Yeşilin içindeki yeşilleri göreceksin
Mavinin içindeki mavileri
Seslerin içindeki sessizliği
Artık beyninin gerisinden konuşacaksın Soğancığından o sağır ama konuşkan Beethoven’in kulaklarından
O sadelikte bir kallâvi kahve
Her yerin ağrıyacak sen ağaracaksın Denizin ortasından yükselen bulutlarla
Bir dolunayleyin
Bir ayağın gökte
Bir ayağın dal uçlarında
Yeni bir meyva olgunlaşıyor olgunlaşmış Düşecek dalından ölümsüz ölüm
Can Yücel (1926-1999) İstanbul’da doğdu. Annesi Refika Hanım ve babası Köy Enstitülerinin kurucusu, Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel’dir. Şişli Terakki ve Ankara Atatürk Lisesi’nde okudu. Ankara’da Nurullah Ataç ve Cevdet Kudret öğretmenleri, Erdal İnönü ve Gazi Yaşargil sınıf arkadaşlarıydı. Cambridge ve Ankara Üniversitesi’nde İngilizce, Latince ve Yunanca eğitimi aldı. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında ressam Güler Yücel’le evlendi. Bu evlilikten bir oğlu (Yeni Hasan) ve iki kızı (Güzel ve Su) dünyaya geldi.
Şiire üniversite yıllarında başladı. Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikâyeler, Dost, Sosyal Adalet, Ant ve Papirüs’te şiir ve yazıları yayımlandı. 1965’ten sonra siyasal konulara yoğunlaştı. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao'dan yaptığı çeviriler gerekçe gösterilerek on beş yıl hapse mahkûm oldu. 1974’teki genel afla özgürlüğüne kavuştu. Aynı yıl, cezaevindeyken yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri yayımlandı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla Rengâhenk kitabı toplatıldı.
Yalın dili ve çok çeşitli buluşlarıyla özgün bir söyleyiş yarattı. Bu benzersizlikle dünya şairlerinden seçtiği şiirleri ve Shakespeare, Gorki, O. Wilde, T. Williams vd. yazarların oyunlarını Türkçe söyledi. Son yıllarını Datça’da geçirdi, Leman ve Öküz dergilerinde yazıları/şiirleri yayımlandı.
Şairin bütün şiir ve çevirilerine Modern Türk Edebiyatı Klasikleri Dizimizde yer vermeyi sürdüreceğiz.
CAN YÜCEL
GÜLE GÜLE SESLERİN SESSİZLİĞİ
EDİTÖR
RÛKEN KIZILER
YAYIN DANIŞMANI
ALOVA
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
-
I. BASIM OCAK 2011, İSTANBUL MODERN TÜRK EDEBİYATI KLASİKLERİ:
-
II. BASIM (XV. BASIM), EYLÜL 2022, İSTANBUL
ISBN 978-625-405-849-3 (KARTON KAPAKLI)
CAN YÜCEL
Güle Güle / Seslerin Sessizliği
İçindekiler
Bir Felsefecinin Notları
Can Yücel Üzerine / Selâhattin Hilâv...........ix
GÜLE GÜLE 1
Güle Güle........................ 3
Övgü............................................................. 4
İmana Geldim5
Sadece Gerçeği Söyleyeceğime6
Giderayak 7
Gelegiz von Marienbad 8
Masret........... ..9
Negocu........... 10
Üç Nal Lokantasından 11
İkinci Salkım Söğüt12
Şekvâ 14
Âşık Ölmez................ ...15
Kaanuna Karşı.............................. 16
Burhan İçin17
Baharat Yolu.19
W. B. Yeats’dan Bizans’a Yelken 23
Yolda 25
Persona26
Bir Daha Sefere.................................... 27
Tuhaflık........................................... 28
Mezmur.................... 29
Rahmaninof Çalarken 30
Yılmaz Güney Doğuya.................................. 31
Kontıra Reklâm 32
Salihli’nin Kurşunlu’sunda Sabaha Karşı33
Şimdii!............................. 34
Aslın Astarı........................................... . 35
İlâhiyat............................................................................................... . 36
Damga 37
Yazma - Okuma.....38
Kokusal............................. 39
Bay-Kay 40
İtiraf 41
Dörtlük 42
Nedenle Sonuç.43
Doğaçlamalar (Erdal Alova ile).................... 44
Atak 50
Heyheyli.........................................................................................................................................................51
Baştan Kara........................ 52
Rubaî... 53
Emil Galip Sandalcı’ya Saygı...................54
Bahariye......................... 55
Mehmet Akif Üzre................................ 58
Gusman’ın Kabahati Nefes Almasıdır62
Fikret’ten Tevkif 64
Yavuzer’in Cenazesine Giderken................................................
Alem 66
İlâhi Komedi - II..................... 67
Haykay....................................... 68
Prova___________________________________________________________________________________ .....69
Musa Beğ için.......................... 70
Kurtuluş Savaşı............................... 71
Sosyalist Uçurtma...___________ 72
Yunus’a İlahi73
Ormancasına 74
Caz Şarkısı.............................................. 75
İtiraf 76
Şarkı 77
Sır 78
Bir Çeviri Denemesi79
Folklor Şiire Yarardır 80
SESLERİN SESSİZLİĞİ 81
I 83
II 84
III 84
XI 94
XII.................... ..95
XIII........................................... 96
XIV.............. 97
XV 98
XVI 99
XVII 100
XVIII...............................................................................................................................................................................101
XIX 102
XX 103
XXI............ 104
XXII................... ........105
XXIII 106
XXIV107
XXV108
BİR FELSEFECİNİN NOTLARI CAN YÜCEL ÜZERİNE 1
Selâhattin Hilâv
Şiirin konuk olduğu, “konuşlandığı” şairlerden biridir Can Yücel. Konuk olduğu diyorum, çünkü şiir, insanoğlu denen türün insan olmasının, oluşmasının, adım adım gerçekleşmesinin tarihinde; bir edilgen nesne, bir yaratılan estetik/dilsel varlık olduğu kadar, bir etkin özne olarak da gösteriyor kendini. Bu tarihin bir ürünü olduğu kadar, bir kurucu öğesi olarak da ortaya çıkıyor. Hegel’e göre şiir, evrenin temelinde bulunan ve onunla özdeş olan Akıl’ın, İde’nin ya da Tin’in (Geist’in), kendini en somut ve en yetkin biçimde dile getirdiği bir alan; insanoğlunda bilincine ulaşan Mutlak’ın önemli bir konaklama yeri ya da uğrağı. Bu açıdan şiirin, insanoğlunu İnsan olmaya çağrı, insanoğlunun İnsan’a kavuşma, kendini daha iyi tanıyıp bilme ve kendini yaratma çabalarından biri olduğu söylenebilir. Bu ileri sürüş, insancılımıza şiir arasındaki derin ilişkiyi irdelemeye çalışan felsefi bakışın sonucudur. Octavio Paz, şairler, aslında bir tek şiiri yazarlar diyor. Buna dayanarak, aslında bir tek şiir kendini bütün şairlere yazdırır diyebilir ve böylece düşüncemizi daha somutlaştırabiliriz. Nitekim Can da
1 “Behey adam, yazını okumak için yüz elli yaşına kadar mı yaşayacağız! diyen kadim ve sevgili dostuma...
IX
şöyle diyor: “Ben şiiri ciddiye almıyorum ki zaten, yeter ki şiir beni ciddiye alsın! Davetsiz misafirdir... pat diye gelir o, ya bir Afrika menekşesini ya ölen bir delikanlıyı bahane eder, oturur karşıma, kaldırabilirsen kaldır artık.”2 Yalnızca edebiyat çerçevesi içinde kalan ve beylik kavramlarla iş gören bir şiir irdelemesinin, soyut ve teknik düzeyi aşamaması ve yararlı olmasına rağmen yetersiz kalması, belki de, yukarda sözü geçen felsefi boyuttan yoksun olmasının sonucudur. Öte yandan, estetik algının, hem biçimden, hem de içerikten kaynaklanan bütünselliğini göz önüne alan felsefi bakış, bir şairin veriminde, yalnızca biçimsel ve yapısal bağıntıları incelemekle yetinmeyip, şiirsel dünyaya dönüşmüş ruhsal ve tinsel öğeleri; yani dili, sözcüğü, imgeyi, duyguyu, heyecanı, duyumu, düşünceyi, kavramı, mizahı, alayı, öfkeyi, başkaldırıyı, eleştiriyi ve özlemi de ele almak zorunda. Ayrıca, tarih içinde özne olarak kendine yol açan şiir, çeşitli engellemelerle karşılaştığı ve düz bir çizgi boyunca değil de zikzaklar çizerek gerçekleştiği için, felsefi bakışın, şiire elverişli ya da şiiri köstekleyen kültürel/ideolojik ve öznel/bireysel ortamı da irdelemesi gerekli.
Kendisinden başkasına göndermeyen imgenin ya da nesne/ sözcük’ün kullanılması, “dil simyası”, töresel/resmi dil anlayışının çarpıttığı sözsel dünyaya karşı çıkış ve şiirsel sözcük dağarcığının pervasızca genişletilmesi; mizah, alay, yergi, öfke, sevecenlik, lirizm ve bunlara altyapılık eden kapsayıcı bir kültür ve bilgi, her an işleyen bir eleştirel dünya görüşü, siyasal bilinç ve kendini durmadan sorgulayıp deşen bir öznellik, Çan’ın şiirinin temel öğeleri.
Can’ın şiirinde, doğa, nesneler, canlılar, insanlar, olaylar, ilişkiler, bilgiler, düşünceler, kavramlar, tasarımlar, imgeler, duygular, heyecanlar, duyumlar; şiirsel imge dünyasının
2 Gökyokuş, s. 1, De Yayınları.
X
kurulmasını sağlayan bir kaynak ve bir vesile. Bu şiirde, her günkü sözcükler ve taşıdıkları imgeler, varlığını kendinden alan ve kendinde bulunan şeylere dönüşüyor. Şiirsel imge, tasarımın ya da doğrudan verilmiş ve işlenmemiş ruhsal imgenin karşıtıdır. Çünkü tasarım ya da doğal imge, belirttiği nesneye doğrudan bir gönderimden başka şey değildir, yani yalnızca bir imdir (göstergedir). Bunları, saydam olmalarından ötürü cama benzetebiliriz. Nitekim, bunları görmeyiz, ama içlerinden nesneyi görürüz. Böylece tasarımlarla ve doğal imgelerle, dünyanın bir resmi, bir tasviri, bir sureti oluşur zihnimizde. Şiirsel imge dünyasının oluşmasında ise, bunun tersi bir yol izlenir. Yani tasarımlar ve doğal imgelerinin dönüşüme uğratılmasıyla, dünya varlıkları saydamlaşır ve cam haline gelir ve şiirsel dünya varlıklarını gösterir. Başka bir deyişle, tasarımın, imgenin ve sözcüğün nesne haline dönüşmesidir bu;3 dünyanın daha önce var olmayan şiirsel resminin (suretinin) çıkarılmasıdır. Örneğin, “Gümüş bir çevre oldu ömrüm / Değince güneşine” de,4 bildiğimiz doğal varlıklar olarak “gümüş”, “çevre” ve “güneş” somut varlıklarından sıyrılmış ve dolaylı olarak anlatılan aşk da, sayısız örneklerine rastladığımız rastlantısal, zamansal ve tekil varlığından kurtarılarak zorunluk ve zamandışılık alanına kaydırılmıştır. Yani burada, şiir dünyasının imgesel nesneleri sırasında, genelgeçer, öncesiz sonrasız ama yine de şiirsel somutluk taşıyan yepyeni bir bağıntı kurulmuştur.5 Bilinçdışının, karanlık, karmakarışık
3 Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir?’in ilk sayfalarında bunu ayrıntılarıyla açıklar; çev. Bertan Onaran, De Yayınevi, Şubat 1967. Baki de şöyle diyor: “Nola meyl itseler eş’arına erbâb-ı safâ Bâkıyâ şi’r değildir, bu bir âkarsûdur.”
(Baki Divanı, s. 406, Sadeddin Nüzhet Ergun, Sühulet Kitab Yurdu, İstanbul, 1935.)
4 Sekizibiyerde, s. 105, Adam Yayınları, Ekim 1990.
5 Nefi de, şiirinin görülmeyen dünyayı dile getirdiğini vurgular:
“Bir güherdir kim nazîrin görmemiştir rüzigâr
Rüzgâra âlem-i gayb armağanıdır sözüm.”
XI
ve başıboş dünyasının nesnemsi imgelerinin, dille ve dilde aydınlığa kavuşup açık seçik ve belirgin bir biçimde insansal dünya içine sokulması ve bilinç içinin genişletilmesi de, aynı şiir işleminin (praksisinin) sonucudur. Çağdaş şiirin temeli olan ve özellikle gerçeküstücülerin üzerinde önemle durdukları bilinçdışını özgürleştirme ve imgeyi dönüştürme işlemi, Çan’ın şiirinde, Türk edebiyatında az gördüğümüz bir ataklık ve isabetle uygulanır:
Su kadar çıplaktı Kadın
Ve akar gibiydi ak yatağında;
Karnının düşlerinde yüzen
O eflatun nilüferi saymazsan 6
*
Elinde bir yoyo gibi benliğin 7
*
Martı ayaklı tayfalar koşuşuyor limanda 8
*
İki at gemi azıya almış
İyi bir haber gibi koşuyordu 9
*
Bir gün şâyet boynumda yemtorbası
hayallerim asılı10
*
Kelebek gözlüklü bir tanrı11
*
Eski terlikler gibi bakıyor insanın yüzüne 12
*
Cıvıl cıvıldı gözleri
Yeni dağılmış bir ilkokul gibi13
6, 7, 8, 9, 10, 11, 12 Sırasıyla, Sekizibiyerde, s. 148, 44, 47, 48, 51, 56, 59.
13 Sekizibiyerde, s. 60. Baki’de de dersten kurtulmanın sevinci var:
“Dil, kayd-ı aklı selb ideli şâd olup gider
San tıflıdır ki hâceden âzad olup gider." (Divan, s. 345.)
XII
Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Ama bu kadarı bile, bilgikuramı ve ruhbilimin inceleme konusu olan tasarım ve imgenin, kendi doğal ortamından çekip çıkarılarak şiir dünyasına ve yeni bir yapılanma içine nasıl yerleştirildiğini göstermeye yeter sanırız.
Can, Breton’un dediği gibi “sözcüğü köpürtmekle”, şiiri sözcükten fışkırtmak, en uzak ve karşıt imgeleri çarpıştırmakla ya da yan yana getirmekle kalmıyor. Çağrışımsal olanaklarını sonuna kadar kullandığı ve kimi zaman “kelime oyunları”yla, cinaslarla bir başka yaşama kavuşturduğu sözcüğü, fiziksel olarak değişime de uğratıyor; hece ve harf düzenini altüst ediyor; bildiklerimize benzeyen ama bir bakıma yepyeni ve etkileyici sözcükler yaratıyor Dilin ve sözcüğün bu biçimde kullanılması, kurulu düzenin taşıyıcısı ve koruyucusu olan belli bir söylemin yıkıma uğratılmasıdır ve şairin devrimci olabilmesi için, dilde ve deyişte kendi şiir devrimini gerçekleştirme zorunluğunu hem ortaya koyar, hem de bu zorunluğun nasıl aşıldığını gösterir. Öte yandan, erkeksiz kadın ve kadınsız erkek dünyalarında, futbol maçlarında, hatta birini övmek için ters bir biçimde kullanılan, ama töresel/resmi dilde es geçilen küfürler ve kaba sözler, Can’ın sözcük dağarcığını sevecenlikle ve ataklıkla genişletmesiyle, şiirde de var olma hakkına kavuşurlar ve şiir de temel boyutlarından birini böylece edinmiş olur. Tabii “komünistlik” ya da “müstehcenlik” suçlamalarıyla, resmi makamların gazabına uğramak ve sulu gözlü “nezih” şiire alışmış okurların şaşırmasına ve burun kıvırmasına yol açmak, bunun ceremesi...
İnsanoğlunun bütün yaşantıları, deneyimleri, anıları, özlemleri, başkaldırmaları, eleştirileri, kendi kaynağını unutmuş, üstü örtülmüş ve yabancılaşmış olarak dilde yatar. Üstelik, belli bir toplumsal düzenin hem temeli, hem sonucu olan resmi ideoloji, dili, gerçekleri saklamak ya da çarpıtarak göstermek için kullanır. Böylece iki katmanlı (saklayan/saklanan) bir toplum ve birey yaşamı çıkar karşımıza. Oysa şiirde, dil,
XIII
saklama, aldatma ve yalan gibi işlevlerinden çekip çıkarılarak; kendisine yabancı bir başkasıyla içine sokulmuş olduğu bağlardan, başkasındalık’tan kurtarılarak kendinde ve kendi için ele alınır; özgür varlığına ve işlevine yeniden kavuşur. Bundan ötürü, gerçek şairler, dili azat edenlerdir, diyebiliriz. Nitekim Çan’da, tutsaklıktan kurtularak yaşamın iç yüzünü ortaya döken ve özündeki gizli hakikatleri de gösteren bir dille karşı karşıyayız. Bu dil akıl öğretmez, efsaneleri pekiştirmez, kişilere tapınmanın, soyut hümanizma hayallerinin hizmetkârlığını yapmaz, besinsel ve cinsel açlığı idealler ve ilkeler ileri sürerek gözden kaybettirmez, yaşamamışlığı ve hödüklüğü örten sulu gözlülük ve yapmacık hassasiyet üretmez, bunları başkalarına bulaştırmaz; kısacası, yalana hayat hakkı tanımaz.
Divan şiirinde mizaha, özellikle de kara mizaha hemen hiç rastlanmaz. Genelde, Osmanlı-Türk toplumu, aşırı ölçüde askeri/resmi/ciddi ve “humour”dan yoksun bir toplumdur ve bugüne kadar da böyle kalmıştır. Batı edebiyatının önemli bir kategorisini dile getiren “humour” sözcüğünün Türkçe’ye aktarılması gerektiği zaman, “latife”, “nükte”, “şaka”, “mizah”, “nekrelik” gibi karşılıkların ileri sürülmesi ve kavramın ufalanıp gitmesi de, bu yoksunluğun sonucu olarak görülebilir. Buna karşılık, divan şiirinde, yergi (hiciv), hayli yaygın. Ama bu yergi, kişisel sürtüşmelerin, bozuşmaların, kuyruk acılarının ve hınçların ürünü. Belli bir eleştirel dünya görüşünün, tekil bir öznelliğin, özgün bir bireyselliğin sonucu değil. Çünkü yeren de yerilen de, inanç, düşünce, duygu ve tutum bakımından bireylerin niteliksel farklar edinmesini engelleyen tek ve aynı manevi dünya içinde; yekpare bir tinselliğin ve ideolojinin, eşitleştirici, indirgeyici ve kapsayıcı ortamında yaşıyor ve deviniyor. Bundan ötürü, Türk edebiyatındaki geleneksel yergi şiirleri, manzum küfürleşmeden, aşağılamadan, kara çalmadan ileri gitmiyor.
Batı etkisindeki Türk şiirinin de büyük eksikliklerinden biri, kişisel sürtüşmeleri aşan ve insanı sorgulayan bir mizahın kurucu öğe olarak yer almaması ve şiirin içinde erimemesidir. Bunun sonucu, her ikisi de kalıplaşmış ve göstermelik olan
XIV
resmi kahramanlık övünmeleri ile sahte duygusallığa ve sulu gözlülüğe dayanan iki başlı bir estetiğin, yani askeri/resmi estetikle kenar mahalle estetiğinin ağır basmasıdır. Bu İkincisi, kaderci dinsel dünya görüşü ile kente dökülmüş köylü tinselliğinin de kaynaşmasıyla, doruk noktasını, yani özüne en uygun içeriği ve biçimi arabeskte bulmuştur ve çok geniş bir kitleyi etkilemesi bu kapsamlı kaynaşmadan ötürüdür. Ama Can gibi bir şairin elinde mizah ve yergi, yalanla yoğrulmuş, düzmece, anlamsız ve gülünç bir dünyayı şiirde berhava etme ya da temizleyip ayıklama işlevini yerine getirir. Çünkü onun şiirinde mizah, bizde genellikle edebiyat ve tiyatroda görüldüğü gibi başkasını küçük düşürüp gülünçleştiren ve kendine dönmeyen bir mizah değil. Yalanı, aldatmacayı, çelişkiyi, kafasızlığı, toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alan, bunların farkına varmamış gibi kimi zaman kendini de konu edinen, ama aldatanın ve aldananın gülünçlüğünü şiirin berraklığında yansıtan bir mizah.
Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm de Can’ın şiirinin temel öğeleri. Bunlar, birbirini doğuran karşıt terimler. Çünkü hem kölece davranışın, aldanışın, kurallara körü körüne boyun eğmenin, bilinçsizliğin dünyasında yaşadığını, hem de sevilecek varlıklar arasında bulunduğunu duyan bir şair Can. Öfkeyle olumsuzlama ve sevgiyle olumlama gibi iki tutumun arasındaki gerilim konuşturuyor onu:
Öyle parçalandım ki ömrümde
Sevgiyle öfke arasında,
Sevgimi öfke vurdu
Öfkemi sevgi kaçırdı
İçim parçalandı arada
Bi de bigün baktım gökyüzüne bi bayram gecesi
Bi kestane fişeği açmış yedi rengimden
Yağıyorum çocukların üstüne14
14 Sekizibiyerde, s. 114.
XV
Nereden bakılırsa bakılsın, çağdaş şiir, dolayımsız yaşan tının; doğrudan duyumlanan ya da algılanan, acısı çekilen, umut ya da karamsarlık, mutluluk ya da ürküntü veren, anlam ve anlamsızlık arasında salınan, yaşam içinde ölümü ve ölüm içinde yaşamı duyuran öznel deneyimlerden yola çıkıyor. Ama bu dolayımsızlık ve dilegetirilmezlik alanı, şiire dökülüyor ve dilde nesneleşiyor. Böylece, anında kaçıp giden, unutulan ve ölümcüllüğe yargılı olan yaşanmışlıklar, insanın ölümsüz sayılabilecek dünyasına, yani sanat denen ortama emanet ediliyor. Şiir tarihi açısından burada ilginç olan yan, daha önce nesneleşmiş şiirin, şairi sürekli olarak yeniden başlamaya; öznel yaşantıya ve deneyime yeniden dönüp oradan yola çıkmaya zorlamasıdır. Yani, bir yanda ortaya konmuş şiirin (ki edebiyat tarihinin konusudur), öte yanda şairin kimseye benzemeyen öznel yaşantılarını şiirleştirmek istemesi arasındaki çatışmadır. Başka bir deyişle, buradaki çatışma, dile getirilmiş ve dolayısıyla insansal dünyaya mal olmuş olanla, henüz dile gelmemiş ve insansal dünyanın dışında durup bekleyen arasında diyalektik ve sarmal bir bağıntının, bir ilerleyişin gerçekleşmesi ve insansalın, anlatılabilen haline gelip tinsel özgürleşmenin adım adım ilerlemesi; insanın insan olmaklığı sürecinin gerçekleşebilmesi demektir. İnsanı olduğu yerde tutmak isteyen siyasal iktidarların ve kurulu düzen yardakçılarının, bir çağdaş Amerikan şairinin dediği gibi, “şiiri yolda gördükleri zaman tekmelemeleri ve ırzına geçmeye çalışmaları” da bundan ötürüdür.
Batı etkisindeki Türk şiirinin serüveni, bir yandan öznellik, dolayımsız yaşantı, bireyin kendi içinde keşif yolculuğuna çıkışı, öte yanda kültür, bilgi, düşünce, dünya görüşü gibi kategoriler ele alınmadan, aralarındaki bağıntı ve gerilim irdelenmeden kavranamaz. Tarihsel bir olgu olarak kendinde var olan bu gerilimin, bizde, bilincine pek fazla varıldığı, yani kendi için gerilim haline geldiği söylenemez. Çünkü her şeyi kapsayan yekpare ideoloji dünyasına akmış, orada donmuş,
XVI
kemikleşmiş, yabancılaşmış olan öznellik, bu bağıntının canlı ve yaratıcı ikinci terimi olarak ortada gözükmüyor. Dolayısıyla, devingen bir kültürle kendini arayan bir öznellik/bireysellik arasında sarmal olarak genişleyen diyalektik bir ilişki söz konusu değil. Bu durum sözünü ettiğimiz diyalektiğin işlediği bir tinsel dünyanın ürünlerini, donmuş, kemikleşmiş, mazmunlaşmış bir tinsel alana aktarma ve buyrukla benimsettirme tutumunun, çeşitli altyapı ve üstyapı kurumlarında çok farklı ölçüde başarılı olabilmesini açıklar. Nitekim salt kural ve şeklin yaşamı olan askerlik, hukuk, siyaset, giyim kuşam gibi alanlarda, Batıcı tutumun hayli başarılı olmasına rağmen, yaşamın şekle dökülmesi olarak görebileceğimiz ve içeriğin ağır bastığı töreler, sanat, dil, edebiyat, din, günlük insan ilişkileri gibi alanlarda aynı başarının elde edilememesi, bizdeki zaman dışı, donmuş tinselliğin her şeye rağmen hüküm yürütmesinin sonucudur. Çünkü, yüzyılların birikimini ve ağırlığını taşıyan ruhsal ve tinsel bir alana, buyruk, kural ve şekille egemen olunamaz. Bu buyrukçuluğun sayısız etkisinden biri, bizdeki “yenilikçi edebiyat”ın, içi bomboş, taklitçi ve yapmacıkçı bir edebiyat olmasına yol açmasıdır. Nitekim, eleştiri ve anı gibi edebiyat türlerinin kökleşmemiş olduğu bir ortamda Batılı anlamda edebiyat ürünü vermek ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, kadının toplumsal yaşama sokulmadığı, kadınla erkeğin ancak bir çatı altında birbirine yaklaşabildiği bir toplumda, roman yazmak çok zor bir iştir. Ama resmi ideoloji kendi benimsediği genel modele uyan ve estetik değerden çok “yenilik” arayan ve taklide yönelen yazarların ve yapıtların içine doluştuğu bir “edebiyat tarihi” kurmuş, bu doğrultuda yer almayanları, siyasal düşüncelerini ve tutumlarını da göz önüne alarak unutturmaya yönelmiştir. Bugün, Tanzimat ya da Edebiyat-ı Cedide yazarlarını kim okuyor ve bunlardan kim estetik bir tat alıyor diye sorsak, “Hiç kimse” cevabıyla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Bunlar, öğrencilerin sınav rüyalarını dolduran fantazmalar olarak
XVII
varlığını sürdürmektedir. Cumhuriyet döneminde de, Yüzellilikler’den olduğu için Refik Halit gibi gerçek bir yazardan gereğince söz edilmemesi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi bir roman yazmış olan A. H. Tanpınar’ın yirmi yıl öncesine kadar yalnızca şair olarak değerlendirilmesi, Garip şiirinin uzun süre alaya alınması, Fransız öğrencilerin ders kitaplarından tanıdıkları Nâzım Hikmet’in hapislerde çürütülmesi ve bugün hâlâ Türk öğrencilerin kitaplarında şiirlerinin yer alıp almamasının tartışılması, Kemal Tahir’in farklı toplumsal ve siyasal düşünceler ileri sürdüğü için durmadan ihbar edilmesi,15 Ahmed Arifin yıllarca susmak zorunda bırakılması vd, buyrukla ve baskıyla, şekilcilikle ve taklitle bir toplum ve kültür yaratabileceğini sanan, bireyin özgürlüğünden ve eleştirisinden korkan ve kökü Doğu despotluğuna kadar inen resmi ideolojinin sonucudur.
Böylece, Batı etkisindeki Türk şiiri yalıtılmış olarak kendi içinde kalmış, bilgi ve düşünce açısından dünya kültürüyle ilişki kuramamış; kaynağı olması gereken öznelliğe ve bireyselliğe ulaşamamıştır. Tanzimat’tan bu yana Türk edebiyatında art arda boy gösteren edebiyat akımları, hiçbir özgün kültür ve düşünce (felsefe) temeline dayanmadığı için, yalnızca şekilci edebiyat farkları edinerek ortaya çıkmışlardır. Oysa, örnek alınmak istenen Batı’da, edebiyat akımlarının kökleri, kültür anlayışı ve dünya görüşü farklarına dayanır. Bunlar, geçmişle, hem düşünce, hem estetik açısından hesaplaşarak ilişki kuran ve geleceği biçimlendirmeye yönelen bir tasarıyı da içinde taşıyan akımlardır. Örneğin bizde
15 “İdeoloji, yalnızca iktidarın ve resmi makamların kullandığı bir zulüm ve baskı aracı değildir. Bireyöncesi gelişme döneminde kalmış ya da bir gölgebirey olan ‘şair’ ve ‘yazarlarda içselleşerek onların birer gönüllü iktidar bekçisi olmalarına yol açmıştır. Örneğin Ahmed Arif, Nedret Gürcan’a yazdığı bir mektupta, oğluna, ‘Filinta’ adını koyduğu için ‘Akbaba’ dergisi başyazarı tarafından jurnal edildiğini belirtiyor.” (Cumhuriyet Dergi, 4 Ağustos 1991, sayı 282.)
XVIII
yalnızca “hassasiyet” ve “hayalperestlik” olarak anlaşılan romantizm, aslında, geçmişe ve geleceğe ilişkin bir kültür bilincinin, devrimci bir dünya görüşünün ürünüdür ve çok güçlü bir siyasal yanı da içerir. Günümüzün imgelemine ve duyarlığına damgasını basmış olan gerçeküstücülük ise, yaşam alanında, kuramını apaçık ortaya koyduğu tinsel ve siyasal bir devrim amacı taşır; sanatı ve şiiri, bu devrimi gerçekleştirmenin araçları olarak görür. Bu türden düşünsel arka plan'lar, Türk edebiyatında yoktur. Bunun sonucu, örneğin şiirde, Batı’daki örneklerin yalnızca “edebiyat” içinde kalınarak ele alınması ve dolayısıyla hem düşünceden, hem de öznellikten yoksun ve yapmacıktan kurtulamayan ikinci elden şiirlerin yazılmasıdır. Başka bir deyişle, burada, şiire bakılarak yazılmış şiirler karşımıza çıkmaktadır.
Başka toplumsal alanlarda olduğu gibi edebiyat ve şiirde de egemen olan ikincieldenlik, özgünlüğe pek az rastlanmasını açıklar. Yahya Kemal, Nedim’den sonra ben geldim, derken haklıdır. Çünkü bu iki şair arasında çok uzun bir özgünlük yokluğu vardır. Gerçekten de Yahya Kemal, Osmanlı tinselliğinin arka planı ile Batı şiir dünyası arasındaki çatışmayı yaşamış ve çok iyi anlamış, bu çatışmayla kendi öznelliği içinde hesaplaşarak bugün hepimizi etkileyen şiirler üretmişti. İnsanlığın bütün kültür ürünlerini özümleyerek yeni bir dünya ve insan yaratma amacı güden Marksçılığı benimseyen Nâzım Hikmet için de durum aynıydı. Nâzım, insanlık mirasını öznelliği içinde eritti ve eşsiz şiir dünyasına bizi de ortak etti. Sözünü ettiğimiz kültür/öznellik eksikliği, Türk şiirinde aynı akım içinde yer alan şairlerin, verimlerine öz damgalarını basarak aralarında indirgenmez farklar yaratmalarını genellikle olanaksız kılmıştır. Oysa sistemli ve dakik felsefi düşüncelere dayanan gerçeküstücülük gibi bir akımda, Breton, Aragon, Eluard, Desnos, Artaud ya da Char gibi şairler arasında özgünlük uçurumları vardır. Buna karşılık Türk edebiyatında,
farklı ve hatta karşıt akımlar içinde yer alan şairler arasında bile, genellikle, bu tür şiirsel kimlik ve özgünlük farklarına pek az rastlanır.
Can’ın şiiri, kültür, dünya görüşü, siyasal bilinç ve özgür öznelliğin bir bileşimidir. Mitlerden ve Kutsal Kitap’tan gerçeküstücülere ve “beat generation” şairlerine kadar tüm dünya kültürünün sözlü ve yazılı ürünleri içinden yolunu açan bir şiirdir bu. Dolayısıyla onun dünyayı algılamasında, akıl ve duyu gibi birbirinden hayli uzak ruhsal yetiler kaynaşmış ve bir bütünselliğe varmıştır. Nitekim şöyle diyor şairimiz:
Akıl ki en incesi duyuların16
Türk şiiri çerçevesinde ele alırsak, onun en yakınlarının Nâzım Hikmet ve Metin Eloğlu olduğunu söyleyebiliriz. Nâzım’ın hem şiire ulaştıran yolu, hem de kendisi gibi artık şiir yazılamayacağını gösterdiğini ve Türk şiirinin üzerinde, hem bir umut, hem de heyecanlandıran bir karabasan gibi dolandığını biliyoruz. Can’ın en büyük şiir savaşını, her iki yanı da tehlikeli olan bu alanda verdiğini söyleyebiliriz.
Metin Eloğlu’yla ilişkisi daha gözlemlenebilir ve somuttur. Metin, Garip şiirinden yola çıktığı halde, yalnızca “eda” ile ya da şiiri yiyip bitiren, anlık etkiler yaratan, esprilerle, “arif olan anlar”ı aşamayan hafif dozda sosyalistçe imalarla, kendibilince varmamış bir “ilericilik”le ya da “hümanistlik”le yetinmedi. Gerçi Garipçilerin yaptığı gibi o da, şiirsel imgeye fazla başvurmadı, ama eşsiz yeteneğiyle, sözcüğün içinde gizlenmiş şiirselliliği bularak, şaşırtıcı sözdizimleri kurarak, şiirin söz dağarcığını adamakıllı genişleterek ve belki de en önemlisi, mizah öğesine gerçek bir toplumsal eleştiri öğesini
16 Sekizibiyerde. s. 109.
XX
şiirsellik içinde kazandırarak, yapmacık duygusallığı ve resmi ciddiyeti saf dışı ederek yalın bir şiir yarattı. Metin ile Can arasında, yıllar süren dostluğun ve kadeh arkadaşlığının yanı sıra, iki gerçek şiir arayıcısını birleştiren derin ve karmaşık bir bağ vardı. Metin, Batı şiirinden dolaylı olarak ve pek az beslenmişti. Can, dünya kültürü ve şiiriyle iç içe yaşamasını sağlayan araçları, daha delikanlılığında edinmişti. Çok farklı biçimde yetişmiş bu iki şairin karşılaşmasında, Metin’in değil de, Can’ın şiir gözlemlemeye ve sorgulamaya devam etmesi ve uzun süre susması ya da yazdıklarını yayımlamaması, çok ilginçtir. Can, Garip şiirini son sınırına kadar götüren ve ne olabilecekse onu şaşılacak bir ustalıkla gerçekleştiren Metin’den bu noktada saygıyla ayrılıp dünya şiiriyle, kendi dikbaşlı öznelliğiyle hesaplaşmaya, kısacası özgünlüğe yöneldi. Dolayısıyla, Metin’le Can arasındaki şiir dostluğu, taklit ve yinelemeye değil de, özgünlüğe götüren etkiye bir kez daha tanıklık etti.
XXI
GÜLE GÜLE
GÜLE GÜLE
Gül gül gül
Güler Güler Güler
Gülerek gülmeyerek
Gül gül gül
Gülüm gülüm gülüm
Gülerek gülmeyerek
Güle güle gülerek
Güle güle
3
ÖVGÜ
Komünizm kızılcıktır
Kabza iyi gelir
Ne güzeldir daneleri
Ne güzel reçeli olur
Şurubu da
Yemiştir ama yenilmiş değildir.
4
İMANA GELDİM
Bir kız buldu beni akşam üstümde
Bâkire değil ama kızmış
Allahına kadar
O ne memeler o
O ne uyluklar o
Ooo
Hele o engebesiz aşağlara
İnen o göbeği o
O müselles o müselles o
Hiç ağda görmemiş ayda
Allahıma güzel
İşte o zaman imana geldim
5
SADECE GERÇEĞİ SÖYLEYECEĞİME
Usuldan bir esinti taa
Köprüden geçen arabaların uğultusunu getiriyor
Kolumda yatıyor hafiften horulduyorsun
Demin yağan yağmurdan artakalmış damlalar
Yalancıktan tanıklık ediyorlar gençliğime
Romancı keratalar!
6
GİDERAYAK
Çine Çayı kırılmaz bardağından çay içesiye
Vişne ekmeği yerken zakkumlar karşılıklı
Az ilerde ayaklarını yıkıyor intihar
Sağlık sular olsun diye
7
GELEGİZ VON MARİENBAD
Sessizlik ve yalnızlık
Nerde bulacaksın
Kim bulmuş ki
Yaya kaldırımı yaparken Kürtler
Gürültü ne aşk
Ben ki bir yaprak düşercesine dalından
Ölmek isterdim
İnliye inliye ölüyorum
Kendi gürültümü icad ederek
Yeni bir ritim gürültüye karşı
Bir musiki
Elegiz von Marienbad
8
MASRET
Nasıl hasretim sana
birlikte yaşadığımızdan
Nasıl hasretim sana
birlikte ölmeyeceğimizden
Nasıl hasretim sana
sık sık görüşeceğimizden
9
NEGOCU
Yalnızlık öylesine bir çizgidir
İki nokta arasında kestirme
Kahveyle ev.-
Ayakların seni yürür
Sen ayaklarını yürürsün...
Bağrına bir sancı yapışır
Düşersin yere, kaldırırlar
Bakarsın yüzlerine, insanlar!..
Demek ki sen hâlâ âşıksın!..
Kendime değil elbet...
10
ÜÇ NAL LOKANTASINDAN
Bu cehennemî sıcaktan kurtulmak için
Sırtımı, omuzlarımı yüzen,
Ne bir esinti bekliyorum yaprakları uçurasıya, Ne de bir yaz yağmuru bardaktan boşanırcasına İhtiyacım benim başka bir sıcak
Teninin sıcaklığı senin
Yelelerimden sağrıma inen ter damlalarıyla
Koşturacak beni menzilinden menziline
Dört ayak, üç nal
İKİNCİ SALKIM SÖĞÜT
Ağlıyor her yerim bir söğüt
Yeşile kesmişin bencileyin
Eğildim sularına dal dal
Memelerim ağrıyor bilemezsin
Reçine kokuyor kasıklarım
Bir rüzgârın eksik düşmem için çayına
Kıyıda durmuş demleniyorum deminden beri
Senin buharınla baharınla
Sevgilim salkım salkım
Perdeleri açın
Gözümün perdelerini
Kızıl perdeleri açın
Kan görmek istiyorum artık Perdeleri açın
Tül perdeleri
ŞEKVÂ
İlber Ortaylı’ya
Eskici diye çığrıyor adam sokaktan
Müşteki bir sesle
Neden tarihçi yetişmiyor diye
şekvâ ettiğim bu beldede
Onun için de eşkiya oldum ya ben
14
ÂŞIK ÖLMEZ
Sessizliğin içinden yürüyen horoz sesleri
Beni ölüm yeşiline götürüyor
Vardım zaten varacağım yere
Yalnızlık
Bütün perdeleri kaldırmış bütün pencereler
Son bir ışık
Sikimin tellerini çınlatıyor yine de
Yine de âşığım yine de âşık
15
KAANUNA KARŞI
Adını bile bilmiyorum ufacık kardeşim
Arada bir görüyorum seni ekranda
Bağışla beni ama
Kaanunları yere çalanlara karşı
O tombiş ellerinle
Harika Kanun çalıyorsun
16
BURHAN İÇİN
I
Bu yaşlar fazla tuzlu geliyor
Kaç paraya gitti ki resimler?..
En pahalısı sendin!
Gece sarhoş
“Anne, ben burdayım!” demek için
O arayıp arayıp da bulamadığın kabre...
Sürerinle suratın
Resmedilecek tekraren
Türkiye’nin sûretsizliği içinde...
II
Çocuk yürümeye başladı mıydı
Durdurabilirsen durdur
Farıyıp uyuya kalıncaya kadar
III
Keskin göz çatlayan küpüne zarar
Demişler
17
IV
Suya düşer mi resim düşer
Hele motorla Beşiktaş’a geçiyorsan
Rüzgârlı bir akşam
Kafan da iyiyse
Yanında kâğıda sarılı duran
Şahin Kaygun’un portresi
Uçar denize...
Beşiktaş’ta iner motorlu bir sandal tutar
Dönersin Üsküdar’a
Ara babam ara
Gök de kavuşuyordur
Kayıkçı mırın-kırına başlar
Tam o sırada Şemsi Paşa’nın orda
Bağırırsın “Nah, işte arkadaşım! ” diye
Tuval yürüyordur câmi rıhtımının eşiğinde
V
Son olsun bu seferki ölüşün
Kolay değil her biten resimle
Azar azar ölmek
VI
Senin o kameti eğri
Yampiri imzan
BUHRAN için bu
Bir dal erguvan
18
BAHARAT YOLU
Mercanköşkte oturuyor
Sağdan altıncı fincan
Dumanı üstünde
Sokakta zencefiller oynuyor
En bücürü Bican
Kucağında bir zenci fil
Kesin dönüş yapmış kakule
Pürneş’e pürheyecan
Kapıkule’yi getiriyor hediye
Kimin fesi bu kimyon
Dam üstünde Azerbaycan
Fuzuli şeyler okur
19
Pulbiber saçılı kaldırıma
Güneşle düşüp kalkacan
Taa be sabah - akşam
Latincesi biberiye’nin rosamarinus
Ballı babagilden bir babacan
Lorca gibi kokuyor mor çiçekleri
Kuşburnu üşümüş kıpkırmızı
Karabur’nu kol-kolaçan
Etmede Mustafa Böğrülce
Tarçın muhallebici çocuğu
Anası Arnavuttu diyor kocam
Aslında kazandibi
20
Geçerken önünden reyhan
Koşacak oluyor mavi çam
Amanos’tan aşağı
Zerdeçal çal yüzlerine zerdeçal
Cankayalarından çan-çan
Eden devletli zangoçların
Kabız olmuştu sinameki
Elinde şimdi koca bir koçan
Nobel aldım diye geziyor
Zındık bir keşiştir kişniş
Keçilerle kıçın kıçın
Cehenneme hacca gider
21
Sanma ki saf bir oğlandır safran
Alamanya’da tekstil okumuş bir solucan
İpekböcekliğine sıvanıyor
Plastik kılıflar içinde kekik
Bahara 141 İzocam
Yeşile prezervatif
Tarhun severmiş Abdülhak Tarhan
Ölüm nedeni ise satlıcan
Nedense yazdığı şaheserler değil
Bu naneyi yazan ozan
Can havliyle bir havlıcan
Koşturur ayak yolunda
22
W. B. YEATS’DAN BİZANS’A YELKEN...
Kocamışa göre değil bu ülke. Genç uşaklar
Sarmaş-dolaş, ağaçlarda fuluryalar, kanaryalar
Kendi havalarında, o ölmeye yüz tutmuş kuşaklar.
Som selleri, uskumrudan geçilmeyen deryalar,
Balık, beden, kuş yazlar boyunca kollar, kucaklar,
Doğanı, öleniyle peydahlanan ne varsa oyalar.
Dalmış herkesler büyüsüne o tensel ahengin,
Boşlar zihnin anıtlar’nı, o herdem taze ve dingin.
Yaşlı adam dediğin o zırva bir şey, başka ne,
Bir sırığa geçirilmiş partal bir palto, yeter ki
Ellerini çırpsın ruh, çığırsın gücü yettiğine,
Daha da çığırsın her yırtık için üstlüğündeki,
Hem o anıtlardan başka onun eski haşmetine
Adanmış bir musiki okulu daha yoktur ki
Onun için ben de açıldım denize, orsa-boca,
Sonunda vardım işte bu kutsal kente, Bizans’a.
23
Ey Tanrının o kutsal ateşine ermiş bilgeler,
-Yaldız içre gömülmüş mozayikler gibi duvara-
Belletin ruhuma, n’olur, ilâhiler, ezgiler
Çıkıp o ateşin içinden, çevremde fırdolana.
Gönlümü ki hasta etmiş arzularla sevgiler,
Can çekişen bir hayvana fena kenetlenmiş zira,
Duman edip o gönlümü, o kendinden habersiz
Ve beni sonsuzluğun işliğine çırağ ediniz.
Hele bi kopayım doğadan, ten kafesime gayrı
Örnek biçmeyeceğim zinhar doğaldan-moğaldan,
Bana lâzım olan şimdi dövme altın varakları
Ve uyanık dursun diye mahmur İmparator-Sultan
Rum kuyumcunun döktürdüğü biçimlerle taslakları,
Ya da bir kuş şakımaya başlasın altın daldan,
Bizans beylerine, hanımlarına okusun destan
Olup-bitenlerden, olanlardan, olacaklardan.
24
YOLDA
Yoldayım aşkım yoldayız
Yola vurduk
Kanatlar açıyor ayaklarım
Yeni bitkiler ki görülmemiş
Kardelenler
Yeşillenerek herşeye
Yeşilleniyor dünya
Yoldayım aşkım yoldayız
Ne köyden kente
Ne de kentten köye
Artık anladım yolda olur Devrim
Yolda başladı Devrim
Mesafeler ki doğacak çocuklarımız
Ne varsa sakat devirin.
25
PERSONA
Ben görmedim böyle yüz
İstanbul Lehçesiyle çizilmiş
Sesiyle kendisi gitse de hâlâ Güpegündüz
O zehirli Müren balığı
26
BİR DAHA SEFERE
bana müjde verdin
Nassı mutlu oldum bilemezsin
Şimdi telefon ettin kanama varmış
Ultrasonor sonrası aldıracaksın
Hiç merak etme, kızım
Olmazsa bu iş
Ben senin yerine doğuracağım
27
TUHAFLIK
Ne tuhaf şey yaşamak
Ne tuhaf her tarafım
Titreye titreye titreye
Ne tuhaf ölüyorum
Tuhafiye dükkânıyım sanki
Tuhaf bir aşk kalmış içimde
Gözüm arkama tuhaf bakacak
28
MEZMUR
Bulutların sevdası
Nâzım’ın Sevdâlı Bulut’u,
Bizim Mouton Mehmet
Sahneden bir don sana dursun,
Yayılmışlar göğe akşamın
Havaî maileri otluyorlar
Tanrısal uçurtma sürüleri...
İlâhî onlara, İlâhî!..
Genco - menco!..
29
RAHMANİNOF ÇALARKEN
Parmakları ağaç kökleri
Bir kayın ormanın
Simsiyah bir gökte seyrederek
Bulutlar üzerinden
Dünyayla düşleri birleştiriyor İdil Biret...
Nasıl da yakınmışlar uzaktan Elle tutarcasına!..
YILMAZ GÜNEY DOĞUYA*
O da herkes gibi geldi dünyaya
Kapkara bir üçgenden Kapkara bir kara
Ne yazıldı üstüne o kazılacak...
Kandan dâvalar, dâvadan kanlar
Mapuslar azatlar azaplar
Voltalar votkalar simitvetsonlar
Curalar bakaralar simitvetsonlar
Çocuklar çocuklar halklar...
Öyle bi dikildi ki havaya
O canhıraş zurna
O kapkara karadev bir yıldırım
Kızıl bir filim çıktı ortaya...
Yetmez cirmin bre ıskatçı
Sığmaz o kazdığın çukura
O fildişi fil
Hortumu kaldı baksan ya dışarda!
* Can Yücel bu şiirine ilk baskısı 1994 yılında yapılan Gezintiler adlı kitabında da kimi değişikliklerle yer vermiştir. (e.n.)
31
KONTIRA REKLÂM
Yıkadı beni anam
İyi sularınla
Biraz haşlarcasına
Manavgat’ta da yıkandım
Okyanus’ta da Hint
Goethe’nin Marienbad’ında da yundum
Vezüv’ün lâvlarında da
Kelimelerle şiirlerle de yıkandım
Temizim
Ama siz, Brecht’in dediğince
Sermayeler değil, bre sermayedarlar
O öve öve bitiremediğiniz detercanlarınızla
Bi yıkana görün
Kaybolup gidersiniz ortadan
O kadar pis o kadar mundarsınız ki
32
SALİHLİ’NİN KURŞUNLU’SUNDA SABAHA KARŞI
Ötme bre bülbül
Üzme o kadar kendini
Dur azıcık
Dur yau çatlıycaksın
Dur bre bülbül
O kadar üzme kendini
Sen mi kaldın dünyayı düzeltecek
Dur bre bülbül
Sen mi kaldın dünyayı düzecek
Ve de düzeltecek
Dur bre bülbül
Ara ver azıcık
Çatlıycaksın
Dur be azıcık
Üzme o kadar kendini
Çatlıycaksın
Dur bre bülbül
Üzme beni bu kadar
Beni de çatlatacaksın.
33
ŞİMDİİ !..
İçerimden bir defne ağlıyor
Hançeremden ciğerimden
Zâri zârı
Yetiştirin bana diye şimdi
Biberonu
Esma’yı
Vitamini
Yetiştirin bana şimdi diye
Büyümeyi
Vaktiyle de ölmeyi
Sıçtı Can bez getir
Ecel Can’ı tez götür
34
ASLIN ASTARI
Bu cihanın aslını bilmiyoruz,
Ondandır Kerem Aslı’ya âşık...
Çırıl-çırıl-çıplak olayım derken,
Giyer miydi yoksa o doğal gazdan gömleği?..
Yakar yıldızlara karşı çoban ateşini,
Kestane filan patlatır, ısıtırdı bacaklarını...
Sonra atlar Vuslat denen ata,
Ki aynı zamanda avrattır,
Doludizgin giderdi aslolan meçhule,
Bilmenin bilmek olmadığını bilmekle...
Astarte denen tanrıça astar değildi
Müzelik bir aşk kaftanına
35
İLÂHİYAT
Mehmed’in anası Meryem
İsa’nınki de diyelim Emine
İkisinin de seviştikleri bir ilâh falan
Veya hiç kimse...
Ama kimse aklına getirmiyor ki
Kutsal kitaplar nerden gümüş olduğu meçhul
Gümüşî bir kalemle beyaz bir kâğıdın
Çiftleşmesi sayesinde yazılmıştır
Sözlü muhabbetlerini saymıyorum elbet
36
DAMGA
Biz Buz Çağı’nın üstünde oturmuş yazıyoruz
Zenci bir kalemle Afrika’dan sıcak,
Eriyor buz
Şairlerin tuhaf damgası budur
37
YAZMA - OKUMA
Yazılmayan bir şeyi yazıyoruz
Olmayan bir vezinle
Tutmayan kafiyeyle
Yazıyoruz günahlarımızı Okumayan bir abeceyle
Yazıyor
Ve birbirimizin canına okuyoruz
38
KOKUSAL
Ölüm korkusu aslında bir kokudur
Bahara buhurdan bir Lokman
Toroslar’da bir Elif bir Karacaoğlan
Ölüm korkusu bir daha yaşamayacağına dair
İnce bir kekik kokusudur
39
BAY - KAY
İşte bu rüzgâr ki bahar
Kapıyı çıtırdatan,
Morsalkımdan düşen çiçek tanesi kadar
40
İTİRAF
Karanlık yarım bir cümle
Bir kedim vardı gece
Gündüzleri dolaşırdı
Dünya zâten bir balgam
Evren içinde verev
Öksürerek öğürerek
İnsana benzeyecek sonunda
Kalın gözlükleriyle
İşe gidiyor her sabah
Hıyar oğlu hıyar
41
DÖRTLÜK
Kaybederken kazanmayı şiirden gördüm Öyle bir harp meydanına döndü ki ömrüm Mağlup bir şah iken gâlip bir nefer-i merkum Yürüyorum sılaya, uyağımda ölüm.
NEDENLE SONUÇ
Hiç kanser olmaz onlar
Genel müdürler
Holidingler
Politikapçıklar
T.S.K.’ler
T.K.K.’lar
Hiç hiç kanser olmazlar
Ama bizim Yaman durduğu yerde
Pankreas kanseri ölür
Nedeni bir şair tanır Yunan
Adı Pankreatitis
Yani yeni bir rol
DOĞAÇLAMALAR
(Erdal Alova ile)
Aralık 91
I
Pençe olacaksın
Dallardan atlamak üzeresin
Önde pençelerin
Hepiniz zaten kelepçe
Hiç girmedikleri
Seslerin çiçek açtığı
O bahçe
Saksofonların güneşlendiği
En dip salonlarda
Zenciler, dumanlar içinde
Duman, bir duman, bir duman daha!
Sonra dumanaltı oluyorsun artık
Tumanyan’la veya köprü altında
Çok ince bir kadını
İnceden dilen trombonlarla
Assos’a indimdi ben John McLaughlin’le
Ortalık berbat mı berbat
Korkunç güzeldi
120’yle indik kaleden aşağı
44
Eski kale
Eski olmayan insanlar Çok kadim bir liman Sabah kalktığımızda Herkes ‘kim öldü’ diye soruyordu Sevişirken aramıza giriyordu Ezan sesleri
Spiker hep araya giriyordu Adı Dönüşüm’müş şarkının İnleyen bir keman veya horoz Sonunda hep sabah oluyordu Bir gidip bir gelerek Rüyalarında dulların
Sabah kalktığımızda
Bütün horozlar bizden fazla horozdu Denizse her zamanki tavuk
Tavuk her zamankinden toprak Topraksa her zamankinden yavşak Assos’tan indiğimiz zaman Ölüm topraktan daha toprak.
* Can Yücel ve Erdal Alova’nın elyazmaları Alova’nın arşivinden alınmıştır.
45
II
Doğduğumu hatırlıyorum
Buenos havalarında
Ben annemi ilk defa
Bir tangoda gördüm
Biçare onu da yapamazdı ki
Onun babamla
Yaptıkları dans daha başka Bir danstı
Ama üstüne giydiği
Bir tangoydu
Ben alışmıştım tangoya
Bir tango çocuğu olarak
Ve başım dönüyordu her zaman
Valslerden beter
Şampanyalardan
Bütün o heriflerden ve kadınlardan
Sanıyordum Ankara dönüyordu
46
Zapzayıf ışıklarıyla
O tek parti değildi ki
Çok partilerdi
Kokteyl, Zsa Zsa Gabor
Burhan Belge vesaire...
Geçmiş geçecek
Bütün şuara
Karpiç veya bir hiç!
Ağladığımız yer bir tangoydu
Valentine, Marlene Dietrich
Halk da sözde halay çekiyordu
Onlar bilmezlerdi ki
Tangolar bile nasıl kısır
Sonra yepyeni
Bir yün kokusundan başlarlardı
Çünkü Türk kadınları
Onların kazaklarını örüyordu
Süprüntülerini yünlerin yakıyorlardı
O yün kokusu işte o tangoydu
47
III
Sen dedin ki
Apollinaire
Cigara yakmadan şiir söylemezdi
Ama Apollinaire Apollinaire ise
Şiir söylemeden de cigara yakmazdı
Yakmazdı dediğim doğru değil
Hâlâ yaşıyor yakmaz
Apollinaire ki bir çakaralmazdı
Mermilerin arasında yaşar
Harbin ortasında harbî bir adamdı
Protesto ederken harbî
Bir Protestan’dı
O öldüğü zaman
Rüyası o ki
Gümrükçü Rousseau için söylediği şiirde
Dediği gibi:
‘Bu herifi öldürün
Ama fırçalarını da
Beraber götürün
Gökyüzünü yeniden boyamak için’
Ve Apollinaire dedi ki:
‘Ben gidiyorum ama
Benim buluttan kâğıtlarımı da getirin
Bir sesle çözelim her şeyi
Bir gökgürültüsüyle’
48
IV
Oo, Kaptan!
Sen ki Lincoln’ü severdin
Bütün bu Demokrasi’nin altından
Çıkan bütün bu haksızlıklar
CİA’ler
Hepsi, hepsi, n’olacak!
Kaptan n’olacak!
Oturuyoruz bur’da Lincoln’le
Ağıt yaktığımız Lincoln’le
İstersen çıkarma yapalım
Kıbrıs’a veya Vietnam’a
Walt, evladım
Senin sevdiğin çocukların
Şimdi sevmeden sikişiyorlar
Bir sürü sakal ve etek tıraşı
Varamadan Himalayalar’a
Puştistan oluyorlar
Ve hastanelerde
Hemşireler
Ve senin gibi iyi adamlar değil
Hademeler değil
Katiller dolaşıyor
Yarattığın ABD işte bu Whitman!
D.N. Bir mısra benden, bir mısra Erdal’dan olmak üzre yazıldı.
49
ATAK
Yaşamak yanar bir küldü Vezüv’de
İçine Empedokles’in inci attığı
Alevse bir kadındır Napolimizde
Kimsenin bile söz atmadığı
50
HEYHEYLİ
Çocuklar doğuyor
İnşallah ölmezler
Ölüm bir heyecandır
Yaşamak bir heylican
Hey hey hey!
51
BAŞTAN KARA
Başlayan bişey vardı unuttum
Anımsamaya çalışıyorum şimdi
Emekdar kelimelerle:
Bahar
Gençlik
Bebek
Çiçek
Deniz
İşçi
Bağımsızlık
Özgürlük
Eşitlik
Aşk
Mezarımda dönüyorum da
Yuvarlanıyorum baştan kıça
Kalafattan yeni çıkmış bir tekne
Dalga olmayan dalgaların üstünde...
52
RUBAİ
Sağlıklıyla sağlıksız arasında, fark değil,
Kalın bir perde vardır, bir kalkancı sisi,
Biri ölüme karşı hababam kürek çekerken
Öbürü kendini ömr-ü billah ölmeyeceğim sanır
Ek: Bunu geçen gece deliriyorum tremens geçirirken kavradım. Ellerim, ayaklarım, gökte yıldızlar, dallarda yapraklar hep titreşirken, duvarlar ben üstlerine sağlam bir sığınak bulmak için abanmaya çalışırken karşı koyuyorlardı bana, kovuklarında barındırdıkları fındık fareleriyle.
53
EMİL GALİP SANDALCI’YA SAYGI
Seni, Emil,
Boğaziçi Lisesi’nin buz tutmuş havuzuna
Kaydırak oynarken düşüp
Kafamla buzları kırıp zorbelâ
Kenara çıkmaya çalışırken
Elimden tuttuğunda tanıdım
Ne severdik o zamanlar Mehlika Sultânı
Sen, Jean Jacques Rousseau’nun Emile’ini
Kaptığın gibi Cumhuriyet Türkiyesi’ne getirdin
İktisatçı oldun, gazeteci, radyocu
İşkence gördün, insan hakları savunucusu oldun
Son marifetini de gösterdin
Uçak öyle kaçırılmaz böyle kaçırılır diye
Son nefesini kaçırdın
Havadar bir maviye
54
BAHARİYE
I
Her bahar Üsküdar Çarşısına
Her gelişimde
Bir kalabalık
Bir bolluk
Bir yoksulluk
Civcivlercesine civciv apart / manlarında
Birbirleriyle toslaşıyor
Birdirbir oynuyorlar birbirleriyle
Kardeşlerim
55
II
Toprağı delip kardelenler
Aşk merdivenlerinden iniyor
Işığa doğru...
Pencere açık kalmış unutursun
İşte o ilkbahardır
Donunda bir şeytan aldatmacası
Memelerin gökyüzü kadar mor
İki yıldız konmuş tepelerine
Ayaklarım bir atlıkarıncaya koşuyor
Kalemimle aşılıyorum deli zeytinleri
Şimdi aklıma geldi
Cova’ya inerken Sokar’dan
Ölüm Korkusuyla şiir arasında
Tamtakır bir otobüsle
O adamı anımsıyorum şimdi
Beşyüz metrelik bir uçurumun ağzında
Başında fötür şapkası
Güneşler içinde
Kuru bir dala takmış yazma mendilini
Zeytin topluyordu
Yeşil yeşil...
56
Kapkara olacak o daneler yakın
Yüreğinde bir termik santral kurulunca...
Umulmadık bişey oldu bir kelebek
Kondu yeni patlayan sümbülün üstüne
Yanılgısı sayılır mı acep
Belediye’nin o asit yağmuruyla...
Ben de şaşıyorum bu bahara çıktığıma
Nassı nassı nasıl
Gepegenç bir insan
Mucizelerden bir Nisan...
57
MEHMET AKİF ÜZRE
Selâhattin Hilâv kızmasın ama
Güler’le bir kebapçıdaydık
Patlıcan kebabı yiyorduk.
Derken merdivenlerden simsiyah bir alkol
şişesi görüldü...
Gözleri yarı kapalı yüzüyle, çarpuk
ayaklarıyla...
Yanındakine tırmanarak yerine oturuncaya
kadar görmediydim!
Babasının karşısında kavun kafalı, beyaza
dönük, sarı saçlı altı yaşında
Çinî mavisi gözleriyle güleç bir evlât
Daha oturur oturmaz Güler’e muzip muzip
gülmeye başladı.
Babası esperanto olacak bir dille iki
mercimek çorbası ısmarladı.
Çorbalar gelinceye dek, evlât bir yandan
babasını kolluyor bir yandan da maviş
gözleriyle bizlere gülümsüyordu.
Derken, çorbalar geldi. Pideleri ve bir şişe
kokakolaylan
Baba pideleri dilip, oğlanın çorbasına attı
ve “ye, ulan!” dedi.
Evlât büyük bir iştahla sarıldı kaşığa,
58
Baba ise vatanî görevini yapar gibiydi
karşısındaki kaşıkla...
Evlât. “Çek baba” diyordu. “Şu kolandan!”
Baba unutmuş gibi bütün sıvıları sanki,
kapalı gözleriyle pideli çorbaya
niyetleniyordu.
Sonunda evlât, “Baba, arabamızı çalarlar”
diye iskemleden aşağıya atladı.
Derakap uyuyan baba, çocuğu kapıp
oturttu sandalyeye...
Ve kendi yemediği çorbayı evlada zorla
yedirmeye başladı.
Evlât, “Baba ben doydum” diye zorla
yudumluyordu çorbayı...
O anda işte bende bi ağlama, bi ağlama
Acaba diye ben de böyle gadretmiş miydim
sarhoşken oğluma.
Birden o kavun kafalı evlâdın, ağaç kavunu
kokusunu hissettim yanaklarımda.
Öpüyordu beni, yine babasının özür dilemesiyle
Gittiler sonra başka birşey demeden.
Güler merak etti, baktı pencereden.
Gerçekten çalınacak kırmızı ve tertemiz ve
yepyeni bir arabaya binip gitmişlerdi
Babayla evlât.
Kimbilir nerde paralamak üzre kendilerini
Biz de Güler’le eve doğru vurduk.
Güler nalbura uğradı boya almak için
Ben yürüdüm önden
Bir ıslık sesi geldi ardımdan
Giderken iki karpuzla iki kavun satın almıştım.
59
Karpuzcunun oğlunun ıslık sesiydi beni durduran.
O sıcakta naylonlar içinde sırtlanıp iki
karpuzla kavunu ardımdan seyirtti.
Derler a iki karpuz bir koltuğa sığmaz.
Evlâtçığın sırtına nasıl sığmıştı o
yuvarlaklar.
Kavunları aldım elinden torbasıyla
Karpuz torbasını da, paylaştım yükünü
onunla,
Sıcakta yürüyorduk yokuş yukarı,
Ter içinde babayla evlât, bıraktık
yükümüzü kapıya, anahtarı bulmak için
ben iğilirken
O birden kayboluverdi ortadan Hasan’cığın
hayali gibi...
Benim oğlumun adı Hasan’dır.
Şimdi Kanada’da göz araştırmacısı
Metin Eloğlu’nun oğlunun adı da Hasan’dı,
Aynı yaşta doğmuşlardı,
Ama Metin, Hasan’ın anasından ayrıldıktan
sonra,
Almanya’da büyümüştü. Bir kelime Türkçe
bilmiyordu.
İntikam olsun diye öğretmemişti anası
Yirmi iki yaşında tatile geldiğinde,
babasıyla buluştuğunda
Konuşacak lâf yoktu aralarında,
Metin Almanca bilmiyordu, Hasan Türkçe
Oysa Metin’in işi Türkçeydi. Bütün işi
Türkçe konuşmaktı.
Bütün gösterişi, bütün hüneri, bütün
hayatı...
60
Baba oğul bir masanın başında, oturdular
öyle hiç konuşamadan...
Metin rakı içiyordu, Hasan kokakola...
O yüzdendir ki diyorum. Metin Eloğlu
gırtlak kanseri oldu.
Düşünüyorum da şimdi bütün bu
öyküleri...
Bütün umutsuzluğum içinde ne
mutluymuşum ben meğer.
Oğlum Kanada’da benden ayrı otururken
mecburen.
Hâlâ benim bir oğlum vardı. Kırmızı
arabaya benimle binip giden.
Hâlâ bir oğlum vardı, benimle yokuş yukarı
kesmece karpuzları taşıyan.
61
GUSMAN’IN KABAHATİ NEFES ALMASIDIR
Kesin nefesini kesin
Teröre karşı kontra terör
Bir sincabı ceviz yiyor diye öldüremezsiniz.
Ne de Lipsos balığını yosun sindirdi diye.
Hiçbir yunus taklak attı diye suçlanamaz.
Ne de balinalar bir acaib fıskiyedir
ummanlarda
Hiç kimseyi öldüremezsiniz siz,
O Holding kıçınıza kalmamış.
Bir insanı öldürmek kendisi kendisi
olduğu için
Kimse bir Devrimciyi öldürememiştir
Mahkemeler, avukatlar, kafesler, nefesler
Kimse bir Devrimciyi öldüremez
Öldüremezler
Semender...
Şimdi zorla nefes aldığım bu noktada
Nefes darlığından gelen ölüm
Gusman’ın idamına itiraz
Onun kesilen nefesi benim nefesimdir
Nefesi sade Latin Amerika değil, bütün
dünyada yürekler attıkça, kandamarları
işledikçe, beyinler çalıştıkça...
kesilmeyecektir.
62
Gusman yeni doğmuş bir çocuktur
Biraz ağlıyor elleri yumuşacık
Benim yeni doğmuş çocuğum
Bağırıyor artık bütün öfkesiyle yeni doğan
Değiştireceğim diye bu Dünyayı
Gusman’lar ölmezler
Yeniden idam edilirler
63
FİKRET’TEN TEVKİF
Kış başladı camlarda kediler
Hava da amma soğudu dediler
Dikilmiş tüyleriyle birer Siberya
Acayip kaktüsler ki adanmış
Soluklar donarak yaşamaya
Bakmayın siz tüm sevgiler budanmış
Kış başladı camlarda kediler
Hava da amma soğudu dediler
Kış başladı camlarda cam güzelleri
Renklerini vermişlerse de gerisin geri
Yine de bir baharı anımsatıyorlar
İlerdeki bir cümbüşe hazırlık
Soluklarını soğuklara budatıyorlar
Tüyleri bir örenin üstündeki üzerlik
Kış başladı camlarda cam güzelleri
Renklerini vermişlerse de gerisin geri
Kış başladı camlarda cam kırıkları
Canlısı yarı cansızı yarıdan yarı
Bir yarım kür’e halinde toparlak
Dünyayı yeniden doğuruyorlar
Toprağın cam kırıklarını ufalayarak
Bakmayın siz bütün sevgiler kovuluyorlar
Kış başladı camlarda cam kırıkları
Yeniden doğuruyor dünyalıkları
64
YAVUZER’İN CENAZESİNE GİDERKEN
Bir güvercin uçsa
götürse beni meşelerin arasına
bu güneşin şerrinden ırağa
bir kangal, o şaman konuşsa
Tuncel Kurtiz’in adamı
götürse beni Sivas’a
Yavuzer ki tiyatronun adamı
yıllar önce Kanlıca Körfezi’nde yüzerken
nasıl vurduysa al bıyıklı gondoluma
vursa başını gene mermer omuzuma
götürse beni öbür dünyaya
65
ALEM
Boya yapmış ortalığı Gümüş
İçerisi zehir-beyaz
Nefes alamıyorum
Fora ettik camları
Üşüyoruz biraz ama o kadar olur
Üşümüyoruz üşütmüşüz
Damlarda akşam güneşi
Kar topluyor
Bayrak olacağız yakında
66
İLÂHİ KOMEDİ - II
Bulut gibiyiz üstümüzdeki o buluttan
Kalkmıyor tepemizden
İkidebir boşanıyor bardaktan boşanırcasına
Gine de hava açmıyor
O gine üstümüzde kurşunî
Ağız tadıyla konuşamıyoruz bile
Allah karışıyor söze
Rahmet değil bir kasavet
Ter fışkırıyor tenimden
Bu işte resmen illegal bir cehennem
67
HAYKAY
Zincirleme yanar bu garip cigara
Karşıda tüten baca
Anamın memesi burnumda tütüyor.
68
PROVA
Hava cehennemi sıcaktı
Daltaşak yatıyordum sedirde
Bir esinti çıktı birden
Göğsümün kıllarını
Sikimin tellerini titretti.
Böyle olsun benim ölümüm dedim
Soğuktan önce serinlemek
Yaylı bir tambur taksimi sanki
69
MUSA BEĞ İÇİN
Musa Anter çağımızda
Yeni bir Salâhaddin-i Eyûbiydi
Onun ipek kesen kılıcı varsa
Musa Beğin Türkçesi
Ve de o güzelim Kırmancası vardı
Herkesin yaya gittiği yerde
O filinta bacaklarıyla
koşardı
Musa Peygamber Kızıldeniz’in
dalgaları arasından
nasıl ulaştıysa
O da kardaşlıkla
dünya kardaşlığıyla
ulaştı karşı kıyıya
Musa Beğ için akan göz yaşları
yediveren mermilerdir
birer birer
70
KURTULUŞ SAVAŞI
Kurtuluyorum kurtuluyorum
Eskisince bir darbeyle değil
Bir sekteyle kurtuluyorum
Suların üstünden kanatlarım açık
Ter damlaları okşuyor turna ayaklarımı
Asâyiş berkemalist
Süzülüyorum
71
SOSYALİST UÇURTMA
Tut ki koyverdin kendini rüzgâra
Allı dallı bir uçurtmasın sen
İpin ucu bir çocuğun elinde
Artık havalardasın
Öbür uçurtmalarla bulutlar içinde
Takla-takla, cilet-cilet...
Derken çocuk koyveriyor ipi elinden
Serbestsin göklerde
Takılmak üzre bir telgraf teline
Bir mevsim orda kışlayacaksın...
Kuyruğu gitmiş, kâğıtlar parçalanmış
Çıtalar kalmış tek senden geride
Gelen geçen bakıp yine bir çocuk
düşüyle sana
İç çekseler de çekmeseler de
Morgda morlaşmaktan daha iyidir
Bunun ayrı bir aydınlığı
Rüzgârı var
Titreşimi, muştusu, ümidi...
72
YUNUS’A İLAHİ
Üç yunus geçti birisi yavru
İçinden İzmir Körfezi’nin
Balkonda Güzel Gebe
Anaçların ki anası babası olacak
Arasında bi sağa sola
Seyirtiyor yavru
Gidiyorlar Karşıyaka’ya doğru
Oradan da belli açık denize
Derken Güzelin karnındaki de
Bi sağa bi sola yalpa vurmaz mı
Biz de YUNUS koyduk adını onun
Hayırlısıyla ve de eşref saatinde
Çıksın diye açık denize
Torunum
73
ORMANCASINA
İnsanlığın üstüne bebek çiş etmişçesine
Bizim sosyalizm
Bokunu çıkarıyor işin arasıra
Yaprakları bırakıp kirazları sayacağım derken
Köklere kibrit suyu ekiyor
Belki de sanayiye fazla merakımızdan bu
Çok hızla makinalaşmak istiyoruz
Yeşille doğayla evrenle dengeyi unutup
Diyalek-dil’e boşveriyoruz
Bir balta girmemiş ormanda dönüyor sınıf mücadelesi
Özgürlük kadar hapis ağaçlar arasında
Kardeşcesine düşmancasına ve yoldaşcasına
74
CAZ ŞARKISI
Bişey var
Bişey yok
Yok olsana
Var olsana
Tutsana beni
Kucağımda benim
Var olsana
Yok olsana
Yok yok yok
Yemediğim bok olsana
Yediğim bişey olsana
Yemediğim pişmaniye
Olmadığım şişmaniye
Aşkım benim yok olsana
Beni var etmek için
Kendini de var etsene
Gidiyorum ben hiçliğe
Sen de bir hiç olsana
Bir gülleyin meselâ
Açmış yazın üstüne
Üstünde bir mevsimin
Bir bolluk olsana
Kırmızı ve de yeşil
75
İTİRAF
Nahit Hanım söyledi yine
Neden babama yazmışım da
anama şiir döktürmemişim
Kaç kere yazdım
cebimden uçup gittiler
Ben on yedi yaşında beni yıkayan
Anneme şiir yazacak kadar şair değilim
76
ŞARKI
Gece güneş gündüz karanlık
Nerde kaldı o eski yârenlik
İçerim ki kör lâmbadır içerim
Yolun gözler ışıl ışıl gözlerim
77
SIR
Aynanın sırrı nedir ki
Kırıldığında
Beni bile göstermediği zaman
78
BİR ÇEVİRİ DENEMESİ
Eléanore, Eléanore,
Elle défait ses cheveux d’or
Max Jacob
Eleanor, Eleanor,
Sırma saçın çözüyor el
79
FOLKLOR ŞİİRE YARARDIR
Ben Cilo’nun doruğ’na durmuşam
Şiirlerle vuruşmuşam
Kem sözüyle dostun vurulmuşam
Şairim ben bir keçiyem
İnatçı leş kokulu ayağına tez
Sarpı serap bellemişem
Gözüm yukardan bakıyı
Dalgın dalgın aşağı
Düşünmüyom bile
Düze nassı ineceğem
Kayya gibiyem
Ya da bir çığ diyem
Ya da bir çağ
Lorka gibi
80
SESLERİN SESSİZLİĞİ
I
Başım üstünde şemsiye
Yerde yapraklar
Fısıltılar akıyordu ayaklarımın arasından
Kapattım şemsiyeyi bir yıldız düştü
Şiirli resimler Su ve Can Yücel, Ali Perret ve Reyent Bölükbaşı tarafından hazırlanan “Şiir, Resim, Caz Buluşmasından, 1997.
82
=
II
Yeşilin içindeki yeşilleri göreceksin
Mavinin içindeki mavileri
Seslerin içindeki sessizliği
Artık beyninin gerisinden konuşacaksın
Soğancığından o sağır ama konuşkan
Beethoven’in kulaklarından
O sadelikte bir kallâvi kahve
Her yerin ağrıyacak sen ağaracaksın
Denizin ortasından yükselen bulutlarla
Bir dolunayleyin
Bir ayağın gökte
Bir ayağın dal uçlarında
Yeni bir meyva olgunlaşıyor olgunlaşmış
Düşecek dalından ölümsüz ölüm
III
Sessizlikten yaratmışsa evreni yaradan
Seslerden sessizlikler yaratmaktır yaratıcılık
84
IV
Devrimin kığıştısı, hâyi-huyu içinde
En sâkin atom çekirdeğidir parti
Susarak konuşur konuşarak susar
Moleküllerin en gıcırtılı halkasını yoklaya kollaya
86
V
Suyun gözü yeşil başlı ördeklerde
Fal bakıyor tenine çizdikleri hârelerle
87
VI
Dinle dinle yağmur damlalarını
Kısalarıyla uzun uzun
Hızlanıp hızlanıp yavaşlayan
Yapraklar da çoğalacak azala azala
Tize doğru pesten
Sonunda sonunda anasonda
Ne yaprak kalacak ne ağaç
Siyahlar beyaz
Beyazlar siyah geride
Patlamıyor artık flaşlar
Cazın başladığı kıt’a
Arabı çekilmez karanlık
Mau mau yağmurlarıyla
Fındık faresi kaçıyor
Kendinden ufak bir oyuğa
88
VII
Timsah ki bir ecderha...
O mağara ağzı dişleriyle
Kurtların kuşların gelinciklerin
Şerrinden çamura gömdüğü
Yarsularında kendi başına kıramayacağı
Sert mi sert yumurtalarını
Ağzına alıp ısırırmış usulca
Ne büyük şefkatle ki
Çıt dediğinde kabuk
Çıtsızlıktan çınlarmış bataklık
Sazları kamışları hep ters yana
Yatıraraktan
89
VIII
Uyandırıldı mı ihtiyarlar
Uyuyamazlarmış gayrı
Uyuduk mu
Bir daha uyanamayız diye
90
IX
Aşkın iki sükûtu olacak
Biri bakışıp, bakışıp, konuşup
Elele tutuştuktan sonra
İkincisi, sevişip, sevişip, sevişip
Oraları suya erdiği yerde
Bir üçüncüsü neden olmasın
Ayrıldıklarında
Oysa sükûttan ziyade sükut
Uçurumda yeni bir mevsim
Keçi boynuzlarıyla
91
X
Başında Birinci Dünya Harbi’nin
Rusya’dan Almanya’ya geçerken
Sınırda piyastos ederler Nicinski’yi
Şifre bulunmuşmuş da üstünde
Koreografi notaları aslında onlar
Uçan Adam’ın kendi icat ettiği...
İki ay çileden sonra damda
Paris’e varır
Bir bale resitaline çıkar
Önceden ayarlanmış...
O bir sıçrayışta beş metre atlayan balet
Sahneye çıkar çıkar ama
Hiç kımıldamaz bir yirmi dakka
Kılı kıpırdamaz
Harbi Protesto için
Bir alkış bir alkış...
Tımarhâneye götürürler ordan
Otuz yıl daha yaşar dört duvar arasında
Kımıldamadan konuşmadan
92
XI
Ölüm nedir diye sorsalar
Toprakla abdest almaktır derim
Sular kesildiği zaman
Kâfirler tarafından
94
XII
Susmak nedir diye düşündüm hep
Bütün konuşan aygırlara bakarak
Benden önce yaptı memleketin ilk metrocuları
Tüneller tüneller kazarak
Kitlelerin haklı sesine doğru
Çıt çıkarmadan elyordamıyla
Nefeslerinin çapaçullarıyla
Adım adım
Adım
Adım
Adam adam adam
Yüreklerinin çırpıntısıyla
Kılları koparmadan
Kitlelerin nabzına doğru
95
XIII
En deli renkler çizgilerle
Gören gözlere tünekler kurar
“Konsun üstüne, dinlensin diye kuşlar”
96
XIV
Siz hiç bir damla yağmurla bir tuttunuz mu dünyayı
Birden çıplak başınıza damlayan
Sonra bir sağnak
Ayaklarınızı ıslatan
Üstlüğünüzü geçip teninize işleyen
Bir medar yağmuru
Sonra bir ebemkuşağı
Geçin o kemerin altından öbür dünyaya
Sessizce
97
XV
Bir kilo fasulye
Çakıl taşları akpak çayın dibinde
Güler İnebolu pazarından almış
Önce ıslattım beklemeye bıraktım bir gece
Uyudular resmen belki de düşsüz
Ertesi günü kaynamış suya attım
Fıkırdamaya başladılar çocuklarleyin
Tencerenin kenarından taşarcasına
Bir eyyam sonra döktüm sularını
Yeniden kaynattım
Yeniden o cümbüş türküler mayalar
Süzdüm fasulyeleri kevgire
Dildiğim soğanları kavurdum tencerede
Pembeleninceye
Önce iki büyük kaşık fasulye aktardım içeri
Üzerine beş dilim pastırma dizdim ucuzundan
Üstüne iki büyük kaşık daha fasulye
Sonra beş dilim pastırma daha
Böyle böyle tencereyi besledim
Bastım tepelerine salçayı
Kaynadılar bir taşım daha
Fokurtu başlamadan aldım üstünden ateşin
Bıraktım dinlenmeye evlenmeye ikinci gece
Yıldızların beklentisi içinde
Ertesi günü
Öyle bir pastırma yazı ki
Afiyet olsun!
98
XVI
Sen bir sazsın
Rüzgâr vurdukça üstüne tınlayan
Ellerim olabilir ama parmakların
Daha çok rüzgâr
Yıldız poyraz en iyisi
Sen bir sazsın artık
Tınlıyacaksın
En gizemli seslerini evrenin
Suretinde açan menekşelerleyin
Belli etmeden hiç
Bir tın
Bir çın
Bir can
Bir canan
Babamın dediğince
99
XVII
Gökyüzünün yaylasından düze inerken
Büyük mallarla küçük mallar bulutlar
Ebrular karara karara
Sanki bir perdeye çevrilir yüzünüz
İster istemez bir şimşek parıltısına
Gökgürültüsünden önceki o ışık
Ve sonra yağmur veya sağnak dinip de
Kuruldu muydu üstümüzde o ebemkuşağı
Aynı mutlu sessizlik
Biri önce biri sonra yağmurdan
Aynı ama aynı toprak kokusu
100
XVIII
Anımda anamdan ne kaldı bana?
Bir ıhlamurlar kokusu,
Sonra beni yıkarkenki ellerinden
Ellerinden yumuşacık ellerinden
İnen pembe sabun köpükleri...
Bir de doğurgan bir çığlık kaldı ondan
Sarhoşken sessizlediğim
101
XIX
Nereye mi gidecektik sen
Boşalmış bir şehre mesela Sinop’a
Tam Dranas olunacak yer
İnsanlarla tenha
Anlamsızlığı kalabalık
Bir söz düşse ağzından
Bir gemi yanaşıyor olmadık bir limana
Sessiz Gemi albatroslarıyla
102
XX
Çok tatlı bir düş görürken birden
-Öyle de mutlusundur ki-
Düş düşüverir onuncu kattan
Böyle düşlerdir hep ömrümüzce süren
Onuncu kattan düşmüşçesine
Konuşur konuşur konuşurken
Sebepsiz dan diye susuvermemiz
Sanki bir daha konuşmamacasına...
Kimbilir belki de ölüm
Hatırlamaktır önce öldüğümüz bir ölümü
Eflâtun’un dediğince insanlar dünyaya gelirken
Bütün dilleri bilirlermiş de unuturlarmış sonradan
Ölüm de bu emsal bilip de unuttuğumuz bir dil olmasın
Hatırlanmaya muhtaç...
103
XXI
Ölürsem neye gam yerim ki en çok?
Bidaha küfredemeyeceğime
104
XXII
Ortalık alacakaranlık
Elektrikler pır pır yanıyor
Bütün cezaevi ayakta
İdam!
Susan sade asılacak olan!
Ne yazık François Villon, Oscar Wilde
Ve Nâzım’dan sonra çıkmamış daha
Havada sallanan ayakların
Konuşkan sessizliğini anlatan...
105
XXIII
Oylum oylum kubbelerin tapınakların içinde
Eylim eylim boşluklar yapındırmaktır mimari
Resmin de resmiyeti odur zaten
106
XXIV
Satranç oyunu çapadır bir atılmış derine
Sesi sedâsı çıkmayan Haçlı Seferi
Kalelerden saldırılsalar da ses çıkmaz
Ne mancınık ne balyemez
Atlar kişnemez filler böğürmez
Vezir hutbe okumaz
Piyadeler geberseler de birer birer
Ses verir sır vermezler
Yine de hepsi Şah der sırasında
Şaha
Tek şahlar birbirine Şah demeyen
Ne barışsever kullar
Ne hırsız-gürsüz sultanlar
107
XXV
Çakır gözlü Sait gezerken Burgaz’da
Bir bahar günü
Bir rahip görmüş çiçeğe durmuş bir ağacın
altında
Hışşt sesleri kol geziyor etrafta
Yeşil salatalar içinden
Ve deniz adı bilinmedik turfanda bir
sebzevat
O anda ağacın üstündeki güneş gözlü
sincap
Uzun tırnaklı önayaklarını sarı tüylü
yanaklarına götürerek
Pışşt demiş...
Kimse oyuna getiremez çünkü
Yaşam tehlikesini
Edebiyat adına bile olsa...
Demek ki Sait istemese de sincap Sait’ten
korkmuş
Ve atlamış bademden kiraza
108
MODERN TÜRK EDEBİYATI KLASİKLERİ DİZİSİ
|
1. |
Bütün Şiirleri ORHAN VELİ |
|
2. |
Mektup Aşkları LEYLÂ ERBİL |
|
3. |
Sevgi Duvarı CAN YÜCEL |
|
4. |
Ayrılık Sevdaya Dahil
ATTİLÂ İLHAN |
|
5. |
Tüneldeki Çocuk SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
6. |
Yağmur Kaçağı
ATTİLÂ İLHAN |
|
7. |
Tuhaf Bir Kadın LEYLÂ ERBİL |
|
8. |
Alemdağ’da Var Bir Yılan SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
9. |
Son Kuşlar
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
10. |
Mahalle Kahvesi
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
11. |
Kayıp Aranıyor
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
12. |
Lüzumsuz Adam
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
13. |
Semaver
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
14. |
Seçme Hikâyeler SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
15. |
Ölüm ve Oğlum CAN YÜCEL |
|
16. |
Karanlığın Günü LEYLÂ ERBİL |
|
17. |
Ben Sana Mecburum
ATTİLÂ İLHAN |
|
18. |
Şimdi Sevişme Vakti SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
19. |
Mahkeme Kapısı SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
20. |
Çok Bi Çocuk CAN YÜCEL |
|
21. |
Kalan
LEYLÂ ERBİL |
|
22. |
Havuz Başı
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
23. |
Acıyı Bal Eyledik HASAN HÜSEYİN |
|
24. |
Böyle Bir Sevmek ATTİLÂ İLHAN |
|
25. |
Gecede
LEYLÂ ERBİL |
|
26. |
Alavara
CAN YÜCEL |
|
27. |
Tuhaf Bir Erkek LEYLÂ ERBİL |
|
28. |
Havada Bulut
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
29. |
Belâ Çiçeği
ATTİLÂ İLHAN |
|
30. |
Şahmerdan
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
31. |
Sisler Bulvarı
ATTİLÂ İLHAN |
|
32. |
Canfeda
CAN YÜCEL |
|
33. |
Medarı Maişet Motoru SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
34. |
Üç Başlı Ejderha LEYLÂ ERBİL |
|
35. |
Elde Var Hüzün
ATTİLÂ İLHAN |
|
36. |
Sarnıç
SAİT FAİK ABASIYANIK |
|
37. |
Güle Güle - Seslerin Sessizliği CAN YÜCEL |
|
38. |
Kimi Sevsem Sensin
ATTİLÂ İLHAN |
|
39. |
Haziranda Ölmek Zor HASAN HÜSEYİN |
|
40. |
Korkunun Krallığı ATTİLÂ İLHAN |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder