📕 62 Tavşanı
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
|
62 TAVŞANI Denize düşen bir oyuncaktır Kız Kulesi soruyorum berber koltuğundan iki ayna arasında akıp giden görüntüme şair olanınız hangisi Pencere tüllerine gelinlik diye sarılan o küçük kız nerede şimdi gemim battı çoktan denize inen tüm filikalarıma erkekler bindi Duvardaki yangın düğmesini örten cam parçasıyım kurtuluşun olacaksa hiç düşünme ayakkabının topuğuyla kır beni (•••) |
Genel Yayın: 2159
TÜRK EDEBİYATI
SUNAY AKIN 62 TAVŞANI
Sertifika No: 40077
EDİTÖR
RÛKEN KIZILER
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
PINAR GÜVEN
I. BASIM (l998)-I4. BASIM (2.008) ÇINAR YAYINLARI
I. BASIM: ŞUBAT 2011, İSTANBUL
X. BASIM: OCAK 2023, İSTANBUL
ISBN 978-605-360-175-3
BASKI
UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
KERESTECİLER SİTESİ FATİH CADDESİ YÜKSEK SOKAK NO: Il/l MERTER GÜNGÖREN İSTANBUL
TEL. (0212) 63 7 04 II FAKS: (0212) 63 7 3 7 03
SERTİFİKA NO: 45162
Şiir
62 tavşanı
SUNAY AKIN
İÇİNDEKİLER
Elbise Hırsızı
Telaşlı Penguen___________________________________________________________________________________________________________.....6
62 Tavşanı................................. -................................... ...9
Beyaz Tutkal 33
Tırabzan 3 5
Cumartesi Anneleri............... 38
Beceriksiz 41
Ç.................................. 47
Beyaz Toka
ELBİSE HIRSIZI
Çocuğunu asma köprüde sallayan bir annedir İstanbul ki onun içi süt dolu biberonudur Kız Kulesi soğusun diye suya tutulan
Ne kalem kılıçtan ne kılıç kalemden üstün olsun öğrensinler birlikte yaşamayı örneğin kalem aşk şiirleri yazsın ve köreldikçe kılıç yontsun
ASANSÖR
Telefon santralleri beni sana bağlar sevgilim nükleer santraller ölüme gökyüzünün nerede olduğunu soran bir vapur dumanına yanıt veremiyor hiç kimse
TELAŞLI PENGUEN
Aşkımız bitti
yüreğim burkularak söylüyorum bunu çünkü bir yangın kovasının
içindeki durgun suda
beyaz bir kelebeğin boğulması
gibi garip oldu sonu
Yalnız kaldığımız an da bile alırız insan kokusunu ıssız adasında üstünden atamamıştır Robinson yaptığı ilk mastürbasyonda yakalanma korkusunu
Kendi boşluğuna asılı birer asansörüz aslında ve ben elimde taze bir karanfil sıkışıp kaldım iki kadın arasında
Giderken bir buzdağı gibiydin sıcak sulara doğru yüzen ve doruğunda bir çift bale pabucunun asıldığını söylüyordu eteklerindeki telaşlı penguen
Bakakaldım bindiğin taksinin ardından onlar ki her mevsim sarı birer sonbahar yaprağıdır terk ettiğin kentin sokaklarında rüzgârla savrulan
Aşk ki ay değil güneş tutulmasıdır diyordum dudak büküyordun bana oysa ilkokul bahçesindeki çocuklar ellerindeki isli camların ardından gülüyorlardı sana
İnanmamıştın aşkın bir elbise hırsızı olduğuna ama köşesinde kedinin uyuduğu bir yatakta çırılçıplak bırakmıştı her ikimizi de
Pencere tüllerine gelinlik diye sarılan o küçük kız nerede şimdi gemim battı çoktan denize inen tüm filikalarıma erkekler bindi
Duvardaki yangın düğmesini örten cam parçasıyım kurtuluşun olacaksa hiç düşünme ayakkabının topuğuyla kır beni
62 TAVŞANI
Denize düşen
bir oyuncaktır Kız Kulesi soruyorum berber koltuğundan iki ayna arasında akıp giden görüntüme şair olanınız hangisi
SEMAVER KÜLÜ
Havalar ısınmaya başlayınca bu aşk da biter ben ki bırakırken bir anlık gülümsediniz diye paltonuzun sıcaklığıyla avunan vestiyer
İnanıyorum uzaylılara duymalıyım birilerinden yıldızlardan nasıl görünürdü diye mahallemizdeki yazlık sinema
Öğrendim saat kulelerini kibrit kutularından bağışla beni iki dünya savaşının yaşanıldığı yüzyılda nüfus cüzdanımdaki 62’den yaptığım tavşan
Karıştırılsın semaver külüne yakılan bedenim limandaki vinç üstüne devrilince beyaz geminin fanilası rakı kokan babamın da inanmıştım bir gün öleceğine
Ellerin elçizgilerimden aşktan aşka geçen bir yaya terasa asılı çamaşırların arasında öpüştüğümde anladım ıslaktır aşk ve mahkûmdur kurumaya
Göremezsiniz çocukluğumun siyah beyaz fotoğraflarında komşuların verdiği atık yünlerden annemin ördüğü kazağın renkliliğini
Aralarında yürüdüm 1 Mayıs’ta masal kahramanlarının çok yoksulluk çekmişler adındaki pamuğu bile kullanmış prenses bir regl gününde
Annenin dizlerine yatırıp sarı saçlarını saatlerce taramayı düşlediği Ömercik duruyordu işte tam karşında ki yaramazlık yaptığında az mı dua ederdi onun gibi uslu olmana
Kalır miydin hiç altında böylesi sıcak bir davranışın sen de cebinde taşıdığın kolonya kapağını uzatmıştın ona ve başlamıştı bir arkadaşlık çatılarına martıların konduğu Çiçekçi sokaklarında
YARA BANDI
Nasıl unutursun
ilk günleriydi İstanbul’a taşındığınızın usulca dokunmuştun hanımeli kokan bir duvara yaslı beyaz bisiklete
— Binmek ister misin
diye bir sesle irkilip
ayrılmıştın hayal dünyasından
KÜL KEDİSİ
Beyoğlu’nda gezinen tramvay Kürt’tür deniz görünmez çünkü penceresinden insanların öldürüldüğü dağlarda inanıyorum yine de dikkat ceylan çıkabilir uyarısına bir orman yolundan geçerken
Evlerin arasından
bakmak isterken Kız Kulesi’ne acemisi olduğun bisikletten düşmüştün gitmiyor gözünün önünden filmlerdeki gibi yardımına koşması üstelik o gün ilk kez yara bandıyla tanışmıştın
Kaybettin Ömerciği
şoförlük yaptığını duymuştun bir ara ama bu şehirde
taşradan gelen bir çocuğa bisikletini verecek insanların yaşadığına inanıyorsun yine de siyah ve kıvırcık saçlarınla
Denize doğru inen bir sokaktır ülkem düz değildir taşları ayakkabılarını bağlamadan peşinde koşarken bir martının ipe takılıp düşer özgürlüğün eve avluya sığmaz çocukları
Başımızdaki şapka bireysel şemsiye sosyalist yanımızdır ve tek şartı ters dönen bir şemsiyeyi düzeltmenin zor da olsa yürümektir rüzgâra karşı
Savaş ki ülkemde bütün bardakları kırılan birer sürahi gibi çocuklarını gözyaşlarıyla bekleyen nice anne bırakmaktır pencere önlerinde
Tutuşunca Madımak Oteli’nin perdesi bir kez daha kundaklandı umudumuz yürümeyi öğreteceğiz ona sonra yeniden koşmasını
masal olmadığını söylüyor güzel günlerin Sivas sokaklarında doğuran kül kedisi
Kardeşiyle sokaklarda hep bir örnek giydirilen sen nasıl sevmezsin eşitliği yürürken düşen çoraplarını aynı hizaya getirmek için annen değil miydi önünde diz çöken
Öpüşme sahnesinin tam ortasında içeri girdiğin yazlık sinemanın yer göstericisiyim yürüyorsun fenerimin ışığında yer: Kız Kulesi ve sonu ayrılıkla bitecek hüzünlü bir aşk filmi oynuyor beyaz duvarında
ÇEKMECE
Büyüklerle ben yapamıyorum çocuklar da almıyor beni oyunlarına devlet dairesinde yangından kurtarılmayacak sıkışmış bir çekmece gibiyim açılamıyorum sana
NE YAPIP NE EDİP
“Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup”
Edip Cansever
Çocukların uyumasını bekleyen sevişmeler başlarken yatak odalarında bir gramofonun kırık iğnesi gibi yürüyorum sokakların siyah taşlarında
Bir kez olsun çıkmazken ağzından seni sevdiğimi her gün söylememi yadırgama bil ki bu şehirde iskelenin verilmesini beklemeden atlarım vapurlara
Son karesi gibi Red Kit’in batan güneşe doğru sürerken atımı gitme kal demeni bekliyorum ama yalnızca rüzgâr çekiştiriyor atkımı
Yanlış duydun seni değil organlarımı bağışladım ben ki öptüğüm ilk dudakta tıraş olmuş baba yanağının tadını bıraktım
Ne yapıp ne edip buldum sonunda içinde kurbağaların yüzdüğü o küçük gölü ama kimsecikler yok ortalıkta ne yakup ne edip
Faytonlar geçmiyor önümden artık son sürücünün elindeki kırbaç mazoşist bir müşteri için sexshop’un vitrininde satılık
Ansızın bastırıyor yağmur işte buna çok seviniyorum belki de bakkaldan dönen çocuğun balkondaki çamaşırları toplama telaşındaki annesine paranın üstünü unutturur
Kendi kendime konuştuğum sanılıyor hep yanımdadır oysa giderken bıraktığın yüz havlun bozdun saklambaç oyununu ama bana gizlendiğim yerden çık demeyi unuttun
Her gece yatmadan okuduğum bir kitap olmanı isterdim kırardım ışıkları söndürmeden yarım kalan sayfanın ucunu ki sen buna tenim kırışıyor yaşlanıyorum derdin
YÜZ HAVLUSU
Çarmıha gerildiği yaşta İsa’nın avuçlarımdan tutan iki çocukla çiviliyim yaşama aşk bardağını çalkaladığın su olmak kırılacak eşya taşıyan bir kamyon gibi gidiyor Ağrıma
KOVA KALECİ
Yedi kova su yeterliydi Sivas’taki ateşi söndürmek için oysa her biri devlet dairesindeki kovaların üstüne yazılı altı harfli bir sözcüktü yangın
Yokluğundan geri kalan çölde attığım her adımda gözlerimden dökülür hörgücümde taşıdığım sular sevgilisinin gölgesinden uzak çölde ağlayan deve ölür
Hava kararırken usulca bir zenci olup kalıyorum Salacak kıyısında ve Kız Kulesi
Ku Klux Klan gibi duruyor karşımda
G harfi boştur yangın kovalarının ki ortaya çıkar dolu olanları okununca
Madımak Oteli’nin merdivenlerinde kurtulmayı bekleyenler için verilen karar: Yan ın
Ve başında anladım ki bir kuyunun ipin ucunda derinlerdeki suya uzanan birer kova gibidirler yangınları söndürmek isteyen darağacına asılı devrimciler
Yedinci kova taşar engellenemez biçimde çünkü emekçilerin alın teriyle doludur işte bu yüzden sinek ölüleri yüzemez üstünde
Futbol takımında mahallenin kova kaleciydi lakabım ilk kez sevinecektim buna ama yalnızca avuçlarıma alabildiğim suyu bir kova gibi Sivas’a taşıyamadım
Berberden hiç çıkmayan bir kadın gibi Paris bigudisini tutan pens yerine saçlarına takar Eyfel’i ve sokakta oynayan yaramaz çocuğu İstanbul’un Kız Kulesi diye bilinir alçıya alınan kırık eli
Dizlerine yatıp sevgilimin bir yaz gecesi beyaz duvarında seyrediyorum Şarlo’yu üç şey aldım yanıma
Boğaz’ın ortasındaki ıssız adada; kızkulesinema
BEYAZ TUTKAL
Türkçeyi askerde öğrenen bir Kürt dost olduğu martıya heceletir etiketini: Hayal nice kırıklığı yapıştırır Kız Kulesi denizin rafında unuttuğunuz ah, o beyaz tutkal
Orta yaşlı bir kelebeğiyim İstanbul’un her ayrılık bir hüzün bırakır yüzümde iki fotoğrafımı bulmaca kitabında yan yana getirip soruyorum okura aradaki sekiz farkı bulun
Beş yıldızlı otel yapmışlar sırtımda annemin hırkasıyla babamın kucağında uyuyakaldığım yazlık sinemanın yerine oysa biz yağmur yağabilir diye film seyretmeye gitmezdik gökyüzünde beş yıldızın olduğu akşamlar
TIRABZAN
Suat K. Angı’ya
Nasıl kıskanmam seni ey liman bir köşende şarap içerken tek başıma kadın adı taşıyan gemilerin biri çıkıp biri giriyor koynuna
CUMARTESİ ANNELERİ
Galatasaray Lisesi’nin karşısı postane resmi açıklamalara göre pulun zarfa yapışması için gözyaşı döküyor çocuğunun resmini tutan anne
Ah! Şu benim şair yalnızlığım bir yangın merdiveni gibidir umut apartmanının arkasında pas tutarken yüreğim ayakta duruyorum yıkılmadan çocukların kayacağı bir tırabzanım olmasa da
Güvertesindeki kadının eteklerini rüzgârın uçuşturduğu beyaz gemide az sonra gidecek ve sen söyle sunay akın sakalın da olmasa yüzünden başka neyin var ki özleyecek
Paran fil kadarsa bulunur garanti Cumartesi açık banka cop sırtında paralanır ama annelere getirirsen karanfil
Verilse de onca gözdağı yine de anneler çocuklarına batmasın diye yüksek bir yere kaldırıyor ellerindeki tığı
Köpeklerini salıyor dev bir illet
Cumartesi annelerinin üstüne merak ediyor bir güvercin tasmanın hangi ucunda devlet
Çocuğunu kaybeden anne bir gün bulacağını umar tersi düşünülemez bunun ve korkutur yüreklerini tramvaya asılan çocuklar
Şair diyorlar benim için bilmiyorum oysa her şiire konmalı mı uyak her yere nedense konamıyor tayyare hay dilimi arı Türkçe soksun; uçak
Kaptan olmak isterdim aynanın karşısında eski bir sinema yıldızı gibi ağlayan
İstanbul’un hatlarında bir fırça hafifliğiyle gidip gelen vapurlara
BECERİKSİZ
Kabuğunu koparmadan ne bir elmayı soyabildim ne de iyileştirebildim bir yaramı ama karşıma çıkınca kızmadım hiç elma kurduna bendim çünkü bıçağı saplayan onun yurduna
ÇIKIŞ KAPISI
Kesik bileklerimi göstererek girdim sinema kapısından içeri bendim sefer öncesi korkaklar kadınlarının yanına dönsün sözüyle padişahın ordudan ayrılan yeniçeri
Eskimo bir şair dokunuyor omzuma ve Kız Kulesi’ni göstererek bırak artık diyor üzülmeyi yedi tepeli bu şehirde şiir okunacak tek yer elbette denizin ortasındaki şu küçük buz dağı
Terzi olsa da babam sökük dikmesini beceremem beni yalnızca sen anlarsın iğnenin deliğinden geçsin diye ipliklerin
bir anlık ıslatıldığı dudaklara takılıp kalan annem
Kapımı çalarsan bir gün eşikteki ayakkabılara aldanıp evimin içini kalabalık sanma atmaya kıyamayan annem bütün ayakkabılarımı dizmiş yalnızlığıma
Gecenin karanlığında bir sinema salonu gibi uzanan şehirden gitmek düşer payıma çıkış kapısı diye bakıyorum nicedir gökdelenlerin tepesinde yanan kırmızı ışıklara
Kapındaki postalları görünce balkona astığın sutyenin damlalarıyla ıslanan kedinin tüylerini okşayarak uzaklaştım kuleler ki hüzne bir bıçak gibi saplanan sunay’a kın
Beyaz peynir tabağı ve su katılmış rakı kadehi Kız Kulesi’dir çilingir sofrasının sen ki yoksun manzarada ilk ışıklarını yakan bir vapur güzelliğiyle akşamın
EŞBER YAĞMURDERELİ
Kız Kulesi’nin beyaz duvarına Hezarfen’in düşen gölgesi
Ç
Handan Erek’e
Onlar ABC’yi öğrettiler
Che’yi biz öğrendik
GİYOTİN
André Chénier’nin başı Paris’te göbeği İstanbul’da kesildi
BEYAZ TOKA
Vapur dumanından bir bulutun içinde kanlı dağlara yakamoz gönderir Kız Kulesi üzülmelerini istemez Kürt çocuklarının yıldızsız gecelerde
Köşesindeki mavi bir iskemlede duvarına yasladığı bisikletlerin kiralanmasını bekler şaşkın bir ihtiyar ve çoraplarına gizlediği yasak şiirleri ele vermemek için
Kız Kulesi’nin eteklerini uçuşturmaz rüzgâr
KIZ KULESİ
Mehmet Bayhan’a
Karanlıktan korkan çocukların müzik kutusudur Kız Kulesi kapağı açıldığında dansa başlayan balerinin hınzır martıların şakalarıyla ıslanır elbisesi
Boğaz’dan geçen gemilere engel olmasın diye İstanbul’un saçlarını toplayan beyaz bir tokadır Kız Kulesi açmak isteyen şarapçılar Salacak’tan uzanayım derken düşerler denize
Başında Beyoğlu sarhoşluğuyla izin dönüşü ocağa girer bir maden işçisi ki fener yerine aydınlatır yolunu elinde tuttuğu Kız Kulesi
Ziyaretçiler, çocuklarının ellerinden tutarak giriyorlar kapıdan içeri... Çıkarken, öteki ellerinden de kendi çocuklukları tutuyor!..
Düşlerin, hayallerin tarihi ve çocukluğunuz sizi İstanbul Oyuncak Müzesinde bekliyor...
İstanbul Oyuncak Müzesi Ömer Paşa Cad. Dr. Zeki Zeren Sok. No: 17 Göztepe / İstanbul
Tel: 0216 359 45 50 - 51
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder