
OSMANLI'DA SEKS
Bu kitap, yüzlerce yıldır gizli kalmış bir konuyu gün ışığına
çıkartıyor.
Kitaplıkların tozlu raflarında, elyazmalarının sararmış
sayfalarında duran, unutulan yazıları: Osmanlı cinsellik metinlerini...
Muzur veya müstehcen gibi kavramların olmadığı, cinsellik
konusunda istenen her şeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar. Hepsi Türkçe ve hepsi ilk
kez yayınlanıyor.
Cinsel sağlıktan bahseden, aşk tekniklerini anlatan
"Bahnameler"... Nasreddin Hoca öykülerinin cinsellik temeline dayalı ilk versiyonları... 17.
yüzyıl İstanbul hamamlarının gerçek çehresi... Osmanlı eşcinsel edebiyatı...
Cinselliği konu alan şarkı güfteleri... Ve, eski İstanbul'un
cinsel yaşamı...
Dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hatta nesiller önceki
atalarımızın okuyup zevk aldığı yazılar... Hintliler'in "Kama Sutra"sı düzeyinde bilimsel,
Araplar'ın "Kokulu Bahçe"si kadar renkli...
Yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir geleneğin halkaları
ve en önemlisi, hepsi bizim öykümüz...
Sarayda Gece Dersleri
GÜR YAY1NLARI: 43
Araştırma / İnceleme / Başvuru Dizisi: 15
Osmanlıda Seks
-Sarayda Gece Dersleri-Murat Bardakçı
•
Kapak Düzeni AHMET NAİL •
Kapak Minyatürü: İstanbul İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan "Hamse-i Ataî"den
bir sayfa
Dizgi
Yöntem Dizimevi
Baskı Özal Matbaası
Kapak Baskısı C Matbaası İstanbul 528 38 72
•
Cilt
Baba Mücellithanesi 511 94 54 Cağaloğlu / İst
Birinci Baskı:Kasım 1992
İkinci Baskı:Ocak 1993
ISBN 975 - 7823-02-3
GÜR YAYINLARI, 1992
Çiftehavuzlar Mahur Sok, 8/1, Kadıköy-İstanbul P.K. 621, Sirkeci-İstanbul
MURAT BARDAKÇI
OSMANLI’DA
SEKS
-Sarayda Gece Dersleri-
GÜR YAYINLARI
P.K. 621 Sirkeci-İstanbul
BAŞLARKEN
Yüzlerce yıl boyunca itinayla saklanan, elden ele gizlice dolaşan, kulaktan kulağa
fısıldanan metinler, bu kitapla ilk kez gün ışığına çıkıyor... Kitaplıkların tozlu raflarında kalmış,
elyazmalarının sararmış sayfalarında unutulmuş yazılar bunlar... Osmanlı cinsellik metinleri...
Öncelikle şunu belirtmemiz gerekli: Bu kitapta yer alan metinlerin hiçbiri bize ait
değil. Bunları biz yazmadık, sadece bugüne kadar ele alınmayan cinsellikle ilgili Osmanlıca yazmaların
bazı bölümlerini, bugünün diline çevirip naklettik.
Yüzlerce yıl önce söylenmiş, yazılmış, çizilmiş konulardı bunlar... Ve en önemlisi, hepsi
"bizim" öykümüzdü. Ama günümüzde her nedense üzerlerinde pek durulmamış,
incelenmemişlerdi..
O zamanlarda, bugünün "muzır" kavramı yoklu. "Uygunsuz" kadın ve
erkekler yine işbaşındaydı ve hatta hem nüfusa göre oranları daha fazlaydı, hem de faaliyet sahaları
daha genişti galiba. Kolluk kuvvetleri "uygunsuzlar'ı o zaman da loplar, şehir dışına sürer
mahallenin namusunun temizlenmesine çalışılırdı.
Ama günümüzde sık yaşanan bir şey, geçmişle pek bilinmezdi:
Cinselliği yazan kaleme yasak yoktu... Hoşgörü, topluma bugünden daha fazla
egemendi.
Siyaset uğruna nice başlar uçuran, din adına sıra sıra dar ağaçları dizen Osmanlı, gerçi
iktidara karşı söz söyleyeni başkaldıranı bağışlamamıştı ama cinsellikten bahseden kaleme ses
çıkartmamıştı. Bu serbestlik, "halk siyasetle uğraşmasın da ne yaparsa yapsın..."
düşüncesinden mi kaynaklanıyordu, yoksa başka bir sebepten mi, 7
bilmiyoruz... Ama görünen o ki, günümüzden çok daha fazla bir serbestlik vardı..
Örneğin cinsel sağlıkla güç arttırıcı ilâçlardan, aşk teknikleriyle fizyolojik
bilgilerden bahseden "Bahnameler"... Hepsi, padişahından sıradan vatandaşına kadar, isteyenin
elinin altındaydı...
Veya bir Fazıl Bey... Türk Edebiyatında, onun kadar açık sözlü bir şair herhalde
gelmemiş, hatta ondan sonra da çıkmamıştı...
Yahut bir Türk Galip... İmparatorluğun bir paşasıydı. Bir yandan vilâyetler yönetip
Babıali’ye idarî raporlar yazarken, bir yandan da Anadolu’nun Kezban’ının, Himmet’inin "çok
özel" ilişkilerini anlatmış, cinsel folkloru konu alan dizeler döktürmüştü...
*
Yüzyıllar öncesinden kalma metinler, okunduklarında cinsel tahrike sebep olmalarının
aksine bir mizah duygusu uyandıracak, hatta bazı bölümleri kahkahalar yaratacak şekildedir. Üstelik
bunlar, Hintliler’in "Kama Sutra"sı veya Araplar’ın "Kokulu Bahçe"si gibi, doğunun
cinsellik klasikleriyle boy ölçüşebilecek zenginlikte bir cinsellik edebiyatına sahip olduğumuzu da
kanıtlamaktadır.
Okuyucuyu dedelerimizin, büyük dedelerimizin, hatla nesiller önceki atalarımızın okuyup
zevk aldığı cinsel metinlerle baş başa bırakmadan önce tekrar söyleyelim... Kitapta yer alan metinler ve
anlatılan olaylar, bazı çevrelere aykırı gelecek olsa bile yüzyıllar öncesinden günümüze kadar uzanan
bir geleneğin halkalarıdır ve "bizim" öykümüzdür.
Murat Bardakçı
Teşvikiye, 1992
1. BÖLÜM
"-YAZIN AVRATLARA, KIŞIN OĞLANLARA-"
"...Yaz olunca avratlara, kışın oğlanlara meylet ki, vücutça sağlam olasın. Zira
oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki
soğuk vücudu kurutur...".
♦
"...Kız Softa yani Ürgüplü İsmail Zalpaşa Medresesi’nde hemşehrisi Dağlı Hüseyin nam
pelide (...) misafir olup, üçüncü gece o zalim dağlı herif hemşehri oğlancığa fiili livataya mübaşeret
eyledikte (girişince) maslahatı begayet kebir (çok büyük) olmakla Molla İsmail kan-revan bihuş (....)
oldukta (olunca), gaddar herif işini tamam görmüştür...”.
♦
"...Bil ki, avratların inzâl alâmetleri (boşalma belirlileri) şunlardır ki, gözleri
süzülür ve er yüzüne bakmaya utanır ve alnı terler ve göğsü titrer ve ere berk (sıkı) yapışır. Ve bil
kim avrat ile erin inzâl i bir olursa, büyük lezzet bulurlar. Ve yine bil ki, avrat ile erin menileri
birbirine karışacak olursa, aralarında muhabbet çok olur...".
*
"...Erkek hatunun üstüne çıka ve uyluklarını kaldıra. Tamam oynayıp memelerini sika,
sonra fercini sıkıp zekerini ovalayıp ikbal geldikte zekerini ferci içine idhal eyleye. Sonra, meni
döke. Amma avrat üste çıksa, meni güç dökülür, safası az olur ve zeker içinde
meni kalır ve içinde kurur ve mesaneyi fasid eder (bozar) ve mesanede emraz (hastalık)
hasıl olur...".
*
Bu ifadeler, günümüz yazarlarından birine ait olsa neler neler söylenirdi...
Şöyle bir tahmin etmeye çalışmak bile, insanı ürkütüyor...
Ama neyse ki, yukarıdaki örnekler, günümüzden daha önce, hem de yüzlerce yıl önce
yazılmış kitaplardan seçildi. Taaa Osmanlı döneminde, hatla Osmanlı’nın da ilk döneminde, 16. ve 17.
yüzyıllarda kaleme alınmış eserlerden alındı.
"Muzır" veya "müstehcen" gibi kavramların olmadığı, cinsellik
konusunda istenen her şeyin serbestçe yazıldığı bir dönemin örnekleri bunlar.
Osmanlılar döneminde "edebiyat" denince akla gelen divan şiirinde, bunun
ezgisel uzantısı olan ve günümüzde "Klasik Türk Musikisi" diye adlandırılan müzik türünde
bestelenmiş söz eserlerinde, düzyazılarda, tarihî kaynaklarda, minyatürlerde, cinsellik öğelerine bol
bol rastlanır.
Cinsellik, Türk edebiyatının sadece Osmanlı döneminde değil, hemen her devresinde ve her
biçimde kullanılmış bir olgudur. Edebiyatın ilk örneklerinden olan tarihî destanlara, bilinen ilk Türk
sözlüğü Divanı Lügatü’t-Türk’e, yine yüzyıllar öncesinin masallarından halk edebiyatının çeşitli
formlarına kadar, zengin konular oluşturur.
Ancak iki konuyu birbiriylc karıştırmamak gerek: İçerisinde cinsel unsurların geçtiği
metinlerle, sadece cinselliği konu alan eserleri...
Bizim için daha önemli olanı, bu İkincisi... İleride tam metinlerini vereceğimiz
bahnameler, dellaknameler, "evlileri irşad" kitapları...
"Cima" ve "vuslat"...
Cinsel metinlerde sürekli kullanılan iki kelime vardır: "Cima" ve
"vuslat”. İkisi de Arapçadır. İlki "cinsel birleşme", öteki "kavuşma" anlamına
gelir.
Ama "vuslat" sözüyle ifade edilen kavuşma, başka türlü bir kavuşmadır.
Arapça’nın en büyük sözlüklerinden biri olan Kamus-ı Okyanus’ta, kelimenin karşılığı
olarak "Muhibbin mahbûbuna vasıl olması" deniyor. Yani "sevenin sevdiğine ulaşması".
Kamus sonra, "...gerek afif ve ismet, gerek habis ve şenaat cihetiyle olsun..." diye yazıyor.
Bugünün Türkçesiyle, "Seven sevdiğine iyi niyetle de gider, kötü niyetle de...".
"Vuslat," edebiyatın her türünde çok sık kullanılmıştır. Hangi anlamda
kullanıldığı, yazanın niyetinin ne olduğu, cümlenin siyakından kolayca anlaşılır.
Cimanın ise, "cinsel birleşme" dışında mecazî hiçbir anlamı yoktur...
Osmanlı öncesi Türk edebiyatındaki cinsellik bahislerinde, cinsel ilişki tekniklerinin
anlatımına pek rastlanmaz. Sözü edilen şey, genellikle olaylar veya sevgilinin güzelliği, zarâfeti ve
tahrik edişi, bazan da nasihatlerdir.
Destanlar döneminden başlayarak, 14. yüzyıl Anadolu Türkçesi örneği olan şiirlere kadar,
bu böyle gider. Ancak ilk dönem Anadolu metinlerinde, artık İslâmî öğretinin yorumlanmasıyla ortaya
çıkan tasvirlerle de karşılaşılır. Cennetteki huriler, meselâ Yazıcıoğlu’na göre, "göbekten
yukarısı güzel oğlan, aşağısı el değmemiş kızdır. Işıkla karışmış bir haldedirler. Kaşları, kirpikleri,
saçları vardır ama vücudlarında kıl yoktur.
"Cimanın
iyisi ve kötüsü..."
"Kabusname", cimayı konu olarak işleyen kaynakların en eskilerinden biri. 1082
yılında, Ziyaroğulları’ndan Emir Keykavus tarafından yazılmış Farsça ansiklopedik bir eser. İçerisinde
ne ararsanız var. Hamamda yıkanma usullerinden at cinslerine, tarladan fazla ürün alma yollarından
tüccarlığa kadar, günlük hayatta karşılaşılacak hemen her konu işleniyor.
Kitabın "Cimada faidelisi ve ziyanlısı hangisidir, onu beyan eder" yani
"Cimanın iyisi ve kötüsü hangisidir, onu anlatır” başlıklı 15. bölümü, cinselliği konu
alıyor.
Kabusname, 15. yüzyılın ilk yarısında Mercimek Ahmet tarafından Türkçe’ye çevrilmiş ve
taşıdığı büyük "önemden" dolayı, dönemin hükümdarı İkinci Murat’a sunulmuş.
Edebiyat bilgini Orhan Şaik Gökyay tarafından yıllar önce "Devlet kitapları"
serisinden yayınlanan Kabusname’nin sözkonusu 15. bölümü, bugünün diliyle şöyle:
"...Ey oğul şöyle bil ki, cima etmek dünyanın lezzetlerinden ulu bir lezzettir. Ama
bunun lezzetine aldanıp çok meşgul olma ki, vücudunun temeli gedik almasın. Eğer kendini yenemezsen bari
sevdiğinle cima et ki, sevgin zarar görmesin. Zira sevgi sıcak, cima soğuk bir harekettir. Şüphesiz ki
soğuk, sıcağı bozar.
Arzunu sevdiğinle de yenemezsen, bari serhoşken cima etme. Zira cima sırasında zihinde
bir tad meydana gelir. Eğer zihinde şarabın doğurduğu düşünceler varsa, kişi ne cima ettiğini bilir, ne
de lezzetini alır. Ama çaresiz kalırsa mahmur olduğu sırada cima etmeli ki, zevkini anlasın. O da günde
bir kere gerek. Kişinin, bulduğunca bunamaması gerek. Yani ele geçirdiğinde iş buymuş dememek gerek. Her
ele geçirdiğinde cima etmek, havyanların işidir. Hayvanlar vakitli, vakitsiz nedir bilmezler. Ne zaman
ellerine geçir-
seler, yaparlar. Demek ki insan olanın zamanı gözlemesi gerek. Böylece insarıla hayvan
arasında ne fark olduğu bilinir ve "Bu insandır, bu hayvandır" denir.
Ve ondan sonra: Hizmetkarlar iki türlüdür. Yani karın ve cariyen. Meylin daima bunlardan
birine olmasın, yoksa ikisinden biri sana düşman kesilir. Her ikisini beraber gözetirsen, hem karının
hem de cariyenin hizmetinden iki kat zevk alırsın.
Cimanın çoğu zararlı olduğu gibi, azı da zararlıdır dedik. Her şeyin orta kararı hoştur.
Sıcak günde, sıcak hamamda ve sert soğukta yapılan cima, özellikle yaşlılara büyük zarar verir.
İlkbaharda cima çok hoştur ve her bünyeye uygundur. Çünkü, ilkbahar ılımlı bir mevsimdir, ılımlı havada
çeşmelerde ve pınarlarda su çok olur, alemde hoşluk ve rahatlık artar. Büyük alem böyle olup sular
çoğalınca, küçük alem olan bedenimizde kan fazlalaşır ve şehvet de çoğalır. Şehvet arttığında cima
safalı olur, zarar vermez. Görmez misin ki damarda kan fazlalaştığında kan aldırmak nasıl faydalıdır?
Damarlar boş olduğunda kan aldırmak nasıl zararlıysa, belde meni olmadığında yapılan cima neye
yarar?
Ve eğer kan aldırmak istersen, çok sıcakta ve çok soğukta aldırma. Kan artarsa,
sakinleştirmeye çalış. Uygun şaraplar ve yemekler ye. Miden tok olduğunda daha fazla yeme, usanınca da
cima etme.
Yaz olunca avratlara meylet, kışın oğlanlara ki, vücutça sağlam olasın. Zira oğlan teni
sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse vücudu bozar. Avrat teni ise soğuktur, kışın iki soğuk
vücudu kurutur...".
Bir başka
Nasreddin Hoca...
Türk mizah sanatının en eski örneklerinden sayılan Nasreddin Hoca öykülerinin yüzyıllar
öncesinden kalan ilk versiyonlarında,
ana tema cinselliktir.
Nasreddin Hoca üzerine çalışan araştırmacılar, ilk dönem öykülerindeki cinselliği halk
düşünce ve felsefesinin gerçekçi ve sınırlama konmamış bir ürünü olarak niteliyorlar.
Bu şekilde öykülerin kaydedildiği ve 16. yüzyıldan kaldığı sanılan elyazmalarından biri,
Hollanda’nın Groningen Üniversitesi Kitaplığı’nda (Cod. Gron. a g 8) saklanıyor. Yazmada bulunan 75
öyküden bir kısmı, cinsellikle ilgili.
Metin ilk kez, K.R.F. Burill tarafından bilimsel bir dergide, orijinal dili ve bugünün
Türkçesi’ne uyarlamasıyla birlikte yayınlanmıştı (Archivum Ottomanicum, Tomus II, Anno 1970). Günümüzde
de rahatça anlaşılabilecek bir dille yazılmış olan bu fıkraların bazılarını, çok küçük değişiklikler
yaparak veriyoruz:
"...Nasreddin Hoca, bir gün Sivrihisar’da vaaz ederken demiş: "Müslümanlar, bu
Sivrihisar’la Karahisar’ın havası birmiş". Dinleyenler, "Neden?" demişler. Hoca, cevap
vermiş: "Orada da sikimle taşağım beraberdi, gördüm ki burada da beraber".
♦♦♦
Nasreddin Hoca, bir gün vaaz ederken demiş: "Müslümanlar, varın Tanrı’ya şükredin
ki, götünüzü alınlarınızda yapmamış. Eğer alınlarınızda olsaydı, her gün yüzünüze
sıçacaktınız."
♦♦♦
Nasreddin Hoca bir gün minareyi göstererek "Şuna ne derler?" diye sormuş. Halk,
"Şehrin siki" demiş. Hoca demiş: "Ona uygun götünüz var mı?".
♦♦♦
Nasreddin Hoca bir gün, mescide varmış. Tesadüf, kısacık kafta-
nıyla ön safta yer bulmuş. Rükûda ardından taşakları gözükmüş. Bir herif sıkıca tutmuş.
Hoca da imamın taşaklarını tutmuş. İmam demiş: "Hey, neylersin" demiş. Hoca da demiş ki:
"Neyliyeyim, ben sizi t...k karışma oynar sanırdum".
♦♦♦
Nasreddin Hoca bir gün yolda giderken, bir alay don yıkayan avrata rastlamış. Avratlar
hocayı görünce, amlarını açmışlar. "Hoca, buna ne derler?" demişler. Hoca da "Am!"
demiş. Avratlar, "Hey Hoca, bilemedin! Buna, garipler meşhedi (mezarı) derler" demişler. Hoca
gidip sikini bir eski bez parçasına sarmış, bir yonkucuk (çamaşır yıkama taşı) üstüne koyup gelmiş.
Avratlar "Hay Hoca, bu nedir?" demişler. Hoca "Garipler ölüsüdür. Yerine koyalım"
demiş. Birisi razı olmuş. Hoca tam yerleştirirken avrat Hoca’nın taşaklarını tutmuş, "Ya bunlar
demiş. Hoca da demiş ki: "O garibin oğlancıklarıdır. Makber'e (mezara) beraber
gelmişlerdir".
♦♦♦
Nasreddin Hoca’ya bir gün iki avrat gelmiş. Birisi demiş: "Efendi, biz ikimiz bir
çanağa bir karanlık yerde işedik. Birimizden sidik, birimizden şirligun (susam yağı) geldi. Hangimizin
sidik, hangimizin susam yağı, bilmiyoruz" demiş. Hoca da demiş ki: "O kolay... Gelin, ikinizin
de götüne basayım, hanginizden ki küspe çıkar, yağ onundur...
♦♦♦
Nasreddin Hoca bir gün başkasının eşeğini sikerken, hayvanın sahibi çıkagelmiş:
- Ne yapıyorsun be?
- Eşeğe bundan hiçbir şey olmaz ama, sen onu kurttan sakla...
Nasreddin Hoca, bir herife demiş: "Şu benim eşeğim kâh hırçınlık eder, yürümez. Ne
yapayım?" demiş. Herif te demiş: "Ben sana bir ot vereyim, her ne zaman yürümüyor, parmağınla
o ottan biraz götüne tak" demiş. Meğer o ot nişadır imiş. Bir gün Hoca eşeğiyle odundan gelirken
eşek yürümemiş. Hemen o ottan biraz götüne parmağıyla takmış. Eşek götünün acısıyla öyle gitmiş ki, Hoca
ardından yetişememiş. Bakmış ki olmuyor, Hoca da biraz o ottan kendi götüne parmağıyla takmış. Hoca da
götünün acısıyla öyle gitmiş ki, eve kadar gelmiş. Eşek bakmış ki ev kapısı açık değil, almış
yürüyüvermiş. Avrat, eşeğin ardına düşmüş. Hoca demiş ki: "Bre kan, eşeği ko beni tut, yoksa
memleketi deldim geçtim" demiş.
♦♦♦
Nasreddin Hoca’ya bir gün avratı, "Ben gelinceye kadar şu oğlana göz-kulak ol"
demiş.
Annesi gidince, oğlan ağlamaya başlamış. Hoca oğlanı dizleri üzerine almış, çocuk
Hoca’nın üzerine işeyince Hoca da oğlanın oğlanın kafasına sıçmış. Bu sırada karısı dönmüş:
- Bre deli, nedir bu?
- Bre amcığını siktiğim! Şu kadarcık oğlanın altında kalır mıyım?
♦♦♦
Nasreddin Hoca’ya bir gün avratı, "Ben gelinceye kadar şu oğlana göz-kulak ol"
demiş.
Annesi gidince, oğlan ağlamaya başlamış. Hoca bakmış ki susmuyor, çocuğun eline siki
vermiş. Bu sırada karısı dönmüş:
- Bre deli, nedir bu?
- Bre amcığını siktiğim! Eline bıçak vereyim de elini mi kessin?
Nasreddin Hoca’ya bir gün avratı, "Ben gelinceye kadar şu oğlanı avut" demiş,
gitmiş. Avrat gidince oğlan ağlamış. Hoca bakmış ki olmaz... Bir çanakta yoğurt varmış. Sikine
bulaştırmış, oğlana yalatarak uyutmuş. Avratı gelmiş, "Aferin be koca. Şu oğlanı ne güzel
uyutmuşsun demiş. Hoca da demiş ki: "Behey amını siktiğim! Ben onu uyutuncaya kadar dokuz sik
yoğurt yedirdim. Eğer sana da yedirsem, sen de uyurdun" demiş.
♦♦♦
Nasreddin Hoca’nın avratı bir gün boş evde amına bakmış demiş ki: "Benim devletim ve
saadetim am! Senin yüzünden bunca saadetlere uğradım, kim bilir daha ne saadetlere uğrayacağım".
Derken, Hoca tesadüfen işitmiş. Görmüş ki, hal böyle. Hemen dışarı çıkmış, sikini açmış, "Beni
türlü belalara uğratan hep sensin! Daha kim bilir ne belalara uğratacaksın" diye ağlarken avratı
içerden işitmiş, dışarı gelmiş. Görmüş ki Hoca sikini taşağını açıp durmaz, ağlar. "Koca,
n’oldun?" demiş. Hoca da demiş ki: "Behey amını siktiğim! Ben senin amının düğününe gelmedim.
Sen benim sikimin yasına niçin gelirsin?" demiş...".
Bir Kastamonu
paşası...
"...Bedeni geniş, ensesi kalın, kaşları çatık, sakalı gür, üniforması baştan başa
sırmayla kaplı, sertin de serti, huysuzun da huysuzudur. Söze "Paşa hazretleri..." diye
başlamayanı, edeple kusur edeni, "Yıkın mel'unu" deyip huzurunda falakaya yatırtır. Aşk ettiği
Osmanlı tokadını yiyen, hemen o anda rahmet-i rahmana kavuşur...".
Tarih kitaplarına göre, Osmanlı paşalarının özellikleri genellikle böyledir...
Ama bütün paşa hazretlerinin bu şekilde olduğu sanılmasın, zira
istisnalarına da rastlanır. Örneğin Koca Ragıp Paşa usta bir şair, üstelik bir şaireye
gönül verip gazeller döktürecek kadar içli bir aşıktır, Mahmut Celâleddin Paşa "Sevdiğim, cemalin
çünkü göremem..." diye başlayan şarkılar besteler, Şeker Ahmet Paşa, elindeki fırçasıyla renklerle
oynar. Bir başka Ahmet, şair Ahmet Paşa ise daha da ileri gider, Ali adında bir "delikanlıya"
vurulur, "Ayine-i candır ruh-ı zibası Ali’nin / Bu gözle muhal oldu temaşası Ali’nin" yani
"Ali’nin güzel yanağı can aynası gibidir. Onu gözle seyretmek mümkün olmuyor” der.
Osmanlı tarihinde bu paşalardan çok daha değişik işler yapmış ve kendi alanında tek
sayılan bir başka "şair paşa" var: "Türk Galip" diye anılan Galip Paşa.
Tam adı, Abdülhalim Galip. Anadolu’yu idarî görevlerle uzun yıllar karış karış dolaşmış,
halkın yaşamını, özellikle de "cinsel" yaşamını titizlikle gözlemiş, bunu Kastamonu
köylülerinin şivesinde yazdığı şiirlerine konu almış, üstelik kalemini cinsellik dışında neredeyse hiç
kullanmamış. Galip Paşa nın şiirleri, işte bu yüzden Türk edebiyat ve erotizm tarihinde "benzersiz”
diye niteleniyor ve kendi alanında "tek" olarak tanınıyor.
Hangi yılda doğduğunu bilen yok. Hakkında anlatılanlar, sadece genç yaşla devlet
hizmetine girdiği, önce Çengeloğlu Tahir Paşa’ya mühürdarlık yaptığı, Darendeli İzzet Paşa nın divan
kâtibi olduğu, başmabeyinci Hamid Paşa’ya da kâtiplik ettiği, Viranşehir kaymakamlığına ve Ankara
defterdarlığına getirildiği, Batum ve Tırnava kaymakamlıklarından sonra Amasya’ya mutasarrıf olarak
gönderildiği ve mîrimîrânlığa kadar yükseldikten sonra, 1876’da İstanbul’da öldüğüyle sınırlı.
Ardında, çok az. sayıda yayınlayıp üzerine ne tarih, ne de basıldığı yer kaydını
koymadığı, ama büyük bir cesaretle, dönemin hükümdarı Abdülaziz’e ithaf etliği bir şiir kitabı bırakır.
"Mutâyebât-ı
Türkiyye" yani "Türkçe Şakalar". İşte Galip Paşa, bu kitap dolayısıyla
"Türk Galip" diye tanınır... "Kaba şiirler" yazmıştır, o dönemde "Türk"
demek "kaba" demektir, dolayısıyla da "Türk Galip" unvanı, daha uygundur...
Cinsel şiirler yazmasının nedenini, eski şairlerin işlenecek konu bırakmamalarına ve
"bütün meyvelerin yenip, geriye sadece kabukların kalmasına" bağlar. Döneminin Türkçe’yi
karalama modasına uyar, "Kaba Türkçe" ile yazdığını söyler, üstelik yazdıklarının ne derece
garip olduğunun da bilincindedir:
"Eş’arıma giydirip zamane / Ucube külâh-ı Türkiyâne / Meydâne çıkıp eda-yı nevle /
Girdim yine bir destâne", yani "Şiirlerime Türk usulü garip bir külah giydirerek yeni bir
tarzda meydana çıktım ve yine bir destana girdim" der, sonra devam eder:
"...Esnâ-yı mutâyebâtta letmezen-i lisân-ı cür’et olan fuhşiyâttan dolayı husule
gelen seyyiâtın afvını deryâ-yı bî-intihâ-yı mağfiret-i ilâhiyyeye havâle ve ilkâ ile..."
Paşa, bu tumturaklı cümlesinde kısaca "Bir halttır ettim, Allah beni
affetsin..." demektedir.
Kezban ve
Himmet...
Galip Paşa’nın şiirlerinde erkeği Kastamonu delikanlısı Himmet, kadını, Kezban temsil
eder. Aslında pek "kadın" demez, onun yerine "kancık"ı tercih eder. Şiir uzayıp
giderken Paşa bazan bizzat kendisi araya girer, ağanın oğlunu, köy hocasını, emmiyi, yenge kadını da
işin içine sokar ve 19. yüzyıl Anadolu’sunun cinsel geleneklerini renkli bir biçimde sergiler. O dönemde
"muzır" ne kavram, ne de yasa olarak mevcut olduğundan Türk Galip her şeyi apaçık, kelimesi
kelimesine, hiç çekinmeden yazar.
Paşa’ya göre Himmet, tek bir şey düşünmektedir: Kezban’a sahip olabilmeyi... Ama gözü
yine Kezban’da olan bir başkası daha
vardır ve kızı Himmetle birlikte görünce, Paşa’nın deyimiyle "ayı gibi
böğürür", sonra da bir gazele konu olur...
Aşağıda yer alan şiirlerde geçen "Kastamonu’ya özel" kelimelerin karşılıkları,
her şiirin sonunda gösterildi. "Dadu" (tadı), "gazuk" (kazık),
"yavlarurun" (yalvarırım) "yurmuk” (yumruk), "öyke" (ölke) gibi o yöre
telaffuzuyla yazılmış sözcükler ise, bazı yerlerde veznin bozulmasına rağmen, günümüz söyleyişine
uyarlandı. Metinde, yerel lehçeyle olan ve eski hadlerle yazılmalarından sonra, içinden çıkılması daha
da güçleşen, bu yüzden okuyamadığımız bazı kelimeler çıktı. Bunlar, soru işaretleriyle
gösterildi.
Kancık eline her ne zaman geçse y.... bas
Ürkütme, mülâyim söz ile okşayarak bas
Birdenbire eşşekcesine dikme yarağı
Önce kıçına, kanuna sayhallayarak bas.
Gel tatlı kadın gel bir koyalım diye yalvar
Tutmazsa sözün sonra güzelce bi dayak bas
Amdan usanıp ta yarağın kalkmaz olursa
Tut kösleye ??? varınca taşak bas
Galip sana benden öğüd olsun iyi dinle
Kancık eline her ne zaman geçse yarak bas
(Kancık: kadın; sayhallamak: sürtüştürmek; kösle: bileyi).
♦♦♦
Meclise gelip Kezban’ı Himmet ile gördü
Cinlendi teres ayyı gibi amma böğürdü
Dikti göğe kaffasını köppek gibi ürdü
Cinlendi teres ayyı gibi amma böğürdü
Köyde fakının üstüne sırtlan gibi saldım
Dört şaplak atıp yüzde guruş cermesin aldım
Sonra kanadından yapışıp hem yere saldım
Cinlendi teres ayyı gibi amma böğürdü
Ak cinnu kızıl cinnuyu eşşek gibi attık
Etten çomağı karna şagu sonra dayattık
Bir kızla göğüs göğse sabaha kadar yattık
Cinlendi teres ayyı gibi amma böğürdü
Gökçen kadının aldatarak gönlünü ettim
Ondan geri kattım önüme dağa ileştim
Çaldım yarağı kahbeye güm güm gümülettim
Cinlendi teres ayyı gibi amma böğürdü
(Cinlendi: kızdı; ayyı: ayı; ürdü: uludu, havladı; fakı: köy imamı; cerme: cereme, ceza;
ak cinnu: rakı; kızıl cinnu: şarap; etten çomak: erkeklik aleti; gökçen kadın: güzel kadın)
♦♦♦
Çam mıdır bu dikilir taş mı ne çirkin bi yarak
Bunu oğlan yiyemez, belki yutar kız kısırak
Yırtarım ağzını hem de keserim kulağım
Sen mi kaldın bana çürlü diyecek hey oturak?
Kalkan öfkeyle kuzum sonra zararla oturur
Boşama kancığın amı, sözümü tut bana bak
Burda dursam ben uşaklarla yavuz eğleşirim
Gitmesem geç kalırım ah ne diyon, yollar ırak
Köylü kancıklarını bir dama Galip dikeriz
Cıscıbıldak soyarız deh ederiz çala yarak
(Kız kısırak: dişi kısrak; çürlü: hasta; oturak: yaşlı fahişe; kancık: kadın; uşak: genç
delikanlı; ne diyon: ne diyorsun).
♦♦♦
Durup durup bana haksız ulaşma, hey deyyus
Tazı gibi yamacımda dolaşma hey deyyus
Karın kızın imeceyle sikilse el siksin
Bana da sik diye her gün bulaşma hey deyyus
Ben istemem seni, kaç git, bana bokun bulaşır
Yılık köpek gibi ayrık yanaşma hey deyyus
Varır derim seni ben Galib’e, diker hapise
O komşu kızcağızına sataşma hey deyyus
(İmeceyle: el birliğiyle; yılık köpek: erkeğini arayan kızgın dişi köpek).
*
Kancıkları köyün gelin almaya vardılar
Def-dümbelekle yolda kıyamet kopardılar
Gammazlık eylemiş diye fakının oğlu Receb’i
Urganla sımsıkı ağaca iyice sardılar
Sidik zoruna uğramış oğlan sikmeden
Ölçüm tutup y.....m baltayla yardılar
Peşkeş çekiyo valiye müftü bizi diye
Hep ak sakallısı köyün ona kabardılar
Köyden çıkınca köylü davullarla karşıya
Erken yarağı denli uşaklar kabardılar
(Kancık: kadın; fakı: köy hocası; sidik zoru: belsoğukluğu; ölçüm: doktor, erken:
bekâr).
*
Paşa, aşağıdaki gazelinde, Kastamonu’nun gerdek geleneğini saf ve samimi bir şekilde
anlatmaktadır. Önce yatsı namazı kılınır, bal şerbetleri ve rakılar içilir, köçekler davul refakatinde
oynar ve damat yumruklar altında zifaf odasına sokulur.
Akşam odada çokluk ile yatsıyı kıldık
Yumruk yiyerek gerdeğe güç halle dikildik
Bal şerbeti geldi, bir buduc ortaya kondu
Çepçevresine gökçe sinek denli yığıldık
Başladı köçekler oyuna, çaldı davullar
Akcinnu yutup gakşek olup heyde yıkıldık
Ahret sorusundan da yamanmış aman emmi
Çekti bizi sorguya kadı eyce sıkıldık
Taktı bu gece sorguya Galib beni Kezban
Amla göt arasında taşak denli kısıldık
(Çokluk ile: cemaatle; buduc: kap; gökçe sinek: su sineği; akcinnu: rakı; gakşek:
serhoş).
*
Geldim Anuş yanına, iyilik eyle bana
Yalvarırım çok sana, tatlı kadın merhaba!
Gel bilece yatalım, yağı bala katalım
Şalvarımız atalım, tatlı kadın merhaba!
Bunu yalan belleme, çıktı ölke kelleme
Gayri bokun elleme, tatlı kadın merhaba!
Amcığızın han mıdır, çevresi orman mıdır
Issı bi külhan mıdır, tatlı kadın merhaba!
Engel ile gitme gel, bağrımı kan etme gel
Galib’in incitme gel, tatlı kadın merhaba!
(Anuş: Ayşe; bilece: beraberce; bi: bir; külhan: hamam ocağı; engel: başkaları).
*
Kancıkların oflazlarını dama kapattık
Sonra boğalar denli kızıştık yarak attık
Hep kol kola taktık kan kız çok bora teptik
Hal kalmadı kökten yorulup şırk-ı tere battık
Döngelliğe köylüyle varıp iyce doyunduk
Kıycığna gelip sonra çabuk uykuya yattık
Sel bastı köyü evlerimiz hep deniz oldu
Çıktık damın üstünde yuvaklar yuvalattık
Bir kızla bir oflaz güzeli gerdeğe koyduk
Galib bu gece biz balı gayri yağa kattık
(Oflaz: en iyi; kokden: hepimiz; döngel: muşmula; kıycığına: kenarına)
♦
Kezban yanağın kıpkızıl sanki bi elma
Eğleşme bana hap gibi billah yutarım ha
Kenger domalan ??? oflaz katık amma
Göt lokmasına hiç de bi aş var mı ???
Keklik eti de bak yenecek şey midir hey Türk
Oflaz ??? gözüm ondan koca manda
Hayr ister isen yaz sıcağında su ulaştır
Tak boynuna yavrum koca musluklu bi kırba
Çamlar yeşerir köylü çıkar hep alayıyla
Soymuk yemesi çok hoş olur dağda baharda
Korkutma kadın kızcağızı yapçenc okşa
Kızgın boğa denli yaranıp üstüne salma
Ettiklerini köylü bilir hep senin oğlan
Meclise varıp andiçip ayrık babal olma
Galip koşuda geç kiziri öğdülü kap ye
Oğlum irazaleti gözet hiç geri kalma
(Kenger: eşek dikeni otu; oflaz: en iyi; göt lokması: yumurta; yapçene: yavaşça; kizir:
köy hizmetkârı; ögdül:ödül; irezalet: rezalet)
♦
Acugul kükreyişin bana açıktan açığa
Kaçar ussum tünerim ben de kayıktan kayığa
Öyle bir koşma oğarttım ki adam hayran olur
Gezer artık bu deyiş gayri aşıktan aşığa
Köylü çapkınlarile lâflanayım dersen eger
Geçer oğlan götün elbette kazıktan kazığa
Bana gakşek diye akşam ne direndin vermedün
Yürü sıktut götünü gayrı ayıktan ayığa
Dinelirse yarağım dünyayı görmem Galib
Göt diye saldırırım dağda yarıkdan yarığa
(Acugul: deniz; oğarttım: yaptım; gakşek: serhoş; dinelirse: kalkarsa)
*
Dünügün söylerim ey kahpe teres işte sana
Lâf çalıp kendini eşşek gibi siktirtme bana
Goca dombayı ??? oğarırken gördüm
Derim elbette varır da karına kaynanana
Hıre çür hem de ne pis bi koca bortul kişisin
Sikdügit ben sana varmam ev önünde uluma
Yoktu Kastamonu’da karşılığın der bir âşık
Ama değmez mi boğuşma bi çanak kahve caba
Herbirinde nice dev kuvveti vardır Galip
Sakınıp bakma kötü gözle aman kaç sınğa
(Dünügün: her zaman; oğarmak: yapmak; hıre: zayıf;
çür: hasta; sınğa: hamallığa)
*
Baldan ziyade tatlı var mı gel deme Himmet
Baldan da şekerden de sikiş tatlıdır elbet
Elleştiğin amın ??? belki bi bok yer
Eyleşme bana kendini siktirme be var get
Hammal sırığından yoğunun yer de ses etmez
Kastamonu uşağında kuzum vardı bu gayret
Göt göt deyip ??? kizir öyle gebermiş
Oğlan güzel olmuş diyelim ??? rahmet
Kezban yanına gelse ??? carttan osursa
Mis gibi kokar burnuna oğlan senin elbet
Bir kerrecik Kezban dudağın ??? ah
Galip benim ağzımda vardır halen o lezzet
(Elleşmek: şakalaşmak; yoğun: kalın; kizir: köy hizmetkârı)
♦
Pek ??? yarağım su koyun bir iki kaç
??? şalvarını yenge kadın amın aç
Böyle pis sevgiyi ömrümde gözüm görmemişim
Taç yapıp kâh başına kâh götüne etme tıkaç
Sen geçersen bu Kamışlı Geçidi’nden hey oğul
Paraya karşılık elbet alırım bir göt baç
Götünü şöyle bir açsan da dinelsen dursan
Yanaşıp ben de bir aygır gibi öpsem març març
Kezban’a ıscağın oldu kutu bulmuş Galip
Köyde durma siker âyân anan İstanbul'a kaç
(Kaç: kap; dinelsen: kalksan; kutu: kadının cinsel organı; âyân: ileri gelen kişi,
yönetici)
*
Kuzum ak cinnuyu eşşek gibi yuttum bu sabah
Kezban'ın kutusunu tavşan gibi tuttum bu sabah
Sokulunca bana cilveyle o nazlı kadınım
Ne yapıp neylediğim kökten unuttum bu sabah
Dinelip oldum hamallar sınğından da yoğun
Kellesinde domuzun testi durdurdum bu sabah
Hep gören köylü kadınlarının ussu kaçtı
Sikin üstünde ??? kuruttum bu sabah
Kabahatsiz bana âyân kakıyınca Galip
Sönerek bokluğa çıktım da suruttum bu sabah
(ak cinnu: rakı; dinelip: kalkıp; suruttum: yüzümü ekşittim)
*
Kezban'la kuzum elleşerek iyice yarandık
Sürdük yarağı karna şagu tatlıya bandık
Çaldı sopayı cermeye kesdi bizi kökten
Âyân domuzun köycek elinden ağa yandık
Biz Başkale’de ah bu kış kara boğuluk
Kırk gün ayılar denli hep inlerde kapandık
Girdik sırığa yük taşıdık gümrük önünden
Artık deme gitsin kuruşu çokça kazandık
Hiç kalmadı Galip sılaya gitmeye harçlık
Gakşeklikile kekremsi suya amma dayandık
(Yarandık: işleklendik; cerme: cereme, ceza; girdik sırığa: hamallık ettik; kekremsi su:
içki)
*
Bak sevdiceğim Kezban’ın on dört yaşı vardır
Kuzgunî siyah benleri hem de kaşı vardır
Gerdanlığını boynuna takmış mavi boncuk
Kan kırmızı parmakta yüzüğün taşı vardır
Han denli açıktır kapısı ??? ağanın
Dünya yese bitmez bereketli aşı vardır
Hiç böyle konuk dertlisi yoktur bu şehirde
Ekmek yer evinde katı çok oynaşı vardır
Bir top bezi sarmış koca bir püskül oğarmış
Galip kizirin kubbe kadar bir başı vardır
(Oğarmış: yapmıp; kizir: köy hizmetkârı; oynaş: dost;
*
Girdim sırığa çok sarı altın kazandım oh
Zenginleyince kekre suya pek dadandım oh
Koydum bi hızla hem de kanırtıp oturttum
Bir ıssı amlı kancığa akşam yamandım oh
Pambuk tulumu denli yatınca kız altıma
Boylu boyunca üstüne düştüm abandım oh
Attım tumanı sıyrayarak çıktım üstüne
Keyfimce bir sikçik atıp amma kandım oh
Kezban gelip de çaldı Galip bi bal ağzıma
Sünnet eniği denli yalandan yalandım oh
(Sırığa girmek: hamallık yapmak; kekre su: içki; kanırtıp: bağırtıp; pambuk: pamuk;
tuman: don; enik: küçük çocuk)
*
Gel a kaltak şu yarağım eline al da bi tut
Hırslanırsan kocaman kol kabağı denli ???
Sikişip işte ikimiz de cenibet olduk
Kazanı koy ocağa durmayalım pis su ısıt
Varırım çarşıya sana çeki çenber alırım
Kanlı pis bezlerini koyma başına gayri sıput
Ala kaftanları giy karşıma çık da bi dolan
Zilleri tak ??? şöyle köçek denli kırıt
Arkadaşlarla güzelce doyunurduk Galip
Bulgur aşıyla yemekte bi kazan olsa yoğurt
(Cenibet: cenabet; çeki çenber: kadınların başlarına sardıkları çevre; sıput: fırlat, at;
ala: renkli; doyunurduk: doyardık)
"ZÜĞÜRTLÜK" GAZELİ
Köycek bize kardeş duman attırdı züğürtlük,
Kökten pılıyı pırtıyı sattırdı züğürtlük!
Sarraflar inanmaz esnaflar söze kanmaz,
Çok kimseyi kahr ile zıbarttırdı züğürtlük...
Çanlardı çenem zengin iken çan gibi amma,
Şimdi dayı ağzımı kapattırdı züğürtlük.
???
Dünyayı biri birine kattırdı züğürtlük
Bakkal, kasap, ekmekçi, sokakta beni gözler,
Taşra çıkamam, damda kapattırdı züğürtlük.
Kurtara çalap, alayımız kastı kavurdu,
Mal koymadı herkeste, top attırdı züğürtlük.
Galip ne öküz kaldı, ne dombay, ne bir eşşek,
Kökten pılıyı pırtıyı sattırdı züğürtlük...
(Taşra: dışarı; Çalap: Allah; dombay: manda)
Kulamparalarla zamparaların savaşı...
Osmanlı döneminde yazılan ve cinsellikten en serbest biçimde söz eden kitaplardan biri
de, "Dafiu’l-Gumum ve Rafiu’l-Humûm". Yani, "Gamları Defeden ve Kaygıları Kaldıran
Kitap".
Yazan, Gazali. Asıl adı Mehmed ama döneminde "Deli Birader" diye anılmış. Böyle
adlandırılmasının sebebi, bir şiirinde "Mecnun belâ çölünü baştan başa geçip gam dolu evime geldi,
"Ne bu halin birader?" diye sordu" demesi.
1466’da Bursa’da doğmuş. Medresede okumuş, döneminin en büyük din bilginlerinden kabul
edilen Fahreddin-i Acemî'den ders almış, Bursa’da Bayezidpaşa Medresesi’nde hocalık yapmış. Sonra
sıkılmış, Sultan Bayezid’in Manisa’da valilik yapan ve şehzadeler arasında en bilgini olarak tanınan
oğlu Korkud’un maiyetine girmek istemiş... Kalkıp Manisa’ya gitmiş... Önce şehzadenin en yakınlarından
Piyale Bey’e bende olmuş, zamanla Korkud’un maiyetine katılmış.
Yavuz Selim’in işbaşına geçip kardeşi Korkud’u idam ettirmesinden sonra, Bursa
yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik yapmaya başlamış. Burada söylediği "Ey sevgili! Ahu
gözlü sevgililerin her an hayalini çekmekten, geyikli babaya döndük" beyti, devletin seçkin
tabakasında ağızdan ağıza dolaşıyormuş. Derken buradan da sıkılmış, Sivrihisar’da müderrislik yapmış,
oradan Akşehir’e geçip elli akçe aylıkla ders vermeye başlamış. Sivrihisar’dan niçin ayrıldığını
soranlara, "Yer sivri olduğundan, huzur bulamadım" diyormuş.
Sonra İstanbul’a gelmiş, Beşiktaş’ta bir hamam açmış. Arlık hamamdaki cümbüşler,
Gazali’nin delikanlılarla âlemleri bütün İstanbul’un dilindeymiş. Dedikodular öylesine artmış ki, halk
dayanamamış, gidip hamamı Gazali’nin başına yıkmış... İstanbul’da barına-
mayacağını anlayan şair, gidip Mekke’ye yerleşmiş... Orada bir sohbet sırasında
dostlarına "Ben artık bu dünyadan gidiyorum" demiş, birkaç dakika sonra, gerçekten de ölmüş.
Yıllardan 1535’miş. Din bilgini olduğu için, cenaze namazını Kabe’de kılmışlar, Harem-i Şerifin yakınına
gömmüşler.
Edebiyat tarihçileri, Gazalinin şiirde döneminin usta şairlerine erişemediğini ama tarih
düşürmede ve özellikle hicivde, o zamanın en iyisi olduğunu söylüyorlar...
Şehzade Korkud’a ithaf ettiği ünlü eseri "Gamları Defeden ve Kaygıları Kaldıran
Kitap", yedi fasıldan meydana geliyor ve fihristi şöyle:
Birinci fasıl: Nikâhlı kadınların
faziletlerini yazar, cinsel ilişkinin faydalarını bildirir.
İkinci fasıl: Kulampara dostların ve
zanpara biraderlerin arasında olan tartışmayı anlatır.
Üçüncü fasıl: Servi boylu erkek
çocukların ve lâle yanaklı dilberlerin sohbetlerinin hoşluğuna işarettir.
Dördüncü fasıl: Gümüş bedenli
kadınlarla ve gümüş tenli genç kızlarla cinsel ilişkide bulunmanın zevkini anlatır.
Beşinci fasıl: Sabuna, rüyada
boşalmaya ve hayvanlarla ilişkiye ait sözleri bildirir.
Altıncı fasıl: Rencûrların (iyi
huylu olmayanların) ve muhannislerin (pasif eşcinsel erkeklerin) pis hallerini gözler önüne
koyar.
Yedinci fasıl: Kıptîlerin
(çingenelerin) yoldaşlıklarını ortaya çıkartır.
Aşağıda din adamı, şair ve hamamcı Gazalî’nin en ünlü eseri "Dafiu’l-Gumûm"un
ikinci bölümü yer alıyor...
"DAFİU’L-GUMÛM VE RAFİU’L-HUMÛM"DAN
(Gamları Defeden ve Kaygıları Kaldıran Kitap)
(İstanbul Üniversitesi Küt., TY 9659)
Zenpâre, mahbûbeler musahabetinden (kadınlar sohbetinden) hazzedip (zevk alıp) mahbûblar
mücamaatın menedip (erkeklerle cinsel ilişkiyi yasaklayıp) gulampârelere serzeniş ve tevbih ederler
(sitem edip kınarlar) ki, "Ey ağızları tadını ve nefisleri murâdını bilmez derdmendler (dertliler)
ve iyiden yanlıyı (iyi olanı) fark etmez bîçâreler!. Niçin ş’ol (şu) zerdali boylu, yumuşak Beypazarı
kavunu gibi tatlılığından iki şakk (parça) olmuş garaimi koyup ol mâden-i necâset (pislik madeni) ve
menba-i habaset (kötülük kaynağı) ve bais-i kabahat (suç sebebi) dedikleri murdara uyup şöyle yüz
karalığın kılarsınız" deyu (diye) yakındığıylan (yakınıp) hitablar ve itablar kılıb nâmeler
(mektuplar) ve kitaplar gönderdiler.
Gulampâre yârânlar , zenpârelerin bu tâ’nını (kınamasını) işidib "Göt gibi azîz ve
nefis ve bir nesne (bir şey) var mıdır" deyip dil uzattıklarına gayet ile (çok) incinib dağda ve
taşda ve kuruda ve yaşda ve köyde ve şehirde ne kadar gulampâre var ise cem’ olub (toplanıp) sikden
alemler kaldırıp ve götden nakkareler (trampeti andırır küçük, vurmalı bir çalgı) çalıp "Varalım şu
zenpârelerin başına am gibi kik (geniş) dünyayı göt gibi dar ve başların kesip am kapısında taşak gibi
berdar edelim (asalım)" deyüp dîvâne oldular.
Zenpârelere bu haber vasıl olıcak (bu haber ulaşınca), onlar dahi zenançe (kız işi)
kaftancıklar giyip ve ibrişim kuşaklar kuşanıp ve kıvracık kırcık ve ucu tellice saçaklar sarınıp ve
destmalcikler takınıp şah, paşazade, hanzade, kadıncık kızı gibi düzünüp koşunup bir yere cem’ olup
(toplanıp) fikirlerin (fikirlerini) bunun üzerine mukarrer kılıp (kararlaştırıp) dediler ki:
"Gulampârelerin kavli (sözü) kutlu, avâzeleri (sesleri) heybetlû, cümbüşleri merdane
(eğlenceleri erkekçe) ve direnişleri pehlivânedir. Zira onlar kûh-ı billûrun (billur dağ) gibi yaylakda
perverde olmuştur (beslenmiştir). Bizim dut keser gibi yerde oturmadan benzimizde tendürüstlük (sağlık)
yerine zaillik (zayıflık) ve süstlük (tebellik) ârız olmuştur. Biz onlar ile mukabele ve mukavemet etmek
(bizim onlara karşılık verip karşı koymamız) kabil değildir. Hemân (hemen) çaresi budur ki,
"Sizinle mukatele (savaş) ve mücadele etmekden safamız yoktur ("istemiyoruz", "zevk
almıyoruz" anlamında). Amma gelin münazara ve muhavere edelim (tartışıp konuşalım), her birimiz
medhini delille isbat etsin (övündüğü konuda haklı olduğunu kanıtlasın), her kimin kelimatında
(sözlerinde) kuvvet ve istikamet ziyade olursa (güç ve yöneliş fazlaysa), hükm-i galebe ona müteallik
olup (galibiyet kararı onun için verilsin) canibinde niza’ mürtefi’ olsun (anlaşmazlık ortadan
kalksın)" deyu el ağız bir eyleyip bu resme tedbir eylediler ("bu şekilde bir çözüm
önerdiler" anlamında).
Birkaç günden ("birkaç gün sonra" anlamında) gulampâreler askeri erişip saflar
ve alaylar bağlayıp durdular. Zenpâreler bu hali gördüler ve bildiler, can başlarına sıçrayıp
söyledikleri söze peşiman (pişman) oldular. Ahiren, (sonra) içlerinden bir cihân-dîde (dünya görmüş) ve
belâdan ve doksan dokuz kazadan arta kalmış, kesret i zinadan (zina çokluğundan) gönlü kararmış ve am
havasından benzi sararmış, çok çalışmaktan beli bükülmüş bir pîr (yaşlı),
başında külâh-ı kes (şarap dolu bardaktan yapılmış külâh), elinde âsây-i kîr (erkeklik
organından âsâ), ayak üzre durup ve bülend-âvâz (yüksek ses) ile çağırıp ayıttı (dedi) ki, "Ey
gulampâreler, iki cihân da yüzü kareler ve âvâreler. Hadd-i insaftan (insaf derecesinden) teâdî (çıkmak)
ve tecavüz etmek râh-ı delâlete (sapkınlık yoluna) ve tarîk-i cehâlete (cahillik yoluna) düşüp gitmek,
hakkı koyup bâtıla uymak, sikleri boklara mâlâmâl olmuş (dolmuş) götlere koymak ne demektir?
Şiir:
"Var iken dünyada zîbâ ve lâtif am
Kişi göte sik gayet bok yemekdir
Var iken billâhi yağ, parmağını
Boka bandırmak âdem ne demekdir?"
Gulampâreler bu haberi gûş kılıp (duyup) deryayı muhit (etrafı çevreleyen deniz) gibi
hurûş ve cûş edüp (coşup kaynayıp) hemen ol dem (o an) dilediler kim (ki), hücum edip zenpâreleri taşak
zarbıyle (vuruşuyla) helâk edeler ve sik nîzeleri (mızrakları) ile sinelerin (göğüslerin) çâk edeler
(yırtalar).
Şeytan aleyhilâne (Allah ona lânet etsin) bu haberi görüp ayak üzre kalkıp bir eline bir
âsâ ve bir eline tesbih alıp ş’ol (şu) komşuluk ("komşu" yerine) amı sikilmekten yüzü kara
olmuş merdümek (mercimek) sofusu gibi bir azîz şeyh olup çıka geldi, iki askerin mabeyninde (arasında)
durdu..."
(Gazali, buradan sonra, kulamparalarla zanparaların karşılıklı tartışmalarını, her bir
güruhun kendi "mesleğini" nasıl övdüğünü, şeytanın ortalığı nasıl kızıştırdığını anlatıyor...
Aşağıda, bu bölümlere yer vermeden, faslın taraflar arasında ne şekilde bir uzlaşmaya varıldığından
bahseden son kısmını naklediyoruz)
"...Şeytan aleyhilâne (Allah ona lânet etsin) çıkıp gelip bunların
arasına seccade-i sulh (barış seccadesi) deyu (diye) bir sikişhane hasırın saldı, geçip
üstüne oturdu, zenpâreleri ve gulampâreleri önüne getirdi, bunları ayıttı (dedi) ki:
"Ey gözümün nuru gulampâreler ve ey gönlümün süruru (sevinci) zenpâreler. Kiminiz
bakıyye-i kavm-i Lût (Lût kavminden artakalan) ve kiminiz bende-i nesl-i Kabil (Adem peygamberin
oğullarından Kabil’in soyundan gelenler). Bana yar-ı yoldaş (yar ve yoldaş) olmaya sizden gayrı kim
kabil? Gelin siz ceng ve cidâl (savaş) etmen (etmeyin) ve beni şuride-hâl etmen (perişan etmeyin)"
deyu her birine nasayih-i pür fasayih (güzel sözlerle dolu nasihatler) söyleyib bulduğu pohu (boku)
yiyip âhiren (sonra) "sulh hayırdır" diyip bunları sulha davet edip kadı oldu.
Zenpâreler can ve gönülden buna razı oldu. Amma gulampâreler "Madem ki bu
zenpârelerden bize bir nesne hasıl olmaz, bunlar bu murâda vâsıl olmaz (ermez)"dediler. Pes (o
zaman) şeytan aleyhilâne (Allah ona lânet etsin) bu sözü kabul eyleyip zenpârelere söyleyip bu kavli
(sözü) bunun üzerine bağladılar kim (şöyle karar verdiler ki), zinadan ne kadar evlâd hasıl oldu ise,
gulampârelere vâsıl ola ("verile" anlamında) ve her ne muradları var ise göreler (ne
isterlerse yapalar). Gulampareler bu sözü işidip kail oldular, (kabul ettiler), taze götler sikilmeye
mail (istekli) oldular. Sikten kalem ve götten divat (eskiden belde taşınan, yazı yazmak için kalem ve
mürekkebin konulduğu alet; divit) getirip kalem divata bastırdılar. Boku meni ile ezdiler yani mürekkep
düzdüler ("yaptılar" anlamında), bir tuman (don) içine yazdılar. Madem ki zenpâreler göte dil
uzadıp itale-i lisan etmeyeler (söz atmıyorlar),, gulampâreler onları taşak zarbıyla (vuruşuyla) ve s...
zahmı (yarası) ile mecruh edip (yaralayıp) incitmeyeler. Ş’ol (şu) şartla kim (ki), zinadan hasıl olan
zina püserleri (oğlanları) zina dilberleri cem’ edip (toplayıp) cima talim edip (öğretip) andan
("ondan sonra" anlamında) gulampârelere
temlik edeler (mal olarak vereler).
Çün ahidname (anlaşma) tamam oldu, zenpârelerin yüzü kara ve başı aşağa ve oğlanların
götü, sike ve taşağa olup her biri bed-nâm (kötüğisimli) ve rusvâ-yı âm (dünyanın rezili) oldular, neye
uğradıklarını bildiler, kuyruk göte kısıp yildiler (hızla yürüdüler). Gulampâreler safalar kesbedip
(alıp) huzurlar sürdüler, göt dümbeleklerin çala çala ve sik alemlerin sala sala feth u zafer birle
(zafer ve fetih ile) yerli yerine gittiler.
Şiir
Sürur ile döndü gulampâreler
Gam ile helâk oldu zenpâreler
Koyup oğlanı her kim zenpâre ola
Bu denlû belâlar ona az ola
Götü terk idüp her kim ki sike am
Yeridir olursa rusvâ-yı âm...".
Dine uygun
birleşme...
Cinselliğin, sözlü ve yazılı edebiyatta böylesine eski geçmişe sahip olduğu bir ortamda,
halk için yazılmış dinî metinlerin de bundan nasibini almaması imkansız...
İşte bu metinlerden biri, Elhâc Mustafa Rakım’ın "Mürşid-i Müteehhilîn", yani
"Evlileri İrşad Kitabı". İstanbul’da, 1872 yılında, Mercan yokuşundaki Pastırmacı hanında,
İbrahim Efendi’nin "himmetiyle" bastırılmış...
Hacı Mustafa, evliliğin "dinî" bir konu olduğunu, dolayısıyla her aşamasında
İslâmî kuralla uyulması gerektiğini söylüyor... Mesela nişan nasıl olacak, nikâh ne şekilde kıyılacak,
kına gelinin hangi parmağına nereden başlayarak sürülecek, gerdeğe hangi elbiselerle girilecek, malûm
işler yapılırken hangi dualar okunacak, kitapla
hepsi var... Hatta, ceninin oluşması sırasında devreye giren meleklerin konuşmalarına
kadar...
"Mürşid-i Müteehhilîn", dokuz bölüm:
Birinci bölümde nikah konusu; İkincide nikahın faydalan; üçüncüde nikahtan kaynaklanan
gariplikler; dördüncüde nikah akdinin yapılması, çocuğun yaratılma şekli ve hangi kadınların nikaha
lâyık olup hangisinin olmadığı; beşincide nikah konusunda hayırlı ve hayırsız erkekler; akıncıda kadının
erkek üzerindeki hakkı; yedincide erkeğin kadın üzerindeki hakkı; sekizincide düğünün, cimanın, zifafın
usulüyle çocuğun yaratılması, erkek, kız veya ikiz olup anaya yahut babaya benzemesinin sebepleri;
dokuzuncuda doğurmanın usulü ve çocuğun ana-baba üzerindeki hakkı; onuncuda çocuğun ana-babaya karşı
vazifeleri anlatılıyor.
Aşağıda, kitabın giriş kısmıyla cinsel ilişkinin yönteminden ve çocuğun yaratılma
sürecinden bahseden sekizinci bölümü yer alıyor. Metinde geçen Arapça duaları Türkçe’ye çevirdik ve
metne ara başlıkları ilave ettik.
MÜRŞİD-İ MÜTEEHİLİN (Evlileri İrşad Kitabı)
Vakta ki zemane hatunları (bu zamanın kadınları) libas-ı fahire ile ziynet edip (değerli
elbiselerle süslenip) ve sokaklarda ve sahralarda gezerler ve tenhada ettiklerini oralarda işlerler.
Hâşâ (Allah’a sığınırım) bunların halinden.
Ve nâs (insanlar) yanında incilerini bezerler, ricaller (erkekler) meyi eylesin deyu
(diye). Ve günlerde oynarlar, Hakk Teâlânın azabına giriftar olurlar ("Allah’ın azabına
uğrayacaklardır" anlamında). Ve nâs (insanlar) önünde hamamlara çıkarlar, tefahür ederler
(övü-
nürler). Şüphe yok ki, onlar maymun ve hınzır (domuz) gibi haşrolurlar (kıyamet gününde
yaratılırlar). Bunların erlerine bir ehl-i din (din ehli) nasihat etse, bu va îze hakaretler eylerler.
Zira bu kimseler, hatunlarının bu meclislerde gezmeleri ile iftihar ederler. Zira bu kimseler dünyada
şeytanın karındaşlarıdır. Bu kimselerden gayret kalkmıştır ve sakallarını avratlarının ellerine
vermişlerdir. Bunlar dinlerini avratlarının rızasına vaz’ ettiler ("verdiler" anlamında).
Bunlar fâsik (sapkınlar) zümresinden oldular.
Heyhât, heyhât... Din hangi mahalde kaldı? Huda'ya sığındık bu taifeden. Hak teâlâ
affeyleye.
Böyle olunca ben murad ettim (istedim), bunun ahvalini (hallerini) beyan etmek bu
risalede. Ve bunda nikâhın âdâbını (usullerini) ve buna müteallik ahval (durumlar) ve zina ne gûnâ (ne
şekilde) olur?
Bundan sonra kalbim bana dedi: "Bu zamane ehli (bu devirde yaşayanlar) sana ve senin
hakkında hezeyan söylerler (saçma sözler, hakaretler ederler). Zira onların yanında lâşe (leş) yemek
nasihat dinlemekten muhabbetlidir (daha sevilir, tercih edilir)".
Ben dahi kalbime dedim ki: "Ya kalbim!... Korkma. Hayırlısını acele eyle (hayır
işlemekte acele et). Halk ne derse desin". Sonra, bu risalenin tasnifine (yazılmasına) Allahu
teâlânın tevfikiyle (yardımıyla) başladım...
SEKİZİNCİ FASIL, DÜĞÜN ETMENİN ADABI (usulü, töresi)
BEYANINDADIR: Menkûhası yanına ne güna dahil olması (nikahlı karısının yanına
nasıl gelmesi) ve cimanın adabı (cinsel ilişkinin kurallara) ve hatunların uşak kalması (çocuk yapması)
ve ineni ne güna (ne şekilde) vaki olur ve evlat ne keyfiyette halkolur (yaratılır) ve bazı eğri-büğrü
olması nedendir ve bazı evlat ("evladın" anlamında) baba tarafına çekmesi ve erkek veyahut
dişi olması nedendir, beyan olunur.
AMMA DÜĞÜN ETMENİN ADABI: Düğünü
âşikâre ede (açıkça yapa) ve def vesair sazlar çaldırmaya. Eğer çaldırırsa, mekruhtur (dini bakımdan
uygun değildir). Rivayet olundu ki, düğünde az-çok ıt’am-ı taam etmek (yemekler yemek), sünnettir. Hatta
Resul aleyhisselâm zifafında buğday kavurması ve hurma ile ıt’am etti (yemek yedi). Mü’min, düğününe
ağyar (yabancılar) ve fukaraları davet eylesin. Böyle olursa, cennet taamı (yemekleri) yemeklere
karışır. Ve düğüne gelenler güveye "Mübarek ola. Beyninizi (aranızı) Hakk teâlâ hayırla cem’ eyleye
(birleştire)" diye. Ve düğün taamı bazılar indinde (bazılarına göre) zifaftan sonra ve bazılar
nikah vaktinde ve bazılar ikisindedir dediler.
AMMA ZİFAF OLAN HATUNA MÜTEALLİK EDEPLER (Evlenen kadının
uyması gereken kurallar): Kokulu yağ sürüne ve iyice esvaplar (elbiseler)
giye ve iki rekât namaz kıla.
Er ve hatun bu duayı okuya:
"Yarabbi. Bana karımdan, karıma benden rızık ihsan et. Birleşmemiz hayırlıysa bizi
birleştir".
Amma sünnet-i şerifedendir (peygamberin yaptığı işlerdendir) ki, gelinin ayaklarını bir
pâk (temiz) çanakta yıkaya ve evin etrafına serpe, bereket hasıl olur. Gelini kınalayalar ve zülüflerini
(saçlarını) tarayalar ve ıtırlayalar (kukular süreler) ve cimadan sonra bir haftaya değin geline sirkeli
ve hardallı şeyler yedirmeyeler, zira rahmi ifsad eder (bozar).
AMMA CİMANIN ADABI: Evvela,
besmeleyle bunu okuya:
"Allahım, bana bana bu işten temiz, doğru yolda, senin ve Muhammed’in izinde gidecek
bir nesil meydana getir".
Allahu teâlâ, ol kimseye erkek evladı verir.
Ve resul aleyhisselam buyurdu ki, bir kimse elini hamile hatunun karnına koyup bu duayı
okuya, çocuk oğlan olur. O dua, budur:
"Yarabbi, tek olan, hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı bulunmayan,
doğmamış ve doğurmamış Allah’ın adıyla, bu karındaki çocuğa ad koydum".
Ve hadiste vaki oldu ki ("söylendi ki” anlamında), bir kimesne (kimse) cima murad
eyledikte (ilişki arzuladığında) bunu okuya:
"Yarabbi, beni şeytandan uzak tut. Şeytanı, bize rızık olarak gönderdiğin çocuktan
da uzak tut".
Eğer bu vak’ada uşak olursa (bu ilişkiden çocuk meydana gelirse), şeytan zarar
edemez.
Ve inzâl (boşalma) vaktinde bunu okuya:
"Hamd beni, onu, soy, akraba yapan Allah’a mahsustur".
Ve Resul aleyhisselam, vakt-i cimada (ilişki sırasında) mübarek başını bürürdü (örterdi).
Ve layık olan (iyi olanı), ikisi de ("ikisi de" sözüyle, kadın ve erkek kastediliyor) örtülmüş
ola. Zira açık olursa, veled hayasız (utanmaz) olur.
Hadiste geldi ("söylendi" anlamında): "Sizler hayvan gibi hatuna cima
eylemeyin. Belki mukaddeminde (öncesinde) öpün ve tekellüm ve latifeler edin (konuşup şakalaşın)".
Hatta denildi ki, "Sizler cima etmeyin, şehvetiniz galebe etmedikçe. Zira böyle olursa beden rahat
bulur ve evlad tamam azalı olur".
CİMANIN ŞEKLİ: Erkek hatunun üstüne
çıka ve uyluklarını kaldıra. Tamam ("iyice" anlamında) oynayıp memelerini sıka, sonra fercini
sıkıp zekerini ovalayıp vakta ki kemal-i neşat ve ikbal geldikte (zevkin olgunluğuna ulaşıp mutluluğu
artınca) zekerini ferci içine idhal eyleye (soka). Sonra, meni döke.
Amma avrat üste çıksa, meni güç dökülür, safası (zevki) az olur ve zeker içinde meni
kalır ve içinde kurur ve mesaneyi fasid eder (bozar) ve mesanede emraz (hastalık) hasıl olur.
Cimanın efdali (en yararlısı), taamı kemaliyle (yemeği tamamen) hazmedip, beden ne pek
sıcak ve ne pek soğuk olup mutedil (ılımlı) ola ve cimaa kemal-i şehvet ola (ilişki isteği fazla ola).
Bu
minval üzere cima etmenin faidesi budur ki, bedeni kavi (kuvvetli) olur ve kalbi ferah
bulur ve aklı ziyade olur ve sevda ve safra vesair ne kadar emraz (hastalık) olur ise, cima etmekle
onlardan halâs olur (kurtulur). Ve bedeni zikrolunan emrazdan (hastalıklardan) boşaltmak niyetiyle şüru
eyleye (başlaya).
Ve dahi er ve avrat, akib-i cimada (ilişkiden sonra) silinmek için bir başka bez kullana.
Zira iki tarafın bir bez kullanması, beynlerinde (aralarında) bozgunluğa sebep olur.
Ve cima mahallinde sabi (küçük çocuk) ve hayvan bulunmaya. Ve kesret-i cima ile iftihar
ve ol sırrı saireye fâş ve izhar eylemeye (ilişkinin çokluğuyla övünüp o sırrı başkalarına açıklamaya)
ve ehlinin hüsnünü gayrilere söylemeye. Ve avrat dahi gayrilerinin hüsnünü eri yanında demeye. Zira bu
makule (bu şekilde) sözler fitne iras eder (fitne yaratır). Ve kendiyle ehli beyninde (arasında) olan
esrarı gayrilere açmaya. Eğerçi faide me’mul ise (eğer yaran varsa), açmakta beis yoktur.
İfrat-ı cima (aşırı ilişki) zayıf bedeni ve zayıf basan mucip olur ve emraz-ı saireyi de
mucip olur (bedeni ve görme yeteneğini azaltır, diğer hastalıkları da getirir).
Ve Hazreti Ali -Radiyallahu anh- buyurdular ki, "Cimada itidal (ilişkide ölçülü
olma) topuklara ilik ve gözlere nûr ve bedenlere kuvvettir".
Ve ba’del cima (ilişkiden sonra), tebevvül (işemek) lazımdır. Bevil yolu kapanmaya ve
akib-i cimada (ilişkiden sonra) er ve avrat sağ yanları üzerine yatalar ve uyuyalar. İşte bunların
vücuda nef'i zahirdir (faydası bellidir) ve çocuğun oğlan olmasına sebep bahirdir (açıktır). Ve ol
hengâmda (o sırada) soğuk su içmeye. Ve veledi meme emer iken cima etmek velede zararlıdır.
Bu iş, ne
zaman olur?...
Gerek zor ile ve gerek rıza ile hamamda mücamaat edenin (ilişkide bulunanın) veledi,
ahmak olur.
Ve ayın evveli ve ortası ve ahirinde (sonunda) cima edenin veledi, mecnun (deli)
olur.
Cumartesi gecesi cima edenin veledi, şârib-i hamr (şarap içici) olur.
Pazar ve çarşamba gecesi cima edenin veledi, hayasız (utanmaz) olur.
Öğleden evvel ve sonra cima edenin veledi, şaşı olur.
Ve ramazan bayramı gecesi cima edenin veledi, anaya ve babaya âsi olur.
Ve kurbân bayramı gecesi cima edenin veledi altı parmak ve güneşe karşı ve ayak üzeri
(ayakta) cima edenin veledi, yerine bevledici (işeyici) olur.
Ve baldızı ve kızı hatırında (baldızını ve kızını düşünürken) iken cima edenin veledi kız
olur.
Ve hıyn-i cimada (ilişki sırasında) fercine bakanın veledi, ammi (herkese ait, ortamalı)
olur.
Ve avan-ı cimada (ilişki sırasında) öpenin veledi sağır olur.
Ezan ve kamet arasında cima edenin veledi, mürai olur.
Şaban ayının yarı gecesi cima edenin veledi münafık olur, meğer örtülü olalar (üzerleri
örtülü olmazsa).
Sefere gideceği (yola çıkacağı) gece cima edenin veledi, malım asiliğe sarf edici
olur.
Karnı aç iken cima edenin veledinin cismi hafif (zayıf) ve karnı tok iken cima edenin
veledi cismi sakil (şişman) olur.
Ve gece ahirinde (sonunda) cima, gece evvelinden iyidir. Zira gece evvelinde mide dolu
olur ve ahiri (sonrası) boş olur.
Ve vakt-i inzâlde (boşalma sırasında) çirkin suretler (yüzler) tasavvur ve tahayyül
(hayal) ederse, veledin azası (organları) ayıplı olur.
Ve kötü kimseleri hatıra getirmek, velede zararlıdır. Hub suretler (güzel yüzler) hatıra
getire, veled hüsündar (güzel yüzlü) olur. Ve sulehadan (dine uygun kişilerden) ola deyu (diye) niyet
ede. Zira hin-i inzâlde (boşalma sırasında) hatıra ne gelirse, Mevlâ veledi öyle halk eder (yaratır).
Avrat da böyle niyet ede.
Rivayet olundu ki, bir hatun cima vaktinde satıhta (yerde) bir yılan gördü, veledi yılan
şeklinde zuhûr etti.
Ve pek koca ve pek küçük kızla da cima olunmaya.
Ve hasta avratla dahi cima etmeyeler. Zira edene zaillik iras eder (zayıflık, hastalık
bulaşır).
Hayz ve nifas (aybaşı ve lohusalık) vaktinde haramdır, helâl itikad ederse (helâl
olduğuna inanırlarsa) küfürdür.
Resul-i Ekrem’den sual olundu ki, "Hayız halinde (adet durumunda) cima edene ne
lazım gelir?". Buyurdular ki, "Bir yahut yarım altın sadâka versin, kefaret olur". Ve
hadiste varid oldu ki ("söylendi ki" anlamında), bir kimse avratının dübüründen (arka
tarafından) cima etse Allahu teâlâ ve melekler ona lânet eder ve rahmet-i hakka vasıl olmaz (hakkın
rahmetine ulaşamaz).
Ve haizenin (adet gören kadının) göbeği altından dizi altına değin zekerini sürmek mübah
değildir. Uyluğuna ve göbeğine dahi böyledir, zira cimaya sebep olur. Amma öpse ve sıksa ve gömlek
üzerinden sürünse nefsini teskin (yatıştırmak) için caiz olur.
Ve avrat avrata sürtüştürmek caiz değildir.
Hadis: "Avrat avrata kapaklama, ikisi de zina etmiş olur ve gusül
lazımdır"
Ve cünüp olan er ve avrat cima vakti elini ve fercini yıkaya.
Ve eğer avrat izin vermez ise, erkeğin menisini taşraya (dışarı-
ya) dökmesi caiz değildir. Cariyede, mutlaka caizdir.
Amma avratın çocuk düşürmesi haramdır, nısıf (yarım) diyet lazım gelir.
Ve ayın evvelinde ve sabaha yakın cima ederse veledi cömert olur.
Ve pazartesi gecesi cima ederse veledi âlim ve zahid (sofu) olur.
Ve salı gecesi cima ederse veledi cömert ve şefkatli olur.
Ve perşembe gecesi cima ederse veledi alim ve mütteki (inançlı) olur.
Ve perşembe günü öğleden evvel cima ederse âlim olur ve şeytan ondan kaçar.
Ve cuma gecesi cima ederse veledi abid (ibadet eden) ve muhlis (içten, samimi)
olur.
Ve cuma namazından evvel cima ederse veledi ehl-i cennet (cennete girecek kişi) veya
şehid olur. Bu, cümle (bütün) hadis ile sabittir.
Yaratılma
başlıyor...
Amma avratların rahmi yani uşaklığı kese gibi bir şeydir. Bir parça et ve sinir ve
damardır. Sağdadır, sinirin başı ve ağzı vardır. Onun ön tarafında, iki kanada benzer nesnesi vardır.
Onlar, erin menisini çekerler. Zira Hakk teâlâ, onda iki kuvvet halk eyledi (yarattı): Birisi, meni
geldiği vakitte erin menisini avratın menisiyle karıştırır ve birisi dahi ağzını yumar (kapatır), o
rahme meni girdiği vakit asla dökülmez. Ve dahi rahmin ağzı aşağı doğru durur. Amma meninin keyfiyyeti
("meninin özelliği, görevi" anlamında), ondan veled halk olunur rahmin içinde (çocuğun rahmin
içinde yaratılmasına yarar).
Ve İbn-i Mesud rivayet etti ki:
Allahu teâlâ benî ademi (insanoğlunu) halk etmek murad ettiğinde (yaratmak istediğinde),
ebeveyni cima eder. Meni rahmin içine girince, erkeğin menisi avratın her azasına (organına) ve her
tüyünün dibine ve derisinin her birine girer. Kırk gün bu hal üzre sakin olur (bekler). Meni sonra kan
olur ve avratın rahmine iner".
Ve hadiste vârid oldu ki (Peygamber dedi ki): "Rahimde vazifeli olan melaîke meniyi
avratın rahminden ellerine alırlar ve derler ki: "Ya Rabb, halk olunacak mı (yaratılacak mı), yoksa
olunmayacak mı?". Hak teâlâ "olunmayacak" derse, rahme kan atarlar. Ve eğer "Halk
olunacak" derse, melekler derler: "Ya Rabbi, erkek mi, yoksa kız mı? Cehennemlik mi, yoksa
cennetlik mi? Eceli ve rızkı ne kadar?" Hak teâlâ der ki, "Ya melekler, levh-i mahfuza (Allah
tarafından takdir edilen şeylerin yazılı olduğu kitap) nazar edin (bakın)". Levh’e nazar ederler
(bakarlar), onda her ne minvâl üzere (şekilde) olduğunu görürler. Sonra bir miktar toprak alırlar defin
olunacak mekândan (doğacak çocuğun öldüğünde gömüleceği mezardan), meniyi o toprak ile yuğarlar. Nitekim
Hakk teâlâ buyurdu ki: "Oradan yarattık sizi, gene oraya iade edeceğiz ve oradan çıkaracağız sizi
bir kere daha" (Tâhâ suresi, 55. ayet).
Sonra melekler kırk gün sağ ellerine alırlar, bir çamur olur, sonra sol ellerine alırlar,
kemik olur, sonra aza (organlar) belli olur. İbtida (İlk önce) pazu kemiği zahir olur (ortaya çıkar) ve
kabirde sonra çürür. Sonra elinin sebbabe parmağı (şehadet parmağı) zahir olur ve evvelki günde sol eli
bâhir (belli) olur. Ve sonra ayakları ve dördüncü gün 248 kemiği ve sinirleri ve 360 damarı ve kan ve
bel, bunlar halk olunur (yaratılır). Beşinci ve altıncı gün deri tüyü ve tırnakları halk olunur. Yedinci
gün burnu ve ağzı halk olunur. Onuncu gün ruh üfürürler, baş parmağı tarafından çıkar, âhır-ı ömründe
li-
sandan huruç eder (ömrünün sonunda dilinden çıkar). Ve bu tafsilin küllisi
(anlatılanların tamamı), dört aydan sonradır.
AMMA VELEDİN İKİZ OLMASI: Rahmin
dört ağzı vardır. Eğer erin menisi birinden dahil olursa (girerse), veled bir olur. Ve eğer ikisinden
girerse, veled iki olur. Eğer üçünden girerse, veled üç olur. Eğer dördünden girerse, veled dört
olur.
"Veled" kime benzeyecek?...
Amma veledin baba tarafına ve ana tarafına ve erkek ve dişi olması budur ki, erin ve
avratın menilerinde dört hal (durum) vardır:
Evvela, erin menisi nazil olması (gelmesi).
İkincisi avratın menisinin evvel nazil olması.
Üçüncüsü, erin menisinin evvel nazil olup ta avratın menisinden çok olması.
Dördüncüsü, avratın menisinin evvel nazil olup ta erin menisinden çok olması.
Eğer erin menisi evvel nazil olup ta çok olursa, o zaman veled oğlan olur. Erin menisinin
mukaddem zuhûru (önce gelmesi), veledin oğlan olmasına ve çok gelmesi, baba tarafına çekmesine dalalet
eder.
Eğer avratın evvel gelip çok olursa, kız olur. Kezalik (bunun gibi) avratın menisinin
evvel vukuu, veledin kız olmasına ve çokluğu ana tarafına çekmesine dalalet eder.
Eğer erin menisi evvel nazil olup ta avratın menisi galip (üstün) olursa, veled erkek
olur. Velâkin dayı tarafına ve baba tarafına benzer.
Eğer avratın menisi evvel gelip erin menisi galip (üstün) olursa veled kız olur, velâkin
ammi (amca) tarafına çeker.
Ve bazılar dediler ki, meni avratın her azasına (organına) girer.
Böyle olduğundan, her aza cima ile telezzüz kesbeder (her organ, ilişkiden lezzet
alır).
Rivayet olundu ki, ansardan (peygamber zamanında yaşamış olanlardan) bir hatun, bir siyah
evlat doğurdu. Eri, avratın yedinden (elinden) tutup Resulullah’a götürdü. Ol avrat, "Ya
Resulullah, siyah Arap’ın önüne oturmadım" dedi. Resulullah, "Senin 99 damarın vardır ve erin
dahi böyledir. Vakta ki velet olacağı zaman bu küllisi (hepsi) titredi ve siyah olmasını Allahu teâlâ
istedi, onun için siyah oldu" deyu buyurdu.
Üstte, 13. yüzyılda yaşamış Tuslu Nasreddin'in ünlü
"bahname"sinden bir sayfa; altta Kama-Sutra’nın 1913’te yapılmış ilk Türkçe çevirisinden bir
bölüm. Çevirmen Ahmed Sahib Efendi, "utandığı" bazı bölümleri, Fransızca olarak
bırakmış.
BAHNAMELER:
CİNSELLİĞİN İLMİ
Bahname, mahbûbe ve civân...
Bu üç kelime, Osmanlı cinsellik edebiyatının en sık kullanılan terimleridir.
Arapça sözlüklerde "bah" kelimesinin "şehvet" ve "cinsel
ilişki" anlamına geldiği yazılı. Kelimenin sonuna Farsça’da "kitap" demek olan
"name"yi eklemişler, "bahname" olmuş. Türkçesi, "cinsel konulardan bahseden
kitap".
Cinsel kitaplar yazılması, doğu ülkelerinde eski dönemlerden kalma bir gelenektir.
Türkçe’deki ilk bahnamelerin geçmişi, Hintliler"in ünlü "Kama Sutra"sı kadar eski olmasa
bile, yine de yüzyıllar öncesine dayanır...
Bahnamelerin kahramanları, "mahbûbe" ile "civân"dır. Mahbube Arapça
ve "Kadın sevgili" anlamına geliyor. "Civan" ise Farsça. "Genç, delikanlı"
demek.
Bahnameleri yazanlar, öyle sıradan kişiler değil. Aralarında, İslam tarihinin en ünlü
bilim adamları var. Örneğin tanınmış tıp bilgini İbni Sina’dan (ölümü: 1037) astronominin
"babalarından" sayılan Nasreddin-i Tusî’ye (1201-1274) kadar, çok sayıda bilgin, bahname
kaleme almışlar. Özellikle Tusî’ninki artık klasik olmuş bir eser.
Tarihi böyle yüzyıllar öncesine uzanan bahnameler, zamanla içerik açısından değişikliğe
uğrarlar. İlk dönem bahnamelerinde, o dönemin bilimselliği çerçevesinde tıp hakimdir. Bunlarda cinsel
gücün arttırılma yolları ve ilişkiden daha fazla zevk alınmasını sağlayacak yöntemler anlatılır, çeşitli
ilaçlardan bahsedilir, reçeteler verilir, uygulama biçimleri yazılır.
Bu tür bahnameler, genelde dönemin sultanları için kaleme alınmışlardır. Ya sultan cinsel
açıdan herhangi bir nedenle eskisine oranla güçsüzleşmiş ve yazara bu derdini sona erdirecek çarelerin
anlatıldığı bir kitap kaleme almasını emretmiş, veya çok sevdiği hükümdarının sağlığı yerinde bile olsa,
tüm dünya nimetlerinin yanısıra onun cinsel alanda da normalin üzerinde zevk sağlamasını kendisine görev
edinmiş olan yazar, bildiklerini kağıda dökerek, hükümdarına takdim etmiştir.
Bu kitaplarda ilişki, çoğunlukla erkekler açısından ele alınır. Kadınlar, ikinci
plandadır. Erkeklerin güçlerinin arttırılması için çeşitli yöntemler önerilirken, kadınlara sadece
ilişki anında erkeğe zevk vermekle görevli bir araç gözüyle bakılır. Bazı risalelerde kadınlara yer
verildiği de olur ama bu yer veriş, genellikle onların hamile kalmalarını sağlayıcı veya önleyici
reçetelerin yazılması şeklindedir.
Daha sonraki yüzyıllarda kaleme alınan bahnamelerin ise, cinsel sağlıkla hemen hemen
hiçbir ilişkileri yoktur. Bunlar, değişik birleşme yöntemlerini anlatan "pozisyonlar kitabı"
biçimindedirler. Metin aralarında sık sık cinsel öykülere yer verilir. Cinsel sağlığı konu alan bahisler
ise bahnamelerin kapsamından çıkmış, hekimler tarafından kaleme alınan tedavi risalelerinin arasına
girmiştir.
Bahname
terimleri...
Bahnamelerin, kendilerine özgü bir "teknik dili" vardır. Kullanılan terimlerin
ne oldukları bilinmeden, metinlerin anlaşılması oldukça güçtür.
Terimlerin ilaçlarla ilgili olanlarının çoğu, eski tıpta kullanılan sözcüklerdir. Örneğin
"edviye" ilaç", "tila etmek" ilacı sürmek demektir. "Macun",
merhemdir. "Şurup” ise bildiğimiz şuruptur ama öksürük veya soğuk algınlığı benzeri rahatsızlıklar
için değil, kudre-
ti arttırmak amacıyla kullanılırlar.
İlişkiyi konu alan terimlerin bir bölümü edebî metinlerde de geçer, bir bölümü ise
yalnızca bahnamelere mahsustur. "Cima" cinsel ilişki, "civân" erkek,
"mahbûbe" kadındır. Kadından "avrat" diye de söz edilir. "Zeker" erkeğin,
"ferc" kadının cinsel organıdır. "Ferc-i murassa" veya "mevzi-i zîbâ"
dendiği de olur.
1. TÜRKÇE’DEKİ İLK ÖRNEK
Türkçe’ye "kazandırılan" ilk bahname, Nasreddin-i Tusî’nin kitabının tercümesi.
Salahaddin adında bir kişi tarafından çevrilmiş. Elimizdeki yazma nüshalarda, çevirinin hangi yılda
yapıldığı söylenmiyor ancak, dil özelliklerinden 15. yüzyıla ait olduğu anlaşılıyor.
Adı bazı nüshalarda "Bahname-i Şâhî", bazılarında "Bahname-i Padişah"
şeklinde geçen kitap, bir önsöz ve 18 bölümden meydana geliyor. Önsözde, risalenin bir sultanın
isteğiyle ve "zaruret üzerine" kaleme alındığı yazılı:
İlhanlı hükümdarlarından Gazan Mahmut Han’ın (1271-1304) oğlu Muzaffer, dünyanın en güzel
kızlarıyla ilişkide bulunmaktadır ama günün birinde gücünü kaybeder. Tabiple, hükümdarın oğlunu
muayenelerden geçirip, üzerinde türlü türlü ilâç denerlerse de çare bulamazlar. Muzaffer artık hiçbir
şeyden zevk almaz hale gelmiştir.
Nasreddin saraya çağrılır, Muzaffer’in eski "gücüne" kavuşmasının çarelerini
içeren hacmi küçük ama yaran büyük bir kitap hazırlaması, cinsel işlevi olan her türlü ilacın formülünü
yazması istenir. Asıl işi gök bilimciliği olan Tus’lu bilgin bu konuda yazılmış tüm eski kitapları
inceler, kendi dönemindeki uygulamayı da gözden geçi-
rir ve istenen kitabı hazırlayıp saraya sunar.
Bahnamedeki reçetelerin zavallı Muzaffer’i yeniden eski gücüne kavuşturup kavuşturmadığı
konusunda bir bilgimiz yok. Ama, "Bahname-i Şahî” yüzyıllar boyunca elden ele dolaştığına ve
yazılmasından yaklaşık 300 yıl sonra, Osmanlılar döneminde Farsça’dan Türkçe’ye çevrildiğine göre,
İlhanlı sarayındakilerin yanısıra, halk tarafından da kullanılmışa benziyor.
Aşağıda, Nasreddin-i Tusî’nin bahnamesinden bazı bölümleri, günümüz Türkçesine aktararak
veriyoruz. Ülkemizde ilk kez burada yayınlanan bu elyazması bahnamenin dili, eski Anadolu
Türkçesiyledir. Oldukça uzun olan sunuş bölümüyle çok sayıda örneklerin yer aldığı fasılları, kısaltarak
aktarıyoruz.
BAHNAME-İ PADİŞÂHÎ
(İstanbul Üniversitesi Kitaplığı, Türkçe Yazmalar, No:
7152)
Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla...
Ölçülemeyecek derecede hamd ve şükür, O’nadır. Bizleri yarattı, nimetlendirdi, saadet
verdi ve hikmetinin örneklerini gösterdi.
Tus’lu Nasreddin’in eski bilginlerin sırlarını keşfeden bu kitabı yazmasına, Gazan Han’ın
oğlu Ebu’l-Muzaffer Han’ın hastalığı neden oldu.
Muzaffer’e aniden, felce benzeyen bir tembellik geldi. O güne kadar dünyanın en hoş, en
güzel kızlarıyla bir arada bulunmuştu ama, hastalığından sonra bunların hiçbirinden zevk almaz oldu.
Nasreddin’e haber verdiler, bir kitap yazmasını istediler, "hacmi küçük ama yararı fazla olsun,
insan bedenine yarayacak bilgileri içersin ve Muzaffer’i eski sağlığına kavuştursun"
dediler.
Nasreddin, büyük bir dikkatle eskiden yazılmış tıp kitaplarını in-
celedi, kendi zamanındaki uygulamaları gözden geçirdi ve bu kitabı yazarak, adını
"Bahname-i Pâdşâhî" koydu.
Okuyanların benliklerine safa, ve ruhlarına gıda sağlamaları temennî edilir.
Şiir:
"Bu öyle bir kitaptır ki, her bir sayfası güle benzer, özenilerek yapılmış hoş bir
süs, mercan gibidir. İçerisinde anlatılanlar şurdan-burdan toparlanmış bilgiler değil, hikmettir. Lâyık
olmayanlara ne göster, ne de bahset...".
Yüce Allah, insanoğlunu yokluktan yarattı ve çiftleşmekte birbirine muhtaç kıldı. En
seçkin varlık olan insanı, akıl ve kerametle şereflendirdi, bitkilerle hayvanlardan elde edilen en hoş
gıdaları insana tahsis etti, derken insanoğlu birbiriyle çiftleşmeye mecbur oldu.
Bu bahname, 18 fasıl üzerine tertib edildi:
-
1. İnsanların özellikleri ve mizaçları.
-
2. Müfredat (basit) gıdalar.
-
3. Gücün artmasını sağlayacak basit ilaçlar.
-
4. Mürekkeb (bileşik) gıdalar: İnsan mizacına yararlıdır. Üstelik gevşekliği ve
felci bile ortadan kardırır, kişiyi güçlü kılar.
-
5. Kanı temizleyen ve gücü arttıran içecekler.
-
6. Dertleri atıcı, düşünceyi temizleyici, mideye kuvvet verici hazım ilaçları.
Bunlar aynı zamanda balgam ve safrayı yok eder, cinsel kuvveti arttırır.
-
7. Beldeki burudeti (soğukluğu) ve azalardaki (organlardaki) rutubeti def edici,
safrayı ve balgamı yok edici, gücü arttırıcı hoşaflar.
-
8. Hukne (tenkiye) usulleri.
-
9. Dört mevsimde giyilecek elbiseler ve kullanılacak kuşaklar.
-
10. Cinsel ilişkinin vücuda zarar vermeden yapılmasının yöntem-
leri.
-
11. Erkeğin cinsel organına sürüldüğünde organı sert ve güçlü
yapacak ilaçlar.
-
12. Cinsel organın boyunu uzatacak ilaçlar.
-
13. Ayak parmağı arasına sürüldüğünde cinsel gücü arttırıcı ve ilişkide ne kadar
çok bulunulursa bulunulsun, kişinin asla yorulmamasını sağlayıcı ilaçlar.
-
14. İlişki sırasında ağıza alındığında, erkeğe zevk verecek
ilaçlar.
-
15. İlişki sırasında iki tarafa da zevk verecek ilaçlar.
-
16. Avratları bakire gibi yapacak, ama hararetten cima
edemeyecek hale getirici ilâçlar.
-
17. Avratların hamile kalmamasını, daima bakire gibi olmalarını
sağlayıcı ilaçlar.
-
18. Hamile kalmayan avratlara verilecek ilaçlar.
Fasıllardan
seçmeler:
-
5. FASILDAN: ...hamr (şarap) beyanındadır amma haram olduğundan ötürü yazmaya istikrah olundu
(tiksinildi).
-
10. FASILDAN: ...bilgil kim
(bil ki), cimanın şekillerinden işbu şekilden ahsen (daha iyisi) yoktur ki avrat rast (düz)
yatmış ola ve arkası üzerine ve beli altına bir yuvka (ince) yastık koya, ne igen yuvka (ne çok
ince) ve ne igen kalın (ne çok kalın) ola. Ve iki ayaklarını yukarı götürmüş
("kaldırmış" anlamında) ola, kendi üzerine getirmeye ki barkeş (yük taşıyıcı) olup
zahmet çekmeye. Er dahi iki ayağı üzerine gelip meşgul ola. Tâ şuna değin ki, meni inzâl olmaya
başlaya (başlayınca), ol saat (o anda) iki dizlerin aşağı koyup, avratın üzerine bıraka. Tâ kim
meni tamam inzâl ede, munkati olup (kesilip) avratın rahmine doğru gidip zayi olmaya. Böyle
ol-
sa (olursa), kişi cemi’ (bütün) zahmetlerden emin ola, biiznillah-i teâlâ (Allah’ın
izniyle).
-
12. FASILDAN: ...bilgil kim
zeker sinirden mürettebdir (yapılmıştır). Ovmakla uzanır. Lâkin ol maksudca olmaz kim, edviye
sebebi ile ola (eğer istenildiği gibi olmazsa, ilâçla arzu edilen hale getirilir).
Hükemâ-yi mütekadimîn (eski bilginler) şöyle ittifak etmişlerdir: Evvelâ demir dikeninin
kökünü alalar. Ol kök kim yıllanmış ola. Kurutalar, sabah salık edeler (ezeler). Gubare (toza) döne.
Dahi hamama gireler, sıcak suyla zekeri ovalar, yuyalar, ondan sonra buçuk dirhem Hindistan kozu içini
döğeler, topalak yağına katalar ve ol demir dikeni kökünü zeker üzerine ekeler ve üzerine ol yağı
süreler, hamamdan çıkınca üç defa süreler, şol mikdar tavil ola ki (o derece uzaya ki), acayib göre.
Velâkin hükmü üç güne değindir. Geri tecdid-i amel etmek (sonra, aynı işi yeniden yapmak) gerek.
-
13. FASILDAN: ...serçe
yavrusunu alalar ki tüylenmemiş ola ve bal kovanının katına (yanına) koyalar ki anlar soka.
Birkaç kez soktuktan sonra boğazlayalar, dahi kanıyla bir çömleğe koyalar ve biraz fesleğen
yağını üstüne koyalar, kaynatalar. Ondan bir tutam salık ederler (ezeler), gubare döne. O yağa
karışdıralar, bir şişenin içine koyalar ve ağzını mumla berkiteler (sıkıca kapatalar). Üç gün
güneşe koyalar, üç gün sonra tamam olur. Hacet (ihtiyaç) vaktinde bir pare (parça) bez ile ol
yağdan elin ve ayağın parmakları arasına dürteler elinin ve ayağının bileğine de dürteler, yani
süreler, andan (ondan sonra) cimaya meşgul olalar, acayib göreler.
-
14. FASILDAN: ...bir dirhem
karanfil ve bir dirhem zencefil, beş dirhem şeker, üç denk Hindistan kozu içi. Bunları alalar,
gayet salık edeler (ezeler), andan ol yağ ile karıştıralar. Biraz güneşle dura, sonra kıvama
gelmiş bal ile haplar edeler, ağızda tutalar ve ci-
maya meşgul olalar. Acayib göreler.
-
15. FASILDAN: ...bir dirhem
darçın, buçuk dirhem akir kârha (bir baharat cinsi olabilir. Sözlüklerde bulamadım), bir denk
kakule. Bunları dahi döğeler, gubare döne. Ve üzüm suyuyla karıştıralar, dahi ("sonra"
anlamında) zekere tıla edeler (süreler). Tamam bir saat tevakkuf edeler (bekleyeler), sonra
sıcak suyla yuyalar ve buçuk dirhem darçın ağzına bırakalar, tâ ki hal ola ("eriyene
kadar" anlamında). Ondan sonra onun yansını alalar, ağız suyuyla zekere dürteler (süreler),
cimaya meşgul olalar, gayetle lezzet hâsıl kıla.
-
16. FASILDAN: ...şol (şu)
ilâçları beyan eder ki, avratlar bikiri (kadınların bekâretini) kız oğlan gibi kıla: Evvelâ akir
kârha iki dirhem, teke sakalı beş dirhem ve rezaki üzümü suyu 16 dirhem ve mersin yemişi buçuk
dirhem. Bunların cümlesin (hepsini) bir çömleğe koyalar ve mikdarınca su koyup kaynadalar, tâ
kim suyu gide, sirkenin bazısı dahi gide. Ve kaynatırken avratı getire, yanına oturta, yedi kere
buğunu (buharım) çektire. Ondan sonra indireler. Ol sudan bir yeni bez pâresiyle (parçasını)
ıslatıp bir saat tevakkuf ede (bekleye). Ve her saatten sonra şol ola ki bikri mutlak ola, hiç
fark olmaya ("bekâreti kız gibi olur, ayırdedilemez" anlamında). Ol suyu saklayalar ve
hâcet (ihtiyaç) vaktinde evvelki gibi edeler.
-
17. FASILDAN: ...şol
ilâçları beyan eder ki, hiç avratlar hamile olmaya ve daim bikir (bakire) gibi olalar: rezaki
üzümü suyuyla karıştırıp bir denk misk dahi katalar, onu dahi karışdıralar ki, tamam karışa.
Ondan sonra bir yeni bezle avrat götüne cimadan evvel süreler. Kız oğlan kız gibi ola ve hamile
kalmaya.
-
18. FASILDAN: ...şol
edviyeler (şu ilâçlar) beyanındadır ki avrata ilâç edeler ("kadınlara kullanırlar"
anlamında), edviyelerin (ilâçların) sebebiyle hamile olalar biiznillâh-i teâlâ (Allah’ın
izniy-
le): Evvelâ hindi ödü ve mersin yaprağı ve hurma, her birinden buçuk dirhem, misk ve bir
denk ceviz. Bunları bir ince beze bağlaya, şarabla bir kaba koya, kaynata, tâ ki suyu gide, sonra bir
şişeye koya ve vaktinde bir bezle istimal ede (kullana), avrat hamile ola...
2. MAHBÛBE VE CİVÂNA DERSLER
Bahnameler, 18. yüzyılın sonlarına doğru, artık içlerinde tıbbî konuların yer almadığı
bir "pozisyonlar kitabı" halindedir. Konu, hiç bir sansüre uğratılmadan yazılmıştır.
Önceleri elyazması halinde elden ele dolaşan bu tür bahnameler, geçtiğimiz yüzyılın
ikinci yansından sonra, baskı olarak ortaya çıkarlar. İstanbul’da yayınlananların yanısıra, bir kısmı
İran Azerbaycanında basılıp Osmanlı ülkesinde dağıtılır.
İçlerindeki resimler sadece şark çizimi değildir. O dönem Fransa’sından alınma görüntüler
de vardır. Başında sarığıyla sedir üzerinde aşk yapan bir doğuluların yanısıra redingotlu, uzun saçlı ve
Avrupalı oldukları her hallerinden anlaşılan erkeklere de rastlanır. Bazen pelerinli, bazen de
üzerlerinde Avrupa modasına uygun elbiseler bulunan kadınlar, kimi zaman barok, kimi zaman da rokoko
tipindeki binalarda, erkeklerle ilişkide görünürler. Resimlerle ilgili Osmanlıca ifadeler ise,
görüntülerle tam bir tezat oluşturur.
Aşağıda, üzerinde basım yeri ve yılı bulunmayan, ancak 19. yüzyılın ilk yarısına ait
olduğunu sandığımız bir bahnameden bazı bölümler yer almaktadır. Günümüzde sadece bir mizah duygusu
uyandıracak olan bahnamenin dilinde çok az değişiklik yaptık...
BÂHNÂME
"...Cimanın hey’et-i şekli hasebiyle etvârı (cinsel ilişkinin görüntü açısından
biçimleri) altı tavır üzerine mukassemdir (altıya ayrılmıştır):
-
4. İntiba (yüzüstü yapılan cinsel ilişki)
-
5. İnhina (eğilerek yapılan cinsel ilişki)
-
6. Kıyam (ayakta yapılan cinsel ilişki)
İSTİLKÂ (Yatar durumda yapılan cinsel ilişki)
Yani mahbûbe (kadın) arkası üstüne yatıp mücamaat olunmaktır (ilişkide bulunmaktır). Cima
vadilerinde mütevatir olan (anlatılan) vadi odur ki ekser halk (halkın çoğu) bu güna (bu şekilde) cima
etmeyi bilip, gayrılerini (diğerlerini) bilmezler. Ve bu istilka on nev’ (çeşit) üzerine olup:
EVVELKİ: Mahbube arkası üzre yatıp
bacaklarını göğsüne doğru kaldıra ve erkek dahi uyluğu arasına girip ayağı parmaklarının üzerine dura.
Mahbubenin karnı üstüne düşüp sıklet (ağırlık) vermiye. Hemen sarılıp öpe ve kemal mertebe (olgunluk
derecesinde) hırs ve ikbal (mutluluk) gösterip dilini tutup ve dudaklarını ısırıp burun nağmeleri ve
boğaz sadâlarıyla zekerini (aletini) Tercine ithal eyleye. Ve kellesi zahir olunca (görününce) çeke ve
yine tekrar soka. Ve bu minval üzre inzâl olunca (boşalınca) hareketten ve kucaklayıp inip çıkmaktan
hâlî olmaya (vaz geçmeye). Tâ ki lezzet-i acib (acayip lezzet) ve şehvet-i garib (garip şehvet) ile
inzâl ola. Bu gû-
nâ (şekilde) cimanın ismine "niyku’l-ade" derler. Adetçe (alışıldığı gibi) cima
demek olur.
İKİNCİ: Yine mahbûbe arkası üstüne
yatıp bacaklarını dahi vucudla adet üzre kaldıra ve erkek dahi üstüne uzanıp zekerini karnına yahud
kasığına dayaya. Bu hıynde (bu sırada) şehvet hasıl olup zekeri kuvvet ve salâbet buldukta
(sertleştiğinde) hemen var kuvveti pazuya vererek zor ve şiddet ile öyle hamle eyleye ki mahbûbe dahi
sadmesine tahammül edemeyip kâh aşık-ı bîçâre-i dilhune (gönlü kanlı çaresiz aşık) gibi eğile ve kâh
heva-yi aşk-ı derûni (derin bir aşk havası) ile ateş alan bîçâre gibi ah edip ızdırab ederek yine
kemal-i lezzetinden (olgunluğa ulaşmış lezzetten) balkıyıp (oynayıp) yana. Bu minval üzre (bu şekilde)
kâh sükûnet ve kâh hareket gösterip tamam inzâl olmaları (boşalmaları) karîb olunca (yaklaşınca) beraber
inzâl olup (boşalıp) bir lezzet hasıl eyleyeler ki onun fevkinde (üzerinde) bir leziz (lezzetli) inzâl
(boşalma) olmaya. Bu misillû (şekilde) cimanın ismine "muadde" derler. Yani pekalâ cima
demektir.
ÜÇÜNCÜ: Mahbube arkası üstüne yatıp
iki ellerini baş altına koyup ve ayaklarını göğsüne ulaştırıp güya (sanki) tortop olup yata. Erkek dahi
mahbûbesine sarılıp göğsünü göğsüne ve zekerini fercine dayayıp aheste (yavaşça) yerleştirip mahbûbe
fercini yukarı kaldırdıkça erkek dahi kendine çekip tamam yerleştirdikte (yerleştirince) zekere şırrak
şırrak vurarak varıp gele. Bu hal ile ikisi dahi inzâl olup (boşalıp) lezzet-i lam hasıl edeler
(lam lezzet elde edeler). Bunun ismine "tıyyu’l-musaddi” derler.
DÖRDÜNCÜ: Mahbube arka üstüne yatıp
bir ayağını yukarı kaldıra. Izhar-ı şehvet edip (şehvetini gösterip) erkek dahi arasına girip şehvet-i
tam (tam bir şehvet) hasıl olunca zekerinin kellesini fercinin aralığına eriştirip bir miktar dura. Bu
gayet leziz olmakla
mahbûbenin kemal-i şehvetinden (şehvetinin en üst derecesinden) gözleri dönüp diye ki:
"Canım, sabra mecalim kalmadı. Lutfet yavaşça yavaşça yap ki iş tamam olup bigâne gibi taşrada
(dışarıda) bir şey kalmaya" diyerek yine sevinerek sarıla ve tâb-tıraş yerleştirip ikisi dahi inzâl
olalar. Bunun ismine "niyk-i muhalif" derler.
BEŞİNCİ: Mahbube arka üstüne yatıp belinin altına yastık koya ve ayaklarını başına
beraberce çekip ve dizini kaldıra. Ve erkek dahi kendine geldikte (gelince) zekerinin başını tükrükleyip
dayaya. Ve mahbûbenin omuzu başlarından tutup busesini alarak ve kucaklayarak yerleştire ve kemâl-i
safasından (zevkinin en üst derecesinden) burun nağmeleri ederek arz-ı muhabbet eyleye (sevgisini
göstere). Mahbube dahi altında inleyip ağlaya ve "İncittin zalim" diye niyazkârâne
(yalvarırcasına) şekva ederek (ağlayarak) götünü yukarı kaldırmaktan hâlî olmaya (vazgeçmeye). Ve erkek
dahi uylukları üzerine şırrak şırrak vurarak varıp gele. Eğer dilerse zekerini çıkarıp temiz sile ve
yine derhal ithal eyleye. Bu günâ maslahat ile (bu şekilde iş ile) mahbûbeler erkek gönlünü ala. Zevkyâb
olmaya sebeptir (zevk almaya sebep olur). Bunun ismine "beytî” tabir ederler.
ALTINCI: Yine mahbûbe arka üstüne
yatıp uyluğunu kaldıra, dahi koltuğuna doğru döne, ferc-i zibası (süslü organı) tamam kaz göğsü gibi
meydana çıkınca erkek dahi var kuvveti pazuya getirip zekerini çıkartıp fercine ithal eyleye. Mahbube
dahi göğüs vererek ikisi beraber inzâl olalar (boşalalar). Bunun ismine "aklabî" tabir
olunur.
YEDİNCİ: Mahbube dahi arka üstüne
yatıp ve erkek dahi üstüne çekip mahbûbenin bacaklarını omuzu başlarına beraber kaldıra. Dahi zekerinin
başını ferc-i zibanın ağzına sürüştürüp tamam kıvam hasıl olunca (kıvama tam olarak gelince) hemen içine
ithal eyleye. İnzal olmaya yakın olunca çekip zekerini bir temiz sile ve yi-
ne ithal eyliye. Bunun ismine "niyk-i muberred” tabir olunur.
SEKİZİNCİ: Mahbube ayaklarını uzatıp
otura. Erkek bacağının arasına girip ve zekerini dahi fercine ithal eyleye. Ve mahbûbe dahi nazikane
(nazik şekilde) şiveler edip soluyarak yata ve ikisi dahi inzâl olalar. Bunun ismine "niyk-i
Acem" derler.
DOKUZUNCU: Yine mahbûbe arkası üste
yatıp uyluklarını kaldıra ve önüne çekip omuzu başlarından tuta. Şehvet-i tam hasıl olunca zor ile
zekerini ithal eyleye. Mahbube dahi burun nağmeleri ederek naz ve şive ile ikisi dahi inzâl olalar.
Bunun ismine "kalbus’s-safi" derler.
ONUNCU: Mahbubeyi arkası üstüne
yatırıp bacaklarını kaldırıp ve erkek dahi ara yerine girip mahbûbe bacaklarıyla erkeği ardından dahi
kucaklayıp sarıla. O dahi mahbûbeyi omuz başlarından tutup zekerini fercine koya. Ve ikisi dahi varıp
gelerek inzâl olalar. Bunun ismine "niyk-i müellif" derler.
KISM-I SÂNÎ: KU'ÛDÂT
(İkinci kısım: Oturur durumda yapılan cinsel ilişki)
Yani kuudat demek, oturduğu yerde cima etmektir. Ve bu dahi, beş nev' üzerine
olur.
Zekeri fercin yarığına iliştirip zor ile ithal ede. Ve ikisi oturduklarında ayaklarını
dahi altına alıp kasıklarını birbirine karşı vereler ki, bütün bütün birleşip taşrada bir şey kalmaya.
Bu hey’ette (bu şekillerde) cima etmenin dahi ismine "mürenfa" derler. Bu gûnâ mücamaat
eyleyenlerin (ilişkide bulunanların) zekeri gayet kuvvetli ve uzun olması gerektir (Bu bölümün
girişinde, oturarak cinsel ilişkinin beş çeşit olduğu söyleniyor ama metinde, bunların sadece biri
yazılmış).
KISM-I SALİS: IZTICA’
(Üçüncü kısım: Yan yatar durumda yapılan cinsel ilişki)
Iztıca’ demek, yani üstüne yatıp mücamaat etmektir (ilişkide bulunmaktır). Bu dahi, on
nev’(çeşit) üzerinedir.
EVVELKİ: Mahbubeyi sol tarafına
yatırıp ayaklarını uzata ve civân dahi üzerine geçip bir elini altından ve bir elini üstünden kucaklayıp
karnını ve kasığını okşayarak ferc-i zibasına yerleştire ve çalkıyarak (çalkalayarak) inzâl olalar.
Bunun ismine "rıkku’l-tuhaf’ derler.
İKİNCİ: Mahbube yine sol taralına
yatıp ayaklarını uzata ve civan dahi üzerine geçip iki uyluğu mahbûbenin uyluğu arasına yerleştire ve
zekerini dahi kasığına dayayıp fercine ithal ede. İnzal oluncaya kadar ikisi dahi hareketten hâlî olmaya
(vazgeçmeye). Ve bu cimanın ismine "niyku’l-hukema" derler.
ÜÇÜNCÜ: Mahbube yatıp yüzünü döne ve
erkek dahi üzerine yata. Bir ayağını uzatıp yata, bir ayağını mahbûbenin bacağı arasına sokup, zekerini
mevzi-i zibalarına yerleştire ve kâh çekip yine yerleştire. Bu usul üzre inzâl olunca (boşalınca),
hareketlen hâlî olmaya. Bunun ismine "niyku’l-şaklak" derler.
DÖRDÜNCÜ: Mahbube sağ yanı üstüne
yatıp ve ayaklarını uzata ve erkek dahi mahbûbenin ardına geçip bir uyluğunu mahbûb enin üstüne ve bir
uyluğunu dahi arasına koya ve zekerini dahi tükrükleyip ferciyle götünün arasına sürtüştüre. Tamam inzâl
karîb olunca (boşalma yaklaşınca) hangi mevziye rast gelirse durmaya, hemen yerleştire. Lâkin vaty
eylemek (cinsel ilişki anlamına gelen vaty, burada arkadan ilişki karşılığı kullanılmış) kebair-i azîm
(büyük günah) olduğundan, yine ferce inzâl ola. Bunun ismine "müselleteyn" derler.
BEŞİNCİ: Yine mahbûbe sağ canibine
yatıp ayaklarını uzata ve erkek dahi ardına geçip öylece uzana ve zekerini mevzî-i zîbalarına
yerleştire. Ve ziyade (fazla) sarıla, biraz dahi öylece duralar. Badehu (sonra) çıkarıp bir temizce
siline, uyluğu arasına dayaya ve hamle edip tekrar içine koya. Ve inzâl oluncaya kadar cilve edip
kâh çıkarıp kâh soka. Bunun ismine "niyku’l-müferrec" derler.
ALTINCI: Mahbube sağ bacağını
erkeğin sol koltuğuna doğru verip ferc-i zîbalarını (süslü cinsel organlarını) dahi zeker-i ma’hudenin
(erkeğin bilinen organının) başına silkinerek, dahi sarsılarak, zor ile yerleştire. Ziyade lezîz ve
zevkyâb (zevkli) olalar. Bunun ismine, "niyku’l-deva" derler.
YEDİNCİ: Mahbube sol tarafına yatıp
ayaklarını uzata ve erkek dahi üzerine uzanıp dizi ile mahbûbenin uyluğunu sara. Ve bir elini altından
ve bir elini üstünden kucaklayıp sinesini (göğsünü) dahi okşaya, işini göre. Bunun ismine
"arsanâ" derler.
SEKİZİNCİ: Mahbube sağ canibine
(tarafına) ve erkek sol canibine yatalar. Ve erkek mahbûbenin sağ inciğini kendi incikleri arasına alıp,
mahbûbe götünü dönüp kalkan gibi karşı vererek, çalkalayarak yerleştire, inzâl olalar (boşalalar). Bunun
ismine "niyk-i hıyn" derler.
DOKUZUNCU: Mahbube sol tarafına ve
erkek sağ tarafına. Mahbubenin inciği kendi inciğine sarılıp, zekerini tükrükleyip inzâl olalar. İsmine
"niyk-i elf "derler.
ONUNCU: Mahbube sol, erkek sağ
tarafına. Mahbubenin inciğini kendi inciğine sıkıştıra ve nazikâne (nazik şekilde) yerleştire. İsmine
"kellâb" derler.
KISM-I RÂBİ': İNTİBÂ
(Dördüncü kısım: Yüzüstü yatar durumda yapılan cinse
ilişki)
Yani intibâ demek, yüzü üstüne yatıp cima etmektir. Bu dahi on nev’dir (çeşittir):
EVVELKİ: Mahbube yüzü koyun yata,
ayaklarını uzata ve erkek mahbûbenin uyluğuna otura ve şehveti tam oldukta hemen yerleştire. İsmine
"rahatü’s-südur" derler.
İKİNCİ: Mahbube yüzünü yere koya,
erkek zekerini yerleştirip çalkayarak (çalkalayarak) lezzetyab olalar ki (lezzet alalar ki) tabiri
mümkün olmaya. İsmine "fellât" derler.
ÜÇÜNCÜ: Mahbube bir dizini sinesi
üzerine çekip götünü kaldıra ve erkek ardından yerleştire. İsmine "hamir" derler.
DÖRDÜNCÜ: Mahbube yüzü koyun yata,
erkek dahi üzerine yata. Uyluğunu mahbûbenin uyluğuna yahut arasına koyup mahbûb e bir eliyle civanın
pehlûsundan (vücudun yan tarafından) ve bir eliyle karnından kucaklayıp yerleştire ve dudaklarını dahi
emerek inzâl olalar. Bunun ismine "niyk-i fukeha" derler.
BEŞİNCİ: Mahbube yüzü koyun yatıp
ferc-i zîbaların açıp erkek dahi ardına geçip oğlan arkasında durur gibi otura, muradı üzre (istediği
şekilde) yerleştire. Bunun ismine, "mugten" derler.
ALTINCI: Mahbube yüzü koyun yatıp,
bir dizini sinesi (göğsü) üstüne doğrulayıp (doğrultup) ayaklarını yukarı kaldıra ve erkek dahi zekerini
kıvama getirdikte kolayca yerleştire. Mahbube dahi "İncittin hey zalim" diye naz-u niyaz (naz
ve yalvarış) eyleyerek burun nağmeleri, sadâlarıyla (sesleriyle) inzâl karîb olunca (boşalma yaklaşınca)
mahbûbeyi kendine çekip saçlarından tuta ve zekerini sokup çıkara. Yani götüne idhal etmiş ise çıkarıp
ferc-i zîbasına duhul ettire. Bu gûnâ (bu şekilde) mücamaatta (cinsel ilişkide) bir derece lezzetyab
olurlar ki, tabiri mümkün olmaya. Bunun ismine, "muhaffefeyn" derler.
YEDİNCİ: Mahbube yüzünü yasdığa
koyup dizi üstüne gele. Yani domala. Erkek dahi ardından dübürü önüne çekip zekerini idhal ile mahbûbe
dahi başını yastıktan kaldırıp şehvetinin harîkinden (ateşinden) ve kemal-i hırsından burun nağmeleri ve
boğaz içi sadâları ederek eğlenerek ve ikisi dahi lezzet hasıl ederek ve inzâl karîb olduğunda (boşalma
yaklaştığında) zekerini çekip ve temiz silip yine ferc-i zîbalarına ithal eyleye. Ziyadesiyle safa kesb
edeler (zevk
alalar). Bunun ismine "ferahu’l-afiye" derler.
SEKİZİNCİ: Mahbube sinesi üstüne
yatıp ayaklarını uzata ve erkek dahi mahbûbenin uyluğu üstüne oturup ellerini karnı altından sokup omuzu
başlarından tuta ve üzerine hamle edip muradı üzre derkâr ola (işini istediği gibi göre). Bunun ismine,
"meftuha" derler.
DOKUZUNCU: Mahbubeyi pehlûsundan
(vücudunun yan tarafından) kucaklayıp ve ikisi dahi çalkayarak (çalkalayarak) inzâl ola. Bunun ismine
"muallak" derler.
ONUNCU: Mahbube yüzü koyun yatıp
ayaklarını dike ve erkek dahi üzerine çıkıp bacaklarını sarmaştıra ve zekerini tükrükleyip gayrı
istediği gibi yerleştire, varıp gele. İnzal olup tamam zevk ola ki ziyadesiyle lezzetyab olalar. Bunun
ismine "niyku’l-müşabih" derler.
KISM-I HAMİS: İNHİNÂ
(Beşinci kısım: Eğilir durumda yapılan cinsel ilişki)
Yani inhinâ demek, eğilip mücamaat etmektir. Bu dahi, on nev' üzerinedir.
EVVELKİ: Mahbube eğilip ve erkek
dahi ardına geçip belinden kucaklayıp ve zekerini mevzî-i zîbaya yerleştire. Mahbube dahi kıvırarak,
oynayarak, tamam doğrulup hikâyetin kavlince (hikayede söylendiği gibi) eğilip dibine kadar yerleştire.
Ekseriya mabeyn odasında "koç kaçmığı" tabir olunur. Cariye mücamaatı (cariyeyle ilişki) bunun
gibi olup erkeğin kuvveti dahi kemalde ise, gayet lezizdir. tabiri mümkün değildir. İsmine
"rahatü’z-ziyb" derler.
İKİNCİSİ: Mahbube dört ayaklı gibi
olup dura, badehu (sonra) erkek üzerine varıp belinden tuta, şehvet-i tam hasıl olunca (tam bir şehvet
noktasına ulaşınca) mahbûbenin dahi bacaklarını yâb yâb
çekip ferc-i abasına koya. Badehu yine çıkara, teiniz silip beynü’s-sebileyn (sebil gibi
su akıtan yerlerin arasına) sürtüştüre, mevzî-i zîbaya ithal edip inzâl ola. İsmine,
"niykü’l-muac" derler.
ÜÇÜNCÜSÜ: Erkek döşek üstüne oturup
sağ dizini dike ve sol dizini yere bıraka. Ve mahbûbe dahi oturup sol dizini dike ve erkek mahbûbeyi
niyk-i pehlusundan (hoş ve güzel olan yan tarafindan) tutup kendine çeke ve zekerine şehvet-i tam (tam
şehvet) verip mevzî-i zîbaya aşk ile ithal eyleye. Mahbube dahi burun nağmeleri ederek "Of, of,
aman, merhametsiz zalim..." diyerek inzâl olalar. Bunun ismine, "niyku’l-uruc"
derler.
DÖRDÜNCÜSÜ: Mahbube dört ayaklı gibi
olup dirseğini yasdığa dayaya ve eline def alıp harbiye usulü agaz ede (savaş şarkısı söyler gibi okuya)
ve kıçını domalta. Erkek dahi eline çalpare (zile benzer, tahtadan yapılmış bir çalgı) alıp düğün
usulünde terennüm ederek ardına geçip ve ikisi dahi ahenklerini birbirine uydurup reftâr ederek (gidip
gelerek) inzâl olalar. Bu gûnâ (şekilde) hareketler ile mahbûbe erkek gönlünü cezbedip zevk u safadan
hali olmayalar (vaz geçmeyeler). Bunun ismine "mismaru’l-guvve" derler.
BEŞİNCİSİ: Mahbube yüzü üstüne çekip
eyile ve erkek dahi ardına geçip göğsünden sarıla ve mahbûbenin başını çevirip dudaklarından eme. Badehu
(sonra) mahbûbe erkeğin aletini eline alıp baldırları arasına sürtüştüre, tamam şehvet kıvama geldikte
başını tükrükleyip mahbûbe kendi eliyle ithal eyleye. Bunların kemal-i safalarından soluyarak ve içini
çekip ağlayarak ve naz ederek inzâl karîb olunca (boşalma yaklaşınca) mahbûbenin dilini eme, karnını
kucaklaya ve kemal-i lezzetinden (aldığı aşın lezzetten) ellerini birbirine çırparak inzâl olalar. Bunun
ismine, "maid" derler.
ALTINCISI: Mahbube yüzü üstüne yata
ve erkek dahi aletine kıvam verip sıçrayıp üstüne çıka, yerleştire. Badehu şiveler ederek inzâl olalar.
Bunun ismine "felâhat" derler.
YEDİNCİSİ: Mahbube eğilip bir
ayağını önüne çekip dura ve erkek dahi uyluğundan arasına girip saçlarından tuta. Mahbube saçlı
(...burada bir kelime okunmuyor) bindirip inzâl oluncaya kadar gezdire ve safa kesbedeler (zevk alalar).
Bunun ismine "bostanî" derler.
SEKİZİNCİSİ: Mahbube eğilip ayağının
parmaklarını tuta ve erkek dahi şehvet-i tam ile (tam bir şehvetle) durmayıp yerleştire. Bunun ismine
"sünbül-i i’nan" derler.
DOKUZUNCUSU: Mahbube dört ayaklı
gibi olup baldırların ayıra ve erkek bir bacağını altına ve birini üstüne koyup haçvari (haç gibi) durup
mevzî-i zîbasına yerleştire. Bunun ismine "niyku’l-müşebbek" derler.
ONUNCUSU: Mahbube döşek üstüne
eğilip ellerini çaprazvari göğsüne koya. Bir dizini uzatıp ötekini büke. Ve erkek dahi ensesinden tutup
zekerini mevzî-i zîbaya koya. Buna "kellâb" derler.
KISM-I SÂDİS: KIYÂM
(Altıncı kısım: Ayakla yapılan cinsel ilişki)
Yani kıyam demek, ayak üstünde mücamaat demektir. Bu dahi on nev’ üzerinedir.
EVVELKİSİ: Mahbube ayak üzerine
kalkıp meclisten gidiyor gibi veda eyleye. Erkek dahi hemen yerinden kalka, mahbûbe dahi civanın boynuna
sarılıp öpüşeler. Ve erkek "Nazeninim, bizi bırakıp nire gidersin" diyerek dilnüvaz laflar
eyleye. Birbirlerine muhabbetleri cuş edip mahbûbe şenlenip erkek dahi mevzî-i zîbaya el edip okşayarak
âheste âheste yerleştire ve kemâl-i salalarından burun nağmeleriyle türlü türlü hareketler edip inzâl
olalar. Bunun ismine "niyku’l-vedâ" derler.
İKİNCİSİ: Mahbube giyinip ve kuşanıp
ferace ve yaşmağını bağlayıp dehliz kenarına dayanıp dura ve erkek dahi gelip hemân (hemen) nikabı
(örtüsü) üstünden peçeyi kaldırıp busesini alıp bend-i
şalvarına (şalvarının ipine) el atıp çözerek şalvarını bir ayağından çıkara ve ayağını
kaldıra ki, ferc-i zîba kaz göğsü gibi âşikâr ola (ortaya çıka). Erkek dahi onu bu hey’ette (şekilde)
görünce bir mertebe (o derecede) şehvete gele ki, zekerini göbeğine yapıştıra. Bu halde iken ayağını
dehlize dayayıp eliyle zekerini göbeğinden ayırarak fercin ağzına getirip öyle şiddetli ve salâbetli
(sert) duhul eyleye ki (gire ki), mahbûbeyi yerinden edip kemâl-i zevk ve safasından (aldığı zevkin
yüksekliğinden) hoşnud ve "Zalim" diyerek inzâl olalar (boşalalar). Bunun ismine
"dehliz" derler.
ÜÇÜNCÜSÜ: Mahbube ayak üstünde durup
göğsü üzerine dehlize dayanıp ve erkek dahi usul ile ardından varıp eteklerin kaldırıp bend-i şalvarını
küşad verip (şalvarının ipini çözüp) bükülür gibi baldırları dahi âşikâre olunca (görününce), belinden
kucaklayıp derhal zekerini mevzî-i zîbaya idhal eyleye, safa kesb edeler (zevk alalar). Bunun ismine
"niyku’l-acele" derler.
DÖRDÜNCÜSÜ: Mahbube ayak üstünde
dururken erkek otura ve ayaklarını uzata ve zekerini şehvet-i tam ile (tam bir şehvetle) kaldıra.
Mahbube dahi mukabelesine gelip (karşısına geçip) mevzî-i zîbasına geçire. Ayaklarını önüne doğru uzata
ve ve ağız ağıza geleler. Ve mahbûbe dahi kemâl-i zevkinden hareketten hâlî olmayarak (vazgeçmeyerek)
inzâl olalar. Bunun ismine "niyku’l-cin" derler.
BEŞİNCİSİ: Mahbube ayak üstünde
durup ellerini böğründe tuta ve göbek gösterip metâını âşikâr ede (malını ortaya çıkara). Ve erkek dahi
karşıdan zekerini fercine nişan rast getirip (nişan alarak) yerleştire. Mahbube "Ferc-i zîbamı
cânım harab ettin zâlim" diye. Erkek dahi küheylân at gibi hışlayarak doğruldukta dahi (doğrulunca
da) zekerinin kuluncunu kırarak bir mertebe mütelezziz olup (lezzet alıp) inzâl olalar. Buna
"musadıriyye" derler.
ALTINCISI: Mahbube bir sahra
kenarında yüzü üzerine yatıp götünü davul gibi domaltıp ve erkek dahi ardına geçip davulunu usu-
lü üzre okşayarak inzâl olalar. Bunun ismine, "sakayat" derler.
YEDİNCİSİ: Mahbube ile civân ayak
üzere durup birbirlerine sarılalar ve ayaklarının dahi aralarını birbirlerine muhalif tutalar. Ve erkek
zekerini mevzî-i zîbaya dayaya ve mahbûbenin dahi gözleri süzülüp şehveti tâm olunca yerleştirip safâyâb
olalar (zevk alalar). Bunun ismine "muhalif derler.
SEKİZİNCİSİ: Mahbube ayak üstünde
durup ayağını kaldıra ve erkek dahi mahbûbenin ayağını böğrüne dayaya ve iki elini arkasına koyup
zekerini mevzi-i zîbaya yerleştire. Burun nağmeleri ile safalar kesbederek inzâl olalar. Bunun ismine
"niyku’l-şebî" derler.
DOKUZUNCUSU: Mahbube yüzünü duvara
koyup elleriyle duvara dayana ve ayaklarını ayırıp dura. Ve erkek dahi baldırları arasına girip alet-i
ma’hudesini (bilinen aletini) mevzî-i zîbaya yerleştire ve çalkıyarak (çalkalayarak), oynayarak beraber
inzâl olalar. İsmine "safiyye" derler.
ONUNCUSU: Mahbube ayaklarını
kaldırıp duvara dayaya ve erkek dahi baldırları arasına girip şehvet-i tam hasıl olunca (şehveti tam
olarak gelince) tâb-tıraş yerleştire. Buna, "niyku’l-necih" derler.
ŞEKL-İ CİMÂ'
(Cinsel ilişkinin şekli)
Ezcümle (kısaca) birisi "figai" tabir olunan şekle, zurefâ-yı Rum’da
(Anadolu’nun zarif kişileri arasında), "şeddü’l-revanî" derler. Şekli budur ki erkek arkası
üstüne yatıp ayaklarını uzata ve mahbûbe dahi gelip erkek uyluğu arasına girip otura. Badehu sol eliyle
civanın zekerini tutup sıkıştıra ve şehvet-i tam hasıl oldukta (şehveti arttığı zaman) hemen mahbûbe
kalka ve zekeri eliyle alıp fevvare (fıskiye) gibi dahi meni atınca elleyip sonra tamam inzâl oldukta
mahbûbe temenna ederek (selam vererek) "Afiyetler olsun sevdiğim efendim" diye. Celb-i kulb-ı
baisdir. Bu güna cimaya "fevvare-i fıskiye" teşbih etmişlerdir.
Ve biri dahi bu günadır ki, mahbûbe arka üstüne yatıp ve erkek
dahi üstüne yatıp mahbûbe ellerini erkeğin boynuna sarıp bacaklarını dahi arkasına sarıp
tamam erkek zekerini yine idhal ettikte bir ya iki dakika varıp geldikte erkek doğrulup kalka, mahbûbeyi
belinden kucaklayıp kendi boynuna asılıcı olduğu halde kaldıra. Bu minval üzere mahbûbe erkek kucağında
ve zekeri dahi mevzi-i zibasında kah eğilip kah doğrulup bu hal üzre inzâl olunca (boşalınca) cilveler
ederek zevkyab olalar. İsmine "mülhak" derler. Ekseriye bu şekil üzre cima, ince belli zarif
olan mahbûbeler ile olur. Kucağa alması âsân (kolay) olup vücuda sıklet (ağırlık) vermezler.
Camiu’l-lezzât sahibi ("Lezzetleri bir araya getiren kitap" anlamında bir eser
ve onun kim olduğunu bilmediğimiz yazan), cimanın bir garip şeklini beyan eder (açıklar). Bu mahalde
zikr olundu (burada anlatıldı):
Evvelâ kıçını altına yerleştire. Yastık koya ve arkası üstüne yatıp ve başını dahi yere
koyup karnını domalttıra. Ve erkek dahi mahbûbeye arka üstü dönüp sinesi üstüne çıkıp otura ve mahbûbeyi
kendi elleriyle ve ayaklarıyla beraber tutup başına doğru çeke. Hatta erkek mahbûbenin ayakları arasında
kala. Böyle ettiği halde ferci ve götü kaz yumurtası gibi âşikâre olup (görünüp) meydana çıka. Hemen
onları görerek mevzî-i zîbasına bütün bütün yerleştire. Bunun ismine "rubanî" tabir
olunur.
MÜLÂTAFA VE MÜLÂ'ABELER:
(Şakalaşmalar, oynaşmalar)
Malum ola ki mücamaata mübaşeretten evvel (ilişkiye başlamadan önce) mahbûbe ile mülâtafa
(şakalaşma) ve mülâabe (oynaşma) edip birbirlerine arz-ı muhabbet (sevgi gösterişi) ve nâz-u niyâz
ederek nazikane (nazik şekilde) sohbet esnasında boynuna sarılıp "Görüp bostanların bildim kemâlin
gül memelerde / Turunc ammâ ki bildim nice bitmiş yasemenlikte" diye memelerini okşaya,
"Seni yaramaz” diye baldırlarını çimdikleyerek ve kiraz gibi dudaklarından emip gül
yüzünden koklayarak busekenâr ederek (öperek) karnına ve göbeğine doğru el ederek bend-i şalvarını küşâd
vere (şalvarının bağını aça). Zira bend-i şalvar (şalvarın bağı), heves-i vuslata (birleşme hevesine)
bahanedir. Badehu (sonra) vuslata mübaşeret eyleyip (ilişkiye başlayıp) zevkyâb olalar (zevk
alalar).
BÛS OLUNACAK YERLER
(Öpülecek yerler)
Malum ola ki, mahbûbenin bus olunacak yerleri yanakları ve dudakları ve gözleri ve alnı
ve gerdanı ve sinesi ve göbeği etrafı olup billûr gibi olursa, yani mevzî-i zîbanın dudakları dahi
lezizdir, lâkin her birine göre (herkese göre) değildir. Pes (artık) bu mevzilerde (yerlerde) boğaz
sadâları ederek doya doya, istediği gibi öpüp okşayalar.
KOKLANACAK YERLER
Malum ola ki, mahbûbenin koklanacak, emilecek yerleri gerdanı ve yanakları ve alt dudağı
ve zülüfleri (saçları) ve turunç gibi memeleri arası ve ayva göbeği ve kaz göğsüne benzer kasıklarıdır.
Bu mevziler koklanacak, sevecek yerlerdir, misk-i anberden lâtif rahiya istimam olunur (misk ve anberden
daha hoş koku alınır). Şehvet galebe eylediğinde (arttığı zaman) emmek ve ısırmak ve koklamak gibi leziz
bir şey olmaz.
LEZZET-İ CİMADIR
(İlişkiden zevk almak)
Avratlar cimadan hazzetmeleri ve cimaları gayet leziz olmasına müteallik ahvaller
(durumlar) beyanındadır.
Malum ola ki bu fennin dakika-şinasları (anlaşılması zor olan tarafını bilen kişileri)
nisvana (kadınlara) suimizac arız oldukta (kötü
huylar geldiğinde), bedenlerine cimadan daha iyi nesne yoktur. Zira ki bedenlerini ıslah
etmektir. Onlara cima şifa oluptur ki mücamaat olundukta (ilişkide bulunduklarında) mücamaatları erkekle
dahi lezzetlidir. Hususan (özellikle) mahmum olduğu (ateşlendiği) vakitte olsa, cimanın hudusu (sonraki
etkileri) bedene suhunettir (sıcaklıktır). Ferci dahi kızdırıp o vakitte olan cima, sair vakit olan
cimadan leziz olur. Zira gündüz hareket sebebiyle fercin dudakları birbirine sürtmeden suhunet
(sıcaklık) peyda etmekle sıcak olur. Ve rutubeti mütehallil olmakla (ortadan kalkmakla, çözülmekle) pâk
(temiz) olur. Hususan (özellikle) tebevvül ettikçe (işedikçe) taharet (temizleme, yıkama) sebebiyle
nezafet kesbeder (temizlenir).
Amma gece oldukta mevzi-i zibanın dudakları birbirine mutabık olduğundan, ağzı kapalı
ademin ağzında bir rayiha peyda olduğu gibi (koku oluştuğu gibi), lâteşbih (benzemesin ama), ona dahi
bir rayiha arız olur (koku gelir). Arabiden (Araplardan) Kadı Abdullah’tan rivayettir ki şol kimse ki
evladım zeki ve reşid ve hüsündar (güzellik sahibi) olsun gerektir ki uyku akabinde (uykudan hemen
sonra) mücamaat eylemeye. Belki bir miktar hareket-i bedeniye (vücut hareketi) ve nefsânîye (canlanma)
oldukta cima eyleye. Ve kable'l-cima (ilişkiden önce), mevziyi tatlı su ile gusl eyleye (yıkaya).
Bunların veledin bedeni pak (temiz) ve reşid olmasına sebebtir.
Ve bazılar derler ki, on iki yaşını tecavüz etmedikçe gece kızlara yakınlık etmeyeler.
Bedenlerini sörpük ve taravetlerinin (tazeliklerinin) noksanına sebeptir. İptidası (başlangıcı), on üç
yaşından on sekiz yaşına değindir. Ziyade safaları (en çok zevk verdikleri zamanlar) on üç yaşında
hamile olup vaz’-ı haml edinceye (doğuruncaya) değin. Zira vaz’-ı hamiden (doğumdan) sonra bir miktar
evlada meyil etmeleri, muhabbet noksan olmaklığa bais olur (sebep olur).
Hasılı on sekizden kırka kadar taravet-nüma (taze görüntüleri)
ve hüsn ü bahaları (güzellikleri) tekmil (tam) olup badehu (sonra) günden güne
bedenlerine rahat ve cildlerine buruşma arız olup ekserisi hayızdan münkati olan (menopoza giren) avrat
ile mücamaat eylemek inde’t-tababi (doktorlar tarafından) mezmumdur (hoş karşılanmaz). Ashab-ı tecrübe
(deneyimli kişiler) derler ki, hamile olan hatun hamlettikten (doğurduktan) sonra nifasdan pak olduğu
gibi (lohusa süresini geçirmesiyle) mücamaata mübaşeret eyleyeler ki (girişeler ki), bedenlerini ıslah
edip kendilerine sıhhat hasıl olur. Zira susuzluk vaktinde kişiye su hayat verdiği gibi, onlara meninin
vüsulü (gelmesi) aynihayattır (hayat gibidir).
NİSVÂNIN RİCÂLE MEYİLLERİ
(Kadınların erkeklere meyletmesi)
Mahbubelerin rical (erkek) tarafına meyil ve muhabbetleri ziyade hazzeyledikleri (zevk
aldıkları) vadiler (durumlar) beyanındadır.
Malum ola ki kadınların indinde memduh (övünülen) ve pesendide olan (beğenilen) ahval
(durumlar), erkeğin sehavet (cömert) ve şecaat (yiğit) ve kavline (sözüne) sadık olup sözü tatlı
olmasıdır. Ve hezli (eğlenceyi) ve medhi (övmeyi) fark edip ve latifeler bilmesidir. Ve ahdine vefa edip
(sözünü tutup) nazlarına muvafık (uygun) niyaz ve cefalarına tahammül eylemesidir. Ve dahi erkek giyinip
kuşanmakta zarif-heyet (hoş görünümlü) olup ve zendost kıyafet (kadınlardan hoşlanan şekilde) olmasıdır.
Ve ahdine ve hilkati pak (yaratılışı temiz) ve bedeni nezafet (temizlik) üzre kıl kondurmamasıdır. Ve
avratlar yanında sakallıdan bıyıklı ziyade muteberdir (bıyıklı erkek, sakallıdan daha fazla
geçerlidir).
"Yar hattını tıraş eder onunçün durmaz
Kati nazik geçinir üstüne kıl kondurmaz"
Ahbabı çok olup nezafet (temizlik) ve zarafette kendine müşakil (benzeyen) ve müşabih
(benzer) ademler (erkekler) ile görüşüp mü-
vaniset eylemesidir (birlikte olmasıdır). Ve dahi ziyade meyl ve rağbet edecekleri şeyler
ezcümle biri ağzının rayihasını (kokusunu) pak eder (temizler), devalar istimal edip (kullanıp) haftada
bir kere tırnaklarını keseler ve koltuklarının kıllarını dahi tathir eyleyeler (temizleyeler) ve başında
yağlı nesne ve ayağında eski terlik komayalar ve üzerini fena rayihadan (kokudan) hıfz edip (koruyup)
zarif ve nazif olup daima ıtırşahi (bir cins güzel koku) ve rayiha-i tayyibeler (beğenilen kokular)
sürüne. Eğer bu haller kendilerinde bulunup sahib-i kerem (soylu, cömert, eli açık) olur ise, nisvanlar
beyninde (kadınlar arasında) ondan rağbetli kimse olmaz.
ESNÂ-YI MÜCÂMA'ATTA OLAN MÜKÂLEME
(İlişki sırasındaki konuşmalar)
Mahbubeler ile esna-yı mücamaatta (ilişki sırasında) olan mükaleme (konuşma) ve her
birinin naz-u şivelerine göre niyaz ve ona müteallik (onunla ilgili) hikayeler beyan olunur ki:
Hindî’den (Hintlilerden) rivayettir ki, sıhhat olmaksızın cimaya mübaşeret etmek
(girişmek), mahbûbeye eza ve cefadır. İnsan, hayvandan nutk ile mümtâzdır (konuşma kabiliyeti sayesinde
üstündür) Zira birbirleriyle mükaleme (konuşma) ve mübahase (sohbet) ettikçe beynlerinde (aralarında)
muhabbet ziyadeliğine bais (sevginin artmasına sebep) olur.
Ricallere (erkeklere) layık olan budur ki, mahbûbe ile hıyn-i cimada (ilişki sırasında)
sukunet etmeye (sessiz kalmaya). Latifeler edeler, zira muvaneset (birbirine alışma) peyda eder (meydana
çıkartır) ve neşata (sevince) bais (sebep) olur. Hususen (özellikle) mücamaattan sonra gayet iyi olanı,
cilveye agaz etmektir (başlamaktır). Cima akabinde (sonrasında) sükunet etme, mahbûbeye hicab (utanma)
verir ve neşatını (neşesini) ve şivesini kesr eder (azaltır), belki râm (teslim) olduğuna nadim (pişman)
olur, erbab-ı basirete hafi değildir (sezgi sahiplerine gizli değildir).
Güvercin işi cilveleşip badehu (sonra) ağız ağıza verip güya öpüşüyorlar gibi kanat yayıp
ve göğüs gerip arz-ı muhabbet edeler (sevgilerini göstereler). Kudema (eskiler), kızını kocaya verdikte
nasihat edip der imiş: "Kızım, kocan sana yakın gelip mücamaat murad ettikte (ilişki arzuladığında)
bir miktar nazendelik edip yani heman canına minnet uçkurunu kendin çözme. Eğer elinden veya belinden
tutup seni kendine çekerse, o zaman durma, ızhar-ı şehvet et (şehvetini göster) ve işvelerle tamam
zekeri şiddet ve salâbet buldukta (sertleştiğinde) göbeğine dayayıp uçkuruna el ettikte sen de bayılıp
şeker kamışı gibi rağbet göster. Tamam duhul ettikte zevke dair sözler söyle. Ve kocanın belinden
kucaklayıp başını gerdanına sok ve koklamaya başla. Ve usul tutup karnının üstüne pür-dikkat ile (dikkat
dolu bir şekilde) koy. İş tamam olup (zekerini) çekip aldıkta hemen muhabbetle tutup silmeye başla. Eğer
hareketine kuvvet gelip kalkarsa, "Efendim kangısından (hangisinden) hazzeylediğine (zevk aldığına)
kalkık durursun. Galiba muradı (isteği) yine duhul etmektir" diyerek muhabbet kıl ve gâhice (bazan)
kocanı na-mizac (canı sıkkın) gördüğünde "Niçin keyfiniz yoktur? Eleminiz nedir? Dünyada sizinle
kulunuz sağ olayım” diye hatırını sor, güler yüz gösterdikte (gösterince) hangi tarafa meyil gösterirse,
o tarafı tercih eyle, zira erlerin gönlünü olmakta bundan âlâ nesne olmaz. Ne ki murad ederse muti ol
(sözünü dinle). Bir vasiyetim budur ki, sık sık yıkanıp nezafet (temizlik) üzre ol. Kendine çeki-düzen
ver. Kokuşmuş avratlardan olma. "Ben senin cariyenim, sense benim efendimsin, emir şenindir"
diye daima emrine hazır olmak lazım".
MÜCÂMA'AT EVKÂTI
(Cinsel ilişkinin zamanı)
Bu fasıl, nisvan ile (kadınla) mücamaat olunmaklığın (ilişkinin) vakitleri
beyanındadır.
Malum ola ki etibbanın cümlesi (bütün doktorlar), dekayik-i tıb-
ba muarefesi olmadıklarından naşi (tıbbın ince noktalarını bilmediklerinden dolayı),
zahiri üzre amel edip (dışarıdan gördüklerine göre iş yapıp) halkı lezzetyab oldukları şeyden men
ederler. Zannederler ki, cimanın beden-i insana özrü gayet azimdir (insan vücuduna verdiği zarar çok
büyüktür). İnsanı çabuk kocaltır derler. Lâkin bunların bu zannı akla batıldır (terstir). Zira
görülmüştür ki bazı kimseler sinni kemale reside olmuşken (yaşları olgunluğa varmışken), yine cimada
geceyi fevt etmezler (elden kaçırmazlar). Maahaza hassalarına (özelliklerine) asla zarar gelmeyip hesap
ve kitaplarında ve hareketlerinde nicelerine faik (üstün) olurlar. Ve nice kimseler dahi cimaa takatleri
var iken az zamanın içinde kendilerine kocalık arız olup (yaşlılık gelip) saçı ve sakalı ağarır.
Velhasıl hakk-ı kelâm (sözün doğrusu) budur ki cima etmek pirlere (yaşlılara) ve ahvali mükedder
olanlara muzırdır (hali kederli olanlara zararlıdır).
İmdi bu babda ("bu konuda" anlamında) herkesin sini (yaşı) hasebiyle kendine
layık mikdarı beyan edelim, ta ki malumları olup (bilip) ona göre hareket edeler. İptida (önce) büluğa
ermeyip mesela yirmi yaşına varınca çok cima eylemek muzırdır. Hiç etmemek dahi hüzali (zayıflığı)
muciptir. Belki gün aşırı cima etmek onlara kafidir.
Amma yirmi yaşından otuz yaşına varıncaya kadar münasip olan gündüz iki kere ve gece de
bir kere kanaat eyleye. Amma şol (şu) şartla ki, mücamaat eylediği (ilişkide bulunduğu) alâkası olan
mahbûbe ola, zira alâkası olmayan kimse ile mücamaat eylemek yani bir şey’e müfid (yararlı) olmayıp
mütelezziz olmadığından başka vücudunu bozar.
Ve otuz yaşını tecavüz edip (geçip) kırkına varınca mizac sıhhatte olup ve beline kavi
(güçlü) ola. Tahammülü olursa ede, üç defa eyleye.
Yetmiş yaşına geldikte kuvvet hasebiyle gönlünde sürur ve neşat
tayy' (sevinç ve neş’e) olur ise ede, iki defa eylemek kifayet eder.
Amma seksen yaşına vardıkta (varınca) senede ya iki defa ya üç defa eyleye. Eğer kuvveti
kavi (kuvveti yerinde, güçlü), şehveti ziyade olur ise dört defa eyleye. Bir kere eylemekte beis (zarar)
yoktur. Amma seksen yaşını geçtikten sonra, cima münasip değildir...".
3. BİR BAŞKA BAHNAME
Bazı bahnamelerde ise, pozisyonlar yerine kadın ve erkeklerin belirli özellikleri
anlatılır, kadınlar özelliklerine göre sıralanır.
Aşağıda, özel kitaplığımızda bulunan 16. yüzyıldan kalma ve yazan belli olmayan bu
şekildeki bir elyazması bahnamenin 77.a-80.a sayılı varakları arasında yer alan bazı bölümleri
veriyoruz. Metin içerisindeki arabaşlıklar, bize aittir.
"...Kadınlarda öyle alâmetler (belirtiler) vardır ki, cima etmeye begayet (çok)
haris (hırslı) olur ve yüzüne bakınca güler ve sarılmaktan azîm (büyük) lezzet bulurlar. Bu babda
(bölümde), avratlarda olan hub (güzel) alâmetleri zikredeceğiz:
İmdi bu zikredeceğimiz güzel alâmetler bir avratta bulunsa, onun hüsnü (güzelliği) gayet
kemalde olur. Ve alâmetlerin bazısı eksik olursa, güzelliği de o kadar eksik olur. Bu alâmetlerin
cümlesinin (tamamının) bir avratta bulunması, hepsinden yeğdir (daha iyidir).
Güzellik alâmetleri bunlardır:
Dört nesnesi kara gerek: Saçı ve kaşı ve kirpiği ve gözünün karası.
Dört nesnesi kızıl gerek: Dili ve dudağı ve yanakları ve avurdları.
Dört nesnesi değirmi (yuvarlak) gerek: Yüzü ve gözü ve topukları ve bilekleri.
Dört nesnesi uzun gerek: Boynu ve burnu ve kaşı ve parmakları.
Dört nesnesi hoş kokulu gerek: Burnu ve azası (el, kol, ayak ve bacakları) ve koltuk
altları kokusu ve ferci kokusu.
Dört nesnesi kik (geniş) gerek: Alnı ve gözleri ve göğsü ve butları.
Dört nesnesi dar gerek: Burun delikleri ve kulağı delikleri ve göbeği deliği ve
ferci.
Dört nesnesi kiçi (küçük) gerek: Ağzı ve elleri ve ayakları ve kulakları.
Ve dahi şöyle gerek ki başı ne büyük ve ne küçük ola.
Ve boynu dahi ne uzun ve ne kısa ola.
Ve ne arık (zayıf) ve ne semiz ola.
Ve dahi gerektir ki, eti dahi değirmi (yuvarlak) ola.
Benzi ak ola veyahut kaz benizli veya karayağızın güzeli ola.
Ve teni pembe ola.
Ve saçı sık ve uzun ola, zira ki saç avratların yüzsuyudur.
Ve güldüğü vakit hub (güzel) ola. Zira geri kalan vasıflarından evvel, gülmesi
gerek.
Ve gerek ki, gözlerinin karası çok ola ve kaşları çatık ola.
Ve yürüdüğü zaman, götünün etleri deprene (titreye).
Ve huyu tatlı ola sözü tatlı ola ve yumuşak ola.
Ve bu dediğimiz şartlar bir avratta bulunsa, o avrat güzelliğinin kemalindedir.
Şehvetin
belirtileri...
Öyle alâmetler (belirtiler) vardır ki, avrata bakınca şehveti az mıdır, çok mudur
bilinir.
İmdi, anlayış sahibi kişiler derler ki, avratın ağzı büyük olursa, ferci geniş
olur.
Ağzı küçük ve dar olursa, ferci de dar olur.
Alt dudağı kalın olursa, fercinin iki kenarı kalın olur.
Üst dudağı ince olursa, fercinin iki dudağı da yufka gibi olur.
Alt dudağı ince olursa, ferci kuru olur.
Dilinin ucu kişmiş (kuş üzümü) gibi olursa, ferci soğuk olur.
Burnunun ortası yumru olursa, cimaya rağbeti az olur.
Kolunun arkası çukur olursa, cimaya rağbeti çok olur.
Saçı seyrek olursa, ferci yumuk olur.
Eneği (çenesi) uzun olursa, ferci alınlı olur.
Yüzü büyük ve yoğun (kalın, iri) olursa, götü küçük ve ferci büyük ve dar olur.
Ayağı üstü etli olursa, ferci gayet büyük ve er katında (erkekler nazarında) sevgili
olur.
Ve baldırları yoğun ve etli olursa, şehveti gayet çok olur ve cimasız kalmaya
sabredemez.
Ağzı ince ve emçekleri (göğüsleri) değirmi olsa ve sarkık olmasa ve emçek düğmeleri
(memeleri) katı olsa, cimaya şehveti az olur. Meğer ki (ama) çok cima kılmaktan şehvet depreşir
(artar).
Ve baldırları yoğun olsa, fercinin kenan kalın olur.
Ve benzi kızıl ve gözleri gök (mavi) olsa, cimaya rağbeti az olur.
Ve gülmesi ve hareketi çok olsa, cimaya rağbeti çok olur.
Ve oynamayı sevse, cimaya rağbeti gayet çok olur.
Baldırları ince olsa ve umukları (bilekleri) büyük olursa, ferci dahi büyük olur.
Ve gözleri belirgin olursa, ferci geniş olur.
Kadın
çeşitleri...
Avratlar, beş bölüktür (gruptur). Bir bölüğü odur ki, henüz baliğ değildir.
Birisi odur ki baliğdir velâkin yiğitlikte (gençlikte) kemalinde
değildir.
Birisi dahi odur ki, yiğitlikte kemalindedir (gençliğinin olgunluğundadır).
Biri dahi odur ki, saçına ben (ak) düşüptür (düşmüştür).
Ve biri dahi odur ki, saçının akı, karasından çoktur.
Amma o ki baliğ olmamıştır, onun tabiatı gerçek söyleyici ve nesne gizlemeyicidir.
O ki baliğdir, lâkin yiğitlik kemalinde değildir (ilk gençliğindedir), azıcık utanır olur
ve bir nesne getirip yerse götünü domaltır ve memeleri sarkmağa başlar ve aldanması çabuk olur.
Ama o ki yiğitliğin olgunluğundadır, hali ve edebi ve hicabı (utanması) da olgunlukta
olur.
O ki saçına ak düşmüştür, cimaya hırslı olur.
Ama o ki saçının akı karasından çoktur, eti gevşek olur ve yüzünün nuru söner ve üzerine
başka avrat almasın ve kimseyle cima etmesin diye erine çok lütuf eder. Her avrat bu hale gelse, bilgil
kim (bil ki) ondan asla menfaat yoktur ve cimasında da lezzet yoktur.
İlişki
sıralaması...
Bil ki, avratlar cima arzusunda 13 bölüktür (gruptur):
Beşi, cimayı yavlak (çok) severler, beşi hiç sevmezler, üçü de ne sever, ne
sevmezler.
Amma o beş ki cimayı yavlak severler, cimadan artuk (geri kalan) nesneye hiç meyli
yoktur. Birisi odur ki sacına ben ("ak" anlamında) düşmüş ola ve emçeklerinin düğmesi gevşemiş
ola ve biri dahi odur ki uzun boylu ola ve biri dahi odur ki orta boylu ola ve birisi dahi odur ki
olmaya. Amma o beş ki cimayı sevmezler, ondan yana hiç meyletmezler. Birisi odur ki, henüz baliğ
olmayıptır (olmamıştır), birisi odur ki kısa boylu ola ve birisi dahi odur ki begayet semiz (çok şişman)
ola ve birisi dahi odur ki eri begayet (çok) cimacı
ola. Ve bu sıfatlı avratlar öpmekten ve koçmaktan artuk (fazla) erleri sevmezler.
Amma o üç ki cimayı ne severler ve ne sevmezler. Birisi odur ki yirmi yaş ile on beş yaş
arasında ola ve birisi dahi odur ki otuz ile yirmi arasında ola ve birisi dahi odur ki tamam otuz
yaşında ola. Amma o ki yirmi ile on beş arasındadır, cimayı biraz sevmez (az sever). Amma o ki yirmi ile
otuz arasındadır, cimayı o kadar dilemez olur, erden utandığından (erkekten utandığı için). Meğer ki
onunla oynayalar ve sohbet edeler, ta ki yüzü açıla ve şehveti deprene. Amma o ki tamam otuz yaşındadır,
cimayı er dönüp etmedikçe ve muhabbet göstermedikçe avrat talep etmez.
Boşalma
türleri...
Avratların cima etmekte inzâli (boşalması) üç türlüdür:
Birisi odur ki, inzâli begayet tiz (çok çabuk) olur.
Birisi odur ki, inzâli begayet (çok) geç olur.
Ve birisi de odur ki, ne geç ve ne tiz olur.
O ki tiz olur, uzun ve teni arıktır (cılızdır). O ki geç olur, kısa boylu ve
semizdir.
Bil ki, avratların inzâl alâmetleri (boşalma belirtileri) şunlardır ki, gözleri süzülür
ve er yüzüne bakmaya utanır ve alnı terler ve göğsü titrer ve ere berk (sıkı) yapışır. Ve bilgil ki (bil
ki) avrat ile erin inzâli bir olacak (aynı anda olursa), azim (büyük) lezzet bulurlar. Ve yine bil ki,
avratla erin menileri birbirine karışacak olursa, aralarında muhabbet çok olur.
Kaç çeşit
ferc var?...
Bil ki, avratların ferci üç türlüdür: Birisi gayet büyüktür, birisi gayet küçüktür ve
birisi de ne büyük, ne küçüktür.
Bil ki, erlerin dahi zekeri üç türlüdür: Birisi gayet uzundur, on iki parmaktır. Ve
birisi sekiz parmaktır ve birisi altı parmaktır.
Büyük zeker ile küçük ferce cima etmek, münasip değildir. Bunda, cima lezzeti
bulunmaz.
Amma yoğun (kalın) zeker ile orta ferce cimada lezzet bulunur.
Kiçi (küçük) zeker ile orta fercde de lezzet bulunur, velâkin zaruri ise yapılır.
Ve ondan daha iyisi yoktur ki, büyük büyüğe, orta ortaya ve küçük küçüğe münasiptir.
Böyle olursa, oğlan ve kız doğunca, ataya benzer. Teninde eksik ve kusur olmaz, teni an (temiz)
olur.
Böyle olmazsa (bu şekilde yapılmazsa), bir ügü (puhu kuşu) aygıra veya kısrağa katılmış
gibi olur. Yahut beygir aygıra katılmış gibi olur. Ve her nesne cins, cinsiyle gerekir...".
1913 ve 1914 yayınlanan, cinsellikle ilgili bir "cep
romanı": "Zifaf Gecesi - Harem Ağası’nın Muaşakası".
OSMANLI EŞCİNSEL METİNLERİ
Eskiler, Osmanlılardaki eşcinsel metinlerden bahsederken, "Bu iş, adamların sadece
dilinde” derlerdi...
Sadece dillerinde olup olmadığını bugün bilemiyoruz ama eşcinsel temalar, Osmanlı
cinsellik metinlerinin azımsanamayacak bir bölümünü oluşturur ve bunları görmezlikten gelmek de
zordur.
Bu tür ilişkiler, o dönemin şartları içerisinde olağan bir davranış görüntüsü verir.
Eşcinsel eğilim, sıradan şairinden divan sahibi şeyhülislamına yani en yüksek düzeydeki din görevlisine,
padişahın maiyetindeki besteciden semai kahvelerinde sazını çalarak geçinen müzisyenine,
ansiklopedistlerden tasavvuf bilginine kadar, toplumun değişik kesimlerinden gelenlerin yazdıklarında
açıkça görülür.
Alışılmış görüntülerden biri, kadının kötülenmesidir. Meselâ Sümbülzade Vehbi’ye göre
erkek, "Eli kınalı kadınlardan elini çekmelidir, zira kadınlar, erkeğe kanlı gömlek
giydirebilirler":
"Dest-i hınnâ-zedelerden el çek,
Giydirirler sana kanlı göynek"
Lâmiî Çelebi ise, erkeklere "evde kahbe tutmayın" diye nasihat eder:
"Merd isen evde kahbeyi tutma
Ger boyunca batursa altuna
Lânet olsun âna ve mâline de
Mâli mel’un, kendi mel’ûne"
(Seni boyunca altına da gark etse, erkeksen, kahbeyi evinde tutma... Ona da, malına da
lânet olsun!. Malı da, kendisi de mel’un...".
Ve, kadın unsurunun yerini erkek sevgili alır...
Fuzuli, "Subh çekmiş çerha tıygın tâşa çalmış âfitâb / Zâhir etmiş ol meh-i dellâke
ayn-i intisâb" diye başlayan gazelinde "Sabah usturasını bilemiş, güneş kılıcını taşa çalıp o
ay gibi tellaka bağlılığını göstermiş... Başlar, onun anber kokulu usturasının hareketinden, suyun
dalgalanıp kabarcıklar meydana getirmesi gibi neşelenip tertemiz oluyor... Her kılımın ucunda bir baş
olsaydı ve sevgilim onları saç gibi doğrasaydı, kanlar döken usturasından yine de kaçmazdım..."
sözleriyle, hamamda saç tıraşı yapan bir tellaka övgüler yağdırır.
Divan şiirinin hemen her ünlü adı, bu şekilde mısraların yer aldığı
"hammamiye"ler, düzer ve güzel delikanlıları tasvir ederler.
Erkek sevgilinin şiirde sadece böylesine sembol olarak değil, adıyla, sanıyla geçmesi
olağan bir şeydir...
Örneğin, Zatî’nin Rüstem’i... Güzelliğinin anlatımı cihânı baştan başa tutmuş, destanı
gönül mecmuasında söylenir olmuştur:
"Vasf-ı hüsni tutdı sertâser cihânı Rüstem’ün
Söylenür mecmâ’-i dilde dâsitânı Rüstemün"
Zatî’ sadece Rüstem’le değil, Ahmed’le, Recep’le, Halil’le ve belki daha başkalarıyla da
gününü gün etmekte ama dert de çekmektedir. En çok üzüntü verenlerden biri, Ferhad’dır... "Ona
gönül verdiğinden beri bir ağlasa, dağlar ve taşlar âhenge gelecektir":
"Nice dağ-u taş âheng ider âh-u fîgân eylesem
Olaldan Zatiyâ âşık-ı ganı-kîni Ferhâd’ın"
Taşlıcalı Yahyâ, Memi’sinin benzerini göklerde bile bulamamıştır... Genci, "Bir gece
rüyamda on sekiz bin âlemi gördüm... Bu büyük göğü gündüz gibi, dokuz kez dolaştım... Sana benzer ne
melek, ne de insan gördüm... Benim gencim, sevdiğim, canım Memi" diye anlatır:
"Bir gice seyrimde gördüm on sekiz bin âlemi
Gün gibi dokkuz dolaşdım bu sipihr-i â’zemi
Ne melek gördim sana benzer ne üns-i âdemi
Nevcivânım, sevdiğim, cânım Memi canım Memi"
Böylesine şiirler, örnekleri uzatacak olursak, sayfalarca devam eder, gider...
*
Şehirlerdeki genç erkeklerin, nadir de olsa kızların zarafetlerinden ve
özelliklerinden şiir şeklinde söz eden, sadece onları anlatmak için kaleme alınmış ve ünlü şairlerin
imzasını taşıyan eserler de vardır: Şehrengizler...
Şehrengizlerin bazı bölümleri geçmişte bölük pörçük de olsa yayınlandığı için, buraya tam
metni bugüne kadar hiçbir yerde çıkmayan, şehrengiz benzeri bir başka eserin tamamını alıyoruz:
Hamamcılar Kethudası Derviş İsmail’in 1686 tarihini taşıyan "Dellaknâme-i Dilküşâ’sını, yani
"Gönüller Açan Tellaklar Kitabı"nı...
Sadece kese
ve sabun mu?...
"Tellak" veya "dellak" denilen hamam işçileri geçmiş yüzyıllarda,
hamama gidenleri sadece "keseleyip sabunlama" işine mi yararlardı?
"Dellaknâme-i Dilküşâ", bunun böyle olmadığını, tellakların müşterilerin başka
"isteklerini" de yerine getirdiklerini anlatıyor.
Risalenin konusu, o dönem İstanbul’unda isim sahibi 11 hamam tellağının öyküsü ve
"iş"lerini nasıl yaptıkları.
Kitabın içeriği kadar, geçmişi de ilginç...
1903 yılında, Taif mutasarrıfı olan o dönemin meşhur yazarlarından Mehmet Ali Aynî Bey,
risaleyi Taif'te Şeyh Yasin el Rumi adında bir zenginin evinde bulur. Şeyh Yasin, İbrahim Çavuş adlı bir
yeniçerinin torununun oğludur. İbrahim Çavuş, yeniçerilerin or-
tadan kaldırıldığı 1826 kıyımından sonra Arabistan’a kaçıp Taif'te yerleşmiş, torununun
çocuğu olan Şeyh Yasin, Dellakname’yi Mısır’daki bir kitap mezatından satın almıştır.
Mehmet Ali Aynî Bey, kitabı kopya eder, İstanbul’a dönerken yanında getirir ve risalenin
elyazısıyla peşpeşc kopyaları çıkartılır. Bizim, 1985’te İstanbul’da yapılan bir müzayededen satın
aldığımız nüsha da, bu kopyalardan biri.
Derviş İsmail’in yazdıklarından, 17. yüzyıl sonlarında İstanbul, Eyüp, Galata ve
Üsküdar’daki toplam 408 hamamda 2 bin 321 tellakın çalıştığı anlaşılıyor. Risalede sözkonusu edilen 11
tellakla bunların çalıştıkları hamamlar, şunlar:
Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda Yemenici Bali, Fındıklı Müftü Hamamı’nda Sipahi Mustafa Bey,
Kasımpaşa Piyalepaşa Hamamı’nda Seyis Hasan Ali, aynı hamamda Kalyoncu Süleyman, Yıldızbaba hamamında
Kız Softa Ürgüplü İsmail, Kadırga Çardaklı Hamam’da Kınalıkuzu Firuz, Üsküdar Kolluk Hamamı’nda Peremeci
Benli Kara Davud, Mahmutpaşa Hamamında Altınbaş Beyoğlu, Eyüp Eski Yeni Hamam’da Keşmir Mustafa,
Azapkapısı Yeşildirekli Hamam’da Hamleci İbrahim ve Şengül Hamamı’nda Karanfil Hasan.
Risale, tellakların sadece "görevlerini" yerine getirme tekniklerinden söz
etmiyor. Bu "görevlerin" nerede ve ne şekilde yapıldığını, kurnabaşı işlerini, camekanlı odada
"döşek yoldaşlığını", ve müşterilerin ödeyeceği fiyatları da veriyor.
"Dellakname-i Dilküşâ’dan geçmişte sadece Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul
Ansiklopedisi’nde söz edildi. Kitabın adı ve bahsettiği tellakların isimleri ansiklopedide madde halinde
çok kısa yer aldı ve ansiklopedi, bu kitapla ilgili tek kaynak olarak kaldı, tam metin ise hiçbir yerde
yayınlanmadı.
Aşağıda, "Gönüller Açan Tellaklar Kitabı"nı tam metnini veriyoruz. Metinde
cümle yapısını elden geldiğince bozmayarak ifadeye
olabildiği kadar sadık kalmaya çalıştık. Osmanlıca kelimelerin karşılıklarını hemen
yanlarında, parantez içerisinde gösterdik, ancak çok ağdalı olan bazı cümleleri, günümüz Türkçesine
uyarladık.
Bundan sonra Derviş İsmail konuşsun ve 200 yıl öncesi İstanbul’unun en meşhur 11
tellakının öyküsünü anlatsın...
DELLAKNÂME-İ DİLKÜŞÂ
(Gönüller Açan Tellaklar Kitabı)
SEBEB-İ TE’LİF-İ RİSALE (Risalenin yazılış sebebi): "...Bir mahbûb-ı zîbâ (yakışıklı sevgili) ve nev-civân-ı yektanın (tek olan gencin)
ibram (zorlama) ve ricasıdır ki, fettanın (fenalıklar yapan kişinin) ism-i şerifi (şerefli adı) Yemenici
Bali’dir.
Henüz on beş yaşında ve güzellik tacı adının başında ve bu günahkârın mürg-i dili (gönül
kuşu), yemenici oğlanın samur kaşında.
-
59. ortanın civelek acemisi olup kullukta şahbaz yoldaş altında baskın vermek ile
(basılması üzerine) Tophane’nin Kapudan-ı derya Kılıç Ali Paşa hammam-ı dilküşâsında soymuşlar
ve hamam çıplağı zeynine koymuşlar ve gece ile gündüz elli dokuzun ehrimen-lika (kötülükler
tanrısı suratlı) eşkıyası ve Tophane ocağının cehennem zebanisi semenderleri ve kalyoncu
levendler ki elli dokuzlu (bir yeniçeri ortası) ve Tophaneliden eşedd (daha şiddetli, sert),
padişah kullarının yüz karasıdır, amma camekân odada, amma içeri halvette, o nazlı oğlanın
firuze kâsesini ejder misali demir kazık millerle oymuşlardır ki, Yemenici Bali’ye zulüm ve
gadir bu kadar olur.
Bu abd-i hakir 1096 Şevval’inde kethuda-yı hamamciyan oldukta (hamamcılar kethüdası
olunca), oğlan rak’a (yama) ile gelip ve nergis gözlerinden feryad ile kanlı yaşlar döküp "Sikilmek
canımıza yetmiştir” deyu o hamamdan halâsını ve hîz (pasif eşcinsel) oğlan-
dır deyu subaşının defterinden ism-i şerifinin çalınmasını ("silinmesi"
anlamında) ve kapımızda kulluğu niyaz etmekle bu Derviş İsmail dahi gökte aradığını ağuş-u muhabbette
(sevginin kucağında) bulup o garip oğlanı subaşı ağa ile hamamcı ağa pençelerinden kurtarıp hane-i
bîminnette zahirde (görünürde) çubukdarlık hizmetin vermiş ama halvette döşek yoldaşı edinip murada
ermişizdir.
Günlerde bir gün Yemenici Bali oğlanım, "Efendi, gün akşamlıdır. N’ola ki (ne olur)
bizim dahi ismimiz bir risale-i dilküşâda (gönül açan küçük bir kitapla) mezkûr olup (anılıp) bu
ruzigâr-ı bîve fada (vefasızlık zamanında) bir nam u nişan (isim ve eser) bıraksak" dedikte (dediği
zaman), 1096 tarihinde şehr-i şehir-i İstanbul’un (şehirler şehiri İstanbul’un) dört mevleviyet yerinde
408 hamam-ı dilküşâlarında 2321 nefer tellak-i pâk hamam çıplağı şerifleri ile bu gûnâ bir tezkire icad
ve tahrir eyledik.
YEMENİCİ BALİ
Birincisi, Bali’dir. Hüsn-i an (güzellik) ve cilve ve edep ve terbiye ve nezaket ve
sadâkat ondadır. Muhabbet dalında açmış gonca gül, sine (göğüs) kafesinde yavru bülbüldür. Saça sünbül,
gamzeye gül, nigâha (bakışa) cellâd, kadde (boya) şimşad (şimşir ağacı), hançere (çelik), göte kâse-i
billur (billur kâse), göbeğe katre-i nur (ışık katresi), baldırlara sim-sütun (gümüş sütun), ayaklara
sebike-i sim (gümüş külçesi) ve kaküllere deste-i ibrişim (ibrişim destesi) dediler ise, işle bu Bali-i
dellak şanındadır (tellak Bali için söylenmiş demektir).
Nalın ile sahn-ı hamamda (hamamın bahçesinde) tavus misali cevelân eden (dolaşan) o
pakize (temiz) oğlan, elli dokuzun acemisi ve Tophane’de bir yemenici ustanın çırağı olup:
"Biri yer biri bakar
Kıyamet ondan kopar"
Kalafat yerinde (gemilere zift sürülen yerde) kahvehanesi olan bezele güruhundan
(gurubundan) elli dokuzlu (yeniçerilerin veya leventlerin 59. bölüğünden) Darıcalı Gümüş Ali dedikleri
it, bir akşam oğlan yolun (oğlanın yolunu) çevirip kolluktan içeri çekmiş ve kalyonculardan Kıçlevendi
Zehir Ahmet ve Tophane zebanilerinden Kurt Halil nam şakilerle Yemenici Bali’nin bal çanağına eşek
arıları misali üşüşmüşler ve oğlanı sabaha varınca sikmişler ve ana doğması soyup üryan (çıplak) edip
dahi (üstelik) oynatmışlardır. Subaşı Ağa dahi kola (devriyeye) çıkıp kollukta meclis-i işret (içki
meclisi) kurulduğunu haber aldıkta (alınca) varıp basıp, oğlanı yarak altında yatar iken ahz edip (alıp)
ism-i şerifini (şerefli adını) deftere kayd ile tezlil (küçültüp, düşürüp) ve altın adını bakıra
çıkarmakla kalmayıp, baldırında kaba etine hîz (pasif eşcinsel) oğlandır damgasını dahi basmıştır. Bali
dahi gayrı ("artık" anlamında) beni bir hammam-ı dilküşâ pak eyler (temizler) deyip Tophane’de
Kapdan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın hammam-ı kebirinde (büyük hamamında) bir üstad dellakın elini öpmüş ve
soyunmuştur.
Az zamanda şöhret bulup gece ve gündüz seferi 70 akça narhtır (bir defası için
belirlenmiş ücreti 70 akçedir). 20 akça dahi ortağı dellak alır ki, 90 eder. Gece döşek yoldaşlığı 300
akçadır. Amma kulamparesi kaç sefere ki takati vardır (kaç kez yapabilirse) oğlana o kadar fişek atar,
300 akçeye dahildir. Amma ser-nevbet (baş nöbetçi) dellak "Sabahdır" deyu (diye) nida ettikte
(bağırınca) ve kulampare oğlana yine koymak murad etlikte (isteyince), 90 akça ücretini verir. Yemenici
Bali, günde üç seferden ziyade göt vermez idi. Pak ve pakize (temiz) tendürüst (sağlam vücutlu) sine
(göğüs) bülbülü kınalı kuzu idi.
SİPAHİ MUSTAFA BEY
Biri dahi, Sipahi Mustafa’dır. Kuzattan (kadılardan) bir zatın gönül eğlencesi iken
yaramazlar pençesine düşüp on beş yaşında pe-
ri-peyker (peri yüzlü) oğlanı Mudurnu Dağı’nda Kara Domuz nam şaki-i pelide (pis hayduta)
peşkeş çekmişlerdir. Kara Domuz ki âdem ejderhası belâ-yı asumandır (göklerin belâsıdır), oğlancığı
kıllı sineye çekip gözleri yaşına bakmayıp gümüş künbedine demir kazık çakmıştır. Nursuz Ali ve
Yorganyüzüoğlu ve Çiçekli Mustafa ve Kalaycı Hasan emsali şeytanlar, cümle on sekiz nefer-i div heyet
(dev yapılı) ve ehrimen-suret (kötülükler tanrısı suratlı) asılacak zehir ademlerdir. Sipahi Mustafa
bey’in götü üstünden geçip o nazlı oğlanı kan-revan perişan etmişlerdir. Dağda, bayırda, taşda, çakılda,
çemen, dikende yürümeğe mecali kalmamakla bir handa emanet yatağa koyup gitmişlerdir.
Çamlıbel’de mezkur (adı geçen) handa Davud Odabaşı ki gayet ile mu’lem (tanınmış,
bilinmiş) idi, o dahi oğlanın götünde çarh-ı felek merkezin bulmuş. Aç kurdun kuzuyu koruduğu misali
geceleri kendi döşeğinde yatırmış, kalemi hokkaya batırmış, evrak-ı muhabbete sahhu’l-visal işaretin
çekmiştir ("sah" kelimesi eski belgelerde "karşılaştırıldı, incelendi, doğrudur"
anlamında kullanılır. Burada "ilişkinin tam olarak meydana geldiği" kastediliyor). Amma
oğlanın gözü yaşına merhamet edip handa tutsa eşkıya gelir alır. Şehr i şehir-i İstanbul’dur (Şehirler
içerisinde meşhur olanı İstanbul’dur) deyip oğlanı âsitane-i saadete getirip Fındıklı’da Müftü Efendi
Hamamı’nda Sipahi Mustafa’nın nazlı beline dellak peştemalın kuşatmış ve o güruhun şanına şan
katmıştır.
Kıl kadar ayıbı yok bir müeddeb (edepli, terbiyeli) pakize oğlandır ki hile ve şeytaniyet
yoluna sapmaz, götünü domalıp yattıkta (yalınca) müşterisinin yarağı yolunu şaşmaz, meyve-i vaslını
rayegân eylerken (vuslatının meyvesini bol bol verirken) mest olup mest eder. Cilveli pâk ve çâlâk
(temiz ve eliçabuk) Sipahi civandır ki devrimiz ricalinden mal-i Karun’a sahip (Karun kadar zengin)
Gümrükçü Emini Hasan Efendi bu dellak oğlana alâka edip Galata mollası eliyle hamamdan çıkartıp hanesine
almış ve fahir libaslar (süslü el-
biseler giydirip zer ü zivere müstagrık edip (altın süslere gark edip) mahbûb çubukdar
eylemiştir. Amma Sipahi Mustafa Bey’de de sadâ kat ve vefa bu kadar olur. Velinimetinden gayrı ferde
uçkur çözmemiştir ki böyle emsali, çubukdar oğlanları çuhadar, tatar, dolapçı, arabacı, seyis, hamleci
makulesi herifler şakır şakır sikerlerken, Sipahi Mustafa Bey parmak ucuyla dahi
dokundurmamıştır.
KIZ SOFTA
Biri dahi Kız Softa’dır, yani Ürgüplü İsmail’dir ki, Zalpaşa Medresesi’nde hemşehrisi
Dağlı Hüseyin nam (adlı) pelide (pise) misafir olup, üçüncü gece o zalim dağlı herif "Hemşehri
oğlan sik yâri hiledir (dostça bir oyundur)" deyip oğlancığı bi’l-ikna (ikna ederek) rızasıyla
fiili livataya mübaşeret eyledikte (girişince) maslahatı begayet kebir (çok büyük) olmakla Molla İsmail
kan-revan bihuş (serhoş) oldukta (olunca), gaddar herif işini tamam görmüştür.
Amma ertesi vak’a şuyu buldukta (olay duyulunca) fail-i zalim Dağlı Hüseyin memleketi
canibine firar, İsmail’e dahi medresede durmak olmayıp öyle mahbûba cümle kapılar küşade olmakla (bütün
kapılar açılmakla) helvacı esnafından Telli Halil Ağa oğlanı alıp esnaf zeynine koyup (esnafın süsleri
arasına katıp) tezgâha oturtmuştur. Ve dükkanını o perî-suret (peri yüzlü) ile tezyin eylemiştir. Gece
dahi odasında yatırıp telezzüz-i nazar ve (bakarak zevk alma) derâgûş (kucaklama) ve buse faslı, ayak
öpme, göbek koklama, çakıl memecikler dişleyip altın kamış çük yoklama ile iltifat etmiştir.
Bir sene mürurunda (geçince) İstanbul’un kulampara eşkıyası Kız Softa’yı rahatına komayıp
dükkânın gözleyip ustasın gaybubetinde (yokluğunda) müşteri-suret (müşteri gibi) ülfet ve muhabbet edip
envai tuhfe (çeşit çeşit hediye) ve akçe ile oğlanın aklın çalarak birkaç ay mikdarı bahçe ve bostan ve
bekâr odası ve hamam dolaştırıp akıbet Karakuş nam (adlı) şeririn pençesine düştükte (düşün
ce) Yıldızbaba hamamına götürüp soymuş ve beline siyah dellak peştemalın sarıp üstad
elinde ba’dettalim (talimdem sonra) müşteri âgûşuna (koynuna) halvete koymuş kapamışlardır.
Gündüz içeride halvette bir seferi 100 akça ve gece camekân odada döşek yoldaşlığı livata
sabaha dek üç seferden ziyade olmamak üzere iki tafralı altın narhtır. Oğlan üç seferden ziyadeye rıza
gösterdikte (kabul edince), müşterisi her seferi 100 akçadan koyar, siker. Oğlan kulamparasından
hazzedip (zevk alıp) akça talep etmese dahi, herif oğlanın ortağı dellake 20 akça payını yine
verir.
SEYİS ALİ
Biri dahi Seyis Ali’dir. Bir tüvana (güçlü) nev-hat (sakalı yeni çıkmış) oğlan olup kendi
kadr ü kıymetini (değerini) bilmeyip boğazı tokluğuna tersane haytalarına uçkur çözerken hamam çıplağı
olmuş, az zamanda şöhret bulup Hammam-ı Piyalepaşa’da (Piyalepaşa Hamamı’nda) kibar ve rical (önde gelen
kişilerin) tokmakçısı idi. Dellak Kalyoncu Süleyman’ın oğlanı ve şakirdi (öğrencisi) ve ortağıdır ki bir
günde kırk göt tokmaklayıp kırk sefer fişek attığı hamam siciline kaydolunmuştur.
Ricalden (Üst düzeydeki yöneticilerden) bir efendinin oğluna alâka edip oğlanı kalafat
yerine çekip cebren (zorla) gemi içine sokup livata etmekle (etmesi üzerine), hamamdan peştemalı ile
çıkarmışlar ve o çıplak halinde kalafat yerinde salbeylemişlerdir (asmışlardır). Amma pek yazık
olmuştur. Elhak (Allah için) erkek güzeli serbaz (cesur), şahbaz (yiğit), dilbaz (gönül eğlendiren),
civanbaz (gençlere meraklıların) hizmetinde çâlâk (çevik) dellak-i pâk (temiz tellak) idi.
KALYONCU SÜLEYMAN
Biri dahi Kalyoncu Süleyman'dır ki, âdem (insan) ejderhası tüvânâ (güçlü) yiğit, hamamın
ab-ı ruyi (yüzsuyu) ve kibarın ve ayanın
ve eşrafın makbulü, gayetle mergub (rağbet edilen) mahbûb tokmakçıdır.
Trabzon hâkinden olup (aslı Trabzonlu, orada doğmuş olup) eyyam-ı şebabet ve nev
civanisinde keştiban (gemici) dayılar âgûşunda (koynunda) perverde olup (büyütülmüş olup) şahin başında
keçe külah, sine uryan (göğüs çıplak) ve yalın ayak baldırı çıplak kanca atıp palamar bağlamış, geceler
dahi bekâr dayıların koynunda uçkur çözüp göt devirmiş oğlan olup bunlara gemici ıstılahı üzre
(deyimlerine göre) zenane derler ki, adam sike doyamaz ve iri kıyım oğlan ayağı ile döşekte öyle
cilvelerle ayak uyuşturur ki, muhabbet bu kadar olur.
Bu Kalyoncu Süleyman günlerden bir gün Hasköy iskelesine gelip Kalafat yerinde Ali Paşa
kahvesinde yalın ayak baldır bacak çıplak ve hem sinesi küşade (göğsü açık) levendane oturmuş, şehri
kulamparaların yüreklerini dağlar ve "Şu keştibân (gemici) oğlanın hancer-i puladı (çelik hançeri)
acep ne boyda ve şekildedir" diye o bîçâreleri uçkur kemendine bağlar iken meğer şehrimiz
hamamcılarının eşbehlerinden (kabadayılarından) Piyalepaşa hamamcısı Hasan Ağa dahi o kahvehanede
imiş. Ve oğlanın iri kıyım yalın ayaklarında demir gülle topuk ve hem sünbül koçanı yarak temaşasında
(seyrinde) imiş. "Tamam, bana böyle bir serbaz ve şahbaz ve aşkbaz tokmakçı dellâk-i çâlâk (tez
canlı tellâk) ve pâk (temiz) zeberdest (mahir) fetâ (genç) lâzımdır" deyip ve hemen ülfet ve sohbet
ve muhabbet edip oğlanı itma’ (gözünü boyayıp tamaha düşürüp) ve ikna ile kahvehaneden öyle yalın ayak
ile çıkartıp hamamına götürmüş ve soyup dellak peştemalını beline kendi eliyle sarıp bağlayıp, birkaç
gün üstad elinde terbiyesi tamam oldukta müşteriye çıkmıştır.
Hadd ü edep bilir tokmakçıdır. Hicap (utanma) perdesini yoluyla açıp hizmetin tamam
görür. Müşterisini halvete alınca kapıya peştemal perde talik edip (asıp) altında nalınların kilit
nişanı bıra-
kıp "Uzan beyim, paşam, efendim, ağam, bacakların ve ayakların bir yol
oğuşturayım" deyip nicesini baldır bacağa atar ve kıvamı geldikte (gelince) kendi peştemalını fora
edip çırçıplak, daltaşak, dalyarak, hemen müşterinin ayakların öper, "Sultanım, işte gör, vücudum
uyandı. Gayrı mürüvvet ve ihsan sendendir ki benim gibi garip çıplağını sevindir. Seninle bir muhabbet
edeyim" deyip nazikane el ense eder ve yarağı ki şah-ı merdan ru-siyahtır (büyük siyah tokmaktır),
bir nezaket yoluyla âheste beste dipleme sokar ki, bu hüner işte ancak bu ittedir. Fişek atıp fiili
livata tamam olunca, yine ayak öpüp izin talep eder. Siki müşteri taşra camekâna çıkınca bahşiş için lâf
etmek, bu Kalyoncu Süleyman için değildir.
Narhdır ki, hamamda tokmakçılar halvette bir sefere 100 kuruş alırlar ama bu Süleyman’a
300 verse azdır. Gece döşek yoldaşlığına davet olunsa asgari üç sefer koyup fişek atması, 450 kuruş
narhdır. Amma müşterisi yeter derse, Kalyoncu Süleyman beş sefer bitip fişek atar. Böyle kaviyyü'l-sîne
(göğsü güçlü) ateşli tokmakçıdır. Ekser kendi dahi alta yatıp "Efendim lutfeyle, bu muhabbetin tadı
altlı üstlüdür” der. Elhak hamam uşağı, mukaşşer (kabuğu soyulmuş) aşkbaz yiğittir vesselâm.
KINALIKUZU FİRUZ
Biri dahi Kınalı kuzudur ki, ism-i şerifi (şerefli adı) Firuz’dur. Şehrî (meşhur)
kulamparalar Firuz Şah dahi derler ki, elhak (gerçekten de) padişah-ı iklim-i hüsndür (güzellik
ikliminin padişahıdır). O dilberin el ayaklarında parmakları kınalıdır.
Arnavudiyu’l-asıl (Arnavud asıllı) olup, gözleri kanlı taze delikanlı olup vilayetinden
("memleketinden" anlamında) geldikte Çardaklı Hamam’da hemşehri odasına misafir olmuş, o
dellak-i pelid (pis tellak) Firuz’u sikip erilmiş, beline dellak peştemalını bağlayıp kese ve sabun ve
lif ve lenger ile sanatını talim edip ortağı etmiştir. Mürüvvet (mertlik) sahibi kulampara
biraderlerimiz, Çardaklı Ha-
mam’a vardıklarında "Bir kınalı kuzucağımız vardır" dedikte, o hayvan Firuz’u
getirip el öptürür, makbule geçer makuleden olmakla (makbule geçer zannederek) iltifat gördükte
(görünce) "Efendim, ortaklık yoludur. Oğlanın başını tutsam (tutmam) gerektir" deyip o lâîn
(şeytan gibi kovulmuş) Arvavud şaki Firuz’un boynuna kol kemendini attıkta (atınca) oğlanın götü nûr
topu misali domalır ki, aşkolsun o oğlana yarak basana.
İş bittikte oğlan su dökünüp peştemalını bağlanıp el öpüp "Yine beklerim ağam,
buyur" deyip çıkar ve bahşişini ve kanun-ı narh üzre (narh kanununa göre belirlenmiş) livata
ücretini ortağı dellak alır. Bir böyle pervasız Arnavudun yezididir ki, Firuz’a götünün kazancından
birkaç akçe güç ile (zorla) verir imiş.
PEREMECİ BENLİ KARA DAVUD
Biri dahi Üsküdar’da Kolluk Hamamı’nda Peremeci Benli Kara Davut’dur. Tokmakçıdır. Bâlâ
kamet (uzun boylu) bir tüvânâ (güçlü) çâr-ebru (bıyıkları yeni çıkmış) bir yiğittir ki gece ve gündüz
bey ve paşa ve ağa ve efendi götü tokmaklar. Bir it oğlu ittir. Sikinin kazancını yine sike yedirip bilâ
libas (elbisesiz) yalın ayak gezer bîçâredir. Üsküdar Kolluk Hamamı’nda zuhûr etmiştir (ortaya
çıkmıştır) amma kapısı yoktur. Hamam hamam dolaşır kaltaban avaredir.
Varacağı hamamda ard kapıdan külhana duhul (girip) ve külhanda soyunup levendane reftar
ile (levend gibi yürüyerek) varıp hamamcı ağanın eteğini ve natır ile dellak eskisi ser-nevbelin (baş
nöbetçinin) ellerini öpüp müşterisi kande (nerede) ise varıp hizmetini görür. Kadimden görüştüğü ise
(önceden tanıyorsa) huyunu ve suyunu bilmekle (bilerek) "Ağam, paşam, efendim, sultanım, işte Kara
Davud’un geldi" deyip livataya mübaşeret eder (başlar). Amma müşteri o ana dek görüşmediği ise
natır ağa "Zannım ki (sanırım ki) tokmakçı arar" dedikte (deyince) bacak ve ayak oğuşturup
tedri-
cen (ağır ağır) yukarı çıktıkça maslahata el atar, müşteri "Elin çek" dedikte
kendi kebir (büyük) maslahatını peştemaldan çıkarıp "Ağam, bunda hicab (utanma) olmaz. Ben seni
memnun edeyim. Hemen emreyle ki gör bak benimki uyanmıştır” deyip müşteri dahi el atıp tuttukta hemen
onu yüzü üzerine çevirip bir hamlede biner, koyar ve işini tamam görür.
Saraç Ahmed Bey ki eyyam-ı nev-civanisinde (delikanlılık günlerinde) Sultan Murad Han-ı
rabinin (Dördüncü Murad’ın) silâhdarı Mustafa Paşa’nın kapıcıbaşısı olmuş Kız Cafer nam (adlı)
kapıcıbaşının nur-ı dide (göz nuru) oğludur. İşte Benli Kara Davud o nazlı beye alâka edip cümle akçasın
(bütün parasını) saraç civane (gence) yedirir çıplak aşıktır. Amma saraç oğlanı da şakır şakır siker.
Saraçhanede o pakize (temiz) oğlan, "dellâk saracı” diye melkubdur (lakaplıdır).
ALTINBAŞ İSKENDER
Biri dahi Altunbaş Bey oğludur. Arnavud beyzadesi olup, şerefli adı İskender
Bey’dir.
Gazi Sultan İkinci Murat ve Fatih Sultan Mehmed zamanında isyan ve eşkıyalık yollarına
düşmüş olan Kastaryotoğlu İskender Bey dedikleri mel’unun Rum cariyesinden olan veled-i zinasının
(piçinin) soyundan gelir ki, o taraflarda "İskender adında bir şehzade Arnavut kavmine padişah
olur" efsane tevatüren şayi (söylentisi çıkıp) ve bu nev-civân şehzadenin namı (adı) dahi İskender
olmakla madde-i fesat (bozgunculuğun kaynağı, sebebi) bilinip Debre-i Bâlâ âyânı Hacı Nezir Ağa oğlanı
dağa kaldırıp padişahlığını ilân eylemiş, şaki-i mel’unu tepeleyip ve İskender mahbûbu onun pençesinden
alıp katline kail olmayıp (öldürülmesine razı olmayıp) İstanbul’da Mahmut Paşa Hamamı hamamcısı
karındaşı Uzun Süleyman Ağa’ya göndermiştir ki, sine-i muhabbete (muhabbet göğsüne) çekip terbiye etsin
için.
Amma İskender terbiye kabul etmeyip dağda bir eyyam (bir süre) haydud koynunda yatmış ve
kûh-ı billurun (billur dağını) hamam çıplağı dellaklar ile ülfet ve muhabbete rağbet edip Süleyman Ağa
dahi hanesinden çerağ edip İskender’i hamamda soymuşlar ve Altınbaş Bey oğlu namiyle bir dellak-i pakize
(temiz tellak) yanına koymuşlardır.
Halvette bir seferi 90 kuruştur ve 20 kuruş dahi ortağı alır ki, 110 kuruştur. Geceliği
üç seferden ziyade koymamak üzere 200 kuruştur. 100 kuruş dahi ortağı alır. Amma müşteri üç seferden
ziyade fişek atacak olursa, her seferi için dahi 250 kuruş ziyade verir.
KEŞMİR MUSTAFA
Biri dahi Keşmir Mustafa’dır. Halvet kubbesine güzellik bırakan nur-ı musaffadır
(süzülmüş ışıktır).
Sil gözünün yaşını
Çatma keman kaşını
Basarlarken yarağı
Çalka(la) gümüş tasını
Haramzadedir yani loncada çeribaşı oğlu Kıpti’dir ki babası külhancı, anası karılar
hamamında natır, göbek taşında uyumuş, kurna başında büyümüş, alnı kara götü ak nev-civân dellaktır.
Kulağında gül, alnında kâkül, ot çalmaz, ustura vurmaz sikinin kılları sırma püskül, levendane reftar
ile (levend gibi yürüyüşle) halvete gelip şuhane, edibane selam verip elpençe durdukta yürek taş olsa
erir. Kıptidir ama akça, pul lafı yok tokgöz olup ejderha misali kol kadar maslahatı (yarağı) dibine dek
alır ki, Kıptiyanda (çingeneler içerisinde) böyle nazik dilber bin oğlanda bir çıkar. Narhı yoktur,
Müşterimin mürüvvetine endaze olmaz" deyip domalır ve ne bahşedilse alır, akça tutmaz şahbaz bekâr
yiğitlerin gönlünü dahi bad-ı heva hoşnut eyler. Hammam-ı Eski Yeni’de natırdan talep oluna.
HAMLECİ İBRAHİM
Biri dahi, bostancı neferlerinin taze rûlerinden (yüzlerinden) Hamleci İbrahim’dir.
Elhak, nur-ı dîdedir (göz nurudur). Fidan boylu, melek huylu, alnında kakülü sırma telli, incecik belli,
eli ayağı gayetle dilber, lebleri (dudakları) gülbeşeker, çakıl memeler damla-i anber (anber damlası),
şükufeden (çiçekten yapılmış) göbeği çukuru sünbülbeter, bok çiçeğini sorar isek karanfil-gûster
(karanfil yayan) şöyle bir içim su dellaktir.
Halvette ve camekan odada ak mermer üstünde yahud ki döşekte serapa uryan (baştan aşağı
çıplak) serilip yattıkta (yatınca) yarağının başı tokmaklı yok uzundur, yok kalındır demeyip ve ah of
etmeyip gayret-i nev-civânî (gençlik gayreti ile) ile tamamını alır ve adamın canına taze can katar.
Gece dahi tâ-be-sabah (sabaha kadar) türlü türlü işveler, cilvelerle kol-bacak kemendleri ve iri kıyım
hamleci oğlan ayağı uyuşturmaları, rayegân (bedava, bol bol) döşek yoldaşlığı eder ki, hamam çıplağından
yâr-ı gâr (vefalı arkadaş)bu kadar olur.
O nazenin oğlan nakleder ki, Karadeniz yalısında Giresun kasabasından kopmuş ve
İstanbul’da saray-ı hümayun (padişah sarayı)bostancılar ocağında hamleci olan dayısı yanına gelmiş ve o
adam dahi şahbazı kendi ocağında acemi nefer olmak için iltimas etmiştir. Ve acemi eyyamında (acemilik
günlerinde) avare olmasın için hamleciler odaları karibinde (yakınında) Büyük Gümrük İskelesi çarşısında
Berber Salih Çavuş’un nezdine şakird (öğrenci) deyu (diye) devam elsin demiş. İşte o berberin şakirdi
iken alemi velveleye vermiş, nasıl vermesin ki, şahin başında bostancı külâhı, cebîn-i pâkinde (temiz,
alnında) kakül-i gümrahı (sık kakülü) tel tel, çuha cepkeniyle yakışık almış, ayaklar yalın, sebike-i
sim (gümüş külçe) topuk, kalem kalem parmakları şimşir nalın ile reftar ederken (ge-
çerken) üftâdelerinde yahey...
Tersane eşkıyasından zindancıbaşı Saçlı Deli Kürt diye maruf Kürt Haso Ağa, bu hamleci
İbrahim oğlana alâka edip yoluyla takarrüb eyledikte (yaklaşınca) oğlan dahi Haso Ağa’ya meyleder ki,
Haso kapkara kıl içinde bir kara Kürttür amma vechinde letafet ve endamında heybet gayetle yakışık ve
reftarında levendane çâlâki (gidişindeki levend gibi çevikliği) şöyle ki ayağın pekçe bassa zemin tir
tir titrer ve pençelerinde demir çubuk haşak (süprüntü, çöp) misali ve hem dahi Haso Ağa’da zer-i halis
ile memlu (saf altın ile dolu) kesecikler vardır.
Zindancıbaşı, bir cuma günü Hamleci İbrahim oğlanı Salih Çavuş’un dükkanından kaldırıp
"Gel sana tersane-i amirede zindanı temaşa ettireyim" deyip oğlanı alır, odasına götürür ve
Hamleci civana rıza-yı nev-civânîsiyle (gençlik rızasıyla) fiili livatayı Kürdî yarak ile tamam icra
eder. Velâkin Haso’nun maslahatı rub’-ı meskûnda (dünyanın dörtte birini oluşturan kara kısmında) misli
(benzeri) yok aygır siki misalidir ki İbrahim’in bok kaytanı derîde olup (yırtılıp) vak’a şüyu’ buldukta
(duyulunca) Salih Çavuş dükkana ve dayısı olacak herif dahi Hamlacılar odasına kabul etmemekle oğlan
nâçâr Azapkapısı’nda Yeşildirekli Hamam’da soyunur ve dellak peştemalın bağlar ki bu Yeşildirekli
Hamam’ın cümle müşterileri haylaz yaramaz cündbaz (askerlik eden) tersane dilaverleri, tüvânâ (güçlü
kuvvetli) kalyoncu itleri yiğitler ve denize pala çalar sandalcı ve mavunacı yalın ayaklı hayta
uşaklardır ki, cümlesi zincirin kırmış kızıl kulamparalardır ve hepsinde yarak demir kazıklardır, her
sefer ki İbrahim’e talep olup içeride halvetde ya taşrada camekan odada şîrâne (arslan gibi) hamle
ettiklerinde, Hamleci oğlanın gereği gibi hakkından gelirler ve teknesini âlâ kalafat ederler.
Narhı kibar ve rical (seçkinler) için olup, bir seferi 200 kuruştur. Ve gece döşek
yoldaşlığı üç sefer hesabıyla 1000 kuruştur. Oğlan rıza gösterse, her fazla seferi 250 kuruştur.
Kethüda-yı hamamciyan
(hamamcılar kethüdası) olmamız sıfatıyla bu Hamleci İbrahim’i mezkur hamamdan çıkarıp
hane-i bîminnetimizde (yapılan iyiliğin başa kakılmadığı evimizde) sinemize (göğsümüze) bastık ve
Yemenici Bali oğlana döşek yoldaşı yaptık ki, iki oğlanın altlı üstlü muhabbeti ve birbirini sikişi bir
özge temaşadır bir başka seyirdir).
KARANFİL HASAN
Biri dahi, Karanfil Hasan’dır. Hamam girişeninde (hamamın gül bahçesinde) perveriş bulmuş
(beslenip büyütülmüş) Keşmirî dilber-i müstesnâdır (seçkin dilberdir) ki cilve katında üstad, kaddi
şimşâd (boyu şimşir ağacı gibi), belinde hançer-i fulad (çelik hançer), müptelâsına dâd ve feryâd, kendi
on beş yaşında, has damgası gümüş tasında ve alışverişi kuma başında. Ayvansaray’da Kız Yusuf denilen
haramzadenin veled-i zinasıdır. Kalafat yerinde kayıkçı ve mavunacı bekâr uşakları ile çelik ve çomak
oynayım derken uçkuruna el atmışlar ve gece dahi odalarına kaldırıp uryan edip döşeğe çekip
yatmışlardır. Oğlanın gümüş künbed (kubbe) kâsesine kol kadar demir anahtar uydurup içinde
oynatmışlardır.
Bab-ı vuslat bir kere açıldıkta (açılınca), ol güruh bal çanağına eşşek arıları misali
üşüşmüşlerdir. Hamam böcekleri doydukta oğlanın yolun kesip "Aman oğul, subaşı duymuştur, defterli
olursun. Senin için cây-i halâs (kurtuluş yeri) bir hamam-ı dilküşâda soyunmaktır" deyip ademî
başına halisü’l-ayar akça salıp (her bir adam başına doğru ayarlı para ödeyip) o tarihte Şengül
Hamamcısı Uzun Karabekir Ağa’ya götürüp el ve etek öptürüp hamamcı ağa dahi gayetle pesend eyleyip (çok
beğenip) soyunmasın emreyledikte Kız Yusufoğlu soyunup kâküllerin ebruvan üzre döktükte (kaşları üzerine
dökünce) Karabekir aklı perişan olup "Hay veled-i zinalar, bu karanfil oğlanı kande buldunuz?"
demekle Karanfil Hasan deyu şöhret ve şan buldu. Hamamcı ağa "Bu oğlan bizimdir" demekle
Karanfil Hasan iki sene gayriye (başkasına) peştemal bağlamayıp kahve ocağın-
da hamamcı ağanın çubukdarlığı hizmetin görürdü. Amma nice nice yüz mahbûb dostların
lüle-i çeşmine ateş-i arzu (göz lülesine aşk ateşi) koymuş, oğlanın sebike-i sim (gümüş külçesi) yalın
ayaklarını görenler.
Çalmış kalem parmaklara al kına
Yakına gel aman oğlan yakına
deyip Karanfil Hasan’ın ayağın öpüp koklamağa on akçe narh olmuştur.
Akıbet (sonuçta), iki nefer ocaklı dilâverler (yiğitler) ki biri altmış dört bölüğün Deli
Ferhad ve biri dahi elli altı bölüğün kahvecisi Kırkık Ali’dir. Karanfil Hasan camekan odaya çubuk
götürdükte (götürdüğünde) tabancaları çekip "Bre bu ne olmaz iştir? Sine bülbülü oğlan hamamcı
ağanın hanesinde kafeste olmak (olması) gerektir. Böyle hamam çıplağı oğlana tasarruf ve taassub olmaz.
Akçamıza geçer hükmümüz. Biz bu oğlana fiili livatayı elbet ki ederiz. Rıza ile verdi ne âlâ. Vermese
silâhımız kuvveti ile işte o anda cebren ve kahran (zorla ve kahırla) yatırıp sikeriz. Hamam nâr-ı fitne
(fitne ateşi) olmaz. İllâ (yoksa) kan olur" deyip Karanfili camekân odada bastırıp Deli Ferhad
kapıyı tutup Kırkık Ali dahi seyf (kılıç) ile oğlanı kesecek oldukta Karanfil Hasan "Aman ağam,
kıyma bana. Teslim, teslim" deyip uçkurunu çözmüş ve o aç yiğitlere gümüş künbedin domalmış Kahveci
Kırkık Ali de şâh-ı merdan (tokmak) karayılan sikinin zehrini oğlanın içine kusturmuş ve o şakî işini
tamam bitirip indikte (inince) Deli Ferhad dahi oğlana hamle edip kızıl deli çomağını karanfil beline
sokmuştur. Hamam uşakları, "Ağa, önünde sonunda olacak bu idi, oldu. Hamamı kolluğa bastırmak
olmaz. Karanfil Hasan gayri müşteriye soyunsun" deyip o gün Şengül Hamamı’nda olan cümbüşler kalem
dile gelse bir müstakil kitap olur...".
Fazıl Bey’in
delikanlıları
Rum delikanlılarıyla İspanya’daki hemcinsleri arasında ne farklar vardır? Hint kadınları
mı, Hollandalı kızlar mı daha cazibelidir? Cezayirlilerle Tunuslular’ı birbirinden ayıran "cinsel
özellikler" nelerdir? Kadınlar hamamında kavga nasıl çıkar? İstanbul’da kaç kadın yaşar?
Böylesine akla gelmesi bile güç soruların cevaplarını, 18. yüzyılda yaşamış bir divan
şairi, Enderunlu Fazıl Bey veriyor. Osmanlı eşcinsel metinlerinden bahsedildiğinde, akla ilk gelen
isimlerden biri Fazıl Bey...
1759-1810 yılları arasında yaşamış. Döneminin tanınmış bir eşcinseli ve eşcinsel olmakla
her zaman, her vesileyle övünmüş. Kadınlardan zevk almadığını devamlı tekrarlamış, eserlerinde hep bu
konuyu işlemiş. Maceralarını, duygularını, isteklerini apaçık ve hiçbir şeyin ardına gizlenmeden
anlatmış. Üstelik bu açık sözlülüğü, ona ünlü beytini, "Şairiz, şeyn verir şânımıza / Giremez
fahişe divanımıza (Şairiz, fahişeler divanımıza giremez, böyle bir şey bize utanç verir)" i
yazdıracak dereceye varmış.
Hayatı romanlara, filmlere konu olabilecek maceralarla dolu... Felaket dolu bir çocukluk,
sarayda bolluk içinde bir gençlik, ters sevgiler, sefalet, sürgünler ve bunların yanında aşın keyif
düşkünlüğü, müsriflikten de öte hesapsız harcamalar, nihayet açlık ve ölüm...
Büyükbabasıyla babası, Akka’da bir isyana kalkıştıkları için idam edilmişler... Fazıl
İstanbul’a getirilmiş, padişahın emriyle saray okulu "Enderun"a alınmış, burada üç kez kendi
cinsinden olanlara aşık olmuş, üçüncü aşkı saraydan ayrılmasıyla sonuçlanmış, İstanbul sokaklarında
yıllarca serseri bir hayat sürmüş, bu arada Ga-
lata meyhanelerinde tutulduğu bir Çingene gencine gönül vermiş, bu aşk da yedi ay devam
etmiş.
Çektiği sıkıntılar canına tak demiş olacak ki, dönemin sultanı Üçüncü Selim’e yalvarmış,
yakarmış ve Anadolu’da bazı idarî görevler kopartabilmiş ama İstanbul’a gırtlağına kadar borç içinde
dönmüş, derken Rodos’a sürülmüş, üzüntüden gözleri kör olmuş ama her nasılsa on yıl sonra yeniden
açılmış, bir defa daha İstanbul’a dönmüş, kısa bir müddet sonra da Beşiktaş’taki evinde sefalet içinde
ölmüş.
Edebiyat tarihçileri Fazıl’dan bahsederlerken, onun divan şairleri içerisinde günlük
olaylardan en fazla yararlanan kişi olduğunu, ama şiirlerinin sanat açısından zayıf ve biraz da kaba
kaldığını söylüyorlar. Zayıflığın nedeni, dilinin kemiği olmayışı.
Eserleri divan edebiyatının birinci sınıf örnekleri sayılmasa da, kendine mahsus bir şair
olarak kabul ediliyor. Kimilerine göre ise, ekol sahibi. Kavramların ardına gizlenmeden her şeyi,
maceralarını, duygularını, isteklerini, apaçık ama bazan "edepsizce” yazmış. Genç erkeklere olan
düşkünlüğünü açıkça söylemiş, "kadınlar bana göre değil, onlardan zevk almıyorum..."
demiş.
Beş ayrı kitap...
Fazıl’ın, bugün elimizde beş kitabı var: Defter-i Aşk, Hûbannâme, Zenânnâme, Çenginame ve
Divan. Kitapların geçmişi de, yazarları gibi maceralı. Kimisi yazma olarak elden ele dolaşır, kimisi de
basılır ama bazan ahlâka mugayir bulunarak toplatılır.
Defter-i Aşk’ta şair, başından geçen aşk maceralarını hikaye eder. Saraya alınışını,
Enderun’daki bazı delikanlılara aşık olunca kovuluşunu, sefaletini ve bir Çingene genciyle olan gönül
ilişkisine yer verir.
Hûbannâme’de, dünyanın çeşitli uluslarına mensup delikanlıla-
rın özelliklerini anlatır. Sevgilisi, diğer ülkelerin güzel erkeklerini de öğrenmek
istediğini söyler ve Fazıl bu isteği yerine getirmek için kaleme sarılır.
Zenânnâme, Hûbannâme’de bahsi geçen milletlerin kadınları üzerinedir. Bu kitabı yazmasını
da sevgilisi ister. Fazıl kadınlardan hoşlanmadığını söyler, bin bir bahane öne sürer ama delikanlının
"Gider, düşmanlarınla beraber olurum... Onların yatağına girerim haaa!" diye tehditlere
başlaması üzerine, kalemi eline almaya mecbur olur.
Zenânnâme, Fazıl’ın ölümünden 28 yıl sonra, 1838’de İstanbul’da bastırılır ve toplatılır.
Toplatılma sebebi, nikaha karşı çıkan bölümüdür. İşin ilginç tarafı, toplatma kararını sarayın,
şeyhülislamın veya ülkenin iç işleriyle ilgili bir makamın değil, Dışişleri Bakanı Mustafa Reşid
Paşa’nın vermiş olmasıdır.
Çenginame’de ise, o dönem İstanbul’unun en ünlü erkek dansçılarını konu alır. Bir sohbet
sırasında çengiler hakkında yapılan tartışmaya tanık olan Fazıl’dan, kimin haklı olduğunun anlaşılması
için hakemlik etmesi ve konuyla ilgili bir kitap yazması istenir. Fazıl da Rum, Yahudi, Ermeni, Hırvat
ve Çingene köçekleri uzun uzun anlattığı Çenginame’sini kaleme alır.
Divan’ı dinî şiirler, devrin büyüklerine övgüler ve yine delikanlılar için yazılmış
gazellerle doludur. Fazıl bu şiirlerle de kendisine özgü bir tarz yaratır, o güne kadar söylemeye
kimselerin cesaret edemediği bazı ifadeleri açıkça kullanır.
Aşağıda, Enderunlu Fazıl’ın tamamını şiir halinde kaleme aldığı kitaplarından yapılmış
küçük bir seçme yer alıyor. Şiirler düzyazıya çevrildi ama bugün de anlaşılabilecek olan bazı önemli
beyitler, bölümler arasında aynen verildi.
Öyle bir
defter ki...
"Defter-i Aşk", Fazıl’ın başından geçen aşk öykülerini anlattığı mesnevi
tarzında uzun bir şiir ve edebiyatımızda bu konudaki ilk örnek.
Girişte, Mısır’dan İstanbul’a getirilip Enderun’a alınışını hikaye eder ve kitabı eski
sevgililerini anmak için kaleme aldığını söyler, daha sonra da dört büyük "aşkı" tarihleriyle
kaydeder.
Burada, tamamı 397 beyit olan manzumenin bazı beyitleri, anlamda bir kopukluk olmayacak
şekilde yer alıyor:
"Kimi zalim, kimisi adil idi
Kimi dânâ, kimisi cahil idi
İstedim cümlesini yad edeyim
Böyle tarih i nev icad edeyim
Yani tâ aşka giriftar olalı
Yazayım şâhım olan her güzeli
Olduğu gibi yazıldı bu rakam
Hiç hilâf olmadı Allah’a kasem
Yadigârım ola bu eyyâma
Ola dilberler için şehname
Dil ki âlâmla bî-fikr-i şuur
Ola küstahlık ederse ma’zur"
(O sevgililerin kimi zalim, kimi adildi. Bazısı bilgili, bazısı da cahildi. Hepsini
anarak, bu şekilde yeni bir tarih icad edeyim dedim. Yani, aşka ilk kez düşüşümden buyana bana şahlık
eden tüm güzelleri yazmak istedim ve her şeyi olduğu gibi anlattım. Allah’a yemin ederim ki, gerçeğe
aykırı bir şey demedim. Yazdıklarım yadigâr kalsın ve güzeller için bir Şehname olsun. Gönlüm,
elemlerden dolayı fikirsiz ve şuursuz bir halde... Küstahlık ederse affola...).
Fazıl, ilk sevgilisinin adını nedense vermez, bu "delikanlı" sevgilinin
birdenbire kaybolduğunu söyler. Metinden anlaşıldığına göre, genç aniden ölmüştür:
Düştü dil bir sanem-i mümtâze
Bir ocak-zâde-i ateşbâze
Nâzikâne reviş-i etvârı
Anı tab’ımca yaratmış bârî
Zikri hayr olsun o rahmetkârın
Âheni olmaz idi bu zârın
Dil-i nâşâdımı şâd eyler idi
Nigeh-i lutfile yâd eyler idi
Tutuşur dilde muhabbet nârı
Kimseye fâş edemem esrârı
Gösterirken bana ol pâk-neseb
Gâhice rûy-i rızâ, gâh gazeb
Bir de gördüm ki o pâkize vücûd
Nâgehân oldu o yerden nâbud
Şöyle kâr etti firâkı bana
Hayli dem gezdi gönül dîvâne
Edelim ism-i şerîfin mektûm
Levh-i endîşede kalsın mersûm"
(Gönül seçkin bir sevgiliye, ateşle oynayan birisine düştü. Tavrı nazikti, sanki Allah
onu benim huyuma göre yaratmıştı. O rahmetliyi hayırla zikredelim. İsteklerine kavuşamamış gönlümü şad
eder, lütuflu bakışıyla yad ederdi. Gönlümde sevgi ateşi tutuşur ama bu isteğimi kimselere açamazdım. O
temiz soylu sevgili bana bazen rıza, bazen de gazap gösterirken, birdenbire ortadan kayboldu. Ayrılığı
beni öyle bir hale getirdi ki, gönül uzun bir süre deli gibi gezdi. Şerefli adını gizli tutalım ve o,
gamların defterlerinde resmedilmiş bir halde kalsın.)
İkinci sevgili, adıyla-sanıyla yazılmış: Süleyman Bey. Ama Fazıl’a hiç yüz vermemiş, tek
bir harf bile söylememiş. Fazıl da delikanlıya pek uğur getirmemiş olacak ki, Süleyman durup dururken
ölüvermiş. Yıl, 1778:
"Yine bir aşk ile medhûş oldum
Kaçtığım dâme yine dûş oldum
Bir civanpâreye oldum bende
Hoş edâ, taze beden, nâzende
Şöhret-i ismi Süleymân Bey idi
Yüreği âşıka taştan pek idi
Rûzigâr attı Süleymân’e beni
Hüdhüd etti O’na bu nâle-zeni
Kişver-i sînede hâkân oldu
Gönlümüz taht-ı Süleyman oldu
Harf-i vâhid bana söz söylemedi
Nigeh-i lutfile şâd eylemedi
Oldu ol gonçe-i gülzâr-ı emel
Vâh ki yağma şode-i dest-i ecel
Gönüm az kaldı ki gamgîn olacak
Türbesinde Hacı Yâsîn olacak
Bin ilâ yüz dahi doksan iki
Berhavâ oldu Süleyman meleği"
(Yine bir aşkla dehşete düştüm, kaçtığım tuzağa tekrar tutuldum. Hoş edalı, taze vücutlu,
nazlı bir gence bende oldum. Adı Süleyman Bey'di, yüreği âşıklara taştan da sertti. Zamanın rüzgârı beni
Süleyman’a attı ve feryatlar içindeki bu kişiyi, onun hüdhüd kuşu haline getirdi. Göğsümün ülkesinde
hakan, gönlümün tahtında Süleyman oldu ama, bana bir harfçik bile olsun söylemedi, lütuflar verici
bakışıyla sevindirmedi. Yazık ki o isteklerin gül bahçesinin goncası, ecelin elinde yağmaya uğrayıp
öldü. Gönül neredeyse gamla-
ra düşüp türbesinde Hacı Yasin olacaktı. Süleyman meleği, 1192 (Miladi 1778) yılında
uçtu, gitti...).
Fazıl’ın hayatındaki en büyük dert, tasa ve sıkıntılar, üçüncü kez aşık olmasıyla başlar.
Bu aşk, saraydan kovulmasıyla sonuçlanacaktır.
Defter-i Aşk’ta üçüncü "aşkıyla" ilgili olarak verdiği bilgiler musiki tarihi
kaynaklarıyla karşılaştırıldığında, şairin gönlünü kaptırdığı kişinin "Şehlâ Hafız" diye
tanınan besteci Hanende Şehlevendim Abdullah Ağa olduğu anlaşılıyor.
Abdullah Ağa, aynı zamanda "Şevkaver" makamının da bulucusu. Genç yaşta
Enderun’a alınmış, aşın güzelliğiyle "Şehlevendim" diye tanınmış. Fazıl bu aşk hikayesinin
1784’te yaşandığını söylediğine göre, 1770’lerin başında doğduğu sanılan Abdullah Ağa, o sırada çok genç
olmalı.
Şair, Şehlevendim’le ilgili bölümde, çok yaşlı bir musiki hocasına da veryansın ediyor.
Bu kişinin adını vermiyor ama, Enderun’da hocalık ettiğine göre, tanınmış müzikçilerden birisi
olacak.
Fazıl, Şehlevendim’le nasıl karşılaştığını, ona nasıl gönül verdiğini ve bu garip
sevginin kendisinin saraydan nasıl ayrılmasıyla sonuçlandığını anlattığı bölümde, yaşlı musiki
hocasından da "akbaba, bunak, köpek, kodoş” sözleriyle bahseder. Çünkü, göz koyduğu delikanlıyı o
hoca elinden almıştır:
"Cüst u cû eyler iken taze belâ
Başıma geldi kaza ah ne kaza
Handesi vaslını eyler îmâ
Gamzesi lâkin eder istihzâ
İsmi halk içre o sâhib-i nahvet
Şehlevendim ile buldu şöhret
Hüsnü yoktur sesine dûş oldum
Anı yok nâzına medhûş oldum
Yüzüne daire tutsa o peri
Döğünür def gibi üftâdeleri
Dil bu hâletle telâş eyler iken
Rukebâ ile hırâş eyler iken
Kıldı bir pîr-i kühen sâle zuhûr
Akbaba çehreli nekbet kambur
Yani ol tıflın olup lâlâsı
Taktı engeştine ol elması
Meğer ol mâhe gönül vermiştir
Anı zahm-ı diline sarmıştır
Olmuş idi yine ol pîr-i kodoş
Dilberân zümresine başçavuş
Beli şeftaliye dair işi yok
Köpeğin ısıracak bir dişi yok
Leb-i cânâneyi emse o habîs
Tükrükiyle ider idi telvîs
Bir bahane ile edip âh firar
Hasta dil kaplı çürük bir timar
Oldu ol vak’a-i sûr-engîz
Bin ilâ yüz dahi doksan sekiz"
(Yine belâ ararken, başıma bir kaza geldi. Hem de öyle bir kaza ki... Gülümsemesi kavuşma
görüntüsü veriyor, gamzesi ise alay ediyordu. O kibir sahibinin adı, halk içinde "Şehlevendim"
diye şöhret bulmuştu. Güzel ve alımlı değildi. Ama ben sesine aşık olup nazından dehşete düşmüştüm. O
peri, yüzüne bir zilli def tutsa, aşıkları da def gibi döğünürdü. Gönül, bu telâşlı durumda rakipleriyle
mücadele içerisindeyken, ortaya neredeyse yüz yaşında, akbaba suratlı, kanbur birisi çıktı. Çocuğun
hocası oldu ve o elması parmağına
taktı. Allah, o sevgiliyi, cefa üstadı zalime öğrenci etti. Meğer o ay yüzlüye gönül
verip, gönül yaralarına sarıyormuş. Yaşlı kodoş, dilberlere de başçavuş oldu. Şeftali benzeri dudaklarla
bir ilişkisi olmadığı anlaşıldı, çünki köpeğen ağzında ısıracak diş yoktu. O alçak herif sevgilisinin
dudaklarını emse, tükürükle kirletirdi. Hasta gönlüm bir bahane ile kaçarak, çürük, işe yaramayan bir
timar buldu. Çevrede gürültüler kopartan bu olay meydana geldiğinde, yıllardan 1784’tü...).
Fazıl’ın Defter-i Aşk’a kaydettiği dördüncü ve son sevgilisi, İsmail adında bir çingene
genci. Saraydan kovuluşundan sonra bir süre İstanbul sokaklarında işsiz-güçsüz dolaştığını anlatan şair,
günün birinde Galata’ya gittiğini, bir meyhanede İsmail’e rastladığını, yedi ay beraber olduklarını
söylüyor:
"Galata semtine düştü güzerim
Bir sitemkâre erişti nazarım
İsmine derler imiş İsmail
Oldu kurbânı onun cism-i alîl
Çengilerde meğer ol şûh-i cihân
Hüsnile bulmuş idi şöhret-i şân
Aybı ancak bu ki ol cânâne
Milleti olmuş idi Çingâne
Gerçi Kıptî idi ol serv ü sehî
Aşk onu kıldı gönül pâdişehi
Böyledir kâide-i aşk-ı gayur
Dilde çingâneyi eyler Temur
Kılmış üftâdelere ol âfet
Künc-i meyhaneyi cây-i vuslat
Raksa başlar idi ol cânâne
Gâh ayağ üzre sunar peymâne
Yedi ay oldu o nev-mâh-ı münîr
Hâle-i sînede sâhib-i te’sîr"
(Yolum Galata semtine düştü, sitemler eden bir güzel gördüm. Adı İsmail’di ve bu sakat
vücudum onun kurbanı oldu. Meğer o cihân ın şuhu, çengiler arasında güzelliğiyle şöhret bulmuş. Ayıbı,
sadece Çingene milletinden olması. Gerçi o fidan boylu, Kıptîlerdendi ama, aşk onu gönül padişahı yaptı.
Gayretli aşkın kuralı, bu şekildedir, çingeneyi bile gönülde Timur haline getirir. O afet, meyhane
köşelerini sevgililere kavuşma yeri yaptı. Raksa başlar, bir yandan da içki sunardı. Parlayan yeni bir
ay gibi olan o sevgili, gönlümün hâlesinde yedi ay kaldı).
Aradan yıllar geçer... Fazıl, bir gün arkadaşlarıyla beraber Haydarpaşa’dadır. Onun
deyimiyle "ayı gibi" bir çingene gelerek, elindeki defi çalmaya ve şarkılar söylemeye başlar.
Sesi, son derece çirkindir. Fazıl’ın gözü çingeneyi bir yerden ısırır. Adını sorar, "İsmail"
cevabını alır. Bir zamanlar "göğsünde yedi ay tuttuğu" çingene güzeli bozulmuştur,
tanınmayacak haldedir. O da Fazıl’ı tanıyamaz.
Fazıl birden aşık olduğu günleri hatırlar, içine bir titreme gelir, ama dudaklarına
"sükut mührü” vurur. Allah’ın işine daha çok şaşırmıştır. Kimseye bir şey söylemez, zira
"cahiller aşkın şivesini anlamayacaklardır":
"Kılmadım kimseye râzı ifşâ
Şîve-i aşkı ne bilsin cühelâ".
Güzel
erkekler, tatlı kadınlar...
Sevgilisi, ama "erkek" sevgilisi, Fazıl’a "Otur, bir kitap yaz!..."
der. "Öyle bir kitap olsun ki, dünyadaki her milletten erkeğin özelliklerini bunda
bulayım...". Fazıl bu isteği reddedecek değil ya... Alır kalemi eline, Hint, İran, Bağdat, Kahire,
Habeşistan, Yemen,
Fas, Cezayir, Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Karadeniz, İstanbul, İspanya, Rum,
ermeni, Yahudi, Çingene, Rumelili, Arnavut, Çerkez, Boşnak, Tatar, Polonyalı, Rus, İngiliz, Hollanda ve
Amerikan delikanlılarını sırayla yazar ve kitabına "Hûbannâme", yani "Güzeller
Kitabı" adını verir.
Aşağıda Hûbannâme ve Zenânnâme’den bazı bölümleri aktarıyoruz. Türkçe açıklamalarda, Feza
Çakmut’un İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Kürsüsü’nde 1975 yılında verdiği
"Hûbannâme-Zenannâme’nin minyatürleri" başlıklı bitirme tezinden büyük ölçüde yararlandık,
Çakmut’un tezinde geçmeyen bazı beyitlerin çevirilerini de araya ilâve ettik.
HÛBANNÂME
(Güzeller kitabı)
DER BEYAN-I SEBEB-İ MANZUME (Şiirin yazılış sebebi): "...Bir gün o nazlı, ululanmanın mûcidi ve naz bilgini pâdişâh, içki meclisinde
otururken bir-iki kadeh çekmişti...
Nazlı ağzını açıp ben kölesine, bu düşkününe dedi ki: "Ey kahır ve zulüm verici
Fazıl’ım!... Zülfümün bağlı kölesi... İncelikleri kendisinde toplayan genç ve bilgi sahiplerinin önde
geleni olduğunu biliyorum... Bunca zaman aşkla yanmışsın, her hünerde kazanılmışsın...
İsterim ki beni içimdeki şüpheden kurtarıp aydınlatasın: Hangi millette güzel ve kimlerin
çok sevgilisi var... Hangisi güzellik içerisinde nazik tavırlıdır? Nazlı işve ve işveli yürüyüş
kimdedir? Dağdan dağa, ilden ile bütün güzelleri anlat ve hata etmemek için iyi düşün... Önce
özelliklerini anlat, sonra da resmini tasvir et... Tamamladığın zaman, bu son günlerimde lütuf kadehimi
içersin...”
Bu sözü gönül duydu ve arzu ile bir muin gibi coştu...
HİNT GÜZELLERİ: Ey başı yükseklerde
olan ve Hind beniyle siyah bir yıldız gibi duran güzel... Hint memleketi sıcaktır, orada insan beyaz
kalamaz. İçleri soğuk olduğundan, şehvetleri de bozuk. Güzelleri kara-kuru, naz etmekte de hayvan
gibiler.
ACEM GÜZELLERİ: Uzun boy, büyüleyici
göz, yay gibi kaşlar, kırmızı yanaklar ve yuvarlak çehre, Acem ülkesine düştü. Hepsi, güzellikleri
sayesinde birer hisseye sahip... Her biri sitem etmenin, nâzın ve etrafı karıştırmanın üstadı... Gamzesi
etkileyici, gözü alaycı, naz ve niyaz üslubunun âşinâları onlar... Kişi çükünü onun canına soksa,
cahilcesine "Baba, ne yapıyorsun?" diye sorar.
Şirazlı güzel, cefayı kendisine huy edinmiş... Güzellik, Şiraz’a Allah
vergisidir...
Tebriz çocuğu, Tebrizli’nin gönlü yansa bile, dönüp bakmaz...
Buhara güzelinin gönlü taştır, hepsi karıştırıcıdır, merhametsizdir...
Kandehar’ın güzeli, şeker gibidir. Sevgililerin dudağında şeker tadı bırakır.
Keşmir güzeli, cazibelidir. Gönülleri fethetmek, onlara Allah vergisidir.
Özbek güzelleri acayiptir, çehrelerinde hiçbir çekicilik yoktur.
BAĞDAD GÜZELLERİ: Pek cefacıdır o
âsî, aşığına imdat etmez. Kırmızı yanakları, kırmızı dudağı, kırmızı şaraptan da naziktir. Kaşları
simsiyahtır, saçının kıvrımları gecenin karanlığı gibidir. Yarınlar, onun hiçbir lütfunu görmemiştir;
yarınlar için verdikleri sözler hep yalandır.
Ama Basralılar’ın güzelliği, diğer güzellerden üstündür. Musul’un güzeli söz ile çekilir
fakat aşıka birleşme imkânını ancak lütufla verir.
MISIR GÜZELLERİ: Mısır memleketinin
kadın ve oğlanları, asrın insanının yeni bir oyuncağı gibi... Uykulu gözleri hasta, beyaz tenleri
kılsız... Güzellerin çenesinde çukurlar var, bazısı da Hazreti Yusuf kadar güzel... Konuşma ve işvede
kabiliyetleri üstün, gönülleri yakıcı...
ZENGİBAR GÜZELLERİ (Zenciler): Ey
gecenin rengi gibi benli, güzelliği gizli olan Zengi’nin genci!... Yanakları sade de olsa, yüzü tebessüm
de etse, aşığın gözü kör olmadıkça öpülmeye lâyık görülmezler... İsimlerine "Mercan" deyelim,
ama onunla birlikte olmayı kim kabullenecek? Sadakatleri meşhur, kahraman, sevimli ve vakurdurlar;
isimleri görünüşte değişiktir ama içleri baştan başa bir cevherdir... Fakat anlayış gözü kör mü acaba?
Parlak gündüz ile gece bir mi? Bırak, onları hatırlamasak daha iyi olacak... Geriye kalanları bir tütsü
kabına koysak, hepsi anber olur...
HABEŞ GÜZELLERİ: Güzelleri caziptir,
şehvet ve kudretleri vardır. Hoş edalı, nazik ve tatlı sözlü, dudağı mütebessim ve yumuşak yüzlüdür.
Yanakları, Leylâ'nın yanakları gibi anber mayalıdır. Kılları görünmez çoğu zaman, renkleri de sararmaz,
solmaz...
YEMEN GÜZELLERİ: Ey Yemen’in akik
taşı gibi kırmızı dudaklı güzeli!... Yemenliler esmer olur, güzelleri az çıkar. Yüzleri gülmez... İnce
vücudlu, zulüm görmüş, yetim, mütevazı, gözü yaşlı gibi; üzgün ve zayıf dururlar. Şehvetleri yoktur,
sanki kudsî bir ruhaniyete sahiptirler... Bambaşka bir şeydir Yemenliler... Onları anmak bize
düşmez...
CEZAYİR VE TUNUS GÜZELLERİ: Hepsi
kahraman görünüşlü, Rüstem tavırlıdır. Yürüyüşleri yosma gibi, levendânedir, gümüş yelek giyen o güzel,
velvelelidir...
Ah o ay yüzlü güzel Tunuslu... Güzel saki, beyaz bornuslu... O
gümüş ten ile üzerindeki mintanı her gören sevse bile ona ne minnet... Sanki çıkrıktan
çıkmış gibi...
MAGRİB (Fas) GÜZELLERİ: Endamları
genellikle siyahtır ama yer yer civanları ve uzun boylu fidanları da bulunur. Vahşidirler, dostluk
bilmezler. Kucağa gelmez, sevgiden anlamazlar. Kızgın, serkeş, garip huylu olurlar ve her zaman ateş
gibi yanarlar...
ŞAM GÜZELLERİ: Şehirlisi ay gibidir,
çölde yaşayanı hâle misali yan çizer. Beyaz çehreleri mumu andırır. Bellerinde hançer, kılıç ve
tabancayla sanki her biri bir meydan kahramanıdır... Ama fiilî livatanın ne olduğunu bilmezler, o zevk
onlara kısmet olmadı...
HİCAZ: Güzellerinin yanağı,
Habeşlilerinki gibi esmer; şehirlileri temiz ve pak, renkleri süslü. Ama gönül vermeye değmez, zira
cazibeleri güçlü değil.
Mekkeliler, vefalıdır. Allah onların şanını ve şerefini arttırsın... Taif'in cariyeleri,
iri gözlü hurilere benzer... Çölde sırtına çuval geçirmiş olanını görenler ise, kendilerini sanki insana
değil, cine rastlamış zannederler.
HALEP VE URFA GÜZELLERİ: Rüzgârın
can verdiği, mutedil bir havası var Halep’in... Hoş yürüyüşlü dilberleri temiz, yanaklarının aynası
saf... Ama çocuklarının yüzünde bile yara çıkar, erkeklerinin hepsi yaralı...
ANADOLU GÜZELLERİ: Ey Anadolu’nun
servi boylusu olan güzel!... Seni sarmaya iki kol dahi yetmez... Bunlar adetlerine bağlıdır,
yaratılışları sırasında aldıkları özelliklerini daima korurlar. Yani ne cilve, ne edalı yürüyüş, ne de
kötü söz bilirler... Hepsinin budala yaratılışlı olmasının, aslında yüz sebebi var ama çoğu cennetlik...
Ham vücutları da pişmemiş, endamları kaba... Yüzü ay gibi olsa bile, cansız bir şekli ne yapayım?
Cisminin kabalığı, resmini bile uygunsuz kılıyor...
ÂDAHÂ-YI BAHR-İ SEFÂİD (Akdeniz adaları) GÜZELLERİ: Siyah beni, güzellik denizi içerisindeki kapkara bir ada gibi... Akdeniz, baha biçilmez
güzelliklerin madeni, üzerindeki her ada da beyaz bir övünç... Dilberlerin vatanı, deniz kenarı;
hepsinin vücudu uygun oranlı...
İSTANBUL GÜZELLERİ: Dünya sanki bir
kitap, İstanbul da onun fihristi... Bazan insan harmanı yapıldı burada, bu yüzden her cinsin tohumu
var... Bütün dilberlerinin bukalemun gibi renk değiştirmesinin sebebi de, işte bu... Uykulu tavırlı,
edalı, güler yüzlü, tatlı seslidirler... Kadın gibi, bilmem ne gibi kırıtarak yürürler... Nazik boyu
ince bir fidanı, yanağı ve yüzü sonbahar yaprağını andırır.
Güzelleri birbirine benzemez, üstelik renkleri de değişiktir ama hepsi naz ve niyaz ehli,
aydınlık çehrelidir. Naz ve sitemde üstad, cevir ve cefa etmeye alışıktırlar. Ona Karun kadar mal
harcasan, ne kadar sihirler, füsunlar yapsan, ciğerini önüne koysan, bin bir vade ile kucağa gelir ama
yine de göğsünü kırar, geçirir... Kimi hafız, kimi molla, kimi şair, kimi de seçkinin de
seçkini...
RUM GÜZELLERİ: Sanki âleme bir
güzellik zerresi düştü, Rum milletine ise güzelliğin kubbesi verildi.... Gûya âlemin kısmetine bir
damla, Rumlar’a derya verildi...
Kadını da oğlanı da güzel, her biri birer âfet. Vücudları öylesine ölçülü ki, bu sırra
herkes hayret ediyor. Kamburu ve cücesi yok...
Nedir o doğuştan olan gümüş maya, o uyum, o meyil, o bakış, o beyaz gerdân ve siyah
saç... Göğsü billûr gibi saf kâfirin... Beyaz gerdanın üzerinde siyah saç... Saf gümüş gibi ağır bir
mal... Sanki süzülmüş bir bal... Hele esmerleri.. Öylesine çekici ki, güzellikleri hepsine
üstün...
Yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin, yüzünde kaşından başka bir tüy
bitmez... Yaşı elliyi bile bulsa, aşkıyla yine de kuyuya düşerim...
Yosma yürüyüştü, şûh edalıdır hepsi... Ermeniler’in yumuşaklığına, Yahudiler’in
miskinliğine onlarda rastlanmaz... Galata meyhanelerindeki çocuklar, en iyi insanı bile yolundan
çıkartır... İçki meclisinde dönerlerken, âhır zaman fitnesini andırırlar... Saçlarının kıvrımları
yanaklarına düştüğünde, aylar günleri şaşırır... Hele kendisini bir sana teslim etti mi, şehvet
içerisinde can verirsin...
ERMENİ GÜZELLERİ: Yüzlerinin ifadesi
hummalıdır ama güzellikleri Rum gibi olmaz...
Nazik huylu Serkis... Vücudu nazik, boyu ince uzun, bacak kılları az ama şehveti
kışkırtmıyor... Bedeni vahşi görünüyor... Kılları samur gibi... Karakış için iyi bir güzel; onu kışın
kullanmak için sakla... Göğsü bir kıl tarlası, her kılı bir eşek lâlesi... Kıllar Ermeni’de daha
beşikteyken biter, belki de anasının kanundayken çıkar... Bu anlattıklarımıza ters düşen bir Ermeni
görürsen, inan ki, anası onun tohumunu muhakkak bir yabancıdan almıştır...
YAHUDİ GÜZELLERİ: Çehreleri ak olur,
kırmızı yüzlüleri, esmerleri azdır... Güzellikte ufukların en şuhu bile olsa, başı kel olanı neyleyeyim?
İşte Yahudi’nin başı kel, yüzü sarı. Bu, onun soyundan geliyor... Bedeni ve yüzü bembeyaz... Çocukları
kuvvetsiz, sanki kemik yok vücudlarında... Katı gönüllü, her millete düşman olmuşlar...
ARNAVUD GÜZELLERİ: Tazeleri çok ama
sesleri çirkin. Yüzleri her zaman için beyaz... Göbekleri var, enselerinin kalın olmasına dikkat
ediyorlar. Konuşmalarında gizli-saklı ayırdetmiyorlar. Hem kavgayı alevlendiriyor, hem de hiddette sabır
bilmiyorlar...
Bunların tellâkları, gönül vermiş olanları soyup temizler... âşığı
külhanda ateş ile yatsa bile, tellâk ona bir kerecik olsun gülümsemez... Taş kalbi sanki
Bektaşi, gamı göğsümde göbek taşı... Çıplak geldiği zaman, cana ve gönüle ateşler bırakır o ay
parçası... Kuvvetli tene değdiğinde, sıcaklığı cana tesir eder... Sevgili ona eliyle dokunsun diye
yanağı terlemeye başlar... Alnına düşen saçı, sıcak liflere bedeldir... Böyle adamın olduğu yerde, o
cehennem hamam cennete döner...
TATAR: Çehreleri çirkin, vücudları
da öyle... Hepsi, yaşlı gibi duruyor, hepsi köse... Göğüsleri, vücudlarına uygun değil... Çoğunun başı
iri ve kaba, burnu yassı... Yüzleri hem geniş hem iri, gözleri de ufacık... Bilmem ki şairler Tatar’ın
gözünü niçin medhedip durmuşlar? Hem tavırları nazik değil, hem sözleri pek kaba... Ne gerek bana Moğol
oğlanı... Ağlayıp inleyen aşıka bir oğul yeter...
ÇİNGENE GÜZELLERİ: Dilberleri hoşça,
yüzleri esmerdir... Musiki onlara Allah vergisidir. Hareketleri anlamlı ve ölçülüdür. Sesleri nazik ve
gevrek, sözleri şerbetten lezzetlidir. Onlarla gizlice "alışveriş" yapmak mümkündür... Birçok
bahaneyle kapıya gelirler...
BOŞNAK: Dilberleri gerçi çoktur ama aşığın kucağına hiç oturmazlar. Hepsi uzun boylu,
yiğit, zalim ama asidir. Çok aşığa kenar süsü olurlar. Boyları gıpta edilecek gibi uzun, bakışları beyaz
göğsün vakfı gibidir.
GÜRCÜ GÜZELLERİ: Güzellik ve değer
cevheri Gürcüler... Büklüm büklüm saçlarında, gönül kuşu hazineler buluyor... Her biri yeryüzünün
mehtabı ama sanma ki kucağa hemen gelir... Ağzı da, gönlü de temiz, huyu hem acı hem lallı... Pehlivanı
pehlivandan da kuvvetli... Güzel ahlâklıdır, en yüksek mertebeye lâyıktır Gürcüler...
ÇERKEZ GÜZELLERİ: Güzeli hem
müstesnâdır, hem de Gürcülerden üstündür... Kaşı gönül çeker, yüzü ayı andırır... O kıymetli yüzü hep
gülümser... Ay gibiyse de övünmez, şâh da olsa büyüklük taslamaz... Ağasına esir düşüp onun bendesi
kesilir... Tende bir can gibidir...
FELEMENK GÜZELLERİ: Yüzleri
bembeyaz, hepsi kötü... Çehreleri san, simaları da berbat... Moskof cinsine benziyorlar... Hep kiliseyle
vuslat ederler ama sevgilileri de mumlarını dikerler...
NEMÇE GÜZELLERİ: Ey pazuları
gümüşten bir külçe olan güzel!... Nemçe’nin dilberi cihân karıştırıcıdır, milletinin aslı da
Avrupalıdır... Kolları ve boyu, aşığının uzayıp giden istekleri gibi uzundur... Ama saçının rengi miskin
bir perdeye benziyor... Siyah beni, yanağına kaskatı bir gönlün sağlamlığı gibi oturmuş... Talep edene,
asla "yok" demiyor...
İSPANYOL GÜZELLERİ: İşvenin mucidi,
dünyanın belâsıdır İspanya... İnsana şevk ve zevk veren çehreleri ak olur... Boylan uzun, güzellikte
müstesnâdırlar. Saçları ve kaşları gece rengindedir... Ama aşağılık olur o millet... Huyu, Yahudi
gibidir... Gerçi Hristiyandırlar ama, Yahudi gibi konuşurlar...
FRANSIZ GÜZELLERİ: Afet gibiler ama
zevkte beceriksizler... Bahar günleri geçip gider, kimselere kavuşma ümidi vermezler... Göz, onlara
bakmayagörsün... Hemen yere indirirler gözlerini...
İNGİLİZ GÜZELLERİ: Canları
karıştırıcı, sessiz ve sevgilinin arzusudurlar... Denizde, mutedil bir adada yaşarlar... O adanın
dünyada benzeri yoktur... Billur tenli, ölçülü boylu ve yaradılıştan tıraşlıdırlar. Hepsi denizcidir,
balığı andırırlar... Malı vardır ama vuslatta hediyesi çürük çıkar...
Bilmediği
bir konu...
Aradan bir süre geçer. Hûbannâme artık elden ele dolaşan, mısraları ezbere okunan bir
kitap olmuştur. Günün birinde, Fazıl’ın aynı "delikanlı" sevgilisi, bir başka kitap ister. Bu
kez de "kadınları" öğrenmeyi arzulamıştır ve Fazıl’a "Yaz!.." diye emreder.
Fazıl sevgilisinin ayaklarına kapanır, "Yapma" der. "Ben kadınlardan
anlamam, onlarla hiç ilişkim olmadı, beni zora koşma, yazamam...".
Ama delikanlı serttir:
- "Ya yazarsın, ya da seni terk eder, gider düşmanlarınla beraber
olurum...".
Çaresiz kalan Fazıl kalemi-kâğıdı alır ve Hûbannâme’de erkeklerini anlattığı milletlerin,
bu kez o kadınlarını yazmaya çalışır... İlginç olan taraf, İstanbul’dan çok uzak ülkelerde yaşayan
kadınların geleneklerini, davranışlarını ve giyim-kuşamlarını, gerçeğe çok yakın biçimde, başarıyla
sergilemiş olmasıdır.
Özellikle İstanbul kadınları için yazdıkları, o dönem Osmanlı başkentinin sosyal hayatını
gösteren bir ayna gibidir. İstanbul kadınlarını dörde ayırır Fazıl... Dinine bağlı, namazında-abdestinde
olanlar; hafif işveliler; fahişeler ve lezbiyenler...
Risalenin sonuna da, mahalle baskınım, kadınlar hamamım, Anadolu halkının gerdeğe
girişini, aşın cinsel ilişkinin ve nikâhın "zararlarını" sözkonusu ettiği manzumeler
ekler.
Ve ortaya "Zenânnâme", bugünün Türkçesiyle "Kadınlar Kitabı”,
çıkar...
*
Zenannâme’nin bir diğer özelliği de, Osmanlılar döneminde toplatılan, cinsellikle ilgili
ilk kitap olması... Daha önce de bahsettik... Yıllarca elyazması halinde kalan, kopya üstüne kopyası
çıkartı-
lan ve şairinin ölümünden 28 yıl sonra, 1838’de İstanbul’da bastırılan
"Zenânnâme"nin ele geçen nüshaları, Dışişleri Bakanı Mustafa Reşid Paşa’nın emriyle toplanıp
imha edilir. Emri niçin sadrazamın veya şeyhülislamın değil de dışişleri bakanının vermiş olduğu ise,
tarihçilerimiz tarafından bugün bile bilenmeyen bir konudur. Söylenenlere bakılırsa, Paşa’yı, kitabın
nikâha karşı olan ve evlilikle alay eden bölümleri hiddetlendirmiştir...
Aşağıda, Hûbannâme bahsinde olduğu gibi, Zenannâme’den kısa bir seçme yer alıyor. Asıl
metnin ortalarında geçen "İstanbul kadınları " bahsiyle "Anadolu kadınları",
"Türkler’in zifafı" ve "Kadınlar hamamı” kısımlarım, önemleri dolayısıyla, Zenânnâme
metninin sonuna aldık.
ZENÂNNÂME
(Kadınlar Kitabı)
DER BEYÂN-I SEBEB-İ MANZÛME (Yazılış sebebinin
açıklanması): Kalbimde yer etmiş, gönül kıran belâlı sevgilim bir gün evime
geldi... Merdiven, zevkinden kat kat oldu.
"Senden bir şey istemeye geldim" dedi. "Aziz Allah, beni sana
düşmanlarınla diz dize göstermesin... Hûbannâmen, bana çok tatlı geldi. Şimdi, benim için bunun gibi bir
başka kitap yaz ama kadınları anlat. Önce özelliklerini söyle, sonra resimlerini çiz... Güzelini,
çirkinini iyisini, kötüsünü yaz, adını da "Zenânnâme" koy... Her ne kadar senin
alışkanlıklarına ters gelse de, benim hatırım için bu işte yorul...".
"Ey şûh, bu sevdadan vazgeç, Leyla ve Züleyha düşüncelerini bir yana bırak"
dedim. "Onları bu duacından sorma, ben o vadilerden hiç geçmedim... O bağa ne fidan, ne de o
meydana bir nişan diktim. Sana bütün âlem "mehpâre" derken şimdi "zanpara"
denme-
si lâyık mı? Biz şairiz... Fahişelerin divanımıza girmesi, şanımıza utanç verir...
Şiirlerim her ne kadar karnıyarık ise de, kadınları anlatmak benim işim değil... Batakçılıktan da nefret
ederim... İşte, benim çamurum bu... Başka bir emrin varsa can ve baş üstüne ama bu işlen affet
beni..."
Sevgili, "Gül bahçemin gülünü soldurma, ben bir gonçeyim, nazik tenimi üzme"
dedi. "İki gözüm, gamzem hatırına, kavuşma gecem, en makbul saatim hürmetine lütfet... Kadehimdeki
üzüm suyu için, terlediği zaman yüzümün suyu için... Beni hasretle gönderme ve hemen söze başla... İşte,
sana bir hafta süre..." dedi.
"Senin gibi bir ay parçasına dünyanın bütün kadın âşifteleri feda olsun" dedim.
"Ama güzelim, benden kadınların işini sorma... Ben bu bağın armudu değilim, şu ham armudu bana
yutturma...".
Sevgili bu sözümü işitince, gazap dolu bir bakış fırlattı bana... "Bundan sonra sana
ayrılık vereyim de gör!..." dedi. "Seni ağlatmak ahdim olsun... Seni kıyamete kadar
anmayacağım... Düşmanlarınla omuz omuza olayım, ağlamalarına, inlemelerine kulak vermeyeyim de anla...
Evine bir daha ancak bu kitap bitliğinde geleceğim...".
Bu sözleri işitince aydınlandım ve sevgilinin emrine bağlandım... Ey söyleyen kalem,
başla söze, sana bol bol kafiye gözüktü yine!...
"Hûbannâme" oğlan gibidir, bu "Zenannâme" de onun kız
kardeşi...
HİNDÎ-İ ŞARKÎ (Doğu Hindistan) KADINLARI: Yüzleri-gözleri siyahtır. Duvarlara asılı resim gibidirler. Nefis, onlarla birleşmeyi
arzulamaz, çünki çok soğukturlar.
ACEM KADINLARI: Nedir o eşsiz
cazibe, nedir o yanakların üzerindeki gözler... Serhoşu andıran gözleri badem şeklindedir. Çalık
kaşları, vücudlarının kıvrımıdır... Sır gibi, naz ve niyaz gidişlidir-
ler. Hoş edalı, hoş hareketli, hoş seslidirler... Eteklerini kısa yapmak, hepsinde eski
bir adettir.... Kimi şair, kimi söz ustası kimi de ressamdır.., Buruşuk çehreli çirkin avratlar,
kocakarıların hallerini andırır. Böyle çirkin bakire kızları seyredersen "sanki iki yüz yaşına
girmiş" dersin...
BAĞDAD KADINLARI: Ey huyu ay gibi
olan, yüzü de güneşi andıran, Zühre yıldızının huyuna gıpta eden güzel!... Bağdad kadınları
esmerdir, yanakları parlaktır ama zevk ve safadan yoksundurlar, İnsan oldukları da belirsizdir...
O kızıl yüzlü kızılbaş kız... Allah sizi ona düşürmesin... Onları arzulayanlara sanmayın ki Bağdat uzak
olur...
SUDAN KADINLARI: Özelliklerini
anlatmayalım, geceyi tarif etmeye ne gerek var?... Hepsi gece yüzlü olur... Sübhanallah! Ama sözüm
yok... Surete bakma, ahlâka bak... Aslında kalbi saftır... Gece rengi teni baştan aşağı abanozdur, sanki
cismine abonaz karıştırılmış gibidir... Yüzleri âbımın ateşi, yanakları da siyah deniz gibidir. .. O
beden sanki geceden meydana gelmiş... O gerdân sanki tulumdan süzülmüş... Ne yazık ki saçını anlatamam,
karanlık içinde koyu bir gölge gibi çünki...
MISIR KADINLARI: Dinle ey devrin
Mısır’ının Yusuf’u; ey ciğer yakan zamanın Züleyha’sı... Mısır kadınlarının yürüyüşü, seğirtip yürümenin
bir ihsanıdır... Esmer tenlerinin rengi, et rengi nokta olmazsa hoştur... Mısır’da mübarekdirler, bütün
dilberler ona tutkundur... Gözleri mahmur, şehla gibi görünür ama dikkatle bakarsan köre benzerler...
Ayağı yerle beraber sürünür, cebindeki torbası da, baldın da görünür... Mısır’ın konuşması hakikaten
güzeldir, etkili ses onlara bir ihsandır...
YEMEN KADINLARI: Hepsi hasta,
bedenleri yıkılmış, tenleri nâzende değil... Karınları su dolu sanırsın... Bu durum, yaratılışın-
dan gelir... Zayıf cüsseli, kuzgun duruşlu, soluk çehreli, bozgun görünüşlüdürler...
Kadın ve cariyelerin hepsinin suratı çirkindir... Ey sevgili!... Şendeki bu güzellik o diyara bir kez
bile gitse, kimi sana candan köle olur, kimi de dehşetle secde ederdi...
HABEŞ KADINLARI: Kızları nâzende
olur. Kadınları bir-iki çeşittir, renkleri de farklıdır... Onlara "yanlışlığın kızı" derler...
Saf renkli hoş dilberler... Yanaklarının rengi kırmızı, kırmızı ile karışık esmerdir...
HİCAZ KADINLARI: Ey hali kara sevda
ve ayrılık olan, güzelliğinin kâbesine kul olmuş güzel... Gerçi Mekke’nin kadınları güzeldir, uzun boylu
ve doludur ama boştur... Tenleri gümüş gibidir... Öyle bir gümüş ki, onunla para bile basılabilir...
Hepsinin dudağı mavidir, baştan aşağı süslüdür... Burnunda asılı halka çok güzel görünür...
CEZÂYİR KADINLARI: Kadınları
hoşçadır, hepsi temiz ve hoş edalıdır... İnsanı baştan çıkaran, hep o başı üzerindeki altın
tacıdır...
FAS KADINLARI: Magrib’in kadınları
kötü huyludur, çirkin dilli, çirkin hareketli, çirkin yüzlüdürler... İster halktan, ister yüksek
sınıftan gelsinler, hepsi beyaz bornozlu ve feslidir...
ŞAM KADINLARI: Âşifteleri
gayesizdir, kötü mayaları çoktur... Bundan dolayı evlâtlarının kimi çarpık, kimi şaşıdır... Her kadın
ölü kefeninden farkı olmayan sade bir kumaş örtünür... Ayağındaki gümüş halka, atın ayağındaki bağ
gibidir... Ama acayip bir kanunları var, fukarası bile dört kadın alıyor...
HALEP KADINLARI: Yüzleri hoştur,
yani Halep gibi aktır...
Havası gayet güzel olduğu için, kadını güzel olur... Güzelliklerinin
parıltısı cihânın aydınlığıdır, her biri mehtap gibi berraktır... Halep oradaysa, arşın
burada...
BAHR-İ SEFÎD (Akdeniz) KADINLARI: Ey
yüzündeki siyah benle Akdeniz’e vali olmuş güzel... O tarafa bir git, Adalar kızlarına bir bakış at...
Kıbrıs’ın kadınları çirkin, köleleri güzeldir...
İSPANYA KADINLARI: Hepsi seçkindir,
dünya sazının velvelesidir. Dilberlerin vücudları güzeldir, boyları ince ve uzundur.
YAHUDİ KADINLARI: Bütün kadınları
kendisini bize vermiş, avratı ve oğlanı bol... Ama kadını çirkin suratlı, temiz olmayan teni beyaz fakat
kar helvasına benziyor, tatsız...
RUM KADINLARI: Nedir o dilinin
ortasındaki incelik?.. Nedir o naz, o gönül çeken dil, o temayül, o gönül götüren salınış?... Nedir o
cümbüş, serhoş gibi gamze?... O şaşkınlık, o eda, o konuşma ona mahsus, o ses ona mahkûm... Naz ve edası
cana can katar... Doğrusu, sevgiliye lâzım böylesi... Yakaları, aşıklarının gönlünü yakana kadar
yerlerde sürünür... Takdire ne kadar lâyık iseler, o derece huysuzdurlar.
ERMENİ KADINLARI: Hepsi kötü
tavırlı, sadece edalı yürüyüşleri kalmış... Teni çirkin, sohbeti tatsız, konuşması ve tavrı kötü,
vücuduyla elbisesi çirkin... Ama hepsi çirkin değil, içlerinde güzelleri de var...
ÇİNGENE KADINLARI: Çingene kadınının
yüzü kara, onda sevgili için gümüş yok... Bazı cariyeleri süslü ama kadınları baştan aşağı birbirine
benziyor... Gönül kara, çehre kara, vücud kara, o fakirin iki dünyası da kara...
RUMELİ KADINLARI: Huri gibidirler,
İstanbul’dakilere benzerler. O gümüş ten, o gül dudaklı çehre, birbirine uygun endam... Hepsini
anlatmaya kalksam, söz uzar gider...
BOŞNAK KADINLARI: Kadınlarının huyu
vahşidir, küçük bir hataya bile tırnak vermezler... İçlerinde seçkin, süslü bir gonca gibi olanları
vardır. Hiddet, bu milletin huylarına üstün gelmiştir. Aralarında çok dilber olanları da çıkar.
TATAR KADINLARI: Aslında anlatılmaya
lâyık değiller... Cadı yüzlü, maymun suratlılar... O garip yaratılış, cinslerine mahsus. Kadınları nasıl
çirkinse, oğlanları da çirkin... Artık bilmem, hangisi ötekinden daha çirkin...
ARNAVUD KADINLARI: Güzel yüzlü,
süslü tavırlı değildir... Boyları gönül alıcı olmaz... Yer yer güzelleri çıksa da, âzâlarının şekli
çirkindir... Bazı tarih kitaplarında yazıldığına göre, asılları Arapmış...
ÇERKEZ KADINLARI: Kızları ay yüzlü
olur, aşık onda her aradığını bulur... Onlara nazar ayağıyla çıkılır, kalbin gözüyle bakılır...
Çerkezler Gürcü’den daha süslüdür ama Gürcüler’in cazibesi daha fazladır... Nedir o cömertlik, o
bağlılık, o edep, nedir o mukaddes yaratılış...
GÜRCÜ KADINLARI: Yüzleri ay
gibidir... Üç kat gökte saadet kulesidirler. Nedir o çekici hoş aydınlık, nedir o ağız, o müstesnâ
yanak?... Kadın ve erkekleri merhametlidir, kimsenin hatırını kırmazlar... Ama sana teslim
olmazlar, onlara tuzak da kurulmaz...
MİLEL-İ MUHTELİFE (Çeşitli milletlerin) KADINLARI: Boğdan kadınları çirkin suratlıdır, velhâsıl o ülkenin kadınlarında güzellik bulunmaz.
Koynuna Bulgar’ı alma... İyi huylu isen, Hırvat karısına da bakma zira oğlanı ne kadar dilberse, kadını
o kadar kötü...
EFRENCİYAN (Frenk, Avrupalı kadınlar): Güzellikleri hoştur, saf tenleri gümüş külçesi gibidir. Süsün esası onlarda gizlidir,
elbiseleri bile türlü türlü süsler içerisindedir.
FELEMENK (Hollanda) KADINLARI:
Yürüyüşleri hoş, vücudları çirkindir... Yüzleri hep safran gibidir, çekicilikleri yoktur... Kadını ve
oğlanı birbirinden beterdir, kadınlarının hepsi de âşiftedir...
RUS KADINLARI: Bu millerin
kadınlarının hepsi çirkin olur... San yüzlü, mavi gözlü, uğursuzlar... Kiminin vücudu beyaz kar gibi,
dili de soğuk yılan... Hepsi, bir-iki bin kocaya sahip fahişeler...
LEH (Polonya) KADINLARI: Müstesna
olurlar. Bağlılıkları güzel, uzun boyları hoştur... Âah yürüdükçe o nazlı bel, söyledikçe o nazlı
ağız... Aslı Yahudilerden gelmiyorsa, o temiz vücud naziktir...
NEMÇE KADINLARI: Naz kutusu, samur
saçlı, billur tenlidirler ama kadınlar zümresinin de cadısıdırlar...
İNGİLİZ KADINLARI: Ey siyah beni
Hindistan olan güzel!... İngilizin kadını hoş yüzlü, hoş edalı, hoş yürüyüşlüdür... Hepsi temiz
huyludur, süse ve süs eşyasına meyleder... Dudaklarından bülbül sesi çıkar...
YENİ DÜNYA (Amerika) KADINLARI: Ey
ümid bağında yürüyen ve işve bahçesinde yeni dünya gibi olan güzel!.. Yeni dünya kadınları çirkin
suratlı, hayvana benzer avratlardır... Zaten çoğu çok yaşamaz, ölür, gider... Ama cimayı çok arzu
ederler, şehvet onlarda galip gelmiştir...
ANADOLU KADINLARI: Bunlar, dağın
tepesindeki ağaç gibi... Öncelikle, güzelliği ciğer yakıcı değil... Sonra şivesi de gönül delmiyor.
Güzelliği, şivesi olmayan bir avrata akıllı kişi nasıl meyletsin? Ama birisi çıkar da o surata
meylederse, kendi cinsinden olanlar arasında şüphe doğar.
ZİFÂF-1 ETRÂK (Türklerin gerdeği):
Birbirinden beter nice adetleri var... Zavallı, çaresiz gelini soyup üzerine türlü türlü boya sürerler.
Her tarafı alaca-bulaca olur, "Çobaniko" oyununa çıkan
adama öner. Sağdıcın elinde bir karga vardır. Kuşa eziyet üstüne eziyet eder... Sanki kuş
dile gelecektir... Kargayı, ayağını bağlayıp meydanın ortasına koyar. Çaresiz kuş "gak"
deyecek olsa, hepsi birden "Allah Hak!..." diye bağırır... Sonra gelini alıp gerdek odasına
sokarlar... Allah mübarek etsin, ne nâdânlık, ne hayvanlık... Böyle birbirinden beter nice adetleri
vardır ama onları anlatmak bana düşmez... Şifalar veren bu sözlerim, zevk ehli için kâfi...
İSTANBUL KADINLARI: Ey naz ülkesini
süsleyip naz beşiğini okşayan sevgili!... İstanbul cihânın yüzünün parlaklığıdır, oğlan ve kadınlar
hazinesidir... Allah bu şehre güzel huy ve güzellik vermiştir. Burada doğanların teni penbe, rengi
gonçedendir... Nadide yürüyüş ona çok yakışır, dünya onu taklid etmeye çalışır... Bu şehirde kadınlar,
bir-iki fırkaya ayrılmışlardır... Onların hepsini anlatalım ve iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılarak
anlaşılsın...
İSTANBUL KADINLARININ BİRİNCİ BÖLÜĞÜ: Bunlar perde ehlidir, mahşerde bile görünmezler... Ev erbabı, gümüşler arasına sıkışmış
yakut gibidirler... Şişede saklanan gonca, kafese hapsedilmiş papağandırlar... Her biri mutlu birer
Meryem’e benzer ve sanki Hazreti Rabia’nın ikincisidirler... Alınlarındaki saça sabah rüzgârı hiç
değmemiş, yüzlerini güneş bile görmemiştir... Namus ve vakar sahibidirler, gece-gündüz evlerinde
otururlar...
İSTANBUL KADINLARININ İKİNCİ BÖLÜĞÜ:
Bir bölüğü de, dışarıdan bakınca perde ehli görünenlerdir. Namuslu gibi gezerlerse de, âşiftedirler...
Çeşit çeşit süslü elbiseler giyerler... Sanki mücevherli birer servidirler... Eflatunî feraceleri
insanın aklını şaşırtır... Güzelliklerini böyle süslediklerinde ava niyet ederler... Arkalarında bir-iki
cariye yürür, çarşıyı dükkân dükkân dolaşırlar... Ayakları birbirine bağlı gibi, hasta imişçesine, naz
içerisinde yürürler... Sevdikleri hangi dükkandaysa, naz ve şive ile oraya giderler...
Halini anlamak için "Bana uygun malın var mı?" diye sorarlar... "Malın
kötüyse bana hiç gösterme, değilse gel seninle alışveriş edelim ama önce ölçünü çıkart" derler...
Bu sözler, karşılarındaki ay parçasına dokunur ve her söz artık birer günah olur... Kadının kınalı
parmakları gördükçe, şeytan da onu parmaklar... Derken kadın onu avlar, evine götürür... Kocası yoktur,
çünki gecenin yansında dükkânına gitmiştir... İşinin peşinde koşmakta, düzenbaz karısının ne ettiğini
bilmemekledir...
İSTANBUL KADINLARININ ÜÇÜNCÜ BÖLÜĞÜ:
Bunlar çarşılarda dolaşan, âşifte ve iş üzerindeki kadınlardır... Gözleri sürmeli, yüzleri yumuşak, hoş
sözlü ve süzgün gözlüdürler. Hele bir bölükleri vardır ki, içlerinde en belerleri onlardır, sanki mahşer
gününün şirretidirler. Suratlarına ıtırşâhîler sürer, kaşlarına rastık çekerler. Suratsızdırlar, hamama
gittiklerinde kızlıklarını yeniden bulacaklarmış gibi çeşit çeşit ilâç taşırlar... O fahişelerin
bakışları ne zaman karşılaşsa, birbirlerine "Bre çingene kılıklı cadı, seni gidi fışkıcı sürtük
orospu!... Ayağıma papuç bile yapmam seni, tarlamda havuç bile olamazsın..." derler...
İSTANBUL KADINLARININ DÖRDÜNCÜ BÖLÜĞÜ: Ey sevgili, eski zaman kadınları arasında olmayan, "sevici zümresi" denilen
yeni bir bölük çıktı ortaya. Kadınlara kötü bir hediye bu... Birbirlerine gönül verip aşık olurlar,
ilişki vaktinde bile hile yaparlar... Hileleri, zekeri (erkeğin cinsel organını) taklid ederek yapılmış
bir âlettir. Aletin adını yazamam ama bir bilmeceyle söyleyebilirim... İşle o bilmece: "Nazı
bıktırdı beni dildarın" (Fazıl burada, eski harflerden ve aruz vezninden yararlanarak, "yapay
erkeklik organı" demek olan "zıbık" kelimesini şifreyle veriyor)... Bu yola girenler
temiz huylu, nazik, ilim-irfan sahibi kadınlardır. Böylesine ilişkiler artık pek çok oluyorsa da, diğer
davranışlara göre kötünün iyisi sayılıyor, birbirleriyle geçinip gidiyorlar...
Her biri, sevgilisi için canlar verir, başkasına dönüp bakmaz bile... Edalarla, seçkin
sözlerle birbirlerine naz ve niyaz ederler:
"Nazeninim, güzelim, toplanmış gülüm, gönül eğlencem, gözümün nuru... Ey inci tanem,
merhaba!... Evim seni, hoş ayağını gözler... Nazlı servim, hoş edalı hanım, âââh, a hercai bakışlı
cânım!... Ey gül goncam, ben senin bülbülünüm... Ey iki pazusu da gümüş külçeden sevgilim... Nerde
kaldın a ömrümün vârı?... Ayak altına hiç bakmadın bile, yoksa beni yarınlara mı bıraktın, eyvâââh!...
Bizi duvarlara mı vurdun? İpliğimiz pazara mı çıktı?... Adın "Öd ağacı" ise a canım, benimki
de "Ateşli Hanım"... Sana "Gülpembe" diyen yalvarış ehli, bana da "Naz
ışığı" diyor. Seni "Gül gonca" diye çağırıyorlarsa, benim adımı da "Sabah
rüzgârı" yapıyorlar...".
Bu nazlardan sonra, işe girişirler...
Ben, bu işin bu kadınlar arasında niçin yayıldığını düşündüm ve anladım: Galiba zekerin
her çeşidini görüp birbirlerine aşık oldular... Bu garip işi de gayretli bazı kadınlar ortaya koydu.
Erkeğe doymuşlardı ama dilberden bıkmamışlardı... Yine de güzel bir oğlan görünce canları onun
güzelliğine elbette meylediyor...
İrfan sahiplerine sapa o yollar... Zaten kimisi haize (kanamalı), kimisi de gebe... Koy,
birbirleriyle geçip gitsinler ve Allah onları birbirlerine bağışlasın..."
KADINLAR HAMAMI HİKÂYESİ: Ey
kadınlarla ilgili haberleri arzulayan!... Kadınlar hamamının hikâyesini dinle...
O zümre hamamda ne edepsizlikler, ne terbiyesizlikler eder... Hamam hususunda öyle
güçlüdürler ki, günün doğuşundan akşama kadar içeride otururlar...
Ah o saçlarını tarayanların konuşmaları, al çakşırlı kadın tellâklar, temiz bedenli
nâtırlar, o ayak üzerinde gezen billurlar...
Koltuklarında sırmalı bohçalarıyla gelişleri âşığın gönlünde bir ukde olmaz mı?
Önce perdeyi yüz parça eder, sonra hamama tellâk olurlar... Her biri eda ilminin
ustasıdır... Allah kadın düşkünlerine sabır ve takat versin...
Gömleğini işveyle çıkartınca, bedeni hamama ışık verir. Kurnada aksi görünür, sanki güneş
deniz üzerinde bir daire şeklinde belirmiştir... Sudaki kınalı parmakları, anber içindeki mercanın
şâhını andırır. Siyah saçları bütün cismini kaplar, o ay, karanlık gece içerisinde kalır. Çıplak vücudu
ışık kıt’ası gibidir... Sanki bir parçası örtülüdür... Ama peştemalı o kadar ince kumaştan yapılmıştır
ki, gizlediği nesneyi ortaya çıkartır...
Âaah göğsündeki o turuncu memeleri, güzellik bağındaki cimcimeleri...
Ama hamamdaki kadınların çoğu dehşet verici bir haldedir... Memeleri yerle beraber
sürünür... Böyleleri huri veya melek bile olsalar, memeler tâ bir tarafına kadar sarkarken ne
yapayım?
Gelenler içerisinde hamile olanları da vardır... Onu rezil ederler... "Bu şiş,
kanuna ne kadar yakışmış..." derler...
Hanımlar köşelere oturur, şamata üstüne şamata yaparlar... Gelen turşuları, meyveleri,
şerbetleri kapışırlar... Kimi sabundan kandiller uçurur, kimi bin türlü oyun gösterir... Biri liften
sahte sakal yapar, ötekiler tel tel koparırlar o sakalı... Kimisi tasla soğuk su serperken, kimisi de
suratına ot çarpar... Bellerinden, birbirlerinin peştemalını kaparlar... Sanki düğün var sanırsın... Bir
tek zurna eksiktir...
Fahişeleri ortada toplanır, havlularını kâkül haline getirirler. Bellerine havluyu takıp
zeker taklidi yaparlar, ötekiler de havluyu kapmaya çalışır...
Derken, kavga çıkar... Seyreyle o kavgayı... Saç saça, baş ba-
şa... Kimisi "Bre külhani" der, kimisi "Araz fahişe...". "Benzin
hasretle solsun... Benim dostlarımın hepsi seçkindir... Kimisi beydir, kimisi paşadır... Hepsi yiğit
yürüyüşlüdür, tosun, sırma bıyıklı aydır".
Öteki "Ey burun nezlesi!..." der... "Bize mi bi yordam? Senin de papucun
dama atıldı... İki çıplak bir hamama yakışır...".
Fahişeler birbirlerine bu şekilde nice söz söylerken, kadınlar hamamdan çıkarlar...
Yanaklarından kan ve ter damlar... Her biri ay gibidir, natırlar "Maşaallah" derler... Naz
yatağına yatarlar, cariyeler el pençe durur... Yağlar, galiyeler, amberler, öd ağacı, tütsü kapları
gelir... Cariyeler elbiselerini tutar, bin dertle giyerler... Figanlar, edalar, "Ah, bayıldım"
diye şive ve nazlar, arbedeler, debdebeler ve mücevherler içerisinde akşama kadar camekânlı bölmede
otururlar...
Sonra hamamdan hasta gibi çıkarlar. Tavırları nazik, yürüyüşleri ağırdır... Bin işve ve
nazla, vücudları kırılmışçasına yürürler...
Nedir bu edalar, bu riyakârlıklar? Allah yolunda olanlar bunlara kapılır
mı?...".
Çingeneler,
çengiler...
Fazıl’ın bir diğer kitabı, "Çenginame". Yani "Erkek Dansçılar
Kitabı"...
Şair, erkeklerin ve erkek sevgililerin konuşulduğu bir toplulukta, "çengi"
denilen bu dansçılar üzerine yapılan bir tartışmaya tanık olur. Herkes, bir başka çengiyi medhetmekte,
göklere çıkartmakta ama hangisinin en yakışıklı ve en hünerli olduğu hakkında bir türlü karar
verememektedirler.
Sonuçta, Fazıl’dan hakemlik etmesini ve bu konuda bir kitap yazmasını isterler... Şair
böylesine isteklere önceden zaten alışıktır. Oturur ve Rum, Yahudi, Ermeni, Hırvat ve Çingene
"milletinden" gelme 42 adet erkek dansçıyı şiirle anlattığı "Çingenenâme' sini kaleme
alır.
Aşağıda, Çenginame’de adları geçen oyuncularla ilgili bölümlerden bazıları, düzyazı
şeklinde ve kısaca yer alıyor. Çengilerin isimlerini, büyük harflerle gösterdik...
"...TODORİ elli sekiz yaşında, Frenk illeti başında... Deli ormanı gibi kıllı.
Yüzünün tüylerinden, bir kıl elek yapılır. Kıllarını cımbızla alırken de bir hayli emek sarf eder...
Sanki tabakhaneye girmiştir. Ama bir berberi vardır, onu oğlancığa çevirir. Evi zevk ehlinin
kerhanesidir, zina erbabı ve livata meraklıları orada toplanır. "Şak, şak" diye çıkan
seslerden, içeride dülger çalışıyor zannedilir...
BÜYÜK AFET denilen güzel YORGAKİ’nin temiz vücudu gümüşe benzer. O edasının, yiğitçe
yürüyüşünün dünyada bir benzeri daha yoktur. Görünüşü, hareketleri alemi kendisine bağlar... Aşığın
burnuna bile girse, değer. Dikenden çıkmış gibi olan o zatın anası da, babası da Hırvat'tır. Bağ-bahçe
sahibidir, iki de rençberi vardır...
ANDON, eli ağzına uyan bir dilberdi, naz tahtı üzerine kurulmuş İskender’e benzerdi, iki
bin aşığı vardı... Şimdi yüzüne sinekler üşüştü, Şirin dudaklarına karıncalar düştü... Meğer, güzellik
de bir kuş gibiymiş...
YASEMİN artık dikenlendi, nergis gözleri kefenlendi ama hâlâ çok müşterisi var...
RUBİYYE, şike mahsulü... Paraya, pula değer vermez... Tertemiz bir vücudu, hoş bir
manzarası var...
Kâfir PANAYOT beni yağmaladı, gönül hanesinde yurt bırakmadı... Tilki gibi, deli bir kurt
o...
TİLKİ biraz nâdân, postu elden alan bir hayvan... Ama insana yakın bir can... Esmer,
cazibeli...
Çengilerin şâhı MISIRLI’nın vücudunun uyumu ve boyu eşsizdir... Aslı Yahudi’dir. Raksa
girip her tarafını oynatmaya başlayınca, halkı deli eder... Aşıklarını saymakla bitiremezler. Hem
çehresi, hem yürüyüşü bir hoştur, şalvarını çözdüğünde daha da hoş olur... Ama bazı meraklıları, götünün
çirkin olduğunu, üstelik Yahudi’ye yakışmayacak bir alet taşıdığını söyler...
LÂTİF'in, sadece adı lâtif, üstelik Yahudi... Başı kel ve sevimsiz, sesinin benzeri
hiçbir yerde yok... Ama birkaç eşek, onunla göğüs göğüse yatıyor...
ALTINTOP’un mabadı, aşıklarına hazırlop... Çok kişi, ona dua ediyor... Ermeni olmaktan
başka bir kusuru yok... Yürüdüğünde, arkasına minder koymuş sanırsın...
TAZEFİDAN yüzünden, çok kişinin hali yaman... Kupkuru bir ağaç gibi, başında esenler de
kavak yeli...
TENSUH, tepeden tırnağa hoş bir tuh... Saçları turra, arkası tepsi gibi...
ZERNİŞAN, ismi gibi taze bir fidan... İki aşığı var, ikisi de hayvan...
MEHTÂB, çehresi yıkılmış bir ev gibi harab... Sevgilileri göklere çıkartırlar ama,
aslında gökten düşmüş...
KANARYA, aşıkların kuşunu kaldırıyor... Güzeller içinde bir bülbül... Onun yanında bize
düşen, mum tutmak...
KIZ MEHMED, hanlarda gezen bir âşifte... Malını makatına vermiş, böylece yüz bin kocaya
sahip olmuş... O papağan kafese girmez, âvârelerin eğlencesi olur, livata düşkünlerinin de bol bol
duasını alır...
YENİDÜNYA’nın geldiği yer, külhandır... Çingeneyi andırır bir Ermeni’dir, baştan aşağı
cifedir. Teni, kubur meraklılarına iyi hitab eder...
KARAOĞLAN, sanki yayılmış bir manda... Kocamış iri heriflerden zevk alan hayvanlar, ona
"kuzu" derler.
KANARYA ŞAKİR’e, "Karga Şakir" demek lâzım... Sesi, baykuşa misal...
AFİTAB’ın yüzüne bakınca gözler kamaşır, ama felek göğsünde bir hödük yatırır...
PANDELİ, çingenelerin en güzeli... Cazibede ondan âlâsı bulunmaz, güzellikte
İskender’dir... Beni yıllarca deli etmiş, sunduğum badelerin hiçbirini içmemiştir. Velhasıl, çok
mutaassıb bir çengidir...
ELMASPARE, cevheri tıraş edilmiş elmasa benzer... O da bir başka sofudur... Raksı niçin
öğrendiğini kimseler anlamaz... Şakıyıp oynayacağına gidip kilisede İncil okusa ya!...
VELVELE raksa çıktığında kopan, zelzele... Öylesine iridir ve raksederken öylesine sesler
çıkartır ki, seyredenler arkasında bir ordu saklıyor sanırlar...
İSTAVRİ’nin alnındaki perçemi ejder gibidir... Gönül açıcıdır, belâlı heriflere
varıcıdır...".
Bir garip gazeller
Fazıl Bey’in divanı, ilk bakışta diğer şairlerin divanlarından farksız... Ötekiler gibi
dualarla, kasidelerle başlıyor, gazeller peş peşe geliyor, sonra şarkılar, tarih mısraları
sıralanıyor...
Ama gazellerin bulunduğu sayfalar şöyle bir çevrildiğinde, ondan öncekilerde hiç
rastlanmayan satırlarla, Fazıl’ın huyuna uyan yepyeni "buluşlarla" karşılaşılıyor...
Meselâ. "Dest-i erbâb-ı sehâ geh uzanur geh kısalur / Kîr-i ashâb-ı safâ geh uzanur
geh kısalur" diyor Fazıl... Bugünün Türkçesiyle; "Cömert kişilerin eli bazan uzar bazan
kısalır; zevk ve safa düşkünlerinin âleti de kâh uzar, kâh kısalır"...
"Ahmed Ağa’nın boyu uzun ama ilişkiye razı olunca uzanıp kısalıyor" dediği de
oluyor:
"Ahmed Ağa ki anın kâmeti bâlâ ammâ
Viricek vasla rızâ geh uzanur geh kısalur"
Ama divanındaki en garip şiirler, "baldır" için kaleme aldığı gazeller...
Baldırları anlatan mısralar döktürüyor, üstelik bu işin öncüsünün kendisi olduğunu da biliyor:
"Görünürken tenine berk-i semen kâre abâ
Berk-i gülden ona bir câme biçirsem ne kabâ
Sîm-i hâlis gibi ol baldırı der kim görse
Rahm-i mâderde gümüş mâ’deni var mı acabâ?
Sâk-i sâfîsi hevâdan dahî olur muğber
Leke bağlar ona yüz sürse eğer bâd-ı sabâ
Oldu çakşırlı güğercin gibi tozluklar ile
Fitenu’l-halk besâkiyye ve bi’l-kâb-ı sebâ
Virdi ziynet ana ol sırmalı tozluk elhâk
Dahi def eyledi nezzâre-i çeşmi rukebâ
Vasf-ı baldırla ayağ altına gitdi suhenim
Medh-i ednâda suhen böyle olur cümle hebâ
Nısf-ı sânîsi o şûhun bize ehl-i gareziz
Nısf-ı evvel sana ey âşık-ı dîdâr-ı cabâ
Vasf-ı baldır ile sâhib-kademim ben Fâzıl
Hiç bu vâdîde ayaklanmadı evvel udebâ"
(O parlak tenine giydiği gümüş yapraklı giysiler bile kapkara bir aba gibi görünürken,
gül yapraklarından bir giyecek yaptırsam, o da ne kadar kaba düşecek!... O sevgilinin gümüşe benzeyen
baldırlarını görenler şaşkınlığa düşer ve "Ananın rahminde gümüş ma-
deni mi var?" diye sorar. Baldırları öylesine hassas ki, havadan bile incinir, hatta
sabah rüzgârı onlara değecek olsa leke bırakır... O tozlukları ayağına geçirince giyinmiş bir güvercine
döndü, halkın içinde kargaşa çıkardı, milleti birbirine düşürdü... Sırmalı tozlukları ona öyle bir süs
verdi ki, gözler kamaştı ve kimseler baldırlarına bakamaz oldu... Baldın anlatırken, sözlerim ayak
altına gitti; kötü şeylerle uğraşırsan, söz böyle heba olur gider... Ey sevgililerin yüzlerine âşık olan
kişi! O gencin belinden yukarısı sana, aşağısı da bana... Şairler şimdiye kadar baldırdan bahsetmeyi
düşünememişler; artık bu konudaki öncelik Fazıl’a ait...)
Bir başka baldır gazelinde, ayakların gümüş külçesi, topukların elmas parçası olduğunu
anlatıyor, "Kıldan eser bile yok... O bacaklar şeker renginde, lezzetli bir bal; hatta baldan bile
tatlı" diyor:
"O baldırlarla o cânân-ı zîbâ
İki sîmîn ayaklı serv u bâlâ
Ayaklar bir sebîke-i sîm-i hâlis
Topuklar pâre-i elmas gûyâ
Kıla külçe-i sîmîn-i kudret
Eser yok mûyden sâkinde aslâ
Şeker renginde bir lezzetli baldır
Şekerden datludur âşıka hâlâ
Değil hâli o sâk-i pâke Fâzıl
Siyeh benlerde olmuş ziynet-efzâ"
♦
-
17. yüzyılda, Ali Ufkî tarafından kaleme alınmış
"Mecmuâ-yı Sâz ü Söz"den, müzik ve cinsellikle ilgili bir şiirin ayni yerde yer aldığı
bir sayfa. Elyazması olan bu kitap, şimdi Londra’da, British Museum’da bulunuyor.
ŞARKILARDA
EROTİZM: SAKAL BESTELERİ
TV'deki sunucu, tüm ciddiyetiyle ve Osmanlıca kelimelerin üzerine basa basa, icra
edilecek eserin anonsunu yapmaktadır:
"...Şimdiii, Doktooor ..... yönetimindeki Klasik Koro’dan, Küçük Mehmed Ağa’nın
Evcârâ Beste’sini dinleyeceksiniz. Musikimizin şaheserlerinden olan bu bestenin güftesi, şöyle azîîîz
dinleyiciler:
"Gelince hatt-ı mû-anber o meh cemâlimize,
Yazıldı mebhas-i sevdâ, kitâb-ı hâlimize...".
Ancak programın ne yapımcısı, ne sunucusu, ne de koronun şefi, musikimizin bu
"şaheseri"nin ağdalı Osmanlıcayla olan sözlerini günümüz Türkçesiyle veremez. Veremez, zira
bunu yapmaya kalksa, ekran başındaki milyonlarca kişinin gözünün içine baka baka "O ay yüzlü
sevgilimizin sakalları çıkmaya başlayınca, halimizi anlatan kitaba sevda bahisleri yazıldı'' demek
zorundadır ki, dedirtmezler.
Program, Küçük Mehmed Ağa ile devam eder ve bu 18. yüzyıl bestecisinin bir başka eseri,
örneğin Acembuselik makamındaki "murabba beste"si çalınır. Klasik koro, eserin sözlerini yazan
şair Şakir Efendi’nin "yersizlikten" doğan sıkıntısını, 250 yıl sonra, huşu içerisinde yeniden
terennüm etmektedir:
"Ol gonçe dehen gül gibi güldükçe demâdem
Ümmîd-i visâle nice sabreylesin âdem
Bir bûselicek yer taleb etlim Acemâne
Ol meh dedi: "Şakir, be tu câ nîst ki dârem".
Sunucunun "mecburiyetten" açıklayamadığı güftede Şakir Efendi, İranlı olduğu
anlaşılan sevgilisine "O gonca ağızlı güzel sevgili bir gül gibi sürekli olarak güldükçe, insanoğlu
onunla yatma arzusunda nasıl sabretsin? Acemler gibi sadece bir öpüşlük yer istedim, o ay yüzlünün
cevabı ‘Şakir, sana vereceğim ama yer yok’ oldu" demektedir.
*
Osmanlılar’da müzik, edebiyatın aynası gibidir. Edebiyatta olan her şey, anlayış,
kavramlar, teknik sanatlar, buluşlar ve ifade biçimi, müziğe "güfte" olarak yansır.
Dolayısıyla, normal ilişkiden erkek sevgili öğesine kadar, yer yer de yakası açılmadık ifadeler, müzikte
sürekli olarak mevcuttur.
Sevgiliye kavuşamamaktan doğan duygusal hal, edebiyatta olduğu gibi müzikte de ana temayı
oluşturur. "Sînede bir lâhza ârâm eyle gel cânım gibi / Geçme ey rûh-ı revân ömr-i şitâbânım
gibi" diyen Nedim’in duygusu, Kara İsmail Ağa’da (ölümü: 18. yüzyıl başları) "Dolanam şem’ine
pervane gibi / Olurum yoluna dîvâne gibi" sözleriyle, ezgi halinde dökülür.
Padişaha "Mansur ede Allah şehinşâh-ı zemânı / Râm eyleye fermânına ser cümle
cihânı" şeklinde medhiyeler düzen şairlerin yaptığının aynını, besteciler, mesela Sadullah
Ağa,
"Ey şehinşâh-ı cihân-ârâ-yı nev tarz-ı usul
Nevbe nev âsâr-ı lütfun hayret-efzâ-yı ukûl
Taht-ı âlî baht-ı şâhî buldu zâtınla şeref
Hep bula ömr-i firâvân ile dilhâhın husûl" örneğindeki gibi terennüm ederler.
Ancak, Klasik Türk Müziği’nde güfteler, daima ikinci planda kalmıştır. Önemli olan,
melodidir. Ezginin altına nasıl bir söz yerleştirilirse yerleştirilsin, melodi daima öncelik taşır.
Başka bir de-
yimle "şarkı", "beste", "semai", vs. denilince, akla
sözkonusu eserlerin sözleri değil, ezgileri gelir. Akılda kalan ezgidir.
Güfteler incelendiğinde, bestecilerin bunları genellikle rastlantı sonucu seçtikleri
anlaşılır. En ünlü şairlerin en güzel ve en tanınmış dizeleri sıradan bir bestede güfte olarak
kullanılabildiği gibi, müziğin başyapıtları sayılan kimi bestelerin sözleri, bazan hiçbir edebî değer
taşımayan şiirlerden alınmış olabilir.
Özellikle, "kasten" ve isteyerek yapılmış besteler ise, bu kuralın dışındadır.
Mesela bir rakkâse veya köçeği konu alan şarkıların sözleri, kuşkusuz, rastlantısal değildir. Arayarak
bulunmuş, bazan bizzat bestecisi tarafından yazılmış veya yazdırılmıştır.
İleriki sayfalarda daha geniş şekilde bahsedeceğimiz 17. yüzyıldan kalma bir yazma olan
"Mecmûa-i Sâz u Söz"ün 30.b numaralı varağında yer alan "Sultan İbrahim’in Huzurunda
Oynanan Raks" başlıklı şiir, bu tür güftelere örnektir. Konu, "Saçbağı" adındaki bir
dansçıdır:
Saçbağı takar saçına
Gider sarayın içine
Güzel sevenin suçu ne
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Sen bağçelerde gezersin
Benden iltifat sezersin
Başına güller dizersin
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Kaldır eteğine bakayım
Amına çakmak çakayım
Başına sünbül sokayım
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Kuyumcu düzer getirir
Alıp kadınlar götürür
Kıçın üstünde oturur
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Ay benim kargı kamışım
Taze turfanda yemişim
Sarı altında (?) gümüşüm
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Saçbağı sen ???
Kızların dünbeleğin ohşarsın
Alemi seyran kılarsın
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Yeniçerilerin ağası
Önünde gider yayası
Kırk bin kulların ağası
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Üsküdar’dan gelir kayık
Sultan İbrahim’e lâyık
Kimi serhoş kimi ayık
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Sen gezersin hecin gibi
Taracığın macun gibi
Bir çifte güğercin gibi
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Sen gezersin ferde ferde
Seni uğratdılar derde
Zülfün bulunduğu yerde
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Evlerinin önü bakla
Güğercinler kılar takla
Al beni koynunda sakla
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Yorganın ucunu basdım
Koynuna girmekdir kasdım
Güğercin topuklu dostum
Saçbağı devran senindir
Senindir nazlım senindir
Alemde devran senindir
Ancak bu gibi bestelerin musiki literatüründeki yüzdesi gayet az olmuş ve besteciler
genelde, elden ele dolaşan şiirleri ezgilendirmişlerdir.
Önceliğin güfteye değil besteye verilmesi, sözler ne derece saçma ve değersiz de olsa
veya ileri derecede cinsel konuları içerse, şarkıların padişah meclisinden evlerdeki özel toplantılara
kadar hemen her yerde okunmasını sağlamış ve çekingenliği ortadan kaldırmıştır.
Saraydan
kahveye kadar...
Şarkılardaki cinsellik, edebiyatta olduğu gibi çeşitli şekillerde belirir.
Şairin olduğu gibi, bestecinin de bir türlü söz geçiremediği, kendisini acılar içerisinde
bırakan zalim bir sevgilisi vardır. Sevgilinin cinsiyeti önemli değildir. Ama her nedense "gece
beraber olma" isteği bir türlü gerçekleşmemiş, erkeğin eli hep boş kalmıştır. Bu talihsizlik,
sarayında besteler yapan padişahından, İstanbul’un kenar mahalle kahvelerindeki müzisyenine kadar hep
aynıdır. Örneğin Üçüncü Selim,
"Zîver-i sine edip ruh-ı revanim diyerek
Emsem ol gonçe lebin lâlini cânım diyerek
Subha dek arz-ı niyâz ettim o fettâne bu şeb
Sevdiğim, dilber-i mümtâz-ı cihânım diyerek" sözleriyle başlayan Pesendide
bestesinde "Yürüyen ruhum diyerek göğsümün süsü etsem ve gonca kırmızısı dudaklarını emsem. Bu gece
sabaha kadar o gönül alıcı, fenalıklar yapan sevgiliye "Sevdiğim, dünyanın en seçkin dilberi"
diye istediğimi söyledim" diye seslenir.
Padişahın en yakınlarından olan besteci Sadullah Ağa’nın sıkıntı-
sı da hükümdarıyla aynıdır... Ağa, sevgilisinin dudaklarını emmek isteyip hiçbir şey elde
edememesini, Hicaz Yürük Semai’sinde anlatır:
"N’ideyim sahn-ı çemen seyrini cânânım yok
Bir yanımda salınır serv-i hırâmanım yok
Emdirir gerçi lebin vaslına canlar verene
Leb-i can-bahşını emsem demeye cânım yok"
(Gönül verdiğim, bir yanımda salınıp yürüyen, serviye benzer sevgilim yok...
Yeşilliklerle dolu bahçeleri seyredip de ne yapayım? Gerçi beraber olma uğruna canını verecek olanlara
dudağını emdirir ama "Şu canlar bağışlayan dudağını emeyim" demeye mecalim yok...).
Bu "dudak emme" merakı, klasik müziğimizin gelenekselleşmiş temalarındandır.
Kime ait olduğu bilinmeyen eski bir Hüzzam bestede, "Peri yüzlü sevgiliyi ele geçirip, hiç
bitmeyecekmişçesine içer gibi dudağının emilişi terennüm edilir:
"Dem-i vaslın düşürüp ayş-ı demâdemcesine
Lebin emdim o peri çehrenin ademcesine"
Dudak emme merakı sadece Türk bestecilerde değil, Osmanlı müziği yapan Rum ve Ermenilerde
de vardır.
Mesela, Zaharya... "Mir Cemil" olarak da bilinen Zaharya (ölümü: 18. yüzyıllık
ilk yansı), Rumdur. İstanbul’daki Ortodoks kiliselerinde ve Patrikhane’de ilahicilik yapmış, kilise için
ilahiler bestelemiş, bu arada Türk Müziği’ne de 20’ye yakın eser vermiştir.
Ortodoks kilise müziğinin günlük hayatı konu alan eserlere izin vermemesinden olacak,
Zaharya, "dünyevi" arzularını alaturka makamlardan yaptığı bestelerinde ortaya koyar. Kilise
çevresinin bunu nasıl karşıladığı bilinmez ama, Buselik Aşiran Beste’sinde, sevgilisi-
nin dudağını "ememediğinden" dolayı neler çektiğini yana-yakıla anlatır:
"Lâlin emdir, hikmetin sorma, dil-i şeydâ bilir
Çektiği cevr-i cefâ-yı aşkı bir mevlâ bilir
Gamzen inkâr eylesin davâma şâhittir müjen
Ey keman-ebru bize ettiklerin dünya bilir"
(Dudaklarını emdir, sebebini sorma... Onu, aklını kaybetmiş bir halde olan gönül bilir,
aşktan çektiği zulmü ve cefayı bilen de sadece Allah’tır. Ey keman kaşlı sevgili!... Gamzen istediği
kadar inkâr etsin ama, davama kirpiklerin tanık. Bize yaptıklarını dünya biliyor...).
Bir büyük dert: Düğme...
Bestecilerimiz, yüzyıllar boyunca, sevgilinin üç özelliğiyle uğraşıp durmuşlardır: Yaşı,
elbisesinin "düğme"si ve gönül verilen genç bir "hemcins" ise,
"sakallan"...
Aşık olunan gençlerin "olgun" çağa gelmeleri için yılların geçmesi
gerekmektedir ama yaşı olgunluğa ulaştıkça, bu defa da elbiselerinin düğmelerini bir türlü çözmezler.
Besteci yanar, yakılır, yalvarır, karşılığında her şeyini feda edip kendisini parçalayacak hale gelir,
ama o şuhu, düğmesini çözmesi için bir türlü ikna edemez:
"Her ne dem huban ile bezme o verd-i ter gelir
Cümlesinden bana ânın hüsnü bâlâ-ter gelir
Germ-i bezm-i şevk olup çözdükçe saki düğmesin
Yaka yırtıp sineler çâk edecek yerler gelir"
(O taze gül bezme diğer güzellerle beraber geldiği zaman, güzelliği bana ötekilerden çok
daha üstün görünür. Şevkten harareti artıp düğmelerini çözdükçe, yaka yırtıp göğüs parçalayacak gibi
oluruz... - Sadullah Ağa, Arazbar beste).
Türk Müziği’nin en parlak kabul edilen eserlerinin bestecisi, Lale Devri’nin tüm
görkemini ezgilerine aksettiren Ebubekir Ağa da, düğmeden yakınır:
"Şeyda-ter eyledi beni huy-gerde gerdenin
İki yakayı bir yerde görmeye gerdenin
Olsun vebali boynuma, bir dahi söylemem
Çöz düğmeni, olmasın âzürde gerdenin"
(Terlemiş gerdanın, beni sırılsıklam bir mecnun haline getirdi. O gerdân, iki yakayı bir
arada görmesin... Bir daha söylemeyeceğim; günahı benim boynuma: Boynun incinmesin, çöz düğmeni.. Eviç
beste).
Ebubekir Ağa sevgilisinin sadece gerdanı veya düğmeleri konusunda değil, başka
hususlarında da aşın bir istek sahibidir. Ama bunu sevdalısına doğrudan doğruya söylemeye utanır ve
ezgilerden medet umar:
"O şûha arz-ı niyâz etmeye şitâb ederim /...../ Ben ise cürmümü fikreyleyip hicap
ederim"
(O şûh güzele isteğimi arz etmek için, acele içerisindeyim... Suçumu düşünüp
utanıyorum... - Eviç ağır semai).
Lâle Devri’nin bu unutulmaz bestecisinin bu kadarla da kalmadığını, bambaşka şeylere de
ilgi duyduğunu, birazdan göreceğiz...
Bazı besteciler ise, aşıklarından bir fayda çıkmadığını anladıkları zaman, düğmeden medet
umarlar. "Gül memeleri öpme iznini” bir türlü alamayan Halifezade Tahir Efendi (18. yy.) de, Saba
ağır semaisinde aynı yolu tutar:
"Bilindi buseye yok yârin izni gül memeden
Garez ne âşıka cevretmeden, öpülmemeden
......
Tereddüt eyleme ey düğme, çözül sen memeden".
"Gül memeler"
terennümü...
Türk Müziği’nde şarkı, köçekçe, türkü gibi hafif parçaların dışında kalan ve "büyük
formlar" olarak adlandırılan "kâr", "beste", "ağır veya yürük semai' gibi
beste biçimlerinde, vezinli olarak yazılmış asıl güfteden sonra "terennüm" adı verilen bir
bölüm gelir.
Terennümlerde besteci "ten", "te ne", "yel", "ye le
lel" veya "tenni" gibi anlamsız hecelerle ezgiye refakat eder, arada bir "âh
efendim", "gel gel aman", "hey cânım" benzeri sözler kullanır ve asıl güftede
yer almayan isteğini, bu terennüm kısmında açıklar.
Baki’nin bir gazelini Isfahan makamında ağır semai olarak ezgilendiren Zaharya da aynı
yolu tutar, istediklerini terennüm kısmında anlatır:
"Karâr etmez gönül mürgü bu bağın değme şâhında
Nihal-i kadd-i dilber gibi bir serv-bülend ister
Âh u vah dilberler elinden, dâd ile feryâd
güzeller elinden, nedir o reviş, nedir o
geliş, nedir o gülüş, gel canım gel,
yanağında güllerle, gerdeninde benlerle,
sünbül giysularla, sînede gül memelere
hayran olayım....".
Hele bir
büyüsün de...
Çocuklara gönül veren müzisyen sabırlı olmalıdır... Sevgili küçüktür, henüz yaşı
gelmemiştir. Büyümesini bekler, geçen bu uzun sürede bir yandan onu gizlice izler, bir yandan da
özlemini bastırmaya çalışır, sevgili uygun bir yaşa gelince de hemen yanına koşup arzusunu söyler, ama
genellikle isteğini elde edemez.
Şeyh Hacı Edhem Efendi’nin Karcığar şarkısında olduğu gibi:
"Çok zamandır gelmedin ey nev-civânım yanıma
Gel bu akşam bir sözüm var gizlice sultanıma
Bunca yıldır hasretin kâr etti zîrâ canıma
Gel bu akşam bir sözüm var gizlice sultanıma
Tıfl iken yaktım bilirsin aşkına cân ü teni
Sen unutmuşsun beni amma unutmam ben seni
Darılıp şayet efendim reddedersen de beni
Gel bu akşam bir sözüm var gizlice sultanıma"
(Tıfl: çocuk; cân ü ten: ruh ve vücud)
Halifezade Tabir Efendi de bir "tıfıla", yani çocuğa aşık olur, "daha
çoook zaman var" diyerek bekler, zamanı gelince de "vuslat bugüne kısmetmiş" deyip yanına
koşar ve Hüseyni Ağır Semai’siyle yalvarır:
"Ey dil sev ol perî-veşi bu hüsn-i âniyle
Bu idi dilrubâsı desinler zamâniyle
......
Gönlüm küçücükten sana maildi efendim
Bir bûse-i cân-bahşına kaildi efendim
Bu vakte imiş vuslatın olması müyesser"
......
(Gönlüm sana, daha sen ufacık bir çocukken meylederdi... Canlar bağışlayacak tek bir
busene bile razıydım. Ama kader, gece beraber olmamızı bu zamana bırakmış... Artık ne utanmam kaldı, ne
de çekinmem).
Zekâî Dede (1825-1897 ise, gençle "vuslata ermek" için hiç beklememiş, bu iş
için şaraptan faydalanmıştır. Sipihr Ağır Semai’sinde, "metodunu" açıkça anlatır:
"Vardım yanaşıp fülk-i şarap ile suyunca
Tâ mest edip ol tıflı Küçüksu’da soyunca
Sevdim sarılıp zülfüne ol serv-i hırâmın
Yattım heves-i vuslat ile boylu boyunca"
(O çocuğu Küçüksu’da serhaş edip soyuncaya kadar bir şarap gemisiyle yanına yaklaştım.
Saçlarına sarılıp sevdim ve kavuşmanın verdiği hevesle boylu boyunca yattım).
"Kâfirlerle" beraber...
İmparatorluk başkentinde Rum, Yahudi, Ermeni, Kıpti, her ulustan yaşayan vardır ve tabii
bunların arasında da aşık olunacak, canlar yakacak âfetler bulunmaktadır.
Ama bu afetler de Müslüman hemcinsleri gibi naz yapar, aşıklarını usandırır. Cilveler
yine aynıdır ve "bakış oklarıyla", Kara İsmail Ağa’nın Buselik Beste’sinde olduğu gibi canlar
alır:
"Ne var bu mertebe ey şûh bî-amân olacak
Harab-gerde şekib-i mülk-i cân olacak
Elinde tîr-i nigeh, kasdı bir Müselmâne
O gamze kâfirini sanma Müselmân olacak"
(Ey şûh! bu derece aman vermez olacak, can mülkünün sabrını harab edecek ne var? Bakış
oklarını eline almış, bir Müslüman’ın canına kastediyor. O gamzeli kâfiri Müslüman olacak sanma.)
"Bir Rûm dilbere oldum mübtelâ
Keman kaşlı gözleri gâyet elâ
Mislini seyreden varsa sâlî
Bir Rûm dilber-i mümtâz
Yaktı beni o işveyle bu nâz
Düşürdü beni ferdâya yârim
Kalmadı gönlümde sabr-ı mecâlim
Etmez kerem nic’olur hâlim
Bir Rûm dilber-i mümtâz
Yaktı beni o işveyle bu nâz"
Şarkıyı TV veya radyolarda bu sözlerle dinleyebileceğinizi hiç sanmayın... Zira TRT,
Tanburî Mustafa Çavuş’un eserini 250 yıl sonra millileştirmiş ve "Rûm dilber" kısmını
"şuh dilber"e çevirivermiştir.
Lirik şarkıları bugün de dillerde dolaşan Şevki Bey (ölümü: 1891) de gönlünü "İsa
yolunda bir şuha” kaptırmıştır. O şûh şirindir, esmerdir, Şevki Bey sonsuzdan beri onun çehresine
taptığı, saçlarına bağlandığı baldı, bu Hristiyan güzeli Şevki'nin "Ş”sini bile
söylememiştir:
"Bir büt-i Îsâ ki şûh-i bî-bedel
Şekli şîrîn, çehresi esmer güzel
Taptırır dîdârına gönlüm ezel
Şekli şîrîn, çehresi esmer güzel
Harf-ı "şın" sığmaz o şîrîn diline
Hüsn-i endâmı muvâfık beline
Bağladı gönlümü zülf-i terine
Şekli şîrîn, çehresi esmer güzel" (Karcığar şarkı).
(büt-i Îsâ: İsa putu. Hristiyan putu; bî-bedel: eşsiz; dîdâr: çehre; hüsn-i endâm: vücud
hoğluğu; zülf-i ter: ıslak saç)
Portakal ve
turunç...
Kavramları oldukça zengin olan divan edebiyatında boyun serviye, kirpiklerin oka, yüzün
aya benzetilmesinin yanısıra, kadın göğüsleriyle portakal ve turunç gibi meyveler arasında bağlantı
kurulmuş, bu durum sonuçta güftelere de aksetmiştir.
Bestecilerimizin derdi, be meyvelerin genellikle "ham" olmasıdır. Narenciye
türünden olan bu meyveler tam olgunlaşmadığı için, besteciye düşen, her zamanki gibi beklemektir:
"Kâmet-i mevzûnu kim bir mısra-i bercestedir
Evc ya Şehnâz usûlünde miyânı bestedir
Biz hemân olmayacak endişe-i hâm eyleriz
Meyve-i nârenc-i bustânı henüz nârestedir"
(Ölçülü boyu divanın en güzel mısraı, beli Eviç veya Şehnaz’dan yapılmış bir beste...
Bostanındaki turunç meyveleri henüz ham; biz henüz gerçekleşemeyecek bir endişe, bir merak
içerisindeyiz... Mehmed Ağa, Evcara beste)
"Görüp bostanların bildim kemâlin gül bedenlikte
Turunç amma ki bilmem nice bitmiş yâsemenlikte
Hayal eltim ki divan içinde berceste mısradır
Geçerken ol kadd-i bâlâya baktım nârdinlikte"
(berceste mısra: divanın en güzel, söylenmesi en zor olan dizesi;
kadd-i bâlâ: uzun boy; nârdinlik: sünbül bahçesi) - Kürdilihicazkâr Ağır Semai)
Güfte şairlerinin veya bestecilerin sözlerini kavramlar ardına gizlemelerine rağmen,
meramını en açık şekilde anlatan tek kişi, Tab’i Mustafa Efendi’dir (ölümü: 18. yy. ortaları). Rehavi
Ağır Semaisinde, sevgilisinin göğüslerinin portakal ve turuncu andırdığını, dudaklarının ise şeftali
şekerlemesi olduğunu söyler:
"Portakal u turunç iki memesi
Lebi şeftalinin şekerlemesi"
Hanende Petraki (18. yy.) ise, Irak bestesinde serhoş bir kadın tablosu çizer. Bu güfte,
Klasik Türk Müziği’nde cinsellik sınırının belki de en üst sınırıdır:
"Mest olup elmiş giribânın küşade tâ be nâf
Vaktidir ol mâh ile olmak dilersen sîne-sâf
(Serhoş olup, yakasını göbeğine kadar açmış; o ay yüzlü ile göğüs göğse olmak istersen,
şimdi tam zamanı...)
Bir
değişiklik...
Gönül bu... Nerede karar edeceği belli olmaz. Bazen bir Rum dilberin perçemine, bazen
Tarabya’daki bir mahbûbenin ince beline, bazen de bir Rum delikanlısının kâküllerine takılır.
Osmanlı şairleri gibi, bestecileri için durum böyledir. Sevgili erkek veya kadınmış,
onlar için fark etmez. Kadınlardan çektiklerinin aynını erkeklerden de çekerler, yalvarıp yakarırlar,
genelde hüsrana uğrarlar, hayal kırıklığı yaşarlar, dertlerini ezgilerle terennüme çalışırlar:
"Bugün bir keyfiyyetim var
Ayvaz mey doldur mey doldur
Arada bir işretim var
Ayvaz mey doldur mey doldur
Çocuk sen doldur sen doldur
Kır ata bindim bahsile
Seni sevdim heves ile
Altın yaldızlı tas ile
Ayvaz mey doldur mey doldur
Çocuk sen doldur sen doldur"
(Bestecisi bilinmeyen bir Bayati beste).
Ayvaz’ın yanısıra, Memiş adında bir "püser", yani genç bir erkek çocuk da,
Diyarbakırlı Mahmud Çelebi’nin (17. yy.) Maye şarkısıyla müzik literatürümüze girmiştir:
"Püser adın Memiş imiş
Gerdanın ham gümüş imiş
Aşıkların emmiş imiş
Gerdaneden gerdaneye
Def-i gam için gezerim
Meyhâneden meyhâneye
Kirpiklerin elmas imiş
Yâresi onulmaz imiş
Aşk ateşi mîrâs imiş
Cânâneden cânâneye
Def-i gam için gezerim
Meyhâneden meyhâneye"
Kadınlar için aşk şarkıları yapan besteci, gönlünü genç bir delikanlıya kaptırıverince,
aynı tür besteleri bu defa onlar için yapar.
Örneğin Kara İsmail Ağa, daha önce kadınları konu alan çok sayıda eser vermesine rağmen,
kendisini bir "bey"e kaptırınca, bu kez de onun için Hicaz’dan bir Yürük Semai döktürür.
Sevgilisinin erkek olduğunu da, ancak terennümde açıklar:
"Dolanam şem’ine pervâne gibi ben senin
Olurum yoluna dîvâne gibi ben senin
Bendeyim, zülf-i dilâraya dolaştı gönlüm
Ederim sîneni sîm şâne gibi
...bir buse ver beyim yanağından, bir buse ver
kiraz dudağından, gel gel ki bu gönlü şâd
edem seninle, gel gel ki nesimi yâd edem
seninle...".
(Şem’ine: ışığına; zülf-i dilârâ: gönül okşayan saç; sîm şâne: gümüş tarak)
Kemani Ali Ağa (ölümü: 1830’lar) da aynı yoldadır. Bir "civân"a aşık olur.
Civanın perçemi anber saçmakta, gerdanı kâfura benzemekte, beli güzelliğiyle bakışları
çekmekledir:
"Düştü gönül bir civana
Gelmemiş misli cihâna
Hâsılı kalmaz bahane
Bir nazar kıl zer-nişana
Perçem-i anber-feşânâ
Dağ tavşanıdır ol dilber
Âşıka sayd olmaz ürker
Gerdeni kâfura benzer
Bir nazar kıl zer-nişana
Perçem-i anber-feşânâ
Bu meyânın pek güzeldir
Almak âgûşa muhâldir
Hüsn-i ânı bîbedeldir
Bir nazar kıl zer-nişana
Perçem-i anber-feşânâ
Her sözünde var letafet
Doğrusu yosma kıyafet
Rûy-i mâhı pür terâvet
Bir nazar kıl zer-nişana
Perçem-i anber-feşânâ
(zer-nişân: altın işleme; perçem-i anber feşân: anber kokusu saçan perçem; saydolmaz:
avlanmaz; âgûş: koyun, kucak; hüsn-i ân: onun güzelliği; rûy-i mâh: ay gibi yüz; pür tarâvet: tazelik
dolu. Acembuselik şarkı)
Tanburî Mustafa Çavuş da, Tarabyalı bir civana gönül vermiştir ve civandan fesini
çıkartıp perçemini göstermesini ister:
"Çıkalım sayd ü şikâre
Çatarız belki o yâre
Geçmez gönül dilberinden
Dokunur zülf-i nigâre
Hüsnün gören seni ister
Aç fesini perçem göster
Yanıyor âşık-ı bîçâre
Tarabyalı bir civâne"
(sayd u şikâr: av; zülf-i nigâr: sevgilinin saçı. - Bayati şarkı).
Güftede geçen "Aç fesini" sözleri, bugün radyolarda her nedense "Aç
yüzünü" diye okunuyor.
Eski
hikâyelerden...
Bestelerde erkek sevgiliyle Şark-İslam edebiyatındaki hikayelere konu olan efsanevi
güzeller arasında da bir bağ kurulur ve sevilen kişi o güzellere benzetilir.
Sadık Ağa, Büzürk Ağır Semai’sinde, sevdiği gencin güzelliğine herkesin aşık olduğunu
söylerken, aralarındaki "hikâyenin", eski öykülerden "Azra ve Vamık"a benzediğini
anlatır:
"Hüsnüne sertaser alem gerçi âşıktır beyim
Cümlesinden dil yine mümtâz-ı fâikdir beyim
Tâ-be-mahşer yâd olunsak aşk ile biz de n’ola
Kıssamız çün kıssa-i Azra vu Vamık’tır beyim"
(Beyim, bütün dünya güzelliğine aşık ama benim gönlüm ötekilerden ayrı ve üstün... Mahşer
gününe kadar aşkla beraber yâdedilsek de bir zararı yok, zira hikâyemiz, Azra ve Vamık hikâyesi
gibi...)
Hacı Faik Bey’in (ölümü: 1891) sevdiği delikanlı ise, güzelliği kutsal kitaplara kadar
geçmiş olan Yusuf Peygamber gibidir:
"Ol Yusuf-u sani ki güzeller güzelidir
Gül gibi bugün yeryüzünün bîbedelidir
Fikretme ki senden ederiz terk-i mahabbet
Kim bizde olan mihr-i muhabbet ezelîdir"
(Güzellikle Yusuf'tan sonra ikinci ve bugün gül gibi, yeryüzünün eşsiz güzeli. Sana olan
sevgimiz kaybolur sanma; bizdeki bu sevgi güneşi, sonsuza kadar demam eder... - Kûçek şarkı)
Köçekler
raks ediyor...
Köçek, rakkâs, erkek çengi, Osmanlı zamanında müzik eşliğinde raks eden genç erkeklere
verilen ad. Bazan "tavşan oğlanı" dendiği de oluyor.
Köçeklerin oyunları sırasında çalınan müziğin adı da "köçekçe" veya
"tavşanca". Rakkâslar bazen rakkâselerle, yani kadın dansçılarla birlikte oynuyor, bazen de
tek başlarına, ya da sadece bir erkek grubuyla raksediyorlar.
Güftelerden anlaşıldığına göre, sanatını yalnız başına icra eden köçekler daha çok
tutulmuş, onlar için destanlar düzülüp şiirler yazılmış, şarkılar bestelenmiş...
Mesela Numan Ağa (ölümü: 1834), Arazbarbuselik şarkısında, raks eden bir köçeğin kız mı,
oğlan mı olduğunu ayırt edemediğini söylüyor:
"Gönlüm aldı ol meh-i sîmin bilek
Tavrı müstesnâ güzel reftârı pek
Bir getirmiş böyle mahbûbu felek
Kız mı oğlan mı bilinmez bir köçek
Tavrı, reftârı, dili mecbur eder
İşvesi dilden kederi dür eder
Âşıkı lütfuyla pek mesrur eder
Kız mı oğlan mı bilinmez bir köçek"
(simin bilek: gümüş bilek; reftâr: yürüyüş; dili mecbur eder gönlü aşık eder; dür eder:
uzaklaştırır; mesrûr: sevinmiş)
Asıl adı Yorgaki olan ve "Büyük Afet" diye bilinen Hırvat genci, 19. yüzyıl
İstanbul’unda erkeklerin neredeyse hemen hepsinin gönlünü almış olacak ki, sadece Fazıl Bey’in
"Çenginâme"sine değil, Mıskali’nin şarkısına girmiş:
"Sende nedir bu letafet
Bu güzellik bu zarâfet
Sırma saçlı, kalem kaşlı
Bir nev-civân güzel âfet
Semtini bilsem, yanıma gelse
Bir buse verse gonçe lebinden
Güzel oynar eda ile
Yaktı dili sevda ile
Fes eğilmiş, perçem saçmış
Şarkı okur şada ile
Gümüş gibi beyaz gerdân
Gören âşık olur hayran
Niyazım var kuzum âfet
Bir buse ver bana ondan”
Üçüncü Selim dönemi bestecisi Vardakosta Ahmet Ağa (ölümü:1794) da, padişahın
köçeklerinden Yorgaki için Mahur bir şarkı yapar. Türkçeleştirmeye gerek yok, bestecinin ne demek
istediği zaten hemen anlaşılıyor:
"Misâl-i gonçe-i handân
Tebessümle gelir ol can
Ne candır âfet-i tâbân
Ne âfet, âfet-i devrân
Perişan saçları anber
Vücudu pek beyaz dilber
Dudağı hem sözü şeker
Ne âfet, âfet-i devrân
Görenler tarz-ı etvârın
Oyunda raks-ı reftârın
Feda eyler bütün vârın
Ne âfet, âfet-i devrân
Sarılsam, sineme çeksem
Eziyyet etmese, öpsem
Lebin sorma, öpebilsem
Ne âfet, âfet-i devrân
Yaşı on beş, hilâl kaşı
Ayın ondördü kardaşı
Bütün dilberlerin başı
Ne âfet, âfet-i devrân
Verir âşıklara hâlet
Güzel tavşan, kamer tal’at
Adı Yorgaki hem âfet
Ne âfet, âfet-i devrân
Ahu, 18. yüzyıl sonlarının ünlü bir meyhane köçeği. Padişah meclisinde bile raksettiği ve
İkinci Mahmud’un onun için "Bakınca çeşm-i gazale / Kopar meclisinde nâle" diye başlayan bir
şarkı bestelediği söyleniyor.
Aynı hükümdarın musahiplerinden olan ve şakalarıyla ünlü Said Efendi de, Ahu için bir
Büzürg şarkı yapar:
"Meclise gel reftâr ile
Yosma kesim etvâr ile
Nâzenînim, sînebendim
Memnun eyle güftâr ile
Yalvarayım gel sarayım
Sen gelmezsen ben varayım
ah, ah kuzum âhû...".
(reftâr: yürüyüş; etvâr. tavırlar; sînebend: göğüs bağı; güftâr: söz)
Padişahından musahibine kadar sarayda çok kişinin başını döndüren Ahu, Numan Ağa’yı da
"yakmış" olacak ki, Ağa onun için Muhayyerkürdî şarkı besteler:
"Reftârı dilcû, perende âhû
Rakkâs-ı mehrû, işte budur bu
Mintam telli, hem ince belli
Etvârı dilkeş, pek tatlı dilli"
(reftâr: yürüyüş; dilcû: gönül çeken; mehrû: ay yüzlü; etvârı dilkeş: tavırları gönlü
çekici).
Ah o
sakallar!...
Genç erkek çocukları elbette büyüyecek ve sakalları çıkacaktır. İşte şairlerimizin,
bestecilerimizin feryada başlayacakları zaman gelip çatmıştır...
Kimi besteci "sakalları çıktı, güzelliği kayboldu" derken, kimisi de sakalın o
sevgiliye bambaşka bir hava verdiğini söyler, bazısı "sakallarını kes de yanıma gel" diye
terennüm eder.
Müziğimizin en san’atlı parçalarından biri sayılan Küçük Mehmed Ağa’nın Evcara Beste’si
de, böyle sakal üzerine kuruludur:
"Gelince hatt-ı muanber o meh cemâlimize
Yazıldı mebhas-i sevdâ kitâb-ı hâlimize..."
(O ay yüzlü sevgilimizin sakalları çıkmaya başlayınca, halimizi anlatan kitaba sevda
bahsi yazıldı).
Tab’i Mustafa Efendi de, Râhatü'l-ervâh Yürük Semai’sinde, sevdiğinin sakallarının
çıkmamasından yakınır:
"Hat geldi ruh-ı dilbere nevbet bize düştü" (Sevgilinin yanağına sakal gelince,
bize nöbet tutmak düştü...)
Yahya Nazim Çelebi’nin en seçkin eserlerinden biri olan Bayati Beste'sinde de konu,
sakalın güzelliği bozmasıdır:
"Hat zâil etti hüsnünü ben kaştayım dahi
Gün battı gitti, seyr-i kemânkeşteyim dahi..."
(Sakal, güzelliğini ortadan kaldırdı ama ben kaşlardayım... Gün battı gitti, o yay çeken
sevgiliyi seyrediyorum...)
Besteciler, sakaldan bazen memnundurlar. Onlara göre, sevdiklerinin çehresine yeni bir
görünüm gelmiş ve yakışmıştır:
"Ebrûsuna vesme, rûhuna gamze mi çekmiş?
Çeşm-i siyehin sürmeleyip nâze mi çekmiş?
Nev hat görünür safha-i rûhsâresi cânâ
Mecmûa-i hüsne yeni şirâze mi çekmiş"
(Kaşına rastık, yanağına gamze, siyah gözüne de sürme çekip kendisini naza mı salmış?
Yüzünde yeni çıkmış sakallar görünüyor... Güzellik mecmuasına şirâze mi çekmiş?.. - Küçük Mehmed Ağa,
Sabazemzeme Beste).
Taşçızade Recep Çelebi (ölümü, 17. yy sonları) de, aynı meraktadır:
"Seyret izar-ı yâri hatt-ı müşg-bâr ile
Hoşdur çemende mevsim-i gül nevbahâr ile"
(Sevgilinin yanağındaki miskler yağdıran sakalları seyret... İlkbaharla beraber gül
mevsimi, çimenler üzerine hoş olur... - Mahur Beste).
Sadık Ağa’ya göre sakal, ateş içerisindeki bir anber parçasıdır:
"Hûbân seninle leyl ü nehâr istînâs eder
Hurşidden kamer beli nûr iktibâs eder
Sahn-ı rûhunda hâl-i siyehin gören beyim
Âteş içinde pâre-i anber kıyâs eder"
(Ayın güneşten ışık alması gibi, güzeller de gece gündüz seninle beraber gidiyorlar...
Yanağının ortasındaki o siyahlığı görenler, ateş içine düşmüş bir anber parçasıyla karşılaştırıyorlar...
- Büzürg Ağır Semai).
Ebubekir Ağa, sevgilisin kendini aynada seyretse aksinin feryada geleceğini ve bakışların
çokluğunun güzelliğini ayaklar altında ezdiği sırada sakallarının imdada yetiştiğini söyler:
"Bakılır mı o şeh-i kişver-i hüsn-âbâde
Etse mir'âte nazar aksi gelir feryâde
İzdihâm-ı nigeh etmişti cemâlin pâmâl
Ne güzel geldi mahallinde hattı imdâde"
Cerrahpaşa Müezzini Halil Efendi’nin (ölümü, 18. yüzyılın ilk yarısı) Hicaz faslının en
seçkin bestelerinden olan parçası da, sakal üzerinedir. Halil Efendi’ye göre sevgilinin sakalı, bahâr
bulutunun gül bahçesi üzerindeki gölgesidir:
"Düşse zülfünden arak ruhsâr-ı cânân üstüne
Gûyiyâ şebnem düşer gülberk-i handân üstüne
Zîr-i zülfünden görenler hattını ebr-i bahâr
Sâye salmış sandılar sahn-i gülistân üstüne"
(O sevgilinin saçlarından yanağına ter damlaması, gülümseyen bir gül yaprağına şebnem
düşüşü gibidir... Saçının altındaki sakallarını görenler, bahâr bulutunun gülbahçesi üzerine saldığı
gölge sanıyorlar...)
-
19. yüzyılın ilk yıllarında ölen Kemani Ama Corci ise, sakaldan hoşlanmamaktadır.
Rast Ağır Semai’sinin sonunda "Ey sevgili, sakalını kes, başında kâkülün kalsın" der
ve sakalın kıllarını birer askere benzeterek, "Kırılsın gitsin o askerler, onların
kumandanı sağolsun" diye seslenir:
"Tıraş et hattını cânâ, serinde kâkülün dursun
Kırılsa leşker-i hat gam değil, serdâr sağ olsun"
Corci gibi düşünen Rıfat Bey de sakalın gölge yapmamasını, sevdiğinin tıraş olmasını
ister ve güzelliğine güvenerek yaptıklarının yanında kalmaması için beddualar eder:
"Olsun tıraş hatt-ı rûyin sâye salmasın
Ettiklerin bu hüsn ile yanında kalmasın" (Saba Yürük Semai).
Divan edebiyatında olsun, müzikte olsun, sevgilinin milliyeti ve cinsiyeti gibi mesleği
de önemli değildir. Rakkâs olur, medrese talebesi olur veya Tanburî Ali Efendi’nin Hüzzam şarkısındaki
gibi genç bir papaz olur.
"Tersa güzeli gerdana zünnarını taktı
Bir yortu günü geldi gönül deyrini yıktı"
(O Hristiyan güzeli, zünnârını gerdanına takıp bir yortu günü geldi gönül kilisesini
yıktı...)
Ali Efendi genç papaza öylesine gönül vermiş ki, papazların bellerine sardığı kalın bir
sicime benzeyen "zünnâr" denilen kuşağı, bir gerdanlık gibi sevdiğinin boynuna
geçirivermiş...
Kendi
dilinde...
Güftelerde bazen, Rumca terkipler de bulunabilir. Besteciler veya güfte şairleri, Rum
güzeller için, güfte içerisindeki bir veya birkaç kelimeyle, onlara kendi dillerinden hitap
ederler.
İsmail Dede Efendi’nin, kim bilir hangi şairin Rum köçekler için yazdığı şiirleri Eviç
şarkı haline getirmesi gibi:
Sevdim bir gonçe-i ra'nâ
Gerdanı elmastan âlâ
Raksediyor gül-i zîbâ
Pupayis elado ey çeşm-i âhû
Beni âteşlere saldın
Nâr-ı hicrânda bıraktın
Sarılıp ellerle yattın
Bak benim hâlime cânâ
Elado kiriye lesso
Galata’da Todoraki
Beyoğlu’nda Vasilaki
Doldur doldur Panayaki
Elado ey çeşm-i âhû"
İlk dörtlüğün sonunda Rumca "Nereye gidiyorsun buraya gel" diyen Dede, ikinci
dörtlükte Rum köçeğine "kiriye lesso" sözleriyle İlâhi bir kimlik vermekte ve yanına
çağırmakta.
Bir başka bestesinde, Evcara şarkısında ise, bir yerde yine Rumca seslenmekte:
"Gel ey güzeller serveri
Feryadım eflâke çıkar
Gönlüm cemalin göreli
Bir yerde hiç etmez karar
Aman aman canım yanako
İpsihimu nase fliso"
(Ey güzellerin en önde gideni, feryadım göklere çıkıyor. Gönlüm, senin yüzünün
güzelliğini gördüğünden beri bir yerde karar etmiyor. Aman canım küçük Yannis! Ruhum, seni öpmek
istiyorum...).
Tahir Ağa da, Buselik Aşiran şarkısında, bir Rum dilberine kafiyelerle ezgiler
döktürüyor:
"Sevdi dil bir muğbece şûh-i şeni
Târ-ı zülfü çekti zencîre beni
Dûzah-ı aşka düşürdü bu teni
Ela pedimu matyamu patriko kami"
Son mısradaki "Ela pedimu matyamu", Rumca’da "Gel oğlum, gözlerim"
demek. "Patri" baba ama, "...ko kami"’nin ne olduğunu
bulamadık. Rumca sözler Osmanlıcaya geçirilirken kelimeler anlaşılmaz hale gelmiş
olacak.
Peruz’dan
civanına...
"Kanto" denilen müzik türü, ülkemize 19. yüzyılın ortalarında gelmiş. Kelimenin
aslı İtalyanca. "Şarkı" demek. Gayet neşeli, kıvrak ve oynak ezgilerle bestelenen kantolar,
genellikle gayrımüslim kadın sanatçılar tarafından sahnede showlarla okunmuş, güftede çoğu kez bir genç
konu edilmiş ve bu gence kavuşma arzusu anlatılmış.
Başta Direklerarası olmak üzere çeşitli eğlence yerlerinde icra edilen kantoları okuyan
Peruz, Şamram, Anjel ve Öjeni gibi sanatçıların, o dönem İstanbul bıçkınlarının gönüllerini nasıl
hoplattığını hatırlayanlar hâlâ hayatta.
Zaten, kanto dinlemeye gidenlerin meramı, müzik değil, sahneye dekolte elbiselerle çıkan,
şarkıları bin bir işve, göz süzme ve eda içerisinde okuyan gayrımüslim kadınları seyretmektir... Bugünün
müzikhollerinde olduğu gibi...
Kantolarda sözü edilen civanlar mutlaka çok yakışıklıdır, Fransız delikanlılarına
benzerler. Sürekli caka satarlar, sevenlerine yüz vermezler. Aşık kadınlar ise gözlerinden kanlar
akıtmakta, delikanlı için canlarını vermeye hazır beklemektedirler.
Peruz ve Şamram hanımların okuduğu Hüzzam kantoda da bu duygular dile getirilir ve
civanın uğruna canlar verilir:
"Nazlı civân gel etme nâz
Âşıkına rahmeyle biraz
Gece gündüz eylerim niyaz
Nazlı dilber sev beni biraz
.....
......
Her derdine derman olayım
Nigâhına kurbân olayım
İnan artık şivekârım
Sevdim seni emin ol emin
Gel elini koy sineme
Çek hançerini vur ciğerime
Fedâ olsun bu cân civân
Çün gece gündüz eylerim efgân
Bu halime ağlıyor cihân
Severim seni imanım aman"
Bir Rast kantoda da, yaşlı kadın genç sevgilisine yalvarırken artık dayanamadığını,
beraber olmaları halinde her isteğini yerine getireceğini söylemekte ve "masraflar benden"
demektedir. Yaşlı kadınlarla genç erkek sevgili konusunu işleyen Türkiye’deki ilk müzik eseri herhalde
bu parçadır:
"Aman civanım civanım
Kalmadı tâb ü tüvânım
Feda olsun sana canım
Civânım civânım civânım
......
Amân civânım kaşlarını çatma
Rakibin sözüne aldanıp kanma
Giydireyim kuşatayım
Kont gibi yaşatayım
Kafe Şantan gazinoda
Masrafım kapatayım...".
Bir diğer Rast kantoda ise, "fındıkçı" bir yare aşık olunduğu, önce bir sonuç
alınamadığı, ama sonra bol bol "fındık kırıldığı" konu ediliyor:
"Bir fındıkçı yare gönül verdim
Evirtiriyor, aldatıyor, gelmiyor
Aman aman fındık, ne güzel de kırdık
Ceviz içi bâdemde şâmfıstık"
Kantolar, İstanbul’un ciddi musiki çevrelerinde boş karşılanmaz, bu tür bestelere hafif
ve sanattan uzak gözüyle bakılır ama başta azınlık grupları ve batı meraklısı Osmanlı beyzadeleri
tarafından rağbet görür, zamanla imparatorluk dahilinde yaşayan hemen her ulusun dilinde bir kanto
literatürü gelişir. Kanto albümleri karıştırıldığında, Arapça’dan Arnavutça’ya, Ermenice’den Boşnakça ve
Hırvatça’ya, Rumca’dan Çerkezce’ye kadar birçok dilde bestelenmiş güfteler görülür.
Rumca kantolar ise, sayıca ötekilerden daha çoktur... İşle onlardan biri:
"To aporopos ebleksa
Ke paramana bi ika
Tetyot relo afendiko
Ke to belamu verika
Of! Den vasto
Tatoy poesi afendiko"
(Nasıl karıştım bu işe, bilmiyorum. Ana sütüne döndüm. Öyle yaramaz bir küçük efendi ki,
dertlere düştüm. Senin yolunda duramaz oldum efendi).
Öyle bir
mecmua ki...
-
17. yüzyıldan kalma "Mecmûa-i Sâz u Söz", yani "Saz ve Söz
Mecmuası" adlı elyazması kitap, bugün Londra’da, British Museum’da...
Yazan, Ali Ufki. 1610-1675 yılları arasında yaşadığı sanılıyor. Aslen, Polonyalı.
Müslüman olmadan önceki adı, Alberto Bobowski.
Gençliğinde Osmanlılar’a esir düşmüş, İstanbul’a gönderilmiş, saray okulu
"Enderun’da eğitilmiş, saray tercümanlığı yapmış, musiki öğrenmiş, şarkılar ve saz eserleri
bestelemiş, dilciliğe ve tarihe de merak salmış, birçok gramer ve tarih kitabı yazmış, bu arada Tevrat
ve Incil’i de Türkçe’ye çevirivermiş.
Ali Ufki’nin, "on parmağında on hüner" denilen kişilerden olduğu, herhalde
anlaşılmıştır... Hayatı boyunca okumuş, yazmış ama bu arada zevk ve sefadan da geri kalmamış. Dördüncü
Mehmet sarayının tüm görkemini yaşamış ve bu görkemi kitaplarına da aksettirmiş.
Mecmûa-i Saz u Söz, çeşitli bakımlardan önem taşıyor. Notaya genellikle rağbet etmeyen
Türk müzikçileri arasında yaşayan Ali Ufki’nin bu kitabında 200’e yakın saz eseriyle bir o kadar da söz
eserinin bulunması, kitabı müzikolojinin en önemli kaynaklarından biri yapıyor.
Kitabın ikinci önemli yanı, folklor açısından da faydalı bilgiler vermesi. Mecmuada,
bugün adlarına başka kaynaklarda rastlamadığımız birçok halk şairinin şiirleri de var.
Ufki’nin kitabının bir diğer ilginç yanı ise, o dönemde kullanılan küfür, argo, cinsel
yaklaşımlar gibi kavramları da içermesi. Yazma incelendiğinde, şarkı güftelerinden hicivlere kadar,
cinsellik temelindeki çok sayıda metnin yer aldığı sayfaların hiç de az olmadığı görülüyor.
Örneğin, bestecisi bilinmeyen Irak makamındaki bir şarkıda, Süleyman adlı bir genç için
tanrıya yakarılıyor:
"Yâ Rabb meded ol meh-i tâbânımı göster
Öldüm gam-ı hecr ile ol cânımı göster
Reftârı güzel yâni Süleyman’ımı göster
Rahmeylc gözüm yaşına, cânânımı göster"
(meh-i tâbân: parlak ay; gamı hecr: ayrılık ateşi; reftâr: gidiş, yürüyüş; rahmetmek:
acımak)
Aynı makamdaki bir başka şarkıda da, erkek mi, kadın mı olduğu anlaşılamayan bir
"körpeye bitap ediliyor:
"Gönülden yâr olandan kaçma gel yâr benim körpem
Vefâlı âşıka yâr ol, vefâdâr ol benim körpem
Hele bir bûy-i şimşâda hevâdâr ol benim körpem
Gezersin şimdi âzâde çekedursun beni yâre”
Bir türküde ise, konu genç bir derviş. Kime ait olduğu anlaşılamayan bu güftede, dervişe
apaçık "üzerine konayım" deniyor:
"Bâreka'llâh hoş yaratmış gülse halk âlem güler
Serteser güldükçe bir gün, korkarım aklım böler
Aşkımın kervânı gelmiş, üstüne konmak diler
Kayil olmaz ise eğer, gel göçelim dervişçiğim
Bir inayet eyle dostum, sineme olsun yolun
Hizmetini etmesin hiç benden özge bir kulun
Tut ki bir gülşene gelmiş bülbüle dönsün dilin
Saki doldursun sürahi, içelim dervişçiğim
Ey gülüm soldu rengin kırmızı güller gibi
Halk içinde yıkma lütfet hâtırım eller gibi
Dola boynuma kolunu keşmirî şallar gibi
Gel muhabbet sancağım açalım dervişçiğim
Bülbülüm doğru söyle, şimdi feryâdın kime
Meyl edersen eyliğe git baş koyup uyma deme
Hak katında âşıkın sözü kabûl olmaz deme
Gel, aşkın dağlarını aşalım dervişçiğim”
Mecmûa-i Saz u Söz’de güfteler dışında, gazeller de var. Bunların bir kısmının vezni ve
üstelik dili de bozuk. Genç çocuklara düşkün bir hocayı ve okulunu anlatan şu gazel de, bunlardan biri:
"Şehr-i İstanbul'u baştan başa seyrettim hep
Ne acîb nedenlerle dolu sakla nazardan yâ Rabb
Seyrederek bir yolum uğradı temâşâ kıldım,
Gonca dilberlerle dopdolu bir hoş mektep
Hoca büründi gulâmpare cihân nehuster idi
Cümle koçulmağa gelmiş olan oğlanları hep
Hoca almış önüne bir sanem-i gonçe lebi
Eyice tâlim eder ağız ağıza leb-ber-leb
Dedim ey hoca, bu önünde duran oğlancık
Elifi bâyı bilir ye’ye dek bilir mi aceb
Dedi ki mektebe yakında geliptür bu dahi
Bunu da öğretiriz himmet edersen yap yap"
Bugünün Türkçesine çevirmeye gerek yok gibi...
Anlamı
kaybolmadan...
Yüzlerce yıldan buyana, özellikle İstanbul beyzadelerinin elinde dolaşan bir şiir
vardır.
Güya Dördüncü Murad, şairlerden birine, "Bana öyle bir gazel yaz ki, ilk mısralar
çok ağır bir anlam versin, ikinci mısralar bu anlamı silsin ama şiirin metninde bir kesinti
olmasın" buyurmuş.
İşte, yüzyıllardır İstanbullu beyzadelerin akıl defterlerine kaydettikleri, bazan
kitaplarının boş sayfalarına kasten okunaksız bir yazıyla yazdıkları ve meclislerde karşılıklı
tebessümlerle okudukları bu gazelin aslını, vezni bozuk bir şekilde de olsa, Ali Ufki’de
buluyoruz:
"Ey büt-i şîrîn dehân, kâmet-i serv-i revân
Bir gececik gelesin bizim odaya hemân
Sen gelicek kapıya ite ite vereyim
Taşradan içeriye mahbûbum hûb u zemân
Sen geçip oturasın, ben durup az az koyam
Bir kadehin içine sağ-ı mey-i erguvân
Serhoş olup yatasın dûn ile kalkam idem
Ekşilice çorbayı sana mahmûr ey civân
Şöyle uram içeru, hiç kalmaya dışaru
Düşmeninin bağrına hançer-i tîğ-i bürrân
Lâle-hadd mey içirem baş edüben geçirem
Parmağına ey sanem hâtem-i zerrîn nişân
İki tutam az mıdır anla deyu sokayım
Bu lâle ve nergisi sarığına ey cânân
Gâyet hoşuma gelür bir ağaç kim erdeke
İki bölük zülfüne misk-i anber-feşân
Sen her sabâh gelesin, Ahmed'ine veresin
Hoca selâm aleyküm, şâhım aleykümselâm"
Ufki, gazelin baş kısmına, "Şah Sultan Murad Han" yazmış ama şairin Ahmed
adında birisi olduğu belli.
Gazelin sonraki yüzyıllarda elden ele dolaşan biçimi ise, şekil açısından daha
düzgün:
"Eğiliver sokayım iki tutam az mıdır
Lâle ile sünbülü başına ey nev-civân
Bizim eve gelesin, ben kuluna veresin
Selâmüke aleyküm, diyem aleykümselâm
Bizim eve gelince ite ite girdirem
Dış kapıdan içeri izzet ile ve’l-ikrâm
Bacakların kaldıram, dibine dek daldıram
Ayağına çizmeyi, olasın yola revân
Önüne diz çökeyim, ılık ılık dökeyim
Ol gümüş ibrik ile destine âb-ı revân
Ruhsatınla çıkarıp iki yana sallayım
Şu kılıa kalmasın dünyada sana düşman
İzin ver de sarılıp kucaklayıp öpeyim
Eşiğinin taşını, toprağını ey sultân
Sen önümdem gidesin, ben ardından sokayım
Ard eteğin beline, çamur olmasın ammân
Gel gidelim hamâma, sürtüştürem ben sana
Kese ile sabunu, râhat etsin cism ü cân
Mest oluben içirem, tükrükleyip geçirem
Parmağına ey sultan, hâtem-i zerrîn-nişân"
Şiirdeki kavramlar, yüzyıllardan buyana hiçbir değişiklik göstermediğinden,
"dest"in el, "âb-ı revân"ın akan su, "hâtem-i zerrin nişân"ın da altın
nişan yüzüğü demek olduğunu söylemek, sözlerin tam olarak anlaşılması için yetecektir.
En "nazik” şiir...
Mecmûa-i Sâz u Söz’deki belki de en ilginç şiir, "Yave", yani "saçma,
anlamsız" başlığı altında, hakikaten bir yave.
Bazı yerleri vezin bozuklukları gösteren şiirde, kızgınlık duyulan bir erkeğe karşı bazı
"özel" duygular dile getiriliyor:
"Behey kahpe, ne yüz ile söylersin
Âşıkların yüzden artuk var gibi
Puştluğundan nâz-ü şive eylersin
Bir kalın yarağa kasdın var gibi
Onda bunda veresiye verirsin
Çamurlarda engelleri sürersin
Etine bir uğrudan dürersin
Züğürtlükten akça derdin var gibi
İkrah eder her kim baksa yüzüne
Bakılır mı artık nüfus götüne
Eşek siki yeğdir bol büzüğüne
Dayanırsın, gelmez sana zor gibi
Senin yanında hiç kimse durmadı
N'eylesinler, kimse hayrın görmedi
Nice kertik girip götün burmadı
Bolluğu han kapısı kadar gibi
Yazık sana bu mekerler âl olmuş
Kel başına türlü türlü hâl olmuş
Sikilmekten göt deliğin bol olmuş
Gerçi derler beyaz daruklar gibi
Göt hâceti olan senden âr etmez
Dölden (?) kenarları karar etmez
Tükrüksüz dalar sikler zor etmez
Cünüplükten suya girmek az gibi
Hamallar tuttular seni belinden
Sikler doyunca nisbet yolundan
Bunu diyen bîzâr olmuş dilinden
İster güzellerden götü kör gibi".
Mecmûa-i Sâz u Söz’deki cinselliği konu alan örnekler, sadece bunlar değil. Daha pek çok
var. Merak edenler, kitabı açıp bakabilirler. Bu iş için ta Londra’ya gitmeye de gerek yok... Kültür
Bakanlığımız, bu elyazmasının ulusal kültürümüz için ne denli gerekli
olduğunu görerek, British Museum’dan filmini getirtti ve 1976’da tıpkıbasımını yayınladı.
Hem de hiçbir yerini kesmeden, sansüre uğratmadan, aynen...
Dikkat, sesi
bozuyor!...
Çok sık cinsel ilişkide bulunup hele soğuk suyla boy abdesti alanlar, sakın ses sanatçısı
olmaya özenmesinler, zira sesleri giderek bozulacak...
Bunu, 500 sene öncesinin bir müzik bilgini söylüyor...
Ahmed oğlu Şükrullah, 1380’li yıllarda, Çemişgezek civarında doğmuş, genç yaşında
Osmanlılar’ın hizmetine girmiş, İkinci Murad’ın yakın adamlarından olmuş, uzun yıllar devlet hizmetinde
bulunmuş... Ne zaman öldüğü ise bilinmiyor...
Şükrullah, yoğun devlet işlerinin arasında tarih, din bilimleri, felsefe ve musikiyle de
uğraşmış, bu konularda birçok kitap yazmış. Özellikle Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemini anlattığı
"Behcetü’t-Tevârih", önemli...
Şükrullah’ın musiki alanında yazdığı risale ise, hem bu konuda kaleme alınmış ilk Türkçe
kitap olması, hem de müziğin bazı teknik sorunlarını ilk kez incelemesi bakımından, müzikolojide seçkin
bir yer alıyor. Şükrullah, müzikle cinsel yaşam arasında ilişki kuran ilk kişi olarak da tarihe
geçmiş.
Risalenin 31. faslının başlığı, "âvâzı harâb iden nesnelerü bildirür", yani
"Sesi bozan etkenler" şeklinde.
Yazar, bu etkenleri şöyle sıralıyor:
"...Kar suyun içmek, manuş yimek ve ekşi taamlar yimek ve sığır yağıyla taam yimek
ve esrar yimek ve soğuk suda gusl eylemek ve yaturken nesne okumak ve çok istifrağ eylemek ve başlarun
açık tutmak. Bu kamısı, âvâzı harâb ider, boğar...".
Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış olan bu ifade, günümüz Türkçesiyle şöyle:
"Kar suyu içmek, meneviş yemek, ekşi yemekler yemek, sığır yağıyla pişmiş yemekler
yemek, esrar kullanmak, soğuk suda boy abdesti almak, çok cinsel ilişkide bulunmak, yatarken herhangi
bir şey okumak, çok kusmak ve başını açık tutmak... Bunların hepsi sesi harap eder,
boğar...".
Şükrullah’ın öğütlerine uyup uymamak, ses sanatçılarımızın bileceği bir şey...
Türkçe olarak yayınlanan ilk resimli cinsellik albümünün,
"Nisvân-ı Zarîfe"nin kapağı. Yazan, Şövalye Hasan Bahri; yayın yılı 1911.
YAYIN DÖNEMİ
AÇILIRKEN...
Matbaa, Osmanlı toplumunu sadece sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda değil,
cinsellikte de etkiledi...
600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca "umumi ahlaka mugayir" bulunarak toplatılan
iki kitap biliyoruz... Enderunlu Fazıl’ın "Zenânnâme"siyle Mehmed Rauf un kendi adını vermeden
yayınladığı "Bir Zambağın Hikâyesi"...
Daha önce de yazdık. Zenânnâme, 1836’da yazarının ölümünden sonra basılır ve müstehcen
veya muzır olduğundan değil, evliliğin aleyhinde bulunduğundan toplatılır. Toplatma emrini veren ise,
yine her nedense, içişleriyle görevli olanlar değil, dönemin dışişleri bakanıdır...
Osmanlı döneminde, cinselliği konu alan basılı yayınların ortaya ilk çıkışı, İkinci
Abdülhamid dönemidir. Bu kitapların furya halini aldığı ve cinsel yayın hürriyetinin yaşandığı yıllar
ise, Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki’nin iktidarına rastlar.
Önceleri, Tıbbiye-i Şahane öğrencileri için Avrupa başkentlerinde yetişmiş hocalar
tarafindan kaleme alınmış tıp kitapları görünür. Bunlar, zamanla yan bilimsel hale gelirler.
Mesela, Dr. Nazım Şakir’in 1910’da çıkan "Aşk-ı Marazî"si...
Önsözde, "sevdâperestleri tehlikelerden korumak ve sevgiyle birlikte görülen baze
sapıklıkları öğretmek için kaleme alındığı" söyleniyor, sapıklıklar "eblehlerin sapıklığı,
delilerde görülen sapıklıklar, fetişist aşk, hayvanlarla ilişki, sadist aşk, mazoşist aşk, oranist aşk,
tıfıl aşıkları, kıskançlıklar, hastalıktan doğan cinayetler" halinde sıralanıyor.
Dr. Nazım Şakir, kitabına batı edebiyatının bazı sürükleyici örneklerini koymayı da ihmal
etmemiş. "Edebiyatta Aşk-ı Marazı" başlıklı son bölümde, klasik Yunan ve Latin edebiyatından,
Rönesans döneminden ve Alpbonde Daudet, Alfred de Musset, Jean Rispen, Marqui de Sade gibi o dönemin
ünlü yazarlarından en seçkin sahneleri aktarıyor.
Yarı bilimsellik zamanla ortadan kalkar, kitaplar halk düzeyine iner ve cinsellik üzerine
kurulu cep romanları haline gelir.
"Abdurrahman Efendi Gebe", "Adem-i İktidarı (iktidarsızlığı) Omletle
Tedavi”, "Baştan Çıkan Halime", "Harem Ağası’nın Muaşşakası" ve "Zifaf
Hatırası", bunlardan bazıları.
"Zifaf Hatırası", Enis Avni tarafindan, "Akagündüz" takma adıyla
yazılmış. 1914’te Hayriye Matbaası’nda basılan 64 sayfalık bu küçük roman, adı verilmeyen bir
"küçük hanım"la Abdülcebbar Bey’in tanışmalarını, mektuplaşmalarını ve nikahlarını anlatıyor,
zifaf odasında son buluyor.
Son sayfalar, zifaf anına ayrılmış. Kitap, Abdülcebbar Bey’in "Ah! Ne kadar
lâtifisiniz elmasım..." ve "Yatalım" demesinden sonra, küçük hanımın olup bitenleri
anlatmasıyla sona eriyor:
"...Yatalım mı? Pancar gibi oldum. Pos bıyıklı, ateşten elli bir erkekle, nöbeti
üstünde bir genç kız... Beraber yatmak! Allah göstermesin!
Bir aralık ne oldu bilmiyorum, kendimde bir hafiflik hissettim. Sanki havaya doğru
kalkıyordum. Kalktım, kalktım, biraz ileri, biraz geri derken, yumuşak bir zemin üzerine serildim. Bir
heyecan geçiriyordum. Gözlerimi biraz açtım ve kirpiklerimin arasından baktım...
Kalın kadifeden sivri bir zaviye vardı... Bir ara, çenemle göğsümün arasında bir gıcık
hissettim. Aman yarabbi! Dikenli bir şey. Acaba bir cadı mı, kirpi mi? İçim içime geçti... Gerineyim
dedim, ah! Keşki gerinmeseydim. Bir an şiddetli, müdhiş, öldürücü bir san-
cı hissettim. Sanki bıçaklıyorlardı. Güya, haydutlar üzerime yüklenmiş, mutlaka beni
parçalamak istiyorlardı... Ne olursa olsun dedim. Bir erkektir, istimdadın edersem (yardım istersem)
elbette beni bu dehşetten kurtarır... Ve... Hemen kollarımı kaldırdım, sarıldım, sıktım.
Ve, kitabın son cümlesi:
Harem
ağasının öyküsü...
Bir diğer roman, 1913’te yayınlanan "Zifaf Gecesi-Harem Ağası’nın Muaşşakası".
Yazarının adı yerinde sadece "M.S." rumuzu var.
Romanın özelliği, yapay erkeklik organını konu alan ilk Türkçe kitap olması. Gerçi
Enderunlu Fazıl’ın Zenannâme’sinde bir "zıbık" bahsi var ama Harem Ağası’nın Muaşşakası,
konunun işlendiği ilk düzyazı örneği.
Konusu, kısaca şöyle:
Hadım edilmiş bir zenci olan harem ağası Anber, sürekli evlilik hayalleri içerisindedir.
Çevresindeki kızlar, erkekliğinin olmadığını bilmelerine rağmen, parası için Ağa’yla evlenmek isterler.
Anber de bu kızlar arasından Envare’yi seçer.
Envare ve diğer kızların bilmedikleri bir şey vardır. Anber, ilişkide bulunabilmek
amacıyla, İtalya’da kendisi için bir erkeklik aleti yaptırtmıştır. Envare’yle gerdek odasına girer
girmez aletin kutusunu açar ama kutuya saklanmış olan bir yılan tarafından ısırılır. Zifaf odasından,
Ağa’nın cesedini çıkartırlar. Olup bitenler üzerine çıldıran Envare de bir akıl hastahanesine
kapatılır.
Aşağıda, "Harem Ağası’nın Muaşşakası"ndan bazı bölümleri, di-
line dokunmadan veriyoruz:
*
"...Anber Ağa gece gündüz evlenmek isterdi. Erkek değil mi ya? O da evlenmek istemez
mi? Anber Ağa evlenmek hususundaki isteğini bazan şuna-buna anlatır ve işitenler bunun yüzüne karşı bir
şey demezler idiyse de fakat içlerinden gülerler ve adeta zavallı Anber Ağa ile eğlenirlerdi.
Anber Ağa’nın ikamet etmekte bulunduğu mahalde kendisiyle görüşenler çok idi.
Çünkü Anber Ağa sahib-i servet olduğundan etrafında bulunanlar bunun parasından ve
taamından istifade etmek isterler ve gece gündüz bîçâre zencinin peşini bırakmazlar idi.
Anber Ağa’nın serveti, hizmet etmekte olduğu efendisini felakete uğratma suretiyle hasıl
olmuştu. Zenci-i merkumun kırk-elli bin lira raddesinde bulunan serveti, efendisinden aşırmış olduğu
paralardan mürekkep ve müteşekkil idi.
Anber Ağa, efendisinin mevcud olan cariyelerinden biriyle daha efendisinin hayat ve
ikbalde bulunduğu günlerde aşıkdaşlık eder ve kendisini iğdiş edenlere lanet okurdu.
Çünkü Anber Ağa’da nefsânî şehvet ve heves son derecede idi ise de, bu şehveti bilfiil
izale ve teskine medar olacak olan uzuvdan mahrumiyeti, zavallıyı dîvâne ediyor ve çığırından
çıkarıyordu.
*
Erbabına malum olduğu üzere, Doğu Roma İmparatorluğu zamanında umumi ahlakın son derece
bozulmuş bulunduğu anlarda bir takım erkeklerin daima genç ve güzel bulundurmak ve seslerinin inceliği
muhafaza edilmek için iğdiş edilmesine başlanmış ve
imparatorlar saraylarında, livatanın terakkisine (eşcinsel ilişkinin gelişmesine) bu
suretle himmet edilmiş idi..." (Sak 3-4)
"Anber Ağa, efendisinin felâkete uğraması akabinde vefatı da vukua geldiğinden ve
müteveffanın veresesi canibinden (tarafindan) Anber Ağa’dan bir hesap da sorulmaması üzerine zenci o
kadar paranın üzerine de oturduğundan, bununla birkaç parça emlâk ve arazi edinmiş ve mühim bir kısmını
da ecnebi bankalara koymuştu.
Anber Ağa efendisinin hayatında bunun cariyeleri ile şakalaşıp eğlenmekte olduğu anlarda,
belki de bir şifa tesiri husule gelir ümidiyle, sun’i aletler satmakta meşhur İtalyalı Gaytano Forsaro
namındaki birisiyle vaki olan müzakere neticesinde, bu zatın dalâletiyle İtalya’dan bir
"zeker" (erkeklik organı) getirtmiş ve bununla nefsânî heveslerini tatmine çalışmış
idi.
İşbu sun’i alet, tıpkı hakikisi mesabesinde (gerçeği gibi) ve o biçimde olup bittabii
tatviş (iğdiş) edilenlerin husyeteyni (husyeleri, iki husyesi) olmadığından gerçi o lezzeti hasıl
ettirecek surette değil ise de, arzu edildiği anda sertleştiği ve duhul ve hurucu (giriş-çıkışı) adeta
kemal-i lezzet husule getirdiği için, kadınların neş’e ve şataretini (sevincini) arttırmakta olduğu
bilvasıta istihbar olunmuş ise de, erkekte o lezzeti vücuda getireceği bittabi söylenemez..." (sah.
5-6)
"...Anber Ağa’yı bir kadehte teshir edebilmek (elde edebilmek) için Zatıgül, dekolte
halinde memeleri de meydanda olarak, rakı masasının başında oturur ve buseler vesairesine gark etmekle
iktifa etmeyerek ayva gibi göbeğine rakıyı dökerek Ağa’ya içirir idi ki, İşle bunlar Anber Ağa’yı bir
kat daha çileden çıkarır ve hemen sızmasını sağlardı..." (sah. 12)
"...- Ağa hazretleri, kocaya varan bir kadın Allah’ın emrini yerine getirecek bir
adam ister. Halbuki siz hadımsınız, nasıl kocalık edeceksiniz?
-
- Yok elmasım... Bende öyle bir şey var ki... Frengistan’dan
geldi. Tamam 110 Napolyon (bir çeşit Fransız altını) verdim.
-
- Şimdi yanınızda mı?
-
- Hayır, evde sandık içerisinde saklıdır. Görseniz arslanım ne
güzel, ne uzun... Kadınlar bundan öyle keyif duyuyorlar ki tarif edemem. Şok bile
yapıyor.
-
- Vakıa iki kocaya vardım, ikisi de ecelleriyle vefat ettiler.
Çocuğum olmadıysa da böyle sun’i aletlerle çocuk olacağını ümid edemem..." (sah:25).
-
*
"...(zifaf odasına girdikten sonra) Bunlar nihayet, iki kişilik kanepenin üzerine
yanyana oturdular. Aradan bir çeyrek geçince yemiş tepsisi, muahharen (sonra) bir fincan kahve
getirdiler. Anber Ağa nın gözü yemişte ve kahvede olmayıp, Envare’nin iki bacağının arasında idi.
Buseler, filanlar teatisinden sonra şafak sökmeye takarrüb ettiği (yaklaştığı) sırada
Anber Ağa, Envare’yi soyunmaya razı etti.
Bu esnada Envare, artık zevci olan zata sordu:
-
- Sizin aletinizin sun’i olduğunu işittim, fakat uzunluğu
hakkında henüz bir söz cereyan etmedi. Zifaf da malumunuz ya, emrin icrası demektir. Sakın
lüzumundan fazla cesamette (büyüklükte) bir şey olmasın?
-
- O cihetleri merak etmeyiniz elmasım. Sizi her veçhile memnun
edeceğine eminim, ben onu çok kullandım.
- Artık neyse... Böyle şeye aklım ermiyor ise de, bakalım ne olacak?
Anber Ağa soyundu. Kutuyu alıp abdesthaneye gitti. Çünkü bunun takılması biraz külfetli
olduğundan, herhalde yatak odasında olamaz idi.
Aradan bir saate kadar zaman geçti. Anber Ağa henüz meydana çıkmadığından, bu hali
Envare’ye merak oldu. Abdesthaneye kadar gitmek istedi, fakat ona da sıkıldığından muvaffak
olamadı.
Yarım saat daha bekledi. Artık sabrı tükenmiş olduğundan, ne olursa olsun diyerek,
zevcini aramaya müsaraat eyledi.
Abdesthane aydınlık olmadığından ve Anber Ağa da serhoşluğuna inzimam eden galebe-i
şehvet ile (şehvetin üstün gelmesiyle) ışık almaya lüzum görmediğinden oraya koşup kutuyu açınca
içindekini bacakları arasına geçirmeye uğraştığı sırada kutudaki yılan bunu sokmuş ve harem ağası derhal
zehirlenerek vefat edivermiştir..." (sah. 41-43)
Playınen’in
atası...
Günümüzün Playmen, Playboy, Penthouse gibi dergilerinin Osmanlılardaki atası,
"Nisvân-ı Zarîfe" adını taşıyor. Yani, "Güzel Kadınlar.
Hazırlayan, "Şövalye" Hasan Bahri. 1911’de, Selanik Matbaası’nda basılmış.
Kitap, daha önceleri elyazması olarak ortalarda dolaşanlardan çok farklı. İfade, daha çağdaş bir şekil
almış. Mesela "avrat" değil, "kadın" deniyor. Eski metinlerdeki "Avrat erinin
emrine amadedir. Onun arzularını yerine getirmek için yaratılmıştır..." kuralının yerini,
"Kadın, bir cins-i lâtiftir. Erkeklerin hayat çölünü ızdırabsız geçebilmesine yarar..."
gibisinden sözler almış. Buse için, "kucaklamadan önce tatbik edilir" deniyor. Yazara göre
kadın göğsü, "arzu ve muhabbet için yaratılmış bir aşk organı". "Hem
çocuğu besice, hem çocuğun babasını memnun eder". Kitapta bazı resimler de yer
alıyor. Bunların çoğu bugün için kimsenin dikkatini çekmeyecek ama o zaman göre cüretkâr sayılacak
fotoğraflar.
Aşağıda, "Türk Playmeni’nin atası" sayılabilecek olan "Nisvân-ı
Zarîfe"den bazı bölümler veriyoruz:
*
ÖNSÖZDEN: Hayat hem tatlı, hem acıdır. Hayatta öyle ızdırablı dakikalar mevcuttur ki,
insan çok kere artık yaşamamak ister. Lâkin o saniye kafasından bir elektrik kıvılcımı gibi cereyan eden
tatlı bir ümit, derhal gözleri önünde tecessüm eden (beliren) tatlı bir hayal onu tevkif, fikir ve
ruhunu tebdil eder (değiştirir) ki, bu da ancak muhabbet kuvvetidir.
Evet... Artık yaşamak ister, kendisini peri-i melâhati mahbûbesinin âgûş-ı visalinde
(kavuşmanın kucağında) görür. Yine hayattan, yaşamaktan lezzet alır. Mesut olduğunu ilân
eder..."
KADIN NEDİR? Kadın, cenâb-ı Allah’ın, insanlara hayat sahrasını (çölünü) ızdırapsız ve
tatlı olarak geçmesi için bahşettiği bir cins i lâtifdir.
Kadın, bilhassa insanların hoşuna gitmek için yaratılmıştır. Kadın pamuktan, insan
ateşten olup, şeytan da onun vasıta-i iştigalidir (uğraşıdır).
Kadın, üzümü tatlı bir bağdır. Hem besler, hem mest eder. Sermestlik hoş, bedmestlik pek
boştur.
Kadının başı, esen rüzgara göre dönen bir fırıldak gibidir.
Dünyada en fazla değişen iki şey mevcuttur. Birincisi suların yatağı, İkincisi kadınların
mizacıdır.
Kadınları asla dövmemeli, hatta gül ile dokunmalıdır.
En nazik ve rakik bir isim ararsanız, o da kadındır.
Kadınsız en muhteşem salon, zindan gibidir.
Kadın çok kere safa, maalesef bazı kere de cefa bahşeder.
Kadınların vaadlerine asla itimad etmemelidir. Zira kalpleri araba tekerleği gibi çabuk
döner.
Kadın, tehlikeli bir köprü gibidir. İnsan onu iyice muayene etmeden geçmemelidir.
Devamlı olmayan üç şey vardır: Büyüklerin dostluğu, kış güneşi, kadınların
yeminleri.
Kadınlar timsah gibidir. İnsanları elde etmek için yalvarırlar. Bir defa da ellerine
geçerse, büyük iştah ile yerler...".
LETAFET (Hoşluk, güzellik): Bir kadının güzel olması için ber-vech-i âtî (aşağıdaki),
tenâsüb-i hükmiyyeyi cami bulunmalıdır (uyum ölçülerini taşımalıdır).
Baş: Baş, vücudun yedide biri olmalıdır. Yani boyun irtifâı (yüksekliği), yedi baş
tulûunda (uzunluğunda) olmalıdır.
Yüz: Yüzün irtifâı, iki şakak uçları arasındaki mesafeye müsavi (eşit)
bulunmalıdır.
Alın: Alın ne pek açık ne de pek geniş olmayıp, Yüzün beyzî (oval) olan şekliyle tevafuk
etmelidir (uymalıdır). Deri penbe beyaz olmalı ve buruşukluk bulunmamalıdır.
Kaşlar: Kaşlar kendisini göstermeli ve uçlara doğru inceleşmclidir.
Kirpikler: Kirpikler güzel olmak için uzun ve ipek gibi olmalıdır.
Gözler: Badem gibi yarık olanlar, en güzel gözlerdir.
Saçlar: Sık, uzun, ipek gibi parlak, en mutena ve makbul olan kumral ve siyah renklere
bulunmalıdır.
Burun: Burunun uzunluğu, alının açıklığı nisbetinde, kalınlığı da yüzün aksam-ı
sairesiyle mütenasip (diğer kısımlarıyla uyumlu) olmalıdır.
Ağız: Kadının en sevilecek noktasıdır. Açılınca, pırlanta gibi diş-
leri gösterecek bir mücevherat mahfazasıdır. Aşk ve muhabbetin de tatlı yuvasıdır.
Çene: Hafif, müdevver (yuvarlak) ve biraz çukur olmalıdır.
Yanaklar Yanaklar gülgünî penbe ve kadife gibi yumuşak olmalıdır.
Gerdan: Gerdan iki burun uzunluğunda, kar gibi beyaz, kuştüyü gibi yumuşak
olmalıdır.
Omuzlar: Omuzlar biraz geniş, etli ve tatlı müdevver (yuvarlak) olmalıdır.
Göğüs: Tombul, lekesiz, beyaz, güzel kokulu olmalıdır. Çünkü kadının göğsü, saadet
uykusunun yastığıdır.
Kollar: Kollar omuzlardan itibaren kalın başlayıp aşağı doğru mütenasiben (uyumlu
şekilde) incelmiş bulunmalıdır.
Eller. Biraz tombul ve uzun, zarif parmaklar ve sedef gibi tırnaklarla mücehhez
olmalıdır.
Kalçalar: Biraz taşkın olmalıdır.
Bacaklar: İki kol kalınlığında bulunmalı, baldırın boyu iki ayak uzunluğunda ve topukları
da ince olmalıdır.
Ayaklar: Küçük ve tombul ve biraz uzun olmalıdır...".
BUSE YUVALARI NERELERİDİR? Yüzdeki ve vücuddaki çukurlardır.
Omuz üzerine konulan buse: Uzun ve devamlı olursa, büyük bir şehvete alâmettir.
Parmak ucundan öpüş: Mahcuplar busesidir.
Elden öpüş: Bir hürmet eseridir.
Saçlardan öpüş: Telâşlı muhabbet busesidir.
Gerdandan öpüş: Asabi bir kadın için müşevveş (belirsiz, karmakarışık) bir
busedir.
Enseden öpüş: Bir ibtilâ-i mecnûnâneye (delice düşkünlüğe), şiddetli arzu ve hevese
dalâlet eder.
Gözlerden öpüş: Lâtif ve hâlisânedir.
Ağızdan öpüş: Mir-i muhabbet (sevginin beyi) olan dudakların teması, insanı tahrik ve
vücudu serâpâ râşedâr eder (baştan aşağı titretir).
Hatem-i sevda (sevda mührü) üzerindeki buse devamlı olmalıdır. Bunun için evvelâ
dudakların kenarında dolaşmalı, onları yavaş yavaş açmalı, kuşların gagaları gibi diller birbirlerine
tokuşmalı, karışmalı, nihayet birleşmelidir.
Buse bir fendir ve kitâb-ı muhabbetin (sevgi kitabının) en rakik (ince, hassas) bir
faslıdır.
İnsan sevdiğini nasıl derâgûş etmelidir (kucaklamalıdır)? Aşk ve muhabbette muvaffakiyet
temin eden buseler nasıldır?
Birinci buse: Kadın, sevgilisinin alt dudağını dudakları arasına sıkıştırır ve ona bir
hareket vererek ağzının içine alır.
İkinci buse: Kadın gözlerini kapatarak, dilini dostunun diliyle temas ettirir.
Üçüncü buse: Kadın doğrudan doğruya iki dudağım, sevgilisinin dudaklarına tatbik
eder.
Dördüncü buse: Kadın sevgilisinin üst dudağını, dostu da mahbûbesinin alt dudağını
öper.
Beşinci buse: Kadın dostunun dudaklarını dudakları içine alır ki, bu nev’i öpüşe
"kopçalı buse" denir ve iki tarafın da kalbini mest eden dil mübarezesi (kavgası) vukua
gelir...".
GÖZLER: Gözler, kalbin aynasıdır.
Kalbin mir’at-i in’itafı (döner aynası), serair-i vicdaniyenin (gizli vicdanın) tercümanı
olan gözlerden kara gözler mi yoksa mavi gözler mi daha güzeldir?
Kara gözler: Latif bir çehrede, zarif bir başın altında daha iyi parlarlar.
Mavi gözler: Münasebet-i aşkiyyeye muvafık (aşk ilişkisine uygun) saadette daha
müessirdirler (etkilidirler).
Kara gözler: Daha ziyade muharrik (hareketli) ve calib-i dikkat-
tirler (dikkat çekicidirler).
Mavi gözler: Muvaffakiyet ve dilberliklerini daha iyi muhafaza ederler.
Siyah gözler: Daha ateşli lâkin seriü’z-zevaldirler (güneş gibi daha çabuk
batıcıdırlar).
Mavi gözler: Daha mülâyim fakat metin bir kalbe malikiyeti (sahip olmayı) tasvir
ederler.
Kara gözler fikri, mavi gözler ruhu tasvir ve telziz ederler...
(tatlandırırlar)".
SİNE (Göğüs): Sine, arzu ve muhabbeti cezb için yapılmış bir uzuvv-ı aşıkanedir. Kadının
sadrı (göğsü) çocuğu besler, babasını telziz (zevklendirir) ve memnun eder.
Sine, insanların saadet ve lezzet-i kat’iyye (kesin lezzet) buldukları ve yorgunluklarını
dinlendirdikleri tatlı muhabbet yastığıdır.
Ecnebi kadınların sineleri:
Rus: Rus kadınlarının sadrları (göğüsleri) gayet güzel ve makbul surette teşekkül
etmiştir.
İsviçre: İsviçreliler’in sineleri gayet sağlam ve mütenasiptir.
Hollanda: Hollanda kadınları, bu teşkilât-ı zarifeye malik değildir.
İtalya: İtalya kadınlarının sineleri cazibe ve letafetiyle meşhurdur.
Fransız: Fransız kadınlarının sineleri rengin (renkli) ve taravetiyle (tazeliğiyle)
şöhretgîr-i cihândır (dünyada şöhret bulmuştur).
Alman: Alman kadınlarının sineleri pek büyük, sakil (kaba), lâkin analık etmeye pek
elverişlidirler.
Mısır: Mısırlı kadınlar letafeti keyfiyyette değil, kemmiyette (nitelikte değil,
nicelikte) ararlar. Yani sinelerinin büyük ve vücutlarının ağır olması pek makbul ve mergup (beğenilen)
ve kendilerince en büyük ziynetten maduttur (biridir). Buna binaen göğüs ve memelerinin daha ziyade
neşvünüma (neş’e verici olması), kuvvet ve me-
tanet bulması için avam kısmı (halk kesimi), sinelerine sıcak ekmek içi
yapıştırırlar...".
ÇEHREDEN KADINLARIN TABİATLARINI ANLAMA İLMİ: Alâim-i vechiye (yüzdeki belirtiler) erkek
ve kadının ahvalini (durumunu, özelliklerini) pek muvafık ve doğru olarak izhar (gösterir) ve ifade
ederler.
Uzun çehre, tam güzellik, açık alın, badem gibi gözler, küçük ağız, kumral saçlara malik
bulunan kadınların mizaç ve hasleti: Bu gibiler ziynet ve ihtişamı seven, hüsn-i tabiat, izzet-i nefis
sahibi, sür’at-ı infial (çabuk kızan), nezaket, zeka hassalarına malik san’atkâr ve mütehavvildirler
(değişkendirler).
Kısa çehre, faal bir tavır, narin sima, çeşman-ı ateşi (ateşli gözler), ağzı küçük,
saçları siyah olan kadınların mizacı: Serbestlik, keyif, sadâkat, mahcubiyet, intizam ve şehvet
hassalarına (özelliklerine) maliktirler.
Müdevver (ablak) çehre, muntazam ve nazik sima, berrak gözler, saçları kumral olanların
mizan: Hayâlâtı nabi (hayalleri fışkıran), şen, yalancı, müstehzi, sebatsız ve pek
şehvetperesttirler.
Murabba çehre, nasiyesi kemikli ve uzun, küçük gözler, küçük muntazam bir burun, büyük
ağız mizacı: Şiddetli, azimkâr, kalbi katı, garazkâr ve hissi kable'l-vukû' (önsezi) hassalarına
maliktirler...".
ERKEKLERİN TABİATLARI: Uzun çehre, açık alın, ateşî gözler, kemerli burun, küçük ağız,
solgun renk, ince ve kuru sîmâlı olanların mizacı: Riyakâr, bârid (soğuk) tabiatlı.
Müdevver çehre, ateşî gözler, küçük ağız, küçük burun mizacı: Zeki, çabuk tesir eden,
hevesli.
Murabba çehre, benzi kuru, burnu kemerli, gözleri küçük, ağzı büyük olanın mizacı: Mürai,
fasid (kötü), fısk ve fücura (dinsizliğe ve günahkârlığa) düşkün..."
ÂLEMÜ’L-KIYÂFE (Kıyafetler dünyası)
VE HER İKİ CİNSTE
DELÂLET ETTİĞİ MİZAÇ VE VASIFLAR:
|
Organ
|
Kadın
|
Erkek
|
|
Büyük burun:
|
İyilik, sade gönül
|
Kuvve-i mefkure (ülkü, inanç kuvveti)
|
|
Pek küçük burun:
|
Hodbinlik
|
Tehevvür (öfke), aculluk
|
|
Yukarı kalkmış burun :
|
Sürat, hareket,
|
Cüret ve cesaret,
|
|
Büyük ağız:
|
Büyük şehvet
|
Oburluk
|
|
Küçük ağız:
|
Gaddarlık, merhametsizlik
|
Demir gibi mizaç
|
|
Pek ince dudaklar:
|
Kayıtsızlık, soğukluk
|
Zulüm ve şiddet
|
|
Kaba dudaklar:
|
Muhabbet ve şehvet
|
Sefahat
|
|
Uzun veya yuvarlak çene :
|
Azimli
|
Dikkatsizlik, vurdumduymazlık
|
|
Küçük el :
|
İyi, cins, asil
|
İyi, cins, asil
|
|
Şişman el, kalın parmak :
|
Aşağı tabakadan gelme
|
Kötülük
|
|
İri, büyük el :
|
Kabalık, zarâfetsizlik
|
Adilik, ama kollarla ahenk içindeyse, sağlamlık.
|
|
Küçük ayak :
|
Nezaket ve letafet
|
Kibarlık ve zarâfet
|
|
Kalın, şişman ayak :
|
Mübtezellik
|
Adi tabiat
|
|
Küçük, parlak göz :
|
Nüfuz ve feraset
|
Sür’at-i intikal (çabuk kavrama)
|
|
Kara göz:
|
Pek şiddetli arzu
|
Azim ve sebat
|
|
Çakır göz:
|
Akıllı, fikirli
|
Kalp soğukluğu
|
|
Organ
|
Kadın
|
Erkek
|
|
Mavi göz:
|
Dermansız, halsiz
|
Hülyalı
|
|
Yeşil göz :
|
Sır, hikmet
|
İhanet edici
|
|
Elâ göz:
|
İyi dost
|
Saf ve temiz kalpli
|
|
Küçük kulak :
|
Lâtiflik, merak, heyecan
|
Hazırcevap, aceleci
|
|
Büyük ve taşmış kulak :
|
Gazab ve tehevvür
|
Hareketli mizaç
|
|
Kalın ses:
|
Erkek tabiatlı
|
Hakikate aşık
|
|
İnce ses:
|
Serkeş fikirli
|
Demir gibi mizaçlı
|
|
Lâtif ve tiz ses:
|
Lütufkâr, iyilik edici
|
Saf, muhabbetli
|
|
Yüksek perdeden ses:
|
Asabi
|
İstidatlı.
|
ÇİÇEKLERİN DİLİ: ...Çiçekler rüzgârın burudeti (soğukluğu), kadınlar erkeklerin ihaneti
ile solarlar. Çiçekler, aşk ve muhabbet saileridir (habercisidir).
Beyaz salkım ağacı, hakiki muhabbete; penbe salkım ağacı, zarâfete; gece safası,
mahcubiyete; latin çiçeği, şiddetli muhabbete; hanımeli, rabıta-i muhabbete (sevgi bağlılığına); şebboy,
letafet ve samimiyet-i ebediyeye (sonsuz samimiyete); gün çiçeği, muhabbet-i sermediye (sürekli
sevgiye); yasemin, ibtila ve aşk meftunluğuna; fulya, bir arzuya; beyaz fulya, "Aşkımın ızdırabına
merhamet ediniz" ifadesine; tarla papatyası, "Beni seviyor musunuz?" sualine; Cezayir
menekşesi, ibtida-i muhabbete (sevginin başlangıcına); çiçekli ve kokulu sarmaşık, muhabbet busesine;
erik ağacı çiçeği, bir vaade: gül, güzelliğe; yer sarmaşığı, "Ölürüm, kalbimi size bağlarım"
sözüne; lâle, ilân-ı aşka; asma, serhoşluğa; menekşe, mahcubiyet ve gizli muhabbete; inci çiçeği,
dostluğa; peygamber çiçeği, sadâkata; gelincik, şiddetli arzuya; sarı fulya, sadâkatsizliğe; ipek
çiçeği,
servete; beyaz leylâk, tesir edilmişliğe; kırmızı karanfil, şiddetli meftuniyete; beyaz
karanfil, "Sizi çokdan beri seviyorum" sözüne; mina çiçeği, hıyanet ve riyakârlığa; adi
menekşe, "Daima sizi düşünüyorum, bütün kalbim sizindir" sözüne; lavanta, büyük bir muhabbete;
saman sapı, münasebetin kesilmesine delalet eder...".
Kama Sutra,
Türkçe’de...
"Sevmek Sanatı", 1913’te İstanbul’da iki cilt halinde basılmış. Hintliler’in
aşk tekniklerini anlatan ünlü "Kama Sutra'nın Türkçe’ye ilk çevirisi.
Çeviriyi, Ahmet Saib yapmış. Büyük bir ihtimalle, takma bir isim.
Aşağıda, Sevmek Sanatı’nın değişik bölümlerinden bir seçme yer alıyor. Metinde geçen
"visal" kelimesinin, "kavuşma"dan öte, "ilişki" anlamına geldiğini
unutmamak gerektiğini söylemeye, herhalde lüzum yok...
♦
"VİSALİN ENVAİ (İlişki, kavuşma türleri): Yedi türlü visal vardır:
Bilâihtiyar (Kendiliğinden, elde olmadan) visal: Yekdiğerine karşı incizab-ı muhabbet
(aşkın cazibesi) ve haz duyan iki şahıs, birbirini sever ve yekdiğerinin nimet-i visaliyle mütenaim olur
(diğerine kavuşmanın nimetiyle uykuya dalar). Visalin bu nev'i, birbirleriyle uzak olan aşıkla maşuka
arasında vuku bulur.
Bir aşk-ı har (yakıcı aşk) neticesi olan visal: Kadınla erkek bir müddetten beri
birbirini sever ve bir araya gelmek hususunda pek çok zahmet çeker, yahut erkekle kadından biri
seyahatten avdet eder veyahut aşıkla maşuka, aralarında zuhûr eden bir nizadan (anlaşmazlıktan) sonra
barışır, hal böyle olunca iki aşık nail-i visal ol-
mak (kavuşabilmek) için yanıp tutuşur ve ilk fırsatta yekdiğerini memnun eder.
İleride husule gelecek (meydana gelecek) bir aşk neticesi olan visal: Visalin bu nev’i,
aralarındaki muhabbet henüz inkişaf etmemiş (gelişmemiş) bir tohum halinde bulunan iki şahıs beyninde
(arasında) vuku bulur.
Sahte bir aşk neticesi olan visal: Erkek kendini vesait-i fer’iyyeden madud olan
("ikinci derece işlerden" anlamında) öpüşmelerle, sarmaşmalarla tahrik eder, hırslandırır.
Veyahut erkekle kadın, her birinin gönlü başka birinin muhabbetiyle memlu (dolu) olduğu halde, birbirine
karşı aşk ve sevda hissetmeden zevkiyab-ı visal (kavuşmanın, ilişkinin zevkini alır) olur. Bu takdirde
kendilerini tahris etmek (hırslandırmak) için iktiza eden vesaile (gereken vesilelere), ikisinin
tevessül etmesi (ikisinin birden girişmesi) lâzımdır.
Bir aşk-ı menkul ("ara verilmiş veya araya bir başkasının girdiği aşk"
anlamında) neticesi olan visal: Aşıkla maşukadan biri, visalin devam etmediği müddet zarfında kendisini
hakikaten sevdiği diğer bir şahsın kolları arasında tahayyül eder (hayal eder).
Visal-i kâzib (yalancı visal): Bir fahişe ile bir köylü erkek yahut bir terbiyeli erkekle
bir köylü kadın arasında vuku bulur. Visalin bu nev’i, hayvanca bir fiilden (işten) başka bir şey
değildir.
Harem ağalarının visali: Kadın pespaye bir hizmetkâr olur, visal, erkeğin hırs ve arzusu
zail oluncaya (ortadan kalkıncaya) kadar devam eder. Bu halde visalden evvel öpüşme, oynaşma gibi
başlangıçlar vuku bulmaz (meydana gelmez, yapılmaz).
OKŞAMALAR, CİLVELER, BUSELER: İlk mülakatlarda (görüşmelerde) maşuka, füruattan (ikinci
derece işlerden) olan buseleri, sarmaşmaları, kucaklamaları vesaireyi teksir etmemelidir
(arttırmamalıdır). Fakat bunlar, sonra vukua gelecek mülakatlarda israf
derecesinde ibzal edilebilir (esirgemeden, bol bol harcanabilir).
Alın, gözler, yanaklar, gerdân, göğüs, memeler, dudaklar ve ağzın içi öpülür.
Aksa-yı şark ahalisi (uzak doğulular), kadının oynak yerlerini, uyluklarını, kollarını,
göbeğini de öperler.
Bir duhter-i duşizeyi (el değmemiş kızı, kızoğlankızı) öpmek için üç türlü buse vardır:
İtibari, müteharrik, mümasi:
İtibari (gerçek olmayan) buse: İki aşık dudaklarını yekdiğerinin (diğerinin) dudakları
üzerine vaz’ ederek (yerleştirerek), birbirini sadece ağızlarından öperler.
Müteharrik buse: Maşuka, aşığın alt dudağım, kendi dudakları arasına alır, sıkıştırır ve
bir hareketle ağzının içine doğru çeker.
Mümas (dokunan) buse: Maşuka, gözlerini kapayarak ve ellerini aşıkının elleri içine vaz’
ederek (yerleştirerek), dilinin ucuyla onun dudaklarına temas eder.
Müellifler, dört türlü buse daha zikr ve tadad eyliyorlar (söyleyip sayıyorlar):
Müstakim, mail, döndürülmüş, şiddetli.
Müstakim (düz) buse: İki aşık, bir vaziyette yekdiğerinin dudaklarını öperler.
Mail (eğri) buse: İki aşık, başlarını yekdiğerine doğru meylettirmiş oldukları halde
dudaklarını birbirine uzatırlar.
Döndürücü buse: Aşıkla maşukadan biri eliyle diğerinin başım kendine doğru döndürür ve
diğer eliyle de çenesini yakalar.
Şiddetli buse: Aşıkla maşukadan biri, diğerinin alt dudağını kendi dudaklarının arasında
şiddetle sıkar. Maşukanın dudağı iki parmakla yakalanıp dil ucuyla temas edilecek yahut dudakla üzerine
Kuvvetli bir surette basılacak olursa, buse daha şedid (şiddetli) olur.
Üst dudak busesi: Erkek, kadının üst dudağını öptüğü sırada kadın da erkeğin alt dudağını
öper.
Döğme (tekme) busesi: Aşıkla maşukadan biri, diğerinin iki du-
dağını birden kendi dudaklarının arasına alır.
Dil kavgası: Yukarıda tarif olunan buseyi alırken, aşık dilinin ucunu maşukanın dişlerine
ve damağına temas ettirir.
Esnay-ı muaşşakada (şakalaşma sırasında) aşıkla maşuka, hangisi daha evvel kendi
dudaklarıyla diğerinin alt dudağını yakalayacağına dair bahse girişirler. Eğer maşuka bahsi kaybederse,
ellerini birbirine vurarak haykırır. Aşıkı iter, kavga eder ve bahsin bir defa daha tekrar edilmesini
talep eyler. Yine maşuka bahsi kaybedecek olursa bu defa daha ziyade hiddet gösterir, aşıkın gafil bir
zamanını yahut hâbe vardığı (uyuduğu) sırayı gözetir, onun alt dudağını kendi dudakları arasına alıp
şiddetle tazyîk eder, gülerek, birçok gürültüler ederek aşıkla eğlenir, neş’esinden raks eder (dans
eder), sıçrar ve bu sırada hatırına ne gelirse latife olarak aşıka söyler, tehdid makamında kaşlarını
çatar, gözlerini açar.
İşte buse ahz ve itası hengâmında (alınıp verilmesi sırasında) iki aşıkın edeceği
mülâabeler (oynaşmalar), böyle cereyan eder.
Pek ziyade hevesnâk (Hevesli) aşıklar, daha ileride göreceğimiz diğer cilveler esnasında
da bu tarz mülâabeyi tatbik ederler (bu şekilde oynaşmaları uygularlar).
Buse, vücudun öpülen mahalline (yerine) göre mutedil (ılımlı), mütekerrir (tekrarlanan),
şedid (şiddetli) yahut hafif olur.
Aşk ateşi tutuşturan buse: Kadın, uyumakta olan aşıkının yüzünü öper.
İntibah (harekete geçirme) busesi: Kadın, dalgın yahut meşgul olan aşıkını öper veyahut
onunla kavga eder.
Uyandırıcı buse: Vaadine geç gelen aşık, maşukasını yatıp uyumuş bulur ve vaziyeti izhar
etmemek için (geç geldiğinin ortaya çıkmaması için) onu uyumakta iken öper. Bu takdirde kadın aşıkından
bir diğer buse alabilmek için, uyumuyorsa bile, uyur gibi görünür.
İlân-ı aşk busesi: Bir şahsın aynaya yahut suya akseden suretini
veyahut duvara düşen gölgesini öpmektir.
Buse-i menkul (nakledilmiş buse): İnsan, sevdiği kadının huzurunda, dizinde oturan çocuğu
yahut bir resmi veyahut bir heykeli öper. Bu buse hakikatte ne o çocuğa, o resme, o heykele ait olmayıp
doğrudan doğruya sevilen kadına tevcih edilmiştir (yöneltilmiştir).
Tahrik busesi: Gece tiyatroda veyahut bir rical-i kibar meclisinde (kibar kişilerin, önde
gelenlerin toplantısında) bir erkek bir kadına takarrüb eder (yaklaşır), kadın ayakta ise elinin,
oturuyorsa ayağının bir parmağını öper. Yahut bir kadın aşkının vücudunu ovuştururken ateş-i hırs ile
(hırs ateşi) ve şehvetini ikad eyleyecek (yakacak) surette güya uyumak için bir baş yastığı yapmak
istiyormuş gibi başını butlarının üzerine koyar, butlarını yahut ayağının başparmağını öper.
Bu buseler hakkında, iki mısra zikrederler:
İki aşıktan biri diğerine ne yaparsa, diğeri de ona aynı suretle, buseye buse ile,
okşamaya okşama ile, tokada tokatla mukabele etmelidir (karşılık vermelidir).
SARMAŞMALAR YAHUT KUCAKLAŞMALAR: Yekdiğerine karşı bir aşk-ı mütekabil (karşılıklı aşk)
izhar etmek (göstermek) için vuku bulan sarmaşmalar, dört türlü olur: İttisal (bitişme) ile, duhul
(giriş) ile, temas ile, tazyîk ile.
Birinci suret: Bir erkeğin bir bahane ile bir kadının yanına yahut karşısına, ikisinin de
vücutları birbirine dokunacak bir tarzda oturmasıyla vuku bulur.
Duhul suretiyle sarmaşma: Tenha bir mahalde, bir kadın yerde bulunan bir şeyi almak
vesilesiyle eğilir ve memelerinin ucuyla erkeğin vücuduna, güya duhul etmek istemiyormuş gibi dokunur.
Erkek de kadını yakalayıp sıkıştırır.
Bu iki nev’ (çeşit) sarmaşma, yekdiğerini göremeyen yahut yekdiğeriyle serbest musahabe
(sohbet) edemeyen iki şahıs arasında vukua gelir.
Üçüncü suret: Karanlıkta yahut tenha bir mahalde, iki şahsın vücutlarını yekdiğerine
temas ettirmeleriyle husule gelir.
Ayni ahval ve şerait dahilinde (durumda ve şartlar içerisinde) aşıklardan biri diğerinin
vücudunu bir duvara yahut bir sütuna dayayarak sıkıştırırsa, "tazyîk suretiyle sarmaşma” vuku
bulmuş olur.
Bu iki nev’ (çeşit) sarmaşma, tarafeynin (iki taralın) muvafakat-ı müşterekesine (ortak
kabullerine) bağlıdır. Bir telakkiye göre, vücudun bazı aksamı (kısımları) arasında, yüz yüze, sine
sineye, jadgana jadganaya -jadgana, vücudun göbekle butlar mabeynindeki kısmıdır-, fahz fahza (uyluk
uyluğa) temas ettirilmek suretiyle sarmaşmalar ve her türlü cilvekârâne (cilveli) hareketlerle, kadın
saçlarını gelişigüzel omuzları üzerine dökmüş olduğu halde, vücudun her tarafıyla birden kucaklaşmalar
meydana gelir.
Bu sarmaşmalar, atideki (aşağıdaki) isimlerle yad olunurlar (anılırlar):
-
1. Sarmaşık sarmaşması
-
2. Ağaca tırmanan kimsenin sarmaşması
-
3. Susamla pirincin ihtilâli (karışması)
-
4. Süt ile suyun ihtilâtı.
İlk iki sarmaşmada erkek kaimen (ayakta) durur, öteki iki sarmaşma mukarenet mebhasinin
aksamındandır (ilişki bahsiyle ilgilidir).
-
1. Kadın, sarmaşığın ağaca sarılması gibi erkeğe sımsıkı sarılır. Hafif sadâlar
çıkararak erkeği öpmek için başını onun başına doğru imale eder (eğer), tamamiyle erkeği sarar
ve sevdâperverâne (aşık, sevdalı) bir halde çehresine nasb-ı nazar eder (bakar).
-
2. Kadın bir ayağını erkeğin ayağı üzerine, diğer ayağını budu
üzerine vaz’ edip (yerleştirip) bir kolunu arkasına geçirir, sarar, diğer koluyla
omuzlarına sarılır, terennüm eder, kumru gibi tatlı sesler busule getirir (çıkartır), sanki bu erkek
ağacına tırmanıp da bir buse meyvesi koparmak istiyormuş zannolunur (sanılır).
-
3. Vücutların teması: Erkekle kadın yatarak birbirini o kadar şiddetle
kucaklarlar ki, butlarıyla kolları iki sarmaşık gibi yekdiğerine sarılır.
-
4. Kadınla erkek aşk ve sevdadan, her şeyi unuturlar. Müteellim (elemli),
cerihadâr (yaralı) olmaktan havf ve hazer etmezler (sakınmazlar). Elem ve cerihayı (üzüntüyü ve
yarayı) da his eylemezler. Erkek, kadını isterse kucağında yahut yanında yahut karşısında
oturmuş, isterse bir yatağın içine yatırtmış olsun, birbirlerine sarılırlar, duhul ederler, bir
cism-i vahid (tek cisim), bir lahm-ı vahid (tek et) teşkil ederler.
Bir şair, bu hususa dair şu kaideyi vaz’ ediyor (koyuyor):
Aşk ve heves daire-i itidali tecavüz etmedikçe (ölçüyü kaçırmadıkça) Sutra’nın kavaidine
riayet edilir, (kurallarına uyulur). Fakat çerh-i aşk (aşkın çarkı) bir kere devran etmeye (dönmeye)
başladı mı, ne Sutra’nın kavaidi (kuralları), ne de intizam kalır.
SIKIŞTIRMALAR, OVUŞTURMALAR, TIRMIKLAR, TIRNAKLA YAPILAN NİŞANELER: Tırnak nişaneleri
(izleri), ale'l-ekser (genellikle), koltuk altlarında, gerdanda, memelerde, dudaklarda, vasat-ı vücutta
(vücudun orta yerlerinde), butlarda yapılır.
Bunlarda, ısırmalar gibi, ekseriya cari olan bir takım âsâr-ı garîbe-i muhabbettir
(sevginin garip işaretleri, eserleridir) ki, pek ziyade hevesnâk (hevesli) olan aşıklar arasında vuku
bulur. Bunları aşıklar, ilk mülakatta, seyahatten önce veya azimet (gidiş) esnasında, seyahatten avdette
vukua gelen bir ictima (toplantı) ve itilaf hengamında (uyuşma anında), hasılı kadının sermest (serhoş)
bulunduğu bir sırada yaparlar.
Tırmalamak yahut basmak suretiyle, sekiz türlü tırnak nişanesi (izi) yapılır: Mutasavvıt,
yarım ay, daire, tırnak çizgisi, kaplan pençesi, tavus ayağı, tavşan sıçraması, mavi nilüfer
yaprağı.
Mutasavvıt (orta) nişane, hiçbir tırnak izi bırakmamak ve yalnız cildin üzerinde
gezindiği işitilen tırnağın temasıyla kıllar dimdik ayağa kalkmak için çeneye, memelere, alt dudağa,
göbeğe hafif bir surette basmakla husule (meydana) gelir. Bir aşık bir genç kızı ovduğu yahut başını
tırnakladığı ve korkutarak heyecana düşürüp eğlendiği zaman, böyle yapar.
Yarım ay: Boynun yahut memelerin üzerine tek bir tırnağın intıbaıyla (bastırılmasıyla)
hasıl olan çizgidir.
Daire, yekdiğerine mukabil vaziyette (diğerine karşılık durumunda) bulunan iki yarım
aydan teşekkül eder. Bu nişane alelade, göbekte ve göbek etrafında etrafında teşkil olan mini mini
çukurlarda yapılır.
Tırnak çizgisi, vücudun hangi kısmına olursa olsun tab’ edilen (basılan) bir küçük
çizgidir.
Kaplan pençesi, göğsün üzerine çizilen münhani (eğri) çizgidir.
Tavus ayağı, göğsün üzerinde beş tırnakla çizilmiş hatt-ı münhanidir (eğri
çizgidir).
Bir müellif-i kadîm, (eski yazar), "Vücuda sevda nişaneleri tab’ etmek (basmak)
sanalına herkes aşinadır" der.
Zalü’l-zevc (evli) kadınların vücutlarında katiyyen tırnak nişaneleri yapılmaz. Fakat bir
yadigâr olmak ve aşk ve sevdayı tezyîd eylemek (arttırmak) için vücutlarının gizli mahallerine hususi
işaretler yapılabilir.
ISIRMALAR: Alt dudak, derûn-ı fem (ağzın içi) ve gözler müstesnâ olmak üzere,
öpülen vücudun kâffe-i aksamı (bütün kısımları, her yeri) ısırılabilir.
Dişlerin evsaf-ı makbulesi (beğenilen, makbul olan özellikleri) şunlardır:
Parlaklık,
Birbirine müsavi (eşit) ve mütenasib (uygun) olmak,
Uçları keskin olmak.
Evsaf-ı gayrı makbulesi (beğenilmeyen özellikleri) ber vech-i atidir (aşağıdadır):
Donukluk,
Yumuşaklık,
İrilik,
Sallanmak.
Isırma, birkaç türlüdür:
Derinin üzerinde birkaç saniye sonra zail olan (kaybolan) hafif bir kızıllıktan başka bir
eser bırakmayanı: gayrı mer’î (devam etmeyen) ısırma.
Şişen ısırma: Cild sanki bir kıskaçla yakalanıp çekilmiş gibi kabarır, şişer.
Nokta: Cildin pek ufak bir parçası, yalnız iki dişle yakalanıp ısırılır.
Mercan ve inci ısırması: Cild hem dişlerle hem dudakla sıkıştırılır.
İnci hattı: Bütün dişlerle ısırmadır.
Kırık bulut: Dişlerin aralarındaki mesafe itibariyle bir kavs-i münhaniye (eğri kavise)
nisbeten girintili-çıkıntılı olan noktalardan müteşekkil olan bir hatt-ı münkesirdir (kırık
çizgidir).
Hınzır ısırması: Yekdiğerinin fevkinde (üzerinde) olmak ve aralarında bir kızıllık eseri
bulunmak üzere memelerle omuzlara iki diş sırası tab’ etmektir (basmaktır).
İlk üç ısırma, alt dudak üzerinde olur. Noktalı hatla inci hattı gerdanda, boyundaki
çukurlarda ve göbekte yapılır.
Yalnız noktalı hat, alnın ve butların üzerine nakledilir.
Şişirme ısırma ile inci-mercan denilen ısırma, daima sol yanak üzerinde icra
olunur.
Bir kadına, arzu eylediğini isbat etmek için üzerinde taşıdığı ve malik olduğu
atiyyu’l-beyan (aşağıda söylenecek olan) şeylerde tırnaklarla, dişlerle eserler bırakılır: Alına yahut
kulaklara müteallik ziynetlerde, bir çiçek demetinde, yahut bir yaprakta.
Bu mebhase müteallik (bu bölüme ilişkin) iki mısra: "Bir aşık mahbûbesini şiddetle
ısırınca, mahbûbesi de cali (yapmacık) bir hiddet izhar ederek (göstererek), onu iki kat daha şiddetli
bir surette ısırmalıdır".
Binaenaleyh mahbûbe bir noktaya mukabil, noktalardan mürekkep bir hatta bedel kırık bir
bulut nakşetmelidir (işlemelidir).
Eğer maşuk pek ziyade müteheyyiç (coşkun) olursa ve hevesinin teheyyücüyle (heyecanıyla)
bir nevi cidale (savaşa) kıyam ederse (kalkarsa), o zaman aşıkı saçlarından yakalar, başını kendine
doğru çeker, alt dudağını öper, sonra müptela olduğu hâl-i mahmûmâne (ateşli hal) içinde gözlerini
kapayarak serapa (baştan aşağı) vücudunu ısırır.
Hatta gündüz, ammenin huzurunda (topluluk önünde), aşık vücudundaki maşuka tarafından
nakşedilmiş nükûş-u dendânı (sevgilisinin yaptığı diş işlemelerini) kendisine gösterdiği zaman, o bu
manzaranın karşısında gülmelidir, sanki tekdir etmek (azarlamak) istiyormuş gibi başını aşıka doğru
çevirerek, maşuka da gazabnâk (gazablı) bir tavır ile, kendi vücuduna aşıkın tab’ ettiği (bastığı,
yaptığı) diş eserlerini göstermelidir.
İki aşık, yekdiğerine karşı bu minval üzerine (bu şekilde) hareket edecek olurlarsa,
aralarındaki heves ve muhabbet noksan olmayarak ("eksilmeyerek" anlamında), asırlarca payidar
olur (devam eder).
EL İLE VURMALAR: Vurmalar da bir nevi (bir tür) cilvedir. Aşıkla maşuka arasında serzede
olan (başgösteren) bin türlü mevani’ (engeller), aşıkla maşukanın yekdiğeriyle niza etmek (kavga etmek,
anlaşmazlık çıkartmak) hususunda gösterdikleri temayül hase-
biyle (meyil dolayısıyla), mukarenet-i cinsiyyeyi (cinsel yaklaşmayı) bir cidale (savaşa)
teşbih ediyorlar (benzetiyorlar).
Vücudun hırs-ı muhabbetle darbedilen aksamı (sevginin verdiği hırsla vurulan yerleri)
şunlardır: Omuzlar, baş, göğsün mabeyn kısmı (iki meme arası), arka, göbek, kalçalar, pehlular (vücudun
her iki yanı).
Elin tersiyle, bir araya toplanmış parmaklarla, el ayasıyla, yumrukla vurulur.
Yumruk darbesi, erkeğin dizleri üzerinde oturduğu esnada kadının arkasına indirilir.
Kadın hiddet etmiş görünerek ve güvercin sadâsıyla ağlayıcı sadâ (ses) çıkartarak mukabele etmelidir
(karşılık vermelidir).
Visal esnasında (ilişki sırasında) iki memenin arasına elin tersiyle hafif darbeler
indirilir ve hitâm-ı visale (ilişkinin sonuna) kadar hırsı tezâyüd ettikçe (arttıkça) bu darbeler de
teksir ve tezyîd edilir (arttırılır).
Kadın darbelere ülfet etmemişse, visal esnasında mütemadiyen "Elverir, elverir,
artık bitiriniz" sözlerini haykırmalarla, iniltilerle, gürleyici, ağlayıcı sadâlarla "baba,
ana" kelimelerini telaffuz eder.
Hitâm-ı visale (ilişkinin sonuna) doğru kadının pistanları (memeleri), nâfı (göbeği)
yahud pehluları (vücudunun her iki yan tarafından biri) şiddetli bir surette tazyîk edilir
(bastırılır).
-
19. yüzyılda, bir Rum ressamın, hayalî “yellenme
aygıtı" çizimi. Nargileyi andıran aygıtın, geceleri “istenmeyen kokuları” gidereceği
sanılıyor.
6. BÖLÜM
ESKİ İSTANBUL’UN NAMUSU
Kitabın ilk sayfalarından buyana, Osmanlı cinsel metinlerden seçmeler verdik.
Peki, bu metinlerin kaleme alındığı yıllarda Osmanlı toplumunun cinsel hayatı
nasıldı?
Osmanlı döneminde cinsellikle ilgili bir olaydan söz edilmesi demek, haremde veya
İstanbul’un herhangi bir yerinde yaşanan ve cinsellikten kaynaklanan bir skandalin varolması
demektir.
Skandallar, toplumun hemen her kesiminde yaşanır. Sarayda bizzat padişah veya ona ait
cariyelerden biri rezaletlere sebep olurken, kentin seçkin yerlerinde veya kenar mahallelerinde de işler
pişirilmekte, "ev"ler açılmakta, baskınlar yapılmaktadır.
Dönem, Galata meyhanelerinde genç Rum delikanlıların sakilik ettiği; kadın elbiseleri
içerisindeki genç erkeklerin eğlencelerde "köçek" veya "tavşan oğlanı" olarak doğu
raksının en ince hünerlerini gösterdiği; bir "kolbaşı"nın yönettiği çengi topluluklarının
davetli oldukları evlerde, hiçbir isteği reddetmediği devirdir.
Kısacası, "Müslüman İstanbul", cinsel yaşamın bütün gereklerinin yerine
getirildiği ve bu konuda Batı’daki çağdaşlarından hiç de geri olmayan bir kenttir.
En eski mesleğin ilkleri...
Fahişeliğin Osmanlılar’daki "resmî" tarihi, oldukça geç başlar: 1565
yılında...
Arşivlere göre, İstanbul’un bilinen ilk fahişeleri, Arap Fatı, Giritli Narin, Atlıases
Kamer, Kirteli Nefise ve Balatlı Aynî adında beş
kişidir.
Dünyanın bu en eski mesleğinin İstanbul’daki izlerinin çok daha eski dönemlere uzandığı
kuşkusuz. Ama 16. yüzyıl öncesi dönemle ilgili belge yokluğundan, bu beş kişi, tarihlere öncü olarak
geçerler.
1565’tc, mahalle halkının ihbarıyla, gece-gündüz çalışan Arap Fatı’nın evi basılır ama
her ne hikmetse, Fatı baskını önceden haber alıp izini kaybettirir. Eve giren subaşıyla adamları,
içeride buldukları kadınları toplar ve Yedikule zindanında misafir ederler.
İş saraya akseder, Kanuni Süleyman bir ferman çıkartır ve "muzır avratların”
İstanbul’dan sürgün edilmelerini buyurur.
Aynı günlerde, Kalafatçı mahallesindeki bir başka eve de baskın yapılır. Basılan, bir
yeniçerinin karısıdır. Kocası seferdeyken bu mesleğe girmiş, önceleri Arap Fatı’nın evinde çalıştığı
duyulmuş, nedense herhangi bir şey yapılmamış, bu sefer işi daha da azıtıp kocasının evinde çalışmaya
başlamıştır.
İmam ve subaşının başını çektiği kalabalık kapısının önünde toplanınca, "İmamınıza
da, kadı'nıza da, şeriatınıza da lanet olsun" diye bağırır, linç edilmekten imamın müdahalesiyle
kurtulur, mahalle halkının huzurunda iman tazeler ve kocası seferden dönünceye kadar Yedikule’ye
kapatılır.
Fahişelcri konu alan bildiğimiz ilk fermanı, İkinci Selim çıkartır. İstanbul kadısına
şehirdeki bütün uygunsuz kadın ve hatta "erkeklerin" toplanıp listelerinin çıkartılmasını,
sonra da hapsedilmelerini buyurur.
Fermanın uygulanması, aylar sürer, yüzlerce kadın hapsedilir. Derken, bunlara gönül
vermiş erkekler ortaya çıkar, hapisteki kadınların bazılarıyla evleneceklerini söylerler. İş yine saraya
akseder, İkinci Selim, yeni bir ferman çıkartır:
"İsteyen istediği fahişeyle evlensin ama nikâhlarının kıyılmasından sonra,
İstanbul’dan hemen defolsunlar...".
Her türlü
yol var...
Bütün bu sürgün, takip ve hapislere rağmen, işin önü hiçbir şekilde alınamaz. Sarayın
çıkarttığı her fermana karşı diğer taraf mutlaka bir yol bulur, malûm sektörün faaliyetini kesintisiz
sürdürebilmesi için hemen her türlü meslek ve yerden yararlanılır.
Önce, kadınların bekâr erkeklerin çamaşırlarını yıkadıkları çamaşırhaneler devreye girer.
Kucağında bohçasıyla gelen erkeklerin içeride çamaşırla değil de başka şeyle uğraştıkları anlaşılınca,
kadınların bekâr çamaşırı yıkaması yasaklanır.
Çamaşırhanelerin yerini, bu defa kaymakçı dükkanları alır. Dükkana ayrı ayrı giren kadın
ve erkeklerin kaymak yemekle kalmayıp başka şeyler de yedikleri tesbit edilir, yine bir ferman çıkar:
Kadınlar artık kaymakçı dükkanlarına giremeyeceklerdir.
Yüzyıllar boyunca, fuhşun en rahat şekilde yapıldığı yer, esir pazarlarıdır. Üstelik iş,
dine de uygundur...
Pazara alışverişe, yani cariye satın almaya gelmiş gibi görünen erkekler esircilere bir
miktar kaparo verip, beğendikleri cariyeyi evlerine götürürler. Birkaç gece beraber olur, sonra
"kusurlu çıktı" bahanesiyle iade ederler. Bir mal satın alınmadan önce denenebileceğine ve
cariye şeriat açısından erkeğin malı olduğuna göre, ortada dinî açıdan bir mahzur yok gibi
görünmektedir.
İstanbul tarihçileri, işin önünü almak için kadın ve erkek esircilerden zincirleme
kefalet istendiğini fakat her türlü tedbire ve şiddete rağmen, esirciler arasında muhabbet tellallığı
yapanların her zaman bulunduğunu yazıyorlar.
Sarayın, kadı efendinin ve subaşının tüm çabalarına rağmen önleyemedikleri sistem, artık
yerleşmiştir.
Bir tarih
kitabından...
"...Sultanahmet meydanı, iğne atılsa yere düşmeyecek gibi kalabalıktı...
İstanbul’un her dinden, her milletten gelme halkı, Müslümanı, Rumu, Ermenisi, Yahudisi,
Osmanlı başkentindeki yabancı tüccarlardan geçici elçilere kadar hemen herkes milletten insan,
hayatlarında ilk kez rastlayacakları bir olayı seyretmek için meydanı doldurmuşlardı..
Caminin hemen karşısındaki burmalı sütunun önünde kazılmış bir çukur, çukurun 40-50 adım
ilerisinde de, yumruk büyüklüğünde taşların oluşturduğu bir yığın görünüyordu.
O dönem İstanbul’unun zabıta amiri olan "subaşı"nın adamları, elleri arkasından
bağlı bir kadını sürükleyerek meydana getirdiler, beline kadar çukura gömdükten sonra birkaç adım yana
çekildiler.
Önce, tok sesle okunan bir dua işitildi. Arkasından "Haydi bismillah!” diye başlayan
bir emir duyuldu, onlarca taşın bir anda havada uçuşarak beline kadar çukura gömülü kadının üzerine
yağdığı görüldü. Kadın, feryad etmeye bile vakit bulamamıştı.
1680 yılıydı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde ilk kez "recm", yani
"gayrimüslim bir erkekle zina yapan Müslüman kadının taşlanarak öldürülmesi” cezası
uygulanıyordu.
Aksaraylı Abdullah Efendi’nin karısı bir genç bir Yahudiyle basılmış, Rumeli Kazaskeri
Beyazîzade Ahmed Efendi, taşlanması için fetva vermiş, aralarında devletin önde gelenlerinin de
bulunduğu birçok kişi fetvasını geri alması için Beyazîzade’yi sıkıştırmışlar ama kazaskeri kararından
döndürmeyi başaramamışlardı.
Sonuçta, cezanın infazından başka çare kalmadı. Tellallar, "iffetine el uzatılmasına
izin veren bir kadının taşlanacağı” kararını şehrin dört bir köşesinde okuyup, halkın ibret-i âlem için
infazı seyretmesini istediler.
Rağbet, beklenenden de fazla oldu. Dönemin padişahı Dördüncü Mehmet bile öylesine
meraklandı ki, Aksaraylı Abdullah Efendi’nin karısının taşlanmasını, Sultanahmet’teki Fazlı Paşa
Sarayı’na gidip bizzat seyretti...".
Osmanlı tarihçileri, imparatorlukta ilk kez uygulanan bir recm cezasını böyle anlatıyor
ve "Yüzlerce yıl boyunca, zina yapan birçok kadın kolluk kuvvetleri ta atından belki
Sarayburnu’ndan bir çuvala konularak denize atılmışlar veya başka bir yolla sessizce ortadan
kaldırılmışlardı ama o güne kadar hiç kimse meydanda halkın gözleri önünde taşlanmamıştı"
diyorlar.
İstanbul'la zinadan kaynaklanan ikinci idam, bu recm olayından 50 yıl kadar sonra, Lale
Devri’nde yaşanır. "Gümüşendâze" lakabı ile anılan bir Ermeni delikanlısıyla basılan
İstanbullu Müslüman bir kadın, şeyhülislamın fetvasıyla gizlice boğdurulur ve cesedi denize
atılır.
Tarih kitaplarında, bu ikinci "resmi” idamın kurbanı olan kadının adı geçmiyor.
Olayın ilginç tarafı, idamın, Lale Devri’nde yani ünlü şair Nedim’in genç delikanlılara "Annenden
cuma namazına gidiyorum diye izin al, benimle Sadabad’a gel" şekline gazeller düzdüğü, hamamda
yıkanırken gördüğü bir başka delikanlı için ünlü "Hamamiye"sini kaleme aldığı, Kağıthane
deresi sahilindeki saray ve köşklerde en unutulmaz eğlencelerin düzenlendiği, mumların kaplumbağaların
sırtında dolaştırıldığı, yani imparatorluğun "tatlı hayat" yaşadığı bir dönemde meydana
gelmesidir.
İlk jigololar...
İstanbul halkı için seks skandalları, sık rastlanan olaylardandır...
İmparatorluk tarihinin hiçbir döneminde engellenememiş olan yasak ilişkiler
İstanbulluların diline her zaman pelesenk olmuş, şehir dedikodularla çalkalanmış, hadiseler üzerine
bazen destanlar bile yazılmıştır.
Yavuz Selim zamanında meydana gelen ve tarihlere "Bali Bey’in karısının
vukuatı" şeklinde geçen olay da bunlardan biridir.
İstanbul’da kayıtlı ilk fahişelere Kanuni Süleyman zamanında rastlanıyor ama jigololar
daha da önce ortaya çıkıyor: Yavuz Selim’in iktidar yıllarında...
Bali Bey, dönemin milli kahramanıdır. Fetihler yapmış bir aileden gelmektedir.
Cesaretiyle, muharebe planları hazırlamaktaki ustalığıyla ve kazandığı zaferlerle halkın gönlünde taht
kurmuştur. Ama karısından dertlidir... Büyük bir servetin sahibi olan kadın varını-yoğunu genç
erkeklerle yemekten başka bir şey yapmamaktadır.
Bali Bey Semendire beyi iken karısı Üsküp’te oturmakta ve gününü bir delikanlıyla beraber
geçirmektedir. Dedikodular artınca evi basılır, sevgilisiyle beraber "aradan kılıç geçmeyecek"
vaziyette yakalanıp kadının önüne çıkartılır.
Delikanlı, kadınla olan yasak aşkını itiraf eder, "Bana para veriyor, şık elbiseler
alıyordu..." gibisinden sözler söyler ve böylelikle, tarihlere İstanbul’un ilk jigolosu olarak
geçer. Ama Bali Bey’in karısının, ortaya yeni çıkan bu meslekte taraf olması, Bey’in mahkemeyi izleyen
yakınlarının kanına dokunur. Kadı kararını tam açıklayacağı sırada, mahkeme salonundakilerden biri
kılıcını çeker, önce delikanlıyı biçer, peşinden de altı kişiyi, basılan evin kapıcılarını ve hanıma
erkek bulmakla görevli kadınları, kadı efendinin gözleri önünde doğrar.
Mahkeme mezbahaya dönmüş ama kadı da büyük bir dertten kurtulmuştur... Milli kahraman
sayılan bir kişinin karısıyla ilgili davanın söylentileri ayyuka çıkmadan, suçluların biri hariç, tümü
ortadan kalkmıştır. Kadı diplomatça bir karara varır, olayda asıl suçlu olan Bali Bey’in karısını,
Üsküp’ün ileri gelen yöneticilerinden birinin gözetimine verir.
Ve asıl rezalet, bundan sonra yaşanır...
Kadın, kendisine göz-kulak olmakla görevlendirilen kişiye haber bile vermeden Üsküp’ten
kalkar, İstanbul’a gider, Dellakoğlu diye tanınan genç bir hafızla düşüp kalkmaya başlar, üstelik bir de
çocuk doğurur. Dedikodular yine başlar, İstanbul kadısı hafızı huzuruna getirtir, herkesin gözü önünde
bir meyan dayağı attırır, kellesi-
nin gitmesinden korkan genç sevgilisine haber vermeden Edirne’ye kaçar ama orada sıtmaya
yakalanıp ölür.
Bu sevgilisi de elinden giden Bali Bey’in karısı, artık zıvanadan çıkmıştır. Edirne’ye,
genç hafızın mezarını ziyarete gider, ziyaret etmekle kalmaz, mezarı açtırır, cesedi saatlerce seyreder,
bir iddiaya göre başka şeyler de yapar, sonra İstanbul’a döner, bu defa da merhum hafızın kardeşiyle
yaşamaya başlar.
Gözleri önünde cereyan eden bu rezaletlere bir son vermek gerektiğini düşünenler, olayı
ayrıntılarıyla padişah Yavuz Selim’e rapor ederler. "...Kemerveş adlı bir cariyesi vardır ve
Ferayet adlı bir çerkez kulu vardır. Pezevenklik edenler bunlardır" deyip, sarayın işi halletmesini
isterler.
Yavuz Selim’in ne karar verdiğini bilmiyoruz... Ama İstanbul’da böylesine yer yerinden
oynarken, Bali Bey başkentten binlerce fersah uzakta, olup bitenlerden belki haberli, belki de habersiz,
devletine hizmet etmekte ve fetihlerini sürdürmektedir.
Dul
sayısında rekor...
1577’de, Kuklacı Mustafa adındaki bir muhabbet tellalının sebep olduğu hadise ise,
İstanbul’daki dul sayısının artmasına yol açar.
Mustafa, çeşitli semtlerden topladığı dokuz delikanlıyı bir hana yerleştirir, saçlarını
uzatır, kadın kıyafetine sokar ve bazı kibar konaklarına terzi, çarşafçı, falcı görüntüsü altında
götürmeye başlar.
İş, önceleri iyi gider. Hem konakların evli sahibeleri, hem delikanlılar, hem de Kuklacı
Mustafa memnundur. Ama gün gelir, bu delikanlılardan birinin gittiği ev basılır, delikanlının dili
falakada hemen çözülür. Aynı gün, Mustafa’nın kaldığı han basılır, içerdeki diğer delikanlılar da
yakalanır. Mustafa ve uzun saçlı gençleri, imparatorluğun değişik yerlerine sürülürler.
Fesadın başı ezilmiştir ama bu kez İstanbul’da konağı olan beyleri bir evhamdır alır.
Uzun saçlı, boyalı delikanlıların kendi konaklarını da ziyaret edip etmedikleri, hepsine dert olur.
"Ya benim eve de geldilerse?" düşüncesi içlerini kemirmektedir.
Derken en kolay çareyi bulur ve karılarını peş peşe boşarlar.
Kurunun yanında yaş da yanmış ama İstanbul erkeklerinin içi rahatlamıştır.
Babıâlî’de
cümbüş var...
Osmanlıca sözlüklerde, Arapça’dan gelme "zarîf" kelimesinin çoğulu olan
"zürefa"nın "lezbiyen, sevici" demek olduğu yazılı.
Tarih kitapları, bu "merakın" İstanbul’da her dönemde ve özellikle yüksek
kesimde revaçta olduğunu anlatıyor, kahramanlığını kadın düşkünü kadınların yaptığı birçok gerçek olayı
hikaye ediyorlar.
Sadaret kaymakamı Osman Paşa’nın karısının öyküsü de, bunlardan biri...
1810 yılında sadâret kaymakamlığına, yani sadrazam vekilliğine getirilen Osman Paşa’nın
en büyük zaafı, İstanbul’un en namlı sevicilerinden olan karısına aşırı düşkünlüğüdür. Paşa, karısının
yanında el pençe divan durmakta, bir dediğini iki etmemekte, yetkisi ölçüsünde devletin bütün
imkanlarını kadının emrine seferber etmektedir.
Karısı genç bir çingene rakkâseye gönül vermiş, Babıali hareminde her gece, etraftaki
evlerden rahatça işitilen müzikli toplantılar, sakiliğini genç kızların yaptığı içki meclisleri
düzenlenir olmuştur. İmparatorluğun padişahtan sonra gelen adamına vekalet eden Osman Paşa’ya düşen
görev ise, karısının sevgilisine bol gelir getiren çiftlikler bulmak ve tapularını çingene kızın üzerine
geçirmektir.
Bu durum, aylarca devam eder. Mahalle halkı da, hükümet er-
kânı da huzursuzdur. Dedikodular, padişah İkinci Mahmud’a kadar gider. Saraydan bir
ferman çıkar, "Karısına sahip olamayan kişi devlete hiç olamaz" denilir. Osman Paşa görevinden
alınıp ve Limni’ye sürülür, karısı devamlı bir gözetim altında bulundurulmak üzere Bursa’ya gönderilir,
çingene kızı da tenha bir yerde boğdurulur.
Mahallenin
namusu...
Osmanlılarda fuhşun önlenmesi işinde sadece subaşı, asesbaşı gibi kolluk kuvvetlerine
değil, mahalle halkına da görev düşmektedir ve bu, genellikle fuhuş yapıldığı belirlenen evlerin cümbür
cemaat basılması şeklinde olur.
Baskın kahvede planlanır, kolluk kuvvetleri ve imamla beraber düzenlenir. Kadının
namahrem bir erkekle beraber olduğu evin kapısına dayanan kalabalığın başkam mutlaka imamdır. Kapıyı
önce o vurur, içeriye ilk adımı da o atar. Erkek arka kapıdan veya pencereden kaçamadıysa ele geçirilir,
giyinmesine izin verilmez, üzerinde ne varsa öylece dışarıya çıkartılır, bir eline ayakkabıları, bir
eline de elbiseleri tutuşturulur, önce zabıta karakoluna götürülür, mahallenin gözü önünde ve ibret-i
âlem için güzelce bir falakaya çekilir, sonra kadı efendinin huzuruna çıkartılır, kadınla orada
yüzleştirilir ve şeriata göre cezası neyse verilir.
İhbarların asılsız çıktığı, baskınların sonuçsuz kaldığı da olur. Baskınları anlatan
tarihçiler, romancılar ve hiciv yazarları, böyle bir durumda tüm sorumluluğun imam efendinin üzerine
atıldığını ve "Biz zaten böyle bir şeye ihtimal vermiyorduk ama hoca efendi aklımızı çeldi"
dendiğini söylüyorlar.
Padişahı inleten cariye...
Ceviz oda kapısının altın tokmağını kurcalayan genç adam kapının kilitli olduğunu
anlamış. "Aç, ne olur, aç..." diye fısıldamaktadır...
İçeriden, hırçın bir kadın sesi gelir:
Genç adam, sinirlendiğini belli etmemeye çalışarak ayaklarının ucuna basarak kapının
önünden ayrılır, kendi yatak odasına döner. Yatak irisi döşeğinde, o geceyi yalnız
geçirecektir...
Reddedilen genç adam sıradan bir erkek değil, dünyanın en geniş imparatorluklarından
birinin hakimi, Osmanlıların 31. hükümdarı Abdülmecid’dir. Ceviz kapının arkasından "Bu gece odama
giremezsin!..." diye haykıran hırçın kadın ise, gönlünü kaptırdığı cariyesi Serfiraz
Hanım...
Abdülmecid, paşalarıyla o sabah günlük işlerden olan "saray dedikoduları"
yaparken söz Serfiraz’a gelmiş, padişah cariyesinin aşırı masraflarından bıktığını söylemiş ve ağzından
"edepsiz karı, çok para harcıyor..." diye bir söz çıkmıştır. Sarayın vıdıvıdı çarkları hemen
dönmeye başlamış, Serfiraz, Abdülmecid’in sözlerinden birkaç dakika sonra haberdar olmuştur.
Padişahın kaderinde, o gece yalnız yatmak vardır...
Yatak odasının kapısında olup bitenler, "İki kişi arasında konuşulan şey sır
değildir" sözünü doğrularcasına, bir anda İstanbul’a yayılır. Artık hemen herkes, cariyenin
padişahı o gece nasıl reddettiğini konuşmaktadır.
Kabak, haremağası Tahsin’in başına patlar...
Hadım edilmiş zavallı zenci saraydan kovulur, bir gemiye bindirilip Kıbrıs’a sürgüne
gönderilir, yerine de Hayrettin Ağa getirilir.
İş bu kadarla da kalmaz...
Haremde bu olup bitenlerden birkaç gün sonradır... O dönem İstanbul’unun seçkin
semtlerinden sayılan Beşiktaş’tan Ihlamur Sarayı’na uzanan iki yanı ağaçlıklı yolda yürüyen feraceli
hanımlarla onları belli etmeden izlemeye çalışan feslerini yana devirmiş, ince bı-
yıklı ve redingotlu beyler, canhıraş bir feryatla irkilirler.
Yolun iki yanındaki ahşap evlerin, konak yavrularının cumbaları gıcırdayarak açılır,
meraklı yüzler caddede ne olup bittiğini anlamaya çalışırlar.
Bir genç yerde kanlar içerisinde yatmakta, ellerindeki kanlı bıçakları bir yana atarak
koşmaya başlayan hırpani kılıklı iki kişi, ara sokaklarda gözden kaybolmaktadır.
Olay, İstanbul’un seçkin ve özellikle saraya yakın çevrelerinde bomba gibi patlar.
Yıllardan 1855 ve Abdülmecit’in devr-i iktidarıdır.
Padişahı odasının kapısından geri çevirmekle isim yapmış olan Serfiraz, Beşiktaş’ta
oturan ve Küçük Fesli diye anılan bir Ermeni gencine gönlünü kaptırmış ama sevgisine karşılık alamayınca
intikama kalkışmış, önce Beyoğlu’ndaki bir kahvede öldürtmek istemiş, sonuç alamayınca da Beşiktaş
Çarşısı’nda bıçaklatmıştır.
Sevgili, Küçük Fesli diye anılan genç bir Ermeni müzisyenidir. Beşiktaş’ta, bugünkü
Çarşıiçi Caddesi’nde oturmakta ve Yıldız Köşkü’nde kalan Serfiraz’la haftada birkaç kez buluşmaktadır.
Bir gün, Beyoğlu’ndaki müzisyenler kahvesinde arkadaşlarıyla çene çalarken içeri giren bir Hırvat
tarafından yaylım ateşine tutulur, ama hafif yaralanır. Ailesi, Küçük Fesli’yi adalardan birine kaçırır.
Ama Serfiraz "İlle de Feslimi isterim..." diye tutturunca, yeniden Beşiktaş’a döner. Ancak
aşkları bu defa kısa sürer ve padişaha ortaklık eden Ermeni genci bir gece Çarşıiçi’nde iki kişi
tarafından bıçaklanır, ertesi gün de ölür.
Ailesi, işin peşini bırakmaz. Ermeni cemaati, İstanbul çapında özel bir soruşturma
başlatır, üstelik birkaç gün içinde katillerin kimliği ortaya çıkartılır. Asıl rezalet, o zaman yaşanır.
Dedikodular, katillerin bizzat saray tarafından kiraladıklarını itiraf ellikleri yolundadır.
Ermeni gencinin ailesi, dedikodulardan yola çıkıp İstanbul’daki
İngiltere, Fransa ve Rusya büyükelçiliklerine dilekçeler verir, "Oğlumuzu padişah
öldürtmüştür" derler. Dilekçe, "Serfiraz’ın aşkını kıskanan padişah, kiralık katiller tutup
oğlumuzun canına kıydırdı. Aslında oğlumuz cariyeye başını çevirip bakmazdı ama Serfiraz adamlarını eve
gönderip Feslimizi rahatsız eder, saraya çağırırdı. Evladımız boş yere canından oldu. Saray bize
tazminat versin..." deyip gitmektedir.
Neyse ki, Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa’nın üç büyük devleti arasındaki siyasi
ilişkiler o günlerde iyi seyretmektedir. Elçilikler, Küçük Fesli’nin ailesinin verdiği dilekçelerin
üzerinde durmazlar, mesele de kapanır.
Ahlâkı kim
bozdu?...
Tarihçilere göre İstanbul, bir zamanlar ahlâkına gayet düşkün ve gayet namuslu bir
şehirdir ama bu namusu ve zarafeti, Kahire’den gelen Mısır sosyetesi bozmuştur.
Tahtta, yine Abdülmecid vardır. Mısır valisi Abdullah Paşa’nın çevresindeki zenginler,
İstanbul’a akın etmeye başlarlar. Çok paralar harcayıp konaklar, yalılar alır ve bunları Paris’ten
getirttikleri eşya ile döşerler.
O zamana kadar kafes arkasında yaşayan İstanbul kadınları, Cevdet Paşa’nın deyimiyle, bu
"Mısır döküntüleriyle aşık atmaya" başlar. Kavalalı hanedanından Zeynep Hanım’la israf
yarışına çıkarlar. Mısırlılar artık her alanda taklid edilmekte, sefahat kapısı ardına kadar
açılmaktadır. İstanbul sosyetesi boğazına kadar borca girer ve bu işten en çok, günümüz Tahtakale
çevresinin ataları olan Galata bankerleri kârlı çıkar. Borçlular arasında ilk sırayı, saraylı hanımlar
almaktadır.
Sultanlar, Tanzimat’ın da etkisiyle, hem Mısırlı, hem de Avrupalı prenseslerin hayat
tarzlarına imrenerek sırtlarına o dönemde yeni moda olmuş feracelerini geçirir, gündüzleri kuyumcu
dükkanlarını
boşaltır, geceleri de sandallarla Boğaz’da "mehtap seyrine" çıkarlar.
Mehtap seyrinin pek bir zararı yoktur ama, kuyumculardan gelen faturalar arttıkça artar
ve sarayı gırtlağına kadar borca sokar. Sadece Refia Sultan’ın borçlarının toplamı, 60 bin kese
altındır.
Abdülmecid, önce kız kardeşlerine ve kızlarına nasihat etmeyi, savurganlıktan
vazgeçmelerini söylemeyi dener ama sultanlardan hiçbirine sözünü geçiremez.
Sultanları yola getirmenin yolunun, kocaları olan "damat paşaları" yola
getirmekten geçtiğini düşünür. 1858 Temmuz’unun bir günü hışımla Babıali’ye gelir, bütün damatları
karşısına dizer:
"...Hareketleriniz artık namusuma dokunur oldu..." diye söze başlar...
"Karılarınıza sahip olun, yoksa alimallah hepinizi dövdürürüm... Sultanlar gece mehtapla
gezerlermiş... Benim, gece mehtapta gezer kızım yoktur... Hepsini reddedeceğim... Karılar, akıllarını
başlarına toplasınlar..." der, Refia Sultan’ın kocası Mehmet Ali Paşa’ya döner, "Hain
herif!..." diye haykırır... "Avrupa’da düello diye bir adet varmış... Gel, seninle karşılıklı
geçip tabanca atalım...".
Sosyal hayattaki bu değişiklik, sadece harcamalarda kalmaz, döşek yoldaşlarının
"cinsi" de değişir. O zamana kadar "delikanlılardan" bazı hoşlanan paşalar ve
beyler, birdenbire kadınlarla düşüp kalkmaya başlarlar. Cevdet Paşa’nın İkinci Abdülhamid’e sunduğu
raporlardan oluşan "Maruzat", bu değişmeyi şöyle anlatıyor:
"...Kadın merakı arttı, erkek düşkünleri azaldı... İstanbul’da öteden beri yakışıklı
delikanlılara yönelen ilgi kadınlara, kızlara döndü. Beyler, Kâğıthane ve Bayezid’de yeni bir usul
yarattılar... Arlık arabayla gezen kadınlara işaretler gönderiliyordu...".
Ama "gelenekleri" bozmayan ve alışkanlıklarından taviz vermeyen iki kişi
vardır: Birkaç kez sadrazamlık makamına geçmiş ola Âlî ve Kâmil Paşalar...
Her iki paşa modaya uyup kadınlarla birlikte olmayı reddeder ve yakışıklı gözdeleriyle
konaklarına kapanırlar. Alî Paşa’nın gözdesinin ismi de Alî’dir. Mısırlılar gelmeden sadrazamlık
maaşıyla gül gibi geçinip giden "çift", birden geçim sıkıntısına düşüverir. Genç Alî de
Mısırlı hanımlara uyarak sağa-sola para saçmaya başlar. Ayda dört bin altın harcamaktadır. Eski
sadrazam, gırtlağına kadar borca batar, İmpartorluğun yıllarca ikinci adamı olan Âlî Paşa, bir yandan
yabancı elçiliklerin duymasını önlemek için delikanlı sevgilisini olabildiğince ortalarda göstermemeye
çalışmakta, bir yandan da gözdesinin yaptığı borçları ödeyebilmek için ailesinden yadigâr kalan birkaç
parça mücevheri Galata bankerlerine bozdurmaktadır.
Hanedanın damatları da başka havadadır...
Mesela, İkinci Mahmud’un kızı Atiye Sultan’ın kocası Damat Fethi Paşa...
Paşa, kayınbiraderi Abdülmecid’in gözüne girebilmek için, padişahın "cinsel
gücünü" arttırmayı kendisine görev edinir. Avrupa’dan kuvvet macunu benzeri ilaçlar getirtip
hükümdara içirir, böylelikle resmî görevlerinde yükselir. Paşa daha sonra Paris ve Londra’da sefirlik,
ticaret nazırlığı, hatta saltanat müsteşarlığı yapacaktır.
Şişeler dolusu "güçlendiriciler" içen Abdülmecid’e gelince...
Sarayındaki yüzlerce cariyeden bıkar, geceleri kıyafet değiştirip Beyoğlu’ndaki ünlü
"evlere" devama başlar ve 38 yaşında verem olup bu dünyayı terk eder.
Son sözü, "Beni karılarımla kızlarım bitirdi" olur...
İstanbul’un ünlü "Evleri...
Eski adıyla "umumhane"; argoda "aşağı mahalle", "kırmızı
fener" yahut sadece "ev"; gençlerin dilinde "mektep"; en çok bilinen adlarıyla
da "kerhane" veya "genelev"...
Aslında birçoğumuz yanlış biliriz... "Kerhane" sözünün, Farsça’da "işyeri,
fabrika" anlamına gelen "kâr-hane"den geldiğini sanırız ama yanılırız. Gerçi bizim
kerhanelerin çalışma hızıyla fabrikalar arasında bir benzerlik vardır ama, kelimenin aslı Arapça
"kerh" sözcüğüdür, "iğrenme, tiksinme" anlamına gelir "kerh"... Eskiler,
"kerh’in sonuna Farsça "ev" demek olan "hane"yi eklemiş, "kerhane"
yapmışlardır. Kelime söylene söylene hafiflemiş, "h"nın biri düşmüş, neticede
"kerhane" olup kalmıştır...
Bu "kerhane" kavramı, Osmanlılar’da 19. yüzyılda ortaya çıkar.
O döneme kadar gerçi fuhuş amacıyla kullanılan çeşitli evler vardır ancak bunlarda ya bir
tek kişi çalışmakta, ya da geçici olarak faaliyet göstermekte ve zaptiye korkusundan sık sık yer
değiştirmektedir.
İstanbul’da, bugünkü anlamdaki ilk "yerleşik" genelev, Abdülaziz döneminde
görülür. Resmen yasak olmalarına rağmen öncelikle başkentin yönetici ve zengin sınıfına hizmet veren
evlere kimse karışmaz, bunlar büyük ün yaparak edebiyata bile girerler.
Bu evlerin en ünlüsü, Langa Fatma adında bir kadına aittir. Fatma, İstanbul’un öylesine
önemli bir kişisidir ki, İkinci Abdülhamid zamanında öldüğünde, ölümü tarihçi Cevdet Paşa’nın
raporlarında bile yer alır ve "Edirnekapı semtinde bayağı bir mahalleye mutasarrıfa olarak kibârâne
ve zarîfâne kerhânecilik etmekte olan ve hakkında Zaptiye müşîrinin bile hüküm ve nüfûzu cârî olamayan
meşhûre Langa Fâtma, şevvâlin yirmi sekizinci günü vedâ-i kârhâne-i fenâ edip gitmiş olduğundan,
İstanbul’un en büyük kerhânesi kapandı ve ondan sonra ol mertebe muhteşem bir kerhâne açılmadı. Vefâtına
bazı şu'arâ (şairler) “Öldü Langa Fâtıma" terkîbini târîh düşürdü..." denir.
İstanbul’daki bu çeşit evlerin en eskilerinden biri, Aksaray yakınlarında, İbrahim adlı
bir İranlı tarafından işletilen "Acem’in kerha-
nesi"dir. Müşterilerinin başında döneminin hükümet üyeleri, beyleri, paşaları ve
diğer zenginlerinin bulunduğu evin "direktörlüğünü" İbrahim’in dostu Fıtnat hanım yapmakta,
"Kalfahanım" diye anılan namazında-niyazında, başı örtülü ve eli tesbihli bir kadın da,
ortalığa göz-kulak olmaktadır.
Acem’in evi, bugünkü benzerlerinden lüks ve ihtişam açısından çok farklıdır. Öyle ki,
müşterilere hünkarbeğendiden elmasiye tatlısına kadar Osmanlı mutfağının hemen her örneğini sunabilen
Ferruh adında birinci sınıf bir ahçısı ve Ferruh'un mutfakta hazırladıklarını "zarif bir şekilde
sofraya getiren Aleksan adlı genç bir Rum hizmetkarı ve Hoylu Turhan diye bi de peşkircisi
vardır.
İstanbul'la ilgili kayıtlarda, Acem’in evinde mesleklerini sürdüren ve adlarına şarkılar,
kantolar bestelenen, destanlar yazdıran kadınların adları şöyle:
"Sidikli Perver, Tarife, Kumru, Büyük Allı, Küçük Allı, Pesend, Gonca, Cihanyandı,
Teranedil, Büyük İnci, Küçük İnci, Şaşı İfakat, Camigelini Seher, Büyük Cenap, Küçük Cenap, Uzunküpe
Firdevs" ve "Bacaksız İncitab".
Özellikle 19. yüzyılda yazılan siyasal hicivlere konu olan bir diğer umumhane de,
Hürmüz’e aittir. Öyle ki, Türk hiciv sanatının zirvelerinden sayılan Eşref bile, birçok şiirinde
Hürmüz’den bahseder, döneminin bazı ileri gelenleri için en uygun yerin "Hürmüz’ün kerhanesi"
olduğunu yazar ve daha da ileri giderek, yüksek düzeydeki devlet yöneticilerinin "nikahlı
karılarıyla geceleri Hürmüz’de birbirlerine rastladıklarını" söyler.
"Nazır-ı zaptiyye Abdi beyefendi dün gece
Hürmüz’ün kerhanesinde bir güzel zevk eylemiş
Âkıbet ni'met-tesâdüf ol gece âgûşuna
Zevcesi hamfendiyi kader sevk eylemiş".
Aynı yıllarda, kentin Anadolu yakasında da bu tür bir "evler zin-
ciri" vardır. Üsküdar Bülbülderesi’nde Halide, Nigar, Karakaş Melek, Sütçünün kızı
Kadriye, Arap Saliha ve Vecdiye adlı kadınlar tarafindan işletilen bu evler Anadolu’yla da bağlantılı
bulunmakta ve karşılıklı "sermaye transferi" yapmaktadırlar.
Bu evler, İkinci Abdülhamit’in tahta geçişinden birkaç yıl sonra kapatılır. Ama ahlaki
gerekçelerle değil, yönetim karşıtlarının buralara "müşteri" gibi girerek içeride siyasi
toplantılar yapabilecekleri korkusundan.
Artık evlerin müdavimlerinin gidebilecekleri tek yer ise, baskın korkusunun hüküm sürdüğü
"müstakil" evlerdir.
Ya
haremde?...
Kelime anlamı "gizli, saklı, yasak" demek olan haremdeki günlük hayat,
gerçekten de bir sır bulutunun ardında.
Topkapı Sarayı’nın yüzyıllar boyunca yerli-yabancı hemen herkesin ilgisini çeken bu
köşesine ait bilgilerimiz, çok az sayıdaki belgeyle ve bazı tarih kitaplarındaki kayıtlarla sınırlı
kalıyor, padişahların haremdeki kadınlarla ilişkilerini, bu kadınların sayılarını ve günlük hayatlarını
aydınlatmaya yetmiyor.
Ama saray ve harem hayatıyla ilgili, okunduğunda tebessüm uyandıran olaylar da
var.
Örneğin, kadınlara aşın düşkünlüğüyle bilinen Sultan İbrahim döneminde, yüksek düzeydeki
devlet yöneticilerinin görevlerinden biri de, güzel, etkileyici ve alımlı genç kızlar bulmak ve padişahı
memnun etmek amacıyla, bunları saraya "hediye" etmektir.
İbrahim’in sadrazamı, bir gün hükümdarın hoşlanacağı tipten bir kız bulur ve geceyarısına
doğru saraya haber göndererek "hediyenin ertesi gün teslim edileceğini" söyler. Padişahtan
ihsan beklerken, nefes nefese bir saray hademesi gelir: İbrahim, "Çabuk olsun, çabuk
göndersin" demektedir.
Ama vakit geceyarısını çoktan geçmekledir ve o saatten sonra
gönderilen cariyenin pek işe yaramayacağını düşünen sadrazam, tekrar haber göndererek
"Sultanım" der, "Vakit geç oldu.. Sabah erkenden takdim edeyim...".
Giden haberci, biraz sonra kan-ter içerisinde döner ve sadrazama padişahın elyazısıyla
bir "nâme-i hümayun" uzatır. İbrahim, "Bir kan bulmuş idin, bunu bize gönderesin,
tahayyür etmeyesin" demekte ve "Çabuk ol..." diye devam etmektedir.
"Hediye", gün doğarken saraydadır.
Sultan İbrahim’in günün birinde aklına eser, "Bana İstanbul’un en şişman kadınını
getirin" diye tutturur. Saray görevlileri İstanbul’u karış karış tarar, dev yavrusu bir Ermeni
kadını bulup hükümdara takdim ederler.
İbrahim, kadına hemen aşık olur... Adını "Şivekâr"a çevirir, kadınları arasında
"yedi numara" yapmakla da yetinmez, alır Şam’ın bütün gelirlerini bu Ermeni kadına
bağışlar.
Ermeni kadının, İbrahim’in tahttan indirilmesinden sonraki akıbetini bilmiyoruz...
İbrahim’in tam tersi olan ve haremde kadın görmeye tahammül edemeyen padişahlar da vardır
ve bunların başında Üçüncü Osman gelmektedir.
Oldukça ilerlemiş bir yaşta tahta geçen ve o güne kadar sarayın bir odasında hapis hayatı
yaşayan bu padişahın, saray kadınlarını çevresinde gördüğünde nasıl hiddetlendiğini anlatan tarih
kitapları, sonunda bir çözüm bulunduğunu söylüyorlar:
"...Altlarına büyük çiviler çakılmış bir ayakkabı yaptırttı ve bunu giyerek
dolaşmaya başladı. Çivilerin çıkarttığı tok sesleri duyan cariyeler derhal odalarına çekilir ve
efendimiz geçinceye kadar orada otururlardı...".
Üçüncü Osman bununla da yetinmez ve şehre indiği günlerde kadınların sokağa çıkmasını
yasaklar, arkasından kadınların evlerinin dışında bulunduklarında, hiçbir yerlerini göstermeyecek
şekilde
giyinmelerini buyurur.
İstanbul kadınları, tarihte ilk ve son kez olarak gözlerini bile örtmeye mecbur
kalmışlardır.
Sıkıntılar, hanedan mensubu kadınlar için de söz konusudur. Bir padişah kızının
hayatındaki en büyük dertlerin başında, babasının tahtından indirilmesi veya babası daha hükümdarken,
kendisine tanımadığı, sevmediği ve seçiminde siyasal tercihlerin rol oynadığı kocalar bulmasıdır.
Osmanlı tarihinde çok genç, daha doğrusu bebekken nişanlandırılan bir hanedan üyesi,
Üçüncü Ahmet’in kızı Ümmügülsüm Sultan’dır. Sultan, daha konuşmayı bile beceremezken, iki yaşında
bulunduğu sırada vezirlerden Abdurrahman Paşa’yla nişanlanır, paşa nikahtan önce ölüverince de bir başka
devlet adamına, Nevşehirli Ali Paşa’ya verilir. Derken babası tahtından indirilir, damat paşa gözden
düşer ve sultan da büyük bir maddi sıkıntıya girer. Ellerinde ne varsa satmaya başlarlar, iki yıl sonra
da Ümmügülsüm Sultan çektiklerine dayanamayarak 24 yaşındayken hayata gözlerini kapar.
Bir diğer hanedan mensubu, Birinci Ahmet’in kızı Fatma Sultan ise, başka tür bir rekorun
sahibidir: Evlenme rekorunun.
12 evlilik yaparak erişilmesi güç bir "skoru" elinde bulunduran bu sultanı, çok
büyük bir farkla, diğer kızkardeşleri izler. Ayşe ve Safiye sultanlar, sadece "altı" kez
evlenebilmişlerdir.
Sarayda bu ve benzeri hadiseler yaşanırken, devletin yüksek düzeydeki yöneticilerinin
akşam meşgaleleri, cariyelerdir. Ama bu cariyeler, zevk vermelerinin yanısıra bazan can da
alırlar.
Kapdan-ı Derya Kılıç Ali Paşa olayındaki gibi:
Osmanlı tarihinin ünlü kahramanlarından olan Ali Paşa, cariyelere aşırı düşkünlüğüyle
tanınan ve doksan yaşına gelinceye kadar, her akşam "bakire" bir cariyeyle beraber olma
alışkanlığından hiçbir fedakarlıkta bulunmamış bir kişidir.
Paşa, günün birinde ağır bir hastalığa yakalanır. Tabipler "Paşa hazretleri"
derler, "Önce şu ilaçları almanız ve perhize girmeniz gerek...". Sonra da bu perhizin kızartma
ve zeytinyağlı yemeklerle ilgisi bulunmadığını, "cariye perhizi" olduğunu söylerler.
Ama doktorları dinleyen kim? "Benim şifam ilaç filan değil, sizin yasaklamak
istediklerinizdir" der ve hemen o gece yalağının çevresinde bol sazlı, bol cariydi bir cümbüş
düzenler.
Ve biraz sonra, yataktan paşanın cenazesini çıkartırlar.
Böylesine
bir ölüm...
Hayrullah Efendi’nin (1817-1866) "Devlet-i Osmaniye Tarihi"nin 14. cildinin 97.
sayfasında yer alan bir olay, konusu cinsel olmasa bile, ifade biçimi açısından son derece
ilginçtir.
"...Ve yine bu sâlde vefat eden Ayasofya Câmi-i Şerîfi vâizi Mehmet Efendi’nin
sebeb-i vefatı şöyle beyân olunur ki:
Mûmâileyhin, Süleymâniye timarhânesi kurbünde hânesi olup timarhânede mevcûd olan
mecnûnlardan birisi firâra münâsib bir cây-i halâs ararken, mezkûr hânenin memşâ lâğımına yol bulup ol
mâber-i tenk-i târ içinde güzâr ederken, gözüne bir sürahtan aydınlık görünür ve şâkül-i sâ'at-i tâm
misillû bâlâ-i kubûrdan bir âvîze dahi gözüne dokunur.
Dîvâne herîf muzik-i müteaffin ve kazîften tahlîs-i cân kasdıyla ol âvîze-i muallâkı
habl-i metîn kıyasıyla sıçrayıp iki eli ile sarılır. Meğer dehân-ı sürâhtan sarkan, şeyh-i derd-mendin
sâha-i müsterâhta ferâğ-ı bâl ile bıraktığı kadîb-i acîbi imiş.
Bîçare şeyh o kaza-i muallâk isabetinden feryad ettikçe, derûn-ı karîzde cây-ı girîz
arayan dîvâne dahi habl-i metîn sandığı beyzateyni muhkem tutup inâd ederdi. Vak’a-i karîz ve hâyeden
haberdâr olanlar gelip şeyhi sîh-i kebâb ile dîvanenin başına kakarak alıp velî-ni'metlerinin topalak
pûsîdesini kurtardılar. Amma bu belâ-yı nigergîrden bîçarenin âlet-i recûliyyeti düşüp madde-i hayatı
kesil-
di...".
Ünlü şair Abdülhak Hâmid'in bu satırların yazarı olan babası olan Hayrullah Efendi,
günümüz Türkçesiyle şöyle demektedir:
"...Bu yıl vefat eden Ayasofya Camii vaizi Mehmet Efendi’nin (ölüm nedeni, şu
şekilde anlatılır:
Adı geçen kişinin Süleymaniye tımarhanesi yakınlarında evi vardır. Delilerden biri kaçıp
kurtulmak için yol ararken, bu evin lağımına girer. Dar geçit içerisinde giderken, gözüne bir delikten
sızan aydınlık çarpar ve deliğin üzerinden saat şakülüne benzer bir şeyin sarktığını görür.
Deli herif, nefes almayı güçleştiren koku ve pislikten canını kurtarmak için, sağlam bir
ip sandığı şeye sıçrayarak iki eliyle birden asılır. Meğer delikten sarkan, dertli şeyhin abdesthanede
gönül rahatlığıyla bıraktığı garip erkeklik aleti imiş.
Çaresiz şeyh, uğradığı bu kazadan ötürü feryad ettikçe, lağımın dibine kurtuluş yolu
arayan deli de sağlam bir ip sandığı aleti sıkıca tutup inad ederdi. Olayı haber alanlar gelenler kebap
şişleriyle delinin başına vurdular ve efendilerini kurtardılar.
Ama bu beladan dolayı çaresiz şeyhin erkeklik aleti düştü ve adam öldü...".
Kul-köle
olan padişah...
Hükümdarlara ait bilinen en büyük aşk hikâyesi. Birinci Abdülhamid'in cariyelerinden
Ruhşah'a olan bağlılığıdır...
Bu aşkı, Abdülhamid'in Ruhşah’a hitaben kaleme aldığı ve bugün Topkapı Sarayı arşivinde
saklanan mektuplarından öğreniyoruz...
Hükümdar, bir mektubuna "Ruhşah'ım. Hamid’in sana kurbân ola!...” diye
başlıyor:
"Cenâb-ı hallâk-ı âlem (alemin yaratıcısı), mahlûk ılın hâlikidir
(yaratılmışların yaratıcısıdır. Bir kusur ile azâb eylemez. Sana bendolmuş (bağlanmış)
bir kulunum. Bu gece gel, niyazımdır. Billahi sebeb-i illetim (hastalığıma sebep) ve belki mevtini
(ölümüm) olursun. Ayağın altına yüzüm gözüm sürerek rica ederim. Kendimi zaptedemiyorum,
billâhi'l-azîm".
Kendisini zaptedemediğini söyleyen ve arzuladığı kadını "ayağının altına yüzünü,
gözünü sürerek" davet eden, sıradan bir insan değil, kılmak üzere de olsa yine de koskoca bir
imparatorluğun tek hakimidir.
Hükümdar, bir başka mektubunda artık kendisinden "kul, kurban" diye
bahsetmektedir:
"Abdülhamid'in, Ruhşâh'ına kul, kurbân olsun! Bir kusur ile beni unutma. Benim
vücudum turâb (toprak) olunca ben senden geçer isem ("toprak olduğumda bile senden
vazgeçersem" anlamında). Allah lâyığımı versin. Efendim! Sen benim, ben senin İnşallahu teâlâ ömrüm
oldukça cem' (bir arada) oluruz: Nazik ayağına yüzümü sürerek niyaz ederim".
Ruhşah bu davetlere icabet etmemiş olacak ki, Abdülhamid tekrar kaleme sarılır:
"Efendim, Hamid sana kurbân olsun. Bu gece teşrifinle kulunu ihya edesin. Billâhi
sabra mecalim kalmadı. Hem ayın ibtida (ilk) gecesidir. Kerem senindir. Bu gece kendimi güç zaptettim.
Ayağını öpeyim, beni bu gece Allahu teâlâ aşkına mahzun eyleme efendim. Sana kul ve kurbân olayım
elendim".
Hükümdarın mektuplarının ne sonuç verdiğini, tarihçi Çağatay Uluçay yazıyor:
"...Birinci Hamid'in bu yalvarmaları ve niyazları tesirini gösterse gerek. Çünkü
başkadını Ayşe Sultan'ın o günden sonra yerini sevgilisi Ruhşah kadın almış, ölünceye kadar Birinci
Abdülhamid’in kalbine, tahtına ve hazinesine hükmetmiştir...".
BİBLİYOGRAFYA
-
- Abdülhalim Galip Paşa: "Mutâyebât-ı Türkiyye". Basım yeri ve yılı
belli değil. 19. yüzyıl ortaları.
-
- Ahmed Cevdet Paşa: "Tezâkir". Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara
1953.
-
- Ahmed Refik: "İstanbul Hayatı". İstanbul 1917-1932.
-
- Ahmed Sahib (çeviren): "Kama Sutra - Sevmek Sanatı". İstanbul
1329.
-
- "Bâhnâme". Yazarı, basım yeri ve yılı belli değil. 19. yüzyılın
başlarında olabilir.
-
- Burill, K.R.F.. “The Nasreddin Hoca Stories". Archivum Ottomanicum,
Mouton, Anno. 1970.
-
- Çakmut, Feza: "Hûbannâme-Zenânname'nin Minyatürleri", İstanbul
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Kürsüsü'ne verilmiş basılmamış bitirme tezi,
1975.
-
- Derviş İsmail: "Dellâkname-i Dilküşâ". bizdeki yazma nüsha,
tarihsiz.
-
- Ertop, Konur: "Türk Edebiyatında Seks", İstanbul 1977.
-
- Fâzıl-ı Enderûnî: "Hubânnâme”. İstanbul Üniversitesi Küt.,
T.Y.5502.
-
- Fâzıl-ı Enderûnî: "Zenânnâme, Çenginâme, Defter-i 'Aşk". Bizdeki
yazma nüsha.
-
- Gazâlî: "Dâfi'u'l-Gumûm ve Râfi'u'l-Humûm", İstanbul Üniversitesi
Küt., T.Y.9659. 1400.
-
- Gölpınarlı, Abdülbaki: "Divan Edebiyatı Beyanındadır", İstanbul
1946.
-
- Hâce Nasreddîn-i Tûsi: "Bâhnâme-i Tûsî". İstanbul Üniversitesi
Kütüphanesi, T.Y.7152.
-
- Hacı Mustafa Râkım (?): "Mürşid-i Müte'ehhilîn" ve "Mürşid-i
Nisâ". İstanbul, 1299.
-
- Kâtibzâde Mehmed Refî': "Bâhnâme". İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi,
T.Y.2706.
-
- Keykâvus: "Kâbûsnâme" (Yayınlayan: Orhan Şaik Gökyay). İstanbul.
1974.
-
- M.S.: "Zifâf Gecesi-Harem Ağası'nın Muaşşakası". İstanbul.
1329.
-
- Nâzım Şâkir: " 'Aşk-ı Marazî". İstanbul 1326.
-
- Refîk Ahmed: "İstanbul Nasıl Eğleniyordu?". İstanbul 1927.
-
- Şihâbeddîn: "Bâhnâme" (Mîr Mustafâ bin Hüseyin Paşa tercümesi).
Topkapı Sarayı Küt., R.1702.
-
- Şövalye Hasan Bahrî: "Nisvân-ı Zarîfe", İstanbul 1327.
-
- Uluçay, Çağatay: "Harem". Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ankara
1985.
-
- Uluçay, Çağatay: "Harem'den Mektuplar". İstanbul, 1956.
-
- Uluçay, Çağatay: "Osmanlı Saraylarında Harem Hayatının İçyüzü".
İstanbul, 1959.
-
- "Zifâf Hâtırası", yazarı belli değil, İstanbul 1330.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder