Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832): Alman edebiyatının
dünyaca ünlü, en önemli yazarlarındandır. Hukuk eğitimi alan ve resim sanatına da ilgi duyan Goethe,
doğa bilimleriyle de uğraşmış, araştırmalar yapmış, yazılar yazmıştır. Dünya görüşünü ve sanat
anlayışını aktardığı Şiir ve Hakikat en dikkat çekici eserlerinden biridir. Ayrıca Roma Ağıtları, Faust ve pek çok
eseri yayımlandığı dönemde büyük ilgi görmüş, yazarın yüzyıllar süren edebi ününü pekiştirmiştir.
1774 yılında yazdığı Genç Werther’in Acıları daha önce şiirleri ve oyunları yayımlanan Goethe’nin ilk romanıdır. Eser
büyük bir ilgiyle karşılanmış ve 25 yaşındaki yazara kısa sürede bütün Avrupa’da ün
kazandırmıştır.
Mahmure Kahraman (1956): Trabzon
Lisesi’ni bitirdikten sonra Münih’te Goethe Enstitüsü’nde Almanca eğitimi aldı. 1979 yılında girdiği
Ankara Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans, Ege Üniversitesi’nde
doktora eğitimini tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi ve Ege Üniversitesi’nde okutman olarak
çalıştı. 2008 yılında emekli oldu. 1996 yılında başladığı çeviri faaliyetini halen
sürdürmektedir.
Zavallı Werther’in hikâyesi ile ilgili bulabildiğim her şeyi büyük bir titizlikle
topladım ve burada size sunuyorum, bu nedenle bana müteşekkir kalacağınızı biliyorum. Onun ruhuna ve
kişiliğine hayranlık ve sevgi duymaktan, yazgısına gözyaşı dökmekten kendinizi alamayacaksınız.
Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun,
eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun.
Genel Yayın: 2322
Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde
ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar. Sanat şubeleri içinde edebiyat, bu ifadenin zihin
unsurları en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir milletin, diğer milletler edebiyatım kendi dilinde,
daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi; zekâ ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması,
canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini, biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve
medeniyet dâvamız için müessir bellemekteyiz. Zekâsının her cephesini bu türlü eserlerin her türlüsüne
tevcih edebilmiş milletlerde düşüncenin en silinmez vasıtası olan yazı ve onun mimarisi demek olan
edebiyat, bütün kütlenin ruhuna kadar işliyen ve sinen bir tesire sahiptir. Bu tesirdeki fert ve cemiyet
ittisali, zamanda ve mekânda bütün hudutları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi
milletin kütüpanesi bu yönden zenginse o millet, medeniyet âleminde daha yüksek bir idrak seviyesinde
demektir. Bu itibarla tercüme hareketini sistemli ve dikkatli bir surette idare etmek, Türk irfanının en
önemli bir cephesini kuvvetlendirmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi
ve emeklerini esirgemiyen Türk münevverlerine şükranla duyguluyum. Onların himmetleri ile beş sene
içinde, hiç değilse, devlet eli ile yüz ciltlik, hususi teşebbüslerin gayreti ve gene devletin yardımı
ile, onun dört beş misli fazla olmak üzere zengin bir tercüme kütüpanemiz olacaktır. Bilhassa Türk
dilinin, bu emeklerden elde edeceği büyük faydayı düşünüp de şimdiden tercüme faaliyetine yakın ilgi ve
sevgi duymamak, hiçbir Türk okuru için mümkün olamıyacaktır.
23 Haziran 1941
Maarif Vekili
Hasan Âli Yücel
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE
GENÇ WERTHER’İN ACILARI
ÖZGÜN ADI
DIE LEIDEN DES JUNGEN WERTHER
ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN
MAHMURE KAHRAMAN
EDİTÖR
ALİ ALKAN İNAL
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ
NEBİYE ÇAVUŞ
I. BASIM, AĞUSTOS 2011, İSTANBUL
XXXI. BASIM, ARALIK 2022, İSTANBUL
ISBN 978-605-360-351-1 (karton kapaklI)
BASKI
UMUT KAĞITÇILIK SANAYİ VE TİCARET LTD. ŞTİ.
KERESTECİLER SİTESİ FATİH CADDESİ YÜKSEK SOKAK NO: 11/1 MERTER GÜNGÖREN İSTANBUL
TEL. (0212) 637 04 II FAKS: (0212) 637 37 03
JOHANN
WOLFGANG VON GOETHE GENÇ WERTHER’İN ACILARI
ALMANCA ASLINDAN ÇEVİREN:
MAHMURE KAHRAMAN
Zavallı Werther’in hikâyesi ile ilgili bulabildiğim her şeyi büyük bir titizlikle
topladım ve burada size sunuyorum, bu nedenle bana müteşekkir kalacağınızı biliyorum. Onun ruhuna ve
kişiliğine hayranlık ve sevgi duymaktan, yazgısına gözyaşı dökmekten kendinizi alamayacaksınız.
Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun,
eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun.
Birinci Kitap
4 Mayıs 1771
Oradan ayrıldığım için öyle mutluyum ki! Değerli dostum, insanın kalbini anlamak
olanaksız bir şey! O kadar sevdiğim, o kadar bağlı olduğum senden uzaklaşıyorum ve bundan mutluluk
duyuyorum! Biliyorum, sen bu duygumu hoş göreceksin. Diğer ilişkilerim yazgı tarafından özellikle
seçilmiş gibi değil miydi, sırf benim gibi bir yürek kaygı duysun diye? Zavallı Leonore! Ancak ben
masumdum. Kız kardeşinin geçit vermez cazibesi beni hoş bir şekilde oyalarken, o zavallı yürekte oluşan
sevgi için bir şey yapabilir miydim? Ancak - tamamen masum muyum? Onun duygularını körüklemedim mi? Pek
komik olmamasına rağmen, bizi sık sık güldüren onun çok içten sözleri benim için de bir eğlence konusu
olmadı mı? Yapmadım mı? - Ah insanın kendinden yakınmaya hakkı olabilir mi! Başaracağım, sevgili dostum,
sana söz veriyorum, kendimi düzelteceğim, her zaman yaptığım gibi yazgımızın karşımıza çıkardığı ufak
tefek sıkıntıları artık tekrarlayıp durmayacağım; içinde bulunduğum anın tadını çıkaracağım, geçmiş
benim için geçmişte kalacak. Acının insanlarla paylaşıldığı takdirde azalacağı konusunda kuşkusuz
haklısın, değerli dostum, keşke insanlar - niçin böyle olduklarını ancak Tanrı bilir! - geçip giden
şimdiyi ya-
şamak yerine, geçmişte kalan bir sıkıntının hatıralarını anımsamak için hayal gücünü bu
kadar zorlamasalar.
Anneme onun işini en iyi şekilde halledeceğimi ve bu konuda çok yakında onu
bilgilendireceğimi söyle lütfen. Teyzemle konuştum, evde anlatılan kötü kadından çok farklı biri çıktı
karşıma. İyi yürekli, cesur ve tez canlı bir kadın. Annemin alamadığı miras payı ile ilgili
yakınmalarını ona anlattım; o da bana gerekçelerinden, sebeplerinden ve hangi şartlarla her şeyi, hem de
bizim istediğimizden daha fazlasını geri vermeye hazır olduğundan söz etti. - Sözün kısası, şimdi bu
konuda başka bir şey yazmak istemiyorum, anneme her şeyin yoluna gireceğini söyle. Ve sevgili dostum,
yanlış anlaşılmaların ve tembelliğin, dünyada entrika ve kötülükten belki daha fazla yanılgıya yol
açtığını bu küçük meselede bir kez daha anlamış oldum. En azından entrika ve kötülük daha sık yaşanan
şeyler değil.
Bunun dışında kendimi burada çok iyi hissediyorum. Yalnızlık bu cennet yörede kalbim için
harikulade bir merhem oldu, gençlik demek olan bu mevsim, çoğunlukla ürperti içindeki yüreğimi tüm
zenginliğiyle ısıtıyor. Her ağaç, her çalılık çiçeklerden bir demet sanki, güzel kokular deryasında
oradan oraya süzülebilmek ve bütün yiyecekleri içlerinde bulabilmek için insanın mayısböceği olası
geliyor.
Kent sevimsiz olmasına karşın çevresi anlatılamayacak bir doğa güzelliğine sahip. Bu
durum çok güzel bir çeşitlilikle birbiriyle kesişen ve çok hoş vadiler oluşturan tepelerden birinin
üzerinde ölmüş Kont M.’nin bir park yaptırmasına neden olmuş. Park gösterişli değil, daha ilk adımda,
planını geometrik düzenle çalışan bir bahçıvanın değil, kendi zevki için duyarlı birinin yaptığı
hissediliyor. Parktaki yıkık kulübede ruhu için biraz gözyaşı döktüm, burası onun en sevdiği yermiş,
aynı zamanda benim de. Yakında bahçenin efendisi olacağım; bahçıvanla dost olmam için birkaç gün yetti,
bu onun için de iyi olacak.
10 Mayıs
Tüm ruhumu harika bir neşe kapladı, bütün kalbimle hazzını yaşadığım tatlı bir bahar
sabahı gibi. Yalnızım ve benim gibi insanlar için yaratılmış bu yörede olmaktan sevinçliyim. Yeteneğimi
kullanamayacak kadar, değerli dostum, mutluyum, her yönüyle huzurlu bir yaşam duygusu içindeyim. Şu
sıralar resim yapmam mümkün değil, bir çizgi bile çizemiyorum, oysa ben hiç şu andakinden daha büyük bir
ressam olmadım. Etrafımdaki güzel vadi sis içindeyken, gökyüzündeki güneş benim ormanımın geçit vermez
karanlığına vururken, yalnızca birkaç ışık ormanın içindeki mabede girerken, ben gürültüyle akan derenin
kıyısındaki yüksek çayırların arasında uzanmışım, toprağa yakın bir noktada bin bir çeşit minik yeşillik
dikkatimi çekiyor; bitkilerin sapları arasında küçük canlılar dünyasının vızıltısını, minik kurtların ve
sineklerin çeşitli ve kavranamaz biçimlerini yüreğimin hemen yakınında hissederken, bizi kendi suretine
göre yaratan Her Şeye Kadir Olan’ın varlığını, sonsuz haz içinde süzülürken bizi koruyan ve aydınlatan
Sevgisi Herkese Yeten’in esintisini duyumsuyorum dostum! Gözlerime alacakaranlık çökerken, etrafımdaki
dünya ve gökyüzü bir sevgilinin sureti gibi ruhumda yerini almışken - çoğunlukla özlem içindeyim ve
şöyle düşünüyorum: Ah keşke bunları yine resmedebilsen, ruhun nasıl sonsuz Tanrı’nın aynası ise, ruhuna
ayna tutacak kadar dolu ve sıcak bir biçimde içinde var olan şeyin soluğunu kağıda üfleyebilsen! -
Dostum - Ama bu beni mahvediyor; bu görüntülerin muhteşemliğinin yarattığı gücün altında
eziliyorum.
12 Mayıs
Görünmeyen cinler mi bu yörede dolaşıyor, yoksa etrafımdaki her şeyi böyle bir cennete
dönüştüren kalbimdeki sıcak ve göksel bir hayal mi, bilmiyorum. Burada kente varmadan önce bir çeşme
var, Melusine’yle1 kız kardeşlerini tutsak eden
1 Alman Halk Kitabı Melusine’deki su perisi, (ç.n.)
çeşme gibi beni de tutsak eden bir çeşme. - Küçük bir tepeden aşağıya doğru yürürken bir
tümsek karşına çıkıyor, oradan yirmi basamak aşağıya inince mermer kayalıklardan çok berrak bir su
fışkırıyor. Yukarıda daire şeklindeki alçak duvar, etrafı çepeçevre kuşatan yüksek ağaçlar, bu yerin
serinliği; bunların hepsi çekici olduğu kadar ürpertici şeyler. Gün geçmiyor ki ben burada bir saat
oturmayayım. Kızlar kentten buraya gelip su taşıyorlar, bir zamanlar kral kızlarının bile yaptığı en
masum ve gerekli işmiş bu. Orada otururken ataerkil dünya canlı bir biçimde etrafımı sarıyor, çeşme
başında tanışıp evlenen gelmiş geçmiş tüm atalar,2 çeşmenin ve su kaynağının etrafını saran
iyiliksever periler Bunu duyumsayamayacak kişi, yaz mevsiminde yapılan yorucu bir yürüyüşten sonra bu
çeşme başının serinliğini hiç tatmamış olmalı.
13 Mayıs
Kitaplarını göndereyim mi diye soruyorsun? - Tanrı aşkına, bana onlardan bahsetme! Artık
ne yönlendirilmek, ne teşvik edilmek, ne de coşturulmak istiyorum, bu yürek zaten yeterince fırtınalı;
benim ninniye ihtiyacım var, bunu da fazlasıyla Homeros’umda buldum. Öfkeli ruhumu sıklıkla onunla
yatıştırıyorum, zira bu yürek kadar günü gününe uymayanı, bu yürek kadar kararsızını görmüş olamazsın.
