tarih boyunca süregelmiş
bir dinamizmi vardı. Bunu genişliğine ve derinliğine uyandırmak
gerekiyordu. Atatürk bunu kendi öz benliğinde büyük bir heyecanla
duyuyordu. Cumhuriyetin doğuşu, tekke ve türbelerin kapatılması, yeni
alfabenin kabulü, demokratik sistemin “Hakimiyet kayıtsız şartsız
milletindir !„ şeklinde yayılması hep bu amaç içindi. Atatürk bizi
alıştığımız geri bir idareden koparıp yeni bir dünya görüşüne
kavuştururken, geçmişin kötü bağlarını söküyordu. Diğer taraftan bizi
derin ve şanlı tarihimizle karşı karşıya getirerek, “Türk! Çalış öğün,
güven !„ düsturu ile süratle, medeni dünyanın eriştiği amaca
yükseltiyordu.
Kısaca anlatmaya çalıştığımız devrimler, ulusumuza (bu yeniden oluş)
içinde derin bir heyecan vermişti.
Yurdun birçok yerlerinde bu devrimleri ve zaferleri mermerin ve tuncun
dili ile gelecek yüzyıllara duyurma istekleri belirdi, îlk anıt
İstanbul’da, Sarayburnunda dikildi.
ülusmeyd anındaki Zafer Anıtı
Bu Anıt Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, Türk Ulusunun bir armağanı olarak
1927 yılında dikilmiştir. Anıtı yapan mimar heykelci Krippel’dir. Anıtın
altlığı Ankara taşındandır. Ön yüzü bir kalenin burçlarını andırır. Bu
yüzde stilize edilmiş iki kurt başı Ergenekonu hatırlatıyor, önden
bakılınca sağda hücuma kalkmış
bir türk askerinin bir eliyle arkadaşlarını savaşa çağırdığı görülür.
Soldaki Mehmetçik ufukları gözetmektedir. (R- 27)
Arkada, yokuşa doğru olan kısmında, omuzunda mermi taşıyan bir genç
kadın. Kurtuluş Savaşında, Türk kadınının gösterdiği kahramanlığın bir
örneğidir. Anıtın gövdesi beyaz mermerdendir-Gövdenin sağ yüzünde altta
Atatürk (Başkumandanlık Meydan Muharebesi) inde komutanlara emir
yazdırmaktadır. Üstte Atatürk’ün emrini yerine getirmek için canlarını
esirgemeyen Mehmetçiklerin düşmanı denize döküşleri tasvir edilmiştir. Bu
iki kabartma, diğer yüzdeki kabartmalarla birlikte Kurtuluş Savaşının,
muhtelif sahnelerini canlandırıyor. Üstteki alınlıkta eski harflerle “îlk
hedefiniz Akdenizdir ileri !„ Dumlupınar 1922 yazılıdır. Mermiyi taşıyan
kadın figürünün bulunduğu yüzde, devrilmiş büyük bir çinar ağacı OsmanlI
İmparatorluğunu, onun gövdesinden yeni fışkırmış genç bir fidan, Yeni Türk
Devletini temsil eder. Sümerbank’a bakan yüzde, altta Türk köylülerinin,
kadın erkek kağnılarla savaş alanına cephane taşıdıkları görülür. Üstteki
çerçeve içinde, Türk bayrağını selâmlıyan düşman askerleri geçit töreni
yapmaktadır. Bunun üstündeki alınlığa Atatürk’ün, en ümitsiz zamanda
söylediği şu sözler kazılmıştır: “Düşman ordusunu behemehal anayurdumuzun
harimi-işmetinde boğarak naili halâs ve istiklâl olacağız!» 6 Ağustos
1921, Öndeki alınlıkta ise: “Artık sinei millette bir ferdi vahit olarak
çalışacağım.» Sözleri yazılıdır. Atatürk, bu sözleri bütün rütbelerini
söküp attığı vakit söylemişti. En üstte Atatürk bir at üzerindedir.
Bu anıt, Atatürk’ü, Türk kadınını, Türk askerini ve Osmanlı Devletinin
batışını, Yeni Türk Devletinin parlak bir zafer temeli üzerine kuruluşunu
canlandırıyor. Büyük törenler, bu anıtın önünde yapılır. Millî günlerde bu
âbide çelenklerle süslenir. Anıt bu konu için dikilen eserlerin en
güzellerinden biridir.
Etnografya Müzesi Önündeki Atatürk Anıtı
Bu güzel anıt, îtalya’lı heykelci Canonica tarafından 1927 de neoklâsik
(yeni klâsik) stilde yapılmıştır. Atatürk, asker üniformasiylö bir at
üzerindedir. At şaha kalkmamış olmamakla beraber, süratle yürür görünüyor.
Atatürk’ün omuzlarından aşağıya kayan pelerin,
güzel kıvrımlarla arkaya doğru açılmıştır. Atatürk’ün genç ve kahraman yüzü, kendine güvenmenin verdiği gururla sert ve muhteşem I Bu yarı tanrılaştırılmış komutan bir nutkunda söylediği gibi “Millî hedefimizi bütün vuzuh ve katiyetle Avrupa’ya» yönelttiğimizi anlatmak için batıya doğru ilerlemektedir. Onun hayatı boyunca sağlamaya çalıştığı amaç bu idi- Büyük zafer için de Türk gücünü (batıya doğru) Akdenize ulaştırmak gerekmişti. (R. 28)
Heykelin kırmızı mermer gövdesi sağda ve solda iki pano ile süslenmiştir. Soldakinde, bakımsız Ankara, harap, fakat yeni bir güneşle aydınlarımakta! Bu görünüş Ankaranın, Kurtuluş Savaşının heyecanlı
günlerini canlandırıyor. Sağdaki tabloda devrilmiş toplar, yıkılmış
arabalar, bir muharebe meydanının acıklı manzarasını canlandırmış.
Öndeki yüzde beyaz mermerden işlenmiş altlıkta iki madalyon var.
Bunlardan biri, esir düşman komutanın muzaffer Gaziye kılıç teslim edişini
gösteriyor. Soldaki madalyonda, Başkomutan Mustafa Kemale zafer buketleri
sunulmaktadır. Arkada küçük iki bronz tablo daha var. Bunlardan biri
Mustafa Kemal’in nutkunu dinleyenleri, diğeri yurdu terkederek kaçan
Sultanları gösteriyor. Bu anıt Atatürk’ün geçici kabri olan Etnografya
Müzesinin bahçesin-dedir. Şimdi bayram gecelerinde iki meşale, tunç Atatürk’le “Eşsiz kahraman» ölü’nün arasında parlamaktadır.
Orduevi Önündeki Atatürk Heykeli
Bu heykel, Yenişehirde Zafer Meydanındadır. Küçük bir altlık üstünde Atatürk ayakta, kılıca dayanmış sakin duruyor.
Asker üniformalı komutan, bir ayağını ileri atmış. Eserin heykelcisi Gazi’yi, savaş alanlarının bu eşsiz kahramanını bir zafer meydanında tasvir etmeğe çalışmış! Heykel tunçtan yapılmış. Altlıkta zafer çelenkleri asılı. Asfaltın ortasındaki küçük meydanlığa dikilen anıt, Ankaradaki Atatürk heykellerinin en küçüğüdür.
Güvenlik Anıtı
Bu anıt Yenişehir’de Güvenlik Farkındadır. Asıl gövde T şek-şeklindedir
ve Ankaranın sert kırmızı taşındandır. öndeki bronz iki figürden biri,
ihtiyar bir adamı, diğeri bir genci canlandırıyor. İhtiyar adamın sarkık
adaleleri, yorgun yüzü, hayatının son yıllarını yaşadığını göstermektedir.
İlk güvenin senboli olan sopa elinden düşmek üzere. İhtiyar sol eliyle T
ye dayanmış. (R. 29)
Sert adaleli çıplak genç, eline yeni aldığı sopa ile nesilden nesle
süregelen korunmayı temsil ediyor.
Alttaki altlığın ortasında, Atatürkün şu sözleri tunç harfle yazılmış :
Türk' Öğün, Çalış, Güven! Bu yazının sağında bir grup var. Burada Türk
polisinin halka yardımı, kabartmalarla anlatılmış, bir cinayet sahnesi ve
suçluyu adalete teslim için götüren Türk polislerini gösteriyor. Arkada,
üstte, Atatürk, Ulusun yaralarını saran bir kahraman olarak yüksek
kabartma ile kırmızı taştan kabartılmış. Sağında ve solunda dört çıplak
insan var. Bunlardan sağdakiler yalın kılıçları ile, modern çağda güveni,
soldakiler de birliği temsil ediyorlar.
Altta, ortada Romen rakamları ile 1935 yazılı. Sağda ve solda yine iki
grup var. Sağdakiler yapıcı ve yaratıcı insan dehasını anlatıyor.
Demirciler, mühendisler, sanatçılar ve mütefekkirler görünüyor.
Soldaki grup bir Anadolu köyünü ve çiftçilerini gösteriyor. Bu anıt 1935
de Türk Ulusunun, polis ve jandarmasına bir armağanı olarak
dikilmiştir.
Anıtı yapanların adları tunç levha üzerinde yazılı :
Prof. Holzmeister
„ Anten Hanak
„ Jozef Thorak
Bu eser Türkiye’de dikilen modern anıtların en büyüğü ve anlam itibariyle
en güzellerinden biridir.
MÜZELER
Eti Müzesi (Arkeoloji Müzesi)
Eti Müzesi Bedesten yapısının ortadaki büyük salonunda kurulmuştur.
Atatürk’ün Türk Tarihine, yurt Tarihine karşı göstermiş olduğu derin ilgi,
Ankara’da ve İstanbul’da toplanan Tarih Kongreleri, Türk Müzeciliğine yeni
bir hız vermişti. Türk Ulusunun, unutulmuş ve hattâ inkâr olunmuş, derin
ve köklü bir kültüre sahip olduğunu meydana çıkarmak, Atatürk’ün son
yıllarda uğraştığı büyük işlerin başında idi. 1932 yılında başlıyan bu
hareket, Türk toprakları altında binlerce yıldanberi yatmakta olan eski
sitelerin, hüvüklerin kazılıp açılarak bütün dünya bilginlerinin gözleri
önüne yeni belgeler konulmasına kaynaklık etti. Bu arada, Anadolu’da
Boğazköy’de (Hatuşaş) M. Ö. II. binde büyük bir İmparatorluk kurarak
sürekli bir kültürle Anadolu’nun tarihi çehresine yeni bir şekil ve anlam
veren Etiler’e karşı derin bir ilgi başladı. Şurada burada dağınık bir
halde bulunan Eti eserleri Ankara’ya getirildi. Ankara’da büyük bir (Eti
Müzesi) kurmak fikrini ortaya koyan Atatürk’tür, [*]
Millî Eğitim Bakanlığının büyük ödeneklerle onarttığı Mahmut Paşa
Bedesteni toplanan eserlerin teşhir edilmesi için en uygun bir yapı olarak
seçilmiştir. Müzede şimdilik yalnız Eti eserleri vardır. Müze
tamamlandıktan sonra, Orta Anadolu’da yapılan kazılarda elde edilmiş
klâsik çağdan önceki çağlara ait eserler buraya getirilecektir. O vakit
Kurşunluhanla birlikte (Ankara Arkeoloji Müzesi) kurulmuş olacaktır.
Eti eserleri şimdi büyük orta salonda teşhir edilmektedir. Buradaki
kabartmalar, seri halindeki Alacahüyük, Kargamış, Malatya ve Sakçagözü
eserleridir. Bu eserler mümkün olduğu kadar eski durumlarına uygun olarak
düzenlenmiştir. Kabartmaların dizilişleri, kapılar ve saire bize o çağın
yapı kompozisyonu hakkında bir fikir vermektedir.
Salondaki Eti eserlerinin tarih bakımından en eskileri Alacahü-yük’ten
getirilen, Büyük Eti Devleti çağına ait eserlerdir. Orta Anadolu’dan güney
Anadolu’ya geçen Etiler oralarda da siteler kurmuşlardı. Bu müzedeki, Geç
Eti çağı adı verilen bu devre ait eserlerin en önemlileri Kargamış
serisidir.
Cerablus, Sakçagözü ve Malatya’dan getirilen kabartmalar da Eti plâstik
san’ati için çok önemli belgelerdir. (Resim 30-31) Bu müzede Ankara
çevresinde ele geçen sekiz kabartma teşhir edilmektedir. Bu kabartmalar
Ankara taşmdandır. Kalaba’dan (Galaba) getirilen kabartma kükreyen bir
arslanı canlandırıyor. Diğer bir kükreyen arslan kabartması Etimesut’ta
bulunmuştur.
Baş tarafı kırılmış bir arslan Yalıncakta ele geçmiştir. Ogüst mabedi
yanında bulunan kabartma fidanlıktan getirilen Grifon, Anıt mahallesinde
meydana çıkan At, Kale surunun altında bulunan kanatlı hayvan bu müzenin
değerli eserleri arasında yer almıştır. Bu kabartmalar dağınık olarak ele
geçmiştir. Bununlaberaber ölçülerinin uygunluğu stil bakımından görülen
benzerlikler, bütün bu eserlerin bir yapıya ait olduğunu kabul
ettirmektedir. Kabartmaların tarihlerini kesin olarak bilemiyoruz. Ancak
genel olarak, bunların (M. Ö.) linçi bin yıla ait olduğu kabul
edilmektedir. [*]
Bu çağda Etiler Orta Anadolu’dan tamamen çekilmiş bulunduklarına göre kabartmaların onlar tarafından yapılmış olmasına imkân yoktur. Friglere ait oldukları da bilinemiyor. Bu kabartmaların kuvvetli Eti kültürü tesiri altında yaratıldığına hiç şüphe yoktur. ( R. 32, 33, 34)
Ankara’da ilk müze 1921 de kalede kurulmuştur. O zamana kadar Belediye îçkalenin ortasındaki Akburç (Akkale) odalarını gaz deposu
olarak kullanmaktaydı. Boşaltılan bu odalara, kale ambarlarından çıkarılan silâhlar ve askeri eşya
yerleştirildi. 1922 de Müze M. Eğ. Bakanlığına verildi. Bedesten bugün Arkeoloji Müzesinin bölümü olarak
gelişmektedir. Kazılarda çıkarılan arkeolojik eserler şimdilik Etnoğrafya
Müzesindedir.
asıl binanın yeri için burası teklif edilebilirdi. Fakat kabartmalar
yanında bulunan duvar bakiyesi bu teklifi desteklemeye kâfi
değildir.
Sekiz parça üslûp bakımından biribirine çok benzer. Hepsinde uzun
gövdenin kısa bacaklara nisbeti müşterektir. Grifon ve sfenksin gögüs
tüyleri, ikisinin ve kırık taşın üstünnde kalan kanatlar tamamen aynıdır.
Atın paralel iğri çizgilerle gösterilmiş olan yeleleri, grifonun tüylerine
çok benzer. Üst bacak adalelerinin iki S helezonu ile ifadesi sfenks, grifon, kırılmış kanadh varlık ve boğada müşterektir;
buna mukabil at ve aslanlarda görülmez. Üç aslanın kolları hizasında birer
haç vardır; boğada kol ayni şekilde tasvir edilmiştir, fakat haç. yoktur.
Grifon, kanatlı kırık, Etinıesut ve Kalaba aslanlarının karınlarının alt
kenarına paralel birer çizgi bulunmaktadır. Yalıncak aslanı, grifon boğa ve atta bu çizgi yoktur. Aslanlar, grifon ve sfenksin ön bacaklarındaki ademlerin inişleri hemen hemen aynıdır, at ve boğada ancak küçük bir ayrılık görülür.
Bu kabartmaların tarihlenmesi zordur. Bunların (M. Ö ) I. bine, yani,
Etilerin artık Orta Anadolu’da bulunmadığı bir devre ait oldukları
muhakkaktır. Bossert’in bacak adelelerini Geç Eti çağına ait Göllüdağ
(Bossert 798 v. d.) ve Urartu’lara ait tunç heykellerinkilerle (Bossert
1169 v. d.) mukayese ederek 8. yüzyıla tarihlemesi çök yerindedir. (
Bossert No. 1053 v. d.) Sfenks ve grifonun tüyleri ayni çağa ait Sakçagözü ve Zencirli sfenksleri ile de mukayese edilebilir. Aslanların kollarında bulunan haç, Sakçagözü ve Zencirli’niıı îçkale kapısının geç
aslanlarında aynen mevcuttur. Ankara’nın bu zamanki tarihine ait bilgimiz maalesef pek azdır. Elde edilen tek tük bilgiye göre Frig Devleti’ne ait olmalıdır; hakikaten
Ogüst Mâbedi, Çankırıkapı Fidanlık ve şehrin batısındaki Tumülfislerde Frig iskânı tesbit edilmiştir. Geç Eti çağı kabartmaları ile zikredilen benzerlikler bir Eti kültür etkisini göstermektedir. Fakat bir bütün olarak ele alındıkları zaman Ankara kabartmaları, basit olarak ne Geç Eti ne de Frig ®an’at eserleri olarak açıklanamaz, şimdiki bilgimize göre bunlar daha ziyade müstakil gibi görünüyorlar.
Etnografya Müzesi
Halkevi yanındadır. Atatürkün muvakkat kabri olarak kullanılmağa
başlanıldığı gündenberi benzeri müzelerden yüksek bir manevî değer
kazanmıştır. Türkiye’de bir Etnografya Müzesi kurmak fikri, Hars Müdürlüğü
zamanında (Hars Müzesi) olarak ortaya konulmuş ve Macaristan’dan getirilen
Mesaroş adlı bir uzman bu işe memur edilmişti. İlk hazırlık İstanbul’da
yapıldı.
Ankara Etnografya Müzesinin temeli ozamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi
tarafından 1925 yılında atıldı. (R. 35) 1927 yılında yapı tamamlanınca
İstanbul’daki müzenin eşyası buraya getirildi. Macar uzmanın yanına Türk
müzecileri de katıldılar. Müzenin halka açılışı 1930 yılındadır. Son
yıllara kadar Etnografya Müzesi Ankara’daki bütün müzelik eserlerin
korunduğu bir yerdi. Tekke ve türbelerin kapatılmasıyla başlayan yeni
devrimler geri kurumlan ortadan kaldırıyordu. Buraya türbelerden,
ziyaretlerden eşya toplandı. (Resim 36) Ankara’da Etnografya Müzesi,
Bektaşilik gibi bâtınî tarikatların birçok eşyasını koruyan değerli bir
müessesedir. Bu müzeye Ankaraya yakın illerden şer’i siciller de gelmiştir
ki bunlar tarih belgesi olarak baha biçilmez hâzinelerdir. Bu müze’de halk
kültürü bakımından değerli elişlemeleri, oyalar da toplanmıştır. Bunlardan
başka Türk tahta oymacılığının güzel örnekleri olan kapılar, mimberler,
tavanlar görülmeğe değer. (Resim 37)
Etnografya müzesinde, etnoğrafik eserlerden başka Anadolu’nun kazı
alanlarından getirilmiş eserler de teşhir olunmaktadır.
Alişar, Alaca, Ahlatlıbel kazılarının toprak, maden eserleri Etnografya
Müzesi ödedir. Alaca Kıral mezarlarında bulunan güneş kursları Yakın
Doğunun Bakır çağı tarihi için çok önemli arkeolojik belgelerdir.
Ebedî Şef Atatürk’ün geçici kabri büyük giriş kapısının karşısındaki
büyük salondadır. Atatürk, ömrünün son yıllarında Yurt tarihi ve Türk
tarihi ile uğraşarak Türk Ulusunu yeni bir hayata kavuşturmağa
çalışıyordu. Onun bugün Etnografya Müzesinde yatışı bu bakımdan
mânalıdır.
Ahiler
Türk tarihinde Ahiler’in büyük rolleri vardır. Anadolu Oğuz Boyları
tarafından ele geçirildiği sırada, Alperenler, Rumgazileri gibi Ahilerde
bu yerlerin Türkleşmesine yardım etmişlerdir. Selçuklar zamanında Ahilik
epeyce gelişmiş ve yayılmıştır. Selçuk Devletinin zayıfladığı zamanlarda
ise, Ahiler bir çeşit esnaf tarikatı olarak genişlediler ve sosyal
bünyelerini kuvvetlendirdiler. Bu tarikat az zamanda Orta Anadolu’nun
birçok şehirlerine yayıldı. Birçok şehirlerde, aydın insanlar da bu
tarikata girmişlerdi. Bunlar arasında kadılar, müderrisler yetişmiştir.
Selçukların yıkılmasından sonra, Karaman, Aydın, Menteşe Beylikleri birer
küçük hükümdarlık haline geldiği halde, Ahilerin büyük bir çoğunlukla
ellerinde tuttukları Ankara şehrinde egemenlik hareketi başlamamıştır. Bu
hâl Ahiliğin bir din - esnaf kurumu olmaktan başka bir anlam taşımadığını
gösteriyor Ormanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin, bir Ahi olan Şeyh
Edebali’nin kızını alması, bu bölgede egemenliği genişletmek bakımından
etkiler yaratmıştır. Edebali’nin otoritesinden, Osman Beyin çok istifade
ettiğine şüphe yoktur. Uzun müddet Osmanlı egemenliği altında sessiz
yaşayan Ahiler Yıldırım Bayazıt zamanında ayaklanmışlardı. Bu ayaklanma
yirmi gün kadar sürmüş, istedikleri haklar kendilerine verilince isyandan
vazgeçmişlerdi. Ahilerin Osmanlı hükümdariyle olan ilgileri, diğer
tairkatlarinkine hiç benzemez. Meselâ Mevlevilerin “kılıç kuşatma, gibi
bir imtiyazı bunlarda görülmez. Ahiler, Bektaşiler ve diğer batini tarikat
ehli gibi “miskin, değildirler.
Ahilerin "yardımlaşma, da ulaştıkları yüksek seviye, Türk Ulusunun
sosyal gelişmesinde derin izler bırakmıştır.
Abbasi halifesi Naşir - li - Dinillah ‘Fütüvvet. i meslek haline
getirmişti. Ahilik bu halifenin koyduğu sosyal temellere dayanarak
yayıldı.
Ahiliğin esası “yardım, dır. Bununla beraber, Ahiliğin yakın doğunun eski
tarihine kadar uzanan bir geçmişi olduğu bellidir. Hind'in Budizmi,
İran’ın Zerdüşt dini, Orta Asyanın Şama-
nizmi Ahiliğe pek çok şey vermiştir. “Ahi, sözünün Arapça olduğu sanılıyor. Ehli Fütüvvet, yardımlaşmayı seven anlamına gelir! Ahi olmanın ilk şartı budur. Yoksula, düşküne, yabancıya ve misafire yardım etmek, bunların başlıca ödevleridir. Ahiler Esnaftırlar. Bunlar çırak, kalfa, usta olmak üzere sosyal bir sıralaşmaya tabidirler. Sanat ve meslek birliği sosyal yardımlaşmada çırağa, kalfaya ve ustaya ayrı ödevler yüklemekte idi. Bu derecelerin birinden ötekine geçebilmek için bir takım törenler yapılırdı. Bunların içinde “peştemal kuşatma, töreni özel bir merasimdir. Eski Ahi törenlerinde içki kullanılmazdı. Sonraları törenin başlıca temeli olan ziyafet sofrasına “dem, içki girmiştir. Yemekten sonra “şeyh, in eli öpülür, o da her esnafa kendi sanatı ile ilgili bir âlet verirdi. Yemeklerden, dualardan, el öpmelerden sonra sanat ehli olan Ahiler yeni derecelere yükselirlerdi. Usta dükkânın başı idi.
Anadolu’daki batini tarikatların bir çoklarında olduğu gibi Ahilikte’de müzik önemli bir rol oynamıştır.
Ankara’da birçok cami ve mescitler Ahilerin eseridir
Kıral Yolu
Anadolu, eski çağların büyük kültür çevreleri ortasında bulunduğundan
türlü memleketleri birbirine bağlıyarak, bugünkü müdenî hayatın gelişmesi
bakımından, arz üzerinde hiçbir toprak parçasına nasibolmayan önemli bir
rol oynamıştır. Güneydoğu’da Mezopotamya’nın, güneyde Mısır ve Suriyenin,
batıda Ege’nin, kuzeybatıda Balkanların, doğuda İran’ın yolu barışta ve
savaşta türlü münasebetler için hep Anadolu’dan geçmiştir. Anadolu
binlerce yıl doğu ile batı arasında bir köprü olmuş, şimdiki medeniyetin
olgunlaşmasına hizmet etmiştir. Doğuda çok erken çağlarda yayılan Neolitik
kültür, Balkanlara ve Avrupa’ya buradan geçmiştir. [*] Mezopotamyada M.Ö. IV üncü bin yıllarda parlayan Sümer medeniyetinin
Anadolu madenler çağı kültürleriyle yakınlığı, Ege medeniyeti ile Mısır’ın
ve Batı Anadolu’nun türlü yönden benzerliği bugünkü arkeolojik belgelere
göre çok açıktır. Yeni meydana çıkarılan eserler doğu Anadolu’nun Balkan
yarımadası ile çok eski bir bağı olduğuna tanıklık ediyor. Bütün bu
bölgelerin yolu anadoludan geçtiği için yurdumuz dünyanın hiç bir yerine
benzemeyen bir tarih zenginliğine sahip olmuştur. (Harta 4)
Anadoluda büyük yolların ne vakittenberi işlediğini kestirmek güçtür.
Bununla beraber buradan geçen göçlerin, orduların, ticaret kervanlarının,
Bakır çağından başlıyarak hemen daima aynı istikametleri takip ettiği
bilinmektedir. Bu eski yolların geçtiği yerlerin genel karakteri
şudur:
Bol su, hayvanların ve insanların yiyeceklerini kolayca
sağlı-yabilecekleri verimli toprak, vâdıler, yamaçlar ve düzlükler.
Anadolu’nun eski yollarının geçtiği yerlerin en güzel belgeleri eski
medeniyetleri koynunda saklayan (hüyük) lerdir. Şimdiye kadar yapılan
kazılarda bu büyüklerin çoğunun, eski yolların kenarlarında ve çok kere,
birkaç yolun kavşak yerinde kurulmuş eski şehir ve kasabaların kalıntıları
olduğu anlaşılmıştır. Bu yollar,
tüccar kervanlarının ve orduların geçmesine yaramaktaydı. Anadolu’da teşekkül eden yolların en eskisi Batı Anadolu’dan başlıyarak Orta Anadolu’dan geçen ve doğuya uzanarak Mezepotamya ve İran üzerinden Asya’ya ulaşan yoldur. Bu anayol irili ufaklı birçok kollara ayrılıyor, şehirleri ve kasabaları birbirine bağlıyordu. Bu yol, yakındoğüda büyük imparatorlukların kurulduğu çağlarda askerlikçe büyük önem kazandı. Med ve Pers imparatorlukları orduları Anadolu’ya Yunanistan’a ve Balkanlar’a karşı giriştikleri savaşlarda hemen daima bu yoldan geçtiler.
Grekler bu yola (Kıral Yolu) adını vermişlerdir. Ünlü Yunan tarihçisi Heredot (M.Ö.V) inci yüzyılda bu yoldan ilk defa bahsetmiştir. Kıral Yolu tarihlerde değişik şehirlerden geçer gösteriliyor.
Ankara şehri bu Kıral Yolu üzerinde ve Anadolu’nun ortasında hemen her çağda önemli bir mevki olarak kalmıştır.
Kıral Yolu, bugünkü bilgimize göre Efes ve İzmir’den çıkarak Sard üzerinden Gordion’a ulaşıyordu. Bundan sonra Ankara (Ancyra) ilk duraktır. Ankara’dan sonra Kızılırmak (Halys) bölgesinde Etilerin başşehri olan (Hatusas) Boğazköy bu yol üzerinde önemli bir mevkidedir. Boğazköy’den sonra yol Kayseri’ye (Mazaca) varıyor. Kayseri yanında Asur kolonicilerinin yerleştiği bir tüccar şehri olan Kaneş vardı. Burada yapılan kazılarda eski Kaneş (Kültepe) tüccarlarının tabletler üzerine yazılmış birçok çivi yazılı belgeleri meydana çıkarıldı. Yol Kayseri'de üçe ayrılıyordu. Biri Antitorosları aşarak Maraş’a oradan da Samsat’a ulaşıyor; diğeri Kayseri’den, (Melitne) Malatya’dan geçerek Samsatta öbürüne kavuşuyordu. Kayseri’den üçüncü bir yolun Tyana, Kilikya kapısı (Gûlekboğazı) üzerinden Tarsus’a ulaştığını, Adana üzerinden İskenderun a, Şam’a (Damascus) ve nihayet Mısır’a uzandığını biliyoruz.
. . ^sı^ Kıral Yolu Samsat’tan Nuseybin (Nisibis), Ninive, Erbil istikametini takip ederek Susa’ya varıyordu. Bu çok eski Elam başşehrinden sonra yol, bir taraftan îndüs üzerinden Hind’e diğer taraftan Asya ortalarına varıyor, ve böylece doğuyu batıya bağlıyordu.
Anadolu Tarihinin Kısa Kronolojisi
i
Tarih
4000 — Neolitik çağ:
Bu çağ kültürüne ait belgeler Mersinde Yü-müktepe’de en alt tabakada ele
geçmiştir.
3500 — Kalkolitik çağ:
Anadolu’da birçok kazılarda bu çağın arkeolojik belgelerine tesadüf
edilmiştir. Bu buluntu yerlerinin en önemlileri, Alaca, Alişar,
Karaoğlandır.
3000 — Bakır çağı-.
Anadolu’da bu kültür çok geniş olarak yayılmıştır. Hemen bütün Anadolu
büyüklerinde Bakır çağı kültürü eserleri vardır. Alaca, Alişar, Etiyokuşu,
Ahlatlıbel, Karaoğlan kazılarında sürekli bir kültür olarak
görünmektedir.
2500 — Bakır çağının devamı:
Bilhassa Orta Anadolu’da Alaca’da bu çağa ait kıral mezarlarında güneş
kursları, zengin altın ziynet eşyası ve birçok çanak, çömlek bulunmuştur.
Maden işleme bu çağada çok ilerlemiştir.
2100 — Bronz çağı:
Bu çağda Anadolu’nun birçok yerlerinde bronzun işlendiği görülür.
Kapadokya seramiği, Kültepe'de(Kaneş) ve diğer büyüklerde ele geçmiştir.
Bakır çağı kültürü, yerini bu kültüre terk etmiştir. Kayseri yakınındaki
(Kaneş) Kültepe’de Asurlu tüccarlar, bir koloni kurmuşlardır.
1900 — Anadolu'da Asur kolonileri:
(Keneş’te Asurdan gelen tüccarların, yerli Anadolu halkı ile geniş ticaret
işlerine girişmeleri.)
1680 — Lâbarna:
Eski Eti Devleti kurulmuştur.
1635 — I. Murşiliş:
Etiler tarafından Halep ve Kargamış bölgesinin, » Babil’in zaptı ve Eski Babil Devletinin yıkılışı.
Tarih
1530 — Telipinuş:
Eti Devlet idaresinde temel yasasını, kırallık hukukunu düzenleyen kiralın
egemenliği.
Bu kıraldan sonra Ön Asya’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi Anadolu’da da
tekmil yazılı kaynakların susması bakımından karanlık bir devir
başlar.
1460 — II. Tuthalyas:
Yeni Eti İmparatorluğunun başlaması.
1380 — Şuppiluliumas:
İmparatorluğun genişlemesi, Mitanni (Hurri) devletinin- yıkılması, Şimali
Suriye’nin Eti Devletine bağlanması. IV, Amenofis’in ölümü. Mısır
Kıraliçesinin Suppı-luliumas’tan Firavun olacak bir Eti Prensi
istemesi.
1325 — Murşiliş; Anadolu’da başlayan kargaşalığın bastırılması. Doğu Anadolu’ya Eti
seferleri. Mısırla münasebetlerin ilerlemesi, Babil’in Suppiluliutnas
zamanındaki tarihi vakaların annal’ (yıllık) lerle tesbiti.
1300 Muvattalliş-.
Mısır Kıralı II. Ramses ile savaş (1293),
1290 — III. Hattuşiliş:
Kadeş savaşından sonra Mısırhlar’la karşılıklı yardımlaşma antlaşması
(1287).
1200 Batıdan gelen Deniz Kadimlerinin Anadolu’yu istilâsı. Eti Devletinin
yıkılışı,
1150 — Asur kırallarından Tiglatpleser yıllıklarında Müşki’lerle
savaştıklarından bahseder.
900 Bu çağda Frig'ler Anadolu’nun Sakarya boylarını egemenlikleri altına
almışlardır. Ankara bu çağda Frig'lere bağlıdır.
700 Lidyalılar ın Batı Anadolu’da gelişmeleri, Kıral Giges.
600 — Lıdya’hların Orta Anadolu’ya yayılmaları. Sard şehrinin
genişlemesi.
Tarih
Krezüs’ün hükümdarlığı ve Lidya’nın zenginleşmesi, Kıral Yolunun en
parlak devri.
550 — Pers Kıralı Kuruş Anadolu’yu ele geçirir.
350 — Büyük İskender Anadolu’yu, İran’ı, Mezopotamya’yı zapte-der. Grek kültürü
Helenistik kültürü olarak parlak bir gelişme ve yayılma gösterir.
İskender’in ölümünden sonra Anadolu'da yeni küçük beylikler doğar. Bergama
kütüphaneleri, mabetleri ve tiyatrolariyle bu çağın bir kültür merkezi
halindedir. •
250 — Roma Cumhuriyeti, Grek’lerin yayıldıkları yerleri zaptetmeye
başlar.
150 — Roma imparatorluğu kurulur. Yunan kültürü Romalılar’ın yayıldıkları
yerlerde yeni gelişmeler göstererek parlar.
Roma büyük imparatorlar yetiştirir. Bu arada Sezar büyük ün alır.
0 — Isa doğar.
100 — Roma imparatorluğunun en geniş devri.
200 — Romah’lar Anadolu’da ve Suriye’de egemenliklerini devam
ettirirler.
400 — Roma imparatorluğu ikiye ayrılır, doğudaki Bizans adını alır.
Anadolu. İran, Grek kültürlerinin birleşmesinden yeni bir Bizans kültürü
doğar. Bu devlet Osmanlılar’ın 1453 te İstanbul’u ele geçirmelerine kadar
Anadolu’nun ve Balkan-lar’ın bir kısmını idare eder.
Ankara’nın Genel Kronolojisi
|
ÇAĞ
|
Başlangıç!
|
Sonu
|
|
Galat Egemenliği
|
M. Ö. 73
|
M. Ö. 25
|
|
Roma „
|
AL Ö. 25
|
M. S. 337
|
|
Bizans „
|
M. S. 337
|
M. S. 1204
|
|
Latinler „
|
M. S 1204
|
M. S. 1261
|
|
Bizans „
|
M, S. 1261
|
M. S. 1453
|
|
Konya Selçuk Devleti
|
M. S. 1077
|
M. S. 1308
|
|
İlhaniler
„
|
M. S. 1308
|
M. S. 1336
|
|
Danişmentliler „
|
M. S. 1071
|
M. S. 1360
|
|
Ertana oğulları „
|
M. S. 1335
|
M. S. 1381
|
|
Osmanlı „
|
M. S. 1299
|
M. S. 1923
|
|
Türkiye Cumhuriyeti
|
M. S. 1923
|
|
Yeni Türkiye Devletinin Kuruluşuna ve Devriınlere Ait Kronoloji
|
27 Aralık
|
1919
|
Mustafa Kemal (Hey’eti Temsiliye) ile Ankeraya gelmiştir.
|
|
11 Şubat
|
1920
|
Fransızlar Maraşı boşalttılar.
|
|
19 Mart
|
1920
|
Mustafa Kemal olağanüstü yetkili bir Meclis seçilmesini
istemiştir.
|
|
9 Nisan
|
1920
|
Îsmet Paşa (ismet İnönü) Ankaraya gelmiştir.
|
|
23 Nisan
|
1920
|
Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal tarafından açılıyor.
|
|
5 Mayıs
|
1920
|
Ankara’da yeni kurulan kabine Mustafa Kemal’in başkanlığında ilk
toplantısını yapıyor.
|
|
8 Mayıs
|
1920
|
Pozantı’da Fransız’lar sarılıyor.
|
|
24 Mayıs
|
1920
|
Padişah Mustafa Kemal hakkında verilen ölüm cezasını tasdik
ediyor.
|
|
28 Mayıs
|
-1920
|
Bozantı’da Fransız’lar esir ediliyor. ( Gülek’te )
|
|
30 Mayıs
|
1920
|
Ankara Türk—Fransız Mütarekesi.
|
|
8 Temmuz
|
1920
|
Yunan’lılar Bursa’yı işgal ediyorlar.
|
|
İs Temmuz
|
1920
|
Büyük Millet Meclisinde Misakı Millî üzerine yemin ediliyor.
|
|
22 Temmuz
|
1920
|
Padişah başkanlığında toplanan Divan barış teklifini kabul
ediyor.
|
|
10 Ağustos
|
1920
|
Sevr Barışı imzalanıyor.
|
|
12 Ağustos
|
1920
|
İstanbul camilerinde matem merasimi yapılıyor.
|
|
30 Ekim
|
1920
|
Karsın Türk orduları tarafından kurtarılması.
|
|
8 Kasım
|
1920
|
Mustafa Kemal Garp Cephesi Kumandanlığını ismet Paşa'ya
veriyor.
|
|
3 Aralık
|
1920
|
Ermenistan’la Gümrü barışı imza ediliyor.
|
|
10 Ocak
|
1920
|
Birinci İnönü Zaferi kazanılıyor.
|
|
1 Mart
|
1921
|
Moskova’da Türk—Afgan antlaşması yapılıyor.
|
|
12 Mart
|
1921
|
Şair Mehmet Akif tarafından yazılan manzume Millî Marş olarak kabul
ediliyor.
|
|
16 Mart
|
1921
|
Moskova’da Türk-Rus antlaşması yapılıyor.
|
|
26-27 Mart
|
1921
|
Yunanlılar Adapazar’ını, Afyon’u işgal ediyorlar.
|
|
30 Mart
|
1921
|
İkinci İnönü Zaferi kazanılıyor.
|
|
28 Nisan
|
1921
|
Yunan’lılar İzmit’i işgal ediyorlar.
|
|
24 Mayıs
|
1921
|
Hintli Mustafa Sağır Ankarada asılıyor (Bu adam casustu ve Mustafa
Kemali öldürmek istiyordu.)
|
|
1 Haziran
|
1921
|
İtal van’lar Antalya’yı boşaltmaya başlıyorlar.
|
|
28 Haziran
|
1921
|
İzmit’i geri alıyoruz.
|
|
5 Ağustos
|
1921
|
Mustafa Kemal üç ay müddetle Başkumandalığa getiriliyor.
|
|
12 Ağustos
|
1921
|
Mustafa Kemal cepheye gidiyor.
|
|
15 Ağustos
|
1921
|
Yunan Kıralı Kontantin ordularına (Ankara’ya) emrini veriyor.
|
|
5 Eylül
|
1921
|
Yunanlılar geri çekilmeye başlıyorlar.
|
|
13 Eylül
|
1921
|
Sakarya’da Yunan’lılar kaçmaya başlıyorlar.
|
|
19 Eylül
|
1921
|
Mustafa Kemale (Gazi) ve (Müşir—Mareşal) unvanlarının verilmesi
hakkında kanun çıkıyor.
|
|
13 Ekim
|
1921
|
Kars Antlaşması yapılı vor.
|
|
20 Ekim
|
1921
|
Türkiye-Fransa arasında Ankara Antlaşması yapılıyor.
|
|
30 Ekim
|
1921
|
Mustafa Kemal’in Başkumandanlığı hakkındaki kanun üç ay daha
uzatılıyor.
|
|
4 Kasım
|
1921
|
Kilikya’nın boşaltılması başlıyor.
|
|
5 Ocak
|
1922
|
Türk orduları Adana’ya giriyor.
|
|
6 Mayıs
|
1922
|
Mustafa Kemal’in Başkumandanlığı hakkındaki kanun üç ay daha
uzatıldı.
|
|
20 Temmuz
|
1922
|
< Mustafa Kemal’in Başkumandanlığının (Millî hedefe varıncaya
kadar) uzatılması hakkında kanun çıkıyor.
|
|
21 Temmuz
|
1922
|
Mustafa Kemal cepheye gidiyor.
|
|
20 Ağustos
|
1922
|
Mustafa Kemal Akşehirdedir. (Mustafa Kemal’in ayın 21 inde
Çankaya’da bir çay vereceği ilân edilmiştir.)
|
|
26 Ağustos
|
1922
|
Büyük Zaferin başlangıcı (Afyon Karahisar’ın güney batısında Yunan
cephesi yanlıyor.)
|
|
30 Ağustos
|
1922
|
Dmlupınar Meydan Savaşı.
|
|
31 Ağustos
|
1922
|
Yunanlılar kaçarken’ Uşak’ı yakıyorlar.
|
|
1 Eylül
|
1922
|
Mustafa Kemal (Ordular’ ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri) emrini verdi.
|
|
9 Eylül
|
1922
|
Türk orduları İzmir’e giriyorlar.
|
|
16 Eylül
|
■1922
|
Son Yunan askerleri Anadolu’dan kaçıyorlar.
|
|
3 Ekim
|
1922
|
Mudanya Konferansı başlıyor.
|
|
11 Ekim
|
1922
|
Mudanya müterekesi imzalar iyor.
|
|
19 Ekim
|
1922
|
Refet Paşa İstanbul’a gidiyor.
|
|
29 Ekim
|
1922
|
Mustafa Kemal Saltanatla Hilâfetin ayrılması kararını
veriyor.
|
|
30 Ekim
|
1922
|
Büyük Millet Meclisinde Saltanatla Hilâfetin ayrılması kabul
edildi.
|
|
1 Kasım
|
1922
|
Saltanat kaldırılıyor.
|
|
17 Kasım
|
1922
|
Vahdettin kaçıyor.
|
|
20 Kasım
|
1922
|
Lozan Barış Konferansı açılıyor.
|
|
25 Kasım
|
1922
|
Edirne geri alınıyor.
|
|
29 Ocak
|
1923
|
Mustafa Kemal üşaki Zade Muammer Beyin kızı Latife hanımla
evleniyor. (Şahitleri Kâzım Karabekir Paşa ve Abdülhalik Bey)
|
|
8 Temmuz
|
1923
|
Lozan Antlaşmasının kabulüne dair Bakanlar Kurulu Kararı
çıkıyor.
|
|
24 Temmuz
|
1923
|
Lozan’da Barış Antlaşması yapılıyor.
|
|
9 Ağustos
|
4923
|
Haık Futasının kuruluşu. Reis Mustafa Kemal Paşa ikinci R°is Ali
Fuat Paşadır.
|
|
11 Ağustos
|
4923
|
İkinci Büyük Millet Meclisinin açılması (286 Milletvekili
vardı.)
|
|
23 Ağustos
|
4923
|
Büyük Millet Meclisi Lozan Barışını 44 e karşı 243 oyla kabul
ediyor.
|
|
2 Ekim
|
4923
|
İtilaf ordularının İstanbuldan çıkışı.
|
|
6 Ekim
|
4923
|
Şükrü Nadi Paşa kumandasındaki Türk askerlerinin İstanbul’a
girişi.
|
|
9 Ekim
|
4923
|
Halk Fırkası toplantısında İsmet Paşanın Teşkilatı Esasi-yeye
(Anayasaya) (Devletin İdare merkezi Ankara’dır.)
|
|
|
cümlesinin konulmasını teklif edişi.
|
|
13 Ekim
|
4923
|
Büyük Millet Meclisinin Ankaranın devlet merkezi olduğu hakkında
karar verişi.
|
|
29 Ekim
|
4923
|
Büyük Millet Meclisi oybirliği ile ve 363 savılı kanunla Teşkilâtı
Esasiyenin değiştirilmesini kabul ediyor. Cumhu-rivet ilân ediliyor.
Cumhurbaşkanlığına Gazi Mustafa Kemal seçilmiştir.
|
|
3 Mart
|
1924
|
Halifeli^ kaldırılmıştır.
|
|
20 Nisan
|
4924
|
Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye (Anayasa) kanunu kabul
edilmiştir.
|
|
24 Ağustos
|
4925
|
Gazi Kastamonu’ya seyahat etmiştir. (Şapka seyaseti)
|
|
2 Eylül
|
4925
|
Tekkelerin ve Türbelerin kapatılması, kıyafet kararnameleri
çıkmıştır.
|
|
25 Kasım
|
4925
|
Şapka Kanunu Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiştir.
|
|
30 Kasım
|
4925
|
Tekkel-rin kapatılması hakkındaki kanun kabul edilmiştir.
|
|
47 Şubat
|
4926
|
Türk Medeni Kanunu kabul edilmiştir.
|
|
45-20 Ekim
|
4927
|
Mustafa Kemal büyük nutkunu söylemiştir.
|
|
1 Kasım
|
4927
|
Gazi ikinci defa Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
|
|
4 Kasım
|
4928
|
Müze önünde Gazinin heykeli açılmıştır.
|
|
9 Ağustos
|
1928
|
Gazi, İstanbul’da Sarayburnu parkında yeni harflerin kabulünü
müjdeleyen nutkunu söylemiştir.
|
|
3 Kasım
|
1928
|
Yeni Türk harfleri kanunu Büyük Millet Meclisinde kabul
edilmiştir.
|
|
4 Mayıs
|
1931
|
Gazi üçüncü defâ Cumhurbaşkanlığına seçilmiştir.
|
|
40 Kasım
|
1938
|
Atatürk’ün ölümü (Doğumu 4880)
|
|
14 Kasım
|
4938
|
İsmet İnönünün Cumhurbaşkanı seçilmesi.
|
|
4 Evin]
|
1939
|
İkinci Dünya Harbinin başlaması.
|
|
8 Mayıs
|
1945
|
Almanyanın teslim oluşu.
|
|
2 Eylül
|
1945
|
Japonyanın teslim oluşu.
|
Özel Adlar
İndeksi
A
Abbaeiler 10
Abdülmelik 102
AbdaJmusa 52
Abdalmurat 52
Adana 148,154
Adapazarı 10,153
Adıyaman 24,27
Adriyatik 96
Erzan (Ar.A) 29
Âfet 29,74
Afrika 96
Africaııus 37
Afyon 9
Agrippa 93
Ağaçayak 113
Ahiler 12,49,54,145,146
Ahiler Mahallesi 122,123
Ahi Arap S. 114
Ahi Ali 114
Ahi Hüsam 130
Ahi Hüsamettin-el-Hüseyini 131
Ahitura Mescidi 121
Ahi Mahmut 52
Ahi Sinan 114
AhiŞeraffeddinll2,113,114,125,130434
Ahi Haşan 51,52
Ahi Elvan 114
Ahi Çelebi 114
Ahi Musa 52
Ahi Şüca 114
Ahi Melik 114
Ahlatlıbel 23,33,70,71,78,144
Ahmetağa 130
Ahmedî 62
Ahmet Taceddin 129
Ahmet Bican Efendi 131
Ahmet III 118
Ahmediye Camii 116
Ahmet bin Ebubekir 129
Ahmet Refik 57
Akbaş S. 122
Akdeniz 138,139
Akkale 98,103,143
Akköprü 15,16,133
Akşehir 9,55,27
Aksaray 11,50
Aktepe 17
Alaca 23,33,36,141,142,144,148
Almanya 155
Alaaddin Camii 445
Alâaddin Keykâvus 98
Alâaddiıı I 104
Alâaddin Key kubat 133
Alişar 22,29,34,75,144,148
Ali 51,64
Ali Şeydi 16
Alibey Mescidi 121
Alipaşa 60
Alyattes 9,10
Altındağ 7,16
Altındere 25
Amasya 11,50,53,103
Amintas 43
Amsterdam 20 ■
Anafartalar 16,100,119,120
Anadolu 2,4,8,9,11,12,21,22,23,24, 25,33,34,95,36,37,38,39,40,
41.42,55,58,60,66,69,74,76, 117,118,126,133,134,136,
Anadolu Beylerbeyi 69,130
Anadolu ve Rumeli Müdafaâi Hukuk Cemiyeti 66
Anayasa 67,155
Ankara 5,6,7,8,9,10,11,17,18,19,20 23,24,25,26,29,31,33,34,37,
38.39,40,41,43,50,51,54,55, 57,59,66,68,69,73,77,78,84,
88,92,102,104,117,118,120, 121,126,127,128,131,132,133
134,136,139,140,148.
Ankara kalesi 98
Ankara Arkeoloji Müzesi 141,143 yntalya 153
Antakya 25,101
Aınt - Kabir 17,134
Anıttepe 38
Antropoloji Enstitüsü 70
Amigonos 41
Antiyahos 42
Apollo 29,39,93,96
Abdullah 108,131
Abdullah (Mehmet Oğlu Nakkaş) 131
Araplar 63,103
Arayit 5
Ariyobarzanes 39
Ariyanus 49
Ank (R.O.) 23,31,32,37,73,74,75,77
Asarkaya 77
Aslantepe 22
Aslankaya 37
Asya 25,40,61,77
Asur 35
Aslanhane 112,130,135
Aşağı İmrahor 18
Aşağı öveç 17
Aşuva 9
Ata Sayan (Muine) 26,124
Atatürk Bulvarı 17,23,66,68,71,76, 137,138,139,140,144
Atina 20
Atıf bey 16
Atpazarı 15,16,102,108,128
Augustus 29,117
Avrupa 25,28,39,41,42,56,60,159
Ayaş 10,13
Aydos 7
Aydın 50,62,145
B
Baldl 41
Bağdat 58
Bağlum 7,18,27
Bahçelievler 17
Bakanlıklar 17
Balâ 11
Bakırhanı 128
Balıkesir 51,61
Balıkpazarı 15,16
Balkanlar 58,61
Baraj 7
Basil 103,104
Basileuslar 102
Başkır 108
Başkumandanlık Meydan Muharebesi 138
Bayazıt Oğlu Mehmet 115
Bedesten 126,127,135
Bedrettin 'Şeyh) 131
Belki« Sütunu 107
Bentderesi 98,104
Beştepeler 84
Beylik köprü 8
Beypazarı 10,13
Bilecik 5,50
Birecik 24,25
Bitik 8,33,75
Bitinya 41
Bittel (K.) 24,26,37,88
Bizans 10,30,39,69,7,73,80,82,83,89
90,102,134,135,136,151,152
Biegen 22
Boğazköy 22,37,141
Bolu 5,6,10
Bor 53
Bossert 143
Boyacı Mescidi 121
Bozantı 153
Bursa 10,13,50,51,58,60,111,153
Bu-beck (Elçi) 10,91
Büyükayrancı 17
Büyükesat 18
Büyükkapı 102
Büyük Millet Meclisi 155
c
Campell - Thomson 24,26,31
Cebeci 5,17
Cengiz 64
Cenabi Ahmet paşa Türbesi (camii)
116,130
Cerablus 142
Cihangir 64
Dışkalekapısı 102
Dışkale 15,98
Dikmen 11,17,18,27,31
D.T.C.Fakültesi 23,24,70
Diyarbakır 10,11,12
Doğanbey 100
Dudumlu 24,25,31
Dündartepe 23
Düstürname-i-Enveri 127
ç
Çaldağ 6,11,17,31
Çalıkuşu S. 121
Çamlıça 114
Çankaya 17,18,154
Çankırıkapı 11,12,15,37,38,39,74,82 83,86,87,88,90,100,104,
109,134.
Çelebi Mehmet 60,115
Çengelhan 28,122
Çimen S. 124
Çorum 10
Çubuk 7,9,10,18,24,26,32,54,65,70,
133
Çukurhan 128
D
Dalman 88
Danişmentliler 152
Defterdarlık 107
Deleporte (Prof.) 22
Demirli bahçe 17
Demirtepe 17
Despina 64
D.D.Y.Genel Md. 134
Dışkapı 15
E
Edebali (Şeyh) 51,52
Ebu Sait Bahadır Han 49
Edirne 111,114,132
Efes 148
•
Ege 13,21,40
Elmadağ 2,6,74
Elvan Mehmet Bey 115
Emirgölü 6
Emlâk Bankası 100
Enguria (Ankara) 30
Erbil 148
Er gazi 26
Ernıeniler 55,136,153
Ertena 49,50,54,152
Erzen ı Doçent Dr.A.) 40
Erzurum Mahallesi 5,11,15,50,53, 66,122
Eski Ankara 6,15,135
Eskicioğlu S' 122
Eskişehir 5,10,11,50
Eıimesut 8,26,142
Etiyokuşu 23,25,26,32,121,144,148
Etiler 22,33,34,36,37,38,39,69,70,73 74
Etlik 18,27,136
Etnografya Müzesi 113,118,131,185 143,144
Evliya Çelebi 30
Eylül S. 122
F
Ferdinand I. 91
Filistin 35
Fidanlık 8,16,38
Forrer 34,73
Frenközü 17
Frig 15,¿2,29,34,36,37,38,39,40,41,
73,74,75,76,80,82,83,84,85,87, 88,100,134,143,150
G
Gades 96
Galaba (Kalaba) 7,9,18
Galat 29,80,152
Galatlar 39,40,41,43,77,100
Galatya 42,43,92
Galya 93,96,136
Garstang (Prof) 22,78
Gautier (Î.E.) 24,25
Gâv-urkale 26,34,71,78,79
Gazi Terbiye Enstitüsü 26
Gaziantep 35
Gaziantep S. 114
Gebze S. 123
Gelbura 7
Geç Eti Çağı 142
Gelendos (H.S.) 93
Gemerek 26
Gençkapı 98
Gençklık Parkı 16
Germeyanoğulları 50,62
Geyikli Baba 52
Geyve 10
Geyve Boğazı 9,10
Giges 150
Giyaseddin 113
Gıyaseddin II. 125
Gicik 9
Gordion 36,37,38,39,40,41,84,86,148
Gölbaşı 11,78
Göllüdağ 143
Gölköy 26
Gökay 62
Greenwich 5
Güdül 27
Gülekboğazı 11,41,148
Göllüdağ 23
Güllük S 122
Günyüzü 5
Gürcüler 58
G iterbock Dr.H.G ) 3,141
Güvenlik Anıtı 134
Güvenlik Parkı 17
H
Hacıbayram Camii 9,111,117,131
Hacıbayram Tûıbesi 131
Hacı Bayram Veli 17,37,38,92,118, 131,132
Hacıdoğan M. 15,128
Hacı Elvan (Mehmet Han) 114
Hacıhalil Mescidi 123
Hacı Necmettin İsa 114
Hacıkadın 7
Hacılar 23,36,60,78
Hacımusa 135
Hacıivaz Paşa 123,124
Hal 16
Halk Fırkası 155
Halep 11,149
Halkevi 90
Hallaç Mahmut 123
Halil 47
Hamit 50
Hamüdüddini Aksarayî 182
Hammer 62
Hariciye Vekâleti 188
Harun-al-Reşit 104
Hasanoğlan 6
Hasanoğlu Yusuf 125
Hatıpçayı 6,16,98,100,101,103,129
Hatıpçayırı 2,6
Hatip Ahmet İsfahanı 129
Hattuşaş 9,22,34,148
Haymana 5,6,11,17,27,71
Hediye 122
Helvai Mescidi 123
Hemhüm 124
Herodot 36,148
Herakliyus 102,103
Hıdırhk 7
Hind 56,58
Hipodrom 16
Hi sarka pisi 98,102
Hititler 9
Hüseyin Ğazi 6,7
İsmet Paşa 15,38,153
İsmet Paşa Parkı 98
İstanbul 10,11,24,5 7,68,69,111,187
İstanbulkapısı 103,104
İtfaiye Meydanı 132
İzmir Kapısı 104
İzmit 5i>,153
İz-ir 13,66,148,154
İznik 53
J
Jansen (Prof) 17
Japonya 155
Jerphanion 102 Julius 37,93,107 Julia 83,97
Julien Sütunu 107
İ I
İlgaz 6,10
İbrahim Paşa 55,104 tbnelesir 30,97
İbni Kemal 62
İçkale 15,59,98,103,143
İdrisdağı 6,7 îdrisi Bitlisi 62
İkizce 78
İlhanlIlar 30,49,54,152
İnönü Parkı 15
İnönü Mahallesi 123 İncesu 6,7,8,17,18,101
İhsaniye 80
İmrû -el- Kays 129 İmaret Camii 119,135 İran 21,41,56,101 İskender
39,41,148,151
İskitler 97
İskenderun 188
İskenderiye 21
K
Kabanhan 128
Kadıçelebi 129
Kadınkız 108
Kahkaha S. 125
Kalecik 10,55
Kalekapı Mescidi 124
Kalenderoğlu (Mehmet Paşa) 55
Kaneş 22,148,149
Kansu (Prof. Şevket Aziz) 24,25, 26,34,70,79
Kapadokya 24,41
Kara Yusuf 58
Karacabey Camii (İmaret Camii) 119,129,130
Karaferye 56
Karahisar 55,57
Karakalla 83,101
Karalar 23,77
Karahan 9,50,52,55,57,145
Karamanoğlu 51,54
Karaoglan 16,23,74,75,78,148
Kardeşler S. 116
Kargan ış 22,35,141,149
Kars 15 <,154
Karyağdı Türbesi 38,152
Kastamonu 10,26,56,51,155
Kattani Mescidi (Celâl Kattan!) 122
Kayabaşı M. 15,16
Kayaş 6,7,10.18
Kayseri 6,9,10,12,22,24,40,50,53,59
64,73,108,148
Keçik Mescidi 123
Keçiören 8,18,27
Keyhüsrev 98
Keykâvus 104,112
Kdıçar-lan 115,116
Kılıç Kökten 23
Kinay (Dr Cahit) 36,37
Kırgız S. 03
Kırklar Makamı 129
Kırşehir 5,12,53
Kızılbey 133
Kız İcahamaın 8,10
Kızılelma M. 121
Kızıl rmak M. 5,6,9,10,11,22,41
Kilikya 4i ,154
Kimerler 37,86,96
Koeatepe 17
Konevi 62
Kostantin II. 102
Kostantin 154
Konya 5,6,9,11,36,52,53,55,73,108, 152
Koşay (Hamit Zübeyr) 23,71,74,80 88,91
Koyunpazarı 16,123,124
Korte Kardeşler 22
Kumtepe 28
Kural (Y. M- Macit) 127
Kurşunlu Camii 111,119,127,128
Kurtuluş 122,124
Kuru« 151
Kusura 75 Kültepe 22,148 Kümbet S. 37,123 Kütahya 9,53 Krencker 80,91
Krezüs 10,41
L
Lâdik 53
Lalahan 6
Lalab l 6,10
Lâtife (Hanım) 155
Lâtinler 152
Lebb-bici M. 108
Leon (îzoryalı) 102,103,104
Leuchs (Prof 24,25,26,31
Lidya 9,3-,40,41,149,151
Lokman 63
Londra 20
Lozan 154,155
Lülü Paşa 116
Lüsimahos 41
M
Mahmut II. 55,56
Mahmut Paşa Bedesteni 127,130,141
Makridi 22,84,86,87
Mekedonya 36,39,41,96
Malatya 10,11,22,24,27,35,141,142
Maltepe 17,26
Mamak 6,18
Mamboury 101
Maraş 28,35,148
Mars 98
Mazaka 148
Mazı S. 121
Medler 80,41,97
Mehmet 98
Mehmet Ali Paşa 65,104
Mehmet Çelebi 55
Mehmet Ankaravi 120
Memlik 8
Menteşe 50,145
Mersin 22,28,148
Mesaroş 144
Mes’ud 115
Mezopotamya 21,22,78
Mısır 12,21.29,31,85,89,58,61,77,96
Midas 29,35,36,37,40
Mihail III. 108
M. Eğ. Bakanlığı 119,129
Mimar Sinan 1,7
Mimar Saim Ülgen 71
Mimarzade Mescidi (Sarıkadızade) 124
Mitani 35,150
Mitirdates 39
Moğan Gölü 6
Murat I 52,54,115
Murat II. 127,132
Murat Paşa 55
Mur;il 150
Muşki 85,149
Mustafa Sağır 158
Muvatalliş 150
Mümri M. 108
Müz, TJm, Md.
N
Nabata 96
Nallıhan 10,18
Namazgah 15,104
Namazgâhkapı 100
Nasır-li-Dinillâh 145
Nazımbey M. 108,123,125
Necati Dolunay 82
Nekropol38
Neşri 62
Nevşehir 26
Nevyork 20
Nezih Fıratlı 84
Niğde 5,9,11,26,50,53
Nikeforus Fokas 102,103,104
Ninive 49
Nizamettin Hezar 114
Nuseybin 148
O ö
Ogüst 36,88,89,42,97,100,101
Ogüst Mabedi 80,81,86,87,88,90,91,
142,148
Orduevi 89
Orhan 49,51,52,64,116
Orman Çiftliği 8,17,87
Orta Anadolu 5,6,11,22,23,36,148
Osman 49,51,52
OsmanlIlar 15,16,50,52,58,80,82,111
113,136,152
Osmanlı İmparatorluğu 11,126
Osten (V. der) 22,24,78,82
Osmanlı Bankası 104
Öksüzcebaba 136
Ömer 51
Önasya 87
Ördek Mescidi 100
Özbekgelin S. 124
Özgüç. (Doç. Dr. Tahsin) 87,81
P
Parmakkapı 98,108 Partlar
Pausanias 29,40 Pevlikianlar 104 Pazarlı 36,37,74 Peters 27
Pers 35,39,40,41,101,102,103
Penbehan 128
Perrot 78,91
Pecin 53
Pilavhan 128
Pirun 24,27
Pittard (Prof. E) 24,26,27,28
Pirinçhan 128
Pir Mehmet 130
Polath 8,22,36
Pontos 36,89,42,43
Poyra ei 122
Psidya 96
Prusya 104
Pfannenstiel 27,31
Pterya 10
R
Ramses IL 150
Rasettepe 17
Reimond 104
Rafet Paşa 154
R-şit Calip 71,88
Roma Hamamı 107
Roma 10,15,21,29,41,43,70,74,82,88 89,91,93,96,100,134,136,151, 152
Rumeli 52,54,60,119,130
Rusya 61
Rumiar 17
Rum gazileri 145
S
Saba
Sadettin 62,63
Sakarya 5,6,8,35,41,76,154
Sakçagözü 22,142
Sakızlı 8. 122
Samanpazarı 15,16
Samsat 148
Samsun 11,36
Samsun S. 129
Saraç M. 122
Saraçsinan Mescidi 125
Saray burnu 137
Sard 150
Sarıca S. 123
Sankadın M. 122
Sarıkışla 89,135
Sarmatlar 97
Sarıhan 50
Sasaniler 10
Selçuk 12,16,69,80,82,90,98,108,111
126
Selefkus 41
Selim IH.
Srman 98
Semerkand 58,64,65
Sergi S 125
Sevim S. 111
Sevrus Aleksender 101
Sevr (Barışı) 153
Seyitgazi 5
Sezar 151
Sinan Meydanı 180
Sicanköy 8
Sinop 50,58
Sivas 10,11,12,26,50,53,54,58,66
Sivrihisar 5,55
Soğanlıdere 24
Soğukkuyu 109
Sargon 35,36
Solfasol 7,9
Söğüt 50
Stadyum 16
Strabon 36
Sueb 97
Suluhan (Haşan Paşa Hanı) 120,128
Sus 46
Sümer 15
Sümer M. 119,129
Sümerbank 138
Suriye 12,24,31,85,53,58,77,93
ş
Şarkkalesi 98
Şehede 80,91
Şereflikoçhisar 5,11
Şeyh Ahmet Nakşibendî 129
Şuppiluliuma 150
T
Tabakhane 15
Tabakhene Mescidi 125
Tabı klar M 125
Tacüttevarih 52
Tahran 20
Tahsin Özgüç 23,37,84
Tahtakale 15,16,108
Tanış S. 124
Tank Okulu 17
Tarsus 22,148
Tasarruf Evleri 11
Taşhan 15,16,128
Taşpınar 6,71,78
Tekt^saglar 41
Telefon Genel Md. 89
Telgaz 26
Telsizler 15,16
Telepinus 150
Temizer (Raci )38
Tetrarh 43
Thrakia 36,41
Tiber 96
Tiberius Nero 96
Tiglat Pleger 35,150
Tilkicik S. 123
Timur 54.59.60.62.63.64.69
Timurleııktepesi 7,16
Tire 53
Trenyen 96
Tokat 10,50
Toptancı Hali 16
Toros 11
Trayan 89,91
Trova 9,22,36,74
Tuna 96
Tunus 20
Tuthalya 150
Tuzgclü 5,11
Tuzhanı 128
Türk Devleti 137,138
Türk Tarih Kurumu 23,70,71,74,75 77,8i',84
Türkiye Anıtlarının Korunmasına ve Onarılmasına Yardım Derneği
131,132
Türközü 17
Tyana 148
u
Ulaştırma Bakanlığı 134
Ulucanlar 108,113,125,130
Ulukışla 9,11,73
Ulusmeydanı 16,82
Urartu 35
Ursa 35
Uzunçarşılı (t. H. Prof.) 50,51,53, 54,56,59,60,131
Uzagil 24,26,31
Uzunyayla 123
Ürgüp M 125
Urgubî Mescidi 125
Valerian 101
Valerlanus 29
Vakıflar Genel Md. 118,127
Van 102
Vank Manastırı 185
Varna 129
Varşova 20
Vaşington 20
Weigand 78
Wineke 104
Winckler 22
Wittek 49.62,102
Viyana 20
Woolley 22
Yenidoğan M. 14
Yenihan 16
Yenişehir 6,15,17,50,139,140
Yenicami 111,116
Yenice M. 121
Yenihan 128
Yeşiltiirbe 124
Yerköy ıl
Yıldırım 54,58,59,60,61,62,65,69,145
Yoğunduvar 100,109
Yozgat 10,5,11,12,59
Yunan 22,39
Yukarı Öveç 17
Yusuf Akyurt 49,98,114,115,116,11
118,11«,125,12»,130,131
Yüınüktepe 28,148
Y. Z. Enstitüsü 25
Yalgın 7
Yalıncak 142
Yakup Bey 55,59
Yapıluak 37
Yakınşark 23,69
Yakut 30
Yavrucak 78
Yazıcızade (Mehmet Ef.) 13 ı
Yedeksubay Ok. 17
Yenihayat M. 16
z
Zafer Meydanı 139
Zeus 40
Zindankapısı 98,103
Zincirli 109,120,143
Ziraat Enstitüsü 26,27,31
Zonguldak 11
Zülüflü sokağı 122
Bibliyografya
Ahmet Tevhit, Meskukât — ı — İslâmiye Katalogu, 1311
A kok, Mahmut ve Gökoğlu Ahmet, Eski Ankara Evleri, Ankara 1946
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt I ■
III
Ankara Vilâyeti Salnamei Resmisi, İstanbul 1288—1325
Arık, R. Oğuz, Alacahöyük Hafriyatı 1935 Raporu, Ankara
Arık, R. Oğuz, Türkiye’de 1935 Yılındaki Arkeoloji İşleri, Ankara
1938
Belleten (Türk Tarih Kurumu) 1-41
Bittel, Kurt, Prähistorische Forschung in Kleinasien, İstanbul 1942
Bosch, M. E. Helenizm Tarihinin Anahatları, İstanbul 1942
Bosch, M. E. Helenizm Tarihinin Anahatları, İstanbul 1943
H. Th. Bossert, Altanatolien, Berlin 1942
Büyük Tarih, Cilt I, II, III, İstanbul 1931
Darkot, Besim ‘Ankara, İslâm Ansiklopedisi, Cüz 6. İstanbul 1941
Enverî : Dûsturnamei - Enverî
Erzen, Afif, İlkçağda Ankara, Ankara 1916
İ, Garstang, Th. Hettite Empire, Londan 1942
Gelendos, H. S , Monumentum Ancyramım, İstanbul 1939
Gençosman, O. Nuri, Selçuk Tarihi, Ankara
Gibbons, H. A , Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu ■ Ragıp Hulusi)
İstanbul 1928
Gotthard Jaeschke, Türk İnkılâbı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1939
Güterbock, H. G., Ankara Eti Müzesi Kılavuzu. İstanbul 1946
Günaltay, Şemsettin, Anadolu, Ankara
Günaaltay, Şemsettin, Yakınşark, Ankara
Hayat Mecmuası, Cilt I. Ankara ve Ahiler, Köpriilüzado Mehmet Fuat
İkinci Türk Tarih Kongresi (İstanbul 1943) adlı eserde :
Bittel, Kurt, Prehistorik Devirde Anadolu ölü Gömme Âdetleri
Posch, Clemens, Tarihte Anadolu
Ereuil, Abbe M. Asya, Avrupa ve Afrika Arasında İltisak Noktası
Türkiye
Dörpfeld, Wilhelm, Trova Hafrivatı
Kansu, Şevket Aziz, Ankara ve Civarının Prehistoryası
Menghin, Oswald, Milâttan Üçbln Yıl Önce Anadolu
Osten, H. H. Von der, Anadolu'da Milâttan önce Üçüncü Bin Yıl
Pittard, Eugene, Neolitik Devirde Küçük Asya İle Avrupa Arasında
Münasebet
Landsberger, B Önasya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri
Kandemir, Ankara Seyahatnamesi, 931
Kansu, Şevket Aziz, Antropoloji Dersleri, İstanbul 1938
Kansu, Şevket Aziz, Etiyokuşu Hafriyatı Raporu, Ankara 1940
Kansu, Şevket Aziz, İnsanlığın Kaynakları ve İlk Medeniyetler, Ankara
1946
K< şay, Hamit, Alacahöyük Hafriyatı Raporu, Ankara 1936
Koşay, Hamit, Pazarlı Hafriyatı Raporu, Ankara
Koşay, Hamit, Ankara Budun Bilgisi
Konvalı, İbrahim Hukkı, Ankara Abideleri (Basılmamış Özel Notlar)
Köprülü M. Fuat, İlk Mutasavvıflar, İstanbul
Mehmet Mübarek, Meskukât — ı — Kadime — i — İslâmiye Katalogu III,
1318
Maarif Vekâleti Mecmuası
Mansel, Arif Müfit, Bizans Tarihi, İstanbul 1945
Mamboury, Einest, Guide Touristique (Ankara,) Ankara 1933
Mübarek Galip, Ankara, İstanbul 1341
Nauman, E., Vom Goldnen Horn zu den Quellen des Euphrat, Berlin
1893
Osten, H.H. Von der (Tarafımızdan tutulmuş Arkeoloji notları)
1S3Ö-38
Osten, H H. Von der, Gàvurkale Kılavuzu, İstanbul 1937
Pfannenstiel, Max, Die Altsteinzeiiliche Kulturen Anatiliens, Berlin
1941
Schede, M. und Schultz, H. St,, Ankara und Augustus, Berlin 1937
Tebliğler Kitabı I, 18. Beynelmilel Antropoloji ve Arkeoloji Kongresi
19-25 Eylül
1939, Ankara
Şerî Mahkeme Sicilleri (Ankara Etnografya Müzesinde)
Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi, Cilt I-IV
Ülkü Halkevleri Dergisi Sayı 1-luO
Vakıflar Dergisi Cilt I-II (Ali Saim Ülgen)
Wittek, P-, Zur Geschichte Angoras im Mittelalter.
Wittek, Paul Fahriye Arık tercümesi 1947)
Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu.
Yabancı gözüyle Türk ye, Başbanlık Yayımlarından, Ankara 1941
Yalçın, Hüseyin Cahit, Türk Mektupları, İstanbul >938
|
Savfa
|
Düzeltme
|
Doğru
|
|
Satır
|
Yanlış
|
|
3
|
15
|
Turan
|
Turfan
|
|
6
|
22
|
Ankara
|
Ankara
|
|
15
|
16
|
Sapanpazarı
|
Samaııpazarı
|
|
24
|
27
|
Ankaka
|
Ankara
|
|
24
|
27
|
Uyağıl
|
Uzöğıl
|
|
25
|
4
|
Nuratıin
|
Nurettin
|
|
33
|
34
|
Aknuva
|
Ankuva
|
|
34
|
27
|
Vermektedir.
|
Vermemektedir
|
|
38
|
15
|
etokleriede
|
eteklerinde
|
|
43
|
son satır
|
Gerekçe
|
Grekçe
|
|
57
|
|
(1200-9255)
|
(1200)
|
|
64
|
14
|
Omanlı
|
Osmanlı
|
|
91
|
1
|
Ogust
|
Oğüst
|
|
93
|
1
|
|
Ogüst
|
İçindekiler
Sayfa
Önsöz ... 3
AnkaranınCoğrafyası 5
Yeryüzü Şekilleri 6
Kayaşçayı Vadisi 6
Çubukçayı Vadisi 7
İklim 8
Yollar . 9
Ankaranın İktisadi Durumu .. 12
Nüfus .... 14
Ankara Şehrinin Bugünkü
Durumu.....................;15
Yenişehir 16
Banliyöler 17
Anadoluda yapılan Kazılar 21
Eski Taşdevri 24
Ankaranın Adı 30
İlkçağlar 31
Frigler Çağında Ankara 34
GalatTar ve Roma Çığı 41
Bizans ve Selçuk Çağlan .... 45
Ahiler ve OsmanlI Çağı ..... 51
Osman’ı Çağında Ankara .... 55
Ankara Meydan Savaşı 58
Yıldırımın kendini öldürmesi.. 62
Atatürkün Ankaraya gelişi .. 66
Yeni Türkiyenin Başşehri Ankara 68
Kazılar
Etiyokuşu Kazısı 70
Ahlatlıbel „ 71
Karaoğlan „ 73
Bitik 75
Karalar „ 77
Gâvurkale „ 78
Ogüst Mabedi Kazısı 80
Çankırıkapı Kazısı ve Roma
Hamamı 82
Tümülüsler Kazısı 84
Küçük Buluntular 87
Anıtlar
Ankaranın Klâsik Çağ Anıtları 90
Ogüst (Augustus) Mabedi .... 91
Ogüst Mabedi Kitabesi 93
ş»yfa_
Ankara Kalesi (Genel görünüş) 98
Kalenin Kısa Tarihi 100
Jülien Sütunu 107
Ankaranın Eski Evleri 108
Camiler m
Aslan hane Camii112
Ağaçayak Camii 113
Ahiyakup Camii 114
Ahielvan , 114
Alâaddin » 115
Cenabî Ahmet Paşa Camii (Yenicami, Ahmediye Camii).. 116 Hac>bayram
Camii 117
Karacabey , (İmaret Camii) 119
Kurşunlu Camii 119
Zincirli Camii .. 120
Mescitler .... 121
Eski Hanlar 126
Bedesten 128
Kurşunluhan ve diğer Haclar 127
Türbeler ...... 129
Karacabey Türbesi 129
Cenabi Ahnıet Paşa Türbesi .. 130
Ahi Şerafeddin Tir besi130
Hacıbayram Türbesi 131
Karyağdı Türbösi 132
Akköprü 133
Mezarlıklar ... 134
Modern Anıtlar 137
Müzeler
Eti Müzesi (Arkeoloji Müzesi) 141
Etnografya Müzesi 144
Ekler
Ahiler 145
Kraiyolu 147
Anadolu Tarihinin Kısa Kronolojisi149
Yeni Türkiye Devletinin Kuruluşuna ve Devrimlere ait Kronoloji
153
Özel Adlar indeksi 156
Bibliyografya 166
Resimler.....................
Resim : t
Alacahüyük Kazısında bulunan Güneşkursu ve Geyik (Hakir çağı)
Resim : 2
Campell - Thomson tarafından (Uzağıl) Ankara’da bulunan taşdevri
elbaltası
Klemens Kilisesi
(Ankara Budun Bilgisinden)
Resim : 5
B. M. M. İlk Yıldönümü Töreni
Resim : 6
Resim : 7
Gâvurkale Eti kabartması
Resim : 8
Çankırıkapı’daki Roma Hamamı
Kesim : 9
Anıt - Kabir Alanında kazılan l numaralı? Tümüliisün kesiti ve detayı
(Arkeolog Mahmut Akok tarafından yapılmıştır.)
Resim : 10
Fidanlıkta bulunan tunç Frig kabı
Resim : 11
Belediye yapısı temelinde bulunan Trayan madalyonu (M. S. 98 - 117)
Resim : 12
Çankırtkapı yanında, Soğukkuyuda çıkan klâsik hamam
Resim : 13
ögOst (Augustus)
Tapınağı
Resim : 14
Ögüst (Augustus) tapınağı ve kazı alanı
Resim : 15
Kalenin görünüşü
(1930)
Resim : 16
Tzlakhane Camii »e Kale
Kale plânı
E. Mamboury’den.
Resim : 20
Erzurum mahallesinde Yusuf Oğraş evi
itesim : 21
Ankara Eski evlerinden :
A — Vağlı boya ile yapılmış tavan kenar pervazı
B — Alçı ocak kenarı kabartma süsü
ESKİ ANKARA EVİ
Erzurum
mahallesinde Yusuf Oğraş evi
Resim : 2i — Hacıbayram Camii
Resim : 23 — Haitbajra n rirıııi (tan'rieı soıra)
R^sim : 24 — Bedesten (Eti Müzesi)
Resim ; 25 — Ahi Şerafeddin Sandukası (Etnografya Müzesinde)
Resim : 26
Ahi Şerafeddtn Tür besi
Resim : 28 — Ata ürk Anıtı (Ankara Etnografya Müzesi önündedir)
Retim ı^* — Gü^alık Aı.ıtı
Resim : 30
■;Aslantepe (Malatya) Post - Eti Kıralı
Rssim : 34
Ra-W)» (Galaba) da bulunan Aslan
Resim : 35
Ankara Etnografya ^Müzesi
Rtsim : 36
Hacıbektaş’tan gelme bir levha
Resim : 37
Ankara'da Kuyulu (Hocapaşa) Camii kapısı
Harta : 1
Ankara çevresinde Taşdevri buluntu ı/erleri
Ankara çevresi kazı yerleri
Harta ; 4
Kırat yolu