Amok Koşucusu doktor olarak
yardıma
ihtiyaç duyan bir insana el uzatmanın vicdani yükümlülüğüyle kendi karmaşık duyguları arasında
sıkışıp
kalan bir adamın hikâyesidir. Hollanda Doğu Hint Adaları’nda görev yapan bir doktor, dara düşüp
kendisine başvuran çok zengin bir kadının “yardım” talebini geri çevirir. Zira kadının mağrur ve
hesapçı
tavrı karşısında büyük bir öfkeye kapılmış, gururuna yenik düşmüştür. Ancak söz konusu olan insan
hayatıdır. Kısa süre içinde pişmanlığın pençesine düşer. Kadına yardım etmeyi saplantı haline
getiren
doktor, Malezya halkında rastlanan bir nevi öldürücü delilik olan hummanın, amokun etkisi altına
girer.
STEFAN ZWEIG (1881-1942): Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya
gelen Zweig, yaşamı boyunca Avrupa’nın hızlı değişimine tanıklık etti. 1934’te Nazilerin baskısı
yüzünden Avusturya’dan ayrıldı. Önce İngiltere’ye, 1940’ta da Brezilya’ya göç etti. Satranç, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Olağanüstü Bir
Gece,
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat gibi unutulmaz novellaları ona
büyük
bir ün kazandırdı. Novella, öykü, deneme, biyografi ve oyun gibi farklı türlerde çok sayıda yetkin
ürün
verdi. Psikolojiye ve Freud’un öğretisine duyduğu ilgi onu derin karakter incelemelerine götürdü.
Önemli
denemeleri arasında Üç Büyük Usta (1920); Kendileriyle Savaşanlar
(1925) ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (1928) sayılabilir.
Sabırsız Yürek (1938)
adlı bir
psikolojik romanı da mevcuttur. Yazara büyük ün kazandıran bir başka yapıtı İnsanlığın Yıldızının Yükseldiği Anlar'dır (1928).
Zweig ayrıca Joseph Fouché, Marie Antoinette ve Mary Stuart’ın nesnellikten çok sezgiye dayanan
biyografilerini yazmıştır. Avrupa’nın Hitler’e köle olduğunu görerek umutsuzluğa kapılan Zweig,
1942’de
eşiyle birlikte intihar etti.
STEFAN ZWEIG
AMOK KOŞUCUSU
ÖZGÜN ADI
DER AMOKLÄUFER
EDİTÖR
GAMZE VARIM
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
MEHMET CELEP
1. BASIM ARALIK 2016, İSTANBUL 20. BASIM MART 2023, İSTANBUL
ISBN 978-605-332-905-3
BASKI: UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
Keresteciler Sitesi Fatih Caddesi Yüksek Sokak No: 11/1 Merter Güngören/istanbul Tel.
(0212)
637 04 11 Sertifika No: 45162
ÇEVİREN: NAFER ERMİŞ
Denizli’de doğdu. Mülkiye’yi bitirdikten sonra 1990 yılında Almanya’ya gitti. On yıl
kaldığı
Almanya'da Bremen Üniversitesi’nin felsefe, kültür bilimleri ve Alman filolojisi bölümlerinde okudu.
Türk
kökenli öğrencilere "Ekonomi Türkçesi” dersleri verdi. İlk şiirlerini ve öykülerini 1984 yılından
itibaren Edebiyat Dostları gibi çeşitli dergilerde yayımladı. Öğrencilik yıllarında yazdığı ilk romanı
Gökyüzüne Ağır Gelen Kuş,
1995
yılında Gece Yayınevi tarafından yayımlandı. İkinci kitabı 2003 yılında Cadde Yayınları tarafından
yayımlanan Öteki Aşk,
çoğunluğunu yine öğrencilik yıllarında yazdığı öyküleri içerir. Almancadan yaptığı, başta Stefan Zweig,
Franz Kafka, Bertold Brecht olmak üzere yirmiden fazla yayımlanmış çevirisi bulunmaktadır. 2011 yılında,
İkincisi verilen Türk-Alman Tarabya Çeviri Ödülü'nü almıştır. 2006-2011 yılları arasında İMGE
Yayınevi’nin
edebiyat editörlüğünü yapan Nafer Ermiş, 2000 yılından bu yana İstanbul’da yaşıyor; yazarlık,
çevirmenlik ve
editörlük çalışmalarını sürdürüyor.
Stefan Zweig
Amok Koşucusu
Almanca aslından çeviren:
Nafer Ermiş
1912 yılının Mart ayında Napoli limanında, büyük bir transatlantiğin yük boşaltma
işlemleri
sırasında, gazetelerin hakkında oldukça kapsamlı, ama hayali unsurlarla süslenmiş haberler
yayımladıkları
tuhaf bir kaza meydana geldi. “Oceania”nın yolcusu olmama rağmen benim de tıpkı diğerleri gibi bu garip
olaya tanık olmam mümkün değildi, çünkü olay gece kömür yükleme ve yük boşaltma işlemi sırasında cereyan
etmişti ve o sırada biz, gürültüden kaçmak için karaya çıkmış, oradaki kafelerde ya da tiyatrolarda
vakit
geçiriyorduk. Yine de ben şahsen, o zamanlar dile getirmediğim bazı tahminlerimin, yaşanan o sahnenin
gerçek
açıklamasını içinde barındırdığını düşünüyorum ve aradan geçen bunca yılın ardından, o garip olayın
hemen
öncesinde gerçekleşen özel bir konuşmayı artık açıklayabilirim diye düşünüyorum.
Kalküta’daki gemi acentesinde, Avrupa’ya geri dönüş için bir yer ayırtmak istediğimde,
görevli hayıflanarak omuzlarını silkti. Bana bir kamara vermesinin mümkün olup olmadığını henüz
bilmiyordu;
gemi, yağmur mevsiminin kapıya dayandığı bugünlerde daha Avustralya’dayken neredeyse tamamen doluyordu,
bu
yüzden önce Singapur’dan gelecek telgrafı beklemek zorundaydı. Ertesi gün bana sevindirici haberi verdi,
benim için bir yer bulmuştu, ama güvertenin hemen altında ve geminin ortasında, pek de konforlu olmayan
bir
kamaraydı. Eve dönmek için sabırsızlanıyordum; fazla düşünmedim ve yeri ayırttım.
Görevlinin bana verdiği bilgiler doğruydu. Gemi tıka basa doluydu ve kamara kötüydü;
küçük,
basık, dikdörtgen biçiminde bir kovuktu, makine dairesine çok yakındı ve sadece yuvarlak, puslu bir
pencere
camı tarafından aydınlatılıyordu. Boğucu, yoğun hava petrol ve küf kokuyordu: İnsan bir an bile,
tepesinde
çıldırmış çelik bir yarasa gibi vızıldayarak dönen elektrikli vantilatörden kaçamıyordu. Aşağıda makine,
dur
durak bilmeden aynı merdiveni soluk soluğa tırmanan bir kömür hamalı gibi hırıldıyor ve inliyordu,
yukarıda
ise gezinti güvertesinde hiç durmadan bir o yana bir bu yana sürüklenen adımların sesleri duyuluyordu.
Bavulumu o küf kokulu gri traversten yapılma mezara koyar koymaz kendimi tekrar güverteye attım ve
karadan
gelip dalgaların üzerinden eserek aşağılardan bize doğru yükselen tatlımsı yumuşak rüzgârı amber gibi
içime
çektim.
Ama gezinti güvertesinde de sıkışıklık ve huzursuzluk hâkimdi: Ortalık, kapalı bir yere
tıkılmış ve yapacak hiçbir işleri olmamasının verdiği gerginlikle sürekli gevezelik ederek bir aşağı bir
yukarı volta atan insanlardan geçilmiyordu. Kadınların cıvıltılı şakalaşmaları, güvertenin dar
geçitlerinde
çaresizce dönüp duran yürüyüş, sürünün sandalyelerin önünden, geveze bir huzursuzluk içinde bir o yana
bir
bu yana geçişi ve sürekli birbirleriyle karşılaşması, bir şekilde bana acı veriyordu. Yeni bir dünya
görmüştüm, dörtnala bir kovalamaca içinde hızlıca birbirine karışan görüntüler içmiştim. Artık onları
düşünmek, dağıtmak, organize etmek, kafamda yeniden canlandırarak gözüme çarpan şeylere bir çekidüzen
vermek
istiyordum, ama bu sıkışık bulvarda bir dakika bile durup dinlenmek yoktu. Bir kitabın satırları
gevezelik
yaparak önümden geçenlerin belli belirsiz gölgeleri altında silinip gidiyordu. Gemideki bu gölgesiz ve
hareketli dar geçitte insanın kendisiyle baş başa kalması imkânsızdı.
Üç gün boyunca bunu denedim, pes etmiş halde insanları, denizi izledim; ama deniz hep
aynıydı, mavi ve boş, sadece günbatımında aniden bütün renkler üzerine dökül-
müş gibi oluyordu. İnsanlara gelince, onları üç yirmi dört saatin sonunda adeta
ezberlemiştim. Her surat bıkkınlık derecesinde tanıdık geliyordu, kadınların tiz gülüşleri artık
sinirlerimi
bozmuyor, birbirine yakın duran iki Hollandalı subayın gürültülü münakaşaları beni kızdırmıyordu. Geriye
sadece kaçmak kalıyordu, ama kamara sıcak ve nemliydi; salonda İngiliz kızlar yarım yamalak valsler
çalarak
hiç durmadan kötü piyano müziği üretiyorlardı. Sonunda kararlı bir şekilde saat düzenini tersyüz ettim,
hemen öğleden sonra kamaraya indim, tabii öncesinde birkaç birayla kendimi uyuşturmuştum, böylece akşam
yemeğini ve dans akşamını uyuyarak geçirdim.
Uyandığımda kamaranın daracık tabutu tamamen karanlık ve havasızdı. Vantilatörü
kapatmıştım,
bu yüzden yağlı ve nemli hava şakaklarıma hücum ediyordu. Duyularım adeta uyuşmuştu; içinde bulunduğum
yeri
ve zamanı idrak etmem dakikalar aldı. Saat gece yarısını geçmiş olmalıydı, zira ne müzik duyuyordum ne
de
adımların aralıksız sürüklenişini: Sadece makine dairesinin sesi duyuluyordu, devasa geminin atan kalbi,
geminin gıcırdayan gövdesini güç bela ileriye, bir görünmeze doğru itmeye devam ediyordu.
El yordamıyla güverteye çıktım. Bomboştu. Başımı kaldırıp bacanın tüten kulesinin ve
hayalet
gibi parıldayan direklerin üst tarafına bakar bakmaz, gözlerime büyüleyici bir aydınlık hücum etti.
Gökyüzü
pırıl pırıldı. İçinde bembeyaz uçuşan yıldızlara göre karanlıktı ama yine de pırıl pırıldı; sanki orada
muazzam bir ışığı örtmekte olan kadife bir perde vardı, sanki parıldayan yıldızlar sadece o perdedeki
delikler ve yırtıklardı, o anlatılmaz aydınlık da oralardan sızıp öyle parlıyordu. Gökyüzünü daha önce
hiç o
geceki gibi görmemiştim; öylesine parlak, öylesine çelik mavisi ve sertti, ama yine de kıvılcımlar
saçıyor,
ışıklar sızdırıyor, coşkuyla taşıyor, aydan ve yıldızlardan aşağıya akan ve bir yandan da için için
yanan
gizemli bir iç bölgeden geliyormuş gibi görünen ışıklarla kaynıyordu. Beyaz boyalar, geminin
bütün kenar hatlarını kadife karanlığındaki denize karşı ışıl ışıl parlatıyor; halatlar;
serenler, bütün ince çizgiler, bütün siluetler bu sel gibi akan parıltının içinde eriyip gidiyordu;
direklerin tepesindeki ışıklar, gökyüzünün parlak yıldızları arasındaki bu dünyevi sarı yıldızlar, sanki
boşlukta sallanıyorlar ve bunların üst tarafında, gözetleme yerinin yuvarlak gözünden
sarkıyorlardı.
Ama o sırada tepemde o büyüleyici takımyıldız duruyordu; Güneyhaçı takımyıldızı,
parıldayan
elmas çivilerle görünmezliğe çakılmış, adeta havada asılı kalmıştı, bu sırada hareket eden tek şey
gemiydi;
sessizce titreyerek, nefes alıp veren göğsüyle bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı dalıp çıkarak,
karanlık dalgalardan fırlayan o devasa yüzücü. Öylece durdum ve gökyüzüne baktım; kendimi yukarıdan
sıcak
suyun döküldüğü bir banyoda gibi hissediyordum, elimi yıkayan tek şey o beyaz ve ılık ışıktı;
omuzlarıma,
başıma yumuşacık dökülüyor ve bir şekilde sanki içime işliyordu, çünkü içimdeki bütün karanlıklar
birdenbire
aydınlanmıştı. Özgürleşmiş gibi nefes alıyordum; arınmış, bir anda saadete kavuşmuştum; dudaklarımda
berrak
bir içecek gibi havayı hissediyordum; yumuşak, mayalanmış, hafifçe sarhoş eden havayı, içinde meyvelerin
nefesini, uzak adaların kokusunu taşıyan havayı. Güverteye çıktığımdan beri ilk kez içimi düş görmenin
kutsal arzusu sardı, hatta daha da şehvetlisi, bedenimi, bir kadın gibi beni saran o yumuşaklığa teslim
etme
arzusu. Uzanmak istiyordum, gözlerimi kaldırıp o beyaz hiyeroglifleri izlemek... Ama güvertedeki
şezlonglar,
iskemleler kaldırılmıştı, bu boş gezinti güvertesinin hiçbir yerinde rüyalarla dolu bir uyku için uygun
yer
yoktu. Böylece el yordamıyla yürümeye devam ettim, yavaş yavaş geminin ön kısmına doğru ilerliyordum,
nesnelerden çıkıp giderek daha şiddetli bir şekilde üzerime geliyormuş gibi görünen ışık gözlerimi
tamamen
kamaştırmıştı. Bu kireç beyazı, ışıl ışıl parlayan ışık neredeyse acı vermeye başlamıştı, ama ben
kendimi
gölge bir yere gömmek istiyordum, bir mindere uzanmak is-
tiyordum; parıltıyı üzerimde hissetmek için değil, bilakis üst tarafımda, nesnelerden
yansır
halde, karanlık bir odadan bir manzaraya bakar gibi onu izlemek için. Nihayet, palamarın ve demir
halatların
üzerinden sendeleyerek bordaya ulaştım ve aşağı baktım; geminin burnu karanlığı yarıyor ve erimiş ay
ışığı
köpürerek yarığın her iki tarafına saçılıyordu. Saban simsiyah akan toprağa hiç durmadan dalıp çıkıyor
ve
ben yenilen doğanın acısını hissediyordum, bu parıltılı oyundaki dünyevi kuvvetin bütün şehvetini
hissediyordum. İzlerken zaman kavramını yitirmiştim. Bir saattir mi böyle duruyordum, yoksa sadece
birkaç
dakikadır mı: Geminin muazzam beşiği beni zamanın içinde bir aşağı bir yukarı savurup duruyordu. İçimi
bir
yorgunluğun kapladığını fark ediyordum, şehveti andıran bir yorgunluktu bu. Uyumak, rüya görmek
istiyordum
ama bu büyüden çıkmak, aşağıdaki tabutuma geri dönmek istemiyordum. Gayriihtiyari ayağımla yerdeki bir
halat
yığınına dokundum. Onun üzerine oturdum, gözlerimi kapadım; ama tamamen karanlık değildi, çünkü hem
onların
üzerinde hem benim üzerimde o gümüşi parıltı akıp duruyordu. Aşağıda suyun sessizce hışırdadığını
duyuyordum, üzerimde ise bu dünyanın beyaz selinin belli belirsiz tınısını. Ve yavaş yavaş bu hışırtılar
kanımda kabarmaya başladı: Artık kendimi hissetmiyordum; bu nefeslerin benim kendi nefeslerim mi, yoksa
geminin uzakta çabalayan kalbinin mi olduğunu bilmiyordum; bu gece yarısı dünyasında, dinmek bilmeyen
bir
hışırtı içinde akıyor, akıntıda kaybolup gidiyordum.
Yanı başımdan gelen kısık, kuru bir öksürük sesiyle yerimden sıçradım. Neredeyse beni
sarhoş
eden rüyamdan korkuyla uyandım. O vakte kadar kapalı olan göz kapaklarıma vuran beyaz ışıktan kamaşan
gözlerim ihtiyatla açıldı: Hemen karşımda, küpeştenin gölgesinde bir gözlüğün yansıması gibi bir şey
parladı, sonra da büyük, yuvarlak bir kıvılcım göründü, bir piponun koruydu bu. Anlaşılan oraya
otururken, eğilip geminin burnu tarafından yarılan köpüklü sulara ve yukarıdaki Güneyhaçı
takımyıldızına baktığım için bütün bu zaman zarfında orada sessizce oturmuş olması gereken bu komşuyu
fark
etmemiştim. Gayriihtiyari, hâlâ tam ayılamamış halde, “Özür dilerim,” dedim Almanca. “Ah, rica
ederim...”
diye yine Almanca cevap verdi karanlıktan bir ses.
Hemen yanı başında, karanlık yüzünden göremediğin biriyle sessiz bir şekilde oturmanın ne
kadar tuhaf ve ürkütücü olduğunu anlatamam. Gayriihtiyari bu insanın tıpkı benim ona yaptığım gibi
gözlerini
bana diktiğini hissediyordum: Ama üzerimizdeki beyaz parıltılar içinde akan ışık o kadar güçlüydü ki
kimse
kimsenin gölgedeki siluetinden başka bir şey göremezdi. Sadece nefes alıp verişlerini duyar gibiydim,
bir de
pipodan çektiği şiddetli nefesleri.
Suskunluk dayanılmazdı. Çekip gitsem daha iyiydi, ama bu çok kaba olacaktı, böyle durup
dururken gitmek. Ne yapacağımı bilemez halde cebimden bir sigara çıkardım. Kibrit tıslayarak yandı,
ışığı
bir saniye kadar o dar mekânda titredi. Gözlük camlarının arkasında yabancı bir yüz gördüm; daha önce
gemide
hiç görmediğim bir yüzdü, ne yemeklerde ne koridorlarda. İster birden parlayan alev gözlerini acıttığı
için
olsun, ister bir halüsinasyon olsun, yüzü korkutucu bir biçimde çarpılmış gibi bir hal aldı, karanlıktı
ve
tıpkı Kobold’a* benziyordu. Ama daha ben ayrıntıları açık seçik görmeye fırsat bulamadan, karanlık,
belli
belirsiz ortaya çıkan hatları tekrar yuttu; sadece bir şeklin siluetini görüyordum, karanlığa
nakşedilmiş
karanlık olarak ve bazen de boşlukta, piponun yuvarlak kırmızı ateşten halkasını. Kimse konuşmuyordu ve
bu
suskunluk tropikal iklim gibi boğucu ve bunaltıcıydı.
Sonunda daha fazla dayanamadım. Ayağa kalktım ve kibarca, “İyi akşamlar,” dedim.
“İyi akşamlar,” diye cevap verdi karanlıktan, boğuk, sert, paslı bir sesle.
* Alman masallarındaki cüce cin. (ç.n.)
Palangaların arasından, direklere sürtüne sürtüne güçlükle ilerledim. O sırada arkamdan
bir
ayak sesi geldi, telaşlı ve tedirgin bir sesti. Bu az önceki komşuydu. Gayriihtiyari olduğum yerde
durdum.
Yanıma fazla yaklaşmadı, karanlıkta attığı adımların şeklinden korkuya ve sıkıntıya dair bir şey
hissettim.
“Kusura bakmayın,” dedi sonra telaşla, “sizden bir ricam olacaktı. Ben... ben” -kekeliyordu ve
mahcubiyetten
konuşmaya devam edemiyordu- “ben... benim özel... çok özel nedenlerim var, buraya saklanmak için... Bir
yas... güvertedeki topluluktan uzak duruyorum... Sizi kastetmiyorum... hayır, hayır... Ben sadece bir
şey
rica edecektim... Beni burada gördüğünüzü kimseye söylemezseniz size minnettar kahrım... Bunlar...
tabiri
caizse kişisel nedenler, beni insanların arasına karışmaktan alıkoyan... evet... pekâlâ... çok zor
durumda
kalırım, şayet siz... birilerine söz edecek olursanız, burada birinin geceleri... benim...” Yine
kelimeler
boğazına takıldı. Arzusunu yerine getireceğimi alelacele söyleyerek adamı içinde bulunduğu sıkıntıdan
kurtardım. Birbirimize ellerimizi uzattık. Ardından kamarama geri döndüm ve tuhaf bir şekilde karışık ve
görüntülerin birbirine girdiği derin bir uyku çektim.
Sözümü tuttum ve o acayip karşılaşmadan gemideki kimseye söz etmedim, içimdeki anlatma
hevesi
pek de az olmamasına rağmen. Zira bir gemi yolculuğunda en ufak bir şey olaya dönüşür; ufukta beliren
bir
yelken, sıçrayan bir yunus, yeni fark edilen bir flört, ayaküstü yapılan bir şaka. Öte yandan bu sıra
dışı
yolcu hakkında daha fazla şey öğrenme arzusu da içimi yakıp kavuruyordu: Yolcu listesinde ona ait
olabilecek
bir isim aradım, onunla ilişki içinde olabilecek insanları inceledim; bütün gün sinirli bir
sabırsızlığın
pençesindeydim ve aslında onunla tekrar karşılaşabilecek miyim diye sadece akşamın olmasını bekliyordum.
Esrarengiz psikolojik şeylerin üzerimde adeta ürkütücü bir gücü olur; ilişkileri çözmek için yanıp
tutuşurum
ve tuhaf insanların sadece var-
lıkları onları tanıma arzusunu bir tutkuya dönüştürür, bu bir kadının elde etme
arzusundan
çok da az değildir. Gün uzadıkça uzadı, ufalanıp parmaklarımın arasından bomboş akıp gitti. Erkenden
yatağa
girdim; gece yarısı uyanacağımı, içimdeki merakın beni uyandıracağını biliyordum.
Ve gerçekten de: Bir önceki gece uyandığım saatte uyandım. Saatin fosforlu kadranında
akrep
ve yelkovan üst üste gelerek parlak bir çizgi oluşturmuşlardı. Aceleyle boğucu kamaramdan çıkarak daha
boğucu bir geceye karıştım.
Yıldızlar dün geceki gibi parlıyorlar, dağınık ışıklarını titreyen geminin üstüne
boşaltıyorlardı. Yukarılarda Güneyhaçı takımyıldızı ışıl ışıl parlıyordu. Her şey dünkü gibiydi
-tropiklerde
geceler ve gündüzler birbirlerine bizim küredekinden daha çok benzerler-, sadece içimdeki bu yumuşak,
akışkan, hayalperest uyanıklık hali dünkü gibi değildi. Bir şey beni çekiyor, kafamı karıştırıyordu ve o
şeyin beni nereye çektiğini biliyordum: Borda kısmındaki o siyah kütleye; acaba hâlâ orada hareketsiz
bir
biçimde oturuyor muydu, o esrarengiz adam? Yukarıdan geminin çan sesi geldi. Bu beni hızla harekete
geçirdi.
Adım adım, istem dışı ve yine de o tarafa çekilerek kendimi oluruna bıraktım. Daha pruvaya varmamıştım
ki
orada birden göze benzeyen kırmızı bir şey parıldadı: Pipo. Demek ki oradaydı.
Gayriihtiyari geri sıçradım ve olduğum yerde kaldım. Bir an sonra yürümeye devam
edecektim
ki, ileride, karanlıkta bir şey hareket etti, iki adım attı ve birden tam önümde bir ses duydum, kibar
ve
çekingen bir ses.
“Kusura bakmayın,” dedi, “sanırım yine yerinize geçmek istiyorsunuz, ama içimden bir ses
sizin beni görünce bundan vazgeçtiğinizi söylüyor. Lütfen, siz yerinize geçin, ben giderim.”
Aceleyle, benim açımdan sorun olmadığını, orada kalmasını, sadece onu rahatsız etmemek
için
geri durduğumu söyledim. “Beni rahatsız etmiyorsunuz,” dedi acı bir sesle, “tam tersine, bazen yalnız
olmadığıma seviniyorum. On
gündür tek bir kelime bile konuşmadım... aslında yıllardır... artık o kadar zor geliyor
ki
bu, belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla... Artık kamaramda duramıyorum o... o
tabutun
içinde... artık yapamıyorum... öte yandan insanlara da katlanamıyorum, çünkü bütün gün gülüyorlar... Şu
an
bunu kaldıramam... sesleri kamaramın ta içine kadar geliyor ve ben kulaklarımı tıkıyorum... kuşkusuz,
tabii
bilmiyorlar ki... neyse işte bilmiyorlar ve de zaten yabancıları ne ilgilendirir ki bu...”
Tekrar sustu. Sonra aniden ve aceleyle şöyle dedi: “Ama size yük olmak istemem...
gevezeliğimi affedin.”
Önümde eğilerek oradan ayrılmak istedi. Ama ben buna ısrarla karşı çıktım. “Bana
kesinlikle
yük olmuyorsunuz. Burada sakin sakin birkaç kelime konuşmak beni de mutlu eder... Bir sigara alır
mısınız?”
Bir tane aldı. Sigarasını yaktım. Yüzü yine aydınlanarak geminin siyah duvarından
ayrıldı,
ama bu kez tamamen bana dönmüştü: Gözlüğün arkasındaki gözleri merak ve delice bir güçle yüzümü
inceliyordu.
İçimi bir korku kapladı. Bu insanın konuşmak istediğini hissediyordum, konuşmak zorunda olduğunu. Ve
biliyordum ki ona yardım etmek istiyorsam susmak zorundaydım.
Tekrar oturduk. Orada ikinci bir şezlongu vardı, onu bana verdi. Sigaralarımız
parıldıyordu,
onunkinden çıkan ışık çemberinin karanlıktaki o tedirgin titreyişinden ellerinin sarsıntı içinde
olduğunu
anladım. Ama ben susuyordum, o da susuyordu. Sonra birden kısık bir sesle sordu:
“Çok mu yorgunsunuz?”
“Hayır, kesinlikle değilim.”
Karanlıktan gelen ses yine duraksadı. “Size bir şey sormak istiyorum... daha doğrusu size
bir
şey anlatmak istiyorum. Biliyorum, çok iyi biliyorum, karşıma çıkan ilk kişiye yönelmem çok saçma,
ama...
ben... ruhsal olarak korkunç bir durumdayım... mutlaka biriyle konuşmak zorunda olduğum bir
noktadayım...
yoksa mahvolacağım... eminim bunu
anlayacaksınız, eğer ben... evet, eğer ben anlatırsam... Bana yardım edemeyeceğinizi
biliyorum... ama bu suskunluk beni bir tür hasta etti... ve bir hasta da diğerleri için her zaman
gülünçtür...”
Onun sözünü kestim ve kendine bu kadar eziyet etmemesini rica ettim. Bana
anlatabilirdi...
elbette ona hiçbir şey için söz veremezdim, ama yardıma hazır olduğunu göstermek bir insanlık göreviydi.
Eğer insan bir başkasını zor durumda görürse, elbette ona yardım etme mecburiyeti ortaya
çıkardı...
“Görev... yardıma hazır olduğunu gösterme... bir girişimde bulunma görevi... Yani siz de
aynı
fikirdesiniz, siz de, bunun insanlık görevi olduğu fikrindesiniz... yardıma hazır olduğunu gösterme
görevi.”
Bu cümleyi üç kez tekrar etti. Onun bu duygusuz ve inatçı tekrarları beni dehşete
düşürdü. Bu
adam deli miydi? Sarhoş muydu?
Ama sanki ben aklımdan geçenleri dudaklarımla söylemişim gibi birden bambaşka bir sesle
şöyle
dedi: “Belki benim deli olduğumu düşüneceksiniz, ya da sarhoş. Hayır, değilim, henüz değilim. Sadece
söylediğiniz o sözcük beni tuhaf bir şekilde etkiledi... tuhaf çünkü, beni rahatsız eden şey tam da bu,
yani
insanın görevi olup olmaması... görevi...”
Yeniden kekelemeye başladı. Sonra kısa bir süre sustu ve ardından yeni bir şevkle
anlatmaya
başladı:
“Aslında ben doktorum. Ve bu meslekte böyle vakalarla sık sık karşılaşılır, böyle ölümcül
vakalarla... evet, sınırdaki vakalar diyelim, insanın görevi olup olmadığını bilmediği vakalar... yani,
sadece diğerine karşı görevi yok ki insanın, kendine karşı da var, devlete karşı da, bilime karşı da
var...
Yardım edelim, elbette, zaten bunun için varız... ama böyle düsturlar her zaman sadece teoriktir...
Nereye
kadar yardım edelim ki?.. İşte siz, yabancı bir insan, ben de size yabancıyım ve ben sizden beni burada
gördüğünüz konusunda suskun kalmanızı rica ediyorum... tamam, siz de suskun ka-
lıyorsunuz, bu görevi yerine getiriyorsunuz... Sizden benimle konuşmanızı rica ediyorum,
çünkü kendi suskunluğumda boğulmak üzereyim... Beni dinlemeye hazırsınız... tamam... Ama bu çok kolay
ki...
Peki ya sizden beni tutup küpeşteden denize atmanızı rica etsem... o zaman iyilikseverliğiniz,
yardımseverliğiniz o noktada biter. Bir yerde biter işte... kişinin kendi yaşamıyla, kendi
sorumluluklarıyla
karşı karşıya kaldığı yerde... bir yerlerde bitmek zorunda... bu görev bir yerlerde bitmek zorunda... ya
da... acaba doktorların görevi bitemez mi? O bir kurtarıcı, her an herkese yardıma hazır biri mi olmalı,
sırf üzerinde Latince kelimeler olan bir diploması var diye? Gerçekten de kendi hayatını hiçe mi
saymalı,
kendi kanına su mu karıştırmak, sırf biri... sırf biri gelip ondan asil davranmasını, yardımsever ve iyi
olmasını istiyor diye? Evet, sorumluluğun da bir sınırı var... insanın artık daha fazlasını yapamadığı
bir
yer...” Adam tekrar sustu, sonra kendini tekrar toparladı.
“Kusura bakmayın... birden çok heyecanlandım... Ama sarhoş değilim... henüz sarhoş
değilim...
bu cehennemi yalnızlık içinde bu da başıma sık sık gelir, bunu size rahatlıkla itiraf edebilirim...
Düşünün
ki yedi yıl boyunca neredeyse yalnızca yerlilerin ve hayvanların arasında yaşadım... böyle olunca da
insan
sakin konuşmayı unutuyor. O zaman da insan bir başladı mı gerisi sel gibi geliyor... ama bir dakika...
evet,
hatırladım... size bir şey soracaktım, size bir olay anlatacak ve böyle bir durumda insanın yardım etme
yükümlülüğü var mıdır diye soracaktım... yani meleksi bir saflıkla yardım etmek, sanki... Bir yandan da
bunun uzun sürmesinden korkuyorum. Gerçekten yorgun değil misiniz?”
“Hayır, kesinlikle değilim.”
“Ben... çok teşekkür ederim... Almaz mısınız?”
Karanlıkta el yordamıyla arkasında bir yeri yokladı. Çıkarıp yanına koyduğu iki, üç ya da
daha fazla şişe birbirine çarpıp şıngırdadı. Bana bir bardak viski verdi, ben viskiye şöyle bir dudak
ucuyla
dokunurken o kendininkini bir dikiş-
te boşalttı. Bir an aramızda bir sessizlik oldu. O sırada çan çaldı: Saat yarımdı.
“Neyse... size bir olay anlatmak istiyorum. Varsayın ki bir doktor, küçük... küçük bir
şehirde... ya da daha doğrusu kırsalda... bir doktor... bir doktor...”
Tekrar sustu. Sonra koltuğunu hızla çekip bana doğru geldi.
“Bu böyle olmaz. Size her şeyi doğrudan anlatmam lazım, en başından, yoksa
anlamayacaksınız... bunu genelleyerek, teori olarak dile getirmek mümkün değil... Size kendi olayımı
anlatmam lazım. Burada utanacak, gizleyecek bir şey yok... benim önümde insanlar da çırılçıplak
soyunuyorlar; bana yaralarını, idrarlarını, dışkılarını gösteriyorlar... eğer insan kendisine yardım
edilmesini istiyorsa lafı dolandırmamalı, hiçbir şey saklamamak... Hiçbir şekilde size hayali bir
doktoru
anlatmayacağım... çırılçıplak soyunuyorum ve diyorum ki: Ben... bu kirli yalnızlık içinde utanmayı
tamamen
unuttum, insanın ruhunu parçalayan ve kemiklerinden iliğini emen bu lanet olası ülkede.”
Herhangi bir hareket yapmış olmalıyım ki birden durdu.
“Ah, karşı çıkıyorsunuz... anlıyorum. Hindistan sizi büyüledi, tapınaklar ve palmiye
ağaçları, bütün romantizmiyle iki aylık bir gezi. Evet, tropikler çok büyüleyici doğrusu, trenle,
otomobille, çekçekle gezildiğinde: Yedi yıl önce buraya ilk geldiğimde ben de daha farklı hissetmedim. O
zamanlar neler hayal etmedim ki; dili öğrenecektim, kutsal kitapları orijinalinden okuyacaktım,
hastalıkları
inceleyecektim, bilimsel çalışmalar yapacaktım, yerlilerin psişelerini -Avrupa jargonunda böyle denir
ya-
araştıracaktım; insanlığın, medeniyetin bir misyoneri olacaktım. Buraya gelen herkes aynı hayali kurar.
Ama
bu görünmez sera içinde insanın gücü tükenir, ateş -ne kadar kinin yutarsan yut yine de ateşin çıkar-
insanın iliklerine işler, halsiz ve bitkin düşersin, pelteleşir, denizanası gibi olursun. Bir şekilde
kişi
Avrupalı
olarak gerçek varlığından uzaklaşır, büyük şehirlerden gelip böyle lanet olası bir
bataklığın
içine girdiği zaman: Er ya da geç herkes pes eder; kimi içki içer, kimi afyon çeker, kimileri de dövüşür
ve
canavarlaşır - herkes en azından bir parça delirir. Avrupa’yı özlersin, bir gün tekrar bir sokakta
yürümenin, aydınlık taş bir odada beyaz insanlarla oturmanın hayalini kurarsın, yıllarca ve yıllarca
bunu
hayal edersin ve en sonunda izne çıkma zamanın gelir, ama kalkıp gidemeyecek kadar tembelleşmişsindir.
Orada
seni unuttuklarını bilirsin, artık yabancısındır, bu denizde herkesin tekmelediği bir deniz
kabuğusundur.
Böylece orada kalırsın, o sıcak, ıslak ormanlarda bataklığa gömülür, heba olur gidersin. Kendimi o
pislik
yuvasına sattığım güne lanet olsun...
Öte yandan, bu iş o kadar da insanın kendi isteğiyle gerçekleşmiş bir şey değildir. Ben
Almanya’da üniversite okudum, tıp adamı, hatta Leipzig Kliniği’nde çalışan iyi bir doktor oldum; tıp
dergisinin çoktan unutulup gitmiş bir sayısında çıkan, ilk kez benim kullandığım bir iğne haberi, o
zamanlar
büyük bir gürültü koparmıştı. Bir kadın vaka vardı, hastanede tanıdığım bir insandı; sevgilisini o kadar
delirtmişti ki adam sonunda onu tabancayla vurmuştu, kadın kısa sürede beni de delirtti. İnsanı son
derece
öfkelendiren kibirli ve soğuk bir havası vardı - bu tür dominant ve küstah kadınların benim üzerimde her
zaman bir etkisi vardır, ama bu beni öyle bir cendereye almıştı ki neredeyse kemiklerim kırılacaktı.
Sonunda
onun istediğini yaptım, ben -bunu neden söylemeyeyim ki, aradan sekiz yıl geçmiş- onun için hastanenin
para
kasasına el uzattım ve olay ortaya çıkınca tabii kıyamet koptu. Amcam olayı bir şekilde kapattı, ama
kariyerim de böylece son bulmuş oldu. Neyse, o günlerde Hollanda hükümetinin sömürgelerde çalıştırılmak
üzere doktorlar aradığını ve yüklü bir avans vaat ettiğini duydum. Hemen şöyle düşündüm, eğer bir avans
veriyorlarsa temiz bir iş olmalı, bu ateşli arazilerde mezar taşlarının bizdekinden üç kat hızlı
çoğaldığını
biliyordum, ama insan genç
olunca ateşin ve ölümün her zaman başkalarına sıçrayacağını düşünür. Neyse, fazla
seçeneğim
yoktu, atlayıp Rotterdam’a gittim, on yıllığına kayıt yaptırdım, kalınca bir para destesi verdiler;
yarısını
eve, amcama gönderdim, kalan yarısını orada, liman mahallesinde bir kadına kaptırdım, kadın neyim var
neyim
yoksa elimden aldı, çünkü öteki lanet olası kadına o kadar çok benziyordu ki... Parasız, saatsiz,
hayalsiz
bir şekilde Avrupa’dan ayrıldım, limandan yola çıktığımızda pek de üzgün değildim. Sonra güvertede
öylece,
tıpkı sizin gibi, diğerleri gibi oturdum ve Güneyhaçı’nı, palmiyeleri izledim, kalbim hızla çarpıyordu -
ah,
ormanlar, yalnızlık, sessizlik, diye hayal ediyordum! Neyse - yalnızlığa yeterince sahiptim. Beni
Batavia ya
da Surabaya gibi insanların olduğu, kulüplerin, golfün, kitapların ve gazetelerin olduğu bir şehre
vermediler, bilakis -şu an isminin herhangi bir önemi yok- kırsaldaki istasyonlardan birine verdiler, en
yakın şehir iki günlük yoldaydı. Birkaç sıkıcı, kavruk memur, birkaç melez, çevremdeki insanlar bu
kadardı;
gerisi uçsuz bucaksız ormanlar, tarlalar, çalılıklar ve bataklıklardı.
Başlangıçta henüz katlanılır bir şeydi. Çok çeşitli araştırmalar yapıyordum. Bir
keresinde
başkan yardımcısı denetleme amacıyla dolaşırken otomobili devrilip de bacağı parçalanınca, yardımcılarım
olmadan bir ameliyat gerçekleştirdim, bunun hakkında çok konuşuldu; yerlilerden zehirler ve silahlar
topluyordum, uyanık kalabilmek için yüzlerce küçük şeyle uğraşıyordum. Ama bütün bunlar, Avrupa’dan
gelen
güç içimde var olduğu sürece yolunda gitti. Sonra kuruyup kaldım. Oradaki birkaç Avrupalıdan çok
sıkılmıştım, onlarla ilişkimi kestim, kendimi içkiye ve hayallere verdim. Sadece iki yılım kalmıştı,
sonra
emekli olup özgürlüğüme kavuşacaktım, Avrupa’ya geri dönebilecek, orada yeni bir hayata
başlayabilecektim.
Aslında beklemekten başka hiçbir şey yapmıyordum, sessizce yatıyor ve bekliyordum. Bugün de hâlâ öyle
oturuyor olacaktım, şayet o... şayet o şeyler olmamış olsaydı.”
Karanlıktaki ses kesildi. Piponun koru da parlamıyordu artık. Ortalık o kadar
sessizleşmişti
ki, birden köpükler içinde geminin gövdesine vuran suların sesini ve makine dairesinin uzaklardan gelen
boğuk kalp atışlarını duymaya başladım. O an bir sigara yakmayı çok isterdim, ama kibritin parlayacak
alevinden ve adamın yüzünde oluşacak yansımadan çekiniyordum. O ise sustukça susuyordu. Anlatısının
sonuna
mı geldi, uyuklamaya mı başladı, yoksa tamamen uykuya mı daldı bilemiyordum, öylesine bir ölüm
sessizliğine
bürünmüştü ki. Tam o sırada gemi çam bir kere, düz ve güçlü bir sesle çınladı: Saat bir. Adam yerinden
sıçradı, tekrar bardak şıngırtıları duyuldu. Belli ki el yordamıyla viskiyi arıyordu. Hafif bir yudum
sesi
duyuldu - sonra birden, ses tekrar anlatmaya başladı, bu sefer sanki daha gergin, daha
heyecanlıydı.
“Neyse... ne diyordum... neyse, öyle işte. Lanet olası inimde oturuyordum, ağına kurulmuş
bir
örümcek gibi aylardır kıpırdamadan oturuyordum. Yağmur mevsiminin hemen sonrasıydı. Haftalarca damdaki
yağmur tıpırtılarını duymuştum, gelen giden yoktu, hiç Avrupalı gelmemişti, evdeki sarı benizli
kadınlarla
ve viskimle her gün ama her gün evde oturmuştum. Tamamen çökmüş durumdaydım, Avrupa özlemiyle
dopdoluydum;
ne zaman aydınlık sokaklar ve beyaz kadınlardan söz eden bir roman okusam parmaklarım titremeye
başlıyordu.
Durumu size tam olarak anlatmam mümkün değil, bir tür tropik hastalık, insanı zaman zaman yakalayan
öfkeli,
ateşli ama aynı zamanda güçsüz bir nostalji. O gün sanırım bir atlasın başına oturmuş, seyahat hayalleri
kuruyordum. Tam o sırada biri telaşla kapıyı çaldı, kapıda kadınlardan biri ve bir oğlan bekliyordu,
ikisinin de gözleri hayretten fal taşı gibi açılmıştı. Kocaman el kol hareketleri yaparak anlatmaya
çalışıyorlardı: Bir madam gelmiş, bir lady, bir beyaz kadın.
Ayağa fırladım. Bir aracın, bir otomobilin geldiğini duymamıştım. Beyaz bir kadın burada,
bu
yabani ormanın ortasında ha?
Merdivenden inmek istiyorum, ama son anda kendimi çekiyorum. Aynaya bir göz atıyorum,
aceleyle üstümü başımı düzeltiyorum. Gerginim, huzursuzum, hoş olmayan bir his içimi kemiriyor, zira
dünya
üzerinde, sırf dostluk duygularıyla beni burada ziyaret edecek bir tanıdığım yok. Nihayet merdivenlerden
iniyorum.
Holde bir hanım bekliyor ve beni görünce telaşla bana doğru atılıyor. Kalın bir yolculuk
peçesiyle kapatmış yüzünü. Onu selamlamak istiyorum ama o aceleyle sözü benden alıyor. ‘İyi günler
doktor,’
diyor akıcı (ama fazlaca akıcı ve önceden ezberlenmiş gibi duran) bir İngilizceyle. ‘Böyle habersiz
geldiğim
için beni bağışlayın. Ama zaten istasyondaydık, arabamız karşıda duruyor’ -neden arabayla binanın önüne
kadar gelmemiş diye bir düşünce geçiyor kafamdan yıldırım hızıyla- ‘birden sizin burada yaşadığınızı
hatırladım. Hakkınızda çok şey duymuştum. Başkan yardımcısına yaptığınız şey tam anlamıyla
sihirbazlıktı,
bacağı yine kusursuz hale geldi, eskisi gibi golf oynuyor. Ah, evet, bizim orada herkes hâlâ bundan söz
ediyor, şayet siz bize gelecek olsanız o suratsız cerrahımız ve diğer iki kişiyi derhal gönderirdik. Hem
neden sizi aşağıda, bizim orada görmüyoruz, doğrusu bir yogi gibi yaşıyorsunuz burada...’
Bu şekilde gevezeliğe devam ediyor, aceleyle, giderek daha bir aceleyle konuşuyor, benim
ağzımı açmama bile fırsat vermiyor. Kadının laf salatasında gergin ve savruk bir hal var ve bu beni de
tedirgin ediyor. Neden bu kadar hızlı konuşuyor, diye soruyorum kendi kendime, neden kendini tanıtmıyor,
neden peçesini çıkarmıyor? Ateşi mi var? Hasta mı? Delirmiş mi? Giderek sinirleniyorum, çünkü o laf
salatasını sağanak halinde üzerime boşaltırken benim onun karşısında böyle suskun bekleyişimin gülünç
olduğunu hissediyorum. Nihayet susar gibi oluyor ve onu yukarı davet etmeyi başarıyorum. Oğlana küçük
bir
hareketle beklemesini işaret ediyor, sonra önüme geçip merdivenleri tırmanıyor.
‘Burası çok sevimli,’ diyor, odamda göz gezdiriyor. ‘Ah, ne güzel kitaplar! Hepsini
okumak
isterdim!’ Kitaplığa yaklaşıyor ve kitapların adlarını inceliyor. Onunla karşılaştığımdan beri ilk kez
burada bir dakika kadar susuyor.
‘Size bir çay ikram edebilir miyim?’ diye sordum.
Arkasına dönmüyor, sadece kitap isimlerine bakıyor. ‘Hayır, teşekkürler, doktor... hemen
yine
yola devam etmek zorundayız... çok fazla vaktim yok... küçük bir kaçamak yaptım o kadar... Ah, burada
Flaubert de varmış, ne kadar da severim... harika, harika, L’Éducation sentimentale*... bakıyorum Fransızca
da
okuyorsunuz... elinizden her şey geliyor! Almanlar işte, her şeyi okulda öğreniyorlar... gerçekten
muazzam,
bu kadar çok dil bilmek!.. Başkan yardımcısının size güveni tam, her zaman sizin bıçağı altına yatacağı
tek
kişi olduğunuzu söyler, bizim oradaki sevgili cerrahımız da briç konusunda yetenekli... Ayrıca biliyor
musunuz - (hâlâ arkasına dönmüş değil) bugün aklıma ne geldi, size muayene olmam lazım... ve mademki tam
da
buradan geçiyorduk, düşündüm ki... neyse, sizin şimdi işiniz vardır... en iyisi ben başka bir zaman
geleyim.’
‘Nihayet elindeki kartlan açıyorsun!’ diye düşündüm hemen. Ama hiçbir şey belli etmedim,
tersine şimdi ya da ne zaman isterse ona hizmet etmenin benim için bir onur olacağını söyledim.
‘Ciddi bir şey değil,’ dedi, hafifçe bana dönmüştü, bir yandan da raftan aldığı bir
kitabın
sayfalarını çeviriyordu, ‘ciddi bir şey değil... ufak tefek şeyler... kadın meseleleri... baş dönmeleri,
baygınlıklar. Bu sabah, bir virajı alırken birden olduğum yere yığıldım, raide morte**... oğlan beni arabada doğrultmak
zorunda
kaldı ve gidip su getirdi... neyse, belki de şoför fazla hızlı sürmüştür... öyle değil mi
doktor?’
‘Buna bu şekilde karar veremem. Sık sık bu tür baygınlıklar geçiriyor musunuz?’
* Duygusal Eğitim, (ç.n.)
** (Fr.) Taş gibi ölü. (ç.n.)
‘Hayır... daha doğrusu evet... son zamanlarda... özellikle de en son zamanlarda...
evet... bu
türden bayılmalar ve mide bulantıları.’
Kadın tekrar kitaplığın önünde, elindeki kitabı yerine koyup bir başkasını alıyor ve
sayfalarını çevirmeye başlıyor. Tuhaf, neden sürekli kitapları böyle... böyle sinirli bir şekilde
karıştırıyor ki, neden gözlerini peçenin altından kaldırıp bakmıyor? Bilerek hiçbir şey söylemiyorum.
Onu
bekletmek hoşuma gidiyor. En sonunda o teklifsiz ve geveze tarzıyla yeniden konuşmaya başlıyor.
‘Değil mi doktor, ciddi bir şey yok, değil mi? Tropikal bir mesele değil... tehlikeli bir
şey
değil...’
‘Önce ateşinizin olup olmadığına bakmam lazım. Nabzınızı rica edebilir miyim?’
Ona doğru yürüyorum. Hafifçe yana kaçıyor.
‘Hayır, hayır, ateşim yok... kesinlikle, kesinlikle yok... ben kendim her gün ölçtüm,
o... o
ilk bayılmadan bu yana. Asla ateşim olmadı, hep tamı tamına 36.4 çıktı. Midem de sağlıklı.’
Bir an tereddüt ediyorum. Başından beri içimde beni rahatsız eden bir his var: Bu kadının
benden bir şey istediğini hissediyorum, kimse sırf Flaubert üzerine konuşmak için kalkıp vahşi bir
ormana
gelmez. Onu bir iki dakika bekletiyorum. ‘Kusuruma bakmayın,’ diyorum sonra doğrudan doğruya, ‘size
tamamen
samimi birkaç soru sorabilir miyim?’
‘Elbette, doktor! Siz hekimsiniz,’ diye cevap veriyor, ama bana tekrar arkasını dönüyor
ve
kitaplarla oynuyor.
‘Çocuklarınız var mı?’
‘Evet, bir oğlum var.’
‘Ve siz... siz o zaman... yani o dönemde... benzer şeyler yaşadınız mı?’
‘Evet.’
Sesi şimdi bambaşka. Son derece berrak, son derece kesin, katiyen geveze, katiyen sinirli
değil.
‘Ve acaba... soruyu mazur görün... şimdi de aynı durumda olmanız mümkün mü?’
‘Evet.’
Bir bıçak gibi keskin ve delici çıkıyor bu sözcük ağzından. Öbür tarafa dönük yüzünde
titreyen tek bir çizgi bile yok.
‘Bu durumda belki de en iyisi, sevgili bayan, sizi genel bir muayeneden geçirmek... acaba
rica etsem diğer... diğer odaya zahmet buyurmaz mısınız?’
Bunun üzerine birden bana dönüyor. Örtünün altında bana karşı soğuk, kararlı bir bakış
hissediyorum.
‘Hayır... buna gerek yok... durumumdan kesinlikle eminim.’”
Ses bir an tereddüt etti. Doldurulan bardak karanlıkta tekrar ışıldadı.
“Pekâlâ dinleyin... Ama önce bir an için bu durumu düşünmeye çalışın. Kendi yalnızlığı
içinde
yok olup gitmekte olan bir adama bir kadın geliyor, yıllardır odasına giren ilk beyaz kadın... ve birden
hissediyorum ki, odada kötü bir şey var, bir tehlike. Bir şekilde üzerime çullanmıştı: Bu kadının çelik
gibi
sert kararlılığından dehşete düşmüştüm, geveze bir konuşma tarzıyla içeriye dalmış ve sonra birden bıçak
çeker gibi ne istediğini ortaya koymuştu. Zira benden ne istediğini biliyordum, elbette, hemen
anlamıştım -
kadınların benden böyle bir şey istemeleri ilk kez olmuyordu, ama diğerleri farklı gelmişlerdi, utanarak
ya
da yalvararak, gözyaşlarıyla, yeminlerle gelmişlerdi. Ama bu seferki... evet, çelik gibi, erkeksi bir
kararlılıktaydı... ilk andan itibaren bu kadının benden daha güçlü olduğunu hissetmiştim... beni
boyunduruğu
altına alabileceğini, istediği gibi yönetebileceğini... Ama... ama... benim içimde kötü bir şey de
vardı...
kendini savunan bir adam, bir tür kindarlık, zira... dedim ya... ilk andan itibaren, hatta onu görmeden
önce, bu kadını bir düşman olarak hissetmiştim.
Şimdilik susuyordum. İnatla ve acımasızca. Onun peçenin altından bana baktığını
hissediyordum, dimdik ve meydan okuyarak; beni konuşmaya zorladığını hissediyordum. Ama o kadar kolay
pes
etmedim. Konuşmaya başladım, ama... lafı dolandırarak... hatta farkında olmadan onun o geveze, umursamaz
tarzını taklit ederek. Sanki onu anlamamış gibi yapıyordum, zira -bunu şimdi hissedebilir misiniz
bilemiyorum- onu daha açık konuşmaya zorlamak istiyordum, bir şey sunan değil, tersine bir şey istenen
kişi
olmak istiyordum... özellikle de onun tarafından, bu kadar dominant geldiği için... ve beni kadınlarda
bu
kibirli ve soğuk tavırdan daha çok boyunduruğu altına alan bir şey olmadığı için.
Yani lafı dolandırıyordum, bunun korkulacak bir durum olmadığını söylüyordum, bu tür
bayılmalar olayın normal akışına dahildi, hatta bunlar neredeyse iyi bir gelişim sürecinin teminatıydı.
Klinik gazetelerinden bazı vakalar aktardım... konuştum, konuştum, umursamaz ve kayıtsızdım, meseleyi
neredeyse sıradan bir olay gibi gösteriyordum ve... ve her an sözümü kesmesini bekliyordum. Çünkü buna
katlanamayacağını biliyordum.
O sırada oldukça sert bir şekilde, adeta bütün bu rahatlatıcı konuşmayı bir kenara itmek
isteyen bir el hareketiyle araya girdi.
‘Beni tedirgin eden şey, Doktor, bu değil, oğlumu dünyaya getirdiğim zaman sağlığım daha
iyi
durumdaydı... ama şimdi o kadar iyi değilim... kalp rahatsızlıklarım var...’
‘Ah, kalp rahatsızlıkları,’ diye tekrar ettim, tedirgin olmuş gibi yapıyordum, ‘o zaman
buna
hemen bakmam lazım.’ Sanki kalkıp stetoskobu alıp gelecekmiş gibi bir hareket yaptım.
Ama yine araya girdi. Sesi bu sefer son derece keskin ve kararlıydı - bir komutan sesi
gibiydi.
‘Kalp rahatsızlıklarım Doktor ve sizden söylediklerime inanmanızı rica ediyorum.
Muayenelerle
zaman kaybetmek istemiyorum. - Bana biraz güvenebilirsiniz diye düşünüyo-
rum. En azından ben size olan güvenimi yeterince kanıtladım.’
Artık bu bir savaştı, açıkça meydan okumaydı. Ben de kabul ettim.
‘Güvenin şartı samimiyettir, kayıtsız şartsız samimiyet. Açık konuşun, ben doktorum. Ve
her
şeyden önce şu peçeyi kaldırın, gelin şuraya oturun, kitapları bırakın ve de dolambaçlı yolları... İnsan
doktora peçeyle gelmez.’
Bana baktı, dimdik ve gururlu. Bir an duraksadı. Sonra oturdu ve peçesini yukarı
kaldırdı.
Tam da görmekten korktuğum bir yüzdü - içine nüfuz edilemeyen bir yüz; sert, kontrollü, yaştan bağımsız
bir
güzellik, bütünüyle huzurlu görünen, ama arkasında bütün tutkuları hayal edebileceğiniz gri İngiliz
gözleri
olan bir yüz. O ince, dudakları birbirine bastırılmış ağız, istemediği hiçbir sırrı ele vermiyordu. Bir
dakika boyunca birbirimize baktık - o hem emredici hem de sorgulayıcıydı; bakışlarında soğuk, çelik gibi
bir
acımazlık vardı, öyle ki buna daha fazla dayanamayıp istemsizce bakışlarımı yana çevirdim.
Parmaklarıyla hafif hafif masaya vuruyordu. Demek ki onun içinde de bir huzursuzluk
vardı.
Sonra birden hızlı hızlı, ‘Sizden ne istediğimi biliyor musunuz Doktor,’ dedi, ‘ya da bilmiyor
musunuz?’
‘Bildiğimi sanıyorum. Ama en iyisi gayet açık olalım. Siz şu anki durumunuza bir son
vermek
istiyorsunuz... Sizi bayılmalarınızdan, bulantılarınızdan kurtarmamı istiyorsunuz, bunlara neden olan
şeyi... şeyi ortadan kaldırmak suretiyle... öyle değil mi?’
‘Evet.’
Bir giyotin gibi düşmüştü bu sözcük.
‘Bu tür girişimlerin tehlikeli olduğunu da biliyor musunuz? Her iki taraf için
de?’
‘Evet.’
‘Bunu yapmamın kanunen yasak olduğunu?’
‘Yasak olmayan, aksine önerilen durumlar da var.’
‘Ama bunlar tıbbi zorunluluk durumları.’
‘O halde o zorunluluğu da siz bulacaksınız. Doktor sizsiniz.’
Net, dimdik, hiç kırpmadan bakıyordu gözleri bana. Bu bir emirdi ve zavallı ben onun
iradesindeki bu şeytani otorite karşısında hayranlıkla titriyordum. Ama çoktan ayaklar altına alınmış
olduğumu göstermemek için hâlâ debeleniyordum. ‘Sakın acele etme! Zorluklar çıkar! Onu yalvarmaya
zorla!’
diyen bir arzu vardı içimde.
‘Bu her zaman doktorun elinde olan bir şey değildir. Ama hastaneden bir
meslektaşımla...’
‘Meslektaşlarınızı istemiyorum... ben size geldim.’
‘Sorabilir miyim acaba, neden özellikle ben?’
Bana soğuk bir bakış fırlattı.
‘Bunu size söylemekte bir sakınca görmüyorum. Çünkü siz şehir dışında oturuyorsunuz,
çünkü
beni tanımıyorsunuz - çünkü iyi bir doktorsunuz ve çünkü...’ Burada ilk kez duraksadı - ‘çünkü herhalde
buralarda fazla kalmazsınız, bilhassa... bilhassa da eve yüklü miktarda para götürme imkânı
bulursanız.’
Birden buz gibi oldum. Bu katı, bu esnaf, bu tüccar hesapçılığındaki netlik beni serseme
çevirmişti. O ana kadar dudaklarını hiç rica için açmamıştı - ama her şeyi çoktan hesaplamıştı, önce
bana
pusu kurmuş ve sonra izimi sürmüştü. İradesindeki şeytaniliğin içime nasıl sızdığını hissediyordum, ama
bütün öfkemle kendimi savundum. Bir kez daha kendimi nesnel - hatta neredeyse alaycı olmaya
zorladım.
‘Bu yüklü miktarı da siz... siz mi sağlayacaksınız bana?’
‘Yardımlarınız ve derhal buradan ayrılmanız için.’
‘Bu yüzden emekliliğimi kaybedeceğimi biliyor musunuz?’
‘Bu zararınızı karşılayacağım.’
‘Çok açık sözlüsünüz... ama ben daha da açık olmanızı istiyorum. Bana bunun için ödemeyi
düşündüğünüz miktar nedir?’
‘On iki bin gulden, Amsterdam’da tahsil edebileceğiniz bir çek olarak.’
Ben... titriyordum... öfkeden titriyordum... ve hatta hayranlıktan. Her şeyi
hesaplamıştı,
miktarı ve ödeme biçimini, ki bu beni buradan ayrılmaya zorlayacaktı, bana bir değer biçmiş ve satın
almıştı, tanımadığı halde, iradesinin önsezisiyle bana hâkim olmuştu. İçimden suratına bir tokat atmak
geçiyordu... ama titreyerek ayağa kalkıp -o da ayağa kalkmıştı- gözlerimi gözlerine diktiğimde, o rica
etmeyen, sımsıkı kapalı ağza, eğilmek istemeyen kibirli alna bakarken birden içimi şiddetli bir... bir
tür
hırs kapladı. O da bunu hissetmiş olmalıydı, çünkü kendini rahatsız eden birini başından savmak
istercesine
kaşlarını kaldırmıştı: Aramızdaki nefret birden açığa çıkmıştı. Bana ihtiyacı olduğu için benden nefret
ettiğini biliyordum ve ben de ondan... ondan rica etmeyi bilmediği için nefret ediyordum. Bu bir, bu bir
saniye suskunluk sırasında ilk kez birbirimizle dürüst konuştuk. Sonra bir düşünce bir sürüngen gibi
içime
sokuldu ve ona dedim ki... dedim ki...
Ama durun, bunu böyle yanlış anlarsınız, yaptığım şeyi... söylediğim şeyi... önce size
açıklamam lazım, nasıl... niçin bu çılgınca fikrin içimi kapladığını...”
Yine karanlıkta bir bardak şıngırdadı. Ve ses daha heyecanlı bir hal aldı.
“Bir mazeret olarak değil ya da kendimi haklı göstermek, haklı çıkarmak için değil...
Çünkü
aksi halde anlayamayacaksınız... daha önce hiç iyi bir insan ya da ona benzer bir şey oldum mu
bilmiyorum,
ama... galiba her zaman yardımsever biriydim... Oradaki o kirli hayat içinde, insanın beynine
sıkıştırdığı
bir avuç bilgiyle herhangi birine hayatında bir parça nefes verebilmek, insanın tek mutluluğu... bir tür
tanrısal mutluluk... Gerçekten, sarı benizli bir oğlanın, korkudan mosmor kesilmiş, davul gibi şiş
ayağında
bir yılan ısırığıyla gelip, daha şimdiden ayağını kesmemeleri için ağlaması ve
benim onu bir şekilde kurtarmayı başarmam, yaşadığım en güzel anlardır. Bir kadının ateşi
yükseldiğinde saatlerce yol gitmekten çekinmiyordum - bu kadının istediği türden şeyler konusunda da
yardımcı oldum, daha Avrupa’daki klinikteyken bile. Ama orada bu insanın birini gereksindiğini hissediyordunuz,
orada birini ölümden
kurtardığınızı biliyordunuz ya da çaresizlikten - ve insanın bizzat kendisinin de yardım etmek için buna
ihtiyacı vardı, başkasının size ihtiyacı olduğu duygusuna.
Ama bu kadın -bunu size anlatabilir miyim bilmiyorum- beni çileden çıkarıyordu, gezinir
gibi
içeri girdiği andan itibaren beni tahrik ediyordu, kibri yüzünden beni direnmeye itti, her şeyi tahrik
ediyordu - nasıl söylesem... bütün bastırılmış şeyleri, bütün gizlenmiş şeyleri açığa çıkarıyor,
içimdeki
bütün kötülüğü ona karşı ayaklandırıyordu. Bir hanımefendiyi oynaması, ortada bir ölüm kalım sorunu
varken
son derece soğukkanlı bir ticaret organize etmiş olması beni çıldırtıyordu... Ve sonra... sonra...
sonuçta
insan golf oynarken hamile kalmaz... biliyordum ki... yani birden bir -o an aklıma gelen şey buydu-
birden
ürkütücü bir berraklıkla, bu soğukkanlı, bu kibirli, bu soğuk kadının; ona sadece karşı çıkmaya
çalışan...
hatta neredeyse başımdan atmaya yönelik bir bakış fırlattığımda kaşlarını o çelik gibi gözlerinin
üstünde
dimdik kaldıran bu kadının iki ya da üç ay önce yatakta bir adamla ateşli bir şekilde yuvarlanmış
olduğunu
hatırladım; bir hayvan gibi çırılçıplak, belki de şehvetten inleyerek, bedenlerini iki dudak gibi
birbirine
bastırarak... O sırada bana öyle kibirli, öyle buz gibi, tıpkı bir İngiliz subayı gibi bakarken birden,
birden içimi kaplayan yakıcı düşünce buydu... ve o anda, o anda içimdeki her şey gerildi... onu
aşağılama
fikrinin pençesine düştüm... o andan itibaren vücudunu elbisesinin içinde çıplak görmeye başladım... o
andan
itibaren sadece ona sahip olma düşüncesi içinde yaşadım, sert dudaklarından bir inleme çıkart-
inak; bu soğuk, bu kibirli kadını şehvet içinde hissetmek istedim, o herifin, o öteki
herifin
yaptığı gibi, o tanımadığım herifin yaptığı gibi. Bunu... bunu anlatmak istiyordum size... Her ne kadar
yozlaşmış biri olsam da bir doktor olarak hiçbir zaman durumdan faydalanmaya çalışmadım... Ama bu
seferki
şehvet değildi, azgınlık değildi, cinsellik değildi, gerçekten değildi... yoksa bunu itiraf ederdim...
sadece bir kibrin efendisi olma hırsıydı... Bir erkek olarak efendi... Size söyledim, sanırım, kibirli,
görünürde soğuk kadınların üzerimde büyük bir güç sahibi olduklarını söylemiştim... ve bu sefer, bu
sefer,
hiçbir beyaz kadınla birlikte olmadan yedi yıldır orada yaşıyor olmam, artık hiçbir kadının bana
direnmemesi
de buna ekleniyordu... Zira buradaki kızlar, o cıvıl cıvıl, narin hayvancıklar, bir beyaz, bir ‘efendi’
onlara sahip olmak istediğinde saygıdan tir tir titriyorlardı... tevazu içinde eriyip gidiyorlardı, her
zaman müsait, her zaman sessiz, kıkırdayan gülmeleriyle insana hizmet etmeye hazırdılar... ama işte tam
da
bu itaatkarlık, bu kul kölelik insanın zevkini kaçırıyordu... Şimdi anlıyor musunuz, kibir ve nefret
dolu,
tepeden tırnağa örtülü, ama aynı zamanda etrafa gizem saçan ve eski bir tutkuyla yüklenmiş durumda bir
kadın
birden karşıma çıktığında... bunun üzerimde nasıl yıkıcı bir etki yaptığını anlıyor musunuz... böyle bir
kadın böyle bir erkeğin; böylesine yalnız, aç, kapana kısılmış bir insansı canavarın kafesine pervasızca
girdiğinde... bunu... sadece bunu söylemek istiyordum ki öteki şeyi anlayabilesiniz... yani şimdi
anlatacaklarımı. Neyse... Kötü bir hırsla dopdolu olarak, o kadına dair düşüncelerden -çıplak, şehvetli,
arzulu- zehirlenmiş bir halde, kendimi zor bela toparladım ve sahte bir umursamazlığa büründüm. Sakin
bir
sesle ‘On iki bin gulden mi?’ dedim, ‘Hayır, bunun karşılığında o işi yapmam.’
Bana baktı, yüzü biraz solgundu. Onu reddetmemin para hırsıyla ilgili olmadığını
hissetmiş
olmalıydı. Ama yine de, ‘O halde ne istiyorsunuz?’ diye sordu.
Soğukkanlı ses tonunu daha fazla sürdürmedim. ‘Kartlar açık oynuyoruz. Ben tüccar
değilim...
ben Romeo ve Juliet’teki ‘corrupted
gold’* karşılığında zehir satan fakir eczacı değilim... ben belki de bir
tüccarın tam tersiyim... bu
yolla arzularınızın gerçekleştiğini göremeyeceksiniz.’
‘Yani yapmak istemiyorsunuz?’
‘Para karşılığında değil.’
Bir saniye boyunca aramızda derin bir sessizlik oldu. Öyle bir sessizlikti ki ilk kez
kadının
nefes alışlarını duyuyordum.
‘Başka ne isteyebilirsiniz ki?’
Artık kendimi tutmadım.
‘Öncelikle sizin... sizin benimle bir hırdavatçıyla konuşur gibi değil, bir insanla
konuşur
gibi konuşmanızı arzu ediyorum. Sizin, şayet yardıma ihtiyacınız varsa, hemen... hemen o çirkin
paranızla
konuya girmemenizi... tersine... rica etmenizi, benden, insandan, size, insana, yardım rica etmenizi...
ben
sadece doktor değilim... benim sadece vizite saatlerim yok... başka saatlerim de var... belki siz de
böyle
bir saatte gelmişsinizdir...’
Bir an susuyor. Sonra ağzı hafifçe büzülüyor, titriyor ve hızlıca şöyle diyor:
‘Yani sizden rica edersem... o zaman yapacak mısınız?’
‘Yine pazarlık yapmak istiyorsunuz - sadece, önceden söz verirsem rica edeceksiniz. Önce
benden rica etmeniz gerekiyor - sonra size cevap vereceğim.’
İnatçı bir at gibi başını geriye atıyor Öfkeyle bana bakıyor.
‘Hayır, sizden rica etmeyeceğim. Ölmeyi tercih ederim.’ O anda içimi bir öfke kaplıyor, o
kırmızı, anlamsız öfke.
‘O zaman ben talep edeceğim, eğer rica etmek istemezseniz. Sanırım çok açık olmama gerek
yok
- sizden arzuladığım şeyi biliyorsunuz. O zaman - o zaman size yardım edeceğim.’
* Kirli altın. Shakespeare’in tragedyasında V. Sahne, I. Perde’yi anıştıran bir ifade,
(ç.n.)
Birden gözlerini dikip bana baktı. Sonra -ah yapamam, ne kadar korkunç olduğunu
anlatamam-
sonra yüz hatları gerildi ve sonra... sonra birden başladı... anlatılmaz bir küçümsemeyle suratıma
gülüyordu... beni toz duman eden bir küçümsemeyle... aynı zamanda beni sarhoş da eden... Bir patlama
gibiydi, öylesine ani, öylesine şiddetli, bu küçümseyici gülüşün muazzam gücüyle öylesine güçlü bir
patlama
oldu ki o an... evet o an yere kapanabilir ve ayaklarını öpebilirdim. Sadece bir saniye sürdü... bir
yıldırım gibiydi ve bütün vücudumu alevler sarmıştı... o sırada kadın arkasını dönmüş ve aceleyle kapıya
doğru yürümeye başlamıştı.
İstemsizce arkasından gitmek istedim... özür dilemek... ona yalvarmak... ama bütün gücüm
tükenmişti... o sırada kadın bir kere daha döndü ve şöyle dedi... hayır, şöyle:
‘Sakın beni takip etmeye ya da hakkımda araştırma yapmaya kalkmayın... pişman
olursunuz.’
Ve kapıyı arkasından çarpıp çıktı.”
Yine bir duraksama. Yine bir suskunluk... Yine sadece o hışırtılar, ay ışığı akıyormuş
gibi.
Ve derken yine konuşmaya başlayan ses.
“Kapıyı çarptı... ama ben olduğum yerde kıpırdamadan durdum... verdiği emirden adeta
hipnotize olmuştum... onun merdivenlerden indiğini duydum, sonra binanın kapısını kapattığım... her şeyi
duydum ve bütün iradem peşinden gitmeye zorluyordu beni... onu... ne bileyim... geri çağırmaya
zorluyordu ya
da dövmeye ya da boğmaya... ama peşinden... peşinden... Ama yapamadım. Organlarım elektrik çarpmasına
maruz
kalmış gibi, adeta felç olmuştu... vurulmuştum işte, o bakışın buyurgan yıldırımı iliklenme kadar
işlemişti... Bilmiyorum, bu açıklanamaz, anlatılamaz... kulağa gülünç gelebilir, ama orada öylece
durdum,
durdum... bir ayağımı yerden koparabilmem için dakikalar geçmesi gerekti, belki beş, belki on
dakika...
Ama daha bir ayağımı hareket ettirir ettirmez ısınmıştım, çoktan hızlanmıştım...
saniyeler
içinde merdivenden indim... Kadın uygarlığa ulaşabilmek için yoldan aşağı yürümüş olmalıydı... depoya
fırlıyorum, bisikletimi almak için, ama anahtarımı unuttuğumu fark ediyorum, kapıyı koparırcasına
açıyorum,
bambular çatırtıyla parçalanıyor... ve bisiklete atladığım gibi kadının peşinden sürüyorum... ona... ona
yetişmek zorundayım, otomobiline varmadan önce... onunla konuşmak zorundayım...
Yol toz içinde yanımdan geçip gidiyor... yukarıda ne kadar süre donup kalmış olduğumu
ancak
şimdi fark ediyorum... işte... ormanın içindeki dönemeçte, istasyonun hemen önünde görüyorum onu, sert
ve
düzgün adımlarla nasıl da acele acele seğirtiyor, yanındaki oğlan da ona eşlik ediyor... Ama o da beni
görmüş olmalı, zira o sırada oğlana bir şeyler söylüyor, oğlan geride kalıyor ve kadın yoluna tek başına
devam ediyor... Ne yapmak istiyor? Neden yalnız olmak istiyor? Oğlan duymadan benimle konuşmak mı
istiyor?
Gözü dönmüş bir vaziyette pedallara basıyorum. Bir anda yan taraftan önüme bir şey atlıyor... oğlan...
son
anda bisikleti yana kırıyorum ve yere yuvarlanıyorum...
Küfürler savurarak ayağa kalkıyorum... o budalaya vurmak için gayri ihtiyari yumruğumu
kaldırıyorum, ama o hemen yana sıçrıyor... Bisikletimi yerden kaldırıyorum, tekrar binmek için... ama o
alçak herif yeniden önüme atılıyor, bisikleti tutuyor ve sefil bir İngilizceyle şöyle diyor:
'You remain bere.’*
Siz tropiklerde yaşamadınız... O yüzden böyle sarı benizli bir alçağın beyaz bir
‘efendi’nin
bisikletini tutmasının ve ona, ‘efendi’ye, olduğu yerde kalmasını emretmesinin nasıl bir küstahlık
olduğunu
bilemezsiniz. Bütün olası cevapların yerine suratına yumruğu patlattım... sendeledi... ama bisikleti
bırakmadı... gözleri, çekik ve ödlek gözleri
* (İng.) Burada kalın, (ç.n.)
kölevari bir korku içinde fal taşı gibi açıldı... ama gidonu bırakmadı, şeytan gibi
tutmaya
devam etti... ‘You remain here,' diye kekeledi bir kez daha.
Neyse ki
yanımda tabanca yoktu. Yoksa onu oracıkta yere sererdim. ‘Çekil yolumdan, hergele!’ demekle yetindim.
Sinmiş
bir şekilde bana baktı, ama gidonu bırakmadı. Kafasına bir yumruk daha patlattım, hâlâ bırakmıyordu.
Birden
öfkeye kapıldım... kadının çoktan uzaklaştığını, belki çoktan bütünüyle ortadan kaybolduğunu
görüyordum... o
anda oğlanın alt çenesine tam anlamıyla bir boksör yumruğu vurdum, savrulup gitti. Artık bisikletime
kavuşmuştum... ama üzerine atlar atlamaz pedal sıkıştı, düşme sırasında jant telleri eğilmişti...
Titreyen
ellerimle düzeltmeye çalıştım... bir türlü olmadı... o zaman bisikleti yola, kanlar içinde dikilen ve
son
anda yana çekilen hergelenin önüne fırlattım... ve sonra - hayır, orada bütün insanların önünde... ne
kadar
gülünç olduğunu hissedemezsiniz, bir Avrupalının... neyse, artık ne yaptığımı bilmiyordum... kafamda tek
bir
düşünce vardı: Peşinden gitmek, ona yetişmek... bunun üzerine koşmaya başladım, çılgın gibi yol boyunca,
kulübelerin yanından geçerek koştum, o sarı benizli ayaktakımı nasıl da şaşkınlıkla yola doluşuyordu,
beyaz
bir adamın, bir doktorun koştuğunu görmek için.
Kan ter içinde istasyona ulaştım... İlk sorum: Araba nerede?.. Az önce gitti... İnsanlar
şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı: Onlara bir deli gibi görünmüş olmalıydım, oraya öyle ıslak ve yapış
yapış
geldiğimde ve daha oraya varmadan soruyu uzaktan bağırdığımda... Yolun aşağısında arabadan yükselen
dumanın
yarattığı anaforu görüyordum... kadın başarmıştı. Katı, acımasız hesaplarının başarması gerektiği gibi
bunu
da başarmıştı.
Ama kaçmak onun hiçbir işine yaramayacaktı... Tropikte yaşayan Avrupalılar arasında
hiçbir
sır yoktur... herkes birbirini tanır, her şey olay olur... Şoförünün bir saat boyunca devletin
bungalovunda
beklemesi boşuna değildi... birkaç dakika içinde her şeyi öğrendim... onun kim olduğunu öğ-
rendim. Onun aşağıda - devletin başkentinde oturduğunu, buraya trenle sekiz saat
uzaklıkta...
onun - şöyle diyelim büyük bir tüccarın karısı olduğunu, çılgın bir servete sahip olduğunu, kibar bir
İngiliz kadını olduğunu... kocasının şu anda beş aydır Amerika’da bulunduğunu ve birkaç gün içinde geri
geleceğini ve onu da alıp tekrar Avrupa’ya döneceğini de öğrendim...
Ama kadın -ki bu düşünce bir zehir gibi damarlarıma yayılmıştı- iki ya da üç aydır o
bulunduğu durumdaydı...”
“Buraya kadar her şeyi sizin için anlaşılır hale getirebildim... belki de sadece, o ana
kadar
bizzat ben de kendimi anladığım için... doktor olarak kendi durumumun teşhisini her zaman kendim
koyduğum
için. Ama o andan itibaren içimdeki şey bir hummaya dönüştü... kontrolümü kaybettim... daha doğrusu,
yaptığım her şeyin anlamsız olduğunu biliyordum, ama artık kendi üzerimde bir gücüm yoktu... artık
kendimi
anlayamıyordum... hedefimin takıntısı içinde sadece ileri doğru koşuyordum. Gerçi durun bir dakika...
belki
bunu daha kolay anlamanızı sağlayabilirim... Amok’un ne olduğunu biliyor musunuz?”
“Amok mu?.. Sanırım hatırlıyorum... Malezyalılarda görülen bir tür sarhoşluk...”
“Bu sarhoşluktan daha fazla bir şey... bu delilik, bir tür insan kudurması... ölümcül,
anlamsız bir saplantının krize dönüşmesi hali, bunu başka hiçbir alkol zehirlenmesiyle
kıyaslayamazsınız...
orada kaldığım süre içinde bizzat ben de birkaç vakayı inceleme fırsatı buldum -söz konusu başkalarının
derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz- ama kaynağının korkunç gizemini ortaya
çıkarmayı
başaramadım. Bir şekilde iklimle ilgisi vardı, ani bir patlama noktasına gelinceye kadar sinirler
üzerinde
bir fırtına gibi baskı yaratan o boğucu, yoğun atmosferle... Sonuç olarak Amok... evet, Amok şöyle bir
şey:
Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor... ora-
da öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk... tıpkı benim odamda oturduğum gibi... ve
birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor... dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru... nereye
olduğunu bilmeden. Yolda karşısına ne çıkarsa çıksın, insan, hayvan, hançeriyle vurup yere seriyor ve
kan
sarhoşluğu onu daha da öfkelendiriyor... Koşan adamın ağzından köpükler saçılıyor, delirmiş gibi
uluyor...
ama koşmaya devam ediyor, koşuyor, koşuyor; artık ne sağa bakıyor ne solda duruyor, sadece tiz
çığlığıyla,
elinde hançeriyle öyle korkunç bir halde ileriye doğru koşmaya devam ediyor... Köylerdeki insanlar bir
Amok
koşucusunu hiçbir gücün durduramayacağını bilirler... onun koşarak gelmekte olduğunu gördüklerinde
herkesi
uyarmak için bağırırlar. ‘Amok! Amok!’ ve herkes kaçışır... ama o koşmaya devam eder; hiçbir şey duymaz,
sürekli koşar, hiçbir şey görmez, karşısına çıkan her şeyi yere yıkar... ta ki biri onu kuduz bir köpek
gibi
vurup yere serene ya da kendiliğinden köpükler içinde yere yıkılana kadar...
Bir keresinde böyle bir şey görmüştüm, bungalovumun penceresinden... korkunçtu... ama
sırf
onu görmüş olmam sayesinde o günlerde kendimi anlayabilmiştim, zira tam öyle, tam da o şekilde ileriye
dikilmiş korkunç bir bakışla, sağa ya da sola bakmaksızın, takıntılı bir şekilde koşmaya başlamıştım...
o
kadının arkasından... her şeyi nasıl yaptığımı artık hatırlayamıyorum, o delice koşu, o anlamsız hız
içinde
her şey uçup gitti... O kadın hakkında her şeyi, adını, evini, yazgısını öğrendikten on dakika, hayır
beş,
hayır iki dakika sonra hemen yeni bir bisiklet ödünç alıp hızlıca eve döndüm, bavula bir takım elbise
koydum, yanıma para aldım ve bir arabayla tren istasyonuna gittim, bölge sorumlusuna haber vermeden,
yerime
bakacak birini ayarlamadan, evi açık ve her şeyi olduğu gibi bırakarak... Etrafımı uşaklar sarmıştı,
kadınlar merak içindeydi ve soruyorlardı, cevap vermiyordum, arkama dönüp bakmadım... arabayı tren
istasyonuna sürdüm ve ilk trenle şehre doğru yola çıktım... bütün bunlar
bir saat sürmüştü, kadının benim odama girişinden itibaren, varoluşumu geride bırakmış ve
boşluğa doğru bir Amok koşusuna başlamıştım...
Dosdoğru koşuyordum, doludizgin... akşam saat altıda vardım... altıyı on geçe kadının
evindeydim ve geldiğimi haber vermelerini söyledim... Bu bir... anlarsınız işte... yapabileceğim
şeylerin en
anlamsızı, en aptalcasıydı... Ama işte Amok koşucusu boş gözlerle koşar, nereye koştuğunu görmez...
Hizmetçi
birkaç dakika sonra geri geldi... kibar ve mesafeliydi... saygıdeğer hanımefendi kendini iyi
hissetmiyordu
ve beni kabul edemezdi...
Sendeleyerek kapıdan çıktım, bir saat boyunca evin etrafında dolandım, çılgınca, gülünç
bir
umuda kapılmıştım, kim bilir belki beni arar diye... sonra gidip önce sahildeki otelde kendime bir oda
tuttum, iki şişe viski alıp odama çıktım... bunlar ve iki doz Veronal işe yaradı... en sonunda uykuya
dalabildim; bu boğucu, vıcık vıcık uyku, hayat ile ölüm arasındaki bu koşuda verilen tek
molaydı.”
Geminin çanı çaldı. İki sert, dopdolu vuruş, neredeyse kıpırtısız havanın yumuşak gölünde
bir
süre titreyerek yankılandı ve sonra, omurganın altında, heyecanlı konuşmaların arasında ısrarla,
aralıksız
sürmekte olan hafif hışırtının içinde kaybolup gitti. Karanlıkta karşımda konuşmakta olan adam çan
sesinden
ürkmüş olmalıydı, o sırada konuşması kesilmişti. Elin yine şişelerin üzerinde dolaştığını duydum ve yine
o
hafif yudumlama seslerini... Sonra adeta sakinleşerek daha oturaklı bir sesle konuşmaya başladı.
“O andan sonraki saatleri size pek anlatamam. Şimdi düşünüyorum da, sanırım o sırada
ateşim
yükselmişti, en azından delirmenin eşiğine gelen aşırı bir tür gerginlik vardı üzerimde - dediğim gibi,
bir
Amok koşucusuydum. Ama unutmayın, oraya vardığımda salı akşamıydı, cumartesi günü -bu arada bunu da
öğrenmiştim- kadının kocası P.&O. gemisiyle Yokohama’dan gelecekti, yani geriye üç
gün kalıyordu, karar vermek ve yardım etmek için üç kısa gün. Bunu arılıyor musunuz, ona
bir
an önce yardım etmek zorundaydım, ama onunla tek bir kelime bile konuşamıyordum. Özellikle de ondan
yaptığım
gülünç, delice hareket için özür dileme ihtiyacı beni kamçılayıp duruyordu. Her anın değerini
biliyordum,
kadın için bunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu biliyordum, ama gel gelelim ona sadece bir fısıltıyla,
bir
işaretle ulaşacak kadar bile yaklaşmam mümkün değildi, çünkü tam da peşinden yaptığım koşudaki budalalık
ve
şiddet onu ürkütmüştü. Bu bir... evet, bir dakika... bu bir... birinin bir katile karşı uyarmak için
diğerinin arkasından koşması ve diğerinin de bizzat onu katil sanması, bu yüzden de kendi mahvoluşuna
doğru
koşmaya devam etmesi gibi bir şey... kadın sadece bendeki Amok koşucusunu görüyordu, onu küçük düşürmek
için
peşinden gelen birini, ama ben... işte o korkunç çelişki tam da burada yatıyordu... artık bunu hiç
düşünmüyordum... çünkü zaten mahvolmuş biriydim, ben sadece yardım etmek istiyordum, ona hizmet etmek
istiyordum... bir cinayet işleyebilirdim, bir suç işleyebilirdim ona yardım edebilmek için... Ama o, o
bunu
anlamıyordu. Sabah uyandığımda ve hemen yine kadının evine koştuğumda o oğlan kapıda duruyordu, suratım
dağıttığım oğlan, beni uzaktan gördüğü gibi -beni beklemiş olmalıydı— kapıdan içeri koştu. Bunu belki
geldiğimi gizlice haber vermek için yapmıştı... belki de... ah şu belirsizlik, nasıl da eziyet ediyordu
şimdi bana... belki de her şey beni kabul etmek için şu an hazır bekliyordu... ama orada onu görür
görmez,
bir gün önce yaptığım rezaleti hatırladım, işte yine oradaydım, ziyarete bir kere daha cesaret edemeyen
adam
olarak... Dizlerim titriyordu. Kapıya ramak kala geri döndüm ve tekrar uzaklaştım... uzaklaştım, belki
de
kadın benzer bir acıyla beni orada beklemekteyken.
Şimdi, topuklarımda alev alev yanan yabancı bir şehirde ne yapacağımı bilmiyordum...
birden
bir şey hatırladım, anında bir taksi çağırmıştım bile, bir keresinde kliniğimde
yardımcı olduğum başkan yardımcısına gittim ve kapıda kendisiyle görüşmek istediğimi
bildirdim... Dış görünüşümde tuhaf bir şey olmalıydı, zira başkan yardımcısı bana adeta ürkmüş bir
bakışla
baktı, kibarlığında da insanı tedirgin eden bir şey vardı... belki de içimdeki Amok koşucusunu çoktan
fark
etmişti... Onunla kısa ve kararlı konuştum, beni bu şehre atamasını rica ettim, bulunduğum yerde daha
fazla
yaşayamayacağımı söyledim... bir an önce oradan taşınmak zorundaydım... Bana baktı... bana nasıl
baktığını
size anlatamam... doktorun hastasına baktığı gibi bir bakıştı bu... ‘Bir sinir krizi, sevgili doktor,’
dedi
sonra, ‘bunu çok iyi anlıyorum. Pekâlâ, bu bir şekilde halledilecek; ama durun... dört hafta içinde
diyelim... önce yerinize birini bulmak zorundayım.’ ‘Bekleyemem, bir gün bile,’ diye yanıtladım. Yine o
tuhaf bakış geldi. ‘Olmak zorunda, doktor,’ dedi ciddi bir ses tonuyla, ‘kliniği doktorsuz bırakamayız.
Ama
bütün işlemleri bugün başlatacağıma söz veriyorum.’ Dişlerim sıkılı bir şekilde olduğum yerde
duruyordum:
İlk defa satılmış bir insan, bir köle olduğumu açık bir şekilde fark ediyordum. İçimdeki her şey
toplanıp
katı bir inada dönüşmüştü ama o, o esnek adam benden önce davrandı: ‘Siz insanlara yabancılaşmışsınız
doktor, bu da eninde sonunda bir hastalığa dönüşür. Buraya daha önce hiç gelmemiş olmanıza, hiç izne
çıkmamış olmanıza hepimiz şaşırmıştık. Sizin daha çok insana, daha çok heyecana ihtiyacınız var. En
azından
bu akşam gelin, bugün hükümet binasında davetimiz var. Bütün koloniyi orada bulursunuz, bazıları
çoktandır
sizinle tanışmak istiyordu, sık sık sizi soruyorlardı ve buraya gelmenizi arzu ediyorlardı.’
Son söylediği ilgimi çekmişti. Beni soruyorlardı demek? Acaba soranlardan biri de o
muydu?
Birden başka biri olmuştum: Hemen davet için son derece kibar bir şekilde teşekkür ettim ve tam vaktinde
orada olacağıma söz verdim. Ve dakiktim, gereğinden fazla dakiktim. Size öncelikle söylemek zorundayım
ki,
içimdeki sabırsızlığın dürtüsüyle
hükümet binasının büyük salonuna ilk gelen kişi ben olmuştum, etrafta suskun sarı benizli
hizmetçiler vardı, çıplak ayaklarıyla yaylana yaylana oradan oraya sekiyorlardı ve şaşkın bilincimle
bana
öyle geliyordu ki- arkamdan bana gülüyorlardı. Bütün o sessiz hazırlıklar ortasında on beş dakika
boyunca
orada bulunan tek Avrupalı bendim; öylesine yapayalnızdım ki yeleğimin cebindeki saatin tik taklarını
duyuyordum. Sonra nihayet aileleriyle birlikte birkaç devlet memuru geldi, en sonunda da vali, kendisi
beni
uzun bir konuşmanın içine çekti, kanımca oldukça akıcı ve şık cevaplar veriyordum, ta ki... ta ki
birden,
esrarengiz bir heyecana kapıldığım için olacak, bütün yumuşaklığımı kaybedene ve kekelemeye başlayana
kadar.
Sırtımı çelik kapıya dayamış olmama rağmen bir anda onun içeriye girdiğini, onun orada olduğunu
hissettim:
Nasıl bu ani ve kesin kanaatin şaşırtıcı bir şekilde bana hâkim olduğunu size söyleyemem, ama hâlâ
valiyle
konuştuğum, sözlerinin yankısı kulaklarımda çınlamaya devam ettiği sırada bile arkalarda bir yerlerde
onun
varlığını hissediyordum. Neyse ki vali konuşmasını daha fazla uzatmadı - yoksa korkarım birden bir
kabalık
yapıp arkama dönmek zorunda kalacaktım, sinirlerimdeki o esrarengiz çekim öylesine güçlüydü, arzularım
öylesine yakıcı bir şekilde uyarılmıştı ki. Ve gerçekten de, arkama döner dönmez onu tamı tamına
duygularımın bilinç dışı bir şekilde hissettiği noktada gördüm. İnce, duru omuzlarını mat bir fildişi
gibi
ortaya çıkaran sarı bir balo kıyafeti vardı üzerinde, bir grubun içinde laflıyordu. Gülümsüyordu, ama
bana
öyle geliyordu ki yüzünde gergin bir ifade vardı. Ona yaklaştım -beni göremiyordu ya da beni görmek
istemiyordu- ve o ince dudaklarını tatlı ve kibarca saran titrek gülümsemesini gördüm. Bu gülümseme beni
bir
kere daha sarhoş etti, çünkü bunun... nasıl desem, çünkü bunun yalan olduğunu biliyordum, sanat ya da
teknik, rol yapmada bir ustalık. Bugün çarşamba, diye geçti hızlıca kafamdan, cumartesi günü kocasının
içinde olduğu gemi gelecekti... nasıl böyle gülüm-
seyebilirdi, böyle... böyle kendinden emin, kaygısız gülümseyebilir ve yelpazesini, korku
içinde elinde sıkmak yerine nasıl umursamaz bir tavırla sallayabilirdi? Ben... bir yabancı olarak ben...
iki
gündür o anın gelmesinden korkuyordum... ben, bir yabancı, ona ait olan korkuyu, dehşeti duygularımın en
aşırı halleriyle yaşıyordum... ama o baloya gidiyor ve gülümsüyor, gülümsüyor, gülümsüyordu...
Arka tarafta müzik başladı. Dans zamanıydı. Yaşlıca bir subay onu dansa davet etti, özür
dileyerek lafladığı gruptan ayrıldı ve adamın kolunda öteki salona doğru gitti, benim yanımdan geçerek.
Beni
görür görmez birden yüzü şiddetli bir şekilde kasıldı -ama sadece bir saniye sürdü bu, sonra kibar bir
baş
hareketiyle, tanıdığını belirtir bir şekilde, (ben onu selamlayayım mı selamlamayayım mı diye henüz
karar
verememişken) tesadüfen karşılaştığı bir tanıdıkmışım gibi selamladı: ‘İyi akşamlar, doktor,’ dedi ve
dediği
anda geçip gitti. Bu gri-yeşil bakışta nelerin gizli olduğunu hiç kimse sezemezdi ve bunu ben, ben bile
bilmiyordum. Neden selam vermişti... neden şimdi beni birdenbire tanımıştı?.. Araya mesafe koymak için
miydi
bu, yakınlaşmak için miydi, sadece bir sürprizle karşılaşmanın verdiği şaşkınlık mıydı? Orada nasıl bir
heyecan içinde kalakaldığımı size anlatamam, içimdeki her şey ayağa kalkmış, iyice sıkışıp patlayacak
hale
gelmişti. Onu orada, subayın kollarında alnında kayıtsızlığın soğuk pırıltısıyla kaygısızca vals
yaparken
izlediğim sırada, biliyordum ki o da... o da sadece, benim de düşündüğüm... aynı şeyi düşünüyordu...
burada
ikimizin korkunç bir sırra ortak olan iki kişi olduğumuzu... ama o vals yapıyordu, o dakikalarda korkum,
arzum, hayranlığım her zamankinden daha tutkulu hale gelmişti. Herhangi bir kişinin beni izleyip
izlemediğini bilmiyordum, ama benim, davranışlarımla, onun gizlediklerinden çok daha fazla şeyi ele
verdiğim
kesindi - mesela ben başka hiçbir yöne bakamıyordum, onu izlemeye mecburdum... evet, mecburdum, onun
kapalı
yüzünü, acaba maske bir saniyeliğine düşer mi
diye uzaktan emiyor, hatta çekip koparıyordum. O dik bakışlarımdan rahatsızlık duymuş
olmalıydı. Dans partnerinin kolunda bir adım geri attığı sırada, bir an bana yıldırım hızıyla baktı, hem
keskin bir emir içeren hem de kendinden uzaklaştıran bakışla; yine alnındaki daha önceden tanıdığım,
mağrur
öfkesinin o küçük kıvrımı hiddetle gerilmişti.
Ama... ama... size söyledim ya... ben Amok koşuyordum, sağa bakmıyordum, sola
bakmıyordum.
Kadını hemen anladım -bu bakışın anlamı: Dikkatleri üzerine çekme! Kendini dizginle!- onun... nasıl
desem,
burada, herkesin içinde mahremiyetimizi açığa vurmamamı istediğini biliyordum... eğer şimdi eve gidersem
yarın onun tarafından kabul edileceğim konusunda emin olabileceğimi anlamıştım... onun şimdi, sadece
şimdi
benim dikkat çekici samimiyetimden kaçınmak istediğini, ayrıca -çok da haklı olarak- beceriksizliğim
yüzünden bir olay çıkmasından korktuğunu anlamıştım... görüyorsunuz... Her şeyi biliyordum, o emredici
gri
bakışı anlamıştım, ama... ama içimdeki şey çok güçlüydü, onunla konuşmak zorundaydım. Böylece sallana
sallana sohbet etmekte olduğu gruba yaklaştım ve -içlerinden sadece birkaçını tanıdığım halde- aralarına
sokuldum, sırf onu konuşurken duymak arzusuyla yaptım bunu ve yine de, sanki ben yaslandığım keten kapı
perdelerinden biriymişim gibi ya da kolayca hareket ettirdiği havaymışım gibi üzerimden geçip giden
soğuk
bakışlarından sakınmak için dayak yemiş bir köpek gibi büzülüyordum. Ama orada durmaya devam ettim, bana
söyleyeceği bir kelimeye susamış olarak, beni anladığını anlatan bir işarete susamış olarak duruyordum
ve
bakışlarımı konuşmaların arasında bir yere sabitlemiştim, bir blok gibi. Bu mutlaka dikkat çekmiş
olmalıydı,
mutlaka, zira kimse tek bir kelime söylemedi bana ve kadın benim oradaki gülünç varlığımdan acı çekmiş
olmalıydı.
Orada öylece daha ne kadar kalırdım bilmiyorum... belki sonsuza kadar... irademin bu
büyülenmişliğinden ne de olsa. Özellikle de öfkemin inatçılığı felç ediyordu beni.
Ama kadın buna daha fazla dayanamadı... birden varlığının o muhteşem hafifliğiyle beylere
döndü ve şöyle dedi: ‘Biraz yorgunum... bugün bir defalığına yatağa erken gireyim... iyi geceler.’
...Sonra
da uzak, yabancı bir baş selamı vererek yanımdan geçip gitti... alnındaki yukarı çekilmiş kıvrımı son
anda
görebildim, ardından da daha çok sırtını, beyaz, soğuk, çıplak sırtını. Onun gitmekte olduğunu kavramam
bir
saniye kadar sürdü... onu bir daha göremeyeceğimi, onunla bu son akşam, kurtuluşun bu son akşamında bir
daha
konuşamayacağımı kavramam... bir saniye boyunca orada kaskatı durmaya devam ettim, ta ki kavrayıncaya...
sonra... sonra...
Ama durun... durun, yoksa davranışımın anlamsızlığını, aptallığını anlayamazsınız... önce
size bütün mekânı tasvir etmeliyim... Hükümet binasının büyük salonuydu, tamamen ışıklarla aydınlatılmış
ve
neredeyse boş, muazzam bir salon... çiftler dans etmeye gitmişti, erkeklerse oyuna... sadece köşelerde
birkaç kişi çene çalıyordu... yani salon boştu, her hareket fark edilebilir ve parlak ışıkta görülebilir
durumdaydı... ve bu büyük, geniş salonda yavaş adımlarla ve yüksek omuzlarıyla yürüyordu kadın, o
anlatılamaz tavırlarıyla ara sıra birilerine selamlar vererek... ve ondaki beni mest eden o harika,
donmuş,
yüce sükûneti... ben... ben geride kalmıştım, size söylemiştim ya, adeta felç olmuştum, onun gittiğini
kavrayana kadar... ve ben bunu kavradığımda o çoktan salonun sonuna, kapının hemen önüne varmıştı... o
anda... ah, bunu düşününce, şu an hâlâ utanıyorum, o anda birden bir şeye kapıldım ve koştum, duyuyor
musunuz, koştum... yürümedim, salonda yankılanan gürültülü ayakkabılarla, salonu boydan boya onun
peşinden
koşarak geçtim... kendi adımlarımın sesini duyuyordum, bütün bakışların şaşkınlık içinde bana
çevrildiklerini görüyordum... utançtan yerin dibine batasım geliyordu... daha koşarken yaptığım
çılgınlığın
bilincine varmıştım... ama artık... ama artık geri dönemezdim... onu kapıda yakaladım... arkasına
döndü...
gözleri gri birer çelik gibi içime saplandı, burun kanatları öfkeden titriyordu... bense
o
sırada kekeleyerek bir şeyler söylemek istiyordum... o anda... o anda... neşeli bir kahkaha attı, canlı,
kaygısız, içten gelen bir gülmeydi bu ve yüksek sesle dedi ki, herkesin duyabileceği kadar yüksek bir
sesle:
‘Ah doktor, oğlum için reçeteyi ancak şimdi hatırladınız... işte, bilim adamları böyle...’ Yakında duran
bir
çift de iyi niyetle gülmeye başladı... anlamıştım, kadının durumu kurtarmakta gösterdiği ustalığın
altında
bocalamıştım... elimi ceketimin iç cebine attım ve not defterinden boş bir yaprak kopardım, umursamaz
bir
tavırla yaprağı aldı, bir kere daha soğuk, müteşekkir bir gülümsemeyle... sonra gitti... İlk anda bir
rahatlama hissettim... Deliliğim onun ustalığı sayesinde telafi edilmiş, durum kurtarılmıştı... ama
benim
açımdan her şeyin kaybedildiğini de çabucak anlamıştım, bu kadının aşırı aptallığımdan ötürü benden
nefret
ettiğini de... ölümden nefret ettiğinden daha çok nefret ettiğini... bundan sonra yüz kere daha ve yüz
kere
daha kapısına dayansam her seferinde bir köpek gibi kovacağını da...
Salonda bocalayan adımlarla yürüdüm... insanların bana baktıklarını fark ediyordum... bir
şekilde tuhaf görünüyor olmalıydım... Büfeye gittim, arka arkaya iki, üç, dört bardak konyak içtim. Bu
beni
olduğum yere yığılıp kalmaktan kurtardı... sinirlerim artık dayanamıyordu, harap olmuşlardı... sonra yan
kapılardan birinden süzülerek dışarı çıktım, bir hırsız gibi gizlice... Dünyanın krallığını verseler o
salondan bir daha geçemezdim, kadının gülmesi hâlâ bütün duvarlarında çınlıyordu... Yürüdüm... nereye
yürüdüğümü tam olarak bilmiyordum... birkaç bara uğradım ve kafayı çektim... bütün uyanıklık halini
silip
süpürmek isteyen biri gibi kafayı çektim... ama... duyularım uyuşmuyordu... kahkaha içime oturmuştu, tiz
ve
kötücül... o kahkahayı, o lanet olası kahkahayı bir türlü uyuşturamıyordum... sonra biraz daha amaçsızca
limanda dolaştım... tabancamı odada bırakmıştım, yoksa çoktan kendimi vurmuştum. Kafamda başka da
bir düşünce yoktu ve bu düşünceyle de otele gittim... sadece çekmecenin sol tarafındaki
kutunun içindekini düşünerek, tabancamın olduğu kutunun... sadece bu bir tek düşünceyle.
Kendimi sonradan vurmamış olmam... size yemin ediyorum, bunun nedeni korkaklık değildi...
bu
benim için bir kurtuluş olurdu, tetiğe basıp silahın o kalkık soğuk horozunu indirmek... ama, size bunu
nasıl anlatsam... içimde hâlâ bir sorumluluk hissediyordum... evet, o yardım etme sorumluluğu, o lanet
olası
sorumluluk, onun bana hâlâ ihtiyacı olabileceği düşüncesi beni deli ediyordu, bana ihtiyacı olduğu
düşüncesi... odaya geldiğimde perşembe sabahı olmuştu bile ve cumartesi... size söylemiştim ya...
cumartesi
gemi geliyordu ve kadın, bu kibirli, gururlu kadın kocasına karşı, dünyaya karşı duyduğu bu utançtan sağ
çıkamazdı, bunu biliyordum... Ah, anlamsızca boşa geçirilen o değerli zamanlarda bu düşünce beni nasıl
da
mahvediyordu, zamanında yapılabilecek bütün yardımlara engel olan çılgın, gülünç acelecilik...
saatlerce,
evet saatlerce, size yemin ederim, odamda volta attım, bir oraya bir buraya, ona nasıl yaklaşabilirim,
her
şeyi nasıl düzeltebilirim, ona nasıl yardım edebilirim diye düşünmekten beynimi parçaladım... çünkü beni
bir
daha evine kabul etmeyeceğinden artık adım gibi emindim... o kahkaha hâlâ bütün sinirlerimde dolaşıyordu
ve
o burun kanatlarının öfkeden titremesi... saatlerce, gerçekten saatlerce o üç metrelik odayı turladım
durdum... gündüz olmuştu, kuşluk vakti olmuştu...
Ve birden bir şey beni masaya fırlattı... bir deste mektup kâğıdı çekip çıkardım ve
yazmaya
başladım... her şeyi yazmaya... bir köpek gibi kuyruk sallayan bir mektup, ondan beni affetmesini rica
ediyordum, kendimi bir deli, bir suçlu ilan ediyordum... ona yeminler ediyordum, bana güvenmesi için...
bir
saat içinde buralardan çekip gideceğime yeminler ediyordum, şehirden, koloniden, eğer isterse,
dünyadan...
yeter ki beni affetsin ve bana güvensin, ona yardım etmeme,
bu son, bu en son saatte... hummalı bir şekilde böyle yirmi sayfa yazdım, bu bir
sayıklama
halinde yazılmış müthiş, tarif edilemez bir mektup olmalıydı, çünkü masadan kalktığımda terden
sırılsıklam
haldeydim... oda sallanıyordu... bir bardak su içmeliydim... ancak ondan sonra yazdığım mektubu tekrar
bir
gözden geçirebildim, ama daha ilk sözcükler beni dehşete düşürdü... titreyerek kâğıtları katladım, bir
zarf
aldım... o esnada, birden içim ürperdi... Bir anda gerçek, can alıcı sözcüğü buldum. Tekrar kalemi
parmaklarımın arasına aldım ve son sayfaya şöyle yazdım: ‘Sahildeki otelde, affedildiğime dair bir
sözcük
bekliyorum. Eğer saat yediye kadar bir cevap alamazsam, kendimi vuracağım.’
Sonra mektubu aldım, bir komi çağırdım ve ona mektubu ivedilikle teslim etmesini
tembihledim.
Nihayet her şey söylenmişti - her şey!”
Yanımızda bir şey şıngırdadı ve tıngırdadı. Ani bir hareketle viski şişesini devirmişti,
onu
tekrar bulmak için elleriyle yeri yokladığını ve ani bir hamleyle yakaladığını duydum: Geniş bir yay
çizdirerek boş şişeyi küpeştenin üzerinden denize fırlattı. Ses birkaç dakikalığına sustu, sonra hummalı
bir
şekilde yeniden başladı, bu sefer öncekinden daha heyecanlı ve daha telaşlıydı.
“Artık inançlı bir Hıristiyan değilim ben... benim için cennet ve cehennem yok... şayet
varsa
bile ondan korkmuyorum... çünkü o gün kuşluk vaktinden akşama kadarki sürede yaşadıklarımdan daha kötü
olamaz... Küçük bir oda düşünün, güneşin altında kavrulan, hele öğle sıcağında yanıp tutuşan bir oda...
küçük bir oda, bir masa, sandalye ve yatak... ve masanın üzerinde bir saat ve bir tabanca... başka
hiçbir
şey yok ve bir de masanın önünde duran bir insan... gözlerini masadan, saatin saniye ibresinden bir an
bile
ayırmayan bir insan... yemeyen, içmeyen, sigara tüttürmeyen ve hiç kıpırdamayan bir insan... sürekli
sadece... dinleyin,
sürekli sadece, üç saat boyunca... saatin beyaz kadranına ve tik tak ederek bu kadranı
dolaşan o saniye göstergesine... böyle... böyle... günü geçirdim, sadece bekledim, bekledim, bekledim...
ama
şöyle bekledim... bir Amok koşucusu nasıl beklerse öyle, anlamsız, hayvansı, çılgınca, düz çizgide
ilerleyen
bir inatla.
Pekâlâ... o saatleri size anlatmayacağım... bunlar anlatılamaz... bir insanın bu durumdan
nasıl kurtulduğunu bizzat ben bile anlayamıyorum... yani... yani delirmeden... neyse... saat üçü yirmi
iki
geçe... bunu tam olarak biliyorum, çünkü gözlerimi saatten ayırmıyordum... birden kapıya vuruluyor...
yerimden sıçrıyorum... bir kaplanın avına atlaması gibi atlıyorum, bir hamlede odayı aşıp kapıya
ulaşıyorum,
koparırcasına çekip açıyorum... kapının önünde korkmuş, küçük bir Çinli çocuk var, elinde katlanmış bir
pusula tutuyor, ben kâğıdın üzerine hırsla atlarken o da fırlayıp gidiyor ve gözden kayboluyor.
Pusulayı yırtarcasına açıyorum, onu okumak istiyorum... ama onu okuyamıyorum...
gözlerimin
önünde kırmızı bir karartı var... acıyı düşünebiliyor musunuz, nihayet, nihayet ondan bir söz var elimde
ve
her şey şimdi göz bebeklerimin önünde titriyor ve dans ediyor... kafamı suya sokuyorum... şimdi daha
berrak
görüyorum... pusulayı tekrar alıyorum ve okuyorum:
‘Çok geç! Ama siz orada bekleyin. Belki sizi ararım.’
Eski bir broşürden koparılmış o kırış kırış kâğıt parçasında imza yok. Aceleci, karman
çorman
kurşunkalem hareketleriyle yazılmış, ama aslında düzgün olduğu belli olan bir yazı. O kâğıt parçasının
beni
neden bu kadar sarstığını bilmiyorum. İçinde dehşet verici, gizemli bir şey vardı, sanki bir kaçış
sırasında
yazılmış gibiydi, durup bir pencere pervazında ya da hareket halindeki bir araçta... o esrarlı kâğıt
parçasından ruhuma vuran soğuk bir şey vardı, korkudan, nefretten, dehşetten oluşan tarifsiz bir şey...
ama... ama ben mutluydum: Kadın bana yazmıştı, ölmek zorunda değildim
artık, ona yardım edebilirdim... ve belki... ah, delice varsayımların ve umutların içinde
tamamen kendimi kaybetmiştim... yüz kere, bin kere okudum o küçük kâğıt parçasını, öptüm onu... gözden
kaçmış, unutulmuş bir sözcük kalmış mı diye enine boyuna inceledim... hayallerim giderek derinleşti,
karmaşıklaştı; açık gözlerle gerçekleşen, hayaller içinde bir uyku durumu... bir tür felç, uykuyla
uyanıklık
arasında tamamıyla cansız, ama hareketli de bir hal, belki on beş dakika süren, belki de
saatler...
Birden korkuyla yerimden sıçradım... kapı çalınmamış mıydı?.. Nefesimi tuttum... bir
dakika,
iki dakika hareketsiz sessizlik... ve sonra tekrar son derece hafif bir tıkırtı, sanki bir fare bir
şeyler
kemiriyor gibi, sessizce ama şiddetli darbeler... yerimden fırladım, hâlâ sendeliyordum, hızla kapıyı
açtım;
dışarıda bir oğlan duruyordu, onun oğlanı, geçenlerde yumruğumla ağzını dağıttığım oğlan... kahverengi
yüzü
solgundu, şaşkın bakışları mutsuzluk anlatıyordu... O anda korkunç bir şey hissettim... ‘Ne... ne oldu?’
diyebildim kekeleyerek. 'Come
quickly,’* dedi... başka hiçbir şey söylemedi... hemen merdivenlere koştum,
oğlan da peşimden... Bir
Sado, yani küçük bir araba hazır bekliyordu, içine bindik... ‘Neler oldu?’ diye sordum oğlana...
Titreyerek
bana baktı, dudaklarını ısırarak susmaya devam etti... tekrar sordum - susuyor ve susmaya devam
ediyordu...
yine yumruğumla suratına vurmayı çok isterdim, ama... onun kadına olan bu köpekçe sadakati içime
dokunmuştu... artık sormaktan vazgeçtim... Arabacık kalabalığın arasından öyle hızlı bir şekilde
geçiyordu
ki insanlar küfürler savurarak sağa sola atlıyorlardı, sahildeki Avrupalılar mahallesinden şehrin alt
kesimlerine iniyorduk ve gittikçe bu Çin şehrinin gürültülü kalabalığına dalıyorduk... Nihayet dar bir
sokağa geldik... tamamen gözlerden ırak bir sokaktı... alçak bir evin önünde durduk... Kirli ve kendi
içine
çökmüş gibi duran bir binaydı,
* (İng.) Çabuk gelin, (ç.n.)
ön tarafında kandille aydınlatılan küçük bir dükkân vardı... İçlerinde afyon çekilen
evlerden
biri ya da bir genelev gizli olan şu mekânlardan biri, bir haydut yuvası ya da hırsız mekânı... Oğlan
telaşla kapıyı çaldı... Kapı aralığının arkasından cırlak bir ses arka arkaya sorular sorup duruyordu...
daha fazla dayanamadım, koltuğumdan fırladım, aralık duran kapıyı iterek açtım... Çinli bir kadın küçük
bir
çığlık atarak içeri kaçtı... arkamdan da oğlan geldi, beni koridorlardan geçirdi... bir başka kapıyı
açtı...
karanlık bir odaya açılan başka bir kapıyı, içeride pis bir konyak ve pıhtılaşmış kan kokusu vardı...
birisi
inliyordu... el yordamıyla ilerledim...”
Yine kesildi ses. Sonra tekrar başlayan şeyse bir konuşmadan çok bir ağlama
gibiydi.
“Ben... el yordamıyla ilerledim... ve orada... pis bir şiltenin üzerinde yatıyordu...
acıdan
iki büklüm olmuş... inleyen bir insan parçası... o oracıkta yatıyordu... Karanlıkta yüzünü
göremiyordum...
Gözlerim henüz alışmamıştı... bu yüzden sadece el yordamıyla ilerleyebiliyordum... eli... sıcak... alev
alev
yanıyor... ateşi var, yüksek ateşi var... bir an ürperdim... olan biteni hemen anladım... benden kaçıp
buraya gelmişti... pis bir Çinlinin kendisini yaralamasına izin vermişti, sırf burada daha çok sır
saklanacağını umduğu için... şeytani bir cadının kendisini öldürmesine izin vermişti, bana güvenmektense
bunu tercih etmişti... sırf ben bir deli olduğum için... onun gururuna özen göstermediğim, ona hemen
yardım
etmediğim için... ölümden korkusu benden korkusundan daha az olduğu için...
Bağırarak ışık istedim. Oğlan fırladı; iğrenç Çinli kadın titreyen elleriyle isli bir gaz
lambası getirdi. O sarı alçağın gırtlağına sarılmamak için kendimi zor tutuyordum... lambayı masanın
üzerine
yerleştirdiler... sarı ve parlak ışık, acı çekmekte olan bedenin üzerine vurdu... ve birden... bütün her
şey
üzerimden gitti... bütün sersemliğim, bütün öfkem,
üst üste yığılan tutkulardan oluşan bütün o pis gübre yığını... artık yalnızca doktordum,
yardım eden, hisseden, bilgili insan... Kendimi unutmuştum... korkunç olana karşı uyanık ve berrak
duyularımla mücadele ediyordum... çıplak bedeni hissediyordum, hayallerimde arzuladığım, sadece... nasıl
desem... maddeden daha fazlasını, organizmadan daha fazlasını... artık o kadını hissetmiyordum, bilakis
sadece hayatı, ölüme karşı kendini koruyan hayatı, ölümcül bir acı içinde iki büklüm olmuş insanı...
Kanı,
sıcak, kutsal kanı ellerime aktı, ama onu bir arzu içinde hissetmedim ya da korku içinde... ben yalnızca
doktordum... yalnızca acıyı görüyordum... ve de...
Ve de her şeyin kaybedilmiş olduğunu hemen anlamıştım, eğer bir mucize gerçekleşmezse...
kadın yaralıydı ve suça bulaşmış beceriksiz eller tarafından yaralanmıştı... bu kokuşmuş inde o kanı
durduracak hiçbir şey yoktu elimde... bir parça temiz su bile... dokunduğum her şey kirden kaskatı
kesilmişti...
‘Derhal hastaneye gitmemiz lazım,’ dedim. Ama ben bunu söyler söylemez acı içindeki beden
ani
bir refleksle doğruldu. ‘Hayır... hayır... ölürüm daha iyi... kimse öğrenmemeli... kimse öğrenmemeli...
eve... eve...’
Anlıyordum... daha çok sırrı için, onuru için mücadele veriyordu... hayatı için değil...
ve -
ona itaat ettim... Oğlan bir sedye getirdi... onu üzerine yatırdık... ve o şekilde... şimdiden bir ceset
gibi, cansız ve yüksek ateşli... onu gecenin içinden geçirerek taşıdık... eve götürdük... soran gözlerle
bakan korkmuş hizmetçileri oradan defederek... hırsızlar gibi onu odasına taşıdık ve kapıları
kilitledik...
ve sonra... sonra mücadele başladı, ölüme karşı verilen uzun mücadele...”
Birden bir el kolumu kavradı, korkudan ve acıdan neredeyse çığlık atacaktım. Karanlıkta
yüzü
bana bir anda korkutucu bir şekilde yakınlaşmıştı, aniden beliren beyaz dişle-
rini görüyordum, ay ışıklarını solgun bir şekilde yansıtan ve iki büyük kedi gözü gibi
ışıldayan gözbebeklerini görüyordum. Şimdi artık konuşmuyordu - bağırıyordu, inleyen bir öfkeyle
sarsılarak:
“Siz biliyor musunuz ki, siz, yabancı insan, burada bir şezlongda rahat rahat oturan,
dünyayı
gezen bir yolcu olarak, siz hiç bir bedenin iki büklüm olduğunu gördünüz mü, morarmış tırnakların
boşluğu
kavrayışını, gırtlaktan çıkan hırıltıları, her bir organın kendini savunuşunu, her bir parmağın korkunç
olana karşı direnişini ve gözlerin kelimelerle anlatılamayacak bir dehşet içinde açılışını? Hiç böyle
bir
şey yaşadınız mı, siz avare insan, siz dünya gezgini, siz, yardım etmekten bir sorumluluk olarak söz
eden
siz? Bunu sık sık gördüm bir doktor olarak, çok gördüm bir... klinik vaka olarak, bir olgu olarak...
bunu
adeta derinlemesine inceledim - ama bizzat kendim sadece bir kez yaşadım, birlikte yaşadım, birlikte
öldüm,
yalnızca işte o gecede... o korkunç gecede, oturduğum ve akan, akan ve akan kana karşı, gözlerimin
önünde
onu yakıp kavuran ateşe karşı bir şey öğrenebilmek için, bir şey bulmak için, bir şey yaratmak için
beynimi
parçaladığım gecede... ölüme karşı, giderek yaklaşan ve yataktan defetmeyi bir türlü başaramadığım ölüme
karşı. Anlıyor musunuz, doktor olmak demek ne demek, bütün hastalıklara karşı her şeyi bilmek -yardım
etme
sorumluluğu olmak, sizin de bilgece söylediğiniz gibi- ve yine de ölmekte olan birinin yanında güçsüz
bir
şekilde oturmak, bilmek, ama yine de gücü olmamak... yalnızca o tek şeyi, o korkunç şeyi, kendi
vücudundaki
bütün damarları parçalasa da ona yardım edemeyeceğini bilerek... sevdiğin bir bedeni izlemek, onun
perişan
halde, acılar içinde kanadığını görmek ve bir güçlenen bir sönen, insanın parmakları arasından akıp
giden
bir nabzı hissetmek... doktor olmak ve hiçbir şey bilmemek, hiç, hiç, hiçbir şey... orada öylece oturmak
ve
kilisede dua eden yaşlı bir kadın gibi dualar mırıldanmak ve sonra yine, olmadığını bildiğiniz
merhametli
bir
Tanrıya karşı yumruğunu sıkmak... Anlıyor musunuz bunu? Bunu anlıyor musunuz?.. Ben...
ben
sadece bir şeyi anlamıyorum, nasıl... nasıl bir insan bunu yapabiliyor, o anlarda nasıl onunla birlikte
ölmeden durabiliyor... nasıl oluyor da ertesi sabah bir uykudan uyanabiliyor ve dişlerini
fırçalayabiliyor
ve bir kravat takabiliyor... o nefes, uğruna çabaladığım, mücadele ettiğim, ruhumun bütün güçleriyle
tutmak
istediğim o ilk insan... elimden kayıp giderken... bilmediğim bir yere doğru, dakika dakika, giderek
daha
büyük bir hızla kayıp giderken ve hummaya tutulmuş beynimde, o, o biricik insanı nasıl sımsıkı
tutabileceğime dair hiçbir bilgi yokken... benim hissettiklerimi yaşadıktan sonra, nasıl oluyor da
yaşamaya
devam edebiliyor...
Ve üstüne üstlük, acımı alçakça iki katına çıkarmak için, bir de şöyle bir şey var...
onun
başucunda otururken -ona morfin vermiştim, acılarını dindirsin diye ve onun öylece yatışını izliyordum,
sıcak yanaklarıyla, sıcak ve solgun- evet... öylece yanında otururken, sürekli arkamda, korkunç bir
gerilim
ifadesiyle bana bakan bir çift göz hissediyordum. Oğlan yere oturmuş, alçak bir sesle dualar
mırıldanıyordu... bakışlarım onunkilerle karşılaşınca, öyle... hayır, bunu tarif edemem... öyle
yalvaran,
öyle... o köpeksi bakışında öyle müteşekkir bir şey beliriyordu ki... aynı zamanda ellerini bana doğru
kaldırıyordu, sanki onu kurtarmam için bana yalvarıyordu... anlıyor musunuz; bana, bana doğru ellerini
kaldırıyordu bir Tanrıya dua için kaldırır gibi... bana... güçsüz, aciz insana, her şeyi kaybettiğini...
burada, zeminde koşuşturan bir karınca kadar gereksiz olduğunu bilen adama... Ah, o bakış, nasıl da
içimi
acıtıyordu, sanatıma beslediği o körü körüne, o hayvansı umut... ona bağırabilir ve onu ayağımla
tekmeleyebilirdim, böylesine acı veriyordu bana... ama kadına karşı olan sevgimizin... ortaklaşa
sırrımızın... bizi nasıl birleştirdiğini de hissediyordum. Pusuya yatmış bir hayvan, cansız bir yumak
gibi,
iki büklüm olmuş hemen arkamda oturuyordu; bir şey isteyecek olsam, daha
ağzımdan çıkar çıkmaz çıplak, sessiz ayaklarıyla fırlıyor ve titreyen elleriyle bana
uzatıyordu... beklentilerle dolu olarak, aranan yardım buymuş gibi... kurtuluşmuş gibi... Biliyordum,
onu
kurtarmak için kendi damarlarını keserdi, o kadın böyle biriydi, insanlar üzerinde böyle bir gücü
vardı...
ve benim... bir parçacık kanı kurtaracak gücüm yoktu... Ah o gece, o korkunç gece, yaşam ve ölüm
arasında
geçen o sonsuz gece!
Sabaha karşı bir kez daha uyandı... gözlerini açtı... artık o kadar kibirli ve soğuk
değillerdi... adeta bir yabancı gibi odayı tararken, yüksek ateşin verdiği nemli bir parlaklık vardı
içlerinde... Sonra bana baktı; düşünüyor gibi görünüyordu, yüzümü hatırlamak istiyor gibi... ve
birden...
bunu gördüm... hatırladı... çünkü bir korku, bir karşı koyma... bir... düşmanca bir şeyle, dehşetle
gerildi
yüzü... kollarıyla çırpınmaya çalıştı, kaçmak istermiş gibi... benden uzağa, uzağa, uzağa... onun o
anları... o saatleri düşündüğünü görebiliyordum... ama sonra biraz kendine gelir gibi oldu... bana daha
sakin bir ifadeyle bakıyordu şimdi, güçlükle nefes alıyordu... konuşmak istediğini hissediyordum, bir
şey
söylemek istiyordu... Elleri yine kasılmaya başladı... doğrulmak istiyordu, ama çok zayıf düşmüştü...
onu
sakinleştirdim, üzerine doğru eğildim... o zaman bana uzun, acı dolu bir bakışla baktı... dudakları
hafifçe
kıpırdadı... son bir çabayla, sönmekte olan bir sesle, yalnızca şöyle dedi:
‘Kimse öğrenmeyecek değil mi?.. Hiç kimse?’
‘Hiç kimse,’ dedim inandırıcı olmak için bütün gücümü kullanarak, ‘size söz
veriyorum.’
Ama gözleri hâlâ tedirgindi... Alev alev yanan dudakları zor anlaşılır bir şeyler
söylemeye
çalışıyordu:
‘Yemin edin bana... kimse öğrenmeyecek... yemin.’
Ant içer gibi elimi kaldırdım. Beni izliyordu... bir... tarif edilemez bir bakışla...
yumuşaktı bakışı, sıcaktı, müteşekkirdi... evet, gerçekten... gerçekten müteşekkirdi... bir
şeyler
daha söylemek istedi, ama buna gücü yetmedi. Boylu boyunca yatıyordu, çabalamaktan bitkin
düşmüştü, gözleri kapalıydı. Sonra o korkunç şey başladı... o korkunç şey... çok zor geçen bir saat
boyunca
mücadele etti ve bu mücadele ancak sabaha karşı son buldu...”
Adam uzun süre sustu. Ancak orta güvertedeki çan sessizliğin içinde çınladığında fark
ettim
sustuğunu; bir, iki, üç kez sertçe çaldı çan - saat üç. Ay ışığı matlaşmıştı, bir başka sarı aydınlık,
kararsızca titreşmeye başlamıştı havada, ara ara meltemsi bir rüzgâr uçuşuyordu. Yarım saat, bir saat
sonra
sabah oldu, berrak bir ışıkla havadaki grilik dağıldı. Adamın yüz hatlarını şimdi daha belirgin
görüyordum,
çünkü gölgeler bulunduğumuz köşeye artık o kadar yoğun ve koyu düşmüyordu - şapkasını çıkarmıştı ve
çıplak
kafatasının altında kederli yüzü daha korkunç görünüyordu. Ama parlak gözlük camları yeniden bana
dönmüştü
bile; kendini toparladı; sesinde alaycı, keskin bir ton vardı.
“Onun için artık her şey sona ermişti - ama benim için öyle değildi. Ben orada cesetle
yapayalnızdım - ama yabancı bir evde yapayalnızdım, sırra müsamaha göstermeyen yabancı bir şehirde
yapayalnızdım ve ben... benim korumam gereken bir sırrım vardı... evet, bunu bir düşünün yeter, genel
durumu: Koloninin en seçkin topluluğundan bir kadın, son derece sağlıklı, bir önceki akşam hükümet
balosunda
dans etmiş, birden yatağında ölü bulunuyor... yanında yabancı bir doktor var, güya uşağı tarafından
çağrılmış... onun ne zaman ve nereden geldiğini evdeki kimse görmemiş... kadın gece yarısı bir sedyeyle
getirilmiş ve sonra kapılar kilitlenmiş... ve sabah kadın ölü bulunmuş... ardından önce hizmetçiler
çağrılmış, sonra evde çığlıklar kopmuş... bir anda komşular da öğrenmiş, bütün şehir öğrenmiş... ortada
tek
bir kişi var, olan biteni açıklayabilecek tek kişi... ben, bir yabancı, uzak bir klinikten gelen bir
doktor,
ne hoş bir durum, değil mi?..
Beni neyin beklediğini biliyordum. Neyse ki oğlan benimle birlikteydi, gözlerimin her
hareketini okuyan o cesur oğlan, bu san benizli miskin hayvan bile burada bir mücadelenin verilmesi
gerektiğini anlamıştı. Ona sadece şunu söylemiştim: ‘Kadın burada neler olup bittiğini kimsenin
bilmesini
istemiyor.’ Köpeksi, nemli ve yine de kararlı gözleriyle gözlerimin içine baktı: ‘Yes, Sir’* dedi, başka bir şey
söylemedi. Ama yerdeki
kan lekelerini sildi, her şeyi bir güzel toparladı - ve özellikle de onun bu kararlılığı benim de
kendimi
toparlamamı sağladı.
Hayatımda hiçbir zaman, bunu biliyorum, böyle yoğunlaşmış bir enerji hissetmemiştim
kendimde,
bir daha da asla böyle bir şey hissetmeyeceğim. İnsan her şeyini kaybettiğinde, elinde kalan son şey
için
umutsuzca savaşır - ve benim elimde kalan son şeyse onun bana bıraktığı mirastı, o sırdı. İnsanları son
derece sakin bir şekilde karşıladım, her birine o an uydurduğum aynı hikâyeyi anlattım; doktor çağırması
için kadının gönderdiği oğlanın yolda tesadüfen bana rastladığını. Ama ben güya sakin sakin konuşurken,
bekliyordum... asıl can alıcı şeyi bekliyordum... cenaze denetçisini, kadını ve onunla birlikte sırrını
da
tabuta koyup kilitleyebilmemiz için önce onun gelmesi gerekiyordu. Ve unutmayın, o gün perşembeydi,
cumartesi de kocası geliyordu...
Nihayet saat dokuzda hükümet doktorunun geldiğini haber verdiler. Onu ben çağırtmıştım,
hiyerarşide benim üstümdü, ama aynı zamanda da rakibim, kadının ilk geldiği gün hakkında küçümseyerek
konuştuğu doktor buydu ve muhtemelen benim tayin talebinde bulunduğumu öğrenmişti. Daha ilk bakışta bunu
hissettim: O benim düşmanımdı. Ama işte tam da bu, benim elimi güçlendiriyordu...
Daha odaya girmeden sormaya başladı: ‘Bayan... -burada kadının adını söyledi- ne zaman
öldü?’
‘Sabah saat altıda.’
‘Sizi ne zaman çağırttı?’
* (İng.) Evet, efendim, (ç.n.)
‘Akşam on birde.’
‘Benim onun doktoru olduğumu biliyor muydunuz?’
‘Evet, ama bu acil bir durumdu... ve ayrıca... merhume özellikle beni istemişti. Başka
bir
doktor çağrılmasını yasaklamıştı.’
Gözlerini bana dikti: Soluk, biraz da yağ bağlamış yüzünden bir kırmızılık geçti;
öfkelendiğini hissediyordum. Ama tam da buna ihtiyacım vardı o an - içimdeki bütün enerji hızlı karar
vermeye zorluyordu beni, çünkü sinirlerim uzun süre dayanamayacaktı. Düşmanca bir karşılık vermek
istiyordu,
sonra kayıtsızca şöyle dedi: ‘Bana ihtiyacınız olmadığını düşünüyor olsanız da ölümü tespit etmek benim
resmi görevim ve de... nasıl olduğunu.’
Buna cevap vermedim, odaya önden girmesine müsaade ettim. Sonra bir adım geri çekildim,
kapıyı kilitledim ve anahtarı masanın üzerine koydum. Şaşırarak kaşlarını kaldırdı.
‘Bu da ne demek oluyor?’
Sakin bir şekilde karşısına dikildim:
‘Burada söz konusu olan, ölüm nedenini tespit etmek değil, aksine - başka bir neden
bulmak.
Bu kadın beni çağırdı, onu... onu başarısız bir girişimin ardından tedavi etmem için... artık onu
kurtaramazdım, ama ona onurunu kurtaracağıma söz verdim ve bunu da yapacağım. Sizden de bu konuda bana
yardımcı olmanızı rica ediyorum!’
Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı. ‘Herhalde benim,’ diye kekeledi sonra,
‘hükümet
doktorunun, burada bir suçu örtbas etmemi istemiyorsunuz, değil mi?’
‘Evet, bunu istiyorum, bunu istemek zorundayım.’
‘Yani sizin suçunuzu ben...’
‘Size bu kadına dokunmadığımı söyledim, yoksa... yoksa şimdi burada karşınızda olmazdım,
yoksa çoktan kendi işimi bizzat kendim bitirmiş olurdum. Bu kadın suçunun -eğer böyle adlandırmak
isterseniz- cezasını çekti, dünyanın bunu bilmesine gerek yok. Ve ben bu kadının onurunun şimdi gereksiz
yere kirletilmesine izin vermeyeceğim.’
Kararlı ses tonum onun giderek daha fazla sinirlenmesine yol açmıştı. ‘İzin
vermeyeceksiniz... demek... pekâlâ, ne de olsa benim amirimsiniz... ya da en azından öyle olduğunuzu
sanıyorsunuz... Durmayın, bana emretmeyi deneyin... zaten ilk aklıma gelen şey buydu, sizi bulunduğunuz
köşeden buraya çağırdıklarında, işin içinde bir pislik olduğunu anlamıştım... temiz bir uygulama, burada
giriştiğiniz şey, temiz bir numune. Ama şimdi ben muayene edeceğim, ben, siz de altında benim imzam
bulunan
bir raporun hakiki olacağından emin olabilirsiniz. Bir yalanın altına imza atmayacağım.’
Son derece sakindim.
‘Evet - bu sefer buna mecbursunuz. Zira bunu yapmadan bu odadan çıkamayacaksınız.’
Bunu söylerken elimi cebime attım - tabancam yanımda değildi. Ama adam ürktü. Ona doğru
bir
adım attım ve gözlerimi gözlerine diktim.
‘Dinleyin, size bir şey söyleyeceğim... ki işler tamamen çığırından çıkmasın. Hayatımın
benim
için hiç önemi yok... Başkalarınınkinin de yok - ben zaten bu noktadayım... benim için önemli olan tek
şey
verdiğim sözü yerine getirmek ve bu ölüm nedeninin gizli kalması... Dinleyin, size şerefim üzerine söz
veriyorum, eğer, bu raporu bu kadının... bu kadının bir tesadüf sonucu öldüğüne dair hazırlarsanız, bu
hafta
içinde bu şehri ve Hindistan’ı terk edeceğim. Ya da, eğer isterseniz tabancamı alırım ve kendimi
vururum,
tabut toprağa gömülür gömülmez ve hiç kimsenin... anlıyorsunuz, hiç kimsenin artık inceleme yapmayacağından emin
olur
olmaz. Bu kadarı herhalde sizin için yeterli olacaktır - yeterli olmak zorunda.’
Sesimde tehditkâr, tehlikeli bir şey olmalıydı, çünkü gayri ihtiyari ona yaklaşmaya
kalktığımda büyük bir korkuyla geri sıçradı, tıpkı... tıpkı işte insanların elinde salladığı hançeriyle
kendi üzerlerine doğru gelen Amok koşucusunu gördüklerinde yaptığı gibi... Birden bambaşka biri oldu...
bir
şekilde sindi ve olduğu yerde kalakaldı... sert tutumu kırıldı. Son bir kez, cılız bir
itirazla mırıldandı: ‘Hayatımda ilk kez sahte bir belgenin altına imza atmış olacağım... neyse, nasıl
olsa
bir yolu bulunur... sonuçta neler olduğu biliniyor. Ama ben durup dururken böyle...’
‘Kesinlikle yapmamalısınız,’ dedim ona yardımcı olmak ve desteklemek için - (‘Hadi çabuk!
Hadi çabuk!’ diye bir şey tik tak edip duruyordu şakaklarımda) - ‘ama şimdi, sadece yaşayan birini
üzeceğinizi ve ölmüş birine korkunç bir şey yapacağınızı bilseydiniz, kesinlikle hiç tereddüt
etmezdiniz.’
Başıyla onayladı. Masaya gittik. Birkaç dakika sonra rapor hazırdı (sonradan gazetede
yayımlanan ve inandırıcı bir kalp yetmezliği betimleyen rapor). Sonra ayağa kalktı ve bana baktı:
‘Bu hafta yola çıkıyorsunuz, değil mi?’
‘Şeref sözü.’
Bana bir kez daha baktı. Onun katı ve nesnel görünmek istediğini fark ettim. ‘Hemen bir
tabut
ayarlıyorum,’ dedi, sıkıntısını gizlemek için. Ama benim içimdeki bu şey de neydi, bana böyle... böyle
korkunç... böyle acı veren şey - birden bana elini uzattı ve ani bir içtenlikle elimi sıktı. ‘Umarım
kolay
atlatırsınız,’ dedi - ne kastettiğini anlamadım. Hasta mıydım ki? Yoksa... deli miydim? Ona kapıya kadar
eşlik ettim, kilidi açtım - ama o çıktıktan sonra kapıyı kapatan şey kalan son gücümdü. Sonra
şakağımdaki
tik taklar yeniden başladı, etrafımdaki her şey sallanıyor ve dönüyordu; tam da onun yatağı önünde yere
yığıldım... tıpkı... tıpkı Amok koşucusunun koşusunun sonunda anlamsızca yere yığılması gibi, harap
olmuş
sinirleriyle.”
Yeniden sustu adam. Bir şey beni üşütmeye başlamıştı: Hafif bir uğultuyla geminin
üzerinde
esen sabah rüzgârının ilk ürpertisi miydi bu? Ama dertli yüz -şimdi sabah ışıklarının yansımasıyla az
çok
aydınlanmıştı- tekrar kasıldı:
“Yerde ne kadar yattığımı bilmiyorum. Birden bir şey dürttü beni. Ayağa fırladım. O
oğlandı,
saygılı ve utangaç bir ifadeyle karşımda duruyor ve tedirgin bir şekilde gözlerime bakıyordu.
‘Birisi içeriye girmek istiyor... onu görmek istiyor...’
‘İçeri kimse giremez.’
‘Evet.. ama...’
Gözleri dehşet içindeydi. Bir şey söylemek istiyor ama buna cesaret edemiyordu. O sadık
hayvanın bir derdi vardı.
‘Kim o gelen?’
Tokat atmamdan korkuyormuş gibi titreyerek bana baktı. Ve sonra söyledi - bir isim
söylemedi... böyle düşük bir varlığın içine birden bu kadar bilgelik nereden geliyordu, bazı anlarda
tarifsiz bir davranış inceliği nasıl oluyordu da onun gibi tamamen kaba birinin ruhundan
çıkabiliyordu?..
sonra dedi ki... son derece korkarak... ‘Gelen o işte.’
Yerimden fırladım, hemen anladım, birden o yabancıyı görmek için sabırsızlandım. Görüyor
musunuz ne tuhaf... Bütün bu acıların arasında, bu arzuların, korkuların ve telaşların ateşi içinde
yanıp
tutuşurken ‘onu’ tamamen unutmuştum... oyunun içinde bir adam daha olduğunu unutmuştum. O kadının
sevdiği
adamı, benden esirgediği şeyi tutkuyla verdiği adamı... On iki ya da yirmi dört saat önce olsa bu
adamdan
nefret eder, onu parçalayabilirdim... Şimdi... size... size bunu kesinlikle anlatamam, onu görmek için
nasıl
can atıyordum... onu... sevmek için, sırf kadın onu sevdi diye.
Bir hamlede kapıdaydım. Genç, hem de çok genç, sarışın bir subay duruyordu karşımda; çok
acemi, çok ince, çok solgun. Bir çocuk gibi görünüyordu, o kadar... o kadar gençti ki insanın içine
dokunuyordu, onun bir erkek gibi görünmek için, soğukkanlı görünmek için çaba harcaması tarif edilemez
derecede sarstı beni... heyecanını gizlemeye çalışması... Şapkasını çıkarmak için kaldırdığında
ellerinin
titrediğini hemen fark ettim... onu kucaklamak geliyordu içimden... çünkü tam da benim arzu ettiğim
gibiydi,
bu kadına sahip
olabilecek kişi olarak düşündüğüm gibi biriydi... baştan çıkarıcı değil, kibirli değil...
hayır, kadının kendini hediye ettiği insan, yarı yarıya çocuk, temiz, zarif bir varlıktı.
Son derece çekingen duruyordu genç adam karşımda. Benim meraklı bakışlarım, coşkuyla
yerimden
fırlamış olmam kafasını daha çok karıştırmıştı. Dudaklarının üzerindeki küçücük bıyığı, onu ele
verircesine
titriyordu... bu genç subay, bu çocuk, ağlamamak için kendini çok zor tutuyor olmalıydı.
‘Kusura bakmayın,’ dedi en sonunda, ‘Ben Bayan... bir kere daha... görmek
isterdim.’
Gayriihtiyari, hiçbir şekilde istemeden kolumu onun, o yabancının omzuna koydum ve onu
bir
hasta götürür gibi götürdüm. Bana şaşkınlık içinde, sonsuz sıcak ve müteşekkir bir bakışla baktı... daha
o
saniyede ikimizin arasında ortak bir şey olduğunu anlamıştık... Ölünün yanına gittik... orada öylece
yatıyordu, beyaz, bembeyaz çarşaflar içinde... benim yakınlığımın durumu onun için daha da
zorlaştırdığını
hissettim... o yüzden biraz geri çekildim, onu kadınla baş başa bırakmak için. Yavaşça ona yaklaştı...
çekingen, yerde sürüklenen adımlarla... içinde kopan fırtınaları omuzlarından görebiliyordum... tıpkı...
tıpkı şiddetli bir fırtınaya karşı ilerleyen biri gibi yürüyordu... Yatağın önüne gelince birden
dizlerinin
üzerine yığıldı kaldı, tıpkı daha önce benim yığılıp kaldığım gibi.
Derhal öne atıldım, onu yukarı kaldırdım ve götürüp bir koltuğa oturttum. Artık
utanmıyordu,
aksine acısını hıçkıra hıçkıra dışarı atıyordu şimdi. Bir şey söylemek elimden gelmiyordu - sadece
elimle
gayri ihtiyari o çocuklarınki gibi yumuşak sarı saçlarını sıvazlıyordum. Elimi tuttu... son derece nazik
ve
çekingen bir şekilde... ve bir an bakışlarının bende takılı kaldığını hissettim...
‘Bana gerçeği söyleyin doktor,’ diye kekeledi, ‘bunu kendine kendi eliyle mi
yaptı?’
‘Hayır,’ dedim.
‘Peki o zaman... yani... öl... ölümünden sorumlu herhangi bir suçlu var mı?’
‘Hayır,’ dedim tekrar, oysa gırtlağımda duran bir şey bana acı veriyordu. ‘Ben! Ben!
Ben!..
Ve sen!.. İkimiz de! Onun inadı, o uğursuz inadı!’ diye bağırmak geliyordu içimden. Ama kendimi tuttum.
Bir
kez daha tekrarladım: ‘Hayır... kimsenin suçu yok bunda... bu bir alınyazısı!’
‘İnanamıyorum,’ diye inledi, ‘buna inanamıyorum. Daha evvelsi gün balodaydı,
gülümsüyordu,
bana el sallıyordu. Bu nasıl mümkün olabilir, nasıl meydana gelmiş olabilir?’
Uzun bir yalan anlattım. Kadının sırrını ona da vermedim. İki kardeş gibi konuştuk o
günlerde, adeta bizi birbirimize bağlayan duygu seli altında... birbirimize güvenmiyorduk, ama o da ben
de,
ikimizin de hayatının bütünüyle o kadına bağlı olduğunu hissediyorduk... Bazen gırtlağımda düğümlenen
şey
dudaklarımın ucuna kadar geliyordu, ama sonra dişlerimi sıkıp kendimi tutuyordum - kadının ondan bir
çocuk
taşıdığını hiçbir zaman öğrenmedi... benden o çocuğu, onun çocuğunu öldürmem istendiğini ve kadının
kendisiyle birlikte onu da uçuruma sürüklediğini... Onun evinde gizlendiğim o günlerde sadece kadından
konuştuk... çünkü o günlerde -size söylemeyi unuttum- aranmaktaydım... Kocası geldiğinde tabut çoktan
kapatılmıştı... adam doktorun tuttuğu ölüm raporuna inanmamıştı, herkes başka bir şey anlatıyordu... o
da
beni arıyordu... Ama ben onu, kadına acı çektirmiş olduğunu bildiğim birini görmeye katlanacak durumda
değildim... bu yüzden gizlendim... dört gün boyunca evden çıkmadım, ikimiz de evden çıkmadık... kadının
sevgilisi bana sahte bir isimle bir gemi bileti ayarladı... kaçabileyim diye... kimse beni tanımasın
diye
bir hırsız gibi gece gizlice güverteye süzüldüm... her şeyi geride bıraktım, sahip olduğum her şeyi, o
yedi
yılın bütün çalışmalarıyla birlikte evimi, bütün mal varlığımı, hepsi isteyen herkesin alabileceği bir
şekilde ortalıkta duruyor... ve hükümetteki
beyler de büyük ihtimalle çoktan üzerimi çizmiştir, çünkü izin almadan görev yerimi terk
etmiştim... ama ben artık o evde, o şehirde... her şeyin bana onu hatırlattığı o dünyada yaşamaya devam
edemezdim... bir hırsız gibi gece yarısı kaçtım... sadece o kadından kaçmak için... sadece unutmak
için...
Ama... güverteye ulaştığımda... gece... gece yarısı... arkadaşım benimle birlikteydi...
orada... orada... vinçle bir şey yüklüyorlardı... dikdörtgen, siyah... onun tabutu... duyuyor musunuz?
Onun
tabutu... beni buraya kadar takip etmişti, tıpkı benim onu takip ettiğim gibi... ama benim durup uzaktan
izlemem gerekiyordu, çünkü o da, kocası da oradaydı... onu İngiltere’ye götürüyordu... belki orada
otopsi
yaptıracaktı... kadını kendine çekip almıştı... şimdi o yine ona aitti... artık bize ait değildi,
bize...
ikimize... Ama ben hâlâ oradayım... son dakikaya kadar onunla birlikte gidiyorum... o adam, o hiçbir
zaman
öğrenmemeli, onun sırrını her türlü girişime karşı koruyacağım, kadının onlardan kaçıp ölüme gittiği o
düzenbazlara karşı... hiç, hiçbir şey öğrenmeyecek o... o kadının sırrı bana ait, yalnızca
bana...
Şimdi anlıyor musunuz... şimdi anlıyor musunuz... neden insanları görmeye
dayanamadığımı...
gülüşmeleri duymaya... flört etmelerine ve birlikte olmalarına... çünkü altlarında... altlarındaki
ambarda,
çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyor... oraya gidemiyorum, ambar
kilitli...
bütün duyularımla biliyorum, her saniye biliyorum... burada vals ve tango yapsalar da... bir yandan da
aptalca bu, deniz milyonlarca ölünün üzerinde süzülüyor, ayak basılan her karış toprağın altında bir ölü
çürümekte... ama yine de ben katlanamıyorum, katlanamıyorum, maskeli balolar düzenlemelerine ve şehvetle
gülmelerine... o ölü, onu hissediyorum ve benden ne istediğini biliyorum... biliyorum, bir görevim daha
var... henüz işim
bitmedi... henüz onun sırrı kurtarılmış değil... o beni henüz özgür bırakmadı...”
Geminin orta bölümünden yerde sürünen ayak sesleri, alkışlar, bağırışlar geliyordu;
tayfalar
güverteyi ovmaya başlamışlardı. Adam yakalanmış gibi ayağa fırladı; gergin yüzü korkulu bir ifadeye
büründü.
Durdu, “Ben gidiyorum... ben gidiyorum...” diye mırıldandı.
Ona bakmak insana acı veriyordu: Harap bakışları, içkiden ya da gözyaşlarından kıpkırmızı
olmuş, şişmiş gözleri. Onun duygularını paylaşmamdan sakınmaya çalışıyordu. Kambur duruşunda bir utanç
hissediyordum, sonsuz bir utanç, o gece bana sırlarını açtığı için. Gayriihtiyari şöyle dedim:
“Acaba öğleden sonra kamaraya, yanınıza gelebilir miyim?”
Bana baktı - sert, ironik bir hareketle gerildi dudakları, kötü bir şeyler çıkaran ve her
sözcüğü eğip büken bir hareketle.
“İşte... işte o olağanüstü yardım etme göreviniz... işte... bu vecizeyle benim çenemi
açmayı
başardınız. Ama hayır, hayır bayım, teşekkür ediyorum. Bağırsaklarımdaki bütün pisliği önünüze döktüm
diye
iyice rahatladığımı sanmayın sakın. Berbat olan hayatımı artık kimse düzeltemez... gördünüz, saygıdeğer
Hollanda devletine bedavaya hizmet ettim... emekliliğim yandı, yoksul bir köpek olarak Avrupa’ya geri
dönüyorum... bir tabutun arkasından kuyruk sallayan bir köpek... Bir Amok koşucusuysanız uzun süre
cezasız
kalamazsınız, eninde sonunda sizi yere sererler ve umarım benimki de yakındır... Hayır, teşekkürler,
bayım,
hayırsever ziyaretiniz için... kamarada bir yol arkadaşım var zaten... birkaç şişe iyi kalite eski
viski,
onlar beni bazen avutuyor ve maalesef kendisini zamanında ustaca kullanamadığım o eski arkadaş, Browning
marka tabancam... ne de olsa o bütün gevezeliklerden daha çok işe yarar... Lütfen, hiç zahmet
etmeyin... elimizde kalan son insan hakkı herhalde şudur: Canının istediği şekilde
geberme
hakkı... ve dışarıdan bir yardımla rahatsız edilmeme hakkı.”
Bana bir kez daha alaylı bir ifadeyle... hatta meydan okurcasına baktı, ama
hissediyordum: Bu
sadece utançtı, sınırsız bir utanç. Ardından omuzlarını büzdü, arkasına döndü, selam vermeden... ve
tuhaf
bir şekilde yamuk bir yürüyüşle, ayaklarını yerde sürüyerek, artık epeyce aydınlanmış olan üst
güverteden
geçerek kamaralara doğru gitti. Onu bir daha görmedim. O gece ve onu izleyen gecelerde onu aynı yerde
nafile
aradım durdum. Ortadan kaybolmuştu. Eğer daha sonra yolcuların arasında kolunda yas bandı olan birine,
sonradan bana söyledikleri gibi karısını tropikal bir hastalık sonucu kaybetmiş Hollandalı bir tüccara
rastlamamış olsaydım, bir rüya gördüğümü ya da hayali bir varlıkla karşılaştığımı düşünebilirdim.
Tüccarın
ciddi ve üzgün bir ifadeyle diğerlerinden ayrı bir yerde bir ileri bir geri yürüyüp durduğunu
görüyordum.
Onun en gizli derdini bildiğim düşüncesi bana tuhaf bir çekingenlik veriyordu; ne zaman onun karşıdan
geldiğini görsem yana çekiliyordum, benim onun yazgısı hakkında kendisinden daha fazla şey bildiğimi bir
bakışımla ele vermemek için.
Sonra Napoli limanında, anlamını o yabancı adamın anlattığı hikâyede bulduğumu düşündüğüm
o
tuhaf kaza meydana geldi. Akşam yolcuların çoğu gemiden inmişti, ben de operaya ve oradan da Via Roma
kıyısındaki ışıklı kafelerden birine gitmiştim. Filikayla gemiye geri döndüğümüz sırada birkaç tane
botun
meşaleler ve asetilenli lambalarla bir şeyler arayarak geminin etrafında dolaştıklarını fark etmiştim;
aynı
zamanda yukarıda, gemide de sağa sola koşuşturan polisler ve jandarmalar vardı. Tayfalardan birine neler
olup bittiğini sordum. Konuşmasının yasak olduğunu hemen belli eden bir hareketle cevap vermekten
kaçındı.
Ertesi gün gemi yine sakin sakin, meydana gelen olayın bütün
izlerinden arınmış olarak Cenova’ya doğru yola çıktığında da hiçbir şey öğrenmek mümkün
olmadı. Napoli limanında meydana gelen ve romantik süslemelerle anlattıkları o sözde kazayı, ancak daha
sonra İtalyan gazetelerinde okudum. O gece, diye yazmışlardı, tenha bir saatte, yolcular görüp de
huzursuz
olmasınlar diye, Hollanda sömürgelerinden saygın bir hanımefendinin tabutu geminin güvertesinden bir
bota
indirilecekti, kadının kocası da oradaydı, önce ip merdiven sarkıtılmıştı ki o anda yüksek güverteden
aşağıya ağır bir şey düşmüş ve tabutla birlikte onu taşıyanları ve o sırada onlara yardım etmekte olan
kadının kocasını da alıp hepsini denize düşürmüştü. Gazetelerden biri, kendini merdivenden ip merdivenin
üzerine atanın bir deli olduğunu ileri sürmüştü, bir başkası olayı biraz daha hafifletmiş, ip merdivenin
ağırlığa dayanamayıp kendiliğinden koptuğunu yazmıştı: Sonuçta gemi şirketi yetkililerinin gerçek olayı
örtbas etmek için her şeyi yaptıkları görülüyordu. Taşıyıcıları ve kadının kocasını güçlükle de olsa
kurtarmayı başarmışlardı, ancak kurşundan yapılan tabut çabucak dibe batmış ve bir daha bulunamamıştı.
Bu
arada okurlar, bir başka notta kısacık anıldığı üzere kırk yaşlarında bir adama ait bir cesedin liman
civarında karaya vurmuş olmasıyla romantik bir dille bildirilen kaza arasında bir bağlantı kurmamışlar
gibi
görünüyordu. Bu geçiştirilmiş satırları okur okumaz, gazete sayfasının arkasından ay beyazlığında bir
yüzün
parlak gözlüğüyle bir hayalet gibi bana baktığını hissettim.
Yorumlar
Yorum Gönder