Sevgili dost! Kederden hazzın doruklarına, tatlı hüzünden mahvedici aşk acısına geçerken beni sık sık
görme sıkıntısını çekmiş olan sana bunları anlatmama gerek var mı? Kalbime küçük ve hasta bir çocuğa
bakar gibi bakıyorum; her arzusunu yerine getiriyorum. Bunu başkalarına söyleme; bundan dolayı beni
ayıplayacak insanlar çıkabilir.
15 Mayıs
Kentin yoksul kesimi artık beni tanıyor ve seviyor, özellikle çocuklar. Üzücü bir
gözlemde bulundum. Başlangıçta onlara
2 Kutsal Kitap: Eski
Ahit, Yaratılış 24 (11-14); Yuhanna 4 (6). (ç.n.)
yaklaşıp birçok şeyle ilgili samimi sorular sorunca, bazıları kendileriyle alay ettiğimi
sanıp bana çok kaba davrandılar. Buna kızmadım; ama çoğunlukla farkında olduğum bir şey benim için
netleşmiş oldu: Üst sınıfın insanları, alt sınıfa karşı her zaman soğuk bir mesafe içinde, sanki yakın
davransalar bir şey kaybedeceklermiş gibi; bir de düşüncesizler ve başkalarına kötü niyetle takılmaktan
hoşlananlar var, kibirlerini zavallı insanlara daha çok hissettirsinler diye onların seviyesine inmiş
gibi davranıyorlar.
Eşit olmadığımızı, olamayacağımızı çok iyi biliyorum, ancak saygı görmek adına alt tabaka
insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inanan kişi, yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan
bir korkak kadar eleştiriyi hak eder.
Geçenlerde çeşme başına gittiğimde, su kabını merdivenin en alt basamağına koymuş, acaba
etrafta kabı başının üzerine koymasına yardım edecek bir kız arkadaşı var mı diye bakınan genç bir
hizmetçi kız gördüm. Attan inerek ona baktım. - “Size yardım edeyim mi genç hanım?” diye sordum. -
Kıpkırmızı oldu. - “Aaa, olmaz efendim!” dedi. - “Zahmet değil.” dedim. - Kumaş kaplı taşıma halkasını
başına koyunca ona yardım ettim. Teşekkür edip merdivenleri çıktı.
17 Mayıs
Çok sayıda insanla tanıştım, ama henüz bir arkadaş edinmiş değilim. İnsanlara cazip
gelebilecek özelliklerden bende eksik olan nedir bilmiyorum; benden hoşlanan birçok insan var, benimle
ilgileniyorlar, ama yollarımız sadece kısa bir süre için kesişiyor ve ben buna üzülüyorum. Buradaki
insanların nasıl olduğunu soracak olursan, şunu söyleyebilirim: Her yerdeki gibi! İnsan aslında karmaşık
bir varlık değil. Çoğunluğu zamanın büyük bir bölümünü yaşamak için kullanıyor, geriye kalanı ise, özgür
oldukları küçük zaman diliminden öyle korkuyor ki, ondan kurtulmanın her türlü yolunu deniyor. İşte
insanın değişmez yazgısı!
Ama buradakiler gerçekten iyi insanlar! Bazen kendimi unutup onlarla insanlar için hâlâ
mevcut zevklerin keyfini sürerken, güzelce donatılmış bir sofrada bütünüyle açık ve temiz yüreklilikle
şakalar yapmak, arabayla gezintiye çıkmak, uygun zamanda dans partileri düzenlemek gibi şeylerin
üzerimde çok olumlu etkileri oluyor; ancak kullanılmadan körelen ve özenle gizlemek zorunda kaldığım
birçok yeteneğin hâlâ içimde bulunduğunu aklıma getirmemem gerekiyor. Ah insanın bütün yüreğini öyle
sıkıştırıyor ki bu. - Yine de! Yanlış anlaşılmak bizim gibilerin yazgısı.
Ah, gençlik çağımda ölen hanım arkadaşım, ah ne yazık ki öyle birini tanıdım! - Yoksa
şöyle derdim: Sen bir budalasın! Bu dünyada aramakla bulunamayacak birini arıyorsun! Ama onu tanıdım,
her halimi ona sergileyebildiğim için karşısında kendimi olduğumdan daha önemli hissettiğim o büyük
insanı, o yüreği hissettim. Yüce Tanrım! Onun yanında tek bir yeteneğimin bile işe yaramadığı oldu mu?
Onun yanında geliştirebildiğim o muhteşem duyguyla, yüreğim doğayı kucaklamadı mı? Arkadaşlığımız,
sonsuz bir çabanın ürünü, çok hassas duygularla küstahlığa varan bütün hallerin dâhi diye
nitelenebileceği çok keskin zekânın bir buluşması değil miydi? Ya şimdi? - Ah, yaşadığı yıllar onu
benden önce mezara götürdü. Onu asla unutmayacağım, ne onun sarsılmaz aklını, ne de tanrısal sabrını
unutacağım.
Birkaç gün önce V. adında genç biriyle karşılaştım, oldukça güzel bir yüzü olan açıksözlü
biriydi. Üniversiteyi yeni bitirmiş, kendini bilge sanmasa da başkalarından daha bilgili olduğuna
inanıyor. Çalışkan biri olduğu da her halinden belliydi, kısacası değerli bilgilere sahip. Çok resim
yaptığımı ve Yunanca bildiğimi duyunca, (bunlar burada sık karşılaşılan şeyler değil) gelip beni bulmuş,
Batteux’dan Wood’a, de Ples’den Winckelmann’a kadar birçok şey anlattı ve Sulzer’in “Kuram”ının birinci
bölümünü tümüyle okuduğunu, Heyne’nin Antik dönem öğretisi ile ilgili ders notlarına sahip olduğunu
söyledi. Kendisiyle ilgili bu kadar bilgi onu tanımama yetti.
Saygın biriyle daha tanıştım, prensliğin yargıcı, içten ve dürüst biri. Onu dokuz
çocuğuyla birlikte görmenin gerçek bir mutluluk olduğu söyleniyor; özellikle en büyük kızıyla ilgili çok
olumlu şeyler anlatılıyor. Beni evine davet etti, en kısa zamanda ziyaretine gideceğim. Prensliğe ait
bir av köşkünde oturuyor, buraya bir buçuk saatlik mesafede, karısının ölümünden sonra bu kentte,
lojmanda oturmak kendisini üzdüğünden oraya taşınmasına izin verilmiş.
Bunun dışında karşıma birkaç sevimsiz tip çıktı, tahammül edilir gibi değillerdi, en
katlanılmaz olan da onların sözde dostluk gösterileriydi.
Hoşça kal! Her şeyden söz ettiğim için mektubumu beğeneceksin.
22 Mayıs
Bazıları için insan yaşamı yalnızca bir düşten ibaret, nereye gidersem gideyim, bu duygu
benim de peşimi hiç bırakmıyor. İnsanın faaliyet içindeki, araştıran yeteneklerinin engellenerek
sınırlandığını3 görünce; tüm mesleklerin zavallı yaşamımızı uzatmaktan başka bir amacı
olmayan gereksinimleri karşılamaya yaradığını ve bir de arasında sıkışıp kalınan duvarlara renkli
figürler ve aydınlık manzaralar resmedildiği için meraklarımızla ilgili bazı noktalardaki tüm
avuntuların yalnızca düşsel bir teslimiyet olduğunu gözlemlediğimde bunların hepsi Wilhelm, beni
dilsizleştiriyor. Ancak kendi içime dönersem bir dünya buluyorum! Yine tasvir ve etkin bir güçten çok,
sezgi ve belirsiz bir arzuya yer veren bir dünya bu. O zaman her şey birbirine karışıyor ve arkasından
düşler içinde dünyaya gülümsemeyi sürdürüyorum.
3 Bu sözcük romanın ana teması için anahtar niteliği taşıyor. Ana figür Werther’in
yazgısı ile, sonsuzluğa uzanmak isteyen ama her seferinde kendi sınırlarına çarpan insanın sorunsalı
işleniyor Çünkü Werther için sınırlarının ötesine geçme olanağı yok, aksine bu sınırların oluşturduğu
duvarlar gittikçe daralan bir alana sokup sonunda onun mahvına sebep oluyor. Roman boyunca tekrarlanan
bu tema laytmotif niteliğine bürünüyor, (ç.n.)
Çocukların bir şeyi niçin istediklerini bilmedikleri konusunda derin bilgi sahibi bütün
öğretmenler ve eğitmenler hemfikir; fakat yetişkinler de çocuklar gibi bu dünyada oradan oraya
sürükleniyorlar ve onlar gibi nereden gelip nereye gittiklerini bilmiyorlar, onlar gibi gerçek amaçlar
doğrultusunda hareket etmiyor ve onlar gibi bisküvi, pasta, yerine göre şeker, yerine göre sopayla
yönetiliyorlar: Genellikle buna kimse inanmıyor, ama bana göre bu çok açık bir şey.
Bunları sana anlatmaktan hoşlanıyorum, zira bana bu konuda söyleyeceklerini biliyorum:
Çocuklar gibi hiçbir şeyi dert etmeyenler, oyuncak bebeklerini oradan oraya dolaştıran, giydirip soyan
ve büyük bir saygıyla anneciğin şekeri kilitlediği çekmecenin etrafında gezinen ve arzu ettikleri şeyi
ele geçirip avurtlarını şişirerek yerken “daha!” diye bağıranlar mutludur. - Onlar mutlu yaratıklar.
Rezilce işlerle uğraşan ya da tutkularına muhteşem isimler takıp bunları insan soyunun sağlığı ve
mutluluğu için devasa girişimler olarak görenler de mutlu. Ne mutlu böyle olabilene! Ama
alçakgönüllülükle her şeyin geçip gittiğini bilen kişi, bahçesini cennete dönüştürebilen her insanın ne
kadar mutlu olduğunu, mutsuz olanın da yorulmadan sırtındaki yükle nefes nefese yolunda ilerlediğini, bu
güneş ışığını bir dakika daha fazla görmenin herkesi aynı şekilde ilgilendirdiğini anlayan kişi - evet,
o kişi de huzurludur, hem kendisinden bir dünya kurar, hem de bir insan olduğu için mutludur. Ayrıca ne
kadar sınırlanırsa sınırlansın, bu zindanı ne zaman isterse o zaman terk edeceğini bildiği için
yüreğinde her zaman tatlı bir özgürlük duygusu barındırır.
26 Mayıs
Eskiden beri nasıl bir yerde oturmak istediğimi, bana yabancılık hissi vermeyen herhangi
bir yerde küçük bir kulübede bile kalabildiğimi, çok kısıtlı şartlar altında barınabildiğimi bilirsin.
Burada da yine beğendiğim küçük bir yere rastladım.
Wahlheim* dedikleri, kentten tahminen bir saat uzaklıkta bir yer. Bir tepenin üstündeki
bu yerin konumu oldukça ilginç, köye giden yükseklerdeki patikaya çıkınca bir anda bütün vadi gözler
önüne seriliyor. Lokanta sahibi çalışkan bir kadın, hoş ve yaşına göre dinç biri, şarap, bira ve kahve
servisi yapıyor; en güzeli de iki ıhlamur ağacı, geniş dallarıyla kilisenin önündeki etrafı köy evleri,
tahıl ambarları ve avlularla çevrili küçük meydanı örtüyor; bu kadar özel, bu kadar rahat bu yeri öyle
kolay bulmadım, oturduğum küçük masayı lokantadan çıkartıp buraya getirttim, sandalyemi de; bir yandan
kahvemi içiyor, diğer yandan Homeros’umu okuyorum. İlk kez, güzel bir öğleden sonraydı, rastlantı sonucu
ıhlamurların altına geldiğimde küçük meydan öyle ıssızdı ki. Herkes tarladaydı, yalnızca dört yaşlarında
bir erkek çocuk yerde oturuyordu, bacaklarının arasında oturan aşağı yukarı altı aylık bir çocuğu iki
koluyla göğsüne yaslamış, ona bir tür koltuk hizmeti veriyordu, cin gibi etrafa bakan siyah gözleri bir
tarafa bırakılırsa gayet sakindi. Görüntü çok hoşuma gitti: Karşısındaki sabanın üzerine oturup bu
kardeşlik pozunu zevkle çizmeye başladım. Karşımdaki çiti, bir tahıl ambarının kapısmı ve birkaç araba
tekerleğini, hepsini arka arkaya nasıl duruyorlarsa öyle resme ekledim. Kompozisyonu düzgün, oldukça
ilginç resmi tamamladığım bir saat içinde gördüklerime en ufak bir şey eklemediğimi fark ettim.
Gelecekte yalnızca doğayla ilgilenme planımı bu gözlemim güçlendirdi. Sonsuz olan yalnızca doğanın
zenginliği ve büyük sanatçıyı yalnızca o yetiştiriyor. Sanat kurallarının yararları üzerine çok şey
söylenebilir, insan topluluklarını övmek için söylenebilecek şeyler gibi. Bu kurallara göre kendini
yetiştiren insan saçma ve kötü bir şey ortaya koymaz, kendini toplum ve terbiye kurallarına göre
şekillendiren
* Okuyucu burada adı geçen yeri bulmaya çalışmasın; gerçekte var olan yerin adını
değiştirme ihtiyacı duyulmuştur - Goethe’nin Notu
birinin asla çekilmez bir komşu, acayip kötü bir insan olamaması gibi; buna rağmen tüm
kurallar da, ne denirse densin, doğayla ilgili gerçek duyguyu ve doğanın gerçek ifadesini bozar! Söyle,
söyle!: “Bu çok sert! Sadece sınırlıyor, verimli asma kütüğünü buduyor” gibi şeyler söyle - Değerli
dostum, sana bir örnek vereyim mi? Aşkta nasılsa, bunda da öyle. Genç bir erkek bir kıza tümüyle
bağlanır, günün tüm saatlerini onunla geçirir, kendisini bütünüyle ona adayacağını her an söylemek için
tüm gücünü ve tüm mal varlığını kaybeder. O sırada devlet memuru titiz biri gelip ona şöyle şeyler
söyleyebilir: “Nazik genç adam! Sevmek insanca bir şey, ancak insanca sevmeyi bilmek lazım! Zamanını
böl, bir kısmını çalışmaya ayır, boş zamanı da sevgiline. Hem paranın, hem de gerekli ihtiyaçlarından
artakalanın hesabını yap, çok sık olmamak şartıyla, örneğin doğum ya da isim gününde ona bir armağan
almanı çok görmem.” - Bunu yapan işe yarar bir genç olur, her prense onu işe alsın diye tavsiyede
bulunurum; ancak o zaman aşk bitmiş olur, eğer sanatçıysa da sanatı. Ey dostlar! Deha seli niçin bu
kadar ender akar, sular niçin bu kadar ender kabarır ve şaşkın ruhunuzu sarsar? Sevgili dostlar,
bahçedeki kulübeleri, lale tarhları, sebze bahçeleri mahvolmasın diye, gelecekte olabilecek felaketlere
karşı zamanında yaptıkları set ve kanallarla önlem almayı bilen beyler suyun iki tarafında huzur içinde
otururlar.
27 Mayıs
Gördüğüm kadarıyla, heyecan içinde örneklerle söylev çekmeye kalkışınca, çocukların daha
sonraki durumlarını sana anlatmayı unutmuşum. Dünkü mektubumda epeyce dağınık bir biçimde anlattığım
gibi tamamıyla resim yapmaya odaklanmış halde sabanın üzerinde tam iki saat oturdum. Akşama doğru genç
bir kadın elindeki küçük bir sepetle çocuklara doğru yaklaşırken, çocuklar hiç oralı olmayınca uzaktan
şöyle seslendi: “Philipps sen çok uslu bir çocuksun.” - Bana selam
verdi, ben de ona teşekkür edip ayağa kalktım ve yanına yaklaşıp çocukların annesi mi
olduğunu sordum. Evet dedi ve büyüğüne bir parça ekmek verirken küçüğü kucağına alıp büyük bir anne
sevgisiyle öptü. - “Göz kulak olsun diye,” dedi “küçüğü Philipps’ime bırakıp, en büyük oğlumla beyaz
ekmek, şeker ve püre için bir çömlek tencere almaya kente gitmiştim.” - Kapağı düşen sepette ben hepsini
görüyordum. “Hans’ıma (bu en küçüğün adıydı) akşama bir çorbacık pişireyim diyorum; düşüncesiz büyük
oğlum dün Philipps’le pürenin dibini kazımak için çekişirken küçüğüm tenceremi kırdı.” - Ona en büyüğünü
sorunca, çayırda kazların peşinden koşturduğunu söylüyordu ki, oğlan zıplaya zıplaya çıkageldi ve
ortancaya bir fındık sopası getirdi. Kadınla konuşmaya devam ettim, öğretmenin kızı olduğunu, bir
kuzeninden kalan mirası almak için kocasının İsviçre’ye gittiğini öğrendim. “Onu bundan mahrum etmek
istediler,” dedi, “mektuplarını yanıtlamadılar; böyle olunca kendisi oraya gitti. Umarım başına kötü bir
şey gelmez, hiç haber yok.” - Kadından ayrılmak bana zor geldi, çocuklara birer kreuzer verdim, kente
gittiğinde en küçük oğlunun çorbayla yemesi için ekmek alsın diye kadına da bir kreuzer verdim ve
böylece vedalaştık.
Söylüyorum sana değerli arkadaşım, duygularım dizginlenemez hale gelince mutlu bir
kayıtsızlık içinde yaşantısının dar çemberinde dönen, günlük geçim derdine düşen, yaprakların sararıp
döküldüğünü görünce kışın geldiğinden başka bir şey düşünmeyen böyle bir insanın görüntüsü, içimdeki
bütün kargaşayı yatıştırıyor.
O günden beri genellikle dışarıdayım. Çocuklar bana iyice alıştılar, kahve içerken onlara
şeker veriyorum, onlar da akşam yemeği için yedikleri tereyağlı ekmeği ve loru benimle paylaşıyorlar.
Pazar günleri kreuzerlerini vermeyi hiç ihmal etmiyorum, ayinden sonra orada olmadığım zamanlar, parayı
vermesi için lokanta sahibi hanımı tembihledim.
Bana yakınlık gösteriyor, türlü şeyler anlatıyorlar, daha fazla sayıda köylü çocuk bir
araya geldiğinde, onların heyecanları ve yalın coşku patlamaları beni özellikle eğlendiriyor.
Ama annelerinin beyefendiyi rahatsız ediyorlar şeklindeki endişesini gidermem için çok
çaba sarf etmem gerekti.
30 Mayıs
Sana geçen gün resim sanatı ile ilgili olarak söylediğim şeyler elbette edebiyat için de
geçerli, ama mükemmeli görmek ve onu ifade etme cesaretini göstermek şartıyla, elbette bu da az sözle
çok şey söyleyerek oluyor. Yazıya geçirilecek olsa dünyanın en güzel idilini sunacak bir manzarayla
karşılaştım bugün; peki edebiyat nasıl olmalı, manzara ve idil nasıl işlenmeli? Doğayla ilgili bir
olguyu anlatacaksak, anlatacağımız şeye her zaman çekidüzen vermemiz gerekir mi?
Konuya giriş niteliğindeki bu cümlelerden sonra çok yüce ve soylu bir şey anlatmamı
bekliyorsan, yine fena halde yanılmış olursun; beni bu canlı ilgiye sürükleyen köylü bir delikanlıdan
başkası değil. Her zamanki gibi kötü bir anlatım olacak ve her zamanki gibi senin beni abartılı
bulacağını düşünüyorum; sözünü edeceğim yer yine Wahlheim, böyle ender olaylar zaten hep Wahlheim’da
oluyor.
Dışarıda ıhlamur ağacının altında bir grup insan kahve içiyordu. Pek bana göre
olmadıklarından bir bahaneyle yanlarından ayrıldım.
Köydeki delikanlılardan biri komşu evlerin birinden çıktı ve geçenlerde resmini yaptığım
sabanın bir yerlerini tamir etmeye başladı. Halinden hoşlandığım için onunla konuştum, halini hatırım
sordum, kısa sürede tanıştık ve bu tür insanlarla her zaman nasılsam öyle hemen senlibenli olduk. Bana
dul bir kadının hizmetinde olduğunu, kadının ona çok iyi davrandığını söyledi. Ondan o kadar söz etti, o
kadar övdü ki, çok geçmeden kadına tüm ruhuyla bağlandığını anlayabildim. Kadının genç sayılmadığını,
ilk kocasının ona kötü davrandığını
ve bu yüzden tekrar evlenmek istemediğini söyledi. Söylediklerinden çok çarpıcı bir
şekilde anlaşılan şuydu ki, kadını çok güzel ve çekici buluyordu, ilk kocasının hatalarının hatırasını
silmek için kendisini seçmesini çok arzuluyordu, bu insanın saf ilgisini, aşkını ve sadakatini anlaşılır
kılmak için her şeyi kelimesi kelimesine tekrarlamam lazım. Hatta aynı zamanda onun yüzündeki ifadeyi,
sesindeki ahengi, bakışlarındaki gizli ateşi olduğu gibi anlatabilmem için çok büyük bir şairin
yeteneğine sahip olmam lazım. Hayır, onun bütün varlığındaki ve davranışlarındaki inceliği hiçbir sözcük
ifade edemez; yeniden anlatacağım her şey yüzeysel kalır. Kadınla ilgili durumunu uygunsuz bulacağım ve
onun iyi niyetli sözlerinden kuşkuya kapılacağım konusunda endişelendiğini hissetmek beni özellikle
duygulandırdı. Kadının fiziksel görünümünden, gençlik ateşinden yoksun olsa da şiddetli bir arzuyla
kendisini çeken ve bağlayan bedeninden bahsederken ne kadar sevimli olduğunu ancak ruhumun
derinliklerinde hissedebiliyorum. Hayatım boyunca şiddetli bir arzu ve ateşli bir özlemle yanan bir aşkı
hiç böyle bir saflık içinde görmemiş, hatta böyle bir saflık içinde ne düşünmüş, ne de düşlemiştim. Bu
masumiyeti ve bu gerçeği anımsayınca, ruhumun derinliklerinin kor alevi gibi yandığını, bu sadakat ve
şefkat imgesinin nerede olursam olayım peşimden geldiğini, yanıp tutuşan benmişim gibi özlem ve hasret
içinde olduğumu sana söylersem bana kızma.
O kadını en kısa zamanda görmenin bir yolunu bulmalıyım ya da iyice düşünürsem bundan
kaçınmam en iyisi olur. Onu sevgilisinin gözleriyle görmem daha doğru; belki kendi gözlerimle ona
bakınca, bana hiç de şimdiki gibi gelmeyecek, o güzel imgeyi niye mahvedeyim.
16 Haziran
Sana niçin mi yazmıyorum? - Bunu soruyorsun ama aslında sen akıllı birisin, kendimi iyi
hissettiğimi tahmin edi-
yorsundur, hem de - sözün kısası biriyle tanıştım, bir gönül meselesi. Tanıştım -
bilmiyorum.
Çok sevimli kızlardan biriyle tanışmamın nasıl olduğunu sırasıyla anlatmam zor olacak.
Neşeli ve mutluyum, yani gerçekçi olmam mümkün değil.
O bir melek! - Laf işte! Herkes kendisininki için böyle demez mi? Onun ne kadar mükemmel
olduğunu, niçin mükemmel olduğunu sana anlatabilecek durumda değilim; kısacası o bütün duygularımı esir
almış durumda.
Hem çok akıllı hem çok sade, hem çok kararlı hem çok meziyetli olmakla birlikte, günlük
yaşantısında ve işlerinde huzurlu biri. - Burada sana anlattıklarımın hepsi sevimsiz boş sözler, onun
tek bir özelliğini bile ifade etmeyen sıkıcı genellemeler. Başka zaman - hayır, başka zaman olmaz, şimdi
hemen anlatmak istiyorum sana. Bunu şimdi yapmazsam, bir daha hiç yapamam. Zira laf aramızda, sana
yazmaya başladığımdan beri üç kez kalemi bırakıp, atımı eyerletip ona gitmeye niyetlendim. Oysa daha bu
sabah oraya gitmeyeceğime yemin etmiştim, ama durmadan pencereden güneşin ne kadar yükseldiğine
bakıyorum. - Kendimi tutamadım, ona gitmek zorundaydım. İşte döndüm Wilhelm, akşama önce tereyağlı
ekmeğimi yemek, sonra sana yazmak istiyorum. Onu sevimli ve neşeli sekiz kardeşiyle birlikte görmek
ruhum için öyle büyük bir haz duygusu ki! - Böyle devam edersem, yazdıklarımdan hiçbir şey
anlamayacaksın. Dinle, ayrıntıya girmek için kendimi zorlayacağım.
Geçenlerde sana yargıç S. ile nasıl tanıştığımı, ziyaretine gideyim diye beni inzivaya
çekildiği evine, daha doğrusu küçük krallığına ısrarla davet ettiğini anlatmıştım. Bunu önemsemedim,
sakin bir yerde saklı kalmış hazineyi bir rastlantı karşıma çıkarmasaydı, oraya belki de hiç
gitmeyecektim.
Genç arkadaşlar kent dışında bir balo düzenlemişlerdi, ben de gitmek istiyordum. Benim
için özel biri olmasa da iyi
ve güzel buralı bir kıza baloya
birlikte gitme teklifinde bulundum, bir fayton tutup dans partnerim ve teyzesiyle eğlencenin yapılacağı
yere gitmeyi ve geçerken Charlotte S.’yi almayı kararlaştırdık. - “Güzel bir hanımla tanışacaksınız,”
dedi partnerim, geniş ormanda ağaçların kesilmesiyle açılmış yoldan av köşküne doğru giderken. - “Ona
âşık olmamak için,” diye karşılık verdi teyze, “dikkatli olun!” - “Niye?” dedim. - “O sözlü biri,” diye
yanıt verdi, “hem de çok akıllı bir adamla; babasının ölümü nedeniyle işlerini halletmek ve saygın bir
işe başvuruda bulunmak için seyahatte.” - Benim için bu haberin hiçbir önemi yoktu.
Avlu kapısına yaklaştığımızda, güneşin dağın arkasında kaybolmasına daha on beş dakika
vardı. Hava çok nemliydi, hanımlar ufuk hizasında gri-beyaz, kapkara bulutçuklarla patlamaya hazır
görünen fırtınadan dolayı endişelerini dile getirdiler Eğlencemizin bir engelle karşılaşacağını
sezinlemiş olsam da, korkularını sözde meteoroloji bilgilerimle yatıştırdım.
Faytondan indim, kapıya çıkan hizmetçi kız biraz beklememizi rica etti, Matmazel
Lottchen’in4 hemen geleceğini söyledi. Avludan geçerek güzel bir bina olan eve doğru yürüdüm,
evin önündeki merdivenleri çıkıp kapıya vardığımda, o zamana dek hiç görmediğim kadar güzel bir
manzarayla karşılaştım. Girişteki salonda kollarında ve göğsünde soluk kırmızı fiyonkları olan sade
beyaz bir elbise giymiş, orta boylu bir genç kızın etrafında yaşları ikiyle on bir arasında altı çocuk
karınca gibi kaynaşıyordu. Kızın elinde bir esmer ekmek vardı, etrafını saran küçüklerin yaşına ve
iştahına göre birer dilim kesip her birine uzatırken oldukça güler yüzlüydü, çocuklar ekmek
dilimlenirken, küçük ellerini yukarıya doğru uzatarak gayet içten “teşekkür ederim!” diye bağırıyor ve
akşam yemeği olarak ellerinde ekmekleriyle ya neşe içinde uzaklaşıyor ya da
4 Lotte adına eklenen -chen eki, Almancada özel veya cins isimlerde küçültme eki olarak
kullanılır. Lottecik veya minik Lotte anlamında, (ç.n.)
sakin yapıda olanlar, Lotte’lerinin bineceği faytonu ve faytondaki yabancıları görmek
için sessizce avlu kapısına doğru yürüyorlardı. - “Sizi buraya kadar yorduğum ve hanımları beklettiğim
için,” dedi, “özür diliyorum. Hem hazırlanıp, hem de ben yokken evde yapılması gereken işlerle uğraşayım
derken, çocuklarıma akşam yemeği için ekmek vermeyi unutmuşum, ekmek dilimlerini benden başka kimsenin
elinden almazlar.” - Ona küçük bir iltifatta bulundum, bütün ruhumla görüntüsüne, ses tonuna,
davranışlarına sabitlenmiştim, eldivenleriyle yelpazesini almak için vestiyer odasına gidince
şaşkınlığımı giderecek kadar zaman buldum. Küçükler biraz uzaktan göz ucuyla bana bakıyorlardı, çok
güzel yüz hatlarına sahip en küçüğüne doğru yaklaştım. O geri çekilirken Lotte kapıda göründü ve şöyle
dedi: “Louis, amca beyle tokalaş.” - Oğlan bunu büyük bir içtenlikle yaptı, ben de sümüklü küçük burnuna
aldırmadan onu içimden geldiği gibi öpmekten kendimi alamadım. - “Amca?” derken, onun elini sıktım,
“Sizinle akraba olmak mutluluğuna layık olduğumu mu düşünüyorsunuz?” - “Oho,” dedi hazırcevap bir
gülümsemeyle “bizde amca çok, siz aralarında en kötüsü çıkarsanız üzülürüm doğrusu.” - Giderken
kendinden küçük, on bir yaşlarındaki kız kardeşi Sophie’ye çocuklara dikkat etmesini ve atla eve dönen
babasını karşılamasını tembihledi. Küçüklere kendisine nasıl davranıyorlarsa, ablaları Sophie’ye de
aynen itaat etmelerini söyledi, birkaçı ona yüksek sesle söz verdi. Ancak, küçüklerden tahminen altı
yaşlarındaki sarışın kız bilgiçlik taslayarak şöyle dedi: “Ama sen o değilsin ki Lottchen, biz seni daha
çok seviyoruz.” - Yaşça en büyük iki oğlan arkadan faytona tırmanmıştı bile, benim ricam üzerine Lotte,
yaramazlık yapmayacaklarına ve oldukça sıkı bir biçimde tutunacaklarına dair söz vermeleri şartıyla
ormana kadar bizimle birlikte gelmelerine izin verdi.
Daha yeni oturmuştuk ki, hanımlar selamlaşıp giysiler ve şapkalarla ilgili fikir
alışverişinde bulunmaya başladılar, bizleri
bekleyen insanlar hakkında güzelce dedikodu yaptılar, o sırada Lotte faytonu durdurup
erkek kardeşlerine inmelerini söyledi, oğlanlar bir kez daha ablalarının elini öpmek istediler, büyüğü
on beş yaşa özgü büyük bir nezaketle, diğeri ise hızlı ve neşeli bir biçimde yaptı bunu. O da küçüklere
bir kez daha hoşça kalın dedi ve yolumuza devam ettik.
Teyze geçenlerde gönderdiği kitabı Lotte’nin bitirip bitirmediğini sordu - “Hayır,” dedi
Lotte, “hoşuma gitmedi, size geri verebilirim. Bundan önceki de daha iyi değildi.” - Ne tür kitaplar
diye sorduğumda, bana verdiği yanıt* şaşırtıcıydı. - Söylediği her şeyi oldukça ona özgü buluyor,
ağzından çıkan her sözcükle birlikte, ruhundaki yeni pırıltıların ve yeni güzelliklerin yavaş yavaş
neşeli bir ifadeye bürünen yüz hatlarından etrafa yayıldığını görüyordum, çünkü kendisini anladığımı
hissediyordu.
“Gençliğimde,” dedi, “en çok roman okumayı severdim. Pazar günleri bir köşeciğe oturup
tüm kalbimle Miss Jenny’nin5 mutluluklarını ve talihsizliklerini paylaşma fırsatı bulduğumda,
benden mutlusu olmadığına Tanrı tanıktır. Bu tür kitapların benim için hâlâ ilginç tarafları olduğunu
yadsımıyorum. Ama bir kitabı elime almak için çok nadiren zaman bulabiliyorum, bu nedenle kitabın okuma
zevkime tam olarak uygun olması gerekiyor. Ayrıca en çok sevdiğim yazar, benim dünyamı dile getiren,
etrafımda olup bitenlere benzer şeyler anlatan, hikâyesi kendi ev hayatım kadar bana ilginç ve duygulu
gelen yazardır, bunu derken benim yaşamım elbette cennet değil, ama bütün olarak değerlendirdiğimde
sonsuz mutluluğumun kaynağı.”
* Aslında hiçbir yazar yalnızca bir kızın, henüz genç ve kararsız bir insanın yargılarını
çok da önemli bulmaz, yine de yakınmalara fırsat vermemek açısından mektubun bu bölümünün çıkarılması
gerekti. - Goethe’nin Notu
5 Burada muhtemelen yazarı Marie-Jeanne Riccobini olan, Histoire de Miss Jenny Glanville
başlıklı romandan söz ediliyor, (ç.n.)
Bu sözlerden duyduğum heyecanı gizlemeye çalıştım. Tabii bu çok sürmedi: Wakefield’in köy
papazına6 ve ***’a* gönderme yapan bir gerçekten bahsettiğini duyunca, kendimden geçip ona
söylemem gereken her şeyi söyledim, o sırada sanki orada değillermiş gibi gözleri açık öylece oturan
diğerlerine Lotte’nin sohbeti yönelttiğini ancak bir süre sonra fark ettim. Teyzenin birkaç kez bana
alaylı bir yüz ifadesiyle bakması beni hiç ilgilendirmedi.
Sohbet dansın insana verdiği hazdan açıldı. - “Diyelim ki bu tutku bir kusur,” dedi
Lotte, “yine de dans etmek benim için en güzel şey derim size. Eğer kafama bir şey takılmışsa ve akordu
bozuk piyanomda bir contredanse tıngırdatıyorsam, her şey yolunda demektir.”
O konuşurken siyah gözlerinden nasıl hoşlandığımı, diri dudaklarının, taze ve canlı
yanaklarının tüm ruhumu nasıl cezbettiğini, konuşmalarının harika içeriğine kendimi tamamen
kaptırdığımı, kendini ifade ettiği sözcükleri çoğunlukla duymadığımı, bunların hepsini tahmin
ediyorsundur, çünkü beni tanıyorsun. Kısacası, eğlencenin yapıldığı evin önünde duran arabadan uyurgezer
gibi indim; etrafa akşam çökerken, aydınlatılmış salondan aşağıya doğru kulaklarımıza kadar gelen müziği
bile fark edemeyecek kadar düşlere dalmıştım.
Bay Audran ve X adlı biri - bütün bu isimleri kim aklında tutar ki -, teyzenin ve
Lotte’nin dans partnerleri bizi arabanın kapısında karşılayıp hanımları kaptılar, ben de benimkini üst
kata götürdüm.
Menuet yaparken birbirimizin etrafında döndük; hanımları sırayla dansa kaldırdım, en
çekilmez olanlar ellerini başkasına uzatıp dansı bir türlü bitirmek istemeyenlerdi. Lotte
partneriyle
6 İngiliz yazar Oliver Goldsmith’in The Vicar of Wakefield başlıklı romanından söz
ediliyor, (ç.n.)
* Burada da ülkemizin bazı yazarlarının adları anılmadan geçildi. Lotte’nin
söylediklerini onaylayan herkes, bu satırları okurken bu isimleri tahmin edecektir, onaylamayanlar
bilmese de olur zaten. - Goethe’nin Notu
bir İngiliz dansına başladı, sırası geldiğinde bizimle figür yapmaya başlayınca ne kadar
zevk aldığımı tahmin edersin. Onu dans ederken görmelisin! Tüm kalbiyle, tüm ruhuyla dans ettiğini,
bütün bedeninin uyum içinde olduğunu, dans her şeymişçesine, başka hiçbir şey düşünmüyor,
hissetmiyormuşçasına endişesiz ve serbest olduğunu görüyorsun; o an onun gözlerinin önünde her şey
siliniyor.
Onu ikinci contredanse’a davet ettim; üçüncüsü için bana söz verdi, dünyanın en hoş
açıksözlülüğü ile Alman dansını çok sevdiğini söyledi - “Burada âdet şöyle,” diye sözüne devam etti,
“birlikte gelen her çift Alman dansım birlikte yapar, kavalyem çok kötü vals yapıyor, bu işten onu azat
etsem, bana teşekkür bile eder. Sizin partneriniz de öyle, hem yapamıyor, hem hoşlanmıyor. İngiliz
dansında sizin güzel vals yaptığınızı gördüm; eğer benimle Alman dansı yapmak istiyorsanız, bunu
kavalyemden rica edin, ben de sizin damınız hanımefendiye gideyim.” - Bunun üzerine ona elimi uzattım ve
partnerinin benimki ile o arada ilgilenmesi konusunda anlaştık.
Sonra dans başladı, kollarımızın çeşitli şekillerde sarılmasıyla bir müddet büyük bir haz
yaşadık. Öyle güzel ve uçarcasına dans ediyordu ki! Tam vals yapacağımız sırada, çok az sayıda çift bu
dansı bildiği için, topların birbiri etrafında yuvarlanması gibi başlangıçta biraz renkli bir kargaşa
yaşandı. Biz akıllı davranıp onların kurtlarını dökmelerini bekledik, en beceriksizler pisti boşaltınca,
biz piste girdik ve diğer bir çift Audran ve damıyla sonuna kadar ustalıkla dans ettik. Dans etmek benim
için hiç bu kadar kolay olmamıştı. Artık ben insan ötesi bir şeydim. Çok sevgili varlığı kollarımda
tutup, çevredeki her şeyin geçip gittiği sırada onunla bir kuş gibi uçarken - Wilhelm, samimiyetle
söylüyorum, üzerinde hak iddia ettiğim, sevdiğim bir kız, bu yolda felakete sürüklensem bile benden
başka kimseyle dans etmeyecek diye yemin ettim. Beni ancak sen anlarsın!
Dinlenmek için salonda yürüyerek birkaç tur attık. Sonra o oturdu, kalan birkaç portakal
dilimini ona ayırmış olmam hoşuna gitti, ancak onun nezaket olsun diye yanındaki arsız kadına uzattığı
her dilim benim kalbime bir diken gibi battı.
Üçüncü İngiliz dansı yapılırken biz ikinci sıradaydık. Karşılıklı sıra oluşturmuş
çiftlerin arasından dans ederek nasıl geçtiğimizi Tanrı biliyor ya, büyük bir neşe içinde onun
kollarında en açık ve en saf neşenin en belirgin ifadesiyle dolu gözlerine bakarken, yüzündeki sevimli
mimikler nedeniyle dikkatimi çeken, pek de genç olmayan bir hanımın yanından geçtik. Lotte’ye
gülümseyerek bakıyordu, parmağını seni seni dercesine sallarken, uçarcasına onun yanından geçtiğimiz
sırada Albert ismini iki kez ima dolu bir ifadeyle telaffuz etti.
Lotte’ye “Albert kim?” dedim, “eğer sorma cüretim mazur görülürse.” - Tam cevap vermek
üzereyken, büyük sekiz figürünü yapmak üzere birbirimizden uzaklaşmak zorunda kaldık, çapraz bir şekilde
yan yana geçerken, onun alnında düşünceli bir ