Kısa bir tatil için Avusturya Alplerine giden bir baron, zamanını zararsız bir
flörtle renklendirmenin yollarını aramaktadır. Kendine fazlasıyla güvenen ve gönül maceralarına her
zaman açık olan bu müzmin kadın avcısı, kısa sürede kendisine bir av bulmakta hiç zorlanmayacaktır.
Tanışıp yakınlaşmak istediği kadının on iki yaşındaki oğluyla ahbaplık kurarak işe koyulur.
Yakıcı Sır annesini elde etmek isteyen
bu narsist çapkın tarafından kullanılan bir çocuğun hikâyesidir aslında. Ne var ki, yetişkin dünyası
bazen masum çocuklara büyüklere göründüğünden çok daha berrak görünmektedir...
STEFAN ZWEIG (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı
yüzünden Avusturya’dan ayrıldı. Önce Ingiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir
Gece, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Amok Koşucusu gibi
unutulmaz novellaları ona büyük bir ün kazandırdı. Novella, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi
farklı türlerde çok sayıda yetkin ürün verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu
derin karakter incelemelerine götürdü. Önemli denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar (1925)
ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar
(1928) sayılabilir. Sabırsız Yürek (1938) adlı bir psikolojik
romanı da mevcuttur. Yazara büyük ün kazandıran bir başka yapıtı insanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar'dır
(1928). Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye
dayanan biyografilerini yazmıştır. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan
Zweig, 1942’de eşiyle birlikte intihar etti.
STEFAN ZWEIG
YAKICI SIR
ÖZGÜN ADI
BRENNENDES GEHEIMNIS
EDİTÖR
GAMZE VARIM
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
MEHMET CELEP
1. BASIM EYLÜL 2015, İSTANBUL
17. BASIM MART 2023, İSTANBUL
ISBN 978-605-332-553-6
BASKI: UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
Keresteciler Sitesi Fatih Caddesi Yüksek Sokak No: 11/1 Merter Güngören/İstanbul Tel.
(0212) 637 04 11 Sertifika No: 45162
ÇEVİREN: İLKNUR İGAN
1959 yılında İstanbul’da doğdu. Avusturya Kız Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi
Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu, İÜ Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü, Köln Üniversitesi
Germanistik Bölümü'nde öğrenim gördü. 1986-1991 yılları arasında Köln'de Almanya'nın Sesi Radyosu’nda
yapımcı ve çevirmen olarak görev aldı. Heinrich Böll, Heinrich Mann, Franz Kafka, Stefan Zweig, Joseph
Roth, Lou Andreas-Salomé, Uwe Timm, Bernhard Schlink, Christa Wolf, Arno Gruen gibi yazarların
yapıtlarını dilimize kazandırdı.
Stefan Zweig
Yakıcı Sır
Almanca aslından çeviren: İlknur İgan
Partner
Lokomotif boğuk bir çığlık bırakıverdi. Semmering’e gelmişlerdi. Kara vagonlar göğün
gümüşsü ışığı altında bir an için durakladılar, birkaç kişiyi dışarı bırakarak birkaç başka yolcuyu
yuttular, orada burada telaşlı konuşmalar duyuldu. Lokomotif tekrar düdüğünü öttürdü ve peşinde
tangırdayan dizi dizi vagonlarıyla tünele girdi. Sonra nemli rüzgârın arındırdığı berrak bir fonun
önünde manzara yeniden yayılıverdi.
Trenden inenler arasında iyi giyimiyle ve yürüyüşündeki doğal esneklikle dikkat çeken
gençten biri, diğerlerinden önce davranarak otele gitmek için bir arabaya atladı. Atlar yokuş yolu
acelesizce tırmanmaya başladılar. Havada ilkbahar seziliyordu. Sadece mayıs ve haziran aylarında görülen
o beyaz, huzursuz bulutlar gökyüzünde uçuşmaktaydı. Bu genç ve hareketli oyunbazlar, göğün masmavi
meydanında birbirleriyle yarışırken aniden yüksek dağların arkasına saklanarak kucaklaşıyor, sonra
kaçışıp kâh mendil gibi buruşuyor, kâh şeritler halinde dağılıyor ve sonunda muziplik ederek dağların
tepesine beyaz kasketler gibi yerleşiyorlardı. Yukarıda, dallarını derinden çatırdatarak ve üzerlerinden
binlerce damlayı kıvılcımlar gibi silkeleyerek hâlâ yağmurun nemini taşıyan cılız ağaçları hoyratça
sallayan rüzgâr da huzursuzdu. Ara sıra dağlardan serin bir kar kokusu gelir gibi oluyor, bu insanın
soluğunda aynı zamanda hem tatlı hem keskin bir duygu yaratıyordu. Havada ve toprakta her
şey hareket halinde ve kıpırtılı bir sabırsızlık içindeydi. Atlar artık inişe geçen yolda
hafifçe soluyarak koşuyor, çıngıraklarının sesi uzaklarda yankılanıyordu.
Otele vardığında genç adamın ilk işi konuk listesine bir göz atmak oldu, ne var ki hemen
düş kırıklığına uğradı. “Burada ne işim var benim,” diye sıkıntıyla söylenmeye başladı. “Hiç arkadaş
olmayınca sadece burada, dağda bulunmak bile büroda çalışmaktan beter. Anlaşılan ya çok erken geldim
buraya ya da geç kaldım. Tatilden yana hiç şansım yoktur zaten. Bunca insanın arasında tek bir tanıdık
isim göremedim. Bütün haftanın tümden can sıkıntısıyla geçmesini önleyecek küçük bir kaçamak, hatta
zararsız bir flört yaşayacak birkaç kadın olsaydı bari.”
Genç adam valilikte çalışıyordu, Avusturya memur aristokrasisinin pek de iddialı bir isme
sahip olmayan baronlarındandı ve bu küçük tatile ihtiyacı olduğundan değil, bütün meslektaşları birer
haftalık ilkbahar izni kopartmayı başardıklarından ve kendisi de izin hakkını devlete bırakmak
istemediğinden çıkmıştı. Yalnız kalma becerisine sahip olmadığını gayet iyi bilen, son derece sosyal bir
insandı, ayrıca bu haliyle sevilen ve bütün çevrelerde aranan biriydi. Kendi başına kalma eğilimine asla
sahip değildi ve kendisini daha yakından tanıma isteğini de hiç duymadığından bu türlü yalnızlıklardan
olabildiğince kaçınırdı. Yeteneklerini, sıcakkanlılığını, yüreğindeki coşkuyu alevlendirebilmek için
insanlarla temas halinde bulunmaya ihtiyacı olduğunu biliyordu, tek başınayken kutusundan çıkartılmayan
bir kibrit kadar soğuktu ve kendine bile yararı yoktu.
Boş lobide canı sıkkın bir halde bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı, kâh
kararsızca gazeteleri karıştırıyor, kâh müzik salonundaki piyanoda ritmini yakalayamadığı bir valsin
notalarını tıngırdatıyordu. Sonunda bezip oturarak dışarıya baktı, karanlığın ağır ağır çöküşünü,
çamların arasından kurşuni bir duman gibi yükselen sisi izledi. Böyle,
sıkıntı içinde hiçbir işe yaramayan bir saat geçirdi. Sonunda kendini yemek salonuna
attı.
İçeri girdiğinde sadece birkaç masa doluydu, hepsini çabucak gözden geçirdi. Boşuna! Hiç
tanıdık yoktu. Sadece selamına umursamazca karşılık verdiği bir antrenör, bir de Ringstrasse’den aşina
olduğu biri. Küçük de olsa bir macera vaat eden tek bir kadın bile yoktu. Keyfi iyice kaçtı,
sabırsızlığı arttı. Baron, yakışıklılığı sayesinde şansı yaver giden, her an yeni bir tanışıklığa, yeni
bir gönül oyununa açık, sürekli bir maceraya atılma heyecanı içinde yaşayan, her şeyi inceden inceye
hesapladıkları için sürprizlerle karşılaşmayan ve kapıyı açanın arkadaşlarının karısı mı, yoksa hizmetçi
kız mı olduğunun ayrımını yapmadan her kadına ilk gördükleri anda şehvetle baktıklarından erotik bir
şeyi asla atlamayan genç adamlardan biriydi. Bu tür insanları, bir anlamda düşünmeden küçümseyerek kadın
avcısı olarak adlandırdığımızda bu sözcüklerin ne denli gerçekçi bir gözlem içerdiğinin farkına
varmayız, aslında bu insanların dur durak bilmeyen uyanıklığında avın bütün tutkusal içgüdüleri vardır;
avı hissetme, heyecan ve acımasızlık, içlerinde hararetli titreşimlere yol açar. Her zaman pusudadırlar,
bir macerayı sonuna kadar götürmeye her zaman hazır ve kararlıdırlar. Hep tutku yüklüdürler, ama bu bir
âşığın değil, bir kumarbazın soğukkanlı, hesapçı ve tehlikeli tutkusudur. Aralarında, gençliklerinin de
ötesinde, bütün hayatları bu beklentiyle sonsuz bir maceraya dönüşen çok azimlileri vardır. Onların tek
bir günü bile, geçerken bir bakış atmak, kaçamak bir gülümseyiş, karşı karşıya otururken bir dizin
açılması gibi küçük şehvet oyunlarıyla belki onlarca parçaya, bir yıl ise bu türden sayısız güne
bölünür. Bu şehvet oyunları, bu tür erkekler için yaşamın sonsuzca akan, besleyen ve ateşleyen
kaynağıdır.
Oteldeyse birlikte oyuna girebileceği bir partner yoktu, bakışlarıyla etrafı tarayan
baron bunu hemen gördü. Elinde-
ki kartların üstünlüğünün bilincinde olup da yeşil çuhanın başında boşu boşuna oturarak
oyuna girecek birini bekleyen kumarbazın gerginliğinden daha kötüsü yoktur. Baron gazete istedi. Asık
yüzle satırlara göz gezdirdi, ama adeta felçleşmiş olan düşünceleri satırların arasında sarhoş gibi
yalpalayıp duruyordu.
O sırada arkasında bir etek hışırtısı ve hafif öfkeli ve yapmacık bir aksanla,
“Mais tais-toi Edgar!”*
diyen bir ses duydu.
İpek bir giysi hışırdayarak masasına sürtünüp geçti, uzun boylu, dolgun vücutlu bir kadın
siluetinin peşinden siyah kadife bir takım giymiş, ufak tefek, solgun bir erkek çocuk yürüyordu. Oğlan
yanından geçerken Baron’a merakla şöyle bir baktı. Sonra onlara ayrılmış olan karşı masaya oturdular,
çocuk kara gözlerindeki huzursuzlukla çelişen bir uslu durma çabası içindeydi. Kadın -genç adamın tüm
dikkati onun üzerinde yoğunlaşmıştı- çok zarifti ve dikkat çekici bir şıklıkta giyinmişti, üstelik
Baron’un çok hoşlandığı tiplerdendi, olgunluk çağının eşiğindeki o hafif dolgun Yahudi kadınlardandı;
belli ki tutkulu, ama ateşliliğini ince bir hüznün arkasında saklayacak kadar da deneyimliydi. Genç adam
ilk başta hemen gözlerine bakamadı, ama zarif bir burnun üzerinde kusursuz birer yay çizen kaşlarını
hayranlıkla izledi, burnu ırkım ele vermekle birlikte profilinin seçkin biçimiyle kadını etkileyici ve
ilginç kılıyordu. Saçları, bu dolgun bedendeki bütün dişice şeyler gibi dikkat çekici bir gürlükteydi;
kadının güzelliği, çok fazla hayranlık görmenin verdiği özgüvenle doygun ve gösterişli bir kıvama
gelmişti. Çok alçak bir sesle yemekleri ısmarladı ve çatalıyla oynayarak ses çıkartan çocuğu tekrar
uyardı - bütün bunları, Baron’un belli etmemeye dikkat ederek onu izleyen bakışları karşısında kayıtsız
görünerek yaptı. Aslında onu bu denetimli dikkate zorlayan, bakışlarını fark etmemiş gibi davrandığı
genç adamın yoğun ilgisiydi.
* (Fr.) Kes sesini Edgar! (ç.n.)
Baron’un asık yüzü birden aydınlanmıştı, sinir uçları teninin altında harekete geçerek
onu canlandırmış, yüz hatları ışımış, kasları gerilmişti, öyle ki duruşu dikleşti, gözleri parlamaya
başladı. Bu hali, içindeki tüm gücü harekete geçirmek için bir erkeğe ihtiyaç duyan kadınların tavrına
benzemiyor değildi. Enerjisi, ancak böyle bir hazla uyarıldığında güce dönüşebiliyordu. İçindeki avcı,
avın kokusunu almıştı. Kışkırtıcı bakışlarım, kadının ara sıra belirsiz bir ışıltıyla kendininkilere
değip geçen, ama asla açık bir yanıt vermeyen bakışlarıyla karşılaştırmaya çalıştı. Ara sıra kadının
dudaklarının kıyısında başlamaya yüz tutan bir gülümseyişin akıp geçtiğini de görür gibi oluyordu, ama
her şey çok belirsizdi ve onu asıl tahrik eden de bu belirsizlikti. Baron’a umut vaat eden tek şey,
kadının bakışlarını sürekli kaçırmasıydı, çünkü bu tutumunda hem bir direnç hem de bir sıkılganlık
vardı; bir de, izleyicilere göre ayarlandığı anlaşılan, çocuğuyla konuşma tarzındaki tuhaf özenlilik.
Kadında bir gerilimin başladığını belli eden de sergilediği bu zorlama dinginlikti aslında. Baron da
gergindi, artık oyun başlamıştı. Ağırdan alarak yemeği uzattı. Karşısındaki kadını, yüzünün her
çizgisini zihnine nakşedene, dolgun bedeninin her noktasına belli etmeden dokunana kadar, yarım saat
boyunca neredeyse hiç aralıksız bakışlarıyla kuşattı. Dışarıda ağır bir karanlık çökmekteydi, heybetli
yağmur bulutlarının kasvetli elleri üstüne doğru uzandığında orman çocukça bir korkuyla iç geçirdi.
Salonda gölgeler giderek daha hızlı yayılıyor; sessizlik insanları giderek daha fazla sıkıştırıyor
gibiydi. Baron, kadının çocuğuyla konuşmasının bu sessizliğin ürkütücülüğüyle daha da yapmacıklaştığını
fark edince az sonra kalkacaklarını sezdi. O zaman bir deneme yapmaya karar verdi. Önce o kalktı,
dışarıdaki manzarayı seyrederek kadına bakmadan ağır ağır kapıya doğru yürüdü. Sonra bir şey unutmuş
gibi başını aniden geri çevirdi ve kadını ilgili bakışlarla kendisini izlerken yakaladı.
Bunu görmek Baron’u kışkırttı. Holde durup bekledi. Çok geçmeden kadın oğlunun elinden
tutarak geldi, geçerken dergileri karıştırdı, çocuğa bazı resimler gösterdi. Baron da, asıl niyeti
kadının gözlerindeki nemli pırıltılara daha da yakınlaşmak, hatta belki bir sohbet başlatmakken, bir
dergi arıyormuş gibi yaparak sanki rastlantıyla masaya yaklaştığında kadın arkasına döndü, hafifçe
oğlunun omzuna dokundu ve “Viens, Edgar! Au
lit!”* diyerek soğuk bir edayla Baron’un yanından geçip gitti. Baron hafif
bir küskünlükle arkasından baktı. Aslında hemen o akşam tanışacaklarını ummuş ve bu katı tavır
karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Yine de bu direnmede bir çekicilik vardı ve arzusunu ateşleyen
de bu belirsizlikti zaten. Ne olursa olsun artık partnerini bulmuştu, oyun başlayabilirdi.
* (Fr.) Haydi Edgar! Yatmaya! (ç.n.)
Hızlı Bir Tanışma
Ertesi gün Baron lobiye girdiğinde güzel yabancının oğlunu, asansör görevlisi iki
delikanlıya heyecanla bir şeyler anlatırken buldu, onlara Karl May’ın bir kitabından resimler
gösteriyordu. Annesi orada değildi, anlaşılan hâlâ giyimiyle meşguldü. Baron oğlana ancak o zaman dikkat
etti. On iki yaşlarında, henüz tam gelişmemiş, asabi ve çekingen bir çocuktu; hareketleri savruk, kara
gözleri kıpır kıpırdı. Bu yaşlardaki çocuklarda sıklıkla görüldüğü gibi ürkütülmüş bir hali vardı, sanki
uykusundan uyandırılmış da aniden yabancı bir ortama bırakılmış izlenimi yaratıyordu. Yüzü hoş
sayılırdı, ama henüz tam ifadesini bulmamıştı, erkekleşmenin çocuksulukla mücadelesi daha yeni
başlıyordu, tüm malzeme yoğrulmuş, ama daha şekil verilmemiş, hiçbir çizgi netleşmemişti, oğlan henüz
silik ve tedirgindi. Üstelik giysilerin çocukların üzerine asla oturmadığı, ceketlerin, pantolonların
sıska kollarının ve bacaklarının üstünde döndüğü, ayrıca dış görünümlerine dikkat etmek için hiçbir
kendini beğendirme duygusunun uyarıda bulunmadığı o en zor çağdaydı.
Ne yapacağını bilemeden ortalıkta dolanan oğlan tam anlamıyla acınası bir izlenim
bırakıyordu. Aslında herkesin ayağına dolanıyordu. Ya durmadan sorularıyla bunalttığı kapı görevlisi onu
yanından uzaklaştırıyor, ya da kapıdan
girenleri rahatsız ediyordu; arkadaş yokluğu çektiği belliydi. Çocuksu bir gevezelik
ihtiyacı içinde otel görevlilerine yanaşmaya çalışıyordu, onlar da eğer zamanları varsa ilgileniyor,
fakat bir yetişkin göründüğünde veya bir iş çıktığında sohbeti kesiveriyorlardı. Baron, her şeye merakla
bakan, ama herkesin yüz çevirerek yanından kaçtığı bu talihsiz çocuğu gülümseyerek ve ilgiyle izledi.
Bir ara onun meraklı bakışlarını yakaladı, fakat oğlan yakalandığını anlayınca hemen kirpiklerini
indirip durmadan etrafı araştıran kara gözlerini ürkekçe gizledi. Bu hali Baron’u pek eğlendirdi. Çocuk
ilgisini çekmeye başlamıştı. Korku yüzünden bu kadar ürkek davrandığı anlaşılan bu oğlanın, belki de
annesine yaklaşmak için en hızlı aracı olabileceğini düşündü. Ne olursa olsun bunu bir denemeye
niyetlendi. Tekrar dışarıya çıkan çocuğu belli etmeden izledi. Oğlan çocuksu bir şefkat ihtiyacıyla
beyaz bir atın burnunu okşadı, fakat gerçekten hiç şansı yoktu, bu sefer de arabacı onu oldukça sert bir
şekilde oradan uzaklaştırdı. Çocuk incinmiş ve küskünleşmişti, hüzünlü ve dalgın bakışlarla ortalıkta
dolaşmaya başladı. O zaman Baron sesine olabildiğince neşeli bir hava katarak ona seslendi.
“Eee delikanlı, söyle bakalım, buradan hoşlandın mı?”
Çocuk kıpkırmızı kesilerek gözlerini ürkekçe ona çevirdi. Mahcubiyetten kıvranarak,
kendisine uzatılan eli korkuyla tuttu. Yabancı bir beyin onunla sohbet etmesi ilk kez yaşadığı bir
şeydi.
“Teşekkür ederim, evet,” diye güçlükle karşılık verdi. Son sözcüğü söylemekten çok
sıkarak ağzından çıkarmıştı sanki.
“Buna şaşırdım,” dedi Baron gülerek, “sıkıcı bir yer burası aslında, özellikle de senin
gibi bir delikanlı için. Bütün gün ne yapıyorsun peki?”
Çocuk hâlâ hemen bir karşılık veremeyecek kadar şaşkındı. Bu şık giyimli, tanımadığı
beyefendinin normalde hiç
kimsenin ilgilenmediği kendisi gibi bir çocukla konuşması gerçekten olası mıydı? Bunu
düşününce hem ürktü hem de gururlandı. Sonra kendini güçlükle toparlayarak yanıt verdi.
“Kitap okuyorum, sonra sık sık yürüyüşe çıkıyoruz. Annemle ben arabayla da dolaşıyoruz
bazen. Buraya kendimi toparlamam için geldik, bir hastalık geçirmiştim de. Doktor bu yüzden güneşlenmem
gerektiğini söyledi.”
Son sözcükleri söylerken artık oldukça kendinden emindi. Çocuklar hastalanmakla hep
gururlanırlar, çünkü bunun ailelerinin gözünde önemlerini iki katına çıkarttığını bilirler.
“Evet, güneş delikanlılar için iyidir, bir süre sonra esmerleşirsin. Ama bütün gün de
oturup kalman gerekmez. Senin yaşında bir genç koşmalı, enerjik olmalı, hatta biraz da yaramazlık
yapmalı. Bana öyle geliyor ki, sen biraz fazla uslusun, koltuğunun altındaki o koca kitapla oturduğu
yerde kalan biri gibi görünüyorsun. Senin yaşındayken ne haylazlıklar yaptığım aklıma geliyor da, her
akşam eve pantolonum yırtılmış dönerdim. Fazla uslu olmak da iyi değildir!”
Çocuk elinde olmadan gülümsedi ve gülmek korkusunu dağıttı. Bir yanıt vermek isterdi, ama
kendisiyle öylesine dostça konuşan bu tanımadığı sempatik beyin karşısında fazla cüretkâr davranırsa
küstahlık etmiş olacağını düşündü. Asla şımarık bir çocuk olmamıştı, her zaman biraz çekingen
davranırdı, şimdi de hem mutluluğu hem utancı aynı anda yaşadığı için ne yapacağını bilemiyordu. Sohbeti
sürdürmeyi çok istiyordu, ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Neyse ki o sırada otelin, açık renk bir
Saint Bernard olan büyük köpeği yanlarına geldi, ikisini de koklayarak kendisini okşamalarına izin
verdi.
“Köpekleri sever misin?” diye sordu Baron.
“Çok severim, büyükannemin Baden’daki villasında köpeği var, orada kaldığımız zaman bütün
gün hep benimle olur. Ama sadece yazları, büyükannemi ziyarete gittiğimizde.”
“Bizim çiftliğimizde sanırım iki düzine kadar köpeğimiz var. Eğer burada vaktini iyi
geçirirsen bir tanesini sana vereceğim. Beyaz kulaklı, kahverengi tüylü bir yavru. İster misin?” Çocuk
sevincinden kızardı.
“Ah, evet,” dedi hemencecik heyecan ve istekle. Ama ardından yüzü birden gölgelendi ve
korkmuş gibi durakladı.
“Ama annem izin vermez. Evde köpeğe katlanamayacağını söylüyor. Çok zahmetli
oluyormuş.”
Baron gülümsedi. Söz sonunda anneye gelmişti.
“Annen o kadar sert mi?”
Çocuk düşündü, tanımadığı bu adama güvenip güvenemeyeceğini tartar gibi bir an Baron’a
baktı. Sonra temkinli bir yanıt verdi.
“Hayır, annem sert değil. Hele şimdi hasta olduğum için her şeye izin veriyor. Belki bir
köpek almama bile izin verir.”
“Bunu ondan ben rica edeyim mi?”
“Evet, edin lütfen,” diye sevinçle bağırdı oğlan. “Annem o zaman kesin izin verir. Köpek
nasıldı? Kulakları beyazdı, değil mi? Av getirmesini biliyor mu?”
“Elbette. Her şeyi biliyor.” Baron çocuğun gözlerinde böylesine çabuk ateşlediği
kıvılcımlara bakarak elinde olmadan gülümsedi. Başlangıçtaki tutukluğu bir anda çözülmüş ve korkunun
bastırmakta olduğu tutkusu öne çıkmıştı. Az önceki ürkek, çekingen çocuk bir anda kabına sığamayan bir
afacana dönüşmüştü. Baron elinde olmadan, “Ah, annesi de böyle olsa keşke,” diye içinden geçirdi,
“çekingenliğinin altında böyle bir ateşlilik saklı olsa.” Bu arada oğlan sorularını sıralamaya
başlamıştı bile.
“Köpeğin adı ne?”
“Karo.”
“Karo,” diye neşeyle tekrarladı çocuk. Bu sözcük onu nedense güldürüp neşelendirmişti,
beklenmedik bir şekilde birisinin ona dostça yaklaşması karşısında, kendinden geçmiş gibiydi. Baron ise
hızlı başarısı karşısında kendisi de şa-
şırmıştı, demiri tavında dövmeye karar verdi. Çocuğu kendisiyle kısa bir gezinti yapmaya
çağırdı, haftalardır bir arkadaşla zaman geçirememenin yoksunluğunu duyan zavallı oğlan bu öneriye çok
sevindi. Yeni dostunun rastlantı gibi görünen küçük sorularla almaya çalıştığı bütün bilgileri sohbet
içinde ortaya döküverdi. Çok geçmeden Baron aileyle ilgili her şeyi, öncelikle de Edgar’ın, varlıklı
Yahudi burjuvazisinden Viyanalı bir avukatın tek oğlu olduğunu öğrenmişti. Becerikli sorularıyla,
annenin Semmering’de kalmaktan pek de hoşnut olmadığını, sıcak bir sosyal ortam bulamamaktan yakındığını
hemen anladı. Hatta annesinin babasını çok mu sevdiğini sorduğunda Edgar’ın verdiği kaçamak yanıtlardan
her şeyin pek de yolunda olmadığını tahmin etti. Bu masum çocuğun ağzından bütün bu küçük aile sırlarını
kolayca aldığı için neredeyse utanmıştı, çünkü anlattıklarının bir yetişkinin ilgisini çekmesinden gurur
duyan Edgar yeni arkadaşına sonsuz güven gösteriyordu. Dolaşırlarken Baron kolunu omzuna atmıştı ve
herkesin içinde bir yetişkinle böyle bir samimiyet içinde yürüyebildiği için çocuk kalbi büyük bir
gururla çarpıyordu. Yavaş yavaş çocuk olduğunu kendisi de unutarak bir yaşıtıyla berabermiş gibi
çekinmeden, rahatça gevezelik etmeye başladı. Konuşmalarından Edgar’ın çok zeki olduğu ve yetişkinlerle
fazla vakit geçiren hastalıklı çocukların çoğu gibi zamanından önce olgunlaştığı, bir de tutku
derecesinde ilgi veya soğukluk hissedebildiği anlaşılıyordu. Hiçbir şeyle ilişkisi sıradan değildi, her
insandan veya her nesneden ya büyük bir hayranlıkla ya da yüzünü buruşturup neredeyse çirkin ve kötücül
bir şekle sokacak kadar şiddetli bir nefretle söz ediyordu. Belki de konuşmalarındaki bu fanatikçe
ateşliliğin nedeni, yakın zamanda geçirdiği hastalığın verdiği bir yabanıllık ve tutarsızlıktı,
çekingenliği de kendi tutkusu karşısında duyduğu korkudan kaynaklanıyordu.
Baron onun güvenini kolaylıkla kazandı. Bu hararetle ve huzursuzlukla çırpınan yüreği
avucunun içine alması
için yarım saat yetmişti. Çocukları kandırmak, kimsenin kalplerini kazanmak için
uğraşmadığı bu masumların gözünü boyamak, ne kadar da kolaydı. Bu çocuksu sohbeti doğallıkla yürütmek
için Baron’un kendi geçmişine gitmesi yetmişti, oğlan birkaç dakika içinde mesafe duygusunu kaybetti,
artık onu kendi yaşıtı gibi hissediyordu. Bu ıssız yerde birdenbire bir dost bulduğu için o kadar
mutluydu ki, hem de nasıl bir dost! Viyana’daki bütün arkadaşlarını unutuvermişti; incecik sesleri,
sıradan gevezelikleriyle bütün o küçük çocuklar unutulmuştu, şu tek bir saat onların tüm anılarını silip
götürmüştü! Edgar’ın coşkun tutkusunun tümü şimdi bu yeni ve sıkı dosta yönelmişti. Vedalaşırlarken
Baron ertesi gün tekrar görüşmek için öğleden önce gelmesini söyleyince, üstelik uzaktan bir arkadaş
gibi el de sallayınca oğlanın göğsü gururla kabardı. Bu belki de hayatının en güzel anıydı. Çocukları
kandırmak bu kadar kolaydı işte. Baron koşarak uzaklaşan çocuğun arkasından gülümsedi. İstediği aracıyı
elde etmişti artık. Oğlanın annesini bitkin düşürene kadar her şeyi anlatacağından, her bir sözcüğü
tekrarlayacağından emindi, bu arada sohbetin arasına kadına ulaşacak pek çok iltifatı da ustaca katmış
olduğunu hatırlayarak keyifle gülümsedi, ondan hep “Edgar’ın güzel annesi” diye söz etmişti. Baron,
kabına sığamayan oğlanın onu annesiyle bir araya getirmeden rahat durmayacağını biliyordu. Kendisininse
güzel yabancıyla aralarındaki mesafeyi azaltmak için artık parmağını bile kıpırdatmasına gerek yoktu,
rahat rahat hayal kurup manzarayı seyredebilirdi, çünkü çocuğun onu kadının kalbine ulaştıracak köprüyü
kurmak için gayretle çalışmakta olduğunu biliyordu.
Üçlü
Planın mükemmel olduğu ve en ince ayrıntısına kadar başarıya ulaştığı hemen bir saat
sonra belli oldu. Genç Baron kasten biraz gecikerek yemek salonuna girdiğinde Edgar sandalyesinden
fırladı, mutlulukla gülümseyip selam vererek el salladı. Aynı zamanda da annesini kolundan
çekiştiriyordu. Herkesin dikkatini çekecek hareketlerle Baron’u göstererek heyecanla bir şeyler anlattı.
Kadın bundan sıkıldı ve oğlunu fazla göze batan davranışları yüzünden azarladı, fakat yine de onu
kıramayıp şöyle bir bakmaktan kendini alamadı; Baron da bu fırsatı hemen değerlendirip saygıyla eğilerek
selam verdi. Artık tanışmışlardı. Kadın selama karşılık vermek zorunda kaldı, ama daha sonra başını
iyice tabağına eğdi ve bütün yemek boyunca bir daha ondan yana bakmamaya özen gösterdi. Edgar ise aksine
durmadan Baron’dan yana bakmaya çalışıyordu, hatta bir keresinde onca mesafeden onunla konuşmaya
kalkıştı ve densizliği yüzünden annesinden sert bir azar işitti. Yemekten sonra hemen uyumaya gideceğini
söylemiş olmalı ki, annesiyle aralarında hararetli bir fısıldaşma başladı, sonunda kadın oğlunun
ricalarına dayanamadı, öbür masaya geçmesine, arkadaşıyla konuşmasına izin verdi. Baron’un birkaç samimi
sözüyle çocuğun gözleri yeniden ışıldadı, biraz sohbet ettiler. Sonra Baron aniden zarif bir hareketle
dönerek ayağa kalktı, diğer
masaya yöneldi, biraz şaşırdığı belli olan kadını böylesine akıllı ve neşeli bir oğlu
olduğu için kutladı. Birlikte geçirdikleri güzel öğle öncesinden hoşnutlukla söz ettikten sonra -bu
arada Edgar sevinç ve gururdan kızarmıştı- çocuğun sağlık durumu hakkında öyle ayrıntılı sorular sordu
ki, kadın yanıt vermek zorunda kaldı. Böylece oğlanın mutlulukla ve biraz da saygı duyarak dinlediği
uzun bir sohbete başlamış oldular. Baron kendini tanıttığında adının hoş tınısının bu zarif kadını
etkilediği sanısına kapıldı. Ayrıca kadın çok temkinli olmasına ve çocuğu ileri sürerek hoşgörü dileyip
erkenden kalkmasına rağmen Baron’a karşı son derece nazik davranmıştı.
Oğlan yorgun olmadığını, hatta bütün gece kalabileceğini söyleyerek şiddetle karşı çıktı.
Fakat annesi Baron’a elini uzatmıştı bile, o da bu eli saygıyla öptü.
Edgar o gece rahat bir uyku uyuyamadı. Ruhunda mutluluk ve çocuksu bir ümitsizlik duygusu
birbirine karışıyordu. Çünkü o gün yaşamında yeni bir şey olmuştu. İlk kez yetişkinlerin hayatına
karışmıştı. Yarı yarıya düşlere dalmışken bir çocuk olduğunu unutarak kendini bir anda büyümüş hissetti.
Tek çocuk olarak büyümüştü, sık sık hastalanıyordu ve pek arkadaşı yoktu. Ona fazlaca ilgi göstermeyen
anne babasından ve evdeki hizmetçilerden başka şefkat ihtiyacını karşılayacak kimse yoktu. Yalnızca
başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha
öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş
kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir. Yaşanmamış duygular burada birikerek aşırı
ağırlaşır ve değeceğine inanılan ilk kişiyle karşılaşıldığında alabildiğine boşalır. Edgar da karanlıkta
hem mutlu hem de karmakarışık duygularla yatıyor, gülmek isterken gözlerinden yaşlar akıyordu. Çünkü
Baron’u, bir arkadaşını veya anne babasını, hatta Tanrı’yı hiç sevmemiş olduğu kadar seviyor-
du. Daha birkaç saat önce ismini bile bilmediği bu adamın imgesine çocuksu yaşının tüm
olgunlaşmamış tutkusuyla sarılmıştı.
Fakat buna rağmen bu beklenmedik ve sıra dışı arkadaşlığın altında ezilmeyecek kadar
akıllıydı. Ruhunu altüst eden şey değersizlik duygusuydu, kendini bir hiç gibi hissetmesiydi. Kendini
yiyip bitirerek, “Daha okulu bile bitirmemiş, akşamları herkesten önce yatmaya giden on iki yaşında bir
oğlan çocuğuyum, ona layık mıyım ben?” diye düşünüyordu. “Onun için ne anlam taşıyabilirim? Ona ne
verebilirim?” Duygularını belli etmek elinden gelmediği için azap çekiyor; mutsuz oluyordu. Okulda bir
arkadaş edindiğinde yaptığı ilk şey hep, sırasının gözünde biriktirdiği posta pulları ve değişik taşlar
gibi bazı ufak tefek değerli şeylerini, o çocuksu hâzinesini onunla paylaşmak olurdu. Ne var ki daha dün
gözüne o kadar önemli ve çekici görünen bu şeylerin tümü şimdi birdenbire değerini yitirmişti, onları
aptalca ve değersiz buluyordu artık. Ayrıca o kendisine sen diye hitap ederken aynı şekilde karşılık
vermeye bile cesaret edemediği bu yeni arkadaşa bu tür şeyleri nasıl verebilirdi? Duygularını belli
etmek için başka nasıl bir yol bulabilirdi? Küçük olmanın, eksik, olgunlaşmamış, on iki yaşında bir
çocuk olmanın acısını giderek daha fazla hissediyordu; çocuk oluşuna hiç bu kadar içten yakınmamış,
hayal ettiği gibi boylu boslu, güçlü bir erkek, diğerleri gibi bir yetişkin olarak uyanmayı hiç bu kadar
yürekten istememişti.
Çok geçmeden bu sıkıntılı düşüncelerin arasına erkek olmayla ilgili ilk renkli hayaller
de karıştı. Edgar sonunda gülümseyerek uyudu, fakat ertesi sabahki buluşmanın heyecanıyla uykusunu
alamadı. Daha saat yedide gecikme korkusuyla uyanıverdi. Aceleyle giyindi, normalde onu yataktan bin bir
zahmetle çıkarttığı için şaşırıp kalan annesinin odasına uğrayarak günaydın dedi ve onun soru sormasına
fırsat vermeden koşturup aşağıya indi. Saat dokuza kadar
sabırsızlıkla ortalıkta dolaştı, kahvaltıyı unuttu, tek derdi arkadaşını
bekletmemekti.
Saat dokuz buçukta Baron nihayet rahat ve kaygısız geldi. Sözünü çoktan unutmuştu
elbette, fakat oğlanın büyük bir heyecanla yanına koşturduğunu görünce gülümseyerek gezintiye hazır
olduğunu söyledi. Kolunu yine mutluluktan yüzü parlayan çocuğun omzuna atıp, hemen çıkmak niyetinde
olmadığını da tatlılıkla belli ederek onunla lobide bir aşağı bir yukarı birkaç kez gidip geldi.
Beklediği bir şey var gibiydi, en azından huzursuzlukla kapıları tarayan bakışları buna işaret ediyordu.
Birden duruşu dikleşiverdi. Edgar’ın annesi içeriye girmişti, Baron’un selamına karşılık vererek neşeyle
yanlarına yaklaştı. Edgar’ın çok değerli bir şey saklar gibi kendisinden sakladığı gezinti planlarını
öğrenince onaylarcasına gülümsedi, Baron’un onlara katılması için yaptığı daveti de çabucak kabul etti.
Edgar hemen yüzünü asarak dudaklarını ısırdı. Annesinin tam da o sırada çıkıp gelmesi ne tatsızdı! Bu
gezinti yalnızca ona aitti, Baron’u annesiyle tanıştırdıysa da bunu sırf nezaketinden yapmıştı, yoksa
arkadaşını onunla paylaşmak istemiyordu. Baron’un annesine gösterdiği özeni görünce içinde kıskançlığa
benzer bir duygu uyandı.
Üçü birlikte çıktılar, çocukta birden gelişen değerli bulunma ve önemsenme duygusu, yolda
annesinden ve Baron’dan gördüğü bariz ilgiyle daha da beslendi. Sohbetlerinin neredeyse tek konusu
Edgar’dı, annesi biraz da yapmacık bir kaygıyla çocuğun solgunluğundan ve asabiliğinden söz ederken
Baron gülümseyerek buna karşı çıkıyor ve “arkadaşının” cana yakınlığını övüyordu. Edgar daha önce
kendini hiç bu kadar mutlu hissetmemişti. Bir anda çocukluğu boyunca ona hiç tanınmamış haklara sahip
oluvermişti. Konuşmalara katılabiliyor, ağzını açmaya kalktığında susturulmuyor, hatta o zamana kadar
hoş karşılanmamış olan bazı isteklerini açıkça dile getirebiliyordu. Kendisinin de bir
yetişkin olduğu yanılsamasının hızla derinleşmesine şaşmamak gerekirdi. Kurduğu ışıltılı
hayallerde çocukluğunu çoktan geride bırakmış, küçüldüğü için artık giyilmeyen bir giysi gibi fırlatıp
atıvermişti.
Öğlen yemeğinde Baron, kendisine gittikçe daha hoş davranmaya başlayan Edgar’ın annesinin
daveti üzerine onların masasına oturdu. Karşılıklı masalarda otururken yan yana gelmişler, tanışmaları
arkadaşlığa dönüşmüş, üçlü kurulmuştu. Kadın, erkek ve çocuk uyum içindeydiler.
Kuşatma
Sabırsız avcı için artık avına yaklaşma zamanı gelmişti. Bu aile havası, bu üçlü
buluşmalar ona göre değildi. Hep birlikte oturup sohbet etmek elbette hoştu, ama sonuçta asıl niyeti
sohbet değildi. Toplumsal kurallara uymak için arzusunu maskelediğinde bunun kadınla erkek arasında
erotizmin canlanmasını geciktirdiğini, sözlerinin hararetini, yakınlaşmasının sıcaklığını azalttığını
biliyordu. Bu sohbetlerin asıl niyetini unutturmaması gerekirdi ve Baron, niyetinin ne olduğunu kadının
da çoktan anladığından emindi.
Kadın için gösterdiği çabanın boşa gitmeyeceğini tahmin ediyordu. Bir kadının, asla
sevmediği bir kocaya sadık kaldığı için pişman olmaya başladığı ve artık solmaya başlayan güzelliğinin,
anaçlıkla dişilik arasında tercih yapmak için son bir şans daha tanıdığı yaşlardaydı. Çizgisi çoktan
belirlenmiş olduğu düşünülen hayat, bu yaşlarda bir kez daha sorgulanır, isteğin büyülü ibresi son bir
kez daha erotik bir macerayla tümden vazgeçiş arasında gider gelir. Kadın bu noktada, ya kendi kaderini
ya da çocuklarının kaderini yaşamak, anne ya da kadın olmayı seçmek gibi riskli bir karar vermek
durumundadır. Bu tür duygular üzerinde gözlemleri güçlü olan Baron, kadında yaşam ateşiyle özveri
arasındaki o tehlikeli gidiş gelişi fark ettiğine inanıyordu. Kadın konuşmalarında, sadece maddi
gereksinmeleri giderdiği, fakat
ayrıcalıklı yaşam tarzının yarattığı özlemleri karşılamadığı anlaşılan kocasından pek az
söz ediyordu ve çocuğunun iç dünyasıyla da yakından ilgili olmadığı anlaşılıyordu. Kara gözlerindeki bir
hüzün perdesinin arkasına gizlediği can sıkıntısının gölgesi tüm yaşamına vuruyor ve şehvetini
köreltiyordu. Baron hızlı ilerlemeye, ama bir yandan da hiçbir telaş belirtisi göstermemeye karar verdi.
Aksine, oltaya gelen balığı çekerken misinayı kopartıp kaçmasın diye arada bir gevşeten balıkçı gibi, bu
yeni tanışıklıkta dışa karşı kayıtsız görünmek niyetindeydi, çünkü aslında kadının peşine düşen
kendisiyken onu kendi peşinden koşturmak istiyordu. Biraz kibirli davranmaya, toplumsal konumlarının
farkını vurgulamaya karar verdi; Baron bu olgunlaşmış, güzel ve dolgun bedeni, sadece gururuyla,
yakışıklılığıyla, aristokrat isminin havasıyla ve soğukkanlı davranışlarıyla elde edebileceği
düşüncesiyle heyecanlanıyordu.
Bu ateşli oyun onu şimdiden kışkırtmaya başlamıştı, bu yüzden de dikkatli olmak için çaba
gösterdi. Arandığını ve özlendiğini bilmenin verdiği tatlı duygularla öğle öncesini odasında geçirdi.
Fakat yokluğu amaçladığı kişi tarafından pek fark edilmedi, aksine zavallı oğlan için eziyet oldu. Bütün
öğleden sonra Edgar kendini son derece ümitsiz ve yitik hissetti, ona özgü o inatçı sadakatle saatler
boyunca vazgeçmeden arkadaşını bekledi. Habersizce gitmek veya kendi başına bir şeyler yapmak Edgar’a
arkadaşlığa karşı bir suç işlemek gibi geliyordu. Boşu boşuna koridorlarda dolaştı, zaman geçtikçe
yüreğindeki umutsuzluk da artıyordu. O sıkıntıyla hayal gücü bir kaza olabileceği veya onu fark etmeden
kırmış olduğu gibi olasılıklar üretiyordu, sabırsızlık ve endişeden neredeyse ağlayacaktı.
Akşam Baron yemeğe indiğinde hararetle karşılandı. Edgar, annesinin yüksek sesle
uyarmasına ve diğer insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan ona doğru koşturdu, incecik kollarıyla
göğsüne sımsıkı sarıldı. “Neredeydiniz? Ne yap-
tınız? Her yerde sizi aradık,” diye heyecanla bağırdı. Annesi, kendisinin de olaya
karıştırılmasına sıkılarak kızardı ve oldukça sert bir şekilde: “Sois sage, Edgar. Assieds-toi!”* diye çocuğu
uyardı. Bu dile çok iyi hâkim olmasa da, biraz karışık ifadelerde içinden çıkamasa da çocukla hep
Fransızca konuşuyordu. Edgar söz dinledi, ama Baron’u sorguya çekmekten de vazgeçmedi. “Baron’un kendi
istediğini yapmakta özgür olduğunu unutma Edgar. Belki de arkadaşlığımız onu sıkıyordun” Bu kez konuya
kendisi dahil olmuştu. Baron bu sitemin bir kompliman beklentisiyle geldiğini sevinçle fark etti.
İçindeki avcı uyandı. Avın izini bu kadar çabuk yakalamaktan, onu namlunun ucunda
hissetmekten heyecanlanmış, başı dönmüştü. Gözleri parlıyor, kanı damarlarında daha hızlı akıyordu,
sözcüklerin dudaklarından nasıl çağıldayarak döküldüğünü kendi de anlamıyordu. Erotik yanı güçlü her
erkek gibi Baron da kadınların hoşuna gittiğini anladığında kendini bir o kadar iyi, bir o kadar emin
hissediyordu; aynı bazı oyuncuların, ancak izleyicilerini gördüklerinde ve karşılarında soluk alan bir
kitlenin tamamen kendi çekimlerine kapıldığını hissettiklerinde coşmaları gibi. Baron her zaman, renkli
imgeler kullanarak konuşan iyi bir anlatıcı olmuştu, fakat o akşam, bu yeni arkadaşlığı kutlamak için
ısmarladığı şampanyadan birkaç kadeh içmesinin de etkisiyle kendini aştı. İngiliz yüksek
aristokrasisinden bir arkadaşının davetlisi olarak Hindistan’da katıldığı av partilerinden söz etti; bu
konuyu hem tarafsız olduğu hem de ulaşamadığı ve egzotik bulduğu şeylerin kadını heyecanlandırdığını
fark ettiği için seçmişti. Fakat anlattıklarından büyülenen bu kez de Edgar oldu, çocuğun gözleri ışıl
ışıl parlıyordu. Yemeyi içmeyi unutmuş Baron’un ağzının içine bakıyordu. Kendisinin kitaplarda okuduğu
kaplan avları, bakır tenli insanlar, Hindular ve binlerce insanı tekerleklerinin altında ezen o
* (Fr.) Uslu dur Edgar, otur, (ç.n.)
korkunç juggernaut gibi olağandışı şeyler gören bir insanla karşılaşabileceğini asla ümit etmemişti. Böyle
birinin gerçekten olabileceğini o zamana kadar asla düşünmemiş, masallardaki ülkelerin varlığına da
inanmamıştı, şimdi bunları dinlemek içinde fırtınalar yaratıyordu. Gözlerini arkadaşından ayıramıyor,
nefesini tutarak onun bir kaplan öldürmüş olan ellerini seyrediyordu. Bir şey sormaya cesaret ettiğinde
sesi heyecandan kısılıyordu. Canlı hayal gücü bütün anlatılanları hızla gözlerinin önünde
canlandırıyordu. Arkadaşını, sırtına mor bir şal atılmış bir filin üstünde otururken görüyordu, iki
yanında başlarına değerli kumaşlardan türbanlar bağlamış bakır tenli adamlar yürüyor, sonra birden bir
kaplan dişlerini göstererek ağaçların arasından fırlayıp filin hortumuna saldırıyordu. Fakat Baron daha
da ilginç bir konuya geçip fil avlamakta kullanılan hileyi anlattı. Vahşi ve atak genç filleri tuzaklara
çekmek için ehlileştirilmiş yaşlı hayvanları kullanıyorlardı. Bunları dinlerken oğlanın gözlerinden ateş
fışkırıyordu. O sırada annesi saatine bakarak, “Neuf heures! Au lit!”* deyince çocuk aniden bir
tokat yemiş gibi oldu.
Edgar korkudan bembeyaz kesilmişti. Yatağa gönderilmek bütün çocuklar için korkunç bir
şeydir, çünkü yetişkinler karşısındaki en açık aşağılanmadır; çocukluğun, küçük olmanın, çocuklara özgü
uyku ihtiyacının belirtisidir. Hele böyle ilginç bir anda, işitilmedik olayları dinlemekten mahrum
kalacağı için bunun hatırlatılması tam bir darbeydi.
“Yalnız bunu anne, yalnızca fillerle ilgili hikâyeyi dinlememe izin ver!”
Yalvarmaya başlamak üzereydi. Fakat yeni edindiği büyük adam gururuyla hemen toparlandı.
Sadece tek bir deneme yaptı, ama annesi bu akşam çok sertti. “Hayır, artık geç oldu. Haydi yukarıya
Edgar! Yaramazlık yok. Baron’un bütün hikâyelerini ben sana sonra aynen anlatacağım.”
* (Fr.) Saat dokuz, haydi yatmaya! (ç.n.)
Edgar duraksadı. Annesi her zaman onu yatağına kadar götürürdü. Fakat arkadaşının önünde
yalvarır duruma düşmek istemedi. Çocuk gururuyla, bu acıklı vedalaşmaya kendi isteğiyle gidiyormuş
havası vermeye çalıştı.
“Tamam anne, hepsini anlatacaksın ama. Fillerin hikâyesini de, diğerlerini de
anlatacaksın, değil mi?”
“Evet, yavrum.”
“Ama hemen! Bu akşam değil mi?”
“Evet, evet, ama artık yatmaya git. Haydi.”
Edgar, Baron’un ve annesinin elini yüzüne ateş basmadan sıkmayı nasıl başardığına kendisi
de şaştı, çünkü patlamaya hazır hıçkırıklar boğazında düğümlenmişti. Baron sevecenlikle saçlarını
karıştırınca çocuğun gergin yüzünde zoraki bir gülümseme belirdi. Sonra hızla kapıya yöneldi, yoksa
yanaklarından iri damlaların yuvarlandığını göreceklerdi.
Filler
Annesi bir süre daha Baron’la yemek masasında oturdu, fakat artık sohbetlerinin konusu
filler ve av hikâyeleri değildi. Edgar yanlarından ayrıldıktan sonra konuşmalarına hafif bir sıkıntı,
hızla dağılıp giden bir çekingenlik karışmıştı. Sonunda lobiye geçerek bir köşeye oturdular. Baron her
zaman olduğundan çok daha çekici görünüyordu, içtiği bir iki kadeh şampanya kadının enerjisini de biraz
yükseltmişti, böylece konuşmaları hızla tehlikeli bir akışa girdi. Baron’a yakışıklı denmezdi aslında,
fakat çok gençti ve bronzlaşmış delikanlı yüzüyle, kısa kesilmiş saçlarıyla pek erkeksi görünüyordu.
Neredeyse küstah denebilecek atak davranışlarıyla da kadını hayran bırakmıştı. Artık Baron’u yakından
izlemekten zevk duyuyor ve bakışlarından da korkmuyordu. Fakat yavaş yavaş genç adamın konuşmalarına
kadının biraz aklını karıştıran bir cüretkârlık karıştı, sanki bedenine dokunuyor, onu bir an için
kavrayıp sonra tekrar bırakıyor gibiydi, akıl almaz kışkırtıcılıktaki bu duyguyla kadının yanaklarına al
basmıştı. Fakat Baron az sonra yine kaygısız ve rahat oğlan çocuğu gülüşüyle gülerek bütün
çapkınlıklarını zararsız ve havai bir şakalaşma havasına büründürüverdi. Kadın onun bazı sözlerine
sertçe karşı çıkması gerektiğini düşünüyor, fakat işveli yaradılışı bu küçük şehvet oyunlarından sadece
tahrik oluyordu. Hatta bu gözü pek oyunlara
kapılarak sonunda Baron’u taklit etmeyi bile denedi. Bakışlarıyla uçucu vaatler
gönderiyor, sözleri ve davranışlarıyla şimdiden teslim oluyordu; genç adamın biraz daha sokulmasına bile
göz yumdu, şimdi sesini yanı başında duyuyor, sıcak ve okşayıcı nefesini ara sıra omuzlarında
hissediyordu. Bütün kumarbazlar gibi zamanı unuttular ve sohbetin harareti içinde öylesine kayboldulardı
ki gece yarısına doğru salonun ışıkları kararmaya başlayınca irkildiler.
O korkuyla kadın hemen kalktı ve birdenbire fazla ileri gitmiş olduğunu fark etti.
Aslında ateşle oynamanın ne olduğunu biliyordu, ama şimdi uyarılmış içgüdüleriyle bu oyunun ne kadar
ciddileşmiş olduğunu sezmişti. Kendisini artık o kadar da güvenli hissetmediğini, içinde bir şeylerin
kaymaya başladığını ve onu ürkütücü bir girdaba çekmekte olduğunu dehşetle fark etti. Korku, şampanya ve
tutkulu sözcükler birbirlerine karışmış, başında bir burgaç gibi dönüyordu, aptalca ve anlamsız bir
ürküntüye kapıldı; hayatında daha önce birkaç kez böyle tehlikeli anlarda yaşadığı bir korkuydu bu, ama
hiçbir zaman bu kadar baş döndürücü ve şiddetli olmamıştı. “İyi geceler, iyi geceler. Yarın sabah
görüşürüz,” dedi aceleyle ve kaçıp gitmek istedi. Baron’dan çok, o tehlike anından, kendi içinde
hissettiği o yeni ve tuhaf güvensizlikten kaçmak istiyordu aslında. Ne var ki Baron kadının vedalaşmak
için uzattığı elini tatlılıkla, ama sımsıkı tutarak öptü; hem de görgü kuralları uyarınca sadece bir kez
değil, titreyen dudaklarını, ince parmak uçlarından başlayarak bileğine kadar dört beş kez elinin
üzerinde dolaştırdı, bıyıklarının sert uçlarının dokunuşunu hisseden kadın hafifçe ürperdi.
Damarlarından tüm bedenine sıcak ve sarıcı bir duygu yayılıverdi, birden yükselen ateşli bir korku
şakaklarını zonklattı, alnı yanıyordu, şimdi bütün bedeni o anlamsız dehşetle titriyordu. Hemen elini
çekti.
“Biraz daha kalın lütfen,” diye fısıldadı Baron. Fakat kadın yaşadığı karmaşayı ve
korkuyu ele veren bir telaşla
uzaklaşmıştı bile. Kadının içinde şimdi erkeğin amaçlamış olduğu arzular uyanmıştı,
duyguları altüst olmuştu. Bir yandan Baron’un peşinden gelip ona sarılmasından deli gibi korkarken, daha
kaçıp gittiği anda bunun yaşanmamasından pişmanlık duymuştu. Yıllardan beri bilincine varmadan özlemini
çektiği şey o anda gerçekleşebilirdi. Sadece geçici ve eğlenceli bir flörtün ötesinde, büyük ve
tehlikeli bir maceraya atılabilirdi; nefesini yakınında hissedip son anda kaçmaktan şehvetli bir haz
duyduğu maceraya kendini bırakabilirdi. Fakat Baron uygun anı kaçırmamak uğruna kadının peşinden
koşmayacak kadar gururluydu. Ayrıca onu zayıf bir anında, şarabın etkisi altındayken hırsızlamasına elde
etmek istemeyecek kadar da zaferinden emindi. Oyunun hakkını veren biri için çekici olan, mücadele
etmek, karşısındakini o her şeyin farkındayken ele geçirmektir. Nasıl olsa elinden kaçamayacaktı. Baron
artık o ateşli zehrin kadının damarlarında dolaşmaya başladığını fark etmişti.
Kadın yukarı çıktığında elini şiddetle çarpan kalbinin üstüne bastırarak bir an
merdivenin başında durdu. Biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı. Sinirleri boşanmıştı. Hem bir tehlikeden
kurtulmanın rahatlamasıyla hem de pişmanlıkla, göğsünden bir inilti koptu. Her şey birbirine karışmış,
hafif bir uyuşuklukla kanında akmaya devam ediyordu. Gözleri yarı kapalı, sarhoş gibi sendeleyerek
odasına yöneldi ve kapı kolunun serinliğini avucunda hissettiğinde derin bir nefes aldı. Ancak şimdi
kendini güvende hissetmişti!
Kapıyı yavaşça açtı, fakat içeri adımını atar atmaz ürkerek geri çekildi. Odanın arka
taraflarında, karanlıkta bir şey kıpırdamıştı. Uyarılmış haldeki sinirleri anında gerildi. Tam yardım
istemek için bağıracaktı ki içeriden hafif ve uykulu bir ses geldi: “Sen misin anne?”
“Tanrı aşkına, ne yapıyorsun sen burada?” Hemen divanın üstünde büzülerek uyuyup kalmış
olan ve şimdi uyanan
oğlunun yanına gitti. İlk düşündüğü, çocuğun hastalanmış olabileceği veya yardıma
ihtiyacı olabileceğiydi.
Fakat gözlerinden hâlâ uyku akan Edgar hafif bir sitemle şunları söyledi: “Bütün gece
seni bekledim, sonunda uyumuşum.”
“Beni niye bekledin?”
“Filler için.”
“Hangi filler?”
O zaman durumu kavradı. Baron’un bütün av ve macera hikâyelerini çocuğa hemen o akşam
anlatacağına söz vermişti. Bu budala, çocuk ruhlu oğlan da bu yüzden odasına girmiş ve tam bir güvenle
gelmesini beklerken uyuyakalmıştı. Bu aşırılık karşısında öfkesi kabardı. Belki de aslında kendisine
öfkelenmişti, içinde hissettiği hafif bir utanç ve suçluluk kıpırtısını bağırarak bastırmak istiyordu.
“Derhal yatağına git, seni gidi terbiyesiz,” diye çıkıştı. Edgar şaşkınlıkla baktı. Hiçbir şey
yapmamıştı ki, annesi niçin bu kadar öfkeliydi? Fakat bu şaşkınlığı annesinin öfkesini daha da artırdı.
Çocuğa haksızlık ettiğini hissettiği için, “Hemen yatağına git,” diye hiddetle bağırdı. Edgar sesini
çıkartmadan gitti. Aslında korkunç yorgundu, sadece bastıran uykunun arasında belli belirsiz annesinin
sözünü tutmadığını ve kendisine kötü davranıldığını hissediyordu. Fakat karşı çıkmadı. Yorgunluktan
bütün duyuları körelmiş gibiydi. Bir de uyanık kalıp beklemek yerine dalıp gitmiş olduğu için kendine
kızıyordu. “Tam küçük bir çocuk gibi işte,” dedi yeniden uykuya dalmadan önce kendi kendine.
Çünkü dünden beri çocuk olmaktan nefret ediyordu.
Hafif Bir Çarpışma
Baron iyi uyuyamadı. Yarım kalan bir maceradan sonra yatağa girmek her zaman
tehlikelidir. Gecenin huzurunu kaçıran ağır, sıkıntılı rüyalardan sonra o uygun anı değerlendirmediği
için pişmanlık duymaya başladı. Ertesi sabah üzerinde hâlâ uyku ağırlığıyla keyifsiz bir halde aşağıya
indiğinde oğlan gizlendiği köşeden fırlayarak kollarına atıldı ve bir yığın soru sorarak Baron’a eziyet
etmeye başladı. Yetişkin dostuyla tekrar baş başa kaldığı bir an bulabildiği ve onu annesiyle paylaşmak
zorunda olmadığı için sevinçliydi. Artık o olağanüstü hikâyelerini annesine değil, sadece kendisine
anlatabilirdi; bunun için üsteledi, çünkü annesi söz verdiği halde hiçbirini nakletmemişti. Uğradığı
baskınla canı sıkılan ve keyifsizliğini gizlemekte zorlanan Baron’u bin bir türlü çocuksu ısrarla
rahatsız etti. Üstelik uzun zamandır aradığı, sabah karşılaşmayı umduğu ilk kişi olan arkadaşıyla baş
başa kaldığı için tarifsiz bir mutlulukla sorduğu sorular ona duyduğu sevginin samimi teminatıyla iç içe
geçmişti.
Baron aksileşerek karşılık verdi. Tutkusunun doyumsuz kalmasının üstüne bir de çocuğun
sürekli peşinde olması, saçma soruları canını sıkmaya başlamıştı. Sabah akşam demeden on iki yaşında bir
çocukla dolaşmaktan ve anlamsız gevezeliklerinden yorulmuştu. Şimdi tek isteği demiri tavında dövmek
için anneyi yalnız yakalamaktı, fakat çocuğun
istenmeyen varlığı bunu bir sorun haline getiriyordu. Dikkatsizce uyandırdığı şefkatin
yarattığı ilk huzursuzlukları içinde hissetti, çünkü bu fazla ısrarcı küçük dostundan kurtulmanın pek
yolu yok gibiydi.
Yine de bir deneme yapılabilirdi. Annesinden saat on için bir gezinti sözü almıştı, o
zamana kadar çocuğun gevezeliklerini sağanak gibi üzerine yağdırmasına izin verdi; anlattıklarına dikkat
etmeden, ara sıra da kırılmasın diye birkaç söz ederek bir yandan gazetesini karıştırdı. Sonunda
yelkovan hemen hemen dikey konuma geldiğinde sanki birden hatırlamış gibi Edgar’dan bir şey istedi,
diğer otele giderek kuzeni Kont Grundheim’ın gelmiş olup olmadığını sormasını rica etti.
Saf kalpli çocuk nihayet arkadaşı için bir hizmette bulunabilmenin mutluluğu ve aracı
olmanın gururuyla hemen yerinden fırladı ve öylesine deli gibi koşturarak yola koyuldu ki, insanlar
arkasından hayretle baktılar. Fakat onun derdi kendisinden bir şey istendiğinde ne kadar hızlı
olabildiğini göstermekti. Otelde kontun henüz gelmemiş olduğunu, zaten geleceğini de bildirmediğini
söylediler. Bu haberi iletmek için yine fırtına gibi geri döndü. Fakat Baron artık lobide değildi. Gidip
odasının kapısını çaldı, orada da yoktu. Endişeyle her yeri aradı, çay salonuna, müzik salonuna baktı,
sonra bir bildiği var mı diye sormak için heyecanla annesine koşturdu, ama onu da bulamadı. Sonunda
ümidini tamamen yitirip kapıcıya sorduğunda adam birkaç dakika önce ikisinin birlikte çıktıklarını
söyleyince şaşırıp kaldı.
Edgar sabırla bekledi. Yüreği kötü bir şey beklemeyecek kadar temizdi. Geri dönmelerinin
uzun sürmeyeceğinden emindi, çünkü Baron onun getireceği haberi duymak istiyordu. Fakat saatler geçti,
çocuk kaygılanmaya başladı. Zaten bu baştan çıkartıcı yabancı, çocuğun saf ve küçük dünyasına
girdiğinden beri her günü gerilim, telaş ve heyecan
içinde geçiyordu. Çocuklarınki gibi duyarlı bünyelerde her tutku balmumuna basılmış gibi
iz bırakır. Edgar’ın gözleri yine gerginlikten seğirmeye başladı, yüzü solgunlaştı. Önceleri sabırla,
sonra deli bir heyecanla, sonunda da ağlamaklı bir halde bekledi de bekledi. Ama hâlâ içinden kötü bir
şey geçirmiyordu. Bu harika arkadaşa duyduğu gözü kapalı güvenle bir anlaşmazlık olduğunu sanıyor,
kendisinden isteneni yanlış anlamış olabileceğini düşündüğü için kendi kendini yiyordu.
Sonunda hararetli hararetli sohbet ederek geri döndüklerinde hiçbir heyecan belirtisi
göstermediklerini fark eden Edgar şaşırdı. Sanki onun yokluğunu hissetmemişlerdi bile. Baron, ona
verdiği göreve hiç değinmeden, “Seninle karşılaşırız diye döneceğin yoldan yürüdük Edi,” deyince çocuk
onu boşu boşuna aramış olduklarını sanarak dehşete kapıldı. Yeminle en kestirme yoldan geldiğini
söyleyip hangi yoldan gittiklerini sorunca annesi sözünü kesti: “Tamam Edgar, tamam! Çocuklar bu kadar
çok konuşmaz!”
Edgar öfkeden kıpkırmızı oldu. Annesi ikidir onu arkadaşının önünde küçük düşürmeye
çalışıyordu. Bunu niçin yapıyordu, niçin onu çocuk gibi -kendisi artık çocuk olmadığına kesinlikle
inanıyordu- göstermeye çalışıyordu? Anlaşılan arkadaşlıklarını kıskanıyor ve Baron’u kendi yanına
çekmeye çalışıyordu. Evet, Baron’u kasten yanlış yola götüren de o olmuştu kesinlikle. Fakat kendisine
kötü davranmasına izin vermeyeceğini annesine gösterecekti. Ona karşı koyacaktı. Edgar o gün yemekte
annesine tek kelime etmeyip sadece arkadaşıyla konuşmaya karar verdi.
Ne var ki epey zorlandı. En beklemediği şey başına geldi, tavır koymasına hiç
aldırmadılar. Hatta dün bütün sohbetlerinin odak noktası o olmuşken şimdi varlığının bile farkında
değillerdi sanki! Ona hiç bakmadan konuşup şakalaşıyor, sanki Edgar masanın altında kaybolup gitmiş gibi
ikisi kendi aralarında gülüşüyorlardı. Yüzüne kan hücum etti, boğazı
düğümlendi, nefes alamaz oldu. Korkunç güçsüz bir durumda olduğunu dehşetle fark etti.
Orada sesini çıkartmadan oturup annesinin arkadaşını, sevdiği tek insanı, elinden almasını seyredecek ve
tek silahı suskunluk mu olacaktı? İçinden ayağa kalkıp aniden iki yumruğunu birden masaya indirmek
geliyordu. Varlığını fark etmelerini istiyordu. Fakat kendine hâkim oldu, çatalını ve bıçağını kenara
bırakıp artık tek lokmaya bile dokunmamakla yetindi. Ne var ki onlar bu inatçı protestoyu bile görmezden
geldiler. Ancak yemeğin sonu geldiğinde annesi kendini kötü mü hissettiğini sordu. “Ne itici,” diye
düşündü çocuk, “sadece hasta olup olmadığımla ilgileniyor hep, gerisine aldırdığı yok.” Küskünlükle
canının yemek istemediğini söyleyince annesi daha fazla üstünde durmadı. Hiçbir şekilde dikkatlerini
çekemiyordu. Baron onu unutmuş gibiydi, en azından Edgar’la tek bir kelime bile konuşmamıştı. Gözlerine
sıcak yaşlar dolmaya başladı, çocukça bir hileye başvurarak tuzlu gözyaşlarının yanaklarından ağzına
doğru yuvarlandığını kimse görmesin diye peçetesini alıp yüzüne götürdü. Ancak yemek sona erdiğinde
rahat bir nefes aldı.
Annesi yemek sırasında Maria-Schutz’a bir araba gezisi yapmalarını önerirken, Edgar bunu
dudaklarını ısırarak dinlemişti. Demek ki onu arkadaşıyla bir saniye olsun yalnız bırakmaya niyeti
yoktu. Bir de kalkarken, “Edgar okulla ilgili her şeyi unutacaksın, bir gün de odanda kalıp derslerini
tekrarlamalısın,” deyince öfkesi büsbütün parladı. Küçük yumruklarını bir kez daha sıktı. Annesi sürekli
onu arkadaşının karşısında küçük düşürmeye çalışıyor, henüz bir çocuk olduğunu, okula gitmesi
gerektiğini ve ancak onların hoşgörüsüyle büyüklerin arasına karışabileceğim hatırlatıyordu. Fakat bu
kez annesinin niyetini açıkça görmüştü. Hiç yanıt vermeden sırtını dönüverdi.
“Ah, yine alındı,” dedi annesi gülerek, sonra Baron’a döndü: “Ara sıra bir saatçik
çalışsa kötü mü olur?”
Bunun üzerine, arkadaşı olduğunu iddia eden Baron da tutup, “Eh, bir veya iki saat
çalışmanın hiçbir zararı olmaz,” deyiverdi, zaten daha önce de oturduğu yerden kalkmayan biri olduğunu
söyleyerek onu alaya almıştı.
Aralarında bir anlaşma mı vardı? İkisi gerçekten de ona karşı birleşmiş miydiler? Çocuğun
gözleri öfkeyle parladı. Çaresizliğinden babasının sözüne, babasının otoritesine sarılarak, “Babam
burada ders çalışmamı yasakladı, babam burada dinlenmemi istiyor,” diye hastalığının verdiği bütün o
gururla bağırdı. Bu sözler ağzından bir tehdit gibi çıkmıştı ve işin en tuhaf yanı söyledikleri ikisini
de huzursuz etmiş gibiydi. Annesi bakışlarını kaçırarak gergin bir halde parmaklarıyla masanın üzerinde
trampet çalmaya başladı. Aralarında boğucu bir sessizlik oluştu. Sonunda Baron zoraki bir gülümsemeyle,
“Nasıl istersen, Edi,” dedi, “sınava girecek olan ben değilim, ben çok uzun zaman önce bütün derslerden
kaldım.”
Gelgeldim Edgar bu şakaya gülmedi, aksine adamın ruhuna nüfuz etmek ister gibi
sorgulayıcı ve ısrarlı bakışlarını üzerine dikti. Neler oluyordu? Aralarında bir şeyler değişmişti ve
çocuk nedenini anlamıyordu. Onu endişeli bakışlarla süzdü. Kalp atışları hızlandı, yüreğine ilk kuşku
düşmüştü.
Yakıcı Sır
Araba yol alırken ikisinin karşısında oturan oğlan, “Onları bu kadar değiştiren ne?” diye
düşünüyordu. “Niçin bana karşı eskisi gibi değiller? Annem ona baktığımda niçin hep bakışlarını
kaçırıyor? Baron niçin durmadan şakalar yapmaya ve soytarı gibi davranmaya çalışıyor? Benimle artık dün
veya evvelki gün konuştukları gibi konuşmuyorlar. Yüzlerinin bile değiştiğini söyleyebilirim. Annemin
dudakları bugün çok kırmızı, boyamış olmalı. Daha önce böyle yaptığını hiç görmemiştim. Baron da sanki
incinmiş gibi hep alnını kırıştırıyor. Ben onlara hiçbir şey yapmadım, kırıcı olabilecek tek bir söz
söylemedim ki. Hayır, değişimlerinin nedeni ben olamam, birbirlerine karşı da öncekinden farklılar
çünkü. Sanki anlatmaya cesaret edemedikleri bir şey yapmış gibiler. Sohbetleri dünkü sohbet değil,
gülüşleri de Öyle; üzerlerinde bir tutukluk var, bir şeyler gizliyorlar. Bana belli etmek istemedikleri
bir sırrı paylaşıyorlar. Ne pahasına olursa olsun bu sırrı ortaya çıkartmalıyım. Aslında biliyorum, hep
kapalı kapıların ardında benden sakladıklarıyla aynı şey olmalı, kitaplarda anlatılanla, operalarda
kadınlarla erkekler birbirlerinin karşısında kollarını açarak şarkılarını söylediklerinde, birbirlerine
sarılıp, birbirlerini ittiklerinde olanla aynı şey. Babamla bir türlü anlaşamayan, sonra da evden
gönderilen Fransızca öğretmenim o hanımla aralarındakine
benzer bir şeyler olmalı. Bütün bunların birbiriyle bir bağı var, bunu hissediyorum, ama
ne olduğunu bilemiyorum. Ah bunları bir anlayabilsem, artık şu sırrı öğrenebilsem, bütün kapıları açan o
anahtarı bir ele geçirebilsem, karşısında her şeyi saklayıp gizledikleri bir çocuk olmaktan
kurtulabilsem, aldatılmaya oyalanmaya daha fazla katlanmak zorunda kalmasam. Bu ya şimdi olacak ya da
hiçbir zaman! Bu korkunç sırrı ellerinden zorla da olsa alacağım!” Alnına derin bir çizgi yerleşmişti,
on iki yaşındaki çelimsiz oğlan böyle dalmış düşünürken neredeyse yaşlanmış gibi görünüyordu; etrafında
ışıltılı renklerle yayılan manzaraya bir kez olsun bakmıyor, çam ormanlarının saf yeşiliyle örtülü
dağları, hâlâ gecikmiş bir ilkbaharın taze parlaklığını yansıtan vadileri görmüyordu. Arabanın arka
koltuğunda karşısına geçmiş oturan ikisini gözlemekten başka bir şey yapmıyordu, sanki yakıcı
bakışlarıyla o gizi bir oltayla çekercesine gözlerinin ışıltılı derinliklerinden çekip çıkartacaktı.
Hiçbir şey zekâyı tutkulu bir kuşku kadar bileyemez. Hiçbir şey olgunlaşmamış bir zihnin bütün
olanaklarını karanlıkta kaybolan bir iz kadar harekete geçiremez. Bazen çocukları bizim gerçek
addettiğimiz dünyadan ayıran sadece incecik bir perdedir ve rastlantısal bir rüzgârla açılıverir.
Edgar birdenbire kendini o bilinmeze, o büyük sırra neredeyse dokunacak kadar yakınlaşmış
hissetti, bu daha önce hiç olmamıştı. Hâlâ kapalı ve çözülmemiş olsa da, çok ama çok yakınında olduğunu
hissediyordu. Çocuk bu duyguyla heyecanlanarak ani ve törensi bir ciddiyete büründü. Çünkü bilincine
varmasa da çocukluğunun sınırına vardığını seziyordu.
Diğer ikisiyse bunu çocuğun yaydığını fark etmeseler de boğucu bir sıkıntı içindeydiler.
Arabada üç kişiyken kendilerini sıkışmış ve daralmış hissediyorlardı. Karşılarında kara korlar gibi
parlayan bir çift göz onları huzursuz ediyordu. Konuşmaya, bakışmaya bile zor cesaret ediyorlardı.
Daha
önceki hafif, neşeli sohbet tarzlarını yakalayamıyorlardı, şimdi aralarındaki yakıcı
samimiyetin tehlikeli sözcüklerinde gizli dokunuşların okşayıcı şehveti titreşiyordu. Sohbetleri tıkanıp
kalıyor, araya boşluklar giriyordu. Devam ettirmek istiyorlar, ama karşılarında çocuğun inatçı
suskunluğunu buluyorlardı.
Edgar’ın küskün sessizliği özellikle annesine ağır geliyordu. Oğluna temkinlice yan gözle
baktı ve dudaklarını kısışında birden kocasının sinirli ve öfkeli halini gördüğünde korktu. Bu
benzerliği ilk kez fark ediyordu. Tam da bir maceraya atılmaya niyetlendiği bir zamanda kocasının
hatırlatılması tedirgin ediciydi. Daracık arabada, beş karış mesafede varlığı iki kat ağırlaşmış oturan
oğlu, solgun yüzünün maskelediği pusuya yatmış dikkati ve karanlık, inceleyen bakışlarıyla bir hayalet
gibi, bir vicdan bekçisi gibi görünüyordu. O sırada Edgar aniden bir saniye kadar annesine baktı. İkisi
de hemen bakışlarını kaçırdılar. Hayatlarında ilk kez birbirlerini gözetlediklerini hissetmişlerdi. O
zamana kadar aralarında gözü kapalı bir güven vardı, ama şimdi anneyle çocuk arasındaki bir şey aniden
değişmişti. Henüz çok yeni olduğu için itiraf edemedikleri karşılıklı bir kinle hayatlarında ilk kez
kaderlerinin birbirinden ayrıldığını görüyorlardı.
Atlar otelin önünde durduğunda üçü de rahatladı. Tatsız bir gezinti olduğunu üçü de
biliyor, ama hiçbiri bunu söylemeye cesaret edemiyordu. Arabadan ilk olarak Edgar indi. Annesi başının
ağrıdığını öne sürerek özür dileyip aceleyle odasına çıktı. Yorulmuştu ve yalnız kalmak istiyordu.
Edgar’la Baron kendi başlarına kaldılar. Baron arabacının parasını ödeyip saatine bakarak çocuğa hiç
dikkat etmeden lobiye doğru yürüdü. Zarif ve dik sırtını ona dönerek, çocuğun o kadar hayran kaldığı ve
daha dün taklit etmeye çalıştığı hafif ve esnek yürüyüşüyle önünden geçip gitti. Anlaşılan çocuğu
unutmuş, sanki beraber değillermiş gibi arabacıyla ve atlarla baş başa bırakmıştı.
Edgar, her şeye rağmen hâlâ taparcasına sevdiği bu adamın öylece çekip gidişini
gördüğünde içinde bir şeyin parçalandığını hissetti. Paltosunun ucuyla olsun ona dokunmadan, tek bir
sözcük bile söylemeden uzaklaşması ona karşı hiçbir suç işlememiş olan çocuğun yüreğinde büyük bir
umutsuzluk doğurmuştu. Güçlükle koruduğu denetimini yitirdi, zorlama gururunun yükü zayıf omuzlarından
kayıverdi; dün ve önceki gün nasıldıysa yine öyle, küçük ve aciz bir çocuğa dönüştü. Elinde olmadan
telaşlı ve titrek adımlarla Baron’un peşinden koştu, tam merdivenden çıkmak isterken yoluna çıktı.
Gözyaşlarını zorlukla tutup yüreği daralarak konuştu:
“Ben size ne yaptım ki artık beni hiç umursamıyorsunuz? Artık bana niye hep böyle
davranıyorsunuz? Annem de aynı şeyi yapıyor. Niçin beni hep yanınızdan göndermek istiyorsunuz? Sizi
rahatsız mı ediyorum, ya da kötü bir şey mi yaptım?”
Baron irkilmişti. Çocuğun sesinde onu altüst eden ve yüreğini yumuşatan bir şeyler vardı.
Bu saf çocuğa karşı acıma hissetti. “Edi, delisin sen! Bugün keyifsizdim sadece. Hem sen sevimli bir
oğlansın, seni gerçekten seviyorum.”
Bunları söylerken saçlarını içtenlikle okşadı, ama çocuğun o yalvaran, nemlenmiş, koca
gözlerini görmemek için başını hafifçe yana çevirmişti. Oynadığı komedi canını sıkmaya başlamıştı.
Aslında bu çocuğun sevgisiyle böyle adice oynamış olduğu için utanıyordu. Bastırılmış hıçkırıklarla
titreyen bu incecik ses içine dokunmuştu. “Şimdi odana çık Edi, göreceksin bu akşam yine iyi vakit
geçireceğiz birlikte.”
“Fakat annemin beni hemen yatmaya göndermesine izin vermeyeceksiniz, değil mi?”
“Hayır, hayır, Edi, izin vermeyeceğim,” diyerek gülümsedi Baron. “Haydi git artık, akşam
yemeği için üstümü değiştirmeliyim.”
Edgar giderken o an için mutluydu. Fakat az sonra yüreğini döven çekiç yine çalışmaya
başladı. Dünden beri sanki
birkaç yıl yaşlanmıştı. Güvensizlik, yabancı bir konuk gibi çocuk kalbinin üstüne
çökmüştü.
Edgar bekledi. Hassas bir sınavdan geçmekteydiler. Üçü birlikte masada oturuyorlardı.
Saat dokuz olduğunda annesi onu yatmaya göndermedi. Çocuk tedirgin oldu. Her zaman o kadar dakikken
niçin tam da bugün daha uzun kalmasına izin veriyordu? Baron’a o gün tam bir güvenle kalbini açmış
olduğu için yakıcı bir pişmanlık duydu aniden. Saat onda annesi birdenbire kalkarak Baron’la vedalaştı.
Tuhaftır ki o da erkenden kalkmalarına hiç şaşırmadı, her zaman yaptığı gibi kadını durdurmaya da
çalışmamıştı. Çocuğun kalp atışları giderek şiddetleniyordu.
Şimdi sınav sertleşmişti. Edgar da hiçbir şeyin farkına varmamış gibi itiraz etmeden
annesini izledi. Fakat kapıya vardıklarında birden gözlerini annesine çevirdi. Gerçekten de annesini bir
an için başının üstünden Baron’a gülümserken yakaladı. Aralarındaki bir sırra, bir gizli anlaşmaya
işaret eden bir gülümsemeydi bu. Demek ki Baron ona ihanet etmişti. Demek bu yüzden erken kalkmışlardı,
yarın sabah onları rahatsız etmesin diye bu akşam onu güven duygusuyla uyutacaklardı.
“Alçak,” diye mırıldandı.
“Ne dedin?” diye sordu annesi.
“Hiçbir şey,” dedi Edgar dişlerinin arasından. Şimdi onun da bir sırrı vardı. Bu
nefretti. Her ikisine de duyduğu sonsuz nefret.
Suskunluk
Edgar’ın huzursuzluğu geçmişti. Sonunda berrak ve net bir duyguya sahip olmanın
rahatlığını yaşıyordu. Hissettiği şey, nefret ve apaçık bir düşmanlıktı. Artık kendisini bir engel
olarak gördüklerinden emin olduğu için onlarla birlikte olmaktan zalimce ve karanlık bir haz duyuyordu.
Onları rahatsız etmek, duyduğu düşmanlığın tüm yoğunlaşmış gücüyle karşılarına çıkmak düşüncesinin
keyfini sürüyordu. Dişlerini önce Baron’a gösterdi. Adam ertesi sabah aşağıya indiğinde yanından
geçerken onu “Merhaba Edi,” diyerek içtenlikle selamladığında, Edgar ondan yana hiç bakmadan koltuğunda
oturmaya devam ederek sadece soğukça “Günaydın,” diye mırıldandı. “Annen de aşağıya indi mi?” diye
sorduğundaysa gazeteye bakarak yanıtladı: “Bilmiyorum.”
Baron afalladı. Birdenbire ne olmuştu böyle? “Neyin var Edi, iyi uyuyamadın mı?” diye
sorarak şakacı bir tavır takınmaya çalıştı. Fakat Edgar yine umursamaz bir “Hayır”la karşılık vererek
tekrar gazeteye gömüldü. Baron da omuz silkerek kendi kendine “Budala çocuk,” diye mırıldandı ve yürüyüp
gitti. Böylece savaş ilan edilmiş oldu.
Edgar annesine karşı da soğuk bir nezaketle davranıyordu. Onu tenis sahasına göndermek
için yaptıkları beceriksizce öneriyi soğukkanlılıkla reddetti. Dudaklarındaki belli belirsiz
gülümsemenin burukluğu artık kandırılmak isteme-
diğini belli ediyordu. Yapmacık bir şirinlikle gözlerinin içine bakarak, “Sizinle
dolaşmayı tercih ederim anne,” dedi. Bu karşılıktan kadının hiç hoşlanmadığı belliydi. Duraksadı, bir
şeyler arar gibiydi. Sonunda, “Beni burada bekle,” diyerek kahvaltıya gitti.
Edgar bekledi. Ama güvensizlik duygusu tetikteydi. Artık tedirgin bir içgüdüyle ikisi
arasında geçen her sözcükte gizli ve düşmanca bir kasıt arıyordu. İçindeki kuşku bazen kararlarına tuhaf
bir önsezi getiriyordu. Ve Edgar ondan istenildiği gibi lobide beklemek yerine sadece ana girişi değil,
diğer bütün kapıları da görebilecek şekilde dışarıda beklemeyi tercih etti. Bir hile kokusu almıştı.
Fakat artık onu atlatamayacaklardı. Dışarıda Amerikan Yerlileriyle ilgili hikâyelerinden öğrendiği gibi
bir odun yığınının arkasına sindi. Yarım saat sonra annesinin gerçekten yan kapıların birinden çıktığını
görünce hoşnutlukla güldü, kadının elinde muhteşem bir demet gül, peşinde de o dönek Baron vardı.
İkisi de çok neşeli görünüyordu. Ondan kurtulup sırlarını gizledikleri için çoktan rahat
bir nefes almış gibiydiler. Gülüşüp konuşuyor, orman yoluna sapmaya hazırlanıyorlardı.
Şimdi tam zamanıydı. Edgar sanki tesadüfen orada bulunuyormuş gibi hiç acele etmeden odun
yığınının arkasından çıkarak ilerledi. Son derece rahat bir şekilde onlara yaklaştı, şaşkınlıklarının
tadını çıkartmak için olabildiğince ağırdan aldı. Baron’la annesi afallamış bir halde birbirlerine
baktılar. Çocuk alaycı bakışlarını üstlerinden ayırmadan yapmacık bir doğallıkla ağır ağır yanlarına
gitti. “Ah, Edi burada mısın, biz de seni içeride aradık,” dedi sonunda annesi. “Nasıl da rahatlıkla
yalan söylüyor” diye düşündü oğlan. Fakat dudakları kenetli kaldı. Duyduğu nefreti ele vermedi,
dişlerinin arkasında sımsıkı hapsetti.
Üçü de kararsızlık içinde öylece duruyorlardı. Herkes birbirini kolluyordu. Sonunda öfke
içindeki kadın pes ederek “Yürüyelim o halde,” dedi ve güzelim güllerden birini
yoldu. Burun kanatlarının kenarında yine o hiddetini ele veren titreme görülüyordu. Edgar
sanki hiç ilgilenmiyormuş gibi olduğu yerde kaldı, gözlerini gökyüzüne çevirip onların yürümesini
bekledi, sonra peşlerine takıldı. Baron bir deneme daha yaptı. “Bugün tenis turnuvası var. Hiç seyretmiş
miydin sen?” Edgar ona küçümseyerek bakmakla yetindi. Islık çalacakmış gibi dudaklarını büzerek yanıt
bile vermedi. Tavrını koymuştu. Nefreti artık kendini belli ediyordu.
Çocuğun istenmeyen varlığı bir kâbus gibi üzerlerine çökmüştü. Yumruklarını belli etmeden
sıkarak gardiyanın peşinden yürüyen suçlular gibiydiler. Aslında çocuk hiçbir şey yapmıyordu, ama zorla
bastırdığı gözyaşlarıyla parlayan sinsi bakışlarıyla, bütün yaklaşma girişimlerini geri çeviren
aksiliğiyle onlar için her geçen an daha da katlanılmaz oluyordu. Sürekli izlenmekten gerginleşen
annesi, “Önden yürü,” dedi birden öfkeyle, “bacaklarımın arasında dolaşıp durma, beni
sinirlendiriyorsun!” Edgar söz dinledi, ama birkaç adımda bir dönüp arkasına bakıyor, fazla geride
kalmışlarsa durup bekliyordu. Bakışları, Faust’un kara kanişi gibi Mefistovari bir edayla üzerlerinde
dolaşıyor ve onları kaçamayacaklarını hissettikleri ateşli bir nefret ağının içine hapsediyordu.
Kötücül suskunluğu bir asit gibi neşelerini eritiyor, bakışları sözcüklerini daha
dudaklarından çıkarken acılaştırıyordu. Baron artık tek bir iltifatta bile bulunamıyor, kadının yine
ellerinin arasından kayıp gitmekte olduğunu, zahmetle tutuşturmuş olduğu tutkusunun bu bezdirici ve
itici çocuğun korkusuyla tekrar sönmeye başladığını öfkeyle fark ediyordu. Tekrar tekrar konuşmayı
deniyorlar, fakat her seferinde sohbet tıkanıyordu. Sonunda üçü de konuşmadan yürümeye başladılar, artık
sadece ağaçların fısıltılarını ve kendi tekdüze ayak seslerini duyuyorlardı, çocuk sohbetlerini
bitirmişti.
Şimdi üçünün de içinde düşmanca duygular uyanmıştı. İhanete uğrayan çocuk, küçümsedikleri
varlığına karşı
duydukları öfkenin iki yetişkinin içinde çaresizce yükselişini hazla izliyordu. Arada bir
alaycı bakışlarla Baron’un asık yüzünü şöyle bir süzüyordu. Adamın dişlerini gıcırdatarak söylendiğini,
hakaretlerini yüzüne yağdırmamak için kendini güç tuttuğunu görüyordu. Annesinin öfkesinin de giderek
kabardığını fark etti, ikisinin de ona saldırıp yanlarından uzaklaştırmak için bir vesile aradıklarını
şeytani bir zevkle gözlemledi. Fakat buna fırsat vermedi, nefretini saatler boyunca öyle bir denetim
altına almıştı ki hiçbir açık vermiyordu.
“Dönelim artık!” dedi annesi birdenbire. Kadın kendini daha fazla tutamayacağını, bir
şeyler yapması gerektiğini, bu işkence karşısında en azından çığlık atmak istediğini hissediyordu.
“Yazık,” dedi Edgar sakince, “burası öyle güzel ki.”
İkisi de çocuğun kendileriyle alay ettiğini anladı. Fakat bir şey söylemeye cesaret
edemediler, bu küçük zorba iki günde kendini denetlemeyi mükemmel öğrenmişti. Yüzünde keskin
alaycılığını ele veren hiçbir kıpırtı yoktu. Hiç konuşmadan yürüdükleri yolu tekrar geri döndüler. Kadın
çocuğuyla odalarında yalnız kaldığında bile öfkesinin gerginliği hâlâ devam ediyordu. Güneş şemsiyesini
ve eldivenlerini sinirli bir hareketle fırlattı. Edgar annesinin sinirlerinin gerildiğini ve patlamak
üzere olduğunu hemen anladı, bunu görmek istiyordu, onu daha da sinirlendirmek için kasten odada kaldı.
Annesi bir aşağı bir yukarı gidip geldi, bir sandalyeye oturdu, parmaklarıyla masanın üzerinde trampet
çalmaya başladı, sonra tekrar ayağa fırladı. “Şu saçının başının haline bak, ne kadar bakımsızsın! Böyle
insan içine çıkıyorsun. Utanmıyor musun bu yaşta?” Edgar tek kelime karşılık vermeden gidip saçlarını
taradı. Çocuğun bu inatçı soğuk suskunluğu, dudaklarındaki alaycı titreyiş kadını deli ediyordu. Elinden
gelse onu güzelce pataklamak isterdi. “Odana git!” diye bağırdı. Artık varlığına tahammül edemiyordu.
Edgar gülümseyerek gitti.
İşte şimdi ikisi de karşısında titriyordu, Baron da annesi de ondan nasıl korkuyorlardı,
birlikte oldukları her an bakışlarının acımasız kıskacını üzerlerinde hissetmişlerdi! Onlar ne kadar
rahatsız olursa oğlanın gözleri o denli mutlulukla parlıyor, sevinci o kadar taşkınlaşıyordu. Edgar
şimdi karşısında savunmasız kalmış olan ikisine, çocuklara özgü, neredeyse hayvanca denebilecek bir
acımasızlıkla eziyet ediyordu. Baron, hâlâ çocuğa yeni bir oyun oynamaktan umudunu kesmediği ve hedefini
gözden kaçırmadığı için hiddetini yatıştırabiliyordu. Fakat annesi giderek denetimini kaybediyordu.
Çocuğa bağırmak onu biraz olsun rahatlatıyordu. “Çatalınla oynama,” diye yemekte oğlana çıkışıyordu.
“Şımarık bir çocuksun sen, büyüklerin arasında oturmayı hak etmiyorsun.” Edgar gülümsemekle yetiniyordu,
başını hafifçe yana eğip gülümsüyordu. Annesinin bağırmalarının çaresizlikten olduğunu biliyor ve
kendilerini böyle ele verdiklerini görmekten gurur duyuyordu. Bakışları artık bir doktorunkiler gibi son
derece sakindi. Eskiden olsa onları kızdırmak için kötü davranırdı belki, ama nefret insanın çabuk
öğrenmesini sağlıyordu. Şimdi sadece susmakla yetiniyordu. Annesi sessizliğinin baskısı altında
bağırmaya başlayana kadar susuyor, susuyordu.
Kadın bu duruma daha fazla dayanamadı. Yemekten kalktıklarında Edgar yine her zamanki
gibi peşlerine takılmak istediğinde birdenbire patladı. Temkini elden bırakıp ne düşünüyorsa söyledi.
Çocuğun yapışıp kalması karşısında sineklerin eziyet ettiği bir at gibi şahlanarak bağırdı: “Ne diye üç
yaşında bir çocuk gibi peşimden koşup duruyorsun? Seni sürekli etrafımda görmek istemiyorum. Çocukların
yeri yetişkinlerin arasında değildir. Bunu aklından çıkarma! Biraz kendi başına oyalansana. Bir şeyler
oku ya da ne istiyorsan onu yap. Beni rahat bırak! Durmadan etrafımda dolaşmanla, o çirkin huysuzluğunla
beni sinirlendiriyorsun.”
Sonunda ağzından almıştı işte, itiraf etmişti! Annesi ve Baron şimdi sıkıntılı görünürken
Edgar gülümsüyordu. Kadın dönüp yoluna devam etmek istedi, tedirginliğini çocuğa itiraf ettiği için
kendi kendine kızıyordu. Fakat Edgar soğuk bir tavırla şunları söyledi: “Babam yalnız dolaşmamı
istemiyor. Dikkatsizlik etmemem, senin yanından ayrılmamam için benden söz aldı.”
İkisinin üstünde felçleştirici bir etkisi olduğunu daha önceden görmüş olduğu için “baba”
sözcüğünü özellikle vurguladı. Demek ki babası da bir şekilde bu karanlık sırra karışmıştı. Babası
ikisinin üzerinde kendisinin bilmediği gizli bir güce sahip olmalıydı, çünkü adının anılması bile
annesiyle Baron’u huzursuz edip korkutmaya yetiyordu. Bu kez de hiç karşılık vermediler. Silahlarını
indirdiler. Annesi önden yürüdü, Baron onu izledi. Arkalarından da Edgar gidiyordu, ama bir uşak gibi
ezik değil, bir gardiyan gibi sert, soğuk ve acımasızdı. Onların sarsmaya çalıştıkları, ama
kopartmalarının mümkün olmadığı zincirlerini belli etmeden şangırdatıyordu. Nefret, onun çocuk kuvvetini
çelikleştirmişti. Hiçbir şeyden haberi olmayan o, şimdi bir sırla elleri kolları bağlanan diğer
ikisinden daha güçlüydü.
Yalancılar
Ne var ki zamanın baskısı artıyordu. Baron’un tatil günleri azalmıştı ve bunları
değerlendirmek istiyordu. İkisi de gerilmiş olan çocuğun inadına karşı direnmenin boşuna olduğunu
hissediyorlardı. Böylece en son ve bayağı çareye başvurarak çocuğun baskısından bir iki saatliğine olsun
kurtulmak için kaçmaya karar verdiler.
“Bu iki taahhütlü mektubu postaya ver!” dedi annesi Edgar’a. İkisi lobide duruyorlardı,
Baron dışarıda bir faytoncuyla konuşuyordu.
Edgar kuşku içinde mektupları aldı. Daha önce bir otel görevlisinin annesinin bir
mektubunu ilettiğini fark etmişti. Yoksa ikisi bir olup kendisine bir kumpas mı kuruyorlardı?
Duraksadı. “Beni nerede bekleyeceksin?”
“Burada.”
“Doğru mu bu?”
“Evet.”
“Bir yere gitme ama. Ben dönene kadar burada, lobide bekliyorsun tamam mı?”
Annesiyle bir üstünlük duygusu içinde emredercesine konuşuyordu. Geçen günden beri çok
şey değişmişti.
Sonra mektupları alıp gitti. Kapıda Baron’la burun buruna geldiler. İki günden beri ilk
kez adamla konuştu.
“Sadece şu iki mektubu verip döneceğim. Annem ben dönene kadar bekleyecek. Lütfen ben
gelmeden gitmeyiniz.”
Baron çocuğun yanından hızla sıyrılıp geçerken, “Tabii, tabii bekleyeceğiz,” dedi.
Edgar koşarak postaneye gitti. Orada beklemek zorunda kaldı. Önündeki adam memura bir
yığın can sıkıcı soru soruyordu. Sonunda işini halledebildi ve elinde makbuzlarla geri döndü. Tam o
sırada Baron’la annesinin faytona binip gittiklerini gördü.
Öfkeden donup kaldı. Neredeyse yerden bir taş alıp arkalarından fırlatacaktı. Demek adice
ve aşağılık bir yalanla da olsa ondan kaçmayı başarmışlardı! Annesinin yalan söylediğinin dünden beri
farkındaydı. Fakat böyle açıkça vermiş olduğu bir sözü tutmayacak kadar ileri gitmesi içindeki son güven
kırıntısını da yerle bir etmişti. Gerçeği ifade ettiğini düşündüğü sözcüklerin sadece geride hiçbir şey
kalmadan patlayıp giden renkli balonlar olduğunu gördükten sonra hayatı anlamlandırmakta zorlanıyordu.
Fakat bu ne kadar korkunç bir sır olmalıydı ki, yetişkinleri bir çocuğa yalan söyleyecek, bir suçlu gibi
kaçıp gidecek kadar ileri gitmeye zorluyordu. Okuduğu kitaplarda insanlar para ve iktidar kazanmak veya
krallıklar ele geçirmek için aldatıyor ve cinayet işliyorlardı. Fakat burada ikisine bunları yaptıran
neydi? Ne istiyorlardı, kendisinden niçin kaçıyorlardı, bin bir yalanın arkasına saklamaya çalıştıkları
şey neydi? Edgar bu sorularla zihnini zorlayıp duruyordu. Karanlık bir duyguyla, bu sırrın çocukluğun
kilidi olduğunu, onu bir kez açınca nihayet bir yetişkin, nihayet bir erkek olacağını seziyordu. Ah, bir
anlayabilseydi! Ne var ki artık berrak düşünemiyordu. Elinden kaçmış olmalarından duyduğu öfke gözlerini
karartıyor, net görmesini engelliyordu.
Koşarak ormana girdi, kimsenin onu göremeyeceği bir kuytuya kendini attı ve orada sıcak
seller gibi gözyaşlarını bırakıverdi. “Yalancılar, köpekler, sahtekârlar, alçaklar!” Haykırarak bunları
söylemese boğulacaktı. Bir yetişkin olduğu yanılsamasına kapılarak çocukça bir çabayla bastırmış
olduğu, son günlerde yaşadığı öfke, kırgınlık, merak, sabırsızlık, çaresizlik ve ihanete
uğramışlık duygusu göğsünü çatlatacak gibi zorlayarak gözyaşlarına dönüşüyordu. Bu çocukluğunun son
ağlama krizi ve en dizginsiziydi. Son bir kez daha kendini bir kadın gibi gözyaşlarının hazzına bıraktı.
Bu gözü kara öfke anında tüm çocukluğunu, içinde güven, sevgi, inanç, saygı adına ne varsa hepsini,
ağlayarak boşalttı.
Çocuk daha sonra otele döndüğünde artık bir başkasıydı. Serinkanlı ve planlı
davranıyordu. Önce odasına gitti ve Baron’la annesine gözyaşlarının izlerini gösterip bir zafer
yaşatmamak için özenle yüzünü yıkadı. Sonra hesaplaşmaya hazırlandı ve hiç huzursuzluğa kapılmadan
sabırla bekledi.
İki kaçağı geri getiren araba kapıda durduğunda lobi çok kalabalıktı. Bazı beyler satranç
oynuyor, bazıları gazete okuyor, hanımlar sohbet ediyorlardı. Edgar yüzü hafif solgun, gözleri yolda,
kıpırtısızca aralarında oturup beklemişti. Annesiyle Baron onu birden karşılarında görmekten biraz
rahatsızlık duyarak hazırladıkları bahaneleri sayıp dökmek üzereyken, çocuk dimdik ve sakin bir tavırla
karşılarına çıkarak meydan okurcasına konuştu:
“Sayın Baron, size bir şey söylemek istiyorum.”
Baron’un canı sıkılmıştı. Kendisini yakalanmış gibi hissediyordu. “Elbette, elbette,
biraz sonra!”
Ne var ki Edgar sesini yükseltti ve etraftakilerin duyacağı kadar net ve sert olarak
şunları söyledi: “Ama ben sizinle şimdi konuşmak istiyorum. Siz çok kötü davrandınız. Bana yalan
söylediniz. Annemin beni beklediğini biliyordunuz ve siz...”
Bütün bakışların üzerine çevrildiğini gören annesi, “Edgar! ” diye bağırarak çocuğun
üzerine yürüdü.
Fakat çocuk annesinin sesini bastırmak istediğini fark edince tiz bir sesle bağırmaya
başladı.
“Herkesin karşısında bir kez daha söylüyorum. Siz çirkin bir şekilde yalan söylediniz,
bayağılık bu, acınası bir şey bu.”
Baron bembeyaz oldu, herkes ona bakıyordu. Bazıları gülümsüyorlardı.
Annesi heyecandan titreyen çocuğu yakaladı. “Derhal odana git, yoksa seni burada herkesin
içinde pataklayacağım,” dedi boğuk bir sesle.
Bu arada Edgar tekrar sakinleşmişti. O kadar öfkelendiği için kendine kızıyordu. Aslında
Baron’a soğukkanlılıkla meydan okumak istemişti, ama öfkesi iradesine baskın çıkmıştı. Hiç acele etmeden
sakin sakin merdivene yöneldi.
Annesi ise onu biraz alaycı bakışlarla süzen etrafındaki insanlardan duyduğu
rahatsızlıkla, “Küstahlığını bağışlayın Baron. Asabi bir çocuk olduğunu biliyorsunuz,” diye kekeleyip
duruyordu. Hayatta hiçbir şeyden skandaldan korktuğu kadar korkmazdı. Şimdi duruşunu koruması
gerektiğinin farkındaydı. Oradan hemen kaçıp uzaklaşmak yerine önce resepsiyona giderek mektubu olup
olmadığını ve bazı sıradan şeyler sordu, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yukarı çıktı. Fakat ardında
bir süre daha fısıldaşmalar ve bastırılmış gülüşmeler dalgalanmaya devam etti.
Yukarıya varınca yavaşladı. Ciddi durumlar karşısında her zaman çaresizlik hissederdi,
aslında bu yüzleşmeden de korkuyordu. Hatalı olduğunu yadsımıyordu zaten, ayrıca çocuğun yeni edindiği o
garip ve yabancı bakışlar da kadını yıldırıyor, elini kolunu bağlıyordu. Korkusundan yumuşak davranmaya
karar verdi. Çünkü kavgaya girişirse, bu gergin çocuğun kendisinden daha güçlü olacağını
biliyordu.
Kapıyı usulca açtı. Çocuk sakin ve soğuk bir tavırla orada duruyordu. Annesine çevirdiği
bakışlarında korkudan eser yoktu, hatta küçük bir merak belirtisi bile söz konusu değildi. Oğlan
kendinden son derece emin görünüyordu.
Kadın olabildiğince anaç davranarak, “Edgar, senin neyin var?” dedi. “Senin adına
utandım. İnsan nasıl bu kadar görgüsüzce davranabilir, hem de çocuk olarak bir yetişkinin karşısında!
Baron’dan hemen özür dilemelisin.”
Edgar pencereden dışarıya bakarak ağaçlarla konuşur gibi “Hayır,” dedi.
Kadın çocuğun kendine güvenini garipsemeye başlamıştı.
“Edgar, sana neler oluyor? Her zamankinden çok farklısın. Seni tanıyamıyorum artık. Sen
her zaman insanın rahatça konuşabileceği akıllı, terbiyeli bir çocuktun. Şimdi birdenbire sanki içine
şeytan girmiş gibi davranmaya başladın. Baron’a karşı niçin böyle ters davranıyorsun? Aslında onu ne
kadar seviyordun. Sana karşı hep çok iyi davrandı.”
“Evet, çünkü seninle tanışmak istiyordu.”
Kadın rahatsız olmuştu. “Saçmalama! Neler düşünüyorsun! Böyle bir şeyi aklından nasıl
geçirirsin?”
Bunun üzerine çocuk öfkelendi.
“Yalancının biri o, bir düzenbaz. Hilekârlık ve alçaklıktan başka bir şey yaptığı yok.
Seninle tanışmak istediği için bana iyi davrandı, bana bir köpek yavrusu vermeyi vaat etti. Sana ne vaat
ettiğini ve sana niçin iyi davrandığını bilmiyorum, ama senden de bir şeyler istiyordur anne, muhakkak.
Yoksa o kadar nazik ve iyi davranmazdı. O kötü bir insan. Yalan söylüyor. Adamın yüzüne bir baksana, ne
kadar sahte davranıyor. Ah ondan nefret ediyorum, o zavallı yalancıdan, o alçaktan...”
“Fakat Edgar, böyle şeyleri nasıl söylersin?” Kadın iyice şaşırmıştı, ne karşılık
vereceğini bilemiyordu. Fakat içinde uyanan bir duygu çocuğun haklı olduğunu söylüyordu.
“Evet, alçağın biri o, bunu söylemekten vazgeçmeyeceğim. Bunu senin de görmen gerekirdi.
Yoksa benden niçin korksun? Niçin saklansın? Çünkü içyüzünü gördüğümü, ne mal olduğunu anladığımı fark
etti alçak adam...”
“Bunları nasıl söyleyebiliyorsun, nasıl böyle konuşabiliyorsun.” Kadının beyni durmuş
gibiydi, sadece dudakları mekanik olarak aynı cümleleri tekrarlıyordu. Aniden müthiş bir korku duymaya
başlamıştı, fakat Baron’dan mı, çocuktan mı korktuğunu anlayamıyordu.
Edgar uyarılarının etkili olduğunu gördü ve annesini kendi yanına çekme, Baron’a karşı
duyduğu nefret ve düşmanlıkta bir yandaş kazanma hevesine kapıldı. Yumuşak bir tavırla annesine
yaklaştı, elini tutarak heyecandan okşar gibi çıkan sesiyle şunları söyledi:
“Anne, onun niyetinin iyi olmadığını sen de görmüş olmalısın. Seni olduğundan başka biri
haline getirdi. Değişen sensin, ben değilim. Sadece onunla olasın diye seni bana karşı kışkırttı. Seni
de kandırmak istediğinden eminim. Sana ne vaat etti bilmiyorum. Ama sözünü tutmayacağını biliyorum.
Kendini ondan korumalısın. İnsan birine yalan söylüyorsa, başkasına da söyler. O kötü, güvenilmez bir
insan.”
Bu neredeyse ağlamaklı, yumuşacık ses kadının kendi yüreğinden yükselir gibiydi. Önceki
günden beri onun içinde de giderek daha güçlü bir biçimde aynı şeyleri söyleyen benzer bir duygu
uyanmıştı. Fakat çocuğunun haklı çıkmasından utanıyordu. Ve çoğu insanın yaptığı gibi güçlü duyguların
sıkıntısından kurtulmak için sertliğe sığınarak karşı çıktı.
“Çocuklar böyle şeylerden anlamazlar. Bu konularda söz söyleyemezsin. Sen terbiyeli
davranmaya bak, ötesine karışma. İşte o kadar.”
Edgar’ın yüz ifadesi yine buz gibi oldu ve sertçe “Nasıl istersen,” dedi, “ben seni
uyardım.”
“Yani özür dilemeyecek misin?”
“Hayır.”
İkisi de diklenerek karşılıklı duruyorlardı. Kadın, otoritesinin söz konusu olduğunu
hissediyordu.
“O halde yemeğini burada yiyeceksin. Tek başına. Ve özür dilemeden de masada aramıza
katılmayacaksın. Nasıl davranman gerektiğini sana öğreteceğim. Ben izin verene kadar odadan
ayrılmayacaksın. Anladın mı?”
Edgar gülümsedi. Bu alaycı gülümseme dudaklarına yapışmış gibiydi. İçten içe kendine
kızıyordu. Bir kez daha yüreğini açıp bu yalancı kadını uyarmaya kalkması ne budalalıktı.
Annesi ona bir daha bakmadan hızla dışarı çıktı. O delici bakışlardan ürküyordu. Çocuğun
gözünün açıldığını hissettiğinden ve bilmek de duymak da istemediği şeyleri yüzüne söylemeye
başladığından beri, oğlundan rahatsız olmaya başlamıştı. Kendi iç sesiyle, vicdanının sesiyle
kendisinden kopmuş ve bir çocuğa dönüşmüş olarak karşılaşmak, kendi çocuğunun suretinde onu uyararak,
alay ederek etrafında dolaştığını görmek kadın için korkunç bir şeydi. Şimdiye kadar bu çocuk hep bir
süs gibi, bir oyuncak gibi hayatında olmuştu, bildik ve sevilen herhangi bir şey gibi, belki bazen bir
yük gibi, ama her zaman onun yaşamının ritmine uyarak var olmuştu. Bugün ilk kez olarak dikleniyor ve
onun iradesine karşı çıkıyordu. Artık çocuğunu düşünürken duygularına hep nefrete benzer bir şeyler de
karışıyordu.
Ne var ki hafif bir yorgunluk içinde merdivenlerden inerken o çocuksu sesi kendi
yüreğinden yükselir gibi duydu. “Kendini ondan korumalısın.” Bu uyaran sesi içinde bir türlü
susturamıyordu. O sırada önünden geçtiği, karşısında parıldayan bir aynaya sorarcasına baktı, dudakları
hafifçe aralanıp tehlikeli bir sözcüğü heceleyecekmiş gibi yuvarlanana kadar bakışları orada saplanıp
kaldı. İçindeki sesi hâlâ duyuyordu, ama bütün bu görünmez kaygıları üstünden atmak ister gibi omuz
silkti, aynaya berrak bir bakışla baktı, giysisini düzeltti ve masanın üzerine son parasını fırlatan bir
kumarbaz edasıyla aşağıya indi.
Ay Işığında İzler
Oda hapsindeki Edgar’a yemeğini götüren garson giderken kapıyı kapattı. Arkasından
kilidin sesi işitildi. Edgar öfkeyle irkildi, bu mutlaka annesinin talimatıyla olmuştu, tehlikeli bir
hayvan gibi odaya kilitlenmişti. Kafasından karanlık düşünceler geçmeye başladı.
“Ben burada kapalıyken aşağıda neler oluyor? Acaba şimdi neler planlıyorlar? Sonunda sır
açığa çıkacak ve ben bunu kaçıracak mıyım? Ah, yetişkinlerin arasında olduğumda her zaman ve her yerde
varlığını hissettiğim, geceleri kapılarının ardına sakladıkları, habersizce yanlarına yaklaştığımda
seslerini alçaltmalarına neden olan şu sır, günlerdir neredeyse dokunabileceğim kadar yaklaşmışken hâlâ
ona ulaşamıyorum! Onu açığa çıkarabilmek için neler vermezdim! Bir keresinde babamın kitaplığından
kitaplar aşırıp okumuştum, bütün o tuhaf şeyler bu kitaplarda vardı, ama ben anlamamıştım. Herhalde bu
sırrı ortaya çıkartmak için önce bir şifreyi kırmak gerekiyor. Bu belki benim içimde, belki de
başkalarında. Hizmetçi kıza sorup kitaplardaki anlamadığım yerleri bana anlatması için yalvarmıştım,
fakat o gülüp geçmişti. Çocuk olmak korkunç bir şey, her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye soramamak,
sanki aptal veya yararsız bir şeymişsin gibi şu büyüklerin karşısında hep gülünç düşmek. Fakat ben bu
sırrı öğreneceğim, çok yakın-
da öğreneceğimi hissediyorum. Bir parçası elimde zaten ve bütününü anlamadan bunu elimden
bırakmayacağım!”
Gelen giden var mı diye kulak kabarttı. Dışarıda ağaçların arasında dolaşan hafif bir
rüzgâr ay ışığının mat yansımalarını dalların arasında yüzlerce titrek parçaya bölüyordu.
“O ikisinin tasarladıklarının iyi bir şey olması mümkün değil, yoksa benden kurtulmak
için öyle acınası yalanlara başvurmazlardı. O alçaklar, benden kurtuldukları için gülüyorlardır şimdi,
ama son gülen ben olacağım. Onlara yapışıp her hareketlerini izlemek yerine burada hapsolup kalmak, şu
an onları rahat bırakmak ne aptalca bir şey oldu. Büyüklerin her zaman dikkatsizlik yaptıklarını
biliyorum, onlar da kendilerini ele verecekler. Bizim daha çok küçük olduğumuzu ve geceleri hep
uyuduğumuzu sanıyorlar, fakat uyur gibi yapıp kulak kabartabileceğimizi, aptal gibi görünüp çok zekice
davranabileceğimizi unutuyorlar. Geçenlerde teyzemin bir çocuğu olduğunda bunu uzun zamandır
biliyorlardı, ama benim önümde şaşırıp hayrete düşmüş gibi yaptılar. Aslında ben de biliyordum, çünkü
haftalar önce, benim uyuduğumu sandıkları bir akşam onları konuşurken dinlemiştim. Bu sefer de o
hainleri şaşırtacağım. Onlar kendilerini emniyette sanırken kapının arasından onları gözetleyebilseydim
keşke. Acaba zili mi çalsam? Oda hizmetçisi gelip kapıyı açar o zaman ne istediğimi sormak için. Yoksa
patırtı mı yapsam, bir şeyleri kırsam mesela, o zaman da gelip bakarlar. Ben de yavaşça dışarı süzülüp
ikisinin peşine düşerim. Fakat hayır, böyle bir şey istemiyorum. Bana ne kadar alçakça davrandıklarını
kimse görmemeli. Gururum buna izin vermez. Yarın onlara ödetirim bunu ben.”
Aşağıdan bir kadın kahkahası duyuldu. Edgar irkildi, bu annesi olabilirdi. Evet, gülmesi
için nedeni vardı, kendisiyle alay ediyordu, canını sıktığında odaya kilitleyebildiği, kirli bir çamaşır
bohçası gibi kenara atabildiği küçük, çaresiz çocuğuyla alay ediyordu. Dikkatlice pencereden
dışarıya
eğildi. Hayır, gülen annesi değil, bir delikanlıyla cilveleşen tanımadığı neşeli
kızlardı.
O sırada penceresinin aslında hiç de yüksekte olmadığını fark etti. Bunu görür görmez de
aklına aşağıya atlayıp kendilerini çok rahat hissettikleri bir anda onları gözetlemek geldi. Buna karar
verince içini taşkın bir sevinç kapladı. Sanki çocukluğun o büyük, o ışıldayarak göz kırpan sırrını ele
geçirmişti. İçinde titreyen bir ses, “Haydi, haydi dışarıya,” diyordu. Bir tehlike yoktu. Oradan kimse
geçmiyordu ve Edgar aşağıya atladı. Çakıllardan kimsenin dikkatini çekmeyen hafif bir ses çıktı.
Son iki gündür onları izleyip gözetlemek hayatının en büyük zevki haline gelmişti. Şimdi
de ışık vuran yerlerden kaçmaya özen göstererek ses çıkartmadan otelin etrafında dolanırken hafif bir
korku ürpertisiyle karışık haz duyuyordu. Önce temkinlice yüzünü cama yaklaştırıp yemek salonuna baktı.
Her zamanki yerleri boştu. Sonra pencereden pencereye ilerleyerek gözetlemeye devam etti. Koridorlarda
istemeden karşılaşma korkusuyla otelin içine girmeye cesaret edemiyordu. Hiçbir yerde yoktular. Ümidini
kesmek üzereydi ki kapıda iki gölge belirince irkilerek geri çekildi ve karanlığa sindi. Annesi yanında
her zamanki refakatçisiyle birlikte dışarı çıkıyordu. Tam zamanında gelmişti demek ki. Acaba ne
konuşuyorlardı? Bir şey anlayamıyordu. Çok alçak sesle konuşuyorlardı ve rüzgârın ağaçların arasındaki
uğultusu da seslerini bastırıyordu. Fakat o sırada net bir şekilde birinin güldüğünü duydu, annesinin
sesiydi bu. Daha önce onun böyle güldüğünü hiç duymamıştı, sanki gıdıklanmış gibi tuhaf tizlikte, gergin
ve kışkırtılmış bir kahkahaydı bu, Edgar’a çok garip geldi ve onu korkuttu. Annesi gülüyordu. Demek ki
tehlikeli bir durum yoktu, kendisinden sakladıkları o kadar da büyük ve önemli bir sır değildi. Edgar
bir parça hayal kırıklığına uğramıştı.
Peki ama niçin otelden çıkmışlardı? Gecenin bu saatinde ikisi nereye gidiyorlardı?
Yukarıdan dev kanatlarıyla rüzgâr-
lar geçiyor olmalıydı, çünkü az önce ay ışığıyla açık ve berrak görünen gökyüzü birden
kararmıştı. Sanki arada bir görünmez ellerin fırlattığı kara örtüler ayı sarmalıyordu, o zaman gece
öylesine yoğunlaşıyordu ki insan yolu bile göremiyordu. Sonra ay yeniden ortaya çıktığında gece tekrar
ışımaya başlıyor, görüntüler gümüşün soğuk ışığıyla kaplanıyordu. Işıkla gölge arasında geçen, gizemli
ve bir kadının kâh örtünen kâh açılan işvesi gibi kışkırtıcı bir oyundu bu. O sırada görüntü tekrar
örtüsünden soyunup ortaya çıktığında Edgar yolun yan tarafında yürüyen siluetleri gördü, daha doğrusu
tek bir siluet gibiydiler, çünkü derin bir korkuyla birbirlerine sokulmuş gibi neredeyse yapışık bir
halde yürüyorlardı. Fakat nereye gidiyorlardı Baron’la annesi? Çamlar inliyordu, orman amansız bir ava
sahne oluyormuşçasına hareketliydi. “Onları izleyeceğim,” dedi Edgar içinden, “rüzgârın ve ormanın bu
uğultusunda ayak seslerimi duyamazlar.” Onlar geniş ve aydınlık yoldan yürürken, Edgar orman tarafına
geçti, yaprakların içinde bir ağaçtan diğerine kayıp gölgeleri kollayarak sessizce peşlerine düştü. Ayak
seslerinin duyulmasını engellediği için rüzgâra şükrederek, onların konuşmalarını dağıtıp götürdüğü için
de lanetler okuyarak inatla ve yılmadan ikisini izlemeye başladı. Ne konuştuklarını bir anlayabilse
sırrı öğrenmiş olacağından emindi artık.
Baron’la annesi onun varlığından habersiz yolda yürüyorlardı. Uğultulu ve dipsiz gecenin
içinde yalnızlıklarından mutluydular ve giderek yoğunlaşan heyecanlarında kayboluyorlardı. Ağaçların
karanlığı arasından her adımlarının izlendiğinin ve bir çift gözün nefret ve merakın tüm gücüyle
üstlerine dikilmiş olduğunun farkında bile değildiler. Aniden durdular. Edgar da hemen durarak bir ağaca
yapıştı. Müthiş bir korkuya kapılmıştı. Ya şimdi birden geri dönerler de otele ondan önce varırlarsa,
annesi odasını boş bulursa ne olacaktı? O zaman her şey boşa gidecekti, onları gizlice izlediğini
anlayacaklardı, o zaman artık sırlarım ele geçirmekten
ümidini kesmesi gerekirdi. Fakat Baron’la annesi kararsız görünüyorlardı. Aralarında
görüş ayrılığı var gibiydi. Neyse ki ay açıktı ve ışığında her şeyi görebiliyordu. Baron vadiye inen dar
ve karanlık bir yolu gösterdi, ay ışığı orada geniş yolda olduğu gibi yayılarak akmıyor, çalıların
arasında tuhaf ışık kırılmaları yaparak azar azar damlıyordu. “Niçin oraya gitmek istiyor?” diye
düşünerek irkildi Edgar. Annesi, karşı çıkıyordu, ama Baron onu ikna etmeye çalışıyordu sanki. Edgar
adamın jestlerinden ne kadar ısrarcı konuştuğunu anlayabiliyordu. Çocuğun içini korku kapladı. Bu adam
annesinden ne istiyordu? Annesini niçin karanlığa çekmeye çalışıyordu bu alçak? Edgar’ın gözünün önünde,
tüm dünyasını oluşturan kitaplarından bildiği karanlık suçlar, adam kaçırma ve cinayet sahneleri
canlandı. Bu adamın annesini öldürmek istediği kesindi, bu yüzden onu yanlarından uzaklaştırmış,
annesini yalnız götürmüştü. Bağırıp yardım mı isteseydi? Katil! Bu çığlık çoktan boğazında yükselip
düğümlenmişti, fakat dudakları kupkuruydu, tek bir ses bile çıkaramıyordu. Heyecandan sinirleri
gerilmişti, ayakta zor duruyordu, korku içinde tutunacak bir yer aradı, o sırada dokunduğu bir dal
kırılıverdi.
Baron’la annesi korkuyla arkalarına dönüp gözlerini karanlığa diktiler. Edgar kollarını
küçük bedenine iyice yapıştırıp sessizce ağaca yaslanarak karanlığa sindi. Ortalığa ölüm sessizliği
hâkimdi. Fakat ötekiler de korkuya kapılmışlardı. Annesinin, “Geri dönelim,” dediğini duydu. Bu
sözcükler dudaklarından korkuyla dökülmüştü. Kendi huzuru da kaçan Baron kabul etti. Birbirlerine iyice
sarılmış olarak yavaş yavaş geri döndüler. İç rahatlığı duyamamaları Edgar’ı mutlu etti. Ellerini
sıyırıp kanatarak, dalların arasında emekleyerek ormanın dönemecine kadar geldi, ondan sonra tüm hızıyla
nefes nefese otele kadar koştu ve birkaç sıçrayışta merdivenleri çıktı. Neyse ki anahtar kilidin
üzerinde duruyordu. Kapıyı açıp odaya dalar dalmaz kendini yatağa attı.
Birkaç dakika dinlenmesi gerekti, kalbi göğsünün altında davul gibi gümbürdüyordu.
Sonra kalkmaya cesaret edebildi, pencereye yaslanarak dönmelerini bekledi. Gelmeleri uzun
sürdü. Fazlasıyla yavaş yürümüş olmalıydılar. Gölgede kalan pencereden temkinlice onları gözetledi. Ağır
ağır yaklaşırlarken giysilerine ay ışığı vuruyordu. O yeşil ışığın altında hayalet gibi görünüyorlardı,
Edgar tekrar dehşete kapılarak onun gerçekten bir katil olup olmadığını, varlığıyla bir cinayeti önlemiş
olup olmadığını düşündü. Tebeşir beyazlığındaki yüzlerini net olarak görüyordu. Annesinin yüzünde onda
hiç aşina olmadığı bir esriklik vardı, oysa Baron’un ifadesi sert ve bezgindi. Herhalde amacına
ulaşamadığı için.
Artık çok yaklaşmışlardı. Ancak otelin tam önüne geldiklerinde birbirlerinden ayrıldılar.
Yukarı bakacaklar mıydı acaba? Hayır, ikisi de ondan yana bakmadı. “Beni unutmuşlar,” diye düşündü oğlan
derin bir öfke ve gizli bir zafer duygusuyla, “ama ben sizi unutmadım. Uyuduğumu sanıyorsunuz, belki de
bu dünyadaki varlığımı unuttunuz, fakat hatanızı anlayacaksınız. O rezilin beni uyutmayan o korkunç
sırrını açığa çıkarana kadar her adımınızı izleyeceğim. Aranızdaki anlaşmayı bozacağım. Ben
uyumuyorum.”
Annesiyle Baron yavaşça kapıdan geçtiler. Peş peşe içeriye girerlerken yere düşen
gölgeleri bir an için yeniden kucaklaştı, siluetleri aydınlık kapıdan tek bir kara dalga gibi geçti.
Sonra otelin önündeki meydan ay ışığında tekrar geniş ve karlı bir çayır gibi uzandı.
Baskın
Edgar derin derin soluyarak pencereden çekildi. Yaşadığı dehşetten titriyordu. Hayatında
daha önce böyle bir gizeme hiç bu denli yaklaşmamıştı. Edgar için heyecanlı maceraların dünyası,
kitaplarındaki o cinayetlerin ve aldatmacaların dünyası, hep masallara aitti, düşlerin ardında sımsıkı
kilitlenmişti, gerçekdışı ve ulaşılmazdı. Fakat şimdi bir anda bu korkunç âlemin ortasına düşmüştü sanki
ve bu beklenmedik karşılaşmayla bütün varlığı şiddetle sarsılmıştı. Dingin yaşamlarına aniden giren bu
sır dolu adam kimdi? Hep ıssız yerleri arayıp annesini karanlıklara çekmeye çalışan bir katil miydi
gerçekten? Sanki korkunç bir şey olacaktı. Ne yapmak gerektiğini bilemiyordu. Fakat yarın mutlaka
babasına mektup yazacak veya telgraf çekecekti. Acaba bu akşam annesinin başına bir şey gelir miydi?
Çünkü hâlâ odasına dönmemişti, hâlâ o iğrenç yabancıyla beraberdi.
Odanın iç kapısıyla koridora açılan dış kapısı arasında bir gardıroptan daha büyük
olmayan dar bir alan vardı. Edgar koridordaki ayak seslerini duyabilmek için bu daracık karanlığa
sığındı. Çünkü annesini bir an bile yalnız bırakmamaya karar vermişti. Gece yarısı olmuştu ve tek bir
lambayla aydınlanan loş koridorda kimse yoktu.
Çocuğa korkunç uzun gelen dakikalardan sonra nihayet merdivenden yukarı çıkan temkinli
ayak sesleri işitildi. İyice
kulak kesildi. Bunlar odasına gitmek isteyen birinin çevik ayak sesleri değildi, sanki
çok dik ve zorlu bir yokuşu tırmanır gibi sürüklenen, tereddütlü, ağır adımların sesleriydi. Arada bir
duraklamalar oluyor, fısıldaşmalar işitiliyordu. Edgar gerginlikten titriyordu. Sonunda gelmişler miydi?
Baron hâlâ annesinin yanında mıydı? Fısıltılar uzaktan geliyordu. Fakat ayak sesleri duraksayarak da
olsa gittikçe yaklaşıyordu. Sonra birden Baron’un o çirkin sesini duydu. Alçak ve boğuk bir sesle
konuşuyor, anlamadığı bir şeyler söylüyordu. Hemen ardından annesinin karşı çıkan, aceleci yanıtını
duydu: “Hayır, bugün olmaz! Hayır.”
Edgar tir tir titriyordu. Giderek yaklaşıyorlardı ve her şeyi dinlemek zorunda kalacaktı.
Kendisine doğru yaklaşan her adım ne kadar hafif olsa da yüreğini eziyordu. Nefret ettiği o adamın o
ısrarcı iğrenç sesi ne kadar da itici geliyordu kulağına! “Böyle acımasız olmayın, bu akşam o kadar
güzelsiniz ki!” dedi adam. Kadın ise yine karşı çıktı: “Hayır, yapamam, olmaz, bırakın beni
lütfen.”
Annesinin sesi öylesine korku yüklüydü ki Edgar endişeye kapıldı. Bu adam annesinden ne
istiyordu? Annesi niçin korkuyordu? İyice yaklaşmışlardı artık, tam kapısının önünde olmalıydılar. Çocuk
hemen yanı başlarında titreyerek duruyordu, kendisini görmüyorlardı, ama aralarında sadece incecik bir
kapı vardı, elini uzatsa onlara dokunacak kadar yakındı. Neredeyse soluklarını duyacaktı.
“Gel Mathilde, gel lütfen!” Tekrar annesinin inler gibi çıkan sesini duydu, bu kez daha
hafifti, direnci kırılmıştı.
Fakat şimdi ne oluyordu? Karanlıkta yürümeye devam etmişlerdi. Annesi odasına girmemiş
geçip gitmişti! Annesini nereye sürüklüyordu? Artık niçin konuşmuyordu? Baron ağzına bir şey mi
tıkamıştı, yoksa boğazını mı sıkıyordu? Bu düşünceler çocuğu delirtecekti. Eli titreyerek kapıyı bir
parmak araladı. Şimdi karanlık koridorda ikisini görüyordu. Baron kolunu annesinin beline sarmış, artık
direnmek-
ten vazgeçmiş görünen kadını bir yere götürüyordu. Kendi odasının önüne gelince durdu.
“Onu içeriye kapatacak,” diye dehşetle aklından geçirdi çocuk, “şimdi korkunç bir şey olacak.”
Yabanıl bir hamleyle kapıyı açarak dışarıya, üstlerine doğru fırladı. Karanlıkta bir
şeyin aniden üstüne geldiğini hisseden annesi korkuyla çığlık attı ve yere yığılacak gibi oldu. Baron
kadını güçlükle tuttu. Fakat o anda küçük, çelimsiz bir yumruğun yüzüne inerek dudağını dişlerine
yapıştırdığını, bir şeyin bedenine kedi gibi dolandığını hissetti. Oradan hemen uzaklaşan korku içindeki
kadını bırakarak, kiminle mücadele ettiğini bilmeden o da körlemesine bir yumruk salladı.
Çocuk ondan güçsüz olduğunu biliyor, ama pes etmiyordu. Sevgisinin ihanete uğramasıyla
biriken nefretin öcünü almak için onca zamandır beklediği fırsat, içini boşaltmanın zamanı nihayet
gelmişti. Dişlerini sıkmış, küçük yumruklarını gözü kara bir öfkeyle indirip duruyordu. Şimdi Baron da
onu tanımıştı. Son günlerini zehir eden ve oyununu bozan bu küçük casusa karşı o da nefret doluydu,
nereye geldiğine bakmadan o da sert bir yumrukla karşılık verdi. Edgar inledi, fakat pes etmedi ve
yardım istemedi. Gecenin yarısında karanlık koridorda bir dakika kadar hınçla ve sessizce boğuştular.
Yavaş yavaş Baron yeni yetme bir oğlanla yaptığı kavganın gülünçlüğünü fark etti, çocuğu savurup
kendinden uzaklaştırmak için sımsıkı tuttu. Fakat o sırada kaslarının gücünü yitirmek üzere olduğunu ve
bir an sonra yenik düşeceğini anlayan Edgar, kendisini ensesinden kavramaya çalışan bu sağlam ve güçlü
ele vahşi bir öfkeyle dişlerini geçirdi. Baron elinde olmadan boğuk bir çığlık atarak onu bıraktı -
çocuk bir an için serbest kalınca bundan odasına kaçmak için faydalandı ve kapıyı içeriden
sürgüledi.
Bu gece yarısı kavgası sadece bir dakika sürmüştü. Sağdan soldan bir şey duyan olmamıştı.
Ortalığa sessizlik hâ-
kimdi, her şey uykuya dalmış gibiydi. Baron kanayan elini mendiliyle silerek
tedirginlikle karanlığı gözledi. Kimse kulak misafiri olmamıştı. Sadece tek bir lambanın ışığı tepesinde
huzursuzca titreyerek alayla ona bakıyormuş gibi geldi.
Fırtına
Edgar ertesi sabah saçı başı darmadağın bunaltıcı bir korku içinde uyandığında, “Bu bir
düş müydü? Korkunç, kötü bir düş mü gördüm?” diye kendi kendine sordu. Kafasında boğuk bir uğultu,
eklemlerinde bir tutukluk, bir kofluk hissediyordu, üstüne başına baktığında giysileriyle yatmış
olduğunu gördü. Hemen yataktan fırlayıp sendeleyerek aynanın karşısına gitti ve kızarıp şişmiş alnını,
allak bullak solgun yüzünü gördüğünde irkilerek geri çekildi. Güçlükle zihnini topladığında her şeyi
hatırladı, gece yarısı koridorda kavga edişini, son anda odasına kaçışını, sonra nöbetler içinde
titreyerek üstünü bile çıkarmadan, her an kaçmaya hazır kendini yatağa atışını aklından geçirdi. O
haliyle hemen boğucu, karanlık bir uykuya dalmış ve düşlerinde bütün olanlar bir kez daha tekrarlanmış
olmalıydı; hem de daha farklı ve korkunç bir şekilde, akan taze kanın kokusu eşliğinde.
Aşağıdan, çakılların üzerinden ayak sesleri geliyor, konuşma sesleri görünmez kuşlar gibi
yukarıya doğru uçuşuyordu ve güneş artık odanın içine kadar ilerlemişti. Gün öğlene yaklaşıyor
olmalıydı, fakat korkuyla göz attığı saat gece yarısını göstermekteydi, dün yaşadığı o heyecanla kurmayı
unutmuştu. Bu belirsizlik, zamanın içinde sallanıyor olma duygusu, aslında neler olduğunu tam olarak
bilememenin verdiği sıkıntıyla da ağırlaşarak Edgar’ı iyice tedirgin etti.
Üstünü başını çabucak toparlayıp içinde bir huzursuzluk ve hafif bir suçluluk duygusuyla
aşağıya indi.
Kahvaltı salonunda annesi her zamanki masalarında tek başına oturuyordu. Edgar düşmanıyla
karşılaşmadığı, dün akşam öfkeyle yumrukladığı o nefret ettiği suratını görmek zorunda kalmadığı için
rahat bir nefes aldı. Yine de masaya yaklaştığında içinde bir güvensizlik hissetti.
“Günaydın,” diyerek annesini selamladı.
Annesi karşılık vermedi. Başını bile çevirmedi, gözlerini tuhaf bir donuklukla
uzaklardaki manzaraya dikmişti. Çok solgun görünüyordu, gözlerinin çevresi hafifçe kızarmıştı, burun
kanatlarında gerginliğini ele veren asabi titremeler görülüyordu. Edgar dudaklarını ısırdı. Bu suskunluk
aklını karıştırmıştı. Dün akşam Baron’a ağır bir zarar verip vermediğini ve annesinin kavgalarından
haberdar olup olmadığını bilmiyordu. Bu belirsizlik çocuğun içini daraltıyordu. Fakat annesinin yüzü o
kadar katıydı ki, bakışlarının inik gözkapaklarının ardından kendisine ulaşıp delip geçeceği korkusuyla
ona bakmayı denemedi bile. Çocuk son derece sessiz duruyor, en küçük bir gürültü çıkartmaya dahi cesaret
edemiyordu. Sinirli sinirli elindeki kaşıkla oynayan annesinin gizli bir öfkeyi belirtir gibi kıvrılmış
parmaklarına kaçamak bakışlar atarak, fincanını büyük bir dikkatle kaldırıp sonra yine sessizce yerine
koyuyordu. On beş dakika kadar bir türlü gerçekleşmeyen bir şeyi beklemenin boğucu duygusuyla öylece
oturdu. Annesi içini rahatlatacak tek bir sözcük bile söylemedi. Onun varlığını hâlâ fark etmemişçesine
ayağa kalktığında, Edgar ne yapacağını bilemedi. Masada tek başına oturmaya devam mı etmeliydi, yoksa
onu izlemeli miydi? Sonunda yine de kalktı, başı önünde annesini izledi, kadın kasten onu görmüyormuş
gibi yapıyordu. Edgar bu şekilde peşinden giderken kendini gittikçe daha gülünç hissetmeye başladı.
Annesi ona hiç aldırmadan odasına doğru yürürken aralarındaki mesafeyi açmak için adımlarını
iyice
yavaşlattı. Edgar sonunda odaya vardığında annesi kapıyı yüzüne kapatıverdi.
Ne olmuştu? Artık hiçbir şeyi anlayamıyordu. Dünkü güvenli hali onu terk etmişti. Geçen
gece o baskını yapmakta haksız mıydı yoksa? Onu cezalandırmaya veya yine aşağılamaya mı
hazırlanıyorlardı? Bir şeyler olacaktı, bunu hissediyordu, çok yakında korkunç bir şeyler olacaktı.
Aralarında yaklaşmakta olan bir fırtınanın ağırlığı, iki yüklü kutbun elektriksel gerginliği vardı,
şimşekler çakacaktı. Tek başına geçirdiği dört saat boyunca bu önsezinin yükünü oradan oraya taşıdı,
sonunda çelimsiz çocuk omuzları bu ağırlığın altında çöktü, öğlen masaya oturduğunda iyice
ezikleşmişti.
“İyi günler,” diye söze girdi yine. Üzerinde tehditkâr kara bir bulut gibi asılı duran bu
sessizlik bozulmalıydı.
Annesi yine karşılık vermedi, onu görmezden geldi. Edgar dehşet içinde, hayatında daha
önce hiç karşılaşmadığı türden soğukkanlı ve yoğun bir öfkeyle karşı karşıya olduğunu hissetti.
Annesiyle o zamana kadar yaşadıkları çatışmalar duygusal birikimlerden çok sinirlerin gerilmesinden
doğan öfke patlamaları olmuş, yatıştırıcı bir gülümsemeyle hemen atlatılmıştı. Fakat bu kez Edgar
annesinin varlığının en derinlerinden sert bir tepkinin yükseldiğini hissetti ve bu duygunun sakınımsız
şiddetinden ürktü. Yemek yiyecek hali kalmamıştı. Boğazına bir şey tıkanmıştı, boğulacak gibiydi. Annesi
bütün bunları fark etmez görünüyordu. Fakat kalkarken umursamaz bir tavırla ona doğru dönerek, “Yukarı
çık Edgar,” dedi, “seninle konuşacaklarım var.”
Bunları tehdit eder gibi değilse de öylesine soğuk bir sesle söylemişti ki Edgar kendini
bir anda boğazına buzdan bir zincir geçirilmiş gibi hissetti. Dayak yemiş bir köpek gibi sessizce
annesinin odasına çıktı.
Kadın birkaç dakika hiçbir şey söylemeden bekleyerek çocuğun çektiği eziyeti uzattı.
Edgar bu arada saatin vurduğunu, dışarıda bir çocuğun güldüğünü ve kendi kalbinin
gümbür gümbür attığını duydu. Ne var ki annesi de büyük bir güvensizlik içinde olmalıydı,
çünkü konuşmaya başladığında ona bakmak yerine sırtını dönmüştü.
“Dün akşamki davranışın hakkında konuşmak istemiyorum artık. Olacak bir şey değildi ve
düşündükçe hâlâ utanç duyuyorum. Suçunu kendin kabullenmelisin. Sana sadece şunu söyleyeceğim,
yetişkinler arasına bir daha giremeyeceksin. Babana da, nasıl davranman gerektiğini öğrenmen için seni
bir yatılı okula göndermesi veya bir mürebbiye tutması gerektiğini yazdım. Senin için canımı daha fazla
sıkmayacağım artık.”
Edgar başı eğik annesinin karşısında duruyordu. Bunun sadece bir başlangıç, bir tehdit
olduğunu hissetmişti, tedirginlikle asıl konuyu bekliyordu.
“Şimdi derhal Baron’dan özür dileyeceksin.”
Edgar irkildi, fakat annesi sözünün kesilmesine izin vermedi.
“Baron bugün ayrıldı. Ona bir mektup yazacaksın, ben dikte edeceğim.”
Çocuk tekrar bir kıpırdandı, ama annesi katı tavrını korudu.
“İtiraz istemiyorum. İşte kâğıt ve mürekkep, otur bakayım!”
Edgar annesine baktı. Kadının gözlerinde geri dönüşü olmayan bir kararın sertliği vardı.
Annesini daha önce hiç bu kadar azimli ve kendinden emin görmemişti. Korkuya kapıldı. Oturup kalemi
eline aldı ve başını iyice masaya eğdi.
“Yukarıya tarih. Yazdın mı? Başlıktan önce bir satır boş bırak. Tamam! Çok Sayın Baron!
Ünlem, tekrar bir satır boş. Semmering’den -Semmering iki m ile- ayrılmış olduğunuzu üzüntüyle öğrendim,
bu durumda yüz yüze yapmak istediğim şeyi yazılı olarak yapmak zorunda kaldım. Biraz daha hızlı yaz,
güzel yazman gerekmez. Dün geceki davranışım için sizden özür diliyorum. Annemin de size söylemiş
olduğu gibi yakın zamanda ağır bir hastalık geçirdim. Bu yüzden fazla hassasım. Bazı
şeyleri gözümde fazla büyütüyor ve bir an sonra pişmanlık duyacağım hareketlerde bulunuyorum...”
Masanın üzerine kapanmış oturan çocuk birden doğruldu. Edgar annesine döndü, gururlu
halini yeniden kazanmıştı.
“Bunu yazmayacağım. Bu doğru değil!”
“Edgar!”
Kadının sesi tehdit yüklüydü.
“Bunlar doğru değil. Ben pişmanlık duyacağım hiçbir şey yapmadım. Özür dilememi
gerektirecek kötü bir şey yapmadım ki. Sadece sen bağırınca yardım etmeye koştum! ”
Annesinin dudaklarından kan çekildi, burun kanatları gerildi.
“Ben mi yardım istedim? Delirmişsin sen.”
Edgar öfkeye kapılarak aniden ayağa fırladı.
“Evet, yardım istedin, dün gece koridorda Baron seni tuttuğunda. ‘Bırakın beni, bırakın
beni,’ diye bağırdın. Odamın içinden bile duydum sesini.”
“Yalan söylüyorsun, ben Baron’la asla koridora çıkmadım. Beni merdivene kadar geçirdi
sadece...”
Bu soğukkanlı yalan karşısında Edgar’ın yüreği sıkıştı. Ne söyleyeceğini bilemeden
annesine camlaşmış gözlerle bakıp kaldı.
“Sen... sen koridorda değil miydin? Ve o... o... seni tutmadı mı? Kolundan şiddetle
kavramadı mı?”
Kadın soğuk ve katı bir gülüşle güldü.
“Sen rüya görmüşsün.”
Bu kadarı çocuğa fazla geldi. Yetişkinlerin yalan söylediklerini, cüretkâr bahaneler
ileri sürdüklerini, ustalıklı hilelere, çift anlamlı sinsi ifadelere başvurduklarını biliyordu artık.
Fakat yüz yüzeyken karşılaştığı bu küstahça inkâr onu deli etti.
“Ya bu yara bereler? Onları da mı rüyamda gördüm?”
“Kim bilir kiminle kavga etmişsindir. Ama seninle tartışacak değilim, söz dinleyeceksin o
kadar! Şimdi otur ve yazmaya devam et!”
Kadının yüzü kireç gibiydi ve son gücüyle kendine hâkim olmaya çalışıyordu.
Ne var ki o an Edgar’ın içinde bir şeyler yıkılmış, son inanç kıvılcımı da sönmüştü.
Hakikatin bu denli basitçe, yanan bir kibrit gibi ayaklar altına alınıp çiğnenmesini anlayamıyordu.
İçinde buz gibi bir çekilme oldu ve ağzından acıtıcı, kötü ve düşünmeden edilmiş sözler döküldü:
“Demek öyle, ben rüya gördüm ha? Koridorda olanlar ve şu yaralanma izleri de rüya öyle
mi? Dün gece ay ışığında yürüyüşe çıkmanız, onun seni yolun aşağı taraflarına çekmeye çalışması da mı
rüyaydı? Beni küçük bir çocuk gibi odaya kapatabileceğini mi sandın? Hayır, sandığınız gibi budala
değilim ben. Neler olduğunun farkındayım.”
Küstahça annesinin yüzüne baktı ve karşısında kendi çocuğunun nefretle gerilmiş yüzünü
görmek kadının gücünü tüketti. Öfkesi patladı.
“Haydi kıpırda, derhal oturup yazacaksın, yoksa...”
“Yoksa ne?” Sesi şimdi iyice kışkırtıcı bir tondaydı.
“Yoksa küçük bir çocuk gibi pataklayacağım seni.” Edgar alayla gülerek biraz daha
yaklaştı.
O sırada tokat suratına indi. Edgar bir çığlık attı. Kulakları uğulduyor, gözleri
kararıyordu, boğulmakta olan biri gibi körlemesine çırpınarak o da yumruklarıyla karşılık verdi. Yumuşak
bir şeylere vurduğunu hissetti ve burnunun dibinde bir çığlık işitti.
Bu çığlıkla kendine geldi. Bir anda kendini dışarıdan görerek durumun korkunçluğunu
kavradı: Annesine vuruyordu. Korkuya kapıldı, utanç ve dehşet içindeydi, oradan kaçmak, kurtulmak, yerin
dibine girmekten başka bir şey istediği yoktu. Uzaklaşmak, sadece uzaklaşmak ve o bakış-
lardan kurtulmak istiyordu. Kapıya atılıp dışarı fırladı, merdivenlerden aşağıya hızla
indi, otelden çıkıp kendini sokağa attı, sanki peşinde azgın bir köpek sürüsü varmış gibi koşmaya
başladı.
İlk İdrak
Yolun epey aşağısına indikten sonra durdu. Eli ayağı korku ve heyecandan öylesine
titriyordu ki bir ağaca yaslanmak zorunda kaldı, göğsü körük gibi inip kalkıyor, nefesi tıkanıyordu.
Kendi yaptığı şeyden duyduğu dehşet peşinden koşup gelmiş, gırtlağına sarılmıştı, şimdi tüm bedenini
ateşler içinde yanarmışçasına sarsıyordu. Bundan sonra ne yapacaktı? Nereye kaçacaktı? Daha kaldığı yere
on beş dakikalık mesafedeyken, şurada yakındaki ormanın kenarında bile kendini terk edilmiş
hissediyordu. Yalnız ve çaresiz kaldığından beri her şey gözüne daha farklı, düşmanca ve çirkin
görünüyordu. Daha dün çevresinde kardeşçe fısıldayan ağaçlar şimdi bir anda tehlikeli bir karanlık gibi
etrafını sarmıştı. Karşılaştığı her şey yabancı ve ürkütücü geliyordu. Bu koskocaman, bilinmedik
dünyanın karşısında yalnız olmak çocuğun başını döndürüyordu. Hayır, bunu henüz tek başına kaldırmaya
hazır değildi. Fakat kime sığınacaktı? Babasından korkuyordu, çabuk öfkelenen, yanına yaklaşılmaz
biriydi, onu hemen geri gönderirdi. Fakat annesinin yanına dönmek de istemiyordu, bilinmeyenin
tehlikesine atılmaya razıydı; çünkü onu yumruklamış olduğunu düşünmeden bir daha asla annesinin yüzüne
bakamayacağını sanıyordu.
O sırada aklına onu çocukluğundan beri her zaman hoş tutan iyi yürekli, yaşlı ve sevecen
büyükannesi geldi. Evde
ne zaman bir cezayla, bir haksızlıkla karşılaşsa büyükannesi onu hep korurdu. Annesinin
öfkesi yatışana kadar Baden’da onun yanında saklanacak, annesine ve babasına oradan bir mektup yazarak
özür dileyecekti. O deneyimsiz haliyle dünyada tek başına kalmak düşüncesiyle bile son on beş dakika
içinde burnu öyle bir sürtülmüştü ki, yabancı bir adamın yalanıyla kanında ateşlenen o aptalca gurura
lanet ediyordu. Daha önceki gibi söz dinleyen, sabırlı bir çocuk olmayı, gülünçlüğünü şimdi fark ettiği
o abartılı kendini beğenmişlikten tamamen kurtulmayı yürekten istiyordu.
Fakat Baden’a nasıl gidecekti? O saatlerce süren yolu nasıl aşacaktı? Telaşla, her zaman
yanında taşıdığı küçük deri cüzdanına el attı. Neyse ki yaş gününde armağan olarak verdikleri altın
yirmi kron hâlâ ona pırıl pırıl göz kırpıyordu. Bu parayı harcamayı asla göze alamamıştı. Ama hemen
hemen her gün yerinde duruyor mu diye bakmış, onu seyretmekten haz duyup kendini zengin hissetmiş ve her
seferinde mendilini çıkararak küçük bir güneş gibi parlayana kadar özen ve minnetle ovmuştu. Fakat
birden bu paranın yetmeyebileceği aklına gelince korktu. O zamana kadar trenle pek çok yolculuk
yapmıştı, ama para ödemek gerektiğini hiç düşünmemişti; yol parasının bir kron mu, yoksa yüz kron mu
tutabileceği hakkında hiçbir fikri yoktu. İlk defa hayatın bazı yönlerinden haberi bile olmadığını fark
etti, onu çevreleyen, parmaklarının arasında tutup oynadığı pek çok şeyin kendilerine özgü bir değeri,
bir ağırlığı olduğunu sezdi. Daha bir saat öncesine kadar her şeyi bildiğini sanırken şimdi onca sırrın
ve sorunun yanından dikkatsizce geçip gitmiş olduğunu hissediyor ve hayata daha ilk adımını attığında
bilgisizliği yüzünden tökezlediğini görmekten utanç duyuyordu. İstasyona yaklaştıkça çekingenleşiyor,
güvensizlik içinde attığı adımlar giderek yavaşlıyordu. Bu kaçışı ne kadar çok hayal etmişti, hayatın
içine dalmayı, kral veya imparator, asker veya şair olmayı düşlemişti, şimdiyse karşısındaki açık
renk badanalı küçük istasyon binasına kaygıyla bakıyordu, düşündüğü tek şey cebindeki
yirmi kronun büyükannesine gitmeye yetip yetmeyeceğiydi. Parıldayan demiryolu göz alabildiğine uzayıp
gidiyordu. Ortalıkta kimse görünmüyordu. Edgar çekinerek gişeye yaklaştı ve başka duyan olmasın diye çok
alçak bir sesle Baden’a bir biletin kaça olduğunu sordu. Loş bölmenin arkasından bir yüz hayretle ona
baktı, gözlük camlarının ardından gülümseyen bir çift göz sıkıntı içindeki çocuğa baktı:
“Bir tam bilet mi?”
Edgar, biletin çok pahalı olabileceği endişesiyle gururdan çok korku duyarak, “Evet,”
diye kekeledi.
“Altı kron!”
“Buyurun!”
Rahatlamıştı, o çok sevdiği pırıl pırıl altın kronu uzattı, paranın üstünü aldı ve
özgürlüğünü garanti eden kahverengi kâğıt parçasını elinde hissedip, cebinde gümüş bozuklukların tatlı
melodisini duyduğunda kendini bir anda tekrar müthiş zengin hissetti.
Tarifeye bakıp trenin yirmi dakika sonra geleceğini gören çocuk bir köşeye çekildi.
Peronda kendi halinde dolaşan birkaç kişi daha vardı. Fakat tedirginlik içinde olan Edgar herkesin
sadece kendisine bakıp o yaşta bir çocuğun tek başına nasıl yolculuk ettiğine şaştığını sanıyordu, sanki
kabahati ve kaçışı yüzünden okunuyordu. Uzaktan trenin ilk düdüğü duyulup ardından hızla perona
girdiğinde rahat bir nefes aldı. Ona dünyanın kapılarını açacak tren gelmişti. Biletinin üçüncü sınıf
olduğunu ancak bindiğinde anladı. Şimdiye kadar hep birinci sınıfta yolculuk etmişti. Burada bazı
farklılıklar olduğunu, yaşadığı dünyada daha önce gözünden kaçmış değişik yerler bulunduğunu kavradı.
Yanındaki yolcular da öncekilerden farklı insanlardı. Sesleri kalın, elleri nasırlı birkaç İtalyan işçi
kucaklarında malaları ve kürekleriyle karşısında oturmuş donuk, umarsız bakışlarını yere
dikmişlerdi.
Ağır bir iş yaptıkları belliydi, çünkü içlerinden bazıları başlarını sert ve pis tahtaya
dayamış, trenin sarsıntısında yorgunluktan ağızları açık uyuyup kalmışlardı. Edgar onların para kazanmak
için çalıştıklarını düşündü, ama ne kadar kazandıklarını tahmin edemedi, yine de paranın her zaman
bulunmayan, bir şekilde elde edilmesi gereken bir şey olduğunu sezdi. İlk kez, yaşadığı rahat ortamı
olağan görmeye alışmış olduğunun, kendi hayatının etrafında şimdiye kadar hiç gözüne ilişmemiş olan
derin ve karanlık uçurumlar bulunduğunun bilincine vardı. Bir anda dünyada değişik meslekler ve kurallar
bulunduğunun, çevresinin dokunabileceği kadar yakında olmakla birlikte hiçbir zaman dikkat etmemiş
olduğu gizlerle dolu olduğunun farkına vardı. Edgar tek başına kaldığı o bir saat içinde çok şey
öğrendi, pencereleri ufka açılan daracık kompartımanda bile pek çok şeyi görmeye başladı. Duyduğu derin
korkunun içinde yavaş yavaş bir şeyler boy vermeye başladı, buna mutluluk denemezdi henüz, ama yaşamın
çeşitliliği karşısında şaşkınlık duyuyordu. Korkusu ve ödlekliği yüzünden annesinden kaçmış olduğunu her
an hissetmekteydi, fakat ilk kez kendi başına bir adım atmış, şimdiye kadar teğet geçmiş olduğu
gerçeklere dair bir şeyler öğrenmişti. O zamana kadar nasıl dünya onun için bir sır olmuşsa, belki de
şimdi ilk kez kendisi annesi ve babası için bir sır olmuştu. Pencereden dışarıya başka gözlerle baktı.
Edgar’a sanki gerçeği ilk kez görüyormuş, nesnelerin üzerindeki bir perde düşmüş ve içyüzlerini,
işleyişlerinin gizli özünü ona gösteriyorlarmış gibi geliyordu. Evler karşısında rüzgâr uçuruyormuş gibi
geçip giderken Edgar ister istemez içlerinde yaşayan insanları; zengin mi, yoksul mu olduklarını
düşündü. Onlar da kendisi gibi her şeyi öğrenme özlemi duyuyorlar mıydı, kendisi gibi her şeyi oyun
sanan çocukları var mıydı? Dalgalanan bayraklarıyla yol kenarında duran hat bekçileri eskiden gözüne
tesadüfen orada bulunan cansız kuklalar, yaşamayan oyuncaklar gibi görünürdü, oysa şimdi
bunun onların kaderleri, yaşam mücadeleleri olduğunu anlıyordu. Tekerlekler gittikçe daha
hızlı dönüyor, tren dönemeçli yolda kayarak vadiye doğru iniyordu. Dağlar giderek alçalıp uzaklaşıyordu,
düzlüğe varmışlardı bile, bir kez daha dönüp geriye baktığındaysa mavileşip gölgelere karışmışlardı
artık, uzak ve ulaşılmaz görünüyorlardı. Edgar, çocukluğunu sisli gökyüzünde yavaş yavaş çözülür gibi
görünen bu dağlarda bırakmış olduğu duygusuna kapıldı.
Karanlık ve Karmaşa
Ne var ki daha sonra tren Baden’da durup da Edgar kendini, ışıkların çoktan yanmış
olduğu, uzaktan kırmızı, yeşil sinyallerin göz kırptığı peronda tek başına bulduğunda, bu renkli görüntü
yaklaşan geceden duyduğu ani korkuyla birleşiverdi. Gündüz, etrafı insanlarla doluyken kendini daha
güvende hissetmişti, bir banka oturup dinlenebilmiş veya vitrinleri seyretmişti. Fakat insanlar, onları
sıcak bir yatağın, bir sohbetin, huzurlu bir gecenin beklediği evlerine döndüklerinde, kendisi bu
yabancı ve ıssız yerde işlediği hatanın bilinciyle baş başa dolaşmaya nasıl katlanacaktı? Ah, bir an
önce başının üstünde bir çatı hissedebilseydi! Tek dileği, bu yabancı gökyüzünün altında artık bir
dakika bile yalnız kalmamaktı.
İyi bildiği yola saparak büyükannesinin villasına varana kadar sağına soluna bakmadan
hızlı hızlı yürüdü. Geniş bir caddenin üstünde, güzel bir konumdaydı, fakat bakımlı bir bahçenin
sarmaşıkları ve asmalarıyla yabancı bakışlardan gizleniyordu, bir yeşillik bulutunun ardından parıldayan
beyaz, cana yakın bir aile eviydi. Edgar bir yabancı gibi parmaklıkların arasından baktı. İçeride hiçbir
hareket yoktu, pencereler kapalıydı, anlaşılan konuklarla birlikte arka bahçedeydiler. Tam elini kapının
soğuk tokmağına değdirdiği anda tuhaf bir şey oldu, iki saatten beri o denli olağan ve
kolay bulduğu bu ziyaret bir anda gözüne olanaksız göründü. İçeriye nasıl girecekti?
Onları nasıl selamlayacak, sorularını nasıl göze alacak, ne cevap verecekti? Annesinden gizlice
kaçtığını anlatırken üzerine dikilen bakışlara nasıl katlanacaktı? Asıl artık kendisinin bile aklının
almadığı o rezilce davranışını nasıl açıklayacaktı? O sırada içeride bir kapı açıldı. Aniden delice bir
korkuya kapıldı. Birisinin gelebileceğini düşünerek nereye gittiğini bilmeden koşmaya başladı.
Parkın önüne geldiğinde orada kimsenin olmayacağını umduğu için durdu, zaten park
karanlıktı. Belki burada oturup artık biraz dinlenebilir ve sakin kafayla düşünebilirdi. Çekinerek içeri
süzüldü. Ön tarafta yanan birkaç lambanın ışığı henüz taze olan yaprakların üzerine düşüyor, renklerini
su yeşili gibi saydamlaştırarak hayaletimsi bir görüntü veriyordu onlara; ne var ki biraz ötede, tepeye
tırmanmak zorunda kalacağı yerde, erken bastıran ilkbahar gecesinin koyu karanlığındaki her şey,
mayalanmakta olan kara ve yekpare bir kütle gibi görünüyordu. Edgar, lambaların ışığının altında oturmuş
sohbet eden veya kitap okuyan birkaç kişinin yanından korka korka geçti, yalnız kalmak istiyordu. Fakat
ilerideki aydınlatılmamış ara yolların gölgeli karanlığında da huzur yoktu. Her yer alçak perdeden
fısıltılar ve hışırtılarla doluydu, bunlara bir de yaprakların arasında dolaşan rüzgârın nefesi,
uzaklarda sürüklenen adımların sesleri katılıyor, ortalıkta, insanlardan ve hayvanlardan veya huzursuzca
uyuyan doğanın kendisinden çıkabilecek iniltilerin, korku dolu iç çekişlerin karıştığı boğuk sesler
dolaşıyordu. Burada nefes alan şey sinsi, saklanan bir huzursuzluktu, gizemli, ürkütücü ve tehlikeliydi.
Ormanda yeraltından gelirmiş gibi hissedilen bu kaynama belki de sadece ilkbaharla ilgiliydi, fakat ne
yapacağını bilemeyen çocuğun içine tuhaf bir korku salıyordu.
Bu dipsiz karanlığın içinde iyice büzülerek bir banka oturdu ve büyükannesine ne
anlatacağını düşünmeye başladı. Fakat düşüncelerini toparlayamadan zihninden kayıp
gidiyorlardı, elinde olmadan çevredeki boğuk uğultulara, karanlığın gizemli seslerine
kulak veriyordu. Bu karanlık ne kadar korkunç, ne kadar sarsıcı, ama yine de ne kadar esrarlı ve
güzeldi! Bütün bu iç içe geçen uğultuları ve çağrıları, bütün bu hışırtıları ve çıtırtıları hayvanlar
mı, insanlar mı çıkartıyordu, yoksa rüzgârın hayal gibi elinin marifeti miydi? Kulak kesildi. Duyduğu,
huzursuzlukla ağaçların arasında dolaşan rüzgârın sesiydi, fakat -şimdi bunu açıkça görüyordu- birbirine
sarılmış çiftler de vardı, aydınlık kenti aşağıda bırakıp bu karanlık tepeyi bilmecemsi varlıklarıyla
canlandırmışlardı. Onları buraya neyin çektiğini Edgar anlayamıyordu. Birbirleriyle konuşmuyorlardı,
çünkü seslerini duymuyordu, sadece çakıllarda huzursuz adımların gıcırtısını duyuyor, ışık düşen
yerlerde gölgeler gibi kayıp geçen siluetler görüyordu. Hepsi de o akşam annesiyle Baron’un yaptıkları
gibi sarılıp tek gölge haline gelmişlerdi. Demek ki o tekinsiz ve yakıcı sır burada da karşısındaydı. O
sırada giderek yaklaşan ayak sesleri ve alçak perdeden gülüşmeler duydu. Gelenlerin onu
bulabileceklerinden korkarak iyice karanlığa çekildi. Fakat o zifiri karanlıkta yokuşu neredeyse el
yordamıyla çıkan çift onu görmeden sarmaş dolaş önünden geçti. Tam Edgar rahat bir nefes almıştı ki ayak
sesleri oturduğu bankın az ötesinde aniden kesiliverdi. Yüzleri birbirine yaklaştı, ama Edgar onları tam
olarak göremiyordu, sadece kadının hafifçe inlediğini, adamın ağzından da çılgınca, tutkulu sözcükler
döküldüğünü işitti. Bunaltıcı bir önseziyle çocuğun korkusuna haz dolu bir ürperti karıştı. Bir dakika
kadar öyle kaldılar, sonra ayaklarının altında gıcırdayan çakılların sesi tekrar uzaklaşarak karanlığın
içinde sönüp gitti.
Edgar ürpererek büzüldü. Şimdi kanı damarlarında eskisinden daha sıcak ve hızlı
dolaşıyordu. Bir anda kendini insanı altüst eden o karanlığın içinde katlanılmaz derecede yalnız
hissetti; herhangi bir dost sesi duymak için, kucak-
lanmak, aydınlık bir odada sevdiği insanlarla birlikte olmak için müthiş bir istek duydu.
Sanki bu bunaltıcı gecenin tüm ürkütücü karanlığı içine çökmüş, göğsünü sıkıştırıyordu.
Ayağa fırladı. Bir an önce büyükannesinin evine gitmek, sıcak, aydınlık bir odada
insanlarla bir arada olmak istiyordu. Gitse ne olabilirdi sanki? Dövecekler, azarlayacaklar mıydı? Bu
karanlığı ve yalnızlığın dehşetini hissettikten sonra artık hiçbir şeyden korkmuyordu.
Sağına soluna bakmadan yürüdü, birdenbire kendini tekrar villanın önünde buldu. Elini
tekrar soğuk tokmağa uzattı. Artık aydınlanmış olan pencereler yeşilliğin arasından ışıldıyordu, her
camın ardındaki bildik mekânı içindeki insanlarla birlikte gözünün önünde canlandırdı. Bu kadar yakına
gelmiş olmak şimdiden içini mutlulukla doldurmuş, kendisini seven insanlara yaklaşmış olmak bile Edgar’ı
rahatlatmıştı. Hâlâ duraksamasının nedeni bu ilk güzel duyguları iyice sindirmekti.
O sırada arkasında korku dolu bir bağırış duydu:
“Edgar bu! O burada!”
Büyükannesinin hizmetçisi çocuğu görmüş, hemen yanına koşarak elinden tutmuştu. İçeride
kapılar açıldı, bir köpek havlayarak Edgar’a doğru koşturdu, evdekiler ellerinde fenerlerle dışarıya
çıktılar, sevinç ve korku nidaları yükseldi, bağrışmalar ve ayak seslerinin karıştığı sevinçli bir
patırtıyla tanıdık siluetler Edgar’a doğru yaklaştı. Önde kollarını açmış gelen büyükannesi vardı ve
arkasında da -Edgar rüya gördüğünü sandı- annesi. Kendisi ise yaşlı gözlerle, ürkmüş bir halde
titreyerek ne söyleyeceğini, ne yapacağını bilemeden bu sıcak duygu karmaşasının ortasında duruyordu. Ne
hissettiğini, duyduğu hissin korku mu, mutluluk mu olduğunu kendisi de bilmiyordu.
Son Düş
Olaylar şöyle gelişmişti: Edgar’ı Baden’da çoktandır bekliyorlardı zaten. Annesi çok
öfkeli olmasına rağmen çocuğun deli gibi kaçışı karşısında endişelenmiş ve onu önce Semmering’de
aratmıştı. Artık korkunç bir gerilim içinde kötü tahminlerde bulunmaya başlamışken, oğlanın saat üçe
doğru garın gişeleri önünde görüldüğü haberi gelmişti. Edgar’ın Baden’a bir bilet aldığını hemen
öğrenmişler ve annesi hiç duraksamadan onun peşinden yola çıkmıştı. Gönderdiği telgraflar kendisinden
önce Baden’a ve Viyana’ya, babasına ulaşmış ve herkesi heyecana boğmuştu. İki saatten beri de herkes
küçük kaçağı bulmak için harekete geçmişti.
Şimdi ellerindeydi, ama hiç şiddet kullanmadılar. Edgar onu içeri alırlarken içinde
hissettiği zafer duygusunu bastırmaya çalışıyordu, hepsinin gözlerindeki sevinç ve sevgiyi gördükten
sonra kendisine yöneltilen sert sitemlerden hiç etkilenmemesi ne tuhaftı. Zaten bu görünürdeki yapmacık
öfke de çok kısa sürdü. Büyükannesi gözlerinde yaşlarla çocuğa sarıldı, bir daha da kimse kabahatinden
söz etmedi ve Edgar büyük bir şefkatle kucaklandığını hissetti. Hizmetçi kız ceketini çıkartıp daha
sıcak tutacak giysiler getirdi, büyükannesi aç olup olmadığını, bir şey isteyip istemediğini sordu.
Sevecen bir kaygıyla sordukları bu sorularla Edgar’a eziyet ediyorlardı, fakat çocuğun tutukluğunu fark
edince
sorulardan vazgeçtiler. Daha kısa süre önce hem küçümsediği hem de öylesine özlediği
tamamen çocuk olma duygusunun hazzını yaşıyordu yine ve son günlerde bütün bunlardan vazgeçerek yerine
tek başınalığın aldatıcı zevkini koyma küstahlığına kalkıştığı için utanç duyuyordu.
Yan odada telefon çaldı. Edgar annesinin sesini duydu, söylediklerini kesik kesik
anlayabiliyordu: “Edgar... döndü.... son tren...” Annesinin ona sert davranmak yerine garip, durgun bir
bakışla sarılmış olmasına şaşırmıştı. İçindeki pişmanlık giderek büyüyordu, o anda büyükannesinin ve
halasının onu sarmalayan ilgisinden kaçmak, içeriye gidip baş başayken annesinden özür dilemek, ona
tekrar çocukluğuna dönmek ve söz dinlemek istediğini anlatmak isterdi. Fakat yavaşça ayağa kalktığında
büyükannesi korkuyla sordu:
“Nereye gitmek istiyorsun?”
O zaman utançla olduğu yerde kaldı. Artık kıpırdamasından bile korkuyorlardı. Herkesi
öylesine tedirgin etmişti ki, şimdi tekrar kaçmak isteyebileceğinden endişe ediyorlardı. Bu kaçıştan ne
kadar pişmanlık duyduğunu onlara bir anlatabilseydi!
Sofra kurulmuştu, ona çabucak hazırladıkları yemeği getirdiler. Büyükannesi yanına oturup
gözünü bir an ondan ayırmadı. Büyükannesi, halası ve hizmetçi kız onu sessizce sarmalamışlardı, Edgar bu
sıcak ilgiyle kendini son derece rahatlamış hissediyordu. Sadece annesinin odaya dönmemesinden
huzursuzluk duyuyordu. Ah, kibrinin ne kadar kırıldığını bir bilseydi mutlaka yanına gelirdi!
O sırada dışarıda bir arabanın sesi ve kapının önünde durduğu duyuldu. Herkes o kadar
irkildi ki Edgar da tedirgin oldu. Büyükannesi dışarıya çıktı, karanlıkta konuşmalar işitildi, Edgar
birden babasının gelmiş olduğunu anladı. Odada tekrar yalnız kaldığını fark edince ürktü ve bu kısa
süreli yalnızlık bile çocuğu tedirgin etmeye yetti. Babası
sert biriydi, gerçek anlamda korktuğu tek kişi oydu. Dışarıya kulak verdi, babası
sinirliydi, yüksek sesle ve öfkeyle konuşuyordu. Bir yandan da büyükannesinin ve annesinin yatıştırıcı
sesleri duyuluyordu, belli ki onu yumuşatmaya çalışıyorlardı. Fakat sesi, aynı o anda yaklaşmakta olan
ayak sesleri gibi sertti, babası giderek yaklaşıyordu, artık bitişik odanın önündeydi ve sonunda kapı
aniden açıldı.
Babası çok uzun boyluydu. Gergin ve belli ki gerçekten öfkeye kapılmış haliyle içeriye
girdiğinde Edgar onun karşısında kendini çok küçük hissetti.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun çocuk, kaçıp gitmek de ne demek oluyor! Sen anneni nasıl
böyle korkutursun?”
Sesi çok hiddetliydi, konuşurken ellerini sert hareketlerle sallıyordu. Şimdi onun
arkasından sessizce annesi içeriye girmişti. Yüzü gölgelenmişti.
Edgar sesini çıkartmadı. Kendini savunması gerektiğini hissediyordu, fakat aldatılmış ve
dövülmüş olduğunu nasıl anlatırdı? Babası bunu anlayabilir miydi?
“Eee, niçin konuşmuyorsun? Söylesene, ne oldu? Korkmadan söyleyebilirsin! Kötü bir şey mi
oldu? Sebepsiz yere kaçmaz insan! Birisi sana bir şey mi yaptı?” Edgar duraksadı. Olanları hatırlamak
öfkesini yeniden canlandırmıştı. Tam anlatmak üzereydi ki, o sırada annesinin babasının arkasından garip
bir hareket yaptığını görünce kalbi duracak gibi oldu. Önce ne olduğunu anlamadı. Ama annesine
baktığında gözlerinde bir rica, bir yalvarış okudu. İşaret parmağını da susmasını belirtmek için
dudaklarına götürmüştü.
Edgar bütün bedenini aniden sıcacık bir şeylerin, dizginsiz, derin bir mutluluğun
sardığını hissetti. Annesinin sırrını saklamasını istediğini, onun kaderinin kendi çocuk dudaklarının
arasında durduğunu anlamıştı. O zaman içini, annesi ona güvendiği için müthiş bir sevinç ve gurur
kapladı, kendi suçunu daha da abartarak artık bir erkek olduğunu göstermek istedi. Kendini toparlayıp
konuştu:
“Hayır, hayır... bir nedeni yok. Annem bana çok iyi davranıyordu, fakat ben yaramazlık
yaptım. Kötü davrandım... o zaman... o zaman korktuğum için kaçtım.”
Babası oğluna hayretle baktı. Her şeyi beklemişti, ama böyle bir itirafı değil. Öfkesi
yatıştı.
“Peki, pişman olduysan mesele yok. Üzerinde daha fazla durmayacağım artık. Ama bir daha
böyle bir şeyin tekrarlanmaması için umarım ileride daha dikkatli olursun.”
Babası karşısında durup çocuğun gözlerinin içine baktı, sesi şimdi iyice
yumuşamıştı.
“Çok solgun görünüyorsun. Ama bana öyle geliyor ki şimdi biraz daha olgunlaştın. Böyle
çocuklukları bir daha yapmazsın sanırım; artık küçük bir yaramaz değilsin sen, aklı başında davranacak
bir yaştasın.”
Edgar bütün bu zaman boyunca hep annesine bakmıştı. Gözlerinde bir kıvılcımın parladığını
görür gibi oldu. Yoksa bu ışığın yansıması mıydı sadece? Hayır, gözlerindeki nemli ve aydınlık pırıltı
gerçekti; dudaklarının kıyısında da teşekkür anlamında bir gülümseyiş vardı. Sonra Edgar’ı yatmaya
gönderdiler ama yalnız kalacağı için hiç kederlenmedi. Düşüneceği o kadar çok şey, o kadar renkli ve
değişik anılar vardı ki. Yaşadığı bu ilk büyük deneyimin verdiği güçlü duygu son günlerde yaşadığı tüm
acıları siliyor, gelecekte olacakların gizemli önsezisiyle mutluluk duyuyordu. Dışarıda gecenin koyu
karanlığında ağaçlar sallanarak uğulduyordu, ama Edgar artık korkmuyordu. Hayatın zenginliğiyle
tanıştıktan sonra tüm sabırsızlığından kurtulmuştu. Kendini, yaşamı o gün ilk kez, çocuklara söylenen
bir yığın yalanın ötesinde, bütün haz ve tehlike dolu güzelliğiyle çıplak görmüş gibi hissediyordu.
Günlerin böylesine dolu, böylesine yoğun acılar ve sevinçler arasında gidip gelerek yaşanabileceği daha
önce hiç aklına gelmezdi. Önünde daha pek çok böyle gün olduğunu, bütün bir yaşamın gizlerini açmak
üzere onu beklediğini düşünerek mutluluk duyuyordu. Yaşamın
zenginliğine dair ilk izlenimlerini edinmişti, ilk kez insanın doğasını, düşman
göründüklerinde bile birbirlerine ihtiyaçları olduğunu anlıyor, insanlar tarafından sevilmenin
güzelliğini fark ediyordu. Herhangi bir şeyi veya herhangi birini nefretle düşünmek elinden gelmiyordu,
hiçbir şeyden pişmanlık duymuyordu, bu yeni duyguların dünyasına geçen kapıyı açtığı için en büyük
düşmanına, Baron’a bile şükran duyuyordu.
Rüyalar âlemine geçmek üzereyken, zihninde görüntüler sislere bürünürken karanlıkta bütün
bunları düşünmek çocuğa çok hoş ve tatlı geliyordu. Tam uykuya dalacakken kapının açıldığını birinin
yavaşça içeriye süzüldüğünü hissetti. Tam olarak bir şey göremedi, artık gözkapakları iyice
ağırlaşmıştı. Fakat yumuşak, sıcak, şefkatli bir yüzün yanaklarına dokunduğunu hissetti ve annesi
olduğunu anladı, onu öpüp saçlarını okşuyordu şimdi. Kendini gözyaşlarına karışan bu öpücüklere
bırakırken bunu konuşmamış olduğu için bir teşekkür, bir barışma olarak kabul etti. Annesinin sessiz
gözyaşlarının, artık yaşlanmakta olan kadının bundan sonra sadece çocuğuna ait olmak istediğine dair bir
vaat ve kendi hazlarıyla, kendi maceralarıyla bir vedalaşma olduğunu ancak yıllar, yıllar sonra anladı.
Çocuk, onu fayda getirmeyecek bir maceradan kurtardığı için annesinin de kendisine ne kadar minnet
duyduğunu bilmiyordu. Kadın bu kucaklayışla ona gelecekteki hayatı için miras olarak aşkın hem acı hem
tatlı ağırlığını bırakıyordu. Çocuk bütün bunları o zaman anlamadı, fakat bu denli sevilmenin çok huzur
verici olduğunu ve bu sevgi sayesinde şimdiden evrenin büyük sırrına bağlandığını hissetti.
Annesinin elleri ve dudakları uzaklaşıp sessizce yanından ayrıldığında, Edgar’ın içinde
bir sıcaklık, dudaklarında bir nefesin esintisi kaldı. Bu yumuşacık öpücükleri ve şefkatli kucaklanışı
sık sık hissetme isteği içine bir okşayış gibi dokunup geçti, fakat o kadar öğrenmek istediği büyük
sırrın de-
rin önsezisi artık uykunun ağırlığıyla gölgelenmişti. Yaşadığı son saatlerin bütün o
renkli görüntüleri gözlerinin önünden bir kez daha geçti, çocukluğunun kitabı, sayfalarını bir kez daha
baştan çıkartırcasına önüne serdi. Sonra Edgar uykuya daldı ve hayatının en derin rüyası başladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder