📘 Öğretmenim Hasan Âli Yücel
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
|
Mehmet Başaran (1926) Lüleburgaz'a bağlı Ceylanköy’de doğdu. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü 1943'te, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü 1946’da bitirdi. Köy enstitüsü öğretmenliği, gezici başöğretmenlik, ilkokul öğretmenliği, Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik ve yazarlığı uzun yıllar bir arada sürdüren Başaran, Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ve Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. Şiir, çocuk edebiyatı, roman dallarında bol ürün vermiş bir yazar olan Başaran, başta TRT Başarı Ödülü (1970) ve Orhan Kemal Roman Armağanı (1979) olmak üzere pek çok ödül aldı. Köy edebiyatı hareketinin şiirdeki önde gelen temsilcilerinden olan Başaran'ın şiirleri birçok dergide yayımlandı. Çeşitli ansiklopedilerde de çalışan Başaran'ın yayımlanmış kitapları arasında Ahlat Ağacı (1953), Çarığımı Yitirdiğim Tarla (1955), Nisan Haritası (1960), Aç Harmanı (1962), Zeytin Ülkesi (1964), Sürgünler (1970), Tonguç Yolu (197A), Gök Ekin (1975), Elif Diye Bir Türkü (1976), Mehmetçik Mehmet (1978), Meşe Seli (1982), Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri (1990), Sis Dağının Başında Borana Bak Borana (1990), Giz Kokan Suskunluk (1991), Yüreğinin Sesi Zeytin Ülkesi (2007) yer alır. Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığına ivme kazandıran, eğitimi kendisinden önceki birikimi değerlendirerek, Kurtuluş Savaşı’nı sürdürme anlayışıyla dizgeleştiren bir mavi destan, Hasan Ali Yücel... İkinci Dünya Savaşı’nın yoklukları, sıkıntıları içinde, bir eğitim seferberliği sürdürülmektedir. Beş yüz binden çok insan silah altındadır. Demir, çimento bulmak olanaksızdır. Ama boş topraklara çadır kurarak işe başlayan köy çocukları, karanlıkları ışığa kavuşturmaktadır. Başaran, işte bu benzersiz dönemi ve dönemin mimarı olan o güzel gözlü, tok sesli öğretmeninin sesini soluğunu bugüne taşıyor. “Çocuklar; Bu akşam insanlara, bu ölümlü mahlûklara verilebilen sıfatların en iyisini bana verdiniz, bana baba dediniz. Sizleri bütün gün ve gece, başınızda müdürünüz, öğretmeniniz, köylü baba ve kardeşlerinizle beraber birbirine yapışmış bir varlık olarak gördüm. ...Bu halinizi, bu candan karışmayı görüp de insanın sevinçle gözü yaşarmamak kabil mi? Bir arkadaşınız, ‘Bu başlar, Atatürk’ün çocuklarının başları’ dedi. Bu başlar, Atatürk’ün Türk köylüsüne baş olmak için istikbale yadigâr ettiği başlardır. Türk milletinin yarınları sizin yakacağınız ışıklarla aydınlanacak.” Hasan Âli Yücel |
MEHMET BAŞARAN
BÜYÜK AYDINLANMACI
ÖĞRETMENİM HASAN ÂLİ YÜCEL
2009
Sertifika No: 40077
GÖRSEL YÖNETMEN BİROL BAYRAM
DÜZELTİ ESEN GÜRAY
DİZİN
BORA BOZATLI
I. BASIM: MAYIS 2009, İSTANBUL
7. BASIM: OCAK 2023, İSTANBUL
ISBN 978-9944-88-647-5
BASKI
UMUT KAĞITÇILIK SAN. VE TİC. LTD. ŞTİ.
KERESTECİLER SİTESİ FATİH CAD. YÜKSEK SOK. NO: 11/1
MERTER-GÜNGÖREN/İSTANBUL
Tel. (0212) 637 04 11 Sertifika No: 45162
Anı
BÜYÜK AYDINLANMACI
öğretmenim hasan âli yücel
Mehmet Başaran
İçindekiler
BÖLÜM I
BÜYÜK AYDINLANMACI Öğretmenim Hasan Âli Yücel3
Yıllardan sonra Hasan Âli Yücel’le görüşme11
Başbakan yardımcısı Mümtaz Ökmen31
Bakanlık müfettişi Osman Horasanlı34
Önce devrimcilere saldırdılar38
Yücel’in İmece’de yayınlanan mektubu40
Mustafa Necati (şiir, Hasan Ali) 53
BÖLÜM II
BAKAN YÜCEL
Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel57
“Kurtuluş özlemi”yle yoğrulan bir kişilik61
Aydınlanmaya ivme kazandıran çeviri devinimi67
Cumhuriyet aydınlanmacılığının çeviri devinimi68
Hasan Âli Yücel döneminde ortaöğretim: Lise74
Yücel’in Bilimler Felsefesi Mantık adlı ders kitabının önsözü 81
BÖLÜM III
EL KOYDUĞUMUZ DAVA “Bana baba dediniz”89
Maarif vekili köy enstitülerinde 91
İş eğitimi sözlüğünde Goethe109
Düziçi Köy Enstitüsü Ziyaret Defterinden112
Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Arif Balkır anlatıyor116
BÖLÜM IV
ÖZGÜRLEŞME EYLEMİ: KÖY ENSTİTÜLERİ
Kurtuluş savaşı ilkeleri temelinde, tam bağımsız, çağdaş bir toplum121
İşleyiş............................................-134
BÖLÜM V
ENSTİTÜLERİN KAPATILMASI YA DA KARŞIDEVRİM
SÜRECİ Enstitülerin kapatılışı153
Eğitim tüm ülkeye yaygınlaşıyordu157
Çiftçiyi topraklandırma yasası 160
Çiftçiyi topraklandırma yasası160
BÖLÜM VI
SONUÇ
17 Nisan yağmurundan iki damla (Hasan Ali Yücel)180
Hasan Âli Yücel’le söyleşi185
Yücel’in muazzam bir karakteri vardı196
Sunuş
Biz Hasan Âli-Tonguç yetiştirmeleri, onların sevinçlerini de acılarını da birlikte tattık. Çağdaş bilgemiz, Köy Enstitüleri Dergisi’nde dile getirilen ilkelere uyarak yaşadı; Halk düşmanları ona baldıran şerbetini içirmeye kalkıştığı halde, yüreğinin durduğu ana değin ‘uyuyanları uyandırma’ işini sevgiyle sürdürdü. Devrimci Türkiye’nin ekin yaşamına bir ruh olarak hümanizmayı katanlardan biriydi Yücel.
Yücel’siz, Tonguç’suz bir Ankara!.. Kurtuluş Savaşı’nın halkçı sıcaklığını, özünü yitirmiş bir Ankara... Anamalcı dünyanın oyununa gelinmiş, Atatürk dönemi kazanımları oy pazarına sürülmüş... Nerede o “akılcı eğitim” diyen aydınlık ses? Kalkıp Yüzbaşı Apartmanı’na gitsem, ne Talim Terbiye Dairesi’ni bulabilirim ne de Tercüme Bürosu’nu artık... Kurumuş bir deniz tabanı gibi Ulus Alanı; Elini gözlerine siper etmiş Mehmetçik, ışığımız Mustafa Kemal mahzun... Yabancı uzmanlar güdümünde, ağır ağır ortaçağ karanlığına itilen bir toplum. Ulusal varlığımızı karartan karşıdevrim...Tonguç’suz, Yücel’siz bir Türkiye!.. Biçilmiş gökekinler...
Sabahattin Eyüboğlu, yüzünde acı bir gerilme, diyor ki;
“Gördük nasıl yermiş Hasanoğlan Nasıl belli değilmiş satan satılan Nasıl yeşerirmiş insan Ve nasıl biçilirmiş”
Bakanken de sonraki yıllarda da sıkça görüşme mutluluğunu yaşadım Yücel’le. Bu çalışmayla, okurlara sesini soluğu-
nu duyurmak istedim, o kara kaşlı, tok sesli büyük aydınlanmacımızın, öğretmenimin...
Kitabın hazırlanmasında emeği geçenlere, sevgili İlhami Gülcan’a teşekkürler.
Mehmet Başaran
İstanbul, 2008
Bölüm I
Büyük Aydınlanmacı
Öğretmenim Hasan Âli Yücel
Sınavlar sona ermiş, enstitüyü bitirmiştik. Hepimiz öğretmendik gayrı. Beş yıl önce ilk kazmayı vurduğumuz Kepir, suya, ışığa kavuşmuş, sebze meyve bahçeleri, arılığı, santrali, derslikleri, işlikleriyle koca bir eğitim kenti olmuştu. Toprağın her karışında, yapıların her tuğlasında, emeğimiz göz nurumuz vardı. Trakya’nın ortasında, yöreye ışık saçan bir yer... Kepir anamız... Ayrılık hüznü çökmüştü üstümüze, köylerimize gidecektik. Ön hazırlıklar yapılmıştı oralarda. Oğul verir gibi telaşlı günler yaşıyordu enstitü...
Yöneticimiz İhsan Kalabay gülerek:
“Öğretmen arkadaşlar! Lütfen dersliğe!” diye seslendi bize. Öğretmenler kurulu, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne gidecekleri seçmişti de...
“Güzel bir olanak” dedi. “Üç yıl daha okuyup, enstitülere öğretmen olacak gidenler. Yönetici, denetmen olacaklar. Keşke hepinizi gönderebilseydik, ama...”
Adlar okundu. Seçilenler arasındaydım ben de. Sevinemedim pek, düşünüp kaldım. Savaş yılları (1943). Üç çocukla, canlarını terleyip duruyordu köyde anam babam. Ağabeyim, üç yıldır askerdi. Dört gözle öğretmen olmamı bekliyorlardı. Üç kuruş maaşım olur, işlerin bir ucundan da ben tutardım, yükleri hafiflerdi öğrenciliğim biteydi. Yaşlılıklarında, güngörmüş olurdu onlar da azıcık.
Köye gittiğimde, yüzleri güldü. Şükür Rabbim’e, bugünleri de gördük. Öğretmen oldu oğlumuz... Sülman Ağa’nın oğlu Mehmet öğretmen oldu. Gücümüz yetse de bir kurbancık kesebilseydik, bir hayır yapabilseydik ne iyi olurdu ama... Eh şu üç kızancık da, eskisi kadar ezilmez gayrı...
Kepir’e dönüp, “Efendim, ben yüksek bölüme gitmeyeceğim” diyesim geliyordu hallerine baktıkça. “Fena daldın,” dedi babam, “susup kaldın, okulu bitiremedin mi yoksa?”
“Şey,” dedim, “bitirdim bitirmesine de, yüksek bölüme seçildim, üç yıl daha okuyacağım Ankara’da. Enstitü öğretmeni, müfettiş falan olunacak sonunda.” Bozuldular, yüzleri sönüverdi. “Hasretlik yetmedi mi be kızancığım?” dedi anam. “Köyümüzde ya da komşu köyde öğretmen olsan ne iyi olurdu. Yaşlarımız ilerliyor, yakın olurduk birbirimize.”
Derin bir soluk bıraktı babam:
“Ankara dünyanın öbür ucu be çocuk! Yılda bir, ya görüşür, ya görüşemeyiz gayrı. Enstitü mektebi olmasaydı, kaldıydın ortalarda. Demek bir de yükseği varmış bunun. Her işte bir hayır vardır, madem kısmetin açılmış, daha okuma fırsatı çıkmış önüne, ne diyelim, git. Kemicikleri sertleşti, orak çapa tutmaya başladı kardaşlarının elleri. Bir yıla kalmaz ağan da askerden döner belki. Diyeceğim, kolay olmayacak bizim için ama okumana bak sen, bizi düşünme. Arada mektupların, sağlık haberin gelsin yeter...”
Anam tutamadı gözyaşlarını... Zor bir ayrılık oldu. Hasanoğlan’a geldiğimde buruktu içim, aklım köyde kalmıştı.
1943-1944 öğretim yılı. Yüksek bölüm açılalı bir yıl olmuş, kurulma aşamasında. Orta bölümle iç içe... Enstitü ortamındayız gene. Yöre de, yapılanlar da yabancım değil. Trakya boşaltılırken, Hasanoğlan köyüne göç etmişti Kepir-tepe. Dokuz ay köy camisinde, okulunda, alana kurulan çadırlarda kalmıştık. Köyün çamaşırlığını, yunağını, çeşmesini biz yapmıştık. Sonradan öbür enstitülerden gelen ekiplerle biz kurmaya başlamıştık burayı. Bir hayli gelişmişti şimdi. Bizden önce gelen Çiftelerli, Kızılçullulu ağabeyler bilgi veriyorlardı bize.
Ankara yüksek okullarından, Gazi Eğitim’den, Ziraat Fakültesi’nden, Konservatuvar’dan, Dil Tarih’ten geliyordu yüksek bölüme öğretmenler, doçentler, profesörler. Kimi zaman, gece yapılıyordu dersler. Kimi zaman da, kumanyaları-
mızı yanımıza alıp biz gidecektik fakültelere, Eğitimbaşı Tahsin Baba’yla. Üniversite öğrencisi olmuştuk düpedüz. Bir düş gibiydi gözümüzde üniversite. Boz urbalarımız, postallarımızla Dil Tarih’e, Ziraat Fakültesi’ne, Konservatuvar’a gitmek hoş olacaktı. Kırdan kente açılıyorduk.
Yeni yeni kurulan bir yüksek bölüm işte. Yaza, kendi binamızı da yapacaktık. Yeterince profesör, öğretmen bulunduğunda Hasanoğlan’da yapılacaktı dersler. Koşulları beğenmeyip geri dönen arkadaşlar oldu. Dönmekle dönmemek arasında, bir süre gidip geldim ben de...
Cumartesiydi o gün. Her enstitüde olduğu gibi eğlence vardı büyük yemekhanede.
“Ankara’dan Milli Eğitim Bakanı, Genel Müdür Hakkı Tonguç, daha pek çok önemli konuklar da geliyormuş.”
îçim kapalı ama gitmemek olmaz. Arkadaşım Hüseyin Orhan’la yemekhaneye gittik. Orta bölüm, yüksek bölüm öğrencileri hep orada. Öğretmenler de. Yönetici Hürrem Arman, konuklara “Hoş geldiniz” deyip bir iki söz ettikten sonra davul gümbürdedi. Güzel zeybek oynuyordu Kızılçullu’dan gelenler, harmandalı oynayanlara da diyecek yoktu. Çifteler’den gelenlerin, Karadenizlilerin renkli, hareketli oyunları herkesi coşturdu. Türkülere geçildi sonra. Gözleri ışıldıyordu konukların, çok hoşnuttular. Tonguç’un sesi duyuldu bir ara:
“Başaran nerede? Çıksın bir şiir okusun bakalım bize.”
Bir Atlıya adlı koçaklamamla, Halı adlı güzellemem çok seviliyordu o günlerde. Hep yaptığı gibi, beğendiği şiirleri cebinde gezdiriyor, gittiği yere de götürüyordu Tonguç. Ortaya çıktığımda:
“Bir Atlıya! Bir Atlıya!” sesleri yükseldi.
Bakan kor gibi gözleriyle karşımdaydı. Heyecanlanmıştım.
Selam vererek başladım:
Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer,
Alevli dizginler gerilmelidir,
Dağlar eğilmeli deprenmeli yer,
Hedefe ilk hızda erilmelidir...
Tutulup kalmıştım, sonrası aklıma gelmiyordu. Zor durumdaydım. Tonguç yerinden kalkıp bana doğru geldi. Cebinden çıkardığı kâğıdı uzatarak, “Al buradan sürdür,” dedi, “olur böyle şeyler, bozuntuya verme...”
Okudum okumasına, okudum ama... Ter basmıştı her yanımı sıkıntıdan. Başım uğul uğuldu, güçlükle yerime geçebildim. İlk kez başıma geliyordu böyle bir şey. Hem de bakanın önünde. “Yarıl yer, gireyim” diyordum içimden. Şenlik süresince içim içimi yiyor, bakanın olduğu yana bakamıyordum. Dağılma başlayınca dışarıya fırladım. Yönetim yapısının önünde, arkamdan seslendiler; bakan beni çağırıyormuş. Gözlerimin önü karardı. Keşke... Büyük salona girdiğimde, yaprak gibi titriyordum. Hasan Ali masa başında yalnızdı. Güler yüzle:
“Geç otur şöyle karşıma oğlum” dedi.
Anlayışlı, babacan biriydi. Kalın kaşlarının altından kor gibi parlıyordu gözleri. İçim yatışmıştı. Karşısında oturdum.
“Yüksek bölüme yeni gelenlerdensin galiba.”
“Evet efendim!”
“Hangi enstitüden?”
“Kepirtepe’den efendim, Trakya’dan.”
“Şiirlerini beğendim. Halk şiirlerini seviyorsun anlaşılan. Aksiliğe boşver. Kalabalık önünde herkesin başına gelebilir. Zamanla aşılır her şey. Hem daha yakından tanımak, hem de küçük uyarılar yapmak için çağırdım seni. Benim oğlum Can da şiir yazıyor. Bir gün tanışırsınız.”
Beni rahatlatmak için söylüyordu herhalde.
“Biliyorsun, ben de öğretmenim, ama yıllardır derslikten uzak kaldım. Seni dinlerken öğretmenlik damarım kabardı. Şu şiiri bir de beraber okuyalım Başaran’la dedim. Bir metni güzel okumak, kimi kurallara uymayı gerektirir biliyorsun. Size de öğretilmiştir kuşkusuz Türkçe derslerinizde bunlar. Sanırım heyecandan tonlama, ulama, vurgulamalar pek iyi olamadı. Şimdi bir de diz dize, beraber okuyalım o şiiri. Nasıl başlıyordu?”
Sevecen bakışları, yumuşak sesi sıkıntımı dağıtmıştı. Başladım:
“Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer”
“Hah, işte böyle, doğal bir sesle söylemeli. Manzume okuyan ilkokul çocukları gibi değil. Kötü bir alışkanlık halinde sürer okullarda o manzume okuyuşu. Güzel bir şiir bile berbat edilir kimi zaman.”
Bir de o okudu dizeyi:
“Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer”
Kalın sesiyle ne güzel okuyordu. Hakkını alıyordu bütün sözcükler. Geri kalan on bir dizeyi, vurguları, ulamaları, tonlamaları üzerinde dura dura yeniden okuduk. Sonunda, kendim bile beğendim okuyuşumu.
“Aferin! Çabuk kavrıyorsun. Beğendim öğrenciliğini, sende iş varmış ha! Bu da, Hasan Âli’nin yıllarca derslikten uzak kalmış ama onun özlemini duyan bu deneyimli öğretmenin dersi olsun sana... Taa, İzmir’de öğretmenliğe yeni başladığım günleri anımsattın bana.”
Takıldı bir de:
“Gün gelir, ben Başaran’a ders vermiştim diye övünebilirim belki. Ne dersin?”
“Sağolun efendim. Bakanımız Hasan Âli bana ders verdi diye, asıl ben, yaşamım süresince övüneceğim.”
Güldü.
“Geçelim bunları yahu! Derdim bu değildi, biraz söyleşmek istemiştim seninle. Nerelisin evladım? Anan, baban, kardeşlerin var mı? Geçim durumunuz nasıl? Savaşa girmeden savaşı yaşadı, boşaltıldı, perişan oldu Trakya. Basbayağı bir bozgundu o. Zaten çilelidir Rumeli insanı. Kendini tanıt biraz bana.”
Dokuz yaşıma değin kırlarda yalınayak çobanlık ettiğimi, bayramdan bayrama soframızın et dat gördüğünü, ancak enstitüde katıksız buğday ekmeği yiyebildiğimi anlattım. Savaş yıllarında durum daha da kötüleşmişti. Hele ki Trakya boşaltılınca... Bizimkiler bir yere gidememişlerdi, otuz altı ay-
dır askerdi ağabeyim. Köyden, nasıl bir hava içinde ayrıldığımı da söyledim.
“Beş kardeşiz. Büyüğüm asker, ben de buradayım. Geride, ilkokulu yeni bitirmiş iki kız kardeşim, bir de altı yaşında erkek kardeşim var. Onları düşündükçe, burada kalıp kalmama ikircimliğini yaşıyorum...”
Sustu kaldı bakan öğretmenim, sorduğuna pişman olmuştu galiba.
Yeniden gözleri ışıdı sonra:
“İki de kız kardeşim var mı demiştin?”
“Evet, ilkokulu yeni bitirdiler. Elleri orak, çapa tutmaya başladı diyor babam. İşler onların omuzlarına kaldı.”
Bir suskunluk uzadı aramızda.
“Bak evladım,” dedi öğretmenim sonra, “hemen bu gece babana mektup yazacak, kız kardeşlerinin Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne götürülmelerini istediğimi bildireceksin. Yarın müdür İhsan Kalabay’a telgraf çekeceğim ben de. Enstitüye alalım, o kızları da kurtaralım Başaran. Keşke tüm köy kızlarını kurtarabilsek... Unutma, izleyeceğim.”
Kalktı. Elimi sıkarak, “Kızlar, ah bu köy kızları! Keşke enstitülere daha çok kız alabilseydik” dedi. “Asıl okumaları, kurtarılmaları gereken onlar çünkü.”
Beş, altı yaşlarından beri kırda bayırda işe koşulan kardeşlerimi düşündüm. Çocukluklarını bile yaşayamamışlardı. Oyun, eğlence bilmezlerdi. Dersleri iyi sayılırdı. Ah, enstitüye bir girebilseler, dersliklerde, işliklerde yüzlerine kan gelse, bir şeyler öğrendikçe gözleri ışısaydı. Onlar da türkü söylese, halay çekseydi şenlik akşamlarında...
O gece düşümde Kepirtepe’deydim:
Ana yapının girişinde, yöneticimiz İhsan Kalabay’la karşılaştım.
Kucaklaştık. Çok sevinmişti beni gördüğüne. Odasına götürdü. Nazmiye Hanım’a çay söyledi. Hasanoğlan’ı sordu:
“Enstitülere öğretmen bulmak hâlâ sorun. Ama sizler yetişince...”
“Yüksek bölümün de öğretmen sorunu var. Ankara’nın burnu dibinde, ama gelmiyormuş profesörler... Bir iki gönüllü var yalnız. Çoğu derslerde, biz gidiyoruz ayaklarına... Boz giysilerimiz, altı kabaralı postallarımızla bir girdik mi Dil Tarih’e, tüm gözler üzerimizde. Kimileri alaycı, kimileri...
Daha tanımıyorlar enstitüleri. Başka bir dünyadan gelmişiz sanki. Yalnız, doçentlerden biri, ‘Ben Hasanoğlan’ın bulgur pilavını, Ankara’nın baklavasına tercih ederim’ diyormuş.”
“Şimdi sıkı dur Başaran...” dedi Kalabay. “iki yeni öğrencimiz var, onları getirecek Nazmiye Hanım.”
Kapı açıldı ve... Gözlerime inanamadım. Mavi enstitü giysileri içinde, kardeşim Remziye ile Meryem. Bir de yakışmış ki yeni giysileri. Enstitünün karavanası yaramış onlara. Kavruk yüzleri değişmiş; canlanmış, kendilerine gelmişler. Gözlerim dolmuştu, zor tutuyordum kendimi. Elimi öptüler:
“Sayende cenneti de gördük” dedi Remziye yavaşça.
Bir komisyon kurulup sınavdan geçirilmişler, durumları iyiymiş. Gülerek, İhsan Kalabay:
“Sen gittin, ama yerine iki Başaran daha kazandık” dedi.
Kalk kampanası vururken gözlerimi açtım. Ne güzel düştü, ah be, keşke gerçek olsaydı. Hasan Âli öğretmenimin dediği gibi kurtulmuş olsalardı kardeşlerim de... Yazık ki, gerçekleşemedi bu düş.
En son köye gittiğimde, ikisi de evlenmişti kardeşlerimin. Biri yakın köye gelin gitmişti. Büyüğü köydeydi. Az sonra, başı gözü sarılı karşıma çıktı. Kocası dövünce baba evine kaçmıştı.
Babam, derin derin içini çekti:
“Ah o Yücel Baba, ah! Şu kızlar kurtulacaktı, ama yoksulluğun gözü çıksın. Ağan askerde, Hüseyin küçük, sen... Sırtımızda her gün ateşten gömlek. Kötü sıramıza geldi. Götüremedik Kepir’e. Ziyan ettik kızları, öğretmen olacaklardı şimdi, sürünmeyeceklerdi böyle.” Ah, ah diyerek ölünceye değin dövündü babam...
Köy köy dolaşıp enstitüye 26 kız, 63 erkek öğrenci seçmek olağanüstü bir olay savaş yıllarında. Yokluk, yoksulluk, ağır savaş önlemleri, köyler zor durumda... İşte o ortamda, 89 köy çocuğunu kurtarmak Milli Eğitim Bakanı için büyük mutluluk. Nasıl teşekkür etmesin Maarif Müdürü Fazıl Gönen’e...
|
|
|
Fazıl Gönen’e teşekkür yazısı |
Yıllardan Sonra Hasan Ali Yücel’le Görüşme
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne ilk geldiğim yıl hani önünde şiir okurken teklemiştim ya... O günden sonra, “Öğretmenim Hasan Âli” diyordum unutamadığım bakanıma. Çekmiş bir kenara, bir güzel ders vermişti bana. Babacan davranışı, kalın sesi hiç çıkmaz aklımdan.
Aradan geçen şunca yıl sonra ilk kez görüşecektik, anımsar mıydı acaba? Çok partili yaşama geçiş, en çok onu, bakanken yaptığı işleri vurmuştu. Neydi o Hasan Âli-Kenan Öner davası! Cumhuriyet’in kazanımlarını yok etmek için geçiliyordu sanki demokrasiye... Hoş, geçilene demokrasi denebilir miydi zaten? Amerika’yla yapılan ikili antlaşmaların ardından, soğuk savaş ortamında, Marshall yardımı destekli bir karşı devrimdi başlayan.
Yüklenilmiş de yüklenilmişti Hasan Âli’ye... “Tüm toplumu komünist yapacakmış” neredeyse... “Köşesine çekilmiş eski bir öğretmen”di şimdi. Kaçırmıyordum Cumhuriyette çıkan yazılarını...
Orhantepe’deydi evi. Yol boyunca, dava sürerken çıkan gazete başlıklarını anımsadım:
Başbakan Peker: “Köy enstitülerini millileştireceğiz” dedi.
“Hasan Âli, Kenan Öner Davası...”
Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer: “Tehlike sanıldığından da büyük” diyor...
Ülke sanki bir komünist istilasından kurtarılmaktaydı. Tertipler, düzmece açıklamalar, Hasan Âli’nin koruduğu komünistlerin listeleri yayınlanıyor, göz gözü görmüyordu
tozdan dumandan... Tüm enstitü çıkışlılara vatan haini gözüyle bakılmaya başlanmıştı. “Hasan Âli piçleri”ydi tümü...
Bunları anımsayarak odasına girdim.
Acı yalnızlığını, sıkıntılarını yenmişti. Gözleri ışıl ışıldı gene. Enstitülere geldiği günlerdeki gibi capcanlıydı ama saçları, kalın kaşlarının ucu kırlaşmıştı biraz.
Hasanoğlan’daki görüşmemizi anımsamıştı:
“İkimiz de suçluyuz,” dedi, “yazık ki kız kardeşlerini kurtaramadık.”
“Kurtardık sandıklarımız da, kurdun ağzında efendim... Başımıza gelenler...”
Acı acı gülümsedi. Köşesinde yazılarını yazıyor, kitaplarını hazırlıyordu. İş Bankası Yayınları’nın danışmanıydı.
“Bunca yıldan sonra, sen ne durumdasın? Neredesin ne yapıyorsun şimdi?”
“Boyuna uğraşıyorlar bizimle de. Soruşturmalar, aranmalar, yer değiştirmeler... Gezici başöğretmenlikten öğretmenliğe alındım. Eşim, geldiğim yerde kaldı. Beni İstanbul’da Maarif Müdürlüğü sicil bölümüne verdiler... Tüm köylerde çalışanların durumları zorlaştırıldı. Ocak bucak başkanlarına, muhtarların insafına kaldı her şey...”
Heyecanlandı, gözleri doldu:
“Bir ihanetler dönemi... Yüksek Köy Enstitüsü, enstitüler yok artık... Önce Reşat Şemsettin, ardından Banguoğlu, derken Tevfik İleri... Yılda bir yazıyorum o konuda, ama hep içindeyim. Kırk altıdan sonra yapılanlar çok ağırdı. Davam sürerken sokağa çıkamaz olmuştum. Ayni parti içinde iktidar değişmiş, CHP geçmişini yemeye başlamıştı. Düpedüz geriye dönüştü. Öğrenim Birliği Yasası 1948’de delindi. İlahiyat Fakültesi, okullara din dersi... Yapılanları kırıp döktüler. Devrimlerden ödünler verirsek yerimizde kalırız sandılar. Oy kaygısıyla gerçekleri saptırarak, yıkıcılığı, karalamaları başlatan, sinsi Reşat Şemsettin’di... Demokratlar, Tevfik İleri, onların başlattığını sürdürdü.”
“Evet,” dedim, “korkunçtu; sürek avına çıkılmış gibi 16.000 kişiye saldırıldı. Yaşamamız zorlaştırıldı. Suçlama öyle yaygınlaştırıldı ki, enstitü çıkışlı olduğumuzu bile söyleye-
mez olduk. Baskı, sürgün, kıyım... Topluca aforoz edilmiştik sanki. Enstitülerden uzaklaştırmak için ertelemek olduğumuz halde askere alınışımız, dönem sonunda yedek subaydan çavuş çıkarılışımız. Durup durup, sebep olanların boyunları altlarında kalsın diye ilendi analarımız.”
“İlençleri de tuttu değil mi? Bildiğin gibi, cip devrildi, boynu altında kalarak öldü Reşat... Zavallı Reşat!”
Düşüncelere daldı. Sonra ağır ağır konuştu:
“Atatürk milletin derdini anlamış, çözümlere yönelmiş. Neleri sığdıramadı kısa ömrüne? Ard arda yapılan devrimleri düşün... Bir tek abece’yi değiştirmek bile... İnönü de bir yere kadar öyle... Sonra çok partili yaşama geçilsin diye tavizler başlıyor. Geçmişini yemeye başlıyor parti. Diyorlar ki: Paşa, Hasan Âli’yi bir süre kullandı, sonra kaldırıp bir yana attı. Ben hiçbir zaman düşüncelerimi, doğrultumu değiştirmiş değilim. Bakan kaldığım sürece, Türk milli eğitimi düşündüğüm gibiydi. Sonradan değiştirildiğine göre... Halk Partisi’nin idealist unsurları, Kurtuluş Savaşı’ndan gelen kanadı 1946’da bir yana itildi, yerini, bildiğimiz grup aldı. Beni tutmamakla kurtulacağını sanan parti, ben davamda beraat ettiğim halde, şahsımda mahkûm oldu.”
1946 seçimlerinden sonra oluşan meclisin başkanı Kâzım Karabekir’le yardımcıları Şemsettin Günaltay’ın, Feridun Fikri Dünsal’ın Hasanoğlan’a gizli soruşturmaya gelişlerini anlattım. Üç kara arabayla gelmiş, önce güzel sanatlar dersliğinde öğrencilerle başlamışlardı soruşturmaya. Enstitü düşmanlarının uydurmalarıydı sorulanlar... Sonra öğretmenler kantinine geçilmiş, orada sürdürülmüştü soruşturma. Öğrenci başkanı olduğum için, yöneticiler yanında beni de katmışlardı gizli soruşturmaya. Enstitülerin yazgısı, soruşturmada varılacak kanıya bağlı olacaktı...
ilk kez duyuyordu. O gün bir de, “her birinde birer manifesto bulunan öğrenciler gizli listesi” verilmişti sorguculara. Çok ilgilendi Yücel, korkunçtu gerçekten. Bir yerlerde hazırlanmış bir senaryo uygulanıyordu anlaşılan. “Belki İnönü’nün de haberi yoktur bundan” dedi. Soruları dinledikten sonra şöyle sürdürdü:
“Karabekir nasıl girmiş meclise de başkan olmuş? Atatürk’ün gününde sokulabilir miydi? Daha 1925’te karşı parti kurmuşlardı. Devrimlere, hilafetin kaldırılmasına olmazlanıyorlardı. Harf devrimine de karşıydı, İslam âlemiyle aramız açılır diyordu. Atatürk’ün yerinde gözü vardı Karabekir’in. Savaş ılınırken iyiydi de, sonra... Yazdığı İstiklal Savaşı adlı kitabın, Atatürk tarafından çizilerek okunmuş ve sayfa kenarlarına notlar düşülmüş bir nüshası var bende. Atatürk vermişti. Çok enteresan. Zamanı gelince, Türk Tarih Kurumu’na vereceğim.
Günaltay’a gelince... Koyu bir meşrutiyet İslamcısıdır o. Başına sarık sarmış, o sarığın kıvrımları beyin kıvrımlarına karışmış bir softadır. Dil kurumunun bir toplantısında, kendi eliyle oraya yerleştirdiği adamlar fena hücum ettiler buna. O konuda haksızdılar, müdafaa ettim. Toplantı sonunda arkamdan geldi:
Hayranım sana Hasan Âli, dedi, bir kahvemi içmez misin? Peki dedim, hayransın madem, niye ötede beride aleyhimde konuşuyorsun? Bizi yıkan Hasan Âli olmuştur diyen sen değil misin? İnkâr etti. Ama dedim, bunları söylediğin zaman Lütfi Kırdar, Fahrettin Kerim yanında değil miydi? Bozuldu, susup kaldı.
Bir keresinde de düştü ardıma: Hasan Âli, böyle inaktif kalamaz senin gibi bir adam, İnönü’ye söyleyeyim, sever seni, aramıza gel, tekrar ön saflarda beraber çalışalım diye tutturdu.
Böyle bir adamdır o. Daha sonra, böyle bir softanın başbakan oluşu talihsizliğidir Atatürk Cumhuriyeti’nin.”
“Feridun Fikri mi size hiyerarşiden, ahlaktan söz açan, ahkâm kesen? Karabekir partisinin adamlarındandır o da. O sözlerden ne anladığını, kendisinin de ne olduğunu, pek çok kere ortaya koymuştur. Milletvekili seçilemeyince Şeker Şirketi’nde yönetim kurulu üyeliği koparabilmek için çalmadığı kapı, yalamadığı yer kalmamıştır.”
“O, sözünü ettiğin milletvekilini pek bilmiyorum. Belki de, o gizli liste işinin tezgâhlayıcısıdır. Anımsadığıma göre, ırkçıların arasında vardı o adda biri. Yapmıştır maşalığını...”
Söz, Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlıların askere alınarak çavuş çıkarılmalarına dayanmıştı. Yüzünden bir bulut geçti:
“Kötülerin kolay bir zaferidir bu” dedi. “Günahsız, savunmasız kişilere asılsız suçlar atarak, onları sinsice arkadan vurmak. Bizim engizisyon da böyle çalışıyor işte. İtiraz, savunma, başvuracak yer yok. Olayı çok iyi hatırlıyorum. Davranışlardan, çavuş çıkarılacaklarını anlayan arkadaşlarınız, kalkıp umut diye bana geldiler o zaman. “Aman, çare bakanım” dediler. Çok canım sıkıldı anlatılanlara. Kalktım, Cumhurbaşkanı’na gittim. Paşa dedim, zulüm bu. Mani olmalı, bir şey yapmalı. Ne suçu var bu çocukların? Gidiyorlar, kurban ediliyorlar. On yaşından beri ellerimizde büyüdüler. Enstitülerde, yüksek bölümde bizim ellerimizdeydiler. Varsa bir lekeleri, kusur bizdedir. Tertemiz köy çocukları bunlar...
Yok canım, olmaz öyle şey dedi İnönü. Genelkurmay Başkanı’na gönderdi beni. Gittim, masası başında dalgındı Salih Omurtak. Komşumdu bir zamanlar, iyiydi yakınlığımız. İnönü’nün yanından geliyorum diyerek, meseleyi tüm açıklığıyla anlattım. Uzun uzun, işin iç yüzünü izah ettim.
Peki dedi, meşgul olacağını söyledi.
Sonra gene dalıp gitti. Önemli bir şey düşünüyor herhalde dedim kendi kendime. Ama garibime gitti hali. Öyle uyur gibi. Unutulmuştum oturduğum yerde. Geçip gitmişti kendinden paşa. Tam izin isteyip kalkmaya niyetlendiğimde, beni yeni görmüş gibi:
Bir emrin mi var Hasan Âli diye coşmasın mı?
Tuttum bir kez daha işi ta başından anlattım. Dinliyor görünüyordu, hatta notlar alırmış gibiydi. Ama güvenim kalmamıştı, geçip geçip gidiyordu Paşa... Meğer bunama hastalığı başlayalı epey oluyormuş. Biz bilmiyorduk tabii. Belki İnönü de bilmiyordu. Orada oturduğum sürece, meşgul sanıyordum ben hep. Ayrıca not falan da bırakmıştım ama...”
Demek, kötülüğün, geriliğin hıncına, “hastalık” yardım etmişti.
Ne denir?
Hayli geç olmuştu. Gideceğim yer uzaktı. İzin istedim.
|
|
|
Yücel’in Başaran’a yazdığı 12 Haziran 1958 günlü mektup |
Ülkemin Aydınlanma Çağıydı
Cevizli’de trenden inip, denize doğru yürüyorum. Sağ yanımda yamaçta güzel, bahçeli evler. Bekçi “köşkler” diyor. Çoğu CHP önde gelenlerininmiş. Şu, yanından geçtiğim Nihat Erim’inmiş. Arkada koru. Yemyeşil, henüz yağmalanmamış bir yanı İstanbul’un. Kaz Dağı’nın bir köşesini, geldiğim yerleri anımsatıyor bana. Orhantepe demek, Hasan Âli demek benim için. Eşim hâlâ Edremit’te. Aile sıcaklığı soluyorum gittiğim yerde.
Kapıdaydı. Denize mi, bilmediğim bir yerlere mi bakıyordu? “Günaydın” dedim.
Döndü, o kalın, sevecen sesiyle:
“Günaydın evladım, gel bakalım” dedi.
17 Nisanlar aydınlığı, sıcaklığı vardı bu “günaydın”da... Dağbaşlarında ışıyan ak okullar vardı. Işıkları söndürülmüş, kendi haline bırakılmış yerlerin acılığı... 1946 sonrası, 1950 sonrası vardı...
Kendi içinde aydınlık, yaşanan ortamda hüzünlü bir tarih...
Denize bakan büyük salona geçtik. Kitaplar, tablolar değişik esintiler yaratıyor içimde. Gülümseyerek yüzüme baktı, az önce berabermişiz gibi konuşmaya başladı:
“Ankara’daydım. Çan’a gitmiştim, hasret giderdik biraz, Londra’ya dönecek gene. Bir ara müsteşarı da gördüm. Yeniden anlattım senin durumunu. Şimdiye kadar ne oldu oldu, madem Hasanoğlan çıkışlılara haklarını tanımaya başladınız, arkadaşlarını denetmen yaptınız, onun suçu ne? dedim. Söz verdi, ilgilenecek, yapacak senin işi...”
İnanmadığımı görünce güldü:
“Eh, bu adamlar da bu kadar adam işte. Bir aldatmaca bir yutturmacadır gidiyor. Talim terbiye başkanı, kimi genel müdürler kendilerini ufalayarak, yeni efendilerine hizmet ediyor... Sen, oy verecek olanların zihinlerini kulluk eğitimiyle kötürümleştir, her işi Amerikalı akıl hocalarının güdümüne bırak, köylerde yarım kalmış okulları bile tamamlatma, demokrasicilik oyna. Bayır aşağı gitmekte olduğunu anlayınca...”
“Milli eğitim müdürlüğünden sağlam bir gerekçeyle denetmenliğe atanmam istenmişti bakanlıktan. ‘Bir açık kapı bulamazlar, kasıt yoksa yanıtları olumlu olacaktır’ diyordu Lütfü Engin. İki satır bir yazı geldi geçen hafta:
‘Denetmen olarak atanmasına, durumu uygun değildir’ deniyordu.
Gülüp geçtik Lütfü Engin’le... Size ilgileneceğini söyleyen müsteşar, bu adam...”
“Onların da, müsteşar, yönetici olmaya durumları uygun değil. Hesapları görülür yakında. Geçelim. Geçen hafta Pazar Postası'nda çıkan Çan’ın şiirini gördün mü? Güzeldi değil mi? Yaman şair bizim oğlan, yalnız çok içiyor... Orhan Veli’nin isteğini bu gerçekleştirecek galiba: Rakı şişesinde balık, her gün...”
“Hasanoğlan’da düzenlediğimiz bir şiir gecesine getirmiştik biz onu. Melih Cevdet, Cahit Sıtkı, Orhan Veli de gelmişti. Biraz sıkılgan, mahçup bir delikanlıydı. Sonra birkaç kez Ankara’daki evinizde buluştuk. Şiirler çevirmeyi seviyordu. Rilke vardı elinde o günlerde, Sieben Ringe. Ben de Almanca çalışıyordum. ‘Gel beraber çeviriler yapalım’ dedi... Bazı şiirlerini Orhan Burian’a gönderdik... Gerçekten iyi şair Can. Hiç kaçırmam şiirlerini...”
Bir konuğun gelişiyle bölündü söyleşi. Felsefe öğretmeniymiş. Hazırlamakta olduğu felsefe kitabı için görüşmekmiş niyeti. Kitabında epey yer veriyormuş hocasına... Fotoğrafını, yaşam öyküsünü istiyordu bir de...
İlk felsefe kongresini toplayan, terimler sorununu çözen bakanın elbet yeri büyüktü felsefe tarihimizde. Eski günler-
den konuşuldu biraz. Tanrı’dan, inanışlardan, düşünürlerimizden söz edildi. Döndü dolaştı köy enstitülerine dayandı söz.
Konuğuna beni göstererek:
“Koca bir iktidar, yıllardır bunların peşinde işte” dedi. “Yıllardır bizim yaptıklarımızı yıkabilmek iktidarların programı. Okulları kapatılan, okuma hakları çiğnenen köylülerin oylarıyla hem de...
Bakın, bu işe nasıl girdim onu anlatayım size:
Başbakan Celal Bey, İnönü’ye götürdü beni bakan olunca. Köşkün kitaplığındaydı paşa, eğitmen yetiştirme işlerinden, köy öğretmen okullarından, ilköğretime çok önem verilmesi gerektiğinden, insanlarımızı okur yazar duruma getirmenin şart olduğundan söz etti.
Yıl 1938.
