Satranç, Zweig’in novella
türünde eriştiği ustalığı gözler önüne seren en son yapıtı; aynı zamanda bir edebi veda mektubudur.
İkinci Dünya Savaşı yüzünden ülkesini terk eden yazarın, çok sevdiği Avrupa’nın içler acısı
durumunun ve zorunlu göçün yarattığı derin umutsuzluk sonucu yaşamına son vermesinden bir yıl önce,
1941 ’de yayımlanmıştır. Buenos Aires’e gitmek üzere New York’tan hareket eden büyük bir geminin
yolcuları arasında dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic de vardır. Satranç meraklısı bir grup
yolcu kendisiyle oynadıkları ilk partiyi kaybeder. Czentovic ikinci partiyi de kazanmak üzereyken,
aniden zuhur eden Dr. B. adlı şahsın müdahale ve yönlendirmesiyle oyun berabere biter. Bunun üzerine
Dr. B., Czentovic’le tek başına oynamaya ikna edilir. Ancak bir eğlence olarak başlayan satranç
oyunu, Nazilerin yarattığı korku ve dehşet ikliminden payına düşeni alan bu adamda bazı travmatik
anıları canlandıracaktır.
STEFAN ZWEIG (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı
yüzünden Avusturya’dan ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir
Gece, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Amok Koşucusu gibi
unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Novella, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi
farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu
derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925)
ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar
(1928) sayılabilir. Sabırsız Yürek (1938) adlı bir psikolojik
romanı da mevcuttur. Yazara büyük ün kazandıran bir başka yapıtı İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar'dır
(1928). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye
dayanan biyografilerini yazmıştır. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan
Zweig, 1942’de eşiyle birlikte intihar etti.
STEFAN ZWEIG
SATRANÇ
ÖZGÜN ADI
SCHACHNOVELLE
EDİTÖR
GAMZE VARIM
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
AHMET BATMAZ
1. BASIM NİSAN 2023, İSTANBUL
ISBN 978-625-429-389-4
BASKI: UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
Keresteciler Sitesi Fatih Caddesi Yüksek Sokak No: 11/1 Merter Güngören/istanbul
Tel. (0212) 637 04 11 Sertifika No: 45162
ÇEVİREN: ZEHRA AKSU YILMAZER
Giresun’da doğdu, Almanya'da büyüdü. Ankara Hacettepe Üniversitesi Mütercim Tercümanlık
Bölümü'nden mezun oldu. Robert Musil, Stefan Zweig, Hermann Hesse, Gustav Meyrink, Cari Gustav Jung,
Rainer Maria Rilke ve daha pek çok yazarın kitaplarını Almancadan Türkçeye kazandırdı. Totem ve Tabu çevirisi, 2021
Psikanaliz Yazıları Çeviri Başarı Ödülü’ne layık görüldü. İstanbul’da yaşamaktadır.
Stefan Zweig
Satranç
Almanca aslından çeviren: Zehra Aksu Yılmazer
ÇEVİRMENİN NOTU
Satranç İstanbul kurucusu Mert Koç’a değerli katkılarından ötürü çok teşekkür
ederim.
Gece yarısı New York’tan Buenos Aires’e hareket etmeye hazırlanan büyük yolcu gemisinde
kalkış saatinin mutat telaşı ve heyecanı hüküm sürüyordu. Yakınlarını uğurlamak için gemiye doluşan
misafirler itişip duruyor, kasketlerini yan yatırmış telgrafçı oğlanlar isimler haykırarak salonlardan
ok gibi geçiyor, valizler ve çiçek buketleri sağa sola taşınıyor, çocuklar merdivenlerden merakla inip
çıkıyor, bu arada orkestra da güverte şovunu kararlılıkla sürdürüyordu. Bense bu keşmekeşten biraz
uzakta gezinti güvertesinde durmuş, bir arkadaşla ayaküstü sohbet ediyordum; birdenbire yanımızda iki üç
kez flaşlar patladı; görünüşe bakılırsa, muhabirler meşhur biriyle gemi kalkmadan önce hızlıca röportaj
yapmış, fotoğraflarını çekiyorlardı. Arkadaşım o tarafa bakarak gülümsedi: “Pek tuhaf biri de varmış
sizin gemide; şu Czentovic.” Bu malumattan bir şey anlamadığım yüz ifademden belli olmalıydı ki
arkadaşım sözlerine açıklık getirdi: “Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic. Amerika’yı doğusundan
batısına karış karış dolaşarak turnuvalara katıldı, şimdi de yeni zaferler için Arjantin’e
gidiyor.”
Nitekim bu genç dünya şampiyonunu, hatta baş döndürücü kariyeriyle ilgili bazı
ayrıntıları ben de hatırlamıştım şimdi; benden daha dikkatli bir gazete okuru olan arkadaşım bunlara bir
dizi anekdot ekledi. Czentovic aşağı yukarı bir sene önce, satranç sanatının Alehin, Capablanca,
Tarta-
kower, Lasker, Bogolyubov gibi en değerli ustaları arasına girivermişti; hiç tanınmayan
birinin bu şanlı camiada kendine bir anda yer edinmesi, 1922’de New York’taki satranç turnuvasına
katılan yedi yaşındaki harika çocuk Reshevsky’den beri görülmeyen büyük bir ilgi ve heyecan yaratmıştı.
Zira Czentovic’in entelektüel vasıfları, böylesine parlak bir kariyeri müjdelemekten çok uzaktı. Bu
satranç şampiyonunun özel hayatında herhangi bir dilde bir cümleyi imla hatası yapmadan yazamadığı çok
geçmeden bir sır olmaktan çıkmıştı; kızdırdığı bir meslektaşının haince dalga geçtiği gibi “cehaleti tüm
alanlarda evrensel"di. Güney Slavlarından olup Tuna Nehri’nde kaptanlık yapan ve ufacık teknesi bir
gece bir tahıl şilebinin altında kalan fakir mi fakir bir gemicinin oğluydu Czentovic; babası öldüğünde
on iki yaşında olan oğlana, yaşadıkları ücra köyün rahibi acıyarak sahip çıkmış, iyi kalpli rahip bu
suskun, donuk, geniş alınlı çocuğun köy okulunda bir türlü öğrenemediklerini evde verdiği özel derslerle
telafi etmek için çok uğraşmıştı.
Ama rahibin tüm çabaları boşa gitmişti. Mirko kendisine yüz kere anlatılan harflere aynı
boş gözlerle bakmaya devam ediyordu, ağır çalışan beyni en basit ders konularını kavramaktan âcizdi. On
dört yaşındayken bile, hesap yapacağı zaman hâlâ parmaklarını kullanıyor, bir kitabı ya da gazeteyi
okumak artık delikanlılığa adım atan oğlan için müthiş bir çaba anlamına geliyordu. Halbuki Mirko’nun
dik kafalı ya da hırçın olduğu söylenemezdi. Kendisine buyurulan her işi itirazsız yapıyordu; su
taşıyor, odun kırıyor, tarlada çalışıyor, mutfağı derleyip topluyor, insanı sinirlendirecek kadar yavaş
da olsa beklenen her hizmeti düzgünce yerine getiriyordu. Fakat bu kalın kafalı çocuğun iyi kalpli
rahibi en çok usandıran tarafı, her şeye tamamen kayıtsız kalmasıydı. Çocuk kendisinden özellikle
istenmeyen hiçbir şeyi yapmıyor, asla soru sormuyor, diğer oğlanlarla oynamıyor, açıkça söylenmedikçe
kendine bir meşgale bulmuyordu; Mirko evdeki
işleri bitirince, çayırdaki koyunlarınkini andıran boş gözlerle odada kös kös oturuyor,
etrafında olup bitenlere en ufak bir ilgi göstermiyordu. Akşamları rahip uzun köylü piposunu keyifle
tüttürerek jandarma çavuşuyla üç parti satrancını oynarken sarı saçlı oğlan da sessiz sedasız yanlarında
oturuyor, görünüşte uykulu ve umursamaz bakışlarını ağır gözkapaklarının altından kareli oyun tahtasına
dikiyordu.
Bir kış akşamı rahip ile jandarma çavuşu her günkü oyunlarına dalmışken, köy yolundaki
bir kızağın çıngırak seslerinin gittikçe hızlanarak yaklaştığı duyuldu. Kasketi karla kaplı bir köylü
telaşla içeri daldı; ihtiyar anasının ölüm döşeğinde yattığını söyleyerek, son nefesinden önce kutsal
yağla takdis edilmesi için rahibin hemen gelmesini istedi. Rahip hiç tereddüt etmeden köylüyle birlikte
çıkıp gitti. Bardağındaki birayı henüz bitirmemiş olan jandarma çavuşu kalkıp gitmeden önce bir pipo
daha yakmış, uzun konçlu çizmelerini giymeye hazırlanıyordu ki Mirko’nun bakışlarını satranç
tahtasındaki yarım kalmış oyundan bir an bile ayırmadığını fark etti.
“Ee, oyunu sen bitirmek ister misin bakalım?” diye şaka yaparken, uyuşuk oğlanın tek bir
taşı bile tahtada doğru dürüst oynatamayacağından emindi. Oğlan kafasını kaldırıp jandarma çavuşuna
ürkek gözlerle baktı, sonra başını evet anlamında sallayıp rahibin yerine oturdu. On dört hamle sonra
çavuş yenilmiş, üstelik de mağlubiyetinin dikkatsizlikten yanlış oynanmış bir hamleye bağlanamayacağını
kabul etmek zorunda kalmıştı. İkinci partinin sonu da farklı değildi.
Rahip eve dönüp de vaziyeti öğrenince, “Hay Balam’ın eşeği!” diye haykırdı şaşkınlıkla ve
Kitabı Mukaddes’i pek iyi bilmeyen jandarma çavuşuna, iki bin yıl önce de benzer bir mucize
gerçekleştiğini, dilsiz birinin aniden bilgelerin dilini konuşmaya başladığını anlattı. Vakit hayli
ilerlemişti gerçi ama rahip, okuma yazmayı bile tam bilmeyen öğrencisini bir satranç düellosuna davet
etmekten kendini alama-
dı. Mirko rahibi de kolayca yendi. Ağırdan alarak inatla, sebatla oynarken geniş alnını
satranç tahtasından hiç kaldırmıyordu. Fakat bariz bir özgüvenle oynadığı gerçekten de inkâr edilemezdi,
nitekim rahip de jandarma çavuşu da sonraki günlerde tek bir oyunu dahi kazanmayı başaramadı.
Yetiştirdiği çocuğun her alandaki geri kalmışlığını herkesten daha iyi bilen rahip, bu tek yönlü tuhaf
yeteneğin sıkı bir sınavdan da geçip geçemeyeceğini ciddi ciddi merak etmeye başladı. Mirko’yu insan
içine çıkabilir hale getirmek için köy berberine götürüp fırça gibi saman sarısı saçlarını kestirdikten
sonra, onu kızağına bindirdi ve kendisinin asla boy ölçüşemeyeceğini tecrübelerinden bildiği iddialı
satranç oyuncularının ana meydandaki kahvehanenin bir köşesinde toplandığı komşu kasabaya götürdü.
Rahibin, saman sarısı saçlı, al yanaklı on beş yaşındaki oğlanı önüne katıp, sırtında tersyüz edilmiş
koyun postu, ayağında yüksek konçlu ağır çizmeleriyle kahvehaneye sokması müdavimlerde epey şaşkınlık
yarattı; oğlan gözlerini ürkekçe yere indirip bir köşede epeyce dikildikten sonra nihayet satranç
masalarından birine çağrıldı. Mirko, Sicilya Savunması denen açılışı rahipte hiç görmediği için ilk
partiyi kaybetti. İkinci partide en iyi oyuncuyla berabere kaldı. Fakat üçüncü ve dördüncü oyundan
itibaren herkesi sırayla yendi.
Şimdi, bir Güney Slav taşra kasabasında çok nadiren heyecanlı olaylar yaşanır; nitekim
köylü şampiyonun bu ilk gösterisi, kahvehaneye toplanan kasaba ileri gelenleri arasında anında sansasyon
yarattı. Satranç Kulübü’nün diğer üyelerinin de çağrılması, bilhassa da tam bir satranç delisi olan
yaşlı Kont Simczic’in köşküne haber salınması için bu harika çocuğun ertesi güne kadar mutlaka kasabada
kalmasına oybirliğiyle karar verildi. Yetiştirdiği oğlana şimdi yepyeni bir gururla bakan ama keşfinin
sevinci yüzünden pazar ayinini kaçırmak da istemeyen rahip, Mirko’yu yeni bir sınama için kasabada
bırakmaya hazır olduğunu açıkladı. Konaklama
masrafını kahvehanenin satranç köşesindekilerin üstlendiği otele yerleştirilen genç
Czentovic hayatında ilk o gece sifonlu bir tuvalet gördü. Ertesi gün pazardı ve öğleden sonra satranç
odası tıklım tıklım dolmuştu. Dört saat boyunca hiç kıpırdamadan satranç tahtasının başında oturan Mirko
tek laf etmeden, başını dahi kaldırıp bakmadan bütün oyuncuları art arda yendi; sonunda bir de simultane
satranç partisi önerildi. Kavrayışı kıt oğlana, simultane satrançta çeşitli rakiplere karşı tek başına
mücadele edildiğini anlatmak epey zaman aldı. Ama Mirko bu usulü kavrar kavramaz görevine dört elle
sarıldı ve yürürken gıcırdayan ağır çizmeleriyle yavaş yavaş masadan masaya giderek sekiz partiden
yedisini kazandı.
Sonrasında hararetli müzakerelere başlandı. Bu yeni şampiyon esasen kasabadan biri olmasa
da yerli halkın milli gururunu coşturup alevlendirmişti. Haritadaki varlığını şimdiye kadar kimsenin
fark etmediği kasaba, nihayet dünyaya meşhur bir adam gönderme şerefine nail olabilirdi belki. O zamana
kadar sadece garnizon kabaresine şarkıcı kadınlar ayarlamak için aracılık eden Koller adında bir
menajer, kendisine bir yıllık avans ödendiği takdirde delikanlının Viyana’da, şahsen tanıdığı mükemmel
bir satranç ustası tarafından eğitilmesi için gerekeni yapacağını açıkladı. Altmış yıldır her gün
oynadığı satrançta böylesine tuhaf bir rakiple daha önce hiç karşılaşmamış olan Kont Simczic istenen
meblağı derhal ödedi. Gemicinin oğlunun şaşırtıcı kariyeri işte o gün başladı.
Altı ay sonra Mirko satranç tekniklerinin tüm sırlarına hâkimdi, fakat bir türlü
üstesinden gelemediği, sonraları uzman çevrelerde sık sık gözlemlenip alaya alınan garip bir kusuru
vardı: Czentovic tek bir satranç partisini bile ezbere ya da -satranç jargonundaki tabirle- körleme
oynamayı başaramıyordu. Savaş meydanını hayal gücünün sınırsız alanında kurma becerisinden tamamen
yoksundu. Siyah beyaz tahtanın, altmış dört karesi ve otuz iki taşıyla birlikte daima somut bir şekilde
önünde durması gerekiyordu; dünya ça-
pında meşhur olduğunda bile, şampiyonluk kazandığı bir oyunu yeniden kurmak ya da
kendince bir sorunu çözmek istediğinde durumu gözünde canlandırabilmek için bir cep satranç takımını
yanından hiç eksik etmiyordu. Esasen çok da önemli olmayan bu kusur, onun hayal gücünden nasibini
almadığını ele veriyor, müzik camiasında muhteşem bir virtüözün önüne notaları koymadan çalmayı ya da
bir orkestra şefinin orkestrayı yönetmeyi becerememesinin ayyuka çıkacağı gibi, satranç çevrelerinde
hararetle tartışılıyordu. Ama Mirko’nun bu tuhaf özelliği onun hızla yükselmesine engel olmadı. On yedi
yaşına geldiğinde bir düzine satranç ödülü kazanmış, on sekizinde Macar şampiyonluğunu, yirmisinde de
nihayet dünya şampiyonluğunu elde etmişti. Zihinsel kabiliyet, hayal gücü ve cesaret bakımından ondan
katbekat üstün olan en iddialı şampiyonlar, Napoléon’un ağırkanlı Kutuzov’a, Hannibal’in -Livius’un
naklettiğine göre, çocukluğunda benzer şekilde dikkat çekici bir kayıtsızlık ve bönlük sergileyen-
Fabius Cunctator’a mağlup olduğu gibi, onun o düz ve soğuk mantığına yenik düştü. Böylece, zihinsel
üstünlüğün çeşitli türlerini, filozof ve matematikçileri, düşünme becerisi ve hayal gücü yüksek,
çoğunlukla yaratıcı mizaçları buluşturan o parlak ve seçkin satranç ustaları çevresine ilk kez
entelektüel dünyanın dışından biri; donuk, suskun, en kurnaz muhabirlerin bile yayımlanmaya değer tek
bir laf söyletmeyi asla başaramadığı bir köylü delikanlısı girmiş oldu. Fakat Czentovic gazetelerden
esirgediği usturuplu cümleleri, şahsıyla ilgili anekdotlarla bol bol telafi ediyordu elbette. Zira eşsiz
bir ustalık sergilediği satranç tahtasının başından kalktığı anda Czentovic’in grotesk, neredeyse komik
bir figüre dönüşmesi kaçınılmazdı; resmi görünümlü siyah takım elbisesine, fazlaca göze batan bir inci
iğne taktığı şatafatlı kravatına ve özenle manikür yapılmış tırnaklarına rağmen, davranışları ve hali
tavrıyla, köyün rahibinin odasını süpüren o ahmak köylü çocuk olmaktan çıkamadı. Mes-
lektaşlarını hem eğlendiren hem de kızdıran bir görgüsüzlük ve adeta arsız bir
münasebetsizlikle yeteneğini ve şöhretini paraya dönüştürmeye; küçük hesapçı, hatta çoğu zaman adi bir
açgözlülükle cebini olabildiğince doldurmaya bakıyordu. Şehir şehir dolaşırken hep en ucuz otellerde
kalıyor, istediği ücreti verdikleri müddetçe en pespaye derneklerde bile oynuyor, fotoğraflarını sabun
reklamlarında kullandırtıyordu; üç cümleyi hatasız yazabilecek durumda olmadığını çok iyi bilen
rakiplerinin alaylarına aldırmadan Satrancın
Felsefesi diye bir kitap için adını bile satmıştı ki gerçekte bu kitabı
işbilir bir yayıncı Galiçyalı meçhul bir üniversite öğrencisine yazdırmıştı. Tüm inatçı mizaçlar gibi
Mirko da gülünçlüğünün zerre kadar farkında değildi; dünya şampiyonasını kazandığından beri kendini
dünyanın en önemli adamı sanıyordu ve tüm o akıllı, entelektüel, parlak hatipleri, eli kalem tutanları
kendi alanlarında yenmiş olmanın bilinci, özellikle de hepsinden daha fazla para kazandığı gerçeği ilk
başlardaki güvensizliğini soğuk, çoğu zaman beceriksizce sergilenen bir gurura dönüştürmüştü.
Czentovic’in çocuksu kibrinin birkaç klasik örneğini de nakleden arkadaşım, “Bu kadar
hızlı kazanılan bir şöhret böylesine boş bir kafayı nasıl döndürmesin ki zaten?” diye bağladı sözlerini.
“Yirmi bir yaşındaki Banatlı bir delikanlı, köyünün tamamının odunculuk yaparak, en ağır işlerde köle
gibi çalışarak bir yılda kazandığının kat kat fazlasını, bir tahtanın üzerindeki taşları azıcık sağa
sola ittirerek bir haftada kazanıyorsa kendini nasıl dev aynasında görmesin? Hem sonra, bu dünyadan bir
Rembrandt, bir Beethoven, bir Dante geçtiği bilgisinin zerre kadar ağırlığını taşımayan birinin kendini
büyük adam sanmasından daha kolay ne var? Bu herifin dünyaya kapalı beynindeki tek bilgi, aylardan beri
tek bir satranç partisini bile kaybetmediği; hayatta satranç ve paradan başka değerlerin de olduğunu
bilmediğinden, kendine hayran olmak için bir sürü sebebi var tabii.”
Arkadaşımın anlattıklarıyla merakım iyiden iyiye kamçılanmıştı. Monomaninin her türü, tek
bir fikre saplanıp kalmış insanlar daima ilgimi çekmiştir, zira biri kendini ne kadar sınırlarsa
sonsuzluğa da o kadar yakındır; bilhassa da dünyadan kopuk gibi görünenler, özel malzemeleriyle
kendilerine karıncalarınkine benzer acayip, sahiden eşsiz bir küçük âlem inşa ederler. Nitekim ben de,
zihinsel tek boyutluluğun bu tuhaf örneğini on iki günlük Rio yolculuğu boyunca mercek altına almak
niyetinde olduğumu saklamadım.
Ne var ki, “Böyle bir şansınız olacağını pek sanmıyorum,” diye bir uyarıda bulundu
arkadaşım. “Bildiğim kadarıyla, bugüne kadar hiç kimse Czentovic’ten en ufak bir psikolojik malzeme
çıkarmayı başaramadı. Bu uyanık köylü o akıl almaz sığlığının ardında, asla açık vermemek gibi bir
kurnazlığı da gizliyor, üstelik de bunun için çok basit bir yöntemden yararlanıyor, küçük meyhanelerde
arayıp bulduğu kendi memleketlileri dışında hiç kimseyle konuşmuyor. Bir yerde kültürlü bir insanın
kokusunu alır almaz kabuğuna çekiliyor; böylece hiç kimse, onun ağzından aptalca bir laf duymakla ya da
cehaletinin uçsuz bucaksız olduğu söylenen derinliğini ölçmekle övünemiyor.” Arkadaşım haklı çıktı
nitekim. Yolculuğun ilk günlerinde, benim tarzım olmayan kaba bir ısrara başvurmadan Czentovic’e
yaklaşmanın mümkün olmadığı anlaşıldı. Arada sırada güvertede geziniyordu gerçi ama o zaman da ellerini
daima o meşhur tablodaki Napoléon gibi düşüncelere gömüldüğünü gösteren mağrur bir duruşla arkasında
kavuşturmuş oluyordu; ayrıca, peripatetikleri hatırlatan güverte turunu hep öyle hızlı ve sert adımlarla
tamamlıyordu ki insanın onunla konuşabilmek için peşinden koşturması gerekirdi. Herkesin vakit geçirdiği
salonlarda, barda, tütün odasında ise asla boy göstermiyordu; kamarottan gizlice öğrendiğime göre,
Czentovic kocaman bir satranç tahtasında çeşitli partileri talim etmek ya da tekrar gözden geçirmek için
günün büyük bir bölümünü kamarasında geçiriyordu.
Aradan üç gün geçmiş, Czentovic’in çetin savunma taktiğinin benim ona yanaşma
kararlılığımdan daha başarılı olmasına artık sahiden sinirlenmeye başlamıştım. Daha önce bir satranç
ustasıyla şahsen tanışma fırsatım hiç olmamıştı ve şimdi bu tür birini kafamda ne kadar canlandırmaya
çalışsam da, ömür boyunca altmış dört siyah ve beyaz karenin etrafında dönmekten ibaret bir beyin
faaliyetini bir türlü tasavvur edemiyordum. “Kralların oyunu”nun, insanın icat ettiği oyunlar arasında
kendini tesadüfün her tür despotluğundan azade kılan ve zafer taçlarını sadece ve sadece zekâya ya da
daha ziyade belli bir zihinsel yeteneğe sunan bu tek oyunun gizemli cazibesini kendi tecrübelerimden de
gayet iyi biliyordum. Fakat insan satrancın bir oyun olduğunu söylerken bile hakaretamiz bir küçümsemede
bulunmuş olmaz mı? Bir bilim, bir sanat da değil midir satranç; Muhammed’in tabutunun yer ile gök
arasında süzüldüğü gibi, bu kategoriler arasında süzülen ve tüm tezatları birleştiren eşsiz bir bağ
değil midir? Kadim ama daima yeni, yapısı itibarıyla mekanik ama yine de ancak hayal gücüyle etkili,
geometrik alanı sınırlı ama kombinasyon sayısı sınırsız, kendini sürekli geliştirse de kısır, hiçbir
yere götürmeyen bir düşünme faaliyeti, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, esersiz bir sanat,
temelsiz bir mimaridir satranç; fakat yine de aşikâr olduğu üzere, varlığı ve varoluşuyla tüm kitap ve
eserlerden daha kalıcı, tüm halklara ve tüm dönemlere ait tek oyundur ve can sıkıntısını öldürmek,
duyuları keskinleştirmek, ruhu diri tutmak için onu hangi tanrının dünyaya getirdiğini kimse bilmez.
Başı ve sonu nerededir satrancın: Temel kurallarını her çocuk öğrenebilir, her acemi şansını
deneyebilir, bununla birlikte o değiştirilemez daracık kareden nevi şahsına münhasır eşsiz ustalar
yetişir; sadece satranca karşı özel bir yeteneği olan bu insanlar; öngörü, sabır ve tekniği tıpkı
matematikçiler, şairler, müzisyenler gibi etkili bir biçimde ama farklı bir mecrada ve bağlamda
kullanabilen özel dâhi-
lerdir. Daha eski dönemlerin fizyonomi tutkusuyla Gal,* bu tür satranç dehalarının
beynindeki gri kütlede, diğer kafataslarındakine göre daha bariz bir özel kıvrım, bir tür satranç kası
ya da satranç çıkıntısı olup olmadığını tespit etmek için satranç ustalarının beynini teşrih ederdi
belki de. Hele hele bir Czentovic vakası, sağır bir kaya kütlesinin içine işlemiş tek bir altın filizi
gibi mutlak bir zihinsel uyuşukluğun içine hapsolmuşa benzeyen bu özel deha, böyle bir fizyonomi
uzmanına kim bilir ne kadar cazip gelirdi. Böylesine eşsiz, böylesine dâhiyane bir oyunun kendi
matadorlarını yetiştirdiği gerçeği bana öteden beri anlaşılır gelmiştir ama kıvrak zekâlı olup da
dünyasını sadece siyah ile beyaz arasındaki dar çıkmaza indirgeyen, otuz iki taşı ileri geri kaydırarak
hayatta zafer kazanmaya çalışan bir insanın, yeni bir açılışta atı piyona tercih etmeyi bile büyük bir
hamle, bir satranç kitabının köşesinde bir gıdım ölümsüzlük addeden bir insanın hayatını; delirmeden on,
yirmi, otuz, kırk yıl boyunca zihninin tüm enerjisini tahtadan oyulmuş bir şahı bir tahtanın üzerinde
köşeye sıkıştırmak gibi gülünç bir manevra için tekrar tekrar devreye sokan yüksek zekâ sahibi bir
insanı tasavvur etmek ne kadar da zor, ne kadar da imkânsızdı!
İşte böyle bir fenomen, böyle acayip bir deha ya da bunca muammalı bir budala şimdi benim
çok yakınımda, benimle aynı gemide, altı kamara ötemdeydi ve zekâyla ilgili meseleleri hep bir tür
ihtirasa dönüştüren talihsiz ben, ona yaklaşmayı bir türlü beceremiyordum. Aklıma saçma sapan hinlikler
gelmeye başlamıştı: Onunla önemli bir gazete için röportaj yapacağımı söyleyerek gururunu okşayabilirdim
mesela ya da İskoçya’da bol kazançlı bir turnuva teklifiyle açgözlülüğünden kıskıvrak yakalayabilirdim
onu. Ama sonra hatırladım ki, avcıların çalıhorozunu tuzağa düşür-
* Franz Joseph Gall (1758-1828): Alman anatomi ve fizyoloji bilgini. Beyindeki çeşitli
bölgelerin belirli işlevlerden sorumlu olduğunu bulmuş, bugün bilimsel açıdan geçersizliği kanıtlanan
frenolojiyi kurmuştur, (ç.n.)
mekteki en başarılı tekniği kuşun çiftleşme ötüşünü taklit etmekten ibaretti; bir satranç
ustasının dikkatini çekmek için bizzat satranç oynamaktan daha etkili ne olabilirdi ki?
Fakat ömrümce ciddi bir satranç sanatçısı olmadım ben; nedeni de çok basit, satrançla hep
öylesine, sırf eğlencesine ilgilendim; bir saatliğine satranç tahtasının önüne oturduğumda bunu kendimi
yormak için değil, tam tersine zihnimi rahatlatmak için yaparım. Kelimenin tam anlamıyla satranç
“oynarım” ben, oysa diğerleri, hakiki satranç oyuncuları, dilimize yeni bir cüretkâr kelime katacak
olursak, satranç “ciddilerler”.* Eh, aşkta olduğu gibi satrançta da bir partnerinizin olması gerekir ama
gemide bizden başka satrançseverlerin de bulunup bulunmadığını o sırada henüz bilmiyordum. Onları
inlerinden dışarıya çıkarmak için, benden daha kötü oynasa da karımla birlikte smoking room’da** satranç tahtasının
önüne kuruldum. Nitekim henüz altı hamle bile oynamamıştık ki, biri yanımızdan geçerken durdu, bir
başkası bizi izlemek için izin istedi; sonunda, beklenen partner de çıktı ve beni bir parti satranca
davet etti. Adı McConnor’dı ve İskoç bir jeoloji mühendisiydi. California’daki petrol sondajlarından
büyük servet kazandığı söylenen bu iriyarı adamın hemen hemen kare biçiminde çıkık elmacıkkemikleri,
sağlam dişleri vardı, esmer yüzünün bariz kırmızılığını muhtemelen, en azından kısmen, bol bol viski
içmesine borçluydu. Dikkat çekecek ölçüde geniş, adeta atletik sertlikteki omuzları karakterini maalesef
oyun esnasında da ortaya koyuyordu, zira bu Mister McConnor eften püften bir oyunda yenildiğinde bile
kendini aşağılanmış hisseden, kafayı başarıya takmış o benmerkezci insanlardandı. Hayatta her istediğini
ne
* Burada Zweig, Almanca ernst (ciddi) sıfatını ernsten (-en, yani -mek, -mak ekiyle)
fiile dönüştürerek Almancada hiç olmayan bir kelime türetmiş. Ben de öyle yaptım, ciddi sıfatından
Türkçede hiç olmayan ciddilemek fiilini türetmekte beis görmedim, (ç.n.)
** (İng.) Tütün odası; tütün mamullerinin içilmesinin serbest olduğu mekân. (Ç-n.)
pahasına olursa olsun elde etmeye alışmış, sözde başarılarla şımarmış bu iri kıyım
Selfmademan, * kendi
üstünlüğünden o kadar emindi ki her tür mukavemeti şahsına karşı yakışıksız bir davranış, neredeyse
hakaret addederek sinirleniyordu. İlk partiyi kaybedince aksileşti ve bunun ancak bir anlık
dikkatsizlikten kaynaklanmış olabileceğini despot bir edayla uzun uzadıya anlatmaya başladı; üçüncü
mağlubiyetinde suçu yan salondan gelen gürültünün üstüne attı; bir partiyi kaybedince derhal rövanş
talep etmeden duramıyordu. İlk başlarda beni eğlendiren bu hırslı inadı bir süre sonra, asıl niyetimin,
dünya şampiyonunu masamıza çekme amacımın maalesef kaçınılmaz yan etkisi olarak görmeye başladım.
Üçüncü gün kısmen de olsa amacıma ulaştım. Czentovic gezinti güvertesindeyken pencereden
içeriye bakınca satranç tahtasının önünde oturduğumuzu mu görmüştü, yoksa smoking room'u varlığıyla tesadüfen mi
şereflendirmişti, orası bilinmez ama biz amatörlerin onun sanatını icra ettiğini görünce ister istemez
bir adım yaklaştı ve arada uygun bir mesafe bırakarak bizim tahtaya inceleyici bir bakış attı. O esnada
McConnor hamlesini yapmaktaydı. Ve bu tek hamle bile, acemice çabalarımızın onun gibi bir ustanın
ilgisine layık olmadığını Czentovic’e göstermeye yetmiş gibiydi. Bizlerin bir kitapçıda kötü bir
dedektif romanını sayfalarını bile karıştırmadan hemencecik elimizden bıraktığımız gibi, masamızdan
derhal uzaklaşarak smoking room’dan çıkıp gitti. “Tartıldık ve çok zayıf bulunduk” diye düşündüm bu soğuk, bu aşağılayıcı
bakışa hafiften sinirlenerek; keyfimin kaçtığını bir şekilde belli etmek için McConnor’a şöyle
dedim:
“Hamleniz şampiyonu pek etkilememişe benziyor.”
“Hangi şampiyonu?”
Az önce yanımızdan geçerken oyun tahtamıza kınayan gözlerle bakan beyin satranç şampiyonu
Czentovic olduğunu
söyledim. Ama ikimizin de bunun üstesinden gelebileceğimizi, onun o dillere destan
tepeden bakışını acılara gark olmadan sineye çekebileceğimizi ilave ettim; bizim gibi zavallılar
bulduğuyla yetinmek zorundaydı işte. Ama ne şaşırtıcıydı ki, öylesine söylediğim bu sözler McConnor
üzerinde hiç beklemediğim bir etki yarattı. Bir anda sinirlendi, oyunumuzu unuttu ve kalbi adeta duyulur
biçimde hırsla atmaya başladı. Czentovic’in de gemide olduğunu bilmediğini, onunla mutlaka oynaması
gerektiğini söyledi. Bir keresinde kırk kişiyle birlikte oynadığı simultane satranç haricinde bir dünya
şampiyonuyla hiç satranç oynamamış; ki o parti bile müthiş heyecanlı geçmiş, kazanmasına ramak
kalmışmış. Dünya şampiyonunu şahsen tanıyor muydum acaba? Tanımadığımı söyledim. Onunla konuşup bize
katılmasını rica edemez miydim peki? Bu teklifi, Czentovic’in birileriyle tanışmaya pek meraklı
olmadığını bildiğim gerekçesiyle geri çevirdim. Ayrıca, bizim gibi üçüncü sınıf oyuncularla muhatap
olmanın bir dünya şampiyonu için nasıl bir cazibesi olabilirdi ki?
Fakat McConnor gibi hırs küpü bir adama üçüncü sınıf oyuncu lafını etmesem daha iyi
olurdu. McConnor öfkeyle arkasına yaslandı ve haşin bir dille, Czentovic’in bir beyefendinin nazik
ricasını geri çevireceğine şahsen inanmadığını, reddedilmemek için ne gerekiyorsa yapacağını söyledi.
Arzusu üzerine dünya şampiyonunun eşkalini ona kısaca tarif etmiştim ki, gemleyemediği bir sabırsızlıkla
satranç tahtamızı ortada bırakarak ayağa fırladı ve Czentovic’in peşi sıra gezinti güvertesine koştu.
Bunca geniş omuzlara sahip birinin, eğer kafasına bir şeyi koymuşsa asla engellenemeyeceğini bir kez
daha hissettim.
Epey gergin bir halde oturup bekledim. On dakika sonra döndü McConnor ama pek keyifli
görünmüyordu.
“Ee?” diye sordum.
“Haklıymışsınız,” diye cevap verdi kızgın bir ifadeyle. “Sevimli bir bey olduğu
söylenemez. Kendimi tanıttım, kim
olduğumu söyledim. Bana elini bile uzatmadı. Bize karşı simultane bir parti oynamayı
kabul ederse hepimizin, gemideki herkesin bundan ne büyük bir gurur ve onur duyacağını anlatmaya
çalıştım. Ama kahrolası inadını elden bırakmadı; üzgünmüş ama menajerleriyle yaptığı, turneye çıktığı
dönemlerde ücret almadan satranç oynamasını kati surette yasaklayan sözleşmeye bağlı kalmak zorundaymış.
Ücreti, parti başına en az iki yüz elli dolarmış.”
Güldüm. “Taşları siyahtan beyaza ittirmenin bu kadar kârlı bir iş olabileceği hiç aklıma
gelmezdi doğrusu. Neyse, umarım siz de kendisiyle aynı nezaketle vedalaşmışsınızdır.”
Ama McConnor ciddiyetini hiç bozmadı. “Oyun yarın öğleden sonra saat üçte. Burada, tütün
salonunda. Karşısında hemencecik darmaduman olmayız umarım.”
“Nasıl? Ona iki yüz elli dolar ödemeyi kabul ettiniz, öyle mi?” diye telaşla
haykırdım.
“Neden olmasın? C’est son
metier* Dişim ağrısa ve gemide tesadüfen bir diş doktoru olsa, dişimi
bedavaya çekmesini talep edecek halim yok ya. Adam dolgun ücret istemekte gayet haklı; hangi alan olursa
olsun, hakiki ustalar aynı zamanda en iyi işadamlarıdır. Bana gelince; bir iş ilişkisi ne kadar açık
seçikse o kadar iyi. Bay Czentovic gibi birine minnet etmek, üstüne ona bir de teşekkürlerimi sunmak
zorunda kalmaktansa parayı bastırmayı tercih ederim. En nihayetinde bizim kulüpte bir gecede iki yüz
elli dolardan fazla para kaybettiğim oldu, üstelik bir dünya şampiyonuyla falan da oynamadım. ‘Üçüncü
sınıf’ oyuncuların Czentovic gibi birine yenilmesinin utanılacak bir tarafı yok.”
“Üçüncü sınıf oyuncu” gibi masum bir sözle McConnor’ın gururunu nasıl da derinden
yaraladığımı görmek beni eğlendirmişti doğrusu. Ama McConnor mademki bu pahalı zevkin bedelini ödemeye
hazırdı, çok merak ettiğim bu nadi-
* (Fr.) Onun işi bu. (ç.n.)
de kişiyle nihayet tanışmamı sağlayacak yersiz hırsına itiraz edecek değildim. Daha
önceden kendini satranç oyuncusu olarak tanıtan dört beş beyi ertesi günkü randevudan derhal haberdar
ettik ve maç esnasında salondan gelip geçenler tarafından mümkün mertebe rahatsız edilmemek için sadece
bizim masayı değil, komşu masaları da önden ayırttık.
Ertesi gün küçük grubumuz söylenen saatte tam tekmil toplandı. Şampiyonun oturacağı orta
masanın öbür ucu, peş peşe tüttürdüğü ağır purolarla sinirlerini yatıştırmaya çalışan ve ikide bir saate
tedirgin bakışlar fırlatan McConnor’a ayrılmıştı elbette. Ancak dünya şampiyonu -arkadaşımın
anlattıklarından tahmin ettiğim üzere- bizi tam on dakika bekletti, fakat salonda nihayet boy
gösterdiğinde yarattığı sükse de daha büyük oldu. Czentovic hiç istifini bozmadan masaya ağır ağır
yaklaştı. Kendini tanıtmaksızın -bu kabalığıyla “siz benim kim olduğumu biliyorsunuz zaten, sizin kim
olduğunuz ise beni hiç ilgilendirmiyor” der gibiydi- uzmanlara özgü kuru bir dille teknik kuralları
sıralamaya başladı. Gemide yeterince satranç tahtası olmadığı için simultane bir parti
oynanamayacağından bizim hep birlikte ona karşı oynamamızı teklif etti. Hamlesini oynadıktan sonra
kendisi salonun öbür ucundaki bir masaya çekilecek, bizler de böylece rahat rahat görüş teatisinde
bulunabilecektik. El altında maalesef bir masa zili bulunmadığı için, biz kendi hamlemizi yapar yapmaz
kaşıkla bardağa vuracaktık. Şayet başka bir tercihimiz yoksa, her bir hamle için en fazla on dakika süre
öneriyordu. Bizler de ürkek talebeler gibi her önerisini kabul ettik elbette. Renk seçiminde
Czentovic’in payına siyah taşlar düştü; ilk hamlesini oturmaya bile gerek görmeden ayakta oynadı, sonra
da dediği gibi derhal bekleme yerine gitti ve rahatça arkasına yaslanarak resimli bir dergiyi
karıştırmaya başladı.
Oyunu anlatmanın pek bir manası yok. Elbette ki iş olacağına vardı, oyun bizim tam bir
hezimete uğramamızla
sona erdi, hem de daha yirmi dördüncü hamlede. Bir dünya şampiyonun vasat ya da vasatın
da altında altı oyuncuyu elinin tersiyle yenmesi çok da şaşırtıcı değildi; esasen bizim moralimizi
bozan, Czentovic’in işimizi elinin tersiyle bitirdiğini bize fazlaca hissettirdiği kibirli tavırlarıydı.
Satranç tahtasına her defasında güya üstünkörü bakıveriyor, ilgisiz bakışları sanki bizler de cansız
tahta figürlermişiz gibi bizi teğet geçiyordu ve bu küstah tavır insana ister istemez, uyuz bir köpeğin
önüne, ondan yana bakmaksızın bir parça yiyecek fırlatılmasını çağrıştırıyordu. Bence, azıcık zarif bir
insan olsaydı, hatalarımıza dikkat çeker ya da nazik bir iki sözle bizi yüreklendirirdi. Ama insanlıktan
nasibini almamış bu satranç otomatı ilk parti sona erince de ağzını açıp tek kelime etmedi, “Mat,”
dedikten sonra masanın önünde hiç kıpırdamadan durup kendisinden başka bir oyun daha istenecek mi diye
bekledi. Fütursuz kabalık karşısında daima hissedilen bir çaresizlikle yerimden çoktan kalkmış, dolar
bastırılıp oynanan bu partinin sona ermesiyle birlikte onunla tanışmaktan duyduğum memnuniyetten de en
azından benim açımdan eser kalmadığını bir jestle belli etmeye hazırlanıyordum ki McConnor’un sinirimi
tepeme çıkaran boğuk bir sesle, “Rövanş!” dediğini duydum.
Meydan okuyan bu ses tonu karşısında adeta korkuyla irkildim; nitekim McConnor o anda
nazik bir beyefendiden ziyade yumruk atmaya hazırlanan bir boksörü andırıyordu. Saplantıya varan
hırsıyla çabuk parlamasından mı, yoksa Czentovic’in bize karşı takındığı nahoş tavırlardan mı bilinmez
ama McConnor bir anda bambaşka biri olmuştu. Yüzü saç çizgisine kadar kızarmış, burun kanatları içindeki
hiddetten kabarmıştı; boncuk boncuk terlediği görülüyor, sımsıkı kenetlediği dudaklarının kenarındaki
keskin çizgi, saldırgan bir edayla havaya diktiği çenesine kadar uzanıyordu. Gözlerinde, insanları
esasen sadece rulet masasında, hep iki katına çıkarılan bahiste altıncı ya da yedinci seferde de doğru
renk
gelmeyince pençesine alan o dizginsiz ihtirasın alevlendiğini endişeyle fark ettim. O
anda anladım ki hırs küpü bu adam tüm servetini kaybetme pahasına da olsa Czentovic’e karşı tek başına
ya da biriyle birlikte, hiç değilse tek bir parti kazanana kadar oynayacak, oynayacak, oynayacaktı.
Şayet Czentovic sonuna kadar dayanabilirse, McConnor’da Buenos Aires’e kadar birkaç bin dolar
çıkarabileceği bir altın madeni bulmuştu.
Czentovic hiç istifini bozmamıştı. “Buyurun,” dedi nazikçe. “Siyahla oynama sırası
beylerde.”
Başımıza toplanan meraklıların sadece sayılarının değil, heyecanlarının da artması
haricinde ikinci parti de birincisinden farklı olmadı. McConnor bakışlarını satranç tahtasına öyle bir
dikmişti ki taşları kazanma hırsıyla efsunlamaya çalışıyor gibiydi; küstah rakibinin yüzüne karşı bir
kerecik “Mat!” diye zevkle haykırabilmek için bin doları dahi seve seve feda edeceğini her halinden
anlıyordum. Ne tuhaftır ki onun o kararlı heyecanından bize de bir şeyler sirayet etmişti. Her bir
hamleyi artık çok daha büyük bir coşkuyla tartışıyorduk ve tam da Czentovic’i masamıza çağıran işareti
vermekte hemfikir olacakken, son anda mutlaka birimiz buna engel oluyordu. Böyle böyle otuz yedinci
hamleye gelmiş, c dikeyindeki piyonu sondan bir önceki c2 karesine getirmeyi başardığımız için şaşırtıcı
derecede avantajlı bir pozisyon elde etmiştik; yeni bir vezir almak için tek yapmamız gereken bu piyonu
c1’e sürmekti. Şansın yüzümüze bu kadar gülmesi karşısında içimiz pek rahat değildi gerçi; görünüşte
elde ettiğimiz bu avantajı, oyunun gidişatını bizden çok daha iyi öngörebilen Czentovic’in bize olta
atmak için kasten yarattığından işkilleniyorduk. Ama kendi aramızda ne kadar kafa yorarsak yoralım,
tuzağın nerede saklı olduğunu bir türlü çıkaramıyorduk. Sonunda, bize verilen düşünme süresinin
dolmasına ramak kala, hamlemizi göze almaya karar verdik. McConnor son kareye sürmek için piyona
dokunmuştu ki aniden kolu-
nun sımsıkı kavrandığını hissetti, birisi alçak ama ısrarlı bir sesle kulağına şöyle
fısıldıyordu: “Tanrı aşkına! Sakın ha!”
Hepimiz gayriihtiyarı dönüp baktık. Keskin hatlara sahip ince uzun yüzünün tuhaf, adeta
tebeşir beyazı solgunluğuyla gezinti güvertesinde daha önce de dikkatimi çekmiş olan kırk beş
yaşlarındaki bu bey, tüm dikkatimizi önümüzdeki soruna verdiğimiz şu son dakikalarda yanımıza gelmiş
olmalıydı. Bakışlarımızı üzerinde hissedince telaşla ekledi:
“Şimdi vezir yaparsanız, rakibiniz hemen c1’deki fille taşınızı alır, siz de at ile
filini alırsınız. Ama o da bu arada geçer piyonunu d7’ye sürer, kalenizi tehdit eder ve siz atınızla şah
deseniz bile dokuz on hamle sonra kaybedersiniz. 1922’de Piest’any’deki büyük turnuvada Alehin’in
Bogolyubov’a karşı geliştirdiği kombinezonun hemen hemen aynısı bu.”
McConnor şaşkınlık içinde elini taştan çekti ve hiç beklenmedik bir melek gibi göklerden
yardıma gelen adama en az bizim kadar hayretle baktı. Matı dokuz hamle öncesinden hesaplayabilen biri,
birinci sınıf bir usta olmalıydı, hatta şampiyonluk için mücadele etmek üzere aynı turnuvaya gitmekte
olan bir rakipti belki de; üstelik adamın böylesine kritik bir anda çıkagelip oyuna müdahale etmesinde
adeta tabiatüstü bir şey vardı. İçimizde kendini ilk toparlayan McConnor oldu.
“Siz ne önerirsiniz?” diye heyecanla fısıldadı.
“Hemen saldırmayın, önce savunma yapın! İlk olarak, şahı tehlikeli hattan çıkarıp g8’den
h7’ye çekin. O zaman rakibiniz saldırıyı muhtemelen öbür kanada kaydırır. Siz de buna kaleyi c8’den c4’e
çekerek karşılık verirsiniz; bu ona iki tempoya, bir piyona mal olur, dolayısıyla da oyundaki
üstünlüğünü kaybeder. Sonra geçer piyona karşı geçer piyon kalır, eğer savunmayı doğru yaparsanız
berabere kalırsınız. Bu oyundan daha fazlasını beklemeyin.”
Bir kez daha hayretler içinde kaldık. Hamleleri inceden inceye, üstelik de hızla hesap
etmesinde insanı afallatan bir
şey vardı; sanki bu hamleleri bir kitaptan okur gibiydi. Fakat onun oyunumuza müdahalesi
sayesinde, dünya şampiyonuyla berabere kalabilmek gibi beklenmedik bir fırsat yakalamak hepimizi
büyülemişti. Satranç tahtasını daha rahat görebilmesi için kenara kaydık. McConnor bir kez daha
sordu:
“Şahı g8’den h7’ye, öyle mi?”
“Tastamam öyle! Öncelikle geri çekilin!”
McConnor söyleneni yaptı, biz de bardağa vurduk. Czentovic her zamanki gibi kayıtsız
adımlarla masamıza yaklaştı ve karşı hamleyi bir bakışta gördü. Sonra şah kanadındaki piyonu, aynen
meçhul yardımcımızın öngördüğü gibi, h2’den h4’e çekti. Yardımcımız hemen heyecanla fısıldadı:
“Kaleyi ilerletin, kaleyi c8’den c4’e sürün, o zaman önce piyonu korumak zorunda kalır.
Ama bunun ona bir faydası olmaz! Siz onun geçer piyonuna aldırmadan atınızı d3’ten e5’e sürün, böylece
denge yeniden sağlanmış olur. Var gücünüzle bastırın, savunma yerine saldırıya geçin!”
Ne kastettiğini anlamamıştık. Söyledikleri kulağımıza Çince gibi geliyordu. Ama kendini
adamın büyüsüne kaptırmış olan McConnor hiç düşünmeden hamlesini yaptı. Czentovic’i çağırmak için
bardağa vurduk yine. Czentovic bu kez hemen bir karara varmak yerine pür dikkat tahtaya baktı.
Gayriihtiyarı kaşları çatıldı. Sonra, yabancının bize önceden söylediği hamlenin tıpatıp aynısını yaptı
ve yerine gitmek üzere döndü. Fakat masadan ayrılmadan önce yepyeni, hiç beklenmedik bir şey oldu.
Czentovic bakışlarını kaldırıp hepimizi tek tek süzdü; kimin ona ansızın böyle direnç gösterdiğini
anlamaya çalışıyor gibiydi.
O andan itibaren heyecanımız gittikçe artarak had safhaya ulaştı. Öncesinde ciddi bir
umuda kapılmadan oynuyorduk, oysa şimdi Czentovic’in o soğuk gururunu kırabileceğimiz düşüncesi
hepimizin kalp atışlarını hızlandırmıştı. Yeni dostumuz bir sonraki hamleyi de hemen söyledi, biz de
-kaşığı bardağa vururken parmaklarım titriyordu- Czentovic’i
tekrar çağırdık. İlk zaferimizi işte o zaman kazandık. Şimdiye kadar hep ayakta dikilerek
oynayan Czentovic, epeyce tereddüt ettikten sonra nihayet tahtanın başına oturdu. Hiç telaş etmeden ağır
ağır oturmuştu gerçi ama bize en başından beri reva gördüğü o tepeden bakış sırf fiziksel açıdan da olsa
ortadan kalkmıştı. Hiç değilse masada bizimle aynı göz hizasına inmeye zorlamıştık onu. Bakışlarını
satranç tahtasına dikip uzun uzun düşünürken koyu gözkapaklarının ardındaki gözbebekleri artık görünmez
olmuş, öyle kafa patlatıp dururken yavaş yavaş aralanan ağzı değirmi suratına hafiften bön bir ifade
vermişti. Czentovic birkaç dakika düşündü, sonra hamlesini yapıp ayağa kalktı. Dostumuz hemen
fısıldamaya başladı:
“Oyalama taktiği bu! Pek kurnazca! Ama sakın bu tuzağa düşmeyin! Taş değişimine zorlayın,
mutlaka taş değişimine, o zaman berabere kalırız, o zaman onu hiçbir tanrı kurtaramaz.”
McConnor söyleneni yaptı. Sonraki hamlelerde iki hasım arasında -bizler çoktandır
lüzumsuz figüranlara indirgenmiştik- bizim anlayamadığımız bir gel git başladı. Aşağı yukarı yedi hamle
sonra Czentovic epeyce düşündükten sonra başını kaldırdı ve “Berabere,” dedi.
Bir an ortalığı derin bir sessizlik kapladı. Dalgaların uğultusu, salondaki radyoda
tıngırdayan caz müziği aniden duyulur olmuştu; gezinti güvertesindeki her adım, pencerelerin
kenarlarından giren rüzgârın hafif iniltisi bile işitiliyordu. Hepimizin nefesi kesilmişti, her şey çok
ani olmuştu, meçhul adamın dünya şampiyonunu kaybedilmeye ramak kalmış bir oyunda hiç beklenmedik
biçimde dize getirmesi karşısında adeta dilimiz tutulmuştu. McConnor ani bir hareketle arkasına
yaslandı, tuttuğu nefesini mutlu bir “Ah! ” sesiyle dudaklarından dışarıya saldı. Bense Czentovic’i
inceliyordum. Son hamlelerde rengi atmış gibi gelmişti bana. Ama duygularını belli etmemeyi iyi
beceriyordu. Her zamanki kayıtsız donuk-
luğuna gömülmüştü, taşlan tahtadan sükûnetle kenara süpürürken son derece lakayt bir
sesle sadece şunu sordu:
“Beyler üçüncü bir parti arzu ederler mi?”
Bu soruyu büyük bir soğukkanlılıkla, bir işadamı edasıyla sormuştu. Tuhaf olan, o esnada
McConnor’a hiç bakmaması, gözlerini ısrarla kurtarıcımıza dikmesiydi. Bir at yeni, daha iyi bir süvariyi
eyerdeki sağlam oturuşundan nasıl bilirse, o da gerçek hasmının, asıl hasmının kim olduğunu son
hamlelerden anlamış olmalıydı. Gayriihtiyarı onun bakışlarını izleyerek gözlerimizi merakla yabancıya
diktik. Ama o daha cevap vermeye, hatta düşünmeye bile fırsat bulamadan, hırsından ve heyecanından
yerinde duramayan McConnor coşkuyla haykırdı:
“Tabii ki! Ama bu sefer siz tek başınıza oynamalısınız! Czentovic’e karşı sırf
siz!”
Fakat hiç beklenmeyen bir şey oldu. Taşların çoktan kaldırıldığı satranç tahtasından
gözlerini nedense hâlâ ayıramayan meçhul adam, herkesin ona baktığını ve bu coşkulu sözlerin kendisine
söylendiğini fark edince irkildi. Yüzü allak bullak oldu.
“Mümkün değil, beyler,” diye kekelerken epey endişelenmişe benziyordu. “Söz konusu bile
olamaz... Beni hesaba katmayın... Yirmi, yok, yirmi beş yıldır bir satranç tahtasının önünde oturmadım
ben... İzninizi istemeden oyununuza karışmakla ne büyük bir densizlik ettiğimi ancak şimdi görüyorum...
Münasebetsizliğimi bağışlayın lütfen... Sizi daha fazla rahatsız etmek istemem.” Ve biz daha
şaşkınlığımızı üzerimizden atamadan yanımızdan ayrılarak salonu terk etti.
“Olacak şey değil!” diye gürledi taşkın mizaçlı McConnor yumruğunu masaya vurarak. “Bu
adam yirmi beş yıldır satranç oynamamış olamaz! Her hamleyi, her karşı saldırıyı beş altı hamle
öncesinden hesapladı ya işte. Kimse kolay kolay yapamaz bunu. Mümkünatı yok - öyle değil mi?”
Son soruyu sorarken McConnor gayriihtiyarı dönüp Czentovic’e bakmıştı. Ama dünya
şampiyonunun kılı bile kıpırdamadı.
“Bu hususta bir fikir beyan edemem. Her halükârda beyefendi biraz tuhaf ve ilginç bir
tarzda oynadı; zaten ben de bu yüzden ona bilerek bir şans tanıdım.” Ağır ağır ayağa kalkarken yine
sadede gelerek ekledi:
“O bey ya da beyler yarın bir parti daha oynamayı arzu ederlerse saat üçten itibaren
müsaitim.”
Bizler hafifçe gülümsemekten kendimizi alamadık. Czentovic’in yardımcımıza yüce
gönüllülükle bir şans tanımadığını, bu lafların kendi başarısızlığını gizlemek için acemice uydurulmuş
bir bahaneden başka bir şey olmadığını hepimiz biliyorduk. Tam da bu yüzden, böylesine sarsılmaz bir
kibrin kırıldığını görme arzusu içimizde daha da şiddetlendi. Kendi halinde, huzurlu gemi yolcularıyken
bir anda vahşi bir kazanma hırsına kapılmıştık, zira tam da bizim gemide, okyanusun ortasında, satranç
şampiyonunun tacının elinden alınabileceği düşüncesi -telgrafhaneler bu rekoru tüm dünyaya yıldırım
hızıyla duyururdu- bizi müthiş tahrik ederek büyülüyordu. Buna bir de, kurtarıcımızın oyuna en kritik
anda müdahale etmesindeki esrarengizliğin cazibesi ve neredeyse ürkekliğe varan mütevazılığı ile ancak
profesyonellerde görülen sarsılmaz özgüveni arasındaki tezat da ekleniyordu. Kimdi bu yabancı? Henüz
keşfedilmemiş bir satranç dâhisi tesadüf eseri gün yüzüne mi çıkmıştı burada? Yoksa meşhur bir usta
bilmediğimiz nedenlerle adını mı gizliyordu bizden? Bütün bu ihtimalleri büyük bir heyecanla tartışıyor,
yabancının anlaşılmaz çekingenliği ve şaşırtıcı itirafını apaçık ortada olan oyun maharetiyle
bağdaştırabilmek için en cüretkâr faraziyeleri bile ortaya atmaktan çekinmiyorduk. Fakat bir noktada
hepimiz hemfikirdik: Büyük bir gösteriye dönüşebilecek yeni bir müsabakadan kesinlikle vazgeçmemeliydik.
Yardımcımızın ertesi gün Czentovic’le bir parti oy-
naması için ne gerekiyorsa yapmaya karar verdik; McConnor olası maddi kaybı karşılamaya
hazırdı. Bu arada meçhul adamı sorduğumuz kamarottan onun Avusturyalı olduğunu öğrendiğimiz için,
ricamızı kendisine iletme görevi bir yurttaşı olarak bana verildi.
Bizden alelacele kaçan adamı gezinti güvertesinde bulmam çok vakit almadı. Şezlonguna
uzanmış, kitap okuyordu. Bunu fırsat bilerek, yanına gitmeden önce ona şöyle bir baktım. Keskin hatlara
sahip başını hafif bir yorgunlukla yastığa bırakmıştı; şakakları bembeyaz saçlarla çevrili nispeten genç
yüzünün tuhaf solgunluğu bir kez daha dikkatimi çekti; neden bilmiyorum, bu adam bende birdenbire
yaşlanmış olduğu izlenimini bırakmıştı. Yanına henüz yaklaşmıştım ki nezaketle ayağa kalktı ve kendini
Avusturya’nın çok saygın ve köklü bir ailesinin bana hemen aşina gelen adıyla tanıttı. Bu soyadını
taşıyan bir beyefendinin Schubert’in en yakın dostları arasında yer aldığını, yaşlı imparatorun özel
hekimlerinden birinin de bu ailenin mensubu olduğunu hatırladım. Dr. B.’ye, Czentovic’in maç davetini
kabul etmesi hususundaki ricamızı ilettiğimde çok şaşırdı. Az sonra anlaşıldı ki satrançta dize
getirdiği kişinin dünya şampiyonu, hatta dönemin en büyük, en meşhur ustası olduğundan bihaberdi.
Nedense bu bilgiden çok etkilenmiş gibiydi, zira hasmının hakikaten dünya şampiyonu olup olmadığını
tekrar tekrar sordu. Bu durumun görevimi yerine getirmemi kolaylaştırdığını anlamış bulunuyordum ama
onun ince ruhlu bir insan olduğunu hissederek, olası bir mağlubiyetin maddi zararını McConnor’ın
üstleneceğini söylememeyi daha uygun buldum. Dr. B. epey bir tereddütten sonra bir parti oynamaya hazır
olduğunu açıkladıysa da maharetine abartılı umutlar bağlamamaları için diğer beyleri bir kez daha
uyarmamı önemle rica etti.
“Zira,” diye ekledi dalgın bir tebessümle, “bir satranç partisini tüm kurallarına göre
oynayabileceğimden emin de-
ğilim sahiden. Satranç taşlarına lise yıllarımdan beri, yani yirmi yıldan fazla bir
süredir elimi sürmediğimi söylerken sahte tevazu göstermediğime inanın lütfen. Üstelik o zamanlar da
ancak vasat bir oyuncu sayılırdım.”
Bunları öyle bir doğallıkla söyledi ki dürüstlüğünden en ufak bir kuşku duymam mümkün
değildi. Yine de çeşitli satranç ustalarının her bir kombinezonunu tamı tamına hatırlayabilmesine çok
şaşırdığımı söylemeden edemedim; satranca, en azından teorik düzeyde çok kafa yormuş olmalıydı. Dr. B.
yüzünde yine o tuhaf, hülyalı ifadeyle gülümsedi.
“Çok kafa yormak! - Tanrı biliyor ya, satranca çok kafa yorduğum söylenebilir. Ama
bambaşka, hatta eşine benzerine rastlanmayacak koşullarda oldu bu. Hayli karmaşık bir hikâyeydi ama
yaşadığımız acayip zamanların tarihine ufak bir katkı olarak görülebilir. Eğer yarım saat sabır
gösterebilirseniz...” Yanındaki şezlonga işaret ediyordu. Teklifini memnuniyetle kabul ettim. Etrafta
kimseler yoktu. Dr. B. okuma gözlüğünü çıkarıp bir kenara koydu ve anlatmaya başladı:
“Bir Viyanalı olarak ailemin ismini hatırladığınızı söyleme inceliğinde bulundunuz. Fakat
önceleri babamla, sonra da tek başıma yürüttüğüm avukatlık yazıhanesinin adını duymadığınızı tahmin
ediyorum, zira gazetelere düşen davaları üstlenmiyor, prensip gereği yeni müşteri kabul etmiyorduk.
Aslına bakılırsa, avukatlık da yapmıyorduk artık, sırf hukuk danışmanlığıyla uğraşıyorduk; özellikle de
ruhbanlar partisinin eski milletvekillerinden olan babamın yakın olduğu büyük manastırların
malvarlıklarının idaresini üstlenmiştik. Ayrıca -bugün monarşi tarihe karıştığı için bunu söylemenin bir
sakıncası olmaz herhalde- imparatorluk ailesinin bazı üyelerinin fonlarının idaresi de bize emanet
edilmişti. Sarayla ve ruhban sınıfıyla kurulan bu ilişkilerin tarihi -amcalarımın biri imparatorun özel
hekimiydi, diğeri Seitenstetten’de başrahipti- iki kuşak geriye uzanıyordu;
bizim tek yapmamız gereken, bu ilişkileri ayakta tutmaktı, nitekim kuşaktan kuşağa
intikal eden bu güven sayesinde başına getirildiğimiz işleri sessiz sedasız, tabiri caizse gürültüsüz
patırtısız bir şekilde sürdürebilmek sıkı bir ketumluk ve güvenilirlikten daha fazlasını gerektirmiyordu
ki müteveffa babam bu iki özelliğe de fazlasıyla sahipti; nitekim hem enflasyon yıllarında hem de siyasi
çalkantı döneminde öngörülü davranması sayesinde müşterilerinin servetlerinin önemli bir kısmını
korumayı başarmıştı. Sonra Almanya’da Hitler dümenin başına geçip kilise ve manastır mallarını talan
etmeye başlayınca, hiç değilse menkullere el konmasını engellemek amacıyla başlatılan bazı sınır ötesi
pazarlıklar ve işlemler de bizim aracılığımızla gerçekleşti; papalık makamının ve imparatorluk ailesinin
birtakım gizli pazarlıkları hakkında babamla ben kamuoyunun öğrenip öğrenebileceğinden çok daha
fazlasını biliyorduk. Fakat yazıhanemizin hiç dikkat çekmemesi -kapımıza bir tabela bile koymamıştık- ve
ikimizin de monarşi çevrelerinden özenle uzak durmamız, yanlış kişilerin bizi araştırıp soruşturmasından
en güvenli biçimde korunmamızı sağlıyordu. Nitekim bütün o yıllar boyunca Avusturya’daki hiçbir resmi
makam, imparatorluk sarayının gizli ulaklarının en önemli mektupları bizim dördüncü kattaki mütevazı
yazıhanemizden gönderdiklerini ya da teslim aldıklarını tahmin bile edemedi.
Fakat Nasyonal Sosyalistler ordularını dünyaya karşı silahlandırmadan çok önce, aynı
şekilde tehlikeli ve eğitimli bir başka orduyu; mazlumların, itilmişlerin, horlanmışların lejyonunu, tüm
komşu ülkelerde örgütlemeye başlamışlardı. Her resmi kuruma, her işletmeye ‘hücre’ denilen yapılar
yuvalanmış, Dollfuß ve Schuschnigg’in şahsi dairelerine varana kadar her yere dinleme postaları ve
casuslar yerleştirilmişti. Maalesef çok geç öğrendiğim üzere, pek göze çarpmayan yazıhanemizde bile bir
adamları vardı. Elbette ki zavallı, yeteneksiz bir kâtipten başka bir şey olmayan bu kişiyi, dı-
şarıya karşı yazıhaneye sıradan bir işyeri görünümü vermek için bir rahibin tavsiyesiyle
işe almıştım; esasen onu sadece masum getir götür işlerinde kullanıyor, telefona bakmakla, dosyaları,
yani hiçbir önem taşımayan, zararsız dosyaları düzenlemekle görevlendiriyorduk. Gelen postayı açmasına
asla izin vermiyorduk, tüm önemli mektupları, kopyalarını çıkarmadan daktiloda bizzat ben yazıyordum,
her önemli belgeyi ben kendim eve götürüyor, gizli görüşmeleri sadece manastır başrahibinin odasında ya
da amcamın muayenehanesinde yürütüyordum. Bu tedbirler sayesinde dinleme postası önemli işlerin
hiçbirinden haberdar olmadı ama hırslı ve kibirli herif kendisine güvenilmediğini, perde arkasında
ilginç işler döndüğünü talihsiz bir tesadüf eseri anlamış olmalıydı. Belki de benim yokluğumda bir gün
kuryelerden biri dikkatsizlik etmiş, tembihlendiği gibi ‘Baron Fern’ yerine ‘Majesteleri’ demişti ya da
o aşağılık herif yasağı dinlemeyip mektupları açmıştı - her halükârda, ben ondan şüphelenemeden Münih ya
da Berlin’in emrine girip bizi gözetlemeye başlamıştı. Ancak çok sonra, artık epeydir tutuklu bulunduğum
sırada, adamın işinde ilk başlarda sergilediği gevşekliğin son aylarda birdenbire işgüzarlığa
dönüştüğünü, mektuplarımı postaneye götürmeyi rahatsız edici bir ısrarla birçok kereler teklif ettiğini
hatırladım. Tedbiri elden bırakmadığımı söyleyerek kendimi temize çıkarmam mümkün değil ama en büyük
diplomatlar ve subaylar da Hitlercilerin sinsi tuzaklarına düşmediler mi? Gestapo’nun çoktandır benimle
nasıl bir itina ve şefkatle ilgilendiği, Schuschnigg’in istifasını sunduğu günün akşamında, Hitler’in
Viyana’ya girmesinden bir gün önce SS’in adamları tarafından tutuklandığımda açıkça anlaşılmıştı.
Bereket versin, radyoda Schuschnigg’in veda konuşmasını duyar duymaz en önemli belgeleri yakmayı
başarmış, kalan evrakı, manastırların ve iki arşidükün yurtdışında tutulan servetlerinin vazgeçilmez
belgeleriyle birlikte -gerçekten de son anda, herifler kapımı
yumruklamaya başlamadan hemen önce- bir çamaşır sepetinin içine saklayarak güvenilir
ihtiyar kâhyamla amcama yollamıştım.”
Dr. B. bir puro yakmak için sözlerine ara verdi. Kibritin parlayan alevinde ağzının sağ
kenarının sinirden seğirdiğini fark ettim, daha önce de dikkatimi çeken bu seğirme gördüğüm kadarıyla
birkaç dakikada bir tekrar ediyordu. Belli belirsiz bir kıpırtıydı bu, nefes kadar hafifti ama yüzünün
tamamına tuhaf bir tedirginlik katıyordu.
“Şimdi siz, eski Avusturyamıza sadık kalan herkesin götürüldüğü toplama kamplarını; orada
maruz kaldığım aşağılanmaları, eziyeti, işkenceyi anlatacağımı düşünüyorsunuz muhtemelen. Ama bunların
hiçbiri benim başıma gelmedi. Ben başka bir kategorideydim. Ne zamandır biriktirilen bir nefretin
fiziksel ve ruhsal işkenceyle acısının çıkarıldığı o talihsizlerin yanına sürülmedim ben, Nasyonal
Sosyalistlerin şiddete başvurarak para ya da önemli bilgiler sızdırmayı umut ettikleri farklı, küçük bir
gruba dahil edildim. Benim mütevazı şahsımın Gestapo için esasen ilginç bir yanı yoktu elbette. Fakat en
azılı muhalifleri için çalıştığımızı, onların sırdaşları olduğumuzu, işlerini yürüttüğümüzü belli ki
öğrenmişlerdi ve ağzımdan zorla almaya çalıştıkları bilgiler suç delili niteliğindeydi: Servetlerini
yurtdışına kaçırdıklarını kanıtlamak istedikleri manastırların, imparatorluk ailesinin ve Avusturya’da
monarşiyi canla başla savunan herkesin aleyhinde kullanılacak bilgi ve belgelerdi. Bizim elimizden geçen
fonların önemli bir kısmının onların talan hırsının uzanamayacağı bir yerlerde saklandığını tahmin
ediyorlardı ki bu tahminlerinde hiç de haksız sayılmazlardı; nitekim sırlarımızı başarıyla denenmiş
yöntemleriyle ağzımdan almak için beni daha ilk günden içeri tıktılar. Benim kategorimde olup da şantaj
ve şiddetle para ya da önemli bilgilerin sızdırılacağı insanlar işte bu nedenle toplama kamplarına
sürülmüyor, özel bir muameleye tabi tutulmak üzere kenara ayrılıyorlar-
dı. Şansölyemizin ve de akrabalarından milyonlar koparmayı umdukları Baron Rothschild’in
bir esir kampının dikenli telleri ardına hapsedilmediğini, güya kayırmacılık bahanesiyle bir otele, aynı
zamanda Gestapo’nun karargâhı olan Hotel Metropole’e götürülerek her birine ayrı odalar tahsis
edildiğini hatırlarsınız belki. İşte bu ayrıcalık benim gibi sıradan bir adama da bahşedildi.
Bir otelde kendine ait bir oda - kulağa gayet insani geliyor, öyle değil mi? Ama inanın
ki, biz ‘meşhurları’ yirmişer yirmişer buz gibi soğuk barakalara tıkmak yerine iyi kötü ısıtılan tek
kişilik odalara yerleştirmelerinin sebebi, bize insani bir muameleden ziyade, inceden inceye düşünülmüş
yöntemleri reva görmeleriydi. Zira gerekli ‘materyali’ bizden zorla almak için uygulanan baskı kaba
kuvvetle ya da fiziksel işkenceyle değil, akla hayale gelebilecek en etkili tecritle sağlanacaktı.
Hiçbir şey yapmadılar bize - bizi tam bir hiçliğin ortasında bırakmakla yetindiler; zira bilindiği gibi,
dünyadaki hiçbir şey insan ruhunun üzerinde hiçlik kadar büyük bir baskı kuramaz. Her birimizi tam bir
boşluğa, dış dünyaya tamamen kapalı ayrı ayrı odalara hapsetmelerindeki amaç, sonunda dudaklarımızı
patlatırcasına açacak olan o baskının dayakla ve soğukla değil, kendi içimizde oluşmasını sağlamaktı.
Bana ayrılan oda ilk bakışta hiç de sevimsiz görünmedi gözüme. Odada bir kapı, bir yatak, bir sandalye,
yıkanmak için bir leğen, parmaklıklı bir pencere vardı. Ama kapı gece gündüz kilitliydi, masanın
üzerinde kitap, gazete, bir parça kâğıt, kurşunkalem bulundurulması dahi yasaktı, pencere bir yangın
duvarına bakıyordu; benliğimin etrafında, hatta bedenimin içinde mutlak bir hiçlik inşa edilmişti. Her
şeyimi almışlardı elimden, zamanı bilmeyeyim diye saatimi, yazı yazamayayım diye kurşunkalemimi,
bileklerimi kesemeyeyim diye çakımı; bir dal sigaranın hafif uyuşturucu etkisinden bile mahrum
bırakılmıştım. Benimle tek kelime etmesi, tek bir soruma cevap vermesi yasaklanan gardiyan
dışında insan yüzü görmüyor, insan sesi işitmiyordum; gözler, kulaklar, tüm duyular
sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir gıdayla beslenmiyor; insan kendisiyle, bedeniyle,
masa, yatak, pencere, leğen gibi beş altı cansız nesneyle çaresizce yalnız kalıyor, bu suskunluğun
kapkara okyanusunda cam fanusunun altındaki dalgıç gibi, hatta dış dünyaya uzanan halatın koptuğunu, o
sessiz derinliklerden bir daha asla çıkarılmayacağını sezen bir dalgıç gibi yaşıyordu. Yapacak hiçbir iş
yoktu, hiçbir ses duyulmuyor, hiçbir şey görülmüyordu; her yer kesintisiz bir hiçlikle, tümden mekânsız
ve zamansız bir boşlukla kuşatılmıştı. Odada volta atarken düşüncelerin de seninle birlikte volta
atıyor, hiç durmadan volta atıyordu. Fakat ne kadar soyut olsalar da, sonuçta düşüncelerin de bir
dayanak noktasına ihtiyacı vardır, yoksa yalpa vurmaya ve anlamsızca kendi etraflarında dönmeye
başlarlar; düşünceler de katlanamaz hiçliğe. Bir şey olmasını bekliyordun, sabahtan akşama kadar
bekliyordun ama hiçbir şey olmuyordu. Yine bekliyor, yine bekliyordun. Bir şey olmuyordu. Bekliyordun,
bekliyordun, bekliyordun, şakaklarına ağrılar girene kadar düşünüyor, düşünüyor, düşünüyordun. Hiçbir
şey olmuyordu. Yine yalnız, yine yalnızdın. Yapayalnız.
On dört gün sürdü böyle zamanın dışında, dünyanın dışında yaşamam. Eğer o günlerde bir
savaş çıksaydı, haberim olmazdı; zira benim dünyam sadece masa, kapı, yatak, leğen, sandalye, pencere ve
duvardan ibaretti ve ben hep aynı duvardaki hep aynı duvar kâğıdına bakıyordum; o kadar çok baktım ki o
duvar kâğıdına, zikzaklı deseninin her çizgisi sanki bir hakkak kalemiyle beynimin en derinlerdeki
kıvrımlarına kadar kazındı. Sonra nihayet sorgular başladı. Ansızın çağrılıyor, vaktin gündüz mü, gece
mi olduğunu bile tam bilmiyordun. Çağrılıyor, nereye götürüldüğünü bilmeden birkaç koridordan
geçiriliyor, neresi olduğunu bilmediğin bir yerde bekletiliyor, sonra birdenbire, bir ma-
saya kurulmuş üniformalı birkaç adamın karşısına çıkarılıyordun. Masanın üzerinde bir
deste evrak oluyordu, içinde ne yazdığını bilmediğin dosyalardı bunlar; sonra da sorular başlıyordu,
sahici ve de yapmacık sorular, açık seçik ve de sinsi sorular, üstü kapalı ve de tuzak sorular
yöneltiliyordu ve sen cevap verirken, yabancı, kötü niyetli parmaklar, ne içerdiklerini bilmediğin
dosyaları karıştırıyor, yabancı, kötü niyetli parmaklar bir tutanağa bir şeyler yazıyordu ve sen ne
yazdıklarını bilmiyordun. Ama bu sorguların benim için en korkunç tarafı, Gestapo’nun adamlarının
yazıhanemde olan bitenlerin esasen ne kadarını bildiklerini, hele hele ağzımdan ne almaya çalıştıklarını
asla tahmin edemememdi. Size daha önce de söylediğim gibi, aleyhte kullanılabilecek belgeleri son anda
kâhya kadın aracılığıyla amcama yollamıştım. Belgeler eline ulaşmış mıydı acaba? Yoksa ulaşmamış mıydı?
O kâtip sırrımızın ne kadarını ele vermişti? Mektuplarımızın kaçını henüz postadayken ele geçirmişlerdi,
temsil ettiğimiz Alman manastırlarında beceriksiz bir rahipten şantajla ne kadar bilgi
koparabilmişlerdi? Ve adamlar soru soruyor, durmadan soru soruyorlardı. O manastır için hangi değerli
kâğıtları satın almışım, hangi bankalarla yazışmışım, Bay Filanca’yı tanıyor muymuşum, İsviçre’den ve
Steenokkerzeel’den mektup almış mıyım? Ve ben neleri soruşturup öğrendiklerini bilmediğim için her
cevabımla birlikte omuzlarıma muazzam bir sorumluluk yükleniyordu. Bilmedikleri bir şeyi itiraf edersem,
birini durduk yerde ele vermiş olacaktım belki. Çok fazla şey inkâr edersem de kendimi tehlikeye atmış
olacaktım.
Ama en kötüsü sorgunun kendisi değildi. En kötüsü, sorgudan sonra hiçliğime, aynı masa,
aynı yatak, aynı leğen, aynı duvar kâğıdının olduğu aynı odaya geri dönmekti. Zira kendi başıma kalır
kalmaz, verebileceğim en zekice cevap ne olabilirdi diye kafa patlatıyor, düşünmeden ettiğim bir sözle
uyandırmış olabileceğim şüpheleri üstümden atmak için bir dahaki sefere ne söylemem gerektiğini zihnimde
kurmaya
başlıyordum. Oturup düşünüyor, irdeliyor, her şeyin bir kez daha üzerinden geçiyor, sorgu
hâkimine verdiğim ifadenin her kelimesini kafamda evirip çeviriyor, sordukları her soruyu, verdiğim her
cevabı zihnimde bir kez daha canlandırıyor, bunların ne kadarını tutanağa geçirdiklerini ölçüp tartmaya
çalışıyordum, oysa gayet iyi biliyordum ki olanları bu şekilde asla çözemez, asla öğrenemezdim. Ama bu
düşünceler o bomboş mekânda bir kez tetiklenmeyegörsün, kafamın içinde hep yeni, hep farklı
kombinasyonlarla hiç durmadan dönmeye devam ediyorlar, ben uykuya dalana kadar bu böyle sürüp gidiyordu;
Gestapo’nun her sorgusunun ardından, sormanın, soruşturmanın, eziyet etmenin işkencesini bu kez de benim
kendi düşüncelerim aynı acımasızlıkla devralıyordu, hatta bu işkence daha da zalimdi belki, zira
sorgular ancak bir saat sürüyordu ama yalnızlığımın sinsi işkencesi yüzünden düşüncelerimin hiç sonu
gelmiyordu. Etrafımda ise sadece bir masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere; oyalanacak ne bir şey,
ne bir kitap, ne bir gazete, ne yabancı bir yüz, ne bir şey not etmek için kurşunkalem ne de oynamak
için bir kibrit çöpü; hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey yoktu. Otel odası sisteminin ne kadar şeytani,
psikolojiyi çökertmek için ne kadar dâhiyane bir yöntem olduğunu yeni yeni anlıyordum. Toplama kampında
ellerin kanayana, ayakların donana kadar el arabasıyla taş taşımak, yirmi otuz kişiyle birlikte leş
kokan buz gibi bir barakada alt alta üst üste yatmak zorunda kalırdın belki. Ama bir insan yüzü görür,
bir tarlaya, bir el arabasına, ağaca, yıldıza, herhangi, herhangi bir şeye gözlerini dikip bakabilirdin
de, oysa burada etrafında hep aynı şeyler vardı, hep o korkunç aynılık. Burada dikkatimi
düşüncelerimden, sanrılarımdan, zihnimde her şeyi hastalıklı bir biçimde ölçüp tartmaktan başka yöne
yöneltebileceğim hiçbir şey yoktu. Ve onların niyeti tam da buydu işte - düşüncelerimi geviş getirdikçe,
mütemadiyen geviş getirdikçe boğulacak raddeye gelmeliydim ve
sonunda beynimdekileri kusmaktan, benden istenen her şeyi anlatmaktan, her şeyi
söylemekten, bilgileri ve insanları ellerine teslim etmekten başka çarem kalmamalıydı. Hiçliğin bu
korkunç baskısı altında sinirlerimin laçkalaşmaya başladığını hissediyordum ve tehlikenin bilincine
vararak, beni oyalayacak herhangi bir şey bulmak ya da icat etmek için sinirlerimi adeta kopma noktasına
kadar gerdim. Kendimi meşgul etmek için, o güne dek ezberlediğim her şeyi, milli marşı, çocukluğumun
tekerlemelerini, lise yıllarımın Homeros’unu, Medeni Kanun’un maddelerini yeniden hatırlamaya, yüksek
sesle söylemeye çalıştım. Sonra hesap yapmayı, rastgele sayıları toplayıp bölmeyi denedim ama hafızam o
boşlukta bir şeylere tutunma gücünü yitirmişti. Hiçbir şeye odaklanamıyordum. Zihnimde hep aynı düşünce
titreşiyordu: Ne biliyorlar? Dün ne söyledim, bir dahaki sefere ne söylemeliyim?
Aslında tarifi imkânsız olan bu durum dört ay sürdü. Evet ya, dört ay; yazması kolay -
sadece üç beş harf! Dile kolay; dört ay - iki hece. Saniyenin dörtte birinde dökülür dudaklardan bu
kelimeler: Dört ay! Fakat böyle bir zaman diliminin zaman ve mekân dışı bir yerde ne kadar sürdüğünü
kimse ne kendine ne de bir başkasına anlatamaz, kimse ölçemez bu zamanı, gözünde canlandıramaz, etrafını
kuşatan o hiçliğin, hiçliğin, hiçliğin, hep aynı masa ve yatağın, hep aynı leğen ve duvar kâğıdının, hiç
bitmeyen suskunluğun, insana hiç bakmadan yemeği kapıdan içeri ittiren hep aynı gardiyanın, hiçlikte
seni çıldırtana kadar hep aynı şey etrafında dönüp duran düşüncelerin insanı nasıl yiyip bitirdiği
kimseye anlatılamaz. Küçük emarelerden endişeyle anlıyordum ki akıl sağlığım giderek bozuluyordu.
Başlarda sorgular esnasında henüz berraktı zihnim, sakin ve dikkatli biçimde ifade veriyordum; söylemem
ve söylememem gerekenleri bir çırpıda düşünebiliyordum. Oysa şimdi en basit cümleleri bile ancak
kekeleyerek söyleyebiliyordum, zira
ben ifade verirken kâğıdın üzerinde gidip gelerek tutanak tutan kalemden gözlerimi
hipnotize olmuş gibi ayıramıyor, sanki kendi kelimelerimin peşinden koşmaya çalışıyordum. Gücümün
giderek azaldığını, kendimi kurtarmak için bildiğim her şeyi, belki de daha fazlasını söyleyeceğim anın,
bu hiçliğin boğuculuğundan kaçmak için on-on iki insanı ve sırlarını ele vereceğim ve bana sadece bir an
nefes aldırmaktan başka bir şey sağlamayacak o anın giderek yaklaştığını hissediyordum. Bir akşam
gerçekten de o raddeye geldim: Gardiyan tesadüfen tam da boğulacak gibi hissettiğim bir anda yemeğimi
getirdiğinde kendimi tutamayıp arkasından haykırdım: ‘Sorguya götürün beni! Her şeyi anlatacağım! Her
şeyi itiraf edeceğim! Belgelerin nerede olduğunu, paranın nerede durduğunu söyleyeceğim! Her şeyi, her
şeyi anlatacağım!’ Bereket versin, gardiyan beni duymadı. Belki de duymak istemedi.
Böylesine derin bir çaresizlik içindeyken, beni kurtaran, en azından bir süreliğine
kurtaran hiç beklenmedik bir şey oldu. Temmuz sonuydu, kasvetli, bulutlu, yağmurlu bir gündü: Bu
ayrıntıyı çok iyi hatırlıyorum, çünkü sorguya götürülürken geçirildiğim koridorun pencerelerini yağmur
dövüyordu. Sorgu hâkiminin ön bürosunda beklemek zorundaydım. Her defasında mutlaka beklemek
zorundaydım: Bu bekletmeler de yöntemlerinin bir parçasıydı. Gecenin bir yarısında çağrılıyor, hücreden
apar topar alınıp götürülüyordun, sonra, tam da artık kendini sorguya hazırladığında, aklını ve iradeni
direnmek üzere bilediğinde bekletiliyordun; bedeni yormak, ruhu yıpratmak için sorguya alınmadan önce
bir saat, iki saat, üç saat manalı ve de manasız yere bekletiliyordun. Ve o çarşamba günü, 27 Temmuz’da,
her zamankinden çok beklettiler beni, ön büroda tam iki saat ayakta beklettiler; tarihi bu kadar iyi
hatırlamamın bir nedeni var elbette, zira beni ayaklarıma karasular inene kadar beklettikleri -oturmama
tabii ki izin verilmiyordu- o ön bü-
roda bir takvim asılıydı ve bilmem ki size nasıl anlatayım, basılı bir şeylere, yazılı
bir şeylere o kadar açtım ki, duvardaki o kısacık ‘27 Temmuz’ yazısından gözlerimi alamıyordum; o tarihi
beynimle adeta yalayıp yuttum. Sonra yine bekledim, bekledim, acaba ne zaman açılacak diye kapıya
gözlerimi dikip bekledim, bir yandan da engizisyoncuların bana bu kez ne soracağını düşünüyordum,
halbuki gayet iyi biliyordum ki kendimi hazırladığım sorulardan bambaşka şeyler soracaklardı. Fakat her
şeye rağmen, beklemek ve ayakta dikilmek sadece eziyet değildi, iyi de geliyordu bana, hoşuma gidiyordu,
zira bu oda benimkinden farklı bir odaydı sonuçta, biraz daha büyüktü; bir değil, iki penceresi vardı,
yatak yoktu bu odada, leğen yoktu, pencerenin denizliğinde, benimkinde milyonlarca kez incelediğim o
çatlak da yoktu. Kapı farklı bir renge boyanmıştı, duvarın dibinde farklı bir sandalye duruyordu ve sol
tarafta içindeki dosyalarla bir evrak dolabı, ayrıca üç dört ıslak asker paltosunun, işkencecilerimin
paltolarının asılı olduğu bir portmanto vardı. Yeniliğe aç gözlerimle farklı, nihayet farklı, nihayet
başka şeylere bakabiliyordum, gözlerim her bir ayrıntıya tırnak geçirir gibi hırsla yapışıyordu. O
paltoların her kıvrımını inceledim, ıslak yakalardan birinin ucuna asılı bir damla gördüm mesela ve size
gülünç gelebilir ama bu damla sonunda o kıvrımdan aşağı mı yuvarlanacak, yoksa yerçekimine karşı koyacak
da biraz daha mı asılı kalacak diye müthiş bir heyecanla bekledim - evet, sanki hayatım o damlaya
bağlıymış gibi nefesimi tutup gözümü dakikalarca o damlaya diktim. Sonra, damla nihayet yuvarlanıp
akınca, paltoların düğmelerini saydım, birinde sekiz, diğerinde sekiz, üçüncüsünde on düğme; ardından
paltoların yakalarını karşılaştırmaya geçtim; bütün bu gülünç, önemsiz ayrıntıları benim aç gözlerim
tarif edemeyeceğim bir ihtirasla elliyor, okşuyor, yalayıp yutuyordu. Ve ansızın bakışlarım bir şeye
saplanıp kaldı. Paltoların birinin yan cebinde hafif bir kabarıklık vardı. Bi-
raz yaklaşınca, şişkinliğin dikdörtgen biçiminden ceptekinin ne olduğunu kestirdim: Bir
kitaptı bu! Dizlerim titremeye başladı: Bir KİTAP! Tam dört aydır bir kitap tutmamıştım elimde ve yan
yana dizilmiş kelimeleri görebildiğin, satırlarından, sayfalarından başka, yeni, yabancı, oyalayıcı
düşünceleri okuyup takip edebildiğin, beynine nakşedebildiğin bir kitabı sırf tasavvur etmenin bile
insanı hem büyüleyen hem de sarhoş eden bir tarafı vardı. Sanki hipnotize olmuş gibi bakışlarımı kitabın
cepte oluşturduğu ufak kabartıdan ayıramıyor, paltoyu yakıp delmek istercesine alev alev gözlerle o
belli belirsiz şişkinliğe bakıyordum. Sonunda ihtirasımı daha fazla gemleyemedim; oraya gayriihtiyarı
biraz daha yaklaştım. Bir kitaba sırf kumaşın üstünden de olsa dokunabilme düşüncesi bile
parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar tutuşturmuştu. Adeta farkına varmadan gittikçe daha çok
yaklaşıyordum paltoya. Neyse ki gardiyan şüphesiz garip görünen bu davranışıma aldırış etmedi, bir
insanın iki saat ayakta dikildikten sonra birazcık duvara yaslanmak istemesi belki ona da doğal
gelmişti. Nihayet paltonun dibinde durmuş, paltoya kimseye belli etmeden dokunabilmek için ellerimi
arkamda kavuşturmuştum. Kumaşı şöyle bir yokladım ve elime sahiden de dikdörtgen, kıvrılıp bükülebilen,
hışırdayan bir şey geldi - bir kitaptı bu! Bir kitap! Ve o anda kafamda bir düşünce çaktı: Çal şu
kitabı! Başarırsın belki, onu hücrende saklar, sonra da okur, okur, okursun, onca zamandan sonra nihayet
kitap okursun! Bu düşünce içime nüfuz eder etmez güçlü bir zehir etkisi yarattı; birdenbire kulaklarım
uğuldamaya, kalbim küt küt atmaya başladı, ellerim buz kesmiş, bana artık itaat etmiyorlardı. Ama o ilk
sersemlik anından sonra usulca ve sinsice biraz daha yanaştım paltoya ve gözlerimi gardiyandan hiç
ayırmadan, arkama sakladığım ellerimle kitabı yukarıya, cebin ağzına doğru ittirdim. Sonrasında tek bir
tutuşla, hafif, dikkatli bir hamleyle ansızın elimdeydi o küçük, çok da kalın olmayan
kitap. Yaptığımdan ancak o zaman korktum. Ama artık geriye dönemezdim. İyi de, kitabı
nereme saklayacaktım? Arkamda tuttuğum kitabı kemerin sıktığı yerden pantolonumun içine, oradan da
yavaşça kalçamın üzerine ittirdim, böylece yürürken elimi askeri bir edayla yan dikişin üzerine koyup
kitabı sıkıca tutabilecektim. Şimdi sıra bunun provasını yapmaya gelmişti. Portmantodan uzaklaştım, bir
adım, iki adım, üç adım. Oluyordu. Elimi kemere sıkıca bastırırsam kitabı yürürken de düşürmeden
tutabilirdim.
Sonra sorguya alındım. Bu sefer her zamankinden daha çok zorlandım, zira soruları
yanıtlarken tüm dikkatimi ifademe veremiyor, kimseye belli etmeden kitabı sıkıca tutmaya çalışıyordum.
Şansıma sorgu bu sefer kısa sürdü de kitabı kazasız belasız odama götürebildim - ayrıntılarla zamanınızı
almak istemem ama bir ara kitap koridorun tam ortasında pantolonumun belinden kayıp düşecek gibi oldu,
ben de aşağı eğilip kitabı kemerin altında yine sağlama alabilmek için ağır bir öksürük nöbetine
tutulmuş gibi yapmak zorunda kaldım. Fakat kitapla birlikte cehennemime çekilip nihayet yalnız kaldığım
ama aslında artık yalnız olmadığım o an var ya, her şeye değdi!
Muhtemelen siz şimdi kitabı hemen açıp incelediğimi, okuduğumu düşünüyorsunuzdur. Hiç
öyle olmadı! Evvela, bir kitabımın olmasının önce tadını çıkarmak, çaldığım kitabın nasıl bir eser
olabileceğini kasten sündürülen, sinirlerimi harikulade tahrik eden bir haz duyarak hayal etmek
istiyordum: Bir kere, çok küçük puntolu bir sürü, bir sürü harfi, bir sürü, bir sürü ince sayfası
olmalıydı ki uzun uzun okuyabileyim. Sonra dileğim, sığ bir şey, hafif bir şey değil de beni zihnen
zorlayan, insanın bir şeyler öğrenebileceği, ezberleyebileceği bir eser, bir şiir kitabı, en iyisi -ne
cesur bir hayal!- Goethe yahut Homeros olmasıydı. Fakat sonunda açlığımı, merakımı daha fazla zapt
edemedim. Gardiyan ansızın kapıyı açtığında beni suçüstü yakalayanlasın diye
yatağa sırtüstü uzanarak kitabı kemerimin altından titreyen ellerle çıkardım.
İlk bakışta hissettiğim tam bir hayal kırıklığı, hatta bir tür buruk öfkeydi: Onca
tehlikeyi göze alarak ele geçirdiğim, sevinç ve heyecandan hemen açıp bakmaya kıyamadığım kitap bir
satranç taktikleri kitabından, yüz elli şampiyonluk maçının bir derlemesinden başka bir şey değildi.
Kapalı kapılar ardında kilitli tutulmasaydım, kitabı o hiddetle açık bir pencereden dışarı fırlatırdım,
öyle ya, bu saçmalıkla ne yapacaktım ki ben, ne yapabilirdim? Lisedeyken diğer herkes gibi ben de can
sıkıntısından arada bir satranç tahtasının başına oturmuştum. Ama bu teorik ıvır zıvır ne işime
yarayacaktı? Partnersiz satranç oynanamaz ki, hele hele taşsız, tahtasız hiç oynanamaz. Yine de, belki
okunabilecek bir şeyler, bir önsöz, bir giriş yazısı bulurum diye sayfaları kös kös çevirdim; ama
şampiyonluk maçlarının o yalınkat kare şemalarından ve altlarında yer alan, ilk başta hiç anlamadığım
a2-a3, Af1-g3 gibi notasyonlardan başka bir şey göremedim. Tüm bunlar, asla çözemeyeceğim cebir
işlemleri gibi geliyordu bana. Fakat a, b, c harflerinin dikey sıralar, 1’den 8’e kadarki rakamların ise
yatay sıralar için kullanıldığını ve her bir taşın o anki pozisyonunu belirttiğini neden sonra yavaş
yavaş anladım; böylece o safi grafik şemalar hiç değilse bir dile kavuştu. Belki, diye düşünüyordum,
hücremde kendime bir tür satranç tahtası yapabilir, sonra bu partileri tekrar ederek oynamaya
çalışabilirdim; yatak örtümün tesadüfen iri kare desenli olması bana ilahi bir işaret gibi geldi. Örtü,
önümde altmış dört karelik bir alan olacak şekilde katlanabiliyordu. Evvela, ilk sayfasını koparıp
aldıktan sonra kitabı döşeğin altına sakladım. Sonra ekmeğimden artırdığım küçük topaklarla, satranç
taşlarının, şahın, vezirin ve diğerlerinin elbette ki gülünç derecede iğreti modellerini yapmaya
başladım; bitmek bilmeyen uğraş ve zahmetlerden sonra satranç kitabındaki pozisyonun aynısını kareli
yatak
örtüsünün üzerinde kurmayı nihayet başardım. Fakat birbirinden ayırt etmek için yarısını
tozla kararttığım o gülünç ekmek topağı taşlarımla partiyi baştan sona oynamaya kalkınca tam bir
hezimete uğradım. İlk günlerde taşları sürekli karıştırıyordum; o tek partiyi beş kere, on kere, yirmi
kere baştan almak zorunda kaldım. Ama bu dünyada kimin benim kadar, hiçliğin kölesi olan benim kadar
boş, bomboş zamanı vardı? Kim benim gibi sonsuz bir ihtirasa ve sabra sahipti? Altı gün sonra ilk
partiyi kusursuz bir biçimde oynayıp bitirdim, ondan sekiz gün sonra satranç kitabındaki pozisyonları
gözümde canlandırabilmek için yatak örtüsünün üstündeki ekmek topaklarına ihtiyacım kalmadı, aradan bir
sekiz gün daha geçince yatak örtüsü de lüzumsuz hale geldi; kitabın bana ilk başlarda soyut gelen al,
a2, c7, c8 notasyonları kafamda otomatikman görsel pozisyonlara, üç boyutlu pozisyonlara dönüştü. Tam
bir dönüşüm gerçekleşmişti: Satranç tahtasını taşlarıyla birlikte zihnimde içselleştirmiştim; usta bir
müzisyenin notalara bakar bakmaz tüm sesleri ve birlikte oluşturdukları ahengi duyduğu gibi, ben de sırf
o notasyonlar sayesinde her bir pozisyonu anında görebiliyordum. Aradan bir on dört gün daha geçtikten
sonra kitaptaki her partiyi rahatlıkla ezbere -ya da satranç jargonundaki tabirle, körleme-
oynayabiliyordum artık; o cüretkâr hırsızlığımla kendime nasıl bir iyilik ettiğimi ancak o zaman
anlamaya başladım. Zira birdenbire bir meşgalem olmuştu - anlamsız, işe yaramayan bir meşgale de
diyebilirsiniz ama sonuçta etrafımdaki hiçliği yok etmişti; o yüz elli turnuva oyunuyla birlikte zaman
ve mekânın bunaltıcı tekdüzeliğine karşı harikulade bir silahım vardı artık. Yeni meşgalemin cazibesini
hiç azalmadan koruması için her günümü titizlikle planlıyordum: Sabahları iki parti, öğleden sonraları
iki parti, akşamları da hızlı bir tekrar. O zamana kadar pelte gibi şekilsizce uzayıp giden günlerim bu
sayede dolmuş, beni hiç usandırmayan bir meşgalem olmuştu, zira satran-
cin harika bir avantajı da, zihinsel enerjiyi sınırlı bir alana hapsettiği için en zorlu
düşünce faaliyetlerinde bile beyni yormaması, daha ziyade beynin zindeliğini ve esnekliğini
artırmasıdır. O şampiyonluk maçlarını ilk başlarda sadece mekanik bir biçimde tekrar ederek oynarken,
içimde yavaş yavaş sanatsal, haz dolu bir anlayış uyanmaya başladı. Saldırı ve savunmanın inceliklerini,
tuzaklarını, sertliklerini anlamayı öğrendim; önden düşünmenin, kombinezon kurmanın, karşı saldırıya
geçmenin tekniklerini kavradım; bir şairin şiirinin bir iki dizeden de hemen çıkarılabildiği gibi, her
bir satranç ustasının özel tarzını kendi şahsına münhasır oynama biçiminden hiç yanılmadan ayırt
edebiliyordum artık; sırf vakit doldurmak için başlanan bu meşgale bir hazza dönüşmüş; Alehin, Lasker,
Tartakovver, Bogolyubov gibi büyük satranç dehaları yalnızlığımın sevgili yoldaşları olmuşlardı. Issız
hücrem her gün sonsuz bir çeşitlilikle canlanıyor, zihinsel egzersizlerimin bilhassa da düzenli oluşu
düşünme becerime sarsılmış güvenini geri veriyordu: Beynimin tazelendiğini, hatta hiç aksatmadığım bu
düşünme disipliniyle adeta yeniden bilendiğini hissediyordum. Artık çok daha berrak ve hızlı düşünüyor
olmam özellikle de sorgularda kendini gösteriyordu; sahte tehditleri ve gizli tuzakları savuşturma
becerimi satranç tahtasının başında farkına varmadan mükemmelleştirmiştim; nitekim ondan sonra sorgular
esnasında bir daha hiç açık vermedim, hatta bana öyle geliyordu ki Gestapo’nun adamları bana artık belli
bir saygıyla bakmaya başlamıştı. Diğer herkesin çözülüp dağıldığını gördükçe, böylesine sarsılmaz bir
direniş için gereken gücün hangi gizli kaynaklardan beslendiğini içten içe merak ediyorlardı belki
de.
Kitaptaki yüz elli partiyi her gün sistematik bir biçimde oynadığım bu mutluluk dönemim
iki buçuk üç ay kadar sürdü. Sonra ansızın ölü bir noktada buldum kendimi. Birdenbire yine o hiçliğin
içine düşmüştüm. Zira bir parti yir-
mi, otuz kez oynandıktan sonra yeniliğin, sürprizin cazibesini yitiriyor, önceden bana o
kadar heyecan veren, beni o kadar uyaran gücü tükeniyordu. Her bir hamlesini çoktan ezberlediğim
partileri tekrar tekrar oynamanın ne anlamı vardı? İlk açılışı yapar yapmaz oyunun tüm seyri zihnimde
adeta otomatikman canlanıyordu, sürprizler kalmamıştı artık, gerilimler, sorunlar kalmamıştı. Kendimi
oyalamak, artık vazgeçilmez bulduğum zihinsel çabayı ve oyalanmayı sürdürebilmek için farklı oyunların
yer aldığı başka bir kitabımın olması gerekirdi aslında. Fakat bu tamamen imkânsız olduğundan, girdiğim
bu labirentten çıkmanın tek bir yolu vardı: Eski oyunları bırakıp yenilerini icat etmeliydim. Kendi
kendimle, daha doğrusu kendime karşı oynamayı denemeliydim.
Oyunların şahı satrancın zihinsel yönüne ne derece kafa yorduğunuzu bilemem elbette.
Fakat tesadüflere hiç yer bırakmayan, safi bir düşünce oyunu olan satrançta insanın kendine karşı
oynamasının mantıken saçmalık anlamına geldiğini kavramak için bunu bir an bile düşünmek kâfi. Aslına
bakılırsa satrancın tüm cazibesi, oyun stratejisinin iki farklı beyinde iki farklı biçimde gelişmesine,
bu zihin savaşında Siyah’ın, Beyaz’ın manevralarını bilmediği için mütemadiyen tahmin yürütüp bunları
engellemeye çalışmasına, öte yandan Beyaz’ın da Siyah’ın gizli amaçlarını öngörüp karşılık vermesine
dayanır. Halbuki Siyah ile Beyaz tek bir kişide birleştiği takdirde, tek bir beynin bir şeyi aynı
zamanda hem bilmesi hem de bilmemesi, Beyaz olarak hareket ettiğinde bir dakika önce Siyah olarak ne
isteyip neye niyetlendiğini bir anda tamamen unutmak zorunda kalması gibi abes bir durum ortaya çıkar.
Böyle bir ikili düşünüş, bilincin tamamen yarılmasını, beynin mekanik bir cihazmış gibi istendiği zaman
durdurulmasını, istendiği zaman da çalıştırılmasını gerektirir aslında; dolayısıyla, insanın kendine
karşı satranç oynaması, kendi gölgesinin üzerinden atlamaya çalışması gibi bir paradoks anlamına gelir.
Neyse, lafı uzatmayayım,
öylesine çaresizdim ki bu imkânsızlığı, bu saçmalığı hayata geçirmek için aylarca
uğraştım. Fakat hepten delirmemek ya da tam bir ruhsal çöküntüye uğramamak için bu çılgınlığa
soyunmaktan başka seçeneğim yoktu. İçinde bulunduğum durumun korkunçluğu, etrafımdaki dehşetengiz
hiçlikte boğulmamak için bir Siyah Ben ile bir Beyaz Ben’e bölünmeyi en azından denemeye zorluyordu
beni.”
Dr. B. şezlongda geriye yaslanarak bir an gözlerini kapattı. Sanki sarsıcı bir anıyı
bastırmaya çalışır gibiydi. Ağzının sol kenarından, bir türlü hâkim olamadığı o tuhaf seğirme geçti
yine. Sonra şezlongunda biraz daha doğrulup oturdu.
“Pekâlâ - buraya kadar size her şeyi gayet anlaşılır biçimde izah ettiğimi sanıyorum.
Fakat sonrasını da benzer bir sarihlikle anlatabileceğimden hiç emin değilim maalesef. Zira bu yeni
meşgale beyni o kadar zorluyordu ki insanın bir yandan da kendine hâkim olmasını imkânsız kılıyordu.
Kendine karşı satranç oynamaya kalkmanın bana göre abesle iştigal etmek anlamına geldiğini size söyledim
zaten; fakat böyle bir saçmalığın bile gerçek bir satranç tahtası önünde hiç değilse ufacık bir şansı
olurdu, çünkü satranç tahtası kendi gerçekliği sayesinde yine de belli bir mesafeye, somut bir bölünmeye
izin verirdi. Üstünde gerçek taşlar olan gerçek bir satranç tahtasının önünde düşünme molaları
verebilirsiniz, salt fiziksel olarak masanın bir o tarafına, bir bu tarafına geçebilir, bu sayede durumu
kâh Siyah açısından, kâh Beyaz açısından değerlendirebilirsiniz. Fakat kendime karşı ya da şöyle diyeyim
isterseniz, kendi kendimle olan bu mücadeleleri hayali bir alana taşımaya mecbur olduğumdan, altmış dört
karedeki her bir pozisyonu aklımda sıkıca tutmak, ayrıca oyunun sadece o anki durumunu değil, her iki
tarafın sonraki olası hamlelerini de hesaba katmak, üstelik de -bütün bunların kulağa ne kadar saçma
geldiğinin farkındayım- her şeyi Ben’lerimin her biri için, Siyah ve Beyaz için, hep dört beş hamle
öncesinden hayalimde ikişer, üçer,
hayır, altışar, sekizer, on ikişer kere canlandırmak zorundaydım. Hayal gücünün soyut
âlemindeki bu oyunda -haddimi aşarak bu çılgınlıklarla başınızı ağrıttığım için af buyurun lütfen- Beyaz
oyuncu olarak sonraki dört beş hamleyi önden hesaplamak, aynı şeyi Siyah oyuncu olarak da yapmak
zorundaydım, yani süreç içinde gelişebilecek tüm pozisyonları bir anlamda iki beyinle, Beyaz’ın beyniyle
ve Siyah’ın beyniyle önceden çözümlemek durumundaydım. Fakat uyguladığım bu çapraşık deneyin en
tehlikeli yanı kendimi ikiye bölmem değil, mütemadiyen satranç partisi kurguladığım için ayağımın
altındaki zeminin kayması, gerçeklikle bağımın kopmasıydı. Şampiyonluk maçlarını, önceki haftalarda
yaptığım gibi, aynen tekrar ederek oynamak en nihayetinde taklitten, verili bir malzemenin yeniden
hayata geçirilmesinden ibaretti ve şiir ezberlemekten ya da kanun maddelerini bellemekten daha zor
değildi; sınırlı, disiplinli bir faaliyet olduğu için de mükemmel bir zihin egzersiziydi. Sabahları ve
öğleden sonraları oynadığım ikişer parti, hiç telaş etmeden üstesinden geldiğim günlük hedeflerdi;
sıradan bir işin yerini almışlardı benim gözümde, üstelik de bir oyunun gidişatında yanıldığımda ya da
nasıl devam edeceğimi bilemediğimde daima kitaba başvurabiliyordum. Sırf o nedenle bu faaliyet yıpranmış
sinirlerime iyi gelmiş, daha ziyade yatıştırıcı bir etkisi olmuştu, çünkü başkalarının oyunlarını aynen
tekrar etmek oyunun içine bizzat beni de katmıyordu; siyahın mı, beyazın mı kazanacağı umurumda değildi,
ne de olsa şampiyonluk tacı için mücadele edenler Alehin ya da Bogolyubov’du; benim şahsım, aklım, ruhum
ise o partilerin bir seyircisi, bir üstadı olarak ani iniş çıkışlarının ve güzelliklerinin tadını
çıkarıyordu. Fakat kendime karşı oynamaya çalıştığım andan itibaren farkına varmadan kendime meydan
okumaya başladım. İki Ben’imin her biri, Siyah Ben’im ile Beyaz Ben’im, birbiriyle çekişiyor, her biri
galip gelmek, kazanmak için kendince bir hırsa, bir tahammülsüzlüğe kapı-
lıyordu. Siyah Ben olarak her hamleden sonra Beyaz Ben’in şimdi ne yapacağını
sabırsızlıkla bekliyordum. İki Ben’imin her biri diğeri bir hata yaptığında seviniyor, aynı zamanda da
kendi beceriksizliğine kızıyordu.
Bütün bunlar anlamsız geliyor insana, nitekim böylesine yapay bir şizofreni, böylesine
tehlikeli bir hezeyana saplanan bir bilinç parçalanması, normal koşullarda normal bir insanın
kaldıramayacağı bir şeydir. Ama unutmayın ki ben normalliğin içinden şiddetle koparılıp alınmış, suçsuz
yere hapsedilmiş, aylarca tecrit edilmenin ince işkencelerine maruz kalmış bir mahkûm, birikmiş öfkesini
herhangi bir şeyden çıkarmaya can atan bir insandım. Ve kendime karşı oynadığım bu saçma oyundan başka
hiçbir şeyim olmadığı için de öfkemi, intikam hırsımı fanatik bir coşkuyla bu oyuna boca etmiştim.
İçimde bir şey haklı çıkmak istiyordu, fakat benim içimde mücadele edebileceğim o diğer Ben’den başka
bir şey yoktu; böylece oyun esnasında adeta manik bir hezeyana kapılır oldum. İlk başlarda henüz sakin
ve mantıklı bir biçimde akıl yürütebiliyor, biraz soluklanmak için hamleler arasında mola veriyordum;
fakat yıpranan sinirlerim artık beklememe de müsaade etmez olmuştu. Beyaz Ben’im hamlesini oynar oynamaz
Siyah Ben’im de hemen telaşla öne atılıyordu; bir parti biter bitmez yeni bir oyun için meydan okuyordum
kendime, zira iki Şah-Ben’den biri diğerine mutlaka yeniliyor, rövanş istiyordu. O son aylardaki bu
absürd doymak bilmezliğimle hücremde kendime karşı kaç parti satranç oynadığımı takriben bile olsa
söylemem mümkün değil - belki bin kez, belki daha da fazla. Karşı koyamadığım bir saplantıydı bu;
sabahın köründen gece yarılarına kadar filler ve piyonlardan, kale ve şahtan, a, b ve c’den, mat
etmekten, rok yapmaktan başka bir şey düşünmüyor, tüm varlığım ve hissiyatımla damalı kareye doğru
itiliyordum. Oyun zevki oyun şevkine, oyun şevki oyun dürtüsüne dönüşmüştü, öyle bir manyaklık, öylesine
dizginsiz
bir hırstı ki bu, sadece uyanık olduğum saatlere değil, yavaş yavaş uykuma da sirayet
etmişti. Aklım fikrim satrançtaydı, sadece satranç hamleleriyle, satranç sorunlarıyla düşünebiliyordum;
bazen alnım terden sırılsıklam uyanıyor, uykuda bile oynamaya devam ettiğimi anlıyordum, rüyalarıma
giren insanları da sadece fil ve kale gibi hareketlenirlerken, at gibi sıçrarlarken görüyordum. Sorguya
çağrıldığımda dahi kafamı toplayıp sorumluluklarımı düşünemiyordum; son birkaç sorguda hayli karışık
cevaplar vermiş olmalıydım ki sorgucular arada bir hayretle birbirlerine bakıyorlardı. Oysa onlar bana
sorular sorar, aralarında konuşurlarken, ben o uğursuz hırsımla oyunumu, çılgın oyunumu sürdürebilmek,
bir parti, bir parti daha oynamak için hücreme geri götürülmeyi bekliyordum sadece. Her kesintiden
rahatsız oluyordum artık; gardiyanın hapishane hücresini topladığı o on beş dakika, yemeğimi getirip
bıraktığı o iki dakika bile hummalı sabırsızlığımda bana işkence gibi geliyordu; yemek kabına bazen
akşama kadar elimi sürmüyor, oyun oynamaktan yemek yemeyi unutuyordum. Fiziksel olarak hissettiğim tek
şey korkunç bir susuzluktu; sürekli kafa patlatmak ve oynamaktan hararet basıyordu herhalde; şişeyi iki
yudumda içip bitiriyor, gardiyanı daha çok su getirmesi için sıkıştırıyor ama bir an sonra dilimin
ağzımda yine kuruduğunu hissediyordum. Oyun oynarken -ve ben sabahtan akşama kadar başka bir şey
yapmıyordum- hezeyanım sonunda öyle bir raddeye geldi ki bir an bile kıpırdamadan oturamaz oldum;
partilere kafa yorarken hücremin içinde giderek daha hızlı, daha hızlı volta atıyor, oyun sona
yaklaştıkça daha da hırslanıyordum. Kazanma ihtirası, galip gelme, kendimi mağlup etme ihtirası gitgide
bir tür hiddete dönüşüyor, sabırsızlıktan titriyordum, zira içimdeki Şah-Ben’lerden biri ötekini hep
fazla yavaş buluyor, biri diğerini kışkırtıyordu; size gülünç gelebilir belki ama içimdeki Ben’lerden
biri yeterince hızlı karşılık vermediğinde, ‘Hızlan be, hızlan!’ ya da ‘Yürüse-
ne, yürü be!’ diye kendimi azarlamaya başlamıştım. Zihnin aşırı derece uyarılmasının
artık patolojiye varmış bir biçimi olduğunu bugün elbette çok iyi idrak ettiğim bu ruh halini, tıbbın
henüz bilmediği bir isimle açıklayabilirim ancak: Satranç zehirlenmesi. Sonunda bu monomanyak saplantı
sadece beynime değil, bedenime de saldırmaya başladı. Çok zayıflamıştım, uykularım huzursuz ve bölük
pörçüktü, sabahları kurşun gibi ağır gözkapaklarımı açabilmek için özel bir çaba sarf etmem gerekiyordu;
kendimi bazen öyle halsiz hissediyordum ki elime aldığım bir bardağı zar zor dudaklarıma
götürebiliyordum, o kadar çok titriyordu ellerim; ama oyun başlar başlamaz üzerime bir deli kuvveti
geliyordu: Hücremde sıkılı yumruklarla volta atıyor ve bazen kendi sesimin kızıl bir sisin içinden gelir
gibi boğuk, hain, fena bir tonda ‘Şah’ ya da ‘Mat’ diye bağırdığını duyuyordum.
Bu korkunç, bu tarifsiz durumun bir krize nasıl vardığını size ancak dolaylı olarak
aktarabilirim. Benim tek bildiğim, bir sabah uyandığımda bu uyanışın her zamankinden farklı olduğuydu.
Bedenim benden ayrılmış gibiydi, yumuşacık, rahatça yatıyordum. Aylardır hissetmediğim yoğun, tatlı bir
yorgunluk vardı gözkapaklarımın üzerinde, öyle sıcak, öyle keyifli bir yorgunluktu ki bu, gözlerimi açıp
açmamakta kararsız kaldım önce. Dakikalardır uyanık halde yatıyor, bu ağır miskinliğin, hazdan gevşemiş
duyularla uyuşuk uyuşuk yatmanın tadını çıkarıyordum. Aniden arkamda birtakım sesler, kelimeler söyleyen
canlı insan sesleri duyar gibi oldum; o andaki sevincimi tahmin bile edemezsiniz, zira aylardan beri,
neredeyse bir yıldan beri hâkim kürsüsündeki o sert, keskin, hain sözlerden başka şey duymamıştım. ‘Rüya
görüyorsun,’ dedim kendime. ‘Rüya görüyorsun! Sakın gözlerini açma! Bırak biraz daha sürsün bu rüya,
yoksa etrafında yine o lanet olası hücreyi, sandalyeyi, lavaboyu, masayı, o bıktırıcı deseniyle duvar
kâğıdını görürsün. Rüyadasın rüya görmeye devam et!’
Ne var ki merakım ağır bastı. Yavaşça, dikkatle açtım gözkapaklarımı. Ve mucize ki ne
mucize: İçinde bulunduğum oda başka bir odaydı, oteldeki hücremden daha geniş, daha ferah bir oda. Gün
ışığı parmaklıksız bir pencereden özgürce içeriye doluyor, benim o kaskatı yangın duvarım yerine
ağaçlar, rüzgârda salınan yemyeşil ağaçlar görülüyordu, beyaz beyaz parlıyordu pürüzsüz duvarlar, beyaz
beyaz yükseliyordu üzerimdeki tavan - sahiden de başka, bilmediğim bir yatakta yatıyordum, sahiden de
-rüya değildi bu- insan sesleri usulca fısıldaşıyordu arkamda. O şaşkınlıkla elimde olmadan ani bir
hareket yapmış olmalıydım ki arkamdan hızla yaklaşan adımlar duydum. Bir kadın geldi yanıma zarif
hareketlerle, saçlarının üzerindeki beyaz bonesiyle bir kadın, bir hasta bakıcı, bir hemşire. İçimi
büyük bir sevinç dalgası kapladı: Bir yıldır kadın yüzü görmemiştim. Gözlerimi o latif varlığa diktim ve
bakışlarımda çılgın bir esriklik olmalıydı ki ısrarlı bir sesle ‘Sakin olun! Sakin olun lütfen!’ diye
yatıştırdı beni. Bense sadece sesine kulak veriyordum - bir insan değil miydi bu konuşan? Beni
sorgulamayan, bana eziyet etmeyen biri hâlâ var mıydı sahiden bu yeryüzünde? Üstelik de -inanılmaz bir
mucize!- yumuşacık, sıcacık, adeta şefkat dolu bir kadın sesiydi bu duyduğum. Aç gözlerimi kadının
ağzına diktim, zira cehennemi yaşadığım o bir yılda, bir insanın bir başka insanla tatlılıkla
konuşabildiğini artık tasavvur bile edemez olmuştum. Kadın bana gülümsedi -evet, gülümsedi, şefkatle
gülümseyebilen insanlar da vardı demek-, sonra işaretparmağını dudaklarına götürdü ve odada sessizce
ilerledi. Fakat ben onun bu uyarısına kulak asacak durumda değildim. Mucizeyi henüz doya doya
seyredememiştim. Onun, şefkat dolu bu insan mucizesinin peşinden bakabilmek için yatakta doğrulmaya
çalıştım. Ama yatağın kenarına tutunmayı başaramadım. Sağ elimde, parmaklarım ve bileğimin olması
gerektiği yerde yabancı bir şey; kalın, büyük, beyaz bir kabarıklık hissettim, belli ki kocaman bir
sargıydı bu.
Elimdeki bu büyük, kalın, yabancı şeye şaşkın gözlerle baktım, sonra nerede olduğumu
yavaş yavaş anlamaya, başıma neler gelmiş olabileceğini düşünmeye başladım. Beni sakatlamış
olmalıydılar, yahut elimi ben kendim yaralamıştım. Hastanedeydim.
Öğle vakti doktor geldi; cana yakın, yaşlıca bir beydi. Ailemin adını biliyordu ve
amcamdan, imparatorun özel hekiminden öyle büyük bir saygıyla söz etti ki iyi niyetli olduğunu hemen
hissettim. Sonrasında bana çeşitli sorular sordu ama özellikle de bir tanesi pek şaşırtıcıydı, zira
matematikçi ya da kimyager miyim diye soruyordu. Olmadığımı söyledim.
‘Tuhaf,’ diye mırıldandı. ‘Nöbet geçirirken mütemadiyen tuhaf formüller sayıklıyordunuz -
c3, c4. Hiçbirimiz buna bir anlam veremedik.’
Bana neler olduğunu sordum. Tuhaf tuhaf gülümsedi.
‘Ciddi bir şey değil. Akut sinir krizi,’ dedi ve ihtiyatla etrafına bakındıktan sonra
usulca ekledi: ‘Gayet anlaşılır bir şey sonuçta. 13 Mart’tan beri, değil mi?’
Başımı evet anlamında salladım.
‘Yöntemleri düşünüldüğünde durumunuz hiç şaşırtıcı değil,’ diye mırıldandı. ‘Siz ilk
değilsiniz. Ama endişelenmeyin artık.’
Bunu bana teskin edici bir sesle fısıldamasından ve yumuşak bakışlarından anladım ki emin
ellerdeydim.
İki gün sonra müşfik doktor neler olup bittiğini bana dürüstçe anlattı. Gardiyan hücremde
bağırıp çağırdığımı duymuş, önce içeriye giren biriyle kavga ettiğimi sanmış. Bunun üzerine kapının
ağzına gelmiş ama ben adamı görür görmez üstüne atlamışım ve ‘Hadi, oyna artık, seni serseri, seni
korkak!’ diye avaz avaz bağırmış, boğazına sarılmaya çalışmışım, sonunda da öyle vahşice saldırmışım ki
adam yardım çağırmak zorunda kalmış. Sonrasında beni o kudurmuş halimle doktor muayenehanesine
sürüklerlerken aniden ellerinden kurtulmuşum ve koridordaki pencereye
koşarak camı yumruklayıp kırmış, o esnada elimi yaralamışım - bakın, o derin yaranın izi
hâlâ duruyor. Hastanedeki ilk geceleri bir tür beyin hummasıyla geçirmişim ama doktor bilincimin şimdi
eski berraklığına kavuştuğunu düşünüyordu. ‘Elbette,’ diye ekledi usulca, ‘beylere bunu bildirmeyeceğim,
yoksa bakarsınız sizi tekrar oraya geri götürürler. Bana güvenin, elimden geleni yapacağım.’
Bu yardımsever doktorun işkencecilerime benim hakkımda neler söylediği malumatım dışında.
Fakat doktor istediğini elde etti: Serbest bırakıldım. Onlara cezai ehliyetimin olmadığını söylemiş
olabilir ya da belki de Gestapo’nun gözünde bir önemim kalmamıştı, zira Hitler bu arada Bohemya’yı da
işgal etmiş, böylece Avusturya meselesi onun için hallolmuştu. Nitekim tek yapmam gereken, yurdumuzu on
dört gün içinde terk edeceğime dair bir taahhütname imzalamaktı ve bu on dört gün, bir zamanların dünya
vatandaşının bugünlerde ülke dışına çıkmak için yerine getirmesi gereken binlerce formaliteyle -askerlik
belgeleri, polis, vergiler, pasaport, vize, sağlık belgesi- o kadar doluydu ki başımdan geçenleri uzun
uzadıya düşünmeye fırsatım olmadı. Beynimizi düzenleyen gizemli güçler var anlaşılan, bu güçler ruha
sıkıntı ve hasar verebilecek şeyleri kendiliğinden ortadan kaldırıyor, zira ne zaman hücre günlerimi
düşünmeye kalksam, beynimdeki ışık sönüyordu sanki; bana neler olduğunu düşünme cesaretini ancak
haftalar sonra, aslına bakılırsa burada, gemide buldum.
Arkadaşlarınıza neden öyle münasebetsizce, belki de garip davrandığımı anlamışsınızdır
şimdi. Tesadüfen tütün salonundan geçerken gördüm arkadaşlarınızın satranç tahtasının başında
oturduğunu; ister istemez şaşkınlık ve dehşetten donakaldım. Zira satrancın gerçek bir satranç tahtası
ve gerçek taşlarla oynanabildiğini hepten unutmuştum, unutmuştum bu oyunda tamamen farklı iki insanın
karşı karşıya geldiğini. O oyuncuların orada yaptıkları şeyin, çaresizliğimden
aylarca kendi kendime oynamaya çalıştığım oyunun esasen aynısı olduğunu hatırlamam birkaç
dakikamı aldı. O yoğun talimlerimde kullandığım rakamlar, kemikten yapılma o satranç taşları yerine
koyduğum sembollerden başka bir şey değildi; bu taşları tahtanın üzerinde oradan oraya sürmenin benim
zihin dünyamdaki hayali hamlelerle aynı şey olması karşısında hissettiğim şaşkınlık, yeni bir gezegenin
yerini kâğıt üstünde en karmaşık yöntemlerle hesapladıktan sonra bu gezegeni sahiden de gökte beyaz,
parlak, somut bir yıldız olarak gören bir astronomun şaşkınlığına benzetilebilirdi belki. Beni mıknatıs
gibi kendine çeken satranç tahtasından gözlerimi ayıramıyor, orada şemalarımı, atı, kaleyi, şahı, veziri
ve piyonları tahtadan oyulmuş gerçek figürler olarak görüyordum; oyunun durumunu anlayabilmek için
onları önce bir dönüştürmek, benim soyut rakamlar dünyamdan alıp hareketli taşların dünyasına
yerleştirmek zorunda kaldım. Sonra da, iki rakip arasındaki bu sahici oyunu izleme merakına yenik
düştüm. Ve hiç olmayacak bir şey yaptım, tüm nezaketi elden bırakarak oyununuza müdahale ettim. Fakat
arkadaşınızın o yanlış hamlesi bir sancı gibi saplanmıştı kalbime. Ona son anda engel olmam içgüdüsel
bir davranıştı, insanın tırabzandan sarkan bir çocuğu gayriihtiyarı kolundan sıkıca tutması gibi ani bir
refleksti. Öyle araya dalarak ne büyük kabalık ettiğimi ancak sonra anladım.”
Aceleyle söze girdim ve Dr. B.’ye bu tesadüf sayesinde kendisiyle tanışmaktan hepimizin
büyük sevinç duyduğunu, bütün bu anlattıklarından sonra, onu yarınki emprovize karşılaşmada izlemenin
benim için şimdi iki kat daha ilginç olacağını söyledim. Dr. B. yerinde huzursuzca kıpırdandı.
“Hayır, hayır, fazla beklentiye girmeyin gerçekten. Benim için kendimi sınamaktan başka
bir şey değil bu... Acaba benim... Acaba benim normal bir satranç partisini, gerçek bir satranç
tahtasında elle tutulur taşlarla, kanlı canlı bir partnerle oynayıp oynayamayacağımın bir sınaması...
Zira
oynadığım yüzlerce, binlerce oyunun sahiden satranç mı, yoksa rüyalarda da hep başımıza
geldiği gibi ara evrelerin atlandığı bir tür rüya satrancı, humma satrancı, humma oyunu mu olduğundan
şimdi giderek daha çok kuşkulanıyorum. Bir satranç ustasıyla, üstelik de dünya şampiyonuyla boy ölçüşmek
gibi bir densizliğe kalkışacağımı cidden düşünmüyorsunuzdur herhalde. Benim ilgimi ve merakımı celbeden
tek şey, o zamanlar hücrede olanların gerçekten hâlâ satranç mı, yoksa artık delilik mi olduğu; o
zamanlar o tehlikeli uçurumun henüz kıyısında mı durduğum, yoksa çoktan ötesine mi geçtiğim - bunu,
sadece bunu bilmek istiyorum.”
O esnada geminin öbür ucundan akşam yemeğine çağıran gongun sesi duyuldu. Biz bu arada
-Dr. B. bana her şeyi burada özetlediğimden çok daha ayrıntılı bir biçimde anlatmıştı- hemen hemen iki
saat boyunca çene çalmış olmalıydık. Ona içtenlikle teşekkür ederek yanından ayrıldım. Fakat ben daha
güverteyi geçmemiştim ki peşimden seğirtti ve bariz bir gerginlikle, hatta biraz da kekeleyerek ilave
etti:
“Bir şey daha! Sonradan nezaketsiz biri addedilmemem için beylere baştan söyleyin lütfen:
Sadece tek bir parti oynarım... Eski bir hesabı kapatmaktan öte bir şey olmayacak bu oyun - yeni bir
başlangıç değil, nihai bir nokta... Hatırladıkça dehşetten tüylerimi ürperten o ihtiraslı oyun hummasına
bir kez daha yakalanmak istemem... Hem zaten... Hem zaten doktor da kesin bir dille uyarmıştı beni. Bir
kere bir saplantının pençesine düşen biri her daim tehlike altındadır ve -atlatılmış da olsa- satranç
zehirlenmesine maruz kalmış biri için en iyisi satranç tahtasının yanına hiç yaklaşmamasıdır...
Anlıyorsunuz ya - kendimi sınamak için tek bir parti, o kadar.”
Kararlaştırdığımız gibi ertesi gün saat tam üçte tütün salonunda toplandık. Bizim grup bu
asil oyuna meraklı iki kişiyle daha da genişlemiş, karşılaşmayı izleyebilmek için gemideki görevlerinden
o gün özel olarak izin alan iki deniz subayı da aramıza katılmıştı. Czentovic de önceki günkü
gibi
bekletmedi kendini ve mutat renk seçiminden sonra Homo obscurissimus'un* meşhur dünya şampiyonuna
karşı unutulmaz oyunu başladı. Bu partinin sadece bizim gibi acemi izleyiciler önünde oynanmasından,
müzik dünyası Beethoven’in piyanodaki doğaçlamalarından nasıl mahrum kaldıysa, bu karşılaşmanın da
satranç yıllıklarına girmemiş olmasından üzüntü duyuyorum. Gerçi sonraki günlerin öğleden sonralarında
oyunu hafızamızda yeniden canlandırmaya çalıştık ama beyhude bir çabaydı bu; muhtemelen hepimiz oyun
esnasında tüm dikkatimizi oyunun gidişatından ziyade iki oyuncuya vermiştik. Zira iki rakibin
davranışlarında kendini gösteren zihniyet farkı oyun ilerledikçe daha da barizleşmişti. Czentovic, o
tecrübeli oyuncu, bütün bu süre boyunca kütük gibi hareketsiz durmuş, sabit bakışlarını satranç
tahtasına kenetlemişti; düşünmek onda sanki tüm uzuvlarıyla birlikte dikkat kesilmesini gerektiren
fiziksel bir çaba gibiydi. Halbuki Dr. B. gayet rahat ve doğal davranıyordu. Kelimenin tam anlamıyla
gerçek bir heveskâr olduğundan, yani oyunu sırf zevkine hevesle oynadığından kendini hiç kasmıyor, ilk
molalarda bizimle oyun hakkında çene çalıyor, keyifle bir sigara yakıyor ve satranç tahtasına sadece
sıra ona geldiğinde, ancak bir dakika kadar bakıyordu. Her defasında, sanki hasmının hamlesini öngörmüş
gibi bir hali vardı.
Mutat açılış hamleleri hızla birbirini izledi. Ancak yedinci ya da sekizinci hamlede
belli bir plan gibi bir şey gelişmeye başladı. Czentovic hamlelerini düşünme süresini uzattı; oradan
anladık ki galibiyet mücadelesi asıl şimdi başlamıştı. Fakat dürüst olmak gerekirse, oyunun, her gerçek
turnuva maçında olduğu gibi yavaş yavaş ilerlemesi biz acemilerde epey hayal kırıklığı yaratmıştı. Zira
taşlar garip bir bezeme gibi iç içe geçtikçe oyunun durumunu anlamamız da zorlaşıyordu. Hasımların
niyetinin ne olduğunu, ikisinden hangisinin avantajlı duruma geçtiğini çıkaramıyorduk. Farkına
vardığı-
* (Lat.) Meşum adam, (ç.n.)
mız tek şey, bazı taşların düşman cephesini yarmak için birer koçbaşı gibi öne
geçtiğiydi, fakat -bu üstün oyuncularda her hareket daima birkaç hamle öncesinden hesaplandığından bu
gitgellerdeki stratejik amacı göremiyorduk. Buna bir de, bilhassa Czentovic’in bitmek bilmeyen düşünme
süreleri yüzünden hepimizi adeta felce uğratan bir yorgunluk da eklendi, giderek uzayan bu fasılaların
dostumuzun da sinirlerini bozmaya başladığı belliydi. Oyun uzadıkça tedirginleştiğini, sandalyesinde
huzursuzca sağa sola kaymaya başladığını, kâh gerginlikten sigara üstüne sigara yaktığını, kâh bir şey
not etmek için kurşunkaleme sarıldığını endişeyle izliyordum. Ara sıra madensuyu söylüyor, bardak bardak
kafaya dikiyordu; kombinasyonları Czentovic’den yüz kere daha hızlı düşündüğü aşikârdı. Czentovic yine
uzun uzadıya düşündükten sonra nihayet kararını verip hantal eliyle bir taşı öne ittirdiğinde, dostumuz
ne zamandır beklediği bir şeyin gerçekleştiğini gören biri gibi gülümseyerek derhal misillemede
bulunuyordu. Çok hızlı işleyen aklıyla hasmının olası tüm hamlelerini kafasında önceden hesaplıyor
olmalıydı ki Czentovic’in kararı geciktikçe o daha da sabırsızlanıyor, hasmını beklerken sımsıkı
bastırdığı dudaklarına öfkeli, neredeyse düşmanca bir ifade yerleşiyordu. Ama Czentovic hiç oralı
olmuyor, asla acele etmiyordu. İnatla ve sessizce düşünüyor, tahtanın üzeri taşlardan boşaldıkça düşünme
süreleri daha da uzuyordu. Kırk ikinci hamlede, tam iki saat kırk beş dakika sonra, hepimiz artık bitap
düşmüş, masanın etrafında adeta kayıtsızca oturuyorduk. Gemi subaylarından biri çoktan kalkıp gitmiş,
diğeri eline bir kitap almıştı ve sadece bir değişiklik olduğunda başını bir an kaldırıp bakıyordu.
Fakat ansızın, Czentovic’in bir hamlesiyle, hiç beklenmedik bir şey oldu. Dr. B., Czentovic’in ileriye
sürmek üzere ata el attığını görür görmez, vücudu avının üstüne atlamaya hazırlanan bir kedi gibi
gerildi. Tepeden tırnağa titremeye başladı ve Czentovic at hamlesini yaptığı anda veziri sertçe öne itip
muzaffer bir sesle, “Tamamdır! İşi bitti!” diye haykırdı, san-
dalyesinde geriye yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve Czentovic’e meydan okuyan
gözlerle baktı. Gözbebekleri birdenbire kor kor olmuştu.
Böylesine muzaffer bir edayla ilan edilen hamleyi anlayabilmek için hepimiz gayriihtiyarı
tahtanın üzerine eğildik. İlk bakışta doğrudan bir tehdit görülmüyordu. Dostumuzun beyanı, enine boyuna
düşünemeyen biz acemilerin henüz çözemediği bir gelişmeyle ilgili olmalıydı. Meydan okuyan o nida
karşısında aramızda bir tek Czentovic yerinden bile kımıldamamıştı; hakaretamiz “İşi bitti!” lafını
sanki hiç duymamış gibi istifini bozmadan oturuyordu. Dakikalar geçiyor, hiçbir şey olmuyordu. Hepimiz
ister istemez nefesimizi tuttuğumuzdan, hamle sürelerinin takibi için masaya konmuş saatin tik takları
da ansızın duyulur olmuştu. Üç dakika geçti, yedi dakika, sekiz dakika - Czentovic hiç kıpırdamadan
oturmaya devam ediyordu ama sanki kendi içinde yaşadığı bir zorlanmayla iri burun delikleri daha da
genişlemiş gibi geldi bana. Bu sessiz bekleyişe bizler kadar dostumuzun da artık tahammülü kalmamıştı.
Bir anda ayağa fırladı ve tütün salonunda önce yavaş yavaş, sonra gittikçe hızlanarak volta atmaya
başladı. Hepimiz hafif bir şaşkınlıkla onu izliyorduk ama hiç kimsenin bakışları benimki kadar endişeli
değildi, zira baş döndürücü bir hızla volta atsa da salonun sadece belli bir kısmında gidip geldiği
dikkatimi çekmişti; boş salonun tam ortasında, her defasında onu geri dönmeye zorlayan görünmez bir
engele tosluyor gibiydi. Ve dehşetle anladım ki böyle volta atarken farkına varmaksızın adımlarını bir
zamanlar hapsedildiği hücrenin ölçülerine uyduruyordu; esaret aylarında kafesindeki bir hayvan gibi
hücresinde aynen böyle dört dönmüş, ellerini aynen böyle kasmış, omuzlarını aynen böyle kısmış
olmalıydı; donuk ama hummalı bakışlarındaki cinnetin kızıl ışıklarıyla, orayı da aynen böyle binlerce
kez arşınlamış olmalıydı. Ama hâlâ aklı başında gibiydi, zira Czentovic’in artık bir karara varıp
varmadığını görmek için arada bir sabırsızca masaya
dönüyordu. Aradan dokuz dakika geçti, on dakika geçti. En sonunda hiçbirimizin
beklemediği bir şey oldu. Czentovic masada o ana kadar hareketsiz duran iri elini ağır ağır kaldırdı.
Hepimiz nefesimizi tutup hamlesini bekledik. Fakat Czentovic herhangi bir hamlede bulunmadı, taşları
yavaş yavaş ama kararlılıkla elinin sırtıyla tahtadan kenara süpürdü. Bizlerse ancak birkaç saniye sonra
anladık: Czentovic oyundan çekilmişti. Gözümüzün önünde mat edilmemek için yenilgiyi kabul etmişti.
Olmayacak şey olmuş, dünya şampiyonu, sayısız turnuvanın galibi, adı sanı bilinmeyen, yirmi ya da yirmi
beş yıl elini satranç tahtasına sürmemiş bir adam karşısında teslim bayrağını çekmişti. Dostumuz,
kimsenin tanımadığı o meçhul adam, dünyanın en büyük satranç oyuncusunu bire bir mücadelede mağlup
etmişti!
O heyecanla hepimiz farkına varmadan peş peşe ayağa kalkmıştık. Her birimiz şaşkınlıkla
karışık sevincimizi açığa vurmak için bir şeyler söylememiz ya da yapmamız gerektiği duygusu içindeydik.
Hiç kıpırdamadan sükûnetini koruyan tek kişi Czentovic’ti. Neden sonra başını kaldırıp dostumuza donuk
gözlerle baktı.
“Bir parti daha?” diye sordu.
“Bittabi,” diye cevap verdi Dr. B. bana pek nahoş gelen bir coşkuyla ve ben ona sadece
tek partiyle yetinmeye niyetli olduğunu hatırlatamadan masaya oturup taşları hummalı bir telaşla yeniden
dizmeye başladı. Taşları bir araya toplamakta öyle acele ediyordu ki piyonlardan biri titreyen
parmakları arasından iki kez yere düştü; az önceki aşırı heyecanı karşısında hissettiğim üzüntü ve
tedirginlik bir tür korkuya dönüşmüştü şimdi. Zira önceden o kadar sessiz sakin olan bu adam şimdi gözle
görülür bir hezeyan içindeydi; dudağının kenarındaki seğirme gittikçe sıklaşıyor, vücudu ani bir nöbete
tutulmuş gibi titriyordu.
“Yapmayın! ” diye usulca fısıldadım kulağına. “Yapmayın artık! Bugünlük burada bırakın!
Sizin için fazla yorucu.”
“Yorucuymuş! Daha neler!” diyerek öfkeli bir kahkaha attı. “Böyle uyuşuk uyuşuk vakit
öldürene kadar on yedi parti oynayabilirdim ben! Beni yoran tek şey, bu tempoda uyanık kalmayı başarmak!
- Hadi! Başlayın artık siz de!”
Bu son sözleri kabalığa varan haşin bir sesle Czentovic’e söylemişti. Hasmı ona sakin,
ölçülü bir ifadeyle baktı ama kaskatı ve dik bakışlarında sıkılı yumruğu andıran bir şeyler vardı. İki
oyuncu arasında ansızın yeni bir şey yaşanmaya başlamıştı; tehlikeli bir gerilim, tutkulu bir nefretti
bu. Oyun maharetlerini birbirleri üzerinde sınayan iki kişi değillerdi artık, birbirlerini mahvetmeye
yeminli iki düşmandılar. Czentovic ilk hamlesini oynamadan önce epeyce bir süre tereddüt etti, bense
onun kasten böyle ağırdan aldığına dair bariz bir duyguya kapıldım. Belli ki bu tecrübeli taktik ustası
tam da yavaşlığıyla hasmını yorup tedirgin ettiğini anlamıştı. Nitekim şahın önündeki piyonu iki kare
öne sürerek açılışların en sıradanını, en basitini yapması en az dört dakikasını aldı. Dostumuz onun bu
hamlesine karşılık derhal kendi şahının önündeki piyonu oynadı ama Czentovic yine bitmek bilmeyen, adeta
tahammül ötesi bir düşünme molası verdi; şiddetli bir şimşek çaktığında insanın kalbi çarparak gök
gürültüsünü beklemesi ama gök gürültüsünün bir türlü gelmemesi gibiydi. Czentovic hiç kıpırdamıyordu.
Sessizce, ağır ağır düşünüyordu, artık iyice emin olduğum gibi, inadına ağır düşünüyordu; fakat bu bana
Dr. B.’yi bol bol gözlemleme fırsatı vermişti. Dostumuz şimdi üçüncü bardak suyunu kafaya dikiyordu;
ister istemez bana hücresinde susuzluktan yanıp kavrulduğunu anlatışını hatırladım. Anormal bir
heyecanın tüm semptomları apaçık ortadaydı; alnının terlediğini, elindeki yara izinin kızarıp
belirginleştiğini görüyordum. Ama hâlâ kendine hâkim olabiliyordu. Fakat Czentovic dördüncü hamlesini de
yine öyle uzun uzadıya düşünmeye başlayınca Dr. B. artık kendini tutamadı ve aniden kükredi:
“Hadi oynasanıza artık!”
Czentovic başını kaldırıp soğukkanlılıkla baktı: “Bildiğim kadarıyla düşünme süresi için
on dakika kararlaştırmıştık. Bundan daha kısa sürede oynamak âdetim değildir.”
Dr. B. dudağını ısırdı; masanın altında ayağını yere giderek artan bir huzursuzlukla
vurduğunu görüyor, iç dünyasında akıldışı bir şeyin fokurdamaya başladığına dair bunaltıcı sezgiyle ben
de giderek geriliyordum. Nitekim sekizinci hamlede ikinci bir hadise daha yaşandı. Beklemekte gitgide
zorlanan Dr. B., gerginliğini daha fazla zapt edemedi; sandalyesinde sağa sola kayarken, farkına
varmadan masanın üzerinde parmaklarını tıkırdatmaya başladı. Czentovic koca köylü kafasını bir kez daha
kaldırdı.
“Parmaklarınızı tıkırdatmamanızı rica edebilir miyim? Rahatsız oluyorum. Bu şekilde
oynayamam.”
“Ha!” diye kısaca güldü Dr. B. “Belli oluyor.”
Czentovic’in alnı kızardı. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sertçe sordu.
Dr. B. öfkeli bir kahkaha savurdu yine. “Hiç. Sadece çok gergin olduğunuz ortada.”
Czentovic bir şey demeden başını önüne eğdi. Bir sonraki hamlesini ancak yedi dakika
sonra yaptı, oyun bu iç bayıltıcı tempoyla uzadıkça uzuyordu. Czentovic giderek donuklaşıyor gibiydi;
bir hamleye karar vermeden önce, düşünme süresini artık son saniyesine kadar kullanıyor, her fasılayla
birlikte dostumuzun hali tavrı da gittikçe tuhaflaşıyordu. Sanki oyunla artık ilgilenmiyormuş da zihni
bambaşka şeylerle meşgulmüş gibiydi. Sinirli sinirli volta atmayı kesmiş, yerinde hiç kıpırdamadan
oturuyordu. Yuvalarından fırlamış sabit gözlerle, neredeyse deli bakışlarla önündeki boşluğa dalıp
gidiyor, mütemadiyen anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu; ya sonu gelmez kombinezonlarda kaybetmişti
kendini ya da -ben asıl bundan şüpheleniyordum- kafasında bambaşka oyunlar kuruyordu, zira Czentovic
hamlesini nihayet oynadığında, Dr. B.’yi daldığı düşüncelerden sıyrılması için dürtmemiz gerekiyordu.
Ondan sonra da oyunun son durumunu kavraması
hep birkaç dakikasını alıyordu; zincirlerinden aniden herhangi bir şiddetle boşanabilecek
olan bu deliliğin pençesinde Czentovic’i de bizi de çoktan unuttuğu şüphesi içimde giderek
kuvvetleniyordu. Ve gerçekten de, on dokuzuncu hamlede kriz patlak verdi. Czentovic taşını henüz hareket
ettirmişti ki Dr. B. tahtaya doğru dürüst bakmadan filini üç kare öne sürdü ve hepimizi yerinden
sıçratan bir sesle avaz avaz bağırdı:
“Şah! Şah mat işte!”
Bizler olağanüstü bir hamle görmeyi bekleyerek hemen tahtaya baktık. Ama bir dakika
sonra, hiçbirimizin beklemediği bir şey oldu. Czentovic başını ağır ağır kaldırdı ve hepimizi -daha önce
hiç yapmamıştı bunu- tek tek süzdü. Bir şeyin tadını sonuna kadar çıkarır gibiydi, zira dudaklarında
memnun, bariz biçimde alaycı bir tebessüm belirmeye başlamıştı. Bizim henüz anlayamadığımız zaferinin
tadını doyasıya çıkardıktan sonra yapmacık bir nezaketle dönüp bize baktı.
“Üzgünüm ama şah mat falan göremiyorum ben. Beyler, aranızda bana şah çekildiğini gören
var mı acaba?”
Önce satranç tahtasına, sonra da endişeyle Dr. B.’ye baktık. Czentovic’in şah karesi
sahiden de -bunu bir çocuk bile görebilirdi- file karşı bir piyonla korunmuştu, yani şahın mat edilmesi
mümkün değildi. Hepimiz tedirgin olmuştuk. Dostumuz o hezeyanıyla taşlardan birini yanlış mı oynamış,
bir kare fazla uzağa ya da yakına mı sürmüştü? Suspus olduğumuzu fark eden Dr. B. de şimdi gözlerini
tahtaya dikmiş, şiddetle kekelemeye başlamıştı:
“Fakat şahın f7’de olması gerekiyor... Yanlış yerde duruyor, tamamen yanlış yerde. Yanlış
hamle oynadınız! Bu satranç tahtasındaki tüm taşların yeri yanlış... Piyonun g4’te değil, g5’te olması
lazım... Bu tamamen farklı bir parti... Bu...”
Birden durdu. Kolunu sıkıca kavradığımı, daha doğrusu koluna sert bir çimdik attığımı o
hezeyanı içinde bile hissetmişti. Dönüp gözlerini bir uyurgezer gibi yüzüme dikti.
“Ne... ne istiyorsunuz?”
“Remember!”* dedim sadece, bir
yandan da parmağımı elindeki yara izinin üzerinde gezdirdim. Dr. B. ister istemez elimin hareketini
izlerken donuk bakışlarını kan kırmızısı çizgiye dikmişti. Sonra aniden titremeye başladı ve tüm vücudu
bir ürpertiyle sarsıldı.
“Aman Tanrım,” diye fısıldadı bembeyaz dudaklarla. “Saçma bir şey mi söyledim ya da
yaptım... Yoksa ben sonunda yine?..”
“Hayır,” diye fısıldadım usulca. “Ama oyundan hemen çekilmeniz lazım, tam zamanıdır.
Doktorun size ne dediğini hatırlayın!”
Dr. B. derhal ayağa kalktı. “Aptalca hatamdan ötürü affınızı rica ederim,” dedi eski
nazik sesiyle ve Czentovic’in önünde eğildi. “Söylediklerim tam bir saçmalıktı elbette. Partiyi tabii ki
siz kazandınız.” Sonra bize döndü. “Beylerden de af dilemeye mecburum. Fakat benimle ilgili fazla bir
beklentiye girmeyin diye daha en baştan uyarmıştım sizi. Bu kepazeliği bağışlayın lütfen - bu da benim
kendimi satrançta son sınamam olsun.”
Eğilip selam verdi ve ilk ortaya çıktığındaki mütevazı, esrarlı tavrıyla uzaklaşıp gitti.
Bu adamın satranç tahtasına neden bir daha asla elini sürmeyeceğini sadece ben biliyordum, diğerleri ise
hafiften şaşkına dönmüş, sanki nahoş ve tehlikeli bir şeyden ucu ucuna kurtulmanın muğlak duygusuyla
kalakalmışlardı. “Damned fool!”** diye homurdandı McConnor hayal kırıklığıyla. Nihayet Czentovic de sandalyesinden kalktı
ve yarım kalmış oyuna son bir bakış attı.
“Yazık,” dedi yüce gönüllülükle. “Hiç de fena bir saldırı değildi. Bu bey bir amatöre
göre olağanüstü yetenekli aslında.”
* (İng.) Hatırlasanıza! (ç.n.)
** (İng.) Kahrolası ahmak! (ç.n.)
Yorumlar
Yorum Gönder