Fransa’nın bir liman kentinin denizci mahallesinde gezinirken duyduğu arya söyleyen
sesi
izleyerek tanımadığı insanların marazi hayatlarına dalan bir gezgin; patronuna kölece bağlılığı
yüzünden
korkunç bir eyleme sürüklenen karanlık, itici ve yabani bir hizmetçi; 1810 yılında Ispanya’daki
savaşta
yaralanan, düşman bir ülkede amansız bir hayatta kalma mücadelesine girişen bir Fransız albay; 1918
yılının bir yaz gecesi Leman gölünde bulunup kurtarılan, ancak sonra yüreğini kavuran yurt özlemine
yenik düşen bir Rus savaş esiri; yaşıtları üniversiteye giderken hâlâ liseye devam eden avare bir
gencin
öğretmeninin otoritesine isyan ettikten sonra ödediği ağır bedel. Zweig bu öykülerde insanı
insanlıktan
çıkarıp en uç noktalara sürükleyen deneyimlerin izini sürerken, okuru da ister istemez
karakterlerinin
ruh çalkantılarının içine çekiyor...
STEFAN ZWEIG (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı
yüzünden Avusturya’dan ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir
Gece,
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Amok Koşucusu gibi unutulmaz
novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Novella, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı
türlerde
çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter
incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925) ve Kendi Hayatının Şiirini
Yazanlar
(1928) sayılabilir. Sabırsız Yürek (1938) adlı bir psikolojik
romanı
da mevcuttur. Yazara büyük ün kazandıran bir başka yapıtı İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar'dır
(1928).
Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan
biyografilerini yazmıştır. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig,
1942’de
eşiyle birlikte intihar etti.
STEFAN ZWEIG
AY IŞIĞI SOKAĞI
ÖZGÜN ADI
DIE MONDSCHEINGASSE
Bu kitap Kuzey Ren Vestfalya Kültür Vakfı Kunststiftung NRW tarafından desteklenmiş ve
Europaeisches Übersetzerhaus Straelen’de çevrilmiştir.
EDİTÖR
GAMZE VARIM
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
MEHMET CELEP
1. BASIM HAZİRAN 2017, İSTANBUL
18. BASIM ARALIK 2022, İSTANBUL
ISBN 978-605-295-072-2
BASKI: UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
Keresteciler Sitesi Fatih Caddesi Yüksek Sokak No: 11/1 Merter Güngören/istanbul Tel.
(0212)
637 04 11 Sertifika No: 45162
ÇEVİREN: REGAİP MİNARECİ
1955 yılında İstanbul’da doğdu. Münih’te geçen lise ve üniversite yıllarının ardından
1977
yılında Hürriyet Grubu’nda çevirmen olarak çalışma hayatına atıldı. Hürriyet Dergi Grubu, Tercüman,
Milliyet
Dergi Grubu, Güneş Gazetesi ve Doğan Kitap’ta editör, yazı işleri müdürü, yayın yönetmeni ve yayın
koordinatörü olarak uzun yıllar idari görevlerde bulundu. Önceleri gazeteciliğin yanı sıra sürdürdüğü
edebiyat çevirmenliğine artık zamanının önemli bir bölümünü ayırarak devam ediyor.
Stefan
Zweig
Ay Işığı Sokağı
Almanca aslından çeviren:
Regaip Minareci
Ay Işığı Sokağı
Fırtına yüzünden geciken gemi Fransa’daki küçük liman kentine ancak akşam geç bir saatte
yanaşabilmiş, Almanya’ya kalkan gece treni kaçmıştı. Böylece tanımadığım bir yerde hiç hesaba katmadığım
bir
gün geçirecektim; akşam ise dış mahallelerdeki bir eğlence yerinde kadınların çaldığı hüzünlü müziği
dinlemek ya da rastgele yolumun kesiştiği yol arkadaşlarıyla tekdüze sohbetlere girmekten başka
yapacağım
cazip bir şey yoktu. Otelin küçük yemek salonunu dolduran hava bana dayanılmaz gelmişti; yağ kokuyordu,
duman içindeydi, bir de denizin tertemiz soluğu tuzlu serinliğiyle hâlâ dudaklarımda olduğu için
içerinin
boğucu pisliğini iki misli hissediyordum. Böylece dışarı çıktım, aydınlık geniş caddede rastgele
yürüyerek
bir meydana geldim, burada halk muhafız bandosu çalıyordu; sonra ağır ağır taşarak akan insan selinin
arasına karışıp yoluma devam ettim. Taşra kılıklı kayıtsız insanlardan bir araya gelmiş bu akıntıya
kapılıp
istem dışı sürüklenmek başta hoşuma gitse de yabancı insanların arasında dalgalanmaya, onların kesik
kesik
kahkahalarına, bana bakan şaşkın, yabancı ya da sırıtarak saldıran gözlerine, farkında olmadan beni
ileriye
doğru iten dokunuşlara, bu binlerce küçük kaynaktan yayılan ışığa ve yeri durmaksızın eşeleyen binlerce
adıma bir süre sonra katlanamadım. Deniz yolculuğu sarsıntılı geçmişti ve
kanım hâlâ başımı döndüren, hafiften sarhoş bir duyguyla kaynamaktaydı: Ayaklarımın
altındaki
zeminin hâlâ kayıp sallandığını, toprağın adeta soluk alırcasına hareket ettiğini ve caddenin göğe doğru
havalandığını duyumsar gibiydim. Bunca gürültülü karmaşadan bir anda başım döndü ve kendimi kurtarmak
için
adına bile bakmadan bir yan sokağa saptım, oradan da anlamsız gürültünün ağır ağır kaybolduğu daha küçük
bir
sokağa girdim; sonra kılcal damarlar gibi dallara ayrılmış dar sokakların labirentine amaçsızca dalıp
ilerledim; ana meydandan uzaklaştıkça bu dar sokaklar gitgide daha derin bir karanlığa gömülüyordu.
Geniş
bulvarların mehtabı olan dirsekli büyük elektrik lambaları yanmıyordu artık ve zayıf aydınlatmaların
üstünden sonunda yıldızlar görünmüş, bulutlarla kaplı gökyüzü yeniden belirmeye başlamıştı.
Limanın yakınlarında, denizci mahallesinde olmalıydım, bayat balık kokusundan
hissediyordum
bunu; yosun ve çürüme karışımı tatlımsı güzel bir kokuydu bu, dalgalarla birlikte karaya vuran algler
kokardı böyle; bir de kötü kokuların ve havalandırılmamış odaların kendine has buğusundan anlamıştım
nerede
olduğumu; şiddetli bir fırtına çıkıp, taze bir soluk getirene kadar bu boğucu kokular buralara sinerdi.
Gizemli karanlık ve beklenmedik ıssızlık bana iyi gelmişti; adımlarımı yavaşlattım, biri diğerine
benzemeyen
dar sokakları birer birer inceledim. Sokaklardan kimi sakindi, kimi insanı çekiyordu, ama hepsi
karanlıktı
ve hepsinden kısık müzik ve insan sesleri geliyordu; görünmez bir yerden, tonozların bağrından
esrarengiz
bir şekilde kabarıp yükseliyordu sesler, öyle ki yer altındaki kaynağın yerini anlamak olanaksızdı.
Çünkü
hepsi kendi içlerine kapanmıştı ve kırmızı ya da sarı bir ışıkla göz kırpıyordu yalnızca.
Yabancı kentlerdeki bu dar sokakları, bütün ihtirasların kirli çarşısını, yabancı ve
tehlikeli denizlerde geçirdikleri yalnız gecelerden sonra bütün bedensel ihtiyaçlarını bir saatte
karşılamak üzere buraya bir geceliğine gelen denizcilerin önüne her türlü baştan
çıkarıcılığın gizlice yığılmasını seviyordum. Bu küçük yan sokaklar büyük kentin çukurluklarında yer
bulup
saklanmak zorundadır, çünkü içlerinde yüzlerce maske takmış kibar insanlar barındıran tertemiz camlı
aydınlık evlerin neleri gizlediğini küstahça ve yılışıkça söyler onlar. Burada küçük evlerden yayılan
müzik
sesi insanı kışkırtıyor, sinema salonları parlak afişlerle umulmadık görkemler müjdeliyor, kapıların
altına
büzülmüş dört köşeli küçük ışıklar bildik bir selam eşliğinde çok açık bir davet için göz kırpıyor, bir
kapının aralığından altın rengi payetler altında çıplak etler ışıldıyor. Kafelerden sarhoş naraları,
kumarbazların tartışmaları yükseliyor. Denizciler burada karşılaştıklarında birbirlerine bakıp
sırıtıyorlar,
donuk bakışları onca vaatten parlıyor, çünkü burada her şey var; kadın ve kumar, içki ve gösteri, kirli
ve
büyük macera. Ancak bütün bunlar ikiyüzlülükle indirilmiş panjurların ardında çekinerek ama yine de
kalleşçe
örtülüyor, her şey yalnızca içeride kalıyor ve bu sözüm ona içedönüklük, gizlilik ve kolay
ulaşılabilirlikten oluşan çifte baştan çıkarıcılıkla kışkırtıyor. Bu sokaklar Hamburg’da da, Kolombo’da,
Havana’da da aynıdır; yine çeşitli yerlerdeki geniş lüks bulvarlar da böyledir, çünkü yaşamın zirvesi de
dibi de aynı biçimdedir. Bu medeniyetten uzak sokaklar, dürtülerin hâlâ dizginlenmeden vahşice dışa
vurulduğu, bedensel hazların kuralsız yaşandığı bir dünyanın son fantastik kalıntılarıdır, ihtirasların
karanlık balta ormanlarıdır ve tümüyle dürtüleriyle davranan hayvanlarla doludur; açığa vurduklarıyla
tahrik
eder, gizledikleriyle kışkırtırlar. Düş kurdururlar insana.
İçinde kendimi ansızın tutsak hissettiğim sokak da böyleydi. Arkalarından sürükledikleri
kılıçlarını eğri büğrü arnavut kaldırımı taşlarında takırdatan birkaç süvarinin rastgele peşine
takılmıştım.
Barın birinden kadınlar süvarilere seslendiler, güldüler ve arkalarından bağırarak kaba
şakalar yaptılar; süvarilerden biri camı tıklattı, derken bir yerde biri sövdü, adamlar
yollarına devam ettiler, kahkaha uzaklaşmaya başladı, sonra hiç seslerini duymadım. Sokak yine
sessizliğe
gömülmüştü, solgun mehtabın puslu ışığında birkaç pencere belli belirsiz ışıldıyordu. Durdum ve bu
sessizliği soluğumla içime çektim, tuhaf gelmişti bana, çünkü ardında sır, şehvet ve tehlikenin uğultusu
vardı. Bu sessizliğin sahte olduğunu ve bu sokağın kasvet dolu pususunun ardında dünyanın kokuşmuşluğuna
dair bir şeyin yanıp söndüğünü açıkça duyumsuyordum. Ama öylece durdum, ilerlemedim ve boşluğa kulak
verdim.
Artık ne kenti ne sokağı hissediyordum, ne sokağın adını ne de kendi adımı; burada yabancı olduğumu,
tanımadığım bir yerde her şeyden müthiş bir biçimde arınmış olarak durduğumu duyumsuyordum yalnızca;
hiçbir
amacım, mesajım, bağlantım olmadığı halde çevremdeki hüzünlü yaşamı derimin altından akan kanım kadar
yoğun
algılıyordum. Hiçbir şeyin benim için gerçekleşmediği, ama yine de her şeyin bana dahil olduğu duygusunu
taşıyordum yalnızca; ilgisiz kalsam da, çok derin ve çok gerçek şeyler tadıyor olmak müthiş mutluluk
veren
bir duyguydu, ruhumun en canlı kaynağını oluşturur, tanımadığım yerlerde şehvet gibi üstüme çökerdi.
Issız
sokakta durup dikkat kesildim, mutlaka olması gereken bir şeyi, beni bir uyurgezer gibi boşluğa kulak
verme
duygusundan uzaklaştıracak o şeyi umutla beklerken, tam o sırada uzaktan ya da bir duvarın ardından
gelen
çok boğuk ve hüzünlü bir sesle bir yerlerde Almanca bir şarkı söylendiğini duydum, “Freischütz”ün* o
tekdüze
dizesiydi bu: “Schöner, grüner Jungfernkranz.”** Bir kadın sesi söylüyordu, çok da kötü söylüyordu, ama
ne
de olsa bir Alman ezgisiydi, dünyanın bu uzak köşesinde Almanca okunduğuna göre bir şe-
* Freischütz, Alman besteci Carl Maria von Weber’in üç perdelik operası. (Ç-n.)
** Güzel, yeşil gelin tacı. (ç.n.)
kilde tanıdıktı. Şarkının nereden geldiği belli değildi, ancak haftalardan sonra vatana
dair
ilk sözcükler olduğu için selam gibi algılamıştım. Benim dilimi acaba kim konuşuyor, diye düşündüm
içimden;
bir anı kimi derinlerinden sarsıp, bu bakımsız ücra sokakta bu zavallı şarkıyı ona yürekten
söyletiyordu?
Sesin geldiği yöne doğru ilerledim; indirilmiş panjurlarıyla yarı uykulu gibi duran, ancak içeridekileri
ele
verircesine ışıkların süzüldüğü, kiminden de birinin el salladığı evlerin önünden bir bir geçtim.
Duvarlara
göz alıcı yazılar, dikkat çekici afişler yapıştırılmıştı, bir köşeye sıkışmış bir bar biraların,
viskilerin
reklamını yapıyordu, ancak her yer kapalıydı, insan hem geri çevriliyor hem de davet ediliyordu. Ve
bunların
arasında -uzaklardan adım sesleri duyulurken- sürekli o ses geliyordu; nakaratı şimdi daha tiz bir sesle
söylüyor ve gitgide yaklaşıyordu: Derken sesin geldiği evi buldum. Bir an duraksadıktan sonra beyaz
tülleri
sımsıkı kapatılmış iç kapıya doğru yürüdüm. Kararlı bir şekilde kapıya eğildiğim sırada, loş koridorda
ansızın bir şey kıpırdadı, belli ki cama iyice yapışıp oraya pusu kurmuş biriydi bu, korkuyla irkildi,
tepesindeki fenerin kırmızı ışığı yüzüne yayılsa da yaşadığı dehşetten rengi atmıştı; gözleri iri iri
açılmış bir adam baktı bana, özür diler gibi bir şeyler mırıldandı, sonra sokağın karanlığında gözden
kayboldu. Tuhaf bir selamlamaydı bu. Adamın arkasından baktım. Sokakta kaybolan gölgesinde ona ait bir
şey
kıpırdadı sanki, ama belli belirsizdi. O ses içeride hâlâ çınlıyordu ve bana daha da tizleşmiş gibi
geliyordu. Cezbetmişti beni. Kapının kolunu bastırıp hızla içeri girdim.
Şarkının son sözcüğü bıçak gibi kesildi. Karşımda bir boşluk hissedip irkildim, düşmanca
bir
sessizlikti bu, sanki bir şeyi yıkıp parçalamıştım. Gözüm odaya yavaş yavaş alıştı, neredeyse bomboştu,
bir
tezgâh ve bir masa vardı içeride, belli ki yarı aralık kapıları, loş ışıkları ve hazır yataklarıyla asıl
işlevlerini bir bakışta ortaya koyan arkadaki diğer oda-
ların girişiydi burası. Bir kız masanın ön tarafına dirseklerini dayamıştı, boyalı ve
yorgundu, gerideki tezgâhın arkasında iri yarı, kir pas içindeki meyhaneci kadın duruyordu, yanında da
çirkin sayılmayacak başka bir kız vardı. Verdiğim selam odada sert bir şekilde yükseldi, epeyce sonra da
bıkkın bir yankı gibi yanıt geldi. Boşluğa, böylesine gergin ve sıkıcı sessizliğe dalmış olmaktan
rahatsızlık duydum, içimden oradan hemen çıkıp gitmek geldi, gel gelelim kötü durumuma bir bahane
uyduramadım ve çaresiz ön masaya oturdum. Görevini anımsayan kız, ne içmek istediğimi sordu ve onun
Alman
olduğunu berbat Fransızcasından anladım. Bira ısmarladım, kız gitti ve göz kapaklarının ardından
sönmekte
olan ışıklar gibi parlayan sığ gözlerinden daha kayıtsız olan o gevşek yürüyüşüyle geri döndü. O tür
mekânlarda âdet olduğu üzere benim kadehimin yanına mekanik bir hareketle kendisi için bir tane daha
koydu.
Kadehini bana kaldırırken boş bakışları üzerimden geçip gitti. Böylece onu inceleyebiliyordum. Aslında
yüzü
hâlâ güzeldi, hatları düzgündü, ancak içten gelen bir yorgunlukla maskelenmiş ve basitleşmişti sanki;
her
yeri sarkmıştı, göz kapakları ağırlaşmış, saçları seyrelmişti; kötü boyalardan leke leke olmuş, makyajı
akmış yanakları gevşemeye başlamıştı; yanaklarından dudaklarına kadar uzanan derin çizgiler vardı.
Elbisesini de özensizce geçirmişti sırtına; sigara ve biradan kalınlaşmış sesi bitkindi. Genel durumuna
baktığımda yorgun, hiçbir şey hissetmeden alışkanlıktan yaşamayı sürdüren bir insan algılıyordum.
Çekinerek
ve korkarak ortaya bir soru attım. Yüzüme bakmadan kayıtsızca, dudaklarını neredeyse hiç oynatmadan,
donuk
bir ifadeyle yanıt verdi. İstenmediğimi hissettim. Arkamda meyhaneci kadın esnedi; öteki kız bir köşede
oturmuş bize bakıyor, adeta onu çağırmamı bekliyordu. Aslında çekip gitmek istiyordum, ama her yanım
kurşun
gibiydi; bu yoğun, için için yanan havaya gömülmüştüm, tayfalar gibi oradan oraya sendeliyordum,
merakın ve dehşetin boyunduruğu akındaydım; çünkü bu kayıtsızlığın insanı cezbeden bir
yanı
vardı.
Derken yanı başımda atılan tiz bir kahkaha beni korkuyla sıçrattı. Aynı anda alev de
titredi
ve arkamda birinin kapıyı açtığını hava akımından hissettim. Yanımdaki ses tiz ve alaylı bir tonda,
“Yine mi
geldin?” diye Almanca sordu. “Yine mi evin çevresinde dolanıp durdun, açgözlü seni! Hadi gel içeri, bir
şey
yapmam.”
Hızla döndüm; geleni bedeninden ateş çıkarcasına çığırarak karşılayan kıza baktım önce,
sonra
kapıya. Kapı daha tamamen açılmadan titreyen şahsı tanıdım hemen, az önce kapıya adeta yapışmış halde
duran
bu insanı ürkek bakışlarından tanıdım. Elinde şapkasıyla bir dilenci gibi sinmişti; sert karşılanmanın
ve
kadının iri bedenini bir anda nöbet gibi sarsan kahkahasının etkisiyle titriyordu. Bu kahkahaya arkadaki
tezgâhta duran meyhaneci kadının heyecanlı fısıltıları eşlik ediyordu.
Adam ürkek adımlarla ayağını sürüyerek yaklaşırken, “Şuraya, Françoise’ın yanına otur,”
diye
buyurdu kız zavallıya. “Görüyorsun, müşterim var.”
Bunları ona bağırarak Almanca söylemişti. Meyhaneci kadın ve kız hiçbir şey anlamadıkları
halde kahkahalarla güldüler, müşteriyi tanıyor gibiydiler.
“Şampanya ver ona, Françoise, şu pahalısından, bir şişe!” diye gülerek karşıya bağırdı
kız.
Sonra yine alaylı bir ifadeyle adama dönüp, “Eğer pahalı gelirse, doğru dışarı çık, sefil pinti seni!
Bilirim, beni bedavaya seyretmek istiyorsun, sen her şeyi bedavaya istiyorsun,” dedi.
Uzun boylu şahıs bu berbat kahkahanın etkisiyle adeta eridi, kamburu çarpılıp yükseldi,
sanki
yüzünü köpekler gibi saklamak istedi, şişeye uzanırken eli titredi ve şarabı kadehe boşaltırken döktü.
Sürekli yukarı, kadına yöneltmek istediği bakışlarını yerden kaldıramıyor, daireler çizerek fayanslarda
gezdiriyordu. Bu bir deri bir kemik kalmış yüzü lambanın
ışığında daha iyi görebiliyordum şimdi; yıpranmış ve solgundu, kemikli kafasındaki
saçları
ıslak ve seyrekti, kolları ve bacakları kırılmış gibi sallanıyordu, hiç gücü kalmamış bir zavallıydı,
ama
halinde yine de bir hainlik vardı. Her yanı çarpıktı ve yerinden oynamıştı, sinmişti; şimdi bir kez
kaldırıp
sonra korkuyla kaçırdığı bakışlarından hain bir ışık geçti.
“Aldırmayın ona!” diye bana Fransızca buyurdu kız ve beni savurmak istercesine sertçe
kolumu
tuttu. “Onunla aramızda eski bir meseledir bu, yani bugün çıkmadı.” Sonra yine ısıracakmış gibi
dişlerini
göstererek adama dönüp, “Hadi dinle bakalım, kart düzenbaz,” diye bağırdı. “Söylediklerimi duymak
istiyorsun. Seninle gelmektense kendimi denize atacağımı söyledim.”
Meyhaneci kadın ve öteki kız yine ağızlarını yayarak budalaca güldüler. Alışkın oldukları
bir
eğlenceye, her gün tekrarlanan bir kafa bulmaya benziyordu bu. Ama öteki kızın şimdi sahte yakınlıkla
adama
sokulduğunu ve tatlı sözlerle orasına burasına dokunduğunu, adamın bunlardan irkilmesine rağmen karşı
koyma
cesaretini gösteremediğini görmekten sarsıldım; adamın korkuyla sinmiş tedirgin bakışları benimkilerle
karşılaşınca ürktüm. Ayrıca, gevşekliğinden kurtulup canlanmış ve elleri titreyecek kadar gözleri
hainlikle
yanıp sönen yanımdaki kadından iğreniyordum. Masanın üzerine para atıp gitmeye yeltendim, ama kadın
parayı
almadı.
“O köpek seni rahatsız ediyorsa, atarım dışarı. Defolup gider. Hadi gel, bir kadeh daha
iç
benimle.”
Bana ansızın sözüm ona tutkulu bir samimiyetle sokuldu; ötekine acı vermek için rol
yaptığını
hemen anlamıştım. Kadın bir yandan da adama yan gözle hızlı bir bakış atıyordu ve kadının üzerimde
yaptığı
her hareketle birlikte adamın uzuvlarının kızgın demirle dağlanır gibi seğirdiğini görmek iğrençti.
Kadını
dikkate almadan gözlerimi yalnızca adama diktim ve içinin öfke, hiddet, kıskançlık ve şehvetle
kabardı-
ğına, ama kadının başını çevirmesiyle birlikte hemen sindiğine tanık olunca ürperdim.
Kadın
bana şimdi iyice sokuldu; bu oyunun haince hazzıyla titreyen bedenini duyumsadım, adi pudra kokan boya
içindeki yüzünden, yıpranmış etlerinin buharından tiksindim. Onu yüzümden uzaklaştırmak için uzanıp bir
puro
aldım, gözlerimle masanın üzerinde bir kibrit aradığım sırada kadın hemen adama, “Ateş getir buraya!”
diye
buyurdu.
Kadının bana hizmet ettirmek için yaptığı bu uygunsuz ve haince istekten adamdan daha çok
rahatsız oldum ve ateş bulmak için hemen harekete geçtim. Ancak kadının sözlerinden kırbaç yemiş gibi
olan
adam yan yan attığı adımlarla sallanarak geldi ve masaya dokununca sanki eli yanacakmış gibi çakmağını
hızla
masanın üzerine bıraktı. Bakışlarımız bir an karşılaştı: Gözlerinde tarifsiz utanç ve şiddetli öfke
vardı.
İşte bu köle bakışı içimdeki insan yanıma, kardeş yanıma dokunmuştu. Kadının onu nasıl aşağıladığını
duyumsuyor ve adamla birlikte ben de utanç duyuyordum.
“Çok teşekkür ederim,” dedim Almanca -kadın irkildi-, “zahmet etmenize gerek yoktu.”
Sonra
adama elimi uzattım. Adam duraksadı, epeyce duraksadı, ardından avucumda nemli, kemikli eller ve elimin
ansızın kasılırcasına şükranla sıkıldığını hissettim. Adamın gözlerime daldırdığı gözleri bir an
parladı,
sonra yine kendini bırakmış göz kapaklarının ardına gizlendi. Kıza inat olsun diye adamı yanımıza
oturmaya
davet etmeye hazırlanıyordum ve davetkâr hareketlerim elime de yansımış olacak ki kadın adama hemen,
“Git
yerine otur ve rahatsız etme!” diye buyurdu.
İşte o an kadının iğrenç sesinden ve yaptığı bu işkenceden midem bulandı. Bu boğucu
batakhanede, bu itici fahişenin, geri zekâlı adamın yanında, bunca kesif bira kokusu, duman ve ucuz
parfümün
içinde ne işim vardı? Açık havaya çıkmak için can atıyordum. Parayı kadına doğru ittim, ayağa kalktım ve
kadın sırnaşarak yanıma gelince hızla arkamı
döndüm. Bir insanın alçaltıldığı bu oyunun parçası olmak beni tiksindiriyordu;
kararlılıkla
karşı koyarak, kadının beni cinsel bakımdan tahrik edemediğini açıkça hissettiriyordum. Kadının kanı
öfkeyle
kabardı, dudağının kenarında hain bir çizgi oluştu, ama yine de ağzına gelen o sözcüğü söylemekten
kaçındı;
duyduğu kini gizlemeden hızla adama döndü; kendini olabilecek en kötü şeye hazırlamış olan adam ise
kadının
tehdidi yüzünden arkasından kovalanıyormuş gibi aceleyle elini cebine attı ve titreyen parmaklarla bir
cüzdan çıkardı. Kadınla yalnız kalmaktan korkuyordu, her halinden belliydi bu ve cüzdanındaki düğümleri
doğru düzgün çözemiyordu; köylülerin ve basit insanların kullandığı türden boncuklarla bezeli el örgüsü
bir
cüzdandı bu. Parasını çabucak harcamaya alışkın olmadığı kolayca anlaşılıyordu, oysa denizciler
paralarını
şıngır şıngır öten ceplerinden bir çırpıda çıkarıp masanın üzerine atarlardı; bu adamın parasını
dikkatle
sayıp, madeni paraları parmaklarının arasına sıkıştırarak tartmaya alışkın olduğu açıkça belliydi.
“Sevgili
tatlı paracıkları için nasıl da titriyor! Çok mu yavaş oldu? Bekle!” diye alay etti kadın ve bir adım
yaklaştı. Adam ürkerek geriledi, kadın onun ürktüğünü görünce omuzlarını kaldırdı, bakışlarında tarifsiz
bir
tiksintiyle, “Senden bir şey almam, parana tüküreyim senin,” dedi. “O kıymetli paracıklarının hepsinin
sayılı olduğunu biliyorum, bir tanesini bile fazladan harcamamalısın. Hele şu,” -kadın ansızın
parmağıyla
adamın göğsüne dokundu- “kimse çalmasın diye içine diktiğin kâğıt paracıklarını!”
Ve gerçekten de kriz geçiren bir kalp hastasının ansızın göğsüne yapışması gibi, adam
titreyen solgun elini ceketinin belli yerindeki bir noktaya attı, elleri istemsiz olarak gizli yuvayı
yokladı, ardından rahatlamış olarak düştü. “Pinti!” diye haykırdı kadın. O sırada işkenceye uğrayan
adamın
yüzü ansızın alev alev yanmaya başladı, cüzdanını hızlıca öteki kıza fırlattı; kız önce korkudan bir
çığlık
attı, ardından
kahkahayı bastı, adam koşarak kızın önünden geçti, yangından kaçamasına kapıdan çıkıp
gitti.
Kadın kapıldığı büyük öfkenin ateşiyle bir an öylece dimdik durdu. Ardından göz kapakları
yine düştü, gergin bedeni yorgunluktan gevşedi. Bir dakika içinde yaşlanmış ve bitkinleşmişti. Şimdi
bana
yönelttiği bakışları kuşku ve çaresizlikle gölgelenmişti. Utanç duygusu içinde sıkıntıyla ayılan bir
sarhoş
gibi öylece duruyordu. “Dışarıda parası için sızlanıp duracak, belki de polise koşup bizim çaldığımızı
söyleyecek. Sonra yarın yine çıkıp gelecek. Ama bana sahip olamayacak. Herkes olsun, ama o
olamayacak!”
Tezgâha gitti, paraları fırlattı ve bir çırpıda bir kadeh konyağı başına dikti. O hain
ışığın
yine yandığı gözleri öfke ve utanç gözyaşlarından buğulanmış gibiydi şimdi. Kadına duyduğum tiksinti
acıma
duygumu yok etmişti. “İyi akşamlar,” deyip çıktım. “Bonsoir,” dedi meyhaneci kadın. Hiç çevresine
bakınmadan tiz ve alaycı bir kahkaha attı yalnızca.
Dışarı çıktığımda yalnızca geceden ve gökyüzünden oluşan sokak, boğucu ve bulutlu bir
karanlığa bürünmüş, çok uzaklardan ayın pırıltısı yansımıştı. Ilık ama sağlam havayı içime çektikçe
çektim,
içimdeki dehşetin yerini yazgıların çeşitliliği karşısında duyduğum büyük şaşkınlık aldı ve her
pencerenin
ardında bir alınyazısının beklediğini, her kapının bir yaşantıya açıldığını hissettim yine - gözlerimi
yaşartacak kadar beni mutlu eden bir duyguydu bu; bu dünyanın çeşitliliği her yerdeydi ve böceklerin
ateşli
parıltıyla çürümeleri gibi en sefil köşe bile önceden belirlenmiş olaylarla doluydu. O tiksindirici
karşılaşma artık uzakta kalmıştı; gerginliğim çözülmüş, yerini yaşananları güzel bir düşe dönüştürmek
isteyen tatlı bir yorgunluğa bırakmıştı. Bu karmakarışık iç içe geçmiş dar sokaklar arasından otelimin
yolunu bulmak için ister istemez arayan gözlerle çevreme bakındım. Derken yanımda bir gölge belirdi,
usulca
yaklaşmış olmalıydı.
“Affedersiniz,” dedi, -bu alçakgönüllü sesi hemen tanımıştım- “ama sanırım yönünüzü
karıştırdınız. İzin verirseniz... yolu gösterebilir miyim size? Kaldığınız yer acaba...”
Otelimin adını söyledim.
“Size eşlik edeyim... tabii izin verirseniz,” diye ekledi alçakgönüllü bir
tavırla.
İçim yine dehşetle doldu. Yanımda sürünürcesine, hayalet gibi, neredeyse hiç duyulmadan
atılan ama bana iyice yaklaşmış bu adımlar, denizciler sokağının karanlığı ve yaşadıklarımın anısı
yerlerini
değerlendiremediğim ve karşı koyamadığım karmakarışık bir duyguya bırakıyordu ağır ağır. Adama bakmadan
gözlerindeki teslimiyeti ve dudaklarının seğirdiğini hissettim; benimle konuşmak istediğini anlamıştım,
ama
ne bunu zorlaştıracak ne de kolaylaştıracak bir şey yapıyordum, duygusal bir sersemlik içindeydim ve
yüreğimdeki merak ve bedenimin uyuşukluğu kabararak birbirine karışmıştı. Adam birkaç kez hafifçe
öksürdü,
söylemek istedikleri boğazında düğümleniyordu sanki; ama ben kendimde o kadından gizemli bir şekilde
bana
geçmiş bir zalimlik hissediyor, adamın utançla ve ruhsal sıkıntıyla boğuşmasından adeta zevk alıyordum:
Adama yardım etmiyor, aramızda kapkara ve ağır bir sessizliğin çökmesine göz yumuyordum. Bu pis dünyadan
kaçmak için attığımız onun yaşlı bir adamınkiler gibi sürünen bitkin, benimse kasten güçlü ve sert
adımlarımızın sesleri birbirine karışıyordu. Aramızdaki gerginliğin gitgide arttığını hissediyordum: Bu
suskunluk, bütünüyle içten gelen tiz bir çığlıktı ve aşırı gerilmiş bir çalgı teli gibiydi ve sonunda
-başta
müthiş zorlanarak da olsa- tek bir sözcükle koptu.
“Siz... siz... bayım... orada tuhaf bir sahneye tanık oldunuz... kusura bakmayın... bu
konuyu
yeniden açtığım için kusura bakmayın... ama size tuhaf gelmiş olmalı... ve ben çok gülünçtüm... o
kadın...
çünkü o kadın...”
Yeniden sustu. Gırtlağını tıkayan kocaman bir şey vardı. Ardından sesi iyice alçaldı,
fısıldayarak, “O kadın... o kadın
benim karım,” dedi. Şaşkınlıktan havaya sıçramış olmalıyım, çünkü adam özür dilemek
istercesine aceleyle sürdürdü sözlerini: “Yani... karımdı... beş... dört yıl önce... memleketim Hessen,
Geratzheim’da... onun hakkında kötü şeyler düşünmenizi istemem, bayım... Onun böyle olması benim suçum
belki. Eskiden böyle biri değildi... Ben... azap çektirdim ona. Çok yoksul olmasına karşın aldım onu,
sırtında elbisesi bile yoktu, hiçbir şeyi, hiçbir şeyi yoktu... bense zenginim... yani varlıklı...
zengin
değil... ya da eskiden öyleydim. .. hem biliyor musunuz, bayım... ben belki de , - o haklı-
tutumluydum...
ama eskiden öyleydim, bayım, o felaketten önce, şimdi buna lanet ediyorum... ama babam da annem de
öyleydi,
herkes öyleydi... ve ben her kuruş uğruna çok çalıştım... o rahat biriydi, güzel şeylere sahip olmayı
severdi... ama yoksuldu, bunu yüzüne her fırsatta vurdum... Yapmamalıydım oysa, şimdi biliyorum bunu,
bayım,
çünkü gururludur o, çok gururludur... Onun kendini gösterdiği gibi biri olduğuna inanmayın sakın...
yalan bu
ve böyle yaparak kendi canını acıtıyor... sırf... sırf canımı yakmak, bana azap çektirmek için... bir
de...
bir de utandığı için... Belki de kötü biri olmuştur, ama ben... ben inanmıyorum... çünkü bayım, çok
iyiydi
o, çok iyi...”
Gözlerini sildi ve yaşadığı şiddetli heyecandan olduğu yerde durdu. Elimde olmadan yüzüne
baktım ve gözüme bir anda gülünç görünmedi artık; hatta Almanya’da yalnızca toplumun alt sınıflarının
benimsediği bu tuhaf ve edilgen “bayım” sözcüğünü bile duymuyordum artık. Konuşmak için gösterdiği içsel
çaba bütünüyle yüzüne yansımıştı; yine güçlükle öne doğru sendelediğinde bakışları donup kaldı;
gözlerini
arnavut kaldırımlarından alamıyordu, kasılmış gırtlağından koparcasına çıkan sözleri titrek ışıkta
kaldırımdan güçlükle okuyordu sanki.
“Evet, bayım,” dedi derin bir soluk alarak; ardından ruhunun hassas bir dünyasından
gelircesine bambaşka, tok bir
sesle, “O çok iyi biriydi,” dedi, “bana karşı da... Onu sefaletten kurtardığım için bana
minnettardı... onun minnettar olduğunu ben de biliyordum... ama... ben... ben bunu duymak istiyordum...
sürekli... sürekli... onun minnetini duymak bana iyi geliyordu... bayım, hissetmek, birinden daha iyi
olduğumu hissetmek tarifsiz iyi geliyordu... hele aslında daha kötü biri olduğunu biliyorsa insan...
onun
minnetini sürekli duyabilmek için bütün paramı feda edebilirdim... o çok gururluydu ve benim o minneti
duymayı talep ettiğimi anlayınca gitgide daha az dile getirir olmuştu... Bu yüzden... sırf bu yüzden
bayım,
onu hep yalvartıyordum... hiçbir şeyi kendiliğimden vermiyordum... her elbise, her kurdele için gelip
yalvarması ruhumu okşuyordu... üç yıl boyunca böyle eziyet ettim ona, dozunu artırarak... ama bayım, onu
çok
sevdiğim için yapıyordum bunu... Gururuna bayılıyordum, ama bu gururu ezmeyi seviyordum, ah deliydim ben
ve
ne zaman bir şey istese, kızardım... ama aslında kızmıyordum, bayım... onu aşağılayabilmek için
yakaladığım
her fırsattan mutlu oluyordum, çünkü... çünkü onu ne çok sevdiğimi bilmiyordum...”
Yine sustu. Büsbütün sendeleyerek yürüyordu şimdi. Beni unutmuş gibiydi. Sesini gitgide
yükselterek sanki uykudaymış gibi mekanik bir biçimde konuşuyordu:
“Bunu... bunu ancak o... o lanet olası gün anlamıştım... annesi için istediği parayı
vermeyi
reddetmiştim, oysa azıcık bir şeydi... yani, aslında hazırlamıştım parayı, ama bir kez daha gelmesini
istemiştim... bana yalvarmasını... evet, ne diyordum?.. evet, o gün anlamıştım, akşam eve geldiğimde
gittiğini görünce, masanın üzerinde yalnızca bir kâğıt parçası bulunca anlamıştım... ‘Lanet olası paran
senin olsun, senden artık hiçbir şey istemiyorum’ ... Kâğıtta böyle yazılıydı, başka bir şey yoktu...
Bayım,
üç gün üç gece boyunca aklım başımdan gitti. Nehri ve ormanı didik didik arattım, polise yüzlerce
banknot
verdim... bütün komşulara koştum, ama
hepsi de gülüp alay ettiler... Hiç, hiçbir şey bulunamadı... Sonunda başka köyden biri
bana
haber getirdi... görmüştü onu... trende, bir askerle birlikte... Berlin’e gidiyormuş... aynı gün trene
atlayıp peşinden gittim... varımı yoğumu bıraktım... Binlerce kaybım oldu... uşaklarım, müdürüm, hepsi
ama
hepsi soydular beni... ama size yemin ederim, bayım, umurumda bile değildi... Berlin’de kaldım, o insan
kalabalığında onu bulmam bir hafta sürdü... yanına gittim...” Güçlükle soluk alıyordu.
“Bayım, size yemin ederim... ağır bir söz söylemedim ona... ağladım... önünde diz
çöktüm...
para vermeyi teklif ettim... bütün servetimi yönetmesini söyledim, çünkü o gün biliyordum artık... onsuz
yaşayamazdım. Saçının her teline âşığım onun... ağzına... bedenine, her şeyine, her şeyine... onu dışarı
iten bendim sonuçta, yalnızca ben... Ben ansızın içeri girince benzi ölü gibi soldu... Hancı kadına
rüşvet
vermiştim, muhabbet tellalıydı kadın; kötü, bayağı bir kadındı... Karım duvardaki kireç gibi olmuştu...
Beni
dinledi. Bayım, sanırım... evet beni gördüğüne sanki sevinmiş gibiydi... ama ben sözü paradan açınca...
oysa
ben yalnızca, size yemin ederim, artık para düşünmediğimi göstermek için söz etmiştim bundan... işte o
zaman
tükürdü... sonra da... ben hâlâ oradan gitmek istemediğim için... âşığını çağırdı ve ikisi benimle alay
ettiler... Ama, bayım, ben her gün tekrar tekrar gittim oraya. Evin sakinleri bana her şeyi anlatmıştı,
hergelenin onu terk ettiğini ve darda olduğunu biliyordum, böylece bir kez daha gittim oraya... bir kez
daha, bayım, ama bana çıkıştı ve gizlice masaya bıraktığım parayı yırttı; sonra bir kez daha gittiğimde
artık orada yoktu... Yerini yeniden bulup çıkarmak için neler yapmadım ki bayım! Size yemin ederim, bir
yıl
boyunca yaşamadım, yalnızca iz sürdüm, ajanlar tuttum, ta ki Arjantin’de... şeyde... kötü bir evde...”
Bir
an duraksadı. Son sözcük hırıltı gibi çıkmıştı ağzından. Sonra sesi kalınlaştı.
“Çok korktum... önce... ama sonra anımsadım, onu dışarı iten bendim, yalnızca bendim...
zavallının kim bilir ne kadar acı çektiğini düşündüm... çünkü her şeyden önce gururludur o... Avukatıma
gittim, o da konsolosa mektup yazıp para gönderdi... karımın paranın kimden geldiğini öğrenmeden...
yeter ki
geri dönmesi için. Her şeyin yolunda gittiğine dair bir telgraf aldım... bineceği gemiyi öğrenmiştim...
ve
Amsterdam’da bekledim... sabırsızlıktan ölecek gibiydim, üç gün öncesinden gittim oraya... Sonunda o gün
gelip çattı, ufukta geminin dumanını bile görünce mutlu oldum, gemi yaklaşıp demirleyinceye kadar
bekleyemeyeceğimi düşünüyordum, öylesine yavaş geliyordu bana, sonra yolcular iskeleye ayak bastılar ve
sonunda, sonunda o da göründü... Hemen tanıyamadım onu... değişmişti... boyalıydı... bir de şey... sizin
onu
gördüğünüz gibiydi... beklediğimi görünce... rengi attı... İki tayfa onu tutmasaydı iskeleden
düşecekti... O
karaya çıkar çıkmaz yanına gittim... bir şey söylemedim... boğazım tıkanmıştı... O da konuşmuyordu...
yüzüme
de bakmıyordu... Hamal bavulları taşıyor, biz de arkasından yürüyor, yürüyorduk... Derken ansızın durdu
ve
dedi ki... Bayım, öyle bir tarzda söylüyordu ki... içim yandı, çok hüzünlüydü... ‘Hâlâ karın olmamı
istiyor
musun, bu halde de mi?’... Elini tuttum... Titriyor, ama konuşmuyordu. Ama her şeyin yoluna girdiğini
hissediyordum... Bayım, nasıl mutluydum! Çevresinde çocuklar gibi zıpladım, onu odaya soktuktan sonra
ayaklarına kapandım... Aptalca şeyler söylemiş olmalıyım... çünkü gözünde yaşlarla gülümsedi ve beni
okşadı... ürkek ürkek tabii... ama, bayım... bilseniz bana nasıl iyi geldi... yüreğim eridi.
Merdivenleri
çıkıp indim, otelde bir akşam yemeği ısmarladım... düğün yemeğimizdi bu... giyinmesi için ona yardım
ettim... aşağı indik, yemeğimizi yiyip içkimizi içtik, keyfimiz yerindeydi... o çok neşeliydi, bir çocuk
kadar iyi ve sıcacıktı, evimizden söz etti... alacağımız yeni
eşyalarımızı konuştuk... Derken... ” Adamın sesi ansızın boğuklaştı, eliyle birini
parçalamak
ister gibi bir hareket yaptı. “Orada bir garson vardı... kötü, adi bir insan... yerimde duramadığım,
dans
ettiğim ve gülmekten katıldığım için beni sarhoş sandı... oysa çok mutluydum ben... hem de nasıl mutlu,
derken... hesabı öderken para üstünü bana yirmi frank eksik verdi... Adama çıkıştım ve kalanını
istedim...
adam mahcup olup parayı masaya koydu... O sırada... karım o sırada kulakları tırmalarcasına gülmeye
başladı... Gözlerimi ona diktim, ama karşımdaki bambaşka bir yüzdü... bir anda alaycı, sert ve hain
olmuştu... ‘Hâlâ kılı kırk yarıyorsun... evlendiğimiz günde bile!’ dedi buz gibi, keskin... acıyan bir
sesle. İrkildim ve titizliğime lanet ettim... yine gülebilmek için uğraştım... ama onun neşesi uçup
gitmişti... ölmüştü... Ayrı bir oda istedi... isteğini nasıl yerine getirmezdim... O gece yalnız yattım
ve
ona ertesi sabah ne alacağımı... ona ne armağan edeceğimi... cimri olmadığımı, hele ona karşı artık asla
olmayacağımı nasıl kanıtlayacağımı düşündüm yalnızca. Ertesi sabah dışarı çıkıp ona bir bilezik aldım,
saat
çok erkendi, odasına girdiğimde... oda... oda boştu... vaktiyle olduğu gibi. Biliyordum, masanın
üzerinde
bir kâğıt olacaktı... kaçtım ve bunun gerçek olmaması için Tanrı’ya yalvardım... ama... ama... kâğıt
oradaydı işte... Ve üzerinde...” Duraksadı. İster istemez durup adama baktım. Boynunu eğdi, sonra kısık
bir
sesle fısıldadı:
“Üzerinde... ‘Beni rahat bırak. Senden tiksiniyorum,’ yazılıydı.”
Limana varmıştık; yanı başımızda sahile vuran dalgaların küskün soluğu, aramızdaki
sessizliğin içine çağlamıştı ansızın. Gemiler, gözlerini kırpıştıran kocaman kara hayvanlar gibi
dizilmişti,
kimi uzakta kimi yakındaydı ve bir yerlerden şarkı sesi geliyordu. Hiçbir şey açıkça seçilemiyor ama çok
şey
hissedilebiliyordu, müthiş bir uyku ve güçlü bir kentin ağır bir düşüydü bu.
Yanımda bu insanın gölgesini duyumsuyordum; ayaklarımın dibinde hayalet gibi seğiriyor,
derken akıp dağılıyor, çok geçmeden sokak lambalarının gezinen donuk ışığında sürünerek birleşiyordu.
İçimden konuşmak gelmiyordu, teselli etmek istemiyordum, soracak sorum da yoktu; ancak adamın suskunluğu
üzerime yapışıp kalmıştı, yük gibiydi, boğucuydu. O sırada bir anda titreyerek koluma yapıştı.
“Ama onu almadan gitmem buradan... Aylar sonra buldum onu... Bana işkence ediyor, ama ben
yılmayacağım... yalvarırım bayım, konuşun onunla... O benim olmalı, söyleyin bunu ona... beni
dinlemiyor...
Artık böyle yaşayamam... Erkekleri yanına almasını görmeye dayanamıyorum... adamların aşağıya inmesini
kapı
önünde beklemeye de... gülerek ve sarhoş iniyorlar aşağıya... Beni bütün sokak tanıyor artık... beni
beklerken görünce gülüyorlar... çıldırtıyor bu beni... ama yine de her akşam dikiliyorum oraya... Bayım,
yalvarıyorum size... konuşun onunla... sizi tanımıyorum ama Tanrı’nın merhameti için yapın bunu...
konuşun
onunla...”
Farkında olmadan kolumu kurtarmak istedim, dehşete kapılmıştım. Ama felaketine
direndiğimi
hisseder hissetmez yolun ortasında diz çöküp ayaklarıma sarıldı.
“Yalvarırım, bayım... Onunla konuşmalısınız... yapmalısınız bunu... yoksa... yoksa
korkunç
bir şey olacak... Bütün paramı onu ararken tükettim, bırakmam onu burada... canlı olarak bırakmam... Bir
bıçak satın aldım... Bıçağım var bayım... Onu burada bırakmam artık... canlı olarak bırakmam...
dayanamıyorum... Konuşun onunla, bayım...”
Önümde çılgınlar gibi yuvarlanıp duruyordu. O sırada yoldan iki polis bize doğru geldi.
Adamı
zorla tutup kaldırdım. Yüzüme bir an şaşkınlıkla dik dik baktı. Sonra hiç tanımadığım kupkuru bir sesle,
“Şu
sokağa sapın, otelinizin önüne çıkacaksınız,” dedi. Gözlerime bir kez daha dik-
tiği gözlerinin gözbebekleri erimiş, korkunç bir beyazlığa ve boşluğa dönüşmüş gibiydi.
Sonra
gözden kayboldu.
Paltoma sarındım. Soğuktan titriyordum. Tek hissettiğim yorgunluktu, belirsiz bir
sarhoşluk,
duygusuz ve simsiyah, değişken ve erguvani bir uyku. Biraz düşünmek, her şeyi aklımdan geçirmek
istiyordum,
ancak o kara uyku dalgası içimde kabarıp beni sürüklüyordu. El yordamıyla otelimi buldum, kendimi yatağa
attım ve hayvanlar gibi ağır bir uykuya daldım.
Bütün bunlardan ne kadarının düş ne kadarının gerçek olduğunu ertesi sabah bilmiyordum;
içimden bir şey bunu anlamamı engelliyordu. Geç uyanmıştım, yabancı bir kentte yabancıydım; antik
çağlardan
kalma mozaikleriyle çok ünlü olduğu söylenen bir kiliseyi görmeye gittim. Gel gelelim kiliseye boş
gözlerle
bakıyordum, bir gece önce yaşananlar gözümün önünde gitgide daha netleşiyor ve hiçbir dirence takılmadan
beni alıp götürüyordu, sokağı ve evi arıyordum. Ama bu tuhaf sokaklar yalnızca geceleri yaşarlar,
gündüzleri
boz rengi soğuk maskeler takınırlar ve bu maskelerinin altından onları yalnızca bilenler tanır. Sokağı
ne
kadar arasam bulamıyordum. Bitkin ve düş kırıklığı içinde otelime döndüm, ama sanrının ya da anıların
fotoğrafları peşimi bırakmıyordu.
Trenim akşam dokuzda kalkıyordu. Kentten üzülerek ayrılıyordum. Bir hamal bavulumu alıp
önümden istasyona doğru taşımaya başladı. Ansızın, bir dörtyol ağzında sarsılarak döndüm; o evin olduğu
yan
sokağı tanımıştım; hamaldan beklemesini istedim ve adam önce şaşırıp sonra küstahça bir samimiyetle
gülerken, macera sokağına son bir kez daha göz atmak üzere yürüdüm.
Sokak karanlıktı, tıpkı bir akşam önce olduğu gibi karanlıktı ve o evin kapı camının ayın
donuk ışığında parladığını gördüm. Bir kez daha yaklaşmak istediğim sırada karanlıkta hışırtıyla bir
siluet
belirdi. Onu tanıyınca ürperdim;
eşikte oturmuş eliyle yaklaşmamı işaret ediyordu. Ama içimi bir korku kapladı, hızla
kaçtım;
buraya takılır ve trenimi kaçırırım diye yüreksiz bir korkuya kapılıp kaçtım.
Ama sonra, köşeyi dönmeden bir kez daha arkama baktım. Bakışımı fark edince bir hamle
yaptı
adam, gücünü toplayıp ayağa kalktı ve kapıya doğru atıldı. Kapıyı sertçe açarken elinde bir metal yanıp
sönüyordu; ay ışığında parmaklarının arasında haince parlayan şeyin para mı, yoksa bıçak mı olduğunu
uzaktan
seçemiyordum...
Leporella
Kütükteki adı Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber’di, otuz dokuz yaşındaydı, Zillertal’in
küçük bir dağ köyünde evlilik dışı dünyaya gelmişti. Hizmetçi kayıt defterinin “Özel alametler” hanesine
“yok” anlamında yatay bir çizgi çekilmişti; gel gelelim memurun karakteristik tasvirler yapma
zorunluluğu
bulunsa, başını şöyle bir kaldırması, oraya mutlaka şu notu düşmesi için yeterli olurdu: Çalışmaktan
tükenmiş, iri kemikli, sıska bir dağ atına benziyor. Kadının iyice sarkan alt dudağının ifadesinde, oval
biçimdeki hem uzun hem de keskin güneş yanığı yüzünde, kirpiksiz gözlerinin donuk bakışlarında,
özellikle de
keçeleşmiş, gür, yağdan alnına yapışmış saç tutamında açıkça atları anımsatan bir yan vardı. Yürüyüşünde
de
hırçınlık, Alp Dağları beygirlerinin katır inadı öne çıkıyordu; bu hayvanlar yaz kış demeden aynı tahta
sırtlıkları aynı seken adımlarla taşlı dik patikalarda homurdanarak bir aşağı bir yukarı taşırdı.
Crescenz
işini bitirir bitirmez kemikli ellerini gevşekçe kavuşturur, dirseklerini yaslar, tıpkı hayvanların
ahırda
ayakta dikilirken yaptıkları gibi bütün duyuları uyuşmuş halde uyuklardı. Her şeyi sert, tahta gibi ve
zordu. Düşünürken yorulur, yavaş kavrardı: Her yeni düşünce, zor geçiren bir elekten damla damla
akarcasına
zihninin derinlerine ulaşırdı, ama yeni bir şeyi sonunda içine çektiyse, bunu inatla bırakmaz sımsıkı
tutar-
dı. Ne gazete, ne dua kitabı, hiçbir şey okumazdı; yazı yazmakta çok zorlanırdı, yemek
tarifleri defterindeki eğri büğrü harfler tuhaf bir şekilde onun kütük gibi, her yerinden sivri bir
şeylerin
fırladığı, kadınsı hatlardan nasibini hiç alamamış bedenini çağrıştırırdı. Kemikleri, alnı, kalçası ve
elleri gibi sesi de kalındı, çıkardığı Tirol bölgesine özgü kalın gırtlak seslerine karşın sesi paslı
gibi
gıcırdardı her zaman - ancak bunda şaşılacak bir şey yoktu, çünkü Crescenz kimseyle gereğinden fazla
konuşmazdı. Onun güldüğünü de gören olmamıştı; bu konuda da hayvanlara benzerdi, çünkü konuşma
yeteneğini
kaybetmekten daha korkunç bir şey vardı belki, duygunun mutlu ve özgür bir biçimde dışa vurumu olan
gülmek,
Tanrı’nın bilinçsiz canlılarından esirgenmişti.
Evlilik dışı bir çocuk olarak beldenin sırtından büyütülmüş, henüz on iki yaşındayken
hizmetçilik işine verilmişti, sonraları bir handa temizlikçilik yapmıştı, inatçı ve sağlam çalışma
azmiyle
kendini gösterdikten sonra meyhanesi arabacıların uğrak yeri olan bu yerden kurtulup bir turist
lokantasında
aşçılığa yükselmişti. Crescenz orada sabahın beşinde kalkar, gece yarılarına kadar çalışır, silip
süpürür,
ocağı yakar, yerleri fırçalar, ortalığı toplar, yemek pişirir, hamur yoğurur, ovalar, ütü yapar, çamaşır
yıkar, halı döverdi. Asla izin istemez, kiliseye gitmek dışında sokağa ayak basmazdı: Ocağın o yuvarlak
harlı ateşi onun güneşi, yıllar içinde kestiği binlerce ama binlerce odun da ormanıydı.
Erkekler onu rahatsız etmezdi; çünkü çeyrek yüzyıldır ağır koşullarda çalışırken dişiliğe
dair hiçbir şeyi kalmamıştı ya da her türlü yaklaşımı inatla ve ağzını bile açmadan geri püskürtürdü.
Onu
mutlu eden tek şey, köylülere ve basit insanlara özgü istifçilik dürtüsüyle biriktirdiği nakit
parasıydı,
yaşlandığında düşkünler yurduna düşüp bir kez daha beldenin acı lokmasını gırtlağından geçirmek
istemiyordu.
Bu yabani insan, anayurdu Tirol’ü sırf para uğruna otuz yedi yaşında ilk kez terk
etmişti.
Bir sayfiye yerinde sabah-
tan gece yarısına kadar çılgınca çalıştığını gören simsar bir kadın, iki katı ücret
vaadiyle
Viyana’ya gelmesi için kandırmıştı. Crescenz tren yolculuğu süresince kimseye tek söz etmedi, içine
varını
yoğunu koyduğu ağır hasır sepeti sızlamaya başlayan dizlerinin üzerine enlemesine yatırdı ve öteki
yolcuların sepetini file bagaj rafına kaldırmak için yaptıkları dostça öneriyi geri çevirdi, çünkü
eğitimsiz
köylü aklının büyük kent kavramıyla bağdaştırdığı tek düşünce, dolandırıcılık ve hırsızlıktı.
Viyana’daki
ilk günlerinde pazara giderken binlerinin ona eşlik etmesi gerekmişti, çünkü arabalardan, ineğin
otomobilden
korktuğu gibi korkuyordu. Ama pazara giden dört sokağı belledikten sonra artık kimseye ihtiyacı
kalmamıştı,
sepetini koluna takıyor, bakışlarını yerden kaldırmadan evin kapısından tezgâha gidiyor ve eve
dönüyordu;
yeni ocağını tıpkı eskisi gibi siliyor, yakıyor, temizliyor ve hiçbir fark hissetmiyordu. Köyde yaptığı
gibi
saat dokuzda yatıyor, hayvanlar gibi ağzı açık uyuyor, sabahleyin çalar saatin gürültüsüyle uyanıyordu.
Mutlu olup olmadığını kimse bilmiyordu, belki kendi bile bilmiyordu, çünkü kimseyle görüşmüyor, emirlere
ya
boğuk bir “Olur, olur”la ya da kafası bozulmuşsa omuzlarını inatla silkerek karşılık veriyordu.
Komşuları ve
evdeki hizmetçileri görmezden geliyordu: Hafifmeşrep iş arkadaşlarının alaycı bakışları umursamazlığının
ruhsuz derisinden su gibi akıp gidiyordu. Yalnızca bir keresinde, kızlardan biri onun Tirol lehçesini
taklit
edip, suskunluğunu bozmayan bu kadına takılmaktan vazgeçmeyince, Crescenz yanmakta olan bir odunu
ocaktan
ansızın kaptığı gibi dehşet içinde bağıran kızın üzerine yürümüştü. O günden sonra herkes bu öfkeli
kadından
çekindi ve kimse onunla alay etme cesaretini gösteremedi.
Ama Crescenz her pazar sabahı plili kabarık eteğini giyip, köylü beresini takıyor ve
kiliseye
gidiyordu. Ve yalnızca bir kez, Viyana’daki ilk izin gününde bir gezinti yapmayı denedi. Ama tramvaya
binmek
istemediğinden ve gürültü pa-
tırtısından şaşkına döndüğü sokaklarda dikkatle yürürken taş duvarlardan başka bir şey
göremediğinden ancak Tuna Nehri kıyısına kadar gelebildi; orada durup tanıdık bir şeye bakar gibi
gözlerini
gürül gürül akan suya dikti, sonra geri döndü, aynı yolu izleyip, evlerin önünden yürüdü ve anayoldan
korkuyla uzak durarak eve vardı. Bu ilk ve tek keşif gezintisi onu düş kırıklığına uğratmış olacak ki, o
günden sonra evden bir daha çıkmadı, pazar günlerini dikiş işleriyle uğraşarak ya da eline hiçbir şey
almadan pencerenin önünde geçirmeyi yeğledi. Böylece yıpranmış, yemek pişirmekten buruşmuş, orası burası
kesilmiş ellerine ay sonunda eskiden olduğu gibi iki değil dört mavi kâğıt parçası tutuşturulmasının
dışında
büyük kent onun kemikleşmiş tekdüze yaşamına hiçbir değişiklik getirmemişti. Bu banknotları her
seferinde
kuşkuyla uzun uzun incelerdi. Yeni banknotları köyden getirdiği oymalı tahta sarı kutu içinde duran
öncekilerinin yanına yerleştirmeden önce bin bir zahmetle kırışıklıklarını açar, şefkatli el
hareketleriyle
dümdüz yapardı. Bu kaba ve biçimsiz küçük kutu kadının bütün sırrı, yaşamının anlamıydı. Anahtarını
geceleri
yastığının altına koyardı, gündüzleri nerede sakladığını ise evde kimseler bilmezdi.
Bu tuhaf insanın mizacı böyleydi (nasıl tanımlanırsa tanımlansın onun davranışlarından
ancak
belli belirsiz ve üstü kapalı bir biçimde insanlık yansıyabiliyordu) - gelgeldim genç Baron von F...’nin
de
aynı şekilde son derece tuhaf olan ev düzenine katlanabilecek tam da böyle at gözlüğü takmışçasına
zihnini
kapatmış bir yaratığa ihtiyaç vardı belki de. Çünkü hizmetliler oranın gergin havasına genelde işe giriş
ve
istifa arasında kalan gerekli yasal süreden fazla dayanamıyorlardı. Öfkeli, isteri derecesine varan
çığlıklar, evin hanımından gelirdi. Essen’li çok zengin bir fabrikatörün geçkin kızı olan bu kadın, bir
kaplıcada bu kendinden hayli genç (ama soyluluk düzeyi düşük ve parasal durumu bozuk) Baron’la tanışmış
ve
bu pek yakışıklı, asaletin ver-
diği çekicilikle salınan züppeyle alelacele evlenmişti. Ancak yeni gelin, bir eşte
dayanışma
ruhu ve çalışkanlık gibi nitelikler aranması gerektiği konusunda ısrarcı olup acele içinde gerçekleşen
bu
evliliğe karşı çıkan anne ve babasının direnmekte haklı olduklarını balayı biter bitmez itiraf etmek
zorunda
kalmıştı. Çünkü hızla kayıtsızlaşan kocanın karısından sakladığı yığınla borç yetmiyormuş gibi, bekârlık
gezmelerine evlilik görevlerinden daha çok ilgi duyduğu çok geçmeden ortaya çıkmıştı; bu yakışıklı yarı
centilmen aslında kötü niyetli değildi, hatta bütün hoppa insanlar gibi özünde keyifli biriydi, ancak
son
derece lakayt ve fütursuz bir dünya görüşüne sahipti ve paranın faiz getirecek şekilde
değerlendirilmesini
görgüsüzlere özgü açgözlü bir dar kafalılık olarak görüp, küçümsüyordu. Baron rahat yaşamak, kadın ise
Ren
bölgesi kentsoyluları gibi düzenli bir ev hayatı istiyordu, bu da adamın tepesini attırıyordu. Karısının
onca servetine karşın her büyükçe meblağı ondan pazarlıkla koparmak zorunda kalması ve en büyük arzusu
olan
yarış atı ahırını kurma isteğinin bile hesabını bilen karısı tarafından geri çevrilmesi üzerine Baron,
bu
gür ve buyurgan sesiyle kulaklarını tırmalayan, ensesi kalın, iri yarı Doğu Almanyalı kadına karşı
evlilik
görevlerini yerine getirmesi için artık bir neden göremez olmuştu. Böylece, deyim yerindeyse, kadınla
ilişkisini sessiz sedasız dondurup, düş kırıklığına uğrayan kadını kaba olmasa da kararlı bir tavırla
kendinden uzak tutuyordu. Kadın serzenişte bulunsa onu kibarca ve sözüm ona ilgiyle dinliyor, ancak
kadının
vaazı bitince heyecanlı uyarıları sigarasının dumanıyla üfleyip kendinden uzağa itiyor ve hiç çekinmeden
canının istediğini yapıyordu. Bu dolaysız ve neredeyse resmi nezaket, düş kırıklığına uğramış kadını her
türlü tepkiden daha çok kızdırıyordu. Kocasının asla kırıcı olmayan düzeyli, hatta insanın içine işleyen
kibarlığı karşısında tamamen çaresiz kaldığı için, biriken öfkesini sert biçimde başka alanlara
yöneltiyordu: Hizmetçilere sö-
vüp sayıyor, özünde haklı, ama bu alanda yersiz hiddetini bu masum insanlardan delice
çıkarıyordu. Bu tutumu sonuçsuz kalmamış, çalışan kızları iki yıl içinde on altı kez değiştirmek zorunda
kalmıştı; hatta bir seferinde kıza girişmiş ve olay hatırı sayılır bir tazminatla
kapatılabilmişti.
Bu fırtınalı kargaşanın ortasında yağmurda bekleyen fayton beygiri gibi bir tek Crescenz
sarsılmadan kalabiliyordu. Kimsenin tarafını tutmuyor; değişikliklerle ilgilenmiyor, hizmetçi odasını
paylaşmaları için yanına verilen yabancı insanların isimlerinin, saç renklerinin, vücut kokularının ve
davranışlarının değişmesini anlamazdan geliyordu. Çünkü hiçbiriyle konuşmuyor, çarpılarak kapatılan
kapılara, öğle yemeklerinin yarıda kesilmesine, baygınlık geçirircesine yaşanan isteri nöbetlerine
aldırmıyordu. Kimseyle ilgilenmeden mutfağından pazara, pazardan mutfağına hızla gidip geliyordu;
çevresini
duvarla ördüğü bu döngünün dışında olup bitenler umurunda değildi. Bir harman makinesi gibi yoğun ve
duygusuzca çalışarak günleri birbiri ardına deviriyordu ve büyük kentte iki yılı böylece olaysız akıp
gitmişti; iç dünyası gelişmemişti ama bundan farklı olarak kutusundaki mavi banknot yığını üç santim
yüksekliğe ulaşmıştı ve Crescenz yıl sonunda parmaklarını ıslatıp bunları tek tek saydığında o sihirli
bin
rakamının hiç de uzak olmadığı ortaya çıkıyordu.
Gel gelelim rastlantının matkap uçları elmastandır ve içinde bolca tehlikeli tuzak
barındıran
kader, hiç umulmadık bir yerden kendine bir kapı bulmayı bilir ve kaya gibi sert mizaçları bile
temelinden
sarsarak darmadağın eder. Crescenz’e gelince dış neden, neredeyse onun kadar sıradan kılıflar içindeydi:
Devletin canı on yıllık aradan sonra yine nüfus sayımı yapmak istemişti ve kimlik bilgilerinin eksiksiz
doldurulması için bütün evlere oldukça karmaşık formlar yollanmıştı. Hizmetlilerin eğri büğrü ve
yalnızca
fonetik açıdan doğru olan yazma becerilerine güvenmeyen Baron,
sütunları kendisi doldurmayı yeğledi ve bu yüzden Crescenz’i de odasına çağırdı. Kadına
adını, yaşını ve doğduğu yeri sorduğunda, ava düşkün ve oradaki avlanma bölgesinin sahibiyle arkadaş
olan
Baron’un, kadının doğduğu Alplerin o köşesinde sık sık dağ keçisi avladığı ve kadının köyünden bir avcı
rehberinin ona iki hafta boyunca eşlik ettiği ortaya çıktı. Tuhaf bir şekilde bu rehberin Crescenz’in
amcası
olduğu anlaşılıp, Baron’un da keyfi yerinde olunca bu tesadüfen yaratılmış ortamdan uzunca bir sohbet
doğdu
ve o sırada bir sürpriz daha ortaya çıktı: Baron, Crescenz’in çalıştığı handa vaktiyle mükemmel bir
geyik
kızartması yemişti - bunların hepsi önemsiz şeyler olsa da rastlantılar yüzünden ilginçti ve orada ilk
kez
memleketiyle ilgili bir şeyler bilen birini görmek Crescenz için mucize gibiydi. Kıpkırmızı kesilmiş
meraklı
bir yüzle Baron’un karşısında duruyordu; adam şakalar yapmaya başlayınca ve Tirol şivesini taklit ederek
yodel* söylemeyi bilip bilmediğini sorunca ya da benzeri erkek çocuk muziplikleri yapınca Crescenz
gururu
okşanarak beceriksizce eğilip büküldü. Sonunda kendi yaptıklarıyla eğlenen Baron, kadının sert kalçasına
keyifle köy usulü bir şaplak indirdi ve kadını gülerek dışarı gönderdi: “Hadi git, uslu Cenzi,
Zillertal’li
olduğun için al sana iki kron daha.”
Kuşkusuz bu, heyecan verici ve önemli bir durum değildi aslında. Gel gelelim bu beş
dakikalık
konuşma, bu boğucu yaratığın balıklar gibi saklanmış duyguları üzerinde bataklığa atılan taş etkisi
yaratmıştı: Gitgide ve ağır ağır oluşan hareketli halkalar, ağır kütleler halinde acelesiz ve dalga
dalga
bilincin kıyısına ulaşabiliyordu. İnatla susan bu kadın yıllardan beri ilk kez biriyle özel bir sohbete
dalmıştı, onunla konuşan tam da bu ilk insanın bu taş yığınlarının ortasında onun dağlarını bilmesi,
hatta
onun hazırladığı geyik kızartmasından yemiş olması Crescenz’e doğaüstü bir kader gibi
* Yodel, Almanca jodeln, folk müziğinde gırtlak nağmeleriyle şarkı söyleme biçimidir,
(ç.n.)
görünmüştü. Üstelik adam kalçasına teklifsizce vurmuştu; bu, köylü dilinde kısa yoldan
bir
tür yoklamaydı ve kadına talip olmak demekti. Crescenz bu şık ve kibar beyefendinin bu hareketiyle ondan
gerçekten böyle bir talepte bulunduğunu aklından geçirmeye cesaret edemese de - bu bedensel samimiyet
onun
uyuşuk duyuları üzerinde sarsıcı sayılacak bir etki yaratmıştı.
Bu rastlantısal dürtüyle birlikte, iç dünyasında kademe kademe artan kasılmalar ve
hareketlenmeler başladı, derken içinde önceleri kabaca, sonra gitgide açık biçimde ortaya çıkan yepyeni
bir
duygu oluştu; bir köpeğin çevresini saran bütün iki ayaklı canlılar arasından birinin kendi sahibi
olduğunu
hiç ummadığı bir günde kavraması gibiydi bu: Köpek o andan başlayarak efendisinin peşinden koşar,
yazgısının
ondan üstün kıldığı canlıyı kuyruğunu sallayarak ya da havlayarak selamlar, ona gönüllü itaat eder ve
izi
peşinde uysalca adım adım giderdi. Crescenz’in körelmiş, o güne kadar yalnızca alışkın olduğu beş
kavramla,
para, pazar, ocak, kilise ve yatakla sınırlı kalan çevresine yeni, kendine alan açmak isteyen ve eski
şeyleri kaba kuvvetle kenara iten bir öğe girmişti. Crescenz, yakaladığını o haşin ellerinden bir daha
bırakmayan köylü harisliğiyle yeni öğeyi teninin en derinlerine, kör duyularının karmaşık dürtü
dünyasına
kadar çekmişti. Değişimin gözle görülür şekilde meydana çıkması tabii biraz zaman almıştı; bu ilk
belirtiler
bile oldukça silikti, örneğin şunlardı: Crescenz, Baron’un giysilerini ve ayakkabılarını tutkulu bir
özenle
temizliyordu, ama Barones’in giysilerinin ve ayakkabılarının bakımını oda hizmetçisine bırakıyordu. Ya
da
onu sıklıkla koridorda ve odalarda görüyorlardı; dış kapıdan anahtar takırtısı duyar duymaz Baron’un
paltosuyla bastonunu elinden almak için aceleyle onu karşılamaya koşuyordu. Mutfağa her zamankinden iki
kat
fazla özen gösteriyor, kendi elleriyle bir geyik kızartması hazırlayabilmek için yolunu güçlükle sora
sora
öğrendiği
büyük pazar yerine gidiyordu. Ayrıca kendi giyimine de daha çok özen gösterdiği dikkat
çekiyordu.
Yeni duygularının ilk filizlerinin iç dünyasından mücadeleyle sıyrılıp dışa vurulması bir
ya
da iki hafta sürmüştü. Bu ilk dürtünün içinden ikinci bir düşüncenin yeşermesi ve bu belirsiz ilk
büyümenin
renginin ve biçiminin berraklaşması yine haftalar gerektirmişti. Bu ikinci duygu, ilkini tamamlayan bir
duygudan başka bir şey değildi: Crescenz’in Baron’un eşine beslediği, başlangıçta bulanık olan ama
gitgide
bütün çıplaklığıyla öne çıkan bir kindi bu; Baron’un yanında yaşayabilen, onunla uyuyabilen ve konuşan
ama
yine de kendisi gibi teslimiyetçi bir saygı göstermeyen bir kadına yönelikti. İster istemez şimdi
eskisinden
daha dikkatli davranan Crescenz, taptığı efendisinin sinirli karısı tarafından iğrenç bir biçimde
aşağılandığı o utanç verici kavgaya tanık olduğu için mi, yoksa Baron’un güler yüzlü yakınlığı Kuzey
Almanya’ya özgü donuk karısının kibirli soğukluğunu ona iki misli hissettirdiği için mi bilinmez, her
şeyden
habersiz Barones’e karşı ansızın hırçın davranmaya, diken gibi, binlerce iğne batırırcasına bir
huysuzlukla
dışa vurduğu bir düşmanlık sergilemeye başlamıştı. Barones’in çanını en az iki kez çalması gerekiyordu;
Crescenz kasten ağırdan alıp, isteksizliğini açıkça göstererek bu çağrıya yanıt veriyor, peşinen kararlı
bir
savunmaya geçtiğini omuzlarını dikleştirerek ortaya koyuyordu. Emirleri ve görevleri hiç konuşmadan asık
suratla kabul ediyordu; öyle ki Barones isteklerinin doğru anlaşılıp anlaşılmadığını asla bilemiyordu.
Ne
olur ne olmaz diye soracak olsa, Crescenz ya hırçın bir ifadeyle başını sallıyor ya da onu küçümser gibi
bir
tonda, “Duydum zaten,” karşılığını veriyordu. Ya da tiyatroya gidecekleri sırada önemli bir anahtar
ortadan
yok olduğu için Barones sinir içinde odadan odaya koşturuyor, ama anahtar yarım saat sonra hiç umulmadık
bir
köşeden çıkıyordu. Crescenz, Barones’e gelen haberleri ya da telefonları iletmeyi sürekli
unutuyordu: Sorguya çekildiğinde de zerre kadar üzüntü belirtisi göstermeden, “Ne yapayım
unutmuşum,” diye sertçe kestirip atıyordu. Asla Barones’in gözlerinin içine bakmıyordu, kinini
gizleyememekten korkuyordu muhtemelen.
Bu arada evdeki sürtüşmeler, karı-koca arasında gitgide daha tatsızlaşan sahnelerin
yaşanmasına yol açıyordu: Haftadan haftaya daha taşkın tavırlar sergileyen Barones’in gerginliğinde,
huysuzluğuyla farkında olmadan karşısındakini kışkırtan Crescenz’in de muhtemelen payı vardı. Çok uzun
zaman
bekâr kaldığı için sinirleri zayıflayan zavallı Barones, ayrıca kocasının kayıtsızlığı ve hizmetçilerin
düşmanca davranışları karşısında dengesini günden güne yitiriyordu. Asabiyeti brom ve veronal ile
yatıştın
İmaya çalışılıyor ancak sonuç alınamıyordu; iyice gerilen sinirleri tartışmalarda kopma noktasına
geliyor,
kadın ağlama ve isteri nöbetleri geçiriyor, ancak kimseden zerre kadar anlayış göremediği gibi ona iyi
niyetle destek vermeye yanaşan da olmuyordu. Sonunda çağırılan doktor kadının iki ay sanatoryuma
yatmasını
önerdi ve başka zaman kayıtsız olan kocası bu öneriyi ani bir kaygıya kapılıp destekleyince kadın
yeniden
kuşkulanıp bu öneriye önce direndi. Ama sonunda yolculuğa çıkmasına ve oda hizmetçisinin ona eşlik
etmesine
karar verildi; bu arada Crescenz o koca evde tek başına kalıp beyefendinin hizmetini görecekti.
Muhterem beyefendinin bakımının yalnızca ona emanet edildiği haberi Crescenz’in uyuşmuş
duyuları üzerinde canlandırıcı ani bir etki yaratmıştı. Sanki bütün sıvıları ve güçleri sihirli bir şişe
içine konup iyice çalkalanmış gibi, şimdi mizacının derinlerinden gizli bir ihtiras tortusu yukarı doğru
yükseliyor ve bütün davranışlarına nüfuz ediyordu. Katı ve donmuş uzuvlarındaki durgunluk ve hantallık
bir
anda eriyip çözülüyordu; elektrik akımı etkisi yaratan bu haber geldiğinden beri sanki uzuvları
hafiflemiş,
yürüyüşü hızlanıp canlanmıştı. Yolculuk hazırlığının başladığını duyar
duymaz odadan odaya koşturdu, merdivenleri inip çıktı ve kimse ondan istemeden bavulları
kaptığı gibi kendi elleriyle arabaya taşıdı. Baron akşam geç saatte istasyondan döndü, işgüzarlıkla onu
karşılamaya koşan hizmetçiye bastonunu ve paltosunu uzattıktan sonra rahat bir soluk alıp, “Başarıyla
yolladım!” dedi; işte o sırada tuhaf bir şey oldu. Diğer zamanlarda bütün hayvanlar gibi asla gülmeyen
Crescenz’in katı dudaklarında şiddetli bir seğirme ve gerilme başladı. Ağzı yamuldu, yayılarak yanlara
doğru
kaydı ve ahmakça aydınlanan yüzünden aleni ve hayvani bir fütursuzlukla öyle bir sırıtma taştı ki, Baron
bu
manzara karşısında şaşırıp rahatsız oldu, gösterdiği yersiz samimiyetten utandı ve hiç konuşmadan
odasına
geçti.
Ama bu anlık rahatsızlık hemen geçti ve izleyen günlerde efendiyle hizmetçiyi birlikte
derin
bir nefes alıp, tadına vardıkları sessizlik ve ruhlarını ferahlatan bir özgürlük birbirlerine bağladı.
Kadının yokluğu ortamın bulutlarını da dağıtmıştı: Sürekli hesap vermekten kurtulup özgürleşen koca,
hemen
ertesi akşam eve geç geldi; onu sürekli konuşarak karşılayan karısının aksine Crescenz’in sessizce
çabalayıp
durması Baron’u ferahlatıyordu. Crescenz yine büyük tutkuyla gündelik işlerine sarılmıştı, sabahları
daha
erken kalkıyor, her yeri pırıl pırıl yapıyor, kapı kollarını ve tokmakları deliler gibi ovuyor, bir
çırpıda
çok lezzetli yemekler hazırlıyordu. Baron yediği ilk öğle yemeği sırasında en kıymetli çatal bıçak
takımının
sırf kendisi için kullanıldığını görünce şaşırmıştı; oysa bu takım başka zamanlar ancak özel durumlar
için
gümüş eşya dolabından çıkardı. Baron genelde dikkatsiz biriydi ama bu tuhaf yaratığın özenli ve hassas
ilgisi gözünden kaçmamıştı; özünde iyi niyetli bir insan olduğu için memnuniyetini dile getiren sözleri
söylemekten kaçınmadı. Kadının yemeklerini övdü, arada sırada ortaya birkaç samimi söz attı ve ertesi
sabah
-o gün Baron’un isim günüydü- adının ve soyadının baş harflerini taşıyan ve üzerine
şekerlemeden arma oturtulmuş, ustaca yapılmış bir pastayla karşılaşınca kadına bakıp
kahkahayla güldü: “Bu gidişle beni şımartacaksın, Cenzi! Tanrı korusun karım dönerse ne yaparım
ben?”
Baron yine de birkaç gün daha kendine bazı baskılar uyguladıktan sonra gösterdiği her
türlü
ihtiyatı elden bıraktı. Ama sonra, birçok belirtiye dayanarak Crescenz’in ağzının sıkılığından kuşkusu
kalmayınca tümüyle bekârlık günlerine dönüp evinde rahatına bakmaya başladı. Yaz bekârlığının dördüncü
gününde Crescenz’i odasına çağırdı, hiçbir açıklama yapmadan ve sakin bir sesle akşam için iki kişilik
soğuk
yemek hazırlamasını, sonra da yatmasını söyledi; gerisini kendisi temin edecekti. Crescenz, verilen
görevi
ağzını bile açmadan kabul etti. Bu sözlerin asıl anlamının kalın kafasına girdiğini anlatacak biçimde ne
bakmış ne de gözünü kırpıştırmıştı. Ancak kadının asıl amacını çok iyi kavradığını beyefendi çok
geçmeden
eğlenceli bir sürprizle anlayacaktı; Baron tiyatrodan gece geç vakit yanında opera öğrencisi küçük bir
kızla
eve döndüğünde, çiçeklerle süslü nefis bir sofra bulmakla kalmamıştı, yatak odasında yatağının yanındaki
yatak da pervasız bir davetle açılmıştı, ayrıca karısının ipek geceliği ve terlikleri geleni
beklercesine
hazır edilmişti. Özgür bırakılmış koca, bu yaratığın kapsamlı ilgisine elinde olmadan gülümsedi.
Crescenz’in
bu destekçi sırdaşlığı Baron’un son çekincesini de ortadan kaldırmıştı. Baron sabah erkenden çanını
çalıp,
Crescenz’den kibar konuğa giyinmesinde yardımcı olmasını istedi; böylece ikisinin arasındaki suskun
anlaşma
gerçek anlamda mühürlenmişti.
Crescenz’e o günlerde bir de yeni ad verilmişti. O sıralarda Donna Elvira’yı çalışan şen
şakrak opera öğrencisi, Don Juan’lığa yücelterek takıldığı nazik erkek arkadaşına bir keresinde gülerek,
“Şu
senin Leporella’yı çağırsana gelsin!” demişti. Baron bu isimden hoşlanmıştı, çünkü Tirollü odun gibi
kadınla
tuhaf bir şekilde dalga geçiyordu; Baron o gün-
den sonra Crescenz’e yalnızca Leporella diye seslendi. İlk duyduğunda başını şaşkınlıkla
kaldırıp bakakalan Crescenz, anlamını kavramadığı bu adın kulağa hoş gelen tınısından etkilendi, adının
değiştirilmesinin soyluluğa terfiymiş gibi tadını çıkardı: Coşkulu Baron onu ne zaman bu adla çağırsa,
ince
dudakları yayılıyor, kahverengi at dişleri büsbütün ortaya çıkıyordu ve kadın muhterem efendisinin
emirlerini kabul etmek için yaltaklanarak, adeta kuyruk sallayarak ona sokuluyordu.
Bu ad ona aslında eğlence niyetine verilmişti: Gel gelelim geleceğin opera yıldızı bu adı
seçerek, bu tuhaf yaratığın üzerine hokka gibi oturan, sözcüklerden bir elbise giydirmişti ona adeta;
çünkü
Daponte’nin keyfine de ortak olan suç ortağı gibi, bu sevgi nedir bilmeyen, körelmiş kız kurusu
efendisinin
maceralarından tuhaf bir zevk alıyordu. Mesele, ölesiye nefret ettiği kadının yatağını bir sabah bu, bir
sabah bir başka genç beden tarafından altı üstüne getirilmiş ve onuru lekelenmiş halde bulmanın verdiği
manevi tatmin miydi, yoksa bunlardan onun da gizli bir zevk duyması mıydı bilinmez, yobaz ve sert yaşlı
kız,
efendisine bütün kaçamaklarında hizmet edebilmek için tutkulu bir çaba sergiliyordu. Canını dişine
takmaktan
bitkin düşmüş, onlarca yıldır çalışmaktan cinsiyetini yitirmiş bedeni onu artık çoktandır sıkıştırmadığı
için, birkaç gün sonra yatak odasına giren ikinci, hatta hemen arkasından üçüncü bir kadının arkasından
göz
kırparak yaptığı çöpçatanlıktan duyduğu hazzın tadını çıkarıyordu: Suç ortaklığı ve erotik ortamın iç
gıcıklayıcı parfümü, onun uyuşmuş duyuları üzerinde parlayıcı madde etkisi yaratıyordu. Crescenz
gerçekten
Leporella’ya dönüşmüş ve o neşeli oğlan gibi hareketli, hoplayıp zıplayan, canlı biri olmuştu; olaylara
böylesine şiddetli bir biçimde dahil olmanın yarattığı taşkın heyecan, mizacındaki tuhaf özellikleri
açığa
çıkarıyordu şimdi; küçük bir sürü hileler, kurnazlıklar, huysuzluklar, gizlice dinlemeler, merak, pusu
kurmalar ve bir
yerleri karıştırmalar gibi huylardı bunlar. Kapıları dinliyor, anahtar deliklerinden
gözetliyor, odaları ve yatakları didik didik arıyordu; yeni bir av ganimetinin kokusunu alır almaz tuhaf
bir
heyecana kapılıyor, merdivenleri bir inip bir çıkıyordu; bu uyanıklık, bu meraklı, seyretmeye hevesli
işbirliği, odundan bir kılıf içindeki eski uyuşuk kadından zamanla neredeyse canlı bir insan yaratmıştı.
Crescenz, komşuları da şaşırtarak bir anda girişken biri olmuştu, kızlarla hoşbeş ediyordu, postacıya
kaba
şakalar yapıyordu ve pazar tezgâhlarındaki satıcı kızlarla oturup dedikodu yapmaya başlamıştı; bir akşam
malikânenin ışıkları söndürüldükten sonra hizmetçi kızlar, odalarının karşı tarafındaki, başka zaman hiç
ses
gelmeyen pencereden tuhaf mırıltılar duydular: Crescenz gür ve çatlak sesini yükseltmeden sütçü
kadınların
akşamları otlaklarda söyledikleri Alp Dağları şarkılarını mırıldanıyordu. Tekdüze melodi, ardına
gizlendiği
şarkı söylemeye alışkın olmayan dudaklardan güçlükle ve detone dökülüyordu; ama yine de tuhaf bir
şekilde
dokunaklı ve yabancı bir tınısı vardı. Crescenz, çocukluğundan beri ilk kez şarkı söylemeye çalışıyordu
ve
yılların üzeri örtülü karanlığından güçlükle gün ışığına doğru yükselen bu ürkek notalarda insanın içini
acıtan bir şey vardı.
Bu duruma bilmeden neden olan Baron, gözü ondan başkasını görmeyen bu kadının tuhaf
değişimini en az fark eden kişiydi; öyle ya, kim dönüp kendi gölgesine bakardı ki? Gölgesinin sadakatle
sürünerek ve sessizce adımlarının arkasından geldiğini hissederdi insan, bazen bilincine varmadığı bir
dilek
gibi önünden acele ettiğini de bilirdi, ama gölgenin parodi yaparcasına aldığı biçimleri gözlemlemeye ve
bu
çarpıtılmış şekillerin içinden kendi varlığını seçmeye çalışması çok nadirdi. Baron’un Crescenz’de
dikkatini
çeken tek husus, kadının hizmete her an hazır, suskun, güvenilir ve kendini feda edercesine itaatli
oluşuydu. Tam da bu suskunluk, kadının bütün mahrem durumlarda koyduğu doğal
mesafe, Baron’a büyük huzur veriyordu; bazen, bir köpeğin başını sever gibi kayıtsızca,
Crescenz’in birkaç tatlı sözle gönlünü okşuyordu, ya da bir başka sefer onunla şakalaşıyor, dostane bir
tavırla kulak memesini çimdikliyordu, sonra bir banknot ya da tiyatro bileti veriyordu ona - bunlar,
üzerinde durmadan, yeleğinin cebinden çıkarıverdiği küçük şeylerdi onun için, kadın içinse huşu içinde
tahta
kutusuna sakladığı kutsal emanetlerdi. Baron, gittikçe kadının önünde yüksek sesle düşünmeyi, hatta ona
karmaşık görevler vermeyi alışkanlık haline getiriyordu - kadına güvendiğine dair verdiği işaretleri
artırıyor, o da daha büyük bir minnet ve çabayla işlere sarılıyordu. Kadın gitgide koku izinde koşan,
arayan
ve hisseden tuhaf bir içgüdü geliştirmişti, avının izini sürer gibi Baron’un bütün arzularını araştırıp
ortaya çıkarıyor, hatta bunları kendisine söylenmeden yerine getiriyordu; bütün yaşamı, çabası ve isteği
sanki kendi bedeninden çıkıp Baron’unkine geçmişti; her şeyi onun gözleriyle görüyor, onun duyularına
kulak
veriyor, adamın bütün zevklerinin ve fetihlerinin tadına ahlaksızca denebilecek bir coşkuyla ortak
oluyordu.
Eşiğe yeni bir dişi canlı ayak bastığında yüzü aydınlanıyor, eğer Baron akşamları yanında zarif bir
kadınla
eve dönmezse beklentisi yerine getirilmemiş gibi küskün gözlerle bakıyordu - kadının eskiden uyuşmuş
olan
zihni, evvelce yalnızca ellerinin yaptığını yaparak hızlı ve çılgınca çalışıyor, gözlerindeyse uyanık
bir
ışık pırıl pırıl parıldıyordu. Hayvan gibi çalışan bitkin ve yorgun canlının içinde bir insan uyanmıştı;
karanlık, kapalı, kurnaz ve tehlikeliydi; içten pazarlıklı, kafası meşgul, huzursuz ve
entrikacıydı.
Bir keresinde Baron eve erken gelince şaşkınlıktan koridorda kalakaldı: Başka zamanlar
çıt
çıkmayan mutfağın kapısının ardından tuhaf kahkahalar ve kıkır kıkır gülmeler mi geliyordu? Leporella
hemen
ellerini önlüğüne sildi, yüzünde hem küstah hem de mahcup bir ifadeyle aralık duran kapıda göründü.
Bakışlarını yere çevirerek, “Kusura bak-
mayın artık, beyefendi,” dedi. “Ama içeride pastacının kızı var... hoş bir kız...
beyefendiyle tanışmayı öyle istiyor ki.” Baron başını kaldırıp hayretle baktı, böylesine terbiyesiz bir
samimiyet karşısında öfkelenmeli mi, yoksa kadının görev aşkıyla yaptığı çöpçatanlığa gülmeli miydi,
karar
veremedi. Sonunda erkekçe merakı üstün gelip, “Bir göreyim bakalım şunu,” dedi.
Leporella’nın tatlı dil dökerek zamanla yanına çektiği on altı yaşında, sarışın, körpe,
tatlı
küçük bir kızdı bu; hizmetçi onu ısrarla ittirdi, o da yanakları al al, kıkır kıkır gülerek kapıda
belirdi
ve karşıdaki dükkândan çocuksu bir hayranlıkla sık sık seyrettiği nazik adamın önünde beceriksizce
döndü.
Baron onu beğendi ve odasında birlikte çay içmeyi önerdi. Kız kabul edip etmemekte kararsız kalıp
Crescenz’e
döndü. Ama o, dikkat çekici bir aceleyle mutfağa kaçmıştı bile; maceraya sürüklenmiş kızın böylece
kıpkırmızı bir yüzle ve heyecanlı bir merak içinde tehlikeli davete uymaktan başka seçeneği
kalmamıştı.
Ama doğa, aşamaları atlayıp geçmezdi: Bu iri kemikli, sıkıcı canlıda, karmaşık ve çarpık
bir
tutkunun baskısıyla zihinsel bir devinim zorla gerçekleşmiş olsa da, Crescenz’in sonradan edindiği dar
kafalı düşünce tarzının, hayvanların kısa süreli dürtülerine benzemekten öteye gidemediği ilk fırsatta
ortaya çıkmıştı. Crescenz, köpekler gibi bağlandığı efendisine her alanda hizmet etme tutkusu içinde
öylesine kaybolup gitmişti ki, evin uzakta olan kadınını tamamen unutmuştu. Ayılması bu yüzden çok feci
oldu: Baron bir sabah aksi ve sinirli tavırla, elinde bir mektupla içeri girip, evin her yerini düzene
sokmasını, ertesi gün karısının sanatoryumdan eve döneceğini söylediğinde, Crescenz güneşli havada
yıldırım
çarpmışa döndü. Benzi attı, ağzı açık, öylece kalakaldı: Haber, göğsüne bıçak gibi saplanmıştı. Acaba
yanlış
mı anladım diye bakıyor, yalnızca bakıyordu. Bu ani değişim, yüzünü öylesine şiddetli bir korkuyla
altüst
etmiş-
ti ki, Baron onu rahatlatıcı sözlerle biraz yatıştırma ihtiyacı duydu: “Bu haber
anlaşılan
seni de sevindirmedi, Cenzi. Ama yapacak bir şey yok işte.”
Derken taş kesilmiş yüzde bir hareket başladı. Ta derinden, sanki bağırsaklardan başlayıp
yukarı doğru tırmanan şiddetli bir kasılma, az öncesine kadar çok solgun olan yanakları koyu kırmızıya
boyadı. Sert kalp atışlarıyla yukarı doğru pompalanan bir şey ağır ağır kabarıyor, gırtlak, zorlayıcı
sıkıntıdan titriyordu. Sonunda o şey yukarı ulaştı ve gıcırdayan dişlerin arasından boğuk bir sesle
döküldü:
“Şey... şey... bir şey... yapılabilir aslında...”
Öldürücü bir kurşun gibi sert çıkmıştı bu cümle. Çarpılan yüz bu şiddetli boşalmanın
ardından
öylesine kötücül, öylesine kararlı bir ifadeyle buruştu ki, Baron elinde olmadan korkuyla yerinden
fırlayıp
geriledi. Ama Crescenz çoktan arkasını dönmüş, parmaklarını kırmak istercesine kasarak sergilediği bir
çabayla bir bakır havanı ha gayret ovmaya başlamıştı.
Barones’in dönüşüyle birlikte evde yeniden esmeye başlayan fırtına, kapıları çarparak
kapatıyor, odaları bütün sertliğiyle dolaşıyor, evin şehvetli hoş havasını kurander gibi dışarı
atıyordu.
Aldatılan kadın, kocasının evi onur kırıcı biçimde kötüye kullandığını ya komşuların dedikodularından ve
imzasız mektuplardan öğrenmişti ya da kocasının kendisini karşılarken açıkça gösterdiği fütursuz, bezgin
ve
sinirli tavrına canı sıkılmıştı - nedeni her neyse sanatoryumda geçirdiği iki ay, kopacak kadar gerilmiş
sinirlerine belli ki pek iyi gelmemişti; çünkü ağlama nöbetleri, tehditler ve sinir krizleri birbirini
izliyordu. Karı-koca arasındaki ilişki her geçen gün daha dayanılmaz oluyordu. Baron, üzerine hücum eden
suçlamalara birkaç hafta daha o bilinen kibarlığıyla yiğitçe direndi, karısı onu boşanmakla ya da
ailesine
mektup yazmakla tehdit etmeye başlayınca da kaçamak ve oyalayıcı karşılıklar verdi. Baron’un tam da bu
sevgisiz ve soğuk ka-
yıtsızlığı, hiç dostu olmayan, çevresi gizli düşmanlarla sarılı kadını gitgide daha
derinleşip dozu artan bir taşkınlığa sürüklüyordu.
Crescenz eski suskunluğuna yeniden zırh gibi bürünmüştü. Ama bu seferki suskunluğu
saldırgan
ve tehlikeliydi. Hanımı eve girerken inatla mutfaktan çıkmadı, sonra dışarı çağırıldığında evine dönen
kadını selamlamamak için direndi. Omuzlarını huysuz bir tavırla öne çıkarıp kütük gibi durdu ve soruları
öylesine hırçın yanıtladı ki, sonunda sabrı taşan kadın ona sırtını döndü: Crescenz, her şeyden habersiz
kadına arkasından attığı tek bir bakışla içinde biriken bütün kini kustu. Kadının dönmesiyle birlikte,
haris
duyguları haksız bir soyguna uğramışçasına tepki vermeye başlamıştı; tutkuyla tadını çıkardığı
hizmetlerinden duyduğu mutluluğun ardından yeniden mutfağa ve ocağın başına itilmişti, samimi Leporella
adı
geri alınmıştı. Çünkü Baron, Crescenz’e karısının yanında yakınlık göstermekten özenle kaçınıyordu. Ama
iğrenç kavgalardan bunalıp o ilgiye ihtiyaç duyduğunda ve havasını değiştirmek istediğinde bazen gizlice
mutfağa süzülüp Crescenz’in yanına geliyor, sırf, “Artık dayanamıyorum!” diye sızlanabilmek için sert
tahta
sandalyelerden birine oturuyordu.
Taptığı efendisinin çok gerildiğinde yanına sığındığı bu anlar, Leporella’nın en mutlu
olduğu
zamanlardı. Yanıt vermeye ya da avutucu sözler söylemeye asla cesaret edemezdi; sessizce kendi içine
dönüp,
öylece otururdu; arada sırada başını kaldırıp kendini kul ettiği tanrısına onu dinlediğini gösteren
acıma ve
kaygı dolu bir bakışla bakardı ve bu ilgi Baron’a iyi gelirdi. Ama Baron mutfaktan çıkar çıkmaz,
Crescenz’in
yüzündeki öfke çizgisi alnına kadar uzar ve iri elleri öfkesini, savunmasız etleri döverek ya da
kapları,
çatal bıçağı ovarak çıkarırdı.
Evin hanımının geri dönüşüyle esmeye başlayıp evi dolduran boğucu hava sonunda kopan bir
fırtınayla boşaldı:
Yaşanan sert kavgalardan birinde sabrı taşan Baron, alçakgönüllü ve umursamaz okul çocuğu
konumundan ansızın sıyrıldı ve kapıyı arkasından çarparak çıktı. “Bıktım artık,” diye öylesine bir
öfkeyle
bağırdı ki, en uçtaki odanın camları bile zangır zangır titredi. Kıpkırmızı bir yüzle, kızgınlıktan hâlâ
alev alev yanarken mutfağa, gerilmiş yay gibi titreyen Crescenz’in yanına gidip, “Derhal bavulumla
tüfeğimi
hazırla!” dedi. “Bir haftalığına ava gidiyorum. Bu cehenneme şeytan bile daha fazla dayanamaz, bu işe
artık
bir son vermeli.”
Crescenz ona tutkuyla baktı: İşte Baron yeniden beyefendi olmuştu! Gırtlağının
derinlerinden
homurtuyla çıkan boğuk bir gülüşle, “Haklısınız beyefendi, bu işe bir son vermeli,” dedi. Hamaratlıktan
sekerek, odadan odaya koşturarak, uçarcasına bir telaşla dolaplarda ve masaların üzerinde ne bulduysa
toplarken, bu hantal yaratığın bütün sinirleri gerilim ve hırstan titriyordu. Bavulu ve tüfeği kendi
elleriyle merdivenlerden indirip arabaya taşıdı. Baron, gösterdiği çaba için Crescenz’e teşekkür edecek
doğru sözcüğü aradığı sırada gördüğü şey karşısında korkuyla irkildi. Çünkü kadının sımsıkı sıktığı
dudaklarına adamı her seferinde ürküten o sinsi gülüş yayılmıştı yine. Crescenz’i böyle pusuya yatmış
halde
görünce Baron’un aklına elinde olmadan saldırmaya hazırlanan bir hayvanın sıkılmış pençeleriyle duruşu
gelmişti. Ama Crescenz hemencecik büzüldü ve neredeyse can sıkıcı bir sırnaşıklıkla ve boğuk bir sesle,
“Rahat rahat gidin siz beyefendi, ben her şeyi hallederim,” diye fısıldadı.
Baron üç gün sonra aldığı acil bir telgrafla avdan geri çağrılmıştı. Onu istasyonda
kuzeni
karşıladı. Baron tedirgindi ve üzücü bir şey olduğunu ilk bakışta anlamıştı, çünkü kuzeninin bakışları
gergin ve huzursuzdu. Baron, alıştırıcı birkaç sözcüğün ardından gerçeği öğrendi: Karısı o sabah
yatağında
ölü bulunmuştu, odaya havagazı dolmuştu. Ku-
zeni, dikkatsizlik eseri meydana gelmiş bir kazanın maalesef söz konusu olmadığını
belirtti,
çünkü mayıs ayıydı ve gaz sobası çoktandır kullanılmıyordu; zavallının canına kıymak istediği, akşam
veronal
almasından belliydi. İlaveten aşçı Crescenz’in ifadesi vardı; aşçı o akşam evde yalnızdı ve zavallı
kadının
gece vakti -belli ki itinayla kapatılmış gaz musluğunu kasten açmak niyetiyle- öndeki odaya geçtiğini
duymuştu. Çağrılan adli hekim de bu ifade üzerine her türlü kaza olasılığının imkânsız olduğunu
açıklamış,
olayı tutanağa intihar kaydıyla geçirmişti.
Baron titremeye başladı. Kuzeni, Crescenz’in tanıklığından söz ederken Baron ellerinden
kanın
çekildiğini hissetti ansızın: Berbat, iğrenç bir fikir, mide bulantısı gibi dalgalanarak yayıldı içine.
Ama
Baron bu midesini kaynatan, acı veren duyguyu zorla bastırdı ve kuzeninin onu eve sokmasına gönülsüzce
boyun
eğdi. Cenaze götürülmüştü; salonda akrabaları onu karanlık, düşmanca bakışlarla bekliyordu: Başsağlığı
dilekleri bir bıçak kadar soğuktu. Akrabalar suçlayıcı bir tarzda üstüne basa basa, “Skandali” örtbas
etmenin maalesef mümkün olmadığını dile getirmek zorunda olduklarını belirttiler, çünkü hizmetçi kız o
sabah, “Hanımefendi intihar etmiş!” diye çığlık çığlığa bağırarak kendini merdivene atmıştı. Onlara göre
cenaze töreni sade olmalıydı, çünkü -keskin bıçak yine Baron’un üzerine buz gibi yönelmişti- ortada bir
sürü
dedikodu dolaştığından insanların merakı kabarmıştı. Berbat durumdaki Baron konuşulanları karmakarışık
bir
kafayla dinledi, bir ara farkında olmadan başını kaldırıp bakışlarını yatak odasının kapalı duran
kapısına
çevirdi, sonra başını yüreksizce yeniden eğdi. İçinde durmaksızın kabarıp ona acı veren bir şeyi sonuna
kadar düşünmek istiyordu, ancak bu kin dolu boş sözler aklını karıştırıyordu. Siyahlara bürünmüş
akrabalar
yarım saat daha gevezelik ederek çevresini sardılar, sonra birer birer ayrıldılar. Baron, boşalan loş
odada
tek başı-
naydı şimdi; ağır bir tokat yemiş gibi titriyor, başı ağrıyor, eklemleri
tutmuyordu.
O sırada kapıya vuruldu. “Gir,” dedi Baron irkilerek. Arkadan çekinerek yaklaşan adımlar
duydu; iyi bildiği sert, gizlice sokulan, sürünen adımlardı bunlar. Birden dehşete kapıldı: Sanki boyun
omuru bir yere sımsıkı vidalanmış ve teni şakaklarından başlayıp dizlerine kadar buzla kaplanıp diken
diken
olmuştu. Baron arkasına dönmek istiyor ama kaslarına söz geçiremiyordu. Böylece odanın ortasında
kalakaldı;
sessizce titriyordu, kolları sarkmış, elleri taş kesilmişti ve suçlu olduğunu bile bile orada durup
kalmanın
nasıl ödlekçe göründüğünü çok iyi hissediyordu. Bütün gücüyle çabalaması boşunaydı, kasları onu
dinlemiyordu. O sırada arkasındaki ses umursamaz bir sakinlikle ve alabildiğine dingin, kupkuru bir
nesnellikle, “Beyefendi, yemeğinizi evde mi, yoksa dışarıda mı yiyeceğinizi soracaktım yalnızca,” dedi.
Baron’un titremesi daha da şiddetlenmiş, o buz gibi soğukluk şimdi göğsüne kadar çıkmıştı. Üç kez
denedikten
sonra sonunda boğazından güçlükle çıkararak, “Hayır, hiçbir şey yemeyeceğim şimdi,” diyebildi. Bunun
üzerine
o adımlar yine sürünerek dışarı çıktı, ama Baron arkasına dönmeye cesaret edemedi. Sonra kaskatı hali
ansızın çözüldü, duyduğu tiksinti ya da geçirdiği nöbetin etkisiyle içi dışı sarsılmaya başladı. Bir
hamleyle kapıya doğru atıldı, o adımlar, o nefret ettiği, hayalet gibi peşini bırakmayan adımlar yanına
bir
daha yaklaşmasın diye anahtarı hızla çevirdi. Sonra kendini koltuğa bıraktı; aklına getirmek istemediği,
ama
sümüklüböcek misali buz gibi ve yapış yapış içinde sürekli gezinen bir düşünceyi aklından boğarak atmaya
çabalıyordu şimdi. Dokunmaya tiksindiği bu zoraki düşünce, karşısında savunmasız kaldığı sümük gibi,
iğrenç
düşünce bütün duygularını esir alıyordu; uykusuz geçirdiği gece ve izleyen bütün saatler boyunca, hatta
cenaze töreni sırasında siyah giysiler içinde sessizce tabutun başında dururken bile onu terk
etmedi.
Cenaze törenini izleyen gün Baron alelacele kentten ayrıldı: Oradaki yüzlerin hiçbirine
katlanamıyordu artık; taziyede bulunurken (yoksa ona mı öyle geliyordu?) tuhaf bir şekilde gözetleyen,
eziyet ederek yargılayan gözlerle bakıyorlardı ona. Hatta cansız nesneler bile kötücül ve suçlayıcı bir
dille konuşuyordu: Evdeki her mobilya, özellikle de her şeye gazın tatlımsı kokusunun adeta sindiği
yatak
odasındaki eşyalar elinde olmadan kapı kolunu indirdiği sırada bile onu geri itiyordu. Uyurken ve
uyanıkken
yaşadığı en büyük kâbus, bir zamanlar sırdaşı olan kadının kayıtsız ve soğuk umursamazlığıydı, bomboş
evin
içinde sanki hiçbir şey olmamış gibi dolanıp durmasıydı. Baron, kuzeninin istasyonda onun adını andığı
andan
beri kadınla her karşılaştığında titriyordu. Adımlarını duyar duymaz kaçmak istiyor, içini asabi bir
huzursuzluk kaplıyordu: Bu sürüyerek atılan umursamaz adımları görmeye de duymaya da katlanamıyor, bu
soğuk
ve sessiz rahatlığı kaldıramıyordu artık. Kadını, çatlak sesini, yağlı saçlarını, hayvansı, boğucu ve
vahşi
duygusuzluğunu anımsadığında midesi bulanıyordu; boğazını sıkan bağı, bir ip gibi şiddetle koparacak
güce
sahip olmadığı için öfkesini kendine de yöneltiyordu. Böylece görebildiği tek çıkar yol kaçmaktı.
Bavulunu
gizlice, Crescenz’e tek bir söz söylemeden hazırladı ve geride, Kärnten’deki arkadaşlarının yanına
gittiğini
aceleyle yazdığı bir not bıraktı yalnızca.
Baron yaz boyu eve uğramadı. Bir seferinde miras işleriyle ilgili olarak Viyana’ya acilen
çağrıldığında gizlice gelmeyi, otelde kalmayı ve evde ısrarla oturmayı sürdüren baykuşu haberdar
etmemeyi
yeğledi. Crescenz kimseyle konuşmadığı için Baron’un geldiğini öğrenememişti. Bütün bir gün işsiz
güçsüz,
baykuşlar gibi asık suratla mutfakta hareketsizce oturuyor, eskiden bir kez gittiği kiliseye iki kez
gidiyor, Baron’dan avukatı aracılığıyla talimatlar ve maaşına sayılmak üzere para alıyor, ancak Baron’un
kendisinden hiç haber alamıyordu. Baron ona ne yazıyor ne de haber yolluyor-
du. Kadın böylece sessizce oturup bekliyordu: Yüzü daha da sertleşip çöktü, hareketleri
yine
kütük gibi oldu ve böyle esrarengiz, kaskatı bir halde bekleyip dururken haftalar haftaları
kovaladı.
Ancak sonbahar geldiğinde yapılması gereken acil işlerinden dolayı Baron tatilini
uzatamayıp
evine dönmek zorunda kaldı. Eşikte durdu, kararsızdı. Yakın dostlarının arasında geçirdiği iki ay ona
pek
çok şeyi adeta unutturmuştu; ama şimdi kâbuslarıyla, muhtemelen suç ortağı olan biriyle yeniden yüz yüze
geleceği için, midesini bulandıran aynı boğucu kasılmayı hissetti. Gitgide yavaşlatarak çıktığı her
basamakla birlikte o görünmez el de boğazına doğru tırmanıyordu. Kaskatı olmuş parmaklarının anahtarı
kilide
sokup güç bela çevirebilmesi için bütün irade gücünü toplayıp zorla kendine gelmesi gerekti.
Crescenz, kilide sokulan anahtarın takırtısını duyar duymaz şaşkınlık içinde mutfaktan
dışarı
fırladı. Baron’u görünce kireç gibi bir yüzle bir an durdu, eğilmek için Baron’un yere bıraktığı
çantasına
doğru uzandı hemen. Ama selam vermeyi unuttu. Baron da tek söz etmedi. Kadın çantayı sessizce
efendisinin
odasına taşıdı, o da onu sessizce izledi. Hiç konuşmadan pencereden dışarı bakarak kadının odadan
çıkmasını
bekledi. Arkasından kapısını telaşla kilitledi.
Bu, aylardan sonra ilk karşılaşmalarıydı.
Crescenz bekledi. Kadını görünce baş gösteren dehşet dolu o iğrenç kasılma belki geçer
diye
Baron da bekledi. Ama geçmedi. Daha kadını görmeden, yalnızca koridordan gelen adımlarını duyduğunda
bile
sıkıntısı dalga dalga büyüyordu. Kahvaltıya elini sürmüyor, her sabah tek bir söz etmeden telaşla evden
çıkıyor, kadının yakınında olmamak için gece yarısına kadar da dönmüyordu. Kadına vermesi kaçınılmaz
olan
iki, üç görevi de yüzüne bakmadan söylüyordu. Bu hortlakla aynı odanın havasını solumaktan boğulur gibi
oluyordu.
Bunlar olurken, Crescenz tahta taburesinde bütün gün ağzını açmadan oturuyordu. Kendisi
için
yemek pişirmiyordu artık. Her yemekten tiksiniyor, herkesten kaçıyordu. Yalnızca oturuyor ve kabahat
işlediğini bilen, dayak yemiş köpek gibi ürkek gözlerle sahibinin ilk ıslığını çalmasını bekliyordu.
Karanlık zihni, olup biteni tam olarak idrak edemiyordu; tek bildiği, tanrısının ve efendisinin ondan
kaçtığı ve onu istemediğiydi, olanca şiddetiyle içine işleyen yalnızca buydu.
Baron geldikten üç gün sonra kapının zili çaldı. Kır saçlı, tıraş olmuş, sakin bir adam
elinde bavuluyla eşikte duruyordu. Crescenz adamı yollamaya yeltendi önce. Ancak davetsiz misafir,
ısrarla
yeni uşak olduğunu, beyefendinin saat onda gelmesini istediğini söyleyip, Crescenz’den gelişini haber
vermesini istedi. Yüzü kireç gibi olan Crescenz, bir an durdu, açtığı parmakları havada kaskatı oldu.
Ardından eli, vurulmuş kuş gibi aşağı düştü. “Kendiniz girin içeri,” diye tersledi şaşırıp kalan adamı,
sonra mutfağa doğru döndü, kapıyı çarparak kapattı.
Uşak eve yerleşti. Evin beyi o günden sonra Crescenz’le konuşmaktan kurtuldu, bütün
emirlerini soyluların yanında çalışmış sakin ve yaşlı uşak aracılığıyla iletti kadına. Crescenz evde
olup
bitenleri öğrenemiyor, her şey bir taşın üzerinden akan dalga gibi onu buz gibi aşıp gidiyordu.
Bu boğucu durum iki hafta sürdü ve Crescenz’i hastalık gibi kemirdi. Kadının yüzü uzadı,
kemikleri çıktı ve şakaklarındaki saçlar ansızın ağardı. Hareketleri büsbütün taşlaştı. Neredeyse bütün
gün
tahta taburesinde hiç konuşmadan oturuyor, boş gözlerle pencereye bakıyordu; eğer çalışıyorsa, bunu öfke
patlamasını andıran bir şiddet eylemine dönüştürüyordu.
Bu iki haftanın sonunda uşak bir gün efendisinin odasına girdi; onun âcizane
bekleyişinden
kendisine çok önemli bir haber vermek istediğini Baron hemen anlamıştı. Uşak, “Ti-
rollü sevimsiz” diye aşağılayıcı bir ad taktığı huysuz yaratığı daha önce de patronuna
şikâyet etmiş ve işine son verilmesini önermişti. Ama Baron bir rahatsızlık duymuş olmalı ki, uşağın
önerisini duymamış gibi davranmıştı önce. O gün reverans yaparak geri çekilen uşak bu defa düşüncesinde
ısrar etti; yüzünde tuhaf, hatta mahcup bir ifadeyle kekeleyerek ağzındaki baklayı çıkardı sonunda,
beyefendinin söyleyeceklerini gülünç bulmamasını rica etti, ama... ama başka... başka türlü
anlatamazdı...
kadından korkuyordu. Bu
içine kapanık, hain şey dayanılmaz biriydi, Sayın Baron’un evinde nasıl tehlikeli birini
barındırdığından
haberi yoktu.
Uyarılan Baron elinde olmadan irkildi. Uşağa ne demek istediğini, neyi kastettiğini
sordu.
Uşak bunun üzerine iddiasını yumuşattı, belli bir örnek gösteremezdi ama, bu kişinin azgın bir hayvan
olduğunu, birine kolayca zarar verebileceğini düşünüyordu. Dün kadına bir talimat vermek üzere arkasını
döndüğünde hiç ummadığı bir bakışını yakalamıştı, tamam, bir bakış için fazla bir şey söylenemezdi, ama
kadın sanki boğazına atılacakmış gibi bakıyordu. İşte o andan beri kadından ürküyordu, evet onun
hazırladığı
yemeklere elini sürmeye korkuyordu. Sözlerini, “Sayın Baron, onun ne derece tehlikeli biri olduğunu
bilmiyorsunuz,” diye bitirdi, “konuşmuyor, hiçbir açıklamada bulunmuyor, ama bence cinayet işleyebilecek
biri o.” Baron, kadını suçlayan uşağa korku dolu gözlerle dik dik baktı. Belli bir şey mi duymuştu? Biri
kuşkulandığını mı söylemişti? Parmaklarının titremeye başladığını hissetti, heyecanı ellerinden belli
olmasın diye purosunu aceleyle bıraktı. Ama yaşlı adamın yüzü saf ve temizdi - hayır, bir şey biliyor
olamazdı. Baron duraksadı. Sonra ne yapmak istediğini çarçabuk bulup toparladı ve kararını verdi:
“Şimdilik
bekle. Ama saygısız bir hareketini daha görürsen benim adıma işine son ver.”
Uşak eğilip selam verdi, Baron da kurtulduğunu hissedip uzaklaştı. Bu gizemli, tehlikeli
yaratığı her anımsadığında
günü kararıyordu. En iyisi, kendisi yokken, örneğin Noel’de bu işin halledilmesiydi;
kadından
kurtulacağını düşünmek bile ruhuna iyi geliyordu. Evet, en iyisi bu, Noel’de, ben yokken, diye
düşüncesini
doğruladı.
Ama hemen ertesi gün, Baron sofradan kalkıp odasına henüz girdiği sırada kapı çalındı.
Baron
gazetesinden dalgın dalgın başını kaldırdı, homurdanarak, “Gir!” dedi. Düşlerinde dolanıp duran o nefret
ettiği sert adımlar sürünerek odaya girdi. Baron irkildi: Kemik içinde kalmış sapsarı solgun surat sıska
ve
kara bedenin tepesinde kurukafa gibi titriyordu. Bu büsbütün kendi içine kapanmış yaratığın ürkek
adımlarının halının kenarında ezikçe durduğunu görünce, adamın duyduğu dehşete az da olsa acıma karıştı.
Sersemlediğini gizlemek için kadına iyi niyetle yaklaşıyormuş gibi yaptı. “Ee, ne var, Crescenz?” diye
sordu. Ama sesi amaçladığı gibi dostane ve sevimli çıkmamıştı, istemediği halde mesafeli ve
kızgındı.
Crescenz kımıldamadı. Gözlerini halıya dikmişti. Sonunda, tıpkı bir şeyi tekmeler gibi,
“Uşak
söyledi,” deyiverdi, “beyefendinin işime son verdiğini söyledi.”
Baron ayağa kalktı, rahatsız olmuştu. Bu işin bu kadar hızlı gelişeceğini ummamıştı.
Böylece
kekeleyerek bir şeyler anlatmaya başladı, aslında uşağın bu kadar sert şeyler söylemek istememiş
olacağını,
Crescenz’in öteki çalışanlarla iyi geçinmeye bakmasını ve aklına o an gelen benzeri şeyler
söyledi.
Ama Crescenz omuzlarını kaldırmış öylece duruyor, halıyı gözleriyle adeta oyuyordu.
Amansız
bir inatla başını boğalar gibi eğmiş, Baron’un nazik sözlerinin hiçbirine kulak asmıyor, adamın ağzından
bir
türlü çıkmayan tek bir sözcüğü bekliyordu. Bir hizmetçinin karşısında oynamak zorunda kaldığı küçük
düşürücü
geveze rolünden Baron sonunda rahatsızlık ve yorgunluk duyup susunca, kadın keçi inadını sürdürüp ağzını
açmadı. Sonra asi bir tonda dudaklarından
şu sözler dökülüverdi: “Bir tek şeyi bilmek istiyorum, işime son vermesi için Anton’u
Sayın
Baron mu görevlendirdiler?”
Bu sözler ağzından sert, kızgın ve zorbaca çıkmıştı. Sinirleri zaten gerilmiş olan adam,
bunun üzerine yumruk yemiş gibi oldu. Tehdit miydi bu? Kadın ona meydan mı okuyordu? Ve adamın bütün
cesaretsizliği ve acıma duygusu bir anda uçup gitti. Haftalardır içinde birikmiş olan kin ve tiksinti
alevlendi, bu işe bir son verme arzusuyla birleşti. Ve ansızın tavrını tamamen değiştirdi, bakanlıkta
öğrendiği soğuk nesnelliğe bürünüp, umursamaz bir tavırla tasdik etti; evet, evet, doğruydu, evin
idaresiyle
ilgili bütün konularda uşağa tam yetkiyi kendisi vermişti. Kendisi şahsen kadının iyiliğini istiyordu ve
işten çıkarılması kararının geri alınması için elinden geleni tabii yapacaktı. Gel gelelim kadın uşakla
dostane bir ilişki sürdürmeye bundan sonra da direnirse o zaman Baron kendisinden hizmet almaktan
vazgeçmek
zorunda kalacaktı.
Ve son sözleri söylerken bütün iradesini topladı, gizli bir ima ya da sırnaşıklık
karşısında
çekinip geri adım atmamak için kararlı bir tavırla bakışlarını kendisini sözüm ona tehdit eden kadına
çevirdi ve ona dik dik baktı.
Ama Crescenz’in şimdi ürkekçe yerden kaldırdığı bakışları, hemen önündeki çalılıkların
arasından, kendisini kovalayan sürüyü fark eden ağır yaralı bir hayvanınkine benziyordu. “Sağ olun...”
diyebildi zayıf bir sesle. “Giderim ben... muhterem beyefendiye yük olmak istemem...”
Ve ağır ağır, hiç arkasına dönüp bakmadan, omuzlarını düşürüp, odun gibi kaskatı
adımlarını
sürüyerek kapıdan çıkıp gitti.
Baron o akşam opera dönüşü çalışma masasının üzerindeki yeni gelen mektuplara bakarken
tanımadığı dört köşeli bir şey fark etti. Işığı açınca bunun köylü işi ahşap oyma bir kutu olduğunu
anladı.
Kutu kilitli değildi, Crescenz’e bir zamanlar verdiği bütün ufak tefek şeyler büyük bir
titizlikle
istiflenmişti içine: Avdan gönderilmiş birkaç kartpostal, iki tiyatro bileti, bir gümüş
yüzük, kadının biriktirip üst üste yığdığı banknotlar ve bir de yirmi yıl önce Tirol’de çekilmiş bir
fotoğraf; bu fotoğrafta Crescenz’in belli ki flaş ışığından ürkmüş gözlerinde, birkaç saat önce yaşanan
vedalaşma sırasındaki aynı rencide olmuş ve dayak yemiş ifade vardı.
Baron, ne yapacağını tam olarak kestiremeden kutuyu kenara itip dışarı çıktı, uşağa
Crescenz’in eşyalarının çalışma masasının üzerinde ne aradığını sordu. Uşak, hesap vermesi için
düşmanını
hemen getirmeye gitti. Gel gelelim Crescenz’i ne mutfakta ne de odalarda bulabildi. Ertesi gün polis
raporlarında kırk yaşlarındaki bir kadının Tuna nehri köprüsünden atlayarak intihar ettiği yer alınca,
Baron’un ve uşağın Leporella’nın nereye kaybolduğunu merak etmelerine artık gerek kalmamıştı.
Nişan
Savaşın hüküm sürdüğü 1810 yılıydı. Katalonya’nın ordu yolundan kalkmış yanık kokan
muazzam
bir toz bulutu İspanyolların ateşli bir şekilde savunduğu, Fransızların ise aralıksız saldırdığı
Hostalric’e
doğru döne döne savruldu. Arada sırada ani olarak çıkan miskin bir esintinin araladığı beyaz sis
örtüsünün
ardında ağır arabalar, ayrı gruplar halinde dizilmiş askerler, ayaklarını sürüyerek ilerleyen bitkin
atlar
gölge misali beliriyordu; deneyimli bir albayın birliğiyle koruduğu bir erzak konvoyuydu bu. Beyaz yol,
dalga dalga dizilmiş tepelerin balçıklı toprağı içinden yukarı doğru sürünürcesine kıvrılarak, eğri
büğrü
ilerliyor, batmakta olan akşam güneşinin kızıl bir çerçeve içine aldığı, mor alevler saçan koruluğa
ulaşmaya
çalışıyordu. Derken toz bulutu, gıcırtılar çıkaran konvoyu sessizce bekleyen ağaçların karanlığına doğru
ağır ağır aktı.
Karanlığın içinden ansızın füze gibi bir kurşun atıldı. Belli ki bir işaretti. Bir saniye
sonra, kuşatılmış konvoy korkunç bir yaylım ateşine tutuldu. Askerler henüz tüfeklerine davranma fırsatı
bile bulamadan sağa sola yuvarlanmaya başladılar; ürken atlar kişneyerek yukarı doğru öyle bir koştular
ki
arabalar takla attı ya da boğuk çarpma sesiyle birbirine girdi. Albay durumu bir bakışta kavramıştı;
direnmek çılgınlık, kaçmak tehlikeli olurdu. Haykırışı, gürültüyü trompet
sesi gibi bastırdı. Nakliyeyi ve yaralıları düşmana bırakıp, yandan saldırmayı emretti.
Davul, küçük trampetçinin heyecandan titreyen ellerinde tutkuyla takırdıyordu; Fransızlar dağılarak,
çılgınca ve karşı konulamaz bir şekilde yolun sol tarafı üzerinden ormana daldılar; ormandaki ağaçlar
tuhaf
hareketler yapmaya başlamıştı. Alışkın olmadıkları yükün altında sallanıp duran ağaç tepelerinden
yıldırımlar art arda iniyor, karanlık siluetler siyah yılanlar gibi dallardan süzülüyor, öfkeyle
sallanan
dallardan bazen de kocaman bir meyve gibi boğuk bir gürültüyle insan kütleleri düşüyordu yere.
Çalılıklar
arasında büzülüp oturmuş İspanyollar, tepedeki ağaçsız alana varmak için çaresizce hızla öne doğru
atılan
Fransızların karanlığa körü körüne daldırdıkları süngülerinden kaçıyorlardı. Bu esnada boğuk kurşun ve
çığlık sesleri yayılarak geliyor, ürkütücü yankılarla sönüyordu. Hepsinin önünden elinde tabancası ve
kılıcıyla albay koşuyordu. Kolunu dimdik havaya kaldırdığı anda eli kasıldı. Ayağı köklere dolandı ve
başını
bir ağaca öyle şiddetli çarptı ki, boş bakışlarla bir çalılığın dibine yuvarlandı, çalılığın dalları
hızla
üzerine kapandı. Çatışma, onun bayılmasına aldırmaksızın bütün hızıyla sürüp gidiyordu.
Albay gözlerini açtığında karanlığın ve sessizliğin içinde tek başına yatıyordu. Başının
üstündeki dallar akşam karanlığının çöktüğü gökyüzüne doğru sallanarak uzanıyor, havayı boğuk bir
uğultuyla
dolduruyordu. Albay başını kaldırmak istediği sırada dudaklarının kanlı olduğunu hissetti. Yere
çakıldığı
sırada dalların yüzünde bıraktığı çizikleri eliyle yokladı ama düşünceleri bulanıktı. Derken belleği
hızla
canlandı. Koşum vurulmuş atların ve dönmeyi sürdüren tekerleklerin karışık gürültüsünü rüzgâr saldırının
gerçekleştiği noktadan belli belirsiz taşıyor, sesler gitgide uzaktan, daha uzaktan geliyordu. Galip
gerilla
çetesi anlaşılan ganimetlerini kaçırıyordu. İlk anımsamaya boğucu bir acı karışmıştı bile: Albay,
kararın
ellerinden bütünüyle kayıp gittiğini ve
artık yalnızca rastlantıya bağlı olduğunu duyumsadı. Hiç bilmediği bir ormanda, düşman
topraklarında yapayalnızdı. Kılıcının ışıldaması, çalılıklardan bir hışırtı duyulması onu ele verebilir,
isyancıların işkencelerine savunmasız maruz kalacak bir ava dönüştürebilirdi. Çünkü Augereau yollara dar
ağaçları kurdurduğundan ve İspanyollar hüküm giymeden vurulduklarından beri, Fransızlar terk edilmiş
köylerde dehşet verici öç manzaralarıyla karşılaşıyorlardı; askerlerin ağır ateşte yakılıp kömürleşmiş
cesetleri, kazığa oturtulmuş esirlerin çürümeye yüz tutmuş cansız bedenleri, çekilmiş işkencelerin ve
hayvanca zulmün korkunç görüntüleriydi bunlar. Bütün bunlar albayın beyninde şimşek gibi çaktı; öyle
hızlı,
öyle keskin oldu ki bu, adam ateşler içinde sarsılırcasına titredi. Çevresini sarıp onu esir alan
felaket
ormanı gitgide karararak uğulduyordu şimdi.
Albay, alınabilecek çılgın bir kararı beyninde bastırarak düşündü. Tek mümkün olan
kaçmaktı,
koruluktan gece vakti kaçmak; ya Hostalric yönünde ya da Fransız birliklerine rastlayıncaya kadar yolu
geri
giderek kaçmak. Hazin çaresizliğini düşünmek yüreğini yaksa da ne pahasına olursa olsun kaçacağını
hissediyordu. Ağaçların tepesinden sızan solgun ışık onu uyuşukluğa mahkûm ediyordu henüz. Dudaklarını
ısırarak ve yanan gözlerle çalıların altında hareketsizce yatıp beklemesi gerekiyordu; mehtabın, akşamın
sisleri arasından yeşilimsi ışıltılarla çıkıp, göğe doğru süzülmesini beklemeliydi; toprağın her
sarsıntısına, havanın her titreşimine, ormanın derinliklerinden gelecek her kuş sesine, akşam
esintisiyle
sallanan dalların her iç çekişine kulak vermeliydi. Mısır’ın bitmek bilmeyen gecelerini, kükürt sarısına
bürünmüş, sonsuz bir suskunluk ve adlandırılamaz tehdit yüklü gökyüzünü anımsamak içini dehşetle
doldurdu.
Biçare terk edilmişliği bütün ağırlığıyla yüreğine çökmüştü.
Saatler, saatler sonra, ağaçların mehtabın soğuk. ışığında buzla örtülüymüş hissini
verdiği
sırada, albay saldırıya
uğradıkları yere dizlerinin üzerinde dikkatle sürünerek dönerken, aslında korkudan değil,
onu
nelerin beklediğini bilememenin kavurucu ateşinden titriyordu. Kapıldığı heyecan bakımından korkunç bir
işkence olan sonsuz bir ihtiyatla, bitkilerin birbirine dolandığı çalıların ve ağaç köklerinin sert
ağının
arasından el yordamıyla dört ayak üzerinde ilerledi. Bir ağaçtan diğerine ulaşmak ona sonsuz bir
süreymiş
gibi geldi. Derken karayolu, çevresini saran mahmur karanlığın arasından bir göl gibi parlayarak
ışıldadı.
Albay, ıssız yola koşarak dönmek üzere derin bir soluk alıp doğruldu; tabancası
elindeydi,
kılıcı her zamanki gibi çekilmeye hazırdı. Derken irkildi; tam önünden bir gölge kayıp geçti ve hızla
geri
döndü. Ardından tekrar gelip gitti; belli belirsizdi ama yine de soğuk bir esinti gibi
hissediliyordu.
Albay tabancasına sımsıkı yapıştı ve gözlerini ağaçların karanlığına dikti. Ancak tık
yoktu.
Ama o gölge yine de yolun çakıl taşlarının arasından ağır ağır ve aralıksız olarak sürünerek geçiyor,
sonra
huzursuzca ve cansız gibi sönüp yeniden kararıyordu. Saat sarkacı misali bir gidip bir geliyordu,
gizemli ve
sessizdi, gecenin içinde bir hayalet gibiydi. Albay yoluna soluk soluğa devam etti. Ve gözlerini
mehtabın
ışığına doğru kaldırdığında ansızın ürperdi.
Başının hemen üzerinde, genç bir mantar meşesinin öne doğru eğilmiş bir dalında çıplak
bir
ceset sallanıp duruyordu, mehtabın tebeşir gibi bembeyaz parlak ışığında solgun ve feci bir parıltı
içindeydi. Yoldaki gölge gibi acelesiz gidip gelmekteydi. Albay dehşetle açılmış gözlerini ağaçtan ağaca
çevirdikçe korkunç manzara çoğaldı. Ağaçların tepesindeki karanlığın içine bağlanmış, ürkütücü
alacakaranlığın donuk ışığıyla yaladığı ölüler, solgun bedenleri rüzgârda huzursuzca oradan oraya
savrulurken hayali hareketler yaparak adeta el sallıyorlardı. Albay, askerlerinin çarpılmış yüzlerine
alay
edercesine geçirilmiş takkeleri görünce gırtlağında adeta şişen soluğu hırıltıyla çıkabildi. Daha bir
gün
önce
nöbet ateşinin başında şakalaştığı yürekli askerleri, o mert çocukları, şimdi eşkıyalar,
haydutlar, İspanyollar yolunup boğulmuş tavuklar gibi asmışlar, sonra kahpece öldürmüş, işkence etmiş,
aşağılamış, üzerlerine kusmuşlardı! Albay öfkeden yalpalayarak ayağa fırladı, bir şeyler yapabilmek için
içinde kabaran çılgınca istekle ağaçların sert gövdelerini yumrukladı. Dişlerini birbirine geçirdi,
kökleri
koparıp ezdi, çaresizliğinin verdiği acıyla sarsılarak kendini yeniden yere attı; bir şeyler yapmak,
haykırmak, vurmak, bililerinin gırtlağını sıkıp canını almak için yanıp tutuşuyordu. İçinde acı dolu
müthiş
bir baskı, öfke ve çaresizliğin harlı alevi vardı. Bu arada yolun üzerindeki gölgeler ve ormandaki boğuk
uğultu tekrarlanıp duruyordu. Albay yıllardan beri ilk kez gözlerinin akan yaşlardan yandığını hissetti;
onu
bu canilerin, ölülere azap çektirenlerin ülkesine yolladığı için Napoléon’un adı dudaklarından ilk kez
lanetle döküldü. Ve laneti akıl almaz, ateşli bir öfkeye dönüştü, ellerinde ateş gibi kabarıp
büyüdü.
Derken ansızın bir gürültü duydu. Bir ayak sesi... Bekleyişle dolu bir saniyeye kan ve
soluk,
humma ve öfke, düşünce ve bilinç hücum etti. Ve gerçekten de hızla yaklaşan adım sesiydi duyduğu. Derken
ağaçların arasında, yolun kıvrılarak ormana girdiği noktada bir karaltı belirdi. Albay bekleyiş içinde
içgüdüsel olarak karanlığın koynuna büzülüp oturdu, silahlarını hırsla sıktı; mehtabın hafif
parıltısında
gözleri bir İspanyol’u seçince göğsü boğuk ve heyecanlı bir solukla sıkıştı. Bir ulaktı belki bu, bir
çoban,
bir yağmacı, bir kaçak, bir köylü, bir dilenci belki yalnızca - ancak albayın elleri ateş gibi yanıyor
ve
titriyordu: İspanyol’du o, katildi, alçaktı. Hiddeti ve iradesi heyecanla aynı hedefte buluşuyordu.
Pusuda
bekledi ve koşarak gelen İspanyol’un bir adım öne geçmesini sağladı, sonra öfkeli boğuk bir çığlıkla
şaşkın
adamın üzerine atladı, sol elini kasarak adamı boğazından yakaladı ve adamın dehşet dolu çığlığını
parmaklarıyla bas-
tırdı. Ve can havliyle dışarı fırlamış gözler karşısında bir an büyük bir zevkle
duraksadıktan sonra kılıcını kurbanının sırtına sapladı; bunu önce ağır ağır, zalimce ve bilinçli bir
şekilde tadını çıkararak yaptı. Ardından kabaran öfkesiyle kılıcını tekrar tekrar ve gitgide hızlanarak
adamın sırtına ve gırtlağına daldırdı, hareketleri şiddetlendikçe şiddetlendi, öyle ki savrulurken kayan
kılıç sonunda kendi eline battı. Duyduğu acı ve ılık kanın elinden süzülmesi gözü dönmüş albayı kendine
getirdi. Tiksinircesine iterek kendinden uzaklaştırdığı ceset, daireler çizerek çukura doğru yalpaladı
ve
boğuk bir çarpma sesi çıkararak içine yuvarlandı.
Albay ardından gecenin serin havasını tek bir solukta derin derin içine çekti. Kendini
müthiş
özgür hissediyordu şimdi. Öfkesi, korkusu, kaygısı, pişmanlığı, kızgınlığı kalmamıştı artık; tek
duyumsadığı
dudaklarına dokunan serin, çok serin, mehtabın serinlettiği, hafif bir meltemle dalgalanan yoğun havaydı
şimdi. Uzuvları yeniden güç ve cesaretle doldu, aklını hızla topladı: Dimdik doğruldu, kendini yeniden
Napoleon’un albayı olarak hissetti. Düşünceleri sakin ve emin bir biçimde geçmişten geleceğe yöneldi.
Aceleci davranıp kör bir öfkeyle öldürdüğü adamın cesedi onu ele verirdi, bunu açıkça kavramıştı. Albay,
ölünün hortlamış gibi zayıf ay ışığında adeta hareket eden çarpılmış yüzü üzerine eğilince, donuk gözler
ürkütücü bir ifadeyle ona dik dik baktı. Ancak albay ne korku ne de pişmanlık duydu, hatta anlık bir
ürpertiyle bile sarsılmadı. Cesedi korkusuzca tuttu, zoraki bükülen çalılıklar arasından sürükleyerek
kendisinin gizlendiği yere doğru çekti ve ağır bedeni ağaçların arasına savurdu. Rahat bir nefes aldı.
Artık
bedeni heyecanla sarsılmıyordu, gel gelelim üzerine ağır bir yorgunluk çökmeye başlamıştı; yaşadığı onca
korkunç saatin getirdiği bir gevşemeydi bu. Tan vakti yakın olmalıydı çünkü mehtabın çalılıklara vurduğu
ışık zayıflamıştı artık. Böylece geç kaldığını düşünüp kaçma planından vazgeçti. Ve yeni
olasılıklar
üzerinde durmadan, bastıran uykuya teslim olup cesetten hemen iki adım ötede kendini yere
bıraktı. Tıpkı İtalya ve Avusturya’daki savaş alanlarında ölümün ıssızlığında yaptığı gibi derin ve ağır
bir
uykuya daldı.
Albay bu dehşet gecesinden bulutlu sabahın sarı ışığında uyandı, sabah ayazında titredi
ve
boğazı yakıcı baskıdan daralırken ümitsiz durumu düşündü. Asker olduğu açıkça anlaşılıyordu, buranın
dilini
bilmiyordu, dolayısıyla onu kapkara sarmalayan bu ormandan tek bir adım bile atmayı göze alamazdı. Yine
beklemek zorundaydı, hiçbir şey yapmadan akşama kadar beklemek, olağanüstü ve ihtimal dışı bir şeyi,
Fransız
birliklerinin oradan geçmesini umut etmek zorundaydı. Bir kemirgen gibi ağır ağır, huzursuzluk ve
ıstırap
veren başka bir ses yükseldi içinden: Açlık, bağırsaklarını parça parça ediyordu. Ve susuzluk
dudaklarını
kavurmuştu. Istırap dolu bir gün başlıyordu; çekip kopardığı köklerden emdiği toprak rutubeti gibi
yakıcı
düşünceler beynini deliyordu. Her şeye son verebilecek olan dolu tabancasıyla huzursuzca oynadı.
Parmağını
tetiğe götürmesini engelleyen tek şey, gururuydu; bir ormanda boşuna, savaşmadan, birliklerinden uzak
bir
halde hayvanlar gibi geberip gitmenin vereceği acıydı. Boğucu acılar içinde ona sonsuzmuş gibi gelen
saatler
boyunca, sabahtan akşama kadar hiç kalkmadan öylece yattı. Çevresindeki yaşam, onunla alay edercesine
tekdüze akışını sürdürüyordu: Bazen yoldan geçenlerin çıkardığı kısa süreli gürültüler korkunç ıssızlığı
bir
an için bile olsa dağıtıyor, ama ardından yalnızca rüzgârın uğultusu ve dalların çıtırtısıyla dolu
saatler
geliyordu yine. Görülmez hapishanenin parmaklıklarını sökmek için yaklaşan kimse yoktu. Savaş meydanında
yaralanmış, bomboş gökyüzüne bakıp inleyen biri gibi yatıyor, yükselmekte olan güneşin altında rutubetli
olmasına karşın için için kavrulan ormanda dermansız elleri ve ateş içinde yanan alnıyla öylece
uzanıyordu.
Müthiş işkencelerle geçen saatlerin ardından güneş ışınları sonunda yandan vurmaya
başlamıştı. Akşamın olmasıyla birlikte albay çaresizlik içinde bir karar kaldı. Giysilerini ani bir
hareketle bedeninden sıyırıp karanlığın içine fırlattı. Sonra, öldürdüğü İspanyol’un cansız bedeninin
yüzükoyun uzandığı yaprak yığınlarını eliyle yokladı, cesedi kaldırdı ve üzerindeki giysileri tek tek
aldı,
ölünün kasılmış elinde tuttuğu kanlı mantilla şalını sertçe çekti. Son ve değişmez kararının peşinde ve
zerre kadar ürkmeden İspanyol’un giysilerini üzerine giydi, geniş ve hâlâ ıslak kan lekesiyle bezeli
pelerini sırtına attı. Bu vaziyette kaçmak, ekmeğini dilenmek istiyordu; bedenini parçalayan, gırtlağını
sıkan koru dindirmek, bu dehşet ağından, bu ölüm ormanından kurtulmak istiyordu. İnsanlar arasına
karışmak,
artık hayvanlar gibi cesetler arasında yaşamamak, korku ve açlıktan boğulmamak, bedelini onuruyla
ödeyecek
bile olsa alayına, imparatoruna dönmek istiyordu. Üniformasını bir ceset gibi terk edilmiş olarak
görünce
boğazında bir hıçkırık düğümlendi; tıpkı anneyle çocuk gibi onun varlığıyla bütünleşmiş olan bu
üniformayı
yirmi savaş boyunca taşımıştı. Gelgeldim çektiği açlık onu yola, karanlığa doğru itti. Vedalaşmak üzere
son
kez arkasına dönüp baktığında gözyaşlarının parıltılı örtüsü ardından bir gözünkini andıran bir ışıltı
görür
gibi oldu. Napoleon’un savaş meydanında ona bizzat taktığı nişandı bu. Burada bırakamazdı onu. Nişanı
kanlı
hançeriyle kesip çıkardı ve cebine koydu. Sonra yürüdü, öne doğru atıldı, koştu, aceleyle yola doğru
ilerledi.
Biliyordu, koruluktan bir mil kadar ötede küçük, ıssız bir köy vardı. Bölüğü orada mola
vermişti; açlığı içini kemirirken ve kanı şakaklarını zonklatırken atlara su içirdikleri meydandaki
yuvarlak
fıskiyeyi anımsadı. İspanyolların karanlık yüzleri, hainlerin güçlükle bastırdıkları alaylı ifadeleri de
belleğinde canlanmıştı, ama her şey tek bir duyguda, duyduğu açlıkta sönüp gidiyordu. Yüzünü şapkanın
ardına
giz-
leyip, karanlığın çökmeye başladığı anayolda sendeler gibi aşağıya doğru koşturdu,
koştukça
koştu; kabaran açlığını koşarken bastırabilmek için ta ki karanlığın şekillendiğini, daracık ve iç içe
geçmiş evlerin çökmekte olan akşam bulutlarının arasından sıyrıldıklarını görünceye kadar soluk soluğa
koştu. Meydana doğru el yordamıyla ilerledi ve önce köpürerek fışkıran suyu gırtlağına akıttı, ellerini
ve
alev alev yanan alnını hırsla serin suya daldırdı. Onca saatten sonra bir anlık da olsa içini bir
rahatlama
hissi kapladı. Ancak midesine yumruk gibi oturmuş açlık hemen ardından bedenine yayılınca, albayı ilk
karşısına çıkan kapıya doğru itti. Çürümüş kapıyı huzursuzca tıklattı albay. Sararmış yüzü kırış kırış
olmuş
yaşlı bir kadın kapıyı yarı aralayıp ona hain ve kuşkulu gözlerle baktı. Albay dilsizlerin dilinde
dudaklarını gösterip yalvarırcasına bir hareket yaptı. Asker yüreği o anda ölmüş, tepedeki ormana kılıcı
ve
üniformasıyla birlikte gömülmüştü. Kadın reddeden bir ifadeyle dönüp kapıyı kapamaya yeltendi. Ancak
zeytinyağlı yemeklerin evden yayılan kokusundan ve yanık kokulu buharından adeta başı dönen açlık
içindeki
albay, çıldırtıcı arzusuyla artık bir hayvanı andırıyordu ve onuru bir yana bırakıp, dehşet içinde geri
çekilen kadına yalvarmak için onu kolundan yakaladı. Gözlerinde çılgınlığın parlak alevi yanıp söndü. O
sırada kadın yanıt vermek yerine evine zorla girmeye çalışan adamın alnına doğru ağır kapıyı öyle bir
çarptı
ki, albay sersemleyip geriye doğru sendeledi. Dudaklarından Fransızca ağır bir küfür döküldü ve korkuyla
çevresine bakındı. Neyse ki onu duyan olmamıştı, hâlâ sağır dilsiz rolü yaparak dilenebilecekti. Ve
yaptı
bunu; yüreği yanarak kapı kapı dolaştı ve sonunda avucunda sarı buğdaydan yapılmış birkaç lokma ekmek ve
beş
altı zeytin tanesi vardı. Açgözlülükle hepsini ağzına tıktı; donuk bakışlar ve çarpılmış yüz hatlarıyla
hayvanlar gibi yemeye koyuldu, açlığını, tiksintisini, utancını boğazındakilerle birlikte yuttu. Köyün
en
sonundaki siyah
kulübenin önünden daha geçmeden elleri bomboş kalmıştı bile.
Gecenin gölgeleri çevresinde yükselirken o korkunç soru yine içini sardı. Nereye
gidecekti
şimdi? Kaçıp, birliğinin gittiği yola dönmek istemişti aslında. Ama şimdi bacakları kurşun gibiydi.
Bütün
gücünü yitirmişti. Üzerinde bir yabancının giysilerini taşıdığından ve kapı kapı dolaşarak dilendiğinden
beri cesareti ve girişkenliği yitip gitmişti, yaşama arzusu tümüyle sönmüş, kaybolmuştu. Üzerine ağır
bir
uyuşukluk çökmüştü. Ve farkında olmadan ayakları onu istem dışı ormana doğru sürükledi; bu orman onu
esir
almış, gizemli bir güçle elinde tutuyor, kendine doğru çekiyordu adeta. Bir zamanlar askerleriyle
birlikte
neşe içinde ve tasasızca yürüdüğü yol onu yeniden ormana, ölümün onlara pusu kurduğu, ürkütücü bir
şekilde
hışırdayan kapkara dalların arasında asılı durduğu o ormana çıkardı yeniden. Ancak düşteymiş gibi oraya
itiliyordu albay. Dinlenme, bolca dinlenme, dinlenmenin uyuşukluğunda sönüp gitme ihtiyacı onu karşı
konulamaz bir biçimde ormanın karanlıklarına çekiyordu. Yamacı yorgun argın tırmandı ve hiçbir şey
düşünüp
hissetmeden kendini hemen yolun kenarındaki karanlığın içine bıraktı. Daha fazla ilerlemeye cesareti
yoktu,
çünkü ölünün gözlerinden kaçıyordu; kanlı bir paçavraya dönüşmüş halde karanlıkta alay edercesine duran
kendi üniformasını görmek, bu işaretlerden ölümün sezgisini algılamak istemiyordu. Cebindeki onur
nişanını
bir papaz gibi inançla sımsıkı kavradı. Bu onun sevinç çığlığı, feryadı, umuduydu.
Ve yeniden bir gece başladı; ikinci, korkunç bir gece, soğuk yıldızlarla bezeli mehtaplı
bir
gece; açık ve sonsuz bir sessizliğe gömülmüş gök kubbenin ıssızlığında ağır bir yalnızlık içinde inen
gece.
Albay alev alev yanan, çılgın gibi bakan yaşları kurumuş gözlerini, anlamsız karanlığa doğru bembeyaz
uzanan
yola dikti. Bu yoldan ne gelebilirdi? Umut mu, kurtuluş mu, arkadaşları mı? Onu alacak bir posta
ara-
bası mı, Fransız birlikleri mi? Ancak bu düşüncelerin hepsi karmakarışık bir halde o
büyük
yorgunluğun içine hızla çöküp, yaprakların hüzün verici uğultularıyla, yıldızların uzaklarda titreyen
parıltısıyla ve ayın kayıp giden huzmeleriyle birleşti. Albay bu ıssız ormanda bir mezarın içinde yatar
gibi
dinleniyordu şimdi.
Sabahın erken saatlerinde kulakları tırmalayan bir sesle uyandı. Bunu bir kuş sesi sanıp
uykulu gözlerini sabahın ağ gibi yayılmış puslu örtüsüne dikti. Ama o sesi tekrar duydu - kâbus değil
miydi
bu gördüğü? Hayır, yakınlardaki birliklerden gelen son derece keskin, çok aşikâr bir boru sesi, trampet
sesiydi.
Kanı ansızın dondu. Gelenler Fransızlar, arkadaşları, kurtarıcıları mıydı yoksa? Her şeye
karşın yaşama geri mi dönecekti? Tarifsiz, çılgınca bir sevinç çığlığı boğazında düğümlendi. Ayağa
fırladı
-Fransız askerlerinden oluşan birlikler dağınık sıralar halinde yoldan doğru geliyorlardı işte,
adamların
kasketlerini, kılıçlarını, bayraklarını, toplarını gördü. Anlaşılan Hostalric’e giden bir yardım
birliğiydi
bu.
Albay işte o anda kendini bıraktı, attığı sevinç çığlıkları aklını başından aldı.
Yazgısını,
tehlikeyi, üzerindeki tebdili kıyafeti unuttu ve çılgınca bir telaşla kurtarıcılarına doğru düşe kalka
koştu; bir elinde tabancasını tutuyor, diğeriyle şalını sallayıp onları selamlıyordu. Derken bir çığlık,
vahşice bir çığlık delip geçti sabahı; içinde korku, ıstırap ve çaresizliğin feryatlarını barındırıyor,
havayı insanüstü haykırışla dolduruyordu.
Albay kendini bu halde ağaçsız alana attığı sırada kaçınılmaz şey oldu. İki, dört, on
kurşun
-tam bir yaylım ateşiydi bu- sözde İspanyol’un üzerine takır takır yağdı. Albay deli gibi koşarken öne
doğru
sendeledi, duraksadı, sallandı ve kanlar içinde yere yığıldı. Tabur hemen bir araya toplandı. Muhtemelen
bir
saldırı olacaktı; her yer komutlarla çınladı, trampetler çalındı. Ardından derin bir sessizlik oldu. Her
şey
hazırdı, öylece duruluyor, soluklar tutulmuş bekleniyordu. Ama görünürde düşman yoktu,
keskin
nişancı öncülerden de böyle bir bilgi gelmemişti. Bunun üzerine askerler yeniden dağıldılar. Düştükleri
yanılgı üzerinde hiç durmadan -öyle ya vurdukları bir İspanyol’du sonuçta- silahlarını omuzladılar ve
doğru
ormanın içine dalıp, Hostalric’e doğru yürümeye başladılar.
Askerlerden yalnızca birkaçı cesedi yağmalamak üzere sıradan çıkmıştı. Can çekişen adamın
çıkardığı belli belirsiz hırıltılara aldırmadan giysilerini parçalayıp ceplerini karıştırdılar. Kanlı
paçavralardan birinin içinde kayıp albayın onur madalyasını bulunca tarifsiz bir öfkeye kapıldılar.
Napoleon’un nişanı bir İspanyol haydudun cebindeydi, öyle mi! Şiddetli dipçik darbeleriyle sözde katilin
beynini dağıttılar, çıplak bedenini kör bir öfkeyle yumruklayıp, küfürler ederek tekmelediler. Ardından
zavallının cesedini öylesine şiddetli bir hamleyle tarlaya savurdular ki, havayı kollarıyla korkunç bir
şekilde yaran albay, iki yana açılmış uzuvlarıyla parlak dev bir haçı andırıp, yanmış kapkara toprak
yığınlarının ortasına ışık saçarak düştü.
Leman Gölü Kıyısında Olay
Leman gölü kıyısında, Villeneuve adlı İsviçre kasabası yakınlarında, 1918 yılının bir yaz
gecesi sandalının küreklerini çekerek göle açılmış bir balıkçı suyun ortasında tuhaf bir şey fark etmiş,
yaklaştıkça bunun gevşekçe tutturulmuş kalaslardan bir araya getirilmiş bir taşıt olduğunu anlamıştı,
çünkü
çıplak bir adam kürek niyetine kullandığı bir tahtayla beceriksiz hareketler yaparak taşıtı sularda
ilerletmeye çalışıyordu. Balıkçı, yönünü şaşkınlık içinde oraya doğru çevirdi, bitkin düşmüş adamı
sandalına
aldı, çıplak bedenini geçici olarak ağlarla örttü, soğuktan tir tir titreyen, sandalın bir köşesine
ürkekçe
büzülen adamla konuşmaya çalıştı sonra; ancak adam, balıkçınınkine tek bir sözcüğü bile benzemeyen
yabancı
bir dilde yanıt verdi. Yardımsever balıkçı çok geçmeden uğraşmaktan vazgeçti, ağlarını topladı ve
küreklerini suya vura vura çekerek kıyıya doğru yol aldı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kıyının silueti parıldamaya başladıkça çıplak adamın
yüzü de
aydınlandı; karmakarışık sakalların arasına gömülmüş geniş ağzında çocuksu bir gülümseme belirdi, bir
elini
kaldırıp karşıyı gösterdi; sorgulayan ama bir yanıyla da emin olmuş bir tarzda dili dolaşarak sürekli
bir
sözcük söylüyordu; kulağa “Rossiya” gibi çalınan bu sözcük, sandal kıyıya yaklaştıkça daha mutlu bir
tını
kazanıyordu. Sonunda sandal gıcırdayarak kıyıya çıktı; balıkçının ondan canlı av bekleyen kadın
akrabaları
balıkçı ağlarına dolanmış çıplak adamı görünce bir zamanlar Na-
usikaa’nın* hizmetçilerinin yaptığı gibi çığlık atarak kaçıştılar; derken, tuhaf haberin
cazibesine kapılan köyün erkekleri ağır ağır toplandılar, köyün namuslu mahkeme kâtibi de çok geçmeden
rütbesinin hakkını verip görev sorumluluğuyla onlara katıldı. Kâtip, aldığı eğitimler ve savaş
yıllarında
edindiği çokça deneyim sayesinde adamın Fransız sahilinden bu tarafa yüzmüş bir asker kaçağı olduğunu
hemen
anladı; hemen adamın resmi ifadesini almaya hazırlandı, gel gelelim bu zahmetli çabası çok geçmeden
değerini
ve önemini yitirdi, çünkü çıplak adam (bu arada köyün birkaç sakini adama bir ceket ve çuval bezinden
bir
pantolon atmıştı) bütün sorulara gitgide daha ürkek ve tedirgin bir ifadeyle soru sorarcasına, “Rossiya?
Rossiya?” haykırışını yineleyerek karşılık veriyordu. Başarısızlığa uğradığına biraz sinirlenen kâtip,
anlaşılmaması olanaksız el kol hareketleriyle yabancıya arkasından gelmesini emretti ve her yeri
sırılsıklam, bacakları çıplak yabancı, üstünden dökülen ceketinin ve pantolonunun içinde bu arada uyanıp
çevresini sarmış olan köyün gençleri tarafından yuhalanarak- belediye binasına götürüldü ve gözaltına
alındı. Karşı koymuyor, tek söz etmiyordu, ama yaşadığı düş kırıklığından açık renkli gözleri
koyulaşmıştı
ve sanki dayak yemekten korkuyormuş gibi geniş omuzlarını büzmüştü.
Balık avında insan yakalandığı haberi bu arada yakınlardaki otellere kadar yayılmış,
günleri
tekdüzelik içinde geçerken eğlenceli bir olay çıkmasına sevinen bazı kadın ve erkekler vahşi insanı
seyretmeye gelmişti. Kadınlardan biri adama bir şekerleme verdi ama adam buna maymunlar gibi kuşkuyla
bakıp
elini sürmedi. Adamın biri fotoğraflarını çekti; herkes yanında neşeyle konuşup şakalaştı; derken büyük
bir
otelin, uzun yıllar yurtdışında yaşamış, birçok dil bilen müdürü, iyice korkmuş olan adama sırasıyla
Almanca, İtalyanca, İngilizce ve son olarak Rusça sözler söyledi. Korku içindeki adam anadilinin ilk
hecesini duyar duymaz sıçradı, saf yüzü-
* Odysseia’da, Nausikaa hizmetçileriyle ırmak kıyısında çamaşır yıkarken hizmetçiler
Odysseus’u kıyıda ilk gördüklerinde onun hırpaniliğinden korkup bağırarak kaçışırlar. Nausikaa daha
sonra
Odysseus’a âşık olur, (ç.n.)
ne ağzını kulaklarına vardıran geniş bir gülümseme yayıldı ve ansızın bütün hikâyesini
kendinden emin bir biçimde ve açık yüreklilikle anlatmaya başladı. Hikâye çok uzun ve karmaşıktı,
ayrıntılarını tesadüfen orada bulunan tercüman bile anlayamıyordu; ama bu insanın başına özetle şunlar
gelmişti:
Rusya’da savaşmıştı, sonra günün birinde binlerce insanla birlikte vagonlara tıkılmış ve
uzaklara götürülmüştü, oradan da gemilere aktarılıp, daha da uzun bir yolculuğa çıkarılmıştı, onun
deyimiyle
insanın etinin kemiklerini kızartıp yumuşatacak kadar çok sıcak yerlerden geçmişlerdi. Sonunda bilmediği
bir
yere varmışlardı ve herkes yine vagonlara tıkılmıştı, ardından ansızın bir tepeye saldırmaları
istenmişti,
oranın hakkında bir şey bilmiyordu çünkü daha en başta bacağına bir kurşun isabet etmişti. Tercüman,
konuşmayı ve yanıtları çevirdi ve köylüler, bu firarinin Fransa’daki Rus birliğine bağlı bir asker
olduğunu
hemen anladılar, bu birlik dünyanın yarısını aşıp Sibirya ve Vladivostok üzerinden Fransız cephesine
gönderilmişti; herkes belli bir acıma duygusunun yanı sıra adamı bu tuhaf firara kalkıştıran nedeni
merak
etmişti. Rus, yarı masum yarı kurnaz bir gülümsemeyle isteyerek anlatmaya başladı: İyileşir iyileşmez
hastabakıcılara Rusya’nın nerede olduğunu sormuştu, onlar da güneşin ve yıldızların konumuyla aşağı
yukarı
aklında tuttuğu aynı yönü göstermişlerdi; böylece gizlice kaçmıştı, geceleri yürümüş, gündüzleri
devriyelere
yakalanmamak için samanlıklara gizlenmişti. On gün boyunca meyveyle ve dilenerek bulduğu ekmeklerle
karnını
doyurmuştu, sonunda göle varmıştı. Adamın açıklamalarının bu noktada anlaşılması güçleşti, anlaşılan
Baykal
Gölü yakınlarında bir yerden gelmişti, karşı kıyıda akşam ışığında oynaşan siluetleri gördükçe oranın
Rusya
olduğunu düşünmüştü. Her neyse, bir kulübeden iki kalas çalmış, bunların üzerine yüzükoyun yatmış, başka
bir
tahtayı da kürek olarak kullanarak göle açılmıştı, balıkçı da onu orada bulmuştu. Belirsiz hikâyesini,
“Acaba yarın evimde olabilir miyim?” diye ürkekçe noktaladığı sorusu tercüme edilir edilmez, saflığı
nedeniyle önce kahkahayla karşılandı, ama çok
geçmeden bu kahkaha yerini duygu dolu bir acımaya bıraktı ve oradaki herkes çevresine
ürkek
ve yakaran bakışlarla bakan adamın cebine bozuk para ya da banknotlar sokuşturdu.
Bu arada Montreux ile yapılan telefon görüşmesinin ardından yüksek rütbeli bir polis
memuru
gelmiş, o da büyük çabalar harcayarak olayın tutanağını tutmuştu. Çünkü tesadüfen orada bulunan
tercümanın
yetersiz kaldığının anlaşılmasının yanında, çok geçmeden adamın Batılılar için kavranması olanaksız
cahilliği de ortaya çıkmıştı, öyle ki kendi hakkındaki bilgisi adının Boris olduğuyla sınırlıydı ve
doğduğu
köyle ilgili son derece karmaşık tarifler yapıyordu; örneğin Prens Meçeski’nin köleleri olduklarını
(evet
köle diyordu, oysa kölelik bir kuşak önce kalkmıştı) ve büyük denizin elli verst* uzağında karısı ve üç
çocuğuyla yaşadıklarını söylüyordu. Sonra hakkında verilecek karar görüşülmeye başlandığında, gözlerinde
donuk bakışlarla boynunu eğip tartışan adamların ortasında öylece durdu: Kimileri Bern’deki Rus
elçiliğine
gönderilmesi gerektiğini söylüyor, kimileri de böyle bir önlemin alınması halinde adamın Fransa’ya iade
edilmesinden çekiniyordu; polis memuru, adamın firari mi, yoksa evraksız bir yabancı muamelesi mi
görmesi
gerektiği sorusunun büyük sıkıntı yarattığını açıkladı; köyün belediye kâtibi, özellikle orada yabancı
bir
boğazı doyurup barındırma fikrine daha başında karşı çıktı. Bir Fransız bağırarak, lanet olası bir kaçak
için bunca hikâyeye gerek olmadığını söyleyip, adamın çalışmasını ya da geri yollanmasını istedi; iki
kadın
hiddetle itiraz edip adamın başına gelen felaketten sorumlu olmadığını, insanları vatanından koparıp
başka
ülkelere yollamanın suç olduğunu belirtti. Yaşlı bir adam, bir Danimarkalı, araya girip bu insanın sekiz
günlük giderlerini karşılayacağını, bu arada resmi makamların elçilikle bir anlaşmaya varması
gerektiğini
azimle dile getirdi; bu beklenmedik çözüm hem devleti hem de halkı temsil eden tarafları
rahatlatmıştı.
Tartışmanın gitgide kızıştığı sırada firarinin ürkek bakışları yavaş yavaş yerden
doğrulup
otel müdürünün dudakla-
* Verst, 1,06 km’ye denk gelen bir Rus ölçü birimi, (ç.n.)
rina takılmıştı; adam biliyordu ki, bunca karmaşanın içinde başına gelecekleri ona
anlaşılır
biçimde anlatabilecek tek kişi müdürdü. Varlığının yarattığı gürültü patırtıdan bunaldığı belliydi ve
gürültülü tartışmanın hızını kesmesiyle birlikte tıpkı azizlerin tabloları önünde kadınların yaptığı
gibi
ellerini farkında olmadan yakarırcasına müdüre doğru kaldırdı. Bu hareket oradaki herkesi ister istemez
duygulandırmıştı. Müdür candan bir tavırla yaklaşıp onu sakinleştirdi; korkmamalıydı, burada bir süre
rahatça kalabilirdi, izleyen günlerde otelde ihtiyaçları karşılanacaktı. Rus, elini öpmek isteyince
müdür
gerileyerek hızla elini çekti. Ardından adamı yandaki binaya götürdü, burası küçük bir köy hanıydı,
burada
yatabilir ve yiyip içebilirdi; sonra adamı yatıştırmak için ona birkaç tatlı söz daha etti, bir kez daha
dostça el sallayıp uzaklaştı ve kendi oteline çıkan yolu tırmanmaya başladı.
Firari hiç kımıldamadan müdürün arkasından baktı; dilini bilen o tek kişi uzaklaştıkça
onun
önce aydınlanmış olan yüzü yeniden kararıyordu. Müdür tepedeki otele doğru gözden kayboluncaya kadar,
onu
acı dolu bakışlarla izledi ve tuhaf davranışlarına şaşırıp gülen öteki insanlara hiç aldırmadı. Sonra
biri
ona acıyarak dokunup hanın yolunu gösterince ağırlaşmış omuzları adeta düştü ve başını eğerek kapıya
yöneldi. İçki salonunun kapısını açtılar ona. Hizmetçi kızın üzerine bir kadeh “hoş geldin” brendisi
bıraktığı masaya çöktü ve bulanık bakışlarla orada öğleye kadar kımıldamadan oturdu. Köyün çocukları
camdan
sürekli içeriyi gözetliyor, kahkaha ve çığlıklar atarak adama bir şeyler söylüyor ama o başını
kaldırmıyordu. Salona girenler ona merakla bakıyor, ama adam sırtını kamburlaştırmış, bakışlarını
masadan
ayırmadan, utanarak ve ürkekçe oturuyordu. Öğlen olup yemek vakti gelince salon kalabalık bir grubun
kahkahalarıyla doldu; çevresinde anlamadığı yüzlerce sözcük uçuşurken ve yabancılığı korkunç bir biçimde
içine işlemiş olarak sağır ve dilsiz gibi bu hareketli ortamın göbeğinde oturan adamın elleri öylesine
titriyordu ki kaşığını çorba kâsesinden çıkaramadı. Bir anda yanağından kocaman bir yaş
süzülüp masaya damladı. Çekinerek çevresine baktı. İnsanlar ağladığını anlayıp bir anda
susmuştu. Ve adam utandı, ağırlaşan bakımsız başı siyah tahtaya doğru eğildikçe eğildi.
Akşama kadar öylece oturdu. İnsanlar girip çıkıyordu; ne adam onları ne de onlar adamı
duyumsuyordu: Sobanın gölgesine bir gölge gibi oturmuş, ellerini bütün ağırlığıyla masaya yaslamıştı.
Herkes
unutmuştu onu ve akşam karanlığında ayağa kalktığını ve bir hayvan gibi ağır adımlarla yukarıdaki otele
doğru gittiğini kimse fark etmedi. Beresini tevazu içinde eline sıkıştırmış, kimseyi bakışlarıyla bile
rahatsız etmeden bir ya da iki saat orada, kapının önünde bekledi: Derken, otelin ışıl ışıl giriş
kapısında
ağaç misali kımıldamadan ve kapkara, adeta kök salmış gibi duran bu tuhaf şahıs, komilerden birinin
sonunda
dikkatini çekti ve çocuk gidip müdürünü çağırdı. Kendi dilinde selam verildiğini duyunca, adamın
karanlık
yüzü yine biraz aydınlandı.
“Ne istiyorsun, Boris?” diye sordu müdür dostça.
“Kusuruma bakmayın,” diye kekeledi firari, “şeyi merak ettim... evime dönebilir
miyim?”
“Elbette Boris, elbette dönebilirsin evine,” dedi müdür gülümseyerek.
“Yarın olur mu?”
Şimdi karşı taraf da ciddileşmişti. Sözler adamın ağzından öylesine yalvarırcasına
dökülmüştü
ki, müdürün yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.
“Hayır, Boris... henüz değil. Savaş bitmeden olmaz.”
“Peki ne zaman? Ne zaman biter savaş?”
“Tanrı bilir onu. Biz insanlar bilemeyiz.”
“Daha önce peki? Daha önce gidemez miyim?”
“Hayır, Boris.”
“Çok mu sürer?”
“Evet.”
“Günlerce mi?”
“Günlerce.”
“Ben yine de gideceğim, bayım! Güçlüyüm ben. Yorulmam.”
“Ama gidemezsin, Boris. Arada bir sınır var.”
“Sınır mı?” Bakışları donuklaşmıştı. Bilmediği bir sözcüktü bu. Sonra yine o tuhaf
inadıyla,
“Yüzerek geçerim karşıya,” dedi.
Müdür gülümser gibi oldu. Ama adama içi acımıştı, yumuşak bir sesle, “Hayır, Boris,
olmaz,”
dedi. “Sınır, yabancı bir ülke demektir. Geçirmezler seni oradan.”
“Ama onlara bir şey yapmam ben! Silahımı attım. İsa adına onlara yalvarırsam karımın
yanına
gitmeme neden izin vermesinler ki?”
Müdür gitgide ciddileşiyordu. İçi acıyla doldu. “Hayır,” dedi, “seni geçirmezler, Boris.
İnsanlar artık İsa’yı dinlemiyorlar.”
“Peki ne yapayım ben, bayım? Kalamam buralarda! İnsanlar beni anlamıyorlar, ben de onları
anlamıyorum.”
“Öğrenirsin Boris.”
“Hayır, bayım,” dedi Rus, başını iyice önüne eğerek, “bir şey öğrenemem ben. Ben sadece
tarlada çalışırım, başka bir şey bilmem. Ne yaparım ben burada? Evime dönmek istiyorum! Bana yolu
göster!”
“Yol yok şimdi, Boris.”
“Ama bayım, karımın ve çocuklarımın yanına dönmemi bana yasaklayamazlar ki! Asker değilim
artık!”
“Yasaklayabilirler, Boris.”
“Çar, peki?” diye ansızın sordu adam, umut ve derin saygıyla titreyerek.
“Çar yok artık, Boris. İndirdiler onu.”
“Çar yok mu artık?” Adam müdüre boş boş bakıyordu şimdi. Bakışlarındaki son ışık da söndü
ve
çok bitkin bir sesle, “Eve dönemiyorum yani?” dedi.
“Henüz değil. Beklemelisin, Boris.”
“Çok mu?”
“Bilmiyorum.”
Adamın yüzü karanlıkta gitgide hüzünleniyordu. “Çok bekledim zaten! Artık bekleyemem.
Yolu
göster bana! Denemek istiyorum!”
“Yol yok, Boris. Seni sınırda tutuklarlar. Kal burada, sana bir iş buluruz!”
“Buranın insanları beni anlamıyor, ben de onları anlamıyorum,” diye ısrarla tekrarladı
adam.
“Yaşayamam ben burada! Bana yardım et, bayım!”
“Edemem, Boris.”
“Bana İsa aşkına yardım et, bayım! Yardım et, dayanamıyorum artık!”
“Edemem, Boris. Kimse kimseye yardım edemez artık.”
Susup karşılıklı bakıştılar. Boris beresini elinde evirip çevirdi. “Madem öyle, beni
neden
gelip evimden aldılar? Rusya’yı ve Çarı savunmam gerektiğini söylemişlerdi. Ama Rusya buradan çok uzakta
ve
sen dedin ki, Çarı... nasıl demiştin?”
“İndirdiler.”
“İndirdiler.” Adam bir anlam veremeden sözcüğü yineledi. “Şimdi ben ne yapacağım, bayım?
Eve
gitmeliyim! Çocuklarım beni isteyip duruyordur! Burada yaşayamam ben! Yardım et bana, bayım! Yardım
et!”
“Edemem, Boris.”
“Başka biri yardım edemez mi peki?”
“Şu an kimse edemez.”
Rus, başını önüne daha da eğdi, sonra ansızın boğuk bir sesle, “Sağ ol, bayım,” dedi ve
arkasını döndü.
Aşağı doğru ağır ağır inmeye başladı. Müdür, uzunca bir süre arkasından baktı, hatta
adamın
han yoluna değil, göle inen basamaklara yönelmesine şaşırdı. Derin derin içini çekti ve sonra oteldeki
işinin başına döndü.
Ne garip rastlantıdır ki, boğulmuş adamın çıplak cesedini ertesi sabah yine aynı balıkçı
buldu. Adam, kendisine armağan edilen pantolonu, bereyi ve ceketi özenle sahile bırakmış ve geldiği
sulara
yeniden dalmıştı. Olayla ilgili bir tutanak hazırlandı, ancak yabancının soyadı bilinmediği için,
mezarının
başına ucuzundan bir tahta haç konuldu; isimsiz yazgıların üzerinde yer alan, Avrupamızı şimdi baştan
başa
kaplayan o küçük haçlardan biri...
Avare
Kilise kulesindeki saatin önünden geçerken epeyce geç kalmış olduğunu fark etti. Kolunun
altındaki ders kitaplarını daha da sıkıştırıp, rehavet içinde tembelce attığı adımlarını sıklaştırdı.
Ama az
sonra vazgeçti bundan. Yaz gününün öğle sıcağı onu miskinleştirmişti ve Yunanca dersine zamanında
yetişmeyi
aslında önemsemiyordu. Boğucu bir hararetin yayıldığı kaldırımda kayıtsızca attığı ağır adımlarla okula
doğru ilerlemeyi sürdürdü. Oraya varınca on dakika geciktiğini anladı ve içinden bir an geri dönmek
geçti.
Gelgeldim o gün masa başında dinlediği sıkıcı aile nasihatlerinin devam edebileceğini düşünmek öylesine
tatsız geldi ki, kararlı adımlarla sınıfa doğru yürüyüp sert bir hareketle kapıyı açtı.
Aniden belirmesi bir hareketlenmeye yol açtı. Arkalardan üstünlük taslayan kıkırdamalar
duyuldu, ön sıralarda da alaycı ifadeyle gülümseyen yüzler çevrildi ona. Kürsüdeki öğretmen de kendini
beğenmiş bir gülümsemeyle bakıp aşağılayan bir tarzda, “Bir kez olsun zamanında gelmeniz bir mucize
olurdu,
Liebmann,” dedi alçak sesle. “Geç kalma konusunda gösterdiğiniz çabadan ve sebattan başka işlerde
tamamen
yoksunsunuz.”
Kıkırdamalar şimdi kalın ve bağırtılı sesler eşliğinde bütün sınıfa yayılmıştı. Herkes
dönmüş
Liebmann’a bakıyordu.
Liebmann ne bir yanıt verdi ne de yüzünde bir kıpırtı oldu. Ancak keyifle gülen
insanların
önünden geçip yerine giderken soğukkanlılığını korumakta zorlanıyordu. Bu feci sahneyi ne zaman
anımsasa,
içi derin bir acı, bastırmaya çalıştığı çılgınca bir öfkeyle yanardı. Kitabını tamamen mekanik
hareketlerle
açtı, sayfa sayısına bile aldırmadan bakışlarını harflere dikti, ta ki harfler titreşen siyah daireler
çizerek önünde dans edene dek dalgın dalgın baktı. Odadaki bütün sözcükler ve sesler beyninde
bulanıklaşıp,
kulaklarında çirkin bir şekilde çınlayan anlamsız gürültüye dönüştü. Her şeye karşı duyduğu kayıtsızlık
üzerine kurşun gibi çökmüştü.
Oturduğu sıranın ön tarafında güneşin çizdiği küçük daireler oynaşmaktaydı. Zıplayan,
neşe
içinde sevinç çığlıkları atan çocuklar gibi rengârenk dönüyorlardı ve canlı renkler, yumuşacık beyaz
eller
gibi sıranın üzerinden kayıp gidiyordu. Liebmann bunlara ilgiyle bakıyormuş gibi gözlerini dikse de
hiçbirini görmüyordu. Aklı başka yerdeymişçesine hayal dünyasına dalmıştı. Bir akşam önce yine bir
rastlantı, yaşamını ayna gibi yüzüne tutmuştu. Dün, elinde ders kitaplarıyla eve giderken akranlarıyla
karşılaşmıştı, hepsi üniversite öğrencisi ve teğmendi, onu bir zamanlar çok seven insanlardı bunlar,
ancak o
hâlâ ağızları süt kokan okul çocuklarının arasında oturduğu ve ruhsuz bir sesle anlatılan şu zırvayı
dinlemek zorunda olduğu için ona tuhaf bir küçümsemeyle, sessiz bir kibirle selam vermişlerdi.
Boğazında öfkenin ve çaresizliğin alev alev yanan kahkahasını duyumsadı. Kendini küçük
bir
çocuk gibi yere atıp hüngür hüngür ağlamadığına şaşırdı adeta. Ya da ayağa fırlayıp bu insanların önünde
yere tükürmediğine...
Acısını parçalara bölmeye başlayınca gitgide sakinleşti. Ancak yine en derin ıstırabın
verebileceği feci bir soğukkanlılıkla parçaladı acısını. Yazgısıyla böylesine yapayalnız mıydı? Binlerce
insanın aynı yazgıyı paylaştığını, yaşamında
meydana gelen şeylerin her gün yaşanan bir trajedi olduğunu biliyordu, ama yine de daha
önce
kimsenin bu acıyı böylesine keskin hissetmediği duygusuna kapılıyordu. Şu dünyada ne çok avare vardı!
Ancak
en başı, kaldığı o ilk sınavı düşünmek ona sürekli ıstırap veriyordu. Şimdi on adım önünde oturmuş onu
dikkate almayan şu öğretmen nasıl bir sorumsuzlukla sınavını geçirmemişti ona; üstünkörü aldığı bir
kararla
nelere yol açtığını yaşamı boyunca muhtemelen bir dakika, hatta bir saniye bile düşünmemişti hiç. İyiye
gitmekte olan bir gelişmeye bir anda engel olunduğunun ve bir yaşamın zorla başka bir yöne itildiğinin
belli
ki üzerinde durmamıştı. Liebmann, ilk kez bir yılını kaybettiğinde uğradığı o değişimi çok iyi
anımsıyordu.
Aşırı ancak sonuçsuz çalışma isteği o günlerde ağır ağır zayıflamış, can sıkıcı bir lakaytlığa
dönüşmüştü;
edebiyata ve sanata duyduğu ilgi ansızın zorla kesilmiş ve bu darbenin acımasızlığını bedeninde en
derinden
hissetmişti. Çalışma azmi gitgide sönmüş ve zihni verimsiz düşlerin hayal dünyasında yitip gitmişti; bu
düşler merkezine daima Liebmann’ı oturtuyor ve güçsüzlüğünden dolayı yaşamında asla erişemediği binlerce
biçim ve kazanımla gözünü boyuyordu. O da böylece ağır ağır çökmeye ve avarelik yapmaya başlamıştı.
İkinci
kez bir yıl daha kaybettiğinde neredeyse hiçbir şey hissetmemiş, ancak çökmeye başladığını ve bunun
önüne
geçemediğini sezmişti. Yirmi bir yaşında hâlâ lise sıralarında oturuyor olmak, üstesinden gelemediği ve
ona
her şeyi unutturan tek acıydı. Sürekli olarak geriye bakıp bunun nedenini eşeliyor ve her seferinde tek
noktaya, o rastlantıya, yalnızca bir rastlantı sonucu sınavdan kaldığı o güne dönüyordu. Zamanla bu
düşünüp
taşınmalardan karanlık bir fikir oluşmuştu beyninde; boş ve dayanaksız bir varsayımdı bu, ancak
Liebmann’ın
bunun bir rastlantı olamayacağı yönündeki hastalıklı ve şiddetli düşüncesinin kesinliğini mühürler
nitelikteydi. Öğretmeni gizli bir kin, gizli bir neden yönlendirmiş olmalıydı.
Bu inancın içinde kök salmasıyla birlikte kin, ruhunun en derinlerinden gelen başlıca ses
olmuştu.
Öğretmenin yüzüne bakması bile, kabaran bu duyguların şiddetiyle zangır zangır
titremesine
yetiyordu. Sararmış papaz suratıyla o tepede nasıl da oturuyordu öyle! Kaba saba sesiyle önemsiz ıvır
zıvırı
nasıl da yalan dolanla, kayıtsızca anlatıyordu; hatasının asla bilincinde olmadan kendinden emin bir
ciddiyetle yapıyordu bir de bunu! Hem bu insan ona buyurabilecekti, yaşamı hakkında karar verebilecekti
ve
vermişti de - işte bu
düşünce
bütün sinirlerini gerip canını acıttı; farkında olmadan bir yumruğunu sıktığını ve kin dolu gözlerini
öğretmene diktiğini hissetti.
O sırada öğretmen ona doğru dönüp bakışını yakaladı. Anlaşılan bir şeyin farkında
değildi,
dudaklarının kenarındaki sert ve aksi ifade keskinleşmişti yalnızca. Kayıtsız bir sesle, “Liebmann, alık
alık havayı seyredeceğiniz yerde kitabınıza baksanız ve dersi dinleseniz daha iyi ederdiniz,”
dedi.
Liebmann irkildi. Adamın eleştirisine katlanmayı düşünmek bile alev alev yanan kızgın bir
leke gibiydi. İçi bir anda hırsla doldu. İşte şimdi susamazdı!
“Dersi dinliyordum, sayın öğretmenim!”
“İyi o zaman, Liebmann, o halde söylediklerimi tekrarlayın şimdi.”
Sakince söylemişti bunu, hatta bir kastı bile yoktu belki. Ama Liebmann bu sözlerde
alçakça
bir hainlik sezdi. Ne diyeceğini bilemedi ve dudaklarını sinirle ısırdı. Ancak can sıkıcı bir sezgi
uyandı
içinde, bu önemsiz olay bir felakete yol açabilirdi; kader, olağan zalim oyununu tekrarlamak istiyor
olabilir ve önemsiz bir hiçten kestirilemez sonuçlar doğurabilirdi. Liebmann mutlaka bir şeyler
olacağını
anlamıştı, çünkü cesaretinin ve çaresizliğinin somut şekillere büründüğünü; binlerce ve binlerce saatte
birikmiş kinin, taşmaya hazırlanan geniş bir nehirde birleştiğini hissediyordu. Ama kendine hâlâ
hâkimdi,
solgun ve titreyen dudaklarla sustu.
Öğretmen birkaç saniye bekledi. Ardından zerre kadar sinirlenmeden, “Demek ki hiçbir şey
bilmiyorsunuz ve az önce yalan söylediniz,” dedi.
İşte bu, karar anıydı. Artık geriye dönüş yoktu. Liebmann, kaybedilmiş bir şey uğruna
mücadele verdiğini biliyordu, ama bir bildiği daha vardı, içinde bastırılmış duygular adına tutuşmuş ne
varsa dile getirilmeliydi. Bugün olmazsa, yarındı. Üstelik öğrencilerin fısıldaşmaları ve kıkır kıkır
gülmeleri onu tahrik ediyordu. Duru ve kararlı bir sesle, “Yalan söylemedim, tekrarlayamam,”
dedi.
“Yani tekrarlamayı istemiyorsunuz,
öyle
mi?”
“Hayır, istemiyorum, çünkü yaptığınız asılsız bir gevezelikti.”
Bu sözlerle sınıfa yıldırım düşmüş gibi oldu. Tartışmayı merakla izlemiş olan yüzlerdeki
mutlu gülümseme ansızın donup kalmıştı. Bu fırtınalı ortamdan etki gücü büyük bir trajedinin doğacağını
herkes hissediyordu şimdi. İçlerinde en sakin olanı Liebmann’dı. İstediği sonucu zorla da olsa elde
etmişti.
Olan olmuştu işte.
Hiç beklemediği karşılığı alınca şaşkına dönen öğretmen kendini çabuk toparladı. Hızla
Liebmann’a yaklaştı, soluk soluğa ve öfkeden titreyen bir sesle, “Siz küstahın tekisiniz...”
dedi.
“Sizsiniz küstah!”
Bu söz, öğretmenin cümlesini ansızın yarıda kesmişti. Ardından boğuşmalardaki gibi bir
karışıklık, bir itişme meydana geldi. İlkönce kimin el kaldırdığını kimse anlamamıştı, ama iki taraf da
ister istemez vahşiliğe dönüşen çılgınca bir öfkeye kapılmıştı. Her şey yalnızca bir saniye sürdü,
ardından
Liebmann kininden aldığı olanca güçle öğretmeni öyle bir itti ki, adam geriye doğru sendeledi. Bütün
öğrenciler korkunç bir heyecanla ayağa fırlamış, sınıfı kulakları sağır eden bir gürültü kaplamıştı.
Öğrenciler olaya müdahale bile edemeden Liebmann askıdan şapkasını koparırcasına aldı,
sınıftan dışarı fırladı ve ardından kapıyı şiddetle çarptı; çıkmalı, hedefsiz, plansız
dışarı
çıkmalıydı yeter ki...
Bir saat boyunca şaşkın şaşkın dolandıktan sonra bir karar verebilecek kadar kendine
gelebilmişti. Her şeyi düşünmüştü; binlerce renkli fotoğraf gözünün önünde canlanmış, gençliğini,
geleceğini, annesini ve babasını görmüştü; bu fotoğrafların her biri, ona kılavuz olup eylemlerini
değiştirmişti ve bu kılavuz şimdi yön veren eliyle en sondaki karanlık patikayı işaret ediyordu.
Liebmann
adımlarını farkında olmadan hızlandırdı, sonra koşmaya başladı. Küçük umutlar ve muğlak varsayımlar
yıldırım
hızıyla hâlâ gözünün önünde beliriyordu; ama o durmuyor, koştukça koşuyordu. Arabaların gümbürtüsünden,
yolun gürültüsünden, dikkatsizce ve her şeyden bihaber yanından geçip giden insanların mırıltılarından
ve de
kendi telaşlı adımlarından kulakları uğulduyordu. Sanki zihnindeki bütün düşünceleri uyuşturmak
istercesine
gitgide daha hızlı koşuyordu ve beyninin tamamı tek bir cümleyi mırıldanıyordu: Daha hızlı, daha
hızlı...
Her şey bu sözcüklerin ritminde çınlıyor ve karmakarışık çağlayan bir gürültüde birleşiyordu ve Liebmann
bu
gürültüden donmuş, hissizleşmişti. Böylece köprüye ulaştı. Orada bir dakika kadar durdu; yapacağı şeyden
korktuğundan değil, titreyen kollarında kendini korkuluklardan kaldırıp atacak gücü bulamadığı için
durmuştu. Mahvolmuş yaşamı bir kez daha gözünün önüne geldi ve bedeni bu anının yarattığı ani darbeyle
sarsıldı. Tek sıçrayışla parmaklıkları aştı ve yıldırım hızıyla bulanık akıntıya karıştı...
Yorumlar
Yorum Gönder