Ta başından beri gelişmeleri, bu alanda yapılanları biliyordum. Eğitmenlerin bitirme sınavına bile katılmıştım. Bir eğitmenin arkadaşlarına “komşular” diye seslenişi çok etkilemişti beni. Eğitmen teşkilatının yeterli olmayacağını öne sürdüm. Deneyimleri değerlendirerek daha geniş çapta ele alınmasını düşünüyordum işin. Hazırlıklar için, “Bir yıl izin paşam” dedim.
“Olur,” dedi paşa, “bir yıl sabredeceğim.”
Eğitim konusunda iki gruba ayrılıyordu fikirler o zaman. “Bir yanda pratikte çok güçlü, ama fikir temeli zayıf Satı” demiş öğretmen okulu müdürü, “Öbür yanda Durkheim’ı tutan Gökalp, sadece fikirden ibaret kalan Gökalp.” Hakkı Tonguç büyük adamdı. Birikimliydi, halkın içinden geliyordu. İki fikrin sentezi, gelişmelerden yararlanarak hayata geçirilişi köy enstitüleri oldu...”
Sustu. Yüzünde yapılanların yıkılışını görmenin, yapayalnız bırakılmanın acılığı...
“Bundan sonrası hazindir. Bir millet eğitimde kendini bulmuştur; sonuç çok müspettir. Savaş yıllarında büyük başarı sağlanmıştır. Ama parti içi mücadeleler uğruna her şey feda edilmiştir. Soğuk savaş ortamında, suçlular yaratılmaya çalı-
şılmıştır zorla. O yıllarda başbakan adayıydım partimde. Çekemiyordu durumumu gerici kanat. Beni yıkmak için aradıklarını buldular, oy oyculukta. Saldırgan bir yazısından dolayı Demokrat Parti’nin İstanbul İl Başkanı Kenan Öner’i mahkemeye verdim. Adalete güveniyordum. Nerden bilirdim, üç buçuk yıl sürüncemede kalacağını davamın. Tam üç buçuk yıl, memleketin en önemli davası haline getirileceğini... Mahsus uzattılar biliyorum. Parti içi durumumu sarsmak, beni elimine etmekti gaye. Benimle birlikte devrimci kanadı tabii... Öyle bir hava estirildi ki, savaş sonrası ortamında ülkenin Hasan Âli-Kenan Öner davasından başka bir derdi yoktu.
Sekiz yıllık bir hükümetin icraatını savunmada, tek başıma bırakılmıştım. Ne parti, ne şu, ne bu... Sekiz yılın sevapları kendilerinin, günahları Hasan Âli’nindi. Basın da, aydın takımı da, Halk Partisi’ni devirebilmek için Demokratları tutuyordu. Mahkemede tanık bulamadım kendime. Yılların hesabını verdiğim koca davada, iki kişi tanıklık etme deliliğini göze aldı: Nurullah Ataç, bir de Ferit Alnar...
‘Hasan Âli veletleri’ deyip, bu çocuklara yükleniyorlar hâlâ...”
Gerçekten de, Türkiye bir düşmandan kurtarılıyordu sanki. Bilen de, bilmeyen de saldırıyordu. Neredeydi o Neşriyat Kongresi’ni, ardından Birinci Milli Eğitim Kongresi’ni izleyen, çalışmalara katılanlar... Her kötülüğün nedeni oydu. Gemi azıya almıştı Anitos’larla, Meletos’lar. Tıpkı iki bin yıl öncenin bilgesi Sokrates gibi, inançları yıkmakla, gençliğin sağ-töresini bozmakla, komünistleri kollamakla suçlanıyordu Hasan Âli de. Baldıran zehiri içirememişlerdi, ama adını anılmaz duruma getirmişti gericilik, iftira zehiri.
Güz kırları gibi hüzünlü derin yüzüne baktım. Eğitimimiz altın hasatlar kaldırmıştı o yüzden. En büyük aydınlanmacımızdı o.
Evet, evet, ülkemizin aydınlanma çağıydı Hasan Âli...
DİNLE BENDEN
“Dinle Benden”, Tonguç’un ruhuna armağandır;
Beni ona bağlayan, Türk ruhuna imandır.
İsterdim bu kitabı yaşıyorken okusun;
Mezarına değil de duyan gönlüne kosun.
Hasan ALİ YÜCEL
Bir karabasandan çıkıyordu Türkiye. Kıyametler kopmuştu mecliste.
Tahkikat komisyonu, sorgulamalar... Sokağa taşan üniversite, sıkıyönetim, sokağa çıkma yasakları... Korkunç gerilim ve:
“Dikkat, dikkat! Dün gece yarısından itibaren...”
27 Mayıs sabahı yırtıyordu karabasanı... Kimi çevreler şaşkındı, “eşekten düşmüş karpuz”a dönmüş, neye uğradıklarını anlayamamışlardı. Suçluların telaşı içindeydiler. Karanlık bakıyorlardı, ama rahat bir soluk almıştı ülke. İçimizi burgulayan kimi gizler, dökülüp saçılmaya başlamıştı ortaya. Aydınlık düşüncelerle, giderek genişliyordu ufuk. 27 Mayıs aydınlığı yaşamı güzelleştirmeye başlayacak gibiydi. Öyle bir on yıl yaşanmıştı ki, öyle uzaklaşılmıştı ki Atatürk’ten, öyle yaralar almıştı ki devrimler; çoğumuza, Atatürk’e dönüş gibi görünüyordu 27 Mayıs...
Tüm bakanlar, milletvekilleri tutukluydu. Köy enstitüsü çıkışlılara yaşamı zindan eden, kimilerini öğretmenliğinden eden, kıyan, eski milli eğitim bakanı Tevfik İleri’yi tutuklamaya, enstitü çıkışlı bir yedek subayı göndermişti devrimciler...
Cumhuriyet Bayramı yaklaşırken, öğretmenim Hasan Âli’yi görmeye gittim Orhantepe’ye.
Dikilmiş Adalar’a bakıyordu kapıda. Her zamanki gibi yüzü aydınlıktı, bin gözle bakıyordu sanki dünyaya. Kıvılcımlar saçılıyordu kalın kaşlarının altından... Gelişime sevindi, coşkuyla kucakladı beni.
“Sonunda bugünleri de gördük Başaran. Kötü gidişe ‘dur!’ dedi Mustafa Kemal. Şunca yıldan sonra, ilk kez gönül rahatlığıyla kutlayacağız Cumhuriyet Bayramı’nı. Adamlar ‘Gençliğe Sesleniş’in yayınlanmasını bile yasaklamışlardı.”
Böyle bir dönemi ilk kez yaşıyordu Türkiye. Keşke herkesin kafasına dank! deseydi gerçekler, birbirine düşüp bocalamasaydı yönetime el koyan askerler. Üniversiteler, aydınlar, uyanık güçler, iyi değerlendirmeliydi bu fırsatı...
“Hoşgeldin evladım” dedi Refika Ana da. Durumumu biliyordu, hal hatır sordu. Belki biz de, geçmişte olanları unu-
turduk bundan sonra. Köy enstitüleri kapanmıştı, oralara verilemezdik ama...
Dumanı üstünde bir kitap duruyordu sehpanın üstünde: Dinle Benden, Hasan Âli Yücel.
Son şiir kitabı Hasan Âli’nin. Mesnevi biçiminde yazılmış bir gönül destanı. Gelini Güler’in yaptığı bir resim konmuştu kapağa, bir yıl önce çıkmasını istiyormuş bu yapıtın, ama o günkü ortamda olmamış.
İzmir’de öğretmenken dersine gelmiş Atatürk. Cumhuriyet eğitimi üstüne düşüncelerini iletmiş kurtarıcıya. 1930’da bakanlık temsilcisi olarak üç aylık yurt gezisine katılmış Atatürk’ün. Daha yakından tanımış yurdu, kaynağında gözlemlemiş sorunları. Bir felsefe dersine girmişler Kayseri Lisesi’nde. Arada; “Bu dille felsefe, düşünme öğretilebilir mi çocuklara Hasan Âli?” demiş paşa. “Türkçeleştirilmeli terimler...” Bakanken yapacağı felsefe kongresinin çekirdeği olmuş bu uyarı. Sofrasına oturma, söyleşilerine katılma mutluluğu olmuştu öğretmenimin. Bakan olunca Atatürk’ün özlediği eğitimi gerçekleştirmeye çalışacaktı. Cumhuriyet eğitimine altın çağını yaşatacaktı.
Onca saldırıya, onca kuşatılmışlığa karşı, direncini yitirmemiş, yüreğindeki ateş küllenmemişti. Kirpikleri kıvılcımlanarak kitabını uzattı:
“Sevgili oğlum Başaran’a, 22 Ekim 1960, YÜCEL” diye imzalamıştı. Teşekkür ettim. Mutluluğum sonsuzdu. Yücel de, Tonguç da, enstitülerde yetişen köy çocuklarının babası sayılıyordu.
Eğlence akşamlarında halay çekilirken:
“Enstitüler babası, yaşasın Yücel”
“Enstitüler babası, yaşasın Hakkı Tonguç” diye söylenirdi türkülerde. Düşmanları ise; “Tonguç’un, Yüçel’in yetiştirmeleri” diye saldırıyordu bize.
Kitabı açtım. İlk yaprağın iç yüzünde bir dörtlük:
DİNLE BENDEN Tonguç’un ruhuna armağandır
Beni ona bağlayan Türk ruhuna imandır
İsterdim bu kitabı yaşıyorken okusun
Mezarına değil de duyan gönlüne koşun
Ne yazık ki, 27 Mayıs coşkusu sürerken, 22 Haziran’da yitirmiştik Tonguç Baba’yı. Kurtulmuştuk sevinciyle doluydu yüreğim. Daha sonra “Tonguç sevinçten öldü” denecekti hatta. Kitabın ona armağan edilişi, ayrı bir değerbilirlik, gönül yüceliğiydi. Bakan olduğunda halkına “komşular!” diye seslenen Hasan Âli, şimdi de tüm topluma:
“Şimdiye değin ağzı karaları, çekemeyenleri, Atatürk düşmanlarını çok dinledin. Şimdi, gerçeği DİNLE BENDEN” diyordu.
“İşte başlarız söze”
“Bu gönül destanını senin için yazdım ben”
“Seni kimler düşündü”
“Yarınlara akın var”
“Ellinci yılım”
“Ne kadar benzememişim bana be”
“Öğrensinler aslım ne”
“Türk kime derler”
“Milli ülkü”
“Günaydın”
başlıklı, sekiz bölümden oluşuyordu yapıt. Babacan bir halk adamı kimliğiyle, yaşam destanını anlatıyordu bilge devlet adamı:
Atatürk’ü tanıdım gezisinde evinde
Köşe konuşmasında açıktan söylevinde
Nasıl işliyor gördüm yüreğiyle kafası
Boş yere denilmedi ona Türk’ün atası
Onunla aydınlandı Türk’ün tarihi dili
Nereye dokunduysa nur oldu nurdan eli
...
Gençliğinden beri, Atatürk’e yürekten bağlı olduğunu söyleyen Yücel, onun amaçladığı tüm halkı uyandıran, bilinçlendiren, vatanı vatanlaştıran eğitim atıhmının nasıl gerçekleştirildiğini ağır ağır, tane tane anlatıyordu.
Kimi zaman sesi yakınmalı, buruk:
Hazindir kitabın sesi
Bunda hem hikâye var hem öğüt hem savunma
Biraz da dert dökerek içten içe avunma
...
Siyasetin kör dövüşüne döndüğü, Atatürk’ün yolundan sapıldığı dönemde kendisine yöneltilen suçlamaları, açık yüreklilikle, bir bir yanıtlıyor.
Gözü dönmüş ağzı karalara göre o: “Komünisttir”, “Faşisttir”, “Sosyalisttir”, devletin olanaklarını kötüye kullanandır, geleceğimizi tehlikeye atan haindir... Babası Boşnak’tır, soyu temiz değildir vb...
Kimmiş bu hain adam sekiz yıllık bir bakan
Cehlin karanlığına gönlüyle ışık yakan
Daha önce Hasan Âli-Kenan Öner davasında, Türk yargıcı önünde saldırılara, iftiralara karşı, sekiz yıllık bakanlık döneminin hesabını alnının akıyla vermiş bir bakan...
Kendisine, yetiştirdiklerine bir karabasan dönemi yaşatılmış Hasan Âli, gönül destanında derdini döküyor halkına:
Hangi sözün sonunda ‘ist’ gelmişse o bendim
Tanıyamaz olmuştum artık kendimi kendim
Soğuk savaş döneminin Amerikan destekli “komünist avcılığı”, devrimleri yozlaştırarak “Küçük Amerika” olma dönemini yaşamayanlar için, “iç dökme” biraz duygusal gibi gelebilir. Amerika destekli “kırk karanlığı”, Atatürk’e, onun eserlerine saldırıya dönüşmüş; köy enstitüleri, halkev-
leri kapatılmış; Devrim Yasaları çiğnenmiş; Hasan Âli, Ton-guç tehlikeli sayılmış, kendileriyle görüşenler fişlenmiş, izlenmiştir.
Enstitü çıkışlılarca adları bile açıkça ağza alınamamaktadır.
Bir araya gelindiğinde birinden “kocaman”, öbüründen yamalı pantolon giydiği için “yamalı” diye söz edilmektedir.
Yapıtın ‘Günaydın’ bölümü, 27 Mayıs’tan sonra yazılmış, o günlere nasıl gelindiğini dile getiriyor, bir yandan da Yücel yapıtın değerlendirmesini yapıyor:
1946’da başlayan karşı devrim, gericilik, cumhuriyet döneminin tüm kazanımlarını oy pazarına sürmüş; toplum, elli yıl gerilere götürülmüştü:
Dini bayrak ederek hatim mevlüt okutup
Kendi adamlarını eller üstünde tutup
Kurdular memlekette benzersiz bir idare
İktidarda kalmada onlarca buydu çare
...
“Aydınlandı yurdumuz, kardeşim gözün aydın” diyordu Hasan Âli:
“Dirilmişti Atatürk, sanki geçmişti başa”
Dinle Benden, büyük devlet adamı ozanımızın, öğretmenimizin, yaşamının değişik yönlerini açık, yalın bir dille anlatan, daha önce bizde örneği olmayan bir yapıt. Kendisinin de vurguladığı gibi;
Hem öğüt hem savunma
Biraz da dert dökerek içten içe avunma
Öğretmenim Hasan Âli’nin bana onur veren bir armağanı kitaplığımda, Dinle Benden...
27 Mayıs’ın dumanı üstündeyken yitirdik Tonguç’u 23 Haziran 1960’ta.
“Tonguç sevinçten öldü” diyecekti Hasan Âli’nin anası. Yücel de gözyaşlarıyla aşağıdaki yazıyı yazacaktı ardından:
Çilekeş TonguÇ
“Bu satırları gözyaşlarımla yazıyorum. Kırk yıllık dostum ve uzun yıllar çalışma arkadaşım İsmail Hakkı’yı Cebeci’nin susmuşlar diyarına bırakıp döndüğüm şu anda, mezarının başında yüreğimden gelenleri dökerek konuştuğum gibi, derin bir acı içinde kalemimi kalbimden taşan duyguların akışına bırakıyorum. Hayatının son on dört yılını uzun bir çile haline sokmuş, haksızlıklar, arkası kesilmez tecavüzler, sanki ondan önce geçirdiği ömür günahlarla dolu imiş gibi insafsızca uğratıldığı suçlamalar, birer birer kelimeleşip önüme dökülüyor. Bunlar, onun şikâyet nedir bilmeyen sağlam ruhunun, yaşarken bizden sakladığı ıstırap damlalarıdır. Üstünden ve altından uğradığı vefasızlıklara karşı saldırmadan gösterdiği sabır, Tonguç’un ne kuvvetli bir adam olduğunun delilidir.
Düşman eline geçmiş yurdundan göçtüğü anavatana hayatının yarım asrında yaptığı tek iş; okumak, okutmak ve okuyup okutacakları yetiştirmek olmuştur. Merhum selefim Saffet Arıkan’ın anlayışından istifade ederek giriştiği “eğitmen” yetiştirme tecrübesiyle benim bakanlığımda ilköğretim meselesini toptan çözmek için düşündüklerimizi gerçekleştirmede onun gösterdiği özveri, gayret, işlerin arkasını yılmadan kovalama, en yeni pedagojik ilkeleri yakından tanıyarak onları uygulama, kim ne şekilde taşlarsa taşlasın, Tonguç’u, maarif tarihimizin mühim simaları arasına aldırmıştır. Sıra sıra gelmiş maarif vekilleri unutulup gidecek; fakat Tonguç kalacaktır.
----
1 Hasan Âli Yücel, Cumhuriyet, 7.7.1960
Tonguç, Türk eğitiminin Pestalozzi’sidir. İsviçreli Pestalozzi, yoksul ve kimsesiz çocukları okutup eğitmek için çalışmıştı. Tonguç, aynı acıyan ruhla köylü çocuklarımızı bilginin ışığına kavuşturmak için çabaladı. Tonguç, masasının başına oturup evrak imzalamakla yetinen bir ilköğretim umum müdürü değildi. Karda kışta, en sıcak yaz günlerinde bir cipe atlayıp yurdun dört köşesine koşarak, kendi yaşama ve çalışma duraklarını yapan köylü evlatlarımızın başındaki fedakâr öğrencilerinin de başına geçip onların kurucu çabalarına katılmasaydı, iki yılda 20 köy enstitüsünü kuramazdık. Onun dağ vücudunu son yıllarda deviren hastalığı, belki de o sıralarda kapmıştır. Sekiz yıl, bu canla başla çalışmaya ondan başka hiç kimse dayanamazdı.
Kendisinin katlandığı bu çalışma hızına etrafındakilerin de katılmasını isterdi. Bir kısmını mezarının başında hıçkırırken gördüğüm arkadaşları ona inanmışlardı; ustabaşlarının gayretine destek olmuşlardı. Olamayanlar Tonguç’a düşman oldular. Fakat asıl düşmanları bunlar da değildi. Azılı düşmanları, bu gayretlerin sonunda beliren büyük başarıyı kıskanan ve ondan korkan politikacılardı. Hele böyleleri benden sonra âmir makamlara geçince onu işinden atarak, en verimli zamanında bir ortaokul resim-elişi öğretmenliğine tayin ederek, bu da yetmeyince Devlet Şûrası’na bir sanık gibi vererek her türlü hizmet imkânını elinden almakla, bu gizli hislerini açığa vurdular. Üstüne hatır ve hayale gelmez suçlar mı atmadılar? Ona neler demediler? En ağırı, komünistlikti.
Benden sonraki on dört yıl içinde gelen türlü hükümetler, niye bu suçlu adamı adalete teslim etmediler? Suçlu Tonguç mu, yoksa onlar mı? Mezara girmiş ve behemahal girecek olanlar hakkında takdir tarihe aittir. Bu suçlamalardan bir misal vereyim: Milli Eğitim Bakanlığı Tonguç’u şöyle bir suçla Devlet Şûrası’na veriyor: “İçinde köylü-şehirli ayrılığına ve hükümet aleyhtarlığına dair ihtilalci fikirler bulunan bir romanı bir öğretmene hediye etmek”. Kitabın İtalya’da faşizm devrinde köylülerin feci durumunu ve İtalyan köylüsünün bu
idareden çektiklerini anlatır bir roman olduğunu gören Devlet Şûrası’nın ilgili dairesi şu kararı veriyor: “Sanığın savunmasının aksi sabit olmadığı, kendisine isnat olunan bu fiilde inzibâti ceza tayini bakımından cezalandırmayı gerektirir bir mahiyet bulunmadığı cihetle, Hakkı Tonguç hakkında inzibati ceza tayinine mahal olmadığına 30.9.1950 gününde oybirliği ile karar verildi.”
Geçelim. Vefasızlığın her nevini, ıstırabın her cinsini gördüğü halde bir defa olsun, onun, şahsi bir hınçla ağzından en cadaloz düşmanları için bile bir ağır kelime çıktığına şahit olmamışımdır. Olan varsa söylesin. Hayatının son senesine kadar oturduğu tahta evden (buna ev bile denmez, bir baraka idi) ancak toprağının ettiği para ile insan gibi yaşanacak bir durağa kavuşmuştu. Okuyor, yazıyordu. Birkaç yıl önce gittiği İsviçre’de meslek pîri Pestalozzi kurumlarını incelemiş; röportaj şeklinde pek güzel bir kitap yazmıştı. Tonguç güzel yazardı. Bana 1959’da Suluova’dan gönderdiği bir mektubunun şu satırlarına bakınız:
Üç haftadan beri Engin’lerin (oğlu ve gelini) yanındayım. Ankara’dan buraya gelinceye kadar, burada iken yaptığım seyahatler sırasında edinebildiğim izlenimleri size duyurmak istiyorum. Bunun sebepleri şunlar: Dertleşme hasretini gidermek, son olaylarla ilgili olarak yazdığınız yazılardaki görüşlerinizin memleket gerçeklerine uygunluğunu duyurmak, gazeteleri günlerce ceplerinde taşıyarak çevrelerindeki insanlara sizin fikirlerinizi aşılamaya çalışan öğretmenlerin kavuştukları pınarın nasıl bir teselli kaynağı olduğunu anlatmak...
On beş yıl önce beraber dolaşarak birer okula kavuşturmayı ülkü edindiğimiz Anadolu köylerinde o zaman yapılmış anıtların içine yerleştirilen genç öğretmenleri yakından gördüm, duygulandım. Bunların çoğu çoluk çocuk sahibi olmuşlar, köylere kök salmışlar. Bitli pireli, hastalıklı dertli köylerde rahat rahat konuşabilecek uyanık, toleranslı, yurtsever kişiler haline gelmişler. Ne yazık ki sayıları çoğaltılamamış, 1946'dan sonra gelenler, köyleri softaların ellerine teslim etmek yolunu tutmuşlar. Pusuda bekleyen cehalet, bunu nimet bilerek yeniden sahneye çıkmış; ileri fikirli aydınların karşısına dikilivermiş...
Sayfalar ve sayfalarca bu ümitler ve bu dertler! Tonguç siyasete kurban edilmiş davamızın unutulmaz şehididir. Sorumlu mevkilerde bulunup da hâlâ “esintilerden” bahseden gafil politikacılar elinde can vermiştir. Son kurban bayramında her iki bayramı birbirimize kutladığımız günün neşeli saatlerini hatırlıyorum da onun yeniden canlanmış gözlerinde parlayan ışıkların bu kadar acele sönüşüne yanıyorum. Tek tesellim, onu suçlandıranlardan bir kısmının millet önünde nelerle suçlandırıldıklarını gördükten sonra ölmesidir. Pek o kadar da değil. Onu “baba” bilen on binlerce Türk genci, onun yakıp verdiği meşaleyi ellerinden düşürmeyerek nurlu yarınlara taşıyacaklardır. Bu mazhariyete ermek, kaç fâniye nasip olmuştur? Daha da var: Dert ortağı eşi, kendi gibi memleket adamı olarak yetiştirdiği hekim oğlu, arkasından ağlayan ülküdaşları, onun ne derece sevgiye layık bir insan olduğunu gösterir canlı belgelerdir. Tanrı, onu gufraniyle sarsın; Türk milletine onun gibi sahici hizmet adamları bağışlasın!”
Başbakan Yardımcısı Mümtaz Ökmen
“Burası da bir evin sayılır. Haber vermeye filan gerek yok. Fırsat buldukça kalk gel. Bostancı kaç adım yer? Nasıl olsa, evde biri bulunur” diyordu Hasan Âli. “Can, Londra’da BBC’de çalışıyor. Kız, Paris’te kocasının yanında. Gülümser, daha çok Ankara’da olur. Köroğlu Ayvaz biz... Refika da sevinir...”
Atlıyordum Fidanlık durağından Kartal minibüsüne, doğru Cevizli... Oradan yokuş yukarı biraz yürünüyordu, ama on beş-yirmi dakikada eve varıyordum. Bahçe de, balkon da Adalar’a karşı. Görünüm iç açıcı.
O gün Hasan Âli evde yoktu. Göz ucuyla içeriye baktım, tıknazca bir bayla konuşuyordu Refika Hanım. Yüzünde hüzünlü bir aydınlık. İlginç biri olmalıydı konuk. Daha önce hiç görmemiştim, ama Refika Hanım’ın halinden öyle anlaşılıyordu.
Ankara’daki evlerine de gidip gelmişliğim vardı. Tonguç’un evinde de, bakanın evinde de yabancılık çekmezdim hiç. Hele Hasan Âli’nin anası, bilge bir kadındı...
Beni fark edince kalkıp kapıya geldi Refika Hanım.
“Hoş geldin oğlum, geç” dedi. “Yabancı değil, sevdiğimiz bir kişi, konuk. Mümtaz Ökmen Bey, bakanlık, başbakan yardımcılığı, sonra...”
El sıkıştık, yanına oturdum. Yadırgamadı beni. Köy enstitülü olduğumu öğrenince, hoşnut bile oldu.
Geçmişleri anımsamış olmalı, iç çekip, “Nereden nereye geldik! Enstitüler de, sizler de demokrasi kurbanı sayılırsınız” dedi. “İkinci Dünya Savaşı koşulları, Ruslar... Amerika’yla
ikili anlaşmalar...” Susup kaldı bir zaman. “Tam da bakan olduğu yıllardı galiba... Yedinci kongreden sonra partiden de, siyasetten de ayrıldım ben. Bir dönüm noktasıdır o kongre. Çok da çekişmeli geçmiş, ama partinin Kurtuluş Savaşı’ndan gelen kanadı bir yana itilerek, sağ kanat egemen olmuştur. Öyle ya, Yüksek Köy Enstitüsü de o yıl kapatılmıştı.” İlk kez karşılaştığım insana bir şey diyemezdim ki...
İzin isteyip kalkarken, “Buradan Maltepe’ye, İnönü’nün yanına gideceğim Refika Hanım, bir diyeceğiniz var mı?” dedi.
Bir bana baktı, bir içini çekti, susup kaldı Refika Hanım.
“Efendim,” dedim, “Hasanoğlan’daydım 1946’da, cumhurbaşkanı da, bakanlar kurulu da gelmişti enstitülerin kuruluş yıldönümüne. Açık hava tiyatrosunda bir şiir okumuştum ben. Çok beğenmiş, ilgilenmiş, güzel sözler söylemişti Paşa. Birlikte çekilen fotoğrafımız ertesi günkü Ulus gazetesinin baş sayfasında yayınlanmıştı. Altında da, ‘Milli Şefimiz, Mehmet Başaran’a iltifat buyururlarken’ yazılıydı. Köprüler altından çok sular aktı o günden bugüne. Ama yıllardır kafamı burgulayan bir-iki sorumu iletmek isterdim Paşa’ya...” Merakla yüzüme baktı konuk, ‘söyle söyle’ der gibi.
“ ‘Paşam, Cumhuriyetin en önemli eserlerinden biri sayıyordunuz enstitüleri. Orayı bitirenlerin çalışmalarını ömrünüz oldukça yakından candan takip edeceğinizi söylemiştiniz. Demokrasiye geçince, ne oldu da unutuldu bu sözler? Korkunç şeyler yaşandı sonra Paşam... Neydi o Hasan Âli-Kenan Öner Davası! Neden yalnız bırakıldı Hasan Âli? Gizli soruşturmalar, düzmece belgeler... Başlarına gelmedik kalmadı enstitü çıkışlıların. Hakkı Tonguç, bakanlık emrine alındı. Umudumuz güvencemiz sizdiniz. Paşam, hiç sesinizi duyamadık... Hâlâ nedenini anlayabilmiş değiliz Paşam...’ demek isterdim.” Acı bir gerilme oldu Mümtaz Ökmen’in yüzünde. “Sizi üzdümse bağışlayın efendim, ama bu sorular hâlâ yanıtsız...”
Bir açıldı, bir kapandı yüzü. Tam da o yıllara rastlıyordu başbakan yardımcılığı... Acaba bilmiyor muydu? Ama yedin-
ci kongreden sonra partiden de politikadan da ayrıldığına göre... Hem, yapılanları hoş görmüş olsa, Hasan Âli ile görüşmeleri sürer miydi?
“Merak etmeyin efendim. Dediklerinizi eksiksiz ileteceğim Paşaya” deyip yürüdü. Uğurlamanın ardından yerimize döndüğümüzde, boynuma sarıldı Refika Hanım:
“Aferin oğlum” dedi. “İyi ettin. Hep söylemek istedik de bunları biz, yutkunduk. Bir şey diyemedik kimseye. Oh be! İçim genişledi. Mümtaz Bey eksiksiz iletir dediklerini Paşaya... Sağol oğlum...”
Kimbilir ne sıkıntılar, ne acılar çekmişti o karabasanlı yıllarda, ama gülümsemesini hiç yitirmemişti. Yine yüzünde hüzünlü bir derinlik, sabır aydınlığı...
“Pasta getireyim sana Başaran” diyerek kalktı.
Bakanlık Müfettişi Osman Horasanlı
Orhantepe’ye her gidişimde, kapının önünde dikilip kalıyorum; isyanlar kabarıyor yüreğimde. Adalar’a bakan balkonda, ıssızlığa sığamıyorum: Bu nasıl demokrasi, bu nasıl toplum böyle! Kuyusu kazılıyor da, gıkı çıkmıyor... Tüm insanımızın, uyanıp bilinçlenmesine adanmış bir yaşam... Kırklı yıllarda yürüttüğü eğitim, ekin çalışmalarıyla halkın gizilgücünü ortaya çıkarmış, bizi dünyanın ekin, sanat kaynaklarına açmış bir devlet adamı... Kıyıya atılmış gibi, şu köşede... Hoş, boş durmuyor, gene de kendince büyütüyor aydınlığı; akıyor sessiz ve derinden... Ama başkentte onun yerinde oturanlar! Ülkeyi demokrasiyle yönettiklerini sananlar! Sinsice altı oyuluyor cumhuriyetin, “27 yıllık zulme!” son veriyorlar akıllarınca... Gizli bir aforozu yaşıyor cumhuriyet aydınlanmasına ivme kazandıran da... Bir yerlerde adı geçti mi, yüzler kararıyor...
Yanında çalıştığım Eflatun Cem Güney, ta Kurtuluş Savaşı yıllarından tanıyor Hasan Âli’yi. Bir komisyonda birlikte çalışmışlar Ankara’da. “Cumhuriyet eğitiminin temelini atanlardandır o. Kor gibi gözleri, davudi sesi, şunca yıl sonra bile çıkmaz aklımdan. Değerini bilemediğimiz bir büyük devlet adamıdır” diyor.
Gene o güleryüzlü bilge haliyle karşıladı beni:
“Gel bakalım gel. Haberinizi aldım. Dün Ada’daymışsınız Fakir Baykurt’la. İyi terletmişsiniz bakanlık müfettişi Osman Horasanlı’yı. Geç otur şöyle de, kahvelerimizi içerken, bir de senden dinleyeyim olayı. Kısa kesmiş olabilir Osman...”
Fakir Baykurt, Vedat Günyol’un konuğuydu o günlerde. Yeni Ufuklar dergisine, Cumhuriyet gazetesine uğruyor, kimi
ünlülerle tanışıyordu. Peride Celal’e gidilecekti o gün. Fakir de, ben de uçmuştuk sevinçten, hem Ada’yı görecek, hem de ünlü kadın yazarımızı tanıyacaktık.
Bostancı’dan vapura... Sabahın serininde bir güzeldi ki deniz yolculuğu. İnince bir faytona bindik, ama Ada çarpmıştı bizi. Yolun iki yanında göz kamaştırıcı, bahçeli köşkler, ama ne köşkler! Yani Türkiye’de miydik biz şimdi? Tüm insanlarımız buraya çalışmış anlaşılan... Bizim köylüler görse şu yapıları: “Amma da haram parası varmış heriflerin ha!” derlerdi...
Eşi, büyük bir savunmanmış Peride Celal’in. İsviçre’lerde, Avrupa’larda. Üç aylığına kiralamışlar Ruşen Eşref’in oturduğu köşkü. Vaktiyle Atatürk de gelmiş buraya. Bir güzel, bir sıcak insan Peride Celal; önemli konuklarmışız gibi karşıladı bizi. Ortamın eziciliğini, ufalayıcılığını duyumsatmadan açıklamalar yaparak, köşkü gezdirdi. Bir düşte gibiydik, öğle yemeğine oturana değin.
Alt katta, denizin dibindeydi koca yemek salonu. Ak örtülü yemek masasına oturduğumuzda, şaşkınlıktan elimiz ayağımıza dolaşıyordu. Uzun yıllar Edremit bölgesinde çalışmıştım. Fakir askerliğini yeni bitirmişti, büyük kentin acemisiydi. Seçkin konuklar vardı sofrada. Bir bakanlık müfettişi, ressam Nurullah Berk (Münevver Hanım’ın eski eşiymiş), Peride Celal, yanında bir başka bayan, Vedat Günyol ve adlarını anımsayamadığım iki kişi daha.
Önce Demokrat Parti’nin gidişatından, güncel olaylardan söz edildi. Sonra Nazım Hikmet’ten. Münevver Hanım’la anlaşması, Piraye’ye ihaneti bir buruk karşılanmıştı. Uygarca dinliyordu Nurullah Berk. Nazım’a saygılıydı. İncelikle geçiştirildi konu. Hükümetin, devrimleri yozlaştırıcı tutumuna geçildi yeniden.
Ortama ısınmıştık, söyleşi kızışınca, biz de konuşmaya başladık. “Türkiye’yi geri götürüyor bunlar” dedi Baykurt. “Atatürk döneminin bastırdığı güçler hortladı Anadolu’da.” Ben de, bakanlık müfettişine yüklendim: “Demokrasi deyip geldiler... Çoğu CHP’li. Eskiden savunduklarını
şimdi yıkıyorlar. Atatürk’ün ne denli yalnız olduğu daha iyi anlaşılıyor bugün. Ne köy enstitüleri kaldı, ne halkevleri... Anayasa Teşkilat-ı Esasiye oldu. Tanzimat kafalıymış aydın geçinenlerimiz meğer, kişiliksizmiş, kulmuş çoğu... İlk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman’dı Demokratlar’ın; gerçek bir aydın, demokrat. ‘Avni Bey, söz verdik enstitüleri kapatacağız. Ama önce komünizmden mahkûm olmuş enstitülü bulmamız gerek bize... Şu Rüştü Uzel yerinde kalacak mı hâlâ?’ dendiğinde, uşak olmadığını göstererek bakanlıktan da, milletvekilliğinden de ayrıldı... Yerine, bu yol mühendisini buldular işte... Talim Terbiye’dekiler, bakanlıktaki yüksek bürokratlar da böyle davranamaz mıydı? Aydınlık, kişilikli insanlar, azgınlıkları dizginleyemezler miydi? Hasan Âli, Tonguç bir yana itilip neden Amerikalı uzmanlara teslim oldular?”
Günyol öğretmen beni dürtüyor:
“Başaran Başaran, sakin ol biraz. Bunların konuşulacağı yer burası değil belki. Osman Horasanlı Bey de rahatsız oluyordur sanırım. Değiştirelim artık konuyu...”
“Bırakın konuşsunlar Vedat Bey, bizler de doluyuz aslında.”
“Az bile söyledi Başaran” dedi Fakir. “Her alanda bir Amerikan budalalığı yaygınlaştırıldı. Öğretmen yetiştirme, ilköğretim ortaöğretim izlenceleri, tümü Amerikalı uzmanlara bırakıldı. Amerika’yla yatıp Amerika’yla kalkıyoruz gayrı... Kendine güvenini yitirdi millet...
Karşı çıkan öğretmenler kıyılıyor sürülüyor. Tevfik İleri komünist avı başlattı enstitü çıkışlılar arasında. Köylerde çalışanların yaşamaları zorlaştırıldı. Ocak başkanları, parti başkanları ... Talim Terbiye Kurulu’nun başında, eski başkan Tonguç’un yerinde Yüksek Köy Enstitüsü’nün ruhbilim öğretmeni Yunus Kâzım. Genel müdürler, bakanlık müfettişleri, nasıl da bukalemun gibi değişiverdiler. Hepsi de kul, maşa! Evlerinde de, yüzlerine tüküren yok herhalde...”
Bakanlık müfettişi sakindi. İçinden denilenleri onaylıyordu sanki.
“Evet,” dedi sonunda, “Atatürk yolundan sapıldı. Politikacısı da, bürokratı da suçlu bunda. Ben izninizi istemek zorundayım. Haydi hoşçakalın” deyip kalktı.
Hasan Âli kahkahayı bastı:
“Oradan kalkıp bana geldi Horasanlı. Değerli bir arkadaştır. Görüşürüz zaman zaman. Dürüsttür, yolundan şaşmaz. Çok mutlu olmuş konuşmalardan. Ada’da senin enstitülülerle karşılaştım, dedi. Keşke biraz daha sürseymiş enstitüler. O zaman, belki düze çıkar, demokrasiye benzerdi, demokrasimiz... Yahu! Bir mahkeme kurmadığınız kalmış sizin. Bir dönemi, bi güzel yargılamışsınız. Anlata anlata bitiremedi Osman...”
Demek, adamın hasıyla karşılaşmışız biz.
“Mahkeme kurmadık ama,” dedim, “bu gidişle gün gelecek kurulacak o mahkeme. Şunca yıl geriye götürüldü toplum, daha da götürüleceğe benziyor...”
İçini çekti:
“Bakanlık klasikleri okunup özümlenecekti. Tüm halkımız akılcı eğitimden geçecek, örgütlenecekti. Savaş sonrasında dış dayatmalar ağır bastı. Böyle olacağı belliydi. Çok uyarmaya çalıştık, gidiş tehlikeli dedik, ama anlatamadık... Bakalım nerede devrilecek araba...”
Önce Devrimcilere Saldırdılar
Milli Eğitim Müdürlüğü’nün Halk Eğitimi Bölümü’nde görevlendirilmiştim. Eflatun Cem Güney’le, Fatih’te bir ilkokul odasında derleme filan yapmaya çalışıyorduk. Hemen her gün, halkevlerini kapatanların topluma büyük kötülük ettiklerini söylüyordu Cem Güney.
Eminönü, Ankara, Sivas, Afyon halkevleri, birer halk üniversitesi gibiydi. Halkımız tiyatro, edebiyat, müzik, okuma eğitimini oralarda alıyordu. Pek çok ilde, ilçemizde yeni yetenekleri ortaya çıkarıyordu halkevleri. Kitaplıkları zengindi. Dergi çıkarıyorlardı. Yörelerinde derlemeler yapıyorlardı. Dokuz kolda yürütüyorlardı çalışmalarını...
Edremit Halkevi’nin kapanışını, binlerce kitabın yok oluşunu anlatıyordum ben de. Dendiğine göre dört buçuk milyon kitap kıyıma uğramıştı. Türkiye genelinde, bakkallara filan verilmiş, kesekâğıdı olmuşlardı bazı yerlerde.
27 Mayıs Ankarası, “Halk Eğitimi” demeye çalışıyordu şimdi. Koca bir birikim yok edilmiş, gereksinim duyuluyor, ama nereden başlanacağı bilinmiyordu.
Orhantepe’ye bir gidişimde Hasan Âli’ye bocalamaları anlattım.
“Demokrasi, 27 yıllık zulme son vereceğiz edebiyatıyla başladı bizde. Cumhuriyet döneminin tüm kazanımları oy pazarına sürüldü. ‘Demokrasi, demokrasi’ denerek, gerçekleştirdiğimiz en demokratik kurumlar yok edildi düşmanca. Ne köy enstitüleri kaldı, ne halkevleri” dedim.
“Çok hazindir gerçekten. 1946’da İzmir yöresinde iki ay kadar dolaşmış, gidişin kötülüğünü gözlemlemiştim. Yer yer
açıktan açığa gericilik tahrik ediliyordu. Amaç Atatürk’ü ve eserlerini yıkmaktı. Ankara’ya döndüğümde gördüklerimi ilgililere anlattım. “Demokrasi filan değil bu, düpedüz gericilik” dedim. “1947’de yapılan 7. kongre, partinin tutumunu da açığa çıkardı.”
“Hadi köy enstitülerini ıslah ediyoruz filan numaralarıyla kapattılar, bari halkevlerini...”
“Çok çırpındım. Rahmetli Peker’e, geliniz, halkevlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlayalım dedim. Parti malı derler, yarın öbür gün kapatırlar. Gidiş açık. Olmazsa, Maliye Bakanlığı’na bağlayalım. Bu bakanlığın kontrolü altında bir tesis olsun dedim. Ha bugün, ha yarın... savsaklandı sonunda...”
“Kenan Öner davasında siz de yalnız bırakıldınız.”
Derin bir soluk bıraktı. “Hasanoğlan’a gizli soruşturmaya gelenlerin havasını gördüm. Ne beklenirdi ki onlardan...”
“Atatürk’ü ve eserlerini yıkmak için, önce bizim gibi ne kadar Atatürkçü, devrimci varsa, adi iftiralarla yıkmaya çalıştılar. Dış propagandalardan da azami faydalandılar. İç düşmanlar, dışardakilerin ekmeklerine yağ sürdüler. El ele yürüyorlardı sanki... Geçtiğimiz on yılda, başımıza gelenler bundandır...”
Daha sonra, İstanbul’da çıkarmaya başlayacağımız İmece dergisine, Köy Enstitüleri dergisine yazdığı gibi bir yazı yazacaktı Hasan Âli. “İşe kaldığımız yerden başlamak gerek” der gibi, “hümanizma” diyecekti yeniden.
Yücel’in İmece’de Yayınlanan Mektubu
Aziz Kardeşim,
Yaşınızı iyi bilmediğim için, “kardeşim” dedim. Belki “oğlum" demek daha yerinde olurdu. Hangisi olursa olsun, sizi tebrik ederim, itiraf ve nedamet, insana vergi yüksek duyguların en kıymetlileridir. Aymak hakikata götürecek yolun yarısına gelmektir. Benim naçiz ve mütevazı hakikatimi böyle bulmuşsunuz.
Beni çocukken sevmemiş olmanızı pek tabii bulurum. Küçük yaşta bir yavrunun çıbanını yarıp temizleyen bir hekim, ona sevimli gelebilir mi? Fenalık, olgunlaşmaya başlandığı halde can acıtan iyilikleri takdir edememektir. Halka hizmet için hayat verenler, çok kere ve pek çok yerlerde ve zamanlarda “halk düşmanı” ilan edilmişlerdir. Bundan korkanlar, büyük ve tesirli hizmetlere namzet olamazlar.
Ben hiçbir zaman yürüdüğüm yoldan dönmedim ve kimseye “teslim” olmadım. Sevgilisinden, mahkeme kararıyla ayrılmaya mahkûm edilmiş bir koca durumundayım. Sevmemekliliğime ve ilgilenmemekliliğime kendi vicdanım karar vermediği için o sevgili her an ve hâlâ benimdir. Onu benden ve gönlümden kimse alıp koparamaz. Ben devlet adamlığı sıfatımı muhafaza ederek mücadele etmekteyim. Meydan nutku çekemem, mücadele ediyorum diye kimseye tecavüz edemem. Edep, benim sosyal içgüdümdür.
Köy Enstitüleri için söyledikleriniz, hakikatin ta kendisidir. Ne yapayım ki, onu yıkmaya önce benim siyaset arkadaşlarım ve ardcılarım başladılar. Mutlaka bu doğru yola tekrar dönülecektir. Hiç kimseye hınç beslemeyen ruhum böyle söylüyor ve inanıyorum ki, doğru söylüyor.
Hürriyete doğru, size bu yolda hizmet ettiyse pek bahtiyar olurum. Sevgiler ve başarı dileklerimle.
YÜCEL2
----
2 Hasan Âli Yücel, İmece, 1961. Yücel bu mektubu Uzunköprü’de öğretmen Mehmet Özgürei’e yazmıştır.
Uyuyanları Uyandırmak
Hastalıktan yeni kalkmıştı. Yüzü süzgündü. Onca saldırının, horlanmanın toz konduramadığı büyüklüğü, pırıl pırıl insanlığıyla karşımızdaydı. Gecenin bir vaktiydi, zamansız gelmiştik. Gene de kapıda kalmayacağımızı biliyorduk.
Bizi görünce sevindi. Yüksek sesle:
“Vaay efendim vay! Bu ne saadet! Gece baskınına mı uğruyoruz yoksa!” diyerek kahkahayı bastı.
Coşmakta haklıydı. Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Dursun Kut, Hürrem Arman, İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden Recep Gürel, İstanbul’dan da ben... Altı yedi kişiydik karşısında.
O akşam, 27 Mayıs öncesinde Tonguç’la arkadaşlarının her cuma toplandıkları meyhaneye gitmiştik. Dostlar karşılaşması güzeldi. Biraz da rakı içince, geçmişlere açılmıştık. Asker arkadaşları gibiydik, öyle çoktu ki ortak anılarımız. Vakit hayli ilerlemiş, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Devrim hükümeti vardı başta. “Yıldızların parladığı anlar” yaşantısı sürüp gidiyordu daha. On yılın ardından, üzerimizden dağlar kalkmış gibiydi. Yeni bir döneme girmişti Türkiye. Her bakanlık, kendini yenileme, günün koşullarına ayak uydurma çabasındaydı. Milli Eğitim Bakanlığı’nda da bir komisyon, umutlu çalışmalar yapmıştı. Hasan Âli de bu komisyona katılmıştı. Mutluydu. Güzel günlere inanıyor, yitirilen zamanın kazanılması, Türk milli eğitiminin yolunu bulması için elinden geleni yapıyordu.
Demokratlar döneminde izlencelerinin içi boşaltılmış, sıradan öğretmen okullarına döndürülmüştü enstitüler. Başta-
kilerin baş ağrısı olmaktan çıkarılmıştı. Ama enstitü çıkışlılar, kurdukları Köy Öğretmenleri dernekleriyle Cumhuriyet eğitiminin yozlaştırılmasına, Amerikanlaştırılmasına karşı çıkıyordu. Tüm baskılar, onların üzerinde yoğunlaşmıştı. Özellikle Tevfik İleri döneminde bakanlığın bütün işi enstitüleri izlemek olmuştu. Telgrafla sabit işe aldırmalar, haklarında öbür öğretmenlerden ayrı “gizli kanaat” raporu doldurtmalar...
Güre Köyü öğretmeni Hasan Kudar, kahvede Nazım’ın kaçış haberini okuduğu için, ağır cezada komünistlikten yargılanmış, üç ay sonra aklandığı halde öğretmenliğinin altıncı yılında emekli edilmişti... Direnen, savaşımını sürdüren Hasan, sonunda 27 Mayıs hükümetinin içişleri bakanına ulaşıyor, durumunu anlatıyor. Bakan Zeytinoğlu diyor ki kendisine:
“Elimizde 55,000 dosya var. Nerdeyse tüm vatandaşlar dosyalanmış. Ocak başkanları, bucak başkanları, partililer... Dosyaların tümünü gözden geçireceğiz gerekirse.”
Hürrem Arman güldü: “Yahu, hepimizin başından neler geçti. Tonguç, Hasan Âli izleniyordu. Yanlarına sokulmak, onlarla görüşmek tehlikeliydi. Adlarını bile iki yanımıza bakarak anabiliyorduk... Neyse, o günler geçti. Keşke içişleri bakanının söylediği gibi o dosyalara eğilebilseler... 27 Mayıs bir bakıma onların ve yetiştirdiklerinin çilelerinin, diri tuttukları aydın düşüncenin eseriydi.”
“Hastaymış,” diye ekledi, “yatıyormuş Hasan Âli.”
İçimiz burkulmuştu... Acaba Tonguç’tan sonra O’nu da mı... Uzatmamış, geç meç olmasına bakmadan kapısında almıştık soluğu.
Salona geçtik. Hepimize ayrı ayrı güzel sözler söyleyerek ellerimizi sıktı. Neşesi yerindeydi. Hastalığını önemsemiyordu. Şekerinin yükselmiş olmasından, muayene oluşundan alaylı bir dille söz ediyordu. Her zamanki gibi şakayla, nükteyle doluydu konuşması. Arada katıldığı milli eğitim komisyonu çalışmalarından söz etti. İyi bir fırsat geçmişti milletin eline; tüm düşünenler, etkililer, yetkililer bunun değerlendiril-
mesine çalışmalıydı. Demokrasi de, kalkınma da buna bağlıydı. Bir gün sonra Paris’e uçacaklar, milli eğitim bakanıyla UNESCO toplantısına katılacaklardı.
Derken, Bakan Bedrettin Tuncel’in geldiği duyuruldu. Biz birbirimize bakışarak kalkmak istedik. Bırakmadı. “Bir devrim bakanı görün yahu!” dedi. Bakan, içerde bizi görünce kapıda duraksadı bir.
Hasan Âli:
“Tanıyamadın mı? Enstitülüler” dedi. “Onlar da Milli Birlik Komitesi’nden sayılırlar.” Bedrettin Tuncel gülerek, yanındakilerle aramıza katıldı.
O günlerde hepimiz, devrimci subayların nasıl kişiler olduklarını, neler yapmayı düşündüklerini merak ediyorduk. Bakan, Cemal Gürsel’le yaptıkları Erzurum gezisini, orada gördüklerini, Gürsel’in kimi konuşmalarını, davranışlarını anlattı.
“Çok umut verici Hocam” diyordu. “Bozulmazlarsa, güzel şeyler olacak.”
Yanındaki genç, aydınlık yüzlü biri de, Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesi için paşanın emir verdiğini, çalışmalara başlandığını söyledi. Böylece din sömürüsü önlenecekti.
Güzel haberlerdi, gönül açıcı haberlerdi. Hasan Âli dikkatle dinliyor, yerinde yanıtlar, nüktelerle hepimiz için unutulmaz bir şölene çeviriyordu geceyi.
Bir ara bakan, milli eğitim örgütünün laçkalığından, sicillerin keyfiliğinden, partizanlıkla “kuşkulu” sayılmış, haklarında bir yasal kovuşturma ya da mahkeme kararı bulunmayan pek çok değerli elemanın atanmalarının yapılamadığından söz açınca, Hasan Âli ciddileşti:
“Bakın,” dedi, “yapılacak en büyük hizmet budur, örgütün fosilleşmiş zihniyetten arındırılarak tıkır tıkır işler duruma getirilmesi. Bu da bir ekip işidir. Ben ekibimle gelmiştim bakanlığa. Sicil işlerinin açık, dürüst, insanca bir esasa bağlanması şarttır. Bizde en kolay harcanan, horlanan öğretmendir. Pamuk ipliğine bile bağlı değildir insanların yazgısı “manevi değerlere inancı zayıftır” gibi ne olduğu, nasıl tespit edil-
diği bilinmeyen bir yağlı kara, her şeye yeter. Ben bakan olduğumda, daha feciydi durum. Epey uğraştık, düzeltmeye çalıştık. Bana yapılan saldırıların çoğu buradan gelmiştir. Çift aylı bir zarf gelir bir gün önüne, bir liste çıkar içinden. Bir örgüt açığa çıkarılmaktadır sanki. Araştırıp soruşturmaz, olayı soğukkanlılıkla değerlendirip açığa çıkarmazsan, yandı şu kadar insan... Bir Osmanlı geleneği bizde jurnalcilik. Kökü kazınamadı. Uç buçuk yıl, mahkemede hep onlarla boğuştum. Sorumsuzca insan yaşamı söndürmeye son verilmeli. Daha medeni, daha sağlam değerlendirmelerle çalışılmalı. Dar kafalılıkla, yetişmiş insan harcayacak durumumuz yok.”
O konuşurken, tanığı olduğum kimi olayları anımsadım, her yıl öğretmenler hakkında “gizli kanaat raporu” doldurulur. Milli eğitim müdürlüğü sicil bölümünde görevliyken, bunlardan pek çoğunu görmüştüm. Bulgaristan’dan gelmiş bir öğretmenin raporuna ilköğretim müdürü şunları yazmıştı:
...yardım pullarının satışıyla ilgilenmemiştir. Milli duygularının zayıf olduğu kanısındayım.
Bir başka raporda da müfettişin biri: “Serkeştir. Büyüklere saygısı yoktur. Gayrimeşru evlenmeleri teşvik eder... Manevi değerlere inancı zayıftır.” kesin yargısını yapıştırmıştı.
Bu kanıların gerisinde kimbilir nasıl bir ruh düşüklüğü, düşünce çarpıklığı yatıyordu. Açık raporda beğeniliyor, gizli raporda karalanıyordu çalışan. Kimseler bu ikiyüzlülüğün nedenini sormuyordu.
İçişleri Bakanı Zeytinoğlu’nun Hasan Kudar’a söyledikleri korkunçtu: 55.000 dosya!
Bütün örgüt böyle çalışıyordu. Önemli olan, yukardakilerin gözüne girmek, etliye sütlüye karışmamak, “kendilerinden olmak”, baş sallayıp maaş almaktı. Nice bakanların dönemi, “yan baktı, filan gazeteyi okudu, filanı övdü” türünden kanılarla sicil dosyalarını şişirmekle geçmişti. Tevfik İleri’nin “köy enstitülerinin komünist yuvası olduğuna dair çuvallar dolusu evrak” dediklerinin, neler olabileceğini varın siz
düşünün. Bu müthiş belgelerden biri, Tonguç’un bir öğretmene verdiği Fontamara romanıydı örneğin. Yasak filan değildi. İtalyan faşizminin cıcığını çıkaran bir yapıttı. Ama onu Tonguç’un örgütlemesi...
Çalışanların değerlendirilmesine nesnel ölçütler getirme konusunda elinden geldiğince duracaktı Bedrettin Tuncel. Haklıydı İçişleri Bakanı Zeytinoğlu. Tüm dosyalar elden geçmeli, delil, kanıt, yargı kararı esas alınmalıydı. Atamalar da, belli ilkelere bağlanmalıydı.
Hasan Âli, köklü bir zihniyet değişikliği gerek diyordu. Yargı kararı önemliydi evet ama davasında görmüştü, adalet de kimi zaman... Toplumumuzun insan harcayan değil, insanı kazanan, değerlendiren sağlıklı bir işleyişe gereksinmesi vardı. Hoşgörü, sağduyu egemen olmalıydı. Dar görüşlülükten, bağnazlıktan kurtulmadıkça... Devrim, on yılın çok yıprattığı çarkları, köklü biçimde elden geçirmeliydi.
Sabaha karşı ayrıldık evden. Hasan Âli’nin devrim şafağından gelen tok sesi, enstitülerden, Hasanoğlan’da bana verdiği ilk dersten bu yana, hâlâ kulaklarımdaydı:
“Bütün düşünceler bir anafikirde toplanıyor: Ne için yaşadığını bilmek. Fikirlerin en güçü, başı ve sonu. İnanmayanları inandırmak, küsmeden kızmadan sapıkları yola getirmek. Uyuyanları uyandırmak. İğrenmeden, kirlilikleri temizlemek...”
Son Görüşme
Dünya gazetesinin ordan çıkıp yokuşa sarmıştı. Başında fötr şapka, sırtında kısa palto. Ta uzaklardan seçilen kalın kaşlar, ışıl ışıl gözler, aydınlık yüz... Yaşına göre şaşılacak denli canlıydı. Güçlü görünüyordu. Sokağı dolduruyordu havası. Duvar diplerine çökmüş hamallar ayağa kalkıyor, kümeleşmiş konuşanlar, dönüp ona bakıyordu.
Dilimizin, düşüncemizin, geleceğimizin mimarıydı o. İlkinden yükseğine, tüm okullarımızı onsuz düşünmek olanaksızdı. Eğitim tarihimizin bir meyveli ağacıydı ki, ne kendisinden önce, ne kendisinden sonra bir benzeri vardı. Sokuldum, “Hoş geldiniz” dedim. Bolluklu harman sonlarına ermiş bir çiftçi kadar rahattı. Karşılaşmamıza sevindi. Nereden geldiğimi sordu.
“Milli Eğitim müdürlüğü sicil bölümünde çalışıyorum ya, oradan çıktım eve dönüyorum.”
“Atanma işin n’oldu?”
“Evinizde görüştüğümüz gece, ertesi gün bakanlığa gelmemi istemişti Bedrettin Bey. Uzun uzun konuştuk, ilgilendi. İstersem denetmen olarak da atayabileceğini söyledi. Ben dersliğe dönmek istiyordum, öğretmenliği özlemiştim. Tabiat öğretmeni olarak, bir ortaokula verildim. Oysa ben Türkçe öğretmenliğiyle başlamıştım Aksu Köy Enstitüsü’nde işe. Oradan, ilk atanma emrim getirtilerek işim düzeltildi.”
“Hadi hayırlı olsun. İmece dergisinden ne haber?”
“1 Mart’ta çıkıyor. Başyazı İnönü’nün.”
Enstitü günlerindeki gibi heyecanlıydı.
“İnönü de aramıza katıldı demek...”
Ha dense golf pantolonunu giyecek, Koca Tonguç’la enstitüleri dolaşmaya çıkıverecekti. İnönü görse bu halini, sanırım kendini tutamaz, “Boşuna vakit yitirdik Hasan Âli, kaldığımız yerden sürdürmeliyiz” derdi.
İmece’den, İmececilere geçtik. Sabahattin Eyüboğlu’nu sordu. Beş günlüğüne İstanbul’a gelmişti. UNESCO toplantılarına katılıyordu. Mutlaka uğramayı düşünüyordu Sabahattin Bey’e. Bir İmece toplantısına da katılmayı çok istiyordu. Cumhuriyet eğitiminde gerçekleştirdiği imeceleri anımsamış gibiydi.
Tevfik Sağlam Paşa’da kalıyordu. “Kızının durumunu da anlatacağım Paşa’ya” dedi. “Belki yurt dışında bir ameliyat olanağı yaratabilir.”
Telefon numarasını verdi.
Bütün İmececilere ayrı ayrı selamlarını iletmemi istedi. Pazartesi günü telefonla ararsam, görüşebilecektik.
Ertesi gün pazardı. Hasan Âli’nin haberine sevinmişti karım, daha özenli bir sofra hazırlamıştı.
“Baba, bayram mı var? N’oluyoruz?” dedi, küçük kızım Deniz.
“Yakında o da olacak” deyip saçlarını okşadım. Sofraya oturduk.
Tam da haber saatiydi, radyoyu açtık.
“Sayın dinleyiciler! Tevfik Sağlam Paşa’nın konuğu olan Hasan Âli Yücel, sofrada fenalaştı. Yapılan müdahalelere rağmen, kalp durmasından hayata veda etti... Büyük devlet adamı...”
Vurucu ölümlerden biri oldu bu da. Gayrı, “köşesinden, eski bir öğretmen” eğitim sorunları üstüne konuşmayacak. Sonsuza değin sustu, öğretmenin. Ama ak kitapları, klasikleri açanlar, kalın, tok, pırıl pırıl bir ses duyacaklar:
“Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi...”
Toplumumuzun gerçekten çağdaşlaşmasını isteyenler yanlarında, yeni imeceler başlatmaya hazır Hasan Âli’yle, Tonguç’u bulacaklar. Köy Enstitüsü Dergisi’nin ilk sayısını açanlar, Hasan Âli Yücel’den büyük insanlık dersi alacaklar.
“Ülkümüzün Yolculuğu” başlıklı yazısını, şöyle bitiriyordu Bilgemiz:
“Bütün bu düşünceler, bir anafikirde toplanıyor:
Ne için yaşadığımızı bilmek. Fikirlerin en güçü. Başı ve sonu. İşte ülkü budur. Gerçek sevgi budur. İyi yaşayarak, yaşamımızın amacını iyi bilerek ve ona yaklaşmanın saadetini duyarak, kaderimizin bizi getireceği ana, güleryüzle, gözümüz arkada kalmaksızın varmak... Hayatı vazifen bittiği anda bitirmek. Ne aldanmak ne aldatmak; ne avunmak ne avutmak. Gözüpek, yüreği yumuşak olmak. Doğruyu kuşun ötmesi gibi sıkıntısız söyleyebilmek... Tabiatın yok ettiği anda. Cemiyetteki varlığının en yükseğine varmak, inanmayanları inandırmak. Küsmeden kızmadan sapıkları yola getirmek; uyuyanları uyandırmak. İğrenmeden kirleri temizlemek... Büyükleri saymak küçükleri sevmek.
Her zaman içimden hecelediğim bu gerçek, kuralları tekrar ederken, yağız çehreli, kesik saçlı, sakalı bıyığı tıraşlı, temiz yüzlü, canlı, milletine inanlı, yeni bir neslin arasına katıldığımı duyuyorum.”
Kulak verin doğruya, güzele
Acı çeken toprağı insanı dinleyin
Bozkırdaki başağı, başaktaki köyü
Konuşan o değil mi derinlerden
Bize bizi bulduran sesiyle
Bir Mavi Destan
Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığına ivme kazandıran, eğitimi kendisinden önceki birikimi değerlendirerek, Kurtuluş Savaşı’nı sürdürme anlayışıyla dizgeleştiren Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüleri Dergisine yazdığı önsözde şöyle diyor:
“Cumhuriyet, laiklik ilkesiyle, milletimizin ana meselelerini tabiat üstü görüşten alıp, tabiat içi anlayışa getirerek, toplum hayatımızda kesin, verimli bir değişme yaptı (...) 1923 yılından bu yana, yepyeni bir yaşayış filizlenmeye başladı. Bütün yenilikler, köklü önlemler, devlet, millet kalkınmaları; hep bu kaynaktan fışkırdı. Hep bu devrimci özden hız aldı.”
Evet, her şeyden önce, her şey için gerçek yol gösterici, bilim.
Bizi çağdaşlaşmaya açan, devrimleri eğitim kirizmasıyla kökleştirme, boy atıp gelişmelerini gerçekleştirme etkinliğidir Hasan Âli’nin eğitim bakanlığı süreci. Tüm aydınların katılımıyla düzenlediği neşriyat ve maarif kongreleriyle “yaşayıp yaşatma imecesi”ne dönüştürmüştür ekin ve eğitim çalışmalarını.
Toplumun tüm aydınlık birikimini, aydınları, yazarları, eğitimcileri, “imece”ye katmayı başarmıştır. O bir “imeceba-şı”dır. Dünya klasiklerinin çevrilmesi, ilköğretim davasının belirli bir plana göre çözümü ortaklaşa planlanmıştır. Cumhuriyetin on altıncı yılında, ilk maarif kongresini topladı. Toplumun ekin ve eğitim sorunlarına bir bütün olarak bakıyordu Hasan Âli. Eğitilecek insan gücümüzü, tüm olanakları-
mızı, bilimin yol göstericiliğiyle değerlendirerek, kimselere avuç açmadan kalkınmamız başarılmalıydı:
“Kemalist rejimin maarifi, teknik ve pratik hayata, birbiri arkasından gelecek kuvvetli nesiller yetiştirmeyi, başlıca vazifelerinden sayar.”
Bu kongrenin toplandığı yıl, İkinci Dünya Savaşı patlamıştır. O savaş ortamında, bizde de ilköğretimi gerçekleştirmeyi “millet olma, insan olma davası” sayan eğitim seferberliği başlamıştır.
Devlet başkanına göre ilköğretimi gerçekleştirememiş toplumlarda haklar ve vazifeler gönüllere sığıp yerleşemez. Bilmeyen, siyasi ve ekonomik kudret sahiplerinin elinde tıpkı ortaçağda olduğu gibi köle hayatı sürer. Asıl acıklı olan yan da, durumuna ilgisiz kalır.
Amaç, bilgili, bilinçli, daha çok üreten, hakça bölüşen, giderek yönetime de ağırlığını koyabilecek yurttaşlar yetiştirmektir. Bunun yolu da eğitimin gücünü kullanarak kız ve erkek köy çocuklarının ülkeyi eğitim alanına dönüştürdükleri, köy enstitüleridir. Halk çocuklarını eğitimde fırsat ve olanak eşitliğine kavuşturan enstitülerde eğitim, bir çeşit özgürleşme eylemidir.
“Türk zekâsını madde üstünde işletmeyi, işi maddeleştirmeyi gerçekleştirici teknik eğitim atılımı, devlet tiyatrosu, opera, konservatuvar, üniversite özerkliği, dünya ekininin yazın başyapıtlarının dilimize kazandırılması... Bir aydınlanma yeniden doğuş havası...
Amaç: Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş; tam anlamıyla, biçimiyle uygar bir toplum haline getirmek. Kalkınmamızı kendi gücümüzle gerçekleştirerek tam bağımsız, onurlu ve yüce bir toplum olarak yaşamak...
Geceli gündüzlü çalışmalarla yedi ay yedi yıl yedi gün sürdürüyor imecebaşı bu imeceyi...
İkinci Dünya Savaşı sona erip de, dış baskılarla çok partili yaşama yönelince imece yavaşlıyor; ilk seçimlerden sonra da karşı devrime, yıkıcılığa yol açılıyor.
Uzun savaş yıllarının sıkıntılarını oya çevirmeye kalkışanlar, geçmiş özlemcileri, Atatürk karşıtları, 1946 seçimlerinden sonra oluşturulan kadroyla, Cumhuriyetin temellerine saldırmaya, laik eğitime karşı çıkmaya başladılar. Hasan Âli bakanlıktan ayrıldı, yerine bir gerici getirildi. Yeni hükümete göre köy enstitüleri komünist yuvasıydı, millileştirileceklerdi. Klasikler, zararlı düşünceleri yayıyordu. Hasan Âli komünistleri korumuş, ülkeyi uçurumun kenarına getirmişti. 12 Mart’tan, 12 Eylül’den çok önce de, eğitim kesiminde büyük bir kıyım yaşandı.
Güzel konuşan, yazan, toplumun yaşama sorununu canevinde duyan bir ekin, bir devlet adamıydı Hasan Âli; Atatürkçü düşünceyle yeni toplumu, çağdaş yaşamı gerçekleştirmek, Kurtuluş Savaşı’nı amacına ulaştırmaktı davası.
Önümde duran, Kültür Bakanlığı’nca yayınlanmış mavi kaplı kitaba bakıyorum: Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler, Hasan Âli Yücel. 324 sayfalık bir mavi destan. Uygulamalar sırasında öne çıkan çeşitli konularda 142 yazı, söylev, konuşma ve demeç. Yedi yıllık çalışmaların tümü, canlı belgeleriyle ortada. İş, Demosten’den daha iyi konuşurmuş, konuşuyor işler... Ve de iyi iş sahibini övermiş, övüyor Hasan Âli’yi, iyi işler...
Kızı Canan Eronat’ın vurguladığı gibi, Cumhuriyet eğitiminin aydınlık bir çağının tarihçesi denebilir bu yapıta. Atatürk’e yetişme, onu aşma yolunda, en hızlı koşu. İpi göğüslercesine...
Karşı devrimcilerin yüzlerine inen bir tokat, gözlerini kör eden, bakamayacakları bir ışık kaynağı...
Atatürk’e yetişmek isteyenlere, merhaba denerek okunacak bir mavi destan...
Bilge devlet adamımız, hamurunu kendisi yoğurup kendisi pişirmiş doyurucu ekin somununu. El yazısıyla şöyle diyor bir yerde:
On yıl sonra, bir gecenin sabaha karşısında gönlüm huzur ve iftiharla dolu, bu cildi karıştırdım. Benden sonra geleceklere bundan daha
kıymetli ne bırakabilirdim diye düşündüm. Olsa olsa, bu işleri yapmaya imkân veren milletime minnetimi... 8 Mayıs 1954, imza
Elleri gözleri yapılarda harç
Ey gericiler çıkarcılar ey
Kafanızı taşlara vurun
Hasan Âli canlı bir anıt
Gelişen ülkemizde...
|
|
|
Kadıköy Kültür Merkezi’nde “Yücel’i Anma Toplantısı” (Başaran, Canan, Prof. Bedia Akarsu, Şükran Kurdakul, Vedat Günyol) |
Mustafa Necati
Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel
Mustafa Necati, Kurtuluş Savaşı imecesini, aynı doğrultuda sürdürerek eğitim savaşı imecesine dönüştürmüştür. Abece’nin değişimi, bakanlığın yenilenmesi, halk dershaneleri; Kurtuluş Savaşı coşkusuyla yürütülen eğitim çalışmaları... Ve birden dünyadan ayrılış. Mustafa Kemal’i bile ağlatan ölümü... Hasan Âli’yi de çarpmıştı bu ölüm:
AZİZ NECATİ’YE
O levent cüssenle hayattın candın
Neş’eydin kudrettin ve heyecandın
Bu kara toprağa nasıl uzandın
Ölüm mü oraya koydu başını
Saymadı mı yoksa ecel yaşını
İnliyor gür sesin kulaklarımda
Adının aksi var dudaklarımda
Sevgin yaş oldu göz kapaklarımda
Hâlâ istiyorum sesini duymak
Ne yazık gittiğin iller çok uzak
Sevdiğim Türklüğe kalbin yuvaydı
Ne olur o yuva bozulmayaydı
Ölüm seni de mi kocamış saydı
Sen can yoldaşıydın kaçırdık elden
Öc alabilseydik zalim ecelden
Hasan Âli YÜCEL, 1929
Bölüm II
Bakan Yücel
Milli Eğitim Bakam Hasan Âli Yücel
-
• Cumhuriyetin en önemli eseri köy enstitüleri.
-
• Aydınlanmaya ivme kazandıran çeviri devinimi.
-
• Hasan Âli döneminde ortaöğretim, lise.
Cumhuriyet aydınlanmacılığının yükselişi:
Hasan Âli Yücel, çok ve büyük işler yapmıştır: Maarif Şûrası, Ahlak Şûrası, Tercüme Kongresi, Felsefe Terimleri Komisyonu, Köy Enstitüleri, Ortaöğretimde birlik, Yükseköğretimle ortaöğretimin uyarlanması, Dünya klasiklerinin çevrilmesi, Konservatuvar, Üniversite muhtariyeti.
Yücel döneminde bakanlıkça yayınlanan ansiklopedi, sözlük ve dergiler:
Ansiklopediler:
İslam Ansiklopedisi (1940)
İnönü Ansiklopedisi (1943)
Sanat Ansiklopedisi (1943)
Sözlükler:
Hukuk Sözlüğü (1944)
Türkçe-Fransızca Sözlük (1944)
Osmanlı Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü (1946)
Dergiler:
İlköğretim Dergisi (1939)
Güzel Sanatlar Dergisi (1939)
Mesleki Teknik Öğretim Dergisi (1940)
Kültür Bakanlığı Dergisi (1940)
Tercüme Dergisi (1940)
Tarih Belgeleri Dergisi (1941)
Kadın Ev Dergisi (1943)
Köy Enstitüleri Dergisi (1945)
Tebliğler Dergisi
Ayrıca, Sanat Takvimi, Türk Bibliografyası da Yücel dönemi ürünlerindendir.
Yaklaşık sekiz yıl, Türk milli eğitimine, ekinine adanmışlıkla hizmet etmiştir Hasan Âli. Türk toplumu onun çabalarıyla çağdaş sanat ve eğitim kurumlarına kavuşmuş, dünya başyapıtlarını kendi dilinde okumaya, kendi sahnesinde izlemeye başlamıştır. Devrimci Türkiye’nin yaşamına hümanizma, bir ruh olarak katılmış, Cumhuriyet aydınlanmacılığı ivme kazanmıştır onunla.
Memleketimizde devletin maarif işlerini ele aldığı tarihten bugüne kadar, gelmiş geçmiş nazır ve vekillerin en büyüğüdür Hasan Âli.
(Prof. Sabri Esat Siyavuşgil)
Çift Aylı Zarf
Çift aylı şişkince bir zarf duruyordu önünde. “Çok Gizli, Çok Önemli” demekti bu. Hele İkinci Dünya Savaşı koşullarında sıkı savaş önlemleri sürerken bakana ulaştırılan bir “çift aylı”!
Düşünüp kaldı. Hoşgörülü aydın bir kişiydi. “Gizli”nin hangi kafalara göre ne anlam taşıyacağını biliyordu. Bakanlık müfettişiyken, ortaöğretim genel müdürüyken nelerle karşılaşmamıştı ki... Naziler’in tüm Avrupa’yı yangın yerine çevirmesi, ordularının sınırlarımıza dayanması bizim ırkçı kesimleri de etkiliyordu. Belki de...
Açık yürekliydi. İnsanlara güveniyordu. Hoşlanmıyordu gizliliklerden.
Alnını kırıştırarak zarfı açtı. Düşündüğü gibiydi. Valinin biri kimbilir neye kızmışsa kızmış, veryansın etmişti ilindeki öğretmenlere. Uzunca bir dizelge de eklemişti yazıya. Gizli bir fesat ocağı çıkarmıştı ortaya sanki adam. Oysa delilsiz dayanaksız, söylentiyi geçmeyen şeylerdi dedikleri. Anlaşıldığına göre, asıl duyuru Genelkurmay Başkanlığı’na yapılmıştı da, yalnızca bilgi veriliyordu kendisine.
Korkunç bir darkafalılık, mantıksızlık örneğiydi. Osmanlı jurnalciliğiydi bu. Neyle suçlandığından habersiz savunmasız insanları arkadan vurmak.
Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür kuşaklar yetiştirmelerini bekliyordu öğretmenlerden. Onlar kökleştirecekti devrimleri. Ne ki, Osmanlı artığı kafaların “gizli” raporlarına bağlıydı yazgıları. Değişmeli, daha sağlam ölçütlere bağlanmalıydı değerlendirmeler. Düşünceden korkuyu kaldırmakla başlardı
çağdaşlaşmaya yönelme. Düşünmenin, özgürleşmenin yollarını açacaktı öğretmen. Onların emekleriyle kökleşip boy atacaktı devrimler. “Önce öğretmen” diyordu Cumhuriyet eğitimi...
Kararını vermişti. Kalkıp Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a gitti. Katı tutumu biliniyordu Paşa’nın. Kolay olmadı sorunu anlatmak, ama gene de bakanlığın yaptıracağı soruşturma sonucuna göre hareket edilmesi uygun görüldü.
Dirençli tutum gerçeği ortaya çıkarmış, gizli kalmış bir sadizmin yemeye çalıştığı yirmiye yakın öğretmen kurtulmuştu.
Yaklaşık sekiz yıl süren bakanlığı sonunda gerici çevrelerin suçlamaları arasında karşısına çıkacaktı bu olay. Emekliye ayrılan mareşal “Bir bakanın komünistleri koruduğunu” söylüyor. “Kim o bakan, açıkla” denince, açıklayamıyor, Kenan Öner’e açıklatıyordu.
“Kurtuluş Özlemi”yle Yoğrulan Bir Kişilik
Çocukluğu, ilk gençliği İmparatorluğun yıkılış yıllarında geçmişti. İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Olayı... “Hürriyet”, “istibdat” sözcüklerinin, “mürteci” sözcüğünün anlamını çözmeye çalışmak, on bir-on iki yaşındaki bir çocuk için “cehennem” dir. Onun dünyayı anlamaya çalıştığı yıllarda belleğine yansıyanlar: “Arnavutluk isyanları, Trablus Harbi, Balkan Muharebesi, bozgun, Rumeli’nin yitirilişi, seferberlik... Yoksulluk, açlık, sefalet ve nihayet, mağlubiyet, esaret”tir.
Kurtuluş konusunda yayınlanan kitapları okumaktadır sabahlara dek. “Bunlar arasında Japonya’nın kalkınmasına dair küçük bir kitap da vardı. O benim gözümü açmıştı. Öğretim seferberliği ve bunun önemi hakkında ilk inancım bu kitap sayesinde olmuştur. Onun için ben bu kültür davasını vekil olduktan sonra değil, daha küçük yaşlarda iken bir kurtuluş ve yüceliş imanı olarak kalbime yerleştirmişimdir.” Okuduğu sürece o imanı güçlenir. Vefa Lisesi son sınıf öğrencisiyken askere alınmış (1915) yüksek öğrenimini savaştan sonra tamamlayabilmiştir. Soran, sorgulayan, düşünmeyi geliştiren bir eğitimden yanadır. Bu yüzden fakülte değiştirmek zorunda kalmıştır yüksek öğretmen okulundayken. Daha o yıllarda güzel konuşan, yazan, toplumun dertlerini canevinde duyan coşkulu bir gençtir.
Milli Mücadele Heyeti Murahassası’nı Londra dönüşü rıhtımda karşılayan, öğrendiklerini yazdığı gazeteye bir muştu gibi ulaştıran O’dur. Kurtuluş idealinin ilk başarısı, O’nu da Kuva-yı Milliyeciler kadar mutlu etmiştir.
Devrimin coşkulu yılları
Kurtuluş’tan sonra, çağdaş bir devlet olma yolu tutulmuştur. Bizi tam bağımsız, onurlu, yüce bir toplum olarak yaşatacak yepyeni çağdaş bir eğitim örgütü yaratılacaktır. Hilafetin kaldırılması, Öğretim Birliği Yasası, tüm eğitim kurumlarının milli eğitime bağlanması, yeni abece, giderek dil devrimi... Yeniliklerin taşını tuğlasını çeken, harcını karanlardan biri olacaktır Hasan Âli. İzmir’de, İstanbul Erkek Lisesi’nde, Kuleli Askeri Lisesi’nde yazın ve felsefe öğretmenliği... Bakanlık müfettişliği, Fransa öğrenci müfettişliği, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü, Gazi Eğitim Enstitüsü müdürlüğü “kurtuluş ve yüceliş imanı”yla verilen hizmetlerdir.
Ozanlığı, yazarlığı da kurtuluş coşkusuyla sürmektedir:
Yaşayıp yaşatmak işimiz bizim
Haram lokma kesmez dişimiz bizim
Dünyada bulunmaz eşimiz bizim
Biz yeni hayatın erenleriyiz
Mustafa Kemal’in üç aylık yurt gezisine bakanlık temsilcisi olarak katılan Hasan Âli, yurt gerçeklerini daha derinden kavramış, kurtuluşun önderini sofrasında, söyleşilerinde yakından tanımıştır:
Atatürk’ü tanıdım gezisinde evinde
Köşe konuşmasında açıktan söylevinde
Nasıl işliyor gördüm yüreğiyle kafası
|
|
|
Hasan Âli Yücel |
-
1935. .. İzmir milletvekilliği...
O yıllarda Bakan Saffet Arıkan’ın müsteşarı Nafi Atuf Kansu’nun, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un ilköğretimi yaygınlaştırma, köye eğitmen gönderme uygulamalarını izlemektedir. Konuya Kurtuluş Savaşı kadar önem vermektedir Atatürk.
Eğitmen kursunu bitirirken bir eğitmenin yaptığı konuşma çok etkiler Hasan Âli’yi. Toplantıyı izleyenlere, “Komşular!” diye seslenmektedir eğitmen. Dışarıdan değil, aralarından bir sesleniştir bu:
“Türk köylüsü yıllar ve yıllardır kendisine “Komşular!” diye seslenilmesini beklemiştir.
“Komşular!” seslenişi, köylünün bağrını nasıl bir köylü kucaklaması gibi sarmışsa, bizim için de yüksek, keskin bir paylaşmanın ifadesi olmalıdır. Onlara komşu diyebilmek için, onların evlerindeki hayatı, bu hayatın bütün maddi ve manevi acılarını bütün maddi ve manevi isteklerini, kendi ruhumuzda duymamız lazımdır.
Türk köyüne ve Türk köylüsüne giden yolun başlangıcındayız... Türk münevveri yeni işitmeye başladığımız bu sese yönelir, onun geldiği yana doğru giderse, yüzyılların savsaklamasını ortadan kaldırabilir.”
Hasan Âli, 1938 yılı sonlarına doğru milli eğitim bakanlığına getirildi. Köşkün kitaplığında İnönü ile görüştü. Cumhurbaşkanı ilköğretim işine çok önem verdiğini, başlanan eğitmen yetiştirme hareketinin sürdürülmesi gerektiğini söyledi. İlköğretim behemahal yüzde yüz çözüme kavuşturulmalıydı.
“Ta baştan beri sürüp gelen birikimi değerlendirerek işi daha geniş çapta ele almayı düşünüyordum. Esaslı bir hazırlıktan sonra eğitim, ekin yaşamımıza ivme kazandırmalıydık. Hazırlıklar için bir yıl izin Paşam” dedik.
Yarım yamalak bir Tanzimat aydınlığıyla, ortaçağ karanlığını sayan bir toplumdan çağdaş bir ulus yaratmak olanaksızdı. Derin vurulacaktı kazma toprağa. Bir yandan batıyı batı yapan ekin ve sanat kaynaklarına, bir yandan da ülkenin insan kaynaklarına gidilecekti.
İlkini gerçekleştirebilmek için önce Neşriyat Kongresi toplandı. Ülkenin tüm düşünürü, yazarı, çizeri, “tercüme” konusunu, ülkede bir düşünce ortamı yaratma işini çeşitli yönleriyle tartışıp somut kararlara bağladı. Tüm aydınlar ekin imecesine katılıyordu.
Neşriyat Kongresi’nin ardından Birinci Maarif Şûrası... Gene tüm eğitimciler, yetkililer... Yapılanlar, yapılabilecekler, ilköğretimin en kısa zamanda yüzde yüz gerçekleştirilebileceği plana bağlanması enine boyuna görüşüldü. Atatürk’ün deyişiyle “tam bağımsız ve onurlu yüce bir toplum yaratmaktı Cumhuriyet eğitiminin amacı”.
Şu sözlerle açıldı kongre:
Cumhuriyetimiz, Türk zekâsını madde üstünde işletmeyi ve işi maddeleştirmeyi, ekonomik ve endüstriyel çalışmalarının prensibi bellemiştir. Bu prensip, ancak ilmi metotlara dayanarak gerçekleştirilebilir.
Türk vatanının bütün servetlerini, toprağın üstünde ve altında, havada ve suda ancak bu zihniyetle tam semereli bir hale getirmek mümkün olacaktır. Kemalist rejimin maarifi teknik ve pratik hayata birbiri arkasından gelecek kuvvetli nesiller yetiştirmeyi başlıca vazifelerinden sayar. 3.3.1939
Ülkenin tüm düşün adamları, eğitimcileriyle sorunlar enine boyuna tartışılarak irdelendi. İkinci Dünya Savaşı patlamıştı. Savaş önlemleri ağır basacaktı. Zorluklar çok, olanaklar kısıtlıydı. Ama kendi koşullarımıza, gerçeklerimize göre sürdürmek zorundaydık eğitim savaşını. Yeni Türkiye’yi yaratma imecesi olacaktı bu. Başta büyük eğitimci Hakkı Tonguç, sonra teknik öğretimin başarılı yürütücüsü Rüştü Uzel... Talim Terbiye Kurulu’nun, Tercüme Bürosu’nun seçkin üyeleri Sabahattin Eyüboğlular, Nurullah Ataçlar...
17 Nisan 1940’ta 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası çıkarıldı. Devlet eğitim seferberliğini, “millet olma, insan olma” davasını başlatıyordu. İlk kez “komşular” diye sesleniliyordu köylüye. Bakan, yüreğindeki “kurtuluş ve yüceliş” imanıyla “komşular” diye sesleniyordu Türk köylüsüne.
“Girişimin amacı ve dayanağı köyde üretimi çoğaltmak, teknikleştirmek, alabildiğine akılcı düzeye ulaştırmaktır. Özetle dağınık, bitkin, perişan köyü canlandırmaktır” (Ton-guç). Öylesine canlandırılmalıydı ki bir daha hiç kimse ona köle muamelesi yapmamalıydı. Daha çok üreten, hakça bölüşen, giderek yönetime ağırlığını koyan bilince ulaşmalıydı.
Hasan Âli şöyle sesleniyordu Meclis’e:
Bu kanunla (3803) bizim yaptığımız şey bir kopya değildir. Fakat uydurma bir şey de değildir. Bizim yaptığımız bu işi Bulgaristan’da başka mahiyette görürsünüz, Meksika’da başka şekilde bulursunuz. İlköğretim meselesini bundan bir asır evvel halletmiş memleketlerde de başka şekillere tesadüf edersiniz. Hiçbir memleketin tahsil meselesini hallederken aldığı tedbirleri aynen almadık, hepsinin tarihini biliyoruz, cahil değiliz. Bunları ancak kendi memleketimizin fiili hakikatine ve toplumsal realitesine uyarak yapmış bulunuyoruz. Bu, bizimdir, kimseden almadık. Başkaları bizden alsınlar.
Nüfusun yüzde sekseni köylüydü. Ulusal gelir topraktan sağlanıyordu. Üretim araçlarımız ilkeldi. Köylüler, üzerlerinde yoğunlaşan iç ve dış sömürüyü yazgı sayıyordu. Uyandırılıp bilinçlendirilemez, üretim yaşamı değiştirilemezse, köylümüz “tıpkı ortaçağda olduğu gibi siyasi ve ekonomik kudret sahiplerinin buyruğunda köle hayatı yaşar, daha kötüsü de buna ilgisiz kalırdı”.
Ülke, incelemelere göre, eğitim kesimlerine ayrıldı. Uygun yerlerde toplanan köy çocukları, çağdaş yaşamı gerçekleştirecek etkinliklere girişti. Kurtuluş Savaşı coşkusuyla, enstitüler eğitimde örnek bir atılımı gerçekleştirdi.
Aydınlanmaya İvme Kazandıran Çeviri Devinimi
Yücel, başlatılan çeviri devinimi ile ilgili olarak günümüz diliyle şunları söylüyordu:
Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız.
Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebil-miş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir.
Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir.
23 Haziran 1941
Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel
Cumhuriyet Aydtnlanmactlığıntn Çeviri Devinimi
Toplumların uyanıp gelişmelerinde “çeviri” büyük etken olmuştur. Rönesansın (yeniden doğuş), reformun (dinde yenilik), aydınlanma döneminin temelinde, “çeviri” vardır. Ekinler, uygarlıklar sürekli etkileşim içindedir. Ortaçağdan çıkış, çeviriyle ulaşılan akılcı Yunan filozoflarının, Latin yazarlarının düşüncelerinin aydınlar arasında dolaşıma girmesiyle olmuştur.
Ticaretin gelişmesi, matbaanın bulunarak düşüncelerin yaygınlaşmaya başlaması, Avrupa düşün yaşamını değiştirmiş, Fransız devriminin yolunu açmıştır.
Arapça’dan Latince’ye ilk çeviriler, onuncu yüzyılda başlar. Harezmi’nin matematiğe ilişkin yapıtlarının çevrilmesi batıda devrim yaratır. Ispanya’da İbni Rüşt’le başlayan çeviri devinimi, İtalya’da sürer. Aristo’nun “Organon”u ilk kez Latince’ye çevrilir, Eski Yunan filozoflarının yapıtlarına doğan ilgi, “Yeniden Doğuş” dediğimiz akılcı dönemi başlatır. Yüzlerce yıl öncenin yapıtlarını tanımaya başlayan yazarlar, onlara öykünerek yaratıcılıklarını geliştirmişlerdir. Rönesansın “sabah yıldızı” sayılan Petrark, İlyada’nın Odise’nin ozanını tanımış, Bokaçyo, Homeros’u Yunanca aslından ilk okuyan yazar olmuştur. Ozanlar yazarlar giderek, Latince’nin etkisinden kurtulup, kendi dilleriyle yapıtlar verme yolunu tutar, Petrark’la Dante, kendi dilleriyle ürün verenlerin başında gelir.
Dünyanın efendisi Hıristiyan imparatorluğunu simgeleyen kilise, İncil Almanca’ya çevrilip de halk, Incil’i kendi di-
linde okumaya başlayınca zayıflayacak, dinde yenileşme gerçekleşecektir. Basılarak daha geniş kesimlere ulaşan yapıtlar, insanların ufkunu genişletmiştir. Birikim, yararlanılarak yaratılan düşünce dolaşımı ortamı, sanayi devrimini, aydınlanma çağını yaratacaktır.
Aydınlanma, bireylerin, toplulukların, yaşamlarını kendi akıllarına, bilgilerine göre düzenlemesini sağlar, Fransız devrimi laik okulu getirir.
Aydınlanmanın babası sayılan düşünür E. Kant, aydınlanma kavramını şöyle açıklamaktadır:
“Aydınlanma, insanın, kendi suçuyla düşmüş olduğu ergin olamayış durumundan, yani kendi aklını bir başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamayış durumundan kurtulması demektir.” Demek ki, ergin olamamanın nedeni, aklın kendisinden değil, aklı kullanmayı göze alamayan, kullanma kararı veremeyen insandan kaynaklanır. Bundan dolayı “Aklını kullanma cesaretini göster” sözü, aydınlanmanın parolası olmuştur.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet aydınlanmacılığını başlatmıştır. Aklın verilerine göre yaşamını düzenleyen, kendini yöneten bir toplum yaratmaktır amaç. Öğretim Birliği Yasası, abece’nin değiştirilmesi, dil devrimi, yeni bir ekin ve tarih anlayışı, çağdaş eğitimle uluslaşma sürecinin başlatılması aydınlanmanın gelişimidir. Genç yaşta yitirdiğimiz Profesör Orhan Burian Atatürk’ü, “Asya’nın Rönesansı” saymaktadır:
Asya’nın çocuklarını korkulu yollarının sonuna, kendilerine ve ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye ruh, Atatürk oldu. Onun yapıcılığı bir destandır. Bütün düzeltme, yaratma ve kurma gücüyle Rönesans Avrupası’nınkine eş bir destan. Gücünü yaratan insan, istencine dayanan insan, başladığı işi başarma gücünü gösteren bir ulus, Atatürk’ün büyük destanıdır.
Doğuyu da batıyı da iyi bilen bir düşün ve eğitim adamı, Avrupa ekininin temsilcisi sayılan Goethe’nin yaşam romanını yazmış olan Hasan Âli, bakan olur olmaz I. Neşriyat Kongresi’ni toplayarak aydınlanma devinimini güçlendirmeye yö-
neldi. Matbaayı bulunuşundan yaklaşık üç yüz yıl sonra alan toplumda, bir düşün ortamı birikimi, dolaşımı yaratılmalıydı.
Mayıs 1939’da Neşriyat Kongresi’ni açışında çevirinin toplum için önemini şöyle vurguladı Yücel:
Garp kültür ve tefekkür camiasının seçkin uzvu olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve âlemin duyuş ve düşünüşüyle benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor.
Kongrede tartışılan on dört konudan İkincisi: “Çeviri ile ilgili sorunları ele almak ve incelemek”ti. Kurulan Tercüme Encümeni, kongreye sunacağı raporda çevirinin önemini şöyle açıklıyordu:
Memleketimizin irfan hayatı için, tercümenin bugün büyük bir ehemmiyeti olduğu herkesçe malumdur. Tercüme, hem memlekete medeniyet âleminin fikirlerini ve hassasiyetini getirmek, hem de dilimizi zenginleştirmek hususunda hizmet edecektir. Bunun için tercüme işinin bugünkü perişan halinde bırakılmayıp bir usul ve nizam altına alınması için encümenimiz aşağıdaki tedbirleri tavsiyeye şayan görmüştür.
Bakan, vakit geçirmeden tavsiyeleri uygulamaya başladı:
Nurullah Ataç, Saffet Pala, Sabahattin Eyüboğlu, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır’dan oluşan Tercüme Bürosu kurularak işe koyuldu.
19 Mayıs 1940’ta Tercüme dergisinin ilk sayısı çıktı. Dergide özgün metinle çevirisi, şiirler, öyküler, düşün yazıları, çeviri üstüne düşünceler yer alıyordu. Derginin özellikle sonraki yıllarda çıkarılan özel sayıları, bir ekin olayı niteliğindeydi: Yunan özel sayısı, Demokrasi özel sayısı, Orhan Veli ve arkadaşlarının hazırladığı Şiir özel sayısı vb. Derginin sunuş yazısında Yücel, çeviri üzerinde duruyor ve “Tercüme bizim nazarımızda mekanik bir nakil hareketi değildir” diyordu. “Herhangi bir eserin, anadile geçirilmiş sayılabilmesi için bu işi yapanın, müellifin zihniyetini benimsemesi, daha doğrusu müellifin mensup olduğu cemiyetin kültür ruhuna gerçekten
nüfuz etmesi lazımdır. Öyle olunca da o cemiyetten alacağı mefhumlarla kendi cemiyetinin fikir hâzinesini zenginleştirmesi tabiidir. Bunun içindir ki, anadilimizin bu inzibatlı fikir çalışmalarıyla yepyeni tekâmül imkânları kazanacağına inanmaktayız. Her anlayış bir yaratma olduğuna göre, iyi bir mütercim büyük bir müellif kıymetindedir.”
Tercüme Bürosu yürüttüğü titiz bir çalışmayla her yıl Cumhuriyet bayramında klasikleri (ak kitaplar) yayınlamaya başladı. Kitapların başında cumhurbaşkanının ve bakanın önsözleri bulunmaktaydı.
Cumhurbaşkanı şöyle diyordu:
[Amaç] Eski Yunanlılar’dan beri milletlerin fikir ve sanat hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatımızda fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği, bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek tabii yoldur. Bu sebeple, tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyorum. (1.8.1941)
Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığı, klasiklerin çevirisiyle, Türkiye’yi bir çeviri cennetine çevirmesiyle, dünyanın düşün ve sanat kaynaklarına açılarak, girişilen köy enstitüleri kirizmasıyla halkı kucaklayarak gelişmektedir. Gerçek bir rö-nesans yaşanmaktadır;
Hasan Âli’nin eğitimci olarak İnönü’ye yaranarak değil, inanarak tuttuğu yol, açık ve seçik düşüncesiyle belirttiği, savunduğu, gerçekleştirdiği görüş şuydu: Bir yandan Türkiye’nin insan kaynaklarına, kısacası bir yandan hümanizmaya, bir yandan köylüye gitmek. Karanlıklar içinde bir çoğunluk ve yarım yamalak bir Tanzimat aydınlığıyla Yeni Türkiye’nin kurulabileceğine inanmıyor, eğitim ve öğretim ilkelerinin bu iki acı gerçeğe çevrilmesini istiyordu. Köy enstitüleriyle ve dünya klasikleri için yıllarca geceli gündüzlü cenkleşe tartışa, meclisten köy kahvelerine kadar her yerde giriştiği savaşın özü sözü buydu (YÜCEL, Sabahattin Eyüboğlu)
Klasiklerin yayınlanması, 1941’de başlamış, 1946 sonuna değin aksatılmadan sürmüştür. Dilimize kazandırılan 496 yapıtın dillere göre dökümü şöyledir:
*Babil klasikleri (1)
*Hint klasikleri (1)
*Çin klasikleri (4)
*Şark-İslam klasikleri (19)
*Eski Türk metinleri klasikleri (1)
*Eski Yunan klasikleri (62)
*Latin klasikleri (18)
*Alman klasikleri (53)
*Amerikan klasikleri (10)
*Fransız klasikleri (171)
*İngiliz klasikleri (56)
*İskandinav klasikleri (6)
*İtalyan klasikleri (12)
*Macar klasikleri (13)
*Rus klasikleri (63)
*Okul klasikleri (6)
Bu çeviri hareketi, çağdaş dünya uygarlığının tüm boyutlarına, derinliğine bir açılıştır. Bu çeviri hareketi, aynı zamanda düşünce boyutunda bir yeniden doğuş, bir aydınlanma seferberliğinin habercisi, bir toplumsal, yazınsal, sanatsal, duygusal ruhsal eğitim, arınma ve doyum girişimidir. (Prof. Dr. Hasan Anamur)
Bakanlık, yürüttüğü seferberlikle bir düşünce ortamı, okuyan bir Türkiye yaratma yolundadır. Klasiklerin ilk okuru İnönü’dür. Köy enstitülerinde “serbest okuma” saatleri uygulanmakta, kitap ekmekle bir tutulmaktadır. İkinci Maarif Şûrası’nda yazın eğitimini çağdaşlaştırıcı kararlar alınmış, Okul Klasikleri Dizisi’nin derslerde yardımcı kitap olarak izlenmesi kabul edilmiştir. Eğitim çağındakiler başyapıtları tanıyarak, okuyarak yetişmektedir.
Hasan Âli’nin gerçekleştirdiği, sonradan saldırılara, suçlanmalara neden olan aydınlanma ve hümanizma dönemi,
Türk düşün ve eğitim yaşamında önemli izler bırakmıştır. Dünyada benzeri yoktur.
Türk ekinine, sanatına, eğitimine ivme kazandıran büyük aydınlanmacı Hasan Âli Yücel, son yazısında çeviri devinimini şöyle değerlendirir: 1939 Neşriyat Kongresi ve 1940 tercüme hareketi, garplılaşma (batılılaşma) fikrinin ilk esaslı adımıdır. Bugün zevkle kitaplarını ve günlük gazetede makalelerini okuduğumuz çağdaşlar, genç kuşaklar, o hareketin yetiştirdiği yazarlardır. Büyük okuyucu kitlesi, bazılarının beğenmediği o tercümeler sayesinde iyi besinlerin tadını almış, harcıâlem yazıları tutmaz olmuştur.
...Biz Avrupa'ya garba en köklü adımı XIV. asır içinde attığımız halde, elan bocalamamızın sebebi, ortasına kadar geldiğimiz bu medeni ülkenin, fikir tarafına hiç iltifat etmemiş olmamızdır. Oysa daha eski asırlarda Yunan kaynaklarını çok daha iyi bilen İslam bilginleri ve filozofları vardı. Sonra bu kaynağı arayıp tarayan çıkmaz oldu. İslam felsefesi ve kelamı, ilmi dediğimiz şey, Yunanlı düşünüşün İslam inançlarına tatbiki değil midir? Uzun zaman bu cihet de ihmal edildi. Kaynaklara gitme eskiden kâfirliğe, Meşrutiyet devrinde bugünkü Yunanlılara dostlukla suçlanmaya sebep olmuştu. Bizim teşebbüsümüzde ise daha ileri gidildi; “Hümanizma-komünizma” tekerlemesi ileri sürülüp kızıl mühürle damgalanmamıza çalışıldı.3
----
3 Hasan Âli Yücel, Garba Yönelme Nedir, Varlık Dergisi, İstanbul, 1961.
Hasan Âli Yücel Döneminde Ortaöğretim: Lise
Öncesi
Aristo, Atina dolayında Lykeon tapınağı yakınında İÖ 355’te kurduğu okula, Lise adını vermişti. Bu sözcük, Tanrı Apollon’un adlarından da biridir. Lykeon ya da lycius, sürüleri kurtlardan koruyan Tanrı ya da tanrısal güç anlamına gelir. Aristo, okuluna “Lise” derken, bilimsel bilgiler öğretilecek yerin dinsel öğreti yandaşlarından, kurtlardan korunmasını amaçlamaktaydı. Liselerin hep o kurtların saldırısına uğrayacaklarını biliyordu.
Bizde lise dengi okullar açılmaya Tanzimat döneminde başlanmıştır. Bunların ilki ve en önemlilerinden biri Galatasaray Sultanisi’dir (1867). O yıllarda ortaokul karşılığı “rüştiye”, lise karşılığı da “idadi” sözcükleri kullanılmaktaydı.
1882’den sonra, bütün il merkezlerinde rüştiye ile birlikte 7 yıllık, sancaklarda ise rüştiye ile birlikte 5 yıllık idadiler öğrenime başlamış, İstanbul’da ilk kez 1880’de kızlar için bir idadi açılmışsa da iki yıl sonra kapatılmıştır.
İkinci Meşrutiyet döneminde, idadilere “sultani” denmeye başlanmıştır.
Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyetin ilk yıllarında ortaöğrenim konusuna da eğilindi. Birinci Heyet-i İlmiye, 15 Temmuz 1923’te sultanilere Aristo’nun kullandığı anlamda “Lise” adını verdi. Yani bi-
limsel bilgiler okutan okullar. Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın (3 Mart 1924) ardından ortaokullara dayalı bu okullarda üniversiteye hazırlayıcı derslere ağırlık verildi. Kız liseleri de erkek liseleri gibi tam sınıflı duruma getirilecek, izlencelere bir de sosyoloji dersi konacaktı.
Öğrenim süresi birinci dönem 4, ikinci dönem 3 yıl olarak saptandı, fen ve edebiyat kolları kuruldu.
Ortaöğretimin amaçları geniş olarak ilk kez 1927’de yayımlanan Lise ve Ortamektep Talimatnamesi’nde açıklanmışsa da, Atatürk daha önce 1 Mart 1922’de, meclisi açış konuşmasında ortaöğretimin amacına da değinmişti:
“Ortaöğretimin amacı, memleketin muhtaç olduğu çeşitli hizmet ve sanat erbabını yetiştirmek ve yüksek öğretime aday hazırlamaktır.”
Liselere, İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’nde öğretmen yetiştiriliyordu. Burası, aslında bir öğrenci yurduydu. Sınavla alınan öğrenciler, üniversitenin fen ve edebiyat fakültelerinde öğrenim görüyor, ayrıca bazı pedagoji grubu dersleri de alıyorlardı. Yüksek Öğretmen Okulu, İstanbul Üniversitesi’nde belli bir kontenjan ve amaçla parasız yatılı öğrenci yetiştiren bir düzenlemeydi. Okulu bitirenlerin, zorunlu hizmet yükümlülükleri vardı. Hasan Âli de, yüksek öğretmen okulunu bitirerek lise öğretmeni olmuştu.
1926’da orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere, Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü kuruldu. Bu yeni kurum, Cumhuriyet eğitiminin laboratuvarı olacaktı: Fen, Edebiyat, Tarih, Coğrafya, Beden Eğitimi, Resim-İş [bu bölümün kurucusu İ. H. Tonguç’tur], Gazi Eğitim Enstitüsü, Müzik, Pedagoji gibi çeşitli bölümlerden oluşan bir fakülte niteliğinde, yatılı bir yüksek öğretim kurumuydu. Bir süre enstitünün yöneticiliğini de yapan Hasan Âli, Fransa’da öğrenci müfettişi iken, Fransız eğitim dizgesini, denetim kurumlarını, kültür işlerini, ortaöğretim kurumlarını incelemiş, bu konularda 700 sayfa ürün vermiştir.
Bakan olduğunda, uzun bir hazırlıktan sonra Birinci Maarif Şûrası’nı toplayan Hasan Âli, o güne değin yapılanla-
rı uzmanlarla gözden geçirerek, Cumhuriyet’in eğitim dizgesini, eğitimde kurtuluş savaşını gerçekleştirmeye yönelmişti. Tüm kurumlar, cumhuriyet aydınlanmacılığı açısından irdelenerek planlanmıştı.
Açış konuşmasında sıra ortaöğretime geldiğinde, bakan konuşmasını şöyle sürdürdü:
Lise meselesine gelince: Müspet ilim zihniyetinin milli kültür tekevvünü içinde hümanizma ruhunun hal ve istikbalini bu müessese tayin edecektir. Bu düşünce iledir ki, başvekilimiz Refik Saydam, hükümet programında liselerimizi keyfiyetçe yükseltmek mecburiyetinde ve isteğinde olduğumuzu, bilhassa tebarüz ettirmişlerdir. Bu itibarla yüksek tahsile temel olarak, umumi kültürü vermek ve münevver sınıfı yetiştirmekle mükellef olan bu müesseselerimizde randımanı kıymetlendirmek ısrarla takip edeceğimiz bir gayedir.
Çok önemli bir eğitim basamağıdır lise. Cumhuriyetin yeni yöneticileri, bilim, sanat, ekin adamları buradan üniversiteye gidecekler arasından çıkacaktır. Halk çocuklarının liselere devam olanakları kısıtlıdır. Osmanlı’dan sürüp gelen kurum, ne denli yenilenmeye çalışılmışsa da, işleyişinde medresenin bilgi aktarma geleneği egemendir. 1933’te üniversite reformu yapılmış, ama Türkoloji bölümüne dokunulmamıştır. Atatürk, son TBMM’yi açış konuşmasında ortaöğretimde yeni terimlerle öğretimin başladığını sevinçle duyurmuştur. Ama dil, ders kitapları, uygulayıcıların niteliği sorunları hâlâ gündemdedir. Bu yüzden, liselerde bilgi ve bilinç düzeyini yükseltici önlemler üzerinde durulmaktadır.
Dersanelerde talebe miktarının makul bir halde tutulması, ilmi ve mesleki kabiliyeti, yüksek öğretmenlerle öğretim heyetimizin kuvvetlendirilmesi, mevcut öğretmenlerin ilmi ve mesleki kudretlerinin artırılması, programların maksada ve ihtiyaca uygun surette tertibi, okul kitaplarının talebenin istifadesine en yarayacak şekle getirilmesi, okulda gösterilen her derste muvaffakiyetin en birinci vasıtası olan anadilimizin talebenin hakkıyla istifadesini temin edecek yolda tedrisi ve müessesenin
muvaffakiyetle işlemesinin ve hayatta başarısının ilk şartı olan disiplin ruhunun hâkim olması okullarımızın verimini artıracak başlıca amildir.
Ortaöğretim genel müdürlüğünden, bakanlık müfettişliğinden gelen deneyimli bakana göre, bütün liselerimizde öğretmen ders saatlerini takrirle, öğrenci de, kafasını kitaptaki ve notundaki yazılarla doldurmaktadır. “Ekseriyetle, öğretmen konferansçı ve talebe ezbercidir.”
Bu durumu değiştirmek için, tüm derslerin öğleden önceye alınarak öğleden sonraların öğretmenin kılavuzluğunda, araştırıcı etüt saatleriyle değerlendirilmesi kabul edilir.
Lise, bilimsel bilgileri öğretecek, aydın yetiştirecek bir eğitim kurumudur, ama yeni bir ekin, tarih, coğrafya anlayışı getiren Cumhuriyet Türkiyesi’nin coğrafya bilgileri, bilimsel terimleri yetersizdir. Türk dilini öğretmede temel olacak bir grameri yapılmamıştır. Yücel ivedilikle, Coğrafya Kongresi’ni (1941), Gramer Komisyonu’nu (1941), Felsefe Terimleri Komisyonu’nu toplar. Yeni lise programındaki bilgilerin içeriğine, diline eğilir.
Biz ilim ve felsefede de imtiyaz ve aristokrasi kabul etmiyoruz. Bütün bilgimiz ve dilimiz, halk dilinin içindedir. Ve öyle olacaktır. Başka milletlerin ilim ve felsefe adamları bu kurala uyarak büyük olmuşlardır. Biz, kuşdili değil Türk dili söylemek istiyoruz. İlim için, felsefe için, her türlü insan düşüncesini anlatmak için, Türk dilini dile getirmek istiyoruz.
Ulusal dili eğitim dili haline getirme çabasıdır bu.
1935-1936 öğretim yılında kültür bakanlığınca Lise Filozofi Programı Kılavuzu adlı bir kitapçık yayınlanmış, bu kitapçıkta felsefe, toplumbilim, mantık öğretiminin amaçları açık ve aydınlık biçimde açıklanmıştır. Bir de felsefe dersleri yardımcı kitapları listesi eklenmiştir kitapçığa. Lise eğitiminin düşünce eğitiminde güdeceği yol gösterilmiştir. Yardımcı kitaplar batı ekinini doğru algılatıcı temel kitaplardır. Amacın gerçekleşmesi için özellikle terimler sorunu üstünde durulmaktadır.
Bakan Yücel:
Felsefe terimlerimiz de diğerleri gibi Dil Kurumu'na verilecek, buradan geçtikten sonra bütün maarif örgütlerimize gönderilecek, derslerde ve kitaplarda hep bu terimler kullanılacaktır. Ankara ve İstanbul üniversitelerinin bu cihete çok dikkat göstereceklerine itimat ediyorum. Yalnız şunu söyleyeyim ki bu terimler tek kelimeler olarak cansız birer fikir unsurlarıdırlar. Bizim yaptığımız, bu kelimelerle felsefe bünyemize ancak topraktan bir şekil vermektir. Buna yazarak ve söyleyerek can verecek olanlar sizlersiniz. Profesörlerimiz, öğretmenlerimiz, yazıcılarımız, bunları yerinde, iyi ve Türk dili zevkine uyar şekilde kullanmadıkça yaşar hale getirmek olmaz. Bunu açık olarak bilmeliyiz.
Hasan Âli’nin bakanlığı döneminde liselerde nitelik yükselmiş, ama sayısal artış olmamıştır. Birinci Milli Eğitim Şûrası’nda, Sınav Yönetmeliği, Disiplin Yönetmeliği, öğretim izlenceleri kabul edilmiş, sınıf mevcutları saptanarak, öğrenci sayısı beş yıllık plana bağlanmıştır.
Liselerde düzeyi yükseltici, ulusal ekini geliştirici etkinliklere önem ve ağırlık verilmiştir. Batı ekininin kaynaklarına inilmesi, batıyı batı yapan düşüncenin derinlemesine algılanması için, doğrudan kaynaklara gidebilme amacıyla bazı liselerde Yunanca, Latince öğretecek klasik şubeler açılmıştır.
Ne ki, liselerde yazın eğitimi hâlâ çağdışıdır. Gerçek aydınlanma, yazın eğitiminin çağdaşlaşmasıyla ivme kazanacaktır. Yazın izlencesi, yazın kitapları, yazın tarihi ağırlıklıdır. Geçmişe özlem uyandıran, okuma alışkanlığı kazandırmayan metinlerle sürdürülmektedir dersler.
Konu, ikinci milli eğitim kurultayında gündeme getirilir. Devrim niteliğinde bir görüş ortaya koyar bakan: “Dil öğretimini, metne dayandırmak prensibi, bu hususta esasımız olduğu için, ‘Türkçe’ ve ‘Edebiyat’ adlarıyla bir ders tefrikine tabi tutmaksızın, ilkokulların en küçük sınıflarından, edebiyat fakültesinin en yüksek öğretim derecelerine kadar, bütün bu bilgi sürecini anadil anlamı içinde görmekteyiz.”
Bu görüşle, 1944-1945’ten sonra, yazın eğitimine yön verici, yazın eğitimini çağdaşlaştırıcı ders kitapları hazırlandı.
Bakanlıkça kurulan komisyonun hazırladığı Türkçe Metinler adlı kitabın önsözünde “Lise Türkçe öğretiminde tutulacak yol” şöyle açıklanıyordu:
“Liselerde bugüne kadar edebiyat adı altında okutulan dersler, Türkçe adını alacak ve daha önceki öğretim basamaklarında verilen Türkçe derslerinin devamı olacaktır. Bu maksatla Lise Edebiyat Dersleri Programı tamamen kaldırılmış ve bakanlıkça hazırlanan Türkçe Metinler kitapları programın yerini tutacak şekilde tertiplenmiştir. Ve lise Türkçe öğreniminin esasını, bu kitaplar teşkil edecektir.”
Amaç, Türkçe ve yazın kavramlarının aynı doğrultuya yöneltilmesi, öğrencinin Türk dilinin tarih boyunca ürettiği değerleri etkin biçimde tanımasıydı. Öğrenci, öğretmenin yol göstericiliğiyle tanıdığı metinlerin bütününe yönelecek, daha başka metinlere ilgi duyacaktı. Bu gerekseme, bakanlığın ve öğretmenin öğütleyeceği kitaplarla beslenecekti.
“Bugünkü anlayışta edebiyat kültürü, nazımdan çok nesirden faydalanarak verilebilir. Bu kültürü ortaöğretimde verebilmek için eski eserlerimizden sınıfa getirilebilecek metinler bulmak güçtür. Dilimize çevrilmiş dünya klasikleriyle bu eksikliğimizi tamamlamak zorundayız. Bakanlığımız bu maksatla bir tercüme serisi başlatmıştır. Her yıl yüzlerce artan bu tercümeler, Türkçe öğretiminin çevresi içine girecektir.”
Türkçe derslerine yardımcı olarak hazırlanan “Okul Klasikleri” dizisinde şu yapıtlar yer alıyordu:
-
1- Cimri, Moliere
-
2- Gulliver’in Seyahatleri, J. Swift
-
3- Hamlet, Shakespeare
-
4- Michael Kohlhas, H. von Klaist
-
5- Sokrates’in Müdafaası, Eflatun
-
6- Metot Üzerine Konuşmalar, Descartes
Her kitabın başında, yazarını, yapıtı tanıtan bir önsöz, sonunda da iyi anlamayı sağlayıcı tartışma soruları vardı.
Türkçe Metinler kitabı, öğrenciyi etkinliğe, düşünmeye,
araştırmaya yönelten bir yöntemle hazırlanmıştı. Okumayı sevdirici, düşünceyi, beğeniyi geliştiriciydi. Öğretmenler de kendilerini yenilemek zorunluğunu duyumsuyordu.
Hasan Âli’den sonra gelen gericiler, Türkçe Metinler kitabını toplattı. Okul Klasikleri’nden yararlanmaya da son verdi. “İnsan ve tabiat sevgisini, toplum sorumluluğunu aşılamak kabiliyetinden yoksun, geçmiş özlemi uyandıran, okumadan soğutan” eski yazın eğitimine dönüldü. Tüm eğitim kurumlan gibi liseler de yozlaştırıldı. Giderek Cumhuriyet lisesini, bilimsel bilgi veren okulu, “dinsel öğreti yandaşı kurtlar” yedi.
Atatürk’e göre de, Yücel’e göre de eğitimin önemli basamağı olan lise, öğrencileri sağlam bir genel kültür edindirerek üniversiteye hazırlar. Falih Rıfkı şöyle demektedir:
Türkiye’de liseler lise oluncaya kadar, bu toplum kendini layık olduğu düzeye çıkarabilecek liderlere kavuşamayacaktır. Daima kolaycıların, üstünkörücülerin yüzdenci ve klişecilerin hayhuyu içinde çalkanıp gideceğiz.
Yücel’in Bilimler Felsefesi Mantık Adlı Ders Kitabı’nın Önsözü
Bilimler Felsefesi ve Mantık adlı ders kitabına Yücel’in yazdığı önsöz, liselerde öğretimin nasıl olması gerektiğine ışık tutuyor:
1927 senesinden beri sınıfta ders vermek zevkinden mahrumum. Yirmi yıla dayanan bu uzun zaman içinde bu kitapla, kendimi sınıftan çıkmamış saymakta ve bununla teselli bulmaktayım. Kütle için ilköğretim, muhtelif sosyal zümreler için teknik eğitim ne ise, aydınlar için de pozitif bilimi genişliğine ve derinliğine kavrayış odur. Bunlarsız medeni bir topluluk var olamaz ve olmamıştır da. Pozitif bilim anlayışına genel kültürle; matematik, fizik, kimya, tabiat bilimleriyle varılabilir. Liselerimizde bu bilgiler, ayrı derslerde ve ayrı öğretmen arkadaşlarımız tarafından okutulur. Halbuki ayrı dallar halinde görülen bu bilgiler, bir kökte birleşirler. İşte o birleştirmeyi yapacak toplu bilgi de felsefedir. Felsefe dersinin lise son sınıflarına konulması bu sebepledir: Ayrı ayrı bilgilerle kazanılmış olan doğru fikirlerin bu toplayıcı ders içinde bağdaşması, birbirlerini bulup tamamlaması, istenilmiştir.
Felsefenin ana bölümlerinden biri olan mantık, genç dimağların zevk verici bir sporu sayılmalıdır. Mantık deyince, ilk bakışta eski bir bilgi dalının adı söyleniyor gibi gelebilir. Fakat bu ders ve bu dersin kitabı, hakikatte bir bilim felsefesidir. Daha doğrusu bilimler felsefesi... Nitekim bu baskının kabına o adı da koydum. Her müspet bilgi bölümünün tümünün orada yapısını görmek, ereğini bulmak mümkün olduğu için ona haklı olarak bir kısım düşünücüler, Frenkçe deyişiyle ‘philosophie scientifique’ ismini vermişlerdir. Bilimler felsefesi ve mantık, şüphesiz ki güçtür. Fakat yine şüphesizdir ki fikir güçlüklerini dimağ gü-
cüyle ve emeğiyle yendiğimiz zaman, ruhumuzda duyacağımız zevk de bahtiyarlıkların en benzeri bulunmayanıdır.
Her yeni bir anlayış, yeniden var oluştur. Ömür dediğimiz kısa seneleri, tabiat ve tıp bilginleri ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, dilediğimiz nispette uzatamayacaklardır. Bu uzatmanın tek çaresi, zekâ dediğimiz melekeyi işleterek, mekânda devam edemesek bile, geriye ve ileriye zamanda yol almamızı sağlamaktır. Her insan, düşünüş ve anlayış kudretine göre bir yaştadır. Öyle gençler olabilir ki yirmi beş yaşında Nevvton'dur. İhtiyar Sokrates, kaç yaşında ölmüş olursa olsun, her medeni insanın üstadı, hatta arkadaşı olarak bugün de yaşamaktadır. İnsanı, kendinden daha iyi, kimse anlayamaz. Kendini anlamak için en tehlikesiz yol da bilme, öğrenme, bilip öğrenilen şeyleri bir araya getirerek bir sistemin içine koyma ve toplu düşünmeye alışma ile olur.
Ne öğreten, ne öğrenen arkadaşlarım bu kitabı fazla bilgi ile yüklü bellemesinler. Öğrenciyi aktif hale getirme amacıyla yazılmış olan bu kitap lisenin son sınıfına gelmiş bir gencin o zamana kadar elde ettiği bilgilerin bir tekrarı olduğu için, öğretmensiz bile okunabilmelidir. Sorular, yazılı vazifeler, hiç değilse, cevabı ve karşılığı zihin için bir kıymet olan bilmecelerdir. Zor geleceğini tahmin ettiğim bazı bahislerin, esasta böyle olmadığını göstermek için, zaten gençlerimiz bu bilgileri ortaokul ve lise sınıflarında gördüklerinden, sayfa altlarına ders kitaplarındaki yerlerini işaret ettim. Bunlar yardımıyla kolayca yerleri bulunur ve kolayca, üstünde çalışılmış olan bu bahisler tekrar hatıra gelir. İnsan, en az kendini aldatabilir. Yarı öğrenilmiş veya sınıf geçmek için kısa zamanda ve sadece hafızaya sıkıştırılmış bilgilerle avunmamalıdır. Bilgi alanında, özlü, bulucu ve yaratıcı, büyük zekâlara ne kadar muhtacız? Yüksek uzmanlığa götüren lise öğretimi, gençlerimizde bu ihtiyacı uyandırmıyorsa, çekilen bütün emekler eksik verimli olmaya mahkûm demektir. Önce kendisi için okumayan, okuduğunu bir hayat, bir zevk yapamayan; hiç kimse için faydalı bir zekâ olamaz.
Okumak, ruhun besinlerinden biridir. Şimdiye kadar Türkçe yapılmış kitap halindeki yayımlar, bir genci, hiç olmazsa, bir devre için doyuracak haldedir. Bundan beş sene önce ancak bir iki diyaloğu tercüme edilebilmiş olan Eflatun, artık ufak bir eksiğiyle külliyat halinde neşrolunmuştur. Descartes, böyledir. Diğer felsefe basımları da zikre değer şekilde çoğalmıştır. Kendim de bunlardan istifade ederek ve fırsat buldukça okuyup gençlerimizin fikir eğitimlerine faydalı olacak parçaları
seçiyorum. Ayrı bir okuma ve alıştırma kitabı olarak neşredeceğim. Bu kitapta Türk ve yabancı büyük bilginlerin yazıları ve hayatları bulunacaktır. Öyle ümid ediyorum ki gençlerimiz, yazılarını ve hayatlarını okudukları bu üstün insanları kendilerine yaşama, düşünme ve çalışma örneği seçeceklerdir.
28 Eylül 19464
----
4 Hasan Âli Yücel, Bilimler Felsefesi Mantık, Milli Eğitim Basımevi, No.8, 1950.
Ortaöğretimde Değerlendirme
Ne Yüksek Öğretmen Okulu, ne Gazi Eğitim Enstitüsü kaldı... Öğretmen yetiştiren kaynaklar kurutuldu. Yetmiş çeşit lise... Bilimsel bakış açısı kazandırmayan izlenceler... Toplumu bunalımlara sokan üniversiteye giriş sınavları ve her yıl başarısız duruma düşürülen bir milyon öğrenci... İnsan kıyımı...
“Türkçe yazma ve ifade, düşünme yetisinin aracıdır, aydın olmanın şartıdır. Ne yazık ki, son otuz yılın eğitim politikaları doğal olarak aydın sayılmaları gereken üniversite düzeyine gelmiş insanların çoğunluğuna anadil eğitimi bile verememektedir.
Sürekli değişen ve sonunda test esasına bağlanan sınav sistemleri de, Türk insanının “yazarlığına” darbe vuran etkenlerden biridir. İlkokuldan başlayarak bütün eğitim kademelerini kapsayan test yöntemi, Türkiye’yi kasırga gibi sarmıştır. Sanki okuma ve yazma alışkanlığı zaten bulunmayan toplumda test, bütün grupların bir kurtarıcısı olarak karşılanmış gibidir. Eğitim çağındaki insanların hayatında büyük yer tutan özel dershane sistemi biraz da bu sayede serpilmiştir. ”5
----
5 Bkz. Türkiye Tarihi-4, Çağdaş Türkiye 1908-1980, Eğitimde Üniversitede Sarsıntı, Murat Kutaylı, s. 478.
Lise bitirme (ya da olgunluk) sınavları
Hasan Âli döneminde, devlet olgunluk sınavı kazanılarak lise bitirilirdi. Aşağıda, nereden nereye gelindiğini gösteren, bir olgunluk sınavı örneği sunuyoruz:
DEVLET OLGUNLUK İMTİHANI
TÜRKÇE-VI (Türkçe Metinler-III)
Edebiyat Kolu-Edebiyat ve Kompozisyon Soruları 1940, HAZİRAN
(Devlet olgunluk imtihanı edebiyat soruları, metin olarak incelenebileceği gibi, sınıf seviyesi gözetilerek yazma ve konuşma konusu olarak da kullanılabilir.)
Soru-1
«İster isen anlamak cihanı
Öğrenmeli Avrupa lisanı
Etmiş orada fünun terakki
Tahsilden eyleme tevakki
Bilmek gerek andaki fünunu
Terkeyle taassubu cünunu
Ansız kişi tam şair olamaz
Bir kimse lisanla kâfir olmaz
Sende var ise eğer hamiyyet
Tahsiline eyle sarf-ı himmet
Ta milletin ide istifade
Kıl tercüme anları ziyade»
-
a) Bu mısralar ne zaman, kim tarafından ve hangi davanın müdafaası için yazılmıştır?
-
b) Parçadaki fikirleri birer birer izah ettikten sonra ana fikri bir cümle ile hulâsa ediniz.
-
c) Bu parçanın şekli, lisanı ve üslûbu hakkındaki müşahede ve mütalaalarınızı yazınız.
Soru-2
Ziya Gökalp edebiyatımızda nasıl bir çığır açmak istemiştir?
Soru-3
Şimdiye kadar okumuş olduğunuz edebi eserler arasında sizi en fazla düşündürmüş olanı hangisidir? Bu eser hakkındaki düşüncelerinizi bir arkadaşınıza yazacağınız mektupta anlatınız.
Bölüm III
“El Koyduğumuz Dava”
EL KOYDUĞUMUZ İLKÖĞRETİM DAVASINI GERÇEKLEŞTİREREK TÜRK VATANININ DAĞLARINDA, BAYIRLARINDA VE KIRLARINDA HATTA EN ÜCRA YERLERİNDE KENDİ KENDİSİNE AÇIP SOLAN ÇİÇEK BIRAKMAYACAĞIZ.
Hasan Âli YÜCEL
“Bana baba dediniz...”
Dışarıda İkinci Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürmektedir. Almanlar Edirne sınırımıza dayanmış, her şey vesikaya bağlanmıştır. Savaş önlemleri yoğundur. İçeride, “millet olma, insan olma” davası sayılan ilköğretim seferberliği sürdürülmektedir. Yurt yüzeyi, eğitim alanına dönüştürülmüştür. Bir ara Trakya boşaltılır. Kepirtepe Köy Enstitüsü de Ankara-Hasanoğlan’a taşınır. İnönü, Tonguç, Hasan Âli, savaş alanını denetleyen komutanlar gibi, enstitü enstitü dolaşmakta, çalışmalara coşku katmaktadırlar.
Cumhurbaşkanı İnönü, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığına ivme kazandırmaktadır. Üçlü imece, Kurtuluş Savaşı’na dönüştürmüştür eğitim savaşını.
Hasan Âli, “El koyduğumuz ilköğretim davasını gerçekleştirerek, Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız” demektedir.
Aşağıdaki yazıda genel müdür Hakkı Tonguç, Hasan Âli ile enstitülere gidişlerini, o günkü Anadolu’yu, gittikleri enstitülerdeki çalışmaları anlatmaktadır. Bakan, enstitülerle sarmaş dolaştır. Her enstitü kendi kendini yöneten bir eğitim kenti gibi gelişmektedir. İşliklerde, dersliklerde, tarım alanında destansı bir çalışma yaşanmaktadır. Derslikler, yöreye aydınlık yaymaya başlamıştır. Şenliklerde halk türküleri, oyunları, öğrencilerin yazdıkları şiirler “tabanda bir rönesans havası” estirmektedir.
Tonguç, yalın bir anlatımla, o günlerin canlılığını yansıtmaktadır yazısında. Hasan Âli mutludur:
Bu akşam insanlara, bu ölümlü mahlûklara verilebilen sıfatların en iyisini bana verdiniz, bana baba dediniz...
|
|
|
Yücel enstitülülerle |
Maarif Vekili Köy Enstitülerinde6
Kars Cılavuz Köy Enstitüsü’ne gidiyoruz. Tren, çiçeklerle kaplı çalıların, susamış tarlaları ıslatmaya çalışan çayların, etrafına bir damla su bile vermeden akan bazı nehirlerin arasından geçiyor. Bir dağın sırtından ötekine atlıyor. Her taraf henüz yeşilliğini muhafaza eden ekin tarlalarıyla çevrili. Göze görünen bahçelere türlü türlü besin maddeleri ekilmiş. Buna rağmen boş ve boz topraklar alabildiğine geniş sahalar kaplıyor. Yollarda rastlanan insan ve hayvan sayısı da az. Bu manzara insana her dakikada bu toprakların üstünde insan ve hayvan sayısının çoğaltılması gerektiğini hatırlatıyor.
On beş, yirmi dakika aralıkla tren yolunun sağında veya solunda, ihtiyarlamış bir ağacın dalları arasındaki kuş yuvasını andıran bir köy görünüyor. Köylerin çoğu sırtlarını bir dağa veya yamaca dayamışlar. Bazıları da bir höyüğün kenarında bir yığın kerpiç halinde. Bacalardan çıkan kül renkli dumanlar köylerin yerlerini belirtiyor. İstasyonlarla Devlet Demiryollarına ait diğer binalar, beyaz sıvaları ve kırmızı kiremitleriyle stepin içinde yeni bir devrin başlangıç alametleri gibi. Tren yolunu süsleyen, vatanın yüzüne güzel bir renk veren bu tesisler kalbe heyecan katıyor.
Erzurum’dan Kars’a otomobille gidiyoruz. Bu yolculuk trene nazaran her şeyi daha yakından görmeye elverişli. Şehirden ayrılır ayrılmaz eski devirlerin abideleri olan Selçuk kümbetlerine, köprülere, çeşmelere rastlıyoruz. Birdenbire karşımıza Pasinler Ovası çıkıyor. Ilıcalarıyla şöhretini artır-
----
6 İ. Hakkı TONGUÇ, İlköğretim Umum Müdürü, 1 Eylül 1942.
mış olan Hasankale’ye doğru ilerlerken bereketli ekin tarlaları arasından geçiyoruz.
Hasankale’de biraz durakladıktan sonra tekrar Pasinler Ovası’nı yararak Aras kıyılarına doğru ilerliyoruz. Karşımıza, savaş hatıralarıyla bezenmiş sırtlar çıkıyor. Bir vadiyi bırakıp ötekine giriyoruz. Nihayet Sarıkamış çamlıklarına ulaşıyoruz. Arada sırada sağımızdan solumuzdan treninkini andıran bir düdük sesi duyuluyor. Sesin geldiği tarafa başımızı çevirince Erzurum-Sarıkamış dekovilinin karşımıza çıktığını görüyoruz. Yollarda rastladığımız çeşmelerin başlarında durarak soğuk yayla sularını içiyoruz.
Sarıkamış’tan sonra otların içine gömülmüş Kars Ovası’nı bir ucundan öteki ucuna kadar seyrederek ilerliyoruz. Köylerin kenarlarından veya içinden geçiyoruz. Çocuklar otomobillere doğru koşarak yolun kenarında birdenbire duraklıyorlar. Yolun üstünde eşinen tavuklar, kazlar, ördekler ezilme tehlikesini atlatarak otomobilin önünden kaçıyorlar. İneklerini sağan köylüler kalaylanmış büyük bakır güğümlerini evlerine götürüyorlar. Çok uzaklardan ovanın kenarında bir tepenin arkasından Kars kalesi görünmeye başladı. Akşamın karanlığı ortalığı basarken şehre girdik.
28 Haziran 1942 Pazar günü Cılavuz’a gitmek üzere Kars’tan ayrıldık. Kalenin kenarında dolaşan çayı takip ederek bir müddet gittikten sonra düze çıktık. Köylerin içinden geçiyoruz. Bu köylerde tek tük izinli gelmiş köy enstitüsü talebesine rastlanıyor. Otomobil sesi köyün bütün çocuklarını cadde kenarına veya damların üstüne topluyor. Türlü kıyafetlere bürünmüş, hepsi yalınayak çocuk grupları arasından geçiyoruz. Karşımıza birdenbire güzel, ağaçlık bir vadi çıktı. Uzaktan bu vadinin içine serpilmiş Cılavuz Köy Enstitüsü binalarının çatıları görünüyor. Otomobiller kıvrıla kıvrıla vadiye inen yolun üstünde kayar gibi enstitünün önüne geldiler. Vekillerini karşılamak üzere dizilmiş, saf tutmuş birkaç yüz talebenin önünde durdular.
Öğretmen ve talebe emeğiyle meydana getirilen binalar birer birer gezildi. Bu sırada çocuklar bahçede davul zurna seslerine ayak uydurarak milli oyunlar oynuyor, pazar günü-
|
|
|
Çatı çatılıyor |
nü eğlenerek geçirmeye çalışıyorlardı. Vekil ve refakatindekiler bir müddet yüzlerce çocuğun öğretmenleriyle beraber oynadığı bu oyunları seyrettiler. Sonra binaların önüne dizilmiş olan yüksek ve bol gölgeli kavakların altına oturuldu. Bir öğretmenin idaresinde çocuklardan bir grup misafirlerin yanına getirildi. Bunlar türkü söylediler, mandolinlerini çaldılar. Gelenler büyük bir haz içerisinde yağız yüzlülerin şarkılarını dinlediler.
Vekil, talebeye türlü dersleri ilgilendiren sorular sordu. Onlarla hem bir öğretmen hem de bir baba gibi görüştü. Köylere gittikleri zaman yapacakları işler üzerinde duruldu. Kız ve erkek talebeyi birbirleriyle mukayeseye elverişli mevzular etrafında konuşuldu. Söz, bir aralık bu civarların yakın tarihine intikal etti. Çocuklar bu mevzuda da uyanık insanlara mahsus bir eda ile cevaplar verdiler. Bu konuşmalar cumhuriyetle beraber onun ana prensipleri olarak ortaya çıkan yeni kıymetlerin bu çocuklar vasıtasıyla en ıssız köylere kadar nasıl yayılacağını anlatma bakımından önemli idi. Köylerden gelen ve burada asrın icaplarına göre her türlü ilgi ve
becerilerle bezenen enstitü talebesi memlekette gerçekleşmesini istediğimiz kıymetlerin yayıcıları olmak şerefini aksettirebiliyorlardı. Konuşmaların sonunda kız ve erkek talebe arasından seçilenler ata binme, bisiklet kullanma bakımlarından da yoklandı.
Bu toplantıda karşımıza dizilenler Kars, Erzurum, Ağrı, Çoruh köylerinden gelmiş çocuklardı. Bunların yüzlerinden sağlık, neşe ve irade fışkırıyordu. Hepsinin hem yüzleri hem vücutları bakır kırmızısına dönmüştü. Bunlar çelik yapılı gençlerdi. Vekilleriyle serbest serbest konuşabiliyorlardı. Türlü derslerden edindikleri bilgileri bir problemin işlenmesine, konuşulmasına vasıta yapabiliyorlardı. İster kız ister erkek olsun içlerinden seçilen bir çocuk arkadaşlarını idare ederek onlara şarkı söyletebiliyor ve onları işe sevkedebiliyordu. Aralarından gece gündüz hiç eksik olmayan genç, diri öğretmenleriyle birbirlerine iyice kaynaşmışlardı. Öğretmenleri onlardan, onlar da öğretmenlerinden hiç ayrılmayacak gibi duruyorlardı. Hepsinin yüzlerinde hep beraber alın teri akıtarak meydana getirdikleri işlerin önemini belirten çizgiler, renkler görünüyordu. Kış aylarının şiddetli soğukları ve kar tipileri onları hiçbir işlerinden alıkoymamıştı. Bunların tabiatın zulümlerine gem vurabilen insanlar oldukları konuşmalarından, tatlı tatlı anlattıkları hatıralarından ve bıraktıkları silinmez izlerden anlaşılıyordu.
Toplantı dağıldıktan sonra vekile otlaklardan indirdikleri, kendi elleriyle besleyip büyüttükleri sığırları, atları ve tayları gösterdiler. Talebe bu hayvanların boyunlarına kardeşleri gibi sarılıyorlardı. Her hayvanın bu yaşa gelinceye kadar başından geçenlere dair birçok olaylar vardı. Bunlar, içleri hayvan sevgisiyle dolu çocukların şahsiyetlerinin inkişafında, benliklerinin teşekkülünde, kıymetlerin ölçüsünde bulunmaz unsurları teşkil ediyorlardı.
Dalları gökyüzüne doğrulan kavak ağaçlarının altında, bol otlu bir çayırda misafirlere öğle yemeği yedirdiler. Sofrayı öğretmenlerle kız talebe idare etti. Yemekten sonra öğretmenlerle enstitülülerin vazifeleri etrafında konuşuldu. Çocuk-
|
|
|
Yatakhane inşaatı |
ların çalışmaları üzerinde duruldu. Öğretmenler, vekillerinden, misafir mebuslardan ve idare amirlerinden buradaki işlerini kolaylaştırmaya, hızlarını artırmaya yarayıcı direktifler aldılar.
Her dakikası güzel intibalarla dolu geçen bu ziyaret sona erdi. Misafirler yolun kenarına toplanan yüzlerce köylü çocuğunun el çırpışları arasında Cılavuz Köy Enstitüsü’nden ayrıldılar.
3 Temmuz 1942 Cuma günü sayın vekil ve refakatindeki arkadaşlarla otomobille Sivas’tan Yıldızeli Köy Enstitüsü’ne gidiyoruz. Bu enstitünün kuruluşu henüz bir yılı doldurmamıştır. Yolda Sivas’ın meşhur çermiklerine giden yolculara, arabalara rastlanıyor. Sık sık bereketli ekin tarlaları arasından geçiyoruz. Uzaklardan Çamlıbel sırtları görünüyor. Enstitü bu sırtların güneyinde.
Birdenbire otomobil Yıldızeli kasabasına girdi. Maarif vekilini karşılamak için hükümetin önüne dizilen halkın önünde durdu. Bir müddet burada konuşulduktan sonra yo-
la devam edildi. Otomobillerle Tokat şosesi üzerinde beş kilometre gittikten sonra, binalarının çoğu inşa halinde olan Pamukpınar’daki enstitü sahasına girdiler. Yapılarda çalışan talebe grupları, öğretmenlerinin etrafına toplanarak ders okuyan eğitmen kümeleri, teskerelerle harç taşıyan çocuklar arasından geçilerek inşa halindeki binalar gezilmeye başlandı. Çalışanların hızlarını artıran davul zurna boyuna çalınıyor. Taş yontan çekiçlerin, duvar ören malaların sesleri iş havasını dolduruyor. Yapıcılığı, yaratıcılığı besleyen bu seslerin hepsi birden Çamlıbel sırtlarına çarparak akisler yapıyor. Her biri bir işin peşinde etrafını unutmuşçasına çalışan müdür ve öğretmenler, birer birer meydana çıkarak misafirleri karşıladılar.
Enstitü müdürü vekile inşaat hakkında gereken izahatı verdi. Enstitünün durumunu, geçmiş aylardaki işleri de bahis mevzuu yaparak anlattı. Çalışan talebe gruplarını iş yerlerinde tanıttı. Bütün binalar gezildikten sonra umumi vaziyet planı üzerinde enstitü sahası gösterildi. Sonra Pamukpınar’ın başına yapılan yazlık yemekhaneye gidildi. Misafirler burada oturup dinlenirlerken eğitmen namzetleriyle enstitü talebesi yemeğe geldi. Masalardaki yerlerine oturdular. Hep beraber şarkılar söylediler. Misafirler buradan kalkınca ziraat alanlarını, sebze ekilen yerleri geze geze çay kenarına gittiler. Çayın kıvrıntılarından meydana gelen bir adacık üzerine yapılmış çardağın altına oturdular. Burada öğle yemeği yenildi. Önümüz ve ardımız kilometrelerce uzanan enstitü arazisiyle sarılı. Ayaklarımızın altında türlü çiçeklerle yüzünü süsleyen bir çayır serili. Çamlıbel boğazından kopup gelen sert ve soğuk bir rüzgâr sofrada hiçbirimizi rahat oturtmuyor. Herkes barakanın kuytu duvarının arkasına sığınmak fırsatı arıyor. Orada güneşleniyoruz. Yanı başımızda enstitü çocukları, inekleri, kazları güdüyorlar. Bir kilometre kadar uzaktaki yemekhane önünde çalınan davulla zurnanın sesi duyuluyor. Pamukpınar sırtlarında bu seslere uyarak halay çeken talebenin teşkil ettiği halkaların hareketleri seziliyor. Asırlarca ıssız kalmış Çamlıbel önlerinde kızlı erkekli yeni bir neslin, köy çocuklarının
|
|
|
Temel başında |
sesleri duyuluyor. Vadiler, çaylar, tarlalar hasretini çektiğimiz canlılığa şimdi yeniden sahne oluyor. Bir zamanlar yiğitlere yatak olan bu topraklar yeniden erlere kavuşuyorlar. Yaylalara yeniden kültür yuvaları kuruluyor. Toprağın yüzüne Türklük damgaları basılıyor.
Misafirler Pamukpınar önünden geçen şoşenin kenarına dizilmiş öğretmen ve talebe namzetlerinin “Sağ ol! Sağ ol!” sesleri arasında enstitüden ayrıldılar. Sivas’a doğru uzanan yolun üstünde otomobillerin kaldırdığı toz ufku kapladı.
Trenimiz 4 Temmuz 1942 Cumartesi günü ortalık aydınlanmazdan biraz önce Sarımsaklı istasyonuna geldi. Burası Kayseri’ye 30, Pazarören Köy Enstitüsü’ne de 54 kilometre uzaklıkta. İstasyon binasının arkasında beyaz, üstü Eskişehir kiremidi örtülü bir bina görünüyor. Bu Pazarören Köy Enstitüsü’nün misafirhanesi, deposu ve garajı. Talebe ve öğretmen emeğiyle meydana getirilmiş, gerçek ihtiyaçlara cevap veren bir yapı.
Bünyan-Pmarbaşı şoşesinde Pazarören’e doğru ilerliyoruz. Yollarda kasabaya eşya getiren köylü arabalarıyla karşı-
laşıyoruz. Önümüzde Antitoroslar [Orta Toroslarda bulunan bir sıradağ], sağımızda karlı başını bulutların arasına sokmuş Erciyes görünüyor. Yolun iki tarafında çayır biçen köylülere, serin sabah rüzgârının zevkini tadarak otlayan hayvanlara rastlıyoruz. Önümüze birdenbire yüzü baştan başa mavi renkli çiçeklerle kaplı tarlalar çıkıyor. Uzaklarda terk edilmiş tarlalar görünüyor, etrafımız ufuklara kadar ağaçsız, solumuzda Uzunyayla serili. Bir düzün ortasında çok uzaklarda yeşil taştan yapılmış iki sütun gibi Pazarören köyünün kavaklarının uçları görünüyor. Dakikalar geçtikçe bunlara yaklaşıyoruz. Şimdi köyün kenarına geldik. Köylüler ve bu civarın eğitmenleri vekili karşıladılar. Onlarla konuşuldu. Otomobiller öğretmen evlerinin önünden geçerek enstitü bahçesine girdiler. Derste ve işte olmayan öğretmenler misafirleri karşıladılar. Burada da önce binalar gezildi. İnşaatta ve işliklerde çalışan talebe gruplarının çalışmaları incelendi. Cumartesi olduğundan mutad bayrak merasimi için enstitünün önündeki meydana toplanıldı. Beş yüz çocuk İstiklal Marşı’nı söyleyerek bayrağı direğe çektiler. Pek eski zamanlardan beri Türklere yurt olan ve bağrında birçok tarih anıtları bulunan bu topraklar üzerinde bir yeni ve milli hayatın oluşu göze çarpıyordu.
Öğle yemeğinden sonra enstitünün Zamantı Irmağı kenarındaki ziraat alanına gidildi. Orada yapılmakta olan ahırlar, ağıllar görüldü. Ekin, arpa, yulaf tarlaları gezildi. Sebze bahçelerinde köy türküleri söyleyerek çapa yapan talebenin mesaisi gözden geçirildi. Köy delikanlılarının toprakla savaşları, tabiat kanunlarına hükmedişleri sayesinde enstitünün elinde bulunan iki bin dönüme yakın arazinin tamamen işlendiği anlaşıldı. Mahsulün durumu çok iyi idi. Köylülerinkinden pek farklı bir gelişme derhal gözü alıyordu. Ziraat öğretmeni, “Bu verimi köylüler, ‘Sizde devlet talihi var’ diye belirtiyorlar. Fakat zamanla bunun bizim çalışma tarzımızdan ileri geldiğini anlayacaklardır” dedi.
Zamantı’dan ayrılan su arkının kenarında durarak işlenip ekilen tarlaları seyrediyoruz. Birkaç yıl içinde bu kadar top-
|
|
|
Enstitülüler |
rağın hakkından gelen ve yeniden toprak isteyen öğretmenlerle çocukların hızlarını düşünüyoruz. Sayın Vekil bu isteklerini haklı bularak dileklerinin yerine getirileceğini kendilerine vaat ediyor. Enstitünün yakın zamanda istihlâk ettiği bütün besin maddelerini elde edebileceği kanaatine varıyoruz. İçimiz ümitlerle dolu olarak buradan ayrılıyoruz.
Akşamüstü gece misafir kalacağımız öğretmen evlerine geldik. Önleri sebze bahçeleriyle, yeni dikilmiş fidanlarla süslenen bu evlerin kapılarının önündeki küçük balkonlara oturduk. Karşımızdaki enstitü binalarını ve ufuklarda tepeleri görünen Antitoroslar’ı seyrederek dinleniyoruz.
Gece talebe ve öğretmenlerle yemek yenildi. Sonra çocukların tertip ettikleri eğlentide bulunduk. Salon yüzlerce köylü çocuğu ve Pazarören köylüleriyle iyice doldu. Köylüler evlatlarının gösterecekleri oyunları, söyleyecekleri şarkıları merakla bekliyorlar.
Eğlentiye üçüncü sınıf talebesinden Tufan Doğan’ın yazdığı “Hoş geldin” şiiri ile başlandı. Bütün arkadaşlarının tahassüslerini anlatmaya çalışan talebe, aşağıda yazılı şiirini, çok samimi bir eda ile, köylüce, tok tok okudu:
Paslanan dimağlara ateş saçan hoş geldin.
Bozkırların başlarında okul açan hoş geldin.
Elimize kazma verdin, çekiç verdin, örs verdin,
Dilimize şive verdin, bize hayat, hars verdin,
Köy davasının halli için bu gençliğe ders verdin.
Enstitüler sır babası şanlı Yücel, hoş geldin.
Yarattırdın Anadolu kırlarında eserler,
Kurucuyuz, hem yapıcı, elde parlar keserler, Enstitüler şu köylere can atıyor derseler.
Dağ başında çalışırız mademki bir dilekler,
Duygunuzla, hissinizle çarpıyorken yürekler, Bizde varken çelik gibi, işten yılmaz bilekler, Türklüğe şan, köye irfan veren Yücel, hoş geldin.
Biz Enstitü evlatların köyde doğduk yaşarız,
Hiçbir engel dinlemeyiz, yıpratırız aşarız,
Zamantı’ylan çağlıyanız, Seyhan ile coşarız, Ankara’dan ziyarete gelen Yücel hoş geldin.
Köy enstitülerindeki çocuklar düşünce ve duygularını destan veya şiir halinde yazmayı mensur olarak ifadeye tercih ediyorlar. Bilhassa bu enstitünün çocukları, köylü halkımız arasında yayılan Karacaoğlan, Köroğlu destanlarını okumuş ve dinlemişlerdir. Bu itibarla öğretmenlerinin onlara verdikleri serbest tahrir vazifelerini bile kendilerine kolay gelen bu yolla yazarlar.
Vekillerinin kendi enstitülerine gelerek onları iş başında görmesi çocuklar üzerinde çok heyecanlı bir tesir yapmıştır. Onun için birçokları o saatlerde bu kavuşma üzerine yazılar yazmışlardır. Çocuklar, geçmiş yüzyıllardan sonra hiç şüphesiz ilk defa bir vekilin köylerine gelerek misafir oluşunu; bu çok değişik olayı dile getirmişlerdir. İkinci sınıf talebesinden Kâmil Arı arkadaşlarına, yazdığı “Babamız Geldi” adlı şiirini okuyarak seslendi:
Haberini aldım, Kars’ta dediler.
Şu donuk gözlerim bakar yoluna,
17 kardeşler yolunu bekler,
Coşarak, koşarım köy yatağına.
Yoluna serpilsin bütün çiçekler,
40 bin köyde yurttaş bizleri bekler,
Enstitü sürüsüyle vatanı bekler,
Bugünkü işini koymaz yarına.
Davamız büyüktür, ölüm hiç kalır,
Beş yüzümüz ölse, beş bini kalır,
Eninde sonunda köyü kurtarır,
Dönecek köy dağı (cennet) bağına.
Sağolsun başımız, büyük babamız,
Köylüyü yükseltmek bizim andımız,
Her güçlüğü yener, yılmaz adımız,
Dünya hayret edecek Türk vatanına.
Avrupa hayretle bize bakacak,
Köylü nehri artık coşkun akacak.
Türk köyü cennete örnek olacak,
Başkanımız, başımız, bizler oldukça.
Söylenen türküler ve şarkılar arasında müzik öğretmeninin bestelediği “Tuna Türküsü” bilhassa kulakları çınlatıyordu. Yüzlerce çocuğun gür sesi “Gönlüm gibi coş Tuna” dedikçe tarihimizin binbir hatırasıyla dolu Tuna kıyılarından sesler geliyor gibiydi. Hakikaten Tuna kıyılarında bu türküleri söylemiş olanların çocukları şimdi hasretli hatıralarını taşıdığımız Tuna’ya “Can evime koş Tuna” diye sesleniyorlar. Onlar “Tuna, Tuna ah Tuna” dedikçe Tuna kenarlarında kan dökerek dolaşmış ihtiyar köylülerin gözleri, delikanlılık zamanlarını düşünerek yaşlarla doluyordu. Çocukların tarih bilgilerini kuvvetlendirmeye birebir olan bu türküler hepimizi heyecanlandırmıştı.
Şiirler söylendikten, milli oyunlar oynandıktan sonra eğlentide bulunanların hepsi ömürlerinde ilk defa içine düştükleri sıcak bir hava ile sarıldılar. Kökü binlerce yıllık geçmişe gömülü bir halk kültürünün ifade vasıtaları olan milli oyunlar oynandıkça, bunları oynayanlar yemekhanenin beton zemini üzerinde sıçradıkça haz ve neşe kat kat artıyordu.
Genç ihtiyar yüzlerce köylünün canlı ve minnettar gözleri Hasan Âli Yücel’e dikildi. Vekil ayağa kalktı. Cılavuz’da, Yıldızeli’nde binlerce köy öğretmen ve eğitmen namzedini sahiden büyük işleri başarırken görmüştü. Etrafını çevirenler de onlardandı. Nasıl 19 Haziran’da büyük meclis huzurunda bunların teşkilat ve vazife kanunlarını tatbik için canla başla çalışacağını söylemişse, öylece ve o imanlı eda ile kendisine bakanları bağrına basarak hepsine birden hitap etti:
Çocuklar;
Bu akşam insanlara, bu ölümlü mahlûklara verilebilen sıfatların en iyisini bana verdiniz, bana baba dediniz. Hiçbirinizin şurada oturan çocuğumdan farkı olmadığını söyleyebilmek, benim için bütün bir hayat mükâfatıdır. Eğer terbiye ve öğretim mesuliyeti bana verilmiş olan Türk çocuklarının sayısı bir buçuk milyona varmasaydı bütün ömrümü aranızda geçirirdim. Bu güzel vatan köşesinde teneffüs ettiğimiz tertemiz yayla havasını bana sevgi halinde duyurdunuz. Gösterdiğiniz bu sıcak evlat muhabbetine baba yüreğimle teşekkür ederim.
Demin, konuşan gençlerden biri yurdu cennet yapacağından bahsetti. Aziz Türk vatanı, sizin gibi öz yavruların emeğiyle cennetten de güzel olacaktır. Her biriniz, hiç değilse bin vatandaşı bu memleketin hayrına, hakkıyla yetiştirdiği zaman, Türkeli hayalimizde tasarladığımızdan kat kat aydın, kat kat bayındır hale gelecektir. O kutlu günlerin hasretiyle yanan gönüllerimiz, vatana hizmet yolunun yolcusu olmakla şadolacaktır.
Çocuklarım:
Daima zihninizde tutmanızı istediğim bir büyük gerçeği size söyleyeceğim. Her inanın başında ve her inandan önce Türklüğe iman edeceksiniz. Tarihimiz bize gösteriyor ki Türk’e kim bütün yüreğiyle inanmışsa o, memleket için tuttuğu her davada muvaffak olmuştur. İşte
Atatürk, işte İnönü... Biz nasıl size inandık, sizleri bu kutsal çatının altında topladıksa, siz de okutacağınız köylü yavrulara tıpkı bizim size inandığımız gibi inanacaksınız. Onların çalışkanlığına, temiz ruhluluğuna, ahlakına ve zekâsına güven besleyeceksiniz. Köylere dağılıp öğretmen olduğunuz zaman, benim bu sözümü her vakit hatırlayınız: Türk’e inanmayan Türk değildir.
Sîzleri bütün gün ve gece, başınızda müdürünüz, öğretmeniniz, köylü baba ve kardeşlerinizle beraber birbirine yapışmış bir varlık olarak gördüm. Burada gördüğüm bu bahtiyar bütünlüğü, Pazarören ufuklarını aşarak bütün memleket için aynı yekparelikle bakışlarımda canlandırmaktayım. Sizler, vatan ve millet beraberliğinin ne güzel bir örneğisiniz. Bu halinizi, bu candan karışmayı görüp de insanın sevinçle gözü yaşarmamak kabil mi? Hepinizi sağlam, canlı, neşeli, saygılı ve bilgili buldum. Verdiğimiz emeklerin çok yerinde olduğunu anladım. Bu anlayışı size duyurmaktan, bilseniz ne kadar memnun oluyorum. Bir
|
|
|
Pazarörenli bir küme, öğretmenleriyle |
arkadaşınız; Bu başlar, Atatürk’ün çocuklarının başları, dedi. Bu başlar, Atatürk'ün Türk köylüsüne baş olmak için istikbale yadigâr ettiği başlardı. Türk milletinin yarınları sizin yakacağınız ışıklarla aydınlanacak. Geceleriniz rahat olsun çocuklarım. Her geceniz bu güzel gece gibi şen, bu unutulmaz gece kadar aydın olsun evlatlarım.7
----
7 İlköğretim Dergisi, Ankara, Maarif Vekilliği, Sayı 114.
Köy Enstitüleri Dergisi
Köy Enstitüleri dergisi, 1945 başında çıkarılmaya başlandı. Enstitülere öğretmen yetiştirmek üzere açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Dergi Kolu’nca hazırlanıyordu. Dergi kolumuz, yazın öğretmenimiz Sabahattin Eyüboğlu’nun başkanlığında toplanıyor, 20 köy enstitüsünden seçilerek gelen yazıları, şiirleri inceleyerek değerlendiriyordu. Tüm öğrencilerin çalışmalarını, yaratıcılıklarını sergileyen bir organdı dergi. Hazırlanan dergi, Tonguç’un onayından sonra, bakanlıkça Milli Eğitim Basımevi’nde on bin adet basılıyor, bütün enstitü öğrencilerine parasız dağıtılıyordu. Enstitüler, dergideki yazıları, incelemeleri, şiirleri derslerde, serbest okuma saatlerinde okuyor, değerlendiriyordu. Baskı sayısı giderek 16.000’i bulmuştu. Öğrencilerin kendi yaşamlarından kaynaklanan ürünler sevgiyle okunuyor, yaratıcılıklarına ivme kazandırıyordu.
Yıllar sonra değerli bilimadamı Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu şöyle diyecekti, “Baltalanan Bir Kalkınma Hamlesi” adlı yazısında;
Köy Enstitüleri dergisinin 1945'te yayımlanmış sayılarını kapsayan birinci cildinin sayfa toplamı 623’tür. Bugün hiçbir okulda, lisede, hatta üniversitelerin fakültelerinde, bir tek yıl içinde bu ölçüde bir dergi çıkarılmamaktadır. Bu derginin asıl değeri yaprak sayısının çokluğunda, yani niceliğinde değil, içindeki yazı, etüt, inceleme, hikâye ve şiirlerin niteliğindedir...
Aşağıdaki yazı, Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in derginin ilk sayısına yazdığı başyazıdır. Devrimci eğitim atılımına tüm yönleriyle ışık tutmaktadır:
Ülkümüzün Yolculuğu (H.A. Yücel)
Cumhuriyet, laiklik ilkesiyle milletimizin ana meselelerini tabiat üstü görüşten alıp tabiat içi anlayışa getirerek cemiyet hayatımızda kesin, verimli bir değişme yaptı. Onun içindir ki 1923 yılından önceki asırlar uzunluğunda bir hayat anlayışı tarihe karıştı ve göçtü; 1923 yılından bu tarafa yepyeni bir yaşayış filizlenmeye başladı. Bütün yenilikler, köklü tedbirler, devlet ve millet kalkınmaları; hep bu kaynaktan fışkırdı, hep bu inkılâpçı özden ilk hızını aldı. Bugün artık ne biliyorsak müspet bilgiden, ne istiyorsak deneyli teknikten öğreniyoruz. Bilimin ve tekniğin sustuğu yerden sonradır ki, fiziğin ötesine aşıyoruz. Ancak bu alan, tek insanla tek tanrının birleştiği yerdir. Tek için, kendi varlığında her türlü inanış ve anlayış, bu birleşmede tam serbesttir.
Cumhuriyet, bu anlayışın önüne dikilen engelleri yıkmadıkça Türk milleti ilerleme yolunda hangi çareye başvurduysa hemen her zaman ortalama tedbirlerle de duraklayıp kaldı ve bir türlü başarı isteklerini gerçekleştiremedi. Halbuki garp medeniyeti, iki buçuk asırdan beri, fizik ötesi bilginin hayat ve varlık hakkında işe yarar bilgi veremeyeceğini anlatma yolunda idi. Bu medeniyetin canlı ve cansız maddede, insan vücudunda ve yer yuvarlığı üstündeki buluşları, hele, XIX. asırdan beri kurduğu büyük endüstri, milletlerarası yaşayışı baştan başa değiştirdi. Her anlayışlı millet, kişiliğini bozmamakla beraber, başka bir deyişle milli ruhunu özünde saklayarak medeniyet cihanının bu gidişine uydu ve yol almaya çalıştı.
Türk cemiyeti, istiklal mücadelesiyle girdiği ölüm kalım savaşından yenerek çıktıktan sonra bu çetin gerçeği örten bütün perdeleri yırtmış; anlattığım garplı görüşe bir sarsıntı ile değil, milletin bütün varlığına yayılan atılma ile zekâsını yöneltmiştir. Bu yönelmenin en köksel hareketi, son yılların ilköğretim savaşında toplanır. Bu hareket, basit bir okuma yazma işi değildir. Bu hareket, istatistiklerde bir rakam artması,
bu hareket, günlük bir politika başarısı değildir. Onun gerçek manasını, bir ruh ve irade üstünlüğü olarak varlığını milli bir bahtiyarlık bildiğimiz Büyük İnönü’nün gelecekleri yankılayan sözlerinde, bir medeniyet yasası halinde görüyoruz.
Köy enstitülü gençlerin, müsveddelerini elime verdikleri zaman çok sevindiğim bu dergilerini, şu satırları yazan ellerimle bizden sonra geleceklere uzatmaya çalışırken, Aziz Şefimin bütün bir gün ve gece yazıp üstünde durduğu “İlköğretim Davamız” makalesinin havası içinde ve etkisi altındayım. Elimden gelse her Türk’e, gür sesimle ayrı ayrı tekrarlayacağım bu olgunluk yazıtını. Köy Enstitüleri dergisinin başında, onun için çok mutlu bir alın yazısı sayarım. Dilerim ki bu alın yazısı, Türk milletinin yakın geleceklerdeki mutluluğu olsun.
Biz, millet davalarını teklerin meseleleri olmaktan çıkarma ve çağdaşlık yolcularının ödevi haline koyma yolundayız. Bir büyük işe giriştiğimiz zaman söylediğimiz şudur: Bizden önce gelenlerin tam tutmadıkları veya hiç el sürmedikleri bu düğümü, bizim çağdaşlarımız, güçleri yeterince çözeceklerdir... Teke bırakmayıp toplulukta mesuliyet duygusunu taşımaya başlamamız, müspet bir düşünme ve yapma devrine girmenin işaretidir. Beğenmeyenlerden kurulmuş bir cemiyette, beğenilecek işi yaptırabileceğiniz bir insanı bile bulamazsınız. Kafileye katılmayıp yalnızlığın her şeyi kapkara gösteren köşesinde oturarak, söz geçiremediği çenesini durmadan tenkitlerle oynatanlar, beşer için tek saadet vasıtası olan çalışıp yapma, uğraşıp başarma zevkinden dünyanın son gününe kadar yoksul kalacaklardır.
Bir zamanlar çok söylenen “ben yok, biz varız” hikmeti, benliği yok edemedi, edemezdi. Çünkü var olan bir şey, herhangi bir edebi sanat veya belâgat maharetiyle yok edilemezdi. Benlikten sıyrılmanın en tabii yolu “biz içinde ben olmak”tır. Bu düsturu beyinlerimize yazmalıyız. Şunun için ki, kendisini bir neslin parçası olarak duyanlar, o nesil içinde vazifesini yaparak ‘benlikten ‘biz’liğe yükselebilirler. Gerçek ahlak budur. Milli ahlak da budur; çünkü ilk vazifemiz, benlikten sıyrılıp yaşamak ve bu duyguda milletimizi yaşatmaktır. Milleti sevmeden ne aileyi, ne insanlığı sevebiliriz. Millet, aile dediğimiz küçük toplulukla insanlık dediğimiz milyarlık topluluk arasında birleştirici bir bütündür. Gönlümün duru dileği olarak söylüyorum; bu dergi, köy enstitülerinde okuyan ve köydeki kardeşlerini milyonluk bir kitle olarak okutup yetiştirecek olan, yeni bir çağdaşlar kafilesinin ülkü yolunda buluşma yeri olsun. Unut-
mayalım ki tarihe geçmek liyakatini kazanan her devir, kendi tapınağını kendi eliyle yapar.
Bütün bu düşünceler, bir anafikirde toplanıyor: Ne için yaşadığımızı bilmek. Fikirlerin en gücü. Başı ve sonu. İşte ülkü budur. Gerçek sevgi budur. iyi yaşayarak, yaşamımızın amacını iyi bilerek ve ona yaklaşmanın saadetini duyarak, kaderimizin bizi getireceği son âna, güler yüzle gözümüz arkada kalmaksızın varmak... Hayatı, vazifenin bittiği anda bitirmek... Ne aldanmak ne aldatmak, ne avunmak ne avutmak. Gözüpek, yüreği yumuşak olmak. Doğruyu, kuşun ötmesi gibi sıkıntısız söyleyebilmek... Tabiatın yok ettiği anda... Cemiyetteki varlığının en yükseğine varmak, inanmayanları inandırmak. Küsmeden, kızmadan sapıkları yola getirmek; uyuyanları uyandırmak. İğrenmeden kirleri temizlemek... Büyükleri saymak, küçükleri sevmek.
Her zaman içimden hecelediğim bu gerçek kuralları tekrar ederken, yağız çehreli, kesik saçlı, sakalı bıyığı tıraşlı, temiz yüzlü, canlı, milletine inanlı, yeni bir neslin arasına katıldığımı duyuyorum. Bu aydın kalabalığın içinde yerim nerede olursa olsun varacağı noktayı bilen bir yolcunun güvenli yürüyüşündeyim. Ayakları tutmaz olanlar çıksa bile, onlar bu kafileden ayrılmayacaklardır. Sağlarında ve sollarında yürüyenler, bu kötürümlerin koltuklarına girip büyük amaca doğru onları yürüteceklerdir.
Millet için yaşamada biriz, ölmede beraberiz. Türk olmanın bahtiyarlığında kardeş, Türkü bahtiyar etmeye arkadaş ve ülküdaşız.8
----
8 Hasan Âli YÜCEL, 18 Ağustos 1944.
İş Eğitimi Sözlüğünde ‘Goethe’
“İş eğitimi sözlüğü” hazırlayacaktık sınıfça. Yoktu böyle bir sözlük. Özgün bir yapıt çıkacaktı ortaya; bir boşluk doldurulacaktı. En geniş anlamına kavuşuyordu enstitülerde iş eğitimi. Sait Yada’nın Yaratıcı İş adlı kitabı çok ilginçti. İş; uygarlığı yaratan insan eylemi... Hem miyarı hem mimarı insanın...
İş eğitimi dersimizin öğretmeni Tonguç’tu.
Sözlüğe girecek maddeler dizelgesi gelmişti. İlgi duyduğumuz maddeyi seçip çalışmaya başlayacaktık.
Duraksamadan, “İş Eğitimi Açısından Goethe” maddesini seçtim. Kepirtepe’de, Bir Dehanın Romanı'ndan bir parça okumuştuk. Uzun uzun konuşmuştu üzerinde Türkçe öğretmenimiz. Almanlar, ödüllendirmiş bu yapıtını Hasan Âli’nin. Dünyada üç büyük başyapıttan biriymiş Goethe’nin Faust'u. Ama Hamlet gibi, çevrilmesi zormuş. Ah be, diyordum, bir Almanca öğrensem, dilimize kazandırsam şu Faust'u... Yücel dergisine arkadaşım Tevfik’le “Bir demette Alman şiiri” sayfası hazırlamıştık. Ardından da, “Muhammet’in Türküsü” adlı çevirimiz yayınlanmıştı Tercüme Dergisi’nde Goet-he’den.
Hele Ankara Halkevi’nde Karl Ebert’in sahneye koyduğu Faust'u da seyredince... Wilhelm Meister’in Çıraklık Yılları, Ackerman’la konuşmalar, Recai Bilgin’in Faust çevirisi... Vardı, epey kaynak vardı. Sözlükte Goethe maddesini işleyebilirdim.
Faust temsili nedeniyle yayınlanmış tanıtmalığı açtım. İlk iki yazı Hasan Âli’nindi. Onları okuyunca, cesaretim arttı...
Tüm teoriler dumanlı, ama yaşamın altın ağacı her zaman yeşildi büyük ozana göre. İş, o ağacı yeşerten, yemyeşil tutan etkinlikti bana göre de...
Zorlanırsam, kalkar Hasan Âli’ye gider, “Hasanoğlan’a ilk geldiğimde, ilk dersi siz vermiştiniz bana, şimdi Yüksek Bölümü bitiriyorum. Son dersimi de siz vermelisiniz” diyebilirdim. Evet, Hasan Âli öğretmenimdi... Beni yüreklendiren yazısı aşağıda:
Gelmiş geçmiş insanlar içinde en çok düşünme fırsatını ve kudretini bulanların başında gelenlerden biri de Goethe’dir. Uzun bir ömür. Her şeyin, hemen hemen istisnasız her şeyin nasıl olduğunu anlamaya çalışan hırslı bir araştırma, tabiata ve cemiyetteki olaylara ilgisiz kalmayan bir yaşama sevgisi Goethe’yi sanatkâr, bilgin, politikacı bazen münzevi bir mistik, bazen hoppa bir monden, bazen ağırbaşlı bir devlet adamı, nihayet bir asır evvelin Avrupa medeniyetine tam mümessil yapmıştır.
Goethe’nin eserleri, ömrünün yılları gibi çok sayıdadır. Fakat bunlar arasında bir tanesi vardır ki zihninde tasarı olarak gençliğinde doğmuş, nasıl kendisi istemeyerek ölmüşse, o da zaman zaruretinden dolayı devam edemediği için bitmiştir. İmkân olup da Goethe yüz elli sene yaşasaydı hayatının yüz ellinci yılında Faust'ta değiştirecek ve daha da mükemmelleştirecek bir yer bulurdu. Esasen hiçbir sanat eseri bitmiş sayılmaz. Çünkü insan için kemale varmak mümkün değildir. Hele büyük sanatkârlar, büyük oluşlarını, daha mükemmele gidebilmek kudretini taşımalarına borçludurlar.
Eserin aslı için doğru görülebilecek olan bu düşünüş, tercümeleri için de tatbik olunabilir, Faustun mükemmel ve kusursuz bir tercümesini henüz Türkçemiz kazanmış sayılmaz. Elimizdeki tercüme kendinden öncekilere nispetle şüphesiz daha iyidir. Fakat daha iyi tercümelere imkân verişi, hizmetinin en büyüğü olacaktır.
Faust'un oynanışında da bu kademe ve dereceleri gözümüzden kaçırmıyoruz. Eserin tamamını tercüme edebilmek, birinci bölümünü oynayabilmek, kültür ve sanat hayatımızın dönümlerinden biri demektir. Nasıl ki tercüme eden tercümesinin üstünde işledikçe esere nüfuzunu artırabilirse, oyuncu sanatkârlarımız da oynadıkça Goethe’yi daha
ııo
iyi duyacaklar, daha iyi anlayacaklar ve Faustu daha noksansız yaşatacaklardır.
Seyretmek için de aynı devreler geçecektir. İlk zamanda belki bir tecessüs konusu olarak Faustu sahnede takip edeceğiz. Fakat birinci görüşte onu anlamadığımızı, hiç olmazsa gerektiği kadar anlamadığımızı kendimize telkin edecek nispette mütevazı olmalıyız. Tercüme ve oynayış tenkidinden önce dikkatimizi esere intibak ettirme cehtini kendimizden esirgememeliyiz. Çünkü tenkit ihtiyacı, anlamaktan geldiği kadar anlamamaktan da doğar. Birisi ne kadar verimli ise öbürü de o kadar kırıcı ve zararlıdır. Yalnız eser için, eser sahibi için veya oynayanlar için değil, asıl tenkidi yapan için de böyledir.
Faustun Türk sahnesinde, Türk dili ile, Türk sanatkârları tarafından oynanması, Faustun yaratıldığı andan bu yanaki zaman içerisinde yaşamışların arasından en çok Goethe’yi bahtiyar ederdi.
Eseri seyrederken kendimizi onun asil sahibine benzetmeliyiz.
25 Ocak 1946
Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli YÜCEL
Düziçi Köy Enstitüsü Ziyaret Defterinden
Bu defterin ilk sayfasını açık bıraktım. Şunun için ki, bir gün milletin kalkınması ülküsünün baş yolcusu aziz başım İnönü, o ülkünün kaynaklarından biri olan bu hayat ve ışık kaynağına geldiği zaman, güzel ve manalı adını yazsınlar.
Sınıfta ders, atölyede demir ve tahta işi, tarlada çapalama, ahırda at, meydanda oyun, sıhhatli kız ve oğlan çocuklarının gözlerinde neşe, Türklük alevi, müdürünün ve bütün öğretmenlerin yüzünde vazifelerine bağlı insanların bahtiyarlığı...
Bunların hepsini kalp gözümle gördüm. Başlama mesuliyetini aldığım bu davanın yürüdüğüne bir kere daha inandım. Türk milletinin hayrına çalışanlar var olsun, çok olsun ve aziz olsun.
(23 Mart 1943) Hasan Âli Yücel
Fevziye Öğretmen
Yücel, Mustafa Necati gibi “önce öğretmen” diyen bir bakandı. Gazi Eğitim Enstitüsü emekli öğretmeni Hidayet Telli, Niyazi Altunya’ya şu anısını anlatıyor:
“Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünü bitirince arkadaşımız Fevziye kurada Hakkâri’yi çekti. Fevziye, yeni açılan Hakkâri Ortaokulu’nun ilk öğretmeni oluyordu. 1956’da Hakkâri’ye gitmek çok zordu. Yanında götürebileceği kimsesi olmayan Fevziye, kara kara düşünmeye başladı. Tam bu sırada, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Fevziye’yi çağırttı. Hepimiz, Fevziye’nin Hakkâri’ye nasıl gideceğini merak ediyorduk. Sonradan öğrendik. Bakan, Fevziye’ye “Tebrik ederim, Hakkâri Ortaokulu’nu sen açacaksın. Sana her türlü yardımı yapacağız” demiş.
Fevziye Diyarbakır’a uçakla, Diyarbakır’dan Tatvan’a kadar trenle, oradan Van’a kadar otobüsle gönderilmiş. Her yerde yöneticiler kendisine kol kanat germiş. Van’a varınca görmüş ki, Hakkâri valisi cibiyle Fevziye öğretmeni bekliyor. Hakkâri’de hiçbir uygar gereksinimini tam karşılayamadan kendi becerileri, yöneticilerin yardımıyla bir yıl özveriyle çalışmış. Elektriğin bile olmadığı Hakkâri’de bir yıllık çalışmasının ardından, Bakan Yücel, Fevziye’yi hiçbir başvurusu olmadan, Ayvalık’a tayin etmiş.”
Ali Çuhadar Anlatıyor
Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne geleli bir hafta olmuştu. Basımevinin sobasını yakma görevi bana verilmişti. Çok sevindim. Köyümde tezek ve odun yakılıyordu. Kömürü, özelliklerini öğretmenim anlatmış, kitaptan okumuştum. Ama elimde tutup gözümle görmemiştim, nasıl yakılacağını da bilmiyordum.
Sabah erken saatte basımevine gittim. Kömürü sobaya doldurdum. Bir kutu kibrit bitti, ama kömür tutuşmadı. Başımı kaldırdım, bir amca beni izliyordu.
“Evladım sobayı yakamadın. Beraber yakalım mı?”
Öğretmenime mahçup olmamalıydım. Canıma minnet oldu.
“Bak, şu köşede tahta parçaları var onları getir; şurada keser de var, onu da getir.”
Denenleri getirdim. Birlikte kırdık... Kömürü boşalttık. Tahta parçalarını sobaya yerleştirdik, aralarına kâğıt koyduk.
“Şimdi haydi yak” dedi.
Verdiği kibriti çaktım, kâğıtlar tutuştu.
“Nerelisin?”
“Çorumlu’yum Amca.”
“Kızlar da geldi mi?”
“Gelmedi Amca.”
Odunlar iyice tutuşmuştu. Soba küreğini aldı, gözüme bakarak bir kürek kömürü sobaya koydu. Beklerken, bana daha başka sorular sordu.
“Haydi sen de bir kürek kömür at bakalım” dedi.
Artık gitse iyi olur diye düşünüyordum. Tam bu sırada
bana görev veren öğretmen geldi. Amcayı görünce, hazırola geçti. Şaşırdım kaldım. Amca bana “allahaısmarladık” diyerek elimi sıktı. O daha pek uzaklaşmadan, öğretmenimin ceketini tuttum. Yavaşça:
“Bu amca kim” dedim.
“Hasan Âli Yücel oğlum” dedi.
|
|
|
Başaran ana yapı önünde arkadaşlarıyla |
Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Arif Balkır Anlatıyor
Haydi göreyim seni...
Arifiye’nin kuruluş çabaları içinde yuvarlanırken, Bakan Hasan Âli Yücel enstitüye ilk gez gelmişti. İstediklerini öğrenmek için yönelttiği türlü sorularla durum aydınlanmıştı:
“Bu çevreyi bilir misin?”
“Hayır.”
“Biraz bilgi vereyim öyleyse... Belki işine yarar. Burası bir göçmen panayırıdır: Çerkezler, Boşnaklar, Tatarlar, Arnavutlar, Lazlar, Gürcüler... Evlerinde kendi anadillerini konuşurlar. Hatta hatta kendi aralarında bile. Birbirlerini çok tutarlar. Kendi üstlerine esecek en hafif yeller için bile, hep dikkat ve kuşku içindedirler. Bu Babil Kulesi’ni yönetmek kolay değildir ha... Dikkat et...
Senin başında bir de ayrı ayrı “iller” işi var. Gerçi iklim, tarım ve sosyal yanları bakımından az çok benzerlikleri olan illerden bir enstitü kesimi oluşturulmuştur, ama ne de olsa birçok işlerde kendi çevresinin insanlarına sahip çıkma eğiliminden uzak kalamaz hiçbir ilin çocukları. Eğer toslaştırmadan, çatıştırmadan bunların davranışlarını yoluna koyabilirsen, önemli bir başarı sağlamışsın demektir bence. Haydi göreyim seni.”
Gerçekten, Yücel’in bu konuya parmak basmada ne kadar haklı olduğunu sonradan olayların getirdiği birçok örnekler içinde öğrendim. İlk toplanma süresinde, ayrı ayrı ille-
rin çocukları birbirlerine alışıncaya kadar, işleri düzenine koymakta epey sıkıntı çekildi, ama öyle önemli bir takışma tokuşma derdi de çıkmadı başımıza.
Böylece bakanın dokunduğu “başarı” sağlanmış oluyordu.
|
|
|
Alpullu Şeker Okulu-Türkçe dersinde |
Bölüm IV
Özgürleşme Eylemi, Köy Enstitüleri
Kurtuluş Savaşı İlkeleri Temelinde, Tam Bağımsız, Çağdaş Bir Toplum
Kurtuluş Savaşı’nın Önderi, “Halk egemenliğine dayalı, tam bağımsız çağdaş bir devlet” diyordu. Gerici güçlerin idam fermanlarına, dinci ayaklanmalara karşın, yenilikçi, ulusçu devinim; köylüsü, bürokratı, eşrafıyla emperyalizme karşı ilk bağımsızlık savaşını kazanmıştı. Ne ki, tam bağımsız, çağdaş bir toplum yaratmak, düşmanı denize dökmekten çok daha zordu. Ülke, ortaçağ koşulları içindeydi. İki yüz yıldan beri kendini yinelemeye çalışan Osmanlı Devleti, bilimsel, teknolojik, ekinsel gelişmelere ayak uyduramadığı için yıkılmış, geriye saltanat ve hilafet, ipotek altında bir ekonomi, cumhuriyetle bağdaşmayacak bir hukuk ve eğitim dizgesi kalmıştı.
Daha Sakarya savaşı sürerken toplanan eğitim kurultayında şöyle konuşmuştu Mustafa Kemal:
Bu savaş yılları içinde bile, dikkatle hazırlanması gereken ulusal eğitim programları geliştirmeliyiz. Bütün eğitim sistemimizin verimli olarak çalışacağı temelleri hazırlamalıyız. Benim inancıma göre ulusumuzun geri kalmışlığında, geleneksel eğitim yöntemleri en büyük etken olmuştur. Ulusal eğitimden söz ettiğim zaman, bütün geleneksel inançlardan, doğudan ya da batıdan gelen bütün yabancı etkilerden arınmış, ulusal niteliğimize uygun eğitimi anlıyorum.9
Nasıl olmuştu dünyadaki gelişmeler? Önce İtalya’da Yeniden Doğuş (Rönesans) Eski Yunan uygarlığının, yapıtları-
----
9 Mustafa Baydar; Atatürk ve Devrimlerimiz, İş Bankası Yayınlan, 1973, s.192.
nın ortaya çıkarılışı; ulusal dille, düşün ve yazın üretiminin başlaması; sonra dinde iyileştirme (reform), İncil’in Almanca’ya çevrilişi... Gözlerin öbür dünyadan bu dünyaya çevrilmesi, bireyi, aklı öne çıkarmış; matbaa yeni bilgilerin, düşüncelerin yayılmasını sağlamış; giderek bilim, sanat, uygarlık ivme kazanmıştı. Aydınlanma Dönemi, sanayi devrimi ve kralları, soyluları, kiliseyi bir yana iten Fransız Devrimi... İnsan hakları bildirgesi, laik okulun doğuşu...
İyi eğitilmiş, nitelikli insan, dünyayı da, yaşam biçimini de, akla göre düzenleyebilmişti.
Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum olarak yaşatır ya da tutsaklığa, yoksulluğa sürükler (M. Kemal)
Osmanlı’dan kalan saltanat ve hilafet, ipotek altındaki ekonomi, Cumhuriyet’le bağdaşmayacak hukuk ve eğitim dizgesi...
Cumhuriyet, ümmeti uluslaştırmak; her şeye boyun eğen, dış ve iç sömürüyü “yazgı” sayan, kurtuluşu başka dünyada arayan “kul”u, “birey”, bilinçli yurttaş durumuna getirmek zorundaydı. Halk egemenliğinin engellerini ortadan kaldırmak, toplumun uyanıp canlanmasını sağlayacak laik, akılcı bir eğitim dizgesi yaratılmalıydı.
Bu amaçla, 3 Mart 1924’te Hilafet kaldırıldı, Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) Yasası çıkarıldı. Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak, tüm eğitim kurumlan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Tekkeler, zaviyeler, türbeler, medreseler kapatılarak akılcı eğitim ortamı hazırlanmaya başlandı. Yeni değerleri yaygınlaştırma devinimleri sürüyordu. Yurttaşlar Yasası ile kadın erkek eşit haklara kavuşuyordu. Ama bu hakların gerçekleşmesi, ulusal ve laik, karma, işlevsel eğitimle; eğitimde fırsat ve olanak eşitliği sağlamakla olacaktı. Dünyada o yıllarda üç yüz milyon Müslüman vardı, ama bunlar şunun bunun kölesi olmaktan kurtulamıyorlardı, çünkü ulusal ve akılcı eğitimden yoksundular.
Sürdürüyordu Mustafa Kemal:
Bir kez ulusal eğitim ilke olarak alındıktan sonra onun dilini, yönetimini, araçlarını da ulusal duruma sokmak gerekliliği tartışılmaz olur. Ulusal eğitimle yetiştirilen, olgunlaştırılan bu kafaları bir yandan da paslandırıcı, uyuşturucu, gereksiz, saçma sapan inanışlar, düşüncelerle doldurmaktan da özenle kaçınmak gerekir.
Arap abece’si, Arapça-Farsça karışımı Osmanlıca, bizi kendimize, toplumumuza yabancılaştırmıştı. Yasaların, aydınların ekin, sanat dili, çevirmensiz anlaşılamaz duruma gelmişti. Ulusları “ulus” yapan ana öğe, “dil”di. Sağlıklı bir düşünme eğitimi, ancak özdille gerçekleştirilebilirdi. Eğitim, halkın, ulusun kendi diliyle yaygınlaşabilirdi. Yeni abece, Dil Devrimi, Cumhuriyet eğitiminin temelini oluşturacaktı. 1928’de yeni abece kabul edildi. Onu, 1932’de başlatılan Dil Devrimi izledi.
Cumhuriyet, aşama aşama kendi eğitim dizgesini yaratmaya çalışıyordu. Gerçeklerimiz ortadaydı. Anadolu’nun ortasında kurulmuş bir “Köylü Devleti”ydik, tarım toplumuyduk; bu durumu değiştirebilmek için Mustafa Kemal şöyle diyordu:
Bu memleketin asıl sahibi ve toplumumuzun ana öğesi köylüdür. Bu köylüdür ki, bugüne kadar eğitimden yoksun bırakılmıştır. İzleyeceğimiz eğitim politikası, köylünün cehaletten kurtarılması olacaktır. Bir yandan cahilliği yenmeye çalışırken, bir yandan da çocuklarımızı toplumsal ve ekonomik yaşamlarında verimli, başarılı kılabilmek için gerekli bilgi ve becerileri iş içinde, iş vasıtasıyla vermek, eğitim yöntemimizin temelini oluşturmalıdır. Eğitim, toplumun gereksinimlerine, çağın gereklerine uygun olmalıdır.
Milli Eğitim bakanları Vasıf Çınar, Mustafa Necati, Dr. Reşit Galip vb eğitimde yeniden yapılanmayı gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Dizgenin beyni gibi çalışacak Talim Terbiye Kurulu, laboratuvarı gibi çalışacak Gazi Eğitim Enstitüsü kurulmuş, üniversite reformu yapılmıştı (1933). Yabancı uzmanlar çağırılmış, raporlar alınmıştı. Ama okulları medrese-
likten, insanları geçmiş dönemin koşullandırmalarından kurtarmak kolay değildi. Toprak reformu yapılamamış, ekonomik yapıya dokunulamamıştı. Gelişmeyi sağlayıcı sermaye, teknoloji, nitelikli insan gücü yoktu. Ülke, altyapısı olmayan bir yıkıntılıktı, bir de 1929 dünya bunalımı...
Osmanlı okumuşu, tutucu çevreler, ekonomik güç sahipleri, yenilikleri yeterince anlayamıyordu. Cumhuriyet, köylere ulaşamamıştı. Eğitimde bilimsellik, işlevsellik, ulusallık, üreticilik sağlanamamıştı. Var olan okullar, kokmaz bulaşmaz bilgiler aktarmacılığını sürdürüyordu. Kentlerde bile, karma eğitim yeterince gerçekleştirilememişti.
Köy eğitimi konusunda İsmail Mahir Efendi’nin, Ethem Nejat’ın fikirleri vardı ortada. Yunus Nadi’nin 28 Haziran 1927 günlü yazısı, köy enstitülerinin ön düşünceleri gibiydi. Mustafa Necati döneminde açılmış iki köy muallim mektebi de derde çare olamamıştı.
10 Haziran 1935’te Saffet Arıkan Kültür Bakanlığı’na getirildi.
İlköğretimin gerçekleştirilmesi, köylünün kalkınması, Cumhuriyet’in baş sorunu oluyordu; 40,000 köyden 35,000’i okulsuzdu. Yüzyıllardır dış ve iç sömürünün üzerinde yoğunlaştığı köylü, ilkel araçlarla toprağı işliyor, karnını zor doyurabiliyordu. Bu durum değişmeliydi. Uzman raporları, eğitimciler, bu görüşteydi. John Dewey raporunda şöyle diyordu:
Okullarda köylülerin ve çiftçilerin ilgi ve gereksinimlerine özel bir önem verilmeden öğretimin yaygınlaştırılması ve zorunlu kılınması, sosyal çelişkiler doğuracak olağanüstü bir durum ortaya koyar. Köylülerle, çiftçilerin gereksinimleri ayrıca düşünülmeden geliştirilecek bir eğitim sistemi, lafçı ve gerici olur... Türkiye’de ulusal refahın gelişmesi, tarım çalışmalarının düzeltilmesiyle sıkı biçimde ilgilidir. Bu bakımdan Türkiye eğitimi için en baş sorun, derslerin konuları köy hayatına iyice bağlı olacak ilk ve ortaokullar kurulmasıdır.
Saffet Arıkan, Kurtuluş Ordusu kurmaylarındandır. Kurtuluş Savaşı yapan halkın eğitim eşitliği hakkında çığır açan,
katkıda bulunan uygulatıcı bir kurmaydır. Yol açıcılığı, rutini kıracak çalışma arkadaşı seçiciliği, en önemli niteliğidir. Türk insanının eğitimle gelişeceğine inanır. Bu değişme ve gelişmeyi, sadece para ve maddi refah çizgisinde görmez; köyü, köy çocuğunu üretici, yaratıcı düzeye kavuşturmak için bilinçle, savaşçılığa ulaştırmaya yönelir.10
Arıkan, İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirerek ‘eğitimde kurtuluş savaşı’nı başlatmıştır.
----
10 Ferit Oğuz Bayır, Köyün Gücü, Ankara, 1971, s. 213.
Köy Enstitülerine Doğru
Okuyabilmek için Rumeli’nin uzak bir köyünden (Tatarat-maca) İstanbul’a gelmiş, dirençli bir köy çocuğudur İsmail Hakkı (Tonguç). Kendisine, “Parası olan okur, olmayan... Köyüne dön” diyen Osmanlı paşasına, “Okumak için her şeyi göze alacağım. Ne yapıp edip okumanın yolunu bulacağım. Benim gibi zahmet çeken çocukların, zahmetsizce okumaları için ömrümün sonuna kadar çalışacağım. Koca Paşa, seninle yirmi yıl sonra karşılaşırsak, nasıl okuduğumu görürsün. Senin gibiler yüzünden bu duruma düşmüş halkımız, yazıklar olsun senin paşalığına!” deyip, taştan sökercesine okuma hakkını almıştır.
İstanbul Öğretmen Okulu’nu bitirince, Almanya’ya gönderildi. Ettlingen Öğretmen Okulu’nda, Karlsruhe Güzel Sanatlar Okulu ve Leipzig Elişleri Öğretmen Okulu’nda öğrenim gördü. 1922’den 1926’ya kadar Konya, Ankara, Adana öğretmen okullarında çalıştı. 1926-1935 yıllarında Maarif Vekâleti Pedagoji Müzesi Müdürlüğü’nde bulundu.
1933’te düzenlenen, kırk gün sürecek Seyyar Terbiye Sergisi katarının başında, Tonguç vardı. Kafileye, yazar Sadri Ertem de katılmıştı. Ertem, Tonguç’u şöyle tanıtır bir yazısında:
Kafilenin en ilginç kişisi İsmail Hakkıdır. Büyük bir sorumlulukla sergi çalışmalarını, etkinlikleri düzenleyip yürütür, iş ve meslek eğitimi konularını işler, sürekli “iş eğitimi” der. Çağdaş eğitimin gözle görünür, elle tutulur örneklerinden söz eder her durakta, sergiyi gezenlere. İsmail Hakkı, ölçü, hendese, madde, iş diye özetlenebilir. Kafilenin aşçısı
Ali, onu, tutumu, düzenliliği, ciddiyeti, giyinişi yönünden Alman sanmaktadır.11
İlköğretim genel müdürlüğüne getirildiğinde, çeviri ve telif önemli eğitim kitapları yayımlanmıştı. Yaşamı boyunca halkı eğitme, aydınlatma görevine hazırlanmıştı sanki.
“Ölçü, hendese, madde, iş” sözcükleriyle kişiliği özetlenen İsmail Hakkı, gerçekçiydi; kendisinden önceki birikimleri, uzman raporlarını gözden geçirdi. Toplumsal ekonomik gerçeklere eğildi, Osmanlı’dan kalma bozuk ve geri toplumsal yapı değiştirilememişti. Nüfusun yüzde sekseni kapalı bir ortaçağ ekonomisi kıskacındaydı. Çarpıcı bir köykent ayrılığı; bölgeler arasında yaşam biçimi, olanaklar açısından dengesizlik; kadınların toplumsal yaşamdan itilmişliği gözleniyordu.
Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi mihaniki bir surette ‘köy kalkınması’ değil, köyün manalı ve şuurlu bir şekilde, içinden canlandırılmasıdır. Köylü insanı öylesine canlandırılmalı ve şuurlandırılmalı ki, onu hiçbir kuvvet yalnız ve kendi hesabına ve insafsızca sömüremesin; köyün sakinlerine, köle ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler, şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da, her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler. Köy meselesi, köyde eğitim problemleri de içinde olmak üzere bu demektir.12
Olaya böyle bakınca, toplumun gerçeklerine, olanaklarına, hızlı kalkınma, çağdaşlaşma özlemine uygun yeni bir yol tutulmalıydı eğitimde. Kurtuluş Savaşı’nın eğitim kesiminde sürdürümü niteliğinde, halk kaynağını devindirecek bir yol. Tüm insanımızı fırsat ve olanak eşitliğine kavuşturan; üreticiliğini, yaratıcılığını ortaya çıkaran bir düzenleme...
Köy eğitiminin amacı; büyük ölçüde güçlü vatandaş, yeni, sosyal bilinçte insan ve memleketin siyasal, ekonomik, kültü-
----
11 M. Başaran, Aydınlanma Yolunda Eğitim Emekçisi, F. Oğuz Bayır, s. 46, Kartal Belediyesi Kültür Yayn. No:1, İstanbul.
12 İ. H. Tonguç, Canlandırılacak Köy, Remzi kitabeyi, İstanbul, 1947.
rel hayatının gelişmesine katılacak, yani doğanın bütün güçlüklerine tutsak değil, egemen olabilecek bir güçte iş adamı yetiştirmek olmalıdır. Bizi bu amaca götürecek okul da, kitap bilgileri veren değil, iş eğitimi veren okul olacaktır. Koşullar, her köyü okula, öğretmene kavuşturmaya elverişsizdi. Pratik çözüm yolları arandı. Askerliğini çavuş olarak bitirmişlerden seçilecek köy delikanlılarının, kurslardan geçirilerek köylere gönderilmesi, gezici başöğretmenlerle görevleri başında yetişmelerini sürdürme yolu tutuldu.
Eğitmen yetiştirme devrimi başlıyordu. İlk kez, eğitmenlerle köye giriyordu Cumhuriyet. Ne ki, kurslarda çalışacak nitelikli eğitimcileri bile bulmak zordu.
“İstediğim evsafta iş arkadaşı azdır. Bunu sana itiraf edebilirim. Birçok kimseleri, yeni ve kuvvetli işler için yetiştirmeyi gaye bilerek sahneye çıkıyorum...
Reel köyü tanımak, ona göre terbiye şekilleri bulmak, bu şekilleri tahakkuk ettirebilecek yeni insan tipini yaratmak... Köyde Eğitim kitabımın amacı, idealizmle, realizmden bir hamur yapmak...
Eğitmen yetiştirme işinin azametini, ne kadar ağır bir yük olduğunu bütün ince noktalarına kadar hesaplıyorum. İcabederse bu iş için canını verecek öğretmen ve eğitmenler yetiştirmek lazım geldiğini biliyorum.”
Bir eğitim savaşı başlamaktadır, ama aranan nitelikte adam yokluğu bel bükmektedir:
“Aradığımız adamları, hayatta, kurslarda yoğurmak suretiyle elde edebileceğiz. Henüz hamur yoğurma dönemindeyiz.”13 Saffet Arıkan’dan sonra, milli eğitim bakanlığına getirilen Hasan Âli Yücel, başlayan eğitim atılımını boyutlandırarak sürdürdü.
1939’da toplanan ilk maarif şûrasında Cumhuriyet dönemi eğitim çalışmaları, raflardaki uzman raporları, İsmail Hakkı Tonguç’un hazırladığı raporlar gözden geçirilerek,
----
13 İ.H. Tonguç, Mektuplarla Köy Enstitüsü 'Yılları 1935-1946, İstanbul, 1976, s. 16.
|
|
|
Ferit Oğuz Bayır, İsmail Hakkı Tonguç |
ilköğretimi yüzde yüz gerçekleştirme önerileri karara bağlandı. Eğitmen kurslarından, daha sonra enstitüye dönüştürülecek köy öğretmen okulu çalışmalarından alınan sonuçlar olumluydu. Hasan Âli’ye göre, yarım yamalak Tanzimat aydınlığı ile yeni bir toplum yaratılamazdı. Bir yandan batıyı batı yapan başyapıtlar dilimize kazandırılmalı, öte yandan yetiştirilecek üretici, yaratıcı yeni öğretmenlerle en uzak köye bile ulaşılmalıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıl, bizde
de bir eğitim ve ekin kirizması, bir aydınlanma dönemi başlıyordu. Devlet başkanı, “millet olma, insan olma davası” sayıyordu ilköğretim savaşımını.
17 Nisan 1940’ta 3803 Sayılı Köy Enstitüleri Yasası çıkarıldı. Şöyleydi birinci madde: “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde, maarif vekilliğince köy enstitüleri açılır.”
Hasan Âli mecliste bu kanun üzerine yaptığı konuşmasında şöyle vurguluyordu:
Bu kanunla bizim yaptığımız şey bir kopya değildir. Fakat indi, uydurma bir şey de değildir... Bunları kendi memleketimizin fiili hakikatine ve toplumsal gerçeğine uyarak yapmış bulunuyoruz. Bu, bizimdir, kimseden almadık. Başkaları bizden alsınlar.
Nisan Haritası
Denemelerden, uygulamalardan alınan sonuçlara göre, Türkiye iki bölgeye ayrıldı. Bölgelerin en uygun yerinde, kırlar ortasında 400-1000 dekarlık alanlarda enstitüler kurulmaya başlandı. Kuva-yı Milliye anlayışıyla, Anadolu’yu kucaklayan bir eğitim haritası oluşuyordu.
Enstitüler
Adı-İli-Kuruluş Tarihi-1946 sonuna dek müdür(ler)
-
1- Akçadağ /Malatya 1940 Şinasi Tamer, Şerif Tekben
-
2- Akpınar /Samsun 1940 Nurettin Biriz, Enver Kartelcin
-
3- Aksu /Antalya 1940 Talat Ersoy, Halil Öztürk
-
4- Arifiye /Kocaeli 1940 Süleyman Edip Balkır
-
5- Beşikdüzü /Trabzon 1940 Hürrem Arman, Osman Ülkümen
-
6- Cılavuz /Kars 1940 Halit Ağanoğlu
-
7- Çifteler /Eskişehir 1937 Remzi Özyürek, M. Rauf İnan
-
8- Dicle /Diyarbakır 1944 Nazif Evren
-
9- Düziçi /Adana 1940 Lütfü Dağlar
-
10- Ernis /Van 1948 İbrahim Oymak
-
11- Gölköy /Kastamonu 1938 Ali Doğan Toran
-
12- Gönen /İsparta 1940 Ömer Uzgil
-
13- Hasanoğlan/Ankara 1941 Lütfü Engin, Hürrem Arman, Rauf İnan
-
14- İvriz /Konya 1941 Recep Gürel, İ. Safa Güner
-
15- Kepirtepe /Kırklareli 1938 Nejat İdil, İhsan Kalabay
-
16- Kızılçullu /İzmir 1937 Emin Soysal, Hamdi Akman
-
17- Ortaklar /Aydın 1944 Hayri Çakaloz
-
18- Pamukpınar/Sivas 1941 Şinasi Tamer
-
19- Pazarören /Kayseri 1940 Sabri Kolçak, Şevket Gedikoğlu
-
20- Pulur /Erzurum 1942 Ahmet Korkut, Aydın Arıkök
-
21- Savaştepe /Balıkesir 1940 Sıtkı Akay
Sürekli Eğitim
Her enstitü bir bölge kurumudur, üç, dört ilden oluşan bir ‘eğitim kesimi’ vardır. Öğrenci sayısı, 800-1000 dolayındadır. Eğitim süreklidir. Sırayla, 45 günlük izinler uygulanır kümelere. Her enstitü, ürettikleriyle kendine yetebilecek bir işletme durumundadır. Köylerden seçilerek alman kız ve erkek öğrenciler, yeteneklerine göre öğretmen, sağlıkçı, köye yarayışlı zanaat erbabı olarak yetişir.
Yöre özelliklerine göre hazırlanan izlencelere, planlara göre çalışılmaktadır. Çalışma süresine göre izlencenin yüzde 50’si kültür derslerine, yüzde 25’i tarıma, yüzde 25’i de teknik derslere ayrılır.
Derslikleri, işlikleri, yemekhaneleri, yatakhaneleri, tarım alanları, müzik, spor salonları, elektrik santralleri, ahırları, kümesleri, arılıkları, bağları bahçeleriyle, sürekli gelişen ve yaşayan; yapısı, işleyişiyle çağdaş bir eğitim kenti.
İşleyiş
Tonguç, enstitülerin geleneksel okullara benzememeleri için, elden gelenin yapılmasını ister. Her enstitü, kendi koşullarına göre gelişecek, kendi gereksinimlerine göre örgütlenecektir. Yetişenlerin duygularını, düşüncelerini, davranışlarını geliştirici çalışmalar; “sürekli eğitim”, “kendi kendini yönetme”, “eğlenme hakkı”, “hafta sonu şenlikleri”, “serbest okuma” vb etkinlikler ve ilkelerde odaklanmaktadır.
Özlenen yaşama biçimini, yaratma etkinliklerini, eğitim ortamına dönüştürme, büyük özverileri, sürekli yenilenmeyi gerektirmektedir.
Öğretmenler, öğrenciler, usta öğreticiler sürekli eksikliklerini tamamlamaya çalışır. Ama eski alışkanlıklardan kurtulmak kolay değildir. Bu yüzden Tonguç sık sık enstitülere uğramaktadır.
Başlangıçta rastlanan işleyişteki aksaklıkları, yanlışlıkları düzeltmek için, uyulacak ilkeleri ve kuralları şöyle somutlaştırmıştır Tonguç:
Köy enstitülerinin içyapılarında “öğrencilerin kendi kendilerini yönetmeleri” ilkesine dayanan bir gelişme sağlanacaktır. Onun için bu kurumlan her türlü kişisel ve indi yönetim biçimlerinden kurtarmak, enstitülerde görevli tüm öğretmenlerin başlıca amacı olmalıdır. Bu amaca en kısa sürede ulaşmak için aşağıdaki önlemlerin alınması uygun görülmüştür. Madde madde yazılan bu önlemler, öğretmen ve öğrencilerin tümüne okunacak, anlamları açıklanacak, her birinin cep defterlerine aynen yazdırılacaktır:
-
1 - Köy enstitülerinde her türlü yapım, tarım, sanat, yönetim işleriyle, öğretmen ve öğrencileri ilgilendiren resmi işler, nöbetle öğretmen ve öğrenciler tarafından görülür. Nöbette bulunamayanlara bu işlerin gördürülmesi, öğrencilerin, öğretmen ya da usta öğreticilerin özel işlerinde çalıştırılmaları yasaktır.
-
2- Tabelaya giren öğretmenler, istihkakları olan yemeği öğrencilerle birlikte, enstitüde yemeye mecburdur. Özel evlere, odalara yemek götürülemez.
-
3- Derse ve göreve geç gelmek, öğretmenliğe yakışmayacak laubali hareketlere girişmek, sarhoş olmak, kumar oynamak gibi öğrencilere kötü örnek olabilecek hareketlerde bulunmak, öğrenci dövmek, onlara hakaret etmek yasaktır.
-
4- Enstitü işleri, en az on beş günde bir bütün öğretmen ve öğrenciler bir araya gelerek konuşulur. Ve işler bu konuşmalarda (olanaklar, yönergeler, göz önünde tutularak) alınan kararlara uygun olarak yürütülür.
Enstitülerde, en az on beş günde bir, eğlenti düzenlenir. Bu eğlentilere öğrencilerin ve öğretmenlerin katılmaları şarttır.
-
5- İşbölümüne göre çeşitli işlere dağılacak kümelere, yapacakları işlerin önemi, ülkeye, ulusa, kendilerine sağlayacağı yararlar anlatılarak iş gördürülür. Anlamı kavranmayan, angarya biçiminde işlere bu kurumlarda asla yer verilmeyecektir. Bir enstitüde işlerin soysuzlaştığı görülürse, bundan birinci derecede öğretmenler sorumlu tutulacaktır.
Her çocuk, öğretim programlarında saptanan şekillere göre kültür, tarım, sanat çalışmalarına mutlaka katılacaktır. Çocukları yalnızca terzilik, şoför yardımcılığı, davar çobanlığı, tuğlacılık gibi belli işlerde uzun süre çalıştırmak yasaktır.
-
6- Koşullar ne olursa olsun, mevsim hangi mevsim bulunursa bulunsun, öğrencilere her gün serbest okuma yaptırılacak ve onlara kitap okuma alışkanlığı mutlak surette kazandırılacaktır.
Bu maddeler titizlikle, özenle uygulanarak; sevgi, saygı, eşitlik, güven ortamında, yapıcılığı, yaratıcılığı geliştirici bir yönetim, doğal yaşam biçimine dönüştürülmüştür enstitülerde.
İmece Yöntemi
İkinci Dünya Savaşı’nın yoklukları, sıkıntıları içinde, bir “eğitim seferberliği” sürdürülmektedir. Beş yüz binden çok insan, silah altındadır. Demir, çimento bulmak olanaksızdır. Ama boş topraklara çadır kurarak işe başlayan köy çocukları, kurtuluş savaşı coşkusuyla, yurdun yirmi bölgesinde, boz toprakları gövertmekle, karanlıkları ışığa kavuşturmaktadır. Dört yılda, türlü gereksinimleri karşılayan 306 yapı tamamlanmıştır; 15,000 dönüm toprak ekilip biçilmektedir. Meyveli meyvesiz 250,000 ağaç fidanı dikilmiştir ve 1500 dönüme sebze ekilmektedir; 1200 dönüm bağ kurulmuştur. Ayrıca 9000 baş hayvan bakılmaktadır enstitülerde. Kimi enstitüler, kendi ürettikleriyle geçinebilecek duruma gelmiştir.
Yapılan işler, yetişenlerin kazandığı nitelikler, İsmail Hakkı Tonguç’u doğrulamaktadır.
İş, insanın niteliğinin temel öğesidir. İş, insanı yaratan, onu kuvvetlendiren, onu geliştiren, kısacası onu insan yapan öğedir. İş, insanın hem miyarı, hem mimarıdır... İş olmasaydı, bu insan ve onun bu uygarlığı hiçbir zaman doğmayacaktı.14
Birlikte iş görme geleneği, imece, bir eğitim yöntemi olarak uygulanmıştı enstitülerde. Yeni kurulacak ya da zorda kalmış enstitülere, bir plana göre “yardım ekibi” gönderilirdi öbür enstitülerden.
1941’de 600 dönümlük alana kurulmaya başlayan Hasanoğlan Köy Enstitüsü, 82 yapıdan oluşmaktadır. Bunlardan
----
14 Engin Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Güldikeni Yayınları 1997.
12’si, “ekiplerin işi”dir. Yalnızca 1941’de, Kepirtepe, Akpınar, Pazarören, Cılavuz, Aksu, Gönen, Düziçi, Savaştepe, Gölköy, Akçadağ, Kızılçullu, Arifiye, Beşikdüzü, Çifteler, yardım ekibi göndermiştir Hasanoğlan’a.
Her enstitüde, ülkenin her köşesinden bir parça bulursunuz. Kars’ı, Erzurum’u, Ege’si, Trakya’sı, Akdeniz’i, Karadeniz’i, buralarda ekipler eliyle birbiriyle yoğurulmuş, sanki bir vatan olmuştur.
Her enstitü, kesimindeki köylerde de imeceyi, yardımlaşmayı sürdürmektedir. İşlerini bitiren ekipler “yurt gezisi”ne çıkmaktadır.
Her imece, gezi dönüşünde “Nazari bilgisini gerçek iş alanında uygulamış, sanatını (marangozluk, demircilik, yapıcılık) ilerletmiş, ülküdaşlarıyla kaynaşmış, vatanın dört köşesini gözleriyle görmüş, oralardaki yurttaşlarının nasıl yaşadıklarını, öğretmen olduğunda kendisini nelerin beklediğini kavramıştır. (Lütfü Engin, Tonguç’a Kitap, s. 309)
|
|
|
Kepirtepe Köy Enstitülüler Fikret Madaralı Öğretmen'le |
Eğlenme Hakkı
Çağdaş bir yaşam biçimidir enstitülerde gerçekleştirilen. Yüzyıllardır geleneklerin, inançların yaşamdan soğuttuğu toplumun; yaşama sevinci duyuran, beğeni geliştiren, yaratıcılıkları ortaya çıkaran eğlenme eğitimine de gereksemesi vardı. Kızlı-erkekli bir toplumda, bireylerin sevgi, saygı, dostluk, kardeşlik, hoşgörü gibi insancıl değerlerle bezenmelerini sağlayıcıdır bu. Kuva-yı Milliye erleri gibi, coşkuyla çalışanların eğlenme hakları da vardır:
“Kızlar kızlıklarını, erkek çocuklar erkekliklerini bilerek, kurumun doğal yaşamına katılmalıdır. Bisiklet, motosiklet kullanma işini, bir müzik aracı çalmayı, şarkı söylemeyi, ulusal oyunlar oynamayı tüm öğrenciler aynı derecede bilmelidir. Bütün güçlüklerine karşın, kızlı-erkekli bir yaşamın her türlü işine, eğlencesine, zevklerine ya da acılarına, iki cins de ortaklaşa sevkedilmelidir. Bayağı olan her şeyden kaçınmak ve korunmak koşuluyla, kız ve erkek öğrenciye yaşamı bütünüyle yaşatmak gerekir.”15
Her hafta bir kümenin, kimi zaman da tüm öğrencilerin düzenlediği eğlenceler, üreticiliğin, yaratıcılığın sergilendiği sanat şölenlerine dönüşmüştür. Yirmi köy enstitüsü kesiminin halk oyunları, türküleri söz ve saz değerleri, Rönesans dönemindeki gibi gün ışığına çıkarılmış, “iş ekipleri” ile tüm ülkeye yayılmıştır. Bir ekin, eğitim kirizmasıdır bu. O güne değin bilinmeyen halkın özdeğerleri, giderek ulusal ekini, sanatı güçlendirecek bir boyutta gün ışığına çıkarılmaktadır.
----
15 İ.H. Tonguç, Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları 1935- 1946, İstanbul, 1976, s. 36.
Kitap Ekmekle Bir Tutulur
Köy çocuklarının yaşam deneyimleri zengin, ama söz dağarcıkları sınırlıdır. Yetiştikleri ortamın etkisiyle, sözlü ve yazılı anlatımları yetersizdir. Altı yüz yıldır susturulmuş bu insanları konuşturmak için elden gelen yapılmalıdır. Onları kitaplara, okumaya yöneltmek, okuma alışkanlığı edindirerek düşün ve sanat dünyasına açmak, halk tabanından yeni değerler fışkırtan bir etkinliktir. Her enstitü kendi koşullarına göre “serbest okuma” saatlerine önem vermektedir. İlginç kitapları kümece okuma ya da seçilen kitapları okuyarak derslikte tanıtma, tartışma vb yollarla etkinlikler sürdürülür. Çok okuyanlar enstitü toplumuna tanıtılarak; başarıları kitapla ödüllendirilerek, kitap ekmekle bir tutulur duruma gelmiştir enstitülerde. Kitaplık, görevli öğretmen ve öğrencilerce yönetilmekte, ay sonlarında okunan kitap dizgeleri uygun biçimlerde duyurulmaktadır.
İşte Çifteler Köy Enstitüsü’nden bir okuma haberi:
“Okuma dosyalarına göre, 6 ayda okunan kitap sayısı 7000’dir.”
Kimi enstitülerin kitaplık ve yayın kolları, gazete, dergi, kitap yayınlayarak, okuma yaşamını canlandırmaktadır. Hasanoğlan’da, Akçadağ’da öğrencilerin çalıştırdığı basımevleri kurulmuştur.
Enstitülerde okuma yazma, konuşma günlük yaşamın vazgeçilmez zevki durumuna gelmiştir.
Yüksek Köy Enstitüsü
1942-1943 öğretim yılında, Hasanoğlan’da, enstitülere öğretmen yetiştirmek üzere Yüksek Köy Enstitüsü kuruldu. Düşüncelerini uygulamaya çalıştığı sürece “aradığı nitelikte adam” bulmakta sıkıntı çeken, Osmanlı artığı kuramlarla bir yere varılamayacağına inanan Tonguç, aslında Cumhuriyet Türkiyesi’nin üniversitesini yaratma özlemi içindeydi. Diyordu ki eğitimci Hüsnü Cırıltı’ya:
Bu üniversite ile olmaz. Yüksek Köy Enstitüsü ile biz geleceğin üniversitesini hazırlıyoruz. 21. yüzyılın insanını yetiştireceğiz.
Türkiye bu üniversite ile Türkiye’nin yüksek öğretim sorununu çözemez. 1933’te üniversite reformu yapıldı, ama üniversite, geleneğinden kopmadı. Üniversite oturan bir kurumdur, hareketsiz bir kurum. Biz bu kurumla 21. yüzyıla hazırlanamayız... Daha hareketli, toplumla iç içe, toplum içinde kanatlan olan bir kurum olması gerek. Canlı, hareketli bir üniversite olması gerek. Bununla biz 21. yüzyıla giremeyiz... Biz köy enstitülerinde yüksek bölümler açacağız. Ve o, olması gerektiği gibi olacak, yani önümüzdeki 21. yüzyıla bizi götürebilecek bir kurum olacak.16
Kırsal kesim eğitiminin denetleyicileri, araştırıcıları, yönlendiricileri, enstitü öğretmenleri yüksek köy enstitüsünde yetişecekti. Öğrenciler, enstitülerden seçilerek alınacaktı. Enstitülerde, bakanlıklarda, ilköğretim müfettişliğinde stajlar yapılacak, bitirme sınıfı, toplu bir işi gerçekleştirerek sınava girme hakkına kavuşacaktı. Hazırlanacak bitirme tezlerine özellikle önem veriliyordu.
----
16 E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi: İ. H. Tonguç, s. 25.
===
İlk aşamada sekiz bölüm açılmıştı:
-
1- Güzel Sanatlar Kolu (Kız ve erkek öğrenciler için)
-
2- Yapıcılık Kolu (Erkek öğrenciler için)
-
3- Maden İşleri Kolu (Erkek öğrenciler için)
-
4- Hayvan Bakım Kolu (Erkek öğrenciler için)
-
5- Kümes Hayvancılığı Kolu (Kız öğrenciler için)
-
6- Tarla-Bahçe Ziraatı Kolu (Erkek öğrenciler için)
-
7- Köy Ev ve El Sanatları Kolu (Kız öğrenciler için)
-
8- Zirai İşletme Ekonomisi Kolu (Kız ve Erkek öğrenciler için)
Öğretim üyeleri DTCF’den, Ziraat Fakültesi’nden, Gazi Eğitim Enstitüsü’nden geliyordu.
Sabahattin Eyüboğlu’nun başkanlığında Köy Enstitüleri dergisini çıkarmaya başlayan Dergi Kolu, 20 köy enstitüsünün yaratıcılığını, araştırıcılığını harmanlamaya başlamıştı. Sonraki yıllarda bu dergiyi inceleyen Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “Bugüne değin hiçbir fakülte bu oylumda, bu içerikte, nitelikli bir dergi çıkaramamıştır” diyecekti.
Orta Anadolu’da ilk kez gerçekleştirilen açıkhava tiyatrosu, Güzel Sanatlar Kolu’nun, konservatuvarın uygulama alanıdır.
Güzel Sanatlar Akademisi’nden sağlanan, Venüs de Milo, Apollon Başı, Samatraee, kadın başı, pehlivan büstü gibi büst, rölyef ve heykeller kopya ediliyordu. Ayrıca İnönü’nün, Barbaros’un, Mithat Paşa’nın, Namık Kemal’in, Fatih’in, Mimar Sinan’ın büstleri enstitü giriş yolunun iki yanına konmuştu.
Demiryoluna yakın bir tepeye” Tohum Saçan Köylü” yontusu yapılması tasarlanıyordu, maketi hazırlanmıştı. Tabanı 22 m x 22 m, yüksekliği 17 m olacak, içi, Köy Enstitüsü Müzesi olarak düzenlenecekti.
Avrupa’daki örneklerine uygun bir Çocuk Bahçesi (Kindergarten) bitirilmiş, gözlem yapmaya açılmıştı. Türkiye çapında, bir de Folklor Arşivi kurulmaya başlanmıştı.
Enstitü matbaası, kitaplar basıyordu.
Tüm Ülke Eğitim Alanı
Saffet Arıkan’ın bakanlığı döneminde çıkarılan 3238 sayılı Köy Eğitmenleri Yasası, 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası, 1942’de çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Yasası, bütüncü bir yaklaşımla, eğitim çalışmalarımızı örgütlüyordu.
Kırsal kesimde zorunlu, parasız ilköğretim okulları ve kursları şunlardı:
-
1- Eğitmenli Köy Okulları
-
2- Öğretmenli Köy Okulları
-
3- Öğretmenli eğitmenli Köy Okulları
-
4- Pansiyonlu ya da pansiyonsuz Bölge Köy Okulları
-
5- Akşam Okulları
-
6- Köy ve Bölge Meslek Kursları
Gezici öğretmen, Gezici başöğretmen, İlköğretim Müfettişliği, Köy Enstitüleri ve Kesim Denetmenliği de işbaşında yetiştirme ve denetleme kurumlarıydı.
143
Bölge Okulları
Bölge okulları, 8-15 köyün ortasında kurulan birer küçük enstitüdür. İlkokulları bitirmiş yetenekli çocuklar için tarımsal ve teknik eğitim uygulamasıyla, orta dereceli eğitimin köylere ulaşmasını sağlayacak kurumlardır. 1945’e kadar 386 bölge okulu kurulmuştur.
Savaş yıllarının en zor koşullarında Cumhuriyet tarihinin en büyük eğitim atılımı gerçekleşmişti. 19 Mayıs 1944’te şöyle diyordu İnönü:
“İlköğretim, hiçbir devirde bugünkü ölçüsüyle ele alınamamıştır. Cumhuriyetin ilk gününden beri arkasında koştuğu ilköğretim ülküsü hakiki ve tam manasıyla başarılmak yolundadır. Bu seneden itibaren binlerce sayılarla köy okullarının açılacağı bir devre giriyoruz. Hazırlıklar tamamdır. Makine kurulmuştur. Bundan sonra yalnız ameli neticeler alacağız. Yakın uzak, büyük küçük, toplu dağınık, bütün köylerin kız-erkek bütün çocukları, çok değerli öğretmenlerin karşısında dersaneleri, işlikleri dolduracaklardır. Nihayet on yıl zarfında, ilköğretim meselesinin halledilmiş olacağını açık ve kesin olarak görebiliyoruz.”17
On yıllık plana göre tüm köyler, işlikli derslikli, öğretmen evli, uygulama bahçeli, kendi toprağı olan birer eğitim-üretim birimine kavuşmuş olacaktı.
Köy enstitüleri, çok partili seçime geçişe değin (1946) özgünlüklerini koruyabildi. Altı yılda ulaşılan sonuçlar, halkın gücünü devindirmenin neler yaratabileceğini somutluyordu:
----
17 Köy Enstitüleri, c. II, Maarif Matbaası.
Öğretmen yetiştirmede 110 yılda ulaşılan sayı aşılmıştı (600’den 20,000’e ulaşıldı). Okul sayısı 5000’den 17,000’e, öğrenci sayısı, 380,000’den 1.5 milyona çıktı; 600 sağlıkçı, 9000 eğitmen yetiştirildi.
Köy enstitülerinde üretici eğitimin, karma eğitimin, demokratik eğitimin dünya ölçüsünde özgün, örnek bir uygulaması gerçekleştirilmişti. Eğitimde Tonguç Yolu, toplumumu-zun yaşama gücünü tazeleyen bir aydınlanma devinimi yaratmıştır. Kendisini halk çocuklarının eğitimine adayan büyük eğitimci, “Tonguç Baba” olarak gönüllere yer etmiştir.
İsviçre’de yayımlanan Pedagoji ansiklopedisinin 3. cildinin 455. sayfasında yer alan “Tonguç maddesi” şöyledir:
TONGUÇ İSMAİL HAKKI (Doğum tarihi 1897): İstanbul Öğretmen Okulu, Almanya’da Ettlingen Öğretmen Okulu, Karlsruhe Güzel Sanatlar Okulu ve Leipzig Elişleri Öğretmen Okulu'nda öğrenim görmüştür. 1922’den 1926’ya kadar Konya, Ankara ve Adana öğretmen okullarında resim-iş öğretmeni olarak çalışmış, 1926-1935 arasında Maarif Vekâleti Pedagoji Müzesi Müdürlüğü’nde bulunmuş, 1936-1946’da İlköğretim Genel Müdürlüğü yapmış, 1947-48'de Talim ve Terbiye Heyeti üyeliğine nakledilmiş, 1948-49’da resim öğretmeni olarak Ankara Atatürk Lisesi’nde vazife görmüş, bu tarihten sonra vazifesinden alınmıştır. Muhtelif pedagoji kitaplarının yazarıdır. Tonguç, Türk ilköğretiminin reformcusudur. İlköğretim Türkiye’de pek ihmal edilmişti. 1943’te 40,000 köyün 35,000’i okulsuzdu, halkın %80'i okur-yazar değildi; 70,000 ilkokul öğretmenine ihtiyaç vardı.
ikinci Dünya Savaşı (Türkiye tarafsızdı) sırasında, Tonguç’un idaresi altında 20 köy enstitüsü kuruldu. Bu enstitüler için 7000 bina yapıldı, hepsi su ve elektrikle, atölyeler, fırınlar, sinemalarla... donatıldı. Birer modern köy gibi olan bu kurumlar, oralarda çalışan öğretmenlerle öğrenciler tarafından inşa edildiler. Her enstitüye 500-1000 dönüm arazi tahsis olundu. Bu arazi öğrenciler tarafından işleniyor, elde edilen ürün onların ihtiyaçlarına sarfediliyordu. Her enstitüde 800-1000 öğrenci ve öğretmen vardı ve bunlar bir kooperatif oluşturuyordu. Enstitülere beş yıllık köy ilkokulunu bitiren çocuklar alınıyor, beş yıllık bir öğrenimden sonra köyler için kız ve erkek öğretmenler yetiştiriliyordu. Enstitülerin öğretim programlarına göre çalışmalar kültür derslerine, ziraata ve
teknik faaliyete ayrılıyordu. Çalışma zamanının %50'si kültür dersleri, %25’i ziraat, %25’i teknik faaliyetlerle geçiyordu. Öğrenciler nazari bilgilerden çok pratik işleri, maharet isteyen hünerleri öğreniyorlardı. Enstitü çalışmalarına nazari alanda ünlü pedagog Pestalozzi ile, ileri fikirli modern pedagoglar önderlik ediyorlardı. 1946 yılına kadar köy enstitülerinde 16.000 kız ve erkek, öğretmenliğe hazırlandı.
Devlet, köye tayin edilen öğretmene bir ev, atölyesi de bulunan bir okul binası, geçimine yetecek kadar arazi tahsis ediyordu. Öğretmen bu araziyi öğrencileriyle beraber işliyor, elde edilen üründen türlü ihtiyaçlar için faydalanılıyordu. Köy öğretmeni sadece çocuk okutmakla yetinmiyor, aynı zamanda köyde bir halk eğitimcisi gibi çalışıyor, yetişkinlerin uyandırılmalarını da iş ediniyor ve onlara sağlıklı günlerinde olduğu gibi, hastalandıkları zaman da yardım ediyordu. Kısacası köy öğretmeni Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yenileşmesi için bir akıncıydı.
Bugün de Köy Enstitüleri
Köy enstitüleri, İkinci Dünya Savaşı sonunda dış baskılarla çok partili yaşama geçilirken; Cumhuriyet dönemi kazanımlarından zarar görenlerce, devrimlere karşı olanlarca, toprak yasasına karşı çıkanlarca, seçim sonrasında mecliste egemen olan CHP’nin sağ kanadınca “komünist yuvaları” olarak nitelendirildi. Cumhuriyetin, ilk kez kendilerine okuma hakkı tanıdığı köy çocuklarına, enstitü çıkışlılara suçlu, tehlikeli gözüyle bakılmaya başlandı. Yüksek Köy Enstitüsü’nü bitirip enstitülerde öğretmen olarak görevlendirilenler toptan askere alındı; eğitim dönemi sonunda bir bölümü yedek subaylık hakları ellerinden alınarak çavuş rütbesiyle kıtaya çıkarıldı. Tümü komünist zanlısı olarak takibe alındı. Çeşitli uygulamalar, suçlamalar, beyin yıkama kursları, soruşturmalarla zulüm boyutuna ulaştı.
1947’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
İş eğitimi, karma eğitim, serbest okuma, demokratik eğitimden vazgeçilerek, enstitüler sıradan öğretmen okullarına dönüştürülmeye başlandı.
1946’da başlayan karşı devrim, tüm Atatürk dönemi devrimlerini yozlaştırmaya yöneldi. 1950 seçimlerinin getirdiği başbakan, “Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” diyordu mecliste.
Önce “düzeltme” adı altında özlerinden uzaklaştırıldı enstitüler, sonra adları değiştirildi, giderek ortadan kaldırıldılar...
Kapatıldılar mı?
Enstitüler, bize özgü, ama dünya eğitimine katkı sayılan özgün eğitim kuramlarıydı. “Köy enstitüsü” tamlaması bir eğitim terimiydi. Amaçlanan yaşama biçimini gerçekleştirici etkinlikleri, eğitim ortamını dönüştürme çalışmalarını kapsıyordu.
UNESCO’nun hazırlattığı bir raporda, eğitim sistemlerinin yenilenmesi gerektiği vurgulanıyordu:
Seçkin bir tabakanın malı olan ve amacı orta sınıf değerlerini ve oldukça sınırlı bilgilerini kuşaktan kuşağa aktarmak olan eğitim sistemlerinin kitlelerin gereksinimlerini karşılayamayacağı ortada. Bu sistemler günlük yaşamda olumlu sonuçlar vermeyen değerleri öğrencilere zorla kabul ettiremezler. Ayrıca insan bilgisinin sürekli olarak, özellikle bilimsel alanda gerçekleşmesi sonucunda artık bu sistemlerin modası geçmiştir.18
“Yenileşme”yi gerçekleştirici stratejiler öneriliyor. Ama bunlar köy enstitülerinde uygulanan ilkelerle çakışmaktadır:
Eğitim sürekli olmalı; dört duvar arasına sıkışıp kalmamalı; yaşamın tümünü kaplamalı; herkese olanak eşitliği sağlanmalı; eğitim kurumlan yaşamın gerisine düşmemeli. Bireysel eğitim, toplumsal yaşamı iyileştirmeli... Görüldüğü gibi, bugün de dünyanın özlemi; insanı, yaşamı bir bütün olarak algılayan özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik, çağdaş ve sürekli eğitimdir. Kapatılışlarından elli yıl sonra, hâlâ enstitü konusunun canlılığını sürdürmesi, yurdumuzda ve dünyada ensti-
----
18 Görüş Dergisi, s. 3, Arkın yayınları, İstanbul, 1973.
tüler üstüne doktora tezlerinin hazırlanması bundandır. Uğur Mumcu’ya göre Türk toplumu, iki büyük ve başarılı sivil örgütlenme gerçekleştirmiştir: Biri Kurtuluş Savaşı’nı kazanan Kuva-yı Milliye, İkincisi toplumsal kurtuluşu gerçekleştirecek olan Köy Enstitüleri. İdeolojide tam bağımsızlık, eğitimde köy enstitüleri.
Ekin, sanat adamımız, Yüksek Köy Enstitüsü öğretmeni Sabahattin Eyüboğlu’nun yargısı da şu:
Köy enstitüleri bu memlekette kurulmuş kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici, kelimenin tam anlamıyla milli olan eğitim kurumlarının başında gelir. İlkin bu kurumlarda taklitçilikten kurtulmuş, çağdaş dünya görüşüyle, kendi koşullarına uygun, varlığımızın köklerine giden bir yol bulmuşuz. Taklitçi okuldan, üretici okula geçmişiz, ezberciliğin yerine yaşayan, yaşatan bilgiyi koymuşuz. İnsanoğlunun seve seve, sevine sevine çalışacağını, işe koşacağını kanıtlamışız; işçilikle öğrenciliği birleştirerek her ikisini de angarya olmaktan kurtarmışız.
Bölüm V
Enstitülerin Kapatılması ya da Karşıdevrim Süreci
Enstitülerin Kapatılışı...
Hasan Âli Yücel, daha CHP iktidarda iken, şimdi artık bu partide nüfuzları kalmayan bazı rakip görmek istemez hırslı kişiler hükümete geçtikleri vakit hıyanete uğramıştır. O da, Tonguç da aşırı solculukla suçlanarak kırılmışlardır. Dahası var: Kendi arkadaşlarının nankörlüğü yüzünden uğradığı bu iftira 1946-1950 arasında bir demokrat gevezesi tarafından sömürülerek ona tecavüz edildiği vakit arkadaşları Hasan Âli Yücel’i yalnız bırakmışlardır.
Dahası bile var: CHP düştükten sonra Ulus’taki yazıları ile partili hizmetine devam ettiği sırada, yine artık CHP’de bulunmayan ve rakipsiz kalmak isteyen o hırslı kişiler tarafından, “Efendim, teşkilattan Hasan Âli komünisttir, yazılarını neşretmeyiniz!” diye mektuplar yazılmıştır.
154
|
|
|
Yücel’in 1. Maarif Şûrası’nı açış konuşmasından bir bölüm |
Süreç...
Köy enstitülerinin kapatılışı, kafalarda soru uyandıran tartışmalı bir konudur. Toplumda hiçbir olay, genel gidişten soyutlanarak açıklanamaz. “Filanca kurdu, gene o kapattı” türünden kesin bir yargıya da bağlanamaz. Cumhuriyet, Mustafa Kemal’in vurguladığı gibi “bir ekin devrimidir”. Geçmiş dönemlerin gücünü yitirmiş değerlerinden, kurumlarından arınılarak, yeni değerlerin kökleştiği, özümlendiği yeni bir yaşam biçimi gerçekleştirmektir amaç. Uygun bir altyapı, düzeni yönlendirici bir sınıf yoktur ortada. Her şey, iyi bir eğitim dizgesinin kurulmasına, buradan yetişeceklerin özverili çalışmalarına bağlıdır.
1924’te Öğretim Birliği Yasası’nın çıkarılışından 1935’e değin, yoğun bir arayış dönemi yaşandı. Parti de, yöneticiler de öncelikle laik ilköğretimin hızla gerçekleştirilmesini istiyordu. Abece bunun için değiştirilmiş, dil devrimi bunun için yapılmıştı. Ne ki, 1935’e gelindiğinde kırsal kesimde yaşayan insanların yüzde sekseni karabilisizlik içindeydi. Kentlerdeki eğitim de geçmiş dönemde yetişmiş, medrese alışkanlıklarından kurtulamamış kadrolarla yürütülmeye çalışılıyordu.
Saffet Arıkan Kültür Bakanlığı’na getirildiğinde (10 Haziran 1935) verilen bilgiler, Mustafa Kemal’i isyan ettirecek acılıktaydı. İvedi çareler bulunmalı, eğitim işi Kurtuluş Savaşı anlayışıyla ele alınmalıydı.
Tonguç’un İlköğretim Genel Müdürlüğü döneminde eğitmen yetiştirme devinimi başladı. Mustafa Kemal’i, devrimleri iyi anlayan, toplumun gerçeklerini bilen, köyü tanıyan, büyük bir eğitimciydi Tonguç. Köye dört duvar-kara tahta oku-
lu götürmek, klasik anlayışla kokmaz bulaşmaz bilgiler aktarmak, yeni yaşam biçimini kurmaya çalışan Türkiye için, hâlâ ortaçağ karanlığında yaşayan köylerimizin sorununu çözemezdi. Köylü, köleliğin her çeşidinden kurtulacak, bir kimseye uşaklık etmeyecek biçimde uyandırılıp bilinçlendirilmeliydi. Yani Cumhuriyet yurttaşı olarak yetiştirilmeliydi; eğitim de içinde olmak üzere, sorunun çözümü buradaydı. Önemli olan, üretim anlayışını değiştirmek, yetişecekleri bunu yapabilecek niteliklerle donatmaktı.
Bu yaklaşımla yürütülen eğitmen kurslarından başarılı sonuçlar alındı. Ne ki, 1938’de Atatürk’ü yitirdik. Bu olay parti içinde de, ülkede de dalgalanmalar yarattı.
Yeni devlet başkanı İnönü ve 1938’de bakan olan Hasan Ali Yücel, konuyu sürüncemede bırakmadı, 1939’da toplanan Birinci Neşriyat Kongresi ve onu izleyen Birinci Maarif Şûrası’nda sorun her yönüyle irdelenerek, Cumhuriyet dönemi aydınlanmacılığına ivme kazandıran kararlar alındı.
Hasan Âli’ye göre, yarım yamalak bir Tanzimat aydınlığı ile yeni bir toplum yaratılamazdı. Dünya başyapıtlarını dilimize kazandırarak, batıyı batı yapan düşün kaynaklarına açılmalı, köy enstitüleriyle de yeni değerleri en uzak köylere ulaştırabilmeliydik.
17 Nisan 1940’ta, Köy Enstitüleri Yasası çıkarıldı. Bu kurumlarla eğitimde dünya eğitimine katkı sayılan girişim başlatılıyordu. Yasa, 426 üyeli mecliste 278 üyenin katılımıyla görüşüldü. Eskişehir milletvekili Emin Sazak, İstanbul milletvekili Kâzım Karabekir tedirgindi. Kuşkularını, karşı düşüncelerini dile getirdiler, sonuçta katılanların oy birliği ile yasa çıktı. Oturuma katılmayan 148 üye arasında Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü, Yahya Kemal gibi ünlü adlar vardı.
Eğitim Tüm Ülkeye Yaygınlaşıyordu...
Kendi gerçeklerimize yaslanarak, eğitimde fırsat ve olanak eşitliği sağlama, tüm halk çocuklarını çağcıl eğitim hakkına kavuşturma ilkesine göre, 20 bölgede köy enstitüleri açılmaya başlandı.
Hakkı Tonguç, yasa çıktıktan sonra köy enstitüsü yöneticilerine gönderdiği mektupta şöyle diyordu:
Sizlere kanunlarla verilmiş olan salahiyetlerden başka birçok idari salahiyet ve imkânlar da verilmiş bulunmaktadır. Bunların tümünden maksat topluma vefakâr, yeni, diri, çalışkan, dürüst, cesur, becerikli, meşakkate dayanabilen, müşkül ne olursa olsun onu yenebilen, toprağa bağlı, yaşamdan zevk alan, yaşamaya doyamayan yurttaşlar yetiştirmek içindir.19
Görüldüğü gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın zor günlerinde kıt olanaklarla, başlangıcından beri Cumhuriyetin amaçladığı yeni toplumu yaratıcı, yeni insanı yetiştirme atılımı başlıyordu. Osmanlı artığı kurumlan, medrese anlayışından kurtulamayanları, Osmanlı kafalı yöneticileri sarsıcı bir girişimdi bu. Üstelik devlet başkanı, başlatılan eğitim seferberliğini, “millet olma, insan olma davası” sayıyordu.
Köylerden alınan kız ve erkek öğrencilerle 800-1000 dekarlık alanlarda Kurtuluş Savaşı coşkusuyla bir eğitim imecesine girişildi. Kısa sürede boz topraklar ışığa, suya kavuşturuldu. Okuyan, üreten, düşünen, eleştiren, ürettikleriyle kendi kendine yeten, demokratik eğitim birimleri gerçekleştirildi.
----
19 Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, İ. Hakkı Tonguç, Haz: Engin Tonguç, Çağdaş Yayınları.
Daha O Yıllarda
Savaş, tüm şiddetiyle sürüyordu. Demir, çimento, çivi yoktu. Enstitülüler günde 350 gr ekmek yiyerek, Kuva-yı Milliye erleri gibi enstitüden enstitüye, enstitüden köylere koşarak, savaşımlarını verimlendiriyorlardı.
Klasik eğitim yandaşları, eğitim seferberliğine ayak uyduramayanlar tedirgindi. Okul yaptırmaya; gelecek öğretmenlere okul toprağı ayırmaya gönülsüzdüler. En önemlisi, egemenler tedirgindi. Toprak ağaları ayaklarının altından bir şeylerin kaydığının ayrımındaydı.
Sivrihisar’da büyük toprakları olan Eskişehir milletvekili Abidin Potuoğlu, enstitü öğrencileri için, “Bunlar yetiştikleri zaman, bizim kafalarımızı keserler” diyordu bir toplantıda.
Enstitülerde çalışan yöneticilerin, öğretmenlerin de kimileri yeni eğitim ortamına ayak uy duramıyordu. Pazarören Köy Enstitüsü Müdürü (Sabri Kolçak), parasal bir soruşturma sonunda görevinden uzaklaştırılan Emin Soysal, eğitim anlayışını, tutulan yolu eleştiren gidişe karşı çıkıyorlardı.
Aynı yıl, Çifteler Köy Enstitüsü’nde tatsız bir olay yaşandı. Yüksek bölüme seçilemeyen öğrenciler, bir solculuk ihbarında bulunmuştu: Emin Türk Eliçin’in yakını Asiye Eliçin, enstitüde usta öğreticiydi. Kimi öğrencilere solcu eserleri okumalarını öğütlemişti.
Güvenlik güçlerince enstitü basılarak arama yapıldı; “ihbarın” asılsız olduğu ortaya çıktı. Ama savaş yıllarında Alman yanlısı faşistler, çalışmaları, dergileriyle yandaşlar buluyordu. Olay büyütüldü. Enstitü düşmanlarınca “Eskişehir Çifteler’de komünistlik olayı” biçiminde sürekli kullanıldı.
Enstitülüler İşbaşında
1944’te enstitüleri bitirenler, işlikli, derslikli, uygulama bahçeli, toprağı olan okullarda göreve başladılar. Ama Ceyhun Atuf Kansu’nun dediği gibi: “onların ilkesi emek”ti. Önlerinde ise emeğe göre düzenlenmemiş, çoğu kez emeği sömürerek rahata kavuşmuş, ortaçağ artığı bir düzen duruyordu. Nelerle savaşmak zorunda kalacakları açıktı.
İlk çok partili seçim sonucunda meclis başkanı olan Kâzım Karabekir ve yardımcıları Şemsettin Günaltay’la Feridun Fikri, meclis adına enstitülerle ilgili gizli soruşturmalarında şunları soruyorlardı:
“Köy enstitüsü müdürleri valilere emir veriyor, onların başarılı olup olmadıklarını saptıyormuş. N’oluyor, rejim mi değişiyor, idarede hiyerarşi olmaz mı?”
“Enstitü çıkışlılar valilere, kaymakamlara kafa tutuyor, onları cumhurbaşkanına şikâyet ediyorlarmış... Anarşi değil mi bu?”
“Enstitü çıkışlılar, deneyimli öğretmenler bir yana itilip doğrudan doğruya başöğretmen olarak atanıyorlarmış, bunun anlamı ne?”
“Enstitülerde tarih okutulmuyor, duygu geliştirilmiyormuş. Bir de, köy şehir ikiliği yaratılıyormuş...”
“Boyuna Rus klasikleri, yabancı yazarların kitapları okutuluyor, eserleri sahneleniyormuş. Bizim değerli eserlerimiz yok mu?”
“Trabzon’da Müfettiş diye bir oyun oynanmış, yöneticilere saldıran bir esermiş... Ne biçim tehlikeli gidiştir bu?”
Kendilerine gereken yanıtlar verildi elbet, ama bunlar havanın yansıtılması açısından önemlidir.
Çiftçiyi Topraklandırma Yasası
Aralarına “Anadolucular” denilen yeni üyelerin katıldığı CHP, kaynamaktadır. Eleştiriler devrimlere yönelmiştir. 1945’te, devlet başkanının üstelemesiyle, toprak düzenine el atan Çiftçiyi Topraklandırma Yasası gündeme gelir. Toprak reformu niteliğinde olmasa da, gürültülerle çıkarılan yasaya Adnan Menderes, Refik Koraltan, Celal Bayar, Fuat Köprülü karşıdır.
İkinci Dünya Savaşı sona ermiş, ülkede de çok partili yönetime geçme rüzgârı esmeye başlamıştır. Sözü geçen kişiler, Demokrat Parti’yi kurarlar. Çankaya Köşkü kitaplığında, parti başkanı Celal Bayar’la İnönü arasında şu konuşma geçer:
“Programınızda Terakkiperverler’de olduğu gibi, ‘itikadı diniyeye biz riayetkarız’ diye madde var mı?”
“Hayır paşam, laikliğin dinsizlik olmadığı var.”
“Ziyanı yok. Köy enstitüleriyle, ilköğretim seferberliğiyle uğraşacak mısınız?”
“Hayır.”
“Dış politikada ayrılık var mı?”
“Yok.”
“O halde tamam.”20
İsmail Hakkı Tonguç’un o yıllarda çok partili yönetime geçiş üstüne düşünceleri şöyledir:
Halkın tümünün eğitim hakkına kavuşturulamadığı ortamda, işçiler örgütlenip grevli toplu sözleşmeli haklarını alıp sendikalarını kura-
----
20 Metin Toker, Demokrasimizin ismet Paşalı Yılları, Ankara, 1993.
mamışsa, toprak reformu gerçekleştirilerek feodal ilişkiler kırılamamışsa, o halkın önüne konacak sandıklardan çıkacak sonuç, demokrasi değildir. Kâğıt demokrasisi, parmak basma demokrasisi denir ona; Amerika bunu gerçekleştirmek istiyor. Bizde yapılmak istenen bu...
1946 Seçimleri ve Sonrası
Seçimler yapıldı, Demokrat Parti alanlarda;
“Köylülere imece yoluyla okul yaptırmak zulümdür.”
“Köy Enstitüleri ahlaksızlık, komünistlik yuvalarıdır.”
“Halk, cenaze namazı kıldıracak imam bulamıyor, savaş yıllarında camiler depo olarak kullanıldı... Dinimiz unutturuldu...” propagandalarıyla seçime girdi. Sonunda “hileli seçim” söylentilerine karşın, CHP seçimi kazandı. Demokratlar da meclise girdi.
Yeni Dönem
Mecliste CHP’liler salonun sol yanında, DP’liler de sağ yanında yer aldı, Cumhuriyet’in sağa açık, sola kapalı demokrasi dönemi başlıyordu. Atatürk dönemine karşı olanlardan, devrimlerden zarar görenlerden, toprak ağalarından, savaş yılları boyunca karaborsacılıkla palazlanmış ticaret zenginlerinden oluşan CHP’nin sağ kanadı, karşılarında ise yine onlardan ayrılmış DP’liler...
Hasanoğlan köyü muhtarı “Ne iki partisi yahu,” diyordu, “öküz pislemiş kağnı tekeri ortasından geçmiş, ikisi de aynı tezek.”
Hükümeti, Atatürk’ün faşist tutumuna karşı çıktığı Recep Peker kurdu. Hükümet programında “Köy enstitülerini millileştireceğiz” deniyordu. Ve köy enstitülerini “Cumhuriyetin eserleri içinde en önemlilerinden biri” sayan devlet başkanı susuyordu.
Karabekir, meclis başkanı olmuştu (daha sonra meclis adına Hasanoğlan’a gizli soruşturmaya gidecekti yardımcılarıyla).
Milli Eğitim bakanlığına da Reşat Şemsettin Sirer getirilmişti. Sirer şöyle konuştu mecliste:
“Düzeltmekte bulunduğumuz köy enstitülerine, 1937’den 1947’ye kadar 51.649.548 lira ödenek ayrılmış ve 1940’tan bu yana 21.649 öğrenci alınmıştır. Halen (1947) 16,780 öğrenci okumaktadır. Enstitüler, her yıl ortalama 2000 öğretmen mezun edecek şekilde programlanmıştır. Yirmi köy enstitüsü vardır. Bu 20 enstitüde, 465 öğretmen genel bilgi, 67 öğretmen sanat, 38 öğretmen tarım dersi okutmaktadır. 1946
Eylülü’nden beri köy enstitülerine 180 yüksek tahsilli öğretmen gönderdik. Öteki kuramlarda yetişmiş başarılı müdürler gönderdik.”
Tüm yöneticilerini, öğretmenlerini, usta öğreticileri, Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenleri oralardan uzaklaştırdık demiyordu. Ona göre yapılanları beğenmeyenler, Marko Paşacılar ve o zihniyette olanlardı; yani komünistlerdi.
Sabahattin Ali şöyle yazmıştı Marko Paşa da:
Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler, en iyi vatansever rolündeler, on sekiz milyona irfan ruhunu götürebilmek yolunu tutan; içerde ve dışarda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları köy enstitüleri, atılan tırpanla ortaçağ müessesesi haline getirilmek üzere...
25 Temmuz 1947’de Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne gitmiştir. Büyük baskı altındadır kurum, herkes kaygı içindedir. Yemekte Trabzon milletvekili Raif Karadeniz gelir yanlarına, enstitülerdeki karma eğitimden, dedikodulardan yakınmaya başlar. Ona göre ayrı kız enstitüleri kurulmalıdır. Bu düşünceyi DP gerçekleştirdi.
Velidedeoğlu, karma eğitimin enstitülerde başarıyla uygulandığını; kızlara kişilik kazandırıldığını; insan kimliği kazanan kadının ahlaklı olacağını söyledikten sonra ekler:
Siz Atatürk’ün kurduğu ve tüzüğüne ‘devrimcilik’ ilkesini koyduğu CHP’nin bir milletvekili, hem de bakanlık yapmış, sözü geçer bir milletvekili olarak, bu ilkeyi koruyacak yerde ödün verirseniz, sonra bunun arkası gelmez, olan da ülkeye olur.21
Genelkurmay başkanlığından emekliye ayrılmış olan Fevzi Çakmak, değişik ilişkiler içindeydi ve geçmiş dönemi suçlarken, “Bir bakan maarifte komünistleri korudu” dedi.
----
21 Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Anıların İzinde, s. 230, Remzi Kitabevi, 1979.
Durumun aydınlanması için, o bakanın kim olduğunun açıklanmasını istedi Hasan Âli de. Yanıt, DP İstanbul İl Başkanı Kenan Öner’den geldi:
“Sensin.”
Böylece, Hasan Âli-Kenan Öner davası başladı. Düzmece belgeler, “ifşaatlar”la açıktan açığa Kenan Öner destekleniyor, Yücel’in kişiliğinde bir dönem suçlanarak yargılanıyordu. “Hasan Âli komünistti, bakanlığı süresince komünistleri korumuştu, her köy enstitüsü bir kolhoz gibi örgütlenmişti.”
CHP, eğitimde yaşanan o onurlu döneme sahip çıkmadı. Hasan Âli yalnız bırakıldı.
Dava çevresinde koparılan yaygaralar enstitüler ve enstitü çıkışlı köy öğretmenleri üzerindeki baskıyı daha da ağırlaştırmıştı.
O günlerde Varlık dergisi, bir enstitülüden gelen yazıyı okurlarına şöyle sunuyordu:
İnsan Haklarını Koruma Cemiyeti’nin kurucusu, Demokrat Parti'nin hürriyet kahramanı ve “Hürriyet Misakı”nı kabul eden kongrenin başkanı olduğu halde, başkalarında hürriyetin kırıntısına bile tahammül edemeyen, on binlerce vatan çocuğunun üstüne iftiraların en ağırını atan Bay Kenan Öner’e ithaf ediyoruz bu yazıyı...
Haydar Arıkoğlu, enstitülerde yaşanan yoğun baskıyı anlatıyor:
Hemen hemen kontrol altına alınmadık hiçbir hareketimiz kalmadı. Nerdeyse geceleri yatağımızda bile sağa mı sola mı yattığımızı merak edeceklerdi. Artık o hale geldik ki, günlük elbiselerimizle Ankara’ya gitmekten çekiniyoruz. Okula Varlık dergisinin girmesi yasaklandı. Ergenekon, Kürşat, Serdengeçti, Meşale vb dergiler öğütleniyor bize.22
Nazım Hikmet’ten şiir okuyanların yaşamlarının söndürüldüğü, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin faşistlerce basılarak Rektör Kansu’nun dövülerek istifa ettirildiği, üç öğretim
----
22 Varlık dergisi, 1 Temmuz 1947, sayı: 324.
görevlisinin (Boratav, Niyazi Berkes, Behice Boran) kürsüleri kaldırılarak görevlerinden uzaklaştırıldığı yıllardı. Hasan Âli-Kenan Öner davası süresince koparılan yaygaralar ardında, on binlerce köy çocuğu komünist zanlısı sayılarak enstitülerde “ıslahat”(!) sürdürülüyordu. Cumhuriyetin en demokratik eğitim kurumlarını yok etmek için demokrasiye geçilmişti sanki.
“Kültür bakımından zayıf yetişmişler” gerekçesiyle köylerde çalışan enstitü çıkışlı öğretmenler, beyin yıkama kurslarından geçirildi.
“Islahatçı” müdürler, öğretmenlerce düzenlenen sınavlar(!) sonunda 2000 öğrenci, iki yıl sınıfta kalmış duruma düşürülerek enstitülerden uzaklaştırıldı, yoksul köylü babalarına “tazminat davaları” açıldı.
1947’de çıkarılan 5117 ve 5129 sayılı yasalarla köy öğretmenlerinin enstitülerle bağları kesildi. Verilen üretim araçları geri alınarak öğretmenler 100 lira aylıklı öğretim memuru durumuna getirildi.
İlköğretimi yüzde yüz gerçekleştirmeyi amaçlayan “On yıllık plan” (bu plana göre 1956’da okulsuz köy kalmayacaktı) rafa kaldırıldı.
9 Mayıs 1947 günlü genelgeyle kız-erkek öğrenciler aşırı güdüme alındı.
20 Mayıs 1947 günlü genelgeyle serbest okumalar güdüme alındı. Komisyonlarca kitaplıklar tarandı; “zararlı” sayıları kitaplar, kimi enstitülerde yakıldı.
Enstitülere atanmış olan Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlılar, oralardan uzaklaştırılmak için toptan askere alındı (Mayıs 1947). Bunlardan bir bölümü, dönem sonunda Yedek Subay okulundan “çavuş” çıkarıldı.
Reşat Şemsettin’in yerine getirilen Tahsin Banguoğlu da “ıslahat”ı sürdürdü.
26 Kasım 1947’de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmıştı. Enstitülerin izlenceleri de değiştirilerek buralar klasik öğretmen okullarına dönüştürüldü. 1946’da görevinden alınıp Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirilen Tonguç
bu kez Gazi Lisesi Resim-İş öğretmenliğine verildi. Tüzüğünde “devrimcilik” ilkesi bulunan parti, “oy uğruna” ödünleri de sürdürüyordu. 1948’de okullara isteğe bağlı din dersleri kondu, 1949’da ilahiyat fakültesi açıldı, imam hatip okulu açma hazırlıkları başladı.
Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlılar gezici başöğretmen, köy öğretmeni ve dairelerde memur olarak görevlendirildiler.
1950 ve Sonrası
Demokrat Parti yalnızca enstitüleri değil, tüm Cumhuriyet kurumlarını yozlaştırmaya girişti. Amaçları, sonlandırdıkları 27 yıllık dönemi “ıslah etmek”ti.
Dönemin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman iyi yetişmiş, demokrat bir aydındı. Kendisinden enstitülerin kapatılması yolunda çalışması istenince ilkeleri uğruna, onurlu bir istifa ile hükümetten ayrılan ilk bakan oldu. Yerine getirilen Samsun milletvekili yol mühendisi Tevfik İleri, Tonguç’la birlikte dokuz eğitimciyi solculukla suçlayarak “bakanlık emrine almak”la işe başladı. Milli Eğitim görevlileri dışında köy muhtarları, karakol onbaşıları da öğretmenleri izleyecekti. Tüm enstitü çıkışlılar için “gizli kanaat raporları” doldurtuldu. Asılsız suçlamalarla davalar yaratıldı. Hedef göstermelerle köy öğretmenlerinin çalışmaları, yaşamaları zorlaştırıldı.
1946’da görevinden ayrılan Tonguç için 1953’te soruşturma açıldı.
Türkiye’yi dolaşan Sami Akyol, Lüfü Erçin, Osman Bener’den kurulu soruşturma komisyonu, 1946 ve öncesine ilişkin suçlamalara kanıt arıyordu. Konuların odağında Tonguç’un konuşmaları, Köy Enstitüleri dergisi, yüksek bölüm öğrencilerinin solculuğu vardı. Yıl 1953’tü, aradan yaklaşık 7 yıl geçmişti. 1950’de bir de genel af yasası çıkmıştı üstelik. Nazım Hikmet de o yasadan yararlanmıştı.
Aylarca süren soruşturma ve sonuçları, hukuksal açıdan geçersiz sayıldı sonunda.
Ama “ateşli bir komünist avcısı” bakan, hıncını alamamıştı. TBMM’nin gizli oturumunda şunları söyleyecekti:
“Hakkı Tonguç, değil ilk Tedrisat Umum Müdürlüğü, değil Talim Terbiye azalığı, değil resim hocalığı, Türk çocuğunun karşısına çıkarılmayacak kadar bu memlekete hıyanet etmiş bir adam olması sıfatıyla, onun oradan atılması, şükürler olsun bize nasip olmuştur. Çünkü biz, davamız uğrunda çalışırken yalnız arkadaşlarımızdan müzaheret gördük. Ve istediğimizi yapabilme imkânını milletten aldık. Bütün hükümet azalarından ve başbakandan yardım gördük. İşte dünle bugünün bariz vasfı bu.”
(Büyük Millet Meclisi gizli oturum tutanakları)
1952-1955 yılında Talim Terbiye Kurulu’ndan çıkan bir kararla, enstitüler öğretmen okullarına çevrilmiş, izlencelerinin içi boşaltılmış, böylece kapatılma resmen gerçekleşmiş oluyordu.
İnönü, yıllar sonra bir mektuba verdiği yanıtta “kendileri zamanında enstitülere dokunulmadığını” belirtmiş, “partisinin yıkıcılık suçu altında kalmasını istemediği için bir yanlışı sağlığında düzeltmeyi vazife” saymıştı. Ama büyük devlet adamımız için zor bir “vazife”ydi bu. Köy enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en önemlilerinden biri sayıyor, “Enstitülerden yetişen evlatlarımızın başarılarını ömrüm oldukça yakından candan takip edeceğim” diyordu. Ona göre “İlköğretim davası millet olma, insan olma davası”ydı. 17 Nisan 1946’da Ulus’ta çıkan “İlköğretimde Çalışmalarımız” başlıklı yazısında önemli gerçekleri sergiledikten sonra “İlköğretim meselesinin bir demagojiye kurban edilmemesi için bütün kuvvetimizi kullanacağız” diyordu. 1946-1950 arasında enstitüler ve enstitülüler üzerinde korkunç terör havası estirilirken, köy çocuklarına, köylü ana babalara korkunç acılar çektirilirken, hiçbir suçları olmayan (köyden gelmiş olmaktan başka) Yüksek Köy Enstitüsü çıkışlılar yedek subaylık hakları gasp edilip cezaevi arabalarına doldurulurken (durum kendilerine Hasan Âli tarafından duyurulmuştu) o güç nedense kullanılamamış, bir demagojiye kurban edilmiştir. Sorular belirmişti kafalarda: Cumhuriyet dönemi kazanımları CHP’ce de, DP’ce de oy pazarına sürülürken, kimi denge
hesaplarıyla sessiz kalmak, yeni devletin felsefesiyle, devrimcilikle bağdaşır mıydı? CHP’li milli eğitim bakanları Reşat Şemsettin, Tahsin Banguoğlu’nun uygulamaları ortadayken, parti “yıkıcılık suçu”ndan kurtulabilir miydi?
Kimi düşünürlerimize göre “vatan hainleri” kapatmıştı enstitüleri, yalnız Türk halkına değil, uyanmaya çalışan tüm geri kalmış dünya halklarına da kötülük edilmişti.
Büyük romancımız Yaşar Kemal’e göre Türk toplumunun yirminci yüzyılda övünebileceği üç şey vardı: Atatürk’ün gerçekleştirdiği özüne dönüş ve bağımsızlık politikası; Hakkı Tonguç’un gerçekleştirdiği demokratik eğitim; Nazım Hikmet’in getirdiği insancıl, ulusal şiir...
Yazık ki, Amerika’yla imzalanan ikili anlaşmalardan sonra (1947), tam bağımsızlık politikası büyük yaralar aldı. 1950 genel affıyla cezaevinden çıkan Nazım Hikmet, yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Gömütü bile bir yabancı ülkede. Enstitülere gelince... Sürekli gelişime, yaşamla bütünleşmeye açık olmaları, dünya eğitimine katkı sayılan ilkeleriyle özgün bilimsel incelemelere konu oluyorlar.
“Kendi zamanlarında enstitülere dokunulmadığını” söyleyen İnönü’ye, Cumhuriyetle doğan, Cumhuriyetin getirdiği değerleri savunan, kökleştirmeye çalışan Nadir Nadi şöyle yanıt veriyor:
Sayın İnönü unutmuş olacak, CHP döneminde köy enstitülerine ilişilmediği doğru değildir. Rahmetli Hasan Âli Yücel istifa etmemiş, 1946’dan sonra kurulan hükümetin dışında kalmıştır. Onun yerine getirilen Reşat Şemsettin Sirer’in ise, köy enstitüleri konusunda karşı zihniyeti temsil ettiğini yurdumuzda bilmeyen kimse yoktur. Daha sonra aynı görevi Sirer’den devralan Tahsin Banguoğlu’nun da, belki Sirer’den de öteye bir enstitü düşmanı olduğunu Halk Partili arkadaşlar herhalde inkâr etmeyeceklerdir. Doğum kontrolünü bile sosyalist icadı sayacak kadar bilimsel gerçeklere aykırı düşüncelerin sahibi olan kişiye köy enstitülerini emanet ederken, onun devrim çizgisinden şaşmaksızın, büyük eseri aynı azim ve inançla yürütebileceğine nasıl güvenilirdi? Gerçek şudur ki, 1946 havası içinde şahlanan muhalefet karşısında o
zamanki CHP iktidarı, bir ödüncülük politikasına kaymış, bir yandan imam hatip okullarını, bir yandan türbeleri açarken, öte yandan enstitülerin ruhunu zedeleyici bir yol izleyerek, tutuculara hoş görünme çabasına girmiştir. Bu yolda o kadar ileri gidilmiştir ki, Kenan Öner’e karşı açtığı hakaret davasını kaybedince komünistliği sözümona resmen tescil edildiği kaygısıyla, Hasan Âli Yücelin Ulus’taki yazılarına ilgililer tarafından son verilmiştir.
Evet, köy enstitülerinin adı 1950’den sonra değiştirilmiştir, ama daha önce kuruluşun ruhu öylesine zedelenmiştir ki, buna eskilerin dediği gibi, artık belki “zaruret hâsıl olmuştu” denebilir.23
Yücel 1960 devriminden sonra, ölümünden bir ay önce, İnönü için, “Bizi yüz üstü bıraktı” der.
Köy enstitülerinin kurucusu Tonguç, aile arasında İsmet Paşa’nın bir politikacı olduğunu, onun için politikanın “her şey olduğunu” söyler. Değişen dünya konjonktürü, savaş sonrası koşulları, şu bu....
Uzun sözün kısası, ne diyordu Trabzon milletvekili Raif Karadeniz’e Hıfzı Veldet Velidedeoğlu 1947’de Beşikdüzü’nde: “Siz tüzüğüne Atatürk’ün “devrimcilik” ilkesini yazdırdığı bir partisiniz. Ödünler vermeye başlarsanız bunun sonu gelmez, olan millete olur.” Öyle de oldu. Atatürk’ün kurduğu CHP’nin demokrasi adına ödünler vermeye başlamasıyla birlikte köy enstitüleriyle halka ulaşmaya başlayan Cumhuriyetin, Cumhuriyet aydınlığının soluğu kesildi. Uygulamalar karşı devrime dönüştü. Giderek, tüm devrim kurumlan (Halkevleri, Dil Kurumu, Tarih Kurumu) kapatıldı ya da yozlaştırıldı.
1946’da açılan yoldan gidilerek, “Küçük Amerika olma” çabalarıyla, yeniden tam bağımsızlık ilkesinden, toplumu onurlu bir yaşama ulaştıracak eğitim anlayışından uzaklaşma, dünya ağalarının güdümüne girme etkinlikleri sürmektedir. 1950 sonrasında ülkemize gelen halk eğitimi uzmanı Watson Dickerman, “Halkevleriyle siz bizden ilerdesiniz” di-
----
23 Nadir Nadi, Ben Atatürkçü Değilim, Çağ Pazarlama, s. 97-99.
yordu. Uzman Ms Kate Wofort ise, “Köy enstitüleriyle eğitimi yaygınlaştırmada dünyada tek örneksiniz” derken, köy enstitüleri ıslahatçılarından 25 kişi Amerika’ya gönderildi. AİD [Amerikan Yardım Kuruluşu] burslarıyla ülkemizde 20 eğitim projesi uygulandı. İnce bir planla “eğitimde Amerikanlaşma” gerçekleştirildi.
Bölüm VI
Sonuç
GÜLLER
(Nadir Nadi’den Hasan Âli Yücel’e)
Çamlıbel’de bir gül açsa
Uykuları kaçar Bolu Beyi’nin
Çünkü kırmızıdır gül
Halkın ve toprağın uyanışına benzer
Bir değil bin gül açıyordu Anadolu’da
Ekmeği ikiye bölsen
Aydınlık sesi duyuluyordu balkın Köyleri tutmuştu aşkın ve terin hünerleri
Bir oldular da Bolu Beyi’yle
Kapattılar enstitüleri...
NADİR NADİ DEN HASAN ALİ YÜCEL’E 1
3.12.1947 Muhterem Hasan Âli Yücel
Başından sonuna kadar dikkatle okuduğum "Dâvam" adlı kitabınızdan ötürü sizi tebrik ederim. Etrafımızı çevreleyen sosyal şartların özünü açığa vuran ve aydın dediğimiz kütlenin başında iş görmenin ne kadar güç olduğunu gösteren bu ayarda bir esere rastladığımı hatırlamıyorum "Dâvâ”nız yalnız sızın değil, neslimizin dâvasıdır. Bu itibarla size hak vermeyen kararın acayipliğine şaşmamak lazımdır.
Basın kanunumuz izin verse idi bu husustaki düşüncelerimi şimdiden gazetede açıkça yazmaktan elbette çekinmezdim. Yazık ki uzunca bir müddet için elimiz, kolumuz bağlı hır durumdayız.
Bundan birkaç ay önce Doktor Muzaffer’ın3 evinde "Neden mahkemeye başvurdunuz?" dediğim zaman bana verdiğiniz cevabın manasını, bugün, kitabınızı okuduktan sonra, iyice anlamış bulunuyorum. Evet, bir büyük “Dâvâm”ız vardır ve biz bunu hâkimin önünde kazanmaktan ziyade Cemiyetimizin bağrında çözmek zorundayız.
Sizi bu sefer Ankara’da ancak uzaktan görebildim. Tatlı sohbetinize hasretim.
Yürekten selamlar.
CUMHURİYET DERGİ, 15 EYLÜL 1991, SAYI: III
----
(1) H. A. Yücel'in kızı Canan Eronat'ın arşivinden.
-
(2) Sayfada yer alan Nadir Nadi imzası ve başlık olarak kullandığınız cümle, el yazısı mektuptan alınmıştır.
-
(3) Büyük bir olasılıkla, Muzaffer Şerif Başoğlu?
-
Sonuç
Yücel’in, Tonguç’un kurdukları köy enstitülerini, “demokrasi” adına, tam bağımsız, dünya toplumları arasında onurlu yerini alacak yeni Türkiye’yi yaratacak eğitim anlayışına karşı olanlar, Atatürk devriminin soluğunu kesenler kapatmıştır.
Muhterem Hasan Âli Yücel,
Başından sonuna kadar dikkatle okuduğum Davam adlı kitabınızdan ötürü sizi tebrik ederim. Etrafımızı çevreleyen sosyal şartların özünü açığa vuran ve aydın dediğimiz kütlenin başında iş görmenin ne kadar güç olduğunu gösteren bu ayarda bir esere rastladığımı hatırlamıyorum. Dava yalnız sizin değil, neslimizin davasıdır. Bu itibarla size hak vermeyen kararın acayipliğine şaşmamak lazımdır.
Basın kanunumuz izin verse idi bu husustaki düşüncelerimi şimdiden gazetede açıkça yazmaktan elbette çekinmezdim. Yazık ki, uzunca bir müddet için elimiz kolumuz bağlı bir durumdayız.
Bundan birkaç ay önce Doktor Muzafferin evinde “Neden mahkemeye başvurdunuz?” dediğim zaman bana verdiğiniz cevabın manasını, bugün, kitabınızı okuduktan sonra iyice anlamış bulunuyorum. Evet, bir büyük davamız vardır ve biz bunu hâkimin önünde kazanmaktan ziyade cemiyetimizin bağrında çözmek zorundayız.
Sizi bu sefer Ankara’da ancak uzaktan görebildim. Tatlı sohbetinize hasretim.
Yürekten selamlar.
Nadir Nadi24
----
24 3 Aralık 1947
“Bir ulusun gücüne güç katan etkenlerin başında aydınlar gelir, özellikle de Nadir Nadi ve Hasan Âli Yücel gibi “nadir” yetişen aydınlar! Yapıtları ve eylemleriyle sağlamlaştırdıkları düşünsel evrenimizin temel taşları arasında yer alır ikisi de. Cumhuriyet okurlarına Nadir Nadi’yi de (1908-1991), Hasan Âli Yücel’i de (1897-1961) anlatmak gereksiz. Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan temel ilkelerin savunucusu iki değerli aydın. Nadir Nadi, yasal koşullar elvermediği için görüşlerini gazetede açıklayamamanın, kamuoyu önünde H. A. Yücel’i açıkça destekleyememenin sıkıntısını dile getirir. Mektubun yazılmasına yol açan Davam, Hasan Âli Yücel’in, kendisini komünistlikle suçlayan o dönemin Demokrat Parti İstanbul il başkanı Kenan Öner’e karşı açtığı davaya ilişkin bir kitaptır. H. A. Yücel bu kitabında neden yargı yoluna başvurduğunu gerekçeleriyle açıklar.
“Oğul”dan “Baba”ya..,
H. A. Yücel’i, oğlu, değerli şair Can Yücel’in dizeleriyle tanımak, onu iyi bilmeyen gençlerin de sevmesine yol açacaktır kuşkusuz:
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Kara çalılar gibi yerden-bitme bir çocuk
Çarpı (x) bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek-
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti.
Geldi mi de gidici -hep, hepp acele işi! -
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helâlleşmek ister, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin,
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
(Alpay Kabacalı’ya teşekkürlerimle)
17 Nisan Yağmurundan İki Damla...
24 Ağustos 1960, Hasan Âli Yücel
Orhantepe kıyılarından bütün gece “Nisan Haritası”nı seyrettim. Dumandı, dağların başı duman. Düzlükte sızlayan, Etiler’den (Hititler) kalma zamandı. Neydi toprakta sönen, neydi eriyen insanda? Karacalar’da gördüğüm, iki yüz dam. İnsanları yoksul, öküzleri yorgun, yıllar kötü, düşler karanlık, can zorda. Sınırlara uzanan gözlerime, bütün bunlar, bir harita çiziyordu toprağa. Sahici vatan haritası.
Bu vatanın üstünde kımıldayan insanların, kıtlık kıran beline vurmuştu. Utanıyorlardı, utanıyorlardı kocaman ellerinden. İri kayalara sırtını vermiş bir adam, karanlığa bakıyordu. Yüreği, kimbilir, nelere uzanık? Umutlar arıyordu boşlukta. Tam bu sırada, bağırdı gür sesiyle bekçi:
“Haydi Kavruk, okula! ”
“Kavruk”, yalnızca o çocuğun değil kırk bin köyün çocuklarının da adıydı. O çağırışı duyanlar, duyabilenler düştü yola, havada ıslak toprak kokusu, morca dağlar böğründen diriltici bir serinlik esti. Gülzarlar, Ömerler, ırak köylerden, omuzlarında kirli torbaları; ayakları sızılı, yarık, içlerinde işlenmedik kırlar, içlerinde halkın gömüleri, bulut bulut akın ettiler. Amaçları, bu ülkeyi yüceltmekti. O kadar. Bundan artık istekleri yoktu. Saftılar, temizdiler. Ama içleri güç doluydu; vücutları tunç.
Bir ışık rüzgârında soylarının öfkesi, sevinci, yiğitliği yere diz vuruyordu. Anadoluca, Rumelice, delice bir şey yapmak istiyorlardı. Kırk bin köyde bir çağ değiştirmek istiyorlardı. Özgürlük tadında yaşamaya yeni bir şey katmak istiyorlardı.
Toplandılar öbek öbek. Vurdular kazmayı yere. Toprağın üstünde Eti vardı, Eski Yunan vardı, Roma vardı. Kazmaların altından Türk fışkıracaktı. Koca müdürler, yiğit öğretmenler, Gülzarlar, Ömerler bunalıyordu. Toprak sertti. Dağlar, dereler, düzler daha kurtulmamıştı. Burada dostluğa, kitaplara, hayata yeniden başlanacaktı. Nice obadan, köyden, nice oğlanlar, kızlar. Sırasında sapana koşulan, sırasında mermi taşıyan dul Iraz’ın kızları; sırasında ırgat, sırasında sancak taşıyan şehit Mehmed’in oğulları.
Buluttan sıyrılıyordu günler. Güzelin, yeninin aşkına, altın yürekli bu insanlar, kendi havasında yaşayan dağları ıssızlıktan, o dağlar gibi kimsesiz gönüllerini bilgisizliğin karanlığından kurtardılar. Türkeli’nde bir sabah başlamıştı. Derslikle işlik yan yana. Okudular, yaptılar; kurdular, okudular.
Olmazı olur ettiler. Sonra köylere, habersiz, parasız gittiler.
Işıkları ellerinde, kitapları sırtlarında, umutları gönüllerinde.
İşte onlardan, bu 17 Nisan yağmurundan bir damlanın, bir şiir kitabının özeti bu. Yıllardır öğretmenliği bile kendisine çok görülen Başaran’ın şiir kitabından; 17 Nisan Haritasından.
Kâh güle, kâh içim sızlaya geçirdiğim gecenin sabahındayım. Erken erken elime aldığım Cumhuriyet’in başyazı yerinde bir tanıdık oturuyor. Orada görmeye alışmadığım biri. O da buranın asıl sahibi gibi esmer. Esmer ama yüzü kemikli. Güneş yanığı, yağız. 27 Mayıs devrimini Edirne, Kırklareli köylerinde anlatmaktan ocağına dönen bir köy öğretmeni. Kendini bu dost, dostumuz Nadir Nadi’ye tanıtıyor:
“Köy Enstitülerinin 17 Nisan yağmurundan bir damla!”
Nadir, onları pek iyi bilir. Aralarında, gizli polis elinden kurtardıkları bile var. O kurtardığının bir kitabı, yedi dile çevrildi. İsmini bilmediğimiz bu damla, varlığına, doğru bir ad bulmuş:
“Halk aydını!”
Bu yerinde adlandırmayı, başyazar, başyazısına başlık etmiş. Halk aydını ne söylüyor, nasıl söylüyor, niçin ve kim için
söylüyor? Halk aydını günümüzün siyasi durumunu söylüyor; gerçekçi bir dille söylüyor; milleti sevdiği için söylüyor; milleti için, Türk için söylüyor. Siyasetten söz ediyor ama partici değil. Başyazarın kişiliğinde kendisiyle ortak nokta arıyor, buluyor. Diyeceklerini demeden onu ve kendisini bir kaderde birleştiren ortamı ortaya koyuyor: Halk aydını ile özgür ve samimi gazeteci, aynı gerçeğin karşısındadırlar.
Halk aydını, CHP’nin ve düşük DP’nin Atatürk devrimleri önünde yargısını yapıyor. Sert ve açık. Düşünmüyor; ya bir gün CHP’den bir bakanın eline düşersem işimden olurum, diye. Olur mu olur! Olmadı mı? İlk çözüm, o zaman başlamadı mı? Onu 17 Nisan damlalarından kurtulmuş olanlar bilmez olur mu? Dirisi senelerce köşeye atılmış dururken ölüsünü mezarı başına gelip seyreden bakan görmediler mi? Ama yine de korkmuyor. Güvendiği ne? Sanki DP ceberrutundan korktu muydu? Mesele damla olmakta. Buğusu da olsa yine bu toprakların üstüne yağmur olup yağacak değil mi?
O bir şeyden kuşkulanıyor: Yobazdan. Yani dini eline geçiren cahilden. Aslında ne dinin devrimlerden, ne devrimin dinden kaygusu yok. Din, insanın kalbini tanrısına istediği gibi bağlayabilmesi için hürriyete muhtaç; devrim, atlamalarını yapabilmek ve ilerlemek için aynı kaynaktan kuvvet almak zorunda. O halde? Devrimler yürümek için ve yürürken, vatandaşı özgür bırakacak. Bunu kim yapacak? Devlet!.. 27 Mayıs devriminin silahları işte bunu sağladı.
Halk aydını, ana davalarımızdan birini daha cesaretle ortaya atıyor: Önce neyiz? “Önce Müslümanız!” diyenlerin bir kısmı bu sözle “önce Arabız” anlamını bile kastediyorlardı. Yıllar önce bana o damlalardan biri, bunu, köyündeki bir tartışmayı anlatırken söylemişti ve ben, bu köşeden onu yazmıştım. İnsan olmadan Türk, Türk olmadan Müslüman olunur mu? Başkanımız Gürsel, hakikati ne kadar açık söyledi? Halk aydını buna inanıyor. Bu yetmiyor, pir aşkına bu hakikate etrafını da inandırmaya çalışıyor.
Bir gece ve bir sabah, bu iki damlanın iksirinde umutlu bir gün yaşadım. “17 Nisan Haritası”nın üstüne, diriltici, ya-
ratıcı yağmurlar bekliyordum. İnanıyorum ve inandık ki, bu, kırk bin köye rahmet olacaktır. Yeter ki, “bu inanç içinde ocağımıza, çevremize Tanrı ışığını yaymaya” çalışalım!
Hasan Âli YÜCEL
(Cumhuriyet)
|
|
|
Nisan Haritası’ndan “Enstitülü portresi”. Bedri Rahmi Eyüboğlu |
Edebiyatçılar Ne Diyor: (Mustafa Baydar)
Hasan Âli Yücel:
1897’de İstanbul’da doğmuştur. Maliye memurlarından Ali Rıza Bey’in oğlu, Posta Nazırlığı yapmış olan Göreleli Hasan Âli Efendi’nin de torunudur. Ana tarafından büyükbabası da, Japonya’dan dönerken batan Ertuğrul gemisinin süvarisi Yarbay Ali Bey’dir. Öğrenimini önce Vefa Lisesi’nde, sonra Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yapmıştır. Uzun yıllar maarifte öğretmenlik, müfettişlik, ortaöğretim umum müdürlüğü yapmış, sonra milletvekili olarak meclise girmiş, milli eğitim bakanı olarak yedi yıl kadar bu görevde kalmıştır. Zamanında açılan köy enstitüleri, hızla, köylere uygun öğretmen yetiştirmek meselesine bir çözüm yolu olarak düşünülmüştü. Amaç, köyün, kendi bağrından doğmuş köylü çocukları eliyle aydınlığa ve medeniyete kavuşturulması idi.
Yine bakanlığı esnasında, çok geniş bir çeviri programına girişilmişti.
H. A. Yücel, bir yandan hükümet görevlerinde çalışırken öbür yandan edebiyat çalışmalarını da sürdürmüştür. Dönen Ses isimli şiir kitabı onun şairlik yönünü ortaya koyar. Diğer eserleri: Mevlâna’nın Rubâileri, Fransa’da Teftiş Teşkilatı, Fransa’da Kültür İşleri, Türkiye’de Orta Öğretim, Bir Dehânın Romanı-Goethe, Pazartesi Konuşmaları, İyi İnsan İyi Vatandaş, Hürriyete Doğru, Edebiyat Tarihimizden, Kıbrıs Mektupları adlarını taşır. Liseler için felsefe ve mantık kitapları da yazmıştır.
1946’da bakanlıktan, 1950’den sonra da politika hayatından çekilen Hasan Âli Yücel, şimdi îş Bankası tarafından yapılmakta olan kültürel yayınları yönetmekte ve Cumhuriyet gazetesinde “Köşemden” başlığı altında haftalık sohbetlerini yazmaktadır.
Hasan Âli Yücel’le Söyleşi
— Batı yazarları arasında niye Goethe’yi seçtiniz, Goet-he’de kalıcı ne gibi cevherler buldunuz?
— Goethe’yi ben, Fransızca’dan okudum. İmkânım olmadı Almanca öğrenmeye... Belki böyle oluşu başka bir adeseden süzülmüş haliyle bana bu büyük insanı buldurdu. Onu hemen sevdim. Onunla çok çabuk ilgilendim. Bunda en büyük âmil, Goethe’nin hayatın her cephesiyle temas eder bir zekâ oluşudur sanıyorum. Goethe, müsbet bilimlerin tecessüsünü duymuş, hatta yeni nazariyeler koymuştur.
Ama bir okulda veya fakültede profesör olmayı düşünmemiş, sırf ve belki de tam hasbi bir anlama kaygusu ile mesleğin dışında bir ilim adamı kalmayı ihtiyar etmiştir.
Goethe, filozoftur, fakat ne bir doktrin kurma arzusuna düşmüş, ne bir felsefi prensip koyup onu çağdaş büyük Alman filozofları gibi başı sonu belli bir sistem haline getirmeye teşebbüs etmiştir.
Goethe, bir siyaset ve devlet adamıdır. Fakat içinde bulunduğu küçük Alman devletinin başı ile, August’la, her manasında arkadaş olarak bir nevi hizmet ve hayat tecrübesi mahiyetinde bu milli görevini yerine getirmiştir. Maarif bakanlığı, sonra şansölyeliği, tıpkı Weimar tiyatrosunu idare ederken hissettiği kurucu ve yapıcı alaka ile geçmiştir. Bu işlerden ayrılmasında üzüntü duymamıştır. Bunları hayatının bir deneme ve hizmet etme safhası olarak almıştır.
Şairliği için ve dünya edebiyatındaki yeri için söz söylemeye ihtiyaç yoktur. Şurası mühimdir ki şuurunun pencerelerini hiçbir ışığa kapalı tutmamış, İslam dinini kuran büyük insa-
na, şark edebiyatının belki en lirik şairi Şirazlı Hafız’a idrakini en tarafsız bir yönelme ile çevirmesini bilmiştir.
Anlatmış olduğumu sanırım ki, bütün bu vasıflardan “memuriyet kabul etmemiş bir insan olarak, sadece güzelliğin ve hakikatin amatörü olduğu için” o beni kendine çekmiştir.
— Bu eserinizi niye Hamid’e ithaf ettiniz? Yoksa Hamid’le Goethe arasında bir bağlantı mı buldunuz? Hakkınızda bir monografi hazırlayan Murat Uraz diyor ki; “Bizde acaba Ha-mid’in romanını kim yazacak? Hiç tereddüt etmeden cevabını verebiliriz: Hasan Âli Yücel.” Hamid’in romanını yazmak ne demektir, siz böyle bir işe girişmek ister misiniz?
— Goethe kitabını Hamid’e bağlayışım da sebepsiz değildir. İlim tarafı olmamak üzere ve bizim çağımızda Hamid de bütün hayatında ve her vazifesinde “memur olmamış sadece amatör kalmış” bir büyüğümüzdür.
— Hamid, elçilik vazifelerinde maaşını almamış mıdır?
— Tabii almıştır, fakat hayatı rutinlere bağlayıp makineleştirmeden bir sanat yapmada Hamid, Goethe’ye çok benzer. İkisi de başka başka cephelerden fakat uzun bahtiyar birer hayat yaşamışlardır. Son 15 senesinde Hamid’in çok yakınında bulundum. Fakat o kadar kendinden söylemeyen ve az veren bir insandı ki, bütün arzuma rağmen onun romanını yazmam için yeter malzeme bulamadım.
— Goethe’nin şöhreti, kendi zamanında ve bilhassa ölümünden sonra bütün dünyaya yayılmış ve insanlığın ortak düşüncesinde ölmez bir abide olarak yer almıştır. Hamid ise daha ölümünden bir-iki yıl sonra hafızalardan silinmeye yüz tutmuştur. Birbirine tamamen karşıt bu iki sonuç hakkında düşüncelerinizi rica edebilir miyim?
— Bizde unutulma, ihtiyar dostum Hamid’e mahsus bir akıbet değildir. Siz bizim gençliğimizi yaşamış olsaydınız Hamid için bugün duyduğunuz bu endişeye yüzde bir ihtimal bile vermezdiniz. Bu Hamid veya benzerlerinin unutulacak kıymette oluşundan değil biz aydınların nesil nesil hafıza zaafımızdan gelmektedir.
— Batılı tenkitçiler herhangi bir eserde bir deha cevheri sezdikleri anda bunun sahibi Hindli de olsa, Iranlı da olsa hemen meydana çıkarıyorlar ve gerçeği kabul etmekten çekinmiyorlar.
— Öyle değil, o kadar değil, milletlerarası bir edebiyat ve fikir varlığı değil maalesef. Yoksa onu da meydana çıkarırlardı tabii...
— Yani kendi çapımızda.
— Evet, kendi çapımızda ve devirler içinde hizmet bakımından mühim.
— Batı anlamında bir kafaya sahip olmasını istediğimiz gençlerimize dünkü edebiyatımızdan neler öğretebiliriz? Doğu ve batının fikir alanında bağdaşmasını mümkün görüyor musunuz?
— Ben doğu ve batı diye bir ayrılık görmüyorum. İnsan eseri; insan ruhunun iştiyakları, kayguları, korkuları zamana ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usuldendir. Garplı kafasının metodu ile duymasak şarklıda bu özü bulmamız güç olurdu. Mesela Mevlâna’nın Fihi Mafih kitabını Goethe’nin Ackerman’la Konuşmaları gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kimbilir, birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim. Gençlerimiz Batı metotları ile çalışmaya ve düşünmeye alıştıkları nispette kendimizi daha çok anlayacaklardır. Mesela, divan edebiyatının en şair mümessillerinden biri olan Necati’deki sırf şiiri Rimbaud’dan, Baudelaire’den geçmeden anlamak çok zordur. Birkaç isim söylemiş olmak için bunları zikrediyorum. Demek istediğim şudur ki; topraklarımızın altındaki madenler gibi karanlıkta kalmış nice nice kıymetlerimiz vardır ve bunları meydana çıkarmak ancak garplı metotlara uymakla mümkündür.
— Şu halde bugünkü edebiyat ve sanat adamlarımız batılı anlamda bir tenkit süzgecinden geçirilip değerlendirilmeye tabi tutulmadıklarına göre bunların arasında yalancı şöhretler de bulunabileceği düşünülebilir mi?
— Tabii kâzib (yalancı) şöhretler olduğu gibi şöhrete er-
memiş büyükler de bulunabilir. Eski kıymetlerimizi gerçek ölçülerine götürebilmek için yeni bir arama devrinin açılmasına ihtiyaç vardır. Bu gayretler mevcut, ama büyük eser verecek şekilde sabırlı bir tevakkuf henüz müjdesini vermiş değildir...
— Bugünkü edebiyatımızı ümit verici buluyor musunuz?
— Çok... Bugünkü edebiyatımızı çok ümit verici buluyorum. Cemiyet hayatımızın her yönüne sokulmaya çalışan bir gayret, bana bu ümidi vermektedir. Şairlerimiz olsun, hikâyecilerimiz olsun, devlet dairesine, dairesinden kibar salonlarına veya kafeşantanlara giden insanlar olmaktan kurtulmuşlardır. Hizmetini ve kıymetini hiçbir zaman inkâr etmediğim Halit Ziya’nın “Ahmet Cemil”i gibi hayalde doğmuş tipler değil, beraberimizde yaşayıp da çok kere varlığından haberimiz bile olmayan birçok çağdaşlarımızı gençlerimizin eserlerinde tanıdık. Bu durum, bana çok ümit veriyor, sanat ve edebiyatımızın istikbali için...
— Dilimizin resmi eller tarafından geriye doğru çekilmesine ne dersiniz? Buna rağmen dilin ileriye doğru gelişmesini önlemek mümkün olmadığına göre, 50 yıl sonraki dilimizi nasıl tasavvur ediyorsunuz?
— 1931 senesinden beri yazdığım, söylediğim ve devlet yetkisinden istifade ederek yaptırmak istediğim sadece şu olmuştur: Önce Türkçe düşünmek, sonra Türkçe yazmak.
— Türkçe düşünmekten neyi kastediyorsunuz?
— Türkçe düşünmek demek, besin olarak aldığımız maddeleri vücudumuzda kan yapar gibi, kelime olarak nereden ne alırsak alalım onu kendi dilimizin dehası ile yoğurmak demektir. Bir gün bir yerde kâğıt oyunu oynanacaktı. Babası ilkokuldaki oğluna marközleri getir, dedi. Oğlan, yazgaçları mı baba, dedi. Benim emelim, bu küçük çocuk gibi hepimizin kafasının Türkçe’yi aramasıdır. Bulmak ikinci mesele, yeter ki arayalım. Bütün mübalağalarına rağmen dostum Ataç’ı, gayretlerinde hizmet eder görmem bundandır. Gelecekte Türkçe, milletlerarası terimleri milletlerarası klişelerle söyleyen, Türkçe düşünenlerin Türkçesi olacaktır. Resmi ellerde türlü sebeplerle yapılmış olan gerileme, inanımca devamlı ol-
mayacaktır. Ne kadar zorlarsak zorlayalım, bundan sonra Türk çocuğuna “erkân-ı harbiye-i umumiye riyaseti” sözünü isteyerek söyletmek hiç kimsenin elinde değildir.
— Bizde milli, siyasi, dini bazı taassuplar yüzünden edebiyatın ilerleyemediği söyleniyor. Mesela Yakup Kadri, Yaban gibi bir eser meydana getiriyor. Arkasından hemen, “Aman, Türk köylüsüne hakaret, bu ne cüret!” şeklinde bir tepki fırtınası yaratılıyor. Bu konudaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
— Ben bu kanaatte değilim... Sanatkâr içinden hür adamdır. Eğer sahiden sanatkârsa dış tesirler onu söyleyeceğinden alıkoyamaz.
— Gençlere okuma sevgisi aşılamak için maarif politikasında nasıl bir yol takip edilmelidir?
— Bu husustaki fikirlerim sizce de malûmdur. Aydınlarımız mutlaka bir yabancı dil öğrenmeli; bu bir. İkincisi, şark ve garp klasikleri mutlaka tercüme edilmeli. Bugüne kadar tercüme edilmiş ve maalesef ağırlığına bakılırsa durduğunu gördüğümüz, devlet tercüme hareketi sayesinde çıkmış kitapların yüz veya yüz elli tanesini, hatta bir seçime tabi tutmaksızın gelişigüzel alıp dikkatle okuyan bir genç, yarı üniversite tahsili görmüş kadar beynini aydınlatabilir.25
----
25 Mustafa Baydar, Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, İstanbul, 1960, s. 230-232.
Türk Uçankalesi
Çerçevelenmiş bir karikatür asılıydı Hasan Âli Yücel’in evindeki odasının duvarında. Cemal Nadir’in, Yücel, UNESCO toplantısı için Londra’ya gittiğinde çizdiği özgün yapıtı. İlginç bir uçak biçiminde çizmişti Milli Eğitim Bakanı’nı. Sonra da Hasan Âli’ye armağan etmişti.
Yaman bir değerlendirmeydi bu. Dünyayı kana boyayan İkinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren, o koca uçaklar olmuştu bir bakıma. Londra’da toplanan Birleşmiş Milletler Eğitim ve Bilim Konferansı’na katılan Yücel, uçankaleye benzetiliyor-
|
|
|
UNESCO Genel Konferansı'nda |
du. Gerçekten de O bizim uçankalemizdi. Cumhuriyet dönemi eğitimine, ekinine, sanatına altın çağını yaşatan bir sevgi, dostluk, barış, insanlık uçankalesi... Tam bağımsız, onurlu ve yüce bir toplum olarak yaşatacak çağcıl eğitimin yüceliklerine o çıkarmıştı bizi.
4 Kasım 1945’te şöyle sesleniyordu BM delegelerine:
Biz buraya, son yirmi yıl içinde, insanlığın yeni isteklerine uymak için bütün kurumlarında inkılâp yapmış ve yeni nesillerini barış ve sevgiyle, milletlerarası dostluğa inanla yetiştirmiş bir milletin temsilcileri olarak katılıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri, kendi güven ve rahatını, başka milletlerin güven ve rahatlığında aramıştır.
İnkılâpçı Türk Devletinde milli eğitim esasları, şunlar olmuştur:
-
a) Bütün dünya milletlerini tanımak, anlamak, saymak,
-
b) Kapalı bir kültürde mahpus kalmayarak, insanlığın ortak kültür kaynaklarına gitmek,
-
c) Vatandaşlar arasında ırk, din, dil, sınıf farkı gözetmemek.
Emperyalizme karşı savaşarak onu yenilgiye uğratmış bağımsız Türkiye’nin onurlu sesiydi bu. İkinci Dünya Savaşı’nın yoklukları, sıkıntıları içinde “millet olma, insan olma davası” anlayışıyla ilköğretim seferberliği yürütmüş, tabanın gizli gücünü, halkın yaratıcılığını devindirerek bir uyanış, bir canlanma gerçekleştirmişti toplumda.
|
|
|
Unesco dergisi-kapak |
Yücel’in UNESCO’da yaptığı konuşmanın üzerinden, yarım yüzyılı aşkın bir süre geçti. Çok sular aktı köprülerin altından. 1997, Hasan Âli’nin yüzüncü doğum yılıydı. Aramızdan ayrılışının da, neredeyse kırkıncı yılı; tüm dünyada da Hasan Âli Yücel Yılı... Öyle karar almış UNESCO. Tüm uluslar, her yönüyle tanıyacak bu Türk büyüğünü; yalnızca bir ulusun değil, insanlığın unutulmaz büyük oğlu olduğunu anlayacak.
Birleşmiş Milletler Türk Derneği Yıllığı 1997’de şöyle deniyor:
Hasan Âli Yücel’in Türk kültürüne ve Türk ulusuna yaptığı hizmetler, ulusal sınırlara sığmadı; insanlık dünyasına taştı. Bu nedenle Birleşmiş Milletler Hasan Âli Yücel’in hizmetlerini UNESCO aracılığıyla, tüm insanlığa yapılmış saydı. 1997 yılını, bu değerli insanı anma yılı olarak adlandırdı.
Zeki Karabuda, ölümünden sonra yazdığı bir yazıda şöyle diyordu Hasan Âli için:
“...UNESCO’da, Hasan Âli’nin kendi deyimiyle “babası olduğu UNESCO’da” vazife alınca, onu evvela milli komisyonumuzun çeşitli ihtisas komitelerinde hakiki bir mürşit, bir yapıcı, daha sonra da yönetim kurulu üyesi olarak fikir zenginliği ile bir hayatiyet kaynağı, her şeyin üstünde de müşfik, kalp ve helecan sahibi bir insan olarak gördüm.”
Evet, her işte, her konumda fikir zenginliğiyle, kafası ve yüreğiyle hayatiyet kaynağı olan tüm insancıl değerlerin uçankalesi, bu yıl dünya göklerinde...
Yaşayıp Yaşatmak
Yücel çağdaşlaşma sorununa bir bütün olarak bakıyor, tüm eğitimcileri ve aydınları imeceye katmayı da başarıyordu.
Seçkin aydınlardan oluşan Talim Terbiye Kurulu, Tercüme Bürosu, Tonguç gibi...
“Canlandırılacak köy” ülküsü, bilinciyle köy enstitülerini; Rüştü Uzel’le teknik öğretimi yürütüyor; hoşgörülü, iyimser, şakacı, gürül gürül yaşayan, çevresine de yaşama sevinci aşılayan, iş arkadaşlarına saygılı, onları var güçleriyle çalıştırmasını bilen “yaşamak yaşatmak işimiz bizim” diyen bir yönetici, imecebaşı... Resmi dairelerin soğukluğundan uzak, tüm sorunların özgürce tartışıldığı, çözüme kavuşturulduğu, Kurtuluş Savaşı günlerinin sıcaklığında bir bakanlık, milli eğitim bakanlığı...
İşte bu bakanlık, kapsamlı çalışmalarla bir uyanış ve aydınlanma dönemi yaratır ülkede:
“Şimdi biz bir rönesans devrindeyiz (...) Asırlardan sonra bir otorite tanımıyoruz. Filan böyle söyledi diye öyle düşünmüyoruz. Kendi kafamızla kendi ihtiyaçlarımızı dikkate alarak yeni ve kendimizin olan bir hayat kurmak istiyoruz.”
Çeşitli yönleriyle yaşam öyküsünü anlatan, uğradığı saldırıları yanıtlayan 88 sayfalık Dinle Benden adlı yapıtında şöyle dile getirir enstitülerin kuruluşunu ozan Yücel:
Bin sıkıntı içinde kuruldu Enstitüler
Bu ateşli çalışma göreni hayran eder
Köyden akın başladı geliyordu çocuklar
Kıraç yurdun yüzünde doğdu yeni bir bahar
Zeminlikte yattılar kar soğuk demediler
Zeminlik üstünde de yapılar döşediler
Kız erkek kardeş gibi çalıştılar beraber
Müdürü öğretmeni gece gündüz döktü ter
Hasan Âli Cumhuriyet eğitimini, ekinini, sanatını, altın çağına ulaştırmıştır. Yazınımızı, müziğimizi, tiyatromuzu, dilimizi, düşüncemizi, bilimimizi onsuz düşünemeyiz.
|
|
|
Nisan Haritası |
Yücel’in Muazzam Bir Karakteri Vardı
“Hasan Âli bizde nadir rastlanan bir zattı. ‘Varlığını büyük bir ideale kurban etmedikçe büyük adam olunamaz’ derdi; Onun şiarı halka hizmetti.
Yaşamı süresince de adanmışlıkla halkına hizmet etmiştir. Gelmiş geçmiş milli eğitim bakanlarının en verimlisi, en başarılısıdır. Hasan Âli’nin bu başarısının kökeninde, engin bilgisi, ekini, sağlam özyapısı (karakteri) vardır.
Yücel’in muazzam bir karakteri vardı. En belirgin yanı insan sevgisiydi. Bu sevgi, onun bütün ruhunu sarmıştı. Etrafına karşı büyük vefası vardı... Yücel, işadamı, fikir adamı, feylozof ve yazardı.” (Prof. Dr. Tevfik Sağlam)
“Kendisini zora sokacağını bilse bile doğru bildiğinden şaşmazdı. Yaratıcı bir zekâsı vardı, kökünü kökenini anlamaya çalışırdı her şeyin.
Hukuk fakültesi öğrencisiyken, sorular yöneltmişti müderrise, ama ağzından çıkanın olduğu gibi kabul edilmesini isteyen bu zat, küplere bindi. Hasan Âli’nin anlayışına aykırı bir davranıştı. Her şey sorulabilmeli, sorgulanabilmeliydi. Hukuk fakültesinden ayrılıp felsefe bölümüne geçti.
Hele haksızlığa, kayırmaya hiç katlanamazdı.
Refik Koraltan, yürütmeceye (mevzuat) aykırı bir işin oldurulmasını ister Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur’dan. Ortaöğretim Genel Müdürü Hasan Âli, “Olmaz, bu buyruk yerine getirilemez” diye diretir. Kızar, tepinir Bakan Hikmet Bayur, üstüne yürümeye kalkar Hasan Âli’nin. Soğukkanlılıkla yerinden kalkar Hasan Âli: Buyurun, sizin olsun genel mü-
dürlüğünüz deyip istifayı basar. Bunu yaptığında, sadece bir lira para vardır cebinde. Avni Başman, Halil Vedat Fıratlı istifayı geri aldırmaya uğraşsalar da, başaramazlar. Direnir Hasan Âli. Sonunda, gelip tarziye vermek zorunda kalır bakan.
Hasan Âli’nin bakanlığa getirdiği çalışma hızı, şevki, olağanüstüdür. Kimi zaman bakanlıkta biten işgünü, tüm yoğunluğuyla bir dost evinde sürer. İşleri yürütmek için kaş çatıp surat asmanın şart olmadığını, işte ciddiyetin, titizliğin, güleryüzle de sağlanabileceğini kanıtlamış az bulunur bir yöneticidir.” (Sabahattin Eyüboğlu)
Gerçekten, bir Kurtuluş Savaşı coşkusuyla çalışılmakta ve işlere zaman yetmemektedir. Günlerin 24 saat oluşundan yakınır Hasan Âli. Yoksa yaklaşık sekiz yıla, o kadar iş sığdırılabilir miydi?
“Devlet adamı” nitemi, en çok bu “yeniçağ ereni”ne yakışmaktadır. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra en ağır saldırılar, en çirkin karalamalar karşısında acı çekse de, kişiliğine toz kondurmamıştır. Kendisine hakaret ettiği için DP İstanbul İl Başkanı Kenan Öner’i dava ettiğinde, tüm gericiler, Atatürk düşmanları, başarılarını çekemeyenler saldırıya geçtiklerinde, çeşitli çevrelerce ortaçağ bağnazlığıyla aforoz edilmeye kalkışıldığında, doğrunun, güzelin, yeninin savunucusu, Sokrates gibidir:
“Ben devlet adamlığı sıfatımı muhafaza ederek mücadele etmekteyim. Meydan nutku çekemem, edep benim siyasal içgüdümdür.”
1997’de, UNESCO’ca, ulusuna, ulusunun eğitimine, ekinine yaptığı hizmetler tüm insanlığa yapılmış sayılan Hasan Âli, halkına soluk aldırmış unutulmaz bir büyük oğuldur...
Yücel Anıtı
“Bir kişinin atacağı dev adımlarından çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu Yücel.”
Sabahattin EYÜBOĞLU
YÜCEL ANITI
Kulak verin doğruya güzele
Acı çeken toprağı insanı dinleyin
Bozkırdaki başağı başaktaki köyü
Konuşan o değil mi derinlerden
Bize bizi bulduran sesiyle
O değil mi zamanı sorguya çeken
Açan, düşünceyi yeni yönlere
Çekip çarıkları Koca Tonguç’la
Çobanın yüreğinden Bilginin usuna dek
Anadolu’yu süren
Bakın nasıl büyüyor ekinlerle
Buluşuyor alnında Doğu’yla Batı
Diş gıcırtıları içinde çağın
Yürüyor halkımla usul usul
Nisan yağmuru adımlarıyla
Elleri gözleri yapılarda harç
Ey gericiler çıkarcılar ey
Kafanızı taşlara vurun
Hasan Âli canlı bir anıt
Halkının yüreğinde
Ekler
201
|
|
|
İnönü, Yücel ve Tonguç Enstitüler için bir üçlü idiler |
|
|
|
İnönü, Kayseri Pazarören Köy Enstitüsü öğretmen ve öğrencileriyle. |
|
|
|
Enstitülerde dikiş derslerine erkek öğrenciler de katılabilirdi. |
|
Enstitülerde her öğrencinin bir müzik aleti çalması zorunluydu. |
|
|
|
|
Marangozluk işinde çalışan enstitü öğrencileri. |
|
|
Elektrik işinde çalışan enstitü öğrencileri. |
Kaynakça
-
• Atatürk, Mustafa Kemal, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 1972
-
• Başaran, Mehmet, Aydınlanma Yolunda Bir Eğitim Emekçisi, E Oğuz Bayır, Kartal Belediyesi kültür Yyn., İstanbul
-
- Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri, Cumhuriyet kitapları, İstanbul, 2008
-
- Tonguç Yolu, Varlık yyn, İstanbul, 1974
-
- Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2008
-
• Baydar, Mustafa, Atatürk ve Devrimlerimiz, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1973
-
- Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar, İstanbul, 1960
-
• Bayır, Ferit Oğuz, Köyün Gücü, Ankara, 1971
-
• İnan, Rauf, Köy Enstitüleri ve Sonrası, Öğretmen yyn, Ankara, 1988
-
- Mustafa Necati, İş Bankası Kültür yyn, İstanbul, 1980
-
• Köy Enstitüleri, Amaçlar, İlkeler, Uygulamalar, Köy Enstitüleri Vakfı Yay.
-
• Nadi, Nadir, Ben Atatürkçü Değilim, Çağ Pazarlama, İstanbul, 1983
-
• Toker, Metin, Demokrasimizin İsmet Paşalı Yılları, Ankara, 1993
-
• Tonguç, Engin, Bir Eğitim Devrimcisi: İsmail Hakkı Tonguç, Güldikeni yyn, Ankara, 1997
-
• Tonguç, İsmail Hakkı, Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy, Remzi ktb, İstanbul, 1947
-
- Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları, 1935-1946, Çağdaş yyn, İstanbul, 1976
-
• UNESCO, UNESCO Haberleri, Unesco Türkiye Milli Komisyonu, Ankara : 1958-
-
• Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet, Anıların İzinde, Remzi ktb, 1979
-
• Yücel, Hasan Âli, Bilimler Felsefesi Mantık, MEB, Ankara, 1950
-
- Hürriyet Gene Hürriyet, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1966
Süreli yayınlar
-
• İmece, Ankara
-
• İlköğretim, Maarif Vekaleti, Ankara
-
• Köy Enstitüleri, Maarif Matbaası, Ankara
-
• Görüş, Arkın yyn, İstanbul
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder