📚 Yabancılara Göre Eski Türkler
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
yabancılara göre eski türkler
bedir yayınevi
Bu tercümenin aslı 1919 yılında «Les Turcs d'après les auteurs célèbres Divers témoignages et opinions-» adı ile ve «Prof. Ah. Djevad» imzasıyla İstanbul'da yayınlanmıştır.
Yaylacık Matbaası, İstanbul - 1969
ÖNSÖZ
Umumiyetle yabancılar ve bilhassa yakın - Doğuyu hiç tanımayan Batı Ülkeleriyle Amerika Birleşik Devletlerinde Türk milleti hakkındaki umumi kanaat, şudur: Türk halkı, bütün tarihi, tahrip ihtirasından ilham alan kanlı fetihlerden ibaret olan ve mutaassıbane tahakkümü altında tuttuğu Hristiyan kavimleri baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir halktır.
Batı muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmağa bir anlık teemmül kafidir.
Kendisine yabancı ve tamamen düşman olan bir medeniyetin göbeğinde muhteşem bir imparatorluk kuran, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli bir şekilde çatışan çeşitli halkla:- üzerinde altı asır boyunca hakimiyetini devam ettiren, büyük bir maziyi tevarüs eden ve bitip tükenmek bilmeyen bir milli ve zihni faaliyetle beslenen bir milletin büyük bir medeniyetin gerektirdiği bütün hususiyetleri haiz olmak icap edeceği aşikardır.
Türk milletinin ve onun dini, siyasi ve içtimai yaşama şartlarının tarihi üzerinde yapılacak sathi bir tetkik bile, Batı ülkelerinde Türkler hakkında beslenen ve kaynağını Türkiye'nin hakiki ve meşru sahiplerini sistemli bir şekilde kötüleyerek memleketin parçalanmasını temine çalışan emperyalist ihtiraslardan alan telakkilerin asılsızlığını ortaya koy-
maya kafidir. Dini husumetin bu iftira efsanelerinin doğmasındaki payı büyüktür. Safdillik, peşin hüküm ve zihni tembellik de bu iftiraların yayılıp tutunmasına imkan vermiştir.
Türkiye hakkında kendi başına fikir edinmek isteyecek namuslu ve hür düşünceli insanlar Türkiye Milli Kongresinin gayretleri ile tertib edilmiş olan bu derlemeyi alaka ile okuyacaklardır. Derleme muhtelif devirlerde Türkiye'ye gelmiş veya ikamet etmiş yazarların neşrettikleri kitaplardan alınan parçalardan ibarettir. Bununla beraber Türk milletini gayrı ahlaki ve barbar prensiplerin sultasında bulunan iptidai bir millet gibi göstermeye çalışan iftiraların asılsızlığını ortaya koyma ya yetecektir.
Türklerin siyasi ve idari teşkilatlarıyla içtimai hayatlarını teferruatıyla anlatan ve kolaylıkla okunabilecek yüzlerce eser ve vesika mevcuttur. Büyük bir maziye sahip bu milletin Merkezi Afrika'nın bir kabilesi gibi telakki edilmesindeki dev hatayı ve hakikat katilliğini anlamak için bu eserlere şöyle bir bakmak kafidir.
Türkiye Milli Kongresi, bu neşriyatıyla Batı'nın iyi niyetli aydınlarına çok yanlış bilinen bu memleketin daha iyi bilinmesi lüzum ve tecessüsünü duymaları imkanını verirse kendini bahtiyar addedecektir.
Bilmek için istemek kafidir. Türkiye hakkında edinilecek bilgi de Türkiye'yi zalim ve vahşi sananları sonunda tarziye vermeye zorlayacaktır.
«Prof. Ah. Djevad»
Relation d'un Voyage Fait au Levant. Par Monsieur de Thevenot. Paris, 1665.
Türklerin Adetleri Üzerine
Hristiyanların çoğu Türkleri uğursuz, barbar ve imansız insanlar sanırlar. Halbuki Türkleri yakından tanıyıp konuşanların edindikleri intiba tamamen değişiktir. Zira Türkler, tabiatın bir buyruğu olan «başkasına, ancak bize yapılmasını istediğimiz şeyi yapmak» kaidesine uygun hareket eden .son derece iyi insanlardır. Burada «Türkler»den, doğuştan Türk olanları kastediyorum, yoksa Türkiye'de sayıları pek yüksek olan ve tecrübenin de gösterdiği gibi her türlü melaneti ve kötülüğü yapabilecek tıynette olup ne Allah'a ne de insanlara hiç bir vefa göstermeyen dönmeleri, yani başka bir dine mensup oldukları halde sonradan Türklerin dinine girenleri kasdetmiyorum. Doğuştan Türk olanlar namuslu insanlardır ve namuslu insanlara Türk olsun, Hristiyan veya Yahudi olsun ayni şekilde saygı gösterirler. Bir Türk kadar Hristiyan'ın da malının çalınması veya aldatılmasının mübah sayılamayacağına kanidirler. Bununla beraber Frenklere neden bu kadar sû-i muamele yapıldığı sorulabilir. Bunları, Şarktaki Frenkler arasında hüküm süren kötü bir kıskançlık yüzünden birbirleriyle çatışan Hristiyanlarla Yahudilerin yaptırdığına şüphe yoktur. Türkiye'de mürabaha büyük bir günah telakki edil-
mekte ve buna pek az rastlanmaktadır. Türkler çok dindar ve merhametlidirler. Dinleri uğruna çok gayret sarf eden Türkler, onu bütün dünyaya yaymaya. çalışmakta ve bir Hristiyanı beğenip sevdikleri zaman ondan Türk (Müslüman) olmasını rica etmektedirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sadık ve itaatkardırlar. Padişahlarına ihanet ederek Hristiyanlar safına geçen bir Kürke rastlamaya imkan yoktur.
Türkler birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse silah taşımaz. Pek az: kavga ederler, düello nedir bilmezler. Bu, Hz. Muhammed'in kavganın iki büyük kaynağı olan şarap ve kumarı yasaklamasının neticesidir. Gerçekten halis Türkler şarap içmezler; içenleri de afyon içenlerle bir tutarlar ...
Çok sayıda oyunları vardır, ama parasız oynarlar. Aralarında bir anlaşmazlık olduğu zaman da kavga etmezler, ilk rastladıkları adam kolaylıkla uyuşturur onları; yahut ta şikayetçi olan diğerini şahitler huzurunda mahkemeye davet eder. Davetin: reddi, haksızlığın itirafı addedileceği için, pek varit olmaz. Mahkemede iki taraf da delillerini beyan ettikten sonra, haksız olan taraf mahkum edilerek, hak ettiği takdirde, değnek cezası ile cezalandırılır.
Türkler az yerler; ne çok çeşitli ne de çok nefis yemeklere düşkündürler. Türkiye'de lokantacılık hiç de karlı bir iş değildir. Denilebilir ki Türkler yemek için yaşamıyor, yaşamak için yiyorlar. Onlar hakkında söylenebilecek iyi şeyler aşağı yukarı bunlardan ibarettir.
Kötü taraflarına gelince, çok mağrurdurlar, kendilerini bütün milletlerin fevkinde görürler. Yeryü-
zünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar. (...) (Sayfa 111)
Türklerde Zabıta
Türkler her sahada düzeni o kadar severler ki onu korumak için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmezler. İnzibat, düzeni tesis eden kimselerin başında geldiği için, ona riayet edilmesine hususi bir ehemmiyet verirler. Türkiye'de her şey bol ve ucuzdur. Yeşil nohut veya başka meyveler, bizim memleketimizde olduğu gibi altın pahasına satılmaz. Her türlü eşya makul fiyatlarla satılır. Kim meyveleri erken getirirse en çok parayı da o kazanır. Bir Türk'e pahalı mal satmak isti yen biri çıksa, ya orada dövülür yahut adaletin huzuruna çıkarılarak değnek cezasına mahkum edildikten başka tazminat da ödetilir. Bu sebepten, mal satanların tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf ederlerse derhal değnek cezasını infaz. ederler ve ayrıca tazminata da mahkum ederler. Öyle ki satıcılar, bu cezalardan korkarak umumiyetle tartılan malın üstüne bir miktar daha ilave ederler. Böylece, pazara, ne almak istediğini söyleyebilecek küçük bir çocuğu yollamak da mümkündür. Zira, çocuğa yolda rastlayacak zabıta memurları malı kontrol edip eksik buldukları takdirde satıcısını derhal cezalandıracakları için kimse çocuğu aldatmaya cesaret edemez. Bir sefer «libre»si 5 akçeden kar satan bir adamın, tartısının yanlışlığı yüzünden dövüldüğüne şahit oldum. Bir çocuğa soğan satan bir baş-
kasına da, çocuğa yolda rastlayıp noksanlığı tesbit eden zabıta memurlarının 30 değnek vurduklarını gördüm.
Sokakta vaki olacak kavga ve gürültülere gelince, herkes bunları önlemekle mükelleftir. Halkı bu kavgaları önlemeye teşvik için bir de kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre sokakta bir hıristiyan, bir Türk veya bir Yahudi öldürülmüş olsa ve katili bilinmese, ölü hangi evin önünde bulunmuşsa o evin sahibine kan bedeli ödetilir. Bir adamın kan bedeli de 500 kuruş, yahut 45.000 akçedir. Böylece cinayetlerin önlenmesinde herkes tavzif edilmiş olmaktadır.
Gece karanlığında çıkması muhtemel kargaşalıkları önlemek maksadıyla, güneş battıktan sonra sokakta dolaşmak, Ramazan müstesna yasak edilmiştir. Bütün gece sokakları dolaşmaya memur olan subaşı, rastladığı adamı Kadı'ya götürür. Kadı adamın kimliğini tesbit ettikten sonra Ertesi sabah, muhakeme edilmek üzere hapse gönderir. Muhakeme esnasında geceleyin sokakta bulunmasını makul ve mazur sebeplere dayandıramadığı takdirde değnek cezasına ve tazminata mahkum edilir. Neticede hiç bir cezaya maruz kalmadan kurtulunsa bile böyle bir duruma düşmüş olmak utandırıcıdır. (Sayfa: 126)
Türklerin Müsamahakarlığı
Sakız adası küçük olmakla beraber nüfusu fazladır. Ahalisinin çoğu Rumlarla Lâtinlerdir. Her iki cemaatin da birer piskoposluğu ve sayısız kiliseleri
vardır. Rum kiliseleri Lâtinlerinkinden daha çoktur. Zira Rum papazları bir günde ancak bir kilisede ayin yapmayı kabul ettikleri için her papasın bir kilisesi vardır. Ayrıca birçok manastırları mevcuttur. Bu manastırlar bizimkiler gibi sıkı bir disiplin ve taassup içinde değillerdir. Nitekim ziyaret ettiğim bir manastırda Türklerle Hristiyanların yan yana bulunduğunu müşahede ettim. Odasına girdiğim bir rahibeden edindiğim intiba da bunların şefkat ve merhamette hıristiyanlık hudutlarını çok aşmış bulunduklarıdır. Rahibeler manastıra girerken kalacakları odayı satın alırlar. Canları istediği zaman dışarı çıkar, hatta manastırı tamamen terk edebilirler. Rahibeler altın, gümüş ve ipek işlemeler yaparlar. Bilhassa Rum kadınları mendil, kese vs. üzerinde işledikleri çiçekli yıldızlarda pek başarılı olmaktadırlar.
Lâtinlerin şehirde 5 kiliseleri vardır. Birincisi Piskoposluk kilisesidir. Büyük ve güzel bir kilisedir; çok eski değildir, Türklerin Sakızı fethetmelerinden sonra inşa edilmiştir. Zira Türkler kale içinde bulunan piskoposluk binasıyla kilisesini cami yapmışlar, buna karşılık şehirde aynı büyüklükte başka bir kilise ve bina inşa edilmesine müsaade etmişlerdir.
Cizvitlerin de bir kilise ve kolejleri varıdır. Cizvitlerin hepsi Sakızlıdır. Başlıca üç ruhani meclisleri vardır. Bundan başka, Jacobin'lerle Cordalier'lerin de mükemmel kiliseleri vardır. Ayrıca şehir dışında Roma katoliklerine ait çok sayıda kiliseler vardır. Rumların da şehir dışında pek çok kiliseleri mevcuttur. O kadar ki bütün adada 30 Latin kilisesi ve 500 den fazla Rum kilisesi vardır. Kiliselerin hep. si çok iyi bakımlı olup dini ibadet ve hizmetler Hıris-
tiyan memleketlerindeki kadar mükemmel ve bütün icapları ile yapılabilmektedir. Zira Türkler herkesin kendi dinini icrasına karşı en küçük bir engel yaratmamaktadırlar. Öyle ki, aleni ayinler bile yapılabilmekte, Yortu günlerinde (Saint Sacrement) Türklerden gelebilecek herhangi bir tecavüz korkusu olmadan sokaklarda şaraplı ekmek dolaştırılabilmektedir.
Şehir bütün ada gibi Türklerin hakimiyeti altında olmakla beraber Hristiyanlar tarafından idare edilmektedir. Türkler ikinci derecedeki bütün işlerde Hristiyanları tamamen serbest bırakmaktadırlar.
Her türlü umuru tedvire memur olmak üzere seçilen konsüllerin yarısı Rum, yarısı Lâtindir. Türk veya Hristiyanlardan biri öldürülürse, katili aranır; bulunmadığı takdirde kan bedeli bütün şehre ödetilir. Bedel 12.000 akçe yahut 150 kuruştur. Konsüller her eve isabet eden payı tayin ederler. Ancak bu, ev başına 15-16 akçeyi geçemez. Eğer katil ele geçirilirse cinayeti kendi kanıyla öder ve, artık kimseden bir şey alınmaz.
Sakız şehri küçüktür, ama 8 kapısı vardır. Fazla tahkim edilmiş değildir, ama şehri müdafaa edebilecek kadar sağlam bir kale vardır. Kalede yalnız Türkler bulunur ve sayıları normal olarak 800 kişi civarındadır. Kalede hiç bir Hristiyan'ın ikametine müsaade edilmez. Ancak her yıl belli bir para ödemek şartıyla Yahudilerin ikametine müsaade edilir. Zira Yahudiler kendilerine zaman zaman çok kötü muamele etmekte olan Hristiyanlar arasında huzur ve emniyet içinde yaşayamamaktadırlar.
LETTRES DE MİLADY WORTLAY MONTAGUTE (İngilizceden tercüme) Paris ve Londra 1764.
Türk Kadınlarının Zevki
Başa Kalpak denen bir başlık örtülür. Kışları inci ve elmaslarla süslenmiş yaldızlı kadifeden bir kalpak, yazları da hafif ve çok parlak simli kumaştan yapılmış kalpak kullanılır. Kalpak başın bir tarafına konur ve hafifçe eğik tutulur. Çevresine de gül biçiminde bir elmas yahut baştan başa yaldızlı bir mendille birlikte yaprak şeklinde altın takılır. Başın diğer yanında taranmış bir vaziyette bulunan saçlara münasip bir ziynet takılır. Ziynet çiçek veya tüy de olabilmekle beraber asıl moda, kıymetli taşlardan müteşekkil bir buket takmaktır. İnciler çiçek tomurcuklarına, muhtelif renkteki yakutlar da güllere benzetilir. Elmaslar yasemini, topazlar da nergisi temsil ederler. Bütün bu ziynetler o kadar mükemmel ve san'atkârane tertip edilmiştir ki bundan daha güzel bir şey düşünülemez. Saçlar arkaya doğru alabildiğine uzatılarak örülmüş, kurdele ve incilerle süslenmiştir. Başka hiç bir yerde bu kadar güzel ve gür saçları olan kadınlar görmedim. (Sayfa 196, birinci kısım)
Türklerin Reaya Adetlerine Saygısı
Çiçek ve sebze ile uğraşanlar Türkiye'nin en mes'ut köylüleridir. Bütün şehrin sebze ve meyvele-
rini onlar temin ettikleri için müreffehtirler. Çoğu Rumdur. Bahçelerinin ortasında küçük evleri vardır. Kadınları ve kızları örtünmeden serbestçe bahçede dolaşırlar. Oysa şehirde bu şekilde dolaşmak yasaktır. Kızları son derece güzel ve temiz giyimlidirler. Zamanlarını ağaç gölgeleri altında örgü örmekle geçirirler. (...)
Homeros'unuzu sonsuz bir zevkle okudum : Bütün güzelliklerini iyice hissedemediğim birçok küçük pasajlarını işitiyor gibiyim. Onun zamanındaki adetlerin çoğu hala yerli yerinde; kıyafetleri bile unutulmamış. Bu kadar uzak asırların izlerine her memleketten çok burada rastlanmasında şaşılacak bir şey yok. Türkler, kendilerini her milletten daha zarif farz eden milletler gibi, kendi modalarını başkalarına kabul ettirmeye çalışmıyorlar. (Sayfa : 209)
Çiçek Aşısı
Hastalık konusunda size öyle bir şey söyleyeceğim ki bu memlekette bulunmayı isteyeceksiniz. Bizde çok yaygın ve amansız olan çiçek hastalığı Türkiye' de keşfettikleri bir aşı sayesinde basit bir hastalık haline gelmiştir. Tek meslekleri bu aşıyı yapmaktan ibaret olan yaşlı kadınlardan müteşekkil büyük bir sosyal grup mevcuttur. Hastalık mevsimi daha ziyade sıcakların bittiği son baharın başlangıcıdır. Bu mevsimde aile reisleri birbirlerine, ailelerinde çiçek aşısı olmak isteyen kimse bulunup bulunmadığım sorarlar. Aşı olmak isti yenlerin sayısı 15-16 ya yükselince bu yaşlı kadınlardan birini çağırırlar. Kadın bir ceviz kabuğu içinde sakladığı en
iyi cinsten çiçek aşısı ile gelir. Aşılanmak isteyene hangi damardan iğne yapılmasını istediğini sorar. Hastanın işaret ettiği damarı, bir tırnaklama kadar bile acıtmayan büyük iğnesi ile açarak iğnenin başında bulundurulabilen bütün ilacı içeriye akıttıktan sonra damarı küçük bir kabuk parçasıyla kapatır. Ayni ameliyeyi başka 4-5 damarda da tekrarlar.
İğne yapılan çocuklar iğneden 8 gün sonraya kadar gayet iyi olup oyunlarına devam ederler. 8. günün sonunda nöbet başlar. 2 ve nadiren 3 gün yatakta kalırlar. Yüzlerinde 20-30 kadar ince yenikler kalır ki farkına bile varılmaz. Nihayet 8 gün sonra sanki hiç hasta olmamışlar gibi tamamen iyileşirler. (...) (Sayfa : 224)
Türklerde Kültür ve Mimari
Türkiye hakkında edindiğimiz malûmata göre buralardaki evleri acınacak bir durumda farz ettiğinize eminim. Halbuki birçoklarını yakinen gördüm, sizi temin ederim ki yanılıyorsunuz ...
Evlerin hemen hemen hepsinin ahşap olduğu ve dışının güzelleştirilmesine çalışılmadığı muhakkaktır. Ahşap ev elbetteki mahzurludur. Ama bununla Türk milletinin zevkini mahkum etmeye imkan yoktur, zira bunun biricik sebebi Hükümetin emridir. (Sayfa : 213)
*
**
Harem'de en çok hoşuma giden şey, odanın nihayetinde bulunan mermer çeşmeler oldu. Bir çok borulardan fışkıran sular hoş bir serinlik yaratmak-
ta, kademeli akışlarla tatlı ve şırıltılı bir ses çıkarmaktadırlar. Çeşmelerin bazıları muhteşemdir. Her evde üstü kurşun kaplı, altı mermerle döşenmiş 2 veya 3 küçük odadan müteşekkil musluk ve havuzları havi bir banyo dairesi vardır. Öyle ki soğuk veya sıcak su banyosu gayet rahatlıkla yapılır. (Sayfa : 236)
*
**
Size, Padişah Çorlu'dan geçerken orada kendi .adına inşa edilen Konak yahut küçük saraydan bahsetmekle iktifa edeceğim. Saray kadınlarına tahsis edilen bütün daireleri gezdim. Çeşme sularıyla sulanan sık ağaçlığın içinde bulunuyorlar. Duvarları üzerinde elle yazılmış Türkçe beyitler görünce hayli şaşırdım ... Birinin tercümesini de takdim edeyim: «Bu dünyaya gelir, bir müddet kalır ve gideriz; ama kalbime giren oradan hiç bir zaman çıkmaz.» (Sayfa : 36, 2. kısım)
*
**
Kızını görmeye geldiği zaman Padişahın kaldığı oda baştan aşağı inci, sedef kaplama ve yer yer çivi biçiminde zümrütlerle süslenmişti. . . Ama nakışlar o kadar ince, renkler o kadar canlı idi ki bunların insan eseri olabileceğine inanmaya imkan yoktu. Sarayın ihtişamına uygun muhteşem bahçeler etrafı çerçevelemektedir. Ağaçlar, çeşmeler yeşilliklerden örülmüş oturma yerleri v.s. hepsi hoş bir bütün teşkil etmektedirler. Tek eksik heykeldir. Hala bu millete barbar diyebilir miyiz? Zevki bizimkine benzemiyor
... Umumi bahçelerde kendilerine ait köşkleri olmayanlar için inşa edilmiş «Umumi Köşkler » mev-
cuttur. İsteyen orada kahve, şurup vs. içebilir.
Bununla birlikte Türkiye'de daha sağlam inşaat da yapılır. Camiler baştan aşağı taştan inşa edilmiştir. Hanlar ve imaretler de muhteşemdir. Taş kubbeler altında bulunan sayısız dükkanlarla çevrilmiş 1<0k sayıda han vardır. Fakir esnaf oraya bedava yerleştirilir. Bunlar daima cami yanında bulunurlar. Bunları bizim manastırlardan daha faydalı bulduğumu itiraf ederim. (Sayfa : 144)
BİR TÜRK SULTANI
Saray Hayatı
Sultan o kadar güzel ki böylesini ne İngiltere'de ne de Almanya'da gördüm. Onunki kadar seyredilmeye layık, güzel denebilecek bir yüz hatırlamıyorum. Beni karşılamak üzere ayağa kalktı ve memleketinin adeti gereğince elini kalbine götürerek selamladı. Ama selamı öyle muhteşem ve asilâne idi ki saray terbiyesi bile bunu bahşetmiş olamazdı: Bu tabiatın bir eseriydi. (...) Rum kadın Fatime'nin güzelliğini daha önce söylemişti, ama görür görmez öyle bir hayranlığa kapıldım ki bir müddet hiç bir şey söyleyemeden O'nu temaşa zevkine takılıp kaldım.
... Barbar dediğimiz bir ülkede yetişmesine rağmen öyle muhteşem bir tavrı, o kadar rahat ve asil jestleri vardı ki O'nu Avrupa'nın en şaşalı saraylarında görsek işte tam kraliçe olmak için doğmuş kadın derdik. Hasılı güzelliği bütün İngiltere'deki güzelliklerin topunu gölgeleyecek bir çapta idi. (Sayfa : 9, Kısım : 2)
Zarif Fatime benimle son derece nazik ve hoş sohbetlerde bulunuyor, bana «Güzel Sultanım» diye hitap ediyordu. Son derece mültefit davranıyor, ve benimle kendi dilimle konuşamadığı için teessür duyduğunu belirtiyordu. Ayrılmak üzere müsaade istediğim zaman, iki genç hizmetçi gümüş kap içinde yaldızlı mendiller getirdiler. Fatime Sultan en güzelini bana ikram ettikten sonra ötekilerini tercümanımla hizmetçime verdi. Çıkarken de kabul edildiğim zamanki gibi nezaketle uğurlandım. O kadar cezbeye kapılmıştım ki bir an için kendimi İslam cennetinde sandım. (Sayfa : 16)
*
**
Yatağına ikinci bir koca sokmamak hususundaki kararını, birini zevceliği ile şereflendirmesi mevzubahis olunca kendisini 10 yaşında iken İlk Sultanına takdim edeni, bu takdimin hatırasına hürmeten severek yetinmesiyle isbat etmek istemiş; ve gerçekten 15 yıldır bu adamla evli bulunduğu halde bir kere bile yatağına kabul etmemiştir. Hristiyanlar arasında ve hele 21 yaşlarındaki dullarda hiç rastlanmayan bir sebatla daimi bir matem içindedir. Sultan Haseki şimdi 36 yaşındadır. (Sayfa : 5)
*
**
Padişah bazen bütün hanım sultanları etrafına toplayarak onlarla eğlenir. Padişah içlerinde birine biraz fazla alaka gösterdi mi ötekilerin büyük bir kıskançlığa kapıldıklarını Haseki Sultan'dan duydum. Ama öyle sanıyorum ki Kralın bir göz işaretine bakılan bütün saraylarda durum aynıdır. Oralarda herkes sabırla Kralın bir tebessümüne inti-zar eder durur. Neticede tebessümü alamayanlar, alanı kıskanırlar.
Mustafa adını hiçbir zaman ağlamadan telaffuz etmezdi; ama yine de O'ndan büyük bir zevkle bahsederdi. «Geçmiş saadetim bana bir rüya gibi görünüyor» diyordu. «Bununla beraber insanların en büyüğü ve en zarifi tarafından sevildiğimi unutamam... eğer kızımı büyük bir şefkatle sevmeseydim O'nun ölümünden sonra yaşayamazdım» diyordu. Bunları söz olsun diye söylemediği yüzündeki derin ızdıraptan okunuyordu. Iztırabına rağmen neş'eli görünmek nezaketini de hiç ihmal etmiyordu. (Sayfa: 82)
*
**
Türkiye'deki bütün güzeller kendisi gibi ise erkeklerin huzurunu kaçırmamak için onlara gerçekten görünmemek icap edeceğini samimiyetle ifade ettim. «Sizinki kadar güzel bir yüz Londra ve Paris'te ne gürültüler koparırdı» diye ilave ettim. Cevap olarak son derece tatlı bir ifade ile: «Size inanamıyorum; Memleketinizde güzellik söylediğiniz kadar mühim sayılsaydı sizin dışarıya çıkmanıza müsaade etmezlerdi.» dedi. Aziz Hemşirem, bu komplimanı tekrar etmemi belki övünmek istediğime verecek ve güleceksiniz; ama bununla, Fatime Sultan'ın zihin ve espri gücünün bir delilini daha vermekten başka maksadım yoktur.
Dairesi muhteşem ve zevkle döşenmişti. Kışlık odaları altın işlemeli kadifelerle, yazlık odalar da altın işlemeli yaldızlı Hint dantelleriyle döşenmişti. Türkiye'de ileri gelen kadınların evleri Hollanda'dakiler kadar temiz ve bakımlıdır. (Sayfa: 90)
Çarşı ve Pazarlar
Yarım mil uzunluğundaki kapalı çarşı son derece temiz ve bakımlıdır. Satışa arz edilmiş pahalı mallarla dolu, Londra'nın yeni pazarım andıran üç yüz altmış kadar dükkan mevcuttur. Edirne çarşısının sokakları daha bakımlı, dükkanları da yeni boyanmış gibi pırıl pırıldır. (Sayfa : 20)
*
**
Çarşılar sütunlarla tutturulmuş güzel galerili zarif binalardan müteşekkildir. Çarşının temizlik ve bakımına son derece itina gösterilir. Her ticaret nevinin kendine mahsus, bir galerisi vardır. Mallar Londra çarşısındaki gibi vitrinlenmiştir. Bedesten yani mücevheratçı dükkanları göz kamaştırıcı elmas ve kıymetli taşlarla doludur. (Bedesten) de çok parlak sırma işlemelerine de rastlanır. O kadar ki satın almak için gelenler kadar sırf seyretmek için gelenler de eksik olmaz. Dünyanın hiçbir memleketinde bulunmayan bu mükemmel çarşılardan insan istediği malı alabilir. (Sayfa : 112)
Yahudiler ve Rumlar
Padişahın doktoru, kahyası, tercümanı hemen daima Yahudidir. Menfaatine son derece düşkün olan bu kavmin bundan ne kadar istifade edebileceğini anlamak güç değildir. Yahudiler Türkiye'de daima sarayın himayesine mazhar olacak şekilde kendilerini lüzumlu saydırmanın sırrını keşfetmişlerdir.
İngiliz, Fransız ve İtalyan tüccarları Yahudilerin bütün hilekarlıklarını bilmelerine rağmen yine
de işlerini onlara havale etmek zorundadırlar. Zira bütün ticaret onların elinde toplanmaktadır. Yahudinin en değersizi bile küçümsenmeyecek kadar mühimdir. (Sayfa : 21)
*
**
Seyyahlar umumiyetle Rumların söylediklerine kandılar; oysa Rumlar düşmanlarını kötülemek mevzubahis olduğu zaman göz göre göre yalan söylerler. Rumlara göre İstanbul'da Ayasofya hariç, görülmeye değer hiçbir şey yoktur. Halbuki bana kalırsa, İstanbul'da gerek inşaat mükemmelliği gerek büyüklük bakımından Ayasofya'dan üstün olan pek çok cami vardır. (Sayfa : 111)
Orducu Esnaf
Askerin önünde, eğer takımları gayet parlak bir deveye binmiş bir hoca efendi vardı. Çok güzel bir şekilde ciltlenmiş bir Kur'an'ı yastık üzerine koymuş yüksek sesle okuyordu. Beyazlar giymiş bir çocuk grubu da Hoca efendinin etrafında ahenkle ayetler okuyorlardı. Geriden, elinde yeşil dallar bulunan ve buğday eken bir çiftçiyi taklit etmekte olan biri geliyordu. Daha sonra Arkasından da her tarafı buğday başaklarıyla kaplı Seres tavsirlerini andıran bir çok hasatçılar geliyordu. Ellerinde orakları, buğday biçer gibi bir tavır takınmışlardı. Sonra öküzlerle çekilen ufak bir şey görünüyordu. Üzerinde bir yel değirmeni ve buğday öğütmekle meşgul çocuklar vardı. ( .. . )
Daha sonra ikişer ikişer dizilmiş temiz giyimli ekmekçi esnafı yürüyordu. Başlarında ekmek ve çörek taşıyorlardı. Arkadan yüzlerini una bulamış iki maskara geliyordu .
... Daha arkadan ekmekçi esnafının tertibinde kuyumcular, tuhafiyeciler ilah .. gibi memleketin en zengin esnafı hepsi de mükemmel giyinmiş oldukları halde yürüyorlardı. Ortalarında muhtelif esnafın büyük bir ihti8amla temsil edildiği sayısız tak-ı zaferler yer alıyordu. Esnafın arkasından çalgıcılar ve çengiler geliyordu. Burada padişah arzu etse peşinden ge1meye hazır 20 binden fazla insan mevcuttu.
Halkın Çocuk Doğurma
Karşısındaki Tavrı
Bizim memlekette evlenmeden çocuk sahibi olmak ne kadar ayıpsa bu memlekette de evli bir kadının ana olmamasının aynı derecede ayıp olduğunu söylemeliyim. Bir kadın çocuk yapmaktan kesilir kesilmez genç bile görünse bunu ihtiyarlığına hamlediyorlar. Bundan başka Malta şövalyesi olmak için asalet delillerine malik olmak gerektiği gibi Türkiye'de de güzel telakki edilmek için çok çocuk yapmak gerekmektedir. (Sayfa : 64)
Kanunların Tatbikatı
Türk kanununda bir kaç madde var ki pek hoşuma gidiyor. Bu maddeler pek hakimane olduğu gi-
bi bizim kanunumuzdaki bir kaç madde gibi büyük bir dikkatle de tatbik ediliyor.
İngiltere'de yalancılar ekseriya kabahatlarıyla öğünürler. Burada ise yalan bir şey söylediğine kanaat hasıl olunca, yalancıların alnına kızgın demirle basıyorlar. Bu kanun bizde de tatbik edilse! Ne kadar güzel alınların bozulduğunu görürdük. O zarif centilmenler kaşlarına kadar inecek perukalar yaptırmaya mecbur olurlar!
Kölelere Yapılan Muamele
Ben Türk değilim, ama bu bedbaht cariyelere gösterilen insani muamele ve alakayı da takdirden kendimi alamadım. Bunlara hiç bir zaman dayak atılmaz. Esaretleri başka memleketlerde cari olan köleliklerden hiç de daha zahmetli değildir. Vakıa kendilerine teminat parası verilmiyor, ama elbiselerine harcanan para bizim hizmetçilerimize verdiğimizden çok daha fazladır. İhtimal ki bana, burada erkeklerin kadınları pek asilâne olmayan maksatlarla satın aldıklarını söyleyerek itiraz edeceksiniz. Fakat hıristiyanlık aleminin büyük şehirlerinde acaba bundan daha az aleni ve daha az mı asaletsizce kadın satın alınıyor? (Sayfa : 113)
Kadınların Güzelliği
Bu manzaranın güzelliğini size tasvir etmek pek güç. Hemen bütün kızlar son derece mütenasip vücutlu, tenleri göz kamaştıracak derecede beyaz, sık
sık hamama gittikleri için de son derece taze. (...) Artık bu sözlerin üzerine Türk kadınlarının da bizim kadınlarımız kadar nazik, ince, uyanık ve hatta hür olduklarına inanabilirsiniz. (Sayfa : 125)
OBSERVATİONS SUR
LA RELİGİON, LES LOİS, LE GOUVERNEMENT ET LES
MOEURS DES TURCS (İng. den terc.)
Yazan: Mr. Porter, İngiltere'nin İstanbul Elçisi.
Türkiye hakkında çok kitap yazıldı. Ama fazla kitap yazılması, Türkiye hakkında ilk eserleri kaleme alanların kötü niyetleri yahut bilgisizlikleri yüzünden işledikleri sayısız hataların daha çok yayılıp tutunmasından başka bir şeye yaramadı. (Sayfa:. 5)
Türkiye Zannedildiği Kadar Mutlakiyetçi Değildir
İnsanın böyle bir zanna kapılması için etrafına, belki de içinde yaşaması yüzünden hiç dikkat etmemiş olması gerekir. Zira etrafımıza bir göz atar ve içinde yaşadığımız siyasi heyetleri tarafsız bir nazarla tedkik edersek görürüz ki Sultan, hıristiyan krallarının pek çoğundan daha az despotiktir. (Sayfa : 130)
İmparatorluğun Salâbeti
Çok geniş bir sahayı asırlar boyunca hakimiyeti altında mamur ve müreffeh tutmaya muvaffak ol-
muş bir imparatorluğun siyasi nizamının temelinde çok sağlam ve mükemmel bazı unsurların bulunacağı muhakkaktır. Türk hükümetinin büyük kusurlarına rağmen, imparatorluk kanunla birleşik hale getirilmiş din temeli üzerinde öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın tefahur, alaka ve heyecanlarıyla öylesine muhkemleştirilmiştir ki, asırlar boyu süregelen felaketlere göğüs gerdikten sonra hala dimdik ayakta durmakta ve devrin her türlü idbar ve zaaflarına cesaretle karşı koymaktadır. Daha önceki bölümde Türklerin mülkiyet hakkını garanti eden ve ticareti tanzim eden kanunları olduğunu söylemiştik. Kötülükleri kaldıracak, suçluları cezalandıracak kanunları da vardır. (Sayfa : 131)
Mülkiyet Hakkı
Kur'an'ın mülkiyet hakkını garanti ettiğini söylemiştik. Aşağıdaki olay bunu açıkça ispat etmektedir. ı 755 yılında çıkan bir yangında Babıali tamamen yanmıştı. Binanın yeniden yapılması ve istikbalde çıkması muhtemel bu çeşit kazalara karşı tedbirler alınması mevzubahisti. Bunun için binanın etrafında lüzumu kadar boş saha bırakılmasına karar verildi. Bu maksatla civardaki evlerin satın alınarak yıktırılmasına başlandı. Ev sahiplerinin çoğu evlerini satmaya razı oldular. Yalnız ihtiyar bir kadın evinin ecdadından kaldığını ve hiç bir meblağın, pahası kendince sonsuz olan evin kıymetini karşılayamayacağını ileri sürerek satamayacağını söyledi. Yapılan teklif ve tehditler kadını ısrarından vazgeçiremedi. Vazifeliler kadına karşı çok söylendiler,
Bert ve kötü muamele ettiler. Ama kuvvet kullanmak fazla cebri ve haksızca addedildi. Neticede ev yıkılamadan kaldı. Padişah'a iktidarını kullanarak değerini ödeyip evi niçin istimlak etmediğini soranlara, Padişah şu cevabı verdi: «Böyle bir şey yapabilmeme imkan yoktur, çünkü mülkiyetidir. » (Sayfa : 158)
Türklerin Siyasete Karşı Kayıtsız Oldukları Doğru Değildir
Türkler, Hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve Ondan bahsederken çok nazik ifadeler kullanmalarına rağmen çok kere onunla serbestçe konuşmakta, şikayetlerde bulunup gerek Padişah'ı gerekse vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten çekinmemekte, camilerde isimsiz hicviyeler yaymakta, hakaret-âmiz hiciv risaleleri neşretmekte ve hatta baskı ve tahakküm ifrata vardırıldığı takdirde isyanlara bile tevessül etmekten çekinmemektedirler. (... )
... Türkler daha küçüklükten beri Hükümdarın hukukunun ilahi mahiyette olduğunu bilmekle beraber bu hukukun Kur'an'a istinad ettiğine ve ancak Şeriat sayesinde hükümdarlığını ihraz ettiğine, hakiki bir mümin sıfatıyla Padişahın Şeriatı bilmek ve dini bir vecibe olarak ona riayet etmek mecburiyetinde olduğuna, nihayet Şeriata riayet mükellefiyeti bakımından hükümdarın diğer müminlerden hiç farklı olmadığına da kanidirler. (...)
... Binaenaleyh halka baskı yapıldığı, mülki-
yet hakkına tecavüze yeltenildiği ve tebaanın hayatıyla oynandığı yahut neticesiz bir savaşta ısrar edildiği takdirde Şeriata istinaden hükümdar zalim, haksız, kafir ve idare ehliyetinden mahrum ilan edilerek tahtından indirilir, veya hapse atılır yahut idam edilir. (...) (Sayfa : 162)
... Ama halk daima ulema riyasetinde ve Şeriat adına harekete geçer. O kadar ki zahiren veya gerçekten Şeriat icapları yerine getirilmeden bir sultanın tahtından indirildiği hiç vaki değildir. Şeriat ahkamına uymak zaruridir. (Sayfa: 164)
Türklerin korku sayesinde itaat ettirildikleri sözü ancak tek tek fertler mevzubahis olduğu zaman doğrudur. Ama baskı ağırlaşıp umumileştiği zaman genel bir tehlike varmış gibi Ulema ve Yeniçeri de halka katılarak bir şef etrafında toplanır ve zalim hükümdar tahtından indirilir. Bununla beraber yerine daima meşru varisi tahta geçirilir. (Sayfa : 169)
Türkiye'de idarenin intizam ve yeknesaklığını idame ettiren çok faydalı ve seyyal bir teamül daha vardır. Bu da küçük memurların bulundukları yerde bırakılarak terfi ettirilmelerine azami itina gösterilmesi teamülüdür. Bu sayede çalıştıkları iş sahasında uzun senelerin verdiği bilgi ve tecrübeye sahip olan bu küçük memurlar, vezirleri karşılaşacakları her mesele hakkında en sıhhatli bilgileri vererek aydınlatmak ehliyetini haiz olurlar. (Sayfa : 186)
Devlet hizmetlerinin ifasındaki mükemmeliyet bakımından Babıali ile kıyaslanabilecek hiçbir hıristiyan devlet yoktur. Türkiye'de her iş büyük bir itina ve ihtimamla yapılır. En basit bir yazışmada bile
kullanılan her kelime üzerinde durulur ve milletin menfaatine en uygun olan kelimeler tercih edilir.
Babıali'de, tarihi bilinmek şartıyla, en eski devirlere ait vesikaları bile bulmak kolayca kabilidir. O kadar ki arzu ettiğiniz takdirde şu veya bu zamanda gönderilmiş emirnamelerin, eski kararların ve talimatnamelerin suretleri derhal çıkarılıp size verilebilir.
1755 teki yangına rağmen gerek dahili ve gerek harici umura mütedair evrak arşivindeki intizam, mükemmeliyet ve büyüklüğe dünyanın başka hiçbir arşivinde rastlamaya imkan yoktu1'". Bu yangında kaybolan evrakı yeniden tanzim edebilmek için muazzam çalışma ve gayretler gösterilmiştir. İmparatorluğun bütün vilayetlerinden evrakın kopyaları getirtilerek eksikler tamamlanmıştır. Aranan her evrakın kolaylıkla bulunabilmesini temin etmek üzere muhtelif kütükler tertip ve tanzim edilmiştir. (Sayfa: 189)
Elçilere Yapılan Muamele
Bir elçiye Türk topraklarına ayak basar basmaz istikbal eden vazifeli memur tarafından «Zat-ı Şahanenin Misafiri» ünvanı verilir. Elçiye bu şekilde muamele edilmesi, bunun bir Türk geleneği olmasından veya çok eski devirlerden kalma umumi bir misafirperverlikten ileri gelebileceği gibi, elçiye duyulan hürmetten yahut Sultan'ın kudret ve azametini göstermek arzusundan da doğabilir. Saiki ne olursa olsun, Türkiye'ye geldiği andan başlayarak bütün ikameti müddetince elçinin her türlü ihtiyacı-
nın Babıali tarafından karşılandığı yahut ona oldukça mühim bir nakdi tahsisat bağlandığı muhakkaktır. (...)
... İstanbul'a vusulünde vezir tarafından tebrik ve tazim edilen elçi daha sonra emrine verilen ve kendisine pek bayağıca dalkavukluklar yapan kalabalık bir Rum ve Ermeni gurubunun ziyaret, iltifat ve tabasbuslarına hedef olur. (Sayfa : 40)
Umumi Emniyet
İktidarın suistimâline, idarede görülen rüşvet ve diğer kusurlara rağmen Türkiye, tebaanın emniyetini vikaye etmek üzere alınan tedbirler ve zabıta bakımından numune ittihaz edilecek mükemmeliyettedir. Yankesicilik, ev soymak veya yol kesmek gibi hadiseler Türkiye'de meçhuldür. Harpte veya sulhta yollar hep ayni derecede ve evler kadar emniyetlidir. Bütün imparatorluğu tam bir emniyet içinde baştan başa dolaşmak daima kabildir. Bilhassa hareketli ve işlek olan yollarda pek çok sayıda insan gidip gelmesine rağmen çok az veya hemen hemen hiç hadise olmaması şayan-ı hayrettir. (Sayfa : 70)
Bununla beraber avamın suç işlemesini önleyen saik korkudan başka ve üstün bir saik olmak gerekir. Gerçekten bu kadar geniş ve baştan başa yollarla örtülmüş bir memlekette adam soymak veya öldürmek ve sonra da hiç bir beşeri teşkilatın bulup çıkaramayacağı ücra köşelere sığınmak çok kolaydır. Tanıdığım bir Fransızdan kıyafetini bile değiştirmeden tek başına yola koyulduğunu ve İran seferine gitmekte olan Türk ordusunun yanından geçerken
bile hiç bir sorgu ve suale maruz kalmadan, bir an. bile tevakkuf ettirilmeden rahatça seyahat edebildiğini bizzat işittim.
İstanbul'da hırsızlık çok nadirdir. Bunun sebebi, Türklerin hırsızlığı insan tabiatına layık olmayan aşağılık bir hareket saymaları olabileceği gibi pek de aşırı derecede sert olmayan kanunlardan korkmaları da olabilir. Sebebi ne olursa olsun, İstanbul'da Türklerin hırsızlık veya yankesicilik yaptıkları hemen hemen hiç vaki değildir. İstanbul'da güvenilemeyecek olanlar yalnız Bulgarlardır. Çoğu hilekâr ve dolandırıcıdır. Bunlara rağmen yine de İstanbul'da evlerin kapısını kapamaya hiç lüzum görmeden tam bir emniyet içinde yaşamak mümkün olmaktadır.
Rumların bazen büyük çapta hırsızlıklar yaptıkları vâkidir. Ama asıl maharetleri, zekaları kadar faal ve hareketli parmakları sayesinde yaptıkları küçük yankesiciliktedir. Damla damla göl olur diyerek, umumiyetle pek ehemmiyet verilmeyen, verilse de arayıp bulmak zahmetine değmeyen ufak tefek şeyleri çalmakla yetinirler. (Sayfa : 72)
Türkiye'de Kadın
Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını çevirir. Türkler küstah bir kadından bir çeşit tiksinti ile kaçarlar. Böyle bir' kadın onlarda sadece nefret uyandırır.
Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur. Böyle hiddetlendiği zaman kadının yanından çekilip gider. (Sayfa : 81)
Oyun ve Dans
Türkler oyun oynamayı çok istihkar ederler. Para kazanmak için oynayan bir adam, yani kumarbaz onların nazarında hırsızdan da adi bir mahluktur. O kadar ki Türkiye'de kumarbazdan daha aşağı bir mahlûk tasavvur edilmez. Oynanan oyunlar sırf eğlence maksadıyla oynanan dama ve satrançtan ibarettir. (Sayfa : 113)
*
**
Yüksek, hatta orta tabakaya mensup Türkler dansı kendileri için insanlık şeref ve haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidai taraflarına. hitap eden basit bir maharet telakki ederler. Eski Romalılar gibi Türkler de dans etmek için deli yalı ut sarhoş olmak gerektiğine kanidirler. (Sayfa : 114)
*
**
Türklerin nazarında bu tip maharetler sadece kadınlara yaraşır. Onlar da dansı boş vakitlerinde ve bir ev eğlencesi olarak yaparlar. İşittiğime göre haremlerin çoğunda kadınlar iplik eğirmek ve nakış yapmakla vakit geçiriyorlar. (Sayfa : 117)
Rumların Hususiyetleri
Bugünkü Rumlar eski Greklere benziyorlar. Kendilerinin kuracağı bir cumhuriyetin şan, şeref ve menfaatlerini müştereken müdafaa etmeğe, yahut
da kendi soylarından gelen bir kralın buyruğu altına girmeğe imkan vermeyecek kadar birbirlerine karşı sadakatsiz, entrikacı, mağrur, hilekâr ve intikamcıdırlar. Rumlar, ihtilaçlı mizaçlarının her an indifaya hazır taşkınlıklarını baskı altında tutacak, ihtiraslarının şiddetini yatıştıracak kadar sert ve içtimai faziletlere uymalarını temin etmek yerine itaati ve uslu durmalarını emredecek ölçüde sıkı bir yabancı idare altında bulunmadıkça sakin yaşayamayacak kadar endişeli ve rahatsız bir ruh yapısına sahiptirler. (Sayfa : 136)
*
**
Dini rütbeler dört Patriklik ve 120 metropolitlikten ibarettir. Sivil rütbeler de iki prenslik yani Eflak ve Buğdan Voyvodalığı ile oldukça mühim bir vazife olan Babıali Tercümanlığın (Drogman) dan ibarettir. Tercümanlığın başında daima bir Rum bulunur ve bütün harici işler onun elinden geçer. Türkler bu çeşit şerefleri Rumlardan almamaya itina ediyorlar. Bu da itibarlı olanların kötü yollara sapmadan bol ve emin kazançlar sağlamalarını temin etmektedir.
Rumların arasında yaşayıp, bu dini ve sivil rütbeleri elde etmek için başvurdukları girift entrikaları, bitip tükenmeyen desiseleri müşahede eden bir kimse kendini Peloponez Cumhuriyetlerinin en kötülerinden birinin hakiki bir numunesi karşısında sanır ve Rumların kendi imparatorları idaresinde iken, yani Konstantin'den Paleologların sonuncusuna kadarki devre boyunca yaptıkları bayağıca desiselerinin mükemmel bir tablosunu aynen bulduğuna şaşardı. (Sayfa : 137)
LETTRES Du MARECHAL DE
MOLTKE SUR L'ORİENT
Fr. ya çeviren: Alfred Marchant Paris, 1841.
Evli Kadın
... İtiraf etmeliyiz ki bizde bir genç kız nişanlılıktan evliliğe geçmekle bir derece daha itibardan düşer. Çünkü zenneperest erkeklerin aşıkane iltifatları pek tabii ki bütün ömür boyu süremez. Şarkta ise evlilik kadını yüceltir. Erkeğe tabi olmakla beraber ev içindeki hizmetçilerin, uşakların, kız ve erkek çocukların tek hakimi kadındır. (Sayfa : 36)
Kölelerin Durumu
.. . Şarktaki kölelik mevzubahis olduğu zaman hemen daima bir Türk kölesiyle Batı Hint adalarındaki zenci kölesi arasında mevcut olan muazzam fark unutulur. O kadar ki Şarktaki köleliğe bizim anladığımız manada kölelik demek bile yanlıştır. «Abd» köleden ziyade «hizmet eden» manasına gelir. Nitekim Allah'a hizmet eden manasına gelen Abd-Allah adında da bu açıkça görülüyor. Satın alınmış bir türk kölesi para ile çalıştırılan bir hizmetçiden daha rahat bir hayat yaşamaktadır. Zira köle bir mülkiyet, hem de pahalı bir mülkiyet olduğu için efendisi ona itina ile muamele eder. Fazla
iş yükleyerek ölümüne sebep olmaktan çekindiği gibi hastalandığı zaman da büyük ihtimam gösterirler. (...)
.. . Hasılı Türklerin adil, hayırhah ve müsamahakar oldukları inkar edilemez. (...)
... Türkiye'de kölelerin hürriyetsizliği, Prusya'da son yıllara kadar mevcut olan ve belli bir kültür seviyesiyle sıkı sıkıya ilgili olan (Glebae Adscripti) denilen kölelerin mevkiinden daha ağır değildir. Netice itibariyle kölelerin durumu toprağa bağlı kölelerin durumundan çok daha iyidir.
Bir Avrupa devleti Şarktaki bütün kölelerin kurtulmasını temin etse köleler buna pek memnun olmazlardı. Çocukluğundan beri efendisinin evine alınmış olan köle ailenin bir üyesi haline gelmiştir. Ailenin çocukları ile ev işlerini nasıl paylaşırsa yemekleri de öyle paylaşır.
... Köle sonunda hemen daima azad edilmekte ve hatta azadla birlikte kendisine hayatı boyunca faydalanabileceği bir varidat kaynağı bile bahşedilmektedir. (Sayfa : 37)
Türklerin Yabancılara Bakışı
... Türkler uzun zaman Avrupalı olarak yalnız serserileri tanıdılar. Bu sebepten Batılılar hakkında, Beyoğlu ve Galata'ya gelip zabıta yokluğundan bilistifade buraları arz-ı mev'udları haline getiren her çeşitten sayısız maceraperestler tarafından da devamlı olarak teyid edilen menfi bir kanaat edinmişlerdir. (...) (Sayfa : 381)
... Yabancıların Türkiye'ye akını o kadar bü-
yük ölçüdedir ki Sultan kendi hükümet merkezinde bile mutlak hakim olmaktan çıkmıştır. Avrupalılar yerli kanunlara tabi değildirler. Elçiliklerin himayesi altındadırlar. Adi suçlar işledikleri zaman bile cezalandırılamaz, sadece hapsedilebilirler. Ancak elçileri talep eder etmez tahliye edilirler. Aksi halde siyasi münasebetlerin kesilmesi, filo göndermek, bombardıman etmek gibi tehditlere maruz kalınır. Elçiliklerin adli teşkilatları olmadığı için suçlu sürgün edilmekle yetinilir. O da ilk fırsatta geri dönerek Türk makamlarının gözü önünde, meydan okurcasına serbestçe dolaşır durur. (... )
SOUVENİRS ANECDOTİQUES SUR LA TURQUİE (1820 - 1870)
Yazan: WANDA. Paris, 1884.
Türk Köylüsü
Türkiye'de kaldığım uzun seneler zarfında memleket içinde yaptığım sayısız seyahatler neticesinde şuna kani oldum ki Türk köylüsü doğuştan sahip olduğu liyakat ve zeka itibariyle Fransız veya Polonya köylüsünden çok üstündür. Türk köylüsündeki öğrenme iştiyakı onlardakinin çok fevkindedir. Hristiyan köylüleri arasında bulunduğu zaman Türk köylüsü, tabileri arasında bulunan bir asılzadeymiş gibi görünür. (...) (Sayfa : 60)
Halkın Gayretliliği
... Bir ay sonra Sultan Avrupa yakasında üç yüz bin, Asya tarafında da 200.000 kişilik bir orduyu teşkile muvaffak olmuştu. Atlar, silahlar, savaş malzemesi sanki kendiliğindenmiş gibi şaşılacak bir sür'atle temin edilmişti. Bu devirde Türkiye'nin askeri levazım teşkilatı ve tren nakliyesi imkanları olmadığı halde ordunun iaşe ve ibatesini gereği gibi temin etmekte hiçbir güçlüğe maruz kalınmamıştı. Hiçbir rapor, hiç bir talep ifa edilmeden kalmamış, kararlar sür'atle verilerek cevaplar vaktinde yetiştirilmişti. (...) (Sayfa : 63)
Hristiyan Tebaa
... Müslümanlarla Hristiyanlar çok iyi geçinmekte, hatta aralarında evlendikleri de çok sık görülen bir vakıadır.
... Hristiyanlar da, ya yaptıkları hizmetler karşılığında Padişah'ın bahşettiği bir imtiyaz olarak yahut da Müslümanlardan mürekkep olan eşraf heyetlerinin tensip ve tanzim ettikleri bir mazbata gereğince «Ağa» ve «Bey» ünvanlarını da alabilmektedirler. (Sayfa 108)
*
**
... Fethin şanlı devrinden beri uyanık ve faal bir ırk olan Türk ırkı, İmparatorluğun hakimi sıfatıyla idare prensibi olarak zabıta, dahili idare ve maliyede yalnız doğuştan Türk olanların çalıştırılması esasını benimsemiştir. Ordu ve hariciyede ise Türklerle birlikte mühtediler de çalıştırılmaktadır .
... Türkler, İmparatorluğun şeref ve tealisi için hayat ve zekalarını verenleri mükafatlandırdıkları gibi vazifelerini yapmayanları da cezalandırmaktan geri kalmazlar.
Türkler çok kere tavizler vermek zorunda kalan, hile ve desiseye müstenid diplomasiyi kendi fatihlik ve efendilik liyakatlerine yakıştırmazlar. Açıkça ve samimiyetle ortaya çıkmayı sever, fakat küçümsenmeye de asla razı olamazlar. Kökü çok eskilere uzanan bu hususiyetlerdir ki Halife Sultanların İmparatorluğunu şan ve kudretin zirvesine eriştirmiştir. (...) (Sayfa : 126)
Gizli Polis
Türkleri uykudan, daha doğrusu siyasi uyuşukluktan uyandıran Prens Mençikof'un sefirliği olmuştur. (...)
... Türkiye'nin gizli polis teşkilatı yoktu. (...)
... İngiliz elçisi Lord Redcliffe bu eksiği gidermeyi üzerine alarak, hükümet makinasının en zaruri çarklarından biri olan bu teşkilatı kurmaya çok çalıştı.
Teşkilatın müdürlük ve memuriyetleri için Müslüman Türkler arandı. Koskoca İstanbul'da bu işlerle uğraşmayı kabul eden kafi miktarda adam bulunamadı. Herkesin verdiği cevap aşağı yukarı şuydu: «Kur'an-ı Kerim ve karakterimizin doğruluğu bizim casusluk yapmamıza cevaz vermez. Biz kendi haremlerimizdeki hususi hayatımıza hürmet edilmesini istediğimiz gibi gavurların da hususi hayatlarına hürmet ederiz. Kendi evlerinin dört duvarı arasında istediklerini konuşabilir, İslama hatta Halife'ye hücum edebilirler. Ama silahları sopadan ibaret de olsa evlerinin eşiğini aşıp müesses nizama karşı gelmeye kalkarlarsa o zaman nizamı tesis vazifemizi ifadan geri kalmayız.» (...)
.. . Bu şahsın çekilmesinden sonra, Türkler yerine geçmeyi kabul etmedikleri için gizli polis teşkilatı uzun müddet başsız kalmıştır. (Sayfa : 151)
Türklerdeki Yabancı Nefretinin Asılsızlığı
İslam Peygamberi, düşmanın mukavemeti kırılıncaya kadar hiç merhamet gözetmeden savaşa de-
vam etmeyi telkin ve kendisi de bizzat tatbik etmiştir. Ancak düşman aman deyince de kılıcı kına sokmayı emretmiştir. Teslim olmuş halkları, mazinin intikamını almaya tevessül etmeden, alçaltıcı hakaret, ve lüzumsuz cebirlerle tahrik ve taciz etmeden sulh içinde yaşamak ve himaye etmek lazımdır.
Fethedilen bir bölgenin halkı Devletin müdafaa ve muhafazası için gerekli ve mümkün olanı yapacak, vergisini ödeyecek ve böylece zararlı ve düşman olacak yerde faydalı ve dost olacaktır.
Kur'an-ı Kerim'in hükmü böyledir. Bu hükümler yanlış tefsir edilerek din maskesi altında birçok cinayet ve suiistimaller yapılmıştır. Ama şunu tekrar etmek isterim ki başka dinden olanları küçümseme ve onlara husumet duymak ne hüküm olarak Kur'an-ı Kerim'de vardır, ne de fiilen, Yahudi ve hatta bir dereceye kadar Hristiyan memleketlerinde olduğu gibi bir tatbikat imkanı bulabilmiştir. (...) (Sayfa : 279)
*
**
Bu nefret ve küçümseme batı diplomasisinin Türkiye ve Türkler üzerinde yaptığı ve imparatorluğun gelişmekte olduğu kudret ve azamet devirlerinde Avrupa'nın uğradığı mağlubiyetlerin bir çeşit intikamı gibi telakki edebileceğimiz baskısından doğmaktadır.
... Arkasından da bu zengin ve güzel memleketin üzerine yırtıcı hayvanlar gibi çullanan istismarcı iş adamları sökün ettiler. Yanlış olarak taassuba isnad edilen düşmanlık duygularının uyanmasına başlıca sebep bunlardır. Zira küstahça iddia ve. teşebbüslerinin muvaffakiyetini temin etmek için hi-
le, desise ve küstahlıktan başka bir silah kullanmadılar. Davaları haklı veya haksız olsun, diplomasi de bir çeşit ihtiyat kuvveti olarak daima onlara yardıma hazır bir vaziyette idi. Yabancı, işleri ne kadar hileli olursa olsun davasını daima kazanıyor, buna mukabil Türk her zaman ve haksızcasına kaybediyordu. Güttüğü davalarda da parasından, hürriyetinden, sıhhatından ve hatta bazen canından bile oluyordu. Çünkü Babıali yabancılara inkıyad ediyor, ve haklıyı müdafaa etmek için kaldırılması veya hafifletilmesi gereken dış baskıya mukavemete cesaret edemiyordu. (Sayfa : 282)
*
**
...Konsolosluk memurlarının, pasaportlar üzerinden aldıkları resimlerle konsolosluğa bağlı diğer gelirlerden başka bir gelir veya maaşları yoktur. Ama bu yollarla elde ettikleri gelirler konsolosluk masraflarını, milli bayraklarını asmak için yükselttikleri gönder masraflarını ve Türklere ait olan ve olması gereken her türlü işe müdahale hak ve imtiyazını kendilerine bahşeden gerçek bir tılsım mahiyetindeki kasketlerinin yaldızlı şeritlerini almak için yaptıkları harcamaları karşılamaya yetiyordu.
Memleketi Müslüman makamlar idare ediyor,. hıristiyan konsolosluklar da istedikleri gibi istismar ediyorlardı.
Bir konsolosluk memuru bir Avrupa ticarethanesi tarafından Türkiye'de buğday veya başka bir mahsul satın almakla görevlendirildiği zaman, yanına kavası da alıp ata binerek mustahsilin yanına gider ve ona kendi arzu ettiği fiyatı, Padişah'la İngiltere kraliçesinin kararlaştırdıkları tarife fiyatı di-
ye yutturmaya çalışır. Hemen pey akçesini tediye eder ve daima Müslümanlardan mürekkep olan maiyyetini de mukavele şahidi tutardı. Satıcı, konsolos memurunun başına açması muhtemel belalardan korkarak her şeye rıza gösterir. Böylece Konsolosluk, malını en uygun şartlarda mübayaa etmiş olur.
Limanda hamulesini bekleyen bir gemiyi yüklemek icap ettiği zaman konsolos yükü taşımak üzere araba, at ve develer celbettirir, iş bittikten sonra da kendi keyfince ücret öderdi. Bu ticari muameleler konsolosluklara büyük gelirler temin etmekte, buna karşılık memleket ahalisi için sayısız sıkıntı, ıztırab ve kayıplara yol açmaktaydı. Hiçbir Müslüman memur da, mevkiinden olmak hatta bazen daha büyük cezalara çarpılmak korkusuyla, bu muamelelere müdahale etmeye ve kendi vatandaşlarını korumaya cesaret edemiyordu. Zira elçiliklerin kendi memurlarını korumak için ellerinden geleni yapmaktan çekinmeyeceklerini biliyorlardı. Lord Redcliffe bu suiistimalleri inkar etmiyordu. Bunları haksız buluyor, hatta takbih ediyordu. Ama barbar ve fanatik Türklere hak verilebileceğini, medeni Avrupa'nın iradesine karşı gelmelerine müsaade edilebileceğini de kabul edemiyordu! Onlar yabancı temsilcileri inkıyad ve ittiba etmeliydiler!
Konsoloslar kendi tebaa veya mahmii olup Türk makamları tarafından suç üstü yakalanarak tevkifine karar verilmiş olan hırsız ve eşkıyayı serbest bırakır, buna mukabil suçsuzları hapsederler.
İşlerini aksatan veya itibarlarının sarsılmasına sebep olan Türk memurlarını, Elçiliklerinin nüfuzundan istifade ederek yerlerinden attırıyorlardı. Kısacası memleketi tağşiş etmek kendi haklarıymış gibi
davranıyorlardı. Konsolosların himayesi altında bulunanlar, Avrupa'nın dört bucağından kalkıp servet elde etmek üzere Türkiye'ye gelmiş bir yığın maceracıdan ibaretti. Ortaçağ simyacılarından daha zeki ve becerikli olan bu maceracılar hakiki felsefi taşı (*) nihayet Türkiye'de keşfetmiş bulunuyorlardı. Sırtını kuvvete dayamış bulunan bu haris ve kaygısız adamlar, Türk saffet, mahçubiyet ve tevekkülünü işletilmesi gereken zengin bir maden ocağı telakki ediyorlardı. (Sayfa : 284)
... Avrupalıların, Tanzimat'ın ilk yıllarında da sık sık belirmekte devam eden bu hareket tarzları Türklerde, kendilerine karşı sadece haksızlıkları ile tezahür eden bir medeniyete itimad ve sempati duygularının uyanmasına imkan veremezdi. Türklerin Avrupa'ya kin ve husumetlerinin hakiki sebebi de dini taassuptan çok bu noktada aranmalıdır. (Sayfa : 295)
(*) Bitip tükenmez bir istismar hazinesi manasında
NOUVELLE GEOGRAPHİE UNİVERSELLE, La Terre et Les Hommes
Yazan: Elisée RECLUS - 1884 Cilt IX, Küçük Asya.
Anadolu Türklerinin Irki Hususiyetleri
Hakiki Türkler, yani Türkmen soyundan gelen ve İslâmiyeti kabul ederek yerleşik hayata geçmiş bulunan Türkler kendilerini Avrupa Türkiyesinden çok Anadolu'da rahat hissetmektedirler. Türklerin ciltleri esmer, gözleri siyah, saçları koyu renkli, elmacık kemikleri hafifçe çıkık, fiziki yapıları çok kuvvetli fakat sakin ve temkinli olup giydikleri elbiselerin çok geniş olması sebebiyle yürüyüş ve hareketleri ağır ve ciddidir. İranlılarda görülen şıklık ve çabukluğa Türklerde rastlanmaz. Türkler arasında zayıf ve hastalıklılara nadiren rastlanır. Kanaatkar ve sade bir hayat sürmek onları böyle sıhhatli tutmaktadır. Başlarının arka tarafı yassıdır. Bunun da sebebi beşikte yatırılma tarzıdır. Rum, Bulgar, Arnavut vs. gibi birçok yabancının bulunduğu Avrupa yakasına nisbetle daha çok kendi yurtları saydıkları Anadolu yakasında bulunan Osmanlılarda da ayni hususiyetleri müşahede ederiz. İktidarı elde tutmanın karakterini bozamadığı, baskının alçaltmaya muktedir olamadığı Türk, hususiyetlerinin heyeti umumiyesi itibariyle en hoşa giden insan tiple-
rinden biridir. Hiçbir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli ve doğru sözlüdür. Hatta bu sebepten komşuları olan Rumlar, Suriyeliler, İranlılar onlara acır ve alay ederler. Yakınlarına çok bağlı olan Türk, elinde bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiçbir şey talep etmez. Ne denirse densin bahşiş te Şark'ta kalabalık ve kozmopolit bazı şehirler dışında Avrupa'dakinden çok daha azdır. En şüpheli ve kuruntuları da dahil hiçbir seyyah var mıdır ki Türk köylülerinin samimî ve hasbî kabulüne mazhar olmuş bulunmasın. Yabancı görünür görünmez, onu kabul etmek mevkiinde olan aile reisi derhal yanına gelerek nazikâne ve mütebessim bir eda ile selâmlar, atından inmesine yardım eder, evin şeref köşesine koyduğu en kıymetli halıya oturtur ve hizmet edebilmiş olmanın huzur ve şevki içinde yemeğini hazırlamaya başlar. Hürmetkar fakat kendi kendine saygı duyan, şahsiyet sahibi bir adam olarak asilâne hareket eden Türk, mutlak bir müsamaha duygusu içinde, bazı sorular sorarak İranlının yaptığı gibi dini münakaşalara girmekten içtinap eder. Kendi imanı ona yetmekte, misafirinin manevi sırları üzerinde tahkikat yapmayı da edep dışı telakki etmektedir.
Türk, aile içinde adil ve müşfiktir. Kur'an-ı Kerim'in müsaade etmesine ve paşaların da bu müsaadeyi kullanmalarına rağmen Asya Osmanlıları arasında taaddüdü zevcat taammüm etmemiştir. O kadar ki taaddüdü zevcata hiç rastlanmayan Foça gibi şehirler eksik değildir. Vakıa Türklerin köylerde ve bazı sınai şehirlerde işgücünü arttırmak maksadıyla ikinci def'a evlendikleri de görülmektedir. Ama karısının sayısı bir veya birden fazla da olsa, Türk umumiyetle aile ve izdivaç bağlarına Avrupa-
lılardan çok daha hürmetkardır. öteden beri söylene gelenlere rağmen Osmanlı Müslümanları arasında kadının mevkii Avrupa Hristiyanlarındakinden daha düşük değildir. Evin içinde mutlak hakim olan kadın daima müşfik ve mültefit bir muamele görmektedir. Çocuklar pek küçük yaşta da olsalar hukuken büyüklerle eşit sayılır ve yaşlarından beklenmeyen bir ciddiyetle büyüklerin konuşmalarına katılırlar. Ama oyun saati gelince de koşmak, sıçramak ve çeşitli oyunlar oynamakta Avrupa çocuklarından hiç de geri kalmazlar. Türklerdeki fıtri iyilik tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil etmekte ; ve mesela birçok bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme izni verilmektedir. Bir çınar dalına yahut evin damına tünemiş leyleğin yuvası da mes'ud bir aile manzarası arz etmektedir. Türklerle Rumların karışık olarak bulundukları köylerde bir evin hangi tarafa ait olduğunu anlamak için eve girmeye lüzum yoktur; Leyleğin damına yuva yaptığı ev Türk evidir. (Sayfa : 543)
Türk Halkının Çektiği Müşkilat
Devlet memurlarının büyük çoğunluğunun da mensup olduğu hakim ırkı teşkil etmelerine rağmen Türkler İmparatorluğun diğer unsurlarından daha az sefalet çekmiyorlar. Üstelik elçiliklerde de onları müdafaa edecek kimse yoktur. Vergi mukataası umumiyetle Ermenilere verilmektedir. Bu suretle memleketin en ağır zulüm ve baskı gurubu haline gelen bu Ermeniler, sayısız mükellefiyetler altında inleyen fakir Osmanlıları daha da güç duruma dü-
sürmüşlerdir. Köylüler, köylerinden geçen memur ve askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıksız olarak temine mecburdurlar. Bu mecburiyet intizamlı bir soygun haline gelmekte ve köylüleri daha da fakirleştirmektedir.
Bu sebepten memur veya askerlerin geleceğine dair şayialar ortaya atılınca, köylüler evlerini terk ederek ormana, yahut dağdaki mağaralarına kaçmaktadırlar. Padişah, İmparatorluk halkları arasındaki muvazeneyi kendi ırkı aleyhine değiştirmek istiyormuşçasına askerlik yükünü yalnız Türklere yüklemektedir. Aile bağları bu kadar kuvvetli olan bir halk bu kan vergisini pek iyi karşılamamaktadır. Fetih devirlerinde Türkler aile ve cemaat halinde yer değiştirirler; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar, hemşireler savaş meydanlarına kadar muhariplerle birlikte gelirlerdi. Bu suretle galibiyet veya mağlubiyeti hepsi ayni ölçüde paylaşırdı.
Şimdi ise askerlik gençleri, Batı Avrupa'da olduğu gibi birkaç ay veya sene için değil, daha uzun bir zaman için hatta ekseriya bütün hayatı süresince ailelerinden ayırmaktadır. Askere çağrılan gençler, zeybek bile olsalar, bu çağrıyı eskisi gibi ziyafet ve eğlencelerle kutlamıyorlar. Askere götürmek üzere jandarmalar geldikleri zaman hemen hepsi iki veya üç, senelik evli olan bu asker namzedleri geride ana ve babalarından başka kan ve çocuklarını da bırakmak zorunda kalıyorlar. Böylece bütün aile bağlan birden kesilmiş oluyor. İşte bu sebepten ruhî salabet ve metanetleri ne kadar yüksek olursa olsun, askere kaçınılmaz bir kader hükmüne uyarcasına giderler.
İzmir demiryolu hattının girebildiği Batı Ana-
dolu bölgelerinde askere götürülenler kalabalık guruplar halinde trenle nakledilirler. Tren her istasyonda durarak asker almakta ve böylece kalabalıklaşan bir hamule ile yoluna devam etmektedir. Anne, zevce ve hemşirelerden müteşekkil kalabalıklar son bir sarılma, son bir el sıkışma için tren kapısında bekleşirler.
Tren, hıçkırıklar ve göz yaşları arasında hareket ettiği zaman bu mahzun insanlar ellerindeki çiçek ve zeytin dallarını uzatmaya çalıştıkları sevgililerinin gittikçe silikleşen yüzlerini son bir kere daha görebilmek için trenle birlikte ümitsizce koşar dururlar.
Daimi tehdidi altında bulundukları askerlik yükü ile ezilmiş bulunan Türkler, durumlarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramayan tevekkülleri yüzünden çok daha girgin ve işgüzar bir kavmin rekabetinden doğan büyük bir tehlike karşısında bulunuyorlar. Bu kavim Rum halkıdır. Türkler, izlerini Girit ve Sakızda müşahede edilen tenkil savaşlarının intikamını muslihane görünüşlü ticari muamele ve münasebetlerle almaya çalışan Rumlara karşı mücadele edemiyorlar. Çünkü Türkler mücadelede eşit imkanlara sahip değildirler. Büyük çoğunluğu ana dilinden başka dil bilmez. Halbuki Rumlar birkaç dil bilir. Türkler çok kere mahir ve hilekâr düşmanları karşısında cehalet ve saffet içindedirler. Türk asla tembel değildir, ama aceleciliği de sevmez. «Acelecilik şeytani, sabır rahmanidir.» derler. Türk, keyif dediği ve ne istemek ne de düşünmek zahmetine girmeden bir bitki âsudeliği ile yarı uyur vaziyette geçirdiği dinlenme saatini asla feda etmez.
Ama rakibi daima uyanık ve azimli bir halde, dinlenme saatlerini bile harcamaz.
Meziyetleri bile Türkün aleyhine neticelere müncer olmaktadır: Namuslu, sözüne sadık olan Türk borcundan kurtulmak için hayatının sonuna kadar çalışmaktan kaçınmamakta, bu sebepten tüccar da hayatı boyunca onu istismar etmesine yarayacak vadeli ve büyük yekûnlara baliğ olan borçlar vererek bu namuskârlığından istifadeyi ihmal etmemektedir. Anadolu'da ticaret prensibi şudur: «Servetini kaybetmek istemiyorsan Hristiyana sahip olduğu malın onda birinden fazla borç verme. Ama bir Müslümana vereceksen korkmadan on mislini de verebilirsin.» Bu suretle güçlük çekmeden borçlanan Türkün kendine ait bir şeyi çoktur. Çalışma mahsulünün tamamını mukrize verir. Halıları, erzakı, hayvanları, hatta toprağı sıra ile yabancıların eline geçmektedir. Nitekim, saraçlık ve dokumacılık hariç hemen hemen bütün mahalli sanayi kolları yabancıların eline geçmiştir. Deniz Ticaretiyle sanayiden kovulmuş olan Türk bu suretle kıyı bölgelerinden yavaş yavaş içerilere sürülmüştür. Böylece tekrar eski zamanların göçebe hayatına itilmiş bulunan Türke, bir çeşit kendi toprağında ücretli amele vaziyeti ifade eden ziraatten başka bir faaliyet sahası bırakılmamıştır. Çok geçmeden bundan da mahrum edilerek kervancılık ve hayvancılıkla yetinmek zorunda kalacaktır.
Turan Irkı
İnsanlığın büyük laboratuvarında hiçbir şey
kaybolmaz. Bütün ırkların hususiyetlerine ait kalıntılara Küçük Asya'da ve onun Avrupa medeniyeti üzerinde icra ettiği tesirlerde rastlamak kabildir. Turanî denilen ve Arîlere mensup milletlerden aşağı farz edilen kuzeyli kavimler medeniyetin yaratılmasında diğer ırklardan daha az yaratıcı olmamışlardır. Demir ve diğer madenleri işlemeği diğer milletlere öğreten onlardır. Ehil hayvanların büyük çoğunluğunu da onlara borçluyuz. Zoologların ehil hayvanların menşeini aradıkları yerler Turanîlerin en eski vatanlarıdır. Köpeğin, öküzün, koyun, keçi ve domuzun, hatta belki de devenin ilk vahşi atalarının yaşadıkları yerler Dicle ve Fırat Vadisi, Ararat etekleri, İran ve Kafkas yaylalarıdır. Atın en eski iki cinsinden biri «Aryen» ise, diğeri de «Mongol» yahut "Turanî"dir. Ekilen nebatların büyük çoğunluğu, zeytin, erik, badem, üzüm ve belki de şeftalinin, keten, bakla, nohut, buğday, arpa ve yulafın kaynakları çok muhtemelen Orta Asyadır. Eğer durum gerçekten böyle ise muasır insanın'. menşeinin Orta Asya'da olduğu iddiası haklı değil midir? (Sayfa: 8)
LE DROİT DU CROİSSANT adlı Kitabında Hans BARTH'ın naklettiği muhtelif müşahedeler. Paris 1898
Ermeni Meselesinin İçyüzü
Ermeni meselesi Avrupa tarafından ortaya konmadan önce mevcut değildi. Son yıllarda bile, büyük katliamlar ortaya çıkıncaya kadar Ermeni halkının büyük çoğunluğu Türk idaresinden kurtulmak gibi bir arzuya sahip değildir. (Sayfa: 5)
Dr. LEPSİUS
23 Aralık 1893 te, yani henüz sükunetin hüküm sürdüğü bir devirde, Ermenistan'da misyonerlik yapmış olan Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin'in Boston Misyonerlik Teşkilatı yayın organı olan «Congregotionalist» mecmuasında neşrettiği ve bir ihtar mahiyeti taşıyan makalesinden bazı pasajları okuyalım. Namuslu bir adam olan yazar, bize doğacak hadiseleri haber veren şu başlığı koymaktadır: «Ermenistan'da tehlikeli bir kaynaşma.»
Türk İmparatorluğunun bazı yerlerindeki hıristiyan halkla birlikte misyonerlik faaliyeti de Ermeni ihtilalci teşkilatının propagandasından şikayetçidir. Bu, tam şarkkârî bir sahtekarlık, desise ve kurnazlıkla idare edilen gizli bir cemiyettir. Adı «Hınçak»tır. Ateşli ve kurnaz bir Ermeni ihtilalcisi bana, yabancı bir devletin Küçük Asya'ya girerek memleketi kolaylıkla ele geçirebilmesini kuvvetle ümit ettiğini söyledi. Bunun nasıl mümkün olacağı-
nı sorduğum zaman şu cevabı verdi: «Hınçak komiteleri teşkilatı bütün memlekete yayılmıştır. Türklerle Kürtleri öldürmek, evlerini yakmak ve sonra da dağa çekilmek için fırsat beklemektedirler. Buna kızarak Müslümanlar da Ermenilere saldıracak ve neticede öyle bir vahşî katliam başlayacak ki İnsanlık ve Hristiyan medeniyeti adına hareket eden bir yabancı devlet memleketi işgal edebilecektir.>> Bu projeyi çok canavarca bulduğumu söylediğim zaman sükunetle şu cevabı verdi: «Bu, size böyle görünebilir. Ama biz Ermeniler istiklalimizi ele geçirmek azim ve kararındayız. Avrupa nasıl Balkanlardaki tedhişlerden merhamete gelerek Bulgaristan'a istiklali verdiyse, aynı şekilde bizim çığlıklarımıza, boğazlanan milyonlarca kadın ve çocuklarımızın kanlarından yükselen çığlıklarımıza da kulak verecektir!»
Ona böyle bir projenin «Ermeni» adını bütün medeni dünyanın nazarında kirleteceğini anlatmaya uğraştım durdum. Şu cevabı vermekle iktifa etti: «Ümitsiziz, bunu yapacağız». Ama halkınız yabancı himayesi istemiyor, bütün kusurlarıyla birlikte Türkiye'yi tercih ediyor. Nitekim Ermenilerin Türk hududu dışında göç edebileceği geniş ve müsait yerler mevcut olduğu halde asırlardan beri göç etmediği bir vakıa değil midir? Eğer halkınız başka bir devleti tercih etseydi bugün Türkiye'de bir tek Ermeni ailesi kalmazdı, dedim. Buna karşılık da «Doğrudur, ve zaten bu derece düşüncesiz hareket ettiği içindir ki aptallığının cezasına da katlanacaktır» cevabını verdi.
Aynı düşüncede olan daha birçok Ermeni ile konuştum. Hiçbiri de ihtilal cemiyetine mensup oldu-
ğunu itiraf etmedi. Ama yangın ve cinayetler tertibi ile uğraşan bir cemiyet için bu sır vermeme kadar tabii bir şey olamazdı. Türkiye'de bu ihtilal komitesinin gayesi Türkleri misyonerlere ve Protestan Ermenilere karşı kışkırtmaktır. Merzifon hadiselerinin mes'ulü bu komitedir. Üyelerinin hepsi de zalim. merhametsiz ve alçak insanlardır. Bizzat kendi öz soydaşlarının başına bela olmakta, soymakta, ölümle tehdit ve ekseriya da fiilen öldürmektedirler.
Benim burada yazdıklarım Hınçak Komitesinin planladığı tedhişlerden sadece bir kaçından ibarettir. Amerikalı ve yabancı bütün misyonerlerle Protestan Ermeniler bu komitenin şenaat ve melanetini anlatmalıdırlar. Ermenilerin samimi dostu olarak bu korkunç hareketi tasvip etmediğimizi açıkça belirtmeliyiz. Birçok Ermeninin yanlış bir vatanperverlik hissiyle yahut da komitenin hakiki gayesini bilmediği için komite ile işbirliği yapmasına rağmen, kilise ve okulların irşad faaliyetlerinin mukadder olarak harabiyetine müncer olacak bir harekete gösterilecek her türlü müsamahaya karşı sesimizi yükseltmeliyiz. Bütün misyonerler Hınçak komitesinin üyeleri ile temas etmekten yahut da onların işine yarayacak münasebetler kurmaktan kat'iyyen kaçınmalıdırlar. (Sayfa: 30)
Lexington. 28 Aralık 1893.
Cyrus HAMLİN
Bir Ermeni Vesikası
İhtilal komitesinin taraftarlarıyla birlikte silahlı bir ayaklanma yapmak üzere bulunduğunu biz
uyuyan diplomasiden değil, bir Ermeni ihtilal organı olan «Haik»in 1 - Eylül - 1898 tarihli nüshasından öğreniyoruz.
Sözde «Ermenistan faciaları!»nın ortaya çıkmasından üç hafta evvel ayni gazete şöyle yazıyordu: «Karışıklıklar önce İstanbul'da başlayacak ve Ermeniler korkmadan silaha sarılacaklardır. Galeyana gelmiş kalabalık esasen korku nedir bilmez. Memleket içinden gelmiş Ermenilerden müteşekkil olan bu kalabalığın hiddet ve nefreti Türk hükümetine karşı infilak ettirildiği zaman doğacak hadiseler muazzam olacaktır. Jandarma asayişi temine muvaffak olamayacak ve ordunun müdahalesi zarureti doğacaktır. Bu da Ermenilerin ümitsiz bir mücadeleye mecburi olarak sürüklenmelerini ifade edecektir.»
«Mücadele uzun sürecek ve muhtemelen İstanbul'un büyük devletler tarafından işgali ile sona erecektir. Taşradaki hareket tarzı başka türlü olacaktır. Ermeniler İstanbul'da bizzat taarruza kalkışacaklar, buna mukabil taşrada müdafaada kalacaklardır. Bunun da sebepleri şunlardır: Bir kere İstanbul Avrupa'nın gözü önündedir, binaenaleyh Türkler, Ermenileri toptan katı ve imha edemezler. Şehirde büyük bir ecnebi kolonisi bulunduğu için Büyük devletler işe karışacaklardır. Taşrada vaziyet başkadır, orada Türkler Avrupa müdahalesi endişesi duymadan Ermenileri imha edebilirler.»
«Buna rağmen Ermeniler taşrada da silahlı ve hazır vaziyette bulunmalıdırlar (...) Çok yakında patlak verecek olan bu isyanda pek çok sayıda Ermeni ve bir o kadar da Türk ölecektir. İstanbul'da karışıklıkların hiç eksilmemesi, taşrada seller gibi
kanlar akması Avrupa'yı eninde sonunda müdahaleye mecbur edecektir.»
Avrupa'nın kendi haklarına riayet edeceği faraziyesinden hareket eden «Haik» gazetesine göre bu kanlı ve tahrikçi politikanın neticesi Türkiye'nin taksimi ile birlikte Ermenilerin de istiklali elde etmeleri olacaktır.
«Bugün Ermenistan'ın kaderini ellerinde tutan İstanbul Ermenileridir. Bunların ilk vazifesi Avrupa'nın dikkatini üzerimize çekmek ve bizi Barbar tahakkümünden kurtarmaktır (!) . (...) Hadiselerin şaşmaz mantığı milletimize artık ölümle hürriyet arasında seçim yapmak gibi mukaddes bir vazife yüklemektedir.» (Sayfa: 33)
**
*
Türkiye'de sızı aldatan birine mi rastladınız, biliniz ki bu muhakkak bir Ermenidir. Memleketin hususiyetlerine iyice vakıf olan Eskişehirli büyük bir patiska imalatçısı bana tecrübelerinin kendisine şunu öğrettiğini söyledi:
«Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele yapmaya lüzum görmem, sözü kafidir. Ama bir Rum veya başka bir Hristiyanla iş yapacaksam yazılı bir mukavele yaparım. Bu şarttır. Ermenilere gelince, onlarla yazılı da olsa hiçbir mukavele yapmam. Zira hiçbir mukavele onların yalan ve hilelerine karşı kafi bir garanti sağlamaz.»
Vasat bir Ermeninin tek gayesi, İstanbul'da otursun veya iş icabı gelmiş olsun yahut ta Anadolu'da bir dükkanı veya ham bulunsun, daima para kazanmaktır; bunun dışında bir gaye tanımaz.
Para kazanmak için son derece kanaatkar ve
muktesidâne yaşar. Para için genç karısını Van yahut Bitlis'te bırakıp yıllarca gurbette dolaşır durur. Para uğrunda yalan ve hileden asla çekinmez. Alenen hırsızlık etmez, ama her türlü hileyi de tabiî telakki eder. Bu doymak bilmez para hırsının emrinde Ermeninin doğuştan kurnazlığı, muazzam inatçılığı ve riyakarlığı vardır. Yekvücud bir kitle teşkil eden hemcinslerinin sıkı işbirliği sayesinde Ermeninin bu hususiyetleri daima başarıya götürür. Ermeniler bulundukları yerde zift gibi birbirlerine sıkı sıkıya yapışırlar. Mesela büyük bir evde Ermeni hizmetçilerin yanında Rum yahut Giritli hizmetçiler bulundurmaya imkan yoktur. Ermeni hizmetçi Rum, Bulgar yahut Giritli şerikini kollayacak, dedikodular çıkaracak ve onu kapı dışarı ettirip yerine başka bir Ermeniyi aldırıncaya kadar iftiralarına devam edecektir. Yalnız başka bir Ermeni derken bir noktayı tavzih etmek lazımdır. Ermeni yalnız kendi mezhebinden olanı kendinden sayar. Katolik, Ortodoks ve Protestan Ermeniler birbirlerinden nefret ederler. O kadar ki, Ankaralı Katolik bir Ermeniye milliyetini sorarsanız Katolik'im diye cevap verir. Ermenilerde dini kanaat ihtilafı milliyet hissini bastırmaktadır. Ama maatteessüf hiçbir mezhebin Ermeninin ahlakı üzerinde müsbet bir tesiri olmamıştır. Katolik veya Protestan bir Ermeni Ortodoks bir Ermeniden daha namuslu değildir. Türk köylüsü ve kasabalısı bu hasmı karşısında müdafaasızdır. Ermeninin kudret kaynağını teşkil eden para hırsı Türklerde yoktur. Anadolu köylüsü tembel bilinmektedir. Ama zannedildiği kadar tembel değildir. Tarlasını ecdadından gördüğü gibi sürer, ama zengin olmak için lüzumundan fazla çırpınmayı aklımı.
getirmez. Hayatını kazanmak için gereği kadar çalışır; ama kahvesini ve nargilesini içerek yaşamanın tadını da çıkarmak ister. Para yığmak için hummalı bir şekilde çırpınmayı manasız ve gülünç bulur. İşte Türkün iktisadi zaafı ile birlikte ahlak kudretini yaratan bu hayat telakkisidir. Bu iki halk arasındaki farkı iyice anlamak için sıra ile bir Türk ve bir de Ermeni hanını gidip görmek lâzımdır. Türke ait hana sakin ve nazik bir şekilde kabul edilirsiniz. Mefruşatı sade olan küçücük odalar tertemizdir. Yatak takımları ve yastıklar pek lüks ve yumuşak değildir, ama temizdir. Koşu hayvanları aşağı yukarı insanlar kadar bakımlıdır. Atlar tımar edildikten sonra ağıla sokulur. Verilmesi mukarrer yulaftan bir dane bile eksiltmeyeceklerine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Eğer Avrupalı bir seyyah Türkiye'de mutad olmayan bazı isteklerde bulunursa, hancı onu memnun etmek için büyük bir tehalük göstermeyecek, aksine bu müşkülpesent yabancıya karşı homurdanacaktır. Türk, bu şekilde davranırken haklı olarak şu prensipten hareket etmektedir: Yabancı bir memlekete seyahat eden bir kimse o memleketin adetlerine uymak zorundadır. Odaların geceliği ile atlara verilecek yemin fiyatları üzerinde pazarlık ve münakaşa etmeye lüzum yoktur. Her şey ertesi günü, belki arzu ve temenni edildiği gibi olmaz, ama sakin ve münasip bir şekilde halledilir. İşte bir Türk hanının hususiyetleri bunlardır.
Sayıları maalesef pek çok olan Ermeni hanlarında durum tamamen değişiktir. Yolcu gelir gelmez iki garson atını almak üzere derhal yanına giderler. Atının bahçe kapısına bağlanmadan önce bi-
raz dinlendirilerek tımar edileceğini vaadederler. Hancı mültefit ve okşayıcı tavırlarla kendisini memnun etmek için elinden geleni yapacağını söyleyerek yolcunun gönlünü fethetmeye çalışır. Tahsis ettiği odada, içinde eşya namına yırtık bir halı, kırık bir ayna ve bir de duvara asılı berbat tablodan başka bir şey bulunmayan bir odadır. Yolcu kendisine yapılan hizmet teklif ve iltifatlarından yakasını kolay kolay kurtaramaz. Yolcu ve uşağı kafi derecede uyanıklık ve alaka göstermezlerse, atına verilecek yiyecek yarıya indirilir, yahut önce tamamı veriliyormuş gibi gösterilerek arkasından büyük bir kısmı geri alınır. Odanın, tavlanın, hayvanlara verilecek yemin fiyatını hana gelir gelmez sorup öğrenerek hancının aşırı taleplerde bulunmasını baştan önlemeyen yolcunun vay haline! Ertesi gün İsviçre'nin büyük bir otelinden ancak birkaç kuruş daha ucuz sayılabilecek bir tarife üzerinden yapılmış oldukça kabarık bir hesapla karşılaşacaktır.
Anadolu'nun pek çok köyünde rastlanan Ermeni bakkalları hancılardan daha beterdirler. Türk köylüsü ne kadar kanaatkar olursa olsun, büsbütün parasız değilse, kahve, şeker ve tütün gibi bazı şeyleri satın almaktan vazgeçemez. Bunları, kapkacak v.s.yi de satın aldıkları Ermeni bakkalından temin ederler. Ancak Anadolu köylüsünde para pek bulunmaz. Binaenaleyh ya ayni tediyede bulunur. yahut ta veresiye alır, ve böylece her iki halde de iktisaden Ermeninin tabii haline gelmiş olur. Zira ayni tediyede bulunduğu takdirde Ermeni, köylünün malını işine geldiği gibi düşük fiyattan alır. Veresiye aldığı zaman da köylü mahsulünü yine aynı ,şekilde son derece düşük fiyatla Ermeniye satmayı
taahhüd etmek zorundadır. Bu işin başlangıcıdır. Bir taraftan köylü fakirleşirken, diğer taraftan bakkal zenginleşir. Neticede zenginleşme epeyce ilerleyince, bakkal yakın bir büyük şehre nakleder işini. Yerini de hemen başka bir Ermeni alır. Nüfusu 10.000 den fazla olan Ankara, Sivrihisar, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar gibi şehirlerde toptan ticaret ve binnetice kudret hemen hemen tamamen Ermenilerin elindedir.
Uzun zamandan beri Ermenilere yapıldığı iddiasıyla şikayete mevzu olan baskı da Türkleri istismar eden Ermenilere karşı köylerde seyyar satıcılığın men edilmesi gibi son derece makul bazı idari tedbirler alınarak bu istismarın önlenmesinden ibarettir. (Sayfa: 62 - 63)
KÖRTE (Les Arméniens en Anatolie)
Girit Hristiyanları
Bu, sözde ihtilal, siyasi bir kargaşalıktan başka bir şey değildir. Henüz çok geri ve gayri medeni olan bir halka verilen aşırı hürriyet ve sınırsız mali kolaylıkların tabii bir meyvesi olan kargaşalık silahlı ayaklanma ve cinayet mahiyetini almıştır. Müslüman idaresine isyan etmek mevzubahis olmadığı gibi, kargaşalıkları tahrik edenler de Türkler değildir. Ev ve malları alınan Türkler hıristiyan köylerini basmakla sadece mukabele-i bilmisil yapmaktadırlar. Girit'in kendi eliyle başına açtığı bela ölçüsüz ve tefessüh etmiş parlamentarismi ile hudutsuz hürriyetinin bir neticesinden başka bir şey
değildir. «Babıali'nin tahakkümü altında inlediği» söylenen ve talihsizliklerine (!) bütün hassas insanların gözyaşı döktüğü bu Kandiye yeryüzünde mevcut ülkelerin en hür olanıdır ve ahlak ve saadetçe de en mükemmeli olabilirdi. Sağlam ve dört başı mamur bir inkişafa nail milletlerin hiç biri Girit'inkinden daha radikal bir Anayasaya malik değildir.
(Sayfa: 76)
Bugünkü Rumlar
Kral Otton adı kötüye çıkmış ve haydutluktan maznun adamları maiyetinde bulundurmaktan utanmıyor. Birkaç seneden beri çok itibarda olan Grivas'lar kuzeyde cesur ve sadık adamlardan müteşekkil yüzlerce çeteye kumanda etmektedirler. (...) Sarayda, birçok kere oyunda hile yaparken yakalanmış yüksek rütbeli bir subay gösterdiler bana. Ama adaleti satan hakimleri, kendilerini ve vicdanlarını satan devlet adamlarını, haydutlara kumanda etmiş olan yüksek rütbeli kraliyet subaylarını gösteren olmadı. Yapılacak daha pek çok şey var. Rumlar nazarında zenginleşmek için bütün vasıtalar meşrudur. Hırsızlık, eskiden Isparta'da olduğu gibi, yakalanmadıkça mübahtır. Ancak yakalanacak kadar beceriksiz olanlara, biraz da beceriksizlikleri yüzünden ceza verilmektedir.
... İşte Rumların siyasi sebeplerle kendi soydaşlarına yaptıkları işkencelerin sadece küçük bir örneği:
«Göğüs üstüne muazzam taşlar koymak, kaynar su ile yıkamak, yağlayıp kırbaçlamak, koltuk-
altına sıcak yumurtalar koymak, tuzlu yemekler yedirip su vermemek ve böylece susuzluktan öldürmek, günlerce uykusuz bırakmak, burnuna sirke koymak, tırnakların altına iğne sokmak, şakakları mengene ile sıkmak, ve nihayet karılarının külotu içine kedi koymak.» (...)
Ağrıboz adasında birkaç Türk ailesi kalmıştı. Şimdi onlar da gitmişlerdir sanırım. Rumlar Türklere, Yahudilere gösterdikleri müsamahadan daha fazlasını göstermiyorlardı. Tabii buna da müsamaha denirse! Ben hayatımda Rum müsamahası kadar müsamahadan uzak bir şey görmedim.
Buradaki Türklerin, Türkiye'deki Rumların Türklere karşı ileri sürebileceklerinden yüz misli fazla şikayete hakları vardır. Türkler hiçbir zaman Rum kiliselerine, Rumların Ağrıboz adasındaki camilere reva gördükleri muameleyi yapmadılar. (Sayfa : 110)
Ed. ABOUD (Grèce Contemporaine)
Müsamahakar Bir Millet
Eğer Türkler hakimiyetleri altına aldıkları milletlere, hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyeti kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin bir itirazı olamazdı, bugün ne Ermeni meselesi ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar. Kur'an-ı Kerîm'e uyarak, Büyük Friedriech'in meşhur sözünü söylemesinden asırlarca önce, «Herkesin kendi usulünce ibadet etmesi»ne müsaade ettiler. Böylece Hristiyan Avrupa'nın bizzat hıristiyan kanı döktüğü ve
inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde Osmanlı İmparatorluğu engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu. Hristiyanlar tarafından her yerden kovulan, tard ve takip edilen Yahudilerin melce bulabildiği tek memleket de barbar (!) Türkiye olmuştur. Bunlar da gösteriyor ki manevi bakımdan İslam ülkeleri Hristiyan ülkelerinden çok daha iyi yaşama şartları bahşetmiştir. (Sayfa: 143)
İnançları yüzünden takibe maruz kalanların tarih boyunca hep Osmanlı İmparatorluğunda melce bulabildiklerini görüyoruz. Kendisine iltica eden İsveç Kıralı XII. Şarl'ı şahane bir şekilde ağırladıktan başka, kendisinden 500.000 kuruş talep ettiğinde de Padişah 3. Ahmed, 200.000 kuruş fazlasıyla vermekte tereddüt etmedi. Bunun gibi sayısız alicenaplık misalleri mevcuttur. Türkiye'yi kendilerine yeni bir vatan yapmış olan Polonyalı, Macar, Alman ve İtalyan hürriyetperverlerinin sayısı hesap edilemeyecek kadar çoktur. Yalnız bir kaç misal vermekle yetinelim :
Mustafa Celâleddin Paşa (Bernasky), Fırka kumandanı Nihad Paşa (Belinsky) , Şair Sadık Paşa (Tschaikovsky) ve oğlu, Padişah'ın yaveri Muzaffer Paşa Polonyalı idiler. Londra sefiri Rüstem Paşa (Comte Marini), Guatelli Paşa v.s. İtalyandılar. Andrassi, Beni, Kossuth, Mahmud Paşa (Freund) da Macardılar. Bütün bu iltica eden insanlara Türk İmparatorluğu hem çok iyi bir misafirperverlik göstermiş, hem de daha çok kalmak istedikleri takdirde mühim mevkiler bahşederek Türkiye'yi öz vatanları haline getirmek alicenaplığını esir-
gememiştir. Avusturya ve Rusya gibi yabancı devletler bu ihtilalcilerin iadesini talep ettikleri zaman Türk Hükümeti daima «Hayır, bunlar misafirlerimizdir, iade edemeyiz» cevabını verecek kadar cesur olmuştur.
Aynı müsamahayı Türkler, İmparatorluğun hıristiyan ahalisine karşı da göstermişlerdir ve hala da göstermektedirler. Rellwald ve Beck bile Türklerin, «dine müteallik meselelerde son derece müsamahakar olduklarını», itiraf etmektedirler. About da (yukarıda bahsi geçen eserinin 273. sayfasında) şöyle demektedir: «Türkler yeryüzünün en müsamahakar milletlerinden biridir.» Yine aynı yazar. Türk idaresi altında bulunan Kıbrıs adasında 75.000 hıristiyan nüfusun 1700 papası mevcut bulunduğunu ve papazların vergiden muaf olduğunu yazmaktadır. Ayrıca, Yanya'da bulunan vaziyeti şüpheli bir kadınlar manastırından bahsetmekte ve Valinin adı kötüye çıkmış bu manastırı kapatmak istediği halde, Rum papazlarının şiddetle karşı koymaları üzerine sulh ve sükunu bozmamak için bu kararından vazgeçtiğini yazmaktadır. Bunları bir yana bıraksak da Türklerin müsamahasının hudutsuz olduğu muhakkaktır. O kadar ki, Türkiye'de Cizvitlere, Protestan misyonerlerine ve her türlü dini cemiyetin şüpheli ve karışık faaliyetlerine de müsaade edilmektedir. Türkler Hristiyanlara ayinlerde bando temin etmekte, herhangi bir tecavüze karşı koruyucu tedbirler almakta, Kudüs'teki Hz. İsa Kilisesinde asayişi tesis ederek hıristiyanların birbirlerini öldürmelerini önlemektedirler. Rum kahvelerinde «Basilev»lerin portrelerinin asılmasına, ve istiklal savaşlarına ait açıklamalı tablolar teşhir et-
melerine müsaade etmektedirler. Hatta Türk - Yunan harbi başladığı sıralarda Türk sınırlan içinde Türklerin mağlubiyeti için dua edilmesine, Yunan ordusuna gönüllü toplamak için beyannameler dağıtmalarına ve Rum gönüllüleri ile dolu gemilerin Pire'ye gitmek üzere Boğazlardan geçmelerine bile müsaade etmişlerdir. General Grumckow Türk askerlerinin Rum esirlerine karşı «çok merhametli hareket ettiklerini» söylemektedir. Rumlar da tam aksini yapmışlardır. Eğer Padişah bazen hıristiyan nifak yuvalarına müdahale ederek entrikacıları dağıtıyorsa bu adaletin icrasından başka bir şey değildir. Mesela Köprülü'nün, 1657 yılında Eflak Voyvodasına yazdığı ve ele geçmiş bulunan mektuplarında «İslamiyet sükut etmek üzeredir, Helenizm iktidarı alacak ve pek yakında bütün Avrupa memleketleri Rumların eline geçecektir.» diyen Patriği idam etmesi de tabii telakki edilmek icap eder.
Bu müsamahakarlığın en kötü neticelerinden biri de kapitülasyonların gitgide kökleşmesi olmuştur. Kapitülasyonlar yabancı devlet tebaasına, çocuklarına ve diplomatik masuniyeti olmamak icap 2den binlerce insanı vergiden muaf kılmakta ve konsoloslara da bir nevi kaçakçılık yapmak hakkı vermektedir. Birçok konsolosluk memurunun kapitülasyonların kendilerine bahşettiği hakkı insafsızca suiistimal ettiklerini şahsen müşahede ettim. Babıali için bu Kapitülasyonların her ne şekilde olursa olsun bitmesi temenniye şayandır.
Netice itibariyle Hellewald ve Beck, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Şerifi ile ilan edilen Tanzimat'ın esasen örflerde mevcut bir kanunu tedvin etmekten ibaret olduğunu söylemekle hakikatı ifade
etmişlerdir. Bu mühim itiraf Avrupa Hristiyanlarından asırlarca önce insani bir idareye kavuşmuş olan Türkiye Hristiyanlarının esasen tatminkar olan bir yaşama tarzını elde etmek için sun'i bir reforma ihtiyaçları olmadığını açıkça göstermektedir. (Sayfa : 148 - 149)
**
*
Kudüs Kilisesinde bazı nazik hadiseler cereyan eder. Hacıların akın ettiği Noelde, Paşa, nizam, sükûnet ve sulhü idame etmek için bir hayli güçlük çeker. Bu maksatla maiyetinde 15.000 kişi vazifelendirilmiştir. Bunlar bizzat kilisede bulunmadıkları zaman da bütün günlerini kışlada, hadise çıkar çıkmaz harekete hazır bir vaziyette bekliy2rek geçirirler. Yazar, pek çok sayıda insanın ölmesi ve yaralanması ile son bulan meşhur bir savaştım bahsediyor ve bu savaşta Rum hacıların Katolik kiliselerini tahrip ettiklerini, muhteşem tabloları parçaladıklarını ve çok kıymetli tezyinatın mühim bir kısmını tamiri imkansız bir hale getirdiklerini belirtmektedir. Şarkta dini kin her türlü siyasi menfaate tekaddüm etmektedir. H1ristiyan mezhepleri arasında bu kin o kadar kuvvetli ve derindir ki bizzat mahallinde müşahede etmedikçe tasavvur etmeye bile imkan yoktur. Binaenaleyh bütün bu bölgenin Türk idaresi altında bulunması ve son sözün Türklere ait olması son derece isabetlidir. Bir takım yıkıcı ifratlarla muhakkak bir boğuşmayı önlemenin . yegane çaresinin bu olduğu bir vakıadır.
(Sayfa: 154)
Halkın Hususiyetleri
«Bütün sınıfların eşit olduğu duygusu, hikmet ve ahenk dolu sayısız ata sözlerinde ifadesini bulan mutlak itidal, bir nevi pederşahi sadelik, her türlü bayağılığı kendinden uzak tutan bir inziva ve melankoli mizacı Türk halkının en güzel hususiyetlerini teşkil eder.» Aynı yazar bize, kendi şahsi tecrübelerine dayanarak Türklerin şefkat ve merhametine Müslümanlar kadar hıristiyanların da mazhar olduğunu nakletmektedir. Beyoğlu yangınında Türkler alevlerin içine atılarak tutuşmuş kollarıyla hıristiyan çocuklarını kurtarmışlardır. Birkaç Müslüman da Avrupalı bir çocuğu kurtarmış olan bir adama hiç tereddüt etmeden 100 lira bahşiş vermişlerdir. Bazıları da sokaklarda kalan hıristiyan çocuklarını toplayıp ailelerine teslim etmişler, birçokları da yangından kurtulan yarı çıplak hıristiyanları evlerine almıştır. (Sayfa: 163)
*
**
Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan Paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. O kadar ki, İstanbul'da bir halk tabakası bulunduğunun farkına bile varmaz. Görünüşe göre hükmetmek icap ederse, denilebilir ki İstanbul halkı yeryüzünün en medeni ve en dürüst halkıdır. İstanbul'un hiç bir semtinde, hatta en
kuytu sokaklarda bile, bir yabancıya tecavüz edildiği vaki değildir. Camileri ziyaret etmek, hatta bunu ibadet saatlerinde yapmak, bir Türkün bizim kiliselere yapabileceği ziyaretlerden çok daha emin şartlar içinde :mümkündür. Kalabalık içinde saygısız bir nazarla karşılaşmak şöyle dursun, mütecessis ve yadırgayan bakışlara bile hiç bir zaman rastlanmaz. İstanbul'da sokak kavgalarına,, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, hasılı yüz kızartacak hiç bir harekete rastlamak mümkün değildir. Çarşıda da camidekine benzer bir sükunet hüküm sürmektedir. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta ve sakin hareket edilmektedir. Şarkı söylemek, gürültülü kahkahalar ve avamî çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak gibi şeylere hiç rastlanmaz. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nadiren rastlanır. Ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir taraf ta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta muhtelif içtimai sınıfların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları müşahede edilir. (Sayfa: 165)
*
**
1595 yılında Gran'ın alınmasından sonra Avusturya askerlerinin yaptıkları ilk işin Türklerin temiz tutmak için büyük gayretler sarf ettikleri şatoyu kirletmek ve eski eserlerle sanat hazinelerini imha etmek olduğunu nakleden «Ephemerides Expeditionis Adversus Turcas»da da görüldüğü gibi Türklerin temizlik ve zarafet duyguları bakımından Batılılara üstünlüğü bu güne münhasır bir hadise değildir. (Sayfa : 170)
A. Vasallo çok haklı olarak Kur'an-ı Kerimi bir barbarlık şaheseri telakki eden muhakkak yanılmış olur demektedir. Kur'an-ı Kerim beşeri kemal ve ideale en çok yaklaşan yüksek ahlaki değeri haiz kanunnamelerden biridir. Hz. Muhammed, Solon ve Hz. Musa'dan çok daha büyük ve nafiz bir şeriat vâzııdır. Avrupalılar ahlaki ve dini peşin hükümlere kapılmasalar Kur'an-ı Kerimin ameli hayatla sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizacını teşkil ettiğini, O'nun metafizik ve mücerret bir fazileti değil, beşeri hayata tam manası ile intibak ettirilebilecek bir fazileti talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur'an ahkamına tam manasıyla riayet ederek yaşasalardı, bütün örf ve adetlerin ahenkli bir şekilde muvazenelendirildiği altın çağın geri geldiğini görürdük. (Sayfa : 173)
*
**
Türk halkında Avrupa'da çok yayılan müstehcen ve açık saçık neşriyata karşı bariz bir tiksinme müşahede edilmektedir. Bunu Papalığın İstanbul temsilcisi olan rahip Bonett'nin «Vocedella Verita»daki şehadetinden öğreniyoruz:
«Müstehcen neşriyatın Türkiye'ye sokulmasının yasak olduğu doğrudur. Bu husustaki sansür son derece sert ve sıkıdır. Bazı tiyatro müdürleri sahnede açık saçık şeyler göstermeye yeltendikleri takdirde önlenmesi için zabıtayı haberdar etmek kafidir. Mesela bir piyeste şüpheli hareketleri olan bir papaz temsil ediliyordu. Talebim üzerine menedildi. Türkiye'de müstehcen neşriyata rastlamak imkansızdır.» (Sayfa : 174)
Türklerin aşırı müsamahakarlıklarının sonucu şu oluyor ki, insan müezzin sesi işitmese hıristiyan olmayan bir memlekette bulunduğuna inanamaz. Zira Müslümanlar alenen ibadet etmezler. (Sayfa : 175) (D. AMICIS)
Halkın Temizliği
Dernburg, bir köylüden bahsederken anlatıyor:
«Ömer'in görünüşü muhakkak ki Brasig'in sempatisini uyandırırdı. Elbisesi son derece temizdi. Başında beyaz kumaştan bir sarık, üstünde beyaz ve kısa bir ceket ve açık renk bir pantolonla gezen insanlar gördüm. Anadolu halkı kadar temizliğe düşkün bir halka hiç bir zaman rastlamadım. Bunu fark etmek için onu hamamda görmek kafidir. Elbisesi yamalı bir adam çıkagelir hamama, bir de soyununca bakarsınız ki iç çamaşırları şaşılacak kadar beyaz ve tertemizdir. Avrupa da durum ekseriya tersinedir. Hamama gitmek ve yıkanmak İslâmiyet'in temellerinden biridir ve hiç de kötü bir temel değildir. Halktan bir adam bu şekilde kendi vücuduna hürmet etmesini öğrenir. Bu, boş gururla alakası olmayan bir hürmettir.» (Sayfa : 183)
Osmanlı Azameti
Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmış olan Hammer-Purgstall, Kanuniden bahsederek heyecanlı bir ifade ile şöyle yazıyor:
«Büyük Hükümdarın adına layık olduğuna şüphe yoktur. O, bu adı Constantin'den daha haklı bir
şekilde ihraz etmiştir. Osmanlı padişahları arasında Kanuni, Fetheden, Kudretli, Muhteşem, Büyük v.s. lakaplarına mazhar ve layık tek padişah olan Süleyman Osmanlı İmparatorluğunu kudret, azamet ve ihtişamının zirvesine eriştirmiştir.»
Başka bir yerde de «Hz. Süleyman'dan hem daha büyük hem daha hakim, ama aynı zamanda çok daha kudretli» diye yazmaktadır. Yazar devam ediyor:
«Süleyman'ın eserlerini tam olarak anlatabilmek için, mesela büyük Jüstinyen'in eserlerini anlatmak için altı cilt yazmış olan Procope'unkine benzer büyük bir kitap yazmak gerekirdi. Gerçekten Süleyman'ın İstanbul'da ve daha sonra Eyaletlerde inşa ettirdiği camileri, su kemerleri, köprüleri, kaleleri ve nihayet Mekke ve Medine'de meydana getirdiği muazzam dini tesisleri lâyıkı veçhile anlatabilmek ancak böyle bir kitapla mümkün olur.»
Mimar Sinan'ın eseri olan Edirne deki Selimiye Camii de bu efsanevi ihtişam ve azamet devrinde inşa edilmiştir. İmparatorluğun merkezinden çok uzaklarda bulunan Macaristan'da vezir Sokullu Mustafa Paşaya «Budin'i güzelleştiren» ünvanını kazandıran ve «Budin'in medarı iftiharı» addedilen meşhur ve muhteşem Budepeşte hamamları da yine bu devirde yapılmıştır. (Sayfa: 191)
*
**
Üçüncü Ahmet devrinde Modern bir devletin iftihar edebileceği kültürel bir gelişme kaydedilmiş ve İmparatorluğun her tarafında su kemerleri, bentler, kanallar, yollar, şantiyeler, kaleler, hamamlar, mektep, cami ve kütüphaneler gibi sayısız eserlerin
meydana getirildiği müşahede edilmiştir. Binaenaleyh Evliya Çelebi'nin 17. asır sonunda yalnız Ankara şehrinde 170 çeşme, 3.000 kuyu, 76 cami ve en büyüğü, tarikata mensup 3.000 dervişi barındıran Hacı Bayram olmak üzere 15 kadar Zaviye tesbit etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Yine Ankara'da, Evliya Çelebiye göre 200 hamam 70 bahçeli saray, 6660 ev, Kur'anı ezbere bilen 2000 kadar kız ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve tefsir edebilecek 1000 kadar genç mevcuttur. 3. Ahmet devrinde daha önceki Padişahların açmak istediği Süveyş kanalını açma projesi yeniden mevkii icraya konulmak istenmiş, fakat II. Selim'in Ruslar tarafından akamete uğratılan Don ve Volga arasındaki kanalı açma teşebbüsü gibi maalesef akamete uğramıştır. Aynı şekilde Padişah II . Mustafa'nın ancak kısmen gerçekleştirilebilen İznik gölünü Karadeniz'e bir kanalla bağlamak hususundaki projesi de başarısızlığa uğramıştı. Yalnız Köprülünün açmaya teşebbüs ettiği kanallar açıla bilmiştir. (Sayfa: 193)
*
**
Hammer lale saksılarının, lalelerin çeşitli renklerini aksettiren lambalar gibi yandığını ve bu lambaların da ikinci bir lale tabakası teşkil edecek şekilde başka lambalarla aydınlatıldığını yazıyor. Laleyi Türkiye'den Avrupa'ya götüren Hollanda elçisi Busbecq'dır. Avrupa modern askeri müziğini, savaş usulünü ve maden ocağı işletme usullerini de Türkiye'den almıştır. (Sayfa: 198)
Türk Kadınları
Türk kadınına umumiyetle bir şövalye kibarlı-
ğı ile hürmet edilir. Hiç kimse bir kadına el kaldırmaya kalkışmaz. Hiçbir asker, isyan ve kargaşalık zamanında da olsa, en şamatacı ve gürültücü kadına bile elini dokundurmaz. Koca, karısına karşı son derece nazik bir dost gibi davranır. Hele anaya karşı saygı sonsuzdur. (Sayfa: 210)
*
**
Evet, hakikaten Türk kadınları hürdür. Bu,. gözle görülür apaçık bir hakikattir. Türk kadınlarının «köle» olduğunu söyleyen alay edilmeyi resmen hak etmiştir. (Sayfa : 212)
(De Amicis)
*
**
En çok dikkatime çarpan şey Türk kadınının şahsiyetli, hür davranışlı ve son derece modern bir kıyafette oluşudur. Ferace, zamanımızda daha güzel ve zarif bir şekil almıştır. Sarı potin ve terlikler, yerini Avrupalı hanımların kullandığı şık ayakkabılara terk etmiştir. Doğu ve Batı arasındaki münasebetlerin sıklaşması Türkiye'deki yabancı nefretini çok azaltmıştır. Bugün hıristiyan kadınla evli mevki sahibi adamlar da mevcuttur. Nitekim sarıklı büyük alimlerin de davetli bulunduğu bir Maarif Nazırının evinde sofra hizmetimizi bizzat ifa eden evin hanımı Hristiyandı. Türk müzesini kuran ve idare eden yüksek ilim sahibi zatın karısı da hıristiyan bir Fransızdır. Şimdiki hariciye Nazırının karısı hıristiyan olduğu gibi, Almanya'ya fevkalade elçi olarak gönderilmiş olan müteveffa Meraşalın karısı da Viyanalı idi. (Sayfa : 213)
Mimari ve Camiler
İstanbul'un büyük caddelerinden birinden geçiyoruz, gözün idrak gücünü aşan bir azamet ve ihtişam karşısındayız. Yol bizi camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, mermer ve lacivert taşından yapılmış çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü Padişah türbelerine, bahçelerin yaldızlı kapılarıyla duvarlarından yükselerek havayı güzel kokularla dolduran muhteşem bir yeşilliğin gölgesinde, selviden yapılmış çatılar altında uzanan mozaik kaplı duvarlara götürüyor. İmparatorluğun merkezinde bulunduğumuzu böylece anlıyor ve ihtişamına, azametine hayran olmaktan kendimizi alamıyoruz. Her taraf mimari şaheserleri, şu şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha neş'e veren serinlikteki gölgelerle dolu. Buradan Padişahların kendi adlarına yaptırdıkları ve inşaatındaki azametin insanın başını döndürdüğü camilere varılıyor. Bunların her biri camiin muhteşem kubbesi yanında hemen hemen silikleşen mektep, medrese, hastahane, kütüphane, dükkan, ve hamamlardan mürekkep kendi başına küçük bir şehir teşkil etmektedir. İlk bakışta çok sade görünen mimari öyle bir girift teferruata maliktir ki insan hangisine bakacağını şaşırır. Burada kalayla kaplı kubbeler, birbirinin üstünde yükselen garip şekilli çatılara, boşluğa doğru uzanmış galerilere, sütunlar üstünde uzanan geniş hollere, küçük basamaklar üstünde yükselen pencerelere, çiçekli kemerlere, inanılmaz derecede güzel küçük sarkıtlı şerefelerle çerçevelenmiş oluklu sütunlarıyla minarelere, danteleden yapılmış gibi duran çeşmelere ve muhteşem ka-
pılara, altınla işlenmiş ve binlerce renkle pırıldıyan duvarlara rastlanır. Bütün bunlar son derece zarif ve güzel şekilde yaldızlanmış ve oyulmuştur. Etraf da bir anda binlerce kuşun havalandığı, çınar, selvi ve söğüt ağaçlarıyla çevrilmiştir. Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize, başka bir duygu ve düşünce dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir ifadesi gibi görünen, bize yabancı ve karşı bir ırkın, bize düşman bir imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir Allah'ın önünde ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilan eden bu abideler bu eserler insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ederler. (Sayfa : 149)
*
**
Son derece sade, her yanı göz kamaştıracak kadar beyaz ve her tarafa aynı derece ve tatlılıkla ışık veren sayısız pencerelerle aydınlatılan bu kubbeler altında göz her yanı ve her şeyi bir anda görebilmekte ve kendini derin bir düşünce ile birlikte bayılırcasına tatlı bir sükunete, kış seması altında uzanan, karla kaplı bir vadinin verebileceğine eş bir sükunete kaptırır gider ... Burada zihni bu derunî huzurdan uzaklaştıracak bir şey mevcut değildir. Zihin mekan ve kubbeden dosdoğru Allah'a ulaşır. Korku veya hüzün uyandırabilecek bir şeye de rastlanmaz. Burada ne esrar, ne hayal ne de loşluğunda insanın ruhunu karartan, karışık semavi mertebelerine göre sıralanmış aziz resimlerinin yerleştirildiği karanlık köşeler de mevcut değildir. Burada yalnızca apaçık, pırıl pırıl ve ürpertici, saf bir fikir halinde tek
olan, müteal olan Allah vardır. (...) Zihni nurlandıran ve tek bir düşünce etrafında yoğunlaştıran bir azamet ve sadelik İstanbul'un bütün büyük camilerinde aynı şekilde mevcuttur. Kubbesi içine 4 cami yerleşebilecek kadar büyük, dört mermer sütunun üzerine istinat eden, ve çok büyük olmasına rağmen zarafet ve inceliğinden hiç bir şey kaybetmeyen Sultan Ahmet Camii de böyledir ... Fatih Camii daha zarif ve muhteşem bir Ayasofya gibidir. Beyazıt Camii tezyinat bakımındar1 mükemmeli, Nuruosmaniye Camii de mermerleri en zengin olanıdır. İstanbul'un, minareleri en zarif olan camii Şehzade Camiidir. Aksaray Camii de Türk Rönesansının en güzel örneğidir. En sade olanı III. Selim Camii, en garibi Muhammed Camii, en süslü olanı da Valide Sultan Camiidir. (Sayfa : 196)
DE AMICIS (Constantinople)
OBSERVATİONS DE DİVERS AUTEURS SUR LES TURCS (La Crise de l'Orient) adlı eserden alınmıştır.
Paris, 1907
«Kendi dar çevremizden kurtulup dünyanın başka bölgelerine bakalım. Türk Hükümdarı 20 ayrı dine mensup halkı sulh ve sükûn içinde idare ediyor. 200.000 Rum İstanbul'da emniyet içinde yaşıyor. Türk Vakayinamelerinde bu çeşitli din mensuplarının tevessül ettikleri herhangi bir isyana tesadüf edilmiyor. İsrail'e, İran'a, Türkistan'a gidin, oralarda da aynı sükunet ve müsamahaya rastlayacaksınız.» (Sayfa : 44)
VOLTAIRE (Traité sur la Tolérance)
*
**
«Türklerde yalancılık, cinayet ve hilekarlık yoktur. Hak yoldan ayrılanları yakmazlar. Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat ettikleri gibi Allah'a da hiç bir engizisyona ihtiyaç olmadan mü'min ve mutidirler.»
LORD BYRON (Child Harold)
*
**
«II. Mehmet (Fatih), Bizans İmparatorlarının tahtına yerleşirken, İslam'ın hüküm sürdüğü her yeri ateşe vermek üzere bütün Avrupa'nın toptan kıyam ettiğini unutarak, mağluplara misilleme yapmak şöyle dursun, Batıda hıristiyanların taassupta
kanlı boğuşma ve tenkillere varacak kadar ileri gittikleri bir devirde onları şaşırtacak bir müsamaha örneği yaratmıştır.»
VALMY
*
**
«Milletlerin birbirlerine saygı ve şefkat göstermelerinin en büyük kaidesi olan dini müsamahayı, Müslümanlardan öğrenmiş olmak, hıristiyanlar için çok elem vericidir.»
L'ABBE MICHON (Voyage Religieux en Orient
*
**
«Dini müsamaha Türkiye'nin teşkilat ve bünyesinde temel unsurlardan biridir. Osmanlı İdaresi hududları içinde hıristiyanlığın varlığına ve medeniyet ve terakkiye mani olmamaktadır.»
B. C. COLLAS (La Turquie en 1864)
*
**
«Katoliklik, papazları, misyonerleri ve rahibeleriyle İstanbul'daki kadar hiç bir yerde serbest ve himayeye mazhar olmamıştır.»
TURINAZ (Eveques de Nancy et de Toul)
*
**
«Hz. Muhammed ümmetine, en büyük zaferlerin bile doyuramadığı bir hunharlık ve zulüm ruhu mu aşılamıştır? Asla! Hiç bir din bu kadar sür'atle ve göz kamaştırıcı muzafferiyetler kazanamamışsa bu, İslâmiyet'in diğer bütün dinlerden daha müsamahakar ve alicenap olmasındandır.»
PİERRE LAFFİTE. (Les grands
types de l'humanité)
«16. Asırda hıristiyanlar din adına birbirini boğazlar ve İspanya'da engizisyon zulümleri icra edilirken Müslümanlar fethettikleri memleketlerdeki hıristiyan halkı, dinlerinde serbest bırakmakla da kalmıyor, cemaatların dini silsile-i meratibini de idari bir teşkilat olarak tanıyorlardı.»
A. CAHMET (La Question d'Orient)
*
**
«Bir Müslüman'ın en iyi tarafı siyasetteki müsamahakarlığıdır. »
Dr. PERRON L'İslamisme)
*
**
«III. Abdurrahman müsamahakarlığı bakımından çağımızın hükümdarlarına benzer. Halefi I. El-Hakim, hangi millete mensup olursa olsun bütün alimleri himaye etmiştir. Filozofları, bu himaye sayesinde, yobazlar önünde, onlara karşı koyan dersler verebilmişlerdir.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Müslümanların taassupu hakkında düşünülenlerin hilafına Ìstanbul'daki kadar geniş müsamahaya hiçbir yerde rastlanmaz. Orada her din ve mezhebin kendi mabedi vardır. Türkler diğer dinlere karşı kin duymazlar. Onlar yalnız putperestlerle dinsizleri küçümserler.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih'in İstanbul'u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon
başkumandanının çeteleri Roma'ya hücum ederek ele geçirmişlerdi.»
«Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş, ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocaların önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir iki gün değil hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.»
JACQUES BONAPARTE
*
**
«Muzaffer olarak girdikleri Kudüs'te ilk haçlıların işledikleri cinayeti eri düşündükçe içim bunalıyor ve kalbim isyan ediyor.»
«Bizim Fransızların Antakya surları dibinde Hristiyan olmayanların korkunç gülleler haline getirdikleri başları düşünmeye tahammül edemiyor ve Hristiyanların mağlup Arapları vaftiz edilmek yahut başları kesilmek gibi korkunç bir tercih karşısında bıraktıklarını eski şiirlerde okudukça, itiraf edeyim, iliklerime kadar ürperiyorum.»
LEON GAUTİER (La Chevalerie)
*
**
«Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve adetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde Bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı. »
POPESCU CIOCANEL
(Revue du Monde Musulman) Dec. 1906
Babıali'nin, idaresi altında yaşayan bütün din ve mezheplere eşit muamele yapması Rumları çok kızdırıyor. Onlar hiç bir zaman dini müsamahadan ayrılmamış olan Türk Hükümetinin Rumlar lehinde bir taassup göstererek diğer mezheplere karşı müsamahasız olmasını isterlerdi.»
A. de La JONQUİERES
(Histoire de L'Empire Ottoman)
*
**
«İstanbul'un 1204 te Fransızlarla Venedikliler tarafından işgali sırasında müttefik işgal kuvvetleri, Fatih Sultan Mehmet'in emrindeki Müslümanlardan 'çok daha zalim ve gaddarca hareket etmişlerdir. Zamanın yazarları bu korkunç gerçekleri gözleriyle görüp bize nakletmiş olmasalardı, Katolik milletlerin bu kadar alçaklık yapabileceğine asla inanamazdık ... Binaenaleyh muharip ve göçebe Müslümanlar en vahşice cinayetleri bile şefkat ve adalet sahibi bir Allah'a inandıklarını söyleyen hıristiyanlardan öğrenmişlerdir.»
P. de TCHIHATCHEFF (le Bosphore et Constantinople)
*
**
«Hz. Ömer Kudüs'e girdiği zaman orada yaşayan Hristiyanlara hiç dokunmadı. Hz. İsa kilisesinin yanında dinlenirken, namaz vakti gelince hz. Ömer, şehrin mutlak hakimi olmasına rağmen Patrik Elias'tan içeri girip ibadet etmek için müsaade istemiş ve namazını orada kılmıştır.»
MICHAUD (Histoire des Croisades)
*
**
«Türk sessiz, sakin ve ciddidir. Büyük bir sağ-
duyu sahibi ve iyi bir müşahittir. Ama iş hayatında hilekâr ve girdili-çıktılı değildir. Ticarette muvaffak -olamamasının sebebi budur.»
CH. De CHERZER (Smyrne)
*
**
«Türk, evinde çalışkan fakat ağırdır. Ama bu ağırlığı bazı Almanlardaki gibi hantallıktan ileri gelmez, ruhi kudret ve sükununun, kendine duyduğu derin bir güvenin ifadesidir.»
CESAR VİMERCATİ (Constantinople 1854)
«Auguste Comte Türklerin tekamüle istidatları olduğuna inanmakta ve «Batı medeniyetini imtisas etmekte gösterdikleri kabiliyetten» hayranlıkla bahsetmektedir. Ona göre Türkler Rumlardan daha çok terakki kabiliyetine haizdirler. «Organik çağa geçmeye Türklerin yardımı dokunacaktır.» demiştir.»
Politique Positive
(Tome 111 p. 362 ve IV p. 505-521)
*
**
«Mağrur ve mütekebbir Avrupa kendinde, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının ilk celsesinde Türkiye'nin halk tabakasına mensup insanların gösterdiği anlayış ve hikmete benzer tek örnek gösterebilir mi? Asırlardan beri mutlakıyet idaresine alışmış olan Türk milletinin meşrutiyet sistemine teferruatına varıncaya kadar alışıp intibak' etmesi için bir kaç gün kafi geldi. Bu mecliste siyasi hürriyet ve muhtariyet gibi mevzular üzerinde konuşan, Devlet Reisi ve hükümet hakkında, en ileri parlamenter rejime sahip memleketlerde bile tahammül edilmeyecek
fikirleri ileri sürmeye cesaret eden adamlara rastlanıyor. Ve bu adamlar her şeye rağmen, son derece iddiasız ve şaşılacak kadar sade görünüşlü, bildiğimiz Türklerdir."
VAMBERY (La Turquie est-elle susceptible de réformes)
*
**
«Düyûn-ı Umumiye'deki personelimizden bahsediyorum. Zira mevcudunun büyük bir kısmı (5632 memurun 4992 si) Müslüman olan bu personelin çalışması göstermiştir ki, iyi usullerle yetiştirildiği ve istikbali garanti altına alındığı zaman Müslümanlar da, mevkiinin üzerine istinad ettirdiği adalet ruhu sayesinde iyi ve namuslu bir idare kurup yürütmekte mükemmelen muvaffak oluyorlar.»
Commandant BERGER (Osmanlı Düyun-ı Umumiye Reisi 1906 Ağ. Nutku)
*
«Devlet fikri Türkün içine işlemiştir. Onda, siyasi fazilet diye adlandırabileceğimiz bir fazilet vardır.»
G. VALBERT (La Revue des deux Mondes 1877)
*
**
«Türkiye'ye çok kötülükler yapmış olan iki başbakan, Thiers ve Bismark, aşağı yukarı aynı zamanda şunu söylüyorlardı:
«Halen şarkta birbirleriyle savaşan milletler arasında Türk ırkı en güçlü ve en sağlam karakter sahibi olanı ve en az nefret edilenidir.»
«Osmanlı hükümetine en şiddetli hücumlarda bu-
lunmuş olan Clemenceau ve Jaurés gibi günümüz devlet adamları da İnsanın sahibi olabileceği en yüksek faziletlerin büyük çoğunluğunun Türklerde mevcut bulunduğunu kabul etmekte tereddüt etmemektedirler.»
A. Rıza (La Crise de L'Orient)
*
**
«Haklarında kötü bir şey söylemek niyetinde kat'iyyen değilim. Zira onları (Türkleri) insani münasebetlerde samimi ve namuslu buldum.
Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken, kaç kere, yanlarından geçen bir fakiri sofraya çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz bunu yapmazdık.»
BERTRANOON DE LA Broquiere (Voyage Parmi les Nations Paiennes) 1433
*
**
«Doğuştan Türk olanlar umumiyetle iyi huyludurlar, fazileti sever, kötülükten hoşlanmaz ve şeriatlarına sıkı sıkıya riayet ederler. Komşularını sever, muhtaç ve mustar durumda yardımına koşar, gayri meşru kazançtan ve tefecilikten nefret eder, fuhuşa da asla tevessül etmezler.»
GUER (Moeurs et Usages des Turcs)
*
**
«Türkler, insan olarak, millet olarak şarkın en üstün ve şerefli ırkıdır. Çok asil ve necip karakterlidirler. Cesaretleri sonsuzdur. Dini, ailevi ve beşeri faziletleri bütün tarafsız insanlara takdir ve hayranlık ilham edecek çaptadır.»
LAMARTINE
(Solution de la Question d'Orient)
«İstanbul'da, Türkler umumiyetle zeki, namuslu, dürüst ve ilimlerle san'atlara istidatlıdırlar. Normal halinde ne kadar sakin ise, tahrik edilip kızdırıldığı zaman da o nispette hiddetlidir. Kötülükler Türkiye'de siyasi müesseselerden neş'et etmektedir. Avrupalılarla temas bazı adetlerin değişmesini, bazı yerlerin güzelleşmesini temin eder görünmekle beraber ekseriya tereddiye sebeb olmaktadır. (...)
İstanbul halkı içinde dürüstlüğü ile en çok tanınan Türklerdir... Türk, kendisine itimat edeni asla aldatmaz; sözüne sadakati dini bir vecibe telakki eder. Hiç bir zaman kötü ve bayağı. metotları kullanmaya tenezzül etmez.»
César VİMERCATI (Constantinople)
*
**
«Türk soyundan gelenler, Avrupalılarla ne kadar az temas etmişlerse o kadar mükemmel ve bozulmadan kalmışlardır.»
EDMOND DUTEMPLE (En Turquie d'Asie)
*
**
«Hakiki Osmanlı asil tabiatlı ve vatanperverdir. Batılı maliyecilerin usulleri yayılmadan önce sözüne güvenilir bir adamdı. Sözü, taahhüd demekti ve bu taahhüd tam bir garanti mahiyetinde idi. Halen de itidalli, ihtiyatlı, vakur ve cesurdur.»
BOSWORTH - SMITH (Citation J. Baker)
«Bütün bu çeşitli halklar arasında, en namuslu ve münasebete girmekte tereddüt edilmeyecek olan yalnız Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kal-
mamış olan bir köye gitmek talihine mazhar olursanız, hakiki misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görür ve anlarsınız.»
WİLLİAM MARTIN (Cenevre Coğrafya Cemiyeti Temsilcisi)
*
**
«Türk Beyleri, Saray adamları, hademeleri hiç bir millette rastlanmayacak derecede nezaket ve terbiye sahibi olarak yetiştirilirler.
Türkler, bir çok Avrupalı yazarın da fark etmiş olduğu gibi, aralarında nezaketin en ince kaidelerine riayet ederler.»
ABBE TODERİNİ
(De la Littérature des Turcs) 1789
*
**
«Kadınların tesiri olmadan bir cemiyetin adab-ı muaşeret bakımından inkişaf edemeyeceği ileri sürülmekle beraber, kadın cinsini sosyal münasebetlerin dışında tutan Türkler yeryüzünün en nazik milletlerinden biridir. (...)
Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavukluk etmezler. Hürmetkar, cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler. Az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünemediklerinden ve herkesi kendileri gibi sandıklarından daima aldatılırlar. (...)
Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her şeye karşı köklü bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet mevcuttur.
Bu kadar asil ve aynı zamanda sade tavırları, aldıkları terbiyeye mi borçludurlar? Hayır! Bütün
bu hususiyetler tohum halinde doğuştan mizaçların<la mevcuttur.
Avrupa'da ancak bazılarının çok uzun gayret ve çabalarla edinebildikleri nezaket ve tavır inceliklerine, içtimai sınıf ve yaş'a bağlı olmaksızın, her Türk'te rastlarız.»
GARANVILLE MURRAY (Les Turcs 1878)
*
**
«Türkler, dinleri icabı, kendi dinlerine düşman olanlara bile müsamahakar ve misafirperverdirler.»
J. J. ROUSSEAU (Emile I-IV)
*
**
«Sadaka vermek, şefkatli, merhametli ve muti olmak gibi sade faziletler telkin eden Müslümanlık Osmanlıların misafirperver, merhametli, dürüst ve reislerine hürmetkar olmalarını temin etmiştir.
Kadere olan inançları, acı ve felaketlere karş1 eski stoacılardan daha büyük bir katlanma gücü kazanmalarına yardım etmiştir.
Siyasi bakımdan bütün Osmanlıların eşit olmaları ve en yüksek mevkilere erişmek ümidinin herkes için mevcut olması Osmanlılara büyük bir güven ve gurur hissi vermektedir.»
JUCHEREAU DE SAINT - DENYS (Revolutions de de constantinople)
*
**
«Türkler büyük bir tevekkül gücü ile birlikte, ruhi bir huzura ve bundan doğan bir sükunete sahiptirler... Misafirperverlikleri, söze sadakatleri, ıs-
tırap çekenlere karşı şefkat ve merhametleri dillere ,destandır.»
CESAR CANTU (les Trente Dernières
Annees)
*
**
«İstanbul'da yaşadığım sürece tanımak fırsatını bulduğum Türk halkına karşı derin ve içten bir sempati duyuyorum.
Bu çok eski ırk aynı zamanda çok yeni ve gençtir. Türk ruhunda, henüz şarklı olan ve bir gün, eminim, eski dünyamızı hayrete düşürecek büyük bir kuvvet mevcuttur.»
JULES LERMİNA (La Lumiére d'Orient) 1892
*
«Türk halkı son derece namuslu ve dürüsttür.» GABRİEL CHARMES
(Avenir de la Turquie)
*
**
«Yüksek sınıflardaki tereddi halk tabakasına asla sirayet etmemiştir. İffet, dürüstlük ve tevekküle ancak fakir halk tabakasında rastlanıyor.
... Ne kadar hırsız, yalancı mutaassıp ise Türk te o kadar namuslu, iffetli, dürüst ve merhametlidir.»
A. RENOUARD (chez les Turcs) 1881
*
**
«Elimizde, Müslümanlar arasında yaşayıp onların hususiyetlerini tetkik etmiş olan bütün tarafsız ilim adamlarının Türklerle hıristiyanlar arasında
yaptıkları mukayese neticesinde ahlaki yeti teşkil eden faziletler bakımından Türklerin bariz üstünlüğüne dair deliller mevcuttur. (...)
Türklerden istihfafla bahseden Ìstanbul'daki bir genç misyoneri takdir ederek, Hristiyanlıkta bahsini ettiğimiz faziletlere Türkiye'de rastlayacaksınız diyen de bir Müslüman değil, koyu dindar bir Hristiyandır. Benim gördüklerim de bu kanaatı teyit etmektedir.»
JAMES BAKER (La Turquie)
*
**
«Mağrur Osmanlı kızdırılmadığı, kalbinin derinliklerinde kaynayan ateşin ihtirasları kendini hissettirmediği müddetçe son derece merhametlidir; rastladığı insanların kaderi ile yakından ilgilenmekte, insanlık vazifelerini büyük bir gayretle ifa etmektedir.»
F. Alıx
*
**
«Türkler saffet ve sadelikle meşbudurlar. Namuskârlıkları herkesin malumudur. Türkün sözü dünyanın en sağlam senet ve imzaları kadar muteberdir. Bir kaç Padişah veya vezirin bazı vahim durumlarda ve belki de mecburen yaptıkları bir takım sert hareketler yüzünden Türk milletine, örf ve adetleriyle uyuşmayan bir vahşet isnad edilmektedir.»
TH. GATUIER (Turquie Pittoresque) 1855
«Türklerin duygu ve hassasiyetleri en yüksek derecededir. İnsan ve Müslüman olmanın verdiği te-
fahürle Osman oğulları, ne kaybedilen harplerin, ne Avrupalıların yaptıkları haksızlıkların ve ne de memleketlerinin duçar olduğu felaketlerin kendi milli karakterini bozmasına meydan vermişlerdir.»
DESTRILHES
(Confidences Sur la Turquie)
*
**
«Türklerin milli gururlan çok kuvvetlidir. Fakat çok misafirperverdirler de. Umumiyetle iyi yürekli, samimi, namuslu, ve iyilik sever olan hakiki Türklerde bu misafirperverlik adeta bir din haline' gelmiştir.»
DEMETRIUS GEORGIADES (L'Asie Mineure) 1885
*
**
«Memur muhitlerindeki tereddi ile bazı büyük şehirlerde rastlanan düzenbazlıklar hariç Anadolu. köy ve kasabalarındaki Türkler hala milletleri millet yapan ana kuvvet kaynaklarının bir çoğuna malik ve misafirperver, namuslu çalışkan, mütevekkil. olmakta berdevamdırlar.»
L. de CONTENSON
(Chrétiens et Musulmans) 1901
*
**
«Başta Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman olmak üzere bir çok Padişahlar devrinde Türkler, Hristiyanlara harpte itidal ve zaferde mülâyemet göstermeyi öğretmişlerdir. 1526 da 200.000 kişi ekilmiş tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot kopar-
madan yaya olarak İmparatorluğu bir baştan öbür başa kat etmiştir.»
J. MICHELET (Histoire de France) ("Süleyman Avrupa'yı Kurtarıyor" bölümünden)
*
**
«Türkler hakimiyeti altında tuttuğu halkların iç yapılarına müdahale etmeden sadece haricen idare etmekle yetinirler. Bu sebepten Türkiye'de azınlıkların muhtariyeti her bakımdan en ileri Avrupa memleketlerinkinden daha mükemmel ve tamdır.»
E. RECLUS
(Nouvelle Géographie Universelle cilt 1, sayfa 2)
*
**
«Hristiyan reayaya tanınan bu serbestliklerin Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamasında büyük bir rol oynadığında bütün tarihçiler ittifak etmektedirler. İmparatorluğun Avrupa'yı ürküttüğü kuvvetli devirlerinde reaya, galip Türkleri, maliye, ticaret ve sanayi'i eline geçirerek istismar etmekle iktifa etti. Ama aynı reaya Mohaç mağlubiyetini müteakip imzalanan Pasarofça ve Kaynarca muahedelerinden sonra İmparatorluğun artık sükut etmekte olduğunu sezerek Türkiye'nin baş düşmanı olan devletlerle açık veya gizli işbirliğine başladı. Eğer Türkler kusur sayılabilecek kadar ifrata vardırılmış bir sabır ve sükunet faziletine malik olmasalardı, entrika ve ihanetlerini artık saklayamayan ve Türk mağlûbiyetini kendi zaferleri olarak semerelendiren bu iç düşmanları muhakkak ki çok sert şekilde cezalandırırlardı. Osmanlı Hükümeti 1828 yılında Rus ent-
rikacılarına yardımcı olmakla suçlu Ermenileri bile sürgün etmeyi kolay kolay istememiştir. Padişahın bu alicenaplığı da zaafına işaret addedilerek, İmparatorluğun taksim edilmesi lehine delil olarak kullanılmıştır.»
M. de CASTRİUS
(Revue Angevine) Şubat 1817
*
**
«Türkiye'nin eski dostları, bazı fikirleri reaksiyoner mahiyette olmakla beraber, memleketimizin iç meselelerini büyük bir vukufla teşhis edebilmişlerdir. Mesela Prens Meternih bize; «Türk kalmayı, Türk İmparatorluğunun şartlarına hiç benzemeyen şartlarda doğup tatbik edilmiş modellere göre idari ıslahata girişmemeyi ve Doğu'nun adetleriyle taban tabana zıt kanunlara malik devletleri taklit etmemeyi, tavsiye ediyordu.»
A. Rıza (La Tolérance Musulmane)
*
**
«İhtiyatsız ve ölçüsüzce din gayretleri ile Müslüman milletleri tahrik etmenin bir cinayet, bir cinnet olacağını ifade etmek isterim.»
CARDINAL LAVİGERIE
(1888 tarihinde Parlamento'da M.P. Deschanel tarafından nakledilmiştir.)
*
**
«Türklerin sakin cesareti, şayanı hayret tevekkülü, fevkalade mülayemeti, haklı bir takdir ve şöhrete mazhar olmuştur. Ama ne kadar hayran olmaya değer olurlarsa olsunlar Türk milletini ve İmpa-
ratorluğunu mahvedecek olan da bizzat bu faziletlerdir.»
G. CHARMES (Avenir de la Turquie) 1883
*
**
«Birbirleriyle mücadele eden milletlerin anlaşmalarına hiç imkan olmayacak ve medeniyetin birliği bazı milletlerin, hususiyle yüksek ahlaki meziyetleri, dürüstlüğü, cesareti, vakar ve müsamahakârlığı ile diğerlerinden temayüz eden milletlerin toptan mahvedilmeleri pahasına mı temin edilecektir?»
EL. RECLUS (Adı gecen eser cilt IV).
HISTOIRE DE LA DECADENCE ET DE LA CHUTE DE L'EMPIRE ROMAIN Yazan: E. GIBBON;
-
I. A. C. BUCHON'un Fransızca tercümesinden, Paris, 1834
İslam Müsamahakarlığı
Fukaha, harp hukuku çerçevesinde ele geçirilmiş bulunan Hristiyan ve Yahudi dini kitaplarının yakılamayacağını ve dinî olmayan yazıların, tarihçi, şair, hekim yada filozofların eserlerinin müminlerin istifadesine arz edilmesinde hiç bir şer'î mahzur bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiştir ...
İskenderiye kütüphanesinin maruz kaldığı felaketlerin hepsini, Sezar'ın müdafaa zarureti ile istemeden ateşe vermesini, putperestlikten kalma bütün eserleri yıkmaya çalışan hıristiyanların iğrenç taassupları yüzünden yaptıklarını anlatacak değilim. Ama Antonen'ler devrinde Théodosée devrine gelinceye kadar uzanan devreden elimize geçen deliller gösteriyor ki, Kral sarayı ile Serapis mabedine ptoleme'lerin ihtişam ve zevkleri sayesinde toplanmış bulunan dört ila yedi yüz bin ciltlik kütüphane artık mevcut değildir. Patrikhane ve Metropolithanelerin belki de birer kütüphaneleri vardı. Ama Filozof, hıristiyan mezhep münakaşalarıyla ilgili bir yığın lüzumsuz hacimli ciltler, banyoları ısıtmaya yaramışsa, bu fedakarlığın insanlığa faydalı bir fedakarlık sayılabileceğini tebessüm ederek itiraf edecektir.
İspanyadaki Müslümanlar
Fatihten 10 yıl sonra Halifeye bir İspanya haritası verildi. Haritada denizler, nehirler, limanlar, nüfus ve şehirler, iklim, toprak ve maden ocakları, görülüyordu. İki asırlık bir müddet içinde Tabiatın bu cömertliğine çalışkan ve yaratıcı bir milletin ziraat, ticaret ve sanayi müesseseleri eklendi. Arap muhayyilesi eserlerine gösterdiği ihtimamları ifrata vardırmıştı. İspanya'da hüküm süren ilk Emevî Hükümdarı hıristiyanların da desteğini elde etmeye muvaffak olmuş, ve neşrettiği sulh ve himaye fermanıyla Hristiyanlara çok cüz'i bir vergi tahmil etmekle yetinmiştir. (...)
Halife 600 camii, 900 hamam ve 2000 evi bulunan Kurtuba'da bulunuyor ve oradan 80 tane birinci sınıf şehirle, 300 tane ikinci ve üçüncü sınıf şehre emru kumanda ediyordu. Guadilkebir kıyılarını süsleyen 12.000 köy mevcuttu. Araplar mübalağa etmiş olabilirler, ama şurası muhakkaktır ki İspanya hiç bir zaman onların zamanındaki kadar zengin, kalabalık, ve mamur olmamıştır. (Sayfa : 490)
Antakya Önlerinde Haçlıların Yaptıkları
Antakya'nın muhasara ve müdafaası sırasında Haçlıların münavebe ile hem bolluk ve zaferle sarhoşluğa hem de açlık ve ümitsizlikle ye'se düştükleri olmuştur. insan makul olarak, hareketleri üzerinde imanlarının büyük tesirleri olduğunu, faziletli
ve kanaatkârane bir hayat yaşayarak din uğrunda bir aziz sükunetiyle şehit olmaya hazırlandıklarını zannedebilir. Ama tecrübe bu iyimser hayali yıkıyor; ve tarih Antakya duvarları önünde haçlıların tevessül ettikleri fuhuş ve sefahat sahnelerine, dinle alakası olmayan harplerde bile çok nadir rastlandığını gösteriyor. Defne mağarası artık mevcut değildi, ama Suriye'nin havasında aynı kötülükler hala yaşıyordu. Hristiyanlar da tabiatın istediği ve istemediği kötülüklerin hiç birine mukavemet etmediler. Reislerinin otoritesini küçümsediler. Ne askeri disipline ne de İncil'e uymayan bu keşmekeşe karşı fermanlarla vaz ü nasihatin hiçbir tesiri olmuyordu. (Sayfa : 664)
Hristiyanlar Kudüs'te
... Hristiyanlar mukaddes Şehir Kudüs'e Hz .. Ömer'in fethinden aşağı yukarı 460 yıl sonra Müslüman idaresinden kurtardılar. Muhasarayı idare edenler şehrin yağmasında ilk işgalin mülkiyet addedileceği üzerinde anlaştılar. Bu suretle mesela Büyük Camiin yağmasında 70 lamba ile çok sayıda altın ve gümüş vazo, Taucréde'e hamaratlığının mükafatı olarak isabet etmiştir. Zâhidlerin teklif ettikleri büyük fedakarlıkları kabul etmemiştir. İtaat da bir işe yaramamış, yaş ve cins farkı gözetilmeden hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Hristiyanların amansız hunharlıkları yüzünden şehir, 3 gün kan deryasında yüzmüş ve neticede kokuşan cesetlerden veba çıkmıştır. 70.000 Müslüman boğazlandıktan ve Yahudileri de havralarında yaktıktan sonra yine de elle-
rinde cimrilik yahut yorgunluk yüzünden kılıçtan geçiremedikleri bir çok esir kalmıştı. Haç'ın bu zalim ve gaddar kahramanları arasında birazcık merhamet gösteren tek insan yine Taucréde olmuştur. (... )
Hz. Ömer'in Kudüs'e Girişi
Suriye ve İran Fatihi Hz. Ömer, boynunda biri buğday diğeri hurma ile dolu iki torba, ve bir de su tulumu bulunan kırmızımtırak bir deveye binmişti. Yemek molası verildiğinde hiç bir tefrik gözetmeden etrafındakilerin hepsini sofrasına davet ederek, dua ve şükürlerle sade yemeğini onlarla paylaştı.
Hz. Ömer, bu sefer esnasında da «Adil Hükümdar» sıfatına layık bir şekilde hareket etmiş, Arapların taaddüdü zevcatta ölçüyü kaçırmalarına engel olmuş, tabi milletlere karşı zulüm ve cebir yapılmasını önlemiş ve Araplardaki lüksü kaldırmak üzere ipek gömlek giymelerini yasaklamıştır. (... )
Hz. Ömer Kudüs'ü uzaktan görür görmez haykırdı: «Allahü Ekber!» Allahım bu fethe kolaylık göster! diyerek çadırını kurduktan sonra sükunetle yere oturdu. Teslim mukavelesini imzaladıktan sonra hiç bir korku ve ihtiyat lüzumu duymadan şehre girdi ve Patrikle Kudüs Kilisesinin tarihi üzerinde son derece nazikane müsahabelerde bulundu. Yeni hükümdarı önünde diz çöken Sophronius yavaş sesle Daniel'in «Yeisten uzaklık gerekir kutsal yerde» sözünü tekrarladı. Namaz vakti «Basubadelmevt» kilisesine vardılar. Ama Halife orada namaz kılmayı reddederek, Konstantin kilisesinin merdiveninde
kılmayı tercih etti. «Eğer ısrarınızı kabul etseydim, Müslümanlar beni örnek aldıkları bahanesiyle günün birinde antlaşmanın şartlarını bozmaya yeltenirlerdi.» Bir zamanlar Hz. Süleyman mabedinin bulunduğu yere bir cami inşa edilmesini emretti. Kudüs'te kaldığı 10 gün içinde de Suriye'nin hal ve istikbaldeki tarz-ı idaresini tanzim ve tayin etti. Medine, halifenin Kudüs'ün mukaddesliğine yahut Şam'ın güzelliğine kapılıp orada kalmasından endişe ediyordu. Ama endişeleri çabuk dağıldı. Zira Halife tekrar Medine'ye dönmekte gecikmedi.
Salâhaddin-i Eyyubî'nin Merhameti
«... Lusignan 30.000 askerini kaybetti ve kendisi de Müslümanlara esir düştü. Susuzluk ve korkudan ölmek üzere bulunan esir Hükumdarı Salâhaddin'in çadırına getirdiler. Alicenap Sultan bir bardak buzlu şerbet ikram etti. (...)
... İnsani bir duygu taassup ve fethin sertliğini yumuşattı. Salâhaddin şehrin teslim olması karşısında, kan dökmemeyi vaad etti. Rumlarla diğer şark hıristiyanlarının hükümdarlık sınırları içinde serbestçe yaşamalarına izin verildi. Frenklerle Lâtinlere de 40 gün içir. de Kudüs'ü boşaltarak mukavelede derpiş edildiği veçhile muhafaza altında doğrudan doğruya Suriye ve Mısır limanlarına gitmeleri emri verildi. Fidye de askerler için 10 altın, kadınlar için 5 altın, çocuklar için de 1 altın olarak tesbit edildi.
... Sultan'ın antlaşma şartlarının icrasında gös-
terdiği doğruluk ve dürüstlüğü teslim etmek icap eder, Mağlupların sefaletine gösterdiği merhamet de övülmeye değer. Borçlarını ödemeleri için fazla zorlamamış, 7000 zavallıyı toptan 30.000 dinar fidye karşılığında azad etmeye razı olduğu gibi 2 - 3 bin kişiyi de hiç bir karşılık talep etmeden serbest bırakmıştır. Böylece köle sayısı aşağı yukarı 14 bine inmiştir. Kraliçe ile mülakatında son derece mültefit ve nazik davranmış hatta ağlamıştır. Dul ve öksüzlere cömertçe sadaka ve hediyeler dağıtmıştır. Hastahane muhafızları kendisine karşı savaşmaya devam ettikleri halde, merhametli Sultan muhafızların kardeşlerinin 1 yıl müddetle hastalara bakmalarına müsaade etmiştir. Bu şefkat ve fazilet dolu davranışlar bütün insanların sevgi ve hayranlığına layıktır. Salâhaddin'i böyle davranmaya zorlayan hiç bir sebeb de yoktu. Aksine devrin taassubu, İslam düşmanlarına gösterdiği müsamahayı teşvik etmekten çok mahkum edecek bir durumda idi. Yabancıların şehri terk etmelerini müteakip, Salâhaddin sancakların arkasından savaş müziğinin nağmeleri arasında muzafferane bir şekilde Kudüs'e girdi. Müslümanlar kilise haline getirilmiş olan Hz. Ömer camiini tekrar ele geçirdiler. Merdiven ve duvarlar gülyağı ile yıkandı, mihraba Nureddin Zengî'nin yaptığı bir rahle yerleştirildi. (Sayfa: 688)
Türkler
Okuyucu bir an için Sicilya'dan ayrılıp zihnen kendini Türklerin ilk vatanı olan Hazar denizi kıyılarında farz etsin. İskitya ovalarında VI. asırda kur-
dukları imparatorluğun adı ve şöhreti, imparatorluk yıkıldıktan sonra da yaşamaya devam etti. İmparatorluğu kurmuş olan milletin kalıntıları da Çin'den Karadeniz ve Tuna kıyılarına kadar uzanan geniş sahaya dağınık bir şekilde yayılmış, son derece kudretli küçük ve müstakil kabileler halinde yaşadılar. Macarların kolonisi Avrupa camiası içinde yer alıyordu. Türk soyundan gelen köle ve askerler de Asya taht ve saraylarını işgal etmişti. Normanlar İtalya kıyılarıyla Sicilya'yı ele geçirirken, bir avuç Türk de İran'a hakim oluyordu. Selçuk soyundan gelen prensler Semerkant'tan Mısır ve Yunanistan'a kadar uzanan sahada müstakil devletler kuruyordu. Türkler muzaffer Hilâl'ın Ayasofya'ya çekilmesinden önce küçük Asya'nın hakimi olmuşlardı.
Hz. İsa'nın doğumundan 10 asır sonra İran'ın şark eyaletlerini idare altına alan Gazneli Mahmud en büyük Türk hükümdarlarından biridir. (...) «Sultan» adı ilk defa onun için kullanıldı. Devletin sınırlarını Maveraün Nehirden İsfahan'a, Hazar denizi kıyılarından İndus nehrine kadar genişletti. Ama onun şöhret ve zenginliğinin asıl sebebi Hindistan'a karşı yaptığı savaşlardır. Hindistan'a yaptığı 12 seferin muharebe ve muhasaralarını anlatmaya başlı başına bir kitap bile yetmez. (... )
Mevsimlerin şiddetinden, dağların yüksekliği, nehirlerin büyüklüğü, çöllerin kuraklığı, gibi şeylerden, düşmanın çok sayıda olması veya harpte fil kullanmasından hiç bir zaman yılmayan Sultan Mahmud kazandığı zaferleriyle Büyük İskender'i aşmıştır. 3 Aylık bir yürüyüşten sonra Keşmir ve Tibet yaylalarını geçerek Ganj nehri kıyısında bulunan meşhur Kinnoge şehrine vasıl oldu. İndüs nehrinin
kollarından birinde yapılan bir deniz muharebesinde 4000 düşman gemisini bozguna uğrattı. Delhi, Lahor ve Multan teslim olmak zorunda kaldılar. Münbitliği sebebiyle Gücerat'ı fethetmek istediği gibi, tutumluluğu yüzünden baharat istihsal eden Okyanus adalarını ele geçirmek gibi neticesiz planlar da kurmuştu. Raca'lar haraç vererek mevkilerini muhafaza ettiler. Halk da hayatını ve servetlerini haraç vermek suretiyle kurtarabildi. Doğuda Gazneli Mahmud adı hala hürmetle anılır. Tebaasını sulh ve refah içinde yaşatmıştı. Adalet ve merhametine dair iki örnek mevcuttur:
Bir gün divanda iken karşısına gelip evinden ve yatağından kendisini kovan bir Türk askerini şikayet ederek ayaklarına kapanan bir adama Sultan Mahmud «Sızlanmayı bırak, suçlu evine geldiği zaman haber ver, bizzat kendim gidip cezalandıracağım.» cevabını verdi. Bir müddet sonra haber gelince, Sultan, dediği gibi, kalkıp eve gitti, muhafızlarına evin etrafını sardırdı, meş'aleleri söndürerek zina ve hırsızlık suçu işlemekte olan şahsın idamını emretti. Hükmün infazından sonra meş'aleleri tekrar yaktırdı. Sultan da diz çökerek duaya başladı. Duası bittikten sonra yemek getirterek çok acıktığını belli eden bir iştiha ile yedi. Şikayetine anında ve adilane cevap alan zavallı adam hayret ve tecessüsünü yenemeyerek Sultan'a hareketlerinin sebebini sorunca mütevazı Sultan:
«Böyle bir cinayete ancak kendi çocuklarımın cesaret edebileceğini sanıyordum. Adaletimin amansız ve gözü bağlı olması için meş'aleleri söndürttüm. Suçlu keşfedildiği için Allah'a şükrettim. Yemeğe
gelince şikayetiniz beni o kadar müteessir etti ki 3 gün ağzıma bir lokma yiyecek koyamadım.»
Gazneli Mahmud Batı İran'a hakim olan Bowide hanedanına harp ilan etmişti. Kraliçeden şöyle bir mektup aldı :
«Kocam hayatta iken sizin taarruzunuzdan endişe ediyordum. Zira o hükümdardı ve sizin çapınızda bir mücahitti. Ama artık yaşamıyor. Saltanatı bir kadınla bir çocuğa kalmıştır. Sizin bir çocukla zayıf bir kadına taarruz edeceğinizi hiç sanmam. Zira bu taarruz muvaffak olsa da şan ve şereften mahrum kalacak ; buna mukabil muvaffak olmadığı takdirde mağlûbiyetinizin utancı müthiş olacaktır. Unutmayınız ki zafer netice itibariyle yalnız Allah'ındır.»
Kraliçenin gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud'un taarruz etmekten vazgeçerek saltanata varis olan çocuğun büyümesine kadar tehir etmesine sebeb oldu. (Sayfa: 620)
Cengiz Han
«Cengiz yasası, içeride sulhu idame, dışarıya karşı harbi teşvik eden bir yasa idi. Cinayet, zina, yalan yere yemin etme, at ve öküz çalma, suçlarının cezası ölümdü. Böylece en zalim insanlar bile adalet ve itidal üzere yaşamakta idiler. Büyük Kağanlık hakkının Cengiz'in soyundan gelecek olanlara raci olacağı derpiş edilmişti.
Tataristan'ın geçim kaynaklarından biri olan ve hem eğlence hem de harp talimi hüviyeti taşıyan avcılık da tanzim edilmişti. Hakim millet bayağı iş-
leri kendisi yapmayıp kölelerle yabancılara yaptırıyordu. Bayağı addedilen işler de askerliğin dışında kalan bütün işlerdi. Askeri birliklerin talim ve disiplini tecrübeli kumandanlara ihtiyaç gösteriyordu. Ordu, ok, yay, kılıç, ve demir topuzlarla donatılmış 100, 1.000 ve 10.000 er kişilik birlikler halinde idi. Her subay veya er arkadaşlarının şeref ve emniyetine karşı bizzat hayatı ile mes'uldü. Cengiz'in zafer dehası düşman teslim veya mağlup olmadıkça onunla sulh yapmayı men ediyordu. Ama Cengiz'in asıl hayran olmamız gereken tarafı onun dini telakkisidir. Hristiyan engizitörlerinin çeşit çeşit işkence usulleri keşfettikleri bir devirde, barbar bilinen Cengiz müsamahanın en mükemmel numunesini veriyordu. İlk ve tek akidesi bir Allah'a, bütün iyiliklerin kaynağı, yarattığı yeri ve göğü huzuru ile ihya eden bir Allah'a inanmaktan ibaretti. (Sayfa: 784)
Osmanlılar
Bursa'nın fethini Osmanlı İmparatorluğunun gerçek kuruluş tarihi sayabiliriz. Şehirdeki hıristiyan ahalinin mülk ve hayatları 30.000 altın vergi veya haraç karşılığında bağışlandı. Şehir, Sultan Orhan'ın gayretleriyle bir Müslüman şehri haline getirildi. Bir cami, bir medrese ve bir de hastahane yaptırdı. Selçuk paralarını kaldırarak kendi adına para bastırdı. Yeni merkezin hukuk u ilahiye ve medeniye sahasında meşhur müderrisleri şarkın eski medreselerinden Arap ve Fars talebelerini çekmeye başladılar. Orhan Vezâret makamını tesis ede-
rek kardeşi Alâeddin'i ilk vezir tayin etti. Kıyafete müteallik koyduğu kaideler sayesinde şehirli ile köylüyü, Müslümanla hıristiyanı birbirinden tefrik etmeye imkan verdi.
Türk Şövalyeliği
Şeref ve namusunu korumak zorunda kalınca Cantacuzène de düşmanları gibi din ve memleketinin amansız düşmanlarına baş vurdu.
Aydın Beyi islam kıyafeti altında bir eski Yunan zarafet ve nezaketi taşıyordu. Bizans kumandanı ile aralarında karşılıklı hürmet ve yardımlaşma münasebeti vardı. Öyle ki devrin hatipleri bu bağlılık ve dostluğu Pillade ile Oreste'nin dostluğuna benzetirlerdi.
Bir kahpeliğe maruz kalan dostunun tehlikede olduğunu öğrenir öğrenmez İyonya hükümdarı İzmir'de 300 gemiden müteşekkil bir filo ile 29.000 kişilik bir ordu toplayıp, kış ortasında denize açılarak Ebre nehri ağzına gelmiş, demir atmış, ve arkasında, seçerek ayırdığı 2000 kişilik bir kuvvet olduğu halde nehir boyunca ilerleyerek, Dimetoka'da vahşi Bulgarların muhasara altına aldıkları Kraliçeyi kurtarmıştır. Bu sırada Sırbistan'a sığınmış bulunan Cantacuzène Kraliçeyi kendi kaderine terk etmeye mecbur kalmıştı. Kraliçe Irene kardeşini kurtaran insana arz-ı şükran etmek üzere 200 at ve çeşitli mücevherle birlikte bir elçi gönderip şehre davet etti. İslam Beyi, uzaklarda bulunan talihsiz dostunun karısını görmeyi büyük bir nezaketle reddederek, bütün silah arkadaşlarının faydalanma-
sına imkan olmayan şehir letafeti yerine, onlarla birlikte mevsimin sertliğini paylaşarak çadırında kalmayı tercih etti. (Sayfa: 796)
... Niğbolu muahedesinde Fransız esirlerinin bir daha Türklere silah kaldırmayacaklarına yemin etmeleri şartı konduğu halde, Sultan Bayezit onları bu şartı yerine getirmekten affederek: Burganya hanedanı varisine «Silahlarına ve yeminine aldırdığım yok. Gençsin, ilk yenilginin felaket ve hicabını silmek isteyebilirsin. O takdirde ordunu topla ve gel. Bayezit sana gereği gibi mukabele etmeye daima hazırdır.» cevabını vermiştir. (Sayfa: 802)
Osmanlı Hanedanının Değeri
Hayatta başlıca hadiselerin bizzat failin karakterine tabi olduğu göz önüne getirilirse Padişahların şahsi meziyetlerine Osmanlı İmparatorluğunun tesis ve tarsîni şerefini de ilave etmelidir. Fazilet, zeka ve değer bakımından birbirlerinden farklı da olsalar, Osman'dan Kanuni Sultan Süleyman'a kadar ki 265 yıl boyunca tahta çıkmış olan 9 Padişahın hemen hepsi de cesur ve faal, tebaasından itaat gören, düşmanlarını yıldıran hükümdarlardı. Şehzadeler gençliklerini Sarayın rehaveti içinde geçirecek yerde ordu ve idarede yetiştirildi. Çok erken; yaşta ordu ve eyalet idaresi ellerine verilirdi. Bu durum birçok dahili harplere yol açmakla beraber hanedanın disiplinli ve dirayetli olmasını temin ediyordu. (Sayfa: 862)
Osmanlıların Meziyetleri
Bu millet teşkilat ve resanetini oldukça fevkalade bir kaynaktan alıyor. Osman'ın ilk tebaası, Maveraünnehir'den Sincar dağlarına kadar ecdadının ardı sıra giden 200 çadır Türkmen ailesinden ibaretti. Anadolu yaylası hala onların soydaşlarının beyaz veya siyah çadırları ile doludur. Fakat bu küçük azınlık kısa zamanda Anadolu'nun mağlûp yerlileri ile kaynaşarak aynı dil, din, örf ve adete sahip bugünkü Türk milletini meydana getirmiştir. Erzurum'dan Belgrad'a kadar bütün vilayetlerin en eski ve şerefli addedilen Müslüman halkının topuna birden Türk adı verilmektedir. Ama Osmanlılar, hiç değilse Rumeli'de, bazı köyleri ve ziraat sahasını Hristiyanlara bırakmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun daha temelleri atılırken bütün askeri ve sivil rütbeler bizzat Türklerin de elinden alınarak yabancı ve kölelerden müteşekkil itaat, kumanda ve harp etmek üzere sıkı bir terbiye ile yetiştirilen yeni bir sınıf yaratıldı. (Sayfa: 825)
İstanbul'un Fetihten Önceki Hali
... Manuel Chrysoloras, bahtsız memleketinin, yani İstanbul'un Bizans'ın gölge veya hayalinden başka bir şey olmadığını itiraf etmektedir. Eski heykeller hıristiyanların taassubu yahut barbarların vahşeti yüzünden harap olmuş, en güzel binalar kireç elde etmek üzere tahrip edilmişti. Paros ve Numidie'nin en makbul mermerleri yıkılıyor ve-
ya kaba inşaatta kullanılıyordu. Heykellerin pek çoğunun yalnız kaideleri kalmıştı. Hemen hemen bütün sütunlar yıkılmış veya tahrip edilmişti. İmparatorların mezarları açık ve harap bir halde idi. Zamanın aşındırmasına zelzele ve kasırga da yardım etmişti. Halk da altın ve gümüşten yapılmış eserleri tahrip ediyordu. Bütün bu güzel eserlerden, ki belki de sadece muhayyilede yaratılmış ve hiçbir zaman mevcut olmamışlardır, kala kala Çemberlitaş, Dikili taş ve Ayasofya kalmıştır. (Sayfa: 856)
Hristiyanların Dönekliği
Mukaddes harp Polonya ve Macaristan'ın müşterek feryadı idi. Ladis1as Tuna'yı geçerek ordusuyla Bulgaristan'ın başşehri olan Sofya'ya geldi. Bu sefer esnasında, haklı olarak Hunyades'in dirayet ve liyakatına atfedilen iki parlak zafer kazanıldı. (...)
Zaferlerinin hem en şaşmaz delili hem de en hayırlı bir neticesi, Babıalinin Sırbistan ile Macaristan'ın boşaltılmasına, esirlerin iadesine ve sulhun akdedilmesine memur bir hey'et göndermesi oldu. Segedin diyetinde imzalanan bu muahede ile kral ve Hunyades makul olarak isteyebilecekleri bütün umumi ve hususi avantajları elde ettiler. Hristiyanlar İncil-i Şerif, Müslümanlar da Kur'an-ı Azîmüşşan üzerine yemin etmek suretiyle her iki taraf da hakikatin hâmii ve kavlinden nükûl edenlerin müntakimi olan Allah'ı işhad ederek 10 yıllık bir mütareke hususunda mutabakata vardılar. (...)
Sulh müzakerelerini tasvip etmemekle beraber
halkın ve hükümdarın iradesine tek başına karşı koyabilecek kudrette olmayan Papalık temsilcisi Kardinal bütün bu müzakereler müddetince mukadder bir sükutu ihtiyar ile iktifa etmişti. Ama toplantı henüz sona ermeden Julian, Karamanoğlunun Anadolu'ya girdiği ve Rum İmparatorunun Trakya'yı istila ettiği, Venedik, Ceneviz ve Burgonya donanmalarının Hellespont'u (Çanakkale Boğazı) işgal ettiği ve Ladislas'ın zaferini öğrenen fakat muahededen haberi olmayan müttefiklerin sabırsızlıkla Ladislas'ın ordusuyla avdetine intizar ettikleri haberini aldı. Bunun üzerine Kardinal:
«Elinize geçmiş olan fırsatı kaçıracak ve müttefiklerinizin ümitlerini suya düşürecek misiniz? Siz asıl onlara, Allah'a ve hıristiyan kardeşlerinize karşı taahhüd altındasınız ve bu temel taahhüd hıristiyanlığın düşmanlarına karşı giriştiğiniz taahhüdü keenlemyekûn kılar. Allah'ın yer yüzündeki vekili Papa'dır, ve siz onun hükmü olmadan ne bir taahhüde ne de bir harekete asla girişemezsiniz. Şimdi ben O'nun namına silahlarınızı takdis ediyor ve Türklere verdiğiniz sözden nükûl edebileceğinizi beyan ediyorum. Zafer ve selamet yolunda beni takip ediniz. Eğer hala tereddüt ediyorsanız, hareketinizin bütün mes'uliyetini bana yükleyiniz.» diye haykırdı. Halktan teşekkül eden meclislerin kararsızlığı ve Kardinallik makamının kudsiyeti bu meş'um delillerin kabulünü intaç ederek bizzat sulhün imza ve taahhüd edildiği mahalde yeniden harp kararı verilmesine sebep oldu. Bu şekilde hareket eden Hristiyanlara «kafir» demekte Türkler elbetteki haksız sayılmazlar. (Sayfa : 860)
Lâtinlerin İstanbul'da Yaptıkları Kötülükler
Hacılar kadehleri, üzerini süsleyen kıymetli taşlarla incileri koparıp aldıktan sonra, alelade birer taş haline getiriyor, Hz. İsa ve Havarilerinin tasvirleri ile süslü masalarda kumar oynuyor, içki içiyor ve hıristiyan ibadetinin en mukaddes eşyalarını ayaklar altına fırlatıyorlardı. Askerler de Ayasofya kilisesinin mihrabındaki örtüyü, üzerine işlenmiş altın liflerini almak için parça parça ettiler. Çok yüksek san'at kıymetini haiz olduğu halde sadece maddi kıymetine bakarak mihrabı da parçaladılar. Böylece elde ettikleri mücevheratı kilisenin içine kadar getirdikleri atlarla katırların sırtına yüklüyor ve hayvanlar fazla gelen yükün altında sendeledikçe sabırsız yağmacılar zavallı hayvanları öyle hunharca şişliyorlardı ki kilisenin içi kan deryasına dönüyordu. Bir fahişe de Şarklıların dua ve ayinleriyle istihza etmek üzere Patriklik makamına çıkarak şarkı söylemiş ve dans etmişti. İmparator mezarlarının bile bu açgözlülük ve yağmacılığın kurbanı olmaktan kurtulamadığını, 6 asır önce gömülmüş olan Justinyen'in cesedinde hiçbir çürüme alameti görülmediği hususundaki iddiadan anlıyoruz. Altındaki atları da kaplayacak kadar uzun elbiseleri ve kadınlara benzer başlıkları ile sokaklarda koşuşan Fransızlarla Felemenkler kaba ve çirkin eğlence alemleriyle Şarklıların o muhteşem tevekkül ve kanaatkârlığına hakaretler yağdırıyorlardı.
... Haçlılar bakır heykelleri kırarak erittiler. Böylece o heykellere göz nuru dökmüş heykeltıraşların san'atları berhava edilmiş, geriye kalan bakır
da para haline getirilerek askere maaş olarak ödenmiştir. (... )
Devr-i Kadimden 12. asra kadar intikal etmiş olan yazma eserlerin mühim bir kısmı bugün mevcut değildir. Hacılar yabancı dilde yazılmış eserleri ne muhafaza ne de nakletmekte bir gayret göstermediler. En küçük bir kazanın bile tahrib edebileceği kağıt ve parşömenlerin muhafazası ancak çok sayıda nüshalar mevcut olduğu takdirde mümkün olabilirdi. Eski Yunan eserlerinin hemen hemen hepsi İstanbul'da toplanmıştı. Yunan kitaplarının mahiyet ve adetlerini iyice bilmemekle beraber İstanbul'un maruz kaldığı 3 büyük yangına kurban giden zengin kütüphaneler için ne kadar esef etsek azdır.
... Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve Azizlerin tasvirlerine ibadet edenleri Müslümanların putperest saymalarında şaşılacak bir şey yoktur. Ama Katolik olan Lâtinlerin bu şekilde ibadet edenlere karşı tanıdıkları tavr u hareketleri anlamak kabil değildir. Bunlara bakarak, san'atların sükut çağında san'atkârlığın ve el emeğinin, üzerinde işlediği maddenin ham kıymetinden daha fazla bir kıymeti olamayacağı neticesine varılabilir.
İstanbul'un Fethinden Sonra Fatih Sultan Mehmed'in Davranışı
En mühim esir Bizans İmparatorluğunun Grandük'ü Lucas Notaras'tı. Hazineleri ile birlikte Padişahın huzuruna getirildi. Padişah :
«Niçin bu hazinelerinizi memleket ve tahtınızın müdafaası için kullanmadınız?» diye istihfafla sordukta esir: «Bunlar sizindi, Allah size nasip kılmıştı.» cevabını verdi. Bunun üzerine Padişah da:
«Mademki benimdi, neden bu kadar zaman kendinize alıkoymaya cür'et edip ümitsizce mukavemet ettiniz?» diye sorunca Grandük sebeb olarak maiyetindekilerin inatçılığından başka Türk sadrazamının da gizlice kendisine cesaret vermesini ileri sürdü... Grandük bu zorlu mülakattan sonra af ve himayeye mazhar olmuştu. Fatih, Notaras'ın ıstırap ve hastalık içinde kıvranan karısını ziyarete gitmiş ve bir oğlun gösterebileceği şefkat ve alakayı göstererek teselli etmeye çalışmıştı. Padişah Bizans'ın bütün ileri gelen subaylarına karşı da aynı merhameti göstermişti. Birçoklarının fidyesini bile kendi kesesinden ödemişti. Bir kaç gün müddetle kendini, mağlupların babası ve dostu telakki ettiğini ilan etmiştir.. . Ama sonra vaziyet değişti. Daha Padişah gitmeden evvel Hipodromda en asil esirler katledildi.
Hristiyanlar Fatih'in bu sertliklerini bir nevi tedehhüşle naklederler. Onlara göre Grandükle iki oğlu kahramanca şehit olmuşlardır. Zira Padişah'ın isteklerine boyun eğmedikleri için katledilmişlerdir. Halbuki bir Rum tarihçisinin anlattığına göre İtalya'dan beklenen yardıma istinad ederek yeniden Bizans İmparatorluğunun tesisine matuf bir komplo bahis mevzuudur. Bu çeşit faaliyetlerin ise cezası her memlekette aynıdır. Bir galibi, itimadım suiistimal eden bir mağlubu bertaraf etti diye takbih etmek zordur. Padişah, Bizans'ın yıkılışı ile kendilerini mahvolmuş telakki eden hıristiyan hükümdar-
larının sahte ve riyakârane tebriklerini tebessümle karşılayarak 18 Haziranda Edirne'ye avdet etti.
... «Fatih'in sadakati sabit olan sayısız tebaası taht ve devleti koruyordu. Ama büyük bir idareci basiretine malik olan Padişah bütün Rumları bir araya toplamak istedi. Rum'lar da hürriyet, hayat ve ibadet serbestilerini kaybetmeleri mevzubahis olmadığı için buna seve seve razı oldular. Bizansın saray merasimi de Patrik seçimine münhasır olarak ibka edildi. Rumlar, Padişahın muhteşem bir eda içinde Gennadius'un eline vezaif-i diniyesinin bir sembolü olarak Patriklik esasını vererek sarayın kapısına kadar uğurlayışını, mükemmel bir şekilde donatılmış bir at hediye edişini ve namına tahsis edilen saraya götürmek üzere refakat edecek Paşa ve Vezirlerine emir verişini memnuniyet ve dehşet karışımı bir duygu ile seyretmişlerdir. İstanbul kiliseleri iki din arasında paylaşıldı. Her ikisinin de hududları tesbit edildi. (...)
LA TURQUİE ET SES RESSOURCES, ete.
Yazan: D. Urquhart (İngilizceden çev. RAYMOND Bruxelles 1836)
Fransa ve Türkiye
«Yeryüzünde iki büyük bölge vardır: Doğu ve Batı. İki büyük din vardır: Hristiyanlık ve Müslümanlık. Mensup oldukları bölgeleri hakkıyla temsil eden iki büyük halk ve şehir vardır: Batıda Fransızlar ve Paris, Doğuda Türkler ve İstanbul. Beşiği olan Kudüs'ten çıkan Hristiyanlık Atina ve Roma'ya doğru sür'atle yayıldı, ama oralarda duracak değildi. Kuzeyde henüz barbar olan bir filiz yeşeriyordu. Bu filiz, Cermanya ovalarından inerek Fransa'da Roma ve Galya soyundan gelenlerle karışıp batının başlıca kavmini ve en hıristiyan milletini meydana getirecek olan Alman ırkı idi.
Hristiyan medeniyetinin en büyük eserlerini yaratmak şerefi Fransız milletine râcidir. Charlemagne devrinde putperestliği kat'î olarak ortadan kaldırmış ve Mukaddes Roma - Cermen İmparatorluğu ile birlikte Papalığın dünyevi iktidarını tesis etmiştir. Daha sonra Haçlı seferlerini yapmış, Sain Louis tesisleri ve feodal nizamın tedvin ve müeyyidelere rabtı sayesinde Orta Çağ rejimini sistem ve istikrara kavuşturmuştur. IV. Henri, XIII. Louis
ile XIV. Louis devrinde de Avrupa'da istikrarın tesisine ve Katoliklikle Protestanlık arasında bir muvazene teminine muvaffak olmuştur. Nihayet 18. asrın sonlarında Fransız muharrir ve filozoflarının hazırladıkları İnkılab-ı Kebir, üniforma giymiş bir hıristiyanlık olarak muharebe meydanlarında arz-ı vücud etmiş ve Napolyon'da teşahhus ederek bütün Avrupa'da hıristiyanlığa karşı ve yabancı ne kalmışsa hepsini silip süpürmüştür.
Mekke ve Medine'de doğmuş olan Müslümanlık az sonra merkezini Bağdad'a nakletmiştir. Ama Peygamber'in ölümünden 400 sene sonra Arap İmparatorluğu sukut ediyor ve İslamiyet yepyeni meyvelerini vermek üzere başka bir kuzeyli filize kendini aşılıyordu. Bu filiz de Maveraünnehir yaylalarından inmiş ve evvela Arap hükümdarlarının emrinde ücretli asker olarak hizmet etmiş, kısa bir zaman sonra da bizzat bu hükümdarları emirleri altına almış olan Türk ırkı idi. Türklerin Kudüs'e girişi Haçlı seferlerinin başlangıcını teşkil etti. Hristiyan Avrupa'ya karşı İslamiyeti müdafaa ve vikaye eden onlar oldu. Şövalyeliğin benimsediği şarkkârî semahat ve alicenaplık ilhamlarını haçlılara veren de onlardı. Philippe Auguste'le Louis le Jeune'ün hasmı olan Salâhaddin Türktü.
Bu sırada, 13. asrın başında, Anadolu, İslâmın en büyük hanedanı olan Osmanlı Ailesinin sahneye çıkışına şahit oluyordu. Ertuğrul'un oğlu Osman'ın kafasında, hududları Tuna dan Fırat'a Dicle ve Nil'e, Kafkaslardan Balkanlar'a, Toroslar'dan Atlas Denizine kadar genişleyecek olan bu muazzam yapının hayali mevcuttu. Nihayet 1453 te II. Mehmet İstanbul'u fethederek Peygamberin tebşirini 800 sene son-
ra tahakkuk ettirmiş ve böylece İmparatorluğuna sağlam bir istinadgâh bahşederek onu Avrupa camiasının mühim ve mütemmim bir unsuru haline ifrağ etmiştir. Ondan sonra tahta çıkan Yavuz Sultan Selim Mısın fethederek son Abbasi hükümdarından Halifeliği almış ve böylece Sultanlıkla Halifelik sıfatını şahsında birleştirerek bütün İslam alemi üzerindeki dünyevi ve uhrevî otoritelerin tamamını eline almıştır. (Sayfa : 1)
Türkler, Doğu Dünyasında, Batı Dünyası içinde Franklar'ın oynadığı rolün benzerini oynamışlardır. Nihayet Viyana surlarına kadar dayanarak Haçlıların İslâmiyete yaptıkları hakaretin intikamını almışlardır. (...) (Sayfa : 7)
İslam Akidesi
... Hz. Muhammed iki zıt temayül karşısında bulunuyordu. Evvela muhitinde bulunan insanların maddi temayülleri ve putperestliği vardı ki her ikisi ile de mücadele etmek gerekiyordu. O, bu bakımdan Hristiyanlarla birleşiyordu. Zaten İncil'in bir Allah kelamı olduğuna kani idi. Hz. Musa'nın, Hz. İsa'nın ve bütün peygamberlerin Allahtan vahy aldıklarına inanıyor, ve onların imanı ile kendi imanı arasında bir ayniyet olduğunu ilan ediyordu. Onların eserlerini devam ettirdiğini, Kainatın yaratıcısı tek ve görünmez olan Allah'ın varlığını vaz eder. İslâmiyet'in daha önceki Peygamberlerin getirdikleri dinden farklı bir din olmadığını, onların yenilenmesi olduğunu açıkça ifade ediyordu.
Kur'an'da «Allah'a, resullerine, Hz. İbrahim,
Hz. İsmail, Hz. İshak, ve hz. Yakub'a vahyedildiğine inanıyoruz. Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberlere gökten nazil olan mukaddes kitaplara inanıyoruz, onlarla biz Müslümanlar arasında hiç bir fark yoktur» denilmektedir. Diğer yandan Hz. Muhammed Yahudilerin sık sık putperestliğe rücu ettiklerini, hıristiyanlarla ihtilafa düştüklerini, bizzat hıristiyanlığın da müessif mezhep kavgalarıyla dalaletler içine düştüğünü esefle müşahede ediyordu. Bu durumda Yahudilerle Hristiyanları kendi aralarında ve diğer milletlerle uzlaştırmak vazifesinin kendisine terettüp ettiğine kanaat getirdi. O'nun vaz'ettiği İslam kardeşliği bütün milletleri birleştirecekti. Kur'an'ı Kerim' de «Yahudilerle Hristiyanlar arasında hakem ol!», «Yahudilerle Hristiyanlara söyle: İhtilafa son versinler. Şeriki ve nazırı olmayan, bir ve tek olan Allah'a tapıyoruz. Hiç birinizin başka bir mabudu yoktur. Ve olmamalıdır. Hz. İbrahim ne Yahudi ne Hristiyandı, tek olan Allah'a inanan ve tapan bir Müslüman, bir sün'i idi» denilmektedir.
Böylesine asil ve ali bir akideye nail olmak, Hz. Muhammed'in büyüklük ve semahatının bir delilidir. (Sayfa : 31)
*
**
Hz. Muhammed getirdiği emir ve nehiylerle, vadettiği mükafat ve mücazatla Doğu milletleri üzerinde çok kuvvetle müessir olmuş ve onları selamete eriştirmiştir.
Putperestlik yıkılmış, İslâmiyet'le Yahudilik ve hıristiyanlık arasındaki bağ tesis edilmiştir. Çocuk kurban etme adeti kaldırılmış, kadınların vaziyeti düzeltilmiştir. Taaddüd ü zevcat mevcut olmakla bir-
likte tahdid ve takyid edilmiştir. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi mirasa hak kazanmışlardır. Çocuk doğuran kölenin âzâd edileceği kaidesi konmuştur. Putperestlerle evlenmek yasak edilmiş, buna karşılık Hristiyan ve Yahudilerle evlenmeye cevaz verilerek bu iki din mensuplarıyla yeni bir yakınlaşma vesilesi meydana getirilmiştir. Ama gayrı meşru münasebet, kafirlerle de olsa, şiddetle men edilmiştir. Fuhuş kat'i olarak yasaklanmış, böylece fuhuştan doğacak her türlü mazarratın önü alınmıştır.
Kölelik Müslüman olanlar için tamamen kaldırılmış, kafirler için de çok hafifletilmiştir.
Hz. Muhammed, harbi, din yaymanın başlıca vasıtası haline getirmekle itham edilmiştir. Ama İslamiyet'in hitap ettiği milletleri yola getirmenin biricik yolu harp değil mi idi ? Esasen harp, nazari olarak takbih edilse bile, fiilen daima mevcut olmuştur. Hristiyanlık, harbi, kiliseden kovmakla beraber müsamaha ile karşılıyor, hatta hıristiyan devletleri harbe teşvik ederek hıristiyanlığın yayılmasına hizmet ettiriyordu. Hz. Muhammed hıristiyanlarla Yahudilerin müsamahasızlığı yüzünden karşılaşacağı tehlikeleri biliyordu. Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde bunu belirten ayetler mevcuttur: «Yahudilerle hıristiyanlar seni ancak kendi dinlerine girdiğin zaman tasvib edeceklerdir.» Kureyş'in amansız husumeti de henüz Putperestliğin tamamen bertaraf edilmiş olmadığını göstermektedir. Şu halde din uğrunda harp Hz. Muhammed'in vazgeçemeyeceği bir zaruret olmuştur .
... Hz. Muhammed yalancılıkla da itham edil-
miştir. Ama bu, yersiz ve haksız bir ithamdır. O, bütün ümmetinin kabul ettiği ve hadiselerin de ispat ettiği gibi gerçekten peygamberdi, ve peygamberlikten başka bir unvan da istemiş değildi. O Cenab-ı Hakk'ın insanlığı irşad etmek için gönderdiği seçkin insanlardan biri idi. Bütün Peygamberlere yapılan itirazların kendisine de yapılmasından şikayet etmekle beraber, kendisine mucize kabiliyeti isnat eden leri tezkip etmekten de hiç bir zaman geri kalmamıştır. (Sayfa : 36)
İslamiyet'in Gelişmesi
... Hristiyanlık gibi İslamiyet de tedricen inkişaf etmiş, bir taraftan Hristiyanlığa diğer taraftan putperestliğe olmak üzere iki taraflı bir aksülâmel olmak hususiyetini hiç değilse kısmen gaip etmiştir. Doğu milletlerinin adet, an'ane ve temayüllerine intibak etmiştir. San'at, edebiyat ve servetin bahşettiği zevklere karşı sertlik ve düşmanlığı gittikçe yumuşatmıştır. Avrupa'nın ilmi ve sınai keşiflerine kapılarını açmış, kültür sahasında mühim ilerlemeler kaydetmiştir. Aldığı yeni şekliyle İslamiyet çok geniş bir sahaya yayılmıştır. Artık birbirine hiç benzemeyen karakter ve medeniyete sahip milletleri de sinesine toplayabilecek bir elastikiyeti haizdir. (...)
İslamiyet Şark medeniyeti ile kaynaşmış, ve bu medeniyetin temsilcisi olmuştur. Artık günümüzün meselesi de iki din arasındaki mesele olmaktan çıkmış iki dünya arasındaki bir mesele haline gelmiştir. (Sayfa : 45)
Türklerin Ehemmiyeti
İslamiyeti ilk kabul eden Araplardı. Mahrumiyet ve cefa içinde geçen sert hayatları İslâmın getirdiği sadeliğe ve istediği din gayretine kolayca intibak edebiliyordu. İslâmın vadettiği dünya, zengin muhayyilelerine çok uygun geliyordu. Ama Peygamberin bahşettiği ümitleri gerçekleştirecek, cennet nimetlerini tattıracak ve Müslümanları Avrupa ziyafet masasına oturtacak başka bir millete ihtiyaç vardı. Bu, Türk milleti idi. Araplardan, gösterişsiz bir hayata bağlılıkları bakımından daha şarklı, düşünce ve hükümlerindeki sıhhat bakımından daha garplı ve çok daha iyi asker ve diplomat olan Osmanlılar Halifeliği ellerine alarak bizzat Arapları da taht-ı idarelerine alacak ve Şark medeniyetiyle İslâmiyete hakiki merkezi olarak İstanbul'u bağışlayacaklardı. Bu şehrin alınmasıyla İslamiyet'in iki büyük düşmanı olan Hristiyanlıkla Putperestlik mağlup edilmiş oldu.
Ama zaferin hemen arkasından galiple mağlup sulh müzakerelerine oturdular.
Osmanlılar, İstanbul'da, Bizans İmparatorluğunun yüz karası ve sebeb-i harabiyeti olan topyekûn tereddiyi, desise usullerini, Asya saraylarına has tefessüh etmiş an'aneleri, materyalizmle spiritüalizmin o acayip halitasını yıkmakla hem İslâmi vazifelerini ifa etmiş hem de bütün insanlığın minnettarlığına hak kazanmışlardır. Böylece Rum halkının da yeniden ihya olmasını temin etmişlerdir. Türkler İslâmiyeti de biraz yumuşatmışlardır. Nitekim şarap içmeye ve musiki icrasına pek karşı koymamışlardır. Dört sünnî mezhepten en müsamahakar ve Avrupai
yaşama tarzlarına en muvafık olan Hanefiliği kabul etmişlerdir.
Osmanlılar aynı zamanda İstanbul'daki Bizans sarayında numunesini gördükleri imparatorluk müessese ve usullerini de benimsemişlerdir. Bu çeşit iktibaslar sayesinde idari sahadaki malumat, kanun ve unvanları da artmıştır. Göçebelik adetlerini de kısmen bırakarak Avrupa camiasına mensup bir millete yakışan tavır ve usuller iktisap etmişlerdir. İstanbul'u fetheden II. Mehmed koyduğu kanunlarıyla Türkiye'de, CHARLEMAGNE'in Fransa'da oynadığı role müşabih bir rol oynamıştır. Osmanlı padişahları İslâmın vaz'ettiğini dini otoriteye mütedair kaideleri bazı tadilata uğratmışlardır. Nitekim Halifelik ünvanını pek kullanmamış, bugün anladığımız manada dünyevi ve uhrevî iktidarları daha çok icra imkanı veren "Sultan" ve «iman-ı müslimin» ünvanlarını tercih etmişlerdir.
Mütercimin Müşahedeleri
... UROUHART'in eserinden alınan bu parçalar, Türklerin Şarkın diğer milletlerinden çok üstün olduğu ve bu üstünlükleri sayesinde İslâmiyetin hakim milleti haline geldikleri hususunda tarihin söylediklerini teyid etmektedir. Türkiye Şark binasının temel taşıdır. Ama binanın inşası henüz tamamlanmamıştır. Hatta temel taşının bile bazı tadilat ve tashihata ihtiyacı vardır. Türklerin mazisi, tevlid ettiği neticeler itibarıyla muazzamdır. Ama bu mazinin ilham ettiği daha büyük muvaffakiyetleri tahakkuk ettirmek için Türklerin muhtaç oldukları
tahavvülât henüz ikmal edilmemiştir. (İkinci kitap: Sayfa : 82)
Türklerin Dürüst Siyaseti
... Ama bu istiklal hareketi Türkiye ile Avrupa'nın arzularına göre men veya müsaade edebilecekleri tesadüfi bir hadise değildir. Hareket Türk milletinin dini prensipleri ile örf ve adetinin bir neticesidir. Bir diğer kaynak da Avrupa camiasının vaziyetinde vuku bulan umumi tahavvülâttır. Türkler ilk fetihleri sırasında hıristiyanlığı imha etmemişlerse, bunun tek sebebi bugün binlerce insanın köle olarak kalmasına cevaz veren akidelerin hepsinden daha mükemmel ve insani olan dini akidelerinin böyle bir tazyiki men'etmesidir. O tarihten beri hiçbir zaman ve mesela Rumların tamamen Türklerin insafına metruk vaziyette bulundukları Rum isyanı sırasında bile böyle bir imhaya tevessül edilmemiştir. Zira İslâm Uleması bunun dinen korkunç bir hareket telakki edileceğini Sultan'a açıkça ifade etmiştir.
Aslında hıristiyan tebaasının istiklalini hazırlayan ve temin eden bizzat Padişahlar değil midir? Onlar hem idari dehalarını hem de müsamahakârlıklarını ortaya koyan bir siyasetle bu hıristiyan halktan harici düşmanlara karşı bir kuvvet kaynağı, dahili isyanlara karşı da bir mukavemet unsuru olarak faydalanmaya çalışmadılar mı? Eflak ve Buğdan'a, isteyerek ve tamamen teslim oldukları halde, berat ve imtiyazları bizzat kendileri vermediler mi?, Daha sonra bu eyaletleri Fener Patriğinin emrine, verirken, Patriklerin bu vazife ve salahiyetlerinden, emirlerine verilmiş olan bu eyaletleri ve milletleri
istiklale kavuşturmak için faydalanacakları ihtimalini hesaba katmayan onlar değil midir? Ege adalarının ticari ve bahri inkişafının temellerini kendileri atmadılar mı? Bir kuvve-i bahriye (Deniz kuvveti) tesis ederek Rus taarruzlarına mukavemet etmek maksadıyla bu ada ahalisine muazzam imtiyazlar tanıyan kendileri değil midir? Rumlara, Babıali tercümanlığı ve her derecede hariciye memurlukları bahşetmek suretiyle, imparatorluğun sırlarını ve dindaşlarının istiklal kazanmasını temin edecek vasıtaları eline teslim edecek şekilde idarenin en yüksek ve can alacak noktalarına yerleşmek imkanı veren de bizzat Padişahlar değil midir? (İkinci kitap; Sayfa : 112)
Yeni Türkiye ve Türklerin Haklılığı
... İstanbul yalnız Türk imparatorluğunun değil, bütün Ş•arkın da merkezidir. Yarı Avrupalı bir devlet olan Rusya bir zaaf ve buhran anından faydalanarak Şarkın hakiki mümessillerinden İstanbul'u almaya kalksa bile bu şehir Rumlardan alındığı gibi Ruslardan da tekrar alınırdı. Zira Şarkın da yer yüzünde böyle bir merkeze ihtiyacı vardır. (Sayfa : 169)
İstikbalde Osmanlı milletinin inkişaf edeceği saha Trakya ve Küçük Asya'dır Boğazları ve İstanbul'u ile bu bölge tabiatın bir millete bahşedebileceği en güzel yerdir. Türk milleti Şark aleminde uhdesine terettüp eden vazifeyi ifaya burada hazırlanacaktır. Bu vazifeyi ifaya muktedir olabilmek içi
Türk milleti İmparatorluğunun teessüsünden beri ne gibi tahavvülâta maruz kalmıştır?
Bugünkü inkılapla ne gibi ıslahata muvaffak olmuştur? Türkiye'nin kaydetmeye mecbur olduğu daha ne gibi yeni ilerlemeler vardır? İşte tedkik edeceğimiz sualler bunlardır.
Daha söze başlamadan önce, bir kere daha kitabımızın muhatabı olan Avrupalıları Osmanlı milletine karşı hakkaniyet ve insafa davet edeceğiz. Hemen hemen hepimiz bu millete karşı acayip veya düşmanca peşin hükümlerle doldurularak yetiştirildik. Bu sebepten oynadığı ve oynamaya namzed olduğu tarihî rol ne kadar büyük olursa olsun, bu millet hakkında tarafsız bir hüküm vermek bizim için oldukça zordur. Türklerden bahsederken asla unutmamamız gereken iki şey var: Dahil bulundukları kıt'a ve eriştikleri medeniyet seviyesi. Şark ve Garp milletleri arasında tezatlar, farklar, uyuşmazlıklar daima olacaktır.
Bu farklılıkları Cenab-ı Hak kendi iradesiyle yarattı ve ortadan kaldıracak da değildir. Bizim vazifemiz onlara riayettir. Diğer taraftan Türkler hakkında daha iyi hüküm verebilmek için onları bizim şimdiki halimizle değil, geçmişteki halimizle kıyaslamalıyız. Çünkü birçok bakımlardan onlar bizim birkaç asır evvelki halimizi yaşıyorlar. Eğer onlar eski zamanlara ait kusurları sinelerinde taşıyorlarsa, unutmayalım ki faziletleri de taşımaktadırlar.
Ekseriya Türkler tevakkuf ve tedenniye mütemayil olmakla itham ederiz. Ama bu itham haksızdır. Nitekim Türkler İstanbul'u fethederken, Kudüs Şövalyelerinden Rodos'u alırken, Viyana surlarına dayanırken, süvarileri Avusturya içlerinde ta Car-
niole ve Carinthie ye kadar uzanır ve sırf yol bittiği için kayalıklar üzerinde atlarına gem vururken Avrupa onlar hakkında böyle düşünmüyordu.
O tarihten sonra durakladıkları malumdur. Ama biraz dinlenme ve istirahata ihtiyaçları yok muydu? Tataristan çöllerinden çıkan Türklerin, göçebe ve muhariplik itiyatlarını fetihleri müddetince muhafaza etmekle beraber günün birinde Avrupa milletleri camiası içinde yer almaları ve uyuşukluğa düşme tehlikesine rağmen gittikçe artan ölçüde yerleşik hayat itiyatlarını benimsemeleri mukadderdi. Türk padişahlarına, bilhassa son padişahlara isnat edilen zalimliğin sebebi de bu noktada gizlidir. Hiç bir millet bu derece derin tahavvülâtı ıstırab çekmeden, şiddetli buhranlara düşmeden tahakkuk ettiremez. Ecdadımız da Germanya ormanlarından çıkıp Avrupa memleketlerine yayıldıkları zaman aynı zalimlik ve rehavet ithamlarına müstahak olmamış mıdır? Ecdadımızın bir tembel krallar soyuna malik olduğunu unutabilir miyiz? Sonra, Türklerin durgunluğa olan bu meyillerinde iyi ve faydalı bir cihet, tir takdir-i ilahi yok mudur? Garbın ve hususi ile Fransa'nın inkılabın taşkınlıkları içinde körü körüne yuvarlanarak ifade ettikleri ölçüsüz terakki ihtirasına müptela oldukları bir devirde, yer yüzünün başka bir köşesinde, Avrupa'dan çok da uzak olmayan bir yerinde başka bir milletin, tarihi azametli bir milletin daha küçük ve zayıf sayılamayacak bir ihtirasla eski an'anelerine, ilk saffetine ve tabii hayata sıkı sıkıya yapışmasında büyük bir hayır saklı değil midir? Osmanlıların tabiata bağlılıklarındaki sadelik Fransız spiritüalizminin acayipliğinden daha mı korkunçtur? II. Mahmud halkını ıslahata iman na-
mına davet etmiş, yeniçeriliği kaldırırken de sancak-ı şerif açmıştır. Bu Fransız inkılabına nisbetle daha az enerjik bir tarz-ı inkılaptır. Ama Fransız milletinin duçar olduğundan daha az ıstıraba mal olmamış mıdır? Türkiye'de ne terör, ne devamlı giyotin ve ne de o korkunç inkılap yobazlığı mevcut olmuştur. Bütün bunlar, zamanımızın Türklerine, memleketimizi istila eden ve içtimai yaralarımızı deşmekten zevk duyan, bize onları daha iyi hissettirmek için mütemadiyen kanatan o bizim roman, piyes, hikaye, hatıra, örf ve adet tasvirleri, ihtiras tahlilleri, insan kalbini resmeden çizgiler, asrı tel'in ve istikbale istimdad eden çeşitli yazılarımızla diğer edebi eserlerimiz ne kadar yabancı geliyorsa o kadar yabancı ve anlaşılmaz gelmektedir. Buraya kadar anlattıklarımız bile Osmanlıları haklı göstermeye kifayet eder zannederim. (Sayfa : 175)
-
II. Mehmed ve II. Mahmud Devirlerinde İmparatorluğun Teşkilat ve İdaresi
... Ama Padişahlar sadece Müslümanları idare ile mükellef değillerdi. İdareleri altında oldukça kalabalık bir Hristiyan halk da vardı. Sonra Türkler için, Garpta Hristiyanların başka dinden olanlara karşı kullandıkları ihtida ettirme usullerine başvurmak gibi bir mes'ele de mevcut değildi. Türkiye İslâmiyetin ruhuna muvafık ve tamamen kendine mahsus müesseselere muhtaçtı. II. Mehmed bu müesseseleri meydana getirdi. Rum ve Ermeni Patriklerine, Yahudi Hahamlarına cemaatleri üzerinde hem uhrevî hem de dünyevi son derece geniş bir se-
lahiyet ve iktidar bahşedildi. Bu suretle Padişahlar reaya üzerinde en büyük nüfuza sahip adamları yanıbaşlarında ve elleri altında tutmuş oluyorlardı. Nihayet bu devrin Padişahları askerlikte olduğu kadar siyasette de çok mahir idiler.
Gordon, çok tecrübeli bir Venedik elçisinin 160 sene evvel Edirne'de Sir John Chardin'le yaptığı bir mülakatta «Türk siyaseti Avrupa siyasetinden çok üstündür. Zira Türk siyaseti münhasıran akl-ı selime istinad eder ve sun'i bir takım vecizelerle formalitelere saplanıp kalmadan hedefe kestirmeden ulaşır» dediğini yazmaktadır. (Sayfa : 182)
*
**
... Sultan Mahmud'un karşısında bulunduğu vazife mühimdi. Fransa'da VI. Lois'den beri birçok kralın emek verdiği ve ancak Konvansiyon'un bitirebildiği bir işi o tek başına yapmak mecburiyetinde idi. Müntahap eyalet idarecilerini, şehreminlerini, paşaları, ayanı ve derebeylerini taht-ı itaate alması, yeniçeriliği kaldırması. itaatten bıkmış olan bir takım Müslüman halkla yeni münasebetler tesis etmesi, Müslümanların aşırı taazzumuna biraz gem vurması ve onları müsamahaya alıştırıp günün birinde Hristiyanlarla uyuşabilmeye hazır bir hale getirmesi gerekiyordu. Tek başına bir VI. Lois, bir XI. Lois bir Richelieu, bir Konvansiyon'un yaptıklarını yapmak zorundaydı. Bu, bir insan ömrü için fazla muazzam bir iş değil miydi? Bununla beraber Sultan Mahmud bunu başardı. Hala yapılması gereken pek 'çok iş kalmışsa, bundan dolayı onun kafi derecede çalışmadığı söylenebilir mi ? Urquhart diyor ki :
«Devr-i saltanatında böylesine hadiselerin cere-
yan ettiği bir adamın, bu hadiseler kendi tertibi olmaktan çok şartların tebeddülünden neş'et etmiş de olsa alelade bir adam telakki edilemeyeceği muhakkaktır. Kaldı ki şartların tebeddülüne intibak edip onlardan faydalanmasını bilmek te küçümsenecek bir şeref değildir. O, bütün iktidar mekanizmasının felce uğradığı bir devrede makamıyla olduğu kadar bizzat şahsıyla da imparatorluğu ayakta tutan yegane bağ olmuştur.»
Sultan Mahmud bu büyük inkılaplardan başka birçok mühim islahat da yapmıştır. Muntazam bir ordu kurmuş, Navarin'de imha edilen Osmanlı donanmasını yeniden teşkil ederek kumandasını dirayetli bir amirale teslim etmiştir. İdareyi, hiç değilse şeklen, daha intizamlı bir hale getirerek Avrupai idareye yaklaştırmıştır. Reayadan alınan cizyeyi yeni cibayet esaslarına bağlamış, muntazam fasılalarla merkeze gönderilmek üzere eyalet bütçeleri tanzim ettirmiş ve valilerin masraflarını mürakabeye tabi bir hale getirmiştir. Nihayet dahili ve harici efkar-ı umumiyenin kudretinin Türkiye'de de anlaşılarak gazete neşrine başlanması da bu devirde olmuştur. Bu neşriyatın halen ifa ettiği hizmetlerle istikbalde ifa edeceklerini küçümsemeye imkan yoktur. (Sayfa : 187)
*
**
Derebeyleri ortadan kaldırırken şayan-ı hayret derecede muvaffakıyete ulaştıran muhtelif usuller kullanmıştır. Kendisine eziyet edenlerin cezalandırılmasından daima memnunluk duyar. halk derebeylerin imhasını, bütün ağızlardan işitilen «Bu Padi-
şah akıllı adam» sözleri ile hem hayret hem de bil-yük bir zevk duyarak seyretmiştir.
Ama büyük icraatla dolu olan bu devrenin en feci sahnesi olan yeniçerilerin imhası bütün milleti yıldırımla vurulmuşa çevirmiştir. Padişah, talihin yaver olması yanında tedbirlerinin isabetliliği, kararlarındaki sertlik ve icraatındaki amansızlığı ile halk nazarında intikam almaya gelmiş bir melek gibi telakki ediliyordu. Bu haliyle O, daha çok korku telkin eden bir hüviyet taşıyordu. Ama bu sert ve, amansız Padişahın bir köylü kulübesine girip zavallı köylülerin hal ve hatırlarını sorduğu, yapacağı islahat hakkında herkesin fikir ve planlarını istediği, mektep ve kilise inşası için iane topladığı göz önüne alınırsa Rum ve Hristiyan halkın kendisine gösterdiği derin bağlılığın hayret edilecek bir tarafı olmadığı anlaşılır. (*) (Sayfa : 196)
Türk Hükümetinin Hakkı ve Yeni Türkiye
Geçenlerde bir Avrupa gazetesi «Büyük siyasi mes'eleleri artık münhasıran şu veya bu Avrupa devletinin, Rusya, İngiltere veya Fransa'nın menfaatleri nokta-ı nazarından mütalaa etmek yerine bu mes'elelerle alakadar olan Rum, Türk, Mısırlı,
(*) 1832 de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan v.s. yı dolaştım. Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah veya Sadrıazamdan bahsederken «Allah ömrümün on senesini alıp onunkine eklesin» demeyen pek az köylüye rastladım.
Arap, İranlı Ermeni, Hindu v.s. gibi milletlerin nokta-ı nazarından mütalaa etmenin zamanı çoktan gelmiştir» diye yazıyordu. Avrupa hodgâmlığı o derece mutlaktır ki bu halkları kendi siyasi desise ve tertiplerinin bir malzemesinden ibaret görmekte ve bu malzemenin fikir ve ruh taşıyan bir varlık olarak üzerinde pek rahatça çalışılıp şekillendirilebilecek bir malzeme olmadığını hiç düşünememektedir.
Yunanistan misali, Şarkın kendi mes'elelerine müteallik işlerini Garplılara yaptırmasının tehlikelerini açıkça göstermeye kafidir. Şarkın da söyleyecek bir sözü, hem de mühim sözü vardır ve bunu söylemesine mani olunamaz. Bundan sonra Şark mes'elelerini artık Şarkın temsil edilmediği konseylerde müzakere ve halletmeye imkan yoktur. Avrupa siyasetinin Türk idari dehasına başvurmak mecburiyeti bu noktada da karşımıza çıkıyor. (Sayfa : 223)
*
**
... Ama Şarkı harekete geçirmek ve maziden devraldığı adet ve an'anelerini bozmadan, mazinin iyi taraflarını yıkmadan ve Garbın istiklalini tehdit etmesine meydan vermeden yeni bir medeniyete ithal etmek, kendi dahili islahatını itmam etmiş, veya edebildiği ölçüde, Türkiye'ye raci olacaktır.
Osmanlılar uzun zamandan beri Şark milletlerine hakim ve müessir olmuşlardır. Türkiye'den başka İran'da da hakimiyeti elinde tutan sınıf aynı Osmanlı ırkına mensuptur. Berberîler de Türklere kolaylıkla boyun eğiyorlardı. Hatta Cezayir'de bile kovmaya geldiğimiz, fakat yerlileri idare etmekteki kabiliyetlerini teslim etmeye mecbur olduğumuz
Türkleri yardımcı olarak kullanmak zorunda kaldık. (Sayfa : 224)
*
**
... Bu medenileştirme siyaseti, Avrupa duvel-i muazzaması bunu kabul ederek Şark işleri ile meşgûl olmak üzere ittifak ederse hemen başlayabilir. Türkiye'nin, mülki tamamiyetine tecavüz edilmediğini, siyasetinin gereği gibi takdir edildiğini görüp Avrupa devletlerinin müşterek bir gaye üzerinde ittifakla karar verdiklerini anlayınca Avrupa'ya yardımcı olabileceğine hiç şüphe yoktur. Bununla beraber daha ileri giderek islahatı ve Şark dünyasının tanzimini devam ettirmek için Şarkın da pasif kalmayıp Garbın gayretlerini talep, tahrik ve tenvir etmesi icap etmektedir. Bunların vukuu ihtimal dışında mıdır? Napolyon'un sükutundan beri Şarkta hayat daha büyük bir enerji izhar etmedi mi? Bir kere harekete geçtikten sonra artık tevakkuf bahis mevzuu olabilir mi? Vahabiler, Mehmed ve Mahmud gibi enerjik ve kudretli islahatçılara sahip olmuş olan Şarkın Sultan Osman, II. Mehmed ve Kanuni Süleyman gibi milletinin kader ve mefkuresini sezen büyük teşkilatçı dehalara da sahip olamaması için bir sebep var mıdır? Unutmayalım ki Şark dünyanın yarısını kaplayan ve her şeyin ani ve umulmadık tahavvüllerle meydana geldiği bir alemdir. Orada buhran devirlerinde bir halden tamamen değişik yepyeni bir hale sür'atle geçilmektedir. (Sayfa : 225)
Netice olarak Türkiye'nin hala 3000 mil uzunluğunda sahillerle muhat, berrak bir sema altında
uzanan ve çeşitli mahsuller yetiştiren, nakliye imkanları rahat, maden ve ormanları zengin, Şarkın diğer memleketleri ile çeşitli münakale yollarına sahip 5000 mil murabbalık bir memleket olduğunu ve kendisi ile ticaretimizi İngiliz ticaret filosu ile idame ettirdiğimiz memlekette işçi ücretlerinin son derece düşük olduğunu, sanayiin henüz. başlangıç devresinde bulunduğunu, ticaretin serbest olduğunu, mahsullerimizin pazarlarını istila ettiği ve hem hükümetinin hem de müstehliklerinin mallarımıza talip oldukları bir memleket olduğunu da söyleyeceğiz. Ama şartlara tabi olarak daha da artabilecek olan bütün bu avantajların istihsal edilmesi memleketin siyasi bakımdan yeniden teşkilatlandırılmasına ve dahili huzura kavuşmasına bağlıdır. Bunların temini de, çok büyük gayretler sarfetmemizi gerektirecek kadar menfaattar olmamıza rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun menfaatleri ile de muvazi olduğu için herhangi bir hodgâmlığa yahut ta çatışmalara meydan vermeyecek olan en asil ve insaniyetçi bir siyasetin gayesi olarak karşımıza . çıkmaktadır. (Sayfa : 307)
Örnek Bir İdare Üzerine Müesses Bir İmparatorluğun Sağlamlığı
Bir imparatorluğu yıkabilecek bütün sebepler Türkiye'de mevcut görünüyor. Birkaç asırdır kanlı cidal, tahrip ve perişanlık sahnelerinin ardı arkası kesilmiyor. Avrupa ile ticaretinin kesileceği ve memleketin iflas edeceği korkusu daima mevcut. Bununla beraber Türkiye hala ayaktadır. (...) Bu kadar âşıkâr yıkım sebeplerine rağmen bu nasıl mümkün
oluyor? Bunun sebebi bazı Avrupa memleketlerinde rastladığımız tipteki mutlakıyet rejiminden neş'et eden fenalıkların Türkiye'de bulunmaması ve ayrıca çok kuvvetli bir beledi teşkilatının mevcut olmasıdır. (...) (İkinci kitap; Sayfa : 25)
Türkiye'de ne sınıf ne de imtiyazlar vardır. Orada ne zabıta memurlarının tazyiki, ne de daha az dürüst olan mutlakıyet rejimlerinin bir çeşit vergi tahsil usulü olarak istifade ettikleri cinsten murakıp, muhassıl, gümrük memurları ve sair sayısız tazyik vasıtaları mevcuttur. Türkiye'de müşterek kader ve mükellefiyetleri yüklenmek hususunda tam kardeşçe bir işbirliği yapılır. Vasıtasız vergilerin imkan verdiği ve beledi müesseselerin de ahlaki müeyyidelere rabtederek daha da tarsin ettiği bu birlik ve beraberlik halkın büyük mükellefiyetlerine rağmen ayakta kalarak kaynaklarını arttırıp hayat seviyesini yükseltebilmesine imkan vermektedir. (Sayfa : 26)
*
**
Bu mahalli teşkilatla onun istinat ettiği mali sistemi ilk müşahede ettiğim zaman Türk İmparatorluğunu şimdiye kadar yıkılmaktan kurtaran gizli kuvveti keşfettiğime kani oldum. Bu sebepten bu müesseselerle mali sistemin münevver Müslümanlarca malum ve muteber addedilmekle kalmayıp aynı zamanda İslâmiyetin an'anevi ve temel bir akidesi, şeriatın mühim bir prensibi olarak derin bir hürmet ve bağlılığa da mazhar olduğunu görünce hem hayret hem de büyük bir sevinç duydum. Ama bunların asıl ehemmiyetini, Avrupa'yı ziyaret eden Türklerin memleketlerine dönünce hükümetin suiistimallerine daha büyük bir nefret duymalarına karşılık bu mü-
esseselerin prensiplerine eskisinden çok daha fazla bir bağlılık gösterdiklerine şahit olunca anladım.
Araplar Avrupaya bütün ilim dallarında üstadlık etmişlerdir. Ancak, mantıkın değil de menfaatlerin hakim olduğu bazı meselelerde üstadın fikrine baş vurulmamıştır. Bu sebepten bugüne kadar Avrupa'da, Arapların da bir siyaset ve hükümet ilmine sahip olduklarına ihtimal bile verilmemiştir. Bununla beraber Araplar diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilim şubesinde de prensiplerini tecrübe ile tahkik ederek ispatlamışlar ve düşünülebilecek en muhteşem ve şayan-ı hayret hükümet teşkilatını tesis ve idame ettirmişlerdir. (Sayfa : 29)
*
**
Ticaret ve sanayi serbestisi Türkiye'de bir takım nazari münakaşalardan doğmayıp vasıtasız vergi sisteminin zaruri bir neticesi olarak mevcuttur. Burada mevzubahis ettiğim ticaret hürriyeti gümrük yasaklarını, farklılaştırıcı ve himayeci gümrük tarifelerini bertaraf ederek vergileri hazine menfaatine muvafık bir hal ve seviyede tutan cinsten bir ticaret serbestisi değildir. Bahsettiğim serbesti toprak ve mülkiyetin kıymetini tezyide matuf olarak mal mübadelesini teshil eden vasıtasız vergiyi en az masraflı, en basit ve en hafif vergi telakki ettiği için mahsul mübadelesiyle ticari mukaveleleri her türlü resim ve vergiden mauf tutan bir serbestidir. Bu prensipler şark hükümetlerinin vergiyi kamufle etmek ihtiyacını duymayacak kadar kudretli olmaları sayesinde günümüze kadar mevkii icrada kalabilmişlerdir. Binnetice vasıtalı vergi sisteminden doğan fiat tahavülleri, piyasa tıkanmaları, istihsal fazlası,
iflaslar, zahiri zenginlikler, zararlı sanayii şubelerinin meydana gelmesi, zaruri ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması, sefalet, farazi suçları tedibe matuf kanlı kanunlar gibi sayısız kötülüklerin hiç biri Türkiye'de mevcut değildir. Bütün bu saydıklarımız Türkiye'de cari olan vasıtasız vergi sisteminin lehinde söylenebilecek ve bir Müslümanın ancak Avrupa'yı gördüğü zaman fark ve takdir edebileceği en büyük delillerdir. (Sayfa : 31)
*
**
Türkler Bizans devrinde mevcut olan idareyi, müesseseleri, adetleri silsile-i meratibi tamamen değiştirdiler. Ama, Hristiyan reayaya ne Kur'an-ı Kerim'de muhtevi olan kanunu medenilerini ve ne de kendi idari şekillerini tahmil etmediler. Bu sebepten reayanın benimsediği müesseseler İslâm hukukundan o derece müstakil kalabilmiştir ki bilhassa müreffeh bölgeler Bab-ı Ali ile hiç bir siyasi münasebete girişme ihtiyacı bile duymamışlardır. Hatta daha ileri giderek, refahın, merkezi idarenin ademi müdahalesinin değişmez bir neticesi olduğunu iddia edeceğim. (Sayfa : 32)
*
**
Reaya, müesseselerini Türk idaresine medyundur. Zayıf ve köhne Bizans devrinde halk ahlaki ve siyasi tedenninin son derecesine varmıştı. Mütefessih bir asiller sınıfı, gaddar ve kalabalık bir ruhban sınıfı, adaletsiz kanunların tazyiki, alçak bir hükümetin gasıpları ve bilhassa inhisarları, usulü maliyesi, sayısız gümrük ve vergi memurları halkı her türlü hukuk ve müesseseden, şikayetlerine cevap ve-
rilerek kaderinin düzeltilmesi ümidinden mahrum bırakmıştı.
Binaenaleyh halkın, barbarlara sığınmak üzere tehalükle kaçmasından yahut son zamanlara doğru Avrupa'da İspanya Yahudileri ya da Macar Protestanları gibi zulüm ve işkencelere maruz din ve mezhep mensuplarının melce bulabildikleri yegane memleketin Türkiye olduğu bir devirde, tefessüh etmiş Bizansın zalim idaresine karşılık Rum halkı için çok daha hayırlı olmuş bulunan kudretli Osmanlı İdaresini tercih etmiş bulunmasında hayrete şayan bir cihet yoktur.
Türk İmparatorluğu bütün inhisar ve imtiyazlara son verdi. Bazı halk tabakasını mahrumiyetlere duçar eden her türlü farklılaştırıcı saikleri de ortadan kaldırdı. Kast farklılıklarını lağvetmek suretiyle, içtimai münasebet ve kaynaşmanın yüz kızartıcı engellerini bertaraf etti. Tefessüh etmiş ve kudretine mağrur Ruhbanı ıslah etti. Baskı ve tazyike müncer olan her türlü tefrike son verilmekle halk öyle bir eşitlik seviyesine getirildi ki, o zamana kadar son derce huzursuz olan halk artık geçim vasıtaları gibi liyakat ve imtiyazını da sadece çalışmakta bulmaya başladı. İş hayatı Türkiye'de de bazı karışıklıklarından zaman zaman müteessir olmakla beraber hiç bir zaman kanunların tazyik ve mümanaatı ile karşılaşmadı. (Sayfa : 35)
*
**
Mahalli ve beledi müesseselerin teminatına bağlanmış vasıtasız vergilere istinat eden ve Türkiye'deki tatbikatına bakıp bir İmparatorluğu yıkılmaz bir hale getirir diyebileceğimiz bu idari teşkilat sa-
deliğinin teessüsünde İslâm hukuku ile Türklerin . göçebelikten gelen adetlerinin büyük tesirleri olmuştur (...)
Avrupa'nın haksız ve alçaltıcı telakki ettiği Osmanlı İdaresinin Hristiyan reayanın hayat şartlarını tedricen inkişaf ettirdiğine şahit oluyoruz. Rumlar henüz müstakil bir millet oldukları devirde de teşebbüs ve ticaret zihniyetini tamamen kaybetmişlerdi. Ancak Türk idaresi devrinde tekrar bu zihniyete kavuşabilmiş ve bu suretle meydana getirdikleri ticari müesseseler sayesinde ticarette en ileri milletlerin bile zor erişebilecekleri bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Bizans devrinde edebiyat da ihmale uğramış ve İstanbul kütüphaneleriyle Athos dağı manastırlarında atıl bir hale terkedilmiş bulunuyordu. Bugün Yunanistan'ın eski veya yeni her köyünde mektep vardır. Rumlar yabancı idaresi yüzünden bazı iyi vasıflarını kaybetmek şöyle dursun bilakis bu idare sayesinde kendi milli benlikleriyle vasıflarını daha mütebariz hale getirmek imkanını bulmuşlardır. (Sayfa : 37)
*
**
Mahalli memurlara geniş selâhiyetler verilmesi hiç bir suiistimale yol açmıyor, zira halkın karakterlerine bakarak intihap ettiği ve iktidarları ammenin itimadına istinad eden bu memurlar üzerinde efkâr-ı umumiyenin doğrudan doğruya tesir imkanı mevcuttu. Amme vazifelerini yüklenenlerle, bu vazifeleri bahşedenler arasındaki münasebet sistemi budur. Bu şerefli mevkileri elde etmek arzusu cemaatin hiç bir azası üzerinde tesirini icra etmekten hali kalmamaktadır. Diğer taraftan intihap hakkının umumi-
liği de kimsenin her hangi bir şekilde ademi memnuniyetle cemaattan küsmesine imkan vermemektedir. Vergilerin müsavi bir şekilde tevzi edilmesi ve hiç değişmemesi sayesinde içtimai tesanüt öyle bir seviyeye gelmiştir ki bir kişinin malı umumun malı gibi, bir kişinin fakirlik ve sefaleti de bütün cemaatin fakirlik ve sefaleti gibi telakki edilmektedir. (...)
Bu mütekabil ve müeeyyet teminat Anglosaksonların «Gild-scipes» dedikleri gönüllü birliklere çok benziyor. (...) Vatandaşların birbirlerine karşı taahhüt altında olmaları kadar mühim bir sisteme hiç bir yerde tesadüf edilemez. Böyle bir sistemin milli karakter üzerinde pek büyük ve derin tesirleri olacağı şüpheden varestedir. (...) (Sayfa : 49)
*
**
Mahallî belediye memurları hemen her yerde en zengin olanların arasından seçilirler. Solon'un, hakimleri zenginler arasından fakirlerin seçmesi fikri, Türkiye'de teamül halini almıştır. Ama bu bir kanun hükmünde değildir. Eğer böyle olsaydı ya ortadan kalkar yahut zararlı olmaya başlardı. Halbuki iyi bir talih eseri olarak Türkler hiç bir zaman iyi ve hayırlı niyetlerini teşrii müeyyidelere rabtetmemek istemişlerdir. En hayırhah fermanlar reayaya yapılmaması icab eden haksızlıkları tazyik ve vergilendirmeleri işaret etmekle iktifa ederler. (Sayfa : 55)
*
**
Rumlara yalnız Türkiye'de rastlamıyoruz. On-
lar muhtelif devirlerde irili ufaklı gruplar halinde· çeşitli memleketlere gidip koloniler tesis etmişlerdir. Nitekim Tataristan'da Kuban Ovaları, Kırım, Transilvanya, Macaristan, Sardunya, Korsika, İtalya, Sicilya, v.s. gibi bir çok memleketlerde Rum kolonileri bulunmaktadır. Bu kolonilerin tesis devirleri Türklerin İstanbul'u fethettiği tarihe kadar uzanır.
Bununla beraber bütün bu koloniler milli benliklerini, faaliyet ve zihni cevvaliyetlerini kaybetmişlerdir. Dilleri anlaşılır olmaktan çıkmış, Rum kilisesine olan iman ve bağlılıkları kaybolmuş olan bu Rum kolonileri ahlaki ve dini bakımdan Türkiye'deki reayanın çok dununda bulunuyorlar. Oysa bunlar, vergilendirmede ve idari teşkilatta cahil köylüleri, her türlü mes'uliyet, sıkıntı ve yorgunluktan kurtarmış olan hükümetlerin iş başında bulunduğu medeni memleketlerde yerleşmiş bulunuyorlar. Milli benliklerini yok eden zabıta ve tahsildardır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz müesseselerin verdiği ahlaki ve öğretici terbiyenin yokluğu da din ve dillerini mahvetmiştir. (Sayfa : 61)
*
**
Bu köylerde çok şayanı alaka bir hadise müşahede ettim. Türklerle hıristiyanlar tam bir müsavat içinde yaşıyorlar. Köyler her türlü münakale hattının dışında bulunuyorlar. Yabancılar hemen hemen hiç uğramaz. Bu sebepten her hangi bir nifak tohumu da ekilmiyor. Oralarda fark göz etmeksizin herkese aynı kanun tatbik edilir. Şahıs, arazi, gayrimenkul vergileri yoktur. Sadece mülkiyet üzerinden alınan bir tek vergi vardır. Ve bu da Türk veya hı-
ristiyan tefriki yapılmadan herkesin hissesine düşeni ödediği bir mukataa usulü ile tahsil edilir. Sanayi, refah ve kültür seviyesi itibariyle her iki cemaat da tamamen birbirinin aynıdır. Dinlerin ayrılığı da içtimai bir farklılaşmaya asla müncer olmamaktadır. (... ) (Sayfa : 90)
*
**
Bir eyaletin reayasının tabi olacakları tarzı idareyi müzakere ve tesbit etmek üzere içtima ettiğini görmek hem meraklı hem de öğreticidir. Bu suretle kararlaştırdıkları nizama Avrupa'nın her hangi bir bölgesinde bile güç rastlanır. (Sayfa : 94)
*
**
Kabul edilen (*) nizam tamamen nevi şahsına münhasır bir nizam mahiyetinde olmakla beraber Türkiye'nin her hangi bir yerindeki reayanın da aynı mevzuları tanzim durumunda kalsa varacağı nizam farklı olmazdı. (Sayfa : 96)
*
**
Her kazanın vergi matrahının tesbitine mahallin belediye reisi nezaret eder. Devlet tahsildarı kazaya her sene bir defa gelir. Ve yanında da vilayeti temsilen, bütün kaza dolaşıldıktan sonra biri defteri tanzim diğeri de parayı tekabbül etmekle muvazzaf iki temsilcisi bulunur. Devletin hissesi (ki yanılmıyorsam yarısıdır) makbuz karşılığında tahsildara teslim edilir. Geriye kalan da mahalli masraflara tahsis edilmek üzere Beytülmal haznedarına verilir. Vergi, deve ve koyunların doğurdukları ilk baharın
(*) Chalcidie madenlerinin işletilmesi hususunda aynı bölgedeki reayanın kararlaştırdığı nizam mevzuu bahistir.
başından önce istenemez, ama mutad alınma tarihinden daha sonraya bırakılabilir.
Beytülmal çok mühim bir müessesedir. Her şehrin hatta mühimce bir kasabanın bile bir Beytülmal'ı mevcuttur. Beytülmal, mahalli ihtiyaçlar için tahsis edilmiş meblağın konduğu bir bankadır. Buraya ayrıca, belediye encümeni nezaretinde olmak üzere, para, devlet tahvili, dul ve yetimlere mahsus akar gibi şahıslara ait kıymetler de yatırılabilir. Mahalli masraflar yol, köprü, çeşme, inşa ve tamir masrafları, dilenci, fakir ve seyyahlara yapılan yardımlardan ibarettir. Yatırılmış olan şahsi servetler de münasip teminata bağlanmak şartı ile bazen tüccara ikraz edilir. Bu suretle belediye encümeni amme kredileriyle borsanın idaresini elinde tutmuş olmaktadır. O, bu bakımdan küçük ölçüde bir avam kamarasını andırmaktadır. Ancak şu farkla ki bu kamara yalnız masraf bütçesini müzakere ve tesbit etmektedir. Belediye encümeni böylece mahalli masrafların idaresini tamamen elinde tuttuğu gibi varidat tahsiline de nezaret ederek hükümetin bu mevzuda fazla zahmete girmesine lüzum bırakmamaktadır. (Sayfa : 128)
*
**
Bu sistemin umumi neticeleri şudur: Vergi, halktan devlet kasasına girmek üzere yalnızca nakit para talep etmekte, bu sebepten mal fiyatlarında bilvasıta bir artışa yol açmakta, zira vergi istihsal faktörlerinin üzerine yüklenmeyip tahakkuk etmiş olan karlara tahmil edilmektedir. Böylece vergi, herkese müsavi olarak tahmil edilmiş oluyor. Bu da zenginle fakirin amme masraflarıyla aynı derecede alakadar olmalarını intaç etmekte-
dir. Ama bu sistemin Türkiye'de çok dikkatime çarpan iki tali neticesi daha vardır. Evvela vergi muhammen karlara göre değil de tahakkuk etmiş karlara tahmil edildiği için sanayie hiç bir surette yük ve engel teşkil etmemekte, sermayeden tediye zaruretleri tevlid etmemekte, farazi krediler doğmasına meydan vermemekte, fiyatların mustakar, varidatın muntazam olmasını temin edip, hem kayıp ihtimalini azaltmakta hem de gayri meşru karları önlemekte ve ticaret müessesinin de olması gerektiği gibi kalmasını, yani basit ve meşru bir mübadele usulü olarak kalmasını temin etmektedir. Sonra, vergi, müstahsilin ihtiyaçları üzerine değil de karları üzerine tahmil edildiği ve fakirlerin emekleri karşılığında temin etmek zaruretinde bulundukları istihlak maddelerinin fiyatlarını da artırmadığı için, çalışma şartları salaha doğru gitmekte ve refah ve servet imkanları bütün vatandaşlara şamil olabilmektedir. Bu sistemin son neticesi de Türkiye'de sefalet diye bir şeyin mevcut bulunmamasıdır. (Sayfa : 135)
Rumeli'de aylarca seyahat ettiğim halde bir tek dilenciye rastladığımı hatırlamıyorum. En fakir Hristiyan evlerine gittim, hiç de fena beslenmediklerini gördüm. Ahalinin hayat şartlarını öğrenmek maksadıyla her gün çeşitli köylü kulübelerine gidip, tetkikatta bulundum. Binaenaleyh halkın en fakir ve cahil tabakası ile temas etmiş oldum. Ama buna rağmen evinde misafirine ikram edecek bir halı veya minderi bulunmayanına rastlamadım. Elbisesi yırtık bir adama rastladığımı hatırlamıyorum. (*):
(*) Müşahedemin (Slade) ın naklettikleri ile de teyit edildiğini memnuniyetle görüyorum. Slade şöyle diyor:
En basit bir köylünün bile tecrübe sayesinde bildiği mevzularda hatta ekseriya kendi sahası dışında kalan mevzularda da Avrupa'da bile ancak yüksek sınıflarda bulabileceğimiz bir incelik ve nezaketle son derece makul fikirler beyan ettiğine şahit oldum.
İspanyol milletinin sefalet ve tereddisinin menşeini arasanız onu tam ve eksiksiz olarak memleketin kanun ve imtiyazlarında bulursunuz. Türkiye'de de fakir tabakanın mahareti, uyanıklığı, kanaatkarlığı ve nisbî refahı, yani kısacası sefaletin bulunmayışı, zaruri ihtiyaç maddelerine yahut sanayiin muhtaç olduğu maddelere tatbik edilmek üzere hiç bir kanun vaz'edilmiş bulunmamasından neşet ediyor dersek mübalağa etmiş olacağımızı zannetmiyorum. (Sayfa : 135)
Türkiye'nin Misafirperverliği ve Bunun Hayırlı Neticeleri
Şarkta mukaddes addedilen misafirperverlik,
«Bulgarlar bugüne kadar hiç bir karışıklık çıkarmadılar. Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya çalışan bozguncu unsurların arasına 1829 senesine kadar asla karışmadılar. Bu sebeptendir ki münbit arazileri, mamur, meskun, zengin imalathanelerle dolu şehirler var ki, en güzel numunesini Tırnova'da görüyoruz. Büyük bir refah içinde bulunuyorlar. Bir Bulgar'ın idama mahkum edildiğini hiç işitmedim. Böyle bir hadiseye hiç rastlanmamıştır.
Yeryüzünde bu kadar mes'ut köylü mevcut değildir. En fakir Bulgar bile muhafazalı bir eve, kümes hayvanlarına, öküze, ata, pirinç, peynir, et. şarap, ekmek, güzel elbiseler vesaire her türlü ihtiyaç maddelerine mebzulen sahiptir. Ben bir seyyahın baştan basa dolaşıp da her evi Avrupa Türkiyesindeki kadar müreffeh olan bir memleket görebileceğini hiç zannetmiyorum.
memleketine ve servetine bakılmaksızın herkese insani muhabbet ve himayeye mazhar olmak imkanını bahşeder. Bizim ecdadımızın da göçebe ve iptidai kabilelerde rastlanan bu misafire hürmet adetini uzun zaman muhafaza ettiğine şüphe yoktur. Ama derebeylik rejimi insanları efendi ve köle diye ikiye ayırınca misafirperverlik de halkın vazife ve hususiyetleri arasından çekilip gitti. Daha sonraları Hristiyanlık tesanüdünün, uzak haç yolculuklarının ve haçlılık taassuplarının doğurduğu din gayreti ile barbarlığın huşuneti biraz yumuşamıştır. Ama yabancılık yine de nefret sahibi olarak kalmış, seyyahlardan keyfi vergiler alınmış, hatta insanlar ticaret eşyası gibi addedilerek resimler konmuş, servetleri gasb edilmiş, kanun ve hukuk namına, hem de artık lağvedilmiş olan bir kanun ve hukuk namına miraslar hazineye intikal ettirilmiş, ve hasılı devrin zihniyeti «yabancıya karşı günah bahis mevzuu olamaz» sözü ile ifade edebileceğimiz bir zihniyet olarak kalmıştır.
Bugün yağmur duasına çıktığımız gibi o devirde de fırtına için yalvarılıyordu. Münevver ruhani reisler Allah'tan, düşmanlarına kaza ve bela getirmesini niyaz ederlerdi. Böyle bir devrin doğurduğu ticari kanunlardan, uzun zamandır artık yerini daha sıhhatli fikirlere terk etmiş bulunan bazı nefretlerin doğurduğu usul ve itiyatların devam ettirilmesinden başka ne beklenebilirdi.
Şarkta ise bu eski misafirperverlik adetinin muhafazasının yarattığı ve halen de yaratmakta olduğu tesirler Avrupa'dakinin tamamen tersidir. Tüccar ve malı bütün misafirlik haklarından istifade eder. Kudretli bir yerli bir yabancıyı soysa, ya-
hancı, misafir bulunduğu aynı memlekette müntakimini de bulur. Türk ve Arap İmparatorluklarının hakimiyetleri altındaki geniş topraklarda, tarlaların yakılıp yıkıldığı, imalathanelerin tahrip edildiği, felaket ve karışıklık devirlerinde bile mübadele hakkına ve misafirperverliğe olan bağlılığın daima baki kaldığını müşahede ediyoruz.
Merkezi Afrika krallarına hitaben memleketleriyle ticari münasebet tesis etmek ve mallar için emniyet, tüccarlar için himaye istihsal etmek maksadıyla hükümdar namına kaleme alınan mektuplarda üzerinde israrla durulan esas nokta hep tüccara tanınan misafirlik hakkının mukaddesliğidir. İngiliz Kralı da barbar Krallardan ticaret serbestisini misafirliğin kudsiyeti namına rica etmektedir! (...) (*) (Sayfa: 180)
*
**
(*) «Türklerin Avrupa'ya gelip kamp kurmuş bir millet oldukları söyleniyor. İşgalin muvakkat sayılmasının sebebi Türklerin yabancılara karşı takındıkları tavır değildir. Türklerin misafirlerine gösterdikleri kabul, bir çadır misafirperverliği olmadığı gibi kanundan doğan bir misafirperverlik de değildir. Zira İslâm hukuku hem dini, hem de dünyevi ahkamı itibariyle Müslüman olanlardan başkasına kabili tatbik değildir. Türkler daha da ileri giderek yabancıların kendi milli kanunlarına sahip olmalarına ve tatbikatını da yine kendi dinlerine mensup memurların idare etmesine müsaade ettiler, Sayısız hayırlı neticeleri olan bu müsaade ve imtiyazda hakiki ve asil bir misafirperverlik ruhu gizlidir. Misafirperverliğin büyük, asil ve hakiki misafirperverlik olarak var olduğu tek memleket Türkiye'dir. Bu misafirperverlik bir kazazedeye gösterilen misafirperverlikten ibaret değildir. Bu alelade bir hayırhahlıktan siyasi kabullere kadar yükselen vs
Avrupa'da devlet adamlarım meşgul eden en mühim meselelerden biri ticareti tahdit ve takyid eden engelleri amme intizamını ihlal etmeden kaldırabilmenin usullerini bulmak meselesidir.
Avrupa devletlerinin az veya çok muvaffak olan siyasi konbinezonlarla yapmaya çalıştıklarını Osmanlı İmparatorluğu akl-ı selim, müsamaha ve misafirperverlik sayesinde uzun zamandan beri yapmaktadır. İstanbul'un Türklerin payitahtı olduğu tarihten beri ticari yasaklara da son verilmiştir. Türkler Avrupa'nın, daha doğrusu bütün dünyanın ticaret ve sanayi ile zirai mahsullerine İmparatorluğun bütün limanlarını açmışlardır. Ticaret serbestisini mümkün olabilecek en geniş, en yaygın ve hudutsuz ölçüde tatbik etmişlerdir. Divan-ı Hümayun ne milli menfaat, ne de mukabele-i bilmisil bahanesi ile hiç bir zaman bu geniş imparatorluğun müstehlikine mal satmak ve müstahsilinden mal almak isteyen bütün milletlerin en geniş şekilde kullanmış ve kullanmakta oldukları bu serbestiyi takyide tevessül etmemiştir. (Sayfa: 187)
*
**
Her mal, kıymeti üzerinden ödenen cüz'î bir gümrük resminden başka hiç bir engel ile karşılaşmadan serbestçe Türkiye'ye ithal edilip satılabilir. Mal satmanın satın almaktan daha karlı olup olma-
istikbal ile hali kucaklayan bir misafirperverliktir. Bir yabancı Türkiye'ye ayak basar basmaz «misafir» namı ile selamlanarak istikbal edilir. İslâm memleketine gelen Avrupalılar misafirperverlikten başka iki mazhariyete daha nail olurlar: Birincisi kanunların tanıdığı serbesti-i medeni, diğeri de akıl ve tabiat kanunundan neş'et eden serbesti-i ticarettir.» (Moniteur Ottoman) Eylül 1833
dığı üzerinde lüzumsuz hesaplara girişmeyecek kadar aklı başında olan adamların zihnini dış ticaret muvazenesi gibi bir kuruntu hiç bir zaman meşgul etmiş değildir.
Bu sebepten çeşitli memleketlerin mallarının aktığı Türk pazarları ticari icaplara uygun olarak gelen hiç bir malı reddetmez. Mal getiren ticaret gemilerinden resim alınmaz. Türkiye'de herhangi bir ihtiyaç maddesinin talebi karşılamaya kifayet etmemesinden doğan ve muazzam fiat yükselmelerine meydan vererek, fakir halk tabakasının istihlak itiyatlarını bozup mahrumiyetlere duçar olmasına sebep olan büyük fiat dalgalanmalarına hemen hemen hiç rastlanmaz. Yılların emeğini bir günde mahveden ve ticareti daimi bir tehlike ve alarm vaziyetinde bulunan bir meslek haline getiren bu çeşit fiat dalgalanmaları ticari tahdit ve yasaklamalardan doğar. Türkiye'de bu yasaklama ve tahdit rejimi mevcut olmadığı için bu rejimden doğan yıkıcı tesir ve neticeler de mevcut değildir.
Vergi ve resimlerin asgari hadde tutulması ticari serbestlik rejiminin bir icabıdır. Türkiye'de vergi tarh ve tahsil memurlarının ticari muameleler karşısında gösterdikleri yumuşaklık ve itimada dünyanın hiç bir yerinde rastlanmaz.
Yabancılara karşı gösterilen bu kolaylık ve emniyetin zaaftan neş'et ettiğini söyleyecekler bulunabilir. Oysa yabancılara, halen istifade ettikleri hakları bahşeden ve «kapitülasyon» namı ile anılan ahidnamelerin ilk imzalandığı tarihin Avrupa'da İslâmın kudretine karşı çıkabilecek her hangi bir rakibin bulunmadığı bir devreye tesadüf ettiği bir vakıadır. Nitekim Fransa'ya bahşedilen ilk kapitülas-
yon 1535 tarihli olup Kanuni Sultan Süleyman devrine rastlar.
Bu ahidnamelerin maddeleri bugün artık mer'iyette değildir. Ama ana prensipleri hala bakidir. Şu halde Türk Hükümdarları medeni Avrupa'nın bugün hararetle müdafaa ve talep ettiği ticaret serbestisini sırf kendi alicenaplık ve akl-ı selimleri ile 300 sene evvel ortaya atmak suretiyle Avrupa'ya tekaddüm etmişlerdir. (Sayfa : 190)
*
**
Türkiye'deki Frenk kolonisi bu sistem sayesinde teşekkül etmiştir. Ama bu koloni Türklerle Avrupalılar arasındaki her türlü münasebeti önlemekle kalmayıp eski düşmanlıkları sürdürerek Türklerle Avrupalıları birbirleri nazarında kötü duruma düşürmekte, telkin ettikleri kendi peşin hükümleri ile Avrupalıların Türklerle reayayı hakiki hüviyetleri içerisinde tanımasına mani olmakta, Türklerin de bu koloni mensuplarına bakarak Avrupalıları da onlar gibi kötü farz etmelerine sebeb olmaktadır. Binaenaleyh Türklerle Avrupalılar arasında en sıkı münasebetlerin Frenk kolonisinin ikamet ettiği mahallerde bulunduğunu zannetmek yanlıştır. Öyle ki, Türkleri tanımak yahut onlarla samimi ve dostane münasebetler kurmak isterseniz, bu Frenk kolonisinin yerleşerek Avrupalıların itibarını düşürdüğü mahallerin dışına çıkmanız gerekir.
Türkiye, bahşettiği ticari serbestiye mukabil yabancı devletlerden kendisine de aynı serbestiyi tanımalarını talep etmediği gibi kendi topraklarında bulunan yabancılara tanıdığı hak ve imtiyazların, yabancı devletlerin topraklarında bulunan Osmanlı te-
baasına da tanınmasını talep etmemektedir. Bu da gösteriyor ki, bu ticaret serbestisi ile hak ve imtiyazları Türk hükümeti kendi hür idaresi ile ve hasbi olarak tekeffül ve taahhüd etmiştir. Bu haklar ihlal ve tecavüze uğradığı zaman siyasi ve ticari mümessillerimizin talebi ile yeniden tesis ediliyorsa bu, Türk hükümetinin baskı altında bu kararı vermeye mecbur edilmesinden değil, hukuk telakkisinden ileri gelmektedir.
Bir zamanlar sadece ahlaki bir hüviyet taşıyan ve bugün artık siyasi ve teamüli bir mahiyet kazanmış bulunan bu sistem kaynağını, göstermeye çalıştığım gibi, milli istihsal ve sanayiye verginin zararlı olduğu kanaatı ile misafirperverliğin mukaddes sayılmasından almıştır. Ama yabancıyı himaye ve misafir eden konsolos eğer herhangi bir sebepten dolayı memlekete karşı düşmanca bir tavır alırsa Türk himaye ve misafirperverliğinden istifade hakkını kaybeder. (Sayfa : 297)
*
**
Konsoloslara tanınan nüfuz ve imtiyazlar sayesinde teşekkül eden bu parazit Frenk grubu terbiye ve itiyat itibariyle Avrupalılardan çok uzaklaşmıştır. Kendilerine tanına hak ve imtiyazların icrası, onların Türk halkı ve hükümeti ile ekseriya düşmanlık derecesine varacak şekilde daimi bir ihtilaf halinde bulunmalarına yol açmaktadır. (... ) Ayrıca konsolosluklarımızda istihdam edilen bütün bu Rum, Ermeni, Yahudi ve Frenk güruhundan da bahsetmek gerekirse şunu ifade etmek isterim ki, Türkiye ile yapmakta olduğumuz ve büyük ehemmiyeti haiz olan ticaretimizin Avrupalı tüccarların elinden çıkarak bir takım likayatsız Rum tüccarlarının eline geç-
mesi ticaretimizin istikbalini tehlikeye düşürmektedir.
Bu basit adamlar konuşurken sanki kendileri konsolosmuş gibi bir ifade kullanmaktadırlar. Bulundukları bölgelerde himaye ettikleri bir iki Frenk yahut reayadan ve bütün Avrupalılardan «vatandaşlarımız» diye bahsetmektedirler. (Sayfa : 299)
Türklerde Ticari Zihniyet
İnsan, çeşitli memleketlerden gelen kervanların gece olunca konaklamalarını, dünyanın dört bir tarafından gelen ve üzerinde çeşitli yabancı marka ve işaretlerin bulunduğu yük balyalarını üst üste yığmalarını görünce Şarkta daimi emniyetsizliğin ve müsamahasız bir mutlakıyet rejiminin hüküm sürdüğü yolundaki kanaatların ne kadar asılsız olduğunu derhal anlar.
Ama mallarımızın büyük bir arzu ile kapışıldığı, Birmigham muslinlerinin Hint muslinlerine tercih edildiği, Glascow kumaşlarının Golconde'den gelenlere, Sheffield çeliklerinin Şam'da istihsal edilenlere, İngiliz şallarının Hint şallarına tercih edildiğini gördüğümüz ve Türk tüccarlarının tam bir ticari zihniyetle hareket ettiklerini müşahede ettiğimiz zaman meş'um ihtilafların Şarkla Garbı bunca zamandan beri ayırmış olmasından derin bir esef duyduğumuz gibi bundan sonra bu iki alem arasında, ticaretin inkişafını takip edecek olan süratli bir refah ve zenginlik artışını tevlit etmek üzere dört başı mamur bir antlaşmanın artık doğacağını ümit etmekten de kendimizi alamayız. (İkinci kitap; Sayfa: 192)
... Umumiyetle bir Türkün dindarlığı seyyah veya tüccarların geçerken dinlenip serinlenebilmeleri için pınar başlarına ağaç dikmesi, yol, köprü ve çeşme inşa ettirmesiyle tezahür eder. Bütün bu hayrat arasında en çok rastlananı münhasıran ticarete tahsis edilmek üzere inşa edilen hanlardır.
Türkler kendi evlerini balçık ve latadan inşa ettikleri halde hanları en sağlam taşlardan yapmakta, geniş avlular tahsis etmekte ve her türlü yangın veya baskın tehlikelerine karşı ticareti vikaye maksadı ile sağlam demir kapılarla donatmaktadırlar. Bu hanlar din, içtimai seviye ve vasıflarına bakılmadan herkesin istifadesine açıktır. Öyle ki bu hanlarda en fakir bir insana bir oda tahsis edildiği gibi, en zenginine de daha fazla oda verilmez, (Sayfa : 195)
*
**
Şark tüccarlarının Avrupa'dan gelen mal denklerini açıp gönderecekleri muhtelif yerlerin zevklerine göre ayırıp büyük bir sür'at ve maharetle katırlarla develere yüklediklerini gördüğüm zaman onların çok büyük bir ticari kabiliyete sahip olduklarına kani oldum. Bu kabiliyet ve tecrübe onların ticarete yapılan her türlü gayri meşru ve yersiz müdahaleyi fark etmelerine ve bilhassa, ticari menfaatin bir ve bütün olduğunu, yani aynı şahsın hem alım, hem satım ve hem de nakliyeyle alakadar bulunduğunu ve binaenaleyh Avrupa ile menfaat çatışmalarına son vermek icap ettiğini de hissetmelerine imkan veriyordu. (Sayfa : 371)
*
**
1832 yılı başında çok mühim olmasına rağ-
men çok da ihmale uğramış bulunan Dıraç şehrini ziyaret ettim. Hayatımda rastladığım en sevimli adamlardan biri olan valisi Türktü. Hem vazifesi başında hem de hususi hayatı içinde tanımak fırsatını bulduğum bu vali inanılamayacak kadar namuslu bir adamdı. (...) Dıraç'ın Romalılarla Venedikliler zamanındaki ihtişamından haberi bile yoktu. Şarkla Garp arasındaki ticaretin asırlarca Dıraç limanından geçtiğini bilmiyordu. Ama buna rağmen şehrin mevkiinin hal ve istikbal için arz ettiği ticari avantajları çok iyi takdir ediyordu. Bunu şöyle ifade ediyordu:
«Vicdanımla vazifemi daimi çatışma halinde bulunduran bu makamda kalarak bu pis bataklık kokusuna tahammül etmeme sebeb olan bir şey varsa o da Dıraç'ı Türkiye'nin en belli başlı limanlarından biri haline getirebileceğime olan kat'i inancımdır. Avrupa tarafındaki batı sahillerimizde emin ve müsait bir limana malik değiliz. Öyle ki, bu bölgedeki köylüler İstanbul, Leipzig, ve Selanik'ten katırla 60 günde Manastır'a getirilen mallarla ihtiyaçlarını gidermek mecburiyetinde kalıyorlar. Dıraç'm her türlü rüzgara açık bir körfez olmaktan çıkıp gemilere sığınma imkanı verecek bir liman haline gelebilmesi için sadece bir dalgakırana ihtiyaç vardır. Gemilerin rahatlıkla yüklenmelerini temin edecek olan bu dalgakıran halen İstanbul'dan başka Türkiye'nin hiç bir limanında mevcut değildir. Bundan başka Dıraç karayollarının da merkezidir. Şehirden yirmi ila otuz saatlik mesafeye kadar yollar oldukça düz olup kolaylıkla araba işleyecek bir hale getirilebilir. Bataklıkları kurutmak üzere bataklıklar istikametinde 3 yol açmayı düşünüyorum. Eğer müsaade
ederlerse halen çok sayıda geminin uğradığı limanımızın 5 yıllık geliri ile birlikte pek verimli olmayan Tuzla gelirini de kullanarak limana bir dalgakıran yaptırmak istiyorum. (... ) »
Vali, nihayet İngiltere Türkiye'nin zevkine göre mal istihsal eden az nakliye masrafı ile en kestirme yollardan mallarını Türk pazarlarına getirdiği ve Türk hükümeti de memleket içi nakliyat masraflarını azaltmak üzere akıllıca hareket edip yol inşa ve tamirine teşebbüs ederek en lüzumlu maddelerin vusulünü teshil ettiği takdirde İngiltere'nin Türkiye'ye gerekli bütün malları temin edeceğine ve Türkiye'nin de bundan nüfusu dörtte bir nisbetinde artmış kadar istifade edeceğine kesin olarak kani idi. (Sayfa : 281)
Türklerin Medeniliği (*)
... Medeniyet deyince aklımıza gelen zihni meleklerimizin inkişafı, bilgilerimizin artıp yayılması ve maddi hayat şartlarıyla konforun artması ise, hali hazır Avrupa medeniyetinin bugünkü İslâm medeniyetine üstün olduğuna şüphe yoktur. Ama medeniyet hakkındaki bu tarife ithal edilmesi gereken ahlaki saffetin muhafazası ve bundan doğan hususi bir saadet ve idminan duygusu gibi unsurlar hesaba katıldığı takdirde Şarkı ve Garbı iyi tanıyan hiç kimse Şarkın bu bakımdan Garba çok üstün bulunduğunu inkar edemez. Şarkın bu hususiyetini La-
(*) Bu yazı La Gazette Augsburg'ta neşredilmiş olup 18 Nisan 1834 tarihli le Manilen Ottoman gazetesi tarafından iktibas edilmiştir.
martin'de övmektedir. Esasen bu derece bariz ve temel ehemmiyetli bir hususiyetin ahlak, adet ve dinin insan kalbinin ihtiyaçları olduğunu anlamış olan. bir kimsenin gözünden kaçmasına imkan yoktur .. (Sayfa : 260)
*
**
Lamartin'in Türk idaresi altında bulunan Rum,, Dürzi v.s. gibi milletlerin idareciler karşısındaki vaziyetleri hakkında söyledikleri tamamen doğrudur. Ama bu vaziyet nasıl başka türlü olabilirdi? Bu milletler daha büyük bir bağımsızlık içinde Avrupa'ya yaklaşmaktan ne kazanacaklardı?.
Hristiyanlar fethettikleri yerlerde bulunan Müslümanları daima tenkil etmeye çalışmışlardır. Hatta bugün bile Müslümanlarla bir arada yaşamalarına imkan olmadığı iddiasıyla binlerce aileyi ana vatanlarından kovmaktan çekinmemişlerdir. Müslümanlarsa aksine Hristiyanlara son derece iyi kabul göstermişler dinlerine mülklerine hatta kanun ve müesseselerine bile dokunmamışlardır. (... ) (Sayfa : 266)
Türklerdeki Tabiat Sevgisi
Osman Gazi'nin gördüğü İmparatorluk rüyasının üstünden 5 asır geçtikten sonra, torunlarının fethettikleri memleketi gezen bir şair intibalarını şöyle anlatıyordu:
«Bu saraylarda Türk halkının hususiyeti olan derin tabiat idrakiyle aşkını görüyoruz. Güzel manzaralara, kükreyen denizlere, serinliklere, pınarlara, dağların karlı zirveleriyle çerçevelenmiş engin ufuk-
lara karşı duyduğu fıtri meyil Türk ırkının ana vasfıdır. Bu meyilde bütün zevkleri tabii ve sade o an ve mazisini unutmak istemeyen çiftçi ve göçebe bir halkın hatırasını hissederiz. Türk halkı başkentiyle saraylarını İmparatorluğun ve hatta bütün yeryüzünün mevcut en güzel tepesinin eteğinde inşa etti. Türkiye'nin her tarafında da aynı tabiat sevgisine rastlarız. Avam veya havas, büyük veya küçük her
Türk'ün kalacağı yeri seçer ve düzenlerken bir tek kaygısı, bir tek ihtiyacı vardır ; o da güzel manzaralı bir ufka sahip olmaktır. Evini kurduğu yerin şartları ve fakirlik buna imkan vermediği takdirde hiç olmazsa evin civarındaki bir bahçeye dikeceği ağaçla, yetiştireceği kuş ve güvercinler sayesinde bu ihtiyacını gidermeye çalışır. Yine bu meyilleri yüzünden Türkler nerede yüksek ve manzarası güzel bir yere rastlarlarsa oraya hemen bir cami, bir zaviye, bir kulübe yerleştirirler. Boğazın Anadolu ve Rumeli sahillerinde kuytu ve şirin hiç bir yer yoktur ki bir Paşa veya Vezir oraya bir yalı ve bir bahçe yaptırmış olmasın. Muhteşem bir ufka nazır, çeşme yanında şirin yapraklı dalların gölgesinde oturarak gözlerini kıra veya denize dikmek ve bu vaziyette saatler ve günler boyu bu belirsiz, müphem temaşa ile sarhoş olmak; İşte bir Müslümanın hayatı budur. Evini nereye ve nasıl kuracağını da tayin eden bu hayat tarzıdır. Onun, büyük ihtiraslar kendisini alevlendirip doğuştan aldığı ve içinde saklı tutmakla birlikte hiç bir zaman kaybetmediği enerjisini tekrar ortaya çıkarıncaya kadar sakin ve sessiz kalmasının sebebi de budur.»
LAMARTINE (Şarka Seyahat)
Sir Charles Elsot K. G. M. G. (Odisseus) 1908
RUMELİ AVRUPASINDA TÜRKİYE
Türkler
Osmanlıların meziyetlerini tanımamak haksızlık olur. Şüphesiz en yüksek durumu haiz oldukları zaman cesaret, kudret, itaat, zapturapt ve itidal gibi Türklere has vasıflara sahiptiler. Timürlengin indirdiği darbe altında çökmemeleri şayan-ı hayret bir şeydir. (Sayfa : 87)
*
**
Çevrelerindeki zorun basıncı altında evvelce olduklarından bilfiil daha az harpçi oldular, fakat diğer taraftan Avrupa milletlerindeki tesanüdü meydana getiren umumi kaideden müteessir olmadıkları görüldü.
Zaptettikleri ülkelerdeki milletleri temsil etmek için az gayret gösterdiler. Ve onların tesirleri altın<la da kalmadılar. (Sayfa : 88)
*
**
Rumeli, yani Avrupa'daki Türkiye ifadesi Hindistan'ı tarif ederken Asya'da İngiltere demekten o
kadar farklı değildir. Hakikaten her bakımdan olmamasına rağmen bir çok yönlerden bu iki imparatorluk arasında büyük bir benzerlik vardır. Her ikisinde de en çeşitli insan ırklarını barındıran geniş bir toprak parçasını nisbeten küçük bir müstevli topluluğu tarafından idare ediliyor. Dil farklılığı sebebiyle de idareciler idare edilenlerle tam bir anlaşmayı sağlayamıyorlar. (Sayfa : 89)
*
**
Her Türk doğuştan askerdir. Diğer mesleklerde işler kötü gittiği zaman askerliği benimser, ortaya (isterse bir ayaklanma hadisesi olsun) dövüşmek için bir mesele çıktığı zaman metin ve cesaretli Türk köylüsü uyanır ve şayanı hayret bir teşkilatçılık kabiliyet ve kudretini gösterir, birçok çareler bulur. Türkler, namuslu, her şeyi hoş karşılayan, çocuklara, hayvanlara karşı müşfik ve çok sabırlı insanlardır. Fakat dövüşçülükleri tuttuğu zaman Hunlar'ın, Cengiz'in korkunç savaşçıları gibi oluverirler. (Sayfa : 93)
*
**
Hristiyan ırkların son yıllarda Türk boyunduruğundan kurtulmak için yaptıkları ve birçok hallerde başarı gösterdikleri gayretler bir kıskançlık ve itimatsızlık havası yarattı. Türkler bu yüzden Hristiyan tebaalarını amme işlerinde mümkün olduğu kadar az kullanmağa başladılar. Fakat bu hal evvelce yoktu. Osmanlı tarihinde padişah, Türk ırkının en önemli şahsiyeti idi. Yalnız ticaret değil, idari işler dahi yabancılar tarafından yapılırdı. Bu garip milletin tarihindeki en fevkalade tarafların, dan biri tıpkı Orta Asya'da bayrakları etrafında
Türkleri, Moğolları, İranlıları veya işe yarayan herhangi bir milleti toplayan başbuğlar gibi, diğer ırklardan faydalanmak hususunda gösterdikleri maharettir. (Sayfa : 94)
*
**
Bir Türk köyünde bir gece geçirenler bile bu köy sakinlerinin bir çok meziyetlerinin tesiri altında kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bunlardan biri vakur bir nezaket ve güzel tavırdır. Bu da şüphesiz her Türkün, hakim ırkın bir ferdi ve asil bir millete mensup olmanın şuurunda olmasından ileri geliyor. Üstü başı pek o kadar muntazam olmayan askerler ve kaba saba çobanlarda bile yabancılara karşı sosyal bakımdan aşağı durumda olmadıklarım gösteren bir hava var. Diğer önemli vasıflarından biri de misafirperverlikleridir. Nadiren para alırlar. Ve kendilerine ücret teklif edildiği zaman sadece «Hancı değiliz» derler. Diğer taraftan Avrupalı misafirlerle din kardeşi olan Anadolu Hristiyanları, güler yüzle karşıladıkları bu misafirlere ayrılırken fahiş bir masraf pusulası verirler. Türkler çalışkanlık, namus ve doğruluk bakımından Hristiyan komşularından kat kat üstündürler. Ve söz verdikleri zaman sözlerine tam manasıyla itimat edilebilir (Sayfa: 95)
*
**
Eski bir Çin tarihçisinin dikkatini çeken ve bu gün de müşahede edebileceğimiz, Türklere ait bir hususiyet var ki, bu onları «Tunguse» lar gibi artık meçhul bir hale gelen Sibirya kabilesi olmaktan kurtarmış ve büyük bir millet yapmıştır. Bu hususiyet içten gelen bir disiplin duygusudur. İşte bu hususi-
yet dışarıdan çökmekte olduğu intibaını uyandıran Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutuyor.
Bu duygu sayesinde yarı aç, yarı giyinik Türk askeri, her türlü mahrumiyetlere karşı koyuyor. Başka memleketlerde fesat ve yetkisizlikten dolayı meydana gelebilecek karışıklıkların önüne geçiyor.
Hakim ırk kendi üstünlüğünün doğurduğu bir azamet hissi ile adetlerine ve fikirlerine karşı müsamaha gösterdiği fakat anlamak hususunda az gayret sarfettiği yerli halktan uzak kalmakta ve onunla kaynaşmamaktadır. Her ikisi arasında din ayrılığı hüküm sürüyor. Bu hal Hindistan'da Türkiye'de olduğundan daha şümullüdür. Şüphesiz bu benzetiş umumi bakımdan hakikate uygundur. Fakat okuyucuya Türklerin kendi yurtlarında nasıl tecrit olunduklarını gösterir. (Sayfa : 96)
*
**
Avrupalıların Şarklılar'a atfettikleri atalet (tembellik) birçok bakımdan doğru değildir. Çünkü Türk köylüsü insanların en çalışkanı, gayretlisi, asker olarak da en atılganıdır. Fakat burada gözden geçirdiğimiz bir çok mesuliyetlerin hazan fertleri atalete sevk ettiği de vaki olmaktadır.
*
**
Dünyanın hiçbir memleketinde, mesleklerde, başarı ve istidat Türkiye'de olduğu kadar rol oynamaz. Bir köy çocuğu tıpkı «bin bir gece masallarında» olduğu gibi vezir olabilir. Uysallığın ve alçak gönüllülüğün diğer meziyetlerden fazla mükafatlandırılması bir yana, eşitlik bakımından, Padişahların idare ettiği Osmanlı İmparatorluğunda en az Amerika Birleşik Devletlerindeki kadar eşitlik vardır.
Türkiye'de Kapitülasyonlar
Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu Hristiyan ecnebiler kapitülasyon denilen imtiyazlara göre muamele görürler. Bunlar bütün büyük şehirlerde ticari işlerden dolayı bu imtiyazlardan faydalanarak Türk kanunlarının kaya pençesi içine düşmekten kurtulurlar. Kapitülasyonlar dolayısıyla Türklerin hükümran oldukları yerde Osmanlılıkla ilgisi kalmamış birçok bölgeler meydana gelmiştir. (Sayfa : 117)
*
**
Türkiye'de bütün yabancılar, yabancı ülkelerde diplomatların sahip oldukları haklardan istifade ederler. Polis mensup oldukları devletin sefaretinin rızası olmadan bunların evlerine giremez. Eğer bir yabancı tevkif edilirse sefaret derhal haberdar edilmelidir. Ecnebi tabiiyetinde olan bir şahıs muhakeme edilirken o devletin bir memur veya mümessili mahkemede hazır bulunmalıdır. Bu memur veya mümessil eğer kararı gayri kanuni bulursa itiraz ettiği gibi infazı da durdurabilir. Ecnebiler arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları davalar sefaret veya konsolosluklarda, Türklerle yabancılar arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları muhtelif mahkemelerde görülür. Yabancılardan alınan vergi ve resimler anlaşmalarla kararlaştırılmıştır. Sefirlerin rızası olmadan çoğaltılmaz, tahfif edilmez. Bu sistemin umumi ismi kapitülasyondur. Türkiye ile diğer devletler arasında akdedilen muahedelerde verilen bu imtiyazın İngiltere ile 1675'de umumiyetle «Hristiyanlar İslâm kanunlarına tabi olarak yaşayamazlar» düsturuna göre
meydana geldiği zannediliyor. Bu mantık Avrupalıların işine gelmektedir. Çünkü bu sayede Hristiyan olmayan memleketlerden bu kabil imtiyazlar isteyebiliyorlar.
*
**
Kanaatime kalırsa, İstanbul'daki Hristiyanların halk üzerindeki daimi baskıdan nisbeten az şikayetleri vardır. Çünkü büyük devletler bunların endişelerini yatıştırırlar. Fakat Türkleri koruyacak, kendi hükümetlerinin yaptığı baskıya mani olacak bir kuvvet yoktur. Çok haklı olarak ben Türklerden nefret etmem; birçok yönlerden onlar gayri müslimlerden daha iyi insanlardır. (Sayfa: 140)
Albert Howe Lybyer, Oberlin Kolejinde Avrupa Tarihi Profesörü Cambridge 1913
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA HÜKÜMET
Osmanlı Tarihinin Temeli
Bu Devlet, Anadolu Selçukîlerinin on parçasın. dan bir tanesinin kabile reisi Osman isminden mülhem olarak Osmanlılar adını aldı. Onların görünüş. te gayri müsait olan şartlar içinde bu kadar kısa bir .sürede böyle dayanıklı bir devlet kurmaları tarihin . en şaşılacak olaylarından biridir. İstiklallerine kavuştuktan iki buçuk asır sonra, son defa olarak bü. tün Akdeniz medeniyetini tek bir İmparatorluk halinde birleştirmeye muvaffak olabildiler.
Osmanlı İmparatorluğunun Seciye Ve Ödevi
On Altıncı Yüzyılın Osmanlı Türkleri önce Akdeniz medeniyeti alanındaki ülkeleri idareleri altına aldılar. Ele geçirilmeyen yerler Karadeniz'in kuzeyindeki yerler idi. Bunlar Roma ve Bizans'ın tesiri altında kaldıkları kadar İstanbulun da nüfuzundan uzak değildiler. Böylece Osmanlı imparatorluğu kendisine tesir eden bölgeler istisna edilmek şartıyla
tarihin ana sahası diye adlandırılan memleketlerde, esaslı gelişmeler yaptı. Bu sebeple Osmanlıların Batı aleminde yukarıdaki hakikate dayanan ve şimdiye kadar kabul edilegelen daha aşırı hakları vardır.
İkincisi, Osmanlılar Akdeniz medeniyeti içinde doğu ve batıyı birleştirdiler. Tarihin klasik devirlerinde yaşayanlar, yalnız Yunanlılar, Romalılar ve Şarklılardan ibaret olarak bilinmektedir. Osmanlı Türkleri, Yunanlılar ve Romalıların ellerinde bulunan toprakların üçte ikisini zaptettiler. Aynı hadise, Şark ülkelerinde de cereyan etti. Issus'ın devrinden Menzikas'a kadar Anadolu bir çok bakımlardan Avrupa'nın bir parçası olmuştu. Osmanlı İmparatorluğunu sadece bir Şark devleti addetmek tarihi yanlış anlamak ve insan tabiatını tersinden ele almaktır. Bu muazzam devletin yalnız arazisi Şark ve Garp topraklarından meydana gelmiyordu. İçinde yaşayanlar da kültür ve hükümet sistemlerini hem Doğudan hem de Batıdan almışlardı.
Üçüncüsü, Osmanlılar Hristiyanlardan da faydalanmışlardır. Bu İmparatorluğun sınırları içinde yaşayanların tamamına Müslüman gözüyle bakılıyordu. Bu sebeple çok kötü tesirler bırakan Haçlı seferleri, Müslüman Türklerle Avrupalılar arasında aşılmaz bir mania yaratmış ; Doğu ile Batı aleminin arasını tamamen açmıştır. Bu kötümser havanın üzerine kurulmuş olan düşmanlık temelini bertaraf etmek mümkündür. Aslında Hazreti İsa'nın Tanrılaştırılması, ve bir kaç başka mesele bir yana bırakılırsa Hristiyanlıkla İslâmiyet arasında prensipçe büyük ayrılıklar yoktur.
Acaba Osmanlı istilasına uğrayan toplulukların mukadderatı sadece tabiyet değiştirmek mi idi?
Yoksa bu insanlar her sahada yurtlarına bağlı ve tam bir ahenkle aksamadan idare edilen gayretli bir milletin mensupları durumunda mı idiler? Bu sorular Osmanlı Türklerinin karşısına çıkan ve halledilmesi hemen hemen imkansız görünen çetin meseleleri teşkil ediyor; buna rağmen Türkler bu işi çözmeğe cesaretle atıldılar.
İmparatorluk yönetiminde din birliği soru dışı kalıyordu. On altıncı yüzyılda gerek içtimaî, gerekse kültür bakımından birlik, dinî inançlara dayanıyordu. Mesele Batıda da, Doğuda da aynı şeydi.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu dört yüz sene evvel dinî işleri, dini düşünceleri bugünkü Türkiye'nin yapmağa çalıştığı gibi bir kanaat ve vicdan meselesi olarak telakki etmeseydi memleketin tarihi bambaşka bir yöne çevrilirdi. Fakat Osmanlılar Avrupa'da ele geçirdikleri yerlerde bu birliği ne kadar fazla temin ettilerse, insanlığa ve medeniyete de o nisbette faydaları dokundu.
Osmanlı İdare Müessesesi
Osmanlı İmparatorluğunun idare müessesi uzun bir tecrübe devresinden geçiyor. Yer yüzünde bu kadar büyük çapta ve o nisbette cesarete, atılganlığa bağlı bir teşebbüs pek o kadar görülmüş değildir. Tarihte bunun benzerlerini iki yerde görüyoruz: Biri Eflâtun'un ideal Cumhuriyetinde ki bu, mefkureci bir hüviyet taşır. Diğer hakiki olanı da Mısır Memluklarıdır. Eflâtun'un eserindeki idari müessese eski Helen aristokrasisinin hudutları içinde çerçevelenmişti. Osmanlı idare müessesi Memluk sis-
temine galebe çalmış ve ondan daha uzun ömürlü olmuştur. Amerika Birleşik devletlerinde memleketin ücra köşelerinde kaba saba işlerle meşgul olan insanlar başkanlık sandalyesine oturmuşlardır. Nazari olarak Katolik kilisesi bir köylüyü papa mevkiine gelecek şekilde yetiştirebilir. Fakat dikkat edilirse bu mevkilere namzet olanların Hristiyan dinine mensup olmaları gerekmektedir. Osmanlılar bu namzetlerin çoğunu bile bile köleler arasından seçtiler. Onlardan devlet bakanları yetiştirdiler. Sığırtmaçlar, çobanlar saray memurları oldu; padişah kızlarıyla evlendiler. Babaları, anaları yüzyıllardan beri Hristiyan olan delikanlıları, vali, general olarak terbiye ettiler. Bunların arasında hilali yükseltmek, salibi yok etmek için savaşan ordulara kumanda edenler bulunuyordu. Bu idari müessese onlara: «Babanız kimdi biliyor musunuz?» Hatta «Türkçe konuşabiliyor musunuz?» diye sormamıştır. Yüzlerini, yüz hat ve ifadelerini incelemişler ve onlara: «Sen asker olacaksın, eğer liyakat gösterirsen seni general yapacağız» veya «Sen ilim adamı olacaksın, eğer içinde bir cevher taşıyorsan vali veya sadrazam olabilirsin» demişlerdir. (Sayfa : 45)
Devşirme Usulünün Değeri
Devşirme usulü görünüşte zulüm, baskı ve merhametsizlik gibi bir tesir bıraktığından derin bir infiale sebep olmuştu. Dini amiller de bu infialin meydana getirdiği kin ve düşmanlık hislerini körükledi. Şüphesiz fertlerin hürr'.y0tine inananlara karşı bu şekilde hareket, yani erkek çocukların ailelerin-
den uzaklaştırılmaları davası müdafaa edilemez. Bu usul ayni zamanda ana ve babanın evlatları üzerindeki haklarını da ortadan kaldırıyordu. On altıncı asır Osmanlı felsefesinde bu gibi düşüncelere bilhassa Hristiyan tebaa bahis konusu olduğu zaman yer verilmediği görülüyor. İlk bakışta bu Devletin prensiplerinin Batı fikirleriyle telif edilemeyeceği söylenebilir. Bunları bir yana bırakalım da hadiseyi olduğu gibi kabul edelim; acaba bu sistem birbirinden mahrum edilen ebeveyn ve çocuklar üzerinde ne gibi bir tepki yaratıyordu? Bu husustaki ebeveyn ve çocukların kanaatı tamamen diğer düşünceleri cerh ediyor. Sözlerine itimat edilebilen şahitler, devşirme sisteminin bütün anne-babalar üzerinde aynı tesiri doğurmadığını söylüyorlar. Ayrılış sahneleri gayet acıklı oluyordu. Bilhassa analar öz evlatlarının bağırlarından kapılarak meçhul ülkelere götürülmesini görmektense onların ölümlerine şahit olmayı hemen hemen tercih edecek raddeye geliyorlardı. Fakat ayni zamanda, bu çocukları günün birinde zengin ve iktidar mevkiine geçmiş görmek ihtimali de mevcuttu. Aile yuvasından on iki ila yirmi yaş arasında çekilip alınan bu gençlerin ana ve babalarını unutacakları akıldan geçirilemez. Eğer servete ve refaha kavuşur ve ömürleri vefa ederse bunlar hazan ebeveynlerini arayıp bulurlardı. Tarih kanuninin veziri Maktul İbrahim Paşanın bu şekilde hareket ettiğini gösteriyor. Babalar evlatları önüne çıkan böyle bir fırsatı annelerden daha ziyade takdir ediyorlardı. Ekseriyetle bu takdir ebeveynin Hristiyanlık kanaatlerinin, daha doğrusu imanlarının kuvvetli ve zayıf olmasına göre değişiyordu. Birçokları oğullarını genç yaşta evlendiriyorlardı. Çünkü evlilik bu
usulle devlet emrine girmeğe mani idi. Bir kısım anne ve babalar da nakdi bedel yanı muayyen bir ücret vermek suretiyle devşirmelikten muafiyet kazanıyorlardı. Birçok ebeveyn bunun aksine çocuklarının devşirilmesinden memnundular. Çünkü onların kendileri gibi düşkün ve fakir kalmaktan kurtulacaklarını, kabiliyetlerine uygun birinci sınıf bir tahsil görerek ilerde servet ve mevki sahibi olacaklarını biliyorlardı. Hakikaten, bu çocukların anne ve babalarından çoğu devşirme sisteminin bir yük olmaktan ziyade büyük bir imtiyaz olduğu kanaatinde idiler. Bunda haklı idiler. Birçok hallerde Türk anne ve babalarının kendilerini kıskandıkları vaki olmuştur. Bu Türkler Hristiyanlara para veriyorlar ve öz evlatları için, tıpkı o ailenin Hristiyan çocukları gibi Hristiyan adı altında beyannameler yazdırıyorlar ve bu şekilde padişahın kölesi olarak hizmete girmelerini sağlıyorlardı. Dini intiba, siyasi nazariyeler bir tarafa bırakılırsa, devşirme usulünün anne ve babalara hiç bir surette kötülüğünün dokunmadığı görülüyor.
Bizzat çocukların durumları da aynı mülahaza ile tetkik edildiği zaman vaziyetin onlar için de muvafık ve müsait olduğu görülüyor. Devşirme şeklinde padişah hizmetine alınan gençler baba ocağından ayrıldıkları zaman çok küçük yaşta olduklarından bu ayrılışın acısını pek o kadar iyi idrak edemiyorlardı. Dini kanaatleri de esaslı surette kafalarına yerleşmemişti. Yaşları itibariyle dinç ve damarlarında dolaşan kan enerji ile dolu idi. Her genç gibi geleceğe karşı büyük ümitler besliyorlardı. Kabiliyetleri kadar geniş belki de hayallerinde bile göremeyecekleri bir istikbale doğru yollanmışlardı. Bu
suretle dünyanın en iyi askeri eğitimini gören bu çocuklar servete, refaha parlak bir istikbale kavuştular. Yukarıda arz edildiği gibi, dini ve içtimai meseleler bir tarafa bırakılır ve durum tarafsız olarak tetkik edilirse devşirme çocukların bundan daha parlak bir geleceğe sahip olamayacakları bariz olarak anlaşılır. (Sayfa : 53)
Osmanlılarda Köleliğin Mahiyeti
Osmanlılarda kölelik Anglo-Sakson'ların tatbik ettiklerinden tamamıyla farklı bir müessese idi. Köleler arasında siyahlar ve beyazlar diye bir ayrılık gözetilmiyordu. Renk farkı olan yerlerde de Müslüman adetleri gereğince bu değişiklik nazarı itibara alınmıyordu. Kölelik bir leke, yani utanılacak bir şey de telakki edilmiyordu. İslâmiyetin tanıdığı fert ya hür yahut köle idi. Azat edilenlere para vesaire ile tavassut eden bir sınıf da yoktu. Sahipleri ellerindeki köleleri serbest bırakabiliyorlar ve bu hayırlı işten dolayı da Tanrı tarafından mükâfatlandırılacaklarına inanıyorlardı. Azat edilen köle serbest olur olmaz hür insanların bütün haklarına sahip olabiliyordu. Kölelik silinmez bir damga değildi. Kurtuluşu gayet kolay olan arızi bir şeydi. Aristo'nun, «Bazı insanlar esir olmak için doğarlar.» Safsatasını Hazreti Muhammed'in dini kabul etmiyor. «Köleliğin hayrete ve takdire layık olan kumaşı», böyle dokunmuştu. Tarih bir sürü esaret, kölelik müesseseleri görmüştür. Fakat hiç birinde köle Osmanlı müessesesinde olduğu kadar kuvvetli, şerefli, ihtiyaçları teminat altına alınmış, mükafat görmüş daha muti ve kanaatkar değildi.
Dini Yaymada Saikler
Bu dini gayret ve faaliyetin gayesi Çandarlı Kara Halil Paşaya atfedilen aşağıdaki sözlerden çok belirli olarak anlaşılıyor. Halil Paşa, yeniçeri ocaklarını kuran zattır. Onun sözlerini bize ulaştıran on altıncı asrın başlarında yaşayan şair-vak'anüvis İdris'dir. Burada şüphesiz başka yazılarında olduğu gibi gününün intiba ve fikirlerini açıklıyor.
«Fethedilen bir memleketteki insanlar o memleketi fethedenlerin esirleridir. Malları, mülkleri, kadınları ve çocukları onun meşru tasarrufu altına girer. Çocukları cebren Müslüman yapmak, asker olarak dine hizmet ettirmek üzere yetiştirmek onların bu dünyada saadetlerine, ahrette ebediyen necat ve felah bulmalarına çalışmak demektir.»
Büyük Peygamber Hazreti Muhammed'in bir hadisi şerifine göre her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Hristiyan çocuklarından müteşekkil bir ordu sayesinde kafirler arasında da ihtida gayretinin uyanacağı muhakkaktı. Bu suretle orduya giren her yeni asker yalnız zaptedilen ülkenin gençleriyle değil düşman saflarından kaçanlarla da buluşacaktır. Aynı memleketten gelmiş olmaları veya yeni durumlarını kabul eder gibi görünmeleri kendilerini müminlerle birleştirecektir. Bu neticeler eninde sonunda dine dayanıyor ve tamamen dini hisleri ve arzuları ifade ediyor. Bu arzu büyük sayıda insanları hidayete erdirmek ve din uğruna savaşan orduyu kuvvetlendirmekti. (Sayfa : 63)
İhtida Talebi ve İhtidada Samimilik
Bu sistemde ihtida başlıca gaye idi. İslâm dinini kabul edenler göze giriyor ve ilerliyorlardı. Gençler hakikaten Müslüman olmadıkça mevkilerine intibak edemiyorlardı. Bir Osmanlı cengaverinin devlet adamı olmak için haiz olması gereken şartların başında din değiştirmek geliyordu. Müslüman olmadıkça bu sistemin hem askerlik hem de devlet adamı olmak için gereken ilham kaynağından faydalanması imkanı yoktu. İslâmiyeti kabul etmenin mecburi olduğuna dair ortada bir emare görünmüyor. (...) Devlet hizmetinde esas dinini muhafaza eden bir kaç kişi var. Çocuklukta edinilen kötü düşünceler ve hisler zamanla ortadan kalkıyor; çocukluğun hareket tarzı fertler üzerinde kuvvetli tesirler hasıl ediyor. Parlak bir istikbal cazibesi bu işte büyük rol oynuyordu. Neticede, zıt fikirler olmayınca, zamanla Müslüman dininin doğruluğu ve yegane hakiki yol olduğu tebarüz ediyordu. Hristiyanların bu işi şeytani bir tertib diye tavsif etmelerine şaşmamalı.
Mamafih eldeki kayıtlar padişah hizmetinde olan bazı kimselerin zahiren ihtida etmiş gibi görünmelerine rağmen eski inanışlarını muhafaza ettiklerini de göstermektedir. (Sayfa : 66)
Eğitim Planı
Eflatun, eğer Osmanlıların tatbik etmekte oldukları eğitim sistemlerini görebilseydi ondan çok
kuşkulanacaktı. Hoşuna gitmeyecek bazı noktalar istisna edilirse tasvip edeceği güzel taraflar şunlar olabilirdi: Ömür boyunca devam eden tahsil, ruh ve bedenin eşit derecede eğitimi, askerlik ve sivilliğin. ayrılması (tam manasıyla olmasa bile)' aile bağlarıyla ilişiği kalmamış, nisbeten bağımsız bir ordu,. ferdin devletin idare sistemi tarafından sıkı bir murakabeye tabi tutulması ve hepsinin üstünde hükümetin akıllı insanlar tarafından idare edilmesi. Bu, Osmanlı sisteminin temelini kuranların Eflatunu. yakından tanıyıp tanımadıkları bilinen bir şey değildir. Fakat tatbikat sahasında Osmanlılar, Eflâtun'un prensiplerine iyice yaklaşmışlardır. Hatta bazı. hususlarda Eflatunu da geçtiler.
Bir makamın babadan oğula intikali, işlere bir yön verebilmeyi temin için şahsi kabiliyetlere yetki ve değer vermek, kuvvetleri denkleştirmek suretiyle istikrar ve devamlılığı sağlamak ve Osmanlı Sistemini büyük bir imparatorluğu çevirecek hale sokmak, onların Eflatun'a nisbetle üstünlüklerinin başlıcalarıdır.
İdare müessesesi tam bir anlayış içinde talebelerin daimi surette devam etmekte oldukları bir mektep demekti. Talebe bu mektepte daimi bir kontrol ve zapturapta tabi tutuluyor ve kademe kademe ilerliyordu. Kabiliyet ve çalışmalarına göre mükafat görüyorlar, fakat buna karşılık cezalar da ayni şiddetle çok ağır oluyordu. Bu cezalar çok defa cellad önünde kelleyi vermek derecesine kadar ileri gitmiştir.
Bu sistem, idare müessesesinin evvelemirde harp ve hükümet idaresi elemanları yetiştiren bir mektep olduğunu göz önünde tuttuğundan talebeyi mu-
ayyen bir hadde kadar her bakımdan tetkik ve kontrol ediyordu.
Talebeler bedeni yönden olduğu kadar ruhi cihetlerden de en iyi eğitime göre yetiştiriliyorlardı. Bu ruhi eğitim esnasında Müslümanların yaşayış tarzıyla imtizaç edebilmeleri için gerekli olan bilgiler de veriliyordu. Liyakat gösterenler, ayrıca, İslâm kanunlarının dayanağı olan fıkıh ve kelam ilimleriyle, şark lisanlarını öğreten sıkı bir öğretim devresinden de geçmek zorunda idiler. Böylece öğrencinin dini inançları, ruhi ve bedeni hayatı, sistemli bir şekilde kontrol altına alınmış oluyordu.
İşi bu şekilde mütalaa edersek Osmanlı eğitim planının herhangi bir Garp ilim müessesesininkinden daha şümullü olduğu meydana çıkar. Batılı orduların subayları ruh ve bedenin gelişmesini sağlayacak şekilde tahsil görür ve teşkilatlandırılırlar; fakat dini dersler okumazlar ve hükümet idare mekanizmasını bilmezler. Büyük Amerikan demir yolu ve imalat kumpanyalarının, memurların eğitim ve terfileri için tatbik ettikleri metotlar vardır: Bunlar meslekte uzun müddet devam, liyakata dayanan terfi ve alt basamaktan üste kayan yükselme imkanları bakımından Osmanlı müessesesine az çok benzerler. Bunların verdikleri eğitim yüksek teknikten ibarettir. Ruhi terbiye yönünden Türklerinkine benzeyen tarafı yoktur. Osmanlı Eğitim planı umumi kültürde daha esaslı başarılar sağlıyor. Batı müesseseleri ve eğitim sistemleri her ne kadar ilmi tedrisatlarının sahası ve mahiyeti bakımından Osmanlı eğitim planının çok üstünde ise de pratik neticeleri bakı-
değildir erken kesilir. Osmanlı müessesesinin, yani .sisteminin çok üstün olan şümulü o müesseseyi teşkil eden azaların kölelerden ve devşirmelerden müteşekkil olması idi. Sahipleri bu köleleri kendilerine daha esaslı hizmet etsinler diye uzun müddet mektepte tutabiliyorlardı. Ayni zamanda mükafat cezadan daha tesirli ve kudretli sayılıyordu. Bunlar her talebeden en fazla verimi alacak ve onları o şekilde çalışmaya ve gayret göstermeğe teşvik edecek surette tertip ediliyordu. (Sayfa : 71)
Enderun Mektebi
Kanuni devrinde yaşayan Menavino adındaki Venedikli bir yazar, yeni oda denilen seksen ila yüz öğrencisi bulunan bir okulun tahsil süresini anlatıyor:
«Bir çocuk okulda beş, altı gün kaldıktan sonra ona elifbayı öğretmeye başlıyorlar. Mektepte dört muallim bulunuyor. Bunlardan biri ilk yılda okumayı talim ediyor. Diğeri Arapça Kur'an ve dinin esaslarını gösteriyor ve izah ediyor. Üçüncü bir hoca da Fars dilini öğretmekle meşgul oluyor ve bir ay da yazı meşk ettiriyor; fakat yazı dersleri ihtiyaridir. Dördüncü muallimin ödevi de edebi veya alelade Arapça kitaplar okutmaktır.
«Bu çocukların ilk yıl günde iki, ikinci yıl üç, üçüncü yıl dört akçe tahsisatları var. Bu tahsisat her sene artıyor. Mektep kendilerine senede iki kat al renkli elbise ve yazları da beyaz bir takım veriyordu.
«Disiplin, belirli bir ölçü dahilinde olmakla beraber çok sertti. Genç öğrenciler kabahat yaptıkları
zaman günde bir defadan fazla olmamak üzere falakaya çekilirler ve tabanlarına en çok on değnek vurulurdu. Onar onar ayrılmış talebe grupları harem ağalarının gece gündüz nezareti altında idiler.
«Mutlak itaat, adab-ı muaşeret, nazik muamele, iffet ve namus üzerinde hassasiyetle ve ısrarla duruluyordu. Gençlerin okulla ilgisi yirmi beş yaşına bastıkları zaman kesiliyor ve mezunların çoğu muvazzaf atlı birliklere veya Babıali sipahilerine veriliyordu. Bunlar okulu bitirdikleri zaman bir veda merasimiyle teşci edilirlerdi. Padişah mezunları şahsen birer birer taltif eder ve yeni vazifelerinde de iyi davranarak temayüz etmelerini temin için teşvik-âmiz sözler söylerdi. İş, bu kadarla da kalmaz ve kendilerine işlenmiş bir hil'at ve en güzel atlarından birini hediye ederdi. Ekseri zaman nakdi mükafat da verdiği olurdu.
«Huzuru şahaneden aldığı hediyelerle ayrılan mezunlar cümle kapısına kadar geçirilir ve orada muzafferane bir tavırla atlarına atlayıp saraydan bir daha dönmemek üzere ayrılırlardı.» (Sayfa : 77)
Harem
İnsan kafasında, her şeyi bir diğeri ile muvazi yürütmek meyil ve istidadı olduğundan yani taklide mütemayil olduğundan Harem-i Hümayun da Enderun Mektebinin bariz vasıflarını taşıyordu.
Hareme yeni alınan kızlar için iki oda ayrılmıştı. Burada onlara ev işi, dikiş, nakış ve gergef öğretildiği gibi adab-ı muaşeret ve tarzı hareket dersleri de veriliyordu. Kızlar orta yaşlı bir kalfa kadının
nezareti altında olmak üzere onar onar gruplara ayrılmışlardı. Musiki ve raksa karşı kabiliyet ve alakası olanlar bunları, ilme karşı istekliler de okuyup yazma tahsil ediyorlardı.
Hepsi de büyük bir ihtimamla İslâm terbiyesiyle yetiştiriliyorlardı. Enderun'dan yetişenler gibi bunlar da yirmi beş yaşında saraydan çıkarılıp ya sipahiler veya resmi memurlarla evlendiriliyorlar. ve aile yuvası kuruyorlardı.
Liyakata Dayanan Terfi
İnsanlık tarihinde Osmanlı siyaset müessesesinin bir eşine daha tesadüf edilemeyeceğine inanmak için ortada bir çok sebepler mevcuttur. Aynen idare müessesesinde olduğu gibi uzun zamanlar bunda da sırf zeka ve bilgi hakim rol oynadığından şaşmadan esas plan ve gayesine sımsıkı sarıldı ve ondan ayrılmadı.
Atina demokrasisi orta derecede bir zeka seviyesine erişmişti. Fakat kendi yönünden eşsiz olan bu zekanın tesirinin baskısı altında müstesna kabiliyetler ayrı bir eğitim görecekleri yerde çeşitli unsurlar onların cesaretlerinin kırılmasına sebep oluyordu. Zamanımızın serbest ve hür demokrasileri istidat ve kabiliyetli fertlere yükselmek ve önlerine çıkan aşılmaz maniaları aşmak fırsatını veriyor. Bu sistemler şüphesiz nazari bakımdan Osmanlı şekli idaresine umumi olarak üstündür. Çünkü modern demokrasi, ferde daha fazla serbesti veriyor; fakat Osmanlının tarzıyla mukayese edildikte bunların kifayet, fırsat verme ve mükafatlandırma cihetlerin-
den kör, şekilsiz ve müsrifane oldukları görülüyor. Müşahitler arasında Kral Beşinci Şarl'ın Babıali nezdinde siyasi mümessili olan Busbecq'in Osmanlı usulünün ziyadesiyle tesiri altında kaldığı görülüyor. Bu zat bakın ne diyor:
«Eğer bir adam namussuz, tenbel ve dikkatsiz ise merdivenin alt basamağında herkesin hakareti, altında kalır, yükselemez. Bunlar, yani bu sıfatlar Türkiye'de şerefsiz şeylerdir. Bundan dolayıdır ki Türkler bütün giriştikleri işlerde başarı gösteriyorlar, etrafa kumanda ediyorlar ve İmparatorluklarının hudutlarını günden güne genişletiyorlar. Bu fikirler bizim düşünce ve hareketlerimize uymuyor. Bizde liyakata yer verilmiyor. Her şey doğuştaki asalete istinat etmekte, amme hizmetinde ilerlemek için yegane yol, doğuştaki asaletin sağladığı imtiyaz ve itibardır.»
Cezalar
Osmanlılar idare şekille rini tehlikeli durumlara sokacak, onun çalışmasını sekteye uğratacak, birliğini bozacak elemanları kullanmamağa çok dikkat ederlerdi. Zafiyete karşı bir sempati olmadığı gibi mazeret te kabul etmezlerdi. Bir hükmün infazı tecil edilmez ve yersiz merhamet gösterilmezdi.
Sultan Süleyman'ın ağır cezaları tatbike kalbi razı olmadı. Fakat neticede başka şekilde hareket imkanı kalmazsa, çok dertleşirdi. Cerbe zaferinden sonra pek o kadar fazla sevinmediğine hayret edilmemeli. "Feleğin bütün cilvelerine karşı" nefsini terbiye etmiş olan bu muhteşem ihtiyar o kadar kendi
hislerine hakimdi ki zafer gününün bütün gösteri ve alkışları koca padişahta bir sevinç emaresinin görülmesine sebep olamadı.
Milyonlarca insanın mukadderatına hükmeden Kanunî'yi şartlar katı yürekliliğe sevketmiştir. Gönlünde neş'e ve surure yer ayırmamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük hükûmdarının böyle hasletlere sahip olabilmesi için kendisini de sıkı bir disipline tabi tuttuğu anlaşılıyor. (Sayfa : 88)
Osmanlı Ordusunun Disiplin Ve Gayreti
Çağdaş müşahitler Türklerin savaşmağa karşı' olan istekleri ve ordularının fevkalade disiplininin hayranı olmuşlardı.
Sükun, intizam, ordugahlarındaki temizlik, lüzumunda hapis veya idam cezaları gibi müeyyidelerle desteklenen mutlak itaat, uzun yürüyüşlere, az gıdaya razı olmak, savaşa karşı iştiyak, muharebede, şevk, disiplindeki mükemmeliyet, nefs'i kontrol, gayeye sadakat bütün bunlar Türk askerlerinin mucizevi hasletlerinden bazılarıdır.
Şimdi şahitlerden bir kaçını hulaseten dinleyelim:
*
**
«Türkler savaşa düğüne gider gibi gidiyorlar.» (Tractatus, eh. XI. Marginal summary.)
*
**
«Dünya yüzünde hiç bir prens gerek iaşe ve ge-
rekse teçhizat bakımından böyle ordulara sahip değildir. Zapturaptı son derece mükemmel olan bu kuvvetlerin bir konağa indikleri zaman bir kargaşalık ve sıkıntı meydana getirmeleri de ayrıca takdire değer.» ( Chalcocondyls, 135)
*
**
«Türk hükümdarı, tebaası tarafından en ziyade hürmet ve itaat gösterilendir.» (La Broquiere, . .Sayfa 273)
«Askeri disiplinleri dürüstlük ve sertlik cihetlerinden eski Yunanlıları ve Romalıları kolaylıkla ,geçecek derecededir.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türkler bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler: Komutanlarına derhal itaat ederler; savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar; uzun müddet arpa ve su ile iktifa ederek ekmek, su istemezler ve şarap içmekten nefret ederler.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türk ordusunda sulh ve sükun hüküm sürer. Ecdatlarından miras kalan askeri disiplin ve sert kanunların neticesi budur.» (Busbecq, Life and Letters, i, 293)
*
**
«Gayret ve dürüstlüğün muharebede ne kadar ileri gittiğini görmek çok hayret verici bir şeydir.
(... ) Eğer askerler hırsızlık ederler veya dövüşürlerse kelleleri gider veyahut bir hayli sopa yerler.»
(Postel, i, 129)
*
**
«Yer yüzündeki en ilahi disiplin Türk askerlerindedir. » (Postel, iii, 31)
*
**
«Doğrusu disiplin hiç bir yerde bundan daha iyi, itaat bundan daha kuvvetli olamaz.» (Morosini, 261)
*
**
Türklerin yukarıda zikredilen yüksek meziyetleri onların müthiş ve korkunç kuvvetlerinin meydana çıkmasına amil olmuştur. Öte yandan hem hudutlarını genişletmek hem de bağlı oldukları dini yeryüzüne yaymak için yaptıkları savaşlarda askeri disiplinle beraber sağlam seciyeleri ve kararlı olmaları da rol oynamıştır.
İşte bu vasıflar sayesinde İmparatorluk muayyen bir şekilde büyüdü. (Sayfa : 108)
Ordunun Bütünlüğü
Ordunun esas bütünlüğü hazarda silahlı kuvvetleri teşkil eder ve doğrudan doğruya. Padişahın şahsı malı sayılır; piyade ve süvarilere ve onların hükümdara karşı olan bağlılıklarına dayanır. Ana vatandan başka yerlerde beslenen orduların tek başlarına büyük seferlere iştirak edecek kuvvette olmamaları Osmanlı gücünün aleyhine oldu ve bu yüzden zarar görüldü.
Böylece Padişahın Başkomutanlığı altında birleşen muhteşem ordu Osmanlı idare müessesesinin büyüyen İmparatorluğa tam manasıyla hâkim olmasına mani oldu ve Osmanlı fütuhatını sınırladı. Padişahın ancak bir kolu vardı, bu kol uzun ve kuvvetli bir koldu, fakat muayyen bir mesafeye kadar ulaşıyor ancak tek bir yöne yumruk atabiliyordu. (Sayfa : 111)
Sarayda Merasim
(Busberq'in tasvirlerinden özet)
«Padişah divanı içlerinde yüksek rütbeli memurların bulunduğu kimselerle kurulu idi. Bunlardan başka saray muhafızları, sipahiler, garipler, ulufeciler ve bir çok yeniçeriler bu meyanda hazırdılar. Şu kar gibi beyaz ipeklilere bürünmüş kavuklu başlardan husule gelen insan deryasına bakın! Şu her cinsten her renkten akıllara durgunluk veren kaftanları tam tarif etmeğe vaktimiz yok. Her taraf altın, gümüş pırıltılarıyla ışıl ışıl! Kelimeler bu tabloyu resmetmekten aciz kalıyor. Bunlar benim o ana kadar gördüğüm en güzel manzarayı teşkil ediyordu.
Bütün bu haşmet ve debdeye rağmen sadelik ve ekonomi birbirleriyle mezcedilmişti. Herkesin elbisesi mevkii ne olursa olsun. Ayni biçimdi. Elbiselerin üzerinde bizim Avrupa usulünde olduğu gibi çok paraya mal olan ve kısa zamanda eskiyen lüzumsuz süsler mevcut değil. Türkiye'de ipek ve kadife çok ucuzdur. Terzi ücretleri bir dukayı geçmez. Bizim Türklerin giyinişlerine şaştığıU1 z kadar onlar da bizimkilerine hayret ettiler.
«Türkler ayak bileklerine kadar uzanan kaftanlar giyerler. Bu kaftanlar onları heybetli gösterir. Halbuki bizim kostümlerimiz o kadar kısa ki vücudu iyice örtmediği için vücudun biçimsiz taraflarını teşhir ediyor.
«Bundan başka bizimkiler insanı kısa boylu gösterdiği halde Türk entarileri uzun boylu tesiri uyandırmaktadır.
«Bu muazzam kalabalıktaki sükun ve intizam beni hayrete düşürdü. Böyle kalabalıklara has olan bağırtı, çağırtı, itişme ve kakışmadan ortada en küçük bir eser bile yoktu. En ufak bir rahatsızlık vermeden herkes rütbeye göre ayrılan kısımda yerini aldı. Türkçede reis anlamına gelen ağa payesindeki adamlar oturuyorlar, diğer askeri şahıslar ise içlerinde generaller de dahil olmak üzere ayakta duruyorlardı.
«Topluluğun en göze batan tarafı meydanın bir tarafında uzun bir saf halinde duran bir kaç bin yeniçeri idi. O kadar sessiz ve kımıldamadan durabiliyorlardı ki uzaktan kendilerinin insan veya heykel olup olmadıklarına bir türlü karar vermeden nihayet biri selamımı söyledi. Bütün başların selamımı iade etmek üzere eğildiklerini gördüm.
«Müderrislerin maaşları yüksekti, dereceleri arttıkça zam alırlardı. İstanbul, Bursa, Edirne ve diğer şehirlere mensup olmak üzere üç gruba bölünmüşlerdi. Okuttukları derse göre on dereceye ayrılan bu zevatın yalnız İstanbul'daki sayısı takriben dört yüzdü. Diğer şehirlerde olanlar veya bütün sınıflardan gelmeyenler kadı olurlar veya daha aşağı mesleklere girerlerdi. Yüksek adli makamlara ta-
lip olanların on dersten geçmeleri mecburiyeti vardı. (Sayfa : 180)
*
**
Tahsil mecburi değildi. Müesseseler ferdi kabiliyete dayandığından Müslüman çocuklarının hepsine şamil olamıyordu. Fakat çocuğuna okuyup yazma öğretmek veya Arapça tahsil ettirmek isteyen, onun okumayı gerektiren bir mesleğe girmesini arzu eden anne ve babalar böyle bir fırsattan mahrum değildiler. Bundan başka ilk okullarda tahsil parasız olduğu gibi bazen öğrencilerin iaşe ve masrafları da temin edilirdi, medrese talebelerine de kısmen bakılırdı. Hukuk mekteplerinde burs verilirdi.
İslâm memleketlerinde en az on ikinci, Osmanlı İmparatorluğunda on altıncı asra dayanan bu sistem, Müslüman çocuklarına iyi bir tahsil fırsatı sağlıyordu. Hristiyanlar son zamanlara kadar böyle imkanlara sahip olamadılar. Osmanlılar tahsile çok kıymet verirlerdi, fakat zamanın ilerlemesiyle muhafazakarlıkları bu faydalı müesseseleri zararlı şekle soktu. Gerek öğretim sisteminde, gerekse çalışma tarzında asırlar geçtiği halde bir değişiklik yapılmadığı için talebelerini vaktiyle ilmin son saflarına ulaştıran bu müesseseler kifayetsiz hale düştüler. Başka milletlerin çoktan geçtikleri ve geride bıraktıkları kademelerde kaldılar. (Sayfa: 203)
Müftülerin Kuvveti
Yavuz Sultan Selim'in fikrinin devlet adamı gözü ile bakıldığı zaman çok parlak ve ileri görüşlü
olduğu meydana çıkar. Bu fikri tatbik edebilseydi İslâm müessesesi için büyük bir üstünlük sağlayacaktı. İlk bahiste belirtildiği gibi Osmanlı İmparatorluğundaki Hristiyan kiliseleri Müslüman müessesesine cephe almış karakterde bir teşkilata sahiptiler. Bunların ortadan kaldırılması Türklere bütün sahayı serbest bırakacaktı. Bu takdirde İslâm müessesesinin neticede İmparatorluğa veya bütün dünyaya bir fayda sağlayıp sağlamayacağı bir tahmin konusu olduğu gibi onun münakaşasının yeri de burası değildir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu bu teşkilattan temizlenseydi, dikkati çekecek bir birlik hasıl olacaktı. Bu teşkilat, yani kilise teşkilatı eski, kuvvetli ve adeta dokuz canlı idi. Hristiyan tebanın bütün ümitlerini sinesinde besliyor ve kuvvetlendiriyordu. Bunlar ayakta durdukça imparatorluk milletlerinin birbiriyle kaynaşmaları mümkün değildi. Kiliseler, kendi cemaatlerinin milliyet hislerini söndürmediler. Bu hisler sayesinde İmparatorluğun büyük parçaları üç asır sonra ana vatandan koptu. Eğer Yavuz gayesine ulaşsaydı, Yakın Şarkın tarihi bugünkünden çok daha farklı olurdu. Fakat şeriatın koruyucusu olan müftü de kendi nokta-i nazarından haklı idi. Hristiyanların durumu sağlam bir Kanuni temele istinat ediyordu. (Sayfa : 211)
Bütün Olarak İdare Müessesesi
Fakat, on altıncı asırda bariz bir arzu vardı. Bu arzunun temeli, büyüklüğü müdrik olmak, kuvvet iftarı, İslâmiyete sadakat, hükümeti iyi nizama sokmak, akıllıca idare etmek, tebaalarına mümkün olduğu kadar yumuşaklıkla muamele etmek gayesiy-
le atılmıştı. Kanuni bir çok çetin meseleleri ele aldı ve dirayetli memurları vasıtasıyla devletinin işlerini nizama soktu. Daha daimi neticelere ulaşamamasının sebebi, vazifesinin insan takatinin üstünde çok ağır bir yük olmasıdır. Sultan Süleyman'ın İmparatorluğunu misli görülmemiş yüksekliklere çıkaranlar perişan ve sefalet içinde hayat süren köylülerin ve çobanların çocukları idi. Hemen hemen hepsi umumi yarı şehirli ana ve babaların sulbünden geldiler. Bu genç insanlar nasıl yükseldiler? Onlar yükseleceklerini kuvvetle ümit ederek, derin bir itimatla, o mevkie gelmelerini temin eden kişilere kendilerini nasıl kabul ettirebildiler?
Eğer bu adamlar yükselmelerine yüksek mevkiler işgal etmelerine rağmen cahil ve dar fikirli kalsalardı Osmanlı Tarihindeki hadiseler bugünkü kadar şayanı dikkat olmazdı. Bu insanların hakikaten kültür sahibi ve münevver şahıslar oldukları çok açıktır. Bunların bugün yaşayan torunları Garp milletleri arasında nadiren görülen tipte ince ruhlu adamlardır. Cemiyet için, savaş için, hükümet için adam yetiştirmek Osmanlı idare müessesesinin iktidar ve daimi bütünlüğünün bir eseridir.
Son günlerde olduğu gibi bu müessesenin şiddetli darbelere, büyük kayıplar pahasına dayanabileceği mukadderdi. Bu korkunç darbeler içinde ana müesseseyi teşkil eden tali müesseselerin muhasım guruplara ayrılması ve esas prensiplerden uzaklaştırılması gibi hareketlerin yanında içerden ve dışardan hücumlara maruz kalmasına rağmen binayı teşkil eden esas çatı yıkılmadı. Tam çökeceği kanaati hasıl olduğu zamanda kendisine her zaman can yoldaşı olan İslâm müessesesi bu imparatorluğun hayat
kıvılcımını iki asırdan fazla bir müddet yaşattı. Hatta bugün bile onun kaybolmayan ruhu bambaşka, yepyeni bir meşaleyi alevlendireceğini vaadediyor.
Bu yeni meşale eski müessesenin hareketlerini sekteye uğratan tahdidatı yakıp ortadan kaldırdığı için daha fazla nur saçacak ve bu nur sayesinde muktedir fertler imanlarını muhafaza edeceklerdir.
Bu ışık ayni zamanda o fertlerin tahsilde ileri gitmelerini, kaldıracakları kadar mesuliyetle, kendilerine itimat edilmesini mümkün kılacaktı.
İşte burada maziyi devam ettirecek olan yeni Türkiye'nin istikbaline karşı olan ümitler saklı bulunuyor. Bugün bile kıymetli fikirler verebilecek olan Osmanlı idare müessesesi İmparatorluğun iptida devresinde dünya çapında ehemmiyeti olan bir şeydi. Titizlikle, dikkatle seçilmiş çeşitli malzemeden kendisine metin, dayanıklı ve sade bir bina inşa etmişti. Küçük devletleri, birbirinin hasmı olan milletleri bir araya toplayarak iyi idare edilen sürekli, uzun ömürlü bir İmparatorluk meydana getirdi. Kanuni Sultan Süleyman saltanatı zamanında servet, haşmet, kuvvet bakımından hiç bir insan yapısı Osmanlı idare müessesesine eşit olamamış ve onun kadar süratli harekete geçemediği gibi yurt içinde ve dışında onunki kadar esaslı hürmet telkin edememiştir. (Sayfa: 194)
İslâmiyet Müessesesine Umumi Bir Bakış
Özet halinde bir kaç kelime Osmanlı İmparatorluğundaki İslâmiyet müessesesinin kısa bir tari-
fini çizecek. Bu müessese peygamber Hazreti Muhammed'in hayatı ve çalışması üzerinde kurulmuş bir sistemi temsil ediyor ve yaşatıyordu. Bu sistem fertlerin dünyevi hayatlarının bütün cepheleri, ebedi ahret alemi için olduğu kadar teşkil ettiği devletin varlığı hususunda da yeterlik iddia ediyordu. İslâmiyet yalnız kendi mensubu olan Müslümanlar için değil aynı zamanda gayri müslim tebaa ve ecnebi misafirlere de yer ayıran ve mevkii veren bir dindir. Bu müessesenin kudreti bütün Osmanlı İmparatorluğunu kaplamış hatta siyasi müsahebenin sınırlarını da aşmıştı. İslâm müessesesi en nihayet bütün kuvvetini imparatorluğun Müslüman doğmuş nüfusunun eline bağlılığından, sevgisinden ve kuvvetli imanından alıyordu. Bütün Müslümanların ayni mezhep ile aynı itikatta olmadıkları muhakkaktır ve bir çok mezheplerin amelleri de Hanefi mezhebinin mukaddes kanunlarına pek uymaz. Fakat buna rağmen kuvvetli ve itibarlı dinlerine bağlıdırlar. Hz. Muhammed'in yolundadırlar. Bir anlamda İmparatorlukta yaşayan bütün Müslümanlar bu müessesenin üyeleri idiler. On altıncı yüzyılda her hangi bir insan kendi çocuğunun bu teşkilatın çerçevesi içinde çok yüksek bir mevkie çıkabileceğini ümit edebiliyordu. Çünkü bütün istenilen çalışkanlık ve tabii istidattı. Her yerde okula gitmek fırsatı hemen hemen mevcuttu, talebe bir kere istidadını gösterince tahsil için yakınlarına yük olmazdı. Padişahların, dindar fertlerin geçmişlerinin ruhlarını şâdetmek gayesiyle sağladıkları mali yardımlar bu gençlerin okuma alanında ileri gitmelerine sebep oluyordu. İslâm müessesesi esas itibariyle demokratikti. Hazreti Muhammed'in şeriatına tabi olan imparatorluk içindeki butopluluk tam bir ahenk ve salabetle birleşmişti. Bütün müminler Allah'ın indinde eşittiler ; hepsi de bu sistem içindeki şerefli mevkilere yükselmek için müsavi derecede fırsatlara sahiptiler. Bu müessese dahilinde dinin manevi sahasında temayüz etmek peygamber sülalesine veya doğuştaki asalete dayandığı halde tesirli ve önemli amme işlerinde mevki sahibi olmak için şer'î kanunlara tam bir vukuf lazım idi. Öğretmenler, kanun yapanlar ve kadılar gibi üç şerefli mesleğin adamları üstün şekilde planlanmış mükemmel bir öğretim sisteminde aynı ders kitapları ve aynı fikirlerle yetişiyorlardı. İster İstanbul'da, ister Kırımda ister Cezayir'de, Budapeşte'de, Kahire'de olsun şeriatı Muhammediyenin şümullü ve değişmez mukaddes kanunları yaşlı, ciddi, bilgili profesörler, kanuncular ve kadılar tarafından tedris ediliyor ve aynı kuvvetle tefsir ve uygulanıyordu.
Ulema, çocuklara, her şeyin kendine silinmez surette tesir ettiği yaşlarda vaktiyle öğrenmiş oldukları bilgileri bu sefer muallim sıfatıyla ulaştırıyorlardı. Aynı bilgin insanlar öğretim şeklinde bütün bu bilgileri kendilerine mal ettikten sonra yüksek mevkilere getiriliyorlar. Fakat bu sefer çocuklara ders vermiyor, vatandaşların talebelerini değil İmparatorluğun mukadderatı ile uğraşanları idare ediyorlardı. Buna rağmen bütün bu sıkı gayretlerin istikameti şeriat kanunları değişmez fikir ve ruhunu aşılamak ve idame etmekti. Hukukçu olsun, profesör olsun, kanuncu olsun bütün bu meslek sahipleri esas itibariyle birer öğretmenden başka bir şey değildiler. Ulema küçük . çocuklardan yaşlı ihtiyarlara kadar İmparatorluktaki bütün fertlere hocalık ediyordu. Gençler için mektepleri, ibadet yerlerini, bü-
yükler için mahkemeleri ve danışma mevkiilerini idare ediyorlardı. Her önemli hükümet memuru hemen müracaat edebileceği bir kadı ve müftü el altında idi. Her padişah yalnız kazasker ve müftülerle temas halinde kalmıyor, yanında ziyadesiyle tevazu gösterdiği bir ruhani müşavir bulunduruyordu. Bu zatlar padişah hocası ünvanı gibi bariz ve yüksek isimler taşırlar idi.
Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman tebaası üzerinde kurulan bu İslâmiyet müessesesinin bir özelliği hükümetle el ile eldiven gibi tam bir uygunluk ve ahenk sağlaması idi. Bu teşbih şekil benzerliğinin hudutlarını aşabilir. El eldivenli olsun aynı hudut ve kiyafete sahiptir. Fakat diğer tarafta eldiven içinde el olmadığı vakit faydasızdır. Bu yüzden bir sürü eldiveni peşi peşine giyecek kadar uzun ömürlü olabilir. (Sayfa.: 224)
*
**
«Türkler ister galib, ister mağlub ve ister hakim, ister mahkum olsunlar, hiç bir zaman hiç bir yerde milli dillerine karşı besledikleri imandan inhiraf etmemişler, eski soy hatıralarını unutmamışlardır. Miladın 800 tarihinden 1000 tarihine kadar iki asır içinde Türkler Şamanîlikten Nesturi Hristiyan lığına ve Nesturîlikten de Müslümanlığa geçmek suretiyle üç defa din değiştirdikleri halde dil değiştirmemişlerdir. Karayim Yahudileri de Tevrat'ı İbrani harfleriyle, fakat Türk diliyle yazmışlardır... »
Léon CAHUN
*
**
«Fransa'nın letafetinden bahseden (Roland) a hiç
benzemeyen Türk kahramanı memleketinin güzelliğinden bahis bile etmez; bilakis dağlardaki sevgili ormanlarının işe yarayacak hiçbir mahsul vermediğinden bahseder; fakat buna rağmen onu kalbinin bütün kuvvet ve kudretiyle sever ve şanlı olmasını ister. Bu noktada milli şeref hissinin hususi bir şekli, vatanperverliğin bir bakıma dar olmakla beraber başka bir bakımdan da pek asri bir nev'i belirmektedir: Bu his, askeri şan ve şerefin hiç bir başka maksat olmaksızın sırf şan ve şeref diye özlenmesi ve nefsini tatmin hazzından başka hiç bir emel beslenmemesi demektir.»
Léon CAHUN (Introduction à l'histoire de l'Asie)
*
**
İstibdadın Sınırları
Osmanlı padişahının kuvvet ve kudretini tahdit eden tek şey şeriat denilen mukaddes İslâm kanunları idi. Bu kanunların sultanlar tarafından tadil edilmesi imkan ve ihtimal dahilinde değildi.
Şer'î kanunlar bir katibin boynunun vurulmasından düşmana harp ilanına kadar her şeyi sınırlıyor, hatta padişahlar müşkül mali durumlara düştükleri halde yeni vergiler tarhı için yapılan hareketleri de önlüyor ve kontrol ediyordu. Bu kanunlar yalnız Müslümanları değil aynı zamanda gayri müslimleri de kendilerine yapılması muhtemel keyfi hareketlere karşı koruyordu. (Sayfa : 25)
Arazi Esasına Dayanan idari Sistem
Bu sistem peşi peşine yapılan fütûhatla elde edilen geniş arazi parçalarını idare ediyordu. Zaptedilen ülkeleri birbirine bağlayan muhtelif şekilde münasebetlerdi. Hadise, idarenin niçin günden güne kırtasî şekillere dökülmesini göstermeğe kafidir.
Nizamatın sayısız halde teferruatlı olması olayların yakından mürakabesini gerektiriyordu. Bu şekilde mevzii idareye ihtiyaç hasıl olduğundan ademi merkeziyete doğru kuvvetli bir cereyan hasıl oldu. Fakat memurların işlere karşı intibakları rüşvete ve her türlü suiistimale yani görevlerini kötüye kullanmalarına sebebiyet veriyordu. Sultan Süleyman yaptığı kanunlarda, bu durumu sadeleştirmek ve bir sistem dahiline almak için birçok gayretler sarf etti ve bir dereceye kadar muvaffak da oldu. Fakat karışıklıkların sebeplerini ortadan kaldıramadığı gibi neticede işlerin evvelkinden daha fazla kötüleşmesinin önüne geçecek tertibatı alamadı. (Sayfa : 26)
*
**
«Malumdur ki Üçüncü Sultan Osman bir Cuma günü camiye gitmediği için halkın galeyanını teskîn edememiş ve işte bundan dolayı hastalığından mütevellit za'fıyla tâkatsızlığına rağmen ertesi haftaki Cuma selamlığında Ayasofya camiine gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Padişah atının üstünde sendeleyerek ve etrafında yaya yürüyen maiyyet adamları tarafından desteklenerek sarayına avdet ederken, sarayın iki avlusunu birbirinden ayıran iki
kapı arasında kendini kaybetti; hemen başına bir şal örtüldü ve dairesine naklinden birkaç dakika sonra da can verdi. İşte bundan da anlaşılacağı gibi, padişahların istibdadı örf ve adetle halkın istibdadından çok hafiftir.»
A. L. Castellan
"Moeurs, usages, costumes des Othomans et abrégé de leur histoire"
*
**
«Türk ülkesinin hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzadelerden mürekkep hiç bir yüksek tabaka yahut zadegan sınıfı mevcut değildir; işte bundan dolayı etle kemikten ve sinirle kandan ibaret bütün canlı mahluklar hep aynı vaziyettedir ve dünyanın her yerinde olduğu gibi vahşi hayvanlar bile birbirlerinden nasıl şecaat ve cesaretleriyle ayrılırlarsa, Türkiye'de de insanlar arasında ancak işte o kadar fark gösterilebilir.»
Chalcondyle
"Histoire generale des Turcs"
*
**
«Dünyada Türkiye'den başka hiç bir memleket yoktur ki bütün dinlerin ahkamı orada olduğu kadar serbest tatbik edilebilsin ve oradan daha az müdahaleye maruz olabilsin. Bütün Katolik din adamları orada dini vazifelerini yaparlar, ayinlerini icra ederler, dualarını okurlar, kilise ayinlerinde bulunurlar ve tıpkı Roma'da olduğu gibi istedikleri kıyafetlerle sokağa çıkarlar. Hatta Tersane zindanlarında bile Katolik esirler için küçük kiliseler vardır. Kürek mahkumu Rumlarla Ermenilere gelince, "onların papazları da padişahın gemileriyle kadırga-
larına kadar giderek şaraplı ekmekle günah çıkarma ayinleri bile yaparlar».
«... Din ayrılığından dolayı insanlar birbirine karşı kin besler: Bu nakîsa İslâmiyetten ve hatta Hristiyanlıktan daha eskidir. Fakat bu istihlafın Türkiye'de hiç bir zararı görülmez, çünkü Türkler kendi dinlerinden ne kadar ayrı olursa olsun, hiç kimseyi dininden dolayı tehdid etmezler. Eğer bizde de din düşmanlığı böyle alelade bir istihfaf dan ibaret olsaydı veyahut fi'liyyâta inkılâb edip durmasaydı, her halde bizim Avrupa'nın birçok milletleri kendilerini mes'ud addederlerdi !»
A. de la Mortraye «Voyages en Europe, Asie et Afrique»
*
**
«Türkiye hiç bir zaman dini tedhişlere ve Engizisyon mezalimine sahne olmamıştır. Bil'akis Hristiyanlık taassubunun bedbaht kurbanlarına vatan topraklarında bir melce' açmıştır. Tarihe bakarsanız görürsünüz ki, On Beşinci asırda İspanya ile Portekiz'den tard edilen binlerce Yahudi Türkiye'de öyle bir melce' bulmuşlardır ki takriben üç yüz senedir onların torunları orada gayet sakin bir ömür sürmekte ve ancak bazı memleketlerde Hristiyanların ve bilhassa Ortodoksların mezalimine karşı kendilerini korumak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bugün hala Atina'da Paskalya yortuları boyunca hiç bir Yahudi sokağa çıkamamaktadır. Türkiye'de ise, eğer İsrail oğulları Rum ve Ermeni cemaatlerinin hakaretlerine uğrayacak olurlarsa, mahallî idareler derhal onları himaye altına almaktadır.
Padişahın o geniş ve sakin ülkesinde bütün dinlerle bütün milliyetler yan yana yaşamaktadır. Her ne kadar cami, kiliseyle havradan üstün bir vaziyetteyse de, onları ortadan kaldırmamaktadır. Onun için Katolik mezhebi Paris'le Lyon'a nisbetle İstanbul'la İzmir'de daha serbesttir. Türkiye'de hiç bir kanun bu mezhebin sokak ayinlerini men'etmedikten başka, salibini de kilisede mahpus tutmak gibi bir mecburiyet ihdas etmemektedir. Mezarlarına götürülen ölülerin arkasından uzun bir papaz kafilesi kilise şamdanları taşımakta ve Katolik ilahileri söylemektedir. Takdis ayini yortusunda Galata ile Beyoğlu'nun bütün kiliselerindeki papazlar ruhani alaylar halinde ilahiler söyleyerek ve haçlarıyla bayraklarını taşıyarak caddelere çıktıkları zaman, kendilerine bir askeri kıt'a refakat etmekte ve bu kıt'a Türkleri bile alayın etrafında sıralanmaya mecbur etmektedir.»
A. Ubicini
"La Turquie actuelle"
BEDİR YAYINEVİ
P. K. 1060 - İSTANBUL (Telf: 27 61 13)
--«0»--
Vilayet Karşısı, Ankara Cad. No: 7/1 İSTANBUL
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
yabancılara göre eski türkler
bedir yayınevi
Bu tercümenin aslı 1919 yılında «Les Turcs d'après les auteurs célèbres Divers témoignages et opinions-» adı ile ve «Prof. Ah. Djevad» imzasıyla İstanbul'da yayınlanmıştır.
Yaylacık Matbaası, İstanbul - 1969
ÖNSÖZ
Umumiyetle yabancılar ve bilhassa yakın - Doğuyu hiç tanımayan Batı Ülkeleriyle Amerika Birleşik Devletlerinde Türk milleti hakkındaki umumi kanaat, şudur: Türk halkı, bütün tarihi, tahrip ihtirasından ilham alan kanlı fetihlerden ibaret olan ve mutaassıbane tahakkümü altında tuttuğu Hristiyan kavimleri baskı ile idare eden barbar ve hunhar bir halktır.
Batı muhayyilesinde inşa edilen bu vehmi yıkmağa bir anlık teemmül kafidir.
Kendisine yabancı ve tamamen düşman olan bir medeniyetin göbeğinde muhteşem bir imparatorluk kuran, birbirine hiç benzemeyen ve sürekli bir şekilde çatışan çeşitli halkla:- üzerinde altı asır boyunca hakimiyetini devam ettiren, büyük bir maziyi tevarüs eden ve bitip tükenmek bilmeyen bir milli ve zihni faaliyetle beslenen bir milletin büyük bir medeniyetin gerektirdiği bütün hususiyetleri haiz olmak icap edeceği aşikardır.
Türk milletinin ve onun dini, siyasi ve içtimai yaşama şartlarının tarihi üzerinde yapılacak sathi bir tetkik bile, Batı ülkelerinde Türkler hakkında beslenen ve kaynağını Türkiye'nin hakiki ve meşru sahiplerini sistemli bir şekilde kötüleyerek memleketin parçalanmasını temine çalışan emperyalist ihtiraslardan alan telakkilerin asılsızlığını ortaya koy-
maya kafidir. Dini husumetin bu iftira efsanelerinin doğmasındaki payı büyüktür. Safdillik, peşin hüküm ve zihni tembellik de bu iftiraların yayılıp tutunmasına imkan vermiştir.
Türkiye hakkında kendi başına fikir edinmek isteyecek namuslu ve hür düşünceli insanlar Türkiye Milli Kongresinin gayretleri ile tertib edilmiş olan bu derlemeyi alaka ile okuyacaklardır. Derleme muhtelif devirlerde Türkiye'ye gelmiş veya ikamet etmiş yazarların neşrettikleri kitaplardan alınan parçalardan ibarettir. Bununla beraber Türk milletini gayrı ahlaki ve barbar prensiplerin sultasında bulunan iptidai bir millet gibi göstermeye çalışan iftiraların asılsızlığını ortaya koyma ya yetecektir.
Türklerin siyasi ve idari teşkilatlarıyla içtimai hayatlarını teferruatıyla anlatan ve kolaylıkla okunabilecek yüzlerce eser ve vesika mevcuttur. Büyük bir maziye sahip bu milletin Merkezi Afrika'nın bir kabilesi gibi telakki edilmesindeki dev hatayı ve hakikat katilliğini anlamak için bu eserlere şöyle bir bakmak kafidir.
Türkiye Milli Kongresi, bu neşriyatıyla Batı'nın iyi niyetli aydınlarına çok yanlış bilinen bu memleketin daha iyi bilinmesi lüzum ve tecessüsünü duymaları imkanını verirse kendini bahtiyar addedecektir.
Bilmek için istemek kafidir. Türkiye hakkında edinilecek bilgi de Türkiye'yi zalim ve vahşi sananları sonunda tarziye vermeye zorlayacaktır.
«Prof. Ah. Djevad»
Relation d'un Voyage Fait au Levant. Par Monsieur de Thevenot. Paris, 1665.
Türklerin Adetleri Üzerine
Hristiyanların çoğu Türkleri uğursuz, barbar ve imansız insanlar sanırlar. Halbuki Türkleri yakından tanıyıp konuşanların edindikleri intiba tamamen değişiktir. Zira Türkler, tabiatın bir buyruğu olan «başkasına, ancak bize yapılmasını istediğimiz şeyi yapmak» kaidesine uygun hareket eden .son derece iyi insanlardır. Burada «Türkler»den, doğuştan Türk olanları kastediyorum, yoksa Türkiye'de sayıları pek yüksek olan ve tecrübenin de gösterdiği gibi her türlü melaneti ve kötülüğü yapabilecek tıynette olup ne Allah'a ne de insanlara hiç bir vefa göstermeyen dönmeleri, yani başka bir dine mensup oldukları halde sonradan Türklerin dinine girenleri kasdetmiyorum. Doğuştan Türk olanlar namuslu insanlardır ve namuslu insanlara Türk olsun, Hristiyan veya Yahudi olsun ayni şekilde saygı gösterirler. Bir Türk kadar Hristiyan'ın da malının çalınması veya aldatılmasının mübah sayılamayacağına kanidirler. Bununla beraber Frenklere neden bu kadar sû-i muamele yapıldığı sorulabilir. Bunları, Şarktaki Frenkler arasında hüküm süren kötü bir kıskançlık yüzünden birbirleriyle çatışan Hristiyanlarla Yahudilerin yaptırdığına şüphe yoktur. Türkiye'de mürabaha büyük bir günah telakki edil-
mekte ve buna pek az rastlanmaktadır. Türkler çok dindar ve merhametlidirler. Dinleri uğruna çok gayret sarf eden Türkler, onu bütün dünyaya yaymaya. çalışmakta ve bir Hristiyanı beğenip sevdikleri zaman ondan Türk (Müslüman) olmasını rica etmektedirler. Büyük saygı besledikleri padişahlarına son derece sadık ve itaatkardırlar. Padişahlarına ihanet ederek Hristiyanlar safına geçen bir Kürke rastlamaya imkan yoktur.
Türkler birbirleriyle pek münakaşa etmezler. Şehirde askerler de dahil, kimse silah taşımaz. Pek az: kavga ederler, düello nedir bilmezler. Bu, Hz. Muhammed'in kavganın iki büyük kaynağı olan şarap ve kumarı yasaklamasının neticesidir. Gerçekten halis Türkler şarap içmezler; içenleri de afyon içenlerle bir tutarlar ...
Çok sayıda oyunları vardır, ama parasız oynarlar. Aralarında bir anlaşmazlık olduğu zaman da kavga etmezler, ilk rastladıkları adam kolaylıkla uyuşturur onları; yahut ta şikayetçi olan diğerini şahitler huzurunda mahkemeye davet eder. Davetin: reddi, haksızlığın itirafı addedileceği için, pek varit olmaz. Mahkemede iki taraf da delillerini beyan ettikten sonra, haksız olan taraf mahkum edilerek, hak ettiği takdirde, değnek cezası ile cezalandırılır.
Türkler az yerler; ne çok çeşitli ne de çok nefis yemeklere düşkündürler. Türkiye'de lokantacılık hiç de karlı bir iş değildir. Denilebilir ki Türkler yemek için yaşamıyor, yaşamak için yiyorlar. Onlar hakkında söylenebilecek iyi şeyler aşağı yukarı bunlardan ibarettir.
Kötü taraflarına gelince, çok mağrurdurlar, kendilerini bütün milletlerin fevkinde görürler. Yeryü-
zünün en cesur ve asil kavmi olduklarına inanırlar. (...) (Sayfa 111)
Türklerde Zabıta
Türkler her sahada düzeni o kadar severler ki onu korumak için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmezler. İnzibat, düzeni tesis eden kimselerin başında geldiği için, ona riayet edilmesine hususi bir ehemmiyet verirler. Türkiye'de her şey bol ve ucuzdur. Yeşil nohut veya başka meyveler, bizim memleketimizde olduğu gibi altın pahasına satılmaz. Her türlü eşya makul fiyatlarla satılır. Kim meyveleri erken getirirse en çok parayı da o kazanır. Bir Türk'e pahalı mal satmak isti yen biri çıksa, ya orada dövülür yahut adaletin huzuruna çıkarılarak değnek cezasına mahkum edildikten başka tazminat da ödetilir. Bu sebepten, mal satanların tartılarını kontrolle tavzif edilmiş memurlar her gün satıcıları kontrol ederler. Eğer terazisi hileli olan veya pahalı satan bir satıcıya tesadüf ederlerse derhal değnek cezasını infaz. ederler ve ayrıca tazminata da mahkum ederler. Öyle ki satıcılar, bu cezalardan korkarak umumiyetle tartılan malın üstüne bir miktar daha ilave ederler. Böylece, pazara, ne almak istediğini söyleyebilecek küçük bir çocuğu yollamak da mümkündür. Zira, çocuğa yolda rastlayacak zabıta memurları malı kontrol edip eksik buldukları takdirde satıcısını derhal cezalandıracakları için kimse çocuğu aldatmaya cesaret edemez. Bir sefer «libre»si 5 akçeden kar satan bir adamın, tartısının yanlışlığı yüzünden dövüldüğüne şahit oldum. Bir çocuğa soğan satan bir baş-
kasına da, çocuğa yolda rastlayıp noksanlığı tesbit eden zabıta memurlarının 30 değnek vurduklarını gördüm.
Sokakta vaki olacak kavga ve gürültülere gelince, herkes bunları önlemekle mükelleftir. Halkı bu kavgaları önlemeye teşvik için bir de kanun çıkarılmıştır. Bu kanuna göre sokakta bir hıristiyan, bir Türk veya bir Yahudi öldürülmüş olsa ve katili bilinmese, ölü hangi evin önünde bulunmuşsa o evin sahibine kan bedeli ödetilir. Bir adamın kan bedeli de 500 kuruş, yahut 45.000 akçedir. Böylece cinayetlerin önlenmesinde herkes tavzif edilmiş olmaktadır.
Gece karanlığında çıkması muhtemel kargaşalıkları önlemek maksadıyla, güneş battıktan sonra sokakta dolaşmak, Ramazan müstesna yasak edilmiştir. Bütün gece sokakları dolaşmaya memur olan subaşı, rastladığı adamı Kadı'ya götürür. Kadı adamın kimliğini tesbit ettikten sonra Ertesi sabah, muhakeme edilmek üzere hapse gönderir. Muhakeme esnasında geceleyin sokakta bulunmasını makul ve mazur sebeplere dayandıramadığı takdirde değnek cezasına ve tazminata mahkum edilir. Neticede hiç bir cezaya maruz kalmadan kurtulunsa bile böyle bir duruma düşmüş olmak utandırıcıdır. (Sayfa: 126)
Türklerin Müsamahakarlığı
Sakız adası küçük olmakla beraber nüfusu fazladır. Ahalisinin çoğu Rumlarla Lâtinlerdir. Her iki cemaatin da birer piskoposluğu ve sayısız kiliseleri
vardır. Rum kiliseleri Lâtinlerinkinden daha çoktur. Zira Rum papazları bir günde ancak bir kilisede ayin yapmayı kabul ettikleri için her papasın bir kilisesi vardır. Ayrıca birçok manastırları mevcuttur. Bu manastırlar bizimkiler gibi sıkı bir disiplin ve taassup içinde değillerdir. Nitekim ziyaret ettiğim bir manastırda Türklerle Hristiyanların yan yana bulunduğunu müşahede ettim. Odasına girdiğim bir rahibeden edindiğim intiba da bunların şefkat ve merhamette hıristiyanlık hudutlarını çok aşmış bulunduklarıdır. Rahibeler manastıra girerken kalacakları odayı satın alırlar. Canları istediği zaman dışarı çıkar, hatta manastırı tamamen terk edebilirler. Rahibeler altın, gümüş ve ipek işlemeler yaparlar. Bilhassa Rum kadınları mendil, kese vs. üzerinde işledikleri çiçekli yıldızlarda pek başarılı olmaktadırlar.
Lâtinlerin şehirde 5 kiliseleri vardır. Birincisi Piskoposluk kilisesidir. Büyük ve güzel bir kilisedir; çok eski değildir, Türklerin Sakızı fethetmelerinden sonra inşa edilmiştir. Zira Türkler kale içinde bulunan piskoposluk binasıyla kilisesini cami yapmışlar, buna karşılık şehirde aynı büyüklükte başka bir kilise ve bina inşa edilmesine müsaade etmişlerdir.
Cizvitlerin de bir kilise ve kolejleri varıdır. Cizvitlerin hepsi Sakızlıdır. Başlıca üç ruhani meclisleri vardır. Bundan başka, Jacobin'lerle Cordalier'lerin de mükemmel kiliseleri vardır. Ayrıca şehir dışında Roma katoliklerine ait çok sayıda kiliseler vardır. Rumların da şehir dışında pek çok kiliseleri mevcuttur. O kadar ki bütün adada 30 Latin kilisesi ve 500 den fazla Rum kilisesi vardır. Kiliselerin hep. si çok iyi bakımlı olup dini ibadet ve hizmetler Hıris-
tiyan memleketlerindeki kadar mükemmel ve bütün icapları ile yapılabilmektedir. Zira Türkler herkesin kendi dinini icrasına karşı en küçük bir engel yaratmamaktadırlar. Öyle ki, aleni ayinler bile yapılabilmekte, Yortu günlerinde (Saint Sacrement) Türklerden gelebilecek herhangi bir tecavüz korkusu olmadan sokaklarda şaraplı ekmek dolaştırılabilmektedir.
Şehir bütün ada gibi Türklerin hakimiyeti altında olmakla beraber Hristiyanlar tarafından idare edilmektedir. Türkler ikinci derecedeki bütün işlerde Hristiyanları tamamen serbest bırakmaktadırlar.
Her türlü umuru tedvire memur olmak üzere seçilen konsüllerin yarısı Rum, yarısı Lâtindir. Türk veya Hristiyanlardan biri öldürülürse, katili aranır; bulunmadığı takdirde kan bedeli bütün şehre ödetilir. Bedel 12.000 akçe yahut 150 kuruştur. Konsüller her eve isabet eden payı tayin ederler. Ancak bu, ev başına 15-16 akçeyi geçemez. Eğer katil ele geçirilirse cinayeti kendi kanıyla öder ve, artık kimseden bir şey alınmaz.
Sakız şehri küçüktür, ama 8 kapısı vardır. Fazla tahkim edilmiş değildir, ama şehri müdafaa edebilecek kadar sağlam bir kale vardır. Kalede yalnız Türkler bulunur ve sayıları normal olarak 800 kişi civarındadır. Kalede hiç bir Hristiyan'ın ikametine müsaade edilmez. Ancak her yıl belli bir para ödemek şartıyla Yahudilerin ikametine müsaade edilir. Zira Yahudiler kendilerine zaman zaman çok kötü muamele etmekte olan Hristiyanlar arasında huzur ve emniyet içinde yaşayamamaktadırlar.
LETTRES DE MİLADY WORTLAY MONTAGUTE (İngilizceden tercüme) Paris ve Londra 1764.
Türk Kadınlarının Zevki
Başa Kalpak denen bir başlık örtülür. Kışları inci ve elmaslarla süslenmiş yaldızlı kadifeden bir kalpak, yazları da hafif ve çok parlak simli kumaştan yapılmış kalpak kullanılır. Kalpak başın bir tarafına konur ve hafifçe eğik tutulur. Çevresine de gül biçiminde bir elmas yahut baştan başa yaldızlı bir mendille birlikte yaprak şeklinde altın takılır. Başın diğer yanında taranmış bir vaziyette bulunan saçlara münasip bir ziynet takılır. Ziynet çiçek veya tüy de olabilmekle beraber asıl moda, kıymetli taşlardan müteşekkil bir buket takmaktır. İnciler çiçek tomurcuklarına, muhtelif renkteki yakutlar da güllere benzetilir. Elmaslar yasemini, topazlar da nergisi temsil ederler. Bütün bu ziynetler o kadar mükemmel ve san'atkârane tertip edilmiştir ki bundan daha güzel bir şey düşünülemez. Saçlar arkaya doğru alabildiğine uzatılarak örülmüş, kurdele ve incilerle süslenmiştir. Başka hiç bir yerde bu kadar güzel ve gür saçları olan kadınlar görmedim. (Sayfa 196, birinci kısım)
Türklerin Reaya Adetlerine Saygısı
Çiçek ve sebze ile uğraşanlar Türkiye'nin en mes'ut köylüleridir. Bütün şehrin sebze ve meyvele-
rini onlar temin ettikleri için müreffehtirler. Çoğu Rumdur. Bahçelerinin ortasında küçük evleri vardır. Kadınları ve kızları örtünmeden serbestçe bahçede dolaşırlar. Oysa şehirde bu şekilde dolaşmak yasaktır. Kızları son derece güzel ve temiz giyimlidirler. Zamanlarını ağaç gölgeleri altında örgü örmekle geçirirler. (...)
Homeros'unuzu sonsuz bir zevkle okudum : Bütün güzelliklerini iyice hissedemediğim birçok küçük pasajlarını işitiyor gibiyim. Onun zamanındaki adetlerin çoğu hala yerli yerinde; kıyafetleri bile unutulmamış. Bu kadar uzak asırların izlerine her memleketten çok burada rastlanmasında şaşılacak bir şey yok. Türkler, kendilerini her milletten daha zarif farz eden milletler gibi, kendi modalarını başkalarına kabul ettirmeye çalışmıyorlar. (Sayfa : 209)
Çiçek Aşısı
Hastalık konusunda size öyle bir şey söyleyeceğim ki bu memlekette bulunmayı isteyeceksiniz. Bizde çok yaygın ve amansız olan çiçek hastalığı Türkiye' de keşfettikleri bir aşı sayesinde basit bir hastalık haline gelmiştir. Tek meslekleri bu aşıyı yapmaktan ibaret olan yaşlı kadınlardan müteşekkil büyük bir sosyal grup mevcuttur. Hastalık mevsimi daha ziyade sıcakların bittiği son baharın başlangıcıdır. Bu mevsimde aile reisleri birbirlerine, ailelerinde çiçek aşısı olmak isteyen kimse bulunup bulunmadığım sorarlar. Aşı olmak isti yenlerin sayısı 15-16 ya yükselince bu yaşlı kadınlardan birini çağırırlar. Kadın bir ceviz kabuğu içinde sakladığı en
iyi cinsten çiçek aşısı ile gelir. Aşılanmak isteyene hangi damardan iğne yapılmasını istediğini sorar. Hastanın işaret ettiği damarı, bir tırnaklama kadar bile acıtmayan büyük iğnesi ile açarak iğnenin başında bulundurulabilen bütün ilacı içeriye akıttıktan sonra damarı küçük bir kabuk parçasıyla kapatır. Ayni ameliyeyi başka 4-5 damarda da tekrarlar.
İğne yapılan çocuklar iğneden 8 gün sonraya kadar gayet iyi olup oyunlarına devam ederler. 8. günün sonunda nöbet başlar. 2 ve nadiren 3 gün yatakta kalırlar. Yüzlerinde 20-30 kadar ince yenikler kalır ki farkına bile varılmaz. Nihayet 8 gün sonra sanki hiç hasta olmamışlar gibi tamamen iyileşirler. (...) (Sayfa : 224)
Türklerde Kültür ve Mimari
Türkiye hakkında edindiğimiz malûmata göre buralardaki evleri acınacak bir durumda farz ettiğinize eminim. Halbuki birçoklarını yakinen gördüm, sizi temin ederim ki yanılıyorsunuz ...
Evlerin hemen hemen hepsinin ahşap olduğu ve dışının güzelleştirilmesine çalışılmadığı muhakkaktır. Ahşap ev elbetteki mahzurludur. Ama bununla Türk milletinin zevkini mahkum etmeye imkan yoktur, zira bunun biricik sebebi Hükümetin emridir. (Sayfa : 213)
*
**
Harem'de en çok hoşuma giden şey, odanın nihayetinde bulunan mermer çeşmeler oldu. Bir çok borulardan fışkıran sular hoş bir serinlik yaratmak-
ta, kademeli akışlarla tatlı ve şırıltılı bir ses çıkarmaktadırlar. Çeşmelerin bazıları muhteşemdir. Her evde üstü kurşun kaplı, altı mermerle döşenmiş 2 veya 3 küçük odadan müteşekkil musluk ve havuzları havi bir banyo dairesi vardır. Öyle ki soğuk veya sıcak su banyosu gayet rahatlıkla yapılır. (Sayfa : 236)
*
**
Size, Padişah Çorlu'dan geçerken orada kendi .adına inşa edilen Konak yahut küçük saraydan bahsetmekle iktifa edeceğim. Saray kadınlarına tahsis edilen bütün daireleri gezdim. Çeşme sularıyla sulanan sık ağaçlığın içinde bulunuyorlar. Duvarları üzerinde elle yazılmış Türkçe beyitler görünce hayli şaşırdım ... Birinin tercümesini de takdim edeyim: «Bu dünyaya gelir, bir müddet kalır ve gideriz; ama kalbime giren oradan hiç bir zaman çıkmaz.» (Sayfa : 36, 2. kısım)
*
**
Kızını görmeye geldiği zaman Padişahın kaldığı oda baştan aşağı inci, sedef kaplama ve yer yer çivi biçiminde zümrütlerle süslenmişti. . . Ama nakışlar o kadar ince, renkler o kadar canlı idi ki bunların insan eseri olabileceğine inanmaya imkan yoktu. Sarayın ihtişamına uygun muhteşem bahçeler etrafı çerçevelemektedir. Ağaçlar, çeşmeler yeşilliklerden örülmüş oturma yerleri v.s. hepsi hoş bir bütün teşkil etmektedirler. Tek eksik heykeldir. Hala bu millete barbar diyebilir miyiz? Zevki bizimkine benzemiyor
... Umumi bahçelerde kendilerine ait köşkleri olmayanlar için inşa edilmiş «Umumi Köşkler » mev-
cuttur. İsteyen orada kahve, şurup vs. içebilir.
Bununla birlikte Türkiye'de daha sağlam inşaat da yapılır. Camiler baştan aşağı taştan inşa edilmiştir. Hanlar ve imaretler de muhteşemdir. Taş kubbeler altında bulunan sayısız dükkanlarla çevrilmiş 1<0k sayıda han vardır. Fakir esnaf oraya bedava yerleştirilir. Bunlar daima cami yanında bulunurlar. Bunları bizim manastırlardan daha faydalı bulduğumu itiraf ederim. (Sayfa : 144)
BİR TÜRK SULTANI
Saray Hayatı
Sultan o kadar güzel ki böylesini ne İngiltere'de ne de Almanya'da gördüm. Onunki kadar seyredilmeye layık, güzel denebilecek bir yüz hatırlamıyorum. Beni karşılamak üzere ayağa kalktı ve memleketinin adeti gereğince elini kalbine götürerek selamladı. Ama selamı öyle muhteşem ve asilâne idi ki saray terbiyesi bile bunu bahşetmiş olamazdı: Bu tabiatın bir eseriydi. (...) Rum kadın Fatime'nin güzelliğini daha önce söylemişti, ama görür görmez öyle bir hayranlığa kapıldım ki bir müddet hiç bir şey söyleyemeden O'nu temaşa zevkine takılıp kaldım.
... Barbar dediğimiz bir ülkede yetişmesine rağmen öyle muhteşem bir tavrı, o kadar rahat ve asil jestleri vardı ki O'nu Avrupa'nın en şaşalı saraylarında görsek işte tam kraliçe olmak için doğmuş kadın derdik. Hasılı güzelliği bütün İngiltere'deki güzelliklerin topunu gölgeleyecek bir çapta idi. (Sayfa : 9, Kısım : 2)
Zarif Fatime benimle son derece nazik ve hoş sohbetlerde bulunuyor, bana «Güzel Sultanım» diye hitap ediyordu. Son derece mültefit davranıyor, ve benimle kendi dilimle konuşamadığı için teessür duyduğunu belirtiyordu. Ayrılmak üzere müsaade istediğim zaman, iki genç hizmetçi gümüş kap içinde yaldızlı mendiller getirdiler. Fatime Sultan en güzelini bana ikram ettikten sonra ötekilerini tercümanımla hizmetçime verdi. Çıkarken de kabul edildiğim zamanki gibi nezaketle uğurlandım. O kadar cezbeye kapılmıştım ki bir an için kendimi İslam cennetinde sandım. (Sayfa : 16)
*
**
Yatağına ikinci bir koca sokmamak hususundaki kararını, birini zevceliği ile şereflendirmesi mevzubahis olunca kendisini 10 yaşında iken İlk Sultanına takdim edeni, bu takdimin hatırasına hürmeten severek yetinmesiyle isbat etmek istemiş; ve gerçekten 15 yıldır bu adamla evli bulunduğu halde bir kere bile yatağına kabul etmemiştir. Hristiyanlar arasında ve hele 21 yaşlarındaki dullarda hiç rastlanmayan bir sebatla daimi bir matem içindedir. Sultan Haseki şimdi 36 yaşındadır. (Sayfa : 5)
*
**
Padişah bazen bütün hanım sultanları etrafına toplayarak onlarla eğlenir. Padişah içlerinde birine biraz fazla alaka gösterdi mi ötekilerin büyük bir kıskançlığa kapıldıklarını Haseki Sultan'dan duydum. Ama öyle sanıyorum ki Kralın bir göz işaretine bakılan bütün saraylarda durum aynıdır. Oralarda herkes sabırla Kralın bir tebessümüne inti-zar eder durur. Neticede tebessümü alamayanlar, alanı kıskanırlar.
Mustafa adını hiçbir zaman ağlamadan telaffuz etmezdi; ama yine de O'ndan büyük bir zevkle bahsederdi. «Geçmiş saadetim bana bir rüya gibi görünüyor» diyordu. «Bununla beraber insanların en büyüğü ve en zarifi tarafından sevildiğimi unutamam... eğer kızımı büyük bir şefkatle sevmeseydim O'nun ölümünden sonra yaşayamazdım» diyordu. Bunları söz olsun diye söylemediği yüzündeki derin ızdıraptan okunuyordu. Iztırabına rağmen neş'eli görünmek nezaketini de hiç ihmal etmiyordu. (Sayfa: 82)
*
**
Türkiye'deki bütün güzeller kendisi gibi ise erkeklerin huzurunu kaçırmamak için onlara gerçekten görünmemek icap edeceğini samimiyetle ifade ettim. «Sizinki kadar güzel bir yüz Londra ve Paris'te ne gürültüler koparırdı» diye ilave ettim. Cevap olarak son derece tatlı bir ifade ile: «Size inanamıyorum; Memleketinizde güzellik söylediğiniz kadar mühim sayılsaydı sizin dışarıya çıkmanıza müsaade etmezlerdi.» dedi. Aziz Hemşirem, bu komplimanı tekrar etmemi belki övünmek istediğime verecek ve güleceksiniz; ama bununla, Fatime Sultan'ın zihin ve espri gücünün bir delilini daha vermekten başka maksadım yoktur.
Dairesi muhteşem ve zevkle döşenmişti. Kışlık odaları altın işlemeli kadifelerle, yazlık odalar da altın işlemeli yaldızlı Hint dantelleriyle döşenmişti. Türkiye'de ileri gelen kadınların evleri Hollanda'dakiler kadar temiz ve bakımlıdır. (Sayfa: 90)
Çarşı ve Pazarlar
Yarım mil uzunluğundaki kapalı çarşı son derece temiz ve bakımlıdır. Satışa arz edilmiş pahalı mallarla dolu, Londra'nın yeni pazarım andıran üç yüz altmış kadar dükkan mevcuttur. Edirne çarşısının sokakları daha bakımlı, dükkanları da yeni boyanmış gibi pırıl pırıldır. (Sayfa : 20)
*
**
Çarşılar sütunlarla tutturulmuş güzel galerili zarif binalardan müteşekkildir. Çarşının temizlik ve bakımına son derece itina gösterilir. Her ticaret nevinin kendine mahsus, bir galerisi vardır. Mallar Londra çarşısındaki gibi vitrinlenmiştir. Bedesten yani mücevheratçı dükkanları göz kamaştırıcı elmas ve kıymetli taşlarla doludur. (Bedesten) de çok parlak sırma işlemelerine de rastlanır. O kadar ki satın almak için gelenler kadar sırf seyretmek için gelenler de eksik olmaz. Dünyanın hiçbir memleketinde bulunmayan bu mükemmel çarşılardan insan istediği malı alabilir. (Sayfa : 112)
Yahudiler ve Rumlar
Padişahın doktoru, kahyası, tercümanı hemen daima Yahudidir. Menfaatine son derece düşkün olan bu kavmin bundan ne kadar istifade edebileceğini anlamak güç değildir. Yahudiler Türkiye'de daima sarayın himayesine mazhar olacak şekilde kendilerini lüzumlu saydırmanın sırrını keşfetmişlerdir.
İngiliz, Fransız ve İtalyan tüccarları Yahudilerin bütün hilekarlıklarını bilmelerine rağmen yine
de işlerini onlara havale etmek zorundadırlar. Zira bütün ticaret onların elinde toplanmaktadır. Yahudinin en değersizi bile küçümsenmeyecek kadar mühimdir. (Sayfa : 21)
*
**
Seyyahlar umumiyetle Rumların söylediklerine kandılar; oysa Rumlar düşmanlarını kötülemek mevzubahis olduğu zaman göz göre göre yalan söylerler. Rumlara göre İstanbul'da Ayasofya hariç, görülmeye değer hiçbir şey yoktur. Halbuki bana kalırsa, İstanbul'da gerek inşaat mükemmelliği gerek büyüklük bakımından Ayasofya'dan üstün olan pek çok cami vardır. (Sayfa : 111)
Orducu Esnaf
Askerin önünde, eğer takımları gayet parlak bir deveye binmiş bir hoca efendi vardı. Çok güzel bir şekilde ciltlenmiş bir Kur'an'ı yastık üzerine koymuş yüksek sesle okuyordu. Beyazlar giymiş bir çocuk grubu da Hoca efendinin etrafında ahenkle ayetler okuyorlardı. Geriden, elinde yeşil dallar bulunan ve buğday eken bir çiftçiyi taklit etmekte olan biri geliyordu. Daha sonra Arkasından da her tarafı buğday başaklarıyla kaplı Seres tavsirlerini andıran bir çok hasatçılar geliyordu. Ellerinde orakları, buğday biçer gibi bir tavır takınmışlardı. Sonra öküzlerle çekilen ufak bir şey görünüyordu. Üzerinde bir yel değirmeni ve buğday öğütmekle meşgul çocuklar vardı. ( .. . )
Daha sonra ikişer ikişer dizilmiş temiz giyimli ekmekçi esnafı yürüyordu. Başlarında ekmek ve çörek taşıyorlardı. Arkadan yüzlerini una bulamış iki maskara geliyordu .
... Daha arkadan ekmekçi esnafının tertibinde kuyumcular, tuhafiyeciler ilah .. gibi memleketin en zengin esnafı hepsi de mükemmel giyinmiş oldukları halde yürüyorlardı. Ortalarında muhtelif esnafın büyük bir ihti8amla temsil edildiği sayısız tak-ı zaferler yer alıyordu. Esnafın arkasından çalgıcılar ve çengiler geliyordu. Burada padişah arzu etse peşinden ge1meye hazır 20 binden fazla insan mevcuttu.
Halkın Çocuk Doğurma
Karşısındaki Tavrı
Bizim memlekette evlenmeden çocuk sahibi olmak ne kadar ayıpsa bu memlekette de evli bir kadının ana olmamasının aynı derecede ayıp olduğunu söylemeliyim. Bir kadın çocuk yapmaktan kesilir kesilmez genç bile görünse bunu ihtiyarlığına hamlediyorlar. Bundan başka Malta şövalyesi olmak için asalet delillerine malik olmak gerektiği gibi Türkiye'de de güzel telakki edilmek için çok çocuk yapmak gerekmektedir. (Sayfa : 64)
Kanunların Tatbikatı
Türk kanununda bir kaç madde var ki pek hoşuma gidiyor. Bu maddeler pek hakimane olduğu gi-
bi bizim kanunumuzdaki bir kaç madde gibi büyük bir dikkatle de tatbik ediliyor.
İngiltere'de yalancılar ekseriya kabahatlarıyla öğünürler. Burada ise yalan bir şey söylediğine kanaat hasıl olunca, yalancıların alnına kızgın demirle basıyorlar. Bu kanun bizde de tatbik edilse! Ne kadar güzel alınların bozulduğunu görürdük. O zarif centilmenler kaşlarına kadar inecek perukalar yaptırmaya mecbur olurlar!
Kölelere Yapılan Muamele
Ben Türk değilim, ama bu bedbaht cariyelere gösterilen insani muamele ve alakayı da takdirden kendimi alamadım. Bunlara hiç bir zaman dayak atılmaz. Esaretleri başka memleketlerde cari olan köleliklerden hiç de daha zahmetli değildir. Vakıa kendilerine teminat parası verilmiyor, ama elbiselerine harcanan para bizim hizmetçilerimize verdiğimizden çok daha fazladır. İhtimal ki bana, burada erkeklerin kadınları pek asilâne olmayan maksatlarla satın aldıklarını söyleyerek itiraz edeceksiniz. Fakat hıristiyanlık aleminin büyük şehirlerinde acaba bundan daha az aleni ve daha az mı asaletsizce kadın satın alınıyor? (Sayfa : 113)
Kadınların Güzelliği
Bu manzaranın güzelliğini size tasvir etmek pek güç. Hemen bütün kızlar son derece mütenasip vücutlu, tenleri göz kamaştıracak derecede beyaz, sık
sık hamama gittikleri için de son derece taze. (...) Artık bu sözlerin üzerine Türk kadınlarının da bizim kadınlarımız kadar nazik, ince, uyanık ve hatta hür olduklarına inanabilirsiniz. (Sayfa : 125)
OBSERVATİONS SUR
LA RELİGİON, LES LOİS, LE GOUVERNEMENT ET LES
MOEURS DES TURCS (İng. den terc.)
Yazan: Mr. Porter, İngiltere'nin İstanbul Elçisi.
Türkiye hakkında çok kitap yazıldı. Ama fazla kitap yazılması, Türkiye hakkında ilk eserleri kaleme alanların kötü niyetleri yahut bilgisizlikleri yüzünden işledikleri sayısız hataların daha çok yayılıp tutunmasından başka bir şeye yaramadı. (Sayfa:. 5)
Türkiye Zannedildiği Kadar Mutlakiyetçi Değildir
İnsanın böyle bir zanna kapılması için etrafına, belki de içinde yaşaması yüzünden hiç dikkat etmemiş olması gerekir. Zira etrafımıza bir göz atar ve içinde yaşadığımız siyasi heyetleri tarafsız bir nazarla tedkik edersek görürüz ki Sultan, hıristiyan krallarının pek çoğundan daha az despotiktir. (Sayfa : 130)
İmparatorluğun Salâbeti
Çok geniş bir sahayı asırlar boyunca hakimiyeti altında mamur ve müreffeh tutmaya muvaffak ol-
muş bir imparatorluğun siyasi nizamının temelinde çok sağlam ve mükemmel bazı unsurların bulunacağı muhakkaktır. Türk hükümetinin büyük kusurlarına rağmen, imparatorluk kanunla birleşik hale getirilmiş din temeli üzerinde öyle sağlam bir şekilde inşa edilmiş ve bütün tebaanın tefahur, alaka ve heyecanlarıyla öylesine muhkemleştirilmiştir ki, asırlar boyu süregelen felaketlere göğüs gerdikten sonra hala dimdik ayakta durmakta ve devrin her türlü idbar ve zaaflarına cesaretle karşı koymaktadır. Daha önceki bölümde Türklerin mülkiyet hakkını garanti eden ve ticareti tanzim eden kanunları olduğunu söylemiştik. Kötülükleri kaldıracak, suçluları cezalandıracak kanunları da vardır. (Sayfa : 131)
Mülkiyet Hakkı
Kur'an'ın mülkiyet hakkını garanti ettiğini söylemiştik. Aşağıdaki olay bunu açıkça ispat etmektedir. ı 755 yılında çıkan bir yangında Babıali tamamen yanmıştı. Binanın yeniden yapılması ve istikbalde çıkması muhtemel bu çeşit kazalara karşı tedbirler alınması mevzubahisti. Bunun için binanın etrafında lüzumu kadar boş saha bırakılmasına karar verildi. Bu maksatla civardaki evlerin satın alınarak yıktırılmasına başlandı. Ev sahiplerinin çoğu evlerini satmaya razı oldular. Yalnız ihtiyar bir kadın evinin ecdadından kaldığını ve hiç bir meblağın, pahası kendince sonsuz olan evin kıymetini karşılayamayacağını ileri sürerek satamayacağını söyledi. Yapılan teklif ve tehditler kadını ısrarından vazgeçiremedi. Vazifeliler kadına karşı çok söylendiler,
Bert ve kötü muamele ettiler. Ama kuvvet kullanmak fazla cebri ve haksızca addedildi. Neticede ev yıkılamadan kaldı. Padişah'a iktidarını kullanarak değerini ödeyip evi niçin istimlak etmediğini soranlara, Padişah şu cevabı verdi: «Böyle bir şey yapabilmeme imkan yoktur, çünkü mülkiyetidir. » (Sayfa : 158)
Türklerin Siyasete Karşı Kayıtsız Oldukları Doğru Değildir
Türkler, Hükümdarlarına derin bir hürmet beslemelerine ve Ondan bahsederken çok nazik ifadeler kullanmalarına rağmen çok kere onunla serbestçe konuşmakta, şikayetlerde bulunup gerek Padişah'ı gerekse vezirlerini haksızlık yaptıkları takdirde tenkit etmekten çekinmemekte, camilerde isimsiz hicviyeler yaymakta, hakaret-âmiz hiciv risaleleri neşretmekte ve hatta baskı ve tahakküm ifrata vardırıldığı takdirde isyanlara bile tevessül etmekten çekinmemektedirler. (... )
... Türkler daha küçüklükten beri Hükümdarın hukukunun ilahi mahiyette olduğunu bilmekle beraber bu hukukun Kur'an'a istinad ettiğine ve ancak Şeriat sayesinde hükümdarlığını ihraz ettiğine, hakiki bir mümin sıfatıyla Padişahın Şeriatı bilmek ve dini bir vecibe olarak ona riayet etmek mecburiyetinde olduğuna, nihayet Şeriata riayet mükellefiyeti bakımından hükümdarın diğer müminlerden hiç farklı olmadığına da kanidirler. (...)
... Binaenaleyh halka baskı yapıldığı, mülki-
yet hakkına tecavüze yeltenildiği ve tebaanın hayatıyla oynandığı yahut neticesiz bir savaşta ısrar edildiği takdirde Şeriata istinaden hükümdar zalim, haksız, kafir ve idare ehliyetinden mahrum ilan edilerek tahtından indirilir, veya hapse atılır yahut idam edilir. (...) (Sayfa : 162)
... Ama halk daima ulema riyasetinde ve Şeriat adına harekete geçer. O kadar ki zahiren veya gerçekten Şeriat icapları yerine getirilmeden bir sultanın tahtından indirildiği hiç vaki değildir. Şeriat ahkamına uymak zaruridir. (Sayfa: 164)
Türklerin korku sayesinde itaat ettirildikleri sözü ancak tek tek fertler mevzubahis olduğu zaman doğrudur. Ama baskı ağırlaşıp umumileştiği zaman genel bir tehlike varmış gibi Ulema ve Yeniçeri de halka katılarak bir şef etrafında toplanır ve zalim hükümdar tahtından indirilir. Bununla beraber yerine daima meşru varisi tahta geçirilir. (Sayfa : 169)
Türkiye'de idarenin intizam ve yeknesaklığını idame ettiren çok faydalı ve seyyal bir teamül daha vardır. Bu da küçük memurların bulundukları yerde bırakılarak terfi ettirilmelerine azami itina gösterilmesi teamülüdür. Bu sayede çalıştıkları iş sahasında uzun senelerin verdiği bilgi ve tecrübeye sahip olan bu küçük memurlar, vezirleri karşılaşacakları her mesele hakkında en sıhhatli bilgileri vererek aydınlatmak ehliyetini haiz olurlar. (Sayfa : 186)
Devlet hizmetlerinin ifasındaki mükemmeliyet bakımından Babıali ile kıyaslanabilecek hiçbir hıristiyan devlet yoktur. Türkiye'de her iş büyük bir itina ve ihtimamla yapılır. En basit bir yazışmada bile
kullanılan her kelime üzerinde durulur ve milletin menfaatine en uygun olan kelimeler tercih edilir.
Babıali'de, tarihi bilinmek şartıyla, en eski devirlere ait vesikaları bile bulmak kolayca kabilidir. O kadar ki arzu ettiğiniz takdirde şu veya bu zamanda gönderilmiş emirnamelerin, eski kararların ve talimatnamelerin suretleri derhal çıkarılıp size verilebilir.
1755 teki yangına rağmen gerek dahili ve gerek harici umura mütedair evrak arşivindeki intizam, mükemmeliyet ve büyüklüğe dünyanın başka hiçbir arşivinde rastlamaya imkan yoktu1'". Bu yangında kaybolan evrakı yeniden tanzim edebilmek için muazzam çalışma ve gayretler gösterilmiştir. İmparatorluğun bütün vilayetlerinden evrakın kopyaları getirtilerek eksikler tamamlanmıştır. Aranan her evrakın kolaylıkla bulunabilmesini temin etmek üzere muhtelif kütükler tertip ve tanzim edilmiştir. (Sayfa: 189)
Elçilere Yapılan Muamele
Bir elçiye Türk topraklarına ayak basar basmaz istikbal eden vazifeli memur tarafından «Zat-ı Şahanenin Misafiri» ünvanı verilir. Elçiye bu şekilde muamele edilmesi, bunun bir Türk geleneği olmasından veya çok eski devirlerden kalma umumi bir misafirperverlikten ileri gelebileceği gibi, elçiye duyulan hürmetten yahut Sultan'ın kudret ve azametini göstermek arzusundan da doğabilir. Saiki ne olursa olsun, Türkiye'ye geldiği andan başlayarak bütün ikameti müddetince elçinin her türlü ihtiyacı-
nın Babıali tarafından karşılandığı yahut ona oldukça mühim bir nakdi tahsisat bağlandığı muhakkaktır. (...)
... İstanbul'a vusulünde vezir tarafından tebrik ve tazim edilen elçi daha sonra emrine verilen ve kendisine pek bayağıca dalkavukluklar yapan kalabalık bir Rum ve Ermeni gurubunun ziyaret, iltifat ve tabasbuslarına hedef olur. (Sayfa : 40)
Umumi Emniyet
İktidarın suistimâline, idarede görülen rüşvet ve diğer kusurlara rağmen Türkiye, tebaanın emniyetini vikaye etmek üzere alınan tedbirler ve zabıta bakımından numune ittihaz edilecek mükemmeliyettedir. Yankesicilik, ev soymak veya yol kesmek gibi hadiseler Türkiye'de meçhuldür. Harpte veya sulhta yollar hep ayni derecede ve evler kadar emniyetlidir. Bütün imparatorluğu tam bir emniyet içinde baştan başa dolaşmak daima kabildir. Bilhassa hareketli ve işlek olan yollarda pek çok sayıda insan gidip gelmesine rağmen çok az veya hemen hemen hiç hadise olmaması şayan-ı hayrettir. (Sayfa : 70)
Bununla beraber avamın suç işlemesini önleyen saik korkudan başka ve üstün bir saik olmak gerekir. Gerçekten bu kadar geniş ve baştan başa yollarla örtülmüş bir memlekette adam soymak veya öldürmek ve sonra da hiç bir beşeri teşkilatın bulup çıkaramayacağı ücra köşelere sığınmak çok kolaydır. Tanıdığım bir Fransızdan kıyafetini bile değiştirmeden tek başına yola koyulduğunu ve İran seferine gitmekte olan Türk ordusunun yanından geçerken
bile hiç bir sorgu ve suale maruz kalmadan, bir an. bile tevakkuf ettirilmeden rahatça seyahat edebildiğini bizzat işittim.
İstanbul'da hırsızlık çok nadirdir. Bunun sebebi, Türklerin hırsızlığı insan tabiatına layık olmayan aşağılık bir hareket saymaları olabileceği gibi pek de aşırı derecede sert olmayan kanunlardan korkmaları da olabilir. Sebebi ne olursa olsun, İstanbul'da Türklerin hırsızlık veya yankesicilik yaptıkları hemen hemen hiç vaki değildir. İstanbul'da güvenilemeyecek olanlar yalnız Bulgarlardır. Çoğu hilekâr ve dolandırıcıdır. Bunlara rağmen yine de İstanbul'da evlerin kapısını kapamaya hiç lüzum görmeden tam bir emniyet içinde yaşamak mümkün olmaktadır.
Rumların bazen büyük çapta hırsızlıklar yaptıkları vâkidir. Ama asıl maharetleri, zekaları kadar faal ve hareketli parmakları sayesinde yaptıkları küçük yankesiciliktedir. Damla damla göl olur diyerek, umumiyetle pek ehemmiyet verilmeyen, verilse de arayıp bulmak zahmetine değmeyen ufak tefek şeyleri çalmakla yetinirler. (Sayfa : 72)
Türkiye'de Kadın
Sokakta bir kadına rastlayan erkek, bakmak yasak edilmiş gibi başını çevirir. Türkler küstah bir kadından bir çeşit tiksinti ile kaçarlar. Böyle bir' kadın onlarda sadece nefret uyandırır.
Bir Türk için hiddetlenip kadına el kaldırmak kadar ayıp bir şey yoktur. Böyle hiddetlendiği zaman kadının yanından çekilip gider. (Sayfa : 81)
Oyun ve Dans
Türkler oyun oynamayı çok istihkar ederler. Para kazanmak için oynayan bir adam, yani kumarbaz onların nazarında hırsızdan da adi bir mahluktur. O kadar ki Türkiye'de kumarbazdan daha aşağı bir mahlûk tasavvur edilmez. Oynanan oyunlar sırf eğlence maksadıyla oynanan dama ve satrançtan ibarettir. (Sayfa : 113)
*
**
Yüksek, hatta orta tabakaya mensup Türkler dansı kendileri için insanlık şeref ve haysiyetlerini lekeleyen, insanın en bayağı ve iptidai taraflarına. hitap eden basit bir maharet telakki ederler. Eski Romalılar gibi Türkler de dans etmek için deli yalı ut sarhoş olmak gerektiğine kanidirler. (Sayfa : 114)
*
**
Türklerin nazarında bu tip maharetler sadece kadınlara yaraşır. Onlar da dansı boş vakitlerinde ve bir ev eğlencesi olarak yaparlar. İşittiğime göre haremlerin çoğunda kadınlar iplik eğirmek ve nakış yapmakla vakit geçiriyorlar. (Sayfa : 117)
Rumların Hususiyetleri
Bugünkü Rumlar eski Greklere benziyorlar. Kendilerinin kuracağı bir cumhuriyetin şan, şeref ve menfaatlerini müştereken müdafaa etmeğe, yahut
da kendi soylarından gelen bir kralın buyruğu altına girmeğe imkan vermeyecek kadar birbirlerine karşı sadakatsiz, entrikacı, mağrur, hilekâr ve intikamcıdırlar. Rumlar, ihtilaçlı mizaçlarının her an indifaya hazır taşkınlıklarını baskı altında tutacak, ihtiraslarının şiddetini yatıştıracak kadar sert ve içtimai faziletlere uymalarını temin etmek yerine itaati ve uslu durmalarını emredecek ölçüde sıkı bir yabancı idare altında bulunmadıkça sakin yaşayamayacak kadar endişeli ve rahatsız bir ruh yapısına sahiptirler. (Sayfa : 136)
*
**
Dini rütbeler dört Patriklik ve 120 metropolitlikten ibarettir. Sivil rütbeler de iki prenslik yani Eflak ve Buğdan Voyvodalığı ile oldukça mühim bir vazife olan Babıali Tercümanlığın (Drogman) dan ibarettir. Tercümanlığın başında daima bir Rum bulunur ve bütün harici işler onun elinden geçer. Türkler bu çeşit şerefleri Rumlardan almamaya itina ediyorlar. Bu da itibarlı olanların kötü yollara sapmadan bol ve emin kazançlar sağlamalarını temin etmektedir.
Rumların arasında yaşayıp, bu dini ve sivil rütbeleri elde etmek için başvurdukları girift entrikaları, bitip tükenmeyen desiseleri müşahede eden bir kimse kendini Peloponez Cumhuriyetlerinin en kötülerinden birinin hakiki bir numunesi karşısında sanır ve Rumların kendi imparatorları idaresinde iken, yani Konstantin'den Paleologların sonuncusuna kadarki devre boyunca yaptıkları bayağıca desiselerinin mükemmel bir tablosunu aynen bulduğuna şaşardı. (Sayfa : 137)
LETTRES Du MARECHAL DE
MOLTKE SUR L'ORİENT
Fr. ya çeviren: Alfred Marchant Paris, 1841.
Evli Kadın
... İtiraf etmeliyiz ki bizde bir genç kız nişanlılıktan evliliğe geçmekle bir derece daha itibardan düşer. Çünkü zenneperest erkeklerin aşıkane iltifatları pek tabii ki bütün ömür boyu süremez. Şarkta ise evlilik kadını yüceltir. Erkeğe tabi olmakla beraber ev içindeki hizmetçilerin, uşakların, kız ve erkek çocukların tek hakimi kadındır. (Sayfa : 36)
Kölelerin Durumu
.. . Şarktaki kölelik mevzubahis olduğu zaman hemen daima bir Türk kölesiyle Batı Hint adalarındaki zenci kölesi arasında mevcut olan muazzam fark unutulur. O kadar ki Şarktaki köleliğe bizim anladığımız manada kölelik demek bile yanlıştır. «Abd» köleden ziyade «hizmet eden» manasına gelir. Nitekim Allah'a hizmet eden manasına gelen Abd-Allah adında da bu açıkça görülüyor. Satın alınmış bir türk kölesi para ile çalıştırılan bir hizmetçiden daha rahat bir hayat yaşamaktadır. Zira köle bir mülkiyet, hem de pahalı bir mülkiyet olduğu için efendisi ona itina ile muamele eder. Fazla
iş yükleyerek ölümüne sebep olmaktan çekindiği gibi hastalandığı zaman da büyük ihtimam gösterirler. (...)
.. . Hasılı Türklerin adil, hayırhah ve müsamahakar oldukları inkar edilemez. (...)
... Türkiye'de kölelerin hürriyetsizliği, Prusya'da son yıllara kadar mevcut olan ve belli bir kültür seviyesiyle sıkı sıkıya ilgili olan (Glebae Adscripti) denilen kölelerin mevkiinden daha ağır değildir. Netice itibariyle kölelerin durumu toprağa bağlı kölelerin durumundan çok daha iyidir.
Bir Avrupa devleti Şarktaki bütün kölelerin kurtulmasını temin etse köleler buna pek memnun olmazlardı. Çocukluğundan beri efendisinin evine alınmış olan köle ailenin bir üyesi haline gelmiştir. Ailenin çocukları ile ev işlerini nasıl paylaşırsa yemekleri de öyle paylaşır.
... Köle sonunda hemen daima azad edilmekte ve hatta azadla birlikte kendisine hayatı boyunca faydalanabileceği bir varidat kaynağı bile bahşedilmektedir. (Sayfa : 37)
Türklerin Yabancılara Bakışı
... Türkler uzun zaman Avrupalı olarak yalnız serserileri tanıdılar. Bu sebepten Batılılar hakkında, Beyoğlu ve Galata'ya gelip zabıta yokluğundan bilistifade buraları arz-ı mev'udları haline getiren her çeşitten sayısız maceraperestler tarafından da devamlı olarak teyid edilen menfi bir kanaat edinmişlerdir. (...) (Sayfa : 381)
... Yabancıların Türkiye'ye akını o kadar bü-
yük ölçüdedir ki Sultan kendi hükümet merkezinde bile mutlak hakim olmaktan çıkmıştır. Avrupalılar yerli kanunlara tabi değildirler. Elçiliklerin himayesi altındadırlar. Adi suçlar işledikleri zaman bile cezalandırılamaz, sadece hapsedilebilirler. Ancak elçileri talep eder etmez tahliye edilirler. Aksi halde siyasi münasebetlerin kesilmesi, filo göndermek, bombardıman etmek gibi tehditlere maruz kalınır. Elçiliklerin adli teşkilatları olmadığı için suçlu sürgün edilmekle yetinilir. O da ilk fırsatta geri dönerek Türk makamlarının gözü önünde, meydan okurcasına serbestçe dolaşır durur. (... )
SOUVENİRS ANECDOTİQUES SUR LA TURQUİE (1820 - 1870)
Yazan: WANDA. Paris, 1884.
Türk Köylüsü
Türkiye'de kaldığım uzun seneler zarfında memleket içinde yaptığım sayısız seyahatler neticesinde şuna kani oldum ki Türk köylüsü doğuştan sahip olduğu liyakat ve zeka itibariyle Fransız veya Polonya köylüsünden çok üstündür. Türk köylüsündeki öğrenme iştiyakı onlardakinin çok fevkindedir. Hristiyan köylüleri arasında bulunduğu zaman Türk köylüsü, tabileri arasında bulunan bir asılzadeymiş gibi görünür. (...) (Sayfa : 60)
Halkın Gayretliliği
... Bir ay sonra Sultan Avrupa yakasında üç yüz bin, Asya tarafında da 200.000 kişilik bir orduyu teşkile muvaffak olmuştu. Atlar, silahlar, savaş malzemesi sanki kendiliğindenmiş gibi şaşılacak bir sür'atle temin edilmişti. Bu devirde Türkiye'nin askeri levazım teşkilatı ve tren nakliyesi imkanları olmadığı halde ordunun iaşe ve ibatesini gereği gibi temin etmekte hiçbir güçlüğe maruz kalınmamıştı. Hiçbir rapor, hiç bir talep ifa edilmeden kalmamış, kararlar sür'atle verilerek cevaplar vaktinde yetiştirilmişti. (...) (Sayfa : 63)
Hristiyan Tebaa
... Müslümanlarla Hristiyanlar çok iyi geçinmekte, hatta aralarında evlendikleri de çok sık görülen bir vakıadır.
... Hristiyanlar da, ya yaptıkları hizmetler karşılığında Padişah'ın bahşettiği bir imtiyaz olarak yahut da Müslümanlardan mürekkep olan eşraf heyetlerinin tensip ve tanzim ettikleri bir mazbata gereğince «Ağa» ve «Bey» ünvanlarını da alabilmektedirler. (Sayfa 108)
*
**
... Fethin şanlı devrinden beri uyanık ve faal bir ırk olan Türk ırkı, İmparatorluğun hakimi sıfatıyla idare prensibi olarak zabıta, dahili idare ve maliyede yalnız doğuştan Türk olanların çalıştırılması esasını benimsemiştir. Ordu ve hariciyede ise Türklerle birlikte mühtediler de çalıştırılmaktadır .
... Türkler, İmparatorluğun şeref ve tealisi için hayat ve zekalarını verenleri mükafatlandırdıkları gibi vazifelerini yapmayanları da cezalandırmaktan geri kalmazlar.
Türkler çok kere tavizler vermek zorunda kalan, hile ve desiseye müstenid diplomasiyi kendi fatihlik ve efendilik liyakatlerine yakıştırmazlar. Açıkça ve samimiyetle ortaya çıkmayı sever, fakat küçümsenmeye de asla razı olamazlar. Kökü çok eskilere uzanan bu hususiyetlerdir ki Halife Sultanların İmparatorluğunu şan ve kudretin zirvesine eriştirmiştir. (...) (Sayfa : 126)
Gizli Polis
Türkleri uykudan, daha doğrusu siyasi uyuşukluktan uyandıran Prens Mençikof'un sefirliği olmuştur. (...)
... Türkiye'nin gizli polis teşkilatı yoktu. (...)
... İngiliz elçisi Lord Redcliffe bu eksiği gidermeyi üzerine alarak, hükümet makinasının en zaruri çarklarından biri olan bu teşkilatı kurmaya çok çalıştı.
Teşkilatın müdürlük ve memuriyetleri için Müslüman Türkler arandı. Koskoca İstanbul'da bu işlerle uğraşmayı kabul eden kafi miktarda adam bulunamadı. Herkesin verdiği cevap aşağı yukarı şuydu: «Kur'an-ı Kerim ve karakterimizin doğruluğu bizim casusluk yapmamıza cevaz vermez. Biz kendi haremlerimizdeki hususi hayatımıza hürmet edilmesini istediğimiz gibi gavurların da hususi hayatlarına hürmet ederiz. Kendi evlerinin dört duvarı arasında istediklerini konuşabilir, İslama hatta Halife'ye hücum edebilirler. Ama silahları sopadan ibaret de olsa evlerinin eşiğini aşıp müesses nizama karşı gelmeye kalkarlarsa o zaman nizamı tesis vazifemizi ifadan geri kalmayız.» (...)
.. . Bu şahsın çekilmesinden sonra, Türkler yerine geçmeyi kabul etmedikleri için gizli polis teşkilatı uzun müddet başsız kalmıştır. (Sayfa : 151)
Türklerdeki Yabancı Nefretinin Asılsızlığı
İslam Peygamberi, düşmanın mukavemeti kırılıncaya kadar hiç merhamet gözetmeden savaşa de-
vam etmeyi telkin ve kendisi de bizzat tatbik etmiştir. Ancak düşman aman deyince de kılıcı kına sokmayı emretmiştir. Teslim olmuş halkları, mazinin intikamını almaya tevessül etmeden, alçaltıcı hakaret, ve lüzumsuz cebirlerle tahrik ve taciz etmeden sulh içinde yaşamak ve himaye etmek lazımdır.
Fethedilen bir bölgenin halkı Devletin müdafaa ve muhafazası için gerekli ve mümkün olanı yapacak, vergisini ödeyecek ve böylece zararlı ve düşman olacak yerde faydalı ve dost olacaktır.
Kur'an-ı Kerim'in hükmü böyledir. Bu hükümler yanlış tefsir edilerek din maskesi altında birçok cinayet ve suiistimaller yapılmıştır. Ama şunu tekrar etmek isterim ki başka dinden olanları küçümseme ve onlara husumet duymak ne hüküm olarak Kur'an-ı Kerim'de vardır, ne de fiilen, Yahudi ve hatta bir dereceye kadar Hristiyan memleketlerinde olduğu gibi bir tatbikat imkanı bulabilmiştir. (...) (Sayfa : 279)
*
**
Bu nefret ve küçümseme batı diplomasisinin Türkiye ve Türkler üzerinde yaptığı ve imparatorluğun gelişmekte olduğu kudret ve azamet devirlerinde Avrupa'nın uğradığı mağlubiyetlerin bir çeşit intikamı gibi telakki edebileceğimiz baskısından doğmaktadır.
... Arkasından da bu zengin ve güzel memleketin üzerine yırtıcı hayvanlar gibi çullanan istismarcı iş adamları sökün ettiler. Yanlış olarak taassuba isnad edilen düşmanlık duygularının uyanmasına başlıca sebep bunlardır. Zira küstahça iddia ve. teşebbüslerinin muvaffakiyetini temin etmek için hi-
le, desise ve küstahlıktan başka bir silah kullanmadılar. Davaları haklı veya haksız olsun, diplomasi de bir çeşit ihtiyat kuvveti olarak daima onlara yardıma hazır bir vaziyette idi. Yabancı, işleri ne kadar hileli olursa olsun davasını daima kazanıyor, buna mukabil Türk her zaman ve haksızcasına kaybediyordu. Güttüğü davalarda da parasından, hürriyetinden, sıhhatından ve hatta bazen canından bile oluyordu. Çünkü Babıali yabancılara inkıyad ediyor, ve haklıyı müdafaa etmek için kaldırılması veya hafifletilmesi gereken dış baskıya mukavemete cesaret edemiyordu. (Sayfa : 282)
*
**
...Konsolosluk memurlarının, pasaportlar üzerinden aldıkları resimlerle konsolosluğa bağlı diğer gelirlerden başka bir gelir veya maaşları yoktur. Ama bu yollarla elde ettikleri gelirler konsolosluk masraflarını, milli bayraklarını asmak için yükselttikleri gönder masraflarını ve Türklere ait olan ve olması gereken her türlü işe müdahale hak ve imtiyazını kendilerine bahşeden gerçek bir tılsım mahiyetindeki kasketlerinin yaldızlı şeritlerini almak için yaptıkları harcamaları karşılamaya yetiyordu.
Memleketi Müslüman makamlar idare ediyor,. hıristiyan konsolosluklar da istedikleri gibi istismar ediyorlardı.
Bir konsolosluk memuru bir Avrupa ticarethanesi tarafından Türkiye'de buğday veya başka bir mahsul satın almakla görevlendirildiği zaman, yanına kavası da alıp ata binerek mustahsilin yanına gider ve ona kendi arzu ettiği fiyatı, Padişah'la İngiltere kraliçesinin kararlaştırdıkları tarife fiyatı di-
ye yutturmaya çalışır. Hemen pey akçesini tediye eder ve daima Müslümanlardan mürekkep olan maiyyetini de mukavele şahidi tutardı. Satıcı, konsolos memurunun başına açması muhtemel belalardan korkarak her şeye rıza gösterir. Böylece Konsolosluk, malını en uygun şartlarda mübayaa etmiş olur.
Limanda hamulesini bekleyen bir gemiyi yüklemek icap ettiği zaman konsolos yükü taşımak üzere araba, at ve develer celbettirir, iş bittikten sonra da kendi keyfince ücret öderdi. Bu ticari muameleler konsolosluklara büyük gelirler temin etmekte, buna karşılık memleket ahalisi için sayısız sıkıntı, ıztırab ve kayıplara yol açmaktaydı. Hiçbir Müslüman memur da, mevkiinden olmak hatta bazen daha büyük cezalara çarpılmak korkusuyla, bu muamelelere müdahale etmeye ve kendi vatandaşlarını korumaya cesaret edemiyordu. Zira elçiliklerin kendi memurlarını korumak için ellerinden geleni yapmaktan çekinmeyeceklerini biliyorlardı. Lord Redcliffe bu suiistimalleri inkar etmiyordu. Bunları haksız buluyor, hatta takbih ediyordu. Ama barbar ve fanatik Türklere hak verilebileceğini, medeni Avrupa'nın iradesine karşı gelmelerine müsaade edilebileceğini de kabul edemiyordu! Onlar yabancı temsilcileri inkıyad ve ittiba etmeliydiler!
Konsoloslar kendi tebaa veya mahmii olup Türk makamları tarafından suç üstü yakalanarak tevkifine karar verilmiş olan hırsız ve eşkıyayı serbest bırakır, buna mukabil suçsuzları hapsederler.
İşlerini aksatan veya itibarlarının sarsılmasına sebep olan Türk memurlarını, Elçiliklerinin nüfuzundan istifade ederek yerlerinden attırıyorlardı. Kısacası memleketi tağşiş etmek kendi haklarıymış gibi
davranıyorlardı. Konsolosların himayesi altında bulunanlar, Avrupa'nın dört bucağından kalkıp servet elde etmek üzere Türkiye'ye gelmiş bir yığın maceracıdan ibaretti. Ortaçağ simyacılarından daha zeki ve becerikli olan bu maceracılar hakiki felsefi taşı (*) nihayet Türkiye'de keşfetmiş bulunuyorlardı. Sırtını kuvvete dayamış bulunan bu haris ve kaygısız adamlar, Türk saffet, mahçubiyet ve tevekkülünü işletilmesi gereken zengin bir maden ocağı telakki ediyorlardı. (Sayfa : 284)
... Avrupalıların, Tanzimat'ın ilk yıllarında da sık sık belirmekte devam eden bu hareket tarzları Türklerde, kendilerine karşı sadece haksızlıkları ile tezahür eden bir medeniyete itimad ve sempati duygularının uyanmasına imkan veremezdi. Türklerin Avrupa'ya kin ve husumetlerinin hakiki sebebi de dini taassuptan çok bu noktada aranmalıdır. (Sayfa : 295)
-----
(*) Bitip tükenmez bir istismar hazinesi manasında
=====
NOUVELLE GEOGRAPHİE UNİVERSELLE, La Terre et Les Hommes
Yazan: Elisée RECLUS - 1884 Cilt IX, Küçük Asya.
Anadolu Türklerinin Irki Hususiyetleri
Hakiki Türkler, yani Türkmen soyundan gelen ve İslâmiyeti kabul ederek yerleşik hayata geçmiş bulunan Türkler kendilerini Avrupa Türkiyesinden çok Anadolu'da rahat hissetmektedirler. Türklerin ciltleri esmer, gözleri siyah, saçları koyu renkli, elmacık kemikleri hafifçe çıkık, fiziki yapıları çok kuvvetli fakat sakin ve temkinli olup giydikleri elbiselerin çok geniş olması sebebiyle yürüyüş ve hareketleri ağır ve ciddidir. İranlılarda görülen şıklık ve çabukluğa Türklerde rastlanmaz. Türkler arasında zayıf ve hastalıklılara nadiren rastlanır. Kanaatkar ve sade bir hayat sürmek onları böyle sıhhatli tutmaktadır. Başlarının arka tarafı yassıdır. Bunun da sebebi beşikte yatırılma tarzıdır. Rum, Bulgar, Arnavut vs. gibi birçok yabancının bulunduğu Avrupa yakasına nisbetle daha çok kendi yurtları saydıkları Anadolu yakasında bulunan Osmanlılarda da ayni hususiyetleri müşahede ederiz. İktidarı elde tutmanın karakterini bozamadığı, baskının alçaltmaya muktedir olamadığı Türk, hususiyetlerinin heyeti umumiyesi itibariyle en hoşa giden insan tiple-
rinden biridir. Hiçbir zaman aldatmaz. Namuslu, iffetli ve doğru sözlüdür. Hatta bu sebepten komşuları olan Rumlar, Suriyeliler, İranlılar onlara acır ve alay ederler. Yakınlarına çok bağlı olan Türk, elinde bulunan her şeyi onlarla paylaşır, karşılığında da hiçbir şey talep etmez. Ne denirse densin bahşiş te Şark'ta kalabalık ve kozmopolit bazı şehirler dışında Avrupa'dakinden çok daha azdır. En şüpheli ve kuruntuları da dahil hiçbir seyyah var mıdır ki Türk köylülerinin samimî ve hasbî kabulüne mazhar olmuş bulunmasın. Yabancı görünür görünmez, onu kabul etmek mevkiinde olan aile reisi derhal yanına gelerek nazikâne ve mütebessim bir eda ile selâmlar, atından inmesine yardım eder, evin şeref köşesine koyduğu en kıymetli halıya oturtur ve hizmet edebilmiş olmanın huzur ve şevki içinde yemeğini hazırlamaya başlar. Hürmetkar fakat kendi kendine saygı duyan, şahsiyet sahibi bir adam olarak asilâne hareket eden Türk, mutlak bir müsamaha duygusu içinde, bazı sorular sorarak İranlının yaptığı gibi dini münakaşalara girmekten içtinap eder. Kendi imanı ona yetmekte, misafirinin manevi sırları üzerinde tahkikat yapmayı da edep dışı telakki etmektedir.
Türk, aile içinde adil ve müşfiktir. Kur'an-ı Kerim'in müsaade etmesine ve paşaların da bu müsaadeyi kullanmalarına rağmen Asya Osmanlıları arasında taaddüdü zevcat taammüm etmemiştir. O kadar ki taaddüdü zevcata hiç rastlanmayan Foça gibi şehirler eksik değildir. Vakıa Türklerin köylerde ve bazı sınai şehirlerde işgücünü arttırmak maksadıyla ikinci def'a evlendikleri de görülmektedir. Ama karısının sayısı bir veya birden fazla da olsa, Türk umumiyetle aile ve izdivaç bağlarına Avrupa-
lılardan çok daha hürmetkardır. öteden beri söylene gelenlere rağmen Osmanlı Müslümanları arasında kadının mevkii Avrupa Hristiyanlarındakinden daha düşük değildir. Evin içinde mutlak hakim olan kadın daima müşfik ve mültefit bir muamele görmektedir. Çocuklar pek küçük yaşta da olsalar hukuken büyüklerle eşit sayılır ve yaşlarından beklenmeyen bir ciddiyetle büyüklerin konuşmalarına katılırlar. Ama oyun saati gelince de koşmak, sıçramak ve çeşitli oyunlar oynamakta Avrupa çocuklarından hiç de geri kalmazlar. Türklerdeki fıtri iyilik tesir sahasını hayvanlara kadar teşmil etmekte ; ve mesela birçok bölgelerde eşeklere haftada iki gün dinlenme izni verilmektedir. Bir çınar dalına yahut evin damına tünemiş leyleğin yuvası da mes'ud bir aile manzarası arz etmektedir. Türklerle Rumların karışık olarak bulundukları köylerde bir evin hangi tarafa ait olduğunu anlamak için eve girmeye lüzum yoktur; Leyleğin damına yuva yaptığı ev Türk evidir. (Sayfa : 543)
Türk Halkının Çektiği Müşkilat
Devlet memurlarının büyük çoğunluğunun da mensup olduğu hakim ırkı teşkil etmelerine rağmen Türkler İmparatorluğun diğer unsurlarından daha az sefalet çekmiyorlar. Üstelik elçiliklerde de onları müdafaa edecek kimse yoktur. Vergi mukataası umumiyetle Ermenilere verilmektedir. Bu suretle memleketin en ağır zulüm ve baskı gurubu haline gelen bu Ermeniler, sayısız mükellefiyetler altında inleyen fakir Osmanlıları daha da güç duruma dü-
sürmüşlerdir. Köylüler, köylerinden geçen memur ve askerlerin her türlü ihtiyaçlarını karşılıksız olarak temine mecburdurlar. Bu mecburiyet intizamlı bir soygun haline gelmekte ve köylüleri daha da fakirleştirmektedir.
Bu sebepten memur veya askerlerin geleceğine dair şayialar ortaya atılınca, köylüler evlerini terk ederek ormana, yahut dağdaki mağaralarına kaçmaktadırlar. Padişah, İmparatorluk halkları arasındaki muvazeneyi kendi ırkı aleyhine değiştirmek istiyormuşçasına askerlik yükünü yalnız Türklere yüklemektedir. Aile bağları bu kadar kuvvetli olan bir halk bu kan vergisini pek iyi karşılamamaktadır. Fetih devirlerinde Türkler aile ve cemaat halinde yer değiştirirler; ihtiyarlar, kadınlar, çocuklar, hemşireler savaş meydanlarına kadar muhariplerle birlikte gelirlerdi. Bu suretle galibiyet veya mağlubiyeti hepsi ayni ölçüde paylaşırdı.
Şimdi ise askerlik gençleri, Batı Avrupa'da olduğu gibi birkaç ay veya sene için değil, daha uzun bir zaman için hatta ekseriya bütün hayatı süresince ailelerinden ayırmaktadır. Askere çağrılan gençler, zeybek bile olsalar, bu çağrıyı eskisi gibi ziyafet ve eğlencelerle kutlamıyorlar. Askere götürmek üzere jandarmalar geldikleri zaman hemen hepsi iki veya üç, senelik evli olan bu asker namzedleri geride ana ve babalarından başka kan ve çocuklarını da bırakmak zorunda kalıyorlar. Böylece bütün aile bağlan birden kesilmiş oluyor. İşte bu sebepten ruhî salabet ve metanetleri ne kadar yüksek olursa olsun, askere kaçınılmaz bir kader hükmüne uyarcasına giderler.
İzmir demiryolu hattının girebildiği Batı Ana-
dolu bölgelerinde askere götürülenler kalabalık guruplar halinde trenle nakledilirler. Tren her istasyonda durarak asker almakta ve böylece kalabalıklaşan bir hamule ile yoluna devam etmektedir. Anne, zevce ve hemşirelerden müteşekkil kalabalıklar son bir sarılma, son bir el sıkışma için tren kapısında bekleşirler.
Tren, hıçkırıklar ve göz yaşları arasında hareket ettiği zaman bu mahzun insanlar ellerindeki çiçek ve zeytin dallarını uzatmaya çalıştıkları sevgililerinin gittikçe silikleşen yüzlerini son bir kere daha görebilmek için trenle birlikte ümitsizce koşar dururlar.
Daimi tehdidi altında bulundukları askerlik yükü ile ezilmiş bulunan Türkler, durumlarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir şeye yaramayan tevekkülleri yüzünden çok daha girgin ve işgüzar bir kavmin rekabetinden doğan büyük bir tehlike karşısında bulunuyorlar. Bu kavim Rum halkıdır. Türkler, izlerini Girit ve Sakızda müşahede edilen tenkil savaşlarının intikamını muslihane görünüşlü ticari muamele ve münasebetlerle almaya çalışan Rumlara karşı mücadele edemiyorlar. Çünkü Türkler mücadelede eşit imkanlara sahip değildirler. Büyük çoğunluğu ana dilinden başka dil bilmez. Halbuki Rumlar birkaç dil bilir. Türkler çok kere mahir ve hilekâr düşmanları karşısında cehalet ve saffet içindedirler. Türk asla tembel değildir, ama aceleciliği de sevmez. «Acelecilik şeytani, sabır rahmanidir.» derler. Türk, keyif dediği ve ne istemek ne de düşünmek zahmetine girmeden bir bitki âsudeliği ile yarı uyur vaziyette geçirdiği dinlenme saatini asla feda etmez.
Ama rakibi daima uyanık ve azimli bir halde, dinlenme saatlerini bile harcamaz.
Meziyetleri bile Türkün aleyhine neticelere müncer olmaktadır: Namuslu, sözüne sadık olan Türk borcundan kurtulmak için hayatının sonuna kadar çalışmaktan kaçınmamakta, bu sebepten tüccar da hayatı boyunca onu istismar etmesine yarayacak vadeli ve büyük yekûnlara baliğ olan borçlar vererek bu namuskârlığından istifadeyi ihmal etmemektedir. Anadolu'da ticaret prensibi şudur: «Servetini kaybetmek istemiyorsan Hristiyana sahip olduğu malın onda birinden fazla borç verme. Ama bir Müslümana vereceksen korkmadan on mislini de verebilirsin.» Bu suretle güçlük çekmeden borçlanan Türkün kendine ait bir şeyi çoktur. Çalışma mahsulünün tamamını mukrize verir. Halıları, erzakı, hayvanları, hatta toprağı sıra ile yabancıların eline geçmektedir. Nitekim, saraçlık ve dokumacılık hariç hemen hemen bütün mahalli sanayi kolları yabancıların eline geçmiştir. Deniz Ticaretiyle sanayiden kovulmuş olan Türk bu suretle kıyı bölgelerinden yavaş yavaş içerilere sürülmüştür. Böylece tekrar eski zamanların göçebe hayatına itilmiş bulunan Türke, bir çeşit kendi toprağında ücretli amele vaziyeti ifade eden ziraatten başka bir faaliyet sahası bırakılmamıştır. Çok geçmeden bundan da mahrum edilerek kervancılık ve hayvancılıkla yetinmek zorunda kalacaktır.
Turan Irkı
İnsanlığın büyük laboratuvarında hiçbir şey
kaybolmaz. Bütün ırkların hususiyetlerine ait kalıntılara Küçük Asya'da ve onun Avrupa medeniyeti üzerinde icra ettiği tesirlerde rastlamak kabildir. Turanî denilen ve Arîlere mensup milletlerden aşağı farz edilen kuzeyli kavimler medeniyetin yaratılmasında diğer ırklardan daha az yaratıcı olmamışlardır. Demir ve diğer madenleri işlemeği diğer milletlere öğreten onlardır. Ehil hayvanların büyük çoğunluğunu da onlara borçluyuz. Zoologların ehil hayvanların menşeini aradıkları yerler Turanîlerin en eski vatanlarıdır. Köpeğin, öküzün, koyun, keçi ve domuzun, hatta belki de devenin ilk vahşi atalarının yaşadıkları yerler Dicle ve Fırat Vadisi, Ararat etekleri, İran ve Kafkas yaylalarıdır. Atın en eski iki cinsinden biri «Aryen» ise, diğeri de «Mongol» yahut "Turanî"dir. Ekilen nebatların büyük çoğunluğu, zeytin, erik, badem, üzüm ve belki de şeftalinin, keten, bakla, nohut, buğday, arpa ve yulafın kaynakları çok muhtemelen Orta Asyadır. Eğer durum gerçekten böyle ise muasır insanın'. menşeinin Orta Asya'da olduğu iddiası haklı değil midir? (Sayfa: 8)
LE DROİT DU CROİSSANT adlı Kitabında Hans BARTH'ın naklettiği muhtelif müşahedeler. Paris 1898
Ermeni Meselesinin İçyüzü
Ermeni meselesi Avrupa tarafından ortaya konmadan önce mevcut değildi. Son yıllarda bile, büyük katliamlar ortaya çıkıncaya kadar Ermeni halkının büyük çoğunluğu Türk idaresinden kurtulmak gibi bir arzuya sahip değildir. (Sayfa: 5)
Dr. LEPSİUS
23 Aralık 1893 te, yani henüz sükunetin hüküm sürdüğü bir devirde, Ermenistan'da misyonerlik yapmış olan Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin'in Boston Misyonerlik Teşkilatı yayın organı olan «Congregotionalist» mecmuasında neşrettiği ve bir ihtar mahiyeti taşıyan makalesinden bazı pasajları okuyalım. Namuslu bir adam olan yazar, bize doğacak hadiseleri haber veren şu başlığı koymaktadır: «Ermenistan'da tehlikeli bir kaynaşma.»
Türk İmparatorluğunun bazı yerlerindeki hıristiyan halkla birlikte misyonerlik faaliyeti de Ermeni ihtilalci teşkilatının propagandasından şikayetçidir. Bu, tam şarkkârî bir sahtekarlık, desise ve kurnazlıkla idare edilen gizli bir cemiyettir. Adı «Hınçak»tır. Ateşli ve kurnaz bir Ermeni ihtilalcisi bana, yabancı bir devletin Küçük Asya'ya girerek memleketi kolaylıkla ele geçirebilmesini kuvvetle ümit ettiğini söyledi. Bunun nasıl mümkün olacağı-
nı sorduğum zaman şu cevabı verdi: «Hınçak komiteleri teşkilatı bütün memlekete yayılmıştır. Türklerle Kürtleri öldürmek, evlerini yakmak ve sonra da dağa çekilmek için fırsat beklemektedirler. Buna kızarak Müslümanlar da Ermenilere saldıracak ve neticede öyle bir vahşî katliam başlayacak ki İnsanlık ve Hristiyan medeniyeti adına hareket eden bir yabancı devlet memleketi işgal edebilecektir.>> Bu projeyi çok canavarca bulduğumu söylediğim zaman sükunetle şu cevabı verdi: «Bu, size böyle görünebilir. Ama biz Ermeniler istiklalimizi ele geçirmek azim ve kararındayız. Avrupa nasıl Balkanlardaki tedhişlerden merhamete gelerek Bulgaristan'a istiklali verdiyse, aynı şekilde bizim çığlıklarımıza, boğazlanan milyonlarca kadın ve çocuklarımızın kanlarından yükselen çığlıklarımıza da kulak verecektir!»
Ona böyle bir projenin «Ermeni» adını bütün medeni dünyanın nazarında kirleteceğini anlatmaya uğraştım durdum. Şu cevabı vermekle iktifa etti: «Ümitsiziz, bunu yapacağız». Ama halkınız yabancı himayesi istemiyor, bütün kusurlarıyla birlikte Türkiye'yi tercih ediyor. Nitekim Ermenilerin Türk hududu dışında göç edebileceği geniş ve müsait yerler mevcut olduğu halde asırlardan beri göç etmediği bir vakıa değil midir? Eğer halkınız başka bir devleti tercih etseydi bugün Türkiye'de bir tek Ermeni ailesi kalmazdı, dedim. Buna karşılık da «Doğrudur, ve zaten bu derece düşüncesiz hareket ettiği içindir ki aptallığının cezasına da katlanacaktır» cevabını verdi.
Aynı düşüncede olan daha birçok Ermeni ile konuştum. Hiçbiri de ihtilal cemiyetine mensup oldu-
ğunu itiraf etmedi. Ama yangın ve cinayetler tertibi ile uğraşan bir cemiyet için bu sır vermeme kadar tabii bir şey olamazdı. Türkiye'de bu ihtilal komitesinin gayesi Türkleri misyonerlere ve Protestan Ermenilere karşı kışkırtmaktır. Merzifon hadiselerinin mes'ulü bu komitedir. Üyelerinin hepsi de zalim. merhametsiz ve alçak insanlardır. Bizzat kendi öz soydaşlarının başına bela olmakta, soymakta, ölümle tehdit ve ekseriya da fiilen öldürmektedirler.
Benim burada yazdıklarım Hınçak Komitesinin planladığı tedhişlerden sadece bir kaçından ibarettir. Amerikalı ve yabancı bütün misyonerlerle Protestan Ermeniler bu komitenin şenaat ve melanetini anlatmalıdırlar. Ermenilerin samimi dostu olarak bu korkunç hareketi tasvip etmediğimizi açıkça belirtmeliyiz. Birçok Ermeninin yanlış bir vatanperverlik hissiyle yahut da komitenin hakiki gayesini bilmediği için komite ile işbirliği yapmasına rağmen, kilise ve okulların irşad faaliyetlerinin mukadder olarak harabiyetine müncer olacak bir harekete gösterilecek her türlü müsamahaya karşı sesimizi yükseltmeliyiz. Bütün misyonerler Hınçak komitesinin üyeleri ile temas etmekten yahut da onların işine yarayacak münasebetler kurmaktan kat'iyyen kaçınmalıdırlar. (Sayfa: 30)
Lexington. 28 Aralık 1893.
Cyrus HAMLİN
Bir Ermeni Vesikası
İhtilal komitesinin taraftarlarıyla birlikte silahlı bir ayaklanma yapmak üzere bulunduğunu biz
uyuyan diplomasiden değil, bir Ermeni ihtilal organı olan «Haik»in 1 - Eylül - 1898 tarihli nüshasından öğreniyoruz.
Sözde «Ermenistan faciaları!»nın ortaya çıkmasından üç hafta evvel ayni gazete şöyle yazıyordu: «Karışıklıklar önce İstanbul'da başlayacak ve Ermeniler korkmadan silaha sarılacaklardır. Galeyana gelmiş kalabalık esasen korku nedir bilmez. Memleket içinden gelmiş Ermenilerden müteşekkil olan bu kalabalığın hiddet ve nefreti Türk hükümetine karşı infilak ettirildiği zaman doğacak hadiseler muazzam olacaktır. Jandarma asayişi temine muvaffak olamayacak ve ordunun müdahalesi zarureti doğacaktır. Bu da Ermenilerin ümitsiz bir mücadeleye mecburi olarak sürüklenmelerini ifade edecektir.»
«Mücadele uzun sürecek ve muhtemelen İstanbul'un büyük devletler tarafından işgali ile sona erecektir. Taşradaki hareket tarzı başka türlü olacaktır. Ermeniler İstanbul'da bizzat taarruza kalkışacaklar, buna mukabil taşrada müdafaada kalacaklardır. Bunun da sebepleri şunlardır: Bir kere İstanbul Avrupa'nın gözü önündedir, binaenaleyh Türkler, Ermenileri toptan katı ve imha edemezler. Şehirde büyük bir ecnebi kolonisi bulunduğu için Büyük devletler işe karışacaklardır. Taşrada vaziyet başkadır, orada Türkler Avrupa müdahalesi endişesi duymadan Ermenileri imha edebilirler.»
«Buna rağmen Ermeniler taşrada da silahlı ve hazır vaziyette bulunmalıdırlar (...) Çok yakında patlak verecek olan bu isyanda pek çok sayıda Ermeni ve bir o kadar da Türk ölecektir. İstanbul'da karışıklıkların hiç eksilmemesi, taşrada seller gibi
kanlar akması Avrupa'yı eninde sonunda müdahaleye mecbur edecektir.»
Avrupa'nın kendi haklarına riayet edeceği faraziyesinden hareket eden «Haik» gazetesine göre bu kanlı ve tahrikçi politikanın neticesi Türkiye'nin taksimi ile birlikte Ermenilerin de istiklali elde etmeleri olacaktır.
«Bugün Ermenistan'ın kaderini ellerinde tutan İstanbul Ermenileridir. Bunların ilk vazifesi Avrupa'nın dikkatini üzerimize çekmek ve bizi Barbar tahakkümünden kurtarmaktır (!) . (...) Hadiselerin şaşmaz mantığı milletimize artık ölümle hürriyet arasında seçim yapmak gibi mukaddes bir vazife yüklemektedir.» (Sayfa: 33)
**
*
Türkiye'de sızı aldatan birine mi rastladınız, biliniz ki bu muhakkak bir Ermenidir. Memleketin hususiyetlerine iyice vakıf olan Eskişehirli büyük bir patiska imalatçısı bana tecrübelerinin kendisine şunu öğrettiğini söyledi:
«Bir Türkle mi iş yapacağım, mukavele yapmaya lüzum görmem, sözü kafidir. Ama bir Rum veya başka bir Hristiyanla iş yapacaksam yazılı bir mukavele yaparım. Bu şarttır. Ermenilere gelince, onlarla yazılı da olsa hiçbir mukavele yapmam. Zira hiçbir mukavele onların yalan ve hilelerine karşı kafi bir garanti sağlamaz.»
Vasat bir Ermeninin tek gayesi, İstanbul'da otursun veya iş icabı gelmiş olsun yahut ta Anadolu'da bir dükkanı veya ham bulunsun, daima para kazanmaktır; bunun dışında bir gaye tanımaz.
Para kazanmak için son derece kanaatkar ve
muktesidâne yaşar. Para için genç karısını Van yahut Bitlis'te bırakıp yıllarca gurbette dolaşır durur. Para uğrunda yalan ve hileden asla çekinmez. Alenen hırsızlık etmez, ama her türlü hileyi de tabiî telakki eder. Bu doymak bilmez para hırsının emrinde Ermeninin doğuştan kurnazlığı, muazzam inatçılığı ve riyakarlığı vardır. Yekvücud bir kitle teşkil eden hemcinslerinin sıkı işbirliği sayesinde Ermeninin bu hususiyetleri daima başarıya götürür. Ermeniler bulundukları yerde zift gibi birbirlerine sıkı sıkıya yapışırlar. Mesela büyük bir evde Ermeni hizmetçilerin yanında Rum yahut Giritli hizmetçiler bulundurmaya imkan yoktur. Ermeni hizmetçi Rum, Bulgar yahut Giritli şerikini kollayacak, dedikodular çıkaracak ve onu kapı dışarı ettirip yerine başka bir Ermeniyi aldırıncaya kadar iftiralarına devam edecektir. Yalnız başka bir Ermeni derken bir noktayı tavzih etmek lazımdır. Ermeni yalnız kendi mezhebinden olanı kendinden sayar. Katolik, Ortodoks ve Protestan Ermeniler birbirlerinden nefret ederler. O kadar ki, Ankaralı Katolik bir Ermeniye milliyetini sorarsanız Katolik'im diye cevap verir. Ermenilerde dini kanaat ihtilafı milliyet hissini bastırmaktadır. Ama maatteessüf hiçbir mezhebin Ermeninin ahlakı üzerinde müsbet bir tesiri olmamıştır. Katolik veya Protestan bir Ermeni Ortodoks bir Ermeniden daha namuslu değildir. Türk köylüsü ve kasabalısı bu hasmı karşısında müdafaasızdır. Ermeninin kudret kaynağını teşkil eden para hırsı Türklerde yoktur. Anadolu köylüsü tembel bilinmektedir. Ama zannedildiği kadar tembel değildir. Tarlasını ecdadından gördüğü gibi sürer, ama zengin olmak için lüzumundan fazla çırpınmayı aklımı.
getirmez. Hayatını kazanmak için gereği kadar çalışır; ama kahvesini ve nargilesini içerek yaşamanın tadını da çıkarmak ister. Para yığmak için hummalı bir şekilde çırpınmayı manasız ve gülünç bulur. İşte Türkün iktisadi zaafı ile birlikte ahlak kudretini yaratan bu hayat telakkisidir. Bu iki halk arasındaki farkı iyice anlamak için sıra ile bir Türk ve bir de Ermeni hanını gidip görmek lâzımdır. Türke ait hana sakin ve nazik bir şekilde kabul edilirsiniz. Mefruşatı sade olan küçücük odalar tertemizdir. Yatak takımları ve yastıklar pek lüks ve yumuşak değildir, ama temizdir. Koşu hayvanları aşağı yukarı insanlar kadar bakımlıdır. Atlar tımar edildikten sonra ağıla sokulur. Verilmesi mukarrer yulaftan bir dane bile eksiltmeyeceklerine muhakkak nazarıyla bakılabilir. Eğer Avrupalı bir seyyah Türkiye'de mutad olmayan bazı isteklerde bulunursa, hancı onu memnun etmek için büyük bir tehalük göstermeyecek, aksine bu müşkülpesent yabancıya karşı homurdanacaktır. Türk, bu şekilde davranırken haklı olarak şu prensipten hareket etmektedir: Yabancı bir memlekete seyahat eden bir kimse o memleketin adetlerine uymak zorundadır. Odaların geceliği ile atlara verilecek yemin fiyatları üzerinde pazarlık ve münakaşa etmeye lüzum yoktur. Her şey ertesi günü, belki arzu ve temenni edildiği gibi olmaz, ama sakin ve münasip bir şekilde halledilir. İşte bir Türk hanının hususiyetleri bunlardır.
Sayıları maalesef pek çok olan Ermeni hanlarında durum tamamen değişiktir. Yolcu gelir gelmez iki garson atını almak üzere derhal yanına giderler. Atının bahçe kapısına bağlanmadan önce bi-
raz dinlendirilerek tımar edileceğini vaadederler. Hancı mültefit ve okşayıcı tavırlarla kendisini memnun etmek için elinden geleni yapacağını söyleyerek yolcunun gönlünü fethetmeye çalışır. Tahsis ettiği odada, içinde eşya namına yırtık bir halı, kırık bir ayna ve bir de duvara asılı berbat tablodan başka bir şey bulunmayan bir odadır. Yolcu kendisine yapılan hizmet teklif ve iltifatlarından yakasını kolay kolay kurtaramaz. Yolcu ve uşağı kafi derecede uyanıklık ve alaka göstermezlerse, atına verilecek yiyecek yarıya indirilir, yahut önce tamamı veriliyormuş gibi gösterilerek arkasından büyük bir kısmı geri alınır. Odanın, tavlanın, hayvanlara verilecek yemin fiyatını hana gelir gelmez sorup öğrenerek hancının aşırı taleplerde bulunmasını baştan önlemeyen yolcunun vay haline! Ertesi gün İsviçre'nin büyük bir otelinden ancak birkaç kuruş daha ucuz sayılabilecek bir tarife üzerinden yapılmış oldukça kabarık bir hesapla karşılaşacaktır.
Anadolu'nun pek çok köyünde rastlanan Ermeni bakkalları hancılardan daha beterdirler. Türk köylüsü ne kadar kanaatkar olursa olsun, büsbütün parasız değilse, kahve, şeker ve tütün gibi bazı şeyleri satın almaktan vazgeçemez. Bunları, kapkacak v.s.yi de satın aldıkları Ermeni bakkalından temin ederler. Ancak Anadolu köylüsünde para pek bulunmaz. Binaenaleyh ya ayni tediyede bulunur. yahut ta veresiye alır, ve böylece her iki halde de iktisaden Ermeninin tabii haline gelmiş olur. Zira ayni tediyede bulunduğu takdirde Ermeni, köylünün malını işine geldiği gibi düşük fiyattan alır. Veresiye aldığı zaman da köylü mahsulünü yine aynı ,şekilde son derece düşük fiyatla Ermeniye satmayı
taahhüd etmek zorundadır. Bu işin başlangıcıdır. Bir taraftan köylü fakirleşirken, diğer taraftan bakkal zenginleşir. Neticede zenginleşme epeyce ilerleyince, bakkal yakın bir büyük şehre nakleder işini. Yerini de hemen başka bir Ermeni alır. Nüfusu 10.000 den fazla olan Ankara, Sivrihisar, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar gibi şehirlerde toptan ticaret ve binnetice kudret hemen hemen tamamen Ermenilerin elindedir.
Uzun zamandan beri Ermenilere yapıldığı iddiasıyla şikayete mevzu olan baskı da Türkleri istismar eden Ermenilere karşı köylerde seyyar satıcılığın men edilmesi gibi son derece makul bazı idari tedbirler alınarak bu istismarın önlenmesinden ibarettir. (Sayfa: 62 - 63)
KÖRTE (Les Arméniens en Anatolie)
Girit Hristiyanları
Bu, sözde ihtilal, siyasi bir kargaşalıktan başka bir şey değildir. Henüz çok geri ve gayri medeni olan bir halka verilen aşırı hürriyet ve sınırsız mali kolaylıkların tabii bir meyvesi olan kargaşalık silahlı ayaklanma ve cinayet mahiyetini almıştır. Müslüman idaresine isyan etmek mevzubahis olmadığı gibi, kargaşalıkları tahrik edenler de Türkler değildir. Ev ve malları alınan Türkler hıristiyan köylerini basmakla sadece mukabele-i bilmisil yapmaktadırlar. Girit'in kendi eliyle başına açtığı bela ölçüsüz ve tefessüh etmiş parlamentarismi ile hudutsuz hürriyetinin bir neticesinden başka bir şey
değildir. «Babıali'nin tahakkümü altında inlediği» söylenen ve talihsizliklerine (!) bütün hassas insanların gözyaşı döktüğü bu Kandiye yeryüzünde mevcut ülkelerin en hür olanıdır ve ahlak ve saadetçe de en mükemmeli olabilirdi. Sağlam ve dört başı mamur bir inkişafa nail milletlerin hiç biri Girit'inkinden daha radikal bir Anayasaya malik değildir.
(Sayfa: 76)
Bugünkü Rumlar
Kral Otton adı kötüye çıkmış ve haydutluktan maznun adamları maiyetinde bulundurmaktan utanmıyor. Birkaç seneden beri çok itibarda olan Grivas'lar kuzeyde cesur ve sadık adamlardan müteşekkil yüzlerce çeteye kumanda etmektedirler. (...) Sarayda, birçok kere oyunda hile yaparken yakalanmış yüksek rütbeli bir subay gösterdiler bana. Ama adaleti satan hakimleri, kendilerini ve vicdanlarını satan devlet adamlarını, haydutlara kumanda etmiş olan yüksek rütbeli kraliyet subaylarını gösteren olmadı. Yapılacak daha pek çok şey var. Rumlar nazarında zenginleşmek için bütün vasıtalar meşrudur. Hırsızlık, eskiden Isparta'da olduğu gibi, yakalanmadıkça mübahtır. Ancak yakalanacak kadar beceriksiz olanlara, biraz da beceriksizlikleri yüzünden ceza verilmektedir.
... İşte Rumların siyasi sebeplerle kendi soydaşlarına yaptıkları işkencelerin sadece küçük bir örneği:
«Göğüs üstüne muazzam taşlar koymak, kaynar su ile yıkamak, yağlayıp kırbaçlamak, koltuk-
altına sıcak yumurtalar koymak, tuzlu yemekler yedirip su vermemek ve böylece susuzluktan öldürmek, günlerce uykusuz bırakmak, burnuna sirke koymak, tırnakların altına iğne sokmak, şakakları mengene ile sıkmak, ve nihayet karılarının külotu içine kedi koymak.» (...)
Ağrıboz adasında birkaç Türk ailesi kalmıştı. Şimdi onlar da gitmişlerdir sanırım. Rumlar Türklere, Yahudilere gösterdikleri müsamahadan daha fazlasını göstermiyorlardı. Tabii buna da müsamaha denirse! Ben hayatımda Rum müsamahası kadar müsamahadan uzak bir şey görmedim.
Buradaki Türklerin, Türkiye'deki Rumların Türklere karşı ileri sürebileceklerinden yüz misli fazla şikayete hakları vardır. Türkler hiçbir zaman Rum kiliselerine, Rumların Ağrıboz adasındaki camilere reva gördükleri muameleyi yapmadılar. (Sayfa : 110)
Ed. ABOUD (Grèce Contemporaine)
Müsamahakar Bir Millet
Eğer Türkler hakimiyetleri altına aldıkları milletlere, hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyeti kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin bir itirazı olamazdı, bugün ne Ermeni meselesi ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar. Kur'an-ı Kerîm'e uyarak, Büyük Friedriech'in meşhur sözünü söylemesinden asırlarca önce, «Herkesin kendi usulünce ibadet etmesi»ne müsaade ettiler. Böylece Hristiyan Avrupa'nın bizzat hıristiyan kanı döktüğü ve
inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde Osmanlı İmparatorluğu engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının mevcut olmadığı yegane memleket oldu. Hristiyanlar tarafından her yerden kovulan, tard ve takip edilen Yahudilerin melce bulabildiği tek memleket de barbar (!) Türkiye olmuştur. Bunlar da gösteriyor ki manevi bakımdan İslam ülkeleri Hristiyan ülkelerinden çok daha iyi yaşama şartları bahşetmiştir. (Sayfa: 143)
İnançları yüzünden takibe maruz kalanların tarih boyunca hep Osmanlı İmparatorluğunda melce bulabildiklerini görüyoruz. Kendisine iltica eden İsveç Kıralı XII. Şarl'ı şahane bir şekilde ağırladıktan başka, kendisinden 500.000 kuruş talep ettiğinde de Padişah 3. Ahmed, 200.000 kuruş fazlasıyla vermekte tereddüt etmedi. Bunun gibi sayısız alicenaplık misalleri mevcuttur. Türkiye'yi kendilerine yeni bir vatan yapmış olan Polonyalı, Macar, Alman ve İtalyan hürriyetperverlerinin sayısı hesap edilemeyecek kadar çoktur. Yalnız bir kaç misal vermekle yetinelim :
Mustafa Celâleddin Paşa (Bernasky), Fırka kumandanı Nihad Paşa (Belinsky) , Şair Sadık Paşa (Tschaikovsky) ve oğlu, Padişah'ın yaveri Muzaffer Paşa Polonyalı idiler. Londra sefiri Rüstem Paşa (Comte Marini), Guatelli Paşa v.s. İtalyandılar. Andrassi, Beni, Kossuth, Mahmud Paşa (Freund) da Macardılar. Bütün bu iltica eden insanlara Türk İmparatorluğu hem çok iyi bir misafirperverlik göstermiş, hem de daha çok kalmak istedikleri takdirde mühim mevkiler bahşederek Türkiye'yi öz vatanları haline getirmek alicenaplığını esir-
gememiştir. Avusturya ve Rusya gibi yabancı devletler bu ihtilalcilerin iadesini talep ettikleri zaman Türk Hükümeti daima «Hayır, bunlar misafirlerimizdir, iade edemeyiz» cevabını verecek kadar cesur olmuştur.
Aynı müsamahayı Türkler, İmparatorluğun hıristiyan ahalisine karşı da göstermişlerdir ve hala da göstermektedirler. Rellwald ve Beck bile Türklerin, «dine müteallik meselelerde son derece müsamahakar olduklarını», itiraf etmektedirler. About da (yukarıda bahsi geçen eserinin 273. sayfasında) şöyle demektedir: «Türkler yeryüzünün en müsamahakar milletlerinden biridir.» Yine aynı yazar. Türk idaresi altında bulunan Kıbrıs adasında 75.000 hıristiyan nüfusun 1700 papası mevcut bulunduğunu ve papazların vergiden muaf olduğunu yazmaktadır. Ayrıca, Yanya'da bulunan vaziyeti şüpheli bir kadınlar manastırından bahsetmekte ve Valinin adı kötüye çıkmış bu manastırı kapatmak istediği halde, Rum papazlarının şiddetle karşı koymaları üzerine sulh ve sükunu bozmamak için bu kararından vazgeçtiğini yazmaktadır. Bunları bir yana bıraksak da Türklerin müsamahasının hudutsuz olduğu muhakkaktır. O kadar ki, Türkiye'de Cizvitlere, Protestan misyonerlerine ve her türlü dini cemiyetin şüpheli ve karışık faaliyetlerine de müsaade edilmektedir. Türkler Hristiyanlara ayinlerde bando temin etmekte, herhangi bir tecavüze karşı koruyucu tedbirler almakta, Kudüs'teki Hz. İsa Kilisesinde asayişi tesis ederek hıristiyanların birbirlerini öldürmelerini önlemektedirler. Rum kahvelerinde «Basilev»lerin portrelerinin asılmasına, ve istiklal savaşlarına ait açıklamalı tablolar teşhir et-
melerine müsaade etmektedirler. Hatta Türk - Yunan harbi başladığı sıralarda Türk sınırlan içinde Türklerin mağlubiyeti için dua edilmesine, Yunan ordusuna gönüllü toplamak için beyannameler dağıtmalarına ve Rum gönüllüleri ile dolu gemilerin Pire'ye gitmek üzere Boğazlardan geçmelerine bile müsaade etmişlerdir. General Grumckow Türk askerlerinin Rum esirlerine karşı «çok merhametli hareket ettiklerini» söylemektedir. Rumlar da tam aksini yapmışlardır. Eğer Padişah bazen hıristiyan nifak yuvalarına müdahale ederek entrikacıları dağıtıyorsa bu adaletin icrasından başka bir şey değildir. Mesela Köprülü'nün, 1657 yılında Eflak Voyvodasına yazdığı ve ele geçmiş bulunan mektuplarında «İslamiyet sükut etmek üzeredir, Helenizm iktidarı alacak ve pek yakında bütün Avrupa memleketleri Rumların eline geçecektir.» diyen Patriği idam etmesi de tabii telakki edilmek icap eder.
Bu müsamahakarlığın en kötü neticelerinden biri de kapitülasyonların gitgide kökleşmesi olmuştur. Kapitülasyonlar yabancı devlet tebaasına, çocuklarına ve diplomatik masuniyeti olmamak icap 2den binlerce insanı vergiden muaf kılmakta ve konsoloslara da bir nevi kaçakçılık yapmak hakkı vermektedir. Birçok konsolosluk memurunun kapitülasyonların kendilerine bahşettiği hakkı insafsızca suiistimal ettiklerini şahsen müşahede ettim. Babıali için bu Kapitülasyonların her ne şekilde olursa olsun bitmesi temenniye şayandır.
Netice itibariyle Hellewald ve Beck, 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Şerifi ile ilan edilen Tanzimat'ın esasen örflerde mevcut bir kanunu tedvin etmekten ibaret olduğunu söylemekle hakikatı ifade
etmişlerdir. Bu mühim itiraf Avrupa Hristiyanlarından asırlarca önce insani bir idareye kavuşmuş olan Türkiye Hristiyanlarının esasen tatminkar olan bir yaşama tarzını elde etmek için sun'i bir reforma ihtiyaçları olmadığını açıkça göstermektedir. (Sayfa : 148 - 149)
**
*
Kudüs Kilisesinde bazı nazik hadiseler cereyan eder. Hacıların akın ettiği Noelde, Paşa, nizam, sükûnet ve sulhü idame etmek için bir hayli güçlük çeker. Bu maksatla maiyetinde 15.000 kişi vazifelendirilmiştir. Bunlar bizzat kilisede bulunmadıkları zaman da bütün günlerini kışlada, hadise çıkar çıkmaz harekete hazır bir vaziyette bekliy2rek geçirirler. Yazar, pek çok sayıda insanın ölmesi ve yaralanması ile son bulan meşhur bir savaştım bahsediyor ve bu savaşta Rum hacıların Katolik kiliselerini tahrip ettiklerini, muhteşem tabloları parçaladıklarını ve çok kıymetli tezyinatın mühim bir kısmını tamiri imkansız bir hale getirdiklerini belirtmektedir. Şarkta dini kin her türlü siyasi menfaate tekaddüm etmektedir. H1ristiyan mezhepleri arasında bu kin o kadar kuvvetli ve derindir ki bizzat mahallinde müşahede etmedikçe tasavvur etmeye bile imkan yoktur. Binaenaleyh bütün bu bölgenin Türk idaresi altında bulunması ve son sözün Türklere ait olması son derece isabetlidir. Bir takım yıkıcı ifratlarla muhakkak bir boğuşmayı önlemenin . yegane çaresinin bu olduğu bir vakıadır.
(Sayfa: 154)
Halkın Hususiyetleri
«Bütün sınıfların eşit olduğu duygusu, hikmet ve ahenk dolu sayısız ata sözlerinde ifadesini bulan mutlak itidal, bir nevi pederşahi sadelik, her türlü bayağılığı kendinden uzak tutan bir inziva ve melankoli mizacı Türk halkının en güzel hususiyetlerini teşkil eder.» Aynı yazar bize, kendi şahsi tecrübelerine dayanarak Türklerin şefkat ve merhametine Müslümanlar kadar hıristiyanların da mazhar olduğunu nakletmektedir. Beyoğlu yangınında Türkler alevlerin içine atılarak tutuşmuş kollarıyla hıristiyan çocuklarını kurtarmışlardır. Birkaç Müslüman da Avrupalı bir çocuğu kurtarmış olan bir adama hiç tereddüt etmeden 100 lira bahşiş vermişlerdir. Bazıları da sokaklarda kalan hıristiyan çocuklarını toplayıp ailelerine teslim etmişler, birçokları da yangından kurtulan yarı çıplak hıristiyanları evlerine almıştır. (Sayfa: 163)
*
**
Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde aynı itidal mevcuttur. İnsan Paşadan küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. O kadar ki, İstanbul'da bir halk tabakası bulunduğunun farkına bile varmaz. Görünüşe göre hükmetmek icap ederse, denilebilir ki İstanbul halkı yeryüzünün en medeni ve en dürüst halkıdır. İstanbul'un hiç bir semtinde, hatta en
kuytu sokaklarda bile, bir yabancıya tecavüz edildiği vaki değildir. Camileri ziyaret etmek, hatta bunu ibadet saatlerinde yapmak, bir Türkün bizim kiliselere yapabileceği ziyaretlerden çok daha emin şartlar içinde :mümkündür. Kalabalık içinde saygısız bir nazarla karşılaşmak şöyle dursun, mütecessis ve yadırgayan bakışlara bile hiç bir zaman rastlanmaz. İstanbul'da sokak kavgalarına,, maksatsız dolaşan serserilere, dedikoducu kadınlara, herhangi bir fuhuş belirtisine, hasılı yüz kızartacak hiç bir harekete rastlamak mümkün değildir. Çarşıda da camidekine benzer bir sükunet hüküm sürmektedir. Her tarafta mümkün olduğu kadar az konuşulmakta ve sakin hareket edilmektedir. Şarkı söylemek, gürültülü kahkahalar ve avamî çığlıklar atmak, lüzumsuz izdihamlar yaratmak gibi şeylere hiç rastlanmaz. Bütün yüzler, eller ve ayaklar tertemizdir. Yırtık elbiselere nadiren rastlanır. Ama kirli olanlarına hemen hiç rastlanmaz. Hiç bir taraf ta haylaz ve dilenci güruhuna tesadüf edilmez. Her tarafta muhtelif içtimai sınıfların birbirlerine karşılıklı saygı duydukları müşahede edilir. (Sayfa: 165)
*
**
1595 yılında Gran'ın alınmasından sonra Avusturya askerlerinin yaptıkları ilk işin Türklerin temiz tutmak için büyük gayretler sarf ettikleri şatoyu kirletmek ve eski eserlerle sanat hazinelerini imha etmek olduğunu nakleden «Ephemerides Expeditionis Adversus Turcas»da da görüldüğü gibi Türklerin temizlik ve zarafet duyguları bakımından Batılılara üstünlüğü bu güne münhasır bir hadise değildir. (Sayfa : 170)
A. Vasallo çok haklı olarak Kur'an-ı Kerimi bir barbarlık şaheseri telakki eden muhakkak yanılmış olur demektedir. Kur'an-ı Kerim beşeri kemal ve ideale en çok yaklaşan yüksek ahlaki değeri haiz kanunnamelerden biridir. Hz. Muhammed, Solon ve Hz. Musa'dan çok daha büyük ve nafiz bir şeriat vâzııdır. Avrupalılar ahlaki ve dini peşin hükümlere kapılmasalar Kur'an-ı Kerimin ameli hayatla sıhhatli bir felsefenin mükemmel bir imtizacını teşkil ettiğini, O'nun metafizik ve mücerret bir fazileti değil, beşeri hayata tam manası ile intibak ettirilebilecek bir fazileti talim eden bir kitap olduğunu teslime mecbur olurlardı. Eğer bütün insanlar Kur'an ahkamına tam manasıyla riayet ederek yaşasalardı, bütün örf ve adetlerin ahenkli bir şekilde muvazenelendirildiği altın çağın geri geldiğini görürdük. (Sayfa : 173)
*
**
Türk halkında Avrupa'da çok yayılan müstehcen ve açık saçık neşriyata karşı bariz bir tiksinme müşahede edilmektedir. Bunu Papalığın İstanbul temsilcisi olan rahip Bonett'nin «Vocedella Verita»daki şehadetinden öğreniyoruz:
«Müstehcen neşriyatın Türkiye'ye sokulmasının yasak olduğu doğrudur. Bu husustaki sansür son derece sert ve sıkıdır. Bazı tiyatro müdürleri sahnede açık saçık şeyler göstermeye yeltendikleri takdirde önlenmesi için zabıtayı haberdar etmek kafidir. Mesela bir piyeste şüpheli hareketleri olan bir papaz temsil ediliyordu. Talebim üzerine menedildi. Türkiye'de müstehcen neşriyata rastlamak imkansızdır.» (Sayfa : 174)
Türklerin aşırı müsamahakarlıklarının sonucu şu oluyor ki, insan müezzin sesi işitmese hıristiyan olmayan bir memlekette bulunduğuna inanamaz. Zira Müslümanlar alenen ibadet etmezler. (Sayfa : 175) (D. AMICIS)
Halkın Temizliği
Dernburg, bir köylüden bahsederken anlatıyor:
«Ömer'in görünüşü muhakkak ki Brasig'in sempatisini uyandırırdı. Elbisesi son derece temizdi. Başında beyaz kumaştan bir sarık, üstünde beyaz ve kısa bir ceket ve açık renk bir pantolonla gezen insanlar gördüm. Anadolu halkı kadar temizliğe düşkün bir halka hiç bir zaman rastlamadım. Bunu fark etmek için onu hamamda görmek kafidir. Elbisesi yamalı bir adam çıkagelir hamama, bir de soyununca bakarsınız ki iç çamaşırları şaşılacak kadar beyaz ve tertemizdir. Avrupa da durum ekseriya tersinedir. Hamama gitmek ve yıkanmak İslâmiyet'in temellerinden biridir ve hiç de kötü bir temel değildir. Halktan bir adam bu şekilde kendi vücuduna hürmet etmesini öğrenir. Bu, boş gururla alakası olmayan bir hürmettir.» (Sayfa : 183)
Osmanlı Azameti
Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmış olan Hammer-Purgstall, Kanuniden bahsederek heyecanlı bir ifade ile şöyle yazıyor:
«Büyük Hükümdarın adına layık olduğuna şüphe yoktur. O, bu adı Constantin'den daha haklı bir
şekilde ihraz etmiştir. Osmanlı padişahları arasında Kanuni, Fetheden, Kudretli, Muhteşem, Büyük v.s. lakaplarına mazhar ve layık tek padişah olan Süleyman Osmanlı İmparatorluğunu kudret, azamet ve ihtişamının zirvesine eriştirmiştir.»
Başka bir yerde de «Hz. Süleyman'dan hem daha büyük hem daha hakim, ama aynı zamanda çok daha kudretli» diye yazmaktadır. Yazar devam ediyor:
«Süleyman'ın eserlerini tam olarak anlatabilmek için, mesela büyük Jüstinyen'in eserlerini anlatmak için altı cilt yazmış olan Procope'unkine benzer büyük bir kitap yazmak gerekirdi. Gerçekten Süleyman'ın İstanbul'da ve daha sonra Eyaletlerde inşa ettirdiği camileri, su kemerleri, köprüleri, kaleleri ve nihayet Mekke ve Medine'de meydana getirdiği muazzam dini tesisleri lâyıkı veçhile anlatabilmek ancak böyle bir kitapla mümkün olur.»
Mimar Sinan'ın eseri olan Edirne deki Selimiye Camii de bu efsanevi ihtişam ve azamet devrinde inşa edilmiştir. İmparatorluğun merkezinden çok uzaklarda bulunan Macaristan'da vezir Sokullu Mustafa Paşaya «Budin'i güzelleştiren» ünvanını kazandıran ve «Budin'in medarı iftiharı» addedilen meşhur ve muhteşem Budepeşte hamamları da yine bu devirde yapılmıştır. (Sayfa: 191)
*
**
Üçüncü Ahmet devrinde Modern bir devletin iftihar edebileceği kültürel bir gelişme kaydedilmiş ve İmparatorluğun her tarafında su kemerleri, bentler, kanallar, yollar, şantiyeler, kaleler, hamamlar, mektep, cami ve kütüphaneler gibi sayısız eserlerin
meydana getirildiği müşahede edilmiştir. Binaenaleyh Evliya Çelebi'nin 17. asır sonunda yalnız Ankara şehrinde 170 çeşme, 3.000 kuyu, 76 cami ve en büyüğü, tarikata mensup 3.000 dervişi barındıran Hacı Bayram olmak üzere 15 kadar Zaviye tesbit etmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Yine Ankara'da, Evliya Çelebiye göre 200 hamam 70 bahçeli saray, 6660 ev, Kur'anı ezbere bilen 2000 kadar kız ve erkek çocuk ve ayrıca şerh ve tefsir edebilecek 1000 kadar genç mevcuttur. 3. Ahmet devrinde daha önceki Padişahların açmak istediği Süveyş kanalını açma projesi yeniden mevkii icraya konulmak istenmiş, fakat II. Selim'in Ruslar tarafından akamete uğratılan Don ve Volga arasındaki kanalı açma teşebbüsü gibi maalesef akamete uğramıştır. Aynı şekilde Padişah II . Mustafa'nın ancak kısmen gerçekleştirilebilen İznik gölünü Karadeniz'e bir kanalla bağlamak hususundaki projesi de başarısızlığa uğramıştı. Yalnız Köprülünün açmaya teşebbüs ettiği kanallar açıla bilmiştir. (Sayfa: 193)
*
**
Hammer lale saksılarının, lalelerin çeşitli renklerini aksettiren lambalar gibi yandığını ve bu lambaların da ikinci bir lale tabakası teşkil edecek şekilde başka lambalarla aydınlatıldığını yazıyor. Laleyi Türkiye'den Avrupa'ya götüren Hollanda elçisi Busbecq'dır. Avrupa modern askeri müziğini, savaş usulünü ve maden ocağı işletme usullerini de Türkiye'den almıştır. (Sayfa: 198)
Türk Kadınları
Türk kadınına umumiyetle bir şövalye kibarlı-
ğı ile hürmet edilir. Hiç kimse bir kadına el kaldırmaya kalkışmaz. Hiçbir asker, isyan ve kargaşalık zamanında da olsa, en şamatacı ve gürültücü kadına bile elini dokundurmaz. Koca, karısına karşı son derece nazik bir dost gibi davranır. Hele anaya karşı saygı sonsuzdur. (Sayfa: 210)
*
**
Evet, hakikaten Türk kadınları hürdür. Bu,. gözle görülür apaçık bir hakikattir. Türk kadınlarının «köle» olduğunu söyleyen alay edilmeyi resmen hak etmiştir. (Sayfa : 212)
(De Amicis)
*
**
En çok dikkatime çarpan şey Türk kadınının şahsiyetli, hür davranışlı ve son derece modern bir kıyafette oluşudur. Ferace, zamanımızda daha güzel ve zarif bir şekil almıştır. Sarı potin ve terlikler, yerini Avrupalı hanımların kullandığı şık ayakkabılara terk etmiştir. Doğu ve Batı arasındaki münasebetlerin sıklaşması Türkiye'deki yabancı nefretini çok azaltmıştır. Bugün hıristiyan kadınla evli mevki sahibi adamlar da mevcuttur. Nitekim sarıklı büyük alimlerin de davetli bulunduğu bir Maarif Nazırının evinde sofra hizmetimizi bizzat ifa eden evin hanımı Hristiyandı. Türk müzesini kuran ve idare eden yüksek ilim sahibi zatın karısı da hıristiyan bir Fransızdır. Şimdiki hariciye Nazırının karısı hıristiyan olduğu gibi, Almanya'ya fevkalade elçi olarak gönderilmiş olan müteveffa Meraşalın karısı da Viyanalı idi. (Sayfa : 213)
Mimari ve Camiler
İstanbul'un büyük caddelerinden birinden geçiyoruz, gözün idrak gücünü aşan bir azamet ve ihtişam karşısındayız. Yol bizi camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, mermer ve lacivert taşından yapılmış çeşmelere, altın ve arabesk yazılarla süslü Padişah türbelerine, bahçelerin yaldızlı kapılarıyla duvarlarından yükselerek havayı güzel kokularla dolduran muhteşem bir yeşilliğin gölgesinde, selviden yapılmış çatılar altında uzanan mozaik kaplı duvarlara götürüyor. İmparatorluğun merkezinde bulunduğumuzu böylece anlıyor ve ihtişamına, azametine hayran olmaktan kendimizi alamıyoruz. Her taraf mimari şaheserleri, şu şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha neş'e veren serinlikteki gölgelerle dolu. Buradan Padişahların kendi adlarına yaptırdıkları ve inşaatındaki azametin insanın başını döndürdüğü camilere varılıyor. Bunların her biri camiin muhteşem kubbesi yanında hemen hemen silikleşen mektep, medrese, hastahane, kütüphane, dükkan, ve hamamlardan mürekkep kendi başına küçük bir şehir teşkil etmektedir. İlk bakışta çok sade görünen mimari öyle bir girift teferruata maliktir ki insan hangisine bakacağını şaşırır. Burada kalayla kaplı kubbeler, birbirinin üstünde yükselen garip şekilli çatılara, boşluğa doğru uzanmış galerilere, sütunlar üstünde uzanan geniş hollere, küçük basamaklar üstünde yükselen pencerelere, çiçekli kemerlere, inanılmaz derecede güzel küçük sarkıtlı şerefelerle çerçevelenmiş oluklu sütunlarıyla minarelere, danteleden yapılmış gibi duran çeşmelere ve muhteşem ka-
pılara, altınla işlenmiş ve binlerce renkle pırıldıyan duvarlara rastlanır. Bütün bunlar son derece zarif ve güzel şekilde yaldızlanmış ve oyulmuştur. Etraf da bir anda binlerce kuşun havalandığı, çınar, selvi ve söğüt ağaçlarıyla çevrilmiştir. Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize, başka bir duygu ve düşünce dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir ifadesi gibi görünen, bize yabancı ve karşı bir ırkın, bize düşman bir imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir Allah'ın önünde ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilan eden bu abideler bu eserler insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ederler. (Sayfa : 149)
*
**
Son derece sade, her yanı göz kamaştıracak kadar beyaz ve her tarafa aynı derece ve tatlılıkla ışık veren sayısız pencerelerle aydınlatılan bu kubbeler altında göz her yanı ve her şeyi bir anda görebilmekte ve kendini derin bir düşünce ile birlikte bayılırcasına tatlı bir sükunete, kış seması altında uzanan, karla kaplı bir vadinin verebileceğine eş bir sükunete kaptırır gider ... Burada zihni bu derunî huzurdan uzaklaştıracak bir şey mevcut değildir. Zihin mekan ve kubbeden dosdoğru Allah'a ulaşır. Korku veya hüzün uyandırabilecek bir şeye de rastlanmaz. Burada ne esrar, ne hayal ne de loşluğunda insanın ruhunu karartan, karışık semavi mertebelerine göre sıralanmış aziz resimlerinin yerleştirildiği karanlık köşeler de mevcut değildir. Burada yalnızca apaçık, pırıl pırıl ve ürpertici, saf bir fikir halinde tek
olan, müteal olan Allah vardır. (...) Zihni nurlandıran ve tek bir düşünce etrafında yoğunlaştıran bir azamet ve sadelik İstanbul'un bütün büyük camilerinde aynı şekilde mevcuttur. Kubbesi içine 4 cami yerleşebilecek kadar büyük, dört mermer sütunun üzerine istinat eden, ve çok büyük olmasına rağmen zarafet ve inceliğinden hiç bir şey kaybetmeyen Sultan Ahmet Camii de böyledir ... Fatih Camii daha zarif ve muhteşem bir Ayasofya gibidir. Beyazıt Camii tezyinat bakımındar1 mükemmeli, Nuruosmaniye Camii de mermerleri en zengin olanıdır. İstanbul'un, minareleri en zarif olan camii Şehzade Camiidir. Aksaray Camii de Türk Rönesansının en güzel örneğidir. En sade olanı III. Selim Camii, en garibi Muhammed Camii, en süslü olanı da Valide Sultan Camiidir. (Sayfa : 196)
DE AMICIS (Constantinople)
OBSERVATİONS DE DİVERS AUTEURS SUR LES TURCS (La Crise de l'Orient) adlı eserden alınmıştır.
Paris, 1907
«Kendi dar çevremizden kurtulup dünyanın başka bölgelerine bakalım. Türk Hükümdarı 20 ayrı dine mensup halkı sulh ve sükûn içinde idare ediyor. 200.000 Rum İstanbul'da emniyet içinde yaşıyor. Türk Vakayinamelerinde bu çeşitli din mensuplarının tevessül ettikleri herhangi bir isyana tesadüf edilmiyor. İsrail'e, İran'a, Türkistan'a gidin, oralarda da aynı sükunet ve müsamahaya rastlayacaksınız.» (Sayfa : 44)
VOLTAIRE (Traité sur la Tolérance)
*
**
«Türklerde yalancılık, cinayet ve hilekarlık yoktur. Hak yoldan ayrılanları yakmazlar. Padişahlarına tahtta kaldıkları müddetçe itaat ettikleri gibi Allah'a da hiç bir engizisyona ihtiyaç olmadan mü'min ve mutidirler.»
LORD BYRON (Child Harold)
*
**
«II. Mehmet (Fatih), Bizans İmparatorlarının tahtına yerleşirken, İslam'ın hüküm sürdüğü her yeri ateşe vermek üzere bütün Avrupa'nın toptan kıyam ettiğini unutarak, mağluplara misilleme yapmak şöyle dursun, Batıda hıristiyanların taassupta
kanlı boğuşma ve tenkillere varacak kadar ileri gittikleri bir devirde onları şaşırtacak bir müsamaha örneği yaratmıştır.»
VALMY
*
**
«Milletlerin birbirlerine saygı ve şefkat göstermelerinin en büyük kaidesi olan dini müsamahayı, Müslümanlardan öğrenmiş olmak, hıristiyanlar için çok elem vericidir.»
L'ABBE MICHON (Voyage Religieux en Orient
*
**
«Dini müsamaha Türkiye'nin teşkilat ve bünyesinde temel unsurlardan biridir. Osmanlı İdaresi hududları içinde hıristiyanlığın varlığına ve medeniyet ve terakkiye mani olmamaktadır.»
B. C. COLLAS (La Turquie en 1864)
*
**
«Katoliklik, papazları, misyonerleri ve rahibeleriyle İstanbul'daki kadar hiç bir yerde serbest ve himayeye mazhar olmamıştır.»
TURINAZ (Eveques de Nancy et de Toul)
*
**
«Hz. Muhammed ümmetine, en büyük zaferlerin bile doyuramadığı bir hunharlık ve zulüm ruhu mu aşılamıştır? Asla! Hiç bir din bu kadar sür'atle ve göz kamaştırıcı muzafferiyetler kazanamamışsa bu, İslâmiyet'in diğer bütün dinlerden daha müsamahakar ve alicenap olmasındandır.»
PİERRE LAFFİTE. (Les grands
types de l'humanité)
«16. Asırda hıristiyanlar din adına birbirini boğazlar ve İspanya'da engizisyon zulümleri icra edilirken Müslümanlar fethettikleri memleketlerdeki hıristiyan halkı, dinlerinde serbest bırakmakla da kalmıyor, cemaatların dini silsile-i meratibini de idari bir teşkilat olarak tanıyorlardı.»
A. CAHMET (La Question d'Orient)
*
**
«Bir Müslüman'ın en iyi tarafı siyasetteki müsamahakarlığıdır. »
Dr. PERRON L'İslamisme)
*
**
«III. Abdurrahman müsamahakarlığı bakımından çağımızın hükümdarlarına benzer. Halefi I. El-Hakim, hangi millete mensup olursa olsun bütün alimleri himaye etmiştir. Filozofları, bu himaye sayesinde, yobazlar önünde, onlara karşı koyan dersler verebilmişlerdir.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Müslümanların taassupu hakkında düşünülenlerin hilafına Ìstanbul'daki kadar geniş müsamahaya hiçbir yerde rastlanmaz. Orada her din ve mezhebin kendi mabedi vardır. Türkler diğer dinlere karşı kin duymazlar. Onlar yalnız putperestlerle dinsizleri küçümserler.»
DOZY (Les Musulmans d'Espagne)
*
**
«Alicenaplığı hepimizce bilinen Fatih'in İstanbul'u almasından yarım asır kadar sonra Bourbon
başkumandanının çeteleri Roma'ya hücum ederek ele geçirmişlerdi.»
«Bu barbarlar esirlerin tırnaklarını sökmüş, ağızlarına erimiş kurşun dökmüşlerdir. Sımsıkı bağlı baba ve kocaların önünde kadınları katletmişler, bütün mabetlere tecavüz etmişlerdir. Bu hayvanca vahşet bir iki gün değil hiç kesilmeden aylarca sürmüştür.»
JACQUES BONAPARTE
*
**
«Muzaffer olarak girdikleri Kudüs'te ilk haçlıların işledikleri cinayeti eri düşündükçe içim bunalıyor ve kalbim isyan ediyor.»
«Bizim Fransızların Antakya surları dibinde Hristiyan olmayanların korkunç gülleler haline getirdikleri başları düşünmeye tahammül edemiyor ve Hristiyanların mağlup Arapları vaftiz edilmek yahut başları kesilmek gibi korkunç bir tercih karşısında bıraktıklarını eski şiirlerde okudukça, itiraf edeyim, iliklerime kadar ürperiyorum.»
LEON GAUTİER (La Chevalerie)
*
**
«Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve adetlerine saygı göstermişlerdir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir talih eseri olmuştur. Zira aksi takdirde Bugün Romen milleti diye bir millet olmayacaktı. »
POPESCU CIOCANEL
(Revue du Monde Musulman) Dec. 1906
Babıali'nin, idaresi altında yaşayan bütün din ve mezheplere eşit muamele yapması Rumları çok kızdırıyor. Onlar hiç bir zaman dini müsamahadan ayrılmamış olan Türk Hükümetinin Rumlar lehinde bir taassup göstererek diğer mezheplere karşı müsamahasız olmasını isterlerdi.»
A. de La JONQUİERES
(Histoire de L'Empire Ottoman)
*
**
«İstanbul'un 1204 te Fransızlarla Venedikliler tarafından işgali sırasında müttefik işgal kuvvetleri, Fatih Sultan Mehmet'in emrindeki Müslümanlardan 'çok daha zalim ve gaddarca hareket etmişlerdir. Zamanın yazarları bu korkunç gerçekleri gözleriyle görüp bize nakletmiş olmasalardı, Katolik milletlerin bu kadar alçaklık yapabileceğine asla inanamazdık ... Binaenaleyh muharip ve göçebe Müslümanlar en vahşice cinayetleri bile şefkat ve adalet sahibi bir Allah'a inandıklarını söyleyen hıristiyanlardan öğrenmişlerdir.»
P. de TCHIHATCHEFF (le Bosphore et Constantinople)
*
**
«Hz. Ömer Kudüs'e girdiği zaman orada yaşayan Hristiyanlara hiç dokunmadı. Hz. İsa kilisesinin yanında dinlenirken, namaz vakti gelince hz. Ömer, şehrin mutlak hakimi olmasına rağmen Patrik Elias'tan içeri girip ibadet etmek için müsaade istemiş ve namazını orada kılmıştır.»
MICHAUD (Histoire des Croisades)
*
**
«Türk sessiz, sakin ve ciddidir. Büyük bir sağ-
duyu sahibi ve iyi bir müşahittir. Ama iş hayatında hilekâr ve girdili-çıktılı değildir. Ticarette muvaffak -olamamasının sebebi budur.»
CH. De CHERZER (Smyrne)
*
**
«Türk, evinde çalışkan fakat ağırdır. Ama bu ağırlığı bazı Almanlardaki gibi hantallıktan ileri gelmez, ruhi kudret ve sükununun, kendine duyduğu derin bir güvenin ifadesidir.»
CESAR VİMERCATİ (Constantinople 1854)
«Auguste Comte Türklerin tekamüle istidatları olduğuna inanmakta ve «Batı medeniyetini imtisas etmekte gösterdikleri kabiliyetten» hayranlıkla bahsetmektedir. Ona göre Türkler Rumlardan daha çok terakki kabiliyetine haizdirler. «Organik çağa geçmeye Türklerin yardımı dokunacaktır.» demiştir.»
Politique Positive
(Tome 111 p. 362 ve IV p. 505-521)
*
**
«Mağrur ve mütekebbir Avrupa kendinde, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının ilk celsesinde Türkiye'nin halk tabakasına mensup insanların gösterdiği anlayış ve hikmete benzer tek örnek gösterebilir mi? Asırlardan beri mutlakıyet idaresine alışmış olan Türk milletinin meşrutiyet sistemine teferruatına varıncaya kadar alışıp intibak' etmesi için bir kaç gün kafi geldi. Bu mecliste siyasi hürriyet ve muhtariyet gibi mevzular üzerinde konuşan, Devlet Reisi ve hükümet hakkında, en ileri parlamenter rejime sahip memleketlerde bile tahammül edilmeyecek
fikirleri ileri sürmeye cesaret eden adamlara rastlanıyor. Ve bu adamlar her şeye rağmen, son derece iddiasız ve şaşılacak kadar sade görünüşlü, bildiğimiz Türklerdir."
VAMBERY (La Turquie est-elle susceptible de réformes)
*
**
«Düyûn-ı Umumiye'deki personelimizden bahsediyorum. Zira mevcudunun büyük bir kısmı (5632 memurun 4992 si) Müslüman olan bu personelin çalışması göstermiştir ki, iyi usullerle yetiştirildiği ve istikbali garanti altına alındığı zaman Müslümanlar da, mevkiinin üzerine istinad ettirdiği adalet ruhu sayesinde iyi ve namuslu bir idare kurup yürütmekte mükemmelen muvaffak oluyorlar.»
Commandant BERGER (Osmanlı Düyun-ı Umumiye Reisi 1906 Ağ. Nutku)
*
«Devlet fikri Türkün içine işlemiştir. Onda, siyasi fazilet diye adlandırabileceğimiz bir fazilet vardır.»
G. VALBERT (La Revue des deux Mondes 1877)
*
**
«Türkiye'ye çok kötülükler yapmış olan iki başbakan, Thiers ve Bismark, aşağı yukarı aynı zamanda şunu söylüyorlardı:
«Halen şarkta birbirleriyle savaşan milletler arasında Türk ırkı en güçlü ve en sağlam karakter sahibi olanı ve en az nefret edilenidir.»
«Osmanlı hükümetine en şiddetli hücumlarda bu-
lunmuş olan Clemenceau ve Jaurés gibi günümüz devlet adamları da İnsanın sahibi olabileceği en yüksek faziletlerin büyük çoğunluğunun Türklerde mevcut bulunduğunu kabul etmekte tereddüt etmemektedirler.»
A. Rıza (La Crise de L'Orient)
*
**
«Haklarında kötü bir şey söylemek niyetinde kat'iyyen değilim. Zira onları (Türkleri) insani münasebetlerde samimi ve namuslu buldum.
Birbirlerine karşı dürüst ve müşfiktirler. Yemek yerken, kaç kere, yanlarından geçen bir fakiri sofraya çağırıp doyurduklarını gördüm. Biz bunu yapmazdık.»
BERTRANOON DE LA Broquiere (Voyage Parmi les Nations Paiennes) 1433
*
**
«Doğuştan Türk olanlar umumiyetle iyi huyludurlar, fazileti sever, kötülükten hoşlanmaz ve şeriatlarına sıkı sıkıya riayet ederler. Komşularını sever, muhtaç ve mustar durumda yardımına koşar, gayri meşru kazançtan ve tefecilikten nefret eder, fuhuşa da asla tevessül etmezler.»
GUER (Moeurs et Usages des Turcs)
*
**
«Türkler, insan olarak, millet olarak şarkın en üstün ve şerefli ırkıdır. Çok asil ve necip karakterlidirler. Cesaretleri sonsuzdur. Dini, ailevi ve beşeri faziletleri bütün tarafsız insanlara takdir ve hayranlık ilham edecek çaptadır.»
LAMARTINE
(Solution de la Question d'Orient)
«İstanbul'da, Türkler umumiyetle zeki, namuslu, dürüst ve ilimlerle san'atlara istidatlıdırlar. Normal halinde ne kadar sakin ise, tahrik edilip kızdırıldığı zaman da o nispette hiddetlidir. Kötülükler Türkiye'de siyasi müesseselerden neş'et etmektedir. Avrupalılarla temas bazı adetlerin değişmesini, bazı yerlerin güzelleşmesini temin eder görünmekle beraber ekseriya tereddiye sebeb olmaktadır. (...)
İstanbul halkı içinde dürüstlüğü ile en çok tanınan Türklerdir... Türk, kendisine itimat edeni asla aldatmaz; sözüne sadakati dini bir vecibe telakki eder. Hiç bir zaman kötü ve bayağı. metotları kullanmaya tenezzül etmez.»
César VİMERCATI (Constantinople)
*
**
«Türk soyundan gelenler, Avrupalılarla ne kadar az temas etmişlerse o kadar mükemmel ve bozulmadan kalmışlardır.»
EDMOND DUTEMPLE (En Turquie d'Asie)
*
**
«Hakiki Osmanlı asil tabiatlı ve vatanperverdir. Batılı maliyecilerin usulleri yayılmadan önce sözüne güvenilir bir adamdı. Sözü, taahhüd demekti ve bu taahhüd tam bir garanti mahiyetinde idi. Halen de itidalli, ihtiyatlı, vakur ve cesurdur.»
BOSWORTH - SMITH (Citation J. Baker)
«Bütün bu çeşitli halklar arasında, en namuslu ve münasebete girmekte tereddüt edilmeyecek olan yalnız Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kal-
mamış olan bir köye gitmek talihine mazhar olursanız, hakiki misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görür ve anlarsınız.»
WİLLİAM MARTIN (Cenevre Coğrafya Cemiyeti Temsilcisi)
*
**
«Türk Beyleri, Saray adamları, hademeleri hiç bir millette rastlanmayacak derecede nezaket ve terbiye sahibi olarak yetiştirilirler.
Türkler, bir çok Avrupalı yazarın da fark etmiş olduğu gibi, aralarında nezaketin en ince kaidelerine riayet ederler.»
ABBE TODERİNİ
(De la Littérature des Turcs) 1789
*
**
«Kadınların tesiri olmadan bir cemiyetin adab-ı muaşeret bakımından inkişaf edemeyeceği ileri sürülmekle beraber, kadın cinsini sosyal münasebetlerin dışında tutan Türkler yeryüzünün en nazik milletlerinden biridir. (...)
Bir menfaat elde etmek yahut göze girmek için asla dalkavukluk etmezler. Hürmetkar, cesur, ciddi ve sadedirler. Kimseye hakaret etmek istemezler. Az ve öz konuşurlar. O kadar dürüst ve namusludurlar ki, başka türlü olunabileceğini düşünemediklerinden ve herkesi kendileri gibi sandıklarından daima aldatılırlar. (...)
Türklerde sonsuz bir iyilik, şefkat ve sadelik hazinesi, güzel olan her şeye karşı köklü bir saygı ve zayıfa karşı derin bir merhamet mevcuttur.
Bu kadar asil ve aynı zamanda sade tavırları, aldıkları terbiyeye mi borçludurlar? Hayır! Bütün
bu hususiyetler tohum halinde doğuştan mizaçların<la mevcuttur.
Avrupa'da ancak bazılarının çok uzun gayret ve çabalarla edinebildikleri nezaket ve tavır inceliklerine, içtimai sınıf ve yaş'a bağlı olmaksızın, her Türk'te rastlarız.»
GARANVILLE MURRAY (Les Turcs 1878)
*
**
«Türkler, dinleri icabı, kendi dinlerine düşman olanlara bile müsamahakar ve misafirperverdirler.»
J. J. ROUSSEAU (Emile I-IV)
*
**
«Sadaka vermek, şefkatli, merhametli ve muti olmak gibi sade faziletler telkin eden Müslümanlık Osmanlıların misafirperver, merhametli, dürüst ve reislerine hürmetkar olmalarını temin etmiştir.
Kadere olan inançları, acı ve felaketlere karş1 eski stoacılardan daha büyük bir katlanma gücü kazanmalarına yardım etmiştir.
Siyasi bakımdan bütün Osmanlıların eşit olmaları ve en yüksek mevkilere erişmek ümidinin herkes için mevcut olması Osmanlılara büyük bir güven ve gurur hissi vermektedir.»
JUCHEREAU DE SAINT - DENYS (Revolutions de de constantinople)
*
**
«Türkler büyük bir tevekkül gücü ile birlikte, ruhi bir huzura ve bundan doğan bir sükunete sahiptirler... Misafirperverlikleri, söze sadakatleri, ıs-
tırap çekenlere karşı şefkat ve merhametleri dillere ,destandır.»
CESAR CANTU (les Trente Dernières
Annees)
*
**
«İstanbul'da yaşadığım sürece tanımak fırsatını bulduğum Türk halkına karşı derin ve içten bir sempati duyuyorum.
Bu çok eski ırk aynı zamanda çok yeni ve gençtir. Türk ruhunda, henüz şarklı olan ve bir gün, eminim, eski dünyamızı hayrete düşürecek büyük bir kuvvet mevcuttur.»
JULES LERMİNA (La Lumiére d'Orient) 1892
*
«Türk halkı son derece namuslu ve dürüsttür.» GABRİEL CHARMES
(Avenir de la Turquie)
*
**
«Yüksek sınıflardaki tereddi halk tabakasına asla sirayet etmemiştir. İffet, dürüstlük ve tevekküle ancak fakir halk tabakasında rastlanıyor.
... Ne kadar hırsız, yalancı mutaassıp ise Türk te o kadar namuslu, iffetli, dürüst ve merhametlidir.»
A. RENOUARD (chez les Turcs) 1881
*
**
«Elimizde, Müslümanlar arasında yaşayıp onların hususiyetlerini tetkik etmiş olan bütün tarafsız ilim adamlarının Türklerle hıristiyanlar arasında
yaptıkları mukayese neticesinde ahlaki yeti teşkil eden faziletler bakımından Türklerin bariz üstünlüğüne dair deliller mevcuttur. (...)
Türklerden istihfafla bahseden Ìstanbul'daki bir genç misyoneri takdir ederek, Hristiyanlıkta bahsini ettiğimiz faziletlere Türkiye'de rastlayacaksınız diyen de bir Müslüman değil, koyu dindar bir Hristiyandır. Benim gördüklerim de bu kanaatı teyit etmektedir.»
JAMES BAKER (La Turquie)
*
**
«Mağrur Osmanlı kızdırılmadığı, kalbinin derinliklerinde kaynayan ateşin ihtirasları kendini hissettirmediği müddetçe son derece merhametlidir; rastladığı insanların kaderi ile yakından ilgilenmekte, insanlık vazifelerini büyük bir gayretle ifa etmektedir.»
F. Alıx
*
**
«Türkler saffet ve sadelikle meşbudurlar. Namuskârlıkları herkesin malumudur. Türkün sözü dünyanın en sağlam senet ve imzaları kadar muteberdir. Bir kaç Padişah veya vezirin bazı vahim durumlarda ve belki de mecburen yaptıkları bir takım sert hareketler yüzünden Türk milletine, örf ve adetleriyle uyuşmayan bir vahşet isnad edilmektedir.»
TH. GATUIER (Turquie Pittoresque) 1855
«Türklerin duygu ve hassasiyetleri en yüksek derecededir. İnsan ve Müslüman olmanın verdiği te-
fahürle Osman oğulları, ne kaybedilen harplerin, ne Avrupalıların yaptıkları haksızlıkların ve ne de memleketlerinin duçar olduğu felaketlerin kendi milli karakterini bozmasına meydan vermişlerdir.»
DESTRILHES
(Confidences Sur la Turquie)
*
**
«Türklerin milli gururlan çok kuvvetlidir. Fakat çok misafirperverdirler de. Umumiyetle iyi yürekli, samimi, namuslu, ve iyilik sever olan hakiki Türklerde bu misafirperverlik adeta bir din haline' gelmiştir.»
DEMETRIUS GEORGIADES (L'Asie Mineure) 1885
*
**
«Memur muhitlerindeki tereddi ile bazı büyük şehirlerde rastlanan düzenbazlıklar hariç Anadolu. köy ve kasabalarındaki Türkler hala milletleri millet yapan ana kuvvet kaynaklarının bir çoğuna malik ve misafirperver, namuslu çalışkan, mütevekkil. olmakta berdevamdırlar.»
L. de CONTENSON
(Chrétiens et Musulmans) 1901
*
**
«Başta Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman olmak üzere bir çok Padişahlar devrinde Türkler, Hristiyanlara harpte itidal ve zaferde mülâyemet göstermeyi öğretmişlerdir. 1526 da 200.000 kişi ekilmiş tarlalara ayak basmadan ve bir tek ot kopar-
madan yaya olarak İmparatorluğu bir baştan öbür başa kat etmiştir.»
J. MICHELET (Histoire de France) ("Süleyman Avrupa'yı Kurtarıyor" bölümünden)
*
**
«Türkler hakimiyeti altında tuttuğu halkların iç yapılarına müdahale etmeden sadece haricen idare etmekle yetinirler. Bu sebepten Türkiye'de azınlıkların muhtariyeti her bakımdan en ileri Avrupa memleketlerinkinden daha mükemmel ve tamdır.»
E. RECLUS
(Nouvelle Géographie Universelle cilt 1, sayfa 2)
*
**
«Hristiyan reayaya tanınan bu serbestliklerin Osmanlı İmparatorluğunun zayıflamasında büyük bir rol oynadığında bütün tarihçiler ittifak etmektedirler. İmparatorluğun Avrupa'yı ürküttüğü kuvvetli devirlerinde reaya, galip Türkleri, maliye, ticaret ve sanayi'i eline geçirerek istismar etmekle iktifa etti. Ama aynı reaya Mohaç mağlubiyetini müteakip imzalanan Pasarofça ve Kaynarca muahedelerinden sonra İmparatorluğun artık sükut etmekte olduğunu sezerek Türkiye'nin baş düşmanı olan devletlerle açık veya gizli işbirliğine başladı. Eğer Türkler kusur sayılabilecek kadar ifrata vardırılmış bir sabır ve sükunet faziletine malik olmasalardı, entrika ve ihanetlerini artık saklayamayan ve Türk mağlûbiyetini kendi zaferleri olarak semerelendiren bu iç düşmanları muhakkak ki çok sert şekilde cezalandırırlardı. Osmanlı Hükümeti 1828 yılında Rus ent-
rikacılarına yardımcı olmakla suçlu Ermenileri bile sürgün etmeyi kolay kolay istememiştir. Padişahın bu alicenaplığı da zaafına işaret addedilerek, İmparatorluğun taksim edilmesi lehine delil olarak kullanılmıştır.»
M. de CASTRİUS
(Revue Angevine) Şubat 1817
*
**
«Türkiye'nin eski dostları, bazı fikirleri reaksiyoner mahiyette olmakla beraber, memleketimizin iç meselelerini büyük bir vukufla teşhis edebilmişlerdir. Mesela Prens Meternih bize; «Türk kalmayı, Türk İmparatorluğunun şartlarına hiç benzemeyen şartlarda doğup tatbik edilmiş modellere göre idari ıslahata girişmemeyi ve Doğu'nun adetleriyle taban tabana zıt kanunlara malik devletleri taklit etmemeyi, tavsiye ediyordu.»
A. Rıza (La Tolérance Musulmane)
*
**
«İhtiyatsız ve ölçüsüzce din gayretleri ile Müslüman milletleri tahrik etmenin bir cinayet, bir cinnet olacağını ifade etmek isterim.»
CARDINAL LAVİGERIE
(1888 tarihinde Parlamento'da M.P. Deschanel tarafından nakledilmiştir.)
*
**
«Türklerin sakin cesareti, şayanı hayret tevekkülü, fevkalade mülayemeti, haklı bir takdir ve şöhrete mazhar olmuştur. Ama ne kadar hayran olmaya değer olurlarsa olsunlar Türk milletini ve İmpa-
ratorluğunu mahvedecek olan da bizzat bu faziletlerdir.»
G. CHARMES (Avenir de la Turquie) 1883
*
**
«Birbirleriyle mücadele eden milletlerin anlaşmalarına hiç imkan olmayacak ve medeniyetin birliği bazı milletlerin, hususiyle yüksek ahlaki meziyetleri, dürüstlüğü, cesareti, vakar ve müsamahakârlığı ile diğerlerinden temayüz eden milletlerin toptan mahvedilmeleri pahasına mı temin edilecektir?»
EL. RECLUS (Adı gecen eser cilt IV).
HISTOIRE DE LA DECADENCE ET DE LA CHUTE DE L'EMPIRE ROMAIN Yazan: E. GIBBON;
-
I. A. C. BUCHON'un Fransızca tercümesinden, Paris, 1834
İslam Müsamahakarlığı
Fukaha, harp hukuku çerçevesinde ele geçirilmiş bulunan Hristiyan ve Yahudi dini kitaplarının yakılamayacağını ve dinî olmayan yazıların, tarihçi, şair, hekim yada filozofların eserlerinin müminlerin istifadesine arz edilmesinde hiç bir şer'î mahzur bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiştir ...
İskenderiye kütüphanesinin maruz kaldığı felaketlerin hepsini, Sezar'ın müdafaa zarureti ile istemeden ateşe vermesini, putperestlikten kalma bütün eserleri yıkmaya çalışan hıristiyanların iğrenç taassupları yüzünden yaptıklarını anlatacak değilim. Ama Antonen'ler devrinde Théodosée devrine gelinceye kadar uzanan devreden elimize geçen deliller gösteriyor ki, Kral sarayı ile Serapis mabedine ptoleme'lerin ihtişam ve zevkleri sayesinde toplanmış bulunan dört ila yedi yüz bin ciltlik kütüphane artık mevcut değildir. Patrikhane ve Metropolithanelerin belki de birer kütüphaneleri vardı. Ama Filozof, hıristiyan mezhep münakaşalarıyla ilgili bir yığın lüzumsuz hacimli ciltler, banyoları ısıtmaya yaramışsa, bu fedakarlığın insanlığa faydalı bir fedakarlık sayılabileceğini tebessüm ederek itiraf edecektir.
İspanyadaki Müslümanlar
Fatihten 10 yıl sonra Halifeye bir İspanya haritası verildi. Haritada denizler, nehirler, limanlar, nüfus ve şehirler, iklim, toprak ve maden ocakları, görülüyordu. İki asırlık bir müddet içinde Tabiatın bu cömertliğine çalışkan ve yaratıcı bir milletin ziraat, ticaret ve sanayi müesseseleri eklendi. Arap muhayyilesi eserlerine gösterdiği ihtimamları ifrata vardırmıştı. İspanya'da hüküm süren ilk Emevî Hükümdarı hıristiyanların da desteğini elde etmeye muvaffak olmuş, ve neşrettiği sulh ve himaye fermanıyla Hristiyanlara çok cüz'i bir vergi tahmil etmekle yetinmiştir. (...)
Halife 600 camii, 900 hamam ve 2000 evi bulunan Kurtuba'da bulunuyor ve oradan 80 tane birinci sınıf şehirle, 300 tane ikinci ve üçüncü sınıf şehre emru kumanda ediyordu. Guadilkebir kıyılarını süsleyen 12.000 köy mevcuttu. Araplar mübalağa etmiş olabilirler, ama şurası muhakkaktır ki İspanya hiç bir zaman onların zamanındaki kadar zengin, kalabalık, ve mamur olmamıştır. (Sayfa : 490)
Antakya Önlerinde Haçlıların Yaptıkları
Antakya'nın muhasara ve müdafaası sırasında Haçlıların münavebe ile hem bolluk ve zaferle sarhoşluğa hem de açlık ve ümitsizlikle ye'se düştükleri olmuştur. insan makul olarak, hareketleri üzerinde imanlarının büyük tesirleri olduğunu, faziletli
ve kanaatkârane bir hayat yaşayarak din uğrunda bir aziz sükunetiyle şehit olmaya hazırlandıklarını zannedebilir. Ama tecrübe bu iyimser hayali yıkıyor; ve tarih Antakya duvarları önünde haçlıların tevessül ettikleri fuhuş ve sefahat sahnelerine, dinle alakası olmayan harplerde bile çok nadir rastlandığını gösteriyor. Defne mağarası artık mevcut değildi, ama Suriye'nin havasında aynı kötülükler hala yaşıyordu. Hristiyanlar da tabiatın istediği ve istemediği kötülüklerin hiç birine mukavemet etmediler. Reislerinin otoritesini küçümsediler. Ne askeri disipline ne de İncil'e uymayan bu keşmekeşe karşı fermanlarla vaz ü nasihatin hiçbir tesiri olmuyordu. (Sayfa : 664)
Hristiyanlar Kudüs'te
... Hristiyanlar mukaddes Şehir Kudüs'e Hz .. Ömer'in fethinden aşağı yukarı 460 yıl sonra Müslüman idaresinden kurtardılar. Muhasarayı idare edenler şehrin yağmasında ilk işgalin mülkiyet addedileceği üzerinde anlaştılar. Bu suretle mesela Büyük Camiin yağmasında 70 lamba ile çok sayıda altın ve gümüş vazo, Taucréde'e hamaratlığının mükafatı olarak isabet etmiştir. Zâhidlerin teklif ettikleri büyük fedakarlıkları kabul etmemiştir. İtaat da bir işe yaramamış, yaş ve cins farkı gözetilmeden hepsi kılıçtan geçirilmiştir. Hristiyanların amansız hunharlıkları yüzünden şehir, 3 gün kan deryasında yüzmüş ve neticede kokuşan cesetlerden veba çıkmıştır. 70.000 Müslüman boğazlandıktan ve Yahudileri de havralarında yaktıktan sonra yine de elle-
rinde cimrilik yahut yorgunluk yüzünden kılıçtan geçiremedikleri bir çok esir kalmıştı. Haç'ın bu zalim ve gaddar kahramanları arasında birazcık merhamet gösteren tek insan yine Taucréde olmuştur. (... )
Hz. Ömer'in Kudüs'e Girişi
Suriye ve İran Fatihi Hz. Ömer, boynunda biri buğday diğeri hurma ile dolu iki torba, ve bir de su tulumu bulunan kırmızımtırak bir deveye binmişti. Yemek molası verildiğinde hiç bir tefrik gözetmeden etrafındakilerin hepsini sofrasına davet ederek, dua ve şükürlerle sade yemeğini onlarla paylaştı.
Hz. Ömer, bu sefer esnasında da «Adil Hükümdar» sıfatına layık bir şekilde hareket etmiş, Arapların taaddüdü zevcatta ölçüyü kaçırmalarına engel olmuş, tabi milletlere karşı zulüm ve cebir yapılmasını önlemiş ve Araplardaki lüksü kaldırmak üzere ipek gömlek giymelerini yasaklamıştır. (... )
Hz. Ömer Kudüs'ü uzaktan görür görmez haykırdı: «Allahü Ekber!» Allahım bu fethe kolaylık göster! diyerek çadırını kurduktan sonra sükunetle yere oturdu. Teslim mukavelesini imzaladıktan sonra hiç bir korku ve ihtiyat lüzumu duymadan şehre girdi ve Patrikle Kudüs Kilisesinin tarihi üzerinde son derece nazikane müsahabelerde bulundu. Yeni hükümdarı önünde diz çöken Sophronius yavaş sesle Daniel'in «Yeisten uzaklık gerekir kutsal yerde» sözünü tekrarladı. Namaz vakti «Basubadelmevt» kilisesine vardılar. Ama Halife orada namaz kılmayı reddederek, Konstantin kilisesinin merdiveninde
kılmayı tercih etti. «Eğer ısrarınızı kabul etseydim, Müslümanlar beni örnek aldıkları bahanesiyle günün birinde antlaşmanın şartlarını bozmaya yeltenirlerdi.» Bir zamanlar Hz. Süleyman mabedinin bulunduğu yere bir cami inşa edilmesini emretti. Kudüs'te kaldığı 10 gün içinde de Suriye'nin hal ve istikbaldeki tarz-ı idaresini tanzim ve tayin etti. Medine, halifenin Kudüs'ün mukaddesliğine yahut Şam'ın güzelliğine kapılıp orada kalmasından endişe ediyordu. Ama endişeleri çabuk dağıldı. Zira Halife tekrar Medine'ye dönmekte gecikmedi.
Salâhaddin-i Eyyubî'nin Merhameti
«... Lusignan 30.000 askerini kaybetti ve kendisi de Müslümanlara esir düştü. Susuzluk ve korkudan ölmek üzere bulunan esir Hükumdarı Salâhaddin'in çadırına getirdiler. Alicenap Sultan bir bardak buzlu şerbet ikram etti. (...)
... İnsani bir duygu taassup ve fethin sertliğini yumuşattı. Salâhaddin şehrin teslim olması karşısında, kan dökmemeyi vaad etti. Rumlarla diğer şark hıristiyanlarının hükümdarlık sınırları içinde serbestçe yaşamalarına izin verildi. Frenklerle Lâtinlere de 40 gün içir. de Kudüs'ü boşaltarak mukavelede derpiş edildiği veçhile muhafaza altında doğrudan doğruya Suriye ve Mısır limanlarına gitmeleri emri verildi. Fidye de askerler için 10 altın, kadınlar için 5 altın, çocuklar için de 1 altın olarak tesbit edildi.
... Sultan'ın antlaşma şartlarının icrasında gös-
terdiği doğruluk ve dürüstlüğü teslim etmek icap eder, Mağlupların sefaletine gösterdiği merhamet de övülmeye değer. Borçlarını ödemeleri için fazla zorlamamış, 7000 zavallıyı toptan 30.000 dinar fidye karşılığında azad etmeye razı olduğu gibi 2 - 3 bin kişiyi de hiç bir karşılık talep etmeden serbest bırakmıştır. Böylece köle sayısı aşağı yukarı 14 bine inmiştir. Kraliçe ile mülakatında son derece mültefit ve nazik davranmış hatta ağlamıştır. Dul ve öksüzlere cömertçe sadaka ve hediyeler dağıtmıştır. Hastahane muhafızları kendisine karşı savaşmaya devam ettikleri halde, merhametli Sultan muhafızların kardeşlerinin 1 yıl müddetle hastalara bakmalarına müsaade etmiştir. Bu şefkat ve fazilet dolu davranışlar bütün insanların sevgi ve hayranlığına layıktır. Salâhaddin'i böyle davranmaya zorlayan hiç bir sebeb de yoktu. Aksine devrin taassubu, İslam düşmanlarına gösterdiği müsamahayı teşvik etmekten çok mahkum edecek bir durumda idi. Yabancıların şehri terk etmelerini müteakip, Salâhaddin sancakların arkasından savaş müziğinin nağmeleri arasında muzafferane bir şekilde Kudüs'e girdi. Müslümanlar kilise haline getirilmiş olan Hz. Ömer camiini tekrar ele geçirdiler. Merdiven ve duvarlar gülyağı ile yıkandı, mihraba Nureddin Zengî'nin yaptığı bir rahle yerleştirildi. (Sayfa: 688)
Türkler
Okuyucu bir an için Sicilya'dan ayrılıp zihnen kendini Türklerin ilk vatanı olan Hazar denizi kıyılarında farz etsin. İskitya ovalarında VI. asırda kur-
dukları imparatorluğun adı ve şöhreti, imparatorluk yıkıldıktan sonra da yaşamaya devam etti. İmparatorluğu kurmuş olan milletin kalıntıları da Çin'den Karadeniz ve Tuna kıyılarına kadar uzanan geniş sahaya dağınık bir şekilde yayılmış, son derece kudretli küçük ve müstakil kabileler halinde yaşadılar. Macarların kolonisi Avrupa camiası içinde yer alıyordu. Türk soyundan gelen köle ve askerler de Asya taht ve saraylarını işgal etmişti. Normanlar İtalya kıyılarıyla Sicilya'yı ele geçirirken, bir avuç Türk de İran'a hakim oluyordu. Selçuk soyundan gelen prensler Semerkant'tan Mısır ve Yunanistan'a kadar uzanan sahada müstakil devletler kuruyordu. Türkler muzaffer Hilâl'ın Ayasofya'ya çekilmesinden önce küçük Asya'nın hakimi olmuşlardı.
Hz. İsa'nın doğumundan 10 asır sonra İran'ın şark eyaletlerini idare altına alan Gazneli Mahmud en büyük Türk hükümdarlarından biridir. (...) «Sultan» adı ilk defa onun için kullanıldı. Devletin sınırlarını Maveraün Nehirden İsfahan'a, Hazar denizi kıyılarından İndus nehrine kadar genişletti. Ama onun şöhret ve zenginliğinin asıl sebebi Hindistan'a karşı yaptığı savaşlardır. Hindistan'a yaptığı 12 seferin muharebe ve muhasaralarını anlatmaya başlı başına bir kitap bile yetmez. (... )
Mevsimlerin şiddetinden, dağların yüksekliği, nehirlerin büyüklüğü, çöllerin kuraklığı, gibi şeylerden, düşmanın çok sayıda olması veya harpte fil kullanmasından hiç bir zaman yılmayan Sultan Mahmud kazandığı zaferleriyle Büyük İskender'i aşmıştır. 3 Aylık bir yürüyüşten sonra Keşmir ve Tibet yaylalarını geçerek Ganj nehri kıyısında bulunan meşhur Kinnoge şehrine vasıl oldu. İndüs nehrinin
kollarından birinde yapılan bir deniz muharebesinde 4000 düşman gemisini bozguna uğrattı. Delhi, Lahor ve Multan teslim olmak zorunda kaldılar. Münbitliği sebebiyle Gücerat'ı fethetmek istediği gibi, tutumluluğu yüzünden baharat istihsal eden Okyanus adalarını ele geçirmek gibi neticesiz planlar da kurmuştu. Raca'lar haraç vererek mevkilerini muhafaza ettiler. Halk da hayatını ve servetlerini haraç vermek suretiyle kurtarabildi. Doğuda Gazneli Mahmud adı hala hürmetle anılır. Tebaasını sulh ve refah içinde yaşatmıştı. Adalet ve merhametine dair iki örnek mevcuttur:
Bir gün divanda iken karşısına gelip evinden ve yatağından kendisini kovan bir Türk askerini şikayet ederek ayaklarına kapanan bir adama Sultan Mahmud «Sızlanmayı bırak, suçlu evine geldiği zaman haber ver, bizzat kendim gidip cezalandıracağım.» cevabını verdi. Bir müddet sonra haber gelince, Sultan, dediği gibi, kalkıp eve gitti, muhafızlarına evin etrafını sardırdı, meş'aleleri söndürerek zina ve hırsızlık suçu işlemekte olan şahsın idamını emretti. Hükmün infazından sonra meş'aleleri tekrar yaktırdı. Sultan da diz çökerek duaya başladı. Duası bittikten sonra yemek getirterek çok acıktığını belli eden bir iştiha ile yedi. Şikayetine anında ve adilane cevap alan zavallı adam hayret ve tecessüsünü yenemeyerek Sultan'a hareketlerinin sebebini sorunca mütevazı Sultan:
«Böyle bir cinayete ancak kendi çocuklarımın cesaret edebileceğini sanıyordum. Adaletimin amansız ve gözü bağlı olması için meş'aleleri söndürttüm. Suçlu keşfedildiği için Allah'a şükrettim. Yemeğe
gelince şikayetiniz beni o kadar müteessir etti ki 3 gün ağzıma bir lokma yiyecek koyamadım.»
Gazneli Mahmud Batı İran'a hakim olan Bowide hanedanına harp ilan etmişti. Kraliçeden şöyle bir mektup aldı :
«Kocam hayatta iken sizin taarruzunuzdan endişe ediyordum. Zira o hükümdardı ve sizin çapınızda bir mücahitti. Ama artık yaşamıyor. Saltanatı bir kadınla bir çocuğa kalmıştır. Sizin bir çocukla zayıf bir kadına taarruz edeceğinizi hiç sanmam. Zira bu taarruz muvaffak olsa da şan ve şereften mahrum kalacak ; buna mukabil muvaffak olmadığı takdirde mağlûbiyetinizin utancı müthiş olacaktır. Unutmayınız ki zafer netice itibariyle yalnız Allah'ındır.»
Kraliçenin gönderdiği bu mektup Sultan Mahmud'un taarruz etmekten vazgeçerek saltanata varis olan çocuğun büyümesine kadar tehir etmesine sebeb oldu. (Sayfa: 620)
Cengiz Han
«Cengiz yasası, içeride sulhu idame, dışarıya karşı harbi teşvik eden bir yasa idi. Cinayet, zina, yalan yere yemin etme, at ve öküz çalma, suçlarının cezası ölümdü. Böylece en zalim insanlar bile adalet ve itidal üzere yaşamakta idiler. Büyük Kağanlık hakkının Cengiz'in soyundan gelecek olanlara raci olacağı derpiş edilmişti.
Tataristan'ın geçim kaynaklarından biri olan ve hem eğlence hem de harp talimi hüviyeti taşıyan avcılık da tanzim edilmişti. Hakim millet bayağı iş-
leri kendisi yapmayıp kölelerle yabancılara yaptırıyordu. Bayağı addedilen işler de askerliğin dışında kalan bütün işlerdi. Askeri birliklerin talim ve disiplini tecrübeli kumandanlara ihtiyaç gösteriyordu. Ordu, ok, yay, kılıç, ve demir topuzlarla donatılmış 100, 1.000 ve 10.000 er kişilik birlikler halinde idi. Her subay veya er arkadaşlarının şeref ve emniyetine karşı bizzat hayatı ile mes'uldü. Cengiz'in zafer dehası düşman teslim veya mağlup olmadıkça onunla sulh yapmayı men ediyordu. Ama Cengiz'in asıl hayran olmamız gereken tarafı onun dini telakkisidir. Hristiyan engizitörlerinin çeşit çeşit işkence usulleri keşfettikleri bir devirde, barbar bilinen Cengiz müsamahanın en mükemmel numunesini veriyordu. İlk ve tek akidesi bir Allah'a, bütün iyiliklerin kaynağı, yarattığı yeri ve göğü huzuru ile ihya eden bir Allah'a inanmaktan ibaretti. (Sayfa: 784)
Osmanlılar
Bursa'nın fethini Osmanlı İmparatorluğunun gerçek kuruluş tarihi sayabiliriz. Şehirdeki hıristiyan ahalinin mülk ve hayatları 30.000 altın vergi veya haraç karşılığında bağışlandı. Şehir, Sultan Orhan'ın gayretleriyle bir Müslüman şehri haline getirildi. Bir cami, bir medrese ve bir de hastahane yaptırdı. Selçuk paralarını kaldırarak kendi adına para bastırdı. Yeni merkezin hukuk u ilahiye ve medeniye sahasında meşhur müderrisleri şarkın eski medreselerinden Arap ve Fars talebelerini çekmeye başladılar. Orhan Vezâret makamını tesis ede-
rek kardeşi Alâeddin'i ilk vezir tayin etti. Kıyafete müteallik koyduğu kaideler sayesinde şehirli ile köylüyü, Müslümanla hıristiyanı birbirinden tefrik etmeye imkan verdi.
Türk Şövalyeliği
Şeref ve namusunu korumak zorunda kalınca Cantacuzène de düşmanları gibi din ve memleketinin amansız düşmanlarına baş vurdu.
Aydın Beyi islam kıyafeti altında bir eski Yunan zarafet ve nezaketi taşıyordu. Bizans kumandanı ile aralarında karşılıklı hürmet ve yardımlaşma münasebeti vardı. Öyle ki devrin hatipleri bu bağlılık ve dostluğu Pillade ile Oreste'nin dostluğuna benzetirlerdi.
Bir kahpeliğe maruz kalan dostunun tehlikede olduğunu öğrenir öğrenmez İyonya hükümdarı İzmir'de 300 gemiden müteşekkil bir filo ile 29.000 kişilik bir ordu toplayıp, kış ortasında denize açılarak Ebre nehri ağzına gelmiş, demir atmış, ve arkasında, seçerek ayırdığı 2000 kişilik bir kuvvet olduğu halde nehir boyunca ilerleyerek, Dimetoka'da vahşi Bulgarların muhasara altına aldıkları Kraliçeyi kurtarmıştır. Bu sırada Sırbistan'a sığınmış bulunan Cantacuzène Kraliçeyi kendi kaderine terk etmeye mecbur kalmıştı. Kraliçe Irene kardeşini kurtaran insana arz-ı şükran etmek üzere 200 at ve çeşitli mücevherle birlikte bir elçi gönderip şehre davet etti. İslam Beyi, uzaklarda bulunan talihsiz dostunun karısını görmeyi büyük bir nezaketle reddederek, bütün silah arkadaşlarının faydalanma-
sına imkan olmayan şehir letafeti yerine, onlarla birlikte mevsimin sertliğini paylaşarak çadırında kalmayı tercih etti. (Sayfa: 796)
... Niğbolu muahedesinde Fransız esirlerinin bir daha Türklere silah kaldırmayacaklarına yemin etmeleri şartı konduğu halde, Sultan Bayezit onları bu şartı yerine getirmekten affederek: Burganya hanedanı varisine «Silahlarına ve yeminine aldırdığım yok. Gençsin, ilk yenilginin felaket ve hicabını silmek isteyebilirsin. O takdirde ordunu topla ve gel. Bayezit sana gereği gibi mukabele etmeye daima hazırdır.» cevabını vermiştir. (Sayfa: 802)
Osmanlı Hanedanının Değeri
Hayatta başlıca hadiselerin bizzat failin karakterine tabi olduğu göz önüne getirilirse Padişahların şahsi meziyetlerine Osmanlı İmparatorluğunun tesis ve tarsîni şerefini de ilave etmelidir. Fazilet, zeka ve değer bakımından birbirlerinden farklı da olsalar, Osman'dan Kanuni Sultan Süleyman'a kadar ki 265 yıl boyunca tahta çıkmış olan 9 Padişahın hemen hepsi de cesur ve faal, tebaasından itaat gören, düşmanlarını yıldıran hükümdarlardı. Şehzadeler gençliklerini Sarayın rehaveti içinde geçirecek yerde ordu ve idarede yetiştirildi. Çok erken; yaşta ordu ve eyalet idaresi ellerine verilirdi. Bu durum birçok dahili harplere yol açmakla beraber hanedanın disiplinli ve dirayetli olmasını temin ediyordu. (Sayfa: 862)
Osmanlıların Meziyetleri
Bu millet teşkilat ve resanetini oldukça fevkalade bir kaynaktan alıyor. Osman'ın ilk tebaası, Maveraünnehir'den Sincar dağlarına kadar ecdadının ardı sıra giden 200 çadır Türkmen ailesinden ibaretti. Anadolu yaylası hala onların soydaşlarının beyaz veya siyah çadırları ile doludur. Fakat bu küçük azınlık kısa zamanda Anadolu'nun mağlûp yerlileri ile kaynaşarak aynı dil, din, örf ve adete sahip bugünkü Türk milletini meydana getirmiştir. Erzurum'dan Belgrad'a kadar bütün vilayetlerin en eski ve şerefli addedilen Müslüman halkının topuna birden Türk adı verilmektedir. Ama Osmanlılar, hiç değilse Rumeli'de, bazı köyleri ve ziraat sahasını Hristiyanlara bırakmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun daha temelleri atılırken bütün askeri ve sivil rütbeler bizzat Türklerin de elinden alınarak yabancı ve kölelerden müteşekkil itaat, kumanda ve harp etmek üzere sıkı bir terbiye ile yetiştirilen yeni bir sınıf yaratıldı. (Sayfa: 825)
İstanbul'un Fetihten Önceki Hali
... Manuel Chrysoloras, bahtsız memleketinin, yani İstanbul'un Bizans'ın gölge veya hayalinden başka bir şey olmadığını itiraf etmektedir. Eski heykeller hıristiyanların taassubu yahut barbarların vahşeti yüzünden harap olmuş, en güzel binalar kireç elde etmek üzere tahrip edilmişti. Paros ve Numidie'nin en makbul mermerleri yıkılıyor ve-
ya kaba inşaatta kullanılıyordu. Heykellerin pek çoğunun yalnız kaideleri kalmıştı. Hemen hemen bütün sütunlar yıkılmış veya tahrip edilmişti. İmparatorların mezarları açık ve harap bir halde idi. Zamanın aşındırmasına zelzele ve kasırga da yardım etmişti. Halk da altın ve gümüşten yapılmış eserleri tahrip ediyordu. Bütün bu güzel eserlerden, ki belki de sadece muhayyilede yaratılmış ve hiçbir zaman mevcut olmamışlardır, kala kala Çemberlitaş, Dikili taş ve Ayasofya kalmıştır. (Sayfa: 856)
Hristiyanların Dönekliği
Mukaddes harp Polonya ve Macaristan'ın müşterek feryadı idi. Ladis1as Tuna'yı geçerek ordusuyla Bulgaristan'ın başşehri olan Sofya'ya geldi. Bu sefer esnasında, haklı olarak Hunyades'in dirayet ve liyakatına atfedilen iki parlak zafer kazanıldı. (...)
Zaferlerinin hem en şaşmaz delili hem de en hayırlı bir neticesi, Babıalinin Sırbistan ile Macaristan'ın boşaltılmasına, esirlerin iadesine ve sulhun akdedilmesine memur bir hey'et göndermesi oldu. Segedin diyetinde imzalanan bu muahede ile kral ve Hunyades makul olarak isteyebilecekleri bütün umumi ve hususi avantajları elde ettiler. Hristiyanlar İncil-i Şerif, Müslümanlar da Kur'an-ı Azîmüşşan üzerine yemin etmek suretiyle her iki taraf da hakikatin hâmii ve kavlinden nükûl edenlerin müntakimi olan Allah'ı işhad ederek 10 yıllık bir mütareke hususunda mutabakata vardılar. (...)
Sulh müzakerelerini tasvip etmemekle beraber
halkın ve hükümdarın iradesine tek başına karşı koyabilecek kudrette olmayan Papalık temsilcisi Kardinal bütün bu müzakereler müddetince mukadder bir sükutu ihtiyar ile iktifa etmişti. Ama toplantı henüz sona ermeden Julian, Karamanoğlunun Anadolu'ya girdiği ve Rum İmparatorunun Trakya'yı istila ettiği, Venedik, Ceneviz ve Burgonya donanmalarının Hellespont'u (Çanakkale Boğazı) işgal ettiği ve Ladislas'ın zaferini öğrenen fakat muahededen haberi olmayan müttefiklerin sabırsızlıkla Ladislas'ın ordusuyla avdetine intizar ettikleri haberini aldı. Bunun üzerine Kardinal:
«Elinize geçmiş olan fırsatı kaçıracak ve müttefiklerinizin ümitlerini suya düşürecek misiniz? Siz asıl onlara, Allah'a ve hıristiyan kardeşlerinize karşı taahhüd altındasınız ve bu temel taahhüd hıristiyanlığın düşmanlarına karşı giriştiğiniz taahhüdü keenlemyekûn kılar. Allah'ın yer yüzündeki vekili Papa'dır, ve siz onun hükmü olmadan ne bir taahhüde ne de bir harekete asla girişemezsiniz. Şimdi ben O'nun namına silahlarınızı takdis ediyor ve Türklere verdiğiniz sözden nükûl edebileceğinizi beyan ediyorum. Zafer ve selamet yolunda beni takip ediniz. Eğer hala tereddüt ediyorsanız, hareketinizin bütün mes'uliyetini bana yükleyiniz.» diye haykırdı. Halktan teşekkül eden meclislerin kararsızlığı ve Kardinallik makamının kudsiyeti bu meş'um delillerin kabulünü intaç ederek bizzat sulhün imza ve taahhüd edildiği mahalde yeniden harp kararı verilmesine sebep oldu. Bu şekilde hareket eden Hristiyanlara «kafir» demekte Türkler elbetteki haksız sayılmazlar. (Sayfa : 860)
Lâtinlerin İstanbul'da Yaptıkları Kötülükler
Hacılar kadehleri, üzerini süsleyen kıymetli taşlarla incileri koparıp aldıktan sonra, alelade birer taş haline getiriyor, Hz. İsa ve Havarilerinin tasvirleri ile süslü masalarda kumar oynuyor, içki içiyor ve hıristiyan ibadetinin en mukaddes eşyalarını ayaklar altına fırlatıyorlardı. Askerler de Ayasofya kilisesinin mihrabındaki örtüyü, üzerine işlenmiş altın liflerini almak için parça parça ettiler. Çok yüksek san'at kıymetini haiz olduğu halde sadece maddi kıymetine bakarak mihrabı da parçaladılar. Böylece elde ettikleri mücevheratı kilisenin içine kadar getirdikleri atlarla katırların sırtına yüklüyor ve hayvanlar fazla gelen yükün altında sendeledikçe sabırsız yağmacılar zavallı hayvanları öyle hunharca şişliyorlardı ki kilisenin içi kan deryasına dönüyordu. Bir fahişe de Şarklıların dua ve ayinleriyle istihza etmek üzere Patriklik makamına çıkarak şarkı söylemiş ve dans etmişti. İmparator mezarlarının bile bu açgözlülük ve yağmacılığın kurbanı olmaktan kurtulamadığını, 6 asır önce gömülmüş olan Justinyen'in cesedinde hiçbir çürüme alameti görülmediği hususundaki iddiadan anlıyoruz. Altındaki atları da kaplayacak kadar uzun elbiseleri ve kadınlara benzer başlıkları ile sokaklarda koşuşan Fransızlarla Felemenkler kaba ve çirkin eğlence alemleriyle Şarklıların o muhteşem tevekkül ve kanaatkârlığına hakaretler yağdırıyorlardı.
... Haçlılar bakır heykelleri kırarak erittiler. Böylece o heykellere göz nuru dökmüş heykeltıraşların san'atları berhava edilmiş, geriye kalan bakır
da para haline getirilerek askere maaş olarak ödenmiştir. (... )
Devr-i Kadimden 12. asra kadar intikal etmiş olan yazma eserlerin mühim bir kısmı bugün mevcut değildir. Hacılar yabancı dilde yazılmış eserleri ne muhafaza ne de nakletmekte bir gayret göstermediler. En küçük bir kazanın bile tahrib edebileceği kağıt ve parşömenlerin muhafazası ancak çok sayıda nüshalar mevcut olduğu takdirde mümkün olabilirdi. Eski Yunan eserlerinin hemen hemen hepsi İstanbul'da toplanmıştı. Yunan kitaplarının mahiyet ve adetlerini iyice bilmemekle beraber İstanbul'un maruz kaldığı 3 büyük yangına kurban giden zengin kütüphaneler için ne kadar esef etsek azdır.
... Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve Azizlerin tasvirlerine ibadet edenleri Müslümanların putperest saymalarında şaşılacak bir şey yoktur. Ama Katolik olan Lâtinlerin bu şekilde ibadet edenlere karşı tanıdıkları tavr u hareketleri anlamak kabil değildir. Bunlara bakarak, san'atların sükut çağında san'atkârlığın ve el emeğinin, üzerinde işlediği maddenin ham kıymetinden daha fazla bir kıymeti olamayacağı neticesine varılabilir.
İstanbul'un Fethinden Sonra Fatih Sultan Mehmed'in Davranışı
En mühim esir Bizans İmparatorluğunun Grandük'ü Lucas Notaras'tı. Hazineleri ile birlikte Padişahın huzuruna getirildi. Padişah :
«Niçin bu hazinelerinizi memleket ve tahtınızın müdafaası için kullanmadınız?» diye istihfafla sordukta esir: «Bunlar sizindi, Allah size nasip kılmıştı.» cevabını verdi. Bunun üzerine Padişah da:
«Mademki benimdi, neden bu kadar zaman kendinize alıkoymaya cür'et edip ümitsizce mukavemet ettiniz?» diye sorunca Grandük sebeb olarak maiyetindekilerin inatçılığından başka Türk sadrazamının da gizlice kendisine cesaret vermesini ileri sürdü... Grandük bu zorlu mülakattan sonra af ve himayeye mazhar olmuştu. Fatih, Notaras'ın ıstırap ve hastalık içinde kıvranan karısını ziyarete gitmiş ve bir oğlun gösterebileceği şefkat ve alakayı göstererek teselli etmeye çalışmıştı. Padişah Bizans'ın bütün ileri gelen subaylarına karşı da aynı merhameti göstermişti. Birçoklarının fidyesini bile kendi kesesinden ödemişti. Bir kaç gün müddetle kendini, mağlupların babası ve dostu telakki ettiğini ilan etmiştir.. . Ama sonra vaziyet değişti. Daha Padişah gitmeden evvel Hipodromda en asil esirler katledildi.
Hristiyanlar Fatih'in bu sertliklerini bir nevi tedehhüşle naklederler. Onlara göre Grandükle iki oğlu kahramanca şehit olmuşlardır. Zira Padişah'ın isteklerine boyun eğmedikleri için katledilmişlerdir. Halbuki bir Rum tarihçisinin anlattığına göre İtalya'dan beklenen yardıma istinad ederek yeniden Bizans İmparatorluğunun tesisine matuf bir komplo bahis mevzuudur. Bu çeşit faaliyetlerin ise cezası her memlekette aynıdır. Bir galibi, itimadım suiistimal eden bir mağlubu bertaraf etti diye takbih etmek zordur. Padişah, Bizans'ın yıkılışı ile kendilerini mahvolmuş telakki eden hıristiyan hükümdar-
larının sahte ve riyakârane tebriklerini tebessümle karşılayarak 18 Haziranda Edirne'ye avdet etti.
... «Fatih'in sadakati sabit olan sayısız tebaası taht ve devleti koruyordu. Ama büyük bir idareci basiretine malik olan Padişah bütün Rumları bir araya toplamak istedi. Rum'lar da hürriyet, hayat ve ibadet serbestilerini kaybetmeleri mevzubahis olmadığı için buna seve seve razı oldular. Bizansın saray merasimi de Patrik seçimine münhasır olarak ibka edildi. Rumlar, Padişahın muhteşem bir eda içinde Gennadius'un eline vezaif-i diniyesinin bir sembolü olarak Patriklik esasını vererek sarayın kapısına kadar uğurlayışını, mükemmel bir şekilde donatılmış bir at hediye edişini ve namına tahsis edilen saraya götürmek üzere refakat edecek Paşa ve Vezirlerine emir verişini memnuniyet ve dehşet karışımı bir duygu ile seyretmişlerdir. İstanbul kiliseleri iki din arasında paylaşıldı. Her ikisinin de hududları tesbit edildi. (...)
LA TURQUİE ET SES RESSOURCES, ete.
Yazan: D. Urquhart (İngilizceden çev. RAYMOND Bruxelles 1836)
Fransa ve Türkiye
«Yeryüzünde iki büyük bölge vardır: Doğu ve Batı. İki büyük din vardır: Hristiyanlık ve Müslümanlık. Mensup oldukları bölgeleri hakkıyla temsil eden iki büyük halk ve şehir vardır: Batıda Fransızlar ve Paris, Doğuda Türkler ve İstanbul. Beşiği olan Kudüs'ten çıkan Hristiyanlık Atina ve Roma'ya doğru sür'atle yayıldı, ama oralarda duracak değildi. Kuzeyde henüz barbar olan bir filiz yeşeriyordu. Bu filiz, Cermanya ovalarından inerek Fransa'da Roma ve Galya soyundan gelenlerle karışıp batının başlıca kavmini ve en hıristiyan milletini meydana getirecek olan Alman ırkı idi.
Hristiyan medeniyetinin en büyük eserlerini yaratmak şerefi Fransız milletine râcidir. Charlemagne devrinde putperestliği kat'î olarak ortadan kaldırmış ve Mukaddes Roma - Cermen İmparatorluğu ile birlikte Papalığın dünyevi iktidarını tesis etmiştir. Daha sonra Haçlı seferlerini yapmış, Sain Louis tesisleri ve feodal nizamın tedvin ve müeyyidelere rabtı sayesinde Orta Çağ rejimini sistem ve istikrara kavuşturmuştur. IV. Henri, XIII. Louis
ile XIV. Louis devrinde de Avrupa'da istikrarın tesisine ve Katoliklikle Protestanlık arasında bir muvazene teminine muvaffak olmuştur. Nihayet 18. asrın sonlarında Fransız muharrir ve filozoflarının hazırladıkları İnkılab-ı Kebir, üniforma giymiş bir hıristiyanlık olarak muharebe meydanlarında arz-ı vücud etmiş ve Napolyon'da teşahhus ederek bütün Avrupa'da hıristiyanlığa karşı ve yabancı ne kalmışsa hepsini silip süpürmüştür.
Mekke ve Medine'de doğmuş olan Müslümanlık az sonra merkezini Bağdad'a nakletmiştir. Ama Peygamber'in ölümünden 400 sene sonra Arap İmparatorluğu sukut ediyor ve İslamiyet yepyeni meyvelerini vermek üzere başka bir kuzeyli filize kendini aşılıyordu. Bu filiz de Maveraünnehir yaylalarından inmiş ve evvela Arap hükümdarlarının emrinde ücretli asker olarak hizmet etmiş, kısa bir zaman sonra da bizzat bu hükümdarları emirleri altına almış olan Türk ırkı idi. Türklerin Kudüs'e girişi Haçlı seferlerinin başlangıcını teşkil etti. Hristiyan Avrupa'ya karşı İslamiyeti müdafaa ve vikaye eden onlar oldu. Şövalyeliğin benimsediği şarkkârî semahat ve alicenaplık ilhamlarını haçlılara veren de onlardı. Philippe Auguste'le Louis le Jeune'ün hasmı olan Salâhaddin Türktü.
Bu sırada, 13. asrın başında, Anadolu, İslâmın en büyük hanedanı olan Osmanlı Ailesinin sahneye çıkışına şahit oluyordu. Ertuğrul'un oğlu Osman'ın kafasında, hududları Tuna dan Fırat'a Dicle ve Nil'e, Kafkaslardan Balkanlar'a, Toroslar'dan Atlas Denizine kadar genişleyecek olan bu muazzam yapının hayali mevcuttu. Nihayet 1453 te II. Mehmet İstanbul'u fethederek Peygamberin tebşirini 800 sene son-
ra tahakkuk ettirmiş ve böylece İmparatorluğuna sağlam bir istinadgâh bahşederek onu Avrupa camiasının mühim ve mütemmim bir unsuru haline ifrağ etmiştir. Ondan sonra tahta çıkan Yavuz Sultan Selim Mısın fethederek son Abbasi hükümdarından Halifeliği almış ve böylece Sultanlıkla Halifelik sıfatını şahsında birleştirerek bütün İslam alemi üzerindeki dünyevi ve uhrevî otoritelerin tamamını eline almıştır. (Sayfa : 1)
Türkler, Doğu Dünyasında, Batı Dünyası içinde Franklar'ın oynadığı rolün benzerini oynamışlardır. Nihayet Viyana surlarına kadar dayanarak Haçlıların İslâmiyete yaptıkları hakaretin intikamını almışlardır. (...) (Sayfa : 7)
İslam Akidesi
... Hz. Muhammed iki zıt temayül karşısında bulunuyordu. Evvela muhitinde bulunan insanların maddi temayülleri ve putperestliği vardı ki her ikisi ile de mücadele etmek gerekiyordu. O, bu bakımdan Hristiyanlarla birleşiyordu. Zaten İncil'in bir Allah kelamı olduğuna kani idi. Hz. Musa'nın, Hz. İsa'nın ve bütün peygamberlerin Allahtan vahy aldıklarına inanıyor, ve onların imanı ile kendi imanı arasında bir ayniyet olduğunu ilan ediyordu. Onların eserlerini devam ettirdiğini, Kainatın yaratıcısı tek ve görünmez olan Allah'ın varlığını vaz eder. İslâmiyet'in daha önceki Peygamberlerin getirdikleri dinden farklı bir din olmadığını, onların yenilenmesi olduğunu açıkça ifade ediyordu.
Kur'an'da «Allah'a, resullerine, Hz. İbrahim,
Hz. İsmail, Hz. İshak, ve hz. Yakub'a vahyedildiğine inanıyoruz. Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberlere gökten nazil olan mukaddes kitaplara inanıyoruz, onlarla biz Müslümanlar arasında hiç bir fark yoktur» denilmektedir. Diğer yandan Hz. Muhammed Yahudilerin sık sık putperestliğe rücu ettiklerini, hıristiyanlarla ihtilafa düştüklerini, bizzat hıristiyanlığın da müessif mezhep kavgalarıyla dalaletler içine düştüğünü esefle müşahede ediyordu. Bu durumda Yahudilerle Hristiyanları kendi aralarında ve diğer milletlerle uzlaştırmak vazifesinin kendisine terettüp ettiğine kanaat getirdi. O'nun vaz'ettiği İslam kardeşliği bütün milletleri birleştirecekti. Kur'an'ı Kerim' de «Yahudilerle Hristiyanlar arasında hakem ol!», «Yahudilerle Hristiyanlara söyle: İhtilafa son versinler. Şeriki ve nazırı olmayan, bir ve tek olan Allah'a tapıyoruz. Hiç birinizin başka bir mabudu yoktur. Ve olmamalıdır. Hz. İbrahim ne Yahudi ne Hristiyandı, tek olan Allah'a inanan ve tapan bir Müslüman, bir sün'i idi» denilmektedir.
Böylesine asil ve ali bir akideye nail olmak, Hz. Muhammed'in büyüklük ve semahatının bir delilidir. (Sayfa : 31)
*
**
Hz. Muhammed getirdiği emir ve nehiylerle, vadettiği mükafat ve mücazatla Doğu milletleri üzerinde çok kuvvetle müessir olmuş ve onları selamete eriştirmiştir.
Putperestlik yıkılmış, İslâmiyet'le Yahudilik ve hıristiyanlık arasındaki bağ tesis edilmiştir. Çocuk kurban etme adeti kaldırılmış, kadınların vaziyeti düzeltilmiştir. Taaddüd ü zevcat mevcut olmakla bir-
likte tahdid ve takyid edilmiştir. Kız çocuklar da erkek çocuklar gibi mirasa hak kazanmışlardır. Çocuk doğuran kölenin âzâd edileceği kaidesi konmuştur. Putperestlerle evlenmek yasak edilmiş, buna karşılık Hristiyan ve Yahudilerle evlenmeye cevaz verilerek bu iki din mensuplarıyla yeni bir yakınlaşma vesilesi meydana getirilmiştir. Ama gayrı meşru münasebet, kafirlerle de olsa, şiddetle men edilmiştir. Fuhuş kat'i olarak yasaklanmış, böylece fuhuştan doğacak her türlü mazarratın önü alınmıştır.
Kölelik Müslüman olanlar için tamamen kaldırılmış, kafirler için de çok hafifletilmiştir.
Hz. Muhammed, harbi, din yaymanın başlıca vasıtası haline getirmekle itham edilmiştir. Ama İslamiyet'in hitap ettiği milletleri yola getirmenin biricik yolu harp değil mi idi ? Esasen harp, nazari olarak takbih edilse bile, fiilen daima mevcut olmuştur. Hristiyanlık, harbi, kiliseden kovmakla beraber müsamaha ile karşılıyor, hatta hıristiyan devletleri harbe teşvik ederek hıristiyanlığın yayılmasına hizmet ettiriyordu. Hz. Muhammed hıristiyanlarla Yahudilerin müsamahasızlığı yüzünden karşılaşacağı tehlikeleri biliyordu. Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerinde bunu belirten ayetler mevcuttur: «Yahudilerle hıristiyanlar seni ancak kendi dinlerine girdiğin zaman tasvib edeceklerdir.» Kureyş'in amansız husumeti de henüz Putperestliğin tamamen bertaraf edilmiş olmadığını göstermektedir. Şu halde din uğrunda harp Hz. Muhammed'in vazgeçemeyeceği bir zaruret olmuştur .
... Hz. Muhammed yalancılıkla da itham edil-
miştir. Ama bu, yersiz ve haksız bir ithamdır. O, bütün ümmetinin kabul ettiği ve hadiselerin de ispat ettiği gibi gerçekten peygamberdi, ve peygamberlikten başka bir unvan da istemiş değildi. O Cenab-ı Hakk'ın insanlığı irşad etmek için gönderdiği seçkin insanlardan biri idi. Bütün Peygamberlere yapılan itirazların kendisine de yapılmasından şikayet etmekle beraber, kendisine mucize kabiliyeti isnat eden leri tezkip etmekten de hiç bir zaman geri kalmamıştır. (Sayfa : 36)
İslamiyet'in Gelişmesi
... Hristiyanlık gibi İslamiyet de tedricen inkişaf etmiş, bir taraftan Hristiyanlığa diğer taraftan putperestliğe olmak üzere iki taraflı bir aksülâmel olmak hususiyetini hiç değilse kısmen gaip etmiştir. Doğu milletlerinin adet, an'ane ve temayüllerine intibak etmiştir. San'at, edebiyat ve servetin bahşettiği zevklere karşı sertlik ve düşmanlığı gittikçe yumuşatmıştır. Avrupa'nın ilmi ve sınai keşiflerine kapılarını açmış, kültür sahasında mühim ilerlemeler kaydetmiştir. Aldığı yeni şekliyle İslamiyet çok geniş bir sahaya yayılmıştır. Artık birbirine hiç benzemeyen karakter ve medeniyete sahip milletleri de sinesine toplayabilecek bir elastikiyeti haizdir. (...)
İslamiyet Şark medeniyeti ile kaynaşmış, ve bu medeniyetin temsilcisi olmuştur. Artık günümüzün meselesi de iki din arasındaki mesele olmaktan çıkmış iki dünya arasındaki bir mesele haline gelmiştir. (Sayfa : 45)
Türklerin Ehemmiyeti
İslamiyeti ilk kabul eden Araplardı. Mahrumiyet ve cefa içinde geçen sert hayatları İslâmın getirdiği sadeliğe ve istediği din gayretine kolayca intibak edebiliyordu. İslâmın vadettiği dünya, zengin muhayyilelerine çok uygun geliyordu. Ama Peygamberin bahşettiği ümitleri gerçekleştirecek, cennet nimetlerini tattıracak ve Müslümanları Avrupa ziyafet masasına oturtacak başka bir millete ihtiyaç vardı. Bu, Türk milleti idi. Araplardan, gösterişsiz bir hayata bağlılıkları bakımından daha şarklı, düşünce ve hükümlerindeki sıhhat bakımından daha garplı ve çok daha iyi asker ve diplomat olan Osmanlılar Halifeliği ellerine alarak bizzat Arapları da taht-ı idarelerine alacak ve Şark medeniyetiyle İslâmiyete hakiki merkezi olarak İstanbul'u bağışlayacaklardı. Bu şehrin alınmasıyla İslamiyet'in iki büyük düşmanı olan Hristiyanlıkla Putperestlik mağlup edilmiş oldu.
Ama zaferin hemen arkasından galiple mağlup sulh müzakerelerine oturdular.
Osmanlılar, İstanbul'da, Bizans İmparatorluğunun yüz karası ve sebeb-i harabiyeti olan topyekûn tereddiyi, desise usullerini, Asya saraylarına has tefessüh etmiş an'aneleri, materyalizmle spiritüalizmin o acayip halitasını yıkmakla hem İslâmi vazifelerini ifa etmiş hem de bütün insanlığın minnettarlığına hak kazanmışlardır. Böylece Rum halkının da yeniden ihya olmasını temin etmişlerdir. Türkler İslâmiyeti de biraz yumuşatmışlardır. Nitekim şarap içmeye ve musiki icrasına pek karşı koymamışlardır. Dört sünnî mezhepten en müsamahakar ve Avrupai
yaşama tarzlarına en muvafık olan Hanefiliği kabul etmişlerdir.
Osmanlılar aynı zamanda İstanbul'daki Bizans sarayında numunesini gördükleri imparatorluk müessese ve usullerini de benimsemişlerdir. Bu çeşit iktibaslar sayesinde idari sahadaki malumat, kanun ve unvanları da artmıştır. Göçebelik adetlerini de kısmen bırakarak Avrupa camiasına mensup bir millete yakışan tavır ve usuller iktisap etmişlerdir. İstanbul'u fetheden II. Mehmed koyduğu kanunlarıyla Türkiye'de, CHARLEMAGNE'in Fransa'da oynadığı role müşabih bir rol oynamıştır. Osmanlı padişahları İslâmın vaz'ettiğini dini otoriteye mütedair kaideleri bazı tadilata uğratmışlardır. Nitekim Halifelik ünvanını pek kullanmamış, bugün anladığımız manada dünyevi ve uhrevî iktidarları daha çok icra imkanı veren "Sultan" ve «iman-ı müslimin» ünvanlarını tercih etmişlerdir.
Mütercimin Müşahedeleri
... UROUHART'in eserinden alınan bu parçalar, Türklerin Şarkın diğer milletlerinden çok üstün olduğu ve bu üstünlükleri sayesinde İslâmiyetin hakim milleti haline geldikleri hususunda tarihin söylediklerini teyid etmektedir. Türkiye Şark binasının temel taşıdır. Ama binanın inşası henüz tamamlanmamıştır. Hatta temel taşının bile bazı tadilat ve tashihata ihtiyacı vardır. Türklerin mazisi, tevlid ettiği neticeler itibarıyla muazzamdır. Ama bu mazinin ilham ettiği daha büyük muvaffakiyetleri tahakkuk ettirmek için Türklerin muhtaç oldukları
tahavvülât henüz ikmal edilmemiştir. (İkinci kitap: Sayfa : 82)
Türklerin Dürüst Siyaseti
... Ama bu istiklal hareketi Türkiye ile Avrupa'nın arzularına göre men veya müsaade edebilecekleri tesadüfi bir hadise değildir. Hareket Türk milletinin dini prensipleri ile örf ve adetinin bir neticesidir. Bir diğer kaynak da Avrupa camiasının vaziyetinde vuku bulan umumi tahavvülâttır. Türkler ilk fetihleri sırasında hıristiyanlığı imha etmemişlerse, bunun tek sebebi bugün binlerce insanın köle olarak kalmasına cevaz veren akidelerin hepsinden daha mükemmel ve insani olan dini akidelerinin böyle bir tazyiki men'etmesidir. O tarihten beri hiçbir zaman ve mesela Rumların tamamen Türklerin insafına metruk vaziyette bulundukları Rum isyanı sırasında bile böyle bir imhaya tevessül edilmemiştir. Zira İslâm Uleması bunun dinen korkunç bir hareket telakki edileceğini Sultan'a açıkça ifade etmiştir.
Aslında hıristiyan tebaasının istiklalini hazırlayan ve temin eden bizzat Padişahlar değil midir? Onlar hem idari dehalarını hem de müsamahakârlıklarını ortaya koyan bir siyasetle bu hıristiyan halktan harici düşmanlara karşı bir kuvvet kaynağı, dahili isyanlara karşı da bir mukavemet unsuru olarak faydalanmaya çalışmadılar mı? Eflak ve Buğdan'a, isteyerek ve tamamen teslim oldukları halde, berat ve imtiyazları bizzat kendileri vermediler mi?, Daha sonra bu eyaletleri Fener Patriğinin emrine, verirken, Patriklerin bu vazife ve salahiyetlerinden, emirlerine verilmiş olan bu eyaletleri ve milletleri
istiklale kavuşturmak için faydalanacakları ihtimalini hesaba katmayan onlar değil midir? Ege adalarının ticari ve bahri inkişafının temellerini kendileri atmadılar mı? Bir kuvve-i bahriye (Deniz kuvveti) tesis ederek Rus taarruzlarına mukavemet etmek maksadıyla bu ada ahalisine muazzam imtiyazlar tanıyan kendileri değil midir? Rumlara, Babıali tercümanlığı ve her derecede hariciye memurlukları bahşetmek suretiyle, imparatorluğun sırlarını ve dindaşlarının istiklal kazanmasını temin edecek vasıtaları eline teslim edecek şekilde idarenin en yüksek ve can alacak noktalarına yerleşmek imkanı veren de bizzat Padişahlar değil midir? (İkinci kitap; Sayfa : 112)
Yeni Türkiye ve Türklerin Haklılığı
... İstanbul yalnız Türk imparatorluğunun değil, bütün Ş•arkın da merkezidir. Yarı Avrupalı bir devlet olan Rusya bir zaaf ve buhran anından faydalanarak Şarkın hakiki mümessillerinden İstanbul'u almaya kalksa bile bu şehir Rumlardan alındığı gibi Ruslardan da tekrar alınırdı. Zira Şarkın da yer yüzünde böyle bir merkeze ihtiyacı vardır. (Sayfa : 169)
İstikbalde Osmanlı milletinin inkişaf edeceği saha Trakya ve Küçük Asya'dır Boğazları ve İstanbul'u ile bu bölge tabiatın bir millete bahşedebileceği en güzel yerdir. Türk milleti Şark aleminde uhdesine terettüp eden vazifeyi ifaya burada hazırlanacaktır. Bu vazifeyi ifaya muktedir olabilmek içi
Türk milleti İmparatorluğunun teessüsünden beri ne gibi tahavvülâta maruz kalmıştır?
Bugünkü inkılapla ne gibi ıslahata muvaffak olmuştur? Türkiye'nin kaydetmeye mecbur olduğu daha ne gibi yeni ilerlemeler vardır? İşte tedkik edeceğimiz sualler bunlardır.
Daha söze başlamadan önce, bir kere daha kitabımızın muhatabı olan Avrupalıları Osmanlı milletine karşı hakkaniyet ve insafa davet edeceğiz. Hemen hemen hepimiz bu millete karşı acayip veya düşmanca peşin hükümlerle doldurularak yetiştirildik. Bu sebepten oynadığı ve oynamaya namzed olduğu tarihî rol ne kadar büyük olursa olsun, bu millet hakkında tarafsız bir hüküm vermek bizim için oldukça zordur. Türklerden bahsederken asla unutmamamız gereken iki şey var: Dahil bulundukları kıt'a ve eriştikleri medeniyet seviyesi. Şark ve Garp milletleri arasında tezatlar, farklar, uyuşmazlıklar daima olacaktır.
Bu farklılıkları Cenab-ı Hak kendi iradesiyle yarattı ve ortadan kaldıracak da değildir. Bizim vazifemiz onlara riayettir. Diğer taraftan Türkler hakkında daha iyi hüküm verebilmek için onları bizim şimdiki halimizle değil, geçmişteki halimizle kıyaslamalıyız. Çünkü birçok bakımlardan onlar bizim birkaç asır evvelki halimizi yaşıyorlar. Eğer onlar eski zamanlara ait kusurları sinelerinde taşıyorlarsa, unutmayalım ki faziletleri de taşımaktadırlar.
Ekseriya Türkler tevakkuf ve tedenniye mütemayil olmakla itham ederiz. Ama bu itham haksızdır. Nitekim Türkler İstanbul'u fethederken, Kudüs Şövalyelerinden Rodos'u alırken, Viyana surlarına dayanırken, süvarileri Avusturya içlerinde ta Car-
niole ve Carinthie ye kadar uzanır ve sırf yol bittiği için kayalıklar üzerinde atlarına gem vururken Avrupa onlar hakkında böyle düşünmüyordu.
O tarihten sonra durakladıkları malumdur. Ama biraz dinlenme ve istirahata ihtiyaçları yok muydu? Tataristan çöllerinden çıkan Türklerin, göçebe ve muhariplik itiyatlarını fetihleri müddetince muhafaza etmekle beraber günün birinde Avrupa milletleri camiası içinde yer almaları ve uyuşukluğa düşme tehlikesine rağmen gittikçe artan ölçüde yerleşik hayat itiyatlarını benimsemeleri mukadderdi. Türk padişahlarına, bilhassa son padişahlara isnat edilen zalimliğin sebebi de bu noktada gizlidir. Hiç bir millet bu derece derin tahavvülâtı ıstırab çekmeden, şiddetli buhranlara düşmeden tahakkuk ettiremez. Ecdadımız da Germanya ormanlarından çıkıp Avrupa memleketlerine yayıldıkları zaman aynı zalimlik ve rehavet ithamlarına müstahak olmamış mıdır? Ecdadımızın bir tembel krallar soyuna malik olduğunu unutabilir miyiz? Sonra, Türklerin durgunluğa olan bu meyillerinde iyi ve faydalı bir cihet, tir takdir-i ilahi yok mudur? Garbın ve hususi ile Fransa'nın inkılabın taşkınlıkları içinde körü körüne yuvarlanarak ifade ettikleri ölçüsüz terakki ihtirasına müptela oldukları bir devirde, yer yüzünün başka bir köşesinde, Avrupa'dan çok da uzak olmayan bir yerinde başka bir milletin, tarihi azametli bir milletin daha küçük ve zayıf sayılamayacak bir ihtirasla eski an'anelerine, ilk saffetine ve tabii hayata sıkı sıkıya yapışmasında büyük bir hayır saklı değil midir? Osmanlıların tabiata bağlılıklarındaki sadelik Fransız spiritüalizminin acayipliğinden daha mı korkunçtur? II. Mahmud halkını ıslahata iman na-
mına davet etmiş, yeniçeriliği kaldırırken de sancak-ı şerif açmıştır. Bu Fransız inkılabına nisbetle daha az enerjik bir tarz-ı inkılaptır. Ama Fransız milletinin duçar olduğundan daha az ıstıraba mal olmamış mıdır? Türkiye'de ne terör, ne devamlı giyotin ve ne de o korkunç inkılap yobazlığı mevcut olmuştur. Bütün bunlar, zamanımızın Türklerine, memleketimizi istila eden ve içtimai yaralarımızı deşmekten zevk duyan, bize onları daha iyi hissettirmek için mütemadiyen kanatan o bizim roman, piyes, hikaye, hatıra, örf ve adet tasvirleri, ihtiras tahlilleri, insan kalbini resmeden çizgiler, asrı tel'in ve istikbale istimdad eden çeşitli yazılarımızla diğer edebi eserlerimiz ne kadar yabancı geliyorsa o kadar yabancı ve anlaşılmaz gelmektedir. Buraya kadar anlattıklarımız bile Osmanlıları haklı göstermeye kifayet eder zannederim. (Sayfa : 175)
-
II. Mehmed ve II. Mahmud Devirlerinde İmparatorluğun Teşkilat ve İdaresi
... Ama Padişahlar sadece Müslümanları idare ile mükellef değillerdi. İdareleri altında oldukça kalabalık bir Hristiyan halk da vardı. Sonra Türkler için, Garpta Hristiyanların başka dinden olanlara karşı kullandıkları ihtida ettirme usullerine başvurmak gibi bir mes'ele de mevcut değildi. Türkiye İslâmiyetin ruhuna muvafık ve tamamen kendine mahsus müesseselere muhtaçtı. II. Mehmed bu müesseseleri meydana getirdi. Rum ve Ermeni Patriklerine, Yahudi Hahamlarına cemaatleri üzerinde hem uhrevî hem de dünyevi son derece geniş bir se-
lahiyet ve iktidar bahşedildi. Bu suretle Padişahlar reaya üzerinde en büyük nüfuza sahip adamları yanıbaşlarında ve elleri altında tutmuş oluyorlardı. Nihayet bu devrin Padişahları askerlikte olduğu kadar siyasette de çok mahir idiler.
Gordon, çok tecrübeli bir Venedik elçisinin 160 sene evvel Edirne'de Sir John Chardin'le yaptığı bir mülakatta «Türk siyaseti Avrupa siyasetinden çok üstündür. Zira Türk siyaseti münhasıran akl-ı selime istinad eder ve sun'i bir takım vecizelerle formalitelere saplanıp kalmadan hedefe kestirmeden ulaşır» dediğini yazmaktadır. (Sayfa : 182)
*
**
... Sultan Mahmud'un karşısında bulunduğu vazife mühimdi. Fransa'da VI. Lois'den beri birçok kralın emek verdiği ve ancak Konvansiyon'un bitirebildiği bir işi o tek başına yapmak mecburiyetinde idi. Müntahap eyalet idarecilerini, şehreminlerini, paşaları, ayanı ve derebeylerini taht-ı itaate alması, yeniçeriliği kaldırması. itaatten bıkmış olan bir takım Müslüman halkla yeni münasebetler tesis etmesi, Müslümanların aşırı taazzumuna biraz gem vurması ve onları müsamahaya alıştırıp günün birinde Hristiyanlarla uyuşabilmeye hazır bir hale getirmesi gerekiyordu. Tek başına bir VI. Lois, bir XI. Lois bir Richelieu, bir Konvansiyon'un yaptıklarını yapmak zorundaydı. Bu, bir insan ömrü için fazla muazzam bir iş değil miydi? Bununla beraber Sultan Mahmud bunu başardı. Hala yapılması gereken pek 'çok iş kalmışsa, bundan dolayı onun kafi derecede çalışmadığı söylenebilir mi ? Urquhart diyor ki :
«Devr-i saltanatında böylesine hadiselerin cere-
yan ettiği bir adamın, bu hadiseler kendi tertibi olmaktan çok şartların tebeddülünden neş'et etmiş de olsa alelade bir adam telakki edilemeyeceği muhakkaktır. Kaldı ki şartların tebeddülüne intibak edip onlardan faydalanmasını bilmek te küçümsenecek bir şeref değildir. O, bütün iktidar mekanizmasının felce uğradığı bir devrede makamıyla olduğu kadar bizzat şahsıyla da imparatorluğu ayakta tutan yegane bağ olmuştur.»
Sultan Mahmud bu büyük inkılaplardan başka birçok mühim islahat da yapmıştır. Muntazam bir ordu kurmuş, Navarin'de imha edilen Osmanlı donanmasını yeniden teşkil ederek kumandasını dirayetli bir amirale teslim etmiştir. İdareyi, hiç değilse şeklen, daha intizamlı bir hale getirerek Avrupai idareye yaklaştırmıştır. Reayadan alınan cizyeyi yeni cibayet esaslarına bağlamış, muntazam fasılalarla merkeze gönderilmek üzere eyalet bütçeleri tanzim ettirmiş ve valilerin masraflarını mürakabeye tabi bir hale getirmiştir. Nihayet dahili ve harici efkar-ı umumiyenin kudretinin Türkiye'de de anlaşılarak gazete neşrine başlanması da bu devirde olmuştur. Bu neşriyatın halen ifa ettiği hizmetlerle istikbalde ifa edeceklerini küçümsemeye imkan yoktur. (Sayfa : 187)
*
**
Derebeyleri ortadan kaldırırken şayan-ı hayret derecede muvaffakıyete ulaştıran muhtelif usuller kullanmıştır. Kendisine eziyet edenlerin cezalandırılmasından daima memnunluk duyar. halk derebeylerin imhasını, bütün ağızlardan işitilen «Bu Padi-
şah akıllı adam» sözleri ile hem hayret hem de bil-yük bir zevk duyarak seyretmiştir.
Ama büyük icraatla dolu olan bu devrenin en feci sahnesi olan yeniçerilerin imhası bütün milleti yıldırımla vurulmuşa çevirmiştir. Padişah, talihin yaver olması yanında tedbirlerinin isabetliliği, kararlarındaki sertlik ve icraatındaki amansızlığı ile halk nazarında intikam almaya gelmiş bir melek gibi telakki ediliyordu. Bu haliyle O, daha çok korku telkin eden bir hüviyet taşıyordu. Ama bu sert ve, amansız Padişahın bir köylü kulübesine girip zavallı köylülerin hal ve hatırlarını sorduğu, yapacağı islahat hakkında herkesin fikir ve planlarını istediği, mektep ve kilise inşası için iane topladığı göz önüne alınırsa Rum ve Hristiyan halkın kendisine gösterdiği derin bağlılığın hayret edilecek bir tarafı olmadığı anlaşılır. (*) (Sayfa : 196)
Türk Hükümetinin Hakkı ve Yeni Türkiye
Geçenlerde bir Avrupa gazetesi «Büyük siyasi mes'eleleri artık münhasıran şu veya bu Avrupa devletinin, Rusya, İngiltere veya Fransa'nın menfaatleri nokta-ı nazarından mütalaa etmek yerine bu mes'elelerle alakadar olan Rum, Türk, Mısırlı,
-----
(*) 1832 de Arnavutluk, Manastır, Makedonya, Bulgaristan, Sırbistan v.s. yı dolaştım. Bilhassa batı ve kuzey taraflarında Padişah veya Sadrıazamdan bahsederken «Allah ömrümün on senesini alıp onunkine eklesin» demeyen pek az köylüye rastladım.
=====
Arap, İranlı Ermeni, Hindu v.s. gibi milletlerin nokta-ı nazarından mütalaa etmenin zamanı çoktan gelmiştir» diye yazıyordu. Avrupa hodgâmlığı o derece mutlaktır ki bu halkları kendi siyasi desise ve tertiplerinin bir malzemesinden ibaret görmekte ve bu malzemenin fikir ve ruh taşıyan bir varlık olarak üzerinde pek rahatça çalışılıp şekillendirilebilecek bir malzeme olmadığını hiç düşünememektedir.
Yunanistan misali, Şarkın kendi mes'elelerine müteallik işlerini Garplılara yaptırmasının tehlikelerini açıkça göstermeye kafidir. Şarkın da söyleyecek bir sözü, hem de mühim sözü vardır ve bunu söylemesine mani olunamaz. Bundan sonra Şark mes'elelerini artık Şarkın temsil edilmediği konseylerde müzakere ve halletmeye imkan yoktur. Avrupa siyasetinin Türk idari dehasına başvurmak mecburiyeti bu noktada da karşımıza çıkıyor. (Sayfa : 223)
*
**
... Ama Şarkı harekete geçirmek ve maziden devraldığı adet ve an'anelerini bozmadan, mazinin iyi taraflarını yıkmadan ve Garbın istiklalini tehdit etmesine meydan vermeden yeni bir medeniyete ithal etmek, kendi dahili islahatını itmam etmiş, veya edebildiği ölçüde, Türkiye'ye raci olacaktır.
Osmanlılar uzun zamandan beri Şark milletlerine hakim ve müessir olmuşlardır. Türkiye'den başka İran'da da hakimiyeti elinde tutan sınıf aynı Osmanlı ırkına mensuptur. Berberîler de Türklere kolaylıkla boyun eğiyorlardı. Hatta Cezayir'de bile kovmaya geldiğimiz, fakat yerlileri idare etmekteki kabiliyetlerini teslim etmeye mecbur olduğumuz
Türkleri yardımcı olarak kullanmak zorunda kaldık. (Sayfa : 224)
*
**
... Bu medenileştirme siyaseti, Avrupa duvel-i muazzaması bunu kabul ederek Şark işleri ile meşgûl olmak üzere ittifak ederse hemen başlayabilir. Türkiye'nin, mülki tamamiyetine tecavüz edilmediğini, siyasetinin gereği gibi takdir edildiğini görüp Avrupa devletlerinin müşterek bir gaye üzerinde ittifakla karar verdiklerini anlayınca Avrupa'ya yardımcı olabileceğine hiç şüphe yoktur. Bununla beraber daha ileri giderek islahatı ve Şark dünyasının tanzimini devam ettirmek için Şarkın da pasif kalmayıp Garbın gayretlerini talep, tahrik ve tenvir etmesi icap etmektedir. Bunların vukuu ihtimal dışında mıdır? Napolyon'un sükutundan beri Şarkta hayat daha büyük bir enerji izhar etmedi mi? Bir kere harekete geçtikten sonra artık tevakkuf bahis mevzuu olabilir mi? Vahabiler, Mehmed ve Mahmud gibi enerjik ve kudretli islahatçılara sahip olmuş olan Şarkın Sultan Osman, II. Mehmed ve Kanuni Süleyman gibi milletinin kader ve mefkuresini sezen büyük teşkilatçı dehalara da sahip olamaması için bir sebep var mıdır? Unutmayalım ki Şark dünyanın yarısını kaplayan ve her şeyin ani ve umulmadık tahavvüllerle meydana geldiği bir alemdir. Orada buhran devirlerinde bir halden tamamen değişik yepyeni bir hale sür'atle geçilmektedir. (Sayfa : 225)
Netice olarak Türkiye'nin hala 3000 mil uzunluğunda sahillerle muhat, berrak bir sema altında
uzanan ve çeşitli mahsuller yetiştiren, nakliye imkanları rahat, maden ve ormanları zengin, Şarkın diğer memleketleri ile çeşitli münakale yollarına sahip 5000 mil murabbalık bir memleket olduğunu ve kendisi ile ticaretimizi İngiliz ticaret filosu ile idame ettirdiğimiz memlekette işçi ücretlerinin son derece düşük olduğunu, sanayiin henüz. başlangıç devresinde bulunduğunu, ticaretin serbest olduğunu, mahsullerimizin pazarlarını istila ettiği ve hem hükümetinin hem de müstehliklerinin mallarımıza talip oldukları bir memleket olduğunu da söyleyeceğiz. Ama şartlara tabi olarak daha da artabilecek olan bütün bu avantajların istihsal edilmesi memleketin siyasi bakımdan yeniden teşkilatlandırılmasına ve dahili huzura kavuşmasına bağlıdır. Bunların temini de, çok büyük gayretler sarfetmemizi gerektirecek kadar menfaattar olmamıza rağmen, Osmanlı İmparatorluğunun menfaatleri ile de muvazi olduğu için herhangi bir hodgâmlığa yahut ta çatışmalara meydan vermeyecek olan en asil ve insaniyetçi bir siyasetin gayesi olarak karşımıza . çıkmaktadır. (Sayfa : 307)
Örnek Bir İdare Üzerine Müesses Bir İmparatorluğun Sağlamlığı
Bir imparatorluğu yıkabilecek bütün sebepler Türkiye'de mevcut görünüyor. Birkaç asırdır kanlı cidal, tahrip ve perişanlık sahnelerinin ardı arkası kesilmiyor. Avrupa ile ticaretinin kesileceği ve memleketin iflas edeceği korkusu daima mevcut. Bununla beraber Türkiye hala ayaktadır. (...) Bu kadar âşıkâr yıkım sebeplerine rağmen bu nasıl mümkün
oluyor? Bunun sebebi bazı Avrupa memleketlerinde rastladığımız tipteki mutlakıyet rejiminden neş'et eden fenalıkların Türkiye'de bulunmaması ve ayrıca çok kuvvetli bir beledi teşkilatının mevcut olmasıdır. (...) (İkinci kitap; Sayfa : 25)
Türkiye'de ne sınıf ne de imtiyazlar vardır. Orada ne zabıta memurlarının tazyiki, ne de daha az dürüst olan mutlakıyet rejimlerinin bir çeşit vergi tahsil usulü olarak istifade ettikleri cinsten murakıp, muhassıl, gümrük memurları ve sair sayısız tazyik vasıtaları mevcuttur. Türkiye'de müşterek kader ve mükellefiyetleri yüklenmek hususunda tam kardeşçe bir işbirliği yapılır. Vasıtasız vergilerin imkan verdiği ve beledi müesseselerin de ahlaki müeyyidelere rabtederek daha da tarsin ettiği bu birlik ve beraberlik halkın büyük mükellefiyetlerine rağmen ayakta kalarak kaynaklarını arttırıp hayat seviyesini yükseltebilmesine imkan vermektedir. (Sayfa : 26)
*
**
Bu mahalli teşkilatla onun istinat ettiği mali sistemi ilk müşahede ettiğim zaman Türk İmparatorluğunu şimdiye kadar yıkılmaktan kurtaran gizli kuvveti keşfettiğime kani oldum. Bu sebepten bu müesseselerle mali sistemin münevver Müslümanlarca malum ve muteber addedilmekle kalmayıp aynı zamanda İslâmiyetin an'anevi ve temel bir akidesi, şeriatın mühim bir prensibi olarak derin bir hürmet ve bağlılığa da mazhar olduğunu görünce hem hayret hem de büyük bir sevinç duydum. Ama bunların asıl ehemmiyetini, Avrupa'yı ziyaret eden Türklerin memleketlerine dönünce hükümetin suiistimallerine daha büyük bir nefret duymalarına karşılık bu mü-
esseselerin prensiplerine eskisinden çok daha fazla bir bağlılık gösterdiklerine şahit olunca anladım.
Araplar Avrupaya bütün ilim dallarında üstadlık etmişlerdir. Ancak, mantıkın değil de menfaatlerin hakim olduğu bazı meselelerde üstadın fikrine baş vurulmamıştır. Bu sebepten bugüne kadar Avrupa'da, Arapların da bir siyaset ve hükümet ilmine sahip olduklarına ihtimal bile verilmemiştir. Bununla beraber Araplar diğer ilimlerde olduğu gibi bu ilim şubesinde de prensiplerini tecrübe ile tahkik ederek ispatlamışlar ve düşünülebilecek en muhteşem ve şayan-ı hayret hükümet teşkilatını tesis ve idame ettirmişlerdir. (Sayfa : 29)
*
**
Ticaret ve sanayi serbestisi Türkiye'de bir takım nazari münakaşalardan doğmayıp vasıtasız vergi sisteminin zaruri bir neticesi olarak mevcuttur. Burada mevzubahis ettiğim ticaret hürriyeti gümrük yasaklarını, farklılaştırıcı ve himayeci gümrük tarifelerini bertaraf ederek vergileri hazine menfaatine muvafık bir hal ve seviyede tutan cinsten bir ticaret serbestisi değildir. Bahsettiğim serbesti toprak ve mülkiyetin kıymetini tezyide matuf olarak mal mübadelesini teshil eden vasıtasız vergiyi en az masraflı, en basit ve en hafif vergi telakki ettiği için mahsul mübadelesiyle ticari mukaveleleri her türlü resim ve vergiden mauf tutan bir serbestidir. Bu prensipler şark hükümetlerinin vergiyi kamufle etmek ihtiyacını duymayacak kadar kudretli olmaları sayesinde günümüze kadar mevkii icrada kalabilmişlerdir. Binnetice vasıtalı vergi sisteminden doğan fiat tahavülleri, piyasa tıkanmaları, istihsal fazlası,
iflaslar, zahiri zenginlikler, zararlı sanayii şubelerinin meydana gelmesi, zaruri ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması, sefalet, farazi suçları tedibe matuf kanlı kanunlar gibi sayısız kötülüklerin hiç biri Türkiye'de mevcut değildir. Bütün bu saydıklarımız Türkiye'de cari olan vasıtasız vergi sisteminin lehinde söylenebilecek ve bir Müslümanın ancak Avrupa'yı gördüğü zaman fark ve takdir edebileceği en büyük delillerdir. (Sayfa : 31)
*
**
Türkler Bizans devrinde mevcut olan idareyi, müesseseleri, adetleri silsile-i meratibi tamamen değiştirdiler. Ama, Hristiyan reayaya ne Kur'an-ı Kerim'de muhtevi olan kanunu medenilerini ve ne de kendi idari şekillerini tahmil etmediler. Bu sebepten reayanın benimsediği müesseseler İslâm hukukundan o derece müstakil kalabilmiştir ki bilhassa müreffeh bölgeler Bab-ı Ali ile hiç bir siyasi münasebete girişme ihtiyacı bile duymamışlardır. Hatta daha ileri giderek, refahın, merkezi idarenin ademi müdahalesinin değişmez bir neticesi olduğunu iddia edeceğim. (Sayfa : 32)
*
**
Reaya, müesseselerini Türk idaresine medyundur. Zayıf ve köhne Bizans devrinde halk ahlaki ve siyasi tedenninin son derecesine varmıştı. Mütefessih bir asiller sınıfı, gaddar ve kalabalık bir ruhban sınıfı, adaletsiz kanunların tazyiki, alçak bir hükümetin gasıpları ve bilhassa inhisarları, usulü maliyesi, sayısız gümrük ve vergi memurları halkı her türlü hukuk ve müesseseden, şikayetlerine cevap ve-
rilerek kaderinin düzeltilmesi ümidinden mahrum bırakmıştı.
Binaenaleyh halkın, barbarlara sığınmak üzere tehalükle kaçmasından yahut son zamanlara doğru Avrupa'da İspanya Yahudileri ya da Macar Protestanları gibi zulüm ve işkencelere maruz din ve mezhep mensuplarının melce bulabildikleri yegane memleketin Türkiye olduğu bir devirde, tefessüh etmiş Bizansın zalim idaresine karşılık Rum halkı için çok daha hayırlı olmuş bulunan kudretli Osmanlı İdaresini tercih etmiş bulunmasında hayrete şayan bir cihet yoktur.
Türk İmparatorluğu bütün inhisar ve imtiyazlara son verdi. Bazı halk tabakasını mahrumiyetlere duçar eden her türlü farklılaştırıcı saikleri de ortadan kaldırdı. Kast farklılıklarını lağvetmek suretiyle, içtimai münasebet ve kaynaşmanın yüz kızartıcı engellerini bertaraf etti. Tefessüh etmiş ve kudretine mağrur Ruhbanı ıslah etti. Baskı ve tazyike müncer olan her türlü tefrike son verilmekle halk öyle bir eşitlik seviyesine getirildi ki, o zamana kadar son derce huzursuz olan halk artık geçim vasıtaları gibi liyakat ve imtiyazını da sadece çalışmakta bulmaya başladı. İş hayatı Türkiye'de de bazı karışıklıklarından zaman zaman müteessir olmakla beraber hiç bir zaman kanunların tazyik ve mümanaatı ile karşılaşmadı. (Sayfa : 35)
*
**
Mahalli ve beledi müesseselerin teminatına bağlanmış vasıtasız vergilere istinat eden ve Türkiye'deki tatbikatına bakıp bir İmparatorluğu yıkılmaz bir hale getirir diyebileceğimiz bu idari teşkilat sa-
deliğinin teessüsünde İslâm hukuku ile Türklerin . göçebelikten gelen adetlerinin büyük tesirleri olmuştur (...)
Avrupa'nın haksız ve alçaltıcı telakki ettiği Osmanlı İdaresinin Hristiyan reayanın hayat şartlarını tedricen inkişaf ettirdiğine şahit oluyoruz. Rumlar henüz müstakil bir millet oldukları devirde de teşebbüs ve ticaret zihniyetini tamamen kaybetmişlerdi. Ancak Türk idaresi devrinde tekrar bu zihniyete kavuşabilmiş ve bu suretle meydana getirdikleri ticari müesseseler sayesinde ticarette en ileri milletlerin bile zor erişebilecekleri bir refah seviyesine ulaşmışlardı. Bizans devrinde edebiyat da ihmale uğramış ve İstanbul kütüphaneleriyle Athos dağı manastırlarında atıl bir hale terkedilmiş bulunuyordu. Bugün Yunanistan'ın eski veya yeni her köyünde mektep vardır. Rumlar yabancı idaresi yüzünden bazı iyi vasıflarını kaybetmek şöyle dursun bilakis bu idare sayesinde kendi milli benlikleriyle vasıflarını daha mütebariz hale getirmek imkanını bulmuşlardır. (Sayfa : 37)
*
**
Mahalli memurlara geniş selâhiyetler verilmesi hiç bir suiistimale yol açmıyor, zira halkın karakterlerine bakarak intihap ettiği ve iktidarları ammenin itimadına istinad eden bu memurlar üzerinde efkâr-ı umumiyenin doğrudan doğruya tesir imkanı mevcuttu. Amme vazifelerini yüklenenlerle, bu vazifeleri bahşedenler arasındaki münasebet sistemi budur. Bu şerefli mevkileri elde etmek arzusu cemaatin hiç bir azası üzerinde tesirini icra etmekten hali kalmamaktadır. Diğer taraftan intihap hakkının umumi-
liği de kimsenin her hangi bir şekilde ademi memnuniyetle cemaattan küsmesine imkan vermemektedir. Vergilerin müsavi bir şekilde tevzi edilmesi ve hiç değişmemesi sayesinde içtimai tesanüt öyle bir seviyeye gelmiştir ki bir kişinin malı umumun malı gibi, bir kişinin fakirlik ve sefaleti de bütün cemaatin fakirlik ve sefaleti gibi telakki edilmektedir. (...)
Bu mütekabil ve müeeyyet teminat Anglosaksonların «Gild-scipes» dedikleri gönüllü birliklere çok benziyor. (...) Vatandaşların birbirlerine karşı taahhüt altında olmaları kadar mühim bir sisteme hiç bir yerde tesadüf edilemez. Böyle bir sistemin milli karakter üzerinde pek büyük ve derin tesirleri olacağı şüpheden varestedir. (...) (Sayfa : 49)
*
**
Mahallî belediye memurları hemen her yerde en zengin olanların arasından seçilirler. Solon'un, hakimleri zenginler arasından fakirlerin seçmesi fikri, Türkiye'de teamül halini almıştır. Ama bu bir kanun hükmünde değildir. Eğer böyle olsaydı ya ortadan kalkar yahut zararlı olmaya başlardı. Halbuki iyi bir talih eseri olarak Türkler hiç bir zaman iyi ve hayırlı niyetlerini teşrii müeyyidelere rabtetmemek istemişlerdir. En hayırhah fermanlar reayaya yapılmaması icab eden haksızlıkları tazyik ve vergilendirmeleri işaret etmekle iktifa ederler. (Sayfa : 55)
*
**
Rumlara yalnız Türkiye'de rastlamıyoruz. On-
lar muhtelif devirlerde irili ufaklı gruplar halinde· çeşitli memleketlere gidip koloniler tesis etmişlerdir. Nitekim Tataristan'da Kuban Ovaları, Kırım, Transilvanya, Macaristan, Sardunya, Korsika, İtalya, Sicilya, v.s. gibi bir çok memleketlerde Rum kolonileri bulunmaktadır. Bu kolonilerin tesis devirleri Türklerin İstanbul'u fethettiği tarihe kadar uzanır.
Bununla beraber bütün bu koloniler milli benliklerini, faaliyet ve zihni cevvaliyetlerini kaybetmişlerdir. Dilleri anlaşılır olmaktan çıkmış, Rum kilisesine olan iman ve bağlılıkları kaybolmuş olan bu Rum kolonileri ahlaki ve dini bakımdan Türkiye'deki reayanın çok dununda bulunuyorlar. Oysa bunlar, vergilendirmede ve idari teşkilatta cahil köylüleri, her türlü mes'uliyet, sıkıntı ve yorgunluktan kurtarmış olan hükümetlerin iş başında bulunduğu medeni memleketlerde yerleşmiş bulunuyorlar. Milli benliklerini yok eden zabıta ve tahsildardır. Yukarıda bahsetmiş olduğumuz müesseselerin verdiği ahlaki ve öğretici terbiyenin yokluğu da din ve dillerini mahvetmiştir. (Sayfa : 61)
*
**
Bu köylerde çok şayanı alaka bir hadise müşahede ettim. Türklerle hıristiyanlar tam bir müsavat içinde yaşıyorlar. Köyler her türlü münakale hattının dışında bulunuyorlar. Yabancılar hemen hemen hiç uğramaz. Bu sebepten her hangi bir nifak tohumu da ekilmiyor. Oralarda fark göz etmeksizin herkese aynı kanun tatbik edilir. Şahıs, arazi, gayrimenkul vergileri yoktur. Sadece mülkiyet üzerinden alınan bir tek vergi vardır. Ve bu da Türk veya hı-
ristiyan tefriki yapılmadan herkesin hissesine düşeni ödediği bir mukataa usulü ile tahsil edilir. Sanayi, refah ve kültür seviyesi itibariyle her iki cemaat da tamamen birbirinin aynıdır. Dinlerin ayrılığı da içtimai bir farklılaşmaya asla müncer olmamaktadır. (... ) (Sayfa : 90)
*
**
Bir eyaletin reayasının tabi olacakları tarzı idareyi müzakere ve tesbit etmek üzere içtima ettiğini görmek hem meraklı hem de öğreticidir. Bu suretle kararlaştırdıkları nizama Avrupa'nın her hangi bir bölgesinde bile güç rastlanır. (Sayfa : 94)
*
**
Kabul edilen (*) nizam tamamen nevi şahsına münhasır bir nizam mahiyetinde olmakla beraber Türkiye'nin her hangi bir yerindeki reayanın da aynı mevzuları tanzim durumunda kalsa varacağı nizam farklı olmazdı. (Sayfa : 96)
*
**
Her kazanın vergi matrahının tesbitine mahallin belediye reisi nezaret eder. Devlet tahsildarı kazaya her sene bir defa gelir. Ve yanında da vilayeti temsilen, bütün kaza dolaşıldıktan sonra biri defteri tanzim diğeri de parayı tekabbül etmekle muvazzaf iki temsilcisi bulunur. Devletin hissesi (ki yanılmıyorsam yarısıdır) makbuz karşılığında tahsildara teslim edilir. Geriye kalan da mahalli masraflara tahsis edilmek üzere Beytülmal haznedarına verilir. Vergi, deve ve koyunların doğurdukları ilk baharın
-----
(*) Chalcidie madenlerinin işletilmesi hususunda aynı bölgedeki reayanın kararlaştırdığı nizam mevzuu bahistir.
=====
başından önce istenemez, ama mutad alınma tarihinden daha sonraya bırakılabilir.
Beytülmal çok mühim bir müessesedir. Her şehrin hatta mühimce bir kasabanın bile bir Beytülmal'ı mevcuttur. Beytülmal, mahalli ihtiyaçlar için tahsis edilmiş meblağın konduğu bir bankadır. Buraya ayrıca, belediye encümeni nezaretinde olmak üzere, para, devlet tahvili, dul ve yetimlere mahsus akar gibi şahıslara ait kıymetler de yatırılabilir. Mahalli masraflar yol, köprü, çeşme, inşa ve tamir masrafları, dilenci, fakir ve seyyahlara yapılan yardımlardan ibarettir. Yatırılmış olan şahsi servetler de münasip teminata bağlanmak şartı ile bazen tüccara ikraz edilir. Bu suretle belediye encümeni amme kredileriyle borsanın idaresini elinde tutmuş olmaktadır. O, bu bakımdan küçük ölçüde bir avam kamarasını andırmaktadır. Ancak şu farkla ki bu kamara yalnız masraf bütçesini müzakere ve tesbit etmektedir. Belediye encümeni böylece mahalli masrafların idaresini tamamen elinde tuttuğu gibi varidat tahsiline de nezaret ederek hükümetin bu mevzuda fazla zahmete girmesine lüzum bırakmamaktadır. (Sayfa : 128)
*
**
Bu sistemin umumi neticeleri şudur: Vergi, halktan devlet kasasına girmek üzere yalnızca nakit para talep etmekte, bu sebepten mal fiyatlarında bilvasıta bir artışa yol açmakta, zira vergi istihsal faktörlerinin üzerine yüklenmeyip tahakkuk etmiş olan karlara tahmil edilmektedir. Böylece vergi, herkese müsavi olarak tahmil edilmiş oluyor. Bu da zenginle fakirin amme masraflarıyla aynı derecede alakadar olmalarını intaç etmekte-
dir. Ama bu sistemin Türkiye'de çok dikkatime çarpan iki tali neticesi daha vardır. Evvela vergi muhammen karlara göre değil de tahakkuk etmiş karlara tahmil edildiği için sanayie hiç bir surette yük ve engel teşkil etmemekte, sermayeden tediye zaruretleri tevlid etmemekte, farazi krediler doğmasına meydan vermemekte, fiyatların mustakar, varidatın muntazam olmasını temin edip, hem kayıp ihtimalini azaltmakta hem de gayri meşru karları önlemekte ve ticaret müessesinin de olması gerektiği gibi kalmasını, yani basit ve meşru bir mübadele usulü olarak kalmasını temin etmektedir. Sonra, vergi, müstahsilin ihtiyaçları üzerine değil de karları üzerine tahmil edildiği ve fakirlerin emekleri karşılığında temin etmek zaruretinde bulundukları istihlak maddelerinin fiyatlarını da artırmadığı için, çalışma şartları salaha doğru gitmekte ve refah ve servet imkanları bütün vatandaşlara şamil olabilmektedir. Bu sistemin son neticesi de Türkiye'de sefalet diye bir şeyin mevcut bulunmamasıdır. (Sayfa : 135)
Rumeli'de aylarca seyahat ettiğim halde bir tek dilenciye rastladığımı hatırlamıyorum. En fakir Hristiyan evlerine gittim, hiç de fena beslenmediklerini gördüm. Ahalinin hayat şartlarını öğrenmek maksadıyla her gün çeşitli köylü kulübelerine gidip, tetkikatta bulundum. Binaenaleyh halkın en fakir ve cahil tabakası ile temas etmiş oldum. Ama buna rağmen evinde misafirine ikram edecek bir halı veya minderi bulunmayanına rastlamadım. Elbisesi yırtık bir adama rastladığımı hatırlamıyorum. (*):
-----
(*) Müşahedemin (Slade) ın naklettikleri ile de teyit edildiğini memnuniyetle görüyorum. Slade şöyle diyor:
=====
En basit bir köylünün bile tecrübe sayesinde bildiği mevzularda hatta ekseriya kendi sahası dışında kalan mevzularda da Avrupa'da bile ancak yüksek sınıflarda bulabileceğimiz bir incelik ve nezaketle son derece makul fikirler beyan ettiğine şahit oldum.
İspanyol milletinin sefalet ve tereddisinin menşeini arasanız onu tam ve eksiksiz olarak memleketin kanun ve imtiyazlarında bulursunuz. Türkiye'de de fakir tabakanın mahareti, uyanıklığı, kanaatkarlığı ve nisbî refahı, yani kısacası sefaletin bulunmayışı, zaruri ihtiyaç maddelerine yahut sanayiin muhtaç olduğu maddelere tatbik edilmek üzere hiç bir kanun vaz'edilmiş bulunmamasından neşet ediyor dersek mübalağa etmiş olacağımızı zannetmiyorum. (Sayfa : 135)
Türkiye'nin Misafirperverliği ve Bunun Hayırlı Neticeleri
Şarkta mukaddes addedilen misafirperverlik,
-----
«Bulgarlar bugüne kadar hiç bir karışıklık çıkarmadılar. Osmanlı İmparatorluğunu yıkmaya çalışan bozguncu unsurların arasına 1829 senesine kadar asla karışmadılar. Bu sebeptendir ki münbit arazileri, mamur, meskun, zengin imalathanelerle dolu şehirler var ki, en güzel numunesini Tırnova'da görüyoruz. Büyük bir refah içinde bulunuyorlar. Bir Bulgar'ın idama mahkum edildiğini hiç işitmedim. Böyle bir hadiseye hiç rastlanmamıştır.
Yeryüzünde bu kadar mes'ut köylü mevcut değildir. En fakir Bulgar bile muhafazalı bir eve, kümes hayvanlarına, öküze, ata, pirinç, peynir, et. şarap, ekmek, güzel elbiseler vesaire her türlü ihtiyaç maddelerine mebzulen sahiptir. Ben bir seyyahın baştan basa dolaşıp da her evi Avrupa Türkiyesindeki kadar müreffeh olan bir memleket görebileceğini hiç zannetmiyorum.
=====
memleketine ve servetine bakılmaksızın herkese insani muhabbet ve himayeye mazhar olmak imkanını bahşeder. Bizim ecdadımızın da göçebe ve iptidai kabilelerde rastlanan bu misafire hürmet adetini uzun zaman muhafaza ettiğine şüphe yoktur. Ama derebeylik rejimi insanları efendi ve köle diye ikiye ayırınca misafirperverlik de halkın vazife ve hususiyetleri arasından çekilip gitti. Daha sonraları Hristiyanlık tesanüdünün, uzak haç yolculuklarının ve haçlılık taassuplarının doğurduğu din gayreti ile barbarlığın huşuneti biraz yumuşamıştır. Ama yabancılık yine de nefret sahibi olarak kalmış, seyyahlardan keyfi vergiler alınmış, hatta insanlar ticaret eşyası gibi addedilerek resimler konmuş, servetleri gasb edilmiş, kanun ve hukuk namına, hem de artık lağvedilmiş olan bir kanun ve hukuk namına miraslar hazineye intikal ettirilmiş, ve hasılı devrin zihniyeti «yabancıya karşı günah bahis mevzuu olamaz» sözü ile ifade edebileceğimiz bir zihniyet olarak kalmıştır.
Bugün yağmur duasına çıktığımız gibi o devirde de fırtına için yalvarılıyordu. Münevver ruhani reisler Allah'tan, düşmanlarına kaza ve bela getirmesini niyaz ederlerdi. Böyle bir devrin doğurduğu ticari kanunlardan, uzun zamandır artık yerini daha sıhhatli fikirlere terk etmiş bulunan bazı nefretlerin doğurduğu usul ve itiyatların devam ettirilmesinden başka ne beklenebilirdi.
Şarkta ise bu eski misafirperverlik adetinin muhafazasının yarattığı ve halen de yaratmakta olduğu tesirler Avrupa'dakinin tamamen tersidir. Tüccar ve malı bütün misafirlik haklarından istifade eder. Kudretli bir yerli bir yabancıyı soysa, ya-
hancı, misafir bulunduğu aynı memlekette müntakimini de bulur. Türk ve Arap İmparatorluklarının hakimiyetleri altındaki geniş topraklarda, tarlaların yakılıp yıkıldığı, imalathanelerin tahrip edildiği, felaket ve karışıklık devirlerinde bile mübadele hakkına ve misafirperverliğe olan bağlılığın daima baki kaldığını müşahede ediyoruz.
Merkezi Afrika krallarına hitaben memleketleriyle ticari münasebet tesis etmek ve mallar için emniyet, tüccarlar için himaye istihsal etmek maksadıyla hükümdar namına kaleme alınan mektuplarda üzerinde israrla durulan esas nokta hep tüccara tanınan misafirlik hakkının mukaddesliğidir. İngiliz Kralı da barbar Krallardan ticaret serbestisini misafirliğin kudsiyeti namına rica etmektedir! (...) (*) (Sayfa: 180)
*
**
-----
(*) «Türklerin Avrupa'ya gelip kamp kurmuş bir millet oldukları söyleniyor. İşgalin muvakkat sayılmasının sebebi Türklerin yabancılara karşı takındıkları tavır değildir. Türklerin misafirlerine gösterdikleri kabul, bir çadır misafirperverliği olmadığı gibi kanundan doğan bir misafirperverlik de değildir. Zira İslâm hukuku hem dini, hem de dünyevi ahkamı itibariyle Müslüman olanlardan başkasına kabili tatbik değildir. Türkler daha da ileri giderek yabancıların kendi milli kanunlarına sahip olmalarına ve tatbikatını da yine kendi dinlerine mensup memurların idare etmesine müsaade ettiler, Sayısız hayırlı neticeleri olan bu müsaade ve imtiyazda hakiki ve asil bir misafirperverlik ruhu gizlidir. Misafirperverliğin büyük, asil ve hakiki misafirperverlik olarak var olduğu tek memleket Türkiye'dir. Bu misafirperverlik bir kazazedeye gösterilen misafirperverlikten ibaret değildir. Bu alelade bir hayırhahlıktan siyasi kabullere kadar yükselen vs
=====
Avrupa'da devlet adamlarım meşgul eden en mühim meselelerden biri ticareti tahdit ve takyid eden engelleri amme intizamını ihlal etmeden kaldırabilmenin usullerini bulmak meselesidir.
Avrupa devletlerinin az veya çok muvaffak olan siyasi konbinezonlarla yapmaya çalıştıklarını Osmanlı İmparatorluğu akl-ı selim, müsamaha ve misafirperverlik sayesinde uzun zamandan beri yapmaktadır. İstanbul'un Türklerin payitahtı olduğu tarihten beri ticari yasaklara da son verilmiştir. Türkler Avrupa'nın, daha doğrusu bütün dünyanın ticaret ve sanayi ile zirai mahsullerine İmparatorluğun bütün limanlarını açmışlardır. Ticaret serbestisini mümkün olabilecek en geniş, en yaygın ve hudutsuz ölçüde tatbik etmişlerdir. Divan-ı Hümayun ne milli menfaat, ne de mukabele-i bilmisil bahanesi ile hiç bir zaman bu geniş imparatorluğun müstehlikine mal satmak ve müstahsilinden mal almak isteyen bütün milletlerin en geniş şekilde kullanmış ve kullanmakta oldukları bu serbestiyi takyide tevessül etmemiştir. (Sayfa: 187)
*
**
Her mal, kıymeti üzerinden ödenen cüz'î bir gümrük resminden başka hiç bir engel ile karşılaşmadan serbestçe Türkiye'ye ithal edilip satılabilir. Mal satmanın satın almaktan daha karlı olup olma-
-----
istikbal ile hali kucaklayan bir misafirperverliktir. Bir yabancı Türkiye'ye ayak basar basmaz «misafir» namı ile selamlanarak istikbal edilir. İslâm memleketine gelen Avrupalılar misafirperverlikten başka iki mazhariyete daha nail olurlar: Birincisi kanunların tanıdığı serbesti-i medeni, diğeri de akıl ve tabiat kanunundan neş'et eden serbesti-i ticarettir.» (Moniteur Ottoman) Eylül 1833
=====
dığı üzerinde lüzumsuz hesaplara girişmeyecek kadar aklı başında olan adamların zihnini dış ticaret muvazenesi gibi bir kuruntu hiç bir zaman meşgul etmiş değildir.
Bu sebepten çeşitli memleketlerin mallarının aktığı Türk pazarları ticari icaplara uygun olarak gelen hiç bir malı reddetmez. Mal getiren ticaret gemilerinden resim alınmaz. Türkiye'de herhangi bir ihtiyaç maddesinin talebi karşılamaya kifayet etmemesinden doğan ve muazzam fiat yükselmelerine meydan vererek, fakir halk tabakasının istihlak itiyatlarını bozup mahrumiyetlere duçar olmasına sebep olan büyük fiat dalgalanmalarına hemen hemen hiç rastlanmaz. Yılların emeğini bir günde mahveden ve ticareti daimi bir tehlike ve alarm vaziyetinde bulunan bir meslek haline getiren bu çeşit fiat dalgalanmaları ticari tahdit ve yasaklamalardan doğar. Türkiye'de bu yasaklama ve tahdit rejimi mevcut olmadığı için bu rejimden doğan yıkıcı tesir ve neticeler de mevcut değildir.
Vergi ve resimlerin asgari hadde tutulması ticari serbestlik rejiminin bir icabıdır. Türkiye'de vergi tarh ve tahsil memurlarının ticari muameleler karşısında gösterdikleri yumuşaklık ve itimada dünyanın hiç bir yerinde rastlanmaz.
Yabancılara karşı gösterilen bu kolaylık ve emniyetin zaaftan neş'et ettiğini söyleyecekler bulunabilir. Oysa yabancılara, halen istifade ettikleri hakları bahşeden ve «kapitülasyon» namı ile anılan ahidnamelerin ilk imzalandığı tarihin Avrupa'da İslâmın kudretine karşı çıkabilecek her hangi bir rakibin bulunmadığı bir devreye tesadüf ettiği bir vakıadır. Nitekim Fransa'ya bahşedilen ilk kapitülas-
yon 1535 tarihli olup Kanuni Sultan Süleyman devrine rastlar.
Bu ahidnamelerin maddeleri bugün artık mer'iyette değildir. Ama ana prensipleri hala bakidir. Şu halde Türk Hükümdarları medeni Avrupa'nın bugün hararetle müdafaa ve talep ettiği ticaret serbestisini sırf kendi alicenaplık ve akl-ı selimleri ile 300 sene evvel ortaya atmak suretiyle Avrupa'ya tekaddüm etmişlerdir. (Sayfa : 190)
*
**
Türkiye'deki Frenk kolonisi bu sistem sayesinde teşekkül etmiştir. Ama bu koloni Türklerle Avrupalılar arasındaki her türlü münasebeti önlemekle kalmayıp eski düşmanlıkları sürdürerek Türklerle Avrupalıları birbirleri nazarında kötü duruma düşürmekte, telkin ettikleri kendi peşin hükümleri ile Avrupalıların Türklerle reayayı hakiki hüviyetleri içerisinde tanımasına mani olmakta, Türklerin de bu koloni mensuplarına bakarak Avrupalıları da onlar gibi kötü farz etmelerine sebeb olmaktadır. Binaenaleyh Türklerle Avrupalılar arasında en sıkı münasebetlerin Frenk kolonisinin ikamet ettiği mahallerde bulunduğunu zannetmek yanlıştır. Öyle ki, Türkleri tanımak yahut onlarla samimi ve dostane münasebetler kurmak isterseniz, bu Frenk kolonisinin yerleşerek Avrupalıların itibarını düşürdüğü mahallerin dışına çıkmanız gerekir.
Türkiye, bahşettiği ticari serbestiye mukabil yabancı devletlerden kendisine de aynı serbestiyi tanımalarını talep etmediği gibi kendi topraklarında bulunan yabancılara tanıdığı hak ve imtiyazların, yabancı devletlerin topraklarında bulunan Osmanlı te-
baasına da tanınmasını talep etmemektedir. Bu da gösteriyor ki, bu ticaret serbestisi ile hak ve imtiyazları Türk hükümeti kendi hür idaresi ile ve hasbi olarak tekeffül ve taahhüd etmiştir. Bu haklar ihlal ve tecavüze uğradığı zaman siyasi ve ticari mümessillerimizin talebi ile yeniden tesis ediliyorsa bu, Türk hükümetinin baskı altında bu kararı vermeye mecbur edilmesinden değil, hukuk telakkisinden ileri gelmektedir.
Bir zamanlar sadece ahlaki bir hüviyet taşıyan ve bugün artık siyasi ve teamüli bir mahiyet kazanmış bulunan bu sistem kaynağını, göstermeye çalıştığım gibi, milli istihsal ve sanayiye verginin zararlı olduğu kanaatı ile misafirperverliğin mukaddes sayılmasından almıştır. Ama yabancıyı himaye ve misafir eden konsolos eğer herhangi bir sebepten dolayı memlekete karşı düşmanca bir tavır alırsa Türk himaye ve misafirperverliğinden istifade hakkını kaybeder. (Sayfa : 297)
*
**
Konsoloslara tanınan nüfuz ve imtiyazlar sayesinde teşekkül eden bu parazit Frenk grubu terbiye ve itiyat itibariyle Avrupalılardan çok uzaklaşmıştır. Kendilerine tanına hak ve imtiyazların icrası, onların Türk halkı ve hükümeti ile ekseriya düşmanlık derecesine varacak şekilde daimi bir ihtilaf halinde bulunmalarına yol açmaktadır. (... ) Ayrıca konsolosluklarımızda istihdam edilen bütün bu Rum, Ermeni, Yahudi ve Frenk güruhundan da bahsetmek gerekirse şunu ifade etmek isterim ki, Türkiye ile yapmakta olduğumuz ve büyük ehemmiyeti haiz olan ticaretimizin Avrupalı tüccarların elinden çıkarak bir takım likayatsız Rum tüccarlarının eline geç-
mesi ticaretimizin istikbalini tehlikeye düşürmektedir.
Bu basit adamlar konuşurken sanki kendileri konsolosmuş gibi bir ifade kullanmaktadırlar. Bulundukları bölgelerde himaye ettikleri bir iki Frenk yahut reayadan ve bütün Avrupalılardan «vatandaşlarımız» diye bahsetmektedirler. (Sayfa : 299)
Türklerde Ticari Zihniyet
İnsan, çeşitli memleketlerden gelen kervanların gece olunca konaklamalarını, dünyanın dört bir tarafından gelen ve üzerinde çeşitli yabancı marka ve işaretlerin bulunduğu yük balyalarını üst üste yığmalarını görünce Şarkta daimi emniyetsizliğin ve müsamahasız bir mutlakıyet rejiminin hüküm sürdüğü yolundaki kanaatların ne kadar asılsız olduğunu derhal anlar.
Ama mallarımızın büyük bir arzu ile kapışıldığı, Birmigham muslinlerinin Hint muslinlerine tercih edildiği, Glascow kumaşlarının Golconde'den gelenlere, Sheffield çeliklerinin Şam'da istihsal edilenlere, İngiliz şallarının Hint şallarına tercih edildiğini gördüğümüz ve Türk tüccarlarının tam bir ticari zihniyetle hareket ettiklerini müşahede ettiğimiz zaman meş'um ihtilafların Şarkla Garbı bunca zamandan beri ayırmış olmasından derin bir esef duyduğumuz gibi bundan sonra bu iki alem arasında, ticaretin inkişafını takip edecek olan süratli bir refah ve zenginlik artışını tevlit etmek üzere dört başı mamur bir antlaşmanın artık doğacağını ümit etmekten de kendimizi alamayız. (İkinci kitap; Sayfa: 192)
... Umumiyetle bir Türkün dindarlığı seyyah veya tüccarların geçerken dinlenip serinlenebilmeleri için pınar başlarına ağaç dikmesi, yol, köprü ve çeşme inşa ettirmesiyle tezahür eder. Bütün bu hayrat arasında en çok rastlananı münhasıran ticarete tahsis edilmek üzere inşa edilen hanlardır.
Türkler kendi evlerini balçık ve latadan inşa ettikleri halde hanları en sağlam taşlardan yapmakta, geniş avlular tahsis etmekte ve her türlü yangın veya baskın tehlikelerine karşı ticareti vikaye maksadı ile sağlam demir kapılarla donatmaktadırlar. Bu hanlar din, içtimai seviye ve vasıflarına bakılmadan herkesin istifadesine açıktır. Öyle ki bu hanlarda en fakir bir insana bir oda tahsis edildiği gibi, en zenginine de daha fazla oda verilmez, (Sayfa : 195)
*
**
Şark tüccarlarının Avrupa'dan gelen mal denklerini açıp gönderecekleri muhtelif yerlerin zevklerine göre ayırıp büyük bir sür'at ve maharetle katırlarla develere yüklediklerini gördüğüm zaman onların çok büyük bir ticari kabiliyete sahip olduklarına kani oldum. Bu kabiliyet ve tecrübe onların ticarete yapılan her türlü gayri meşru ve yersiz müdahaleyi fark etmelerine ve bilhassa, ticari menfaatin bir ve bütün olduğunu, yani aynı şahsın hem alım, hem satım ve hem de nakliyeyle alakadar bulunduğunu ve binaenaleyh Avrupa ile menfaat çatışmalarına son vermek icap ettiğini de hissetmelerine imkan veriyordu. (Sayfa : 371)
*
**
1832 yılı başında çok mühim olmasına rağ-
men çok da ihmale uğramış bulunan Dıraç şehrini ziyaret ettim. Hayatımda rastladığım en sevimli adamlardan biri olan valisi Türktü. Hem vazifesi başında hem de hususi hayatı içinde tanımak fırsatını bulduğum bu vali inanılamayacak kadar namuslu bir adamdı. (...) Dıraç'ın Romalılarla Venedikliler zamanındaki ihtişamından haberi bile yoktu. Şarkla Garp arasındaki ticaretin asırlarca Dıraç limanından geçtiğini bilmiyordu. Ama buna rağmen şehrin mevkiinin hal ve istikbal için arz ettiği ticari avantajları çok iyi takdir ediyordu. Bunu şöyle ifade ediyordu:
«Vicdanımla vazifemi daimi çatışma halinde bulunduran bu makamda kalarak bu pis bataklık kokusuna tahammül etmeme sebeb olan bir şey varsa o da Dıraç'ı Türkiye'nin en belli başlı limanlarından biri haline getirebileceğime olan kat'i inancımdır. Avrupa tarafındaki batı sahillerimizde emin ve müsait bir limana malik değiliz. Öyle ki, bu bölgedeki köylüler İstanbul, Leipzig, ve Selanik'ten katırla 60 günde Manastır'a getirilen mallarla ihtiyaçlarını gidermek mecburiyetinde kalıyorlar. Dıraç'm her türlü rüzgara açık bir körfez olmaktan çıkıp gemilere sığınma imkanı verecek bir liman haline gelebilmesi için sadece bir dalgakırana ihtiyaç vardır. Gemilerin rahatlıkla yüklenmelerini temin edecek olan bu dalgakıran halen İstanbul'dan başka Türkiye'nin hiç bir limanında mevcut değildir. Bundan başka Dıraç karayollarının da merkezidir. Şehirden yirmi ila otuz saatlik mesafeye kadar yollar oldukça düz olup kolaylıkla araba işleyecek bir hale getirilebilir. Bataklıkları kurutmak üzere bataklıklar istikametinde 3 yol açmayı düşünüyorum. Eğer müsaade
ederlerse halen çok sayıda geminin uğradığı limanımızın 5 yıllık geliri ile birlikte pek verimli olmayan Tuzla gelirini de kullanarak limana bir dalgakıran yaptırmak istiyorum. (... ) »
Vali, nihayet İngiltere Türkiye'nin zevkine göre mal istihsal eden az nakliye masrafı ile en kestirme yollardan mallarını Türk pazarlarına getirdiği ve Türk hükümeti de memleket içi nakliyat masraflarını azaltmak üzere akıllıca hareket edip yol inşa ve tamirine teşebbüs ederek en lüzumlu maddelerin vusulünü teshil ettiği takdirde İngiltere'nin Türkiye'ye gerekli bütün malları temin edeceğine ve Türkiye'nin de bundan nüfusu dörtte bir nisbetinde artmış kadar istifade edeceğine kesin olarak kani idi. (Sayfa : 281)
Türklerin Medeniliği (*)
... Medeniyet deyince aklımıza gelen zihni meleklerimizin inkişafı, bilgilerimizin artıp yayılması ve maddi hayat şartlarıyla konforun artması ise, hali hazır Avrupa medeniyetinin bugünkü İslâm medeniyetine üstün olduğuna şüphe yoktur. Ama medeniyet hakkındaki bu tarife ithal edilmesi gereken ahlaki saffetin muhafazası ve bundan doğan hususi bir saadet ve idminan duygusu gibi unsurlar hesaba katıldığı takdirde Şarkı ve Garbı iyi tanıyan hiç kimse Şarkın bu bakımdan Garba çok üstün bulunduğunu inkar edemez. Şarkın bu hususiyetini La-
-----
(*) Bu yazı La Gazette Augsburg'ta neşredilmiş olup 18 Nisan 1834 tarihli le Manilen Ottoman gazetesi tarafından iktibas edilmiştir.
=====
martin'de övmektedir. Esasen bu derece bariz ve temel ehemmiyetli bir hususiyetin ahlak, adet ve dinin insan kalbinin ihtiyaçları olduğunu anlamış olan. bir kimsenin gözünden kaçmasına imkan yoktur .. (Sayfa : 260)
*
**
Lamartin'in Türk idaresi altında bulunan Rum,, Dürzi v.s. gibi milletlerin idareciler karşısındaki vaziyetleri hakkında söyledikleri tamamen doğrudur. Ama bu vaziyet nasıl başka türlü olabilirdi? Bu milletler daha büyük bir bağımsızlık içinde Avrupa'ya yaklaşmaktan ne kazanacaklardı?.
Hristiyanlar fethettikleri yerlerde bulunan Müslümanları daima tenkil etmeye çalışmışlardır. Hatta bugün bile Müslümanlarla bir arada yaşamalarına imkan olmadığı iddiasıyla binlerce aileyi ana vatanlarından kovmaktan çekinmemişlerdir. Müslümanlarsa aksine Hristiyanlara son derece iyi kabul göstermişler dinlerine mülklerine hatta kanun ve müesseselerine bile dokunmamışlardır. (... ) (Sayfa : 266)
Türklerdeki Tabiat Sevgisi
Osman Gazi'nin gördüğü İmparatorluk rüyasının üstünden 5 asır geçtikten sonra, torunlarının fethettikleri memleketi gezen bir şair intibalarını şöyle anlatıyordu:
«Bu saraylarda Türk halkının hususiyeti olan derin tabiat idrakiyle aşkını görüyoruz. Güzel manzaralara, kükreyen denizlere, serinliklere, pınarlara, dağların karlı zirveleriyle çerçevelenmiş engin ufuk-
lara karşı duyduğu fıtri meyil Türk ırkının ana vasfıdır. Bu meyilde bütün zevkleri tabii ve sade o an ve mazisini unutmak istemeyen çiftçi ve göçebe bir halkın hatırasını hissederiz. Türk halkı başkentiyle saraylarını İmparatorluğun ve hatta bütün yeryüzünün mevcut en güzel tepesinin eteğinde inşa etti. Türkiye'nin her tarafında da aynı tabiat sevgisine rastlarız. Avam veya havas, büyük veya küçük her
Türk'ün kalacağı yeri seçer ve düzenlerken bir tek kaygısı, bir tek ihtiyacı vardır ; o da güzel manzaralı bir ufka sahip olmaktır. Evini kurduğu yerin şartları ve fakirlik buna imkan vermediği takdirde hiç olmazsa evin civarındaki bir bahçeye dikeceği ağaçla, yetiştireceği kuş ve güvercinler sayesinde bu ihtiyacını gidermeye çalışır. Yine bu meyilleri yüzünden Türkler nerede yüksek ve manzarası güzel bir yere rastlarlarsa oraya hemen bir cami, bir zaviye, bir kulübe yerleştirirler. Boğazın Anadolu ve Rumeli sahillerinde kuytu ve şirin hiç bir yer yoktur ki bir Paşa veya Vezir oraya bir yalı ve bir bahçe yaptırmış olmasın. Muhteşem bir ufka nazır, çeşme yanında şirin yapraklı dalların gölgesinde oturarak gözlerini kıra veya denize dikmek ve bu vaziyette saatler ve günler boyu bu belirsiz, müphem temaşa ile sarhoş olmak; İşte bir Müslümanın hayatı budur. Evini nereye ve nasıl kuracağını da tayin eden bu hayat tarzıdır. Onun, büyük ihtiraslar kendisini alevlendirip doğuştan aldığı ve içinde saklı tutmakla birlikte hiç bir zaman kaybetmediği enerjisini tekrar ortaya çıkarıncaya kadar sakin ve sessiz kalmasının sebebi de budur.»
LAMARTINE (Şarka Seyahat)
Sir Charles Elsot K. G. M. G. (Odisseus) 1908
RUMELİ AVRUPASINDA TÜRKİYE
Türkler
Osmanlıların meziyetlerini tanımamak haksızlık olur. Şüphesiz en yüksek durumu haiz oldukları zaman cesaret, kudret, itaat, zapturapt ve itidal gibi Türklere has vasıflara sahiptiler. Timürlengin indirdiği darbe altında çökmemeleri şayan-ı hayret bir şeydir. (Sayfa : 87)
*
**
Çevrelerindeki zorun basıncı altında evvelce olduklarından bilfiil daha az harpçi oldular, fakat diğer taraftan Avrupa milletlerindeki tesanüdü meydana getiren umumi kaideden müteessir olmadıkları görüldü.
Zaptettikleri ülkelerdeki milletleri temsil etmek için az gayret gösterdiler. Ve onların tesirleri altın<la da kalmadılar. (Sayfa : 88)
*
**
Rumeli, yani Avrupa'daki Türkiye ifadesi Hindistan'ı tarif ederken Asya'da İngiltere demekten o
kadar farklı değildir. Hakikaten her bakımdan olmamasına rağmen bir çok yönlerden bu iki imparatorluk arasında büyük bir benzerlik vardır. Her ikisinde de en çeşitli insan ırklarını barındıran geniş bir toprak parçasını nisbeten küçük bir müstevli topluluğu tarafından idare ediliyor. Dil farklılığı sebebiyle de idareciler idare edilenlerle tam bir anlaşmayı sağlayamıyorlar. (Sayfa : 89)
*
**
Her Türk doğuştan askerdir. Diğer mesleklerde işler kötü gittiği zaman askerliği benimser, ortaya (isterse bir ayaklanma hadisesi olsun) dövüşmek için bir mesele çıktığı zaman metin ve cesaretli Türk köylüsü uyanır ve şayanı hayret bir teşkilatçılık kabiliyet ve kudretini gösterir, birçok çareler bulur. Türkler, namuslu, her şeyi hoş karşılayan, çocuklara, hayvanlara karşı müşfik ve çok sabırlı insanlardır. Fakat dövüşçülükleri tuttuğu zaman Hunlar'ın, Cengiz'in korkunç savaşçıları gibi oluverirler. (Sayfa : 93)
*
**
Hristiyan ırkların son yıllarda Türk boyunduruğundan kurtulmak için yaptıkları ve birçok hallerde başarı gösterdikleri gayretler bir kıskançlık ve itimatsızlık havası yarattı. Türkler bu yüzden Hristiyan tebaalarını amme işlerinde mümkün olduğu kadar az kullanmağa başladılar. Fakat bu hal evvelce yoktu. Osmanlı tarihinde padişah, Türk ırkının en önemli şahsiyeti idi. Yalnız ticaret değil, idari işler dahi yabancılar tarafından yapılırdı. Bu garip milletin tarihindeki en fevkalade tarafların, dan biri tıpkı Orta Asya'da bayrakları etrafında
Türkleri, Moğolları, İranlıları veya işe yarayan herhangi bir milleti toplayan başbuğlar gibi, diğer ırklardan faydalanmak hususunda gösterdikleri maharettir. (Sayfa : 94)
*
**
Bir Türk köyünde bir gece geçirenler bile bu köy sakinlerinin bir çok meziyetlerinin tesiri altında kalmaktan kendilerini kurtaramazlar. Bunlardan biri vakur bir nezaket ve güzel tavırdır. Bu da şüphesiz her Türkün, hakim ırkın bir ferdi ve asil bir millete mensup olmanın şuurunda olmasından ileri geliyor. Üstü başı pek o kadar muntazam olmayan askerler ve kaba saba çobanlarda bile yabancılara karşı sosyal bakımdan aşağı durumda olmadıklarım gösteren bir hava var. Diğer önemli vasıflarından biri de misafirperverlikleridir. Nadiren para alırlar. Ve kendilerine ücret teklif edildiği zaman sadece «Hancı değiliz» derler. Diğer taraftan Avrupalı misafirlerle din kardeşi olan Anadolu Hristiyanları, güler yüzle karşıladıkları bu misafirlere ayrılırken fahiş bir masraf pusulası verirler. Türkler çalışkanlık, namus ve doğruluk bakımından Hristiyan komşularından kat kat üstündürler. Ve söz verdikleri zaman sözlerine tam manasıyla itimat edilebilir (Sayfa: 95)
*
**
Eski bir Çin tarihçisinin dikkatini çeken ve bu gün de müşahede edebileceğimiz, Türklere ait bir hususiyet var ki, bu onları «Tunguse» lar gibi artık meçhul bir hale gelen Sibirya kabilesi olmaktan kurtarmış ve büyük bir millet yapmıştır. Bu hususiyet içten gelen bir disiplin duygusudur. İşte bu hususi-
yet dışarıdan çökmekte olduğu intibaını uyandıran Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutuyor.
Bu duygu sayesinde yarı aç, yarı giyinik Türk askeri, her türlü mahrumiyetlere karşı koyuyor. Başka memleketlerde fesat ve yetkisizlikten dolayı meydana gelebilecek karışıklıkların önüne geçiyor.
Hakim ırk kendi üstünlüğünün doğurduğu bir azamet hissi ile adetlerine ve fikirlerine karşı müsamaha gösterdiği fakat anlamak hususunda az gayret sarfettiği yerli halktan uzak kalmakta ve onunla kaynaşmamaktadır. Her ikisi arasında din ayrılığı hüküm sürüyor. Bu hal Hindistan'da Türkiye'de olduğundan daha şümullüdür. Şüphesiz bu benzetiş umumi bakımdan hakikate uygundur. Fakat okuyucuya Türklerin kendi yurtlarında nasıl tecrit olunduklarını gösterir. (Sayfa : 96)
*
**
Avrupalıların Şarklılar'a atfettikleri atalet (tembellik) birçok bakımdan doğru değildir. Çünkü Türk köylüsü insanların en çalışkanı, gayretlisi, asker olarak da en atılganıdır. Fakat burada gözden geçirdiğimiz bir çok mesuliyetlerin hazan fertleri atalete sevk ettiği de vaki olmaktadır.
*
**
Dünyanın hiçbir memleketinde, mesleklerde, başarı ve istidat Türkiye'de olduğu kadar rol oynamaz. Bir köy çocuğu tıpkı «bin bir gece masallarında» olduğu gibi vezir olabilir. Uysallığın ve alçak gönüllülüğün diğer meziyetlerden fazla mükafatlandırılması bir yana, eşitlik bakımından, Padişahların idare ettiği Osmanlı İmparatorluğunda en az Amerika Birleşik Devletlerindeki kadar eşitlik vardır.
Türkiye'de Kapitülasyonlar
Türkiye'de yaşayan yabancı uyruklu Hristiyan ecnebiler kapitülasyon denilen imtiyazlara göre muamele görürler. Bunlar bütün büyük şehirlerde ticari işlerden dolayı bu imtiyazlardan faydalanarak Türk kanunlarının kaya pençesi içine düşmekten kurtulurlar. Kapitülasyonlar dolayısıyla Türklerin hükümran oldukları yerde Osmanlılıkla ilgisi kalmamış birçok bölgeler meydana gelmiştir. (Sayfa : 117)
*
**
Türkiye'de bütün yabancılar, yabancı ülkelerde diplomatların sahip oldukları haklardan istifade ederler. Polis mensup oldukları devletin sefaretinin rızası olmadan bunların evlerine giremez. Eğer bir yabancı tevkif edilirse sefaret derhal haberdar edilmelidir. Ecnebi tabiiyetinde olan bir şahıs muhakeme edilirken o devletin bir memur veya mümessili mahkemede hazır bulunmalıdır. Bu memur veya mümessil eğer kararı gayri kanuni bulursa itiraz ettiği gibi infazı da durdurabilir. Ecnebiler arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları davalar sefaret veya konsolosluklarda, Türklerle yabancılar arasındaki davalarda mümessillerin hazır bulundukları muhtelif mahkemelerde görülür. Yabancılardan alınan vergi ve resimler anlaşmalarla kararlaştırılmıştır. Sefirlerin rızası olmadan çoğaltılmaz, tahfif edilmez. Bu sistemin umumi ismi kapitülasyondur. Türkiye ile diğer devletler arasında akdedilen muahedelerde verilen bu imtiyazın İngiltere ile 1675'de umumiyetle «Hristiyanlar İslâm kanunlarına tabi olarak yaşayamazlar» düsturuna göre
meydana geldiği zannediliyor. Bu mantık Avrupalıların işine gelmektedir. Çünkü bu sayede Hristiyan olmayan memleketlerden bu kabil imtiyazlar isteyebiliyorlar.
*
**
Kanaatime kalırsa, İstanbul'daki Hristiyanların halk üzerindeki daimi baskıdan nisbeten az şikayetleri vardır. Çünkü büyük devletler bunların endişelerini yatıştırırlar. Fakat Türkleri koruyacak, kendi hükümetlerinin yaptığı baskıya mani olacak bir kuvvet yoktur. Çok haklı olarak ben Türklerden nefret etmem; birçok yönlerden onlar gayri müslimlerden daha iyi insanlardır. (Sayfa: 140)
Albert Howe Lybyer, Oberlin Kolejinde Avrupa Tarihi Profesörü Cambridge 1913
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA HÜKÜMET
Osmanlı Tarihinin Temeli
Bu Devlet, Anadolu Selçukîlerinin on parçasın. dan bir tanesinin kabile reisi Osman isminden mülhem olarak Osmanlılar adını aldı. Onların görünüş. te gayri müsait olan şartlar içinde bu kadar kısa bir .sürede böyle dayanıklı bir devlet kurmaları tarihin . en şaşılacak olaylarından biridir. İstiklallerine kavuştuktan iki buçuk asır sonra, son defa olarak bü. tün Akdeniz medeniyetini tek bir İmparatorluk halinde birleştirmeye muvaffak olabildiler.
Osmanlı İmparatorluğunun Seciye Ve Ödevi
On Altıncı Yüzyılın Osmanlı Türkleri önce Akdeniz medeniyeti alanındaki ülkeleri idareleri altına aldılar. Ele geçirilmeyen yerler Karadeniz'in kuzeyindeki yerler idi. Bunlar Roma ve Bizans'ın tesiri altında kaldıkları kadar İstanbulun da nüfuzundan uzak değildiler. Böylece Osmanlı imparatorluğu kendisine tesir eden bölgeler istisna edilmek şartıyla
tarihin ana sahası diye adlandırılan memleketlerde, esaslı gelişmeler yaptı. Bu sebeple Osmanlıların Batı aleminde yukarıdaki hakikate dayanan ve şimdiye kadar kabul edilegelen daha aşırı hakları vardır.
İkincisi, Osmanlılar Akdeniz medeniyeti içinde doğu ve batıyı birleştirdiler. Tarihin klasik devirlerinde yaşayanlar, yalnız Yunanlılar, Romalılar ve Şarklılardan ibaret olarak bilinmektedir. Osmanlı Türkleri, Yunanlılar ve Romalıların ellerinde bulunan toprakların üçte ikisini zaptettiler. Aynı hadise, Şark ülkelerinde de cereyan etti. Issus'ın devrinden Menzikas'a kadar Anadolu bir çok bakımlardan Avrupa'nın bir parçası olmuştu. Osmanlı İmparatorluğunu sadece bir Şark devleti addetmek tarihi yanlış anlamak ve insan tabiatını tersinden ele almaktır. Bu muazzam devletin yalnız arazisi Şark ve Garp topraklarından meydana gelmiyordu. İçinde yaşayanlar da kültür ve hükümet sistemlerini hem Doğudan hem de Batıdan almışlardı.
Üçüncüsü, Osmanlılar Hristiyanlardan da faydalanmışlardır. Bu İmparatorluğun sınırları içinde yaşayanların tamamına Müslüman gözüyle bakılıyordu. Bu sebeple çok kötü tesirler bırakan Haçlı seferleri, Müslüman Türklerle Avrupalılar arasında aşılmaz bir mania yaratmış ; Doğu ile Batı aleminin arasını tamamen açmıştır. Bu kötümser havanın üzerine kurulmuş olan düşmanlık temelini bertaraf etmek mümkündür. Aslında Hazreti İsa'nın Tanrılaştırılması, ve bir kaç başka mesele bir yana bırakılırsa Hristiyanlıkla İslâmiyet arasında prensipçe büyük ayrılıklar yoktur.
Acaba Osmanlı istilasına uğrayan toplulukların mukadderatı sadece tabiyet değiştirmek mi idi?
Yoksa bu insanlar her sahada yurtlarına bağlı ve tam bir ahenkle aksamadan idare edilen gayretli bir milletin mensupları durumunda mı idiler? Bu sorular Osmanlı Türklerinin karşısına çıkan ve halledilmesi hemen hemen imkansız görünen çetin meseleleri teşkil ediyor; buna rağmen Türkler bu işi çözmeğe cesaretle atıldılar.
İmparatorluk yönetiminde din birliği soru dışı kalıyordu. On altıncı yüzyılda gerek içtimaî, gerekse kültür bakımından birlik, dinî inançlara dayanıyordu. Mesele Batıda da, Doğuda da aynı şeydi.
Eğer Osmanlı İmparatorluğu dört yüz sene evvel dinî işleri, dini düşünceleri bugünkü Türkiye'nin yapmağa çalıştığı gibi bir kanaat ve vicdan meselesi olarak telakki etmeseydi memleketin tarihi bambaşka bir yöne çevrilirdi. Fakat Osmanlılar Avrupa'da ele geçirdikleri yerlerde bu birliği ne kadar fazla temin ettilerse, insanlığa ve medeniyete de o nisbette faydaları dokundu.
Osmanlı İdare Müessesesi
Osmanlı İmparatorluğunun idare müessesi uzun bir tecrübe devresinden geçiyor. Yer yüzünde bu kadar büyük çapta ve o nisbette cesarete, atılganlığa bağlı bir teşebbüs pek o kadar görülmüş değildir. Tarihte bunun benzerlerini iki yerde görüyoruz: Biri Eflâtun'un ideal Cumhuriyetinde ki bu, mefkureci bir hüviyet taşır. Diğer hakiki olanı da Mısır Memluklarıdır. Eflâtun'un eserindeki idari müessese eski Helen aristokrasisinin hudutları içinde çerçevelenmişti. Osmanlı idare müessesi Memluk sis-
temine galebe çalmış ve ondan daha uzun ömürlü olmuştur. Amerika Birleşik devletlerinde memleketin ücra köşelerinde kaba saba işlerle meşgul olan insanlar başkanlık sandalyesine oturmuşlardır. Nazari olarak Katolik kilisesi bir köylüyü papa mevkiine gelecek şekilde yetiştirebilir. Fakat dikkat edilirse bu mevkilere namzet olanların Hristiyan dinine mensup olmaları gerekmektedir. Osmanlılar bu namzetlerin çoğunu bile bile köleler arasından seçtiler. Onlardan devlet bakanları yetiştirdiler. Sığırtmaçlar, çobanlar saray memurları oldu; padişah kızlarıyla evlendiler. Babaları, anaları yüzyıllardan beri Hristiyan olan delikanlıları, vali, general olarak terbiye ettiler. Bunların arasında hilali yükseltmek, salibi yok etmek için savaşan ordulara kumanda edenler bulunuyordu. Bu idari müessese onlara: «Babanız kimdi biliyor musunuz?» Hatta «Türkçe konuşabiliyor musunuz?» diye sormamıştır. Yüzlerini, yüz hat ve ifadelerini incelemişler ve onlara: «Sen asker olacaksın, eğer liyakat gösterirsen seni general yapacağız» veya «Sen ilim adamı olacaksın, eğer içinde bir cevher taşıyorsan vali veya sadrazam olabilirsin» demişlerdir. (Sayfa : 45)
Devşirme Usulünün Değeri
Devşirme usulü görünüşte zulüm, baskı ve merhametsizlik gibi bir tesir bıraktığından derin bir infiale sebep olmuştu. Dini amiller de bu infialin meydana getirdiği kin ve düşmanlık hislerini körükledi. Şüphesiz fertlerin hürr'.y0tine inananlara karşı bu şekilde hareket, yani erkek çocukların ailelerin-
den uzaklaştırılmaları davası müdafaa edilemez. Bu usul ayni zamanda ana ve babanın evlatları üzerindeki haklarını da ortadan kaldırıyordu. On altıncı asır Osmanlı felsefesinde bu gibi düşüncelere bilhassa Hristiyan tebaa bahis konusu olduğu zaman yer verilmediği görülüyor. İlk bakışta bu Devletin prensiplerinin Batı fikirleriyle telif edilemeyeceği söylenebilir. Bunları bir yana bırakalım da hadiseyi olduğu gibi kabul edelim; acaba bu sistem birbirinden mahrum edilen ebeveyn ve çocuklar üzerinde ne gibi bir tepki yaratıyordu? Bu husustaki ebeveyn ve çocukların kanaatı tamamen diğer düşünceleri cerh ediyor. Sözlerine itimat edilebilen şahitler, devşirme sisteminin bütün anne-babalar üzerinde aynı tesiri doğurmadığını söylüyorlar. Ayrılış sahneleri gayet acıklı oluyordu. Bilhassa analar öz evlatlarının bağırlarından kapılarak meçhul ülkelere götürülmesini görmektense onların ölümlerine şahit olmayı hemen hemen tercih edecek raddeye geliyorlardı. Fakat ayni zamanda, bu çocukları günün birinde zengin ve iktidar mevkiine geçmiş görmek ihtimali de mevcuttu. Aile yuvasından on iki ila yirmi yaş arasında çekilip alınan bu gençlerin ana ve babalarını unutacakları akıldan geçirilemez. Eğer servete ve refaha kavuşur ve ömürleri vefa ederse bunlar hazan ebeveynlerini arayıp bulurlardı. Tarih kanuninin veziri Maktul İbrahim Paşanın bu şekilde hareket ettiğini gösteriyor. Babalar evlatları önüne çıkan böyle bir fırsatı annelerden daha ziyade takdir ediyorlardı. Ekseriyetle bu takdir ebeveynin Hristiyanlık kanaatlerinin, daha doğrusu imanlarının kuvvetli ve zayıf olmasına göre değişiyordu. Birçokları oğullarını genç yaşta evlendiriyorlardı. Çünkü evlilik bu
usulle devlet emrine girmeğe mani idi. Bir kısım anne ve babalar da nakdi bedel yanı muayyen bir ücret vermek suretiyle devşirmelikten muafiyet kazanıyorlardı. Birçok ebeveyn bunun aksine çocuklarının devşirilmesinden memnundular. Çünkü onların kendileri gibi düşkün ve fakir kalmaktan kurtulacaklarını, kabiliyetlerine uygun birinci sınıf bir tahsil görerek ilerde servet ve mevki sahibi olacaklarını biliyorlardı. Hakikaten, bu çocukların anne ve babalarından çoğu devşirme sisteminin bir yük olmaktan ziyade büyük bir imtiyaz olduğu kanaatinde idiler. Bunda haklı idiler. Birçok hallerde Türk anne ve babalarının kendilerini kıskandıkları vaki olmuştur. Bu Türkler Hristiyanlara para veriyorlar ve öz evlatları için, tıpkı o ailenin Hristiyan çocukları gibi Hristiyan adı altında beyannameler yazdırıyorlar ve bu şekilde padişahın kölesi olarak hizmete girmelerini sağlıyorlardı. Dini intiba, siyasi nazariyeler bir tarafa bırakılırsa, devşirme usulünün anne ve babalara hiç bir surette kötülüğünün dokunmadığı görülüyor.
Bizzat çocukların durumları da aynı mülahaza ile tetkik edildiği zaman vaziyetin onlar için de muvafık ve müsait olduğu görülüyor. Devşirme şeklinde padişah hizmetine alınan gençler baba ocağından ayrıldıkları zaman çok küçük yaşta olduklarından bu ayrılışın acısını pek o kadar iyi idrak edemiyorlardı. Dini kanaatleri de esaslı surette kafalarına yerleşmemişti. Yaşları itibariyle dinç ve damarlarında dolaşan kan enerji ile dolu idi. Her genç gibi geleceğe karşı büyük ümitler besliyorlardı. Kabiliyetleri kadar geniş belki de hayallerinde bile göremeyecekleri bir istikbale doğru yollanmışlardı. Bu
suretle dünyanın en iyi askeri eğitimini gören bu çocuklar servete, refaha parlak bir istikbale kavuştular. Yukarıda arz edildiği gibi, dini ve içtimai meseleler bir tarafa bırakılır ve durum tarafsız olarak tetkik edilirse devşirme çocukların bundan daha parlak bir geleceğe sahip olamayacakları bariz olarak anlaşılır. (Sayfa : 53)
Osmanlılarda Köleliğin Mahiyeti
Osmanlılarda kölelik Anglo-Sakson'ların tatbik ettiklerinden tamamıyla farklı bir müessese idi. Köleler arasında siyahlar ve beyazlar diye bir ayrılık gözetilmiyordu. Renk farkı olan yerlerde de Müslüman adetleri gereğince bu değişiklik nazarı itibara alınmıyordu. Kölelik bir leke, yani utanılacak bir şey de telakki edilmiyordu. İslâmiyetin tanıdığı fert ya hür yahut köle idi. Azat edilenlere para vesaire ile tavassut eden bir sınıf da yoktu. Sahipleri ellerindeki köleleri serbest bırakabiliyorlar ve bu hayırlı işten dolayı da Tanrı tarafından mükâfatlandırılacaklarına inanıyorlardı. Azat edilen köle serbest olur olmaz hür insanların bütün haklarına sahip olabiliyordu. Kölelik silinmez bir damga değildi. Kurtuluşu gayet kolay olan arızi bir şeydi. Aristo'nun, «Bazı insanlar esir olmak için doğarlar.» Safsatasını Hazreti Muhammed'in dini kabul etmiyor. «Köleliğin hayrete ve takdire layık olan kumaşı», böyle dokunmuştu. Tarih bir sürü esaret, kölelik müesseseleri görmüştür. Fakat hiç birinde köle Osmanlı müessesesinde olduğu kadar kuvvetli, şerefli, ihtiyaçları teminat altına alınmış, mükafat görmüş daha muti ve kanaatkar değildi.
Dini Yaymada Saikler
Bu dini gayret ve faaliyetin gayesi Çandarlı Kara Halil Paşaya atfedilen aşağıdaki sözlerden çok belirli olarak anlaşılıyor. Halil Paşa, yeniçeri ocaklarını kuran zattır. Onun sözlerini bize ulaştıran on altıncı asrın başlarında yaşayan şair-vak'anüvis İdris'dir. Burada şüphesiz başka yazılarında olduğu gibi gününün intiba ve fikirlerini açıklıyor.
«Fethedilen bir memleketteki insanlar o memleketi fethedenlerin esirleridir. Malları, mülkleri, kadınları ve çocukları onun meşru tasarrufu altına girer. Çocukları cebren Müslüman yapmak, asker olarak dine hizmet ettirmek üzere yetiştirmek onların bu dünyada saadetlerine, ahrette ebediyen necat ve felah bulmalarına çalışmak demektir.»
Büyük Peygamber Hazreti Muhammed'in bir hadisi şerifine göre her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Hristiyan çocuklarından müteşekkil bir ordu sayesinde kafirler arasında da ihtida gayretinin uyanacağı muhakkaktı. Bu suretle orduya giren her yeni asker yalnız zaptedilen ülkenin gençleriyle değil düşman saflarından kaçanlarla da buluşacaktır. Aynı memleketten gelmiş olmaları veya yeni durumlarını kabul eder gibi görünmeleri kendilerini müminlerle birleştirecektir. Bu neticeler eninde sonunda dine dayanıyor ve tamamen dini hisleri ve arzuları ifade ediyor. Bu arzu büyük sayıda insanları hidayete erdirmek ve din uğruna savaşan orduyu kuvvetlendirmekti. (Sayfa : 63)
İhtida Talebi ve İhtidada Samimilik
Bu sistemde ihtida başlıca gaye idi. İslâm dinini kabul edenler göze giriyor ve ilerliyorlardı. Gençler hakikaten Müslüman olmadıkça mevkilerine intibak edemiyorlardı. Bir Osmanlı cengaverinin devlet adamı olmak için haiz olması gereken şartların başında din değiştirmek geliyordu. Müslüman olmadıkça bu sistemin hem askerlik hem de devlet adamı olmak için gereken ilham kaynağından faydalanması imkanı yoktu. İslâmiyeti kabul etmenin mecburi olduğuna dair ortada bir emare görünmüyor. (...) Devlet hizmetinde esas dinini muhafaza eden bir kaç kişi var. Çocuklukta edinilen kötü düşünceler ve hisler zamanla ortadan kalkıyor; çocukluğun hareket tarzı fertler üzerinde kuvvetli tesirler hasıl ediyor. Parlak bir istikbal cazibesi bu işte büyük rol oynuyordu. Neticede, zıt fikirler olmayınca, zamanla Müslüman dininin doğruluğu ve yegane hakiki yol olduğu tebarüz ediyordu. Hristiyanların bu işi şeytani bir tertib diye tavsif etmelerine şaşmamalı.
Mamafih eldeki kayıtlar padişah hizmetinde olan bazı kimselerin zahiren ihtida etmiş gibi görünmelerine rağmen eski inanışlarını muhafaza ettiklerini de göstermektedir. (Sayfa : 66)
Eğitim Planı
Eflatun, eğer Osmanlıların tatbik etmekte oldukları eğitim sistemlerini görebilseydi ondan çok
kuşkulanacaktı. Hoşuna gitmeyecek bazı noktalar istisna edilirse tasvip edeceği güzel taraflar şunlar olabilirdi: Ömür boyunca devam eden tahsil, ruh ve bedenin eşit derecede eğitimi, askerlik ve sivilliğin. ayrılması (tam manasıyla olmasa bile)' aile bağlarıyla ilişiği kalmamış, nisbeten bağımsız bir ordu,. ferdin devletin idare sistemi tarafından sıkı bir murakabeye tabi tutulması ve hepsinin üstünde hükümetin akıllı insanlar tarafından idare edilmesi. Bu, Osmanlı sisteminin temelini kuranların Eflatunu. yakından tanıyıp tanımadıkları bilinen bir şey değildir. Fakat tatbikat sahasında Osmanlılar, Eflâtun'un prensiplerine iyice yaklaşmışlardır. Hatta bazı. hususlarda Eflatunu da geçtiler.
Bir makamın babadan oğula intikali, işlere bir yön verebilmeyi temin için şahsi kabiliyetlere yetki ve değer vermek, kuvvetleri denkleştirmek suretiyle istikrar ve devamlılığı sağlamak ve Osmanlı Sistemini büyük bir imparatorluğu çevirecek hale sokmak, onların Eflatun'a nisbetle üstünlüklerinin başlıcalarıdır.
İdare müessesesi tam bir anlayış içinde talebelerin daimi surette devam etmekte oldukları bir mektep demekti. Talebe bu mektepte daimi bir kontrol ve zapturapta tabi tutuluyor ve kademe kademe ilerliyordu. Kabiliyet ve çalışmalarına göre mükafat görüyorlar, fakat buna karşılık cezalar da ayni şiddetle çok ağır oluyordu. Bu cezalar çok defa cellad önünde kelleyi vermek derecesine kadar ileri gitmiştir.
Bu sistem, idare müessesesinin evvelemirde harp ve hükümet idaresi elemanları yetiştiren bir mektep olduğunu göz önünde tuttuğundan talebeyi mu-
ayyen bir hadde kadar her bakımdan tetkik ve kontrol ediyordu.
Talebeler bedeni yönden olduğu kadar ruhi cihetlerden de en iyi eğitime göre yetiştiriliyorlardı. Bu ruhi eğitim esnasında Müslümanların yaşayış tarzıyla imtizaç edebilmeleri için gerekli olan bilgiler de veriliyordu. Liyakat gösterenler, ayrıca, İslâm kanunlarının dayanağı olan fıkıh ve kelam ilimleriyle, şark lisanlarını öğreten sıkı bir öğretim devresinden de geçmek zorunda idiler. Böylece öğrencinin dini inançları, ruhi ve bedeni hayatı, sistemli bir şekilde kontrol altına alınmış oluyordu.
İşi bu şekilde mütalaa edersek Osmanlı eğitim planının herhangi bir Garp ilim müessesesininkinden daha şümullü olduğu meydana çıkar. Batılı orduların subayları ruh ve bedenin gelişmesini sağlayacak şekilde tahsil görür ve teşkilatlandırılırlar; fakat dini dersler okumazlar ve hükümet idare mekanizmasını bilmezler. Büyük Amerikan demir yolu ve imalat kumpanyalarının, memurların eğitim ve terfileri için tatbik ettikleri metotlar vardır: Bunlar meslekte uzun müddet devam, liyakata dayanan terfi ve alt basamaktan üste kayan yükselme imkanları bakımından Osmanlı müessesesine az çok benzerler. Bunların verdikleri eğitim yüksek teknikten ibarettir. Ruhi terbiye yönünden Türklerinkine benzeyen tarafı yoktur. Osmanlı Eğitim planı umumi kültürde daha esaslı başarılar sağlıyor. Batı müesseseleri ve eğitim sistemleri her ne kadar ilmi tedrisatlarının sahası ve mahiyeti bakımından Osmanlı eğitim planının çok üstünde ise de pratik neticeleri bakı-
değildir erken kesilir. Osmanlı müessesesinin, yani .sisteminin çok üstün olan şümulü o müesseseyi teşkil eden azaların kölelerden ve devşirmelerden müteşekkil olması idi. Sahipleri bu köleleri kendilerine daha esaslı hizmet etsinler diye uzun müddet mektepte tutabiliyorlardı. Ayni zamanda mükafat cezadan daha tesirli ve kudretli sayılıyordu. Bunlar her talebeden en fazla verimi alacak ve onları o şekilde çalışmaya ve gayret göstermeğe teşvik edecek surette tertip ediliyordu. (Sayfa : 71)
Enderun Mektebi
Kanuni devrinde yaşayan Menavino adındaki Venedikli bir yazar, yeni oda denilen seksen ila yüz öğrencisi bulunan bir okulun tahsil süresini anlatıyor:
«Bir çocuk okulda beş, altı gün kaldıktan sonra ona elifbayı öğretmeye başlıyorlar. Mektepte dört muallim bulunuyor. Bunlardan biri ilk yılda okumayı talim ediyor. Diğeri Arapça Kur'an ve dinin esaslarını gösteriyor ve izah ediyor. Üçüncü bir hoca da Fars dilini öğretmekle meşgul oluyor ve bir ay da yazı meşk ettiriyor; fakat yazı dersleri ihtiyaridir. Dördüncü muallimin ödevi de edebi veya alelade Arapça kitaplar okutmaktır.
«Bu çocukların ilk yıl günde iki, ikinci yıl üç, üçüncü yıl dört akçe tahsisatları var. Bu tahsisat her sene artıyor. Mektep kendilerine senede iki kat al renkli elbise ve yazları da beyaz bir takım veriyordu.
«Disiplin, belirli bir ölçü dahilinde olmakla beraber çok sertti. Genç öğrenciler kabahat yaptıkları
zaman günde bir defadan fazla olmamak üzere falakaya çekilirler ve tabanlarına en çok on değnek vurulurdu. Onar onar ayrılmış talebe grupları harem ağalarının gece gündüz nezareti altında idiler.
«Mutlak itaat, adab-ı muaşeret, nazik muamele, iffet ve namus üzerinde hassasiyetle ve ısrarla duruluyordu. Gençlerin okulla ilgisi yirmi beş yaşına bastıkları zaman kesiliyor ve mezunların çoğu muvazzaf atlı birliklere veya Babıali sipahilerine veriliyordu. Bunlar okulu bitirdikleri zaman bir veda merasimiyle teşci edilirlerdi. Padişah mezunları şahsen birer birer taltif eder ve yeni vazifelerinde de iyi davranarak temayüz etmelerini temin için teşvik-âmiz sözler söylerdi. İş, bu kadarla da kalmaz ve kendilerine işlenmiş bir hil'at ve en güzel atlarından birini hediye ederdi. Ekseri zaman nakdi mükafat da verdiği olurdu.
«Huzuru şahaneden aldığı hediyelerle ayrılan mezunlar cümle kapısına kadar geçirilir ve orada muzafferane bir tavırla atlarına atlayıp saraydan bir daha dönmemek üzere ayrılırlardı.» (Sayfa : 77)
Harem
İnsan kafasında, her şeyi bir diğeri ile muvazi yürütmek meyil ve istidadı olduğundan yani taklide mütemayil olduğundan Harem-i Hümayun da Enderun Mektebinin bariz vasıflarını taşıyordu.
Hareme yeni alınan kızlar için iki oda ayrılmıştı. Burada onlara ev işi, dikiş, nakış ve gergef öğretildiği gibi adab-ı muaşeret ve tarzı hareket dersleri de veriliyordu. Kızlar orta yaşlı bir kalfa kadının
nezareti altında olmak üzere onar onar gruplara ayrılmışlardı. Musiki ve raksa karşı kabiliyet ve alakası olanlar bunları, ilme karşı istekliler de okuyup yazma tahsil ediyorlardı.
Hepsi de büyük bir ihtimamla İslâm terbiyesiyle yetiştiriliyorlardı. Enderun'dan yetişenler gibi bunlar da yirmi beş yaşında saraydan çıkarılıp ya sipahiler veya resmi memurlarla evlendiriliyorlar. ve aile yuvası kuruyorlardı.
Liyakata Dayanan Terfi
İnsanlık tarihinde Osmanlı siyaset müessesesinin bir eşine daha tesadüf edilemeyeceğine inanmak için ortada bir çok sebepler mevcuttur. Aynen idare müessesesinde olduğu gibi uzun zamanlar bunda da sırf zeka ve bilgi hakim rol oynadığından şaşmadan esas plan ve gayesine sımsıkı sarıldı ve ondan ayrılmadı.
Atina demokrasisi orta derecede bir zeka seviyesine erişmişti. Fakat kendi yönünden eşsiz olan bu zekanın tesirinin baskısı altında müstesna kabiliyetler ayrı bir eğitim görecekleri yerde çeşitli unsurlar onların cesaretlerinin kırılmasına sebep oluyordu. Zamanımızın serbest ve hür demokrasileri istidat ve kabiliyetli fertlere yükselmek ve önlerine çıkan aşılmaz maniaları aşmak fırsatını veriyor. Bu sistemler şüphesiz nazari bakımdan Osmanlı şekli idaresine umumi olarak üstündür. Çünkü modern demokrasi, ferde daha fazla serbesti veriyor; fakat Osmanlının tarzıyla mukayese edildikte bunların kifayet, fırsat verme ve mükafatlandırma cihetlerin-
den kör, şekilsiz ve müsrifane oldukları görülüyor. Müşahitler arasında Kral Beşinci Şarl'ın Babıali nezdinde siyasi mümessili olan Busbecq'in Osmanlı usulünün ziyadesiyle tesiri altında kaldığı görülüyor. Bu zat bakın ne diyor:
«Eğer bir adam namussuz, tenbel ve dikkatsiz ise merdivenin alt basamağında herkesin hakareti, altında kalır, yükselemez. Bunlar, yani bu sıfatlar Türkiye'de şerefsiz şeylerdir. Bundan dolayıdır ki Türkler bütün giriştikleri işlerde başarı gösteriyorlar, etrafa kumanda ediyorlar ve İmparatorluklarının hudutlarını günden güne genişletiyorlar. Bu fikirler bizim düşünce ve hareketlerimize uymuyor. Bizde liyakata yer verilmiyor. Her şey doğuştaki asalete istinat etmekte, amme hizmetinde ilerlemek için yegane yol, doğuştaki asaletin sağladığı imtiyaz ve itibardır.»
Cezalar
Osmanlılar idare şekille rini tehlikeli durumlara sokacak, onun çalışmasını sekteye uğratacak, birliğini bozacak elemanları kullanmamağa çok dikkat ederlerdi. Zafiyete karşı bir sempati olmadığı gibi mazeret te kabul etmezlerdi. Bir hükmün infazı tecil edilmez ve yersiz merhamet gösterilmezdi.
Sultan Süleyman'ın ağır cezaları tatbike kalbi razı olmadı. Fakat neticede başka şekilde hareket imkanı kalmazsa, çok dertleşirdi. Cerbe zaferinden sonra pek o kadar fazla sevinmediğine hayret edilmemeli. "Feleğin bütün cilvelerine karşı" nefsini terbiye etmiş olan bu muhteşem ihtiyar o kadar kendi
hislerine hakimdi ki zafer gününün bütün gösteri ve alkışları koca padişahta bir sevinç emaresinin görülmesine sebep olamadı.
Milyonlarca insanın mukadderatına hükmeden Kanunî'yi şartlar katı yürekliliğe sevketmiştir. Gönlünde neş'e ve surure yer ayırmamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük hükûmdarının böyle hasletlere sahip olabilmesi için kendisini de sıkı bir disipline tabi tuttuğu anlaşılıyor. (Sayfa : 88)
Osmanlı Ordusunun Disiplin Ve Gayreti
Çağdaş müşahitler Türklerin savaşmağa karşı' olan istekleri ve ordularının fevkalade disiplininin hayranı olmuşlardı.
Sükun, intizam, ordugahlarındaki temizlik, lüzumunda hapis veya idam cezaları gibi müeyyidelerle desteklenen mutlak itaat, uzun yürüyüşlere, az gıdaya razı olmak, savaşa karşı iştiyak, muharebede, şevk, disiplindeki mükemmeliyet, nefs'i kontrol, gayeye sadakat bütün bunlar Türk askerlerinin mucizevi hasletlerinden bazılarıdır.
Şimdi şahitlerden bir kaçını hulaseten dinleyelim:
*
**
«Türkler savaşa düğüne gider gibi gidiyorlar.» (Tractatus, eh. XI. Marginal summary.)
*
**
«Dünya yüzünde hiç bir prens gerek iaşe ve ge-
rekse teçhizat bakımından böyle ordulara sahip değildir. Zapturaptı son derece mükemmel olan bu kuvvetlerin bir konağa indikleri zaman bir kargaşalık ve sıkıntı meydana getirmeleri de ayrıca takdire değer.» ( Chalcocondyls, 135)
*
**
«Türk hükümdarı, tebaası tarafından en ziyade hürmet ve itaat gösterilendir.» (La Broquiere, . .Sayfa 273)
«Askeri disiplinleri dürüstlük ve sertlik cihetlerinden eski Yunanlıları ve Romalıları kolaylıkla ,geçecek derecededir.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türkler bizim askerlerimize göre üç sebepten dolayı üstündürler: Komutanlarına derhal itaat ederler; savaşırken hayatlarını hiçe sayarlar; uzun müddet arpa ve su ile iktifa ederek ekmek, su istemezler ve şarap içmekten nefret ederler.» (Giovio, Commentarius, 83 - Condersed -)
*
**
«Türk ordusunda sulh ve sükun hüküm sürer. Ecdatlarından miras kalan askeri disiplin ve sert kanunların neticesi budur.» (Busbecq, Life and Letters, i, 293)
*
**
«Gayret ve dürüstlüğün muharebede ne kadar ileri gittiğini görmek çok hayret verici bir şeydir.
(... ) Eğer askerler hırsızlık ederler veya dövüşürlerse kelleleri gider veyahut bir hayli sopa yerler.»
(Postel, i, 129)
*
**
«Yer yüzündeki en ilahi disiplin Türk askerlerindedir. » (Postel, iii, 31)
*
**
«Doğrusu disiplin hiç bir yerde bundan daha iyi, itaat bundan daha kuvvetli olamaz.» (Morosini, 261)
*
**
Türklerin yukarıda zikredilen yüksek meziyetleri onların müthiş ve korkunç kuvvetlerinin meydana çıkmasına amil olmuştur. Öte yandan hem hudutlarını genişletmek hem de bağlı oldukları dini yeryüzüne yaymak için yaptıkları savaşlarda askeri disiplinle beraber sağlam seciyeleri ve kararlı olmaları da rol oynamıştır.
İşte bu vasıflar sayesinde İmparatorluk muayyen bir şekilde büyüdü. (Sayfa : 108)
Ordunun Bütünlüğü
Ordunun esas bütünlüğü hazarda silahlı kuvvetleri teşkil eder ve doğrudan doğruya. Padişahın şahsı malı sayılır; piyade ve süvarilere ve onların hükümdara karşı olan bağlılıklarına dayanır. Ana vatandan başka yerlerde beslenen orduların tek başlarına büyük seferlere iştirak edecek kuvvette olmamaları Osmanlı gücünün aleyhine oldu ve bu yüzden zarar görüldü.
Böylece Padişahın Başkomutanlığı altında birleşen muhteşem ordu Osmanlı idare müessesesinin büyüyen İmparatorluğa tam manasıyla hâkim olmasına mani oldu ve Osmanlı fütuhatını sınırladı. Padişahın ancak bir kolu vardı, bu kol uzun ve kuvvetli bir koldu, fakat muayyen bir mesafeye kadar ulaşıyor ancak tek bir yöne yumruk atabiliyordu. (Sayfa : 111)
Sarayda Merasim
(Busberq'in tasvirlerinden özet)
«Padişah divanı içlerinde yüksek rütbeli memurların bulunduğu kimselerle kurulu idi. Bunlardan başka saray muhafızları, sipahiler, garipler, ulufeciler ve bir çok yeniçeriler bu meyanda hazırdılar. Şu kar gibi beyaz ipeklilere bürünmüş kavuklu başlardan husule gelen insan deryasına bakın! Şu her cinsten her renkten akıllara durgunluk veren kaftanları tam tarif etmeğe vaktimiz yok. Her taraf altın, gümüş pırıltılarıyla ışıl ışıl! Kelimeler bu tabloyu resmetmekten aciz kalıyor. Bunlar benim o ana kadar gördüğüm en güzel manzarayı teşkil ediyordu.
Bütün bu haşmet ve debdeye rağmen sadelik ve ekonomi birbirleriyle mezcedilmişti. Herkesin elbisesi mevkii ne olursa olsun. Ayni biçimdi. Elbiselerin üzerinde bizim Avrupa usulünde olduğu gibi çok paraya mal olan ve kısa zamanda eskiyen lüzumsuz süsler mevcut değil. Türkiye'de ipek ve kadife çok ucuzdur. Terzi ücretleri bir dukayı geçmez. Bizim Türklerin giyinişlerine şaştığıU1 z kadar onlar da bizimkilerine hayret ettiler.
«Türkler ayak bileklerine kadar uzanan kaftanlar giyerler. Bu kaftanlar onları heybetli gösterir. Halbuki bizim kostümlerimiz o kadar kısa ki vücudu iyice örtmediği için vücudun biçimsiz taraflarını teşhir ediyor.
«Bundan başka bizimkiler insanı kısa boylu gösterdiği halde Türk entarileri uzun boylu tesiri uyandırmaktadır.
«Bu muazzam kalabalıktaki sükun ve intizam beni hayrete düşürdü. Böyle kalabalıklara has olan bağırtı, çağırtı, itişme ve kakışmadan ortada en küçük bir eser bile yoktu. En ufak bir rahatsızlık vermeden herkes rütbeye göre ayrılan kısımda yerini aldı. Türkçede reis anlamına gelen ağa payesindeki adamlar oturuyorlar, diğer askeri şahıslar ise içlerinde generaller de dahil olmak üzere ayakta duruyorlardı.
«Topluluğun en göze batan tarafı meydanın bir tarafında uzun bir saf halinde duran bir kaç bin yeniçeri idi. O kadar sessiz ve kımıldamadan durabiliyorlardı ki uzaktan kendilerinin insan veya heykel olup olmadıklarına bir türlü karar vermeden nihayet biri selamımı söyledi. Bütün başların selamımı iade etmek üzere eğildiklerini gördüm.
«Müderrislerin maaşları yüksekti, dereceleri arttıkça zam alırlardı. İstanbul, Bursa, Edirne ve diğer şehirlere mensup olmak üzere üç gruba bölünmüşlerdi. Okuttukları derse göre on dereceye ayrılan bu zevatın yalnız İstanbul'daki sayısı takriben dört yüzdü. Diğer şehirlerde olanlar veya bütün sınıflardan gelmeyenler kadı olurlar veya daha aşağı mesleklere girerlerdi. Yüksek adli makamlara ta-
lip olanların on dersten geçmeleri mecburiyeti vardı. (Sayfa : 180)
*
**
Tahsil mecburi değildi. Müesseseler ferdi kabiliyete dayandığından Müslüman çocuklarının hepsine şamil olamıyordu. Fakat çocuğuna okuyup yazma öğretmek veya Arapça tahsil ettirmek isteyen, onun okumayı gerektiren bir mesleğe girmesini arzu eden anne ve babalar böyle bir fırsattan mahrum değildiler. Bundan başka ilk okullarda tahsil parasız olduğu gibi bazen öğrencilerin iaşe ve masrafları da temin edilirdi, medrese talebelerine de kısmen bakılırdı. Hukuk mekteplerinde burs verilirdi.
İslâm memleketlerinde en az on ikinci, Osmanlı İmparatorluğunda on altıncı asra dayanan bu sistem, Müslüman çocuklarına iyi bir tahsil fırsatı sağlıyordu. Hristiyanlar son zamanlara kadar böyle imkanlara sahip olamadılar. Osmanlılar tahsile çok kıymet verirlerdi, fakat zamanın ilerlemesiyle muhafazakarlıkları bu faydalı müesseseleri zararlı şekle soktu. Gerek öğretim sisteminde, gerekse çalışma tarzında asırlar geçtiği halde bir değişiklik yapılmadığı için talebelerini vaktiyle ilmin son saflarına ulaştıran bu müesseseler kifayetsiz hale düştüler. Başka milletlerin çoktan geçtikleri ve geride bıraktıkları kademelerde kaldılar. (Sayfa: 203)
Müftülerin Kuvveti
Yavuz Sultan Selim'in fikrinin devlet adamı gözü ile bakıldığı zaman çok parlak ve ileri görüşlü
olduğu meydana çıkar. Bu fikri tatbik edebilseydi İslâm müessesesi için büyük bir üstünlük sağlayacaktı. İlk bahiste belirtildiği gibi Osmanlı İmparatorluğundaki Hristiyan kiliseleri Müslüman müessesesine cephe almış karakterde bir teşkilata sahiptiler. Bunların ortadan kaldırılması Türklere bütün sahayı serbest bırakacaktı. Bu takdirde İslâm müessesesinin neticede İmparatorluğa veya bütün dünyaya bir fayda sağlayıp sağlamayacağı bir tahmin konusu olduğu gibi onun münakaşasının yeri de burası değildir. Eğer Osmanlı İmparatorluğu bu teşkilattan temizlenseydi, dikkati çekecek bir birlik hasıl olacaktı. Bu teşkilat, yani kilise teşkilatı eski, kuvvetli ve adeta dokuz canlı idi. Hristiyan tebanın bütün ümitlerini sinesinde besliyor ve kuvvetlendiriyordu. Bunlar ayakta durdukça imparatorluk milletlerinin birbiriyle kaynaşmaları mümkün değildi. Kiliseler, kendi cemaatlerinin milliyet hislerini söndürmediler. Bu hisler sayesinde İmparatorluğun büyük parçaları üç asır sonra ana vatandan koptu. Eğer Yavuz gayesine ulaşsaydı, Yakın Şarkın tarihi bugünkünden çok daha farklı olurdu. Fakat şeriatın koruyucusu olan müftü de kendi nokta-i nazarından haklı idi. Hristiyanların durumu sağlam bir Kanuni temele istinat ediyordu. (Sayfa : 211)
Bütün Olarak İdare Müessesesi
Fakat, on altıncı asırda bariz bir arzu vardı. Bu arzunun temeli, büyüklüğü müdrik olmak, kuvvet iftarı, İslâmiyete sadakat, hükümeti iyi nizama sokmak, akıllıca idare etmek, tebaalarına mümkün olduğu kadar yumuşaklıkla muamele etmek gayesiy-
le atılmıştı. Kanuni bir çok çetin meseleleri ele aldı ve dirayetli memurları vasıtasıyla devletinin işlerini nizama soktu. Daha daimi neticelere ulaşamamasının sebebi, vazifesinin insan takatinin üstünde çok ağır bir yük olmasıdır. Sultan Süleyman'ın İmparatorluğunu misli görülmemiş yüksekliklere çıkaranlar perişan ve sefalet içinde hayat süren köylülerin ve çobanların çocukları idi. Hemen hemen hepsi umumi yarı şehirli ana ve babaların sulbünden geldiler. Bu genç insanlar nasıl yükseldiler? Onlar yükseleceklerini kuvvetle ümit ederek, derin bir itimatla, o mevkie gelmelerini temin eden kişilere kendilerini nasıl kabul ettirebildiler?
Eğer bu adamlar yükselmelerine yüksek mevkiler işgal etmelerine rağmen cahil ve dar fikirli kalsalardı Osmanlı Tarihindeki hadiseler bugünkü kadar şayanı dikkat olmazdı. Bu insanların hakikaten kültür sahibi ve münevver şahıslar oldukları çok açıktır. Bunların bugün yaşayan torunları Garp milletleri arasında nadiren görülen tipte ince ruhlu adamlardır. Cemiyet için, savaş için, hükümet için adam yetiştirmek Osmanlı idare müessesesinin iktidar ve daimi bütünlüğünün bir eseridir.
Son günlerde olduğu gibi bu müessesenin şiddetli darbelere, büyük kayıplar pahasına dayanabileceği mukadderdi. Bu korkunç darbeler içinde ana müesseseyi teşkil eden tali müesseselerin muhasım guruplara ayrılması ve esas prensiplerden uzaklaştırılması gibi hareketlerin yanında içerden ve dışardan hücumlara maruz kalmasına rağmen binayı teşkil eden esas çatı yıkılmadı. Tam çökeceği kanaati hasıl olduğu zamanda kendisine her zaman can yoldaşı olan İslâm müessesesi bu imparatorluğun hayat
kıvılcımını iki asırdan fazla bir müddet yaşattı. Hatta bugün bile onun kaybolmayan ruhu bambaşka, yepyeni bir meşaleyi alevlendireceğini vaadediyor.
Bu yeni meşale eski müessesenin hareketlerini sekteye uğratan tahdidatı yakıp ortadan kaldırdığı için daha fazla nur saçacak ve bu nur sayesinde muktedir fertler imanlarını muhafaza edeceklerdir.
Bu ışık ayni zamanda o fertlerin tahsilde ileri . gitmelerini, kaldıracakları kadar mesuliyetle, kendilerine itimat edilmesini mümkün kılacaktı.
İşte burada maziyi devam ettirecek olan yeni Türkiye'nin istikbaline karşı olan ümitler saklı bulunuyor. Bugün bile kıymetli fikirler verebilecek olan Osmanlı idare müessesesi İmparatorluğun iptida devresinde dünya çapında ehemmiyeti olan bir şeydi. Titizlikle, dikkatle seçilmiş çeşitli malzemeden kendisine metin, dayanıklı ve sade bir bina inşa etmişti. Küçük devletleri, birbirinin hasmı olan milletleri bir araya toplayarak iyi idare edilen sürekli, uzun ömürlü bir İmparatorluk meydana getirdi. Kanuni Sultan Süleyman saltanatı zamanında servet, haşmet, kuvvet bakımından hiç bir insan yapısı Osmanlı idare müessesesine eşit olamamış ve onun kadar süratli harekete geçemediği gibi yurt içinde ve dışında onunki kadar esaslı hürmet telkin edememiştir. (Sayfa: 194)
İslâmiyet Müessesesine Umumi Bir Bakış
Özet halinde bir kaç kelime Osmanlı İmparatorluğundaki İslâmiyet müessesesinin kısa bir tari-
fini çizecek. Bu müessese peygamber Hazreti Muhammed'in hayatı ve çalışması üzerinde kurulmuş bir sistemi temsil ediyor ve yaşatıyordu. Bu sistem fertlerin dünyevi hayatlarının bütün cepheleri, ebedi ahret alemi için olduğu kadar teşkil ettiği devletin varlığı hususunda da yeterlik iddia ediyordu. İslâmiyet yalnız kendi mensubu olan Müslümanlar için değil aynı zamanda gayri müslim tebaa ve ecnebi misafirlere de yer ayıran ve mevkii veren bir dindir. Bu müessesenin kudreti bütün Osmanlı İmparatorluğunu kaplamış hatta siyasi müsahebenin sınırlarını da aşmıştı. İslâm müessesesi en nihayet bütün kuvvetini imparatorluğun Müslüman doğmuş nüfusunun eline bağlılığından, sevgisinden ve kuvvetli imanından alıyordu. Bütün Müslümanların ayni mezhep ile aynı itikatta olmadıkları muhakkaktır ve bir çok mezheplerin amelleri de Hanefi mezhebinin mukaddes kanunlarına pek uymaz. Fakat buna rağmen kuvvetli ve itibarlı dinlerine bağlıdırlar. Hz. Muhammed'in yolundadırlar. Bir anlamda İmparatorlukta yaşayan bütün Müslümanlar bu müessesenin üyeleri idiler. On altıncı yüzyılda her hangi bir insan kendi çocuğunun bu teşkilatın çerçevesi içinde çok yüksek bir mevkie çıkabileceğini ümit edebiliyordu. Çünkü bütün istenilen çalışkanlık ve tabii istidattı. Her yerde okula gitmek fırsatı hemen hemen mevcuttu, talebe bir kere istidadını gösterince tahsil için yakınlarına yük olmazdı. Padişahların, dindar fertlerin geçmişlerinin ruhlarını şâdetmek gayesiyle sağladıkları mali yardımlar bu gençlerin okuma alanında ileri gitmelerine sebep oluyordu. İslâm müessesesi esas itibariyle demokratikti. Hazreti Muhammed'in şeriatına tabi olan imparatorluk içindeki butopluluk tam bir ahenk ve salabetle birleşmişti. Bütün müminler Allah'ın indinde eşittiler ; hepsi de bu sistem içindeki şerefli mevkilere yükselmek için müsavi derecede fırsatlara sahiptiler. Bu müessese dahilinde dinin manevi sahasında temayüz etmek peygamber sülalesine veya doğuştaki asalete dayandığı halde tesirli ve önemli amme işlerinde mevki sahibi olmak için şer'î kanunlara tam bir vukuf lazım idi. Öğretmenler, kanun yapanlar ve kadılar gibi üç şerefli mesleğin adamları üstün şekilde planlanmış mükemmel bir öğretim sisteminde aynı ders kitapları ve aynı fikirlerle yetişiyorlardı. İster İstanbul'da, ister Kırımda ister Cezayir'de, Budapeşte'de, Kahire'de olsun şeriatı Muhammediyenin şümullü ve değişmez mukaddes kanunları yaşlı, ciddi, bilgili profesörler, kanuncular ve kadılar tarafından tedris ediliyor ve aynı kuvvetle tefsir ve uygulanıyordu.
Ulema, çocuklara, her şeyin kendine silinmez surette tesir ettiği yaşlarda vaktiyle öğrenmiş oldukları bilgileri bu sefer muallim sıfatıyla ulaştırıyorlardı. Aynı bilgin insanlar öğretim şeklinde bütün bu bilgileri kendilerine mal ettikten sonra yüksek mevkilere getiriliyorlar. Fakat bu sefer çocuklara ders vermiyor, vatandaşların talebelerini değil İmparatorluğun mukadderatı ile uğraşanları idare ediyorlardı. Buna rağmen bütün bu sıkı gayretlerin istikameti şeriat kanunları değişmez fikir ve ruhunu aşılamak ve idame etmekti. Hukukçu olsun, profesör olsun, kanuncu olsun bütün bu meslek sahipleri esas itibariyle birer öğretmenden başka bir şey değildiler. Ulema küçük . çocuklardan yaşlı ihtiyarlara kadar İmparatorluktaki bütün fertlere hocalık ediyordu. Gençler için mektepleri, ibadet yerlerini, bü-
yükler için mahkemeleri ve danışma mevkiilerini idare ediyorlardı. Her önemli hükümet memuru hemen müracaat edebileceği bir kadı ve müftü el altında idi. Her padişah yalnız kazasker ve müftülerle temas halinde kalmıyor, yanında ziyadesiyle tevazu gösterdiği bir ruhani müşavir bulunduruyordu. Bu zatlar padişah hocası ünvanı gibi bariz ve yüksek isimler taşırlar idi.
Osmanlı İmparatorluğunun Müslüman tebaası üzerinde kurulan bu İslâmiyet müessesesinin bir özelliği hükümetle el ile eldiven gibi tam bir uygunluk ve ahenk sağlaması idi. Bu teşbih şekil benzerliğinin hudutlarını aşabilir. El eldivenli olsun aynı hudut ve kiyafete sahiptir. Fakat diğer tarafta eldiven içinde el olmadığı vakit faydasızdır. Bu yüzden bir sürü eldiveni peşi peşine giyecek kadar uzun ömürlü olabilir. (Sayfa.: 224)
*
**
«Türkler ister galib, ister mağlub ve ister hakim, ister mahkum olsunlar, hiç bir zaman hiç bir yerde milli dillerine karşı besledikleri imandan inhiraf etmemişler, eski soy hatıralarını unutmamışlardır. Miladın 800 tarihinden 1000 tarihine kadar iki asır içinde Türkler Şamanîlikten Nesturi Hristiyan lığına ve Nesturîlikten de Müslümanlığa geçmek suretiyle üç defa din değiştirdikleri halde dil değiştirmemişlerdir. Karayim Yahudileri de Tevrat'ı İbrani harfleriyle, fakat Türk diliyle yazmışlardır... »
Léon CAHUN
*
**
«Fransa'nın letafetinden bahseden (Roland) a hiç
benzemeyen Türk kahramanı memleketinin güzelliğinden bahis bile etmez; bilakis dağlardaki sevgili ormanlarının işe yarayacak hiçbir mahsul vermediğinden bahseder; fakat buna rağmen onu kalbinin bütün kuvvet ve kudretiyle sever ve şanlı olmasını ister. Bu noktada milli şeref hissinin hususi bir şekli, vatanperverliğin bir bakıma dar olmakla beraber başka bir bakımdan da pek asri bir nev'i belirmektedir: Bu his, askeri şan ve şerefin hiç bir başka maksat olmaksızın sırf şan ve şeref diye özlenmesi ve nefsini tatmin hazzından başka hiç bir emel beslenmemesi demektir.»
Léon CAHUN (Introduction à l'histoire de l'Asie)
*
**
İstibdadın Sınırları
Osmanlı padişahının kuvvet ve kudretini tahdit eden tek şey şeriat denilen mukaddes İslâm kanunları idi. Bu kanunların sultanlar tarafından tadil edilmesi imkan ve ihtimal dahilinde değildi.
Şer'î kanunlar bir katibin boynunun vurulmasından düşmana harp ilanına kadar her şeyi sınırlıyor, hatta padişahlar müşkül mali durumlara düştükleri halde yeni vergiler tarhı için yapılan hareketleri de önlüyor ve kontrol ediyordu. Bu kanunlar yalnız Müslümanları değil aynı zamanda gayri müslimleri de kendilerine yapılması muhtemel keyfi hareketlere karşı koruyordu. (Sayfa : 25)
Arazi Esasına Dayanan idari Sistem
Bu sistem peşi peşine yapılan fütûhatla elde edilen geniş arazi parçalarını idare ediyordu. Zaptedilen ülkeleri birbirine bağlayan muhtelif şekilde münasebetlerdi. Hadise, idarenin niçin günden güne kırtasî şekillere dökülmesini göstermeğe kafidir.
Nizamatın sayısız halde teferruatlı olması olayların yakından mürakabesini gerektiriyordu. Bu şekilde mevzii idareye ihtiyaç hasıl olduğundan ademi merkeziyete doğru kuvvetli bir cereyan hasıl oldu. Fakat memurların işlere karşı intibakları rüşvete ve her türlü suiistimale yani görevlerini kötüye kullanmalarına sebebiyet veriyordu. Sultan Süleyman yaptığı kanunlarda, bu durumu sadeleştirmek ve bir sistem dahiline almak için birçok gayretler sarf etti ve bir dereceye kadar muvaffak da oldu. Fakat karışıklıkların sebeplerini ortadan kaldıramadığı gibi neticede işlerin evvelkinden daha fazla kötüleşmesinin önüne geçecek tertibatı alamadı. (Sayfa : 26)
*
**
«Malumdur ki Üçüncü Sultan Osman bir Cuma günü camiye gitmediği için halkın galeyanını teskîn edememiş ve işte bundan dolayı hastalığından mütevellit za'fıyla tâkatsızlığına rağmen ertesi haftaki Cuma selamlığında Ayasofya camiine gitmek mecburiyetinde kalmıştı. Padişah atının üstünde sendeleyerek ve etrafında yaya yürüyen maiyyet adamları tarafından desteklenerek sarayına avdet ederken, sarayın iki avlusunu birbirinden ayıran iki
kapı arasında kendini kaybetti; hemen başına bir şal örtüldü ve dairesine naklinden birkaç dakika sonra da can verdi. İşte bundan da anlaşılacağı gibi, padişahların istibdadı örf ve adetle halkın istibdadından çok hafiftir.»
A. L. Castellan
"Moeurs, usages, costumes des Othomans et abrégé de leur histoire"
*
**
«Türk ülkesinin hiç bir tarafında halktan üstün sayılabilecek beylerle asilzadelerden mürekkep hiç bir yüksek tabaka yahut zadegan sınıfı mevcut değildir; işte bundan dolayı etle kemikten ve sinirle kandan ibaret bütün canlı mahluklar hep aynı vaziyettedir ve dünyanın her yerinde olduğu gibi vahşi hayvanlar bile birbirlerinden nasıl şecaat ve cesaretleriyle ayrılırlarsa, Türkiye'de de insanlar arasında ancak işte o kadar fark gösterilebilir.»
Chalcondyle
"Histoire generale des Turcs"
*
**
«Dünyada Türkiye'den başka hiç bir memleket yoktur ki bütün dinlerin ahkamı orada olduğu kadar serbest tatbik edilebilsin ve oradan daha az müdahaleye maruz olabilsin. Bütün Katolik din adamları orada dini vazifelerini yaparlar, ayinlerini icra ederler, dualarını okurlar, kilise ayinlerinde bulunurlar ve tıpkı Roma'da olduğu gibi istedikleri kıyafetlerle sokağa çıkarlar. Hatta Tersane zindanlarında bile Katolik esirler için küçük kiliseler vardır. Kürek mahkumu Rumlarla Ermenilere gelince, "onların papazları da padişahın gemileriyle kadırga-
larına kadar giderek şaraplı ekmekle günah çıkarma ayinleri bile yaparlar».
«... Din ayrılığından dolayı insanlar birbirine karşı kin besler: Bu nakîsa İslâmiyetten ve hatta Hristiyanlıktan daha eskidir. Fakat bu istihlafın Türkiye'de hiç bir zararı görülmez, çünkü Türkler kendi dinlerinden ne kadar ayrı olursa olsun, hiç kimseyi dininden dolayı tehdid etmezler. Eğer bizde de din düşmanlığı böyle alelade bir istihfaf dan ibaret olsaydı veyahut fi'liyyâta inkılâb edip durmasaydı, her halde bizim Avrupa'nın birçok milletleri kendilerini mes'ud addederlerdi !»
A. de la Mortraye «Voyages en Europe, Asie et Afrique»
*
**
«Türkiye hiç bir zaman dini tedhişlere ve Engizisyon mezalimine sahne olmamıştır. Bil'akis Hristiyanlık taassubunun bedbaht kurbanlarına vatan topraklarında bir melce' açmıştır. Tarihe bakarsanız görürsünüz ki, On Beşinci asırda İspanya ile Portekiz'den tard edilen binlerce Yahudi Türkiye'de öyle bir melce' bulmuşlardır ki takriben üç yüz senedir onların torunları orada gayet sakin bir ömür sürmekte ve ancak bazı memleketlerde Hristiyanların ve bilhassa Ortodoksların mezalimine karşı kendilerini korumak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bugün hala Atina'da Paskalya yortuları boyunca hiç bir Yahudi sokağa çıkamamaktadır. Türkiye'de ise, eğer İsrail oğulları Rum ve Ermeni cemaatlerinin hakaretlerine uğrayacak olurlarsa, mahallî idareler derhal onları himaye altına almaktadır.
Padişahın o geniş ve sakin ülkesinde bütün dinlerle bütün milliyetler yan yana yaşamaktadır. Her ne kadar cami, kiliseyle havradan üstün bir vaziyetteyse de, onları ortadan kaldırmamaktadır. Onun için Katolik mezhebi Paris'le Lyon'a nisbetle İstanbul'la İzmir'de daha serbesttir. Türkiye'de hiç bir kanun bu mezhebin sokak ayinlerini men'etmedikten başka, salibini de kilisede mahpus tutmak gibi bir mecburiyet ihdas etmemektedir. Mezarlarına götürülen ölülerin arkasından uzun bir papaz kafilesi kilise şamdanları taşımakta ve Katolik ilahileri söylemektedir. Takdis ayini yortusunda Galata ile Beyoğlu'nun bütün kiliselerindeki papazlar ruhani alaylar halinde ilahiler söyleyerek ve haçlarıyla bayraklarını taşıyarak caddelere çıktıkları zaman, kendilerine bir askeri kıt'a refakat etmekte ve bu kıt'a Türkleri bile alayın etrafında sıralanmaya mecbur etmektedir.»
A. Ubicini
"La Turquie actuelle"
BEDİR YAYINEVİ
P. K. 1060 - İSTANBUL (Telf: 27 61 13)
--«0»--
Vilayet Karşısı, Ankara Cad. No: 7/1 İSTANBUL
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar
Yorum Gönder