Platon (MÖ 428/9-348/7): Atina’nın aristokrat gençlerinin
gramer, müzik ve beden eğitiminden oluşan temel eğitimini aldıktan sonra filozof Kratylos’un
öğrencisi olmuş, onun sayesinde Sokrates öncesi filozofların eserlerini tanımıştır. Bununla birlikte
Platon’u en çok etkileyen düşünür Sokrates’tir, ancak tarihin en meşhur öğretmen öğrenci İkilisinin
nerede ve nasıl karşılaştığına dair bilgiler çelişkilidir. Eserlerindeki atıflardan tanıştıkları
sırada hocasının altmış, kendisinin de yirmi yaşlarında olduğu anlaşılmaktadır. Siyasetle de
ilgilenen Platon, Sokrates’in ölüme mahkûm edilişinin ardından bu uğraşından vazgeçip hocasının
düşüncelerini geliştirmeye ve kendi felsefe sistemini kurmaya yönelmiştir. MÖ 387 yılında Batı
dünyasının en uzun ömürlü eğitim kurumlarından Akademia’yı kuran Platon, felsefesini işlediği
diyaloglardan Phaidros’ta aşk, güzellik ve retorik hakkındaki düşüncelerini dile
getirmiştir.
Ari Çokona (1957): İstanbul'un Fener semtinde doğdu.
İTÜ’den kimya yüksek mühendisi olarak mezun olduktan sonra bir süre boya sanayiinde çalıştı. Halen
özel bir lisede kimya öğretmenidir. Antik ve çağdaş Yunancadan Türkçeye edebiyat, tarih ve felsefe
çevirileri yapmaktadır. Platon, Aristoteles, Euripides, Sophokles, Ksenophon, Rodoslu Apollonios ve
Kritovulos'tan yaptığı pek çok çeviri Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi’nde yayımlanan Ari
Çokona'nın, İstanbul ve Anadolu Rumlarının tarih, kültür ve edebiyatına ilişkin telif eserleri,
Türkiye ve Yunanistan'da çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanmış birçok makale, şiir ve öyküsü
vardır.
Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde
ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin
unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde,
daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zekâ ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması,
canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve
medeniyet dâvamız için müessir bellemekteyiz. Zekâsının her cephesini bu türlü eserlerin her türlüsüne
tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı ve onun mimarisi demek olan
edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işliyen ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet
ittisali, zamanda ve mekânda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi
milletin kütüpanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet âleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde
demektir. Bu itibarla tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının en
önemli bir cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi
ve emeklerini esirgemiyen Türk münevverlerine şükranla duyguluyum. Onların himmetleri ile beş sene
içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı
ile, onun dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüpanemiz olacaktır. Bilhassa Türk
dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve
sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru için mümkün olamıyacaktır.
23 Haziran 1941
Maarif Vekili
Hasan Âli Yücel
PLATON
PHAİDROS
ÖZGÜN ADI
Φαιδρός
YUNANCA ASLINDAN ÇEVİREN
ARİ ÇOKONA
EDİTÖR
ALİ ALKAN İNAL
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
NEBİYE ÇAVUŞ
ISBN 978-605-295-875-9 (karton kapaklı)
BASKI
ALFABE BASIN YAYIN SAN.TİCARET LTD.ŞTİ
İKİTELLİ OSGB MAH. HÜRRİYET BULVARI ENKOOP SANAYİ SİTESİ
ENKOOP I. SOKAK NO:1 KAT:-I BAŞAKŞEHİR/İSTANBUL
Tel. (0212) 485 21 25-(0212) 485 21 26
PLATON
PHAİDROS
YUNANCA ASLINDAN ÇEVİREN:
ARİ ÇOKONA
Sunuş
Platon’un Hayatı
Platon MÖ 428 ya da 427 yazının başlarında Atina’da doğdu. Diogenes Laertios annesiyle
babasının bir görev vesilesiyle geldikleri Aigina Adası’nda doğduğunu söyler. Ona dedesinin adı olan
Aristokles adını vermişlerdi, ancak alnı ve bağrı geniş olduğundan beden eğitimi hocası ona “geniş”
anlamına gelen Platon adını uygun gördü. Gençliğinde sporlarda başarılı olduğu ve İsthmia Oyunları’nda
güreştiği1 biliniyor.
Babası Ariston Atina’nın efsanevi kralı Kodros ve Messenia kralı Melanthos’un soyundan
geliyordu. Annesi Periktione ise meşhur yasa koyucu Solon’un soyundandı. Adeimantos ve Glaukon adında
iki kardeşi, Potone adında bir kız kardeşi vardı. Çocuk yaştayken babası öldü, annesi Pyrilampes ile
evlendi, Antiphon adında bir kardeşi daha oldu. Pyrilampes birçok kez Pers sarayına elçi olarak
gönderilen, Perikles’in yakın dostu, demokratik görüşlü bir siyasetçiydi. Buna karşın Platon’un dayısı
Kharmides’le annesinin kuzeni Kritias Peloponessos Savaşı’ndan sonra güçlenen oligarşik kesimin güçlü
siyasetçileriydi.
Platon diyaloglarında yakın akrabalarından ailesiyle gurur duyan bir soylunun
yaklaşımıyla söz eder.2 Atina’nın
1 Diogenes Laertios, V.
2 Kritias ve Kharmides adına birer diyalog yazdığı gibi, Devlet'te de akrabalarına atıfta bulunur
(Devlet, 368a ve
sonrası).
tarihinde önemli roller üstlenmiş yakınlarının da etkisiyle küçük yaşlardan itibaren bir
siyasi kariyere hazırlanmaya başlar. Üvey babasının ve anne tarafından akrabalarının desteğiyle hem
demokratik hem de oligarşik kesimlerden siyasete atılabilirdi. Ancak her iki kesimin de hayran olduğu
Sokrates’e olumsuz yaklaşması onu siyasetten soğutur.
Gramer, müzik ve beden eğitiminden oluşan, Atina’nın aristokrat gençlerine uygun temel
eğitimi aldıktan sonra, Aristoteles’in3 aktardığına göre Herakleitos ekolünden filozof
Kratylos’tan felsefe dersleri alır. Onun sayesinde Sokrates öncesi filozofların eserlerini tanır ve
diyaloglarında onlara sık sık atıfta bulunur. Ancak Platon’u en çok etkileyen, hayatını değiştiren
düşünür Sokrates olur. Tarihin en meşhur öğretmen öğrenci İkilisinin ilk kez nerede ve nasıl
karşılaştığı hakkında çelişkili bilgiler vardır. Diogenes Laertios şiirsellik katarak bu karşılaşmayı
Sokrates’in bir rüyasıyla ilişkilendirir. Sokrates rüyasında kucağında bir kuğu yavrusu tuttuğunu görür.
Küçük kuğu tatlı bir ses çıkarır ve aniden kanatları büyümeye başlar, sonra da uçarak uzaklaşır.
Sokrates ertesi gün yanına getirtilen Platon’un rüyasında gördüğü kuğu olduğunu söyler.
Platon hiçbir diyalogunda doğrudan kendini konuşturmadığı hâlde dolaylı olarak
Sokrates’in çok yakınında bulunduğunu sürekli ima eder. Hatta Phaidon'da hayatının son gününde hocalarını
ziyarete gelen öğrencilerin arasında olmadığını özellikle belirtir. Öznellikten uzak durmak için
gösterdiği bunca çabaya rağmen hocasına olan duygusal bağının zayıflık olarak nitelenmemesi için orada
olması gerektiği hâlde olmayışını öne çıkararak bağlılığının niteliğine zekice dikkatleri çeker.
Platon Sokrates’in Kharmides ve Kritias’la eskiden beri dost olduğunu4
söyleyerek dolaylı olarak onu o tarihlerden
3 Aristoteles, Metafizik 987a 32.
4 Kharmides, 155a ve
sonrası.
tanıdığını doğrular. Ancak yakın çevresine katılması hocasının altmış, kendisinin de
yirmili yaşlarının başında olduğu bir zamana rastlar. Sofistlerin halkın yerleşmiş değer yargılarına
kuşkuyla yaklaştığı, güzel konuşma sanatını geliştirerek her şeyi tartışmaya açtığı bir dönemdir bu.
Sokrates her şeyden kuşkulanmanın doğurduğu belirsizliği aşabilmek için mutlak etik değerlere dayanarak
gerçek bilgeliği aramanın gerektiğini savunur. O tarihlerde Atina’yı utanca boğan başarısız Sicilya
seferi unutulmaya başlamış, oligarşik Dörtyüzler Darbesi olmuştu. Görelilik ekolünün kurucusu sofist
Protagoras yetmiş yaşını aşmış, Sokrates’in öğrencilerinden Eukleides ve Antisthenes kendi okullarını
açmıştı. Büyük düşünür Aristoteles’in doğumuna daha yirmi beş yıl vardı. Atina Peloponessos Savaşı’nın
son yıllarını yaşıyordu ve Pers savaşlarındaki büyük zaferler daha unutulmamıştı. Perikles’in ölümünden
bu yana yirmi yıl geçmesine karşın Altın Çağ’ın etkileri hâlâ sürüyordu.
Platon hocasına hayranlık ve tutkuyla bağlanır. Onun etkisinde kalarak daha önce yazmış
olduğu bir tragedya dörtlemesini yayımlamaktan vazgeçerek güzel yazma yeteneğini felsefenin hizmetine
sunar. Anne tarafından akrabalarının etkin olduğu Oligarşik Otuzlar yönetimi hocasının Salamisli Leon
adındaki bir Atinalının haksız mahkûmiyetine karşı çıkmasına çok sert tepki gösterir. Aynı şekilde MÖ
403’te yeniden kurulan demokratik rejim belki de tarihin üzerinde en çok konuşulan davasından sonra
Sokrates’i ölüme mahkûm eder. Platon bu olayların etkisinde kalarak eserinde ayrıntılı bir şekilde
anlattığı gibi5 siyasetle uğraşmaktan vazgeçer. Hocasının düşüncelerini geliştirerek kendi
felsefe sistemini kurar6 ve ömrünü felsefeye adar.
5 Mektuplar VII, 324b-326b.
6 Sokrates’in felsefesinin etkisinde kalarak onu geliştirdiğini ve sürdürdüğünü söyleyen
tek filozof Platon değildir. Kyrene ekolünün kurucusu Aristippos ve Kynik ekolün kurucusu Antisthenes
başta olmak üzere Sokrates’in birçok öğrencisi birbirlerinden farklı temellere dayanan felsefelerinin
kaynağı olarak hocalarını gösterir, en sadık izleyicileri olduklarını iddia ederler.
Sokrates’in ölümünün ardından Platon Megara’da kendi felsefe okulunu kuran hocasının eski
öğrencisi Eukleides’in yanına gider. Bir yıl kadar burada kaldıktan sonra Atina’ya geri dönerek Mısır,
İtalya ve Kyrene’yi (Libya) kapsayan gezilerine başlar. Bazı kaynaklara göre Fenike’de Zerdüşt, Babil’de
Musa üzerine araştırmalar yapar, Hint ve Akkad felsefesini tanır. İtalya’da önce Pythagorasçıların etkin
olduğu Taranto’ya uğrar. Kentin yöneticisi matematikçi Arkhytas onu Orpheus inancı ve Pythagoras’ın
öğretisiyle tanıştırır. Bu yeni bakış açısı Platon’u yapıtlarında matematik ve geometrik kavramlara
sıklıkla başvurmaya yöneltecektir. Daha sonra Kartacalılara karşı savaşları sayesinde Hellen kültürünün
batıdaki savunucusu olarak tanınan Syracuse tiranı7 Dionysios’u ziyaret eder. Platon kent
yönetiminde etkin olmak isteyen tiranın kayınbiraderi Dion’la yakınlaşır ve belki de bu yüzden
Syracuse’den ayrılmak zorunda kalır. Dönüş yolunda gemisi Atinalılarla savaş halinde olan Aigina
Adası’na uğradığında köle tacirlerinin eline düşer. Köle olarak satılmak üzereyken Kyreneli zengin
tüccar Annikeris 30 mna ödeyerek serbest kalmasını sağlar.
Platon Atina’ya vardığında dostları fidye bedelini toplayarak Annikeris’e geri vermek
isterler, ancak o kabul etmez. Bunun üzerine toplanan parayla Atina’nın kuzeybatısında, efsanevi Attika
kahramanı Akademos’un bugünkü Kolonos semtinde bulunan mabedinin yakınlarında bir arazi satın alınır.
Antalkidas barışının imzalandığı MÖ 387 yılında burada Platon’un yönetiminde Batı dünyasının en uzun
ömürlü yüksek eğitim kurumlarından biri olan Akademia kurulur. Akademia’da beden eğitimi salonları,
sınıflar, yemekhaneler ve yatılı öğrencilerin kalması için daha sonra eklenen lojmanlar vardır. Okula
Yunanistan’ın her yöresinden ve komşu ülkelerden birçok öğrenci kaydolur. Bizzat Platon ve
7 Tiran: Antik Yunanistan’da siyasal erki zorla ele geçirerek tek başına elinde tutan
kişi.
dönemin en yetkin bilim adamları tarafından felsefe, siyaset bilimi, matematik,
astronomi, biyoloji, fizik, coğrafya ve sanata ilişkin dersler verilir. Akademia’nın girişine analitik
düşüncenin ve tezlerin ispatının önemini belirtmek üzere “Geometri bilmeyenler girmesin”8
yazısı asılır. Dışarıdan gelen öğretmenler arasında Knidoslu meşhur matematikçi Eudoksos da vardır.
Akademia’nın mezunları ülkelerinin siyasi hayatında önemli mevkilere gelirler ya da felsefe alanında
sivrilirler. Sokrates’in erkeklerle kadınların etik açıdan eşit olduğuna ilişkin öğretisinin etkisiyle
Akademia’ya kadın öğrenciler de kabul edilir.
MÖ 367’de Syracuse tiranı I. Dionysios ölür ve yerine oğlu II. Dionysios geçer. Platon
kent yönetiminde etkin olan dostu ve Akademia’dan öğrencisi Dion’un daveti üzerine İtalya’ya gider. Genç
tiranın eğitimini üstlenerek felsefi ve siyasi düşüncelerine dayanan bir kent yönetim sistemi
geliştirmeye çalışır. Bir süre Syracuse’de kaldıktan sonra hayal kırıklığına uğrayarak geri döner. MÖ
361’de Syracuse’de şansını bir kez daha denedikten sonra bütün ilgisini Akademia’ya ve diyaloglarını
yazmaya yöneltir. Ölene kadar (MÖ 348-7) yazmaya ve ders vermeye devam eder.
Akademia kurucusunun ölümünden sonra da faaliyetini sürdürür. Platon’un yeğeni
Speusippos, Ksenokrates, Karneades ve Antiokhos Askalonitis gibi seçkin filozofların yönetiminde
İmparator Iustinianus dönemine kadar (MS 529) antik dünyanın en önemli eğitim kurumlarından biri olur.
Okulun öğrencileri arasında burada yirmi yıl kadar kalan Aristoteles de vardır.
Eserleri
Platon eserlerinin büyük çoğunluğu günümüze kadar gelen nadir antik yazarlardan biridir.
Bu tespit diyaloglarıyla
8 αγεωμέτρητος μηδείς εΐσίτω [ageometritos medeis eisito]
ilgilidir, çünkü derslerinde ve sunumlarında yazılı metin kullanmıyordu. Eski tarihlerden
itibaren yazılış tarihlerine ya da konularına göre eserlerinin sınıflandırılmasına çalışıldı. İmparator
Tiberius döneminin (MÖ I. yüzyıl) aydın ve astrologlarından Thrasyllos tarafından trajedi
tetralojilerinden (dörtleme) esinlenerek hazırlanan liste günümüzde de itibar görmektedir.
-
1.
Euthyphron, Sokrates’in Savunması, Kriton, Phaidon
-
2.
Kratylos, Theaitetos, Sophistes, Politikos
-
3.
Parmenides, Philebos, Şölen, Phaidros
-
4. Alkibiades, İkinci Alkibiades,
Hipparkhos, Erastai
-
5. Theages, Kharmides, Lakhes,
Lysis
-
6. Euthydemos, Protagoras, Gorgias,
Menon
-
7. Büyük
Hippias, Küçük Hippias, İon, Meneksenos
-
8.
Kleitophon, Devlet, Timaios, Kritias
-
9. Minos, Yasalar, Epinomis,
Mektuplar
Platon’un bazı öğrencileri hocalarının tekniğini taklit ederek diyaloglar yazıp ona
atfettiler. Bunlardan Adalete Dair, Erdeme Dair,
Demodokos ve Sisyphos gibi bazılarının özgün olmadığı erken
tarihlerde anlaşıldı. Ancak Thrasyllos’un listesinde bulunan diyaloglardan bazılarının özgünlüğü
hakkında da itirazlar vardır,9 bazıları hakkında ise tartışmalar hâlâ
sürmektedir.10
Savunma ve Mektuplar dışındaki
bütün eserler diyalog şeklinde yazılmıştır. Ksenophon, Antisthenes, Aiskhines, Aristippos ve Sokrates’in
başka öğrencileri de diyaloglar yazdığından bu özgün yazı türünün Sokrates’in öğretim yönteminden
kaynaklandığını söyleyebiliriz. Yasalar dışındaki diyalogların başkişisi
Sokrates’tir ve hiçbirinde
9 İkinci Alkibiades, Hipparkhos, Erastai, Theages, Klitophon
ve Minos.
10 Alkibiades, İon, Büyük Hippias,
Epinomis ve 7. mektup dışındaki Mektuplar.
Platon’un kendisi yer almaz. Diyaloglar, altısı dışında11 diyaloga katılan
kişilerden birinin adını taşır. Bu kişiler son dönem diyaloglarından üçü dışında12 tarihî
kişilerdir. Genel kabul gören bir görüşe göre erken tarihli eserlerde Sokrates’in düşünceleri, geç
tarihli eserlerde ise Platon’un düşünceleri yansıtılır.
Platon’un eseri yazıldığı tarihten bugüne felsefeyi etkileyip yönlendirmiştir. Karşıt ve
yandaşları arasında üstadın eserinin önemini belirten en ilginç yaklaşım düşünür Alfred North
Whitehead’e aittir. 20. yüzyılın tanınmış felsefecisi şöyle der: “Avrupa felsefe geleneğinin en sağlıklı
genel tanımı Platon’un eserine yazılmış bir dizi dipnottan oluşmasıdır.”13
Phaidros
Phaidros diyalogu Platon’un Geçiş
döneminden Olgunluk dönemine geçtiği MÖ 375 ile 365 yılları arasında yazıldı. Şölen, Phaidon, Sokrates’in Savunması ve
Kharmides gibi daha eski
tarihli diyaloglara atıflarda bulunduğu gibi, Politikos, Sophistes ve Timaios gibi daha geç tarihli diyaloglarda ele
alacağı konulara da değiniyor.
Diyalogun kişileri Sokrates ile hatip Lysias’a hayran olan genç öğrencisi Phaidros’tur.
Diyalog güneşli bir yaz günü kent surlarının dışında İlissos Deresi’nin kıyısındaki bir çınarın gölgesi
altında gerçekleşir. Burada Sokrates’in nadiren kent dışına çıktığını ve bu diyalogunda yaptığı gibi
nadiren doğanın güzelliklerinden söz ettiğini vurgulamalıyız. Phaidros, Platon’un iki başka diyalogunda
da yer alır. Şölen’in
11 Şölen, Devlet, Sophistes,
Politikos, Yasalar ve Epinomis adlarını konularından alırlar.
12 Bir diyalogda adları belirtilmeden yer alan konuşmacılar: Sofistes’te “Elealı bir yabancı”, Politikos’ta “Yabancı” ve
Yasalar’da “Atinalı bir
yabancı”dır.
13 Alfred North Whitehead, Process
and Reality: An Essay in Cosmology, sayfa 39, New York, Free Press,
1979.
başkişisidir ve Eurymakhos’la birlikte gecenin konusu olan aşka ilişkin sohbeti başlatır.
Protagoras’ta ise Hippias’ı dinleyenler arasında yer alır. Tarihi kişilik olarak Phaidros hakkında
bilinenler çok azdır. Adının sözlük anlamı “mutluluğundan ışıltılar saçan, neşeli”dir.
Diyalogun ilk kısmında aşka ilişkin üç söyleve yer veriliyor. Birincisini hatip Lysias,
İkincisini de Lysias’a yanıt vermek amacıyla profesyonel bir hatibin yöntem ve argümanlarını kullanarak
Sokrates yazar. İkisinde de aşkın insanları mutsuzluğa sürüklediği ve tutkulu ilişkilerden kaçınılması
gerektiği savunulur. Üçüncü diyalog ise bir palinodedir.14 Sokrates daha önce söylediklerinin
tam tersini savunarak aşkın methiyesini düzer. İkinci bölümde söylev yazarları ve hitabet öğretmenleri
sertçe eleştirilir ve diyalog Theuth’un yazıyı buluşuna ilişkin bir mitle sona erer.
Aşk kavramı tarih boyunca insanların kalplerini birbirlerine bağlayan gizemli bir güç
olarak nitelendirilmiştir. Platon’da ise hem insani hem de tanrısal bir nitelik kazanır. İnsani olandan
tanrısal olana ulaşmada bir tür araç işlevi görür. Bu geçişte ilk basamak “güzel”i sevmektir. Bu
“güzel”, başlangıçta tikel bir “güzel” iken sonrasında tikellerden bağımsız ideal bir “güzel”e dönüşür.
İdealle ilişkinin ürünü olarak ortaya çıkan mutluluk, maddiyatla ilişkiden ortaya çıkan mutluluktan daha
yücedir. Aşkın diyalektik sürecini yaşamış bir insan ulaştığı ideal seviyeden sonra dönüp tekrar bu
dünyadaki ilişkilerine baktığında muhtemelen mutsuzlukla karşılaşacak ve kendi ruhunu oradan
uzaklaştırmaya çalışacaktır. Çünkü o gerçek anlamda "güzel"i yeniden görmüş, bunu hatırlamış
ve gerçek bilgiyi elde etmiştir.
Platon Gorgias'ta dönemin retorik anlayışını reddeder, hakikate ulaştırmadığını, göz
boyamaktan başka bir şey yapmadığını söyler. Ancak diyalogun sonlarında retoriğin
14 “Geri şarkı” anlamına gelen παλινωδία [palinode] kelimesi çağdaş dillerde “inkâr,
tekzip, daha önce söylediğinin aksini savunma” anlamlarına gelir.
hak ve hakikat adına kullanılması gerektiğini söyleyerek retoriği tümden reddetmediğini
de gösterir. Bu durumda retorik nedir, ne işe yarar ve iyiye kullanılabilecek retorik nasıl olabilir
soruları doğar. Bunlara sofistlerin ve ünlü hatiplerin tek suçu adaleti bilmeden adalet hakkında
konuşmaları mıdır sorusunu da ekleyebiliriz.
Platon diyalektiği retoriğin karşısına koyar. Diyalektik içeren, onun ölçütlerine uyan
bir retoriğin mümkün olduğunu ve bu retoriğin övgüyü hak ettiğini düşünür. Gorgias’ta açıklığa kavuşturulmadan bırakılan
övgüye değer retorik Phaidros’ta açıklığa kavuşur. Platon’a göre hakikati bilen kişinin yaptığı doğrudur, çünkü ahlakın ne
olduğunu bilen ahlaklı davranır. Ayrıca retorik sadece mahkemelerde ve meclislerde kullanılmaz, konu
ister küçük ister büyük olsun, ister özel ister kamusal olsun, her tür konuşmada kullanılır. Dolayısıyla
retorik artık kalabalıklara etkileyici konuşmalar yapmaktan daha geniş ve daha temel bir nitelik
kazanır, her türlü iletişimin asli karakteri olarak karşımıza çıkar.
Platon’un aşk, güzellik ve retorik hakkındaki düşüncelerini dile getiren Phaidros çağdaş düşünürlerin büyük
önem verdiği felsefi diyaloglardan biridir. Üstadın Şölen'de açıkladığı aşka ilişkin düşüncelerini ve
Gorgias’ta açıkladığı retoriğe ilişkin düşüncelerini geliştirerek daha da ileriye götürür.
Çeviride eserin eski Yunanca aslının “Plato, Platonis Opera, ed. John Burnet. Oxford University
Press, 1903” edisyonu kullanıldı. Çeviri çağdaş Yunanca (Panagiotis Doikos, Zitros Yayınları, 2001 -
İoannis Theodorakopoulos, Estia Yayınları, 2013 - İoannis Gryparis, Feksis Yayınları, 1911) ve İngilizce
(Harold N. Fowler, Harvard University Press, London, William Heinemann Ltd., 1925 - Benjamin Jowett,
Oxford, 1892) çevirileriyle karşılaştırıldı.
Ari Çokona
PHAİDROS ya da GÜZELLİĞE DAİR
SOKRATES - [227a] Sevgili Phaidros, nereden gelip nereye gidiyorsun?
PHAİDROS1 - Kephalos’un2 oğlu Lysias’ın yanından geliyorum Sokrates
ve surların dışında bir gezintiye çıkacağım. Sabahtan beri orada uzun süre oturup zaman geçirdim. Ortak
dostumuz Akoumenos’un3 tavsiyesine uyarak gezintilerimi şehir dışındaki yollarda yapıyorum,
[227b] çünkü dediğine göre insanı [şehir içindeki] sokaklardan daha az yoruyorlarmış.
SOKRATES - Söylediği çok doğru dostum! Göründüğü kadarıyla Lysias kentte olmalı.
PHAİDROS - Evet, Epikrates’in4 yanında, Morykhos’un5 Olympios Zeus
Tapınağı’nın yakınındaki evinde kalıyor.
SOKRATES - Neler yaptınız peki? Yoksa açıkça belli olduğu gibi Lysias sizi söylevleriyle
mi eğlendirdi?6
PHAİDROS - Benimle birlikte yürüyüp dinlemeye vaktin varsa öğrenirsin.
SOKRATES - Ne demek? Pindaros’un dediği gibi Lysias’la konuştuklarınızı öğrenmeyi “bütün
uğraşlardan üstün tutmayacağımı”7 mı sanıyorsun?
PHAİDROS - [227c] Yürüyelim öyleyse.
SOKRATES - Anlat bakalım!
PHAİDROS - Sokrates, dinleyeceklerin gerçekten de tam sana göre.8 Nasıl
olduğunu bilmiyorum, ama aşka ilişkin konuştuk. Lysias güzel gençlerden9 birine yapılan
bir
[ilişkiye girme] teklifi üzerine yazmıştı. Ancak teklifte bulunan kişi gence âşık değil
ve Lysias işte bununla övünüyor, çünkü dediğine göre gençler kendilerine âşık olanlara değil,
olmayanlara ilgi göstermeliymiş.
SOKRATES - Soylu adammış! Keşke güzel gençlerin zenginlere değil de yoksullara, gençlere
değil de yaşlılara, bana ve çoğumuza uygun özelliklere sahip olanlara ilgi göstermelerini önerseydi.
[227d] O zaman sözleri zarif ve halkın yararına olurdu. Söyleyeceklerini öyle merak ediyorum
ki gezintini Megara’ya10 kadar uzatsan, Herodikos’un11 önerilerine uyarak şehrin
surlarına kadar gidip gelsen bile yanından ayrılmayacağım.
PHAİDROS - Sevgili dostum Sokrates, ne diyorsun? [228a] Günümüzün en yetenekli
yazarı olan Lysias’ın uzun bir zaman dilimi içinde ve özenerek yazdıklarını benim gibi bu işlere pek
yatkın olmayan biri ezberinden ve ona layık olacak şekilde nasıl aktarabilir? Yapabilmeyi büyük bir
servete sahip olmaktan fazla istediğim hâlde bundan çok uzağım.
SOKRATES - Phaidros, eğer seni tanımıyorsam demek ki kendimi de unutmuşum. Bu iki şık
geçerli olmadığına göre [Phaidros’un] Lysias’ı sadece bir kez dinlemekle yetinmeyeceğinden eminim.
Söylediklerini tekrarlamasını rica etmiş olmalı, o da memnuniyetle razı olmuştur. [228b] Ama
Phaidros yine de yetinmemiştir, sonunda kitabı12 eline alarak beğendiği noktalara tekrar bir
göz atmış olmalı. Bunu erken saatlerden başlayarak gün boyu yaptığı için de yorulmuş, gezintiye
çıkmıştır ve köpek adına13 yemin ederim, söylevi çok uzun değilse- başından sonuna kadar
ezberlemiştir. Sur dışına çıkması da ezberlemek üzere söylev üzerinde çalışması içindir.
[228c] Yolda söylev dinlemeye hasta14 biriyle karşılaşınca heyecanını
paylaşacak15 birini bulduğuna sevinerek birlikte yürümeyi teklif etmiştir. Söylevlere âşık
dostu konuşmasını isteyince de güya kabul etmeye yanaşmıyor, oysa kendisini dinleyecek birini bulamasa
söylevi dinletmek için
zor kullanmaya bile hazır. İyisi mi Phaidros, fona] mutlaka yapmaya niyetli olduğu şeyi
bir an önce yapmasını söyle.16
PHAİDROS - En iyisi konuştuklarımızı elimden geldiğince sana anlatayım, çünkü şu ya da bu
şekilde anlatmazsam beni rahat bırakmayacaksın sanırım.
SOKRATES - Hakkımdaki düşüncelerin çok doğru!
PHAİDROS - [228d] Ben de tam olarak bunu yapacağım Sokrates. Aslında söylevi
kelimesi kelimesine ezberlemedim, ama hemen hemen her bölümünün ana hatlarını sana söyleyebilirim. Bir
âşığın duygularının âşık olmayan birinin duygularından farklı olduğu noktalara ilişkin söylediklerini
birincisinden başlayarak ardı ardına özetleyeceğim.
SOKRATES - Ama sevgili dostum, önce sol kolunda, elbisenin altında neler sakladığını
göster, çünkü tahminime göre [o elinde tuttuğun] söylevin kendisi olmalı. [228e] Eğer öyleyse
seni çok sevmeme rağmen, Lysias burada olduğuna göre [retorik] alıştırması yapabilmen için kendimi sana
teslim etmeye hiç niyetim yok. Ama haydi, göster artık!
PHAİDROS - Yeter! Üzerinde alıştırma yapabileceğime ilişkin beklentimi yok ettin
Sokrates. Ama nerede oturup okumamızı istersin?
SOKRATES - [229a] Yolumuzu değiştirip îlissos’a17 doğru yürüyelim.
Sonra da rahat olacağımızı düşündüğün herhangi bir yerde otururuz.
PHAİDROS - Göründüğü kadarıyla şu an ayakkabı giymemem isabet olmuş, sen ise her zaman
öylesin zaten.18 Bu durumda [dere boyunca] yürüyüp ayaklarımızı suda serinletmemiz kolay
olacak. Yılın bu mevsiminde ve günün bu saatinde böyle yapmak hiç de fena olmaz.
SOKRATES - Öyleyse sen önden yürü, bir yandan da nereye oturacağımıza bakınırsın.
PHAİDROS - O yüksek çınarı görüyor musun?
SOKRATES - Ne olmuş ona?
PHAİDROS - [229b] Orada gölge, hafif bir esinti ve oturmamız ya da istersek
uzanabilmemiz için çim var.
SOKRATES - İlerle öyleyse!
PHAİDROS - Söyle bana Sokrates! Efsaneye göre Boreas Oreithyia’yı İlissos’un kıyısından,
buralara yakın bir yerden kaçırmamış mıydı?19
SOKRATES - Öyle diyorlar.
PHAİDROS - Acaba buradan mı kaçırmış, çünkü derenin suları güzel, berrak, temiz ve genç
kızların oyunlar oynamasına uygun.
SOKRATES -[229c] Hayır, buradan değil, iki ya da üç stadion ileride, Agra
Tapınağı’na20 gitmek üzere derenin karşı tarafına geçtiğimiz noktadan [kaçırmış olmalı]. Aynı
yerde Boreas’a adanmış bir sunak da var.
PHAİDROS - Farkında değilmişim! Ama Zeus adına söyle bana, sen bu efsaneye inanıyor
musun?
SOKRATES - Eğer ben de bilgeler gibi inanmasaydım pek aykırı21 davranmış
sayılmazdım. Sonra bir açıklama bulmaya çalışır, arkadaşı Pharmakeia ile oynarken kuvvetli bir rüzgârın
kızı kayalara doğru savurduğunu ve bu şekilde öldükten sonra onu Boreas’ın kaçırdığı efsanesinin
doğduğunu söylerdim. [229d] Aynı açıklama Ares Kayası’ndan22 kaçırılması durumunda
da geçerli, çünkü buradan değil, oradan kaçırıldığı da söylenir. Ama ben bu tür açıklamaların hoş
olmalarına rağmen yetenekli ve çok çaba göstermeye razı bir insana yakıştığına inanırım. Aslında bu
insan çabalamasına karşın pek de başarılı olamayacaktır, çünkü bu efsaneyi açıkladıktan sonra
Hippokentaurosları23 ve Khimera’yı24 da açıklaması gerekecektir. [229e]
Ardından Gorgonlar,25 Pegasoslar26 ve onlar gibi canavar görünümlü, açıklanması
zor ve tuhaf bir sürü yaratık gelecek. Bir insan onlara inanmaz ve her birini kaba
bilgilerden27 yararlanarak mantıklı nedenlere dayandırmak isterse çok zaman harcamalıdır. Ama
dostum, benim bunlara ayıracak zamanım
yok, çünkü -Delphoi’deki yazıta28 göre konuşmam gerekirse- daha kendimi
tanımıyorum[230a] ve kendimi tanımazken bana yabancı olan şeyleri araştırmayı gülünç
buluyorum. Dolayısıyla az önce söylediğim gibi bu konular hakkındaki yerleşmiş inançları kabul ediyor,
onları değil kendimi sorguluyorum. Typhon’dan29 daha karmaşık ve daha saldırgan bir canavar
mı, yoksa doğası gereği alçakgönüllü tanrısal bir yazgıya sahip uysal ve basit bir hayvan mıyım diye
düşünüyorum. Ama sevgili dostum, konuşmaya daldık, bizi götüreceğin ağaç bu değil miydi?
PHAİDROS -[230b] Evet, gerçekten de bu.
SOKRATES - Hera adına, dinlenmek için güzel bir yer. Çınar yüksek ve dalları geniş bir
alana yayılıyor, salkım söğüdün yüksekliğiyle gölgesi çok güzel ve çiçek açmış hâliyle çevresine nefis
kokular yayıyor. Islak ayaklarımdan anladığım kadarıyla çınarın altından akan şirin pınarın suyu çok
soğuk. Etraftaki genç kız heykelciklerine ve heykellere bakılırsa burası Nymphelere30 ve
Akheloos’a31 adanmış kutsal bir mekân olmalı. [230c] Dahasını istersen, hoş ve iç
açıcı esinti tatlı yazlık ezgilerle cırcır böceklerinin korosuna eşlik ediyor. Ama her şeyden en
sevimlisi, hafif bir eğimle yayılan şu gür çim. Toprağa uzandığımızda bizi dinlendiren bir yastık
olacak. Demek ki sevgili Phaidros bana çok iyi rehberlik etmişsin.
PHAİDROS - Ama sen de tuhaf adamsın dostum! Buranın yerlisi gibi değil, gezintiye
çıkarılan yabancılar gibi konuşuyorsun.[230d] Kentin sınırları dışına çıkmadığın gibi,32
gördüğüm kadarıyla surların dışına da çıkmıyormuşsun.
SOKRATES - Affet beni sevgili dostum. Ben öğrenmeye tutkunum ve ağaçlarla kırlar bana bir
şey öğretmezken kentteki insanlar çok şey öğretir. Ama beni dışarı çıkarmanın yolunu buldun sanırım.
Çünkü insanların önlerinde yaş bir ağaç dalı ya da meyve sallayarak aç hayvanları istedikleri yere
götürebildikleri gibi, sen de [230e] kitaba yazılmış söylev-
lerle bana bütün Attika’yı ya da istediğin başka her yeri gezdirebilirsin. Şimdilik
buraya geldiğimize göre çimlere uzanacağım, sen de rahat hissedebileceğin herhangi bir konumda söylevi
okumaya başla.
PHAİDROS - Dinle öyleyse!
(Phaidros söylevi okumaya başlar.)
“Benim durumumu biliyorsun ve bu işin yürümesinin yararımıza olacağına inandığımı duymuş
olmalısın. [231a] Sana âşık olmadığım için teklifimi geri çevirmemeni bekliyorum, çünkü âşık
olanlar tutkuları söndüğü zaman yaptıkları iyiliklerden pişman olurlar, oysa âşık olmayanlar pişman
olmazlar. Onlar yaptıkları iyilikleri tutkularının zorlamasıyla değil, ihtiyaçlarına en iyi hizmet
edecek şekilde güçleri yettiğince kendi iradeleriyle yaparlar. Aynı zamanda âşık olanlar aşkları
yüzünden uğradıkları zararları, sevdiklerine yaptıkları iyilikleri ve bu uğurda çektikleri sıkıntıları
da düşünerek sevdiklerine sevgilerinin karşılığını yeterince verdiklerine inanırlar. [231b]
Ama âşık olmayanlar ne aşkları yüzünden kendi sorunlarını ihmal ettikleri bahanesini kullanabilir, ne bu
yüzden çektikleri sıkıntıları hesaplayabilir, ne de akrabalarıyla olan anlaşmazlıklarını buna
yorabilirler. Bunca olumsuzluk bertaraf edildiğine göre onlara sadece kendilerini memnun edeceğini
düşündükleri şeyleri hevesle yapmak kalır. Öte yandan âşık olanlar sevdiklerini büyük bir aşkla
sevdikleri, [231c] sözleri ve yaptıklarıyla onları memnun etmek uğruna başkalarının
düşmanlığını kazanmayı umursamadıkları için yeğlenmeyi hak ettiklerini öne sürenlerin doğruyu söyleyip
söylemediğini anlamak çok kolaydır. Söyledikleri doğruysa, daha sonra başkalarına âşık olduklarında yeni
âşıklarını eskilerine tercih edecekler ve onları memnun etmek uğruna eski âşıklarını inciteceklerdir.
Durum böyleyken deneyimli birinin bile tedavi etmeye kalkışmayacağı böyle bir dertten mustarip biri
nasıl yeğlenebilir? [231d] Akıllarının başlarında olmadığını, hasta olduklarını, yanlış
yaptıklarını bilmelerine
karşın kendilerine engel olamadıklarını itiraf ettikleri hâlde, akılları başlarına
geldiği zaman hastalığın etkisi altındayken düşündüklerini nasıl doğru bulabilirler? Ayrıca âşıkların en
iyisini seçmen gerekirse seçimini az kişi arasında yaparken, sana âşık olmayanların en uygununu seçmen
gerektiğinde seçimini çok kişi arasında yaparsın.[231e] Çok aday arasından da dostluğuna
layık olanı bulma umudun daha fazla olur.”
“Öte yandan yerleşmiş kurallardan33 korkuyorsan, yani insanlar ilişkini
öğrendiklerinde utanç içinde kalacağından çekiniyorsan, [232a] bilmelisin ki âşıklar
başkalarını kıskandıkları gibi, başkalarının da kendilerini kıskandığını düşünürler ve ilişkilerini
anlatarak böbürlenmekten, herkese gösteriş yapmaktan, çabalarının boşa gitmediğini göstermekten
hoşlanırlar. Ancak âşık olmayanlar duygularını denetleyebildiklerinden insanlar arasında nam salmaktan
çok kendileri için en iyisini seçmeye bakarlar. [232b] Aynı şekilde âşıklar sevdiklerinin
peşinden koştukları ve başka bir şeyle ilgilenmedikleri için onları bir arada gören herkes tutkularını
tatmin ettiklerini ya da etmek üzere olduklarını anlar. Oysa âşık olmayanları ilişkiye girmekle
suçlamaya kimse kalkışmaz bile, çünkü iki insanın dost oldukları ya da başka bir hazzı paylaştıkları
için bir araya gelmelerinin çok doğal olduğu bilinir. [232c] Ayrıca [aşk söz konusu değilken]
bir ilişkiyi sürdürmenin zor olacağından ve herhangi bir anlaşmazlık doğduğunda bunun her iki tarafa da
zarar vereceğinden çekiniyorsan, sahip olduğun en değerli şeyleri verdiğin bir aşk ilişkisinde en büyük
zararı sen göreceğin için bir âşıktan daha çok çekinmen gerekeceği açıktır, çünkü âşıkları çok şey
incitebilir ve her şeyin kendilerine zarar vermek üzere yapıldığını düşünürler. Bu yüzden sevdiklerinin
başkalarıyla görüşmesine engel olurlar, çünkü [yeni dostların] zengin iseler servetleriyle, eğitimli
iseler kültürleriyle kendilerini geçeceğinden çekinirler ve sevdiklerini herhangi bir erdeme sahip olan
herkesin gücünden sakınırlar. [232d] Seni herkesin
nefretini kazanmaya inandırdıktan sonra hiçbir arkadaşın kalmayacak duruma getirirler ve
onlardan daha iyi düşünüp kendi çıkarını kollamaya kalktığında onlarla anlaşmazlığa düşersin. Tam aksine
âşık olmayıp arzuladıkları şeyleri kendi değerleriyle kazananlar görüştüğün kişileri kıskanmazlar ve
seninle görüşmek istemeyenlerden nefret ederler, çünkü birincilerden yararlanacaklarını, İkincilerin ise
onları aşağılayacağını düşünürler. [232e] Bu durumda senin başkalarıyla görüşmenin
kendilerine düşmanlıktan çok dostluk kazandıracağı umudunu taşırlar.”
“Âşık olanların çoğu daha karakterlerini ve diğer kişisel özelliklerini tanımadan önce
sevdiklerinin bedenini arzuladıkları için, tutkuları söndüğünde onlarla dost kalmayı sürdürmeyi isteyip
istemeyecekleri belli değildir.[233a] Aksine âşık olmayanlar ilişkiye girmeden önce de dost
oldukları için [emellerine kavuştuktan sonra] yaşadıkları güzel şeyler yüzünden dostluklarını bozmazlar,
bunları gelecekte yaşayacaklarının işareti hoş anılar olarak anımsarlar. Ayrıca kendini geliştirmek
istersen bir âşığına değil, bana kulak vermen gerekir. Çünkü onlar bir yandan seni üzmekten
çekindikleri, bir yandan da tutkuları yüzünden doğru değerlendirme yapamadıkları için [233b]
söylediklerinle yaptıklarını iyi olmasalar bile överler. Aşk kendini işte böyle gösterir. Aşkta şanssız
olanlar başkalarını üzmeyen şeylerin üzücü olduğuna inanırken, aşkta şanslı olanlar haz vermeye layık
olmayacak şeyleri de överler. Bu yüzden âşık olanları kıskanmak değil, onlar için üzülmek yakışır.
Söylediklerimden ikna olursan, [233c] seninle anlık tutkularımı tatmin etmek için değil,
gelecekteki çıkarlarımı da düşünerek ilişkiye girmek isterim. Aşkımın kölesi değil, kendimin efendisi
olacağım ve küçük şeyler için sana büyük düşmanlık beslemeyeceğim gibi, önemli konularda kızgınlığımı
ağır ağır ve ölçülü göstereceğim. Kasıtsız hatalarını affederken kasıtlı hatalarını engellemeye
çalışacağım. Bütün bunlar uzun sürecek bir dostluğun işaretleridir.
[233d] Ama iki kişi arasında aşk olmadan güçlü bir dostluk kurulamayacağına
inanıyorsan şunu düşünmelisin. Dediklerin doğru olsaydı, oğullarımızı, annelerimizi ve babalarımızı bu
kadar çok sevemezdik ve hiç kimseyle tutkudan başka nedenlere dayanan güvenilir dostluklar
kuramazdık.”
“Ayrıca eğer hoşnut edilmeye en çok ihtiyaç duyanları hoşnut etmemiz gerekseydi, en
iyilere değil, hiçbir şeye sahip olmayanlara yardım etmemiz gerekirdi, çünkü onlar büyük dertlerini
geride bıraktıklarında bize daha çok minnet duyarlar. [233e] Bu durumda vereceğimiz
ziyafetlere de dostlarımızı değil, dilencileri ve karınlarını doyurmak isteyen açları davet etmeliyiz,
çünkü onlar bizi daha çok sevecek, evimizin kapısına kadar peşimizden gelecek, çok mutlu olacak, büyük
minnet duyacak ve bizim iyiliğimiz için dua edeceklerdir. Ama belki de en çok yalvaranlara değil,
yapılan iyiliğin karşılığını en iyi şekilde verebilecek olanlara ve sadece talepte bulunanlara değil,
bunu hak edenlere iyilik yapılmalıdır. Sen de güzelliğinin sefasını süreceklere değil, [234a]
yaşın ilerlediğinde sahip olduklarını seninle paylaşacak olanlara, tutkularını tatmin ettiklerinde bunu
böbürlenerek herkese anlatacaklara değil, başkalarının yanında utangaçlıkla sessiz kalacaklara, seninle
sadece kısa bir süre ilgilenenlere değil, ömür boyu dostun kalacaklara, tutkuları söndüğünde kavga etmek
için fırsat kollayacaklara değil, gençliğin geçtikten sonra sadakatlerini gösterecek olanlara kendini
vermelisin. [234b] Bu söylediklerimi aklından hiç çıkarma ve bil ki dostları aşk yüzünden
işleri kötü gidiyor diye âşık olanları suçlarken, âşık olmayanları işlerini bu gerekçeyle ihmal
ettiklerini söyleyerek kimse hiçbir zaman suçlamamıştır.”
“Şimdi belki de sana âşık olmayan herkesi hoşnut etmeyi öğütleyip öğütlemediğimi
sorabilirsin. Ama âşık biri de sana âşık olan herkese ilgi göstermeni istemez sanırım.[234c]
Çünkü bu ilgiye erişenlerin aynı değerde olacağını kimse söyleyemeyeceği gibi, sen de kendini
başkalarından sakınmaya
çalışırken herkese aynı ilgiyi gösteremezsin. Hele iki tarafın da bu ilgiden zarar
görmemesi, karşılıklı yarar sağlanması gerekirken! Söylediklerimin yeterli olduğunu sanıyorum, ama sen
değinmeyi unuttuğum şeyler olduğunu düşünür ya da başka bir şey öğrenmek istersen bana
sorabilirsin.”
Söylevi nasıl buldun Sokrates? [234d] Her yönüyle ve özellikle ifade ediliş
şekliyle mükemmel değil mi?
SOKRATES - Gerçekten de mükemmelmiş dostum, ona hayran kaldım. Bu karara da senin
yüzünden vardım Phaidros, çünkü söylevi okurken keyiften parlıyor34 gibiydin. Bu konuları
benden iyi bildiğini düşünerek seni izledim ve duyduğun Dionysos törenlerine özgü coşkuyu35
senin ilahi başınla36 paylaştım.
PHAÎDROS - Güzel! Konuyla ilgili dalga mı geçmek istiyorsun?
SOKRATES - Dalga geçtiğimi, ciddi konuşmadığımı mı sanıyorsun?
PHAİDROS - [234c] Tabii ki hayır Sokrates. Ama dostluk tanrısı
Zeus37 adına söyle bana, bütün Hellenler içinde bu konuda daha uzun ve daha güzel
konuşabilecek başka biri var mıdır sence?
SOKRATES - Nasıl yani! Sen ve ben söylevi sadece her kelimesi anlaşılır, kapsamlı ve
kesin olduğu için değil, söylenmesi gereken şeyleri söylediği için de mi övmeliyiz? Öyle yapmamız
gerekiyorsa senden özür dilemeliyim, [235a] yetersizliğim yüzünden gözümden kaçırmışım. Aklım
söylevin retorik açıdan yetkinliğindeydi ve sanırım Lysias da bu konuda tatmin olmamıştır. Gerçekten
Phaidros -sen de farklı düşünmüyorsan eğer- konuyla ilgili söyleyecek başka şeyi yokmuş ya da konu hiç
ilgisini çekmiyormuş gibi aynı şeyleri iki ya da üç kez tekrarladı sanırım. Hatta aynı şeyler hakkında
iki farklı şekilde de mükemmel konuşabileceğini göstermeye çalışmakla gözüme gençler gibi böbürleniyor
göründü.
PHAİDROS - [235b] Bence boş konuşuyorsun Sokrates, çünkü söylev tam da bunu
hedefliyordu. Konuyla ilgili söylenmesi gereken ne varsa hepsine değindi, hiçbirini ihmal etmedi. Öyle
ki bir başkası onun söyledikleri dışında söyleyecek daha fazla ve daha değerli hiçbir şey
bulamaz.
SOKRATES - Bu konuda ikna olamayacağım. Hatırını kırmamak uğruna sana hak verseydim bile
daha önce bu konuda konuşan ve yazan, erkek ve kadın eski bilgeler söylediklerimi çürütürdü.
PHAİDROS -[235c] Kim bunlar? Ve sen az önce duyduklarından daha iyilerini
nerede duydun?
SOKRATES - Sana hemen şu anda cevap veremem, ama güzel Sappho’dan, bilge
Anakreon’dan38 ve başka yazarlardan mutlaka bir şeyler duymuş olduğuma eminim. Bunları neye
dayanarak mı söylüyorum? İlahi dostum, göğsümün bir şekilde dolu olduğuna, söylenenlerin dışında ve
onlardan daha kötü olmayan bir sürü şey söyleyebileceğime inanıyorum. Bilgisizliğimin bilincinde olduğum
için de bunlardan hiçbirini kendim düşündüm diyemem. [235d] Bana sadece nereden geldiğini
bilmediğim başkalarının düşünceleriyle bir küp gibi dolmuş olduğumu kabul etmek kalıyor. Hafızamın
zayıflığından da bunları kimlerden ve nasıl duyduğumu unuttum.
PHAİDROS - Gerçekten de çok güzel konuştun soylu dostum. Ama seni söylemeye zorlasam bile
bunları kimlerden ve nasıl duyduğunu bırak da sözünü yerine getir. Kitapta yazılanlardan farklı, daha
uzun ve daha güzel konuşmaya söz vermiştin, hem de onlarla arana bir mesafe koyarak. Ben de sana söz
veriyorum: Dokuz arkhon gibi Delphoi’ye sadece benim için değil, senin için de [235c] insan
boyutlarında bir altın heykel adayacağım.39
SOKRATES - Phaidros, Lysias’ın söylevinde tamamen başarısız olduğunu ve onun
söylediklerinden farklı şeyler söyleyebileceğimi iddia ettiğimi sanıyorsan dostların en iyisi
ve gerçekten de altın kalpli bir adamsın. Ama böyle bir şey en kötü yazarın bile başına
gelmez. Örneğin söylevin konusuna geri dönersek, [236a] âşığın değil de âşık olmayanın
yeğlenmesini öneren bir yazar, yapılması gerektiği gibi âşığın çılgınlığını kötülemeyi ve âşık olmayanın
sağduyusunu övmeyi ihmal ederse söyleyecek başka ne söz bulabilir? Ama bence böyle şeylere hoşgörü
gösterilmeli ve söylenmelerine izin verilmelidir. Bu tür [yaygın] argümanların düşünülmesi değil, ifade
ediliş şekli övülmeli, oysa herkese malum olmayan düşünülmesi zor argümanların düşünülmesinden başka
ifade ediliş şekli de övülmelidir.
PHAİDROS - Ölçülü konuştuğunu gördüğüm için söylediklerine katılıyorum. [236b]
Ardından da şunu yapacağım: “Âşık olanlar âşık olmayanlardan daha hastadır,” cümlesinden hareketle
Lysias’ın söylediklerinden farklı, daha çok ve daha önemli şeyler söyleyebilirsen çekiçle dövülmüş altın
heykelin Olympia’da Kypselosoğullarının adadığı heykelin yanına dikilecek.40
SOKRATES - Phaidros, sana takılmak için sevgili dostun hakkında söylediklerimi ciddiye
alıp gerçekten de Lysias’ın bilgeliğini aşacak daha ustalıklı bir konuşma yapacağımı mı sandın?
PHAİDROS - Vereceğim yanıtın dayanak noktasını41 [236c] sen verdin dostum.
Komedya aktörlerinin yaptığı sıkıcı espriyi yapmak zorunda kalmamamız, yani birimizin diğerinin
sözlerini tekrarlayarak yanıt vermememiz için mutlaka konuşabileceğin en iyi şekilde konuşmalısın. Ve
dikkat et: “Ey Sokrates, eğer ben Sokrates’i tanımıyorsam, demek ki kendimi de unutmuşum,” ve “Konuşmak
istediği hâlde nazlanıyordu,” demeye zorlama beni.42 Kafana iyice sok, az önce “göğsünü
doldurduğunu” itiraf ettiğin şeyleri söylemeden buradan hiçbir yere gitmeyeceğiz.[236d] Issız
bir yerde yalnızız, senden de daha güçlü ve daha gencim. “Ne demek istediğimi anla,”43 ve zor
kullanmama gerek kalmadan kendi isteğinle konuş.
SOKRATES - Ama kutsanmış arkadaşım Phaidros! Benim gibi sıradan biri daha önceden
hazırlanmadan usta bir yazarla44 aynı konuda konuşarak rekabete girerse gülünç durumlara
düşer.
PHAİDROS - Sana bir şey söyleyeyim mi? Benimle oyun oynamayı bırak, çünkü seni konuşmaya
zorlayacak lafı söylemeye hazırım.
SOKRATES - Sakın söyleme!
PHAİDROS - Hayır, hemen söyleyeceğim ve sözüm yeminim olacak.45 [236e] İşte
yemin ediyorum, ama hangi tanrının üstüne yemin etmemi isterdin? Yoksa şu çınarın üstüne mi yemin etsem?
Gerçekten de bu ağacın önünde [söz verdiğin] konuşmayı yapmazsan, sana bundan böyle hiç kimsenin
söylevini okumayacak ya da hakkında bilgi vermeyeceğim.
SOKRATES - Seni kurnaz seni! Söylev âşığı birine emirlerine boyun eğdirmenin ne de güzel
yolunu bulmuşsun!
PHAİDROS - O zaman niye lafını kıvırıyorsun?
SOKRATES - Sen bu yemini ettikten sonra uzatmanın anlamı kalmadı artık. Zaten böyle bir
şölenden kendimi nasıl mahrum bırakabilirdim?
PHAİDROS - [237a] Konuş o zaman!
SOKRATES - Ne yapacağım biliyor musun?
PHAİDROS - Hangi konuda?
SOKRATES - Söylevimi bir an önce bitirebilmek ve sana baktıkça utancımdan lafımı
karıştırmamak için yüzümü örteceğim.
PHAİDROS - Ne yaparsan yap, yeter ki konuş!
SOKRATES - Gelin öyleyse baştan çıkarıcı Mousalar! Bu sıfatınızı şarkılarınızın güzel
ezgileri ya da Ligya halkının müzik tutkusu yüzünden aldınız.46 İnsanların en iyisi dostum
Phaidros’un anlatmam için zorladığı öyküyü anlatabilmeme yardım edin, [237b] öyle ki daha
önceden de bilge olduğuna inandığı dostu [gözünde] daha da bilge görünsün.
Bir zamanlar güzel bir erkek çocuk ya da daha doğrusu bir delikanlı varmış ve birçok kişi
ona âşıkmış. İçlerinden kurnaz biri delikanlıya diğerleri gibi âşık olduğu hâlde onu âşık olmadığına
inandırmış. Ve ona ilişki teklifinde bulunduğunda kendisine âşık olanı değil, olmayanı seçmesi
gerektiğini şu sözlerle savunmuş:
(Sokrates’in birinci söylevi.)
“Herhangi bir konu hakkında doğru düşünmek isteyenler için temel bir ilke47
vardır oğlum. [237c] Neyin üzerine düşüneceklerini iyi bilmelidirler, yoksa her zaman hata
yaparlar. Ancak insanların çoğu her bir şeyin özünü [ousia] bilmediklerinin farkında değildir.
Dolayısıyla bildiklerini sandıkları konuyu araştırmaya başlamadan önce söz birliğine varmadıkları için
araştırmaları ilerlediğinde beklenen bedeli öderler, çünkü ne kendileriyle ne de birbirleriyle
anlaşmışlardır. Öyleyse senle ben başkalarında görüp kınadığımız şeyin başımıza gelmesine izin
vermeyelim. [237d] Konumuz “âşık olanla mı yoksa olmayanla mı dost olunmalı” olduğuna göre,
önce aşkın tanımında ve nasıl bir güce sahip olduğu konusunda anlaşalım. Sonra da bu tanımı göz önünde
tutup ona atıfta bulunarak bize yarar mı yoksa zarar mı verdiğini düşünelim. Aşkın bir arzulama olduğu
herkesçe malumdur, ama aynı şekilde âşık olmayanların da güzel şeyleri arzuladığı bilinir. Öyleyse âşık
olanla olmayanı nasıl ayırabiliriz? [237e] Hepimizin içinde bizi yönetip yönlendiren ve nereye götürürlerse peşlerinden gittiğimiz
iki ilkenin48 bulunduğunu kabul etmeliyiz. Biri hazlara karşı duyduğumuz doğal ilgi, diğeri
de sonradan edinilmiş en iyiye yönelme düşüncesidir. İçimizdeki bu iki yaklaşım bazen uyum içindedir,
bazen de çatışarak kimi zaman biri kimi zaman diğeri üstün gelir. Mantık yoluyla desteklenerek üstünlük
kuran ve en iyiyi hedefleyen yaklaşıma “sağduyu”,49 [238a] bizi ele geçirerek
mantık dışı dürtülerle arzularımızı tatmin etmeye yönlendiren yaklaşıma da “hybris”50 adı
verilir. Hybris çok yönlü ve
çok bileşenli olduğu için birçok farklı ada sahiptir. Özelliklerinden hangisi baskın
çıkarsa, bu özelliğe sahip olan insan onunla adlandırılır ve bu ne güzel ne de onurlandırıcı bir şeydir.
Örneğin yemek yeme arzusu daha iyi olma düşüncesine ve bütün diğer arzulara baskın çıkarsa
[238b] oburluk adını alır ve bu arzuya sahip olan insan obur adıyla anılır. Aynı şekilde içki
içmek arzusuyla kıvranarak içkiye yönelen insanın da nasıl adlandırılacağı açıktır. Benzer arzulara
ilişkin adlar da her seferinde hâkim olan arzuya göre verilir. Bu söylediklerimi neden söylediğim hemen
hemen belli olduğu hâlde, söylenen her zaman söylenmeyenden daha iyi anlaşılır: [238c] Mantık
dışı arzu en iyi olma düşüncesine baskın çıkarak güzellikten keyif almaya yöneltir ve bedene yönelik
cinsel arzularla güçlenerek bu gücünden dolayı aşk adını alır.51
Ama sevgili Phaidros, benim de düşündüğüm gibi sen de “ilahi bir tutku”ya kapıldığımı
düşünmüyor musun?
PHAİDROS - Gerçekten de öyle Sokrates, konuşman alışılmışın dışında çok akıcı!
SOKRATES - Sus öyleyse ve dinle! Burası kutsal bir yer gibi göründüğüne göre
[238d] konuşmamın devamında Nymphelerin coşkusuna kapılırsam şaşırma sakın, çünkü şimdi
söylemekte olduklarım dithyramboslardan52 pek farklı değil.
PHAİDROS - Söylediklerin çok doğru!
SOKRATES - Böyle olmasının sebebi sensin. Ama geri kalanını da dinle, çünkü geldiğini
hissettiğim ilham bakarsın birazdan gider. Bu tabii ki tanrının yetki alanında, biz en iyisi lafı tekrar
delikanlıya getirelim.
(Sokrates söylevine devam eder.)
“Evet, cesur dostum. Hangi konuyu tartışacağımız konuşulup tespit edildi. Daha önce
konuştuklarımızın ışığında diğer şeyleri de,[238e] yani kendini sunan kişinin âşık ya da âşık
olmayan sevgilisinden ne yarar ya da zarar görebileceğini de
konuşalım. Arzuların yönlendirdiği, tutkularına esir olmuş birinin, sevgilisinden mümkün
olduğunca en büyük tatmini almak isteyeceği açıktır. Ama bir hasta kendisine direnmeyen şeyleri hoş
bulurken kendisinden güçlü ya da eşit güçte olan şeylerden nefret eder. [239a] Bu yüzden âşık
bir insan bilinçli olarak sevgilisinin ne üstünlüğüne ne de eşitliğine katlanabilir, her zaman onu
aşağıya çekmeye ve daha güçsüz kılmaya çalışır. Cahil bilgeden, korkak cesurdan, güzel konuşamayan güzel
konuşandan ve aptal zekiden aşağıdır. Böyle zihinsel kusurlar ve daha fazlası sevdiği kişide doğuştan
varsa âşık bunlardan hoşnut kalır, kimilerini de kendisi oluşturur, yoksa geçici hazzından mahrum
kalacaktır.[239b] Âşık bu yüzden kıskanç olmak zorundadır ve özellikle sevgilisinin
[yetişkini bir erkek olmasını sağlayacak kişilerle ilişkiye girmesine engel olur. Böylece sevgilisinin
sağduyulu bir insan olmasını sağlayacak ilişkilerini engelleyerek ona en büyük zararı verir. Sağduyulu
olmayı tanrısal felsefe sağlar ve âşık kendisini küçümseyeceğinden çekinerek sevgilisini ondan uzak
tutar. Âşık diğer şeyleri de sevgilisinin hiçbir şey bilmemesini ve dikkatini kendisine yöneltmesini
sağlayacak şekilde düzenler. Sevgili de öyle yaparak ona hoş göründüğü hâlde kendisine en büyük zararı
verir. [239c] Demek ki düşünceye ilişkin konularda âşık iyi bir yol gösterici ve yoldaş
olamaz.
Bundan sonra iyiyi istemektense haz almayı hedefleyen bir âşığın üzerinde hâkimiyet
kurduğu bedene ve onun bakımına nasıl özen gösterdiğine bakalım. Onun güçlü değil kırılgan, açık güneşin
altında değil gölgede yetişmiş, erkeklere özgü işlere ve alın terine yabancı, erkeksi olmayan ve yumuşak
tarzda yaşamaya alışmış, [239d] kendine ait süslere sahip olmadığı için yabancı renklerle ve
takılarla süslenen ve sıraladığımız bu tür sözü edilmeye değmeyen ve özetlemekle yetindiğimiz işlerle
uğraşan birini aradığını göreceğiz. Böyle bir beden savaşta ve hayatın zor anlarında düşmanlarını
korkutmazken, dostlarını ve âşıklarını da endişeye sevk eder.
Bunları açıkça belli oldukları için bir kenara bırakalım [239e] ve bir âşıkla birlikte olup onun koruması altına
girmenin sevilen kişinin sahip olduğu şeylere hangi yarar ya da zararları olduğuna bakalım. Âşık,
sevdiği kişinin sahip olduğu en sevilen, en değerli ve en kutsal şeyleri yitirmesini dileyecektir. Bu
herkes için ve özellikle âşık için çok açıktır. Tatlı ilişkisine engel olacaklarını, bu ilişkiyi
ayıplayacaklarını düşündüğü için sevgilisinin[240a] babasını, annesini, akrabalarını ve
dostlarını yitirmesini isteyecektir. Aynı şekilde büyük miktarda altına ya da başka türden servete sahip
olması da sevgiliyi zor elde edilebilir ya da elde edildiyse zor elde tutulur konuma getirir. Bu yüzden
âşık zorunlu olarak sevgilisinin servetini kıskanır ve onu yitirdiğinde sevinir. Buna ilaveten tatlı
ilişkisinden keyif almayı sürdürebilmek için sevgilisinin uzun süre bekâr, çocuksuz ve ailesiz kalmasını
diler.
Başka kötü şeyler de vardır, ama bir tanrısal güç53 [240b] bunlardan çoğunu
geçici birer hazla ilişkilendirmiştir. Örneğin doğa korkunç bir canavar olan ve büyük zarar veren
dalkavuğu sanatsal bir hazdan mahrum bırakmamıştır. Bunun yanı sıra fahişeler ve kısa süreli, hatta
sadece bir günlük haz veren ona benzer birçok varlık ve davranış şekli de zararlı olmakla suçlanabilir.
Ama âşık sadece sevgilisine zarar vermekle kalmaz, birlikte yaşadığı insanda tiksinti de uyandırır.
[240c] Eski bir atasözüne göre akranlar birbirlerine mutluluk verirmiş, bu yüzden kanımca
aynı yaşta olmak aynı ilgileri uyandırarak dostluklar doğurur. Ancak böyle bir ilişki bile bıkkınlık
verebilir. Öte yandan bir kişinin zorunluluk hissiyle bazı şeylere zorlanmasının herkese ağır geldiği
söylenir ve âşıkla sevgilisinin ilişkisini yaş uyumsuzluğunun yanında özellikle bu his
tanımlar.[240d] Yaşlı biri kendisinden genç biriyle ilişkiye girdiğinde gece gündüz onun
yanından ayrılmak istemez, zorunluluk hissiyle ve tutkuyla sevdiği kişiyi görmek, dinlemek, ona dokunmak
ve her duygusuyla onu hissetmek ister. Sevdiğine düzenli olarak ve memnuniyetle
hizmet eder, ama ona bu birliktelikten tiksinmemesi için nasıl bir teselli ve haz
verebilir? Delikanlı âşığının eski gücünde olmadığını, yüz hatlarının yaşlandığını[240e] ve
insanın katlanmak zorunda kalmayı değil, anlatıldığını duymak bile istemediği diğer özelliklerini görür.
Her hareketi ve herkesle ilişkisi kıskançlıkla gözetim altındadır. Âşığı ayıkken yersiz ve abartılı
övgüleri yanında katlanılması zor suçlamalara da maruz kalır. Âşığı sarhoş olduğunda da bıktırıcı ve
tiksindirici bir patavatsızlıkla davranacağı için katlanılamaz olmanın yanında utanç verici de
olur.
Âşık olduğu süre içinde zararlı ve iğrençken, bu duygusu geçtiğinde daha önce
yeminlerle,54 yakarışlarla [241a] ve birtakım yararlar sağlayacağını vaat ederek
katlanılması zor birlikteliğini sevgilisine kabul ettiren âşık artık güvenilmez olur. Vaatlerini yerine
getirmenin zamanı gelince içinde bir değişim olur, aşk ve tutku yerine sağduyu ve mantığın etkisinde
kalır. Bambaşka bir insan olur, ama sevgilisi bunun farkında değildir, aynı kişiye hitap ettiğini
sanarak ona yaptıklarını ve söylediklerini hatırlatır, verdiklerinin karşılığını ister. Ama âşık
utancından artık başka biri olduğunu, [241b] denetlenemez bir tutkunun etkisi altındayken
ettiği yeminleri ve bulunduğu vaatleri tutamayacağını söylemeye cesaret edemez. Şimdi aklı başına
gelmiş, özdenetimini kazanmış olduğu için daha önce yaptıklarını yapmaktan ve daha önce olduğu kişi
olmaktan kaçınır. Bu şekilde eski âşık sevgilisinden uzaklaşır, çömlek parçası diğer yüzüyle yere düşmüş
gibi55 onu terk eder ve [kovalayanken] kaçağa dönüşür.
Delikanlı bu işe girişirken kendisine olan aşkı yüzünden aklını yitirmiş birine değil de
kendisine âşık olmayan aklı başında birine bağlanmayı düşünemediği için [242c] öfkeyle ve
beddualar okuyarak eski âşığının peşine düşmek zorunda kalır. Böyle yaparak kendini güvenilmez,
geçimsiz, kıskanç, sevimsiz, hem bedenine hem de servetine zararlı ve özellikle tanrılarla insanlar
nezdinde en değerli şey olan
ruhunun eğitimine zarar veren birine teslim etmiş olur. İşte oğlum, aklında tutman
gereken bunlardır ve âşığın ilgisinin iyi niyetten değil, doyurmak istediği bir açlıktan doğduğunu
bilmelisin.[241d]
Kurtlar kuzuları nasıl severse
âşıklar da sevgililerini öyle sever.56
İşte bu kadar Phaidros! Bundan böyle benden başka şeyler duymayacaksın, söylevim burada
sona ersin.
PHAİDROS - Ben de söylevinin ortasına geldiğini ve âşık olmayanlar hakkında da
konuşacağını, bir gencin onları seçmekle ne yararlar sağlayacağını anlatacağını sanıyordum! Neden durdun
Sokrates?
SOKRATES - [241e] Dithyrambos ölçüsünü bırakıp epik şiir ölçüsüyle konuştuğumu
ve bunu da suçlamada bulunurken yaptığımı fark etmedin mi kutlu dostum? Diğerini methetmeye başlasaydım
neler söyleyebilirdim sence? Beni kasıtlı olarak önlerine attığın Nymphelerin esini altında olduğumu
görmüyor musun? Tek bir kelimeyle belirtmek gerekirse, âşık olan için söylediğimiz bütün kötü şeylerin
karşıtı iyi şeyler âşık olmayan için geçerlidir. Uzun uzun konuşmanın ne gereği var? Her ikisi için
yeterince konuşuldu. Bu durumda hikâyem de hak ettiği sona erecek. [242a] Sen beni başka bir
iyilik yapmaya zorlamadan dereyi geçip gitmeyi düşünüyorum.
PHAİDROS - Şimdiden değil Sokrates, bu kavurucu sıcak yumuşamadan gitme! Günün tam
ortasında olduğumuzu görmüyor musun? Biraz daha bekleyip konuştuklarımızı tartışalım, hava serinleyince
de gideriz.
SOKRATES - Gerçekten de Phaidros, söylevler söz konusu olduğunda tanrısalsın ve şüphe yok
ki hayranlık uyandırıyorsun. İster kendin konuş ister başkalarını konuşmaya zorla,[242b]
çağdaşların içinde senden fazla söylev üreten kimse olmamıştır. Thebaili Simmias57 dışında
başka herkesten
kat kat üstünsün ve sanırım şimdi de beni söylev vermeye zorlayacaksın.
PHAİDROS - Bana savaş ilan etmiyorsun ya! Ama söyle bakalım, söylevin nasıl olacak ve
neye değinecek?
SOKRATES - Tam dereyi geçmek üzereyken, beni sıklıkla ziyaret eden ve yapmak
istediklerimi engelleyen[242c] o tanrısal işaret58 kendini gösterdi. Tanrıya karşı
bir suç işlemişim gibi, söylediklerimin kefaretini ödemeden burayı terk etmemem gerektiğini söyleyen bir
ses duydum sanki. En önemlilerinden olmasam da bir kâhinim ve eğitimleri sadece kendi ihtiyaçlarına
yetecek kadar olanlar gibi kehanet yeteneğimi kendim için kullanarak hatamı görebiliyorum. Dostum,
ruhların da kehanette bulunma güçleri vardır! Deminden beri söylevimi okurken beni rahatsız eden bir şey
vardı.[242d] Ve İbykos’un59 dediği gibi insanların saygısını tanrılara karşı
işlediğim bir suç karşılığında kazanmaktan korktum. Ama şimdi hatamı anladım.
PHAİDROS - Ne demek istiyorsun?
SOKRATES - Yanında getirdiğin söylev ile beni okumaya zorladığın söylev korkunçtu
Phaidros!
PHAİDROS - Nasıl yani?
SOKRATES - İkisi de fazlasıyla basit ve bir bakıma dine karşı saygısızdılar. Bundan
korkunç başka ne olabilir ki?
PHAİDROS - Söylediklerin doğruysa hiçbir şey daha kötü olamaz.
SOKRATES - Ne yani! Eros Aphrodite’nin oğlu60 ve bir tanrı değil mi
sence?
PHAİDROS - Öyle olduğu söylenir!
SOKRATES - Evet ama ne Lysias’ın ne de beni zehirleyerek [242e] ağzımdan
söylettiğin senin söylevinde buna hiç değinilmedi. Eğer Eros bir tanrı ya da tanrısal bir varlıksa ki
öyledir, hiçbir şekilde kötü olamaz. Oysa az önce ona değinen her iki söylev de Eros’un kötü olduğunu
söyledi. Böy-
le yaparak ona karşı günah işlediler ve bu düşüncesizlikleri bayağı gülünçtü. Sağlıklı ve
gerçek hiçbir şeyden söz etmedikleri hâlde, birkaç değersiz insanın aklını çelmek saygınlık
kazandıracakmışçasına kendilerini önemliymiş gibi gösterdiler. [243a] Dolayısıyla benim
arınmam gerekir dostum. Dinî inançlara karşı günaha girenler için Homeros’un bilmediği, ama
Stesikhoros’un61 bildiği eski bir arınma yolu var. Helene hakkında kötü konuştuğu için
[cezalandırılarak] gözlerinin nurunu yitirdiğinde, Homeros gibi umursamazlık etmemiş ve gerçek bir şair
olduğu için olayın nedenini anlayarak hemen şu dizeleri yazmıştı:
Doğru değildi bu söylenenler:
Ne güzel kürekli gemilere bindin,
[243b] ne de ayak bastın Troia’nın burçlarına.
Ve “palinode”62 adını verdiğimiz şiirini bitirince hemen gözleri açıldı. Ben
iki ozandan daha bilgece davranacağım: Eros hakkında kötü konuştum diye başıma bir bela gelmeden kendi
“palinode”mi dile getireceğim ve bunu yaparken daha önce utancımdan örtmüş olduğum başım açık
olacak.
PHAİDROS - Sokrates, hiçbir şey bu söylediklerinden daha hoş olamazdı benim için.
SOKRATES - Sevgili Phaidros, söylevimin ve senin kitaptan okuduğun[243c] diğer
söylevin saygısızca sorgulamalar içerdiğinin farkına varmış olmalısın. Kendisine yaraşır birini seven ya
da daha önce sevmiş olan soylu ve uysal karakterli birinin bizi dinlediğini varsayalım. Bu adam
âşıkların önemsiz nedenler yüzünden büyük düşmanlıklar geliştirdiğini, birbirlerini kıskandıklarını ve
birbirlerine zarar verdiklerini söylediğimizde, denizcilerin arasında yetiştiği için özgür insanların
aşklarını hiç görmemiş birilerini dinlediğini sanacak [243d] ve Eros’a yönelttiğimiz
suçlamalara hiç katılmayacak.
PHAİDROS - Zeus adına, belki de öyledir Sokrates!
SOKRATES - Ben böyle bir insandan utandığım ve Eros’tan korktuğum için kulaklarımızı
sıvayan tatsızlıkları
tatlı sözlerle yıkamak isterim. Lysias’a da bir an önce insanın denkleri arasında kendini
âşık olmayana değil, âşık olana teslim etmesi gerektiğini söyleyen başka bir söylev yazmasını
öneririm.
PHAİDROS - Öyle yapacağından emin ol! Sen âşık olanın övgüsünü düzersen ben de
[243e] Lysias’ı bu konuda yeni bir söylev yazmaya zorlarım.
SOKRATES - Sen sen olduğun sürece buna inanırım.
PHAİDROS - Öyleyse hiç çekinmeden konuş.
SOKRATES - Az önce kendisiyle konuştuğum delikanlı nerede? Söyleyeceklerimi o da dinlesin
ve bunları dinlemeden kendisine âşık olmayan birine yakınlık göstermesin.
PHAİDROS - O şimdi yanı başında ve ne zaman istersen burada olacak!
(Sokrates’in ikinci söylevi. Aşkın methiyesi.)
SOKRATES - Öyleyse güzel delikanlı bilmelisin ki [244a] az önceki söylev
Myrrinouslu Pythokleus’un oğlu Phaidros’un söyleviydi. Ama şimdi okuyacağım söylev Himeralı Euphemos’un
oğlu Stesikhoros’un. Ve bu söylev biri çılgınken diğeri sağduyulu diye yanında kendisine âşık biri
varken âşık olmayanın tercih edilmesini öneren söylevin yanlış olduğunu belirtmeli. Çılgınlığın kötü
olduğu doğruysa söylenenler de doğru olur. Ama nimetlerin en büyükleri bize tanrısal bir armağan olarak
çılgınlık yoluyla gelir.[244b] Çünkü bilindiği gibi Delphoi’deki kadın kâhin ile Dodone’deki
rahibeler kendilerinden geçmiş hâldeyken Hellas’a kişisel ve kamusal alanda büyük hizmetlerde
bulunurlar. Oysa akılları başlarındayken yaptıkları yararlı işler ya çok azdır ya da hiç yoktur.
Sibylla’yı63 ve tanrıların esiniyle geleceği okuyan diğerlerini anlatmaya başlarsak, herkesin
bildiği şeyler hakkında uzun uzun konuşmak zorunda kalırız. [Kavramların] adlarını veren eskilerin
tanrısal çılgınlığı ayıp ya da kötü bir şey olarak görmemeleri de söylediklerimizi destekleyen bir
tanıklıktır. [244c] Tanrıların telkiniyle gelen çılgınlığı [ma-
nike] iyi bir şey sayarak
gelecekten haber veren sanatların en soylusu olan kehanete manike sanatı adını verdiler. Ama çağdaşlarımız
kelimenin içine zevksizce bir τ [tau] harfi ekleyerek ona mantike dediler.64 Aynı şekilde insan
kanılarına [oiesis]
düşünce yoluyla akıl [nous] ve bilgi [historia] kattığı için, kuşları ve başka işaretleri gözlemleyerek zihinlerde geleceği araştırma
işine oionoistike adı
verildiği hâlde, yeniler kelimenin o harfini omega ile yazıp vurgulayarak şimdi oionistiki adını veriyorlar.65
[244d] Eskilerin tanıklığına göre isim ve içerdiği anlam itibariyle mantike oionistike’den ne kadar üstün ve saygınsa,
tanrıların telkiniyle gelen çılgınlık da insanlarda kendiliğinden var olan sağduyudan [sophrosyne] o kadar güzeldir.
Geçmiş günahlar yüzünden bazı ailelerin başına hastalıklar ve büyük felaketler geldiğinde de kötü
durumda olanlara kurtuluş yolunu ilahi çılgınlık ve kehanet gösterir. Tanrılara dua edilerek ve ibadette
bulunularak [244e] arınmalar ve törenlerle o an ve sonraki zamanlar için çılgınlığın doğru
biçimde esinlendirdiği kişi korunur, hâlihazırdaki kötü durumundan kurtulur. Esinlenme ve çılgınlığın
bir üçüncü türü de [245a] Mousalardan kaynaklanır. Narin ve el değmemiş bir ruhu şarkılar ve
başka şiir çeşitleriyle canlandırarak kendinden geçirir ve eski nesillerin sayısız başarılarına
methiyeler düzerek sonraki nesilleri eğitir. Ama kendi sanatıyla yetkin bir şair olacağına inanan,
Mousaların çılgınlığından esinlenmeden şiirin kapılarını zorlayan biri hedeflerinde başarıya ulaşamaz,
kendisi ve düşüncelerine dayandırdığı şiirleri Mousalardan esinlenenlerin şiirlerinin gölgesinde
kalır.
[245b] Tanrılardan kaynaklanan çılgınlığa ilişkin bu kadar çok
ve daha da fazla güzel olay sıralayabilirim. Bundan dolayı tanrısal çılgınlıktan korkmamalıyız ve aklı
başında dostları çılgınlığa kapılmış olanlara tercih etmemizi öğütleyen söylevler bizi rahatsız edip
korkutmamak. Böyle bir söylev daha önce iddia ettiklerine ek olarak aşkın seven ve
sevilene yararlı olmak üzere tanrılar tarafından gönderilmediğini gösterebilirse
ödüllendirilmeyi hak eder. Ama biz tam tersini, yani tanrıların çılgınlığı en büyük mutluluğu getirmek
üzere gönderdiğini kanıtlayacağız [245c] ve bu kanıtlamamızı kurnazlar inandırıcı bulmazken
bilgeler inandırıcı bulacak. Bu durumda öncelikle nelerden etkilenip nasıl davrandıklarını inceleyerek
ilahi ve beşerî ruhun gerçek doğalarını anlamamız gerekiyor. Kanıtlamamızın başlangıcı da işte böyle
olacak:
Sürekli hareket eden şeyler ölümsüz olduğu için her ruh ölümsüzdür. Ama başka bir şeyi
hareket ettirip başka bir şey tarafından hareket ettirilen şeyin yaşamı hareket durunca sona erer.
Sadece kendiliğinden hareket eden şey hiçbir zaman kendisini bırakmayacağı için hareketini hiçbir zaman
durdurmaz ve hareket eden diğer şeylerin hareketinin kaynağı ve başlangıcı olur.[245d]
Başlangıcın yaratılışı yoktur. Var olan her şeyin bir başlangıçtan yaratılması gerekirken onun herhangi
bir şeyden yaratılmasına gerek yoktur. Çünkü yaratılması için başka bir şeye gerek duyulsaydı başlangıç
olamazdı. Yaratılmadığı için de zorunlu olarak yok edilemez. Çünkü başlangıç yok edilseydi, var olan her
şey bir başlangıçtan yaratıldığına göre kendisi hiçbir zaman başka bir şeyden yaratılamayacak ve
kendisinden de başka şeyler yaratılamayacaktı. Demek ki kendi kendini hareket ettiren şey hareketin
başlangıcıdır. Bu yüzden yaratılması ve yok olması mümkün değildir. Aksi takdirde gökyüzü ve yaratılmış
olan bütün şeyler birlikte çökecek, [245e] yeniden yaratılmalarını ve hareket etmelerini
sağlayacak bir başlangıç var olmayacağı için hareketsiz kalacaklardı. Kendiliğinden hareket eden şeyin
ölümsüzlüğü kanıtlandığına göre bu özelliğin ruhun özünü ve tanımını oluşturduğunu söylemek
ayıplanmamalıdır. Çünkü hareketi dışarıdan alan beden ruhsuzken, ruhun doğasının bu olduğu doğruysa,
hareketi kendi içinden alan şeyin ruhu vardır.[246a] Durum gerçekten
de öyleyse, yani kendi kendini hareket ettiren şey ruhtan başkası değilse, o zaman ruhun
yaratılmamış ve ölümsüz olması da zorunludur.
Ruhun ölümsüzlüğü hakkında yeterince konuştuk, şimdi de onun biçimi [idea] üzerine konuşmalıyız. Ne
olduğunu söylemek için tanrısal ve uzun bir anlatım gerekir. Ama neye benzediğini söylemek için
insanlara özgü ve daha kısa bir anlatım yeterlidir. Biz de bu şekilde konuşalım. Ruhun bir çift kanatlı
at ile [bu atların çektiği arabanın] sürücüsünün birleşik gücüne benzediğini
varsayalım.[246b] Tanrıların atlarıyla sürücüleri iyidir ve iyi soydan gelirler, ama
diğerlerinin atlarıyla sürücüleri karışıktır. Öncelikle bizim sürücümüz atların dizginlerini elinde
tutar, ikinci olarak atlardan biri iyi olup iyi soydan geldiği hâlde, diğeri karşıt huyludur ve karşıt
soydan gelir. Bu yüzden zorunlu olarak bizim arabayı sürmemiz zor ve yorucudur. Şimdi de canlı bir
varlığa neye dayanarak ölümlü ya da ölümsüz dediğimizi açıklamaya çalışalım. Her ruh her ruhsuz
[varlığa] hâkim olur ve farklı zamanlarda farklı şekillere bürünerek gökyüzünde dolaşır.[246c]
Mükemmel ve kanatlı olduğu zaman yükseklerde süzülerek bütün evreni [kosmos] yönetir. Kanatlarını yitirdiği zaman ise
tutunacak bir katı cisim bulana kadar düşer. Onun içine yerleşip dünyevi bedene sahip olur ve beden
ruhun gücü sayesinde hareket eder görünür. Ruh ve bedenin birleşiminden oluşan bu bütüne canlı denir ve
ölümlü olarak tanımlanır. Ama ölümsüz olan mantıklı bir akıl yürütmeyle anlaşılamaz. Tanrıyı görmeden ve
yeterince anlayamadan [246d] onu birbirleriyle sonsuza kadar bağlı ruh ve bedene sahip olan
ölümsüz bir canlı olarak hayal ederiz. Yine de biz bunları tanrıların istediği gibi kabul edelim ve
onların istediği gibi söyleyelim, ama şimdi ruhun neden kanatlarını yitirdiğini araştıralım. Nedeni de
şudur:
Kanatların yapısında ağır şeyleri tanrı soyunun oturduğu gökyüzüne yükseltme gücü vardır
ve kanatların gücü bede-
nin tanrısala en yakın olan öğesidir.[246e] Tanrısal olan güzellik, bilgelik,
iyilik ve buna benzer her şeydir. Ruhun kanatları bunlarla beslenerek gelişir. Çirkinlik, kötülük ve
diğer karşıtlarsa onları yıpratıp tahrip eder. Gökyüzünün büyük egemeni Zeus kanatlı bir araba sürerek
en önden gider, her şeyi düzenler ve koruyup kollar. Onun ardından on bir bölük hâlinde düzenlenmiş
olarak tanrılar ve tanrısal varlıklar [daimon] ordusu gelir.[247a] Tanrıların evinde sadece
Hestia66 kalır, on iki tanrıdan geri kalanların her biri kendisine ayrılmış sah tutar.
Gökyüzünde kutlu tanrıların gezinerek görevlerini yerine getirdikleri çok sayıda güzel yerlerle geçitler
vardır. İsteyen ve gücü yeten herkes onların peşinden gider, çünkü tanrıların korosunda kıskançlığa yer
yoktur. Tanrıların araçları bir ziyafete ya da bir şölene gitmek üzere [247b) gökyüzünün en
yüksek katına doğru yokuş yukarı tırmanırken dengeli hareket eder ve kolay yönetilirler, ama diğer
araçlar zorlanır. Kötülükten pay almış olan at iyi eğitilmemişse ağırlaşır, yeryüzüne doğru çekilir ve
sürücüsüne zorluk çıkarır. Ruh bu durumda büyük zahmetler ve zorluklar çeker. Kendilerine ölümsüz
denilen ruhlar en yüksek noktaya vardıklarında dışarıya doğru ilerleyerek [247c] gökyüzünün
arkasına geçerler ve döngü onları çevirirken gökyüzünün ötesindeki şeyleri seyrederler.
Gökyüzünün üst tarafını buradaki şairlerden hiçbiri hakkını vererek anlatamadığı ve
hiçbir zaman da anlatamayacağı hâlde orası aslında şimdi anlatacağım gibidir. Çünkü hakikatler hakkında
konuştuğumuz için hakikatleri söylemeye cesaret etmeliyiz. Renksiz, şekilsiz ve dokunmayla
hissedilemeyen ruhun gerçek özü sadece ruhun yöneticisi olan akılla [nous] görülebilir ve hakikatin bilgisiyle
bilinebilen varlıklar bu özün çevresinde yer alır.[247d] Akıl ve saf bilgiyle beslenen tanrı
düşüncesi gibi kendisine yakışanı kabullenmeye hazır her ruh uzun süre [ayrı kaldığı] var olanı
gördüğünde sevgiyle dolar, döngüsünü tamamlayıp başlangıç
noktasına geri dönene kadar gerçeği gözlemleyerek onunla beslenir ve mutlu olur. Bu dönüş
süresince adaletin kendisini, ölçülülüğü ve bilgiyi -ama bir doğuşla meydana gelen ya da bizim varlık
diye adlandırdığımız [247e] her farklı şey için farklı olan bilgiyi değil, varlıkların özüne
ilişkin bilgiyi- gözlemler. Aynı şekilde diğer varlıkları da gözlemleyip kendini doyurduktan sonra
yeniden gökyüzünün iç kısmına batarak evine geri döner. Geri döndüğünde arabanın sürücüsü atları ahırın
yanına çekip onlara yemeleri için ambrosia, içmeleri için de nektar verir.
Tanrıların yaşamı işte budur. Diğer ruhlara gelince, [248a] tanrıyı izleyip
ona benzemeyi başaranlar araba sürücüsünün başını gökyüzü dışına çıkartıp döngüye katılırlar, ama
atlarından sıkıntı çektikleri için varlıkları zorlukla gözlemlerler. Başka ruhlar bazen başlarını
kaldırıp bazen indirirler ve atlar tarafından sürüklendikleri için bazı varlıkları görür, bazılarını da
görmezler. Bazı ruhlar da yukarıya çıkmayı arzulayarak [tanrıyı] izledikleri hâlde bunu başaramazlar,
öne geçmek için birbirlerini itip kakarak hep birlikte gökyüzünden aşağıya düşüp
yuvarlanırlar.[248b] Büyük bir kargaşa ve üstünlük yarışı başlar, bayağı ter dökülür ve araba
sürücülerinin yetersizliği yüzünden çoğu sakatlanır ve çoğunun kanatları parçalanır. Tümü de büyük
acılar çektiği için var olanı gözlemleyemeden geri döner ve geri döndükten sonra [var olana ilişkin]
inanışlarla beslenmek zorunda kalır. Ruhların gerçeğin ovasını görmek için bunca çaba
göstermesi[248c] ruhun en iyi parçasını besleyen otlağın orada olmasındandır ve ruhu
hafifletip uçuran kanatların doğası onunla beslenir. Adrasteia’nın67 yasasına göre eğer bir
ruh tanrıyla birlikte hareket ederek hakikatleri gözlemleyebilirse, bir sonraki döngüye kadar zarar
görmez ve bunu her zaman yapabilirse, her zaman zarardan muaf olur. Fakat tanrıyı izleyecek gücü
bulamayıp [gerçeği] gözlemleyemediği, kötü bir şans sonucunda unutkanlık ve kötülükle dolup ağırlaştığı
ve ağır-
lığı yüzünden kanatlarını yitirip yere düştüğü zaman [248d] yasa bu ruhu ilk
doğuşunda hiçbir hayvanın doğasıyla dünyaya getirmez. Ama çok şey görmüş olan ruh bir filozofun,
güzellik, müzik ya da aşk tutkunu bir insanın bedenine girer. İkinci doğuşunda yasalara saygılı bir
kralın ya da savaşta ve insanları yönetmede yetenekli birinin bedenine, üçüncü doğuşunda bir siyasetçi,
aile reisi ya da tüccarın bedenine girer. Dördüncüsünde sıkı çalışan bir sporcunun ya da insanların
sağlığıyla ilgilenen [bir hekimin], beşincisinde bir kâhinin ya da mistik törenlerle ilgilenen bir din
adamının, [248c] akıncısında bir şair ya da sanatçının, yedincisinde bir zanaatçı ya da
çiftçinin, sekizincisinde bir sofist ya da demagogun, dokuzuncusunda da bir tiranın bedenine
girer.
Bütün bunlardan adil bir hayat yaşayanlar daha iyi, adil bir hayat yaşamayanlar daha kötü
bir şansa sahip olurlar. Her ruh on bin yıl geçmeden ayrıldığı yere geri dönmez, çünkü hilesiz felsefe
yapanların [249a] ve felsefe uğruna gençlere tutkun olanların [ruhları] dışında bu süreden
önce kanatlarını geri kazanamaz. Bu ruhlar biner yıllık üç döngüden sonra, üç kez adil yaşam sürmeleri
hâlinde, üç bininci yılda kanatlara sahip olup giderler. Diğer ruhlar ilk yaşamları sona erince
yargılanırlar ve yargılandıktan sonra [suçlu bulunan] bazıları yerin altındaki ceza infaz yerlerinde
cezalarını çekerler, [suçsuz bulunan] bazıları da adalet sayesinde hafifleyerek
gökyüzünün[249b] bir yerine yükselirler ve insan bedeniyle yaşadıkları hayata layık bir hayat
yaşarlar. Bin yıl sonra her iki ruh türü kura çekmek ve ikinci yaşamlarını seçmek için gelirler ve her
biri arzuladığı hayatı seçer. Bir insanın ruhu bir hayvana geçebileceği gibi, insandan hayvana geçmiş
olan bir ruh da tekrar bir insana geçebilir. Ama gerçeği hiç görmeyen bir ruh insan bedenine geçemez.
[249c] İnsan kavram [eidos] olarak ifade edileni anlamalıdır, yani [duyguları yoluyla] elde ettiği çok sayıda algıyı
akıl yürütme yoluyla bire indirgemelidir. Bu da tanrıyla birlikte yürüyen
ruhumuzun şimdi varlık dediğimiz şeylere yukarıdan bakıp gerçek anlamda var olana
yükselerek gördüklerini tekrar hatırlamasıdır. Bu yüzden sadece filozofun düşüncesi [dianoia] kanatla donatılmayı hak
eder, çünkü her zaman elinden geldiğince anımsama yoluyla tanrıyı tanrı yapan şeylerin yakınındadır.
[249d] Ama insana özgü işlerden uzaklaşıp tanrısal işlere yakınlaştıkça aklını yitirdiğini
sananlar tanrı etkisinin altında olduğunu gözden kaçırarak ona öğütlerde bulunurlar.
Şimdi de sıra söylevin asıl konusunu oluşturan dördüncü tür çılgınlığa geldi. Bu
çılgınlığa kapılan, yeryüzündeki güzelliği görünce hakiki güzelliği anımsar, kanatlara sahip olur ve
kanatlarını açarak uçmak ister. Ama kuşlar gibi yukarıya bakarak aşağıyı unuttuğundan [249e]
bunu başaramaz ve çılgın addedilmesine fırsat tanır. İşte bütün esinlenmelerin en iyisi bu çılgınlıktır,
ona en iyiler kapılırken o da en iyilere yönelir. Bu çılgınlıktan pay alarak güzelliği arzulayan kişiye
âşık denir. Çünkü daha önce de söylendiği gibi, her insan ruhu doğası gereği gerçek varlıkları
[ousia] görmüştür,
[250a] yoksa insan bedenine girmesi mümkün olamazdı. Ama buradakilerden hareketle [gerçek
varlıkları] anımsaması her ruh için kolay değildir. Bu hem [gerçek varlıkları] kısa süre için
gözlemleyen, hem de şanssız bir şekilde yeryüzüne düşerek adaletsizliğe ortak olup orada gözlemledikleri
kutsal şeyleri unutanlar için geçerlidir. Bu nedenle iyi hatırlamayı başarabilen ruh sayısı azdır.
Bunlar da orada gördüklerine benzer şeyler gördüklerinde şaşırırlar, kendilerine hâkim olamazlar ve
yeterince algılayamadıklarından tutkularının ne olduğunu anlayamazlar. [250b] Çünkü gerçek
varlıkların yeryüzündeki benzerlerinde adalet, ölçülülük ve ruhlar için değerli olan diğer özelliklerin
ışıltısı yoktur. Ruhların çok azı yetersiz organlarının yardımıyla gördükleri görüntünün ne ile
benzeştiğini anlayabilirler. Ama mutlular topluluğu ile birlikte biz [filozoflar] Zeus’un, başkaları da
başka tanrıla-
rın arkasından yürürken güzelliği bütün görkemiyle görebilir ve adına [250c]
haklı olarak en kutlu sır denilen sırra ulaşabiliriz. Arınmış olduğumuz ve beden adını verdiğimiz bir
şeye istiridye kabuğuymuş gibi bağlanmadığımız için bunu bütün varlığımızla, bizi bekleyen kötülüklerden
henüz etkilenmeden kutlarız ve şafak vaktinin saf ışığı altında suretleri bütünlük içinde, yalın, kalıcı
ve mutlu görürüz.
Eski zamanlara duyduğumuz özlemle anımsama hakkında yeterince konuştuk. [250d]
Güzelliğe gelince -daha önce söylediğimiz gibi- [gökyüzündeyken] ötekiler arasında parıldıyordu, buraya
geldiğimizde de onu duyularımızın en açık olanıyla parıltılar içinde bulduk. Görme bedensel
duyularımızın en keskini olmakla birlikte sağduyuyu algılayamaz, çünkü onun görünür bir imgesini
görebilseydik bundan kötü aşklar doğardı. Görme duyusu sevdiğimiz diğer varlıkları da algılayamadığı
hâlde, bu ayrıcalığa sadece içlerinden en belirgini ve en sevileni olan [250e] güzellik
sahiptir. Bu durumda [gerçek varlıkların görüntüsüne] yakın bir zamanda tanıklık etmeyen ya da yozlaşan
bir insan, yeryüzünde aynı adı taşıyan [güzelliği] gördüğünde hemen buradan yukarıya yükselemez ve ona
baktığında saygı duymaz. Bunun yerine dört ayaklı hayvanlar gibi hazza teslim olur, cinsel ilişkiye
girmeye ve üremeye çalışır. [251a] Ahlaksızlığa gömülerek doğasına uygun olmayan hazlar
peşinden koşmaktan ne korkuya kapılır, ne de utanç duyar. Oysa [gerçek varlıkların görüntüsüne] yakın
bir zamanda tanıklık eden, daha önce çok şey gören biri tanrısal bir yüz ya da göksel güzelliğin güzel
bir tasviri olan bir beden gördüğünde önce ürperir ve eskiden duyduğu korkulara benzer bir korkuya
kapılır. Daha sonra güzele baktıkça ona bir tanrıymış gibi saygı duyar ve davranışının çılgınlık olarak
nitelenmesinden çekinmese, genç sevgilisine bir ilah, bir tanrıymışçasına kurban sunmaya hazırdır. Ona
bakarken [251b] duyduğu heyecanın etkisiyle bedenini ter ve alışık olmadığı bir
sıcaklık
kaplar, çünkü gözleriyle algıladığı güzellik bedenine akarken ısınır ve [ruhunun]
kanatlarının kökleri ıslanır. Bu sıcaklıkla eskiden sertleşen ve sertlikleriyle kanadın gelişmesini
engelleyen parçalar erir ve besleyici besin yukarıya doğru ilerledikçe kanat ruhun içinde kökünden
tüylerine doğru hızla büyür, çünkü eskiden ruhun tümü kanatlıydı.
Ruh bunun üzerine kaynayıp köpürmeye başlar ve kanatları çıkarken [251c]
dişleri yeni çıkanların damaklarında hissettikleri kaşıntı ve ağrıya benzer ağrılar hisseder. Ruh
delikanlının güzelliğine bakar ve ondan kendisine doğru akan parçaları algılarken -zaten akan bu
parçalar yüzünden aşk tutkusu68 adını alır- bedeni tutkuyla terler, sıcaklığı artarken
[251d] duyduğu acı yumuşar ve mutlulukla dolar. Fakat sevgilisinden uzak kaldığı zaman
mutsuzluğa kapılır ve kanadının büyümesini sağlayan kanallar kuruyup kapanarak kanadın gelişimi
engellenir. Aşk tutkusuna kapılmış ruh içeride mahsur kalarak nabız gibi atar ve kendine bir çıkış yolu
arar. Bütün ruh acı içinde kıvranır, ama içinde taşıdığı güzelliğin hatırası onu sevindirir. Bu iki
duygunun etkisinde kalan ruh [251e] bu tuhaf tutkudan rahatsız olur, ne yapacağını bilemez,
kudurur, ne gece uyuyabilir, ne de gündüz yerinde durabilir ve büyük bir coşkuyla güzelliğe sahip olanı
bulacağını düşündüğü her yöne koşar. Onu bulup içi tutkuyla dolduğu zaman içindeki tıkalı kanallar
açılır, rahat bir nefes alarak iğnelenmelerle acılardan kurtulur [252a] ve hazların en
tatlısının tadını çıkarır. O günden sonra hiçbir zaman kendi isteğiyle delikanlıdan ayrılmaz, başka
hiçbir şeyi ondan üstün görmez, annesinden, kardeşlerinden ve dostlarından vazgeçer, servetiyle
ilgilenmez ve onu yitirmekten hiç korkmaz. Daha önce değer verdiği kural ve gelenekleri umursamaz,
köleliğe ve sevgilisine mümkün olabilecek en yakın yerde yatıp kalkmaya hazır olur. Çünkü güzelliğe
sahip olanı tapınırcasına sevdiğinden başka, [252b] onu en büyük acıların biricik hekimi
olarak görür. Söylevimde seslendiğim güzel delikanlı,
insanlar işte bu tutkuya Eros adını verirler. Tanrılar ise ona öyle tuhaf bir ad verirler
ki genç olduğun için duyduğunda güleceksin. Homeros oğullarından69 bazılarının Eros hakkında
söylediği gizli kalmış70 iki şiirden birinin çok saygısız ve vezninin de ölçüsüz olduğunu
düşünüyorum.
Dizeler şöyle der:
[252c] Ölümlüler ona uçan Eros adını vermişler,
tanrılar ise doğasında kanat çıkarmak olduğu için Kanatlı derler ona. Bunlara inanır ya da inanmazsın,
ama âşıkların tutkularının doğası ve nedeni tam olarak böyledir.
Bu tutkuya kapılan, Zeus’un peşinden gidenlerden biriyse, adını kanatlarından alan
tanrının yükünü daha kolay kaldırabilir. Ares’in refakatçisi olup onun peşinden gidenler Eros’a teslim
olduklarında sevgililerinin kendilerine haksızlık ettiğini düşündükleri zaman öldürücü hislere
kapılırlar ve hem kendilerini hem de sevdikleri delikanlıyı kurban etmeye hazır olurlar.
[252d] Diğer tanrılar için de öyledir, insanlar sadakatle bağlı oldukları tanrıyı ellerinden
geldiğince onurlandırmaya ve ona benzemeye çalışırlar. İlk yaşamlarında yozlaşmadıkları sürece
sevdikleriyle ve diğer insanlarla bu şekilde ilişkiye girerler ve onlara bu şekilde davranırlar. Böylece
her biri güzel delikanlılar arasından kendi karakterine uyan sevgiliyi seçer, onu tanrı yerine koyarak
onurlandırıp kutsamak için kalbinde heykelini dikercesine onu baştan başa süsler.[252e]
Zeus’un peşinden gidenler sevdiklerinin ruhunun bir şekilde Zeus’a benzemesini isterler. Onun filozof ve
hükmedici olmasına bakarlar ve öyle birini bulduklarında öyle kalması için ellerinden geleni
esirgemezler. Daha önceden bu konuda deneyimleri yoksa kendi olanaklarını kullanarak başkalarından
öğrenebilecekleri her şeyi öğrenmeye çalışırlar. Kendi tanrılarının doğasını bulmak üzere
[253a] kendi içlerinde arayışa girdiklerinde dikkatlerini yoğun bir şekilde tanrıya
odakladıkları için bunda başarılı olurlar. Anıları sayesinde ona ulaştıkları zaman da
ondan esinlenerek karakter ve alışkanlıklarını alırlar ve bir insan için mümkün olduğunca
tanrının bir parçası olurlar. Bütün bunlara vesile olduğuna inandıkları sevgililerini daha çok severler
ve Bakkhalarda olduğu gibi esinlendikleri tanrı Zeus ise esin kaynaklarını sevgililerinin ruhuna
aktararak onu mümkün olduğunca [253b] tanrılarına benzetmeye çalışırlar. Hera’nın peşinden
gidenler hükmetmeye meyilli bir karakter ararlar ve bulduklarında hep ona uygun olacak şekilde
davranırlar. Apollon ya da herhangi başka bir tanrının peşinden gidenler de ona göre davranır ve
sevecekleri kişinin ona uygun karaktere sahip olmasını isterler. Buldukları zaman tanrılarına benzemeye
çalıştıkları gibi ellerinden geldiğince sevdiklerini de böyle yapmaya ikna ederek onları tanrılarının
alışkanlıklarına ve doğalarına benzemeleri için eğitmeye çalışırlar. Bunu yaparken sevdiklerine art
niyet ve kıskançlıkla yaklaşmazlar, [253c] tam aksine sevdiklerinin kendilerine ve
onurlandırdıkları tanrıya benzemesi için ellerinden gelen en büyük gayreti gösterirler. Gerçekten
sevenler anlattığım şekilde aşklarına ulaşmak için böyle bir tutku duyarlar. Aşktan aklını yitiren biri
tarafından sevilmek de sevilenlere böyle güzellikler ve mutluluklar yaşatır. Sevilen kişinin aşka teslim
oluşu şöyle gerçekleşir:
Bu mitin başında her ruhu üç kısma ayırmıştık. Bunlardan ikisi at görünümündeyken
[253d] üçüncüsü arabacı görünümündeydi. Bu ayrımı muhafaza edelim. Ancak atlardan birinin iyi
olduğunu, diğerininse iyi olmadığını söylediğimiz hâlde iyinin erdemine ve kötünün kusuruna
değinmemiştik. Şimdi bu konuda konuşmamız gerekiyor. Atlardan daha iyi durumda olanı dik duruşlu ve
biçimlidir, boynu uzun, burnu kemerli, donu ak ve gözleri karadır. Ölçülü ve alçakgönüllü bir şekilde
onurlandırılmayı ve gerçek şöhreti sever, [253e] kamçılanmasına gerek olmadan sadece
komutlarla ve arabacının sözleriyle sürülebilir. Öteki at ise beli bükük, ağır, orantısız bedenli, kalın
ve kısa boyunludur. Yüzü düz, donu
kara, gözleri açık renkli ve kanlıdır. Kibirli ve küstahtır, kulakları sağır ve kıllıdır,
sadece üvendire ve kamçıyla sürülebilir. Arabacı âşık olunacak kişiyi gördüğü, bütün ruhu bu görüntüyle
ısındığı, tutkunun karıncalanma [254a] ve iğnelenmelerini hissettiği zaman, arabacının
komutlarına itaat eden at her zamanki gibi utanç duygusuyla kendini dizginler ve sevgilinin üstüne
atılmaz. Diğer at, arabacının üvendire ve kırbaçla dürtmesine aldırmadan şiddetle öne atılır, eşini ve
arabacıyı büyük sıkıntıya sokarak sevgilinin üstüne atılmaya zorlar ve onlara cinsel ilişkinin hazzını
hatırlatır. Uysal atla arabacı ilk başta kötü [254b] ve uygun olmayan davranışlara
zorlandıklarını düşünürler ve öfkelenerek karşı koyarlar. Ama bir süre sonra kötülüğün sona ermemesi
üzerine geri adım atarlar ve buyruklarına boyun eğerek kötü atın kendilerini sürüklemesine, istediğini
yaptırmasına rıza gösterirler. Sevgilinin yanına giderek onun yüzünün parıldadığını görürler. Arabacı
gencin yüzüne baktığında belleği güzelliğin gerçek doğasını anımsar ve onu bir masumiyet kaidesi
üzerinde ölçülülükle duruyor görür. Bu görüntü üzerine korku ve saygıyla geriye doğru kaykılır, ama bunu
yaparken [254c] dizginleri öyle bir güçle çeker ki atlar -uysal olanı karşı koymadığı için
kendiliğinden, küstah olanı da tamamen isteksizce- sağrıları üzerinde oturmak zorunda kalırlar. Biraz
geriye çekildiklerinde atlardan biri utanç ve şaşkınlıkla bütün ruhu ter içinde bırakır, diğeriyse
dizginlerin ve yere düşüşünün acısı geçince, zorlukla nefes alır almaz, korkaklıkları ve namertlikleri
yüzünden görevlerini yapmadıkları [254d] ve sözlerinde durmadıkları suçlamasıyla diğer ata ve
arabacıya öfkeyle hakaret etmeye başlar. İstememelerine rağmen onları tekrar sevgilinin üzerine atılmaya
zorlar ve uzun yakarışlarından sonra bunu ertelemeye zorlukla razı olur. Üzerinde anlaştıkları zaman
geldiğinde ikisi bunu unutmuş gibi davranırsa da diğeri anlaşmayı hatırlatır. Zor kullanarak, kişneyerek
ve çekiştirerek onları aynı amaçlarla sevgiliye yaklaş-
maya mecbur eder ve yanına vardıklarında başını öne eğer, kuyruğunu diker, dizginlerini
dişler ve hiç utanmadan onları sevgiliye doğru çeker.[254e] Ancak arabacı bu kez daha önce
duyduğu hisleri daha yoğun yaşadığından, yarışa başlayan koşucuların geriye kaykıldığı gibi kendini
geriye atar, vahşi atın dişlerinden gemi daha da sert çekerek küstah diliyle çenesini kanatır ve onu
yere oturmaya zorlayarak sağrısıyla ayaklarına büyük acı verir. Kötü at bu durumu birkaç kez yaşadıktan
sonra küstahlığından vazgeçer, kibri törpülenir, arabacının sağduyulu buyruklarına boyun eğer ve güzel
birini gördüğü zaman korkudan titrer. Âşığın ruhu ancak bundan sonra sevgilisini utangaçlık ve
ürkeklikle izler.
[255a] Sevgili yapmacık bir şekilde değil de içtenlikle bir tanrı gibi her
türden sevgiye layık görülürken doğası gereği kendisini sevene dostluk duyar. Daha önce bir âşıkla
birlikte olmanın utanç verici olduğunu söyleyen okul arkadaşlarının ve başkalarının iftiralarının
etkisinde kalarak âşığından uzak durmuş da olsa, zamanla gençliği ve kader [255b] onu bu
ilişkiyi kabul etme noktasına getirir. Çünkü kader ne bir kötünün bir kötüyle hep dost olacağını, ne de
bir iyinin bir iyiyle hiç dost olmayacağını belirlemez. Sevilen kişi âşığının muhabbet ve birlikteliğini
kabul ettikten sonra kendisine gösterilen yakın ilgiye hayret eder, çünkü bütün diğer arkadaş ve
akrabalarının hep birlikte gösterdiği dostluğun tanrıdan esinlenen âşığının dostluğuyla
karşılaştırılamayacağının farkına varır. Bu ilişki uzun süre devam ederse, jimnastik antrenmanlarında ve
diğer bir araya gelişlerinde [255c] birbirlerine yaklaşıp dokundukları zaman Zeus’un
Ganymedes’e âşıkken duyduğu ve aşk tutkusu71 adı verilen pınar fışkırır ve sevilene yönelir.
Akıntının bir kısmı içine akar ve onu tamamen doldurduktan sonra artanı dışarıya taşar. Ve bir rüzgâr
esintisi ya da ses pürüzsüz ve sert bir yüzeye çarpıp nasıl geri dönerse, güzelliğin akışı da doğaları
gereği ruha açılan gözler vasıtasıyla sevilene geri döner. Akıntı kanat tüyleri-
nin köklerini sulayarak besler, yeni tüyler büyütür [255d] ve sevilenin ruhunu
aşkla doldurur. Sevilen bundan sonra sever, ama kimi sevdiğini bilmez, başına neler geldiğini anlamaz ve
kelimelerle anlatamaz. Birine bakarken bu bakışıyla ondan bir göz hastalığı kapmışçasına kendisine
olanların nedenini açıklayamaz. Aynaya bakarcasına âşığında kendisini nasıl görebildiğini anlayamaz.
Âşığıyla birlikteyken aynen onun gibi acılarından kurtulur ve ayrıyken onun sevgisinin kendi ruhundaki
yankısının doğurduğu karşı sevgiyle72 [255c] aynen onun gibi arzulanarak arzular. Bu
duygularının aşk değil dostluk olduğunu sanır ve öyle adlandırır. Âşığını görmeyi, okşamayı, öpmeyi ve
onunla yatmayı, biraz daha az tutkuyla da olsa onun kadar arzular. Doğal olarak fazla zaman yitirmeden
de bütün bunları yapar. İkisi yattığı zaman âşığın itaatsiz atının arabacıya bir şeyler söyleme hakkı
doğar ve çektiği acılar karşılığında [256a] küçük bir hazzın keyfine varmak ister. Ama
sevgilinin itaatsiz atının söyleyeceği bir şey yoktur. Nedenini bilemediği bir tutkuyla en sevdiği
dostuna sarılırcasına âşığına sarılarak onu öper. Birlikte yattıkları zaman da âşığı öyle yapmasını
isterse kendini ona sunmaya bir itirazı yoktur. Ancak sevgilinin itaatkâr atı ile arabacı utanma hissi
ve sağduyuyla bu isteklere karşı koyarlar.
Düşüncenin en iyi kısımları galip gelir, iki âşığı ölçülü bir hayata ve felsefeye
götürürse[256b] uyumlu ve mutlu bir hayat yaşarlar. Çünkü kendilerine hâkim ve düzen içinde
olmaları sayesinde, ruhlarının içinde bulunan kötülüğün doğduğu yeri zapt etmeyi ve erdemin kaynağını
özgür bırakmayı başarırlar. Hayatları sona erdiğinde, gerçek olimpik yarışma diyebileceğimiz güreş
karşılaşmalarında üç zaferden birini73 kazandıkları için hafifleyip kanatlanırlar. Ne
insanlara özgü sağduyu ne de tanrısal çılgınlık insana [256c] bundan büyük bir iyilikte
bulunabilir. Ama onurlu74 olmakla birlikte daha bayağı ve felsefeden uzak bir hayat
yaşarlarsa, sarhoşluklarında ya da başka dikkatsiz anlarında her ikisinin itaatsiz at-
ları ruhlarını korunmasız yakalayıp ele geçirebilir. O zaman bir araya gelerek çoğunluğun
tercih edip hoşlandığı seçeneğe sürüklenirler. Bunu bir kez yaptıktan sonra tekrar yapacaklardır, ama
seyrek olarak, çünkü zihinleri bunu tamamen kabul etmemiştir. Bu arada ikisi dost kalmaya devam ederler,
ama âşık oldukları süre içinde de, daha sonra da[256d] birbirlerini farklı şekilde sevenler
kadar dost olamazlar. Birbirlerine karşılıklı olarak en büyük dostluk yeminlerini vermiş olduklarına
inandıkları için hiçbir zaman bu yeminleri yok sayarak düşman olamayacaklarını düşünürler. Hayatlarının
sonunda bedenlerinin dışına kanatsız, ama kanat çıkarmaya istekli olarak çıkarlar. Böylece aşk
çılgınlıkları onları hiç de küçük olmayan bir ödülle ödüllendirmiş olur. Çünkü yasa gökyüzüne doğru
yükselmeye başlayanların yerin altındaki karanlığa inmelerini değil, parıltılı bir ömür sürerek mutlu
bir şekilde [256e] yan yana yol almalarını ve zamanı gelince aşkları hatırına birlikte
kanatlara sahip olmalarını buyurur.
İşte âşığının dostluğunun sana kazandıracağı büyük ve tanrısal armağanlar bunlardır
delikanlı. Âşık olmayanın dostluğu ise ölümlülerin ölçülülüğüyle karışık olduğu için sana ölümlü ve
değersiz armağanlar kazandıracak, [sevilen kişinin] ruhunda çoğu insanın erdem olarak nitelendirdiği
[257a] özgürlük yoksunluğu doğuracak ve ruhunun dokuz bin yıl boyunca aklını yitirmiş hâlde
yerin altında başıboş dolaşmasına neden olacak.
Sevgili Eros, sana borcum olan ve Phaidros’un hatırına bazı şiirsel kelime ve ifadelerle
süslediğim, elimden gelebilecek en güzel ve en iyi palinodeyi sunuyorum. Daha önce söylediklerim için
beni affet ve onların yerine memnuniyetle bu konuşmamı kabul et. Bana karşı şefkatli ve bağışlayıcı ol,
öfkeye kapılıp armağan ettiğin aşk sanatını esirgeme ya da zayıflatma. Tam aksine beni güzel
delikanlıların gözünde daha itibarlı konuma getir. [257b] Phaidros’la ben daha önceki
söylevimizde sana karşı yakışıksız sözler
söylediysek, bundan söylevin babası Lysias’ı sorumlu tut ve böyle saygısızca söylevler
vermesini engelle. Onu kardeşi Polemarkhos gibi felsefeye yönlendir de âşığı [Phaidros’un] aklı karışıp
kararsız kalmasın, bütün hayatını aşka ve felsefi söylevlere adasın.
PHAİDROS - Bizim için daha iyi olacaksa[257c] bu söylediklerinin gerçekleşmesi
için seninle birlikte dua ederim Sokrates. Ama söylevinin güzelliğine hayran kaldım, çünkü bir
öncekinden çok daha güzel konuştun ve şimdi Lysias buna karşılık yeni bir söylev hazırlarsa bana çok
zayıf görüneceğinden korkuyorum. Mükemmel dostum, bu yakınlarda bir siyasetçi tam da bu nedenle onu
suçlayarak utandırdı, herkesin önünde ona “söylev yazarı”75 olduğunu söyledi. Bu yüzden belki
de gururuna yediremeyip bize yanıt vermez.
SOKRATES - [257d] Delikanlı, söylediklerin gülünç! Kendisi hakkında
söylenenlerden çekineceğini düşünerek arkadaşın hakkında yanlış düşünüyorsun. Hatta onu suçlayanın
söylediklerinde samimi olduğunu bile sanıyorsun.
PHAİDROS - Ama öyle görünüyordu Sokrates. Sen de bilirsin ki kentlerde güç sahibi saygın
insanlar [ölümlerinden sonra] kendilerine sophist76 denilmesinden utanarak söylev yazmaya ve
arkalarında yazılı eserler bırakmaya çekinirler.
SOKRATES - “Tatlı dönemeç”77 terimini[257e] [ve bunun Nil Nehri’nin
yatağının büyük dönemecinden türetildiğini] unutmuşsun Phaidros. Dönemecin yanı sıra, kendilerini en çok
beğenen siyasetçilerin söylev vermekten ve arkalarında yazılı eser bırakmaktan çok hoşlandıklarını da
unutmuşsun. Öyle ki bir söylev hazırladıklarında söylevin ilk paragrafında kendilerini methedenlerin
adlarını yazarlar.
PHAİDROS - [258a] Ne demek istiyorsun, seni anlayamıyorum!
SOKRATES - Siyasetçilerin yazılarının en başında öncelikle onları methedenlerin adlarının
yazıldığını anlamıyor musun?
PHAİDROS - Bunu nasıl yapıyorlar?
SOKRATES - “Meclis ya da halk ya da her ikisi birden doğru buldu ve...... şunları
söyledi” derler. Yazar [boş bıraktığım yere] adını ekler ve büyük bir ciddiyetle kendini methetmeye
başlar. Ardından kendini methedenlere bilgeliğini sergiler ve bazen çok uzun bir yazı
yazar.[258b] Yoksa sen böyle bir metnin yazıya geçirilmiş bir söylevden farklı bir şey mi
olduğunu sanıyorsun?
PHAİDROS - Hayır, hiç öyle sanmıyorum.
SOKRATES - Söylevi beğenilirse yazar sahneden gayet mutlu ayrılır. Ama söylev
beğenilmeyip [listeden] silinir,78 yazarı söylev yazma hakkını ve iyi bir yazar olmanın
kazandırdığı saygınlığı yitirirse hem kendisi hem de arkadaşları yasa boğulur.
PHAİDROS - Kuşkusuz!
SOKRATES — Bunun da söylev sanatını küçümsedikleri için değil, ona hayran oldukları için
olduğu açıktır.
PHAİDROS - Kesinlikle.
SOKRATES - [258c] Bu durumda bir hatip ya da kral Lykourgos’un, Solon’un ya da
Dareios’un gücünü kazanıp şehrin söylev yazıcısı olarak ölümsüzleşirse, yaşadığı sürece kendini
tanrılara eş görmez mi? Ondan sonra gelenler de yazılarını gördüklerinde onun hakkında aynı şeyleri
düşünmez mi?
PHAİDROS - Tabii ki öyle!
SOKRATES - Buradaki siyasetçilerden herhangi biri Lysias’a ne kadar karşı olursa olsun,
yazı yazdığı için onu ayıplar mı sanıyorsun?
PHAİDROS - Senin söylediklerine bakılırsa öyle olmaması gerekir! Öyle yapsaydı dolaylı
olarak kendini de ayıplamış olurdu.
SOKRATES -[258d] Demek ki söylev yazmanın başlı başına utanç verici bir iş
olmadığı herkes için açıkça belli!
PHAİDROS - Nasıl olabilir ki?
SOKRATES - Ama bence asıl ayıplanacak şey güzel konuşup yazmak değil, utanç verici
şekilde ve kötü konuşup yazmaktır.
PHAİDROS - Açıkça öyle!
SOKRATES - Peki, iyi ya da kötü yazmak nasıldır? Yoksa bunu Lysias’a ve onun gibi
siyasetle ilgili ya da özel konulu, şairler gibi ölçülü ya da yazarlar gibi nesir yazılar yazan ya da
yazacak olan birilerine mi sormalıyız Phaidros?
PHAİDROS -[258e] Buna gerek olup olmadığını mı soruyorsun? Bu tür hazlar
olmasa yaşamanın ne anlamı olurdu desem yeridir! Doğal olarak tadını almak için daha önce acı çekmemiz
gereken hazları kastetmiyorum. Bedensel hazların tümü böyledir ve bu yüzden kölelere özgü oldukları
söylenir.
SOKRATES - Göründüğü kadarıyla bol zamanımız var. Hele bu boğucu sıcak havada başımızın
üstünde ötüşüp birbirleriyle sohbet eden ağustos böcekleri bize bakarken! [259a] Çoğu insanın
yaptığını yaptığımızı, yani öğle saatinde sohbet etmeyip, düşünce tembelliğiyle ninni niyetine
dinlediğimiz şarkılarına dalıp uyukladığımızı görseler haklı olarak bize gülerler. Uyumak üzere buraya
sığınan iki köle olduğumuzu ve öğle saatlerinde bir çeşmenin yanında toplanan koyunlar gibi uykuya
daldığımızı sanırlar. Ama sohbet ettiğimizi ve şarkılarının cazibesine hiç kapılmadan güzel sesli
Seireneleri79 umursamayan denizciler gibi yanlarından geçtiğimizi görseler [259b]
belki de bize hayranlık duyarlar ve insanlara vermek üzere tanrılardan aldıkları armağanı bize de
sunarlar.
PHAİDROS - Bu armağan da neymiş? Göründüğü kadarıyla onu hiç dinlememiş olmalıyım!
SOKRATES - Böyle şeyler duymamış olmak bir müziksevere hiç yakışmaz! Rivayete göre
Mousaların doğumundan önce ağustos böcekleri insanmış. Mousalar doğup şarkı
ortaya çıkınca bu insanlardan bazıları şarkı söylemenin hazzına kapılarak
[259c] yemeyi içmeyi ihmal etmişler ve farkına varmadan ölmüşler. Daha sonra bu ölenlerden
ağustos böcekleri soyu ortaya çıkmış ve Mousalar onlara bir ödül vermiş. Dünyaya geldikleri andan
itibaren beslenmeye hiç ihtiyaç duymadan, yemeden ve içmeden, ölene kadar aralıksız şarkı söylerler.
Ondan sonra Mousaların yanına giderler ve yeryüzünde hangi insanın içlerinden hangisini onurlandırdığını
haber verirler. Kimlerin Terpsikhore’yi danslarıyla, [259d] kimlerin Erato’yu aşk şiirleriyle
onurlandırdığını söyleyip tanrıçaların onları sevmesini sağlarlar. Aynı şekilde diğer Mousaları da
usulüne göre kimlerin onurlandırdığını haber verirler. En yaşlıları Kalliope80 ile onun bir
küçüğü Ourania’ya ise ömürlerini felsefeyle geçirip bu Mousaların sanatını onurlandıranları haber
verirler. Çünkü kız kardeşler içinde gökyüzüyle, tanrıların ve insanların konuşmalarıyla en çok
ilgilenen ve sesleri en güzel olanlar bu ikisidir. Demek ki birçok nedenden ötürü bu öğle vakti
konuşmamız ve uyumamamız gerekiyor.
PHAİDROS - Evet, konuşmalıyız!
SOKRATES - [259e] Öyleyse az önce ele aldığımız konuyu, bir söylevin nasıl iyi
ya da kötü konuşulup yazılacağını tartışalım.
PHAİDROS - Çok güzel!
SOKRATES - Bir hatibin iyi ve güzel konuşabilmesi için konuşacağı şeyler hakkında
gerçekleri bilmesi gerekmez mi?
PHAİDROS - [260a] Sevgili Sokrates, benim duyduğuma göre bir konu hakkında
konuşacak hatip gerçek doğruları değil, yargıyı verecek olan çoğunluğun kabul edeceği doğruları,
gerçekten güzel ve iyi olanları değil, öyle görünenleri dile getirmelidir. Çünkü [insanlar] gerçeklerle
değil, bunlarla ikna olurlar.
SOKRATES - Yabana atılacak laflar değil Phaidros,81 eğer bilgeler tarafından
söylendilerse. Onların doğru olup
olmadıklarına bakmalıyız. Özellikle az önce söylediğini iyice incelemeden
geçmeyelim.
PHAİDROS - Doğru söylüyorsun.
SOKRATES - Onu şu şekilde inceleyelim!
PHAİDROS - Nasıl?
SOKRATES - [260b] Seni düşmanlarına karşı savaşmak üzere bir at satın almaya
ikna edersem ve ikimiz de atlarla ilgili hiçbir şey bilmezsek, ama ben senin hakkında “Phaidros evcil
hayvanlar içinde en uzun kulaklı olanının at olduğuna inanıyor” bilgisine sahipsem...
PHAİDROS - Çok gülünç olurdu Sokrates!
SOKRATES - Henüz bitirmedim! Seni cidden ikna etmek üzere at adını verdiğim eşeğin
methiyesini düzen bir söylev okusam, onun çok değerli bir hayvan olduğunu, ev işlerinde, sefere
çıkıldığında, onun üstünde savaşıldığında çok yararlı olduğunu,[260c] mal taşımada ve başka
birçok işte kullanılabileceğini söylesem...
PHAİDROS - Bu daha da gülünç olurdu!
SOKRATES - Ama gülünç bir dost olmak, zeki bir düşman olmaktan iyi değil mi?
PHAİDROS - Öyle görünüyor.
SOKRATES - İyiyi ve kötüyü bilmeyen bir hatip kendisi kadar bilgisiz bir kent bulduğu
zaman eşeğin gölgesini at gölgesi diye överek değil de kötüyü iyi diye överse ve halkın çoğunluğunun
düşüncelerini iyice inceledikten sonra onları iyiyi değil kötüyü yapmaya ikna ederse, hitabet yeteneği
ektiği bu tohumlardan nasıl bir ekin biçer sence?
PHAİDROS -[260d] İyi bir ekin biçmez herhalde!
SOKRATES - Bu durumda sevgili dostum, retorik sanatını gereğinden daha sert ayıplamış
olmadık mı? Belki de bu sanat gelip şöyle diyebilirdi: “Tuhaf adamlar, nedir bu gevezeliğiniz? Ben
hakikati bilmeyen hiç kimseyi konuşma sanatını öğrenmeye zorlamıyorum. Tavsiyemin bir değeri
varsa [insanlar] bunu ancak hakikati öğrenince anlayabilirler. Şimdi şu önemli şeyi
söylemek istiyorum: Benim yardımım olmadan, hakikatin bilgisine sahip olanlar bile insanları ikna etmede
başarılı olamaz.”
PHAİDROS - Peki, bunu söylerken haklı mı olacak?
SOKRATES - [260e] Hakkında söylenecek sözler onun bir sanat olduğuna tanıklık
ederse haklıdır derim. Çünkü retoriğin yalanlar söylediğini ve bir sanat değil, sanat yoksunu mekanik
bir zanaat olduğunu söyleyerek itiraz eden sesler duyar gibiyim. Lakonlar,82 “Hakikate
dayanmayan gerçek bir konuşma sanatı olamaz ve gelecekte de hiçbir zaman olamayacaktır,” der.
PHAİDROS - [261a] Böyle sözlere ihtiyacımız var Sokrates. Hepsini bir araya
getirerek neyi nasıl söylediklerini incelemelisin.
SOKRATES - Buraya gelin soylu varlıklar ve felsefeyle yeterince uğraşmadığı takdirde,
güzel çocuklar doğuran83 Phaidros’u hiçbir zaman hiçbir konu hakkında konuşmaya muktedir
olamayacağına inandırın. Phaidros da soruları yanıtlasın!
PHAİDROS - Sor bakalım!
SOKRATES - Retorik acaba genel anlamda sadece mahkemelerde ya da halk toplantılarında
değil, [261b] aynı zamanda özel hayatta da ruhun tümüyle sözlerle güdülme sanatı değil midir?
Küçük ya da büyük sorunlara aynı ilgiyi gösterir ve ciddi konuları nispeten daha az değerli konulardan
fazla önemsemez. Yoksa sen bu konular hakkında farklı şeyler mi duydun?
PHAİDROS - Zeus adına hayır, duyduklarım tam olarak öyle değildi. Konuşma ve yazma
sanatının daha çok hukuk davalarında ve halk meclislerinde kullanıldığını duydum. Bundan fazlasını
duymuş değilim.
SOKRATES - Galiba senin sadece Troia kuşatması esnasında Nestor ile Odysseus’un
[261c] boş zamanlarında din-
lenirlerken hazırlamış oldukları söylevlerden haberin var. Palamedes’in sanatı hakkında
hiçbir şey duymadın mı?
PHAİDROS - Zeus adına, aslında ben Nestor’u da duymadım, tabii ki sen Nestor derken
Gorgias’ı,84 Odysseus derken de Thrasymakhos85 ve Theodoros’u86
kastetmiyorsan eğer.
SOKRATES - Belki, ama onları bir yana bırakalım. Sen bana davacı ve davalı tarafların
mahkemelerde neler yaptığını söyle. Birbirlerine karşı konuşmalar yapmazlar mı? Ya da başka ne
yaptıklarını söyleyebiliriz?
PHAİDROS - Tam da bunu yaparlar.
SOKRATES - Adalet ve adaletsizlik hakkında mı tartışırlar?
PHAİDROS - Evet.
SOKRATES - Konuşma işini ustalıkla yürüten biri [261d] aynı şeyi aynı
insanlara istediği zaman adil, istediği zaman da adaletsiz göstermez mi?
PHAİDROS - Bundan başka ne yapar ki?
SOKRATES - Halkın karşısında siyasi söylev verdiğinde de aynı şeyleri bazen iyi bazen de
kötü göstermez mi?
PHAİDROS - Öyle!
SOKRATES - Eleatik Palamedes’in87 konuşma sanatı sayesinde dinleyicilerine
aynı şeylerin hem benzer hem benzemez, hem az hem çok, hem durgun hem hareketli görünmesini sağladığını
bilmez miyiz?
PHAİDROS - Elbette.
SOKRATES - O hâlde çelişkili konuşma88 sanatı sadece mahkemelerle
[261e] halk meclislerinde sergilenmez. Göründüğü kadarıyla öyle bir sanat varsa bütün konuşma
türleri için aynıdır. Bu sanat sayesinde bir insan buna ikna olabilecek herkese birbirlerine
benzetilebilecek her şeyin her şeyle aynı olduğunu gösterebilir ve bazı şeylerin aynı olduğunu
söyleyerek gerçeklerin üstünü örtmeye çalışanları da ortaya çıkarabilir.
PHAİDROS - Bununla ne demek istiyorsun?
SOKRATES - Sorunumuz bu şekilde açıklığa kavuşur sanırım: Yanıltma birbirlerinden az mı
yoksa çok mu farklı şeyler arasında fazladır?
PHAİDROS - [262a] Aradaki farkın az olduğu şeylerde!
SOKRATES - Ayrıca bir yere doğru küçük adımlarla ilerlersen, büyük adımlarla
ilerlediğinden daha az fark edilirsin.
PHAİDROS - Buna nasıl hayır diyebilirim ki!
SOKRATES - Demek ki kendisi aldatılmamaya çalışarak başkasını aldatmayı düşünen biri
şeyler arasındaki benzerlik ve benzemezlikleri iyi bilmelidir.
PHAİDROS - Mutlaka öyle!
SOKRATES - O hâlde şeylerin her birinin hakikatini bilmeyen biri bilmediği iki şeyin
benzerliğinin az mı ya da çok mu olduğunu ayırt edebilir mi?
PHAİDROS - [262b] Mümkün değil!
SOKRATES - Öyleyse insanların şeyler hakkında yanlış kararlara varıp aldanmasının bazı
benzerliklerden kaynaklandığı açıkça belli.
PHAİDROS - Gerçekten de öyle!
SOKRATES - Bu durumda şeylerin her birinin ne olduğunu bilmeyen birinin benzerliklerden
yararlanarak dinleyicilerini her seferinde küçük adımlarla gerçek olandan karşıtına yöneltme sanatını ya
da bundan nasıl kaçınılacağını öğrenmesi mümkün müdür?
PHAİDROS - Hayır, hiçbir zaman mümkün değil!
SOKRATES - [262c] O hâlde dostum, hakikatleri bilmeden sanılar89
avlamaya çalışan biri gülünç ve sanattan yoksun bir retorik sergiler.
PHAİDROS - Mümkündür!
SOKRATES - Yanında getirdiğin Lysias’ın söylevine ve bizim söylediklerimize bakarak neyin
sanata uygun olup neyin olmadığını incelememizi ister misin?
PHAİDROS - Her şeyden çok isterim, çünkü şimdiye kadar yeterince örneğe dayandırmadan
soyut konuştuk.
SOKRATES - Göründüğü kadarıyla şansımız yaver gitti [262d] ve okuduğumuz iki
söylevde de hakikati bilen birinin birtakım söz oyunlarıyla dinleyicilerini yanıltabileceğine ilişkin
örnekler var. Bana kalırsa ben bundan yerel tanrıları sorumlu tutarım. Belki de bize bu armağanı
başımızın üzerinde şarkılar söyleyen Mousaların sözcüleri90 bağışlamıştır. Çünkü en azından
benim hiçbir konuşma sanatıyla herhangi bir ilgim yok.
PHAİDROS - Dediğin gibi olsun, yeter ki biraz daha açık konuş.
SOKRATES - Öyleyse bana Lysias’ın söylevinin başını oku!
PHAİDROS - [262e] “Benim durumumu biliyorsun ve bu işin yürümesinin yararımıza
olacağına inandığımı duymuş olmalısın. Sana âşık olmadığım için teklifimi geri çevirmemeni bekliyorum,
çünkü âşık olanlar tutkuları söndüğü zaman yaptıkları iyiliklerden pişman olurlar, oysa ...”
SOKRATES - Burada dur! Lysias’ın nerede hata yaptığını ve söylevin neresinin sanattan
yoksun olduğunu söyleyelim. Öyle değil mi?
PHAİDROS - [263a] Evet.
SOKRATES - İkimizin de söylenenlerden bazılarına katıldığımız, bazılarına da
katılmadığımız açıkça belli değil mi?
PHAİDROS - Söylediklerini anladığımı sanıyorum, ama biraz daha açık ifade et.
SOKRATES - Biri “demir” ya da “gümüş” kelimelerini kullandığında hepimiz aynı şeyi
anlamaz mıyız?
PHAİDROS - Kesinlikle.
SOKRATES - Peki, biri “adalet” ya da “iyilik” kelimelerini kullandığında ne olur? Bu
konular hakkında herkes farklı düşündüğü için aramızda, hatta kendi içimizde bile anlaşmazlıklar doğmaz
mı?
PHAİDROS - Çok doğru!
SOKRATES - Demek ki bazı konularda anlaşabilirken bazılarında anlaşamıyoruz.
PHAİDROS - Evet öyle!
SOKRATES - [263b] Bunların hangilerinde daha kolay aldatılabiliriz ve
hangilerinde retoriğin etkisi daha fazla olur?
PHAİDROS - Tabii ki belirsiz olanlarında!
SOKRATES - Öyleyse retorik sanatını öğrenmek isteyen biri öncelikle bu iki türün
ayırımını yapmayı öğrenmeli, her ikisinin farklı özelliklerini açıkça kavramalı ve çoğu insanın
hangilerinde aldatılmaya yatkın olup hangilerinde yatkın olmadığını bilmelidir.
PHAİDROS - [263c] Bu ayrımı yapabilen çok iyi bir iş başarmış olur
Sokrates.
SOKRATES - Bunu yaptıktan sonra konuşacağı her konunun bu iki türden hangisine ait
olduğunu büyük bir kesinlikle anlayacak ve dikkatinden hiç kaçmayacak sanırım.
PHAİDROS - Başka ne olabilir ki!
SOKRATES - Pekâlâ! Eros’un bu iki türden hangisine ait olduğunu söyleyebiliriz,
tartışmalı konulardan mı yoksa diğerlerinden mi?
PHAİDROS - Açıkça belli ki tartışmalı konulara ait olmalı. Yoksa az önce onun hakkında
söylediklerini, yani sevene ve sevilene zarar verdiği hâlde nimetlerin [263d] en büyüğü
olduğunu nasıl açıklayabilirdin?
SOKRATES - Çok güzel söylüyorsun -ama heyecana kapıldığım için pek hatırlamıyorum- bana
şunu da söyle: Konuşmamın başında aşkın tanımını verdim mi?
PHAİDROS - Zeus adına, pek de güzel tanımladın!
SOKRATES - Senin de söylediğin gibi ne yazık ki söz sanatlarında Akheloos’un kızları
Nympeler ile Hermes’in oğlu Pan, Kephalos’un oğlu Lysias’tan daha ustaymışlar. Yanlışım yoksa Lysias aşk
hakkındaki söylevinin başında [263e]
bizi söylevi Eros’un istediğini ve tanıma uygun olarak onun yazıp tamamladığını düşünmeye
zorladı. Söylevin başını bir kez daha okuyalım mı?
PHAİDROS - Sence gerekiyorsa öyle yapalım. Ancak aradığın şey bu bölümde değil.
SOKRATES - Oku da onun ağzından duyalım.
PHAİDROS - “Benim durumumu biliyorsun ve bu işin yürümesinin yararımıza olacağına
inandığımı duymuş olmalısın. [264a] Sana âşık olmadığım için teklifimi geri çevirmemeni
bekliyorum, çünkü âşık olanlar tutkuları söndüğü zaman yaptıkları iyiliklerden pişman olurlar...”
SOKRATES - Gerçekten de bu adam geriye doğru sırt üstü yüzercesine, söylevine başından
değil de sonundan başlayarak ve âşığın sevdiğine en son söylenmesi gereken şeyleri en başta söyleyerek
istediğimiz şeyi yapmaktan çok uzaklaşıyor sanırım. Haksız mıyım yoksa sevgili dostum91
Phaidros?
PHAİDROS -[264b] Gerçekten de öyle, söyledikleri söylevin sonuna
yakışır!
SOKRATES - Ya diğerleri! Söylevin bütün kısımları gelişigüzel dağıtılmış gibi görünmüyor
mu? Yoksa ikinci sırada değindiği şey belirli bir zorunluluk yüzünden mi diğerleri arasından tercih
edilerek oraya konmuş? Çünkü bana göre bunlar hakkında hiçbir şey bilmeyen yazar büyük bir cesaretle
aklına gelenleri yazmış. Yoksa sence yazar söylediklerini söylev yazma sanatının dayattığı herhangi bir
zorunluluk yüzünden mi bu şekilde sıralamış?
PHAİDROS - [264c] [Lysias’ın] eserlerine bu kadar doğrulukla teşhis
koyabileceğimi düşündüğün için çok iyisin!
SOKRATES - Ama her söylevin canlı bir varlığın bedeni gibi olması gerektiğine katılırsın
sanırım. Başsız ve ayaksız olmamalı, ortada ve uçta uzuvları bulunmalı ve bunlar kendi aralarında olduğu
kadar bütünle de uyumlu olmalı.
PHAİDROS - Başka türlü nasıl olabilir?
SOKRATES - Öyleyse düşün bakalım, dostunun söylevi bu kurallara ya da [264d]
başka kurallara göre mi yazılmış? [Düşündükten sonra] onun Phrygialı Midas’ın mezarında kazınmış olduğu
söylenen bir yazıttan hiç farklı olmadığını göreceksin.
PHAİDROS - Nasıl bir yazıtmış bu ve özelliği ne?
SOKRATES - Yazıt şöyle:
Midas’ın mezarında yatan bronz bir bakireyim.
Sular akıp uzun boylu ağaçlar çiçek açtıkça
bunca gözyaşıyla sulanan mezarın üstünde kalarak
gelen geçene Midas’ın burada defnedildiğini haber
vereceğim.
[264e] Bir yazıtın herhangi bir kısmının en başta ya da en sonda okunmasının
hiçbir fark yaratmayacağını anladığını sanıyorum.
PHAİDROS - Söylevimizle dalga mı geçiyorsun Sokrates?
SOKRATES - Seni üzmemek için konuyu kapatalım. Ama bu söylevin göz önünde tutup taklit
etmekten sakınmamız gereken birçok örnek içerdiğini sanıyorum. Şimdi diğer söylevlere bakalım, çünkü
söylevler üzerinde çalışmak isteyenler için [265a] dikkat edilmesi gereken şeyler
içerdiklerine inanıyorum.
PHAİDROS - Neyi kastediyorsun?
SOKRATES - İki söylev birbirlerine karşıt! Biri âşığı, diğeri de âşık olmayanı hoşnut
etmeyi öğütlüyor.
PHAİDROS - Her ikisi de [düşüncelerini] gayet erkekçe savunuyor.
SOKRATES - Gerçeği, yani söylevlerin düşüncelerini “çılgınca” savunduğunu söyleyeceğini
sanıyordum. Ben de tam olarak bunu arıyorum, çünkü aşkın bir tür çılgınlık olduğunu söylemiştik. Öyle
değil mi?
PHAİDROS - Öyle!
SOKRATES - İki tür çılgınlık vardır. Biri insana özgü hastalıklardan, diğeri de
tanrıların katkısıyla geleneksel alışkanlıklarımızı terk etmemizden kaynaklanır.
PHAİDROS - [265b] Kesinlikle!
SOKRATES - Tanrısal çılgınlığı ona esin kaynağı olan dört tanrıya karşılık gelecek
şekilde dörde ayırmıştık: Apollon kehanet, Dionysos mistik, Mousalar şiirsel ve Aphrodite ile Eros
diğerlerinden üstün olduğunu söylediğimiz aşk çılgınlığını esinlendirirler. Ardından nasıl olduysa, aşk
tutkusunu anlatırken belki bir hakikate dokunup belki de başka yönlere sürüklenerek tamamen
inandırıcılıktan yoksun olmayan bir söylev hazırladık. [265c] [Bu söylev aynı zamanda]
ikimizin de efendisi olan güzel delikanlıların koruyucusu Eros’a ölçülülük ve hürmetle okunan destansı
bir ilahiydi Phaidros.
PHAİDROS - Bunu dinlemek bana hiç sıkıcı gelmedi.
SOKRATES - Şimdi de söylevin yergiden övgüye nasıl geçtiğini inceleyelim.
PHAİDROS - Ne demek istiyorsun?
SOKRATES - Bu söylevde diğer şeyler bir oyunmuşçasına [265d] [eğlence olsun
diye] söylendi sanıyorum. Ama şans eseri iki söylev iki farklı yöntemle hazırlandığı için sanatın
gücünden yararlanarak bu yöntemleri öğrenmemiz hiç de fena olmaz.
PHAİDROS - Hangi yöntemler?
SOKRATES - [Sağa sola] saçılmış ve tek tek öğretilecek olan çok sayıda unsuru tanımlayıp
açık hâle getirerek tek bir ideada toplama yöntemi. Aynen az önce Eros için konuşurken yaptığımız
tanımlamada onun için iyi ya da kötü olduğunu söyledikten sonra söylev açıklık ve kendi içinde
tutarlılık kazandı.
PHAİDROS - Sözünü ettiğin diğer yöntem nedir Sokrates?
SOKRATES - [265e] Diğer yöntem kötü kasapların yaptığı gibi bir taraflarını
kırmadan şeyleri doğal bağlantı yerlerinden türlere ayırma yöntemidir. Az önceki iki söylevde çılgınlık
ortak bir idea gibi düşünüldü ve doğa bir bedene[266a] sağ ve sol diye nitelenen aynı adlı
iki eş uzuv verdiği gibi iki söylev de çılgınlığı doğal olarak içimizde bulunan tek bir unsur gibi ele
aldı. Söylevlerden biri solda kalan kısmı kesip aldı, parçaları arasında aşkı bulana kadar kesmeye devam
etti ve haklı olarak onu aşağıladı. Diğer söylev de bizi çılgınlığın sağ tarafına yöneltti, diğer
taraftakiyle aynı adı taşıdığı hâlde tanrısal olan aşkı buldu [266b] ve bunu en büyük
nimetlerimizin nedeni olarak övdü.
PHAİDROS - Çok doğru söylüyorsun.
SOKRATES - Ben de Phaidros, konuşabilmemi ve düşünmemi sağladıkları için bu parçalara
ayırma ve bir araya getirme yöntemlerine âşığım. Bir insan bir şeyi [aynı anda] hem tek hem de parçalar
bütünü olarak görebiliyorsa, onu bir tanrıymışçasına arkasında bıraktığı izlerden takip
ederim.92 Bunu yapabilenlere de -artık doğru mu yanlış mı tanrı bilir-[266c]
şimdiye kadar diyalektikçi93 adını verdim. Ama bu şeyleri senden ve Lysias’tan öğrenenlere ne
dememiz gerektiğini sen söyle. Yoksa kullandıktan sonra Thrasymakhos ve diğerlerini güzel konuşmada
bilge kılan ve başkalarında onlara krallarmışçasına armağanlar verme arzusunu uyandıran söz sanatı bu
mudur?
PHAİDROS — Onlar gerçekten de krallığa layık olmalarına karşın senin sordukların hakkında
hiçbir şey bilmezler. Bence onlara diyalektikçi demekte haklısın, ama hâlâ retoriğin ne olduğunu
yakalayamadığımızı sanıyorum.
SOKRATES - [266d] Bunu nasıl söylersin? Diyalektik hakkında konuştuklarımıza
dâhil olmayıp sanatla kazanılabilecek güzel bir şey var mı diyorsun? Senle ben bunu hor görmemeliyiz,
ama retorikle ilgili [konuşmadığımız] neler kaldıysa onları konuşmalıyız.
PHAİDROS - Söylev sanatı üzerine yazılmış kitaplarda gerçekten de çok şey var
Sokrates.
SOKRATES - Bana hatırlatmakla iyi ettin. Söylevin başında her şeyden önce bir önsözün
bulunması gerektiğine inanıyorum. Sanatın incelikleri derken bunu kastetmiyor musun?
PHAİDROS - [266e] Evet.
SOKRATES - İkinci olarak bir anlatı ve bununla ilgili tanıklıklar, üçüncü olarak
kanıtlamalar ve dördüncü olarak da olasılıklar bulunmalı. Söz cambazlarının94 en iyisi olan
Bizanslı bunlara onaylamayı ve ek onaylamayı da ekler.
PHAİDROS - Saygıdeğer Theodoros’u mu kastediyorsun?
SOKRATES - [267a] Tabii ki onu! O aynı zamanda hem suçlama hem de savunmada
çürütme ve ek çürütme yapılması gerektiğini de söyler. Bu arada imayı ve örtük övgüyü ilk kullanan,
[hatiplerin] en iyisi Paroslu Evenos’u da ihmal etmemeliyiz. Bazıları bilge biri olduğundan kolay
hatırlanabilmeleri için örtük suçlamaları da vezinli şiirlerle ifade ettiğini söylerler. Olasılıkların
gerçeklere tercih edilmesi gerektiğini söyleyen Tisias95 ile Gorgias’ı da anarak onları
uykuda bırakmamalıyız. Onlar güzel konuşmanın gücüyle küçük şeylerin büyük, [267b] büyük
şeylerin küçük, eskilerin yeni, yenilerin de eski görünmesini sağlıyorlardı ve her konu hakkında hem
kısa hem de ayrıntılı konuşmanın yöntemini bulmuşlardı. Bunları benden duyan Prodikos,96 bir
gün gülerek sanatın gerektirdiği gibi, yani kısa ya da uzun değil ölçülü konuşmayı sadece kendisinin
bildiğini söylemişti.
PHAİDROS - Prodikos nasıl da bilgece konuşmuşsun!
SOKRATES - Hippias’ı da anmayacak mıyız? Çünkü kanımca Eleialı bu yabancı97
Prodikos’la aynı düşüncelere sahip olmalıydı.
PHAİDROS - Neden olmasın?
SOKRATES -[267c] Söylevin sanatsal yönüne değinen Polos98 için de
ne söyleyebiliriz? O aynı şeyi iki kez tekrarlamayı, söylevde özdeyişler ve benzetmeler kullanmayı
öneriyordu. Akıcı konuşabilmesi için Likymnios’un99 ona armağan ettiği kelimeleri de
anmalıyız.
PHAİDROS - Protagoras’ın da buna benzer buluşları yok mu Sokrates?
SOKRATES - Evet delikanlı! Kelimelerle ifadelerin doğru kullanılmasına ve buna benzer
birçok güzel konuya değinmişti. Ancak yaşlılık ve yoksulluk üzerine acıklı konuşmada
Khalkedonlunun100 yetkinliğine kimse ulaşamaz kanımca. [267d] Dediğine göre
konuşmasının güzelliğiyle büyük kalabalıkları öfkelendirmeyi, öfkeli kalabalıkları da sakinleştirmeyi
başarmada çok yetenekliymiş. Aynı zamanda herhangi birine iftira atma ve [atılmış] iftirayı temizleme
konusunda da [hatiplerin] en iyisiymiş. Ancak bazıları buna “yeniden özetleme”,101 başkaları
da başka isimler verdiği hâlde söylevin nasıl sonlanması gerektiği konusunda sanırım herkes aynı şeyi
düşünüyor.
PHAİDROS - [267e] Söylevin sonunda söylenenleri dinleyicilere hatırlatmak için
özetlemeyi mi kastediyorsun?
SOKRATES - Evet, bunu kastediyorum. Senin de söz sanatı üzerine söyleyeceklerin varsa
söyleyebilirsin!
PHAİDROS - Birkaç önemsiz ve söylenmeye değmez düşüncem var.
SOKRATES - [268a] Önemsizleri bir kenara bırakalım da asıl şunu açıklığa
kavuşturalım! Bu öğelerin retorik sanatındaki gücü nedir ve bu güce hangi şartlarda sahip
olurlar?
PHAİDROS - Retorik sanatındaki güçleri çok büyüktür Sokrates ve bu özellikle kalabalık
toplantılarda gözlemlenir.
SOKRATES - Öyledir! Ama ilahi dostum, bir göz at bakalım, bu retoriğin kumaşı bana da
göründüğü kadar seyrek dokunmuş mudur?
PHAİDROS - Bana sadece bir örnek ver!
SOKRATES - Söyle bakalım! Biri dostun Eryksimakhos’a ya da onun babası Akoumenos’a
giderek,[268b] “Ben bedenleri istediğim şekilde ısıtıp soğutmak ve istersem kusturup diyareye
maruz bırakmak ya da onlara buna benzer birçok şeyi yaptırmak için ne vermem gerektiğini biliyorum.
Bunları bildiğim için hekim olduğumu ve bunları öğrettiğim kişilerin de hekim olacağını düşünüyorum,”
derse karşılık olarak nasıl bir yanıt alır sence?
PHAİDROS - Ona ayrıca bunları kimlere, ne zaman ve ne süreyle uygulamak gerektiğini bilip
bilmediğinden başka ne sorulabilir?
SOKRATES - O da bu soruya, “Bunu hiç bilmiyorum, ama benden bu bilgileri alan kişinin
sorduğunuz şeyleri kendi başına yapabileceğine inanıyorum,” yanıtını verirse ne olur?
PHAİDROS -[268c] Onun deli olduğunu düşünürler sanırım. Tıp sanatını hiç
bilmediği hâlde bir kitaptan üstünkörü birkaç şey okuyup eline tesadüfen birkaç ilaç düştü diye hekim
olduğunu sandığını söylerler.
SOKRATES - Peki ya başka biri Sophhokles’e ya da Euripides’e giderek önemsiz konular
hakkında uzun, önemli konular hakkında kısa konuşabildiğini, istediği zaman konuşmalarıyla acındırma,
korku, yıldırma ya da buna benzer başka hisler uyandırabildiğini [268d] ve bunları yaparak
tragedya yazma sanatını öğrettiğini söylerse ne olur?
PHAİDROS - Tragedyanın bütün bu öğeleri birbirleriyle ve bütünle uyumlu şekilde bir araya
getirmekten başka bir şey olduğunu düşündüğü için ona gülerler sanırım Sokrates.
SOKRATES - Ama yine de onunla kabaca dalga geçeceklerini sanmıyorum. Bir müzisyen sadece
çalgı aletlerinin tellerinden nasıl tiz ya da kalın sesler çıkaracağını bildiği için [268e]
müzik sanatına vâkıf olduğunu sanan birine nasıl
davranırsa öyle davranacaklar. Ona kabaca, “Zavallı adam sen delisin,” demeyecek, bir
müzisyen nezaketiyle, “Sevgili dostum, müzik sanatını öğrenmek isteyen herkes bunları öğrenmek
zorundadır. Ama sahip olduğun bu pratik bilgi armoni konusunda bir şeyler öğrenmeni engellememeli. Sen
bu durumda müzik için gerekli temel bilgilere sahip olmakla birlikte müzik sanatından habersizsin,”
diyeceklerdir.
PHAİDROS - Çok doğru.
SOKRATES - [269a] Sophokles bu kişiye tragedyanın kendisini değil sadece ön
bilgilerini bildiğini söyleyeceği gibi, Akoumenos da benzer bir durumda muhatabına hekimliğin kendisini
değil sadece ön bilgilerini bildiğini söyleyecek.
PHAİDROS - Kesinlikle öyle!
SOKRATES - Bal sesli Adrastos ya da Perikles102 az önce tek tek incelediğimiz
retorik sanatındaki kısa konuşma, benzetmeler kullanma ve buna benzer diğer güzel beceriler hakkında
söylediklerimizi duysalar, böyle şeyleri yazanlara ve bunları retorik sanatı diye öğretenlere
[269b] biz ikimizin yaptığı gibi sinirlenerek kaba ithamlar yönetirler miydi sence? Yoksa
bizden daha bilge oldukları için bizi bu sözlerle paylamakla mı yetinirlerdi? “Phaidros ve Sokrates,
diyalektik konusunda bilgisiz kişilerin retoriğin tanımını verememelerine kızmamalı, onlara anlayışla
yaklaşmalıyız. Bu kusurları yüzünden sadece retoriğin temel bilgilerine sahip oldukları hâlde retoriği
keşfettiklerini sanırlar [269c] ve bu temel bilgileri başkalarına aktardıkları zaman onlara
retoriği öğrettiklerine inanırlar. Retorik sanatının öğelerini yetkinlikle kullanarak bir söylev
üretmeyi kolay sandıklarından öğrencilerinden bunu kendi olanaklarıyla başarmalarını beklerler.”
PHAİDROS - Evet Sokrates, bu insanların retorik niyetine öğrettiği ve yazdığı sanat
öyledir. Söylediklerinin doğru olduğuna inanıyorum. [269d] Ama gerçek retorik ve insanları
ikna etme sanatı kimden ve nasıl öğrenilir?
SOKRATES - Retorik sanatını öğrenerek mükemmel bir tartışma ustası olmak başka konularda
mükemmel olmaktan farklı değildir, hatta belki bu benzerlik zorunludur da. Eğer hatip olma yeteneği
doğanda varsa, doğal yeteneğini çalışma ve eğitimle geliştirip saygın bir hatip olursun. Ama bu
öğelerden biri eksik olursa hatipliğin de eksik kalır. Bu iş bir sanat olduğuna göre buna ulaşmanın en
uygun yöntemi Lysias ve Thrasymakhos’un yöntemi değildir diye düşünüyorum.
PHAİDROS - [269e] Peki doğru yöntem hangisidir?
SOKRATES - Sevgili dostum, göründüğü kadarıyla en başarılı hatibin Perikles olduğunu
söylemek üzereyiz.
PHAİDROS - Bunu neye dayandırarak söylüyorsun?
SOKRATES - Büyük sanatların tümü doğa hakkında ayrıntılı konuşmalara ve yüksek
teorilere103 gerek duyar, çünkü akıl yüceliği ve başarılı uygulamalar[270a] bütün
alanlarda bunlarla sağlanır. Perikles’in doğanın bahşettiği zekâsına ekledikleri de işte bunlardır.
Böyle biri olan ve böyle konularda uzun konuşmalar yapan Anaksagoras’ın peşine takıldı ve içini yüksek
teorilerle doldurarak aklın ve akıl dışının doğasını öğrendi. Bütün bu [öğrendiklerinden] kendisine
yararlı olanlarını da söz sanatına taşıdı.
PHAİDROS - Bununla ne demek istiyorsun?
SOKRATES - [270b] Hekimlik sanatının yöntemleri retorik sanatının
yöntemleriyle aynıdır.
PHAİDROS - Nasıl yani?
SOKRATES - Pratik değil de bilimsel çalışılacaksa eğer, hekimlikte bedenin ve retorikte
ruhun olmak üzere iki sanatta da bir şeyin doğasını parçalara ayırmak gerekir. Birinde ilaçlar ve
beslenme yoluyla bedene güç ve sağlık verirsin, diğerinde de söylevlerle ve çalışmayla istediğin
düşünceyi kabul ettirir, erdem kazandırırsın.
PHAİDROS - Böyle düşününce doğru görünüyor Sokrates.
SOKRATES - [270c] Bütünün doğasını anlamadan ruhun doğasını ciddi bir şekilde
anlamak sence mümkün mü?
PHAİDROS -Asklepiadlardan104 biri olan Hippokrates’e inanacak olursak, bedenle
ilgili hiçbir şey bu yöntemle anlaşılamaz.
SOKRATES - Gerçekten de doğru söylüyor dostum. Ama Hippokrates’in söyledikleriyle
yetinmeyelim, bunların doğru akılla [mantıkla] uyumlu olup olmadıklarına da bakalım.
PHAİDROS - Sana katılıyorum.
SOKRATES - Hippokrates’in ve doğru aklın doğa için [270d] neler dediğine
dikkat et. Herhangi bir şeyin doğası için aynı şekilde düşünmemiz gerekmez mi? Öncelikle öğrenmek
istediğimiz ve başkalarına öğretmek istediğimiz şeyin basit mi yoksa çok biçimli mi olduğuna bakmalıyız.
Ardından eğer basitse, doğası gereği nelerin üzerinde etkili olup nelerden etkilendiğini araştırmalıyız.
Çok biçimliyse, bütün biçimlerini sıraladıktan sonra her biri için tek olanda yaptığımız gibi nelerin
üzerinde etkili olup nelerden etkilendiğine bakmalıyız.
PHAİDROS - Haklı olabilirsin Sokrates.
SOKRATES - Bunları dikkate almayan bir yöntem körlerin yürümesine benzer.
[270e] Ama herhangi bir konuyu sanata uygun yapan biri ne körlerle ne de sağırlarla
kıyaslanabilir. Açıktır ki söylevi sanata uygun şekilde öğreten kişi de söylevini yönelttiği [varlığın]
doğasını tam olarak ortaya çıkaracaktır. Bu da ruhtur.
PHAİDROS - Kesinlikle öyle!
SOKRATES - [271a] Demek ki bütün çabası bu yöndedir, ruhta ikna duygusu
uyandırmak ister. Öyle değil mi?
PHAİDROS - Evet.
SOKRATES - O hâlde Thrasymakhos ve retorik sanatını ciddiyetle öğreten başka herhangi
biri öncelikle bütün
kesinliğiyle ruhu tanımlamalıdır. Bu sayede onun bir ve aynı mı yoksa beden gibi çok
yüzlü mü olduğu açıklığa kavuşacaktır. Çünkü biz bir şeyin doğasının ne olduğunu gösteren budur
diyoruz.
PHAİDROS - Kesinlikle.
SOKRATES - İkinci olarak ruhun nelerin üzerinde etkili olup nelerden ve nasıl
etkilendiğini söylemeli.
PHAİDROS - Kuşkusuz.
SOKRATES - [271b] Üçüncü olarak söylevleri, ruhları ve onların maruz kaldığı
şeylerle nedenlerini türlerine göre sınıflandırmalı. Hepsini birbirleriyle eşleştirerek hangi ruh
türünün hangi söylevlerle ve neden ikna olduğunu ya da olmadığını öğretmeli.
PHAİDROS - En iyi yöntem bu olurdu sanırım.
SOKRATES - Sevgili dostum, bu ya da herhangi başka bir konu sanat yoluyla bundan farklı
hiçbir açıklama ya da konuşmayla söylenemez ve yazılamaz. [271c] Ama günümüzde senin de
duymuş olduğun bu konu hakkında yazanlar kurnazdır ve ruha ilişkin bildiklerini herkesten gizlerler. Bu
yöntemle yazıp konuşmadıkları sürece onların sanata uygun olarak yazdıklarına inanmamalıyız.
PHAİDROS - Bu yöntem nedir?
SOKRATES - Bunu kesin ifadelerle anlatmak kolay değil. Ama sanat kurallarına göre yazmak
isteyen birinin bunu nasıl yapması gerektiğini elimden geldiğince sana anlatacağım.
PHAİDROS - Anlat öyleyse!
SOKRATES - Söylevin amacı ruhu yönlendirmek olduğuna göre [271d] hatip olmak
isteyen kişi kaç tür ruh olduğunu bilmek zorundadır. Çok sayıda ve farklı türlerde ruhlar var olduğuna
göre insanların bazıları bir türden bazıları da başka bir türden olur. Ruhlar bunca türe ayrıldığı için
her birine karşılık gelen farklı türden söylevler vardır. Bu yüz-
den bazı insanlar bazı nedenlerden dolayı bazı söylevlere kolaylıkla inanırken, başkaları
da farklı doğaları gereği aynı söylevlere inanmazlar. Dolayısıyla [retorik öğrenen kişi] bu türleri
yeterince anladıktan sonra [271e] [gündelik hayatta] var oluşlarını ve uygulanışlarını
gözlemlemeli ve keskin algısıyla izlemelidir. Aksi takdirde retorik dersleri aldığı dönemde
dinlediklerinden fazla hiçbir şey öğrenemez. Hangi insanın ne tür bir söylevle ikna olacağını
anlayabilecek yetkinliğe kavuştuğunda, [272a] biriyle karşılaştığı zaman onun nasıl bir insan
olduğunu algılar ve onu bir şeylere inandırmak ya da bir şeyler yapmaya ikna etmek için, “Bu adamın
doğasına bu söylev uygundur,” der. Ne zaman konuşması, ne zaman susması gerektiğini, ne zaman az ve öz
konuşması, kendini acındırması, abartılı ifadeler kullanması ya da öğrenmiş olduğu diğer konuşma
yöntemlerini uygulaması gerektiğini öğrendiği zaman [272b] sanatında başarılı ve mükemmel
olur. Ama konuşurken, öğretirken ve yazarken bunlardan herhangi birini yetersiz kullandığı hâlde sanata
uygun konuştuğunu iddia edenlere inanmayanlar bu düşüncelerinde haklı çıkarlar. Yazar105
belki de şunu sorabilir: “Phaidros ve Sokrates, siz öyle mi düşünüyorsunuz? Yoksa söylev yazma sanatını
başka bir şekilde mi tanımlamalıyız?”
PHAİDROS - Başka şekilde tanımlanması imkânsız Sokrates, ama yine de hiç kolay bir iş
değil!
SOKRATES - Doğru söylüyorsun! Ama kısa ve rahat olanı varken[272c] boşuna uzun
ve zahmetlisinden gitmeyelim düşüncesiyle, bu sanata daha kolay ve daha kısa bir yoldan ulaşabilir miyiz
diye bütün söylevleri başından sonuna kadar büyük bir dikkatle incelemeliyiz. Lysias’tan ya da başka
birinden işimize yarayacak bir şeyler duyduysan hatırlamaya çalış ve anlat.
PHAİDROS - Aklıma bir şeylerin gelmesi keşke hatırlamaya çalışmama bağlı olsaydı, ama şu
anda söyleyecek bir şeyim yok.
SOKRATES - Böylesi konularla ilgilenen binlerinden duyduğum bir söylevi aktarmamı ister
misin?
PHAİDROS - Neden olmasın!
SOKRATES - Phaidros, derler ki adalet kurdun hakkını da savunmayı
gerektirir.106
PHAİDROS - [272d] O hâlde sen de öyle yap!
SOKRATES - Bu konular üzerinde bunca ciddiyetle durmaya ve bu kadar büyütmeye gerek
yoktur derler. Çünkü ilk söylevde de belirttiğimiz gibi hatip olmak isteyen kişinin adalet ve iyilik
gibi konular hakkındaki hakikatleri ve insanların bu türden özellikleri doğuştan mı yoksa sonradan mı
edindiğini bilmesi hiç de zorunlu değildir. Çünkü mahkemelerde [272e] hiçbir zaman kimse
hakikatlerle ilgilenmez, herkes ikna edici olanlarla ilgilenir. Bu durumda sanata uygun konuşmak
isteyenler ikna edici olmayı dikkate almak zorundadırlar. Gerçekte olanlar bazen yeterince inandırıcı
olmadığı için savunma yaparken, suçlarken ya da mahkemede herhangi başka bir konuşma yaparken onlardan
değil de akla yatkın olanlardan söz edilmeli, [273a] hakikatler bir kenara atılmalıdır. Bütün
söylev boyunca böyle yapıldığı zaman sanata uygun konuşmuş oluruz.
PHAİDROS - Konuşma sanatında usta olduklarını iddia edenlerin sözlerini dile getirdin
Sokrates. Retorikle uğraşanlar için çok önemli olan bu konuya az önce kısaca değindiğimizi
hatırladım.107
SOKRATES - Ama sen Tisias’ı büyük bir özenle incelemiştin. [273b] Öyleyse
Tisias bize şunu söylesin: Akla yatkın olanın çoğunluğun düşündüğünden başka bir şey mi olduğunu
düşünüyor?
PHAİDROS - Başka ne olabilir?
SOKRATES - Göründüğü kadarıyla şu bilgece ve sanata uygun ifadeyi o düşünüp yazmış
olmalı: Çelimsiz ve cesur biri güçlü ve korkak birine saldırıp onun elbiselerini ya da başka bir şeyini
çaldığı için mahkemeye çıkarılırsa, her iki
taraf da hakikatleri anlatmamalıdır. Korkak, cesur adamın kendisine tek başına
saldırmadığını söylemeli, oysa diğeri [273c] korkağı yalanlayarak o mekânda sadece ikisinin
olduğunda ısrar etmeli ve “Benim gibi çelimsiz biri böyle güçlü bir adama nasıl saldırabilir?”
gerekçesini öne sürmelidir. Diğeri korkaklığını itiraf etmeyerek karşı tarafı başka bir yalanla
kıstırmak isteyince belki de ona kendisini savunma olanağını tanıyacaktır. Retorik sanatı hep buna
benzer yöntemler kullanır. Öyle değil mi Phaidros?
PHAİDROS - Kesinlikle öyle.
SOKRATES - Tisias ya da başka bir yerden gelip başka bir adla tanınan herhangi başka biri
[273d] galiba çok iyi şekilde gizli kalan bir sanat bulmuş olmalı. Ama dostum ne dersin, biz
bu söylediklerine bir yanıt verelim mi yoksa vermeyelim mi?
PHAİDROS - Ona ne diyelim?
SOKRATES - Hey Tisias, biz eskiden, sen gelmeden önce akla uygun şeylerin hakikatlere
benzedikleri için çoğunluk tarafından kabul edildiklerini söylüyorduk. Az önce de benzerlikleri bulmada
en yetkin kişinin gerçeğin bilgisine sahip olan kişi olduğunu gösterdik. Bu yüzden söylev sanatı
hakkında söyleyeceklerin varsa onları dinleyelim, ama yoksa az önce ortaya koyduklarımıza inanacağız.
Bir insan kendisini dinleyenlerin doğalarını ayırt edemiyor,[273e] varlıkları türlerine göre
ayırıp her birini tek bir “idea” altında kavrayamıyorsa, söylev sanatında hiçbir zaman insana özgü
yeteneklerin elverdiği ölçüde ustalaşamaz. Ama bunları büyük bir gayretle çalışmadan gerçekleştirmesi de
mümkün değildir. Aklı başında108 insanlar diğer insanlara hitaben konuşmak ve eylemlerde
bulunmak için değil, ellerinden geldiğince tanrıları hoşnut edecek şekilde konuşmak ve eylemlerde
bulunmak için çaba göstermelidirler.[274a] Bu yüzden Tisias, bizden daha bilge olanlar, aklı
başında insanların kendilerine benzeyen köleleri değil -en azından ilk emelleri bu olmamalı-
dır- soylu kökenden gelen soylu efendilerini hoşnut etmeye çalışmaları gerektiğini
söylerler. İzleyeceğin yolun uzun olmasına şaşırma, düşündüklerine ulaşmak istediğin için değil, büyük
şeylere ulaşmak istediğin için uzundur. Mantığımızın öngördüğü gibi bir kişi bu emellerin peşinden
koşarsa en iyi sonuçları elde eder.
PHAİDROS - Bunların söylenmesi bana çok güzel göründü, yeter ki yapılabilsinler!
SOKRATES - Ama sonunda başına neler gelirse gelsin, [274b] güzel şeyler yapmak
için uğraşmak güzeldir.
PHAİDROS - Elbette!
SOKRATES - Söylevlerin sanata uygun olup olmaması hakkında yeterince konuştuk.
PHAİDROS - Gerçekten de öyle!
SOKRATES - Şimdi de yazının uygunluğunu ve uygunsuzluğunu, yani yazı yazmanın hangi
koşullarda uygun olup hangi koşullarda uygun olmadığını incelemeliyiz. Öyle değil mi?
PHAİDROS - Evet.
SOKRATES - Söylevler yoluyla, yazarak ya da konuşarak tanrıları nasıl hoşnut
edebileceğini biliyor musun?
PHAİDROS - Hiç bilmiyorum! Ya sen biliyor musun?
SOKRATES - [274c] Sana eskilerden duyduğum bir şeyi aktaracağım, çünkü gerçeği
onlar bilirler. Ama gerçeği tek başımıza bulabilseydik, başkalarının düşüncelerini hiç umursar
mıydık?
PHAİDROS - Sorduğun soru çok komik! Sen şimdi duyduğunu söylediğin şeyi anlat.
SOKRATES - Duyduğuma göre Mısır’ın Naukratis kentinin yakınlarında Theuth adlı, kutsal
kuşunun adı İbis olan, oranın eski yerel tanrılarından biri varmış. Sayıları, matematiği,
[274d] geometriyi, astronomiyi, pessos109 ve zarlarla oynanan oyunları, son olarak
da harfleri bulmuştu. O zamanlar
bütün Mısır’ın kralı Thamus’tu ve ülkenin yukarı kesiminde yerel tanrısı Ammon olan ve
Hellenlerin Mısır Thebai’si adını verdiği büyük bir kentte yaşıyordu. Theuth onun yanına giderek icat
ettiği sanatları sundu ve bunların diğer Mısırlılara da öğretilmesi gerektiğini söyledi. Kral her
birinin neye yaradığını sordu ve Theuth yararlarını anlattıkça kimilerinin iyi kimilerinin de kötü
olduğunu söyleyerek kimilerini övdü kimilerini yerdi. [274e] Thamus’un Theuth’a her sanat
lehine ve aleyhine çok şey anlattığı söylenir, ama bunların hepsine değinmek çok zamanımızı alacak. Sıra
harflere geldiğinde Theuth: “Kralım, bu bilgi Mısırlıları daha bilge ve belleklerini daha güçlü
kılacaktır, çünkü bilgeliğin ve belleğin ilacı budur,” dedi. Kral da ona şöyle yanıt verdi: “Bunca
sanatın ustası Theuth! Kimileri yeni sanatlar bulma yetisine sahipken, kimileri de bu sanatları
kullanmanın yarar mı yoksa zarar mı[275a] vereceğini belirleme yetisine sahiptir. Şimdi sen
harflerin babası olarak kendi eserine iyi niyetle yaklaştığından bu sanatın yapabileceği şeylerin tam
tersini söylüyorsun. Artık belleklerini geliştirme ihtiyacını duymayacaklarından yazıyı kullanan
insanların ruhlarına unutkanlık çökecek. Yazıya güvenecekleri için hatırlamaları gereken şeyleri kendi
iç olanaklarıyla değil, yararlanacakları birtakım yabancı işaretler sayesinde hatırlayacaklar.
Dolayısıyla sen belleğin değil hatırlatmanın ilacını bulmuşsun. Bu yolla öğrencilerine gerçek bilgeliği
değil onun görüntüsünü sunuyorsun. Öğrencilerin birçok şey okuyarak gerçek bir eğitim almadan çok şey
bildiklerini sanacaklar. [275b] Oysa gerçek bilge olmadan kendilerini bilge sanacakları için
çoğu konuda cahil ve katlanılması zor insanlara dönüşecekler.”
PHAİDROS - Sokrates, sen Mısır ya da istediğin herhangi başka bir ülke hakkında
kolaylıkla hikâyeler uydurabiliyorsun.
SOKRATES - Sevgili dostum, ilk kehanetlerin Zeus’un Dodone Tapınağı’ndaki kutsal meşe
ağacından çıktığı söy-
lenir. Siz gençler gibi bilge olmadıkları için, saflıkları yüzünden, o dönemin
insanlarına hakikatlerden söz etmeleri şartıyla kehanetleri bir kaya ya da bir meşe ağacından dinlemek
yetiyordu. [275c] Ama sen konuşanın kim olduğunu ve nereden geldiğini önemsiyor olabilirsin.
Çünkü sadece söylenenlerin gerçek olup olmadığını bilmek senin için yeterli değil.
PHAİDROS - Beni paylamakta haklısın! Harfler hakkında ben de Thebaili gibi
düşünüyorum.
SOKRATES - Harfler sayesinde kendinden sonra gelenlere bir sanat bıraktığını zanneden, bu
harflerden belirgin ve kesin bir şeyler elde edilebileceğine inanan bir insan bayağı saftır ve Ammon’un
bu konudaki kehanetinden habersizdir. [275d] Çünkü yazılı söylevlerin konu hakkında bilgisi
olanlara yazıya geçirilen şeyleri hatırlatmaktan fazlasını yaptığını sanıyordur.
PHAİDROS - Çok doğru.
SOKRATES - İşte Phaidros, yazının böyle kötü bir özelliği vardır ve bu yönden
resme110 benzer. Resim sanatının eserleri karşımızda canlıymış gibi durdukları hâlde onlara
bir şey sorunca ciddiyetle susarlar. Yazılı söylevler de öyledir. Bir şeyler düşünerek konuştuklarını
sanırsın, ama onlara öğrenmeyi merak ettiğin bir şeyi sorduğunda her zaman tek ve aynı yanıtı verirler.
[275e] Bir söylev yazıldıktan sonra her yere, konu hakkında bilgisi olanlara da, içeriğiyle
hiçbir ilgisi olmayanlara da aynı şekilde yayılır. Ve kendiliğinden kime hitap edip kime hitap
edemeyeceğini bilmez. Kendisine kötü davranıldığında ve haksız yere kötülendiğinde de babasının
yardımına gerek duyar, çünkü ne kendisini koruyabilir ne de kendisine bir yararı dokunabilir.
PHAİDROS - Bu konuda da çok doğru söyledin.
SOKRATES - [276a] Nasıl yani! Yazılı söylevin gerçek kardeşi olan başka bir
konuşma türü biliyor muyuz? Varsa nasıl meydana geldi ve doğası gereği diğerinden ne kadar iyi ve
üstündür?
PHAİDROS - Bu hangisidir ve nasıl meydana geldiğini düşünüyorsun?
SOKRATES - Öğrenenin ruhunda bilgiyle yazılarak kendini koruma gücüne sahip olan ve
kimlere konuşup kimlere susması gerektiğini bilen söylevden söz ediyorum.
PHAİDROS - Bilgi sahibi olan kişinin canlı ve soluk alan söylevinden,111
yazılı metnin hakkıyla onun kopyası olduğunu söyleyebileceğimiz söylevden söz ediyorsun.
SOKRATES - [276b] Tamamen öyle! Şimdi de bana şunu söyle: Sağduyulu bir çiftçi
özenle baktığı ve meyvelerini toplamak istediği tohumlarını gerçekten de yaz ortasında Adonis
Bahçeleri’ne112 ekerek sekiz günde güzel fidanlara dönüşmelerini keyifle mi izler ya da böyle
yaptığını varsayarsak bunu bir bayram vesilesiyle eğlenmek için mi yapar? Yoksa özen gösterdiği
tohumları çiftçilik zanaatından yararlanarak uygun toprağa ekip sekiz ay sonra olgunlaştıklarını görerek
mi sevinir?
PHAİDROS - [276c] Öyledir Sokrates! Konuya ciddiyetle yaklaştığında öyle, aksi
durumda da anlattığın gibi davranır.
SOKRATES - Peki adaletin, iyinin ve güzelin bilgisine sahip biri kendi tohumları söz
konusu olduğunda çiftçiden daha mı az sağduyulu davranır?
PHAİDROS - Kesinlikle hayır!
SOKRATES - Demek ki sağduyulu biri düşüncelerinin tohumlarını suyun üzerine mürekkeple
yazmaz ve kalemiyle kendilerini akıl yürüterek koruyamayan, gerçeği gerektiği şekilde öğretemeyen sözler
ekmez.
PHAİDROS - Bu mümkün görünmüyor!
SOKRATES - [276d] Tabii ki değil! Göründüğü kadarıyla harf bahçelerini
eğlenmek amacıyla ekip yazacak. Yazı yazdığı zaman da yaşlanıp belleği zayıfladığında kendisi ve aynı
durumdaki başkaları bazı hatırlatıcı işaretlerden yararlansın diye yazacak. Harf bahçelerinin yeşerip
körpe fidanların ye-
tiştiğini gördükçe keyif alacak. Başkaları farklı eğlencelerin peşinde koşarak şölenlerde
ya da bu türden başka ortamlarda keyif çatarken, [sağduyulu insan] bu keyiflere sırt çevirerek sözünü
ettiğim şeylerden keyif alacak.
PHAİDROS - [276e] Sözünü ettiğin oyun, yani bir insanın söylevlerle oynaması,
adalet ve diğer bahsettiğin konular hakkında mitler anlatması başka kötü oyunların yanında son derece
güzel duruyor Sokrates.
SOKRATES - Gerçekten de öyle sevgili Phaidros! Ama bir insanın diyalektik sanatını
kullanarak uygun bir ruha hem kendilerine hem de onları ekene yardımları dokunabilecek bilimsel
söylevler ekmesi[277a] bu konuyla uğraşmanın çok daha iyi yöntemidir kanımca. Bunlar meyvesiz
kalmayıp yeni tohumlar verirler ve başka insanların ruhlarına yeniden ekilerek süreci sonsuza dek
yaşatırlar. Bu şekilde kendileriyle uğraşanlara bir insan için mümkün olabilecek en büyük mutluluğu
verirler.
PHAİDROS - Bu söylediğin çok daha güzelmiş!
SOKRATES - Öyleyse bu konularda anlaştığımıza göre diğer konular hakkında da hükme
varabiliriz.
PHAİDROS - Hangi konular hakkında?
SOKRATES - Onları inceledikten sonra bizi buraya getiren [277b] Lysias’a
yazdığı söylevler için yöneltilen suçlamayı ve sanata uygun ya da sanata uygun olmadan yazılan
söylevleri incelemeye yönelten konuları kastediyorum. Söylevlerin sanata uygun olup olmayışı hakkında
yeterince konuştuk sanırım.
PHAİDROS - Ben de öyle düşünüyorum, ama neler konuştuğumuzu bir hatırlatsana!
SOKRATES - Bir insan konuştuğu ya da yazdığı şeylerin her birinin hakkındaki gerçeği
bilmeli, her şeyin genel tanımlamasını yapmayı ve türlerini tanımladıktan sonra onları artık bölünemez
hâle getirene kadar bölmeyi başarmalıdır. [277c] Her bir ruh türüne hangi söylevin
yakışacağını
bulacak kadar ruhun doğasını tanımalı, söylevini bu tespitlere göre düzenlemeli, karmaşık
ruhlara onlar gibi karmaşık ve uyumlu, basit ruhlara da basit söylevler sunmanın gerektiğini bilmelidir.
Bütün bunları başaramadan ne öğretmeyi ne de ikna etmeyi amaçlayan söylev cinslerini sanata uygun bir
şekilde kullanabilir. Az önceki konuşma bize işte bütün bunları öğretmişti.
PHAİDROS - Evet, tam olarak bunları söylemiştik.
SOKRATES - Az önce konuştuklarımız sözlü ya da yazılı [277d] söylev
hazırlamanın iyi mi yoksa utanç verici mi olduğunu ve bu yapılırken söylevin hangi koşullarda utanç
verici olup hangi koşullarda olmayacağını açıklığa kavuşturdu mu?
PHAİDROS - Neyi?
SOKRATES - Şunu! Lysias ya da başka biri kişisel ya da yasa koyucu olarak kamusal alanda
sözlü ya da yazılı siyasi bir söylev hazırlarsa ya da hazırlamak üzereyse ve bu eserinin büyük bir
kesinlik ve açıklık taşıdığına inanırsa, yüzüne karşı söylense de söylenmese de bu yazar için bir utanç
kaynağıdır. Çünkü bir insanın uyanıkken ya da rüya görürken haklıyı ve haksızı, iyiyi ve kötüyü
bilmemesi [277e] yığınlar bu bilgisizliğine övgüler de düzse gerçekten de kaçınılmaz bir
utanç kaynağıdır.
PHAİDROS - Gerçekten de öyle!
SOKRATES - Ama öte yandan yazılı söylevin her türünün büyük oranda oyun içerdiğine ve
ister vezinle ister düzyazıyla yazılmış olsun hiçbir zaman ciddiye alınacak hiçbir söylevin ne
okunduğuna ne de yazıldığına inanmayan biri [278a] en iyi söylevlerin [konuyu] önceden
bilenlere hatırlatmak amacıyla yazılanlar olduğunu bilir. Aynısı ezbere okunan heyecanlı
söylevler113 için de geçerlidir, çünkü bunlar öğretmek için değil ikna etmek için
yazılmıştır. [Bu adam] sadece eğitim amacıyla yazılıp öğretilen ve gerçekten de ruh içinde yazılarak
adalet, güzellik ve iyilikten söz eden söy-
levleri açıkça anlaşılır, mükemmel ve ciddiyetle ele alınmaya değer bulur. Bu türden
söylevleri [278b] öncelikle [yazarın] ruhunun içinde var oldukları için konuşanın öz oğlu
gibi düşünür. İkinci olarak da bazı söylevler başkalarının ruhlarında ekilip filizlendikleri için onları
ilk söylevin çocukları ya da kardeşleri olarak düşünür ve diğer söylevleri hiç önemsemez. İşte Phaidros,
böyle bir insan her ikimizin de onun gibi olabilmek için dua ettiğimiz kişidir.
PHAİDROS - Kesinlikle söylediklerinin gerçekleşmesini diliyor ve bunun için dua
ediyorum.
SOKRATES - Söylevler hakkında konuşarak yeterince eğlendik. Şimdi Lysias’a git de seninle
birlikte Nymphelerin pınarına ve tapınağına inerek bazı söylevler dinlediğimizi anlat. [278c]
Bu söylevlerin Lysias’a ya da söylevler yazan diğerlerine, Homeros’a ve müzikli ya da müziksiz şiirler
yazanlara, üçüncü olarak da Solon’a ve yasa adını verdikleri siyasal söylevler yazan herkese şunu
duyurmamızı istediklerini söyle. İçinizden herhangi biri bunları haklarındaki hakikatleri bilerek
yazdıysa, yazdıklarını çürütmek isteyenlere karşı onları savunabilecek durumdaysa ve yazdıklarının
konuşarak ifade ettiklerinin yanında değersiz kaldığını gösterebilirse, [278d] [böyle biri]
unvanını yazdığı yazıların türünden değil büyük bir ciddiyetle uğraştığı şeylerden almalıdır.
PHAİDROS - Ona hangi unvanı vereceksin?
SOKRATES - Ona bilge demek biraz fazla gelir kanımca Phaidros ve zaten bu unvan ancak
tanrıya yaraşır. Ona filozof ya da buna benzer bir unvan vermek daha uygun ve mütevazı olur.
PHAİDROS - Hiç de mantıksız değil!
SOKRATES - Ama uzun zaman harcayarak, kelimeleri aşağıya ve yukarıya çekerek,
yazdıklarına bir şeyler ekleyip bir şeyler çıkararak birleştirdiği ve yazdığı yazılardan [278e]
daha değerli hiçbir şeye sahip olamayana da şair, söylev yazarı ya da yasa koyucu demek yakışık
almaz mı?
PHAİDROS - Elbette.
SOKRATES - İşte dostuna bunları anlat.
PHAİDROS - Peki ya sen ne yapacaksın? Senin dostunu da unutmamak gerekir.
SOKRATES - Kimi kastediyorsun?
PHAİDROS - Güzel İsokrates’i!114 Ona ne mesaj göndereceksin Sokrates? Onun ne
olduğunu söyleyeceğiz?
SOKRATES - İsokrates daha genç Phaidros! Ama onun için [279a] neler
öngördüklerimi söylemek isterim.
PHAİDROS - Neymiş bunlar?
SOKRATES - Doğal yeteneklerine göre retorikte Lysias’tan üstün olduğuna inanıyorum,
karakteri de daha soylu. Yaşı ilerledikçe şu anda uğraşmakta olduğu söylev türünde bugüne kadar
söylevlerle uğraşan başka herkesten daha üstün bir konuma yükselirse, hatta aralarındaki fark
yetişkinlerle çocuklarınki kadar bile olursa hiç şaşırmayacağım. Bu başarılarıyla yetinmezse tanrısal
bir ilham onu daha da büyüklerine yöneltecek. [279b] Çünkü sevgili dostum, bu adamın
düşüncelerinde doğuştan felsefi bir eğilim var. Buradaki tanrılar adına, sevgilime söylercesine
İsokrates’e bunları söyleyeceğim, diğerlerini de sen dostun Lysias’a söylersin.
PHAİDROS - Öyle olacak! Ama gidelim artık, kavurucu sıcak oldukça yumuşadı.
SOKRATES - Gitmeden önce buranın tanrılarına dua etmemiz gerekmez mi?
PHAİDROS - Elbette.
SOKRATES - Sevgili Pan ve buranın diğer tanrıları, bana ruhumun güzel olmasını bahşedin
ve dışımda sahip olduğum her şeyin içimdeki güzellikle uyum içinde olmasını sağlayın. Zenginliğin sadece
bilgelerde olduğuna inanayım. [279c] Servetim öyle çok olsun ki sağduyulu insanlardan başkası
ne taşıyabilsin ne de yanında götürebilsin. Başka bir şey
için dua etmemize gerek var mı Phaidros? Bana kalırsa yeterince dua ettik sanırım.
PHAİDROS - Aynı şeyleri benim için de dile, çünkü dostların her şeyi ortaktır.
SOKRATES - Gidelim!
NOTLAR
-
1 Phaidros Platon’un iki başka diyalogunda da yer
alır. Şölen’in başkişisidir ve Eurymakhos’la birlikte gecenin konusu olan aşka ilişkin sohbeti
başlatır. Protagoras’ta ise Hippias’ı dinleyenlerin arasında yer alır. Tarihî kişilik olarak
Phaidros hakkında bilinenler çok azdır. Adının sözlük anlamı “mutluluğundan ışıltılar saçan,
neşeli”dir.
-
2 Devlet'teki konuşmalar Kephalos’un Piraeus’taki
evinde gerçekleşir. Oğullarından Polemarkhos ve otuz kadar söylevi günümüze ulaşan meşhur hatip
Lysias da Devlet'te yer alırlar, ancak ikisinden sadece Polemarkhos fiilen diyaloga
katılır.
Sokrates’in dostu tanınmış hekim. Kitapta daha sonra sözü edilecek olan hekim
Eryksimakhos’un babası (268a).
Yemeğe ve lükse düşkünlüğüyle tanınan Atinalı zengin, bkz. Aristophanes, Akharneis
[Akharnialılar] 887.
Gorgias diyalogunun başında da söylevlerin eğlendirici olduğu belirtilir.
Pindaros, (I. İsthmionikos 1.1). Şair İsthmia Oyunları’nda galip gelen bir gencin
methiyesini düzmek için kutsal Delos Adası üstüne yazmakta olduğu bir şiiri yarıda bırakacağını
belirtmişti.
Orijinaldeki καλός [kalos] kelimesinin sözlük anlamı iyi, güzel ve soyludur.
-
10 Megara Batı Attika’da Salamis Adası’nın
karşısında bulunan bir kentti. Peloponessos Savaşı’nda Sparta’nın bağlaşığıydı.
-
11 MÖ V. yüzyılda yaşamış Silivri doğumlu Megaralı
hekim. Masajı, spor yapmayı ve özellikle uzun yürüyüşlere çıkmayı tedavi yöntemi olarak
kullanıyordu (bkz. Protagoras 316e).
-
12 Burada kitap terimiyle o tarihlerde kullanılan
rulo şeklinde sarılmış uzun papirüs kastediliyor.
-
13 Tanrıların adını sıkça anmak günah sayıldığından
içlerinde Sokrates’in de olduğu birçok kişi başka şeyler üzerine, örneğin Pythagoras “dört”
sayısı üzerine yemin ediyorlardı. Sokrates Gorgias’ta (482b) yemininin antik bir Mısırlı tanrıya
atıfta bulunduğunu söyler.
-
14 Diyalogun konusu olan erotik tutkuyu belirtmek
için sıkça kullanılan νοσώ (hasta olmak) deyimi burada bir şeyden hoşlanmak anlamında
kullanılıyor.
-
15 Orijinaldeki συγκορυβαντιώντα [synkorybantionta]
Korybantesler gibi bir arada ibadette bulunmak anlamına gelir. Korybantesler Girit ve Frigya’da
ana tanrıça Kybele ya da Rhea’nın rahipleriydi. Tapınma ritüelleri esnasında kendilerinden
geçerek abartılı hareketlerle raks ederlerdi (Şölen 215e, Kriton 54d).
-
16 Sokrates burada Phaidros’tan üçüncü bir şahısmış
gibi bahsediyor.
-
17 Hymettos Dağı’nın kuzeybatı eteklerinden doğup
antik Atina’nın güneybatısından geçerek Phaleron Koyu’na dökülen dere. Sahillerinde Mousaların
kal-
dıklarına inanılırdı ve onların adına bir sunak inşa edilmişti.
-
18 Sokrates genellikle ayakkabı giymezdi. Bkz. Şölen
174a ve 220b ve Aristophanes Bulutlar, 103-104.
-
19 Adı kuzey rüzgârı anlamına gelen Boreas Atina’nın
efsanevi kralı Erekhtheus’un kızı Oreithyia’yı İlissos kıyısında oynarken kaçırmıştı. Aiskhylos
günümüze kadar gelemeyen Oreithyia adında bir satyrikon drama yazmıştı.
Agra, İlissos’un sol kıyısında bulunan bir ova ve “demos”tu. Agraia Artemis’in [Avcı
Artemis] burada avlandığına inanıldığından bu adı almıştı. Herodotos (7. 189) söz konusu tapınakla
sunağın Atinalıların Oreithyia ve Boreas’a duaları sonucu Pers donanmasını batıran Boreas’ın anısına
inşa edildiğini yazar.
-
21 Orijinaldeki άτοπος [atopos]’un sözlük anlamı
yersiz, alakasız.
-
22 Άρειος Πάγος [Areios Pagos]. Akropolis’in
kuzeybatısındaki 115 m. yüksekliğindeki kayalık tepe. Adını Poseidon’un oğlu Alirrothios’u
öldürdükten sonra Olympos tanrıları tarafından burada yargılanan savaş tanrısı Ares’ten ya da
intikam ve cezalandırma tanrıçaları “Ares Erinys”lerden almıştır. Klasik çağlarda önceden
tasarlanmış cinayet, yangın çıkarma ve dinî inançlara saygısızlık suçlarını işleyenlerin
yargılandığı mahkeme burada toplanırdı.
Doğal afetleri simgeleyen, bedenlerinin altı at, üstü insan olan mitolojik
yaratıklar.
-
24 Keçi bedenli, aslan kafalı, yılan kuyruklu,
ağzından alevler çıkaran mitolojik yaratık. Bir teoriye göre Lykia’nın volkanik toprağını
simgeliyordu.
Mitolojiye göre içlerinden biri yılan saçlı Medusa olan, Gaia ile Okeanos’un çirkin ve
vahşi üç kızı.
Orijinaldeki άγροίκω [agroiko] kelimesinin sözlük anlamı “taşralı, köye özgü,
kaba”.
Yunan mitolojisinin belki de en korkunç canavarı. Boyu dağlardan yüksekti, yüz kafası
vardı ve gözlerinden alevler fışkırıyordu. Fırtınaları ya da Hesiodos’a göre volkanları
simgeliyordu.
Nympheler kırlarda, ormanlarda ve sularda yaşayan perilerdi. Homeros destanlarında
Zeus’un kızları olduklarını söyler. İkinci sıradan tanrısal varlıklar olarak görülüyorlardı.
-
31 Mitolojiye göre Okeanos ve Tethys’in oğlu, nehir
tanrısı. Yunanistan’ın en büyük nehri de bu adı taşır. Sokrates sadece İsthmia Oyunları’nı
izlemek (Kriton 52b) ve Atina ordusu saflarında savaşmak üzere Potidaia, Amphipolis ve Delion
seferlerine katılmak için (Sokrates’in Savunması, 28e) Atina dışına çıkmıştı.
-
33 Orijinalde τον νόμον τον καθεστηκότα [ton nomon
ton kathestekota].
-
34 Platon burada Phaidros’un “ışıltılar saçan”
anlamına gelen adıyla kelime oyunu yapıyor.
Platon, Phaidros’un söyleve duyduğu hayranlığı Bakkhos törenlerine katılanların
kendilerinden geçmelerine benzeterek ona takılıyor.
Antik inanışa göre coşku ve tutkunun merkezi baştı. Zeus başka birçok özelliğinin yanı
sıra “Philios” adıyla dostluğun da koruyucusuydu.
“Onuncu Mousa” olarak da bilinen Antikite’nin meşhur kadın şairi Sappho, Sokrates’ten yüz
kırk yıl ka-
dar önce Lesbos’un Eressos kentinde doğmuştu. Lirik şair Teoslu Anakreon da Sokrates’ten
yüz yıl kadar önce doğmuştu.
Atina’nın devlet hiyerarşisinde en yüksek rütbeli yöneticileri dokuz “arkhon”du
(basileus, polemarkhos, eponymos arkhon ve altı yüksek yargıç). Görevi devraldıkları zaman yasaların
dışına çıktıkları takdirde Delphoi’deki Apollon Tapınağı’na kendi boyutlarında bir altın heykel armağan
edeceklerine ilişkin yemin ederlerdi.
-
40 Antikitenin yedi bilgesinden biri olan Korinthos
tiranı Periandros’un babası Kypselos’un soyundan gelenler iktidarı yitirip tekrar
kazandıklarında Olympia’ya Zeus’un altın bir heykelini adamışlardı.
-
41 Antik Yunanca, λαβή [labe] “güreşte hata yaparak
rakibe oyun yapabilme fırsatını tanıma” anlamını taşır.
-
42 Phaidros Sokrates’in az önceki sözlerini
tekrarlıyor (228a ve c).
-
43 Bakınız Pindaros (frag. 94 Bowra) ve Platon
(Menon 76d).
-
44 Orijinal metinde ποιητής [poietes]. Çağdaş
Yunancada sadece şair anlamına gelen kelime antik Yunancada aynı zamanda “yapan” ve “yazar”
anlamlarına da geliyordu.
-
45 Phaidros’un konuşması İlyada’da (1239)
Akhilleus’un Agamemnon’a karşı kızgınlıkla söylediklerini anımsatıyor.
-
46 Antik Yunanca, λίγειαι [ligeiai] “hoş, keyif
verici”. Platon kelimenin etimolojisini Mousaların şarkılarının keyif verici oluşuna ya da
kuzeybatı İtalya’daki Λιγυα [Ligya = Liguria] bölgesine dayandırıyor. Antikitede Ligurialılar
müzik tutkularıyla tanınıyordu. Efsaneye göre savaştıkları zaman bile ordunun bir kısmı şarkı
söyleyebilmek için savaşa katılmazdı.
-
47 Antik Yunanca, αρχή [arkhe]. Kelime aynı zamanda
“başlangıç” anlamına da gelir.
-
48 Orijinaldeki ιδέα [idea] kelimesini Yunanca
çevirilerin bazıları “idea” olarak bıraktı, bazıları da “ilke” ve “düşünce” olarak çevirdi.
İngilizce çeviriler de “idea” ya da “principle” kelimelerini tercih ettiler.
-
49 Antik Yunanca. σωφροσύνη [sophrosyne].
Antik Yunanca. ΰβρις “hayâsızlık, ölçüsüzlük” anlamına gelir. “Aşırılık” olarak da
çevrilebilirdi, ama yazar daha sonra ayrıntılı açıklamalar getirdiği için orijinali tercih
edildi.
-
51 Platon burada kelime oyunu yapıyor. “Beden gücü”
anlamına gelen ρώμη [rome] kelimesini “aşk” anlamına gelen έρως [eros] kelimesiyle
ilişkilendiriyor.
-
52 Dionysos onuruna söylenen coşkulu şiir. Aulos
eşliğinde erkek koroları tarafından okunurdu. Önceleri sadece Dionysos’un doğumunu konu
edinirken, konusu zamanla çeşitlilik kazandı.
Orijinaldeki δαίμων [daimon] kelimesi kişileştirilmiş belli bir tanrıdan [theos] ayrı
olarak insanüstü, tanrısal etkinlikleri olan, kavranılamaz bir güce verilen ad. 54 Platon
Şölen’de [183b] aşk adına edilen yeminlere Aphrodite etkisinde kalınarak verilen yemin αφροδίσιος όρκος
[aphrodisios orkos] adını verir.
Sophist Polydeukes’in (IX 111) tanımladığı ve günümüzdeki yazı tura oyununa benzer
“ostrakinda” oyunu. Çocuklar iki sıraya dizilir ve bir yüzü beyaz, diğer yüzü katranla siyaha boyanmış
bir seramik parçasını “Gündüz mü, gece mi?” [nyks e hemera] diyerek havaya atardı. Ardından yenen taraf
yenileni kovalardı. Platon epik şiirde kullanılan daktylikon heksametron ölçüsüyle yazılan cümle ile
İlyada’ya (XXII 263 - 264) atıfta bulunur.
"... nasıl uyuşamazsa kurtla
kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine...”
Pythagorasçı filozof Philadelphos’un öğrencisi. Platon, Sokrates’in arkadaşları ve aynı
zamanda öğrencileri olan Thebaili Simmias ve Kebes’i sık sık anar. Simmias ölmeden önceki son gününde
Sokrates’le ruhun ölümsüzlüğünü tartışmıştı (Phaidon 85c - d).
Sokrates’in meşhur δαιμόνιον σημεΐον’u [daimonion semeion] hayatının önemli anlarında
duyduğu ve bazı eylemlerden uzak kalmasını emreden gizli bir iç sesti. İlahi kaynaklı olduğuna inandığı
için Sokrates onu “ilahi işaret” anlamına gelen bu adla tanımlıyordu. Daimonion büyük düşünürün akılcı
düşünceyle uyum içinde olan mistik doğasını simgeler.
MÖ VI. yüzyılda İtalya’nın Rhegium kentinde yaşamış lirik şair. Hayatının bir kısmını
Samos tiranı Polykrates’in sarayında geçirmişti.
-
60 Platon Şölen’de (203c) Eros’un Penia ile Poros’un
oğlu ve tanrı değil, “daimon” olduğunu söyler.
-
61 Sicilya’nın Himera kentinde yaşamış (MÖ 640-555)
lirik ozan. Efsaneye göre Helene hakkında kötü konuştuğu için kör olmuştu. Troia’ya Helene’nin
değil hayalinin gittiğini söyleyen bir şiir yazdıktan sonra görme gücüne yeniden kavuştuğuna
inanılıyordu.
-
62 “Geri şarkı” anlamına gelen παλινωδία [palinode]
kelimesi çağdaş dillerde “inkâr, tekzip, daha önce söylediğinin aksini savunma” anlamlarına
gelir.
Apollon’un kehanetlerini bildirmekle görevli rahibelerin genel adı. Bazı geleneklere göre
ilk Sibylla Troialı Dardanos ile Neso’nun (Teukros’un kızı) kızıydı.
Platon οiονοiστική kelimesinin etimolojisini üç kelimeden türetiyor: οίησις [oiesis =
kanı], νους [nous =
akıl] ve ιστορία [historia = tarih, anlatım]. Kelimenin daha sonra dönüşmüş olduğu
οίωνιστική’nin etimolojisini ise οiωνός’a [oionos = işaret, belirti] dayandırıyor. Tanrıların esiniyle
kehanette bulunmak yerine kuşların uçuşunu, kurbanların iç organlarını ve başka işaretleri yorumlayarak
geleceği tahmin etmek anlamına gelir.
Doğruluk ve adalet tanrıçası, cenazelerin hamisi Nemesis’in diğer bir adı. Moiralardan
farklı olarak eylemlerine göre cezalandırıp ödüllendirerek insanlara mutluluk ve mutsuzluk
dağıtıyordu.
-
68 Orijinalde ίμερος [himeros]. Kelime “derin tutku,
aşk tutkusu” anlamına gelir. Platon’un verdiği etimolojiye göre ίεμαι [ieme = öne doğru hareket
etmek], μέρη [mere = bölümler, parçalar] ve ροή [rhoe = akış] kelimelerinden
türetilmiştir.
-
69 Όμηρίδαι [Homeridai] Sakız Adası’nda yaşayan,
Homeros destanından bölümler okuyan gezgin âşıklar. Άπόθετος [apothetos]. Sözlük anlamı
“saklanmış, en alta konulmuş olan, özel durumlar için saklanan”.
-
71 Orijinalde ίμερος [himeros].
-
72 Orijinalde άντέρως [ant(i)eros].
Olimpiyat oyunlarının sevilen sporu olan güreşte bir sporcunun şampiyon olabilmesi için
üç karşılaşmadan galip çıkması gerekiyordu. Yazar bu galibiyetleri daha önce bahsettiği (248e - 249a)
ruhun üç bin yıllık üç periyoduna benzetiyor.
Orijinalde λογογράφος [logographos]. Antik Yunanistan’da mahkemeye çıkartılan
yurttaşların kendi-
lerini savunmaları için onlara belirli bir ücret karşılığında söylevler yazanlara böyle
deniyordu. Platon bu tür söylevleri “değersiz fikirleri önemliymiş gibi göstermekle” suçlar. Bkz.
Sokrates’in Savunması (23d.5). [τον ήττω λόγον κρείττω ποιειν].
-
76 MÖ V. ve IV. yüzyılda doğa felsefesinin iflasının
ardından insanı konu alan felsefenin başlatıcısı olarak ortaya çıkan gezgin felsefe
öğretmenleri. Sophist terimi zamanla bir ayıplama terimine dönüştü. Bunun nedenlerinden biri
yaptıkları işin karşılığında para almaları, bir diğeri de güzel sözler söyleyerek gerçekleri
çarpıttıkları inancıydı.
Nil Nehri’nin geçilmesi zor olan büyük dönemeci nükteli bir yaklaşımla böyle
adlandırılıyordu. Zamanla bu ifade ulaşılamayan güzel şeylerin kötülenmesi anlamına gelen bir deyime
dönüştü. Köşeli parantez içindeki cümlenin sonradan eklendiğine inanılıyor ve Loeb edisyonunda metinden
tamamen çıkarılmıştır. Okunması önerilen söylevlerin listesi tahta tabletlere yazılırdı.
Yarı kadın, yarı kuş deniz daimonları. Akdeniz’de bir adada yaşıyor ve güzel şarkılarıyla
yakınlarından geçen denizcileri kendilerine çekiyorlardı. Gemiler adanın kayalıklarında parçalanınca
Seireneler denizcileri yakalayıp yiyorlardı.
-
80 Adının sözlük karşılığı “gökyüzü” olan
Ourania’nın gökyüzüyle ilişkilendirilmesi doğaldır. Ancak Sokrates burada adının sözlük anlamı
“güzel sesli” olan ve epik şiirin koruyucusu sayılan Kalliope’yi de felsefeyle
ilişkilendiriyor.
-
81 Sokrates cümlenin ilk kısmını Nestor’un
sözlerinden alıntılıyor, bkz İlyada II 361.
En önemli kenti Sparta olan bölgenin adı Lakonia’ydı, buranın halkı Lakon adıyla
biliniyordu.
Yazar bu niteleme ile Phaidros’un çok sayıda söylev yazdığına atıfta bulunuyor
olabilir (242b).
-
84 Leontinili Gorgias dönemin meşhur retorik
öğretmeniydi. Platon retorik hakkında yazdığı uzun bir diyaloguna onun adını
vermişti.
-
85 Khalkedonlu Thrasymakhos, “Adalet güçlünün
menfaatidir” özdeyişiyle meşhur filozof ve hatip.
Byzantionlu Theodoros MÖ V. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan sofist ve hatip.
MÖ 400 civarında retorik hakkında bir kitap yazmıştı. Aristoteles’in Retorik Sanatı’nda dört kez adı
geçer. Aristoteles onu Tisias ve Thrasymakhos’la birlikte anar.
-
87 Burada Elealı Zenon kastediliyor.
-
88 Orijinalde άντιλογική
[antilogiki].
-
89 Orijinalde δόξα [doksa].
Orijinalde προφήται [prophetai]. Bugün peygamber anlamında kullanılan kelimenin
sözlükteki karşılığı “tanrı adına konuşarak onun dileklerini insanlara aktaran kişi”dir. Burada
“ağustos böcekleri” kastediliyor.
-
91 Orijinalde dostuna φίλη κεφαλή [phile kephale
= sevgili başım] diye hitap ediyor. Aynı hitabı Homeros da Teukros için kullanır, bkz.
İlyada VIII 281.
-
92 Bu ifade “bir tanrının ayak izlerini takip
etmek”ten söz eden Homeros’u çağrıştırır. İfade Odysseia’da üç kez Athena için, (ii 406, iii
30, vii 38) bir kez de Kalypso için (v 193) kullanılmıştır.
-
93 Orijinalde διαλεκτικός
[dialektikos].
-
94 Orijinalde λογοδαίδαλος
[logodaidalos].
Koraks’ın öğrencisi olan Syrakousalı Tisias retorik hakkında kitap yazan ilk
hatiptir. Retoriği “ikna sanatı” olarak ilk tanımlayan da odur.
Sokrates’in yaşıtı Kea adalı Prodikos adanın temsilcisi olarak Atina’ya
gönderildikten sonra burada ücret
karşılığında retorik dersleri vermeye başlamıştı. Protagoras diyalogunda konuşmacılardan
biridir.
Eleialı Hippias Platon’a göre demagog sofistlerin en belirgin örneklerinden biridir. Onun
hakkında Büyük Hippias ve Küçük Hippias adlı iki diyalog yazmıştır.
Gorgias’ın öğrencisi ve Polos’un öğretmeni olarak tanınan Khios adalı Likymnios
dithyrambos yazarı ve sofistti. Aristoteles Rhetorik’te onun hakkında olumsuz düşünceler
belirtir.
-
100 Kitapta kendisinden birkaç kez söz edilen
Thrasymakhos kastediliyor.
-
101 Orijinalde έπάνοδος [epanodos].
-
102 Perikles’in hitabet yeteneği Şölen diyalogunda
(215e,
221d) mitolojik kahramanlar Nestor ve Antinor ile eşdeğer gösterilir.
-
103 Sokrates’e yöneltilen suçlamalar arasında
“göksel varlıklar üzerine” düşünmek de vardı. Platon burada sözlük anlamı “göksel varlıklar
bilimi” olan μετεωρολογία [meteorologia] kelimesiyle bu suçlamalar üzerindeki düşüncelerini
açıklıyor.
-
104 Hekimlerin İlyada’da sıkça adından söz edilen
mito
lojik hekim Asklepios’un soyundan geldiğine inanılıyordu. Sokrates’in çağdaşı olan Kos
adalı Hippokrates antikitenin en meşhur hekimiydi.
-
105 Retorik sanatını ciddiyetle öğreten öğretmen,
271a.
-
106 Bir Aisopos masalına atıfta bulunuyor.
-
107 Bkz. 260a
-
108 Orijinalde σόφρων [sophron].
-
109 Oval taş, bir tür piyon ve Antik Yunanistan’da
bunlarla oynanan tavla ve satranç benzeri bir oyun.
-
110 Orijinaldeki ζωγραφία [zographia] kelimesi ζώον
[zoon = canlı, hayvan] ve γράφω [grapho = yazıyorum, çiziyorum] kelimelerinden
türetilmiştir.
-
111 Söylevler önceleri sözlü olarak okunurdu. Daha
sonra İsokrates’in telkiniyle yazıya geçirildiler.
-
112 Kışın yer altında saklanan, baharla birlikte
yeryüzüne dönen ve aşk cümbüşü içinde fışkırıp gelişen bitkisel varlığı simgeleyen Adonis’e
özellikle kadınlar tapınırdı. Yılda bir bahar bayramı yaparlar, saksılara tohumlar dikerler ve
onları sıcak suyla sularlardı. Böylece hızlı büyüyen bitkiler kısa zamanda solup ölürdü.
Ardından kadınlar Adonis Bahçeleri denilen bu çiçeklerin karşısında yas tutar, dövünürdü.
-
113 Orijinaldeki ραψωδούμενοι [rapsodoumenoi] fiili
ozanların ezbere şiir okuması anlamına gelir.
-
114 İsokrates MÖ 436’da Atina’da doğdu. Gorgias’ın
öğrencisiydi. Dürüst karakteri yüzünden Lysias ile rekabet edemediği için MÖ 390’da profesyonel
söylev yazarlığını bırakarak öğretmenliğe yoğunlaştı. Öğretisine genel kültür anlamında
kullandığı “philosophia” adını vermişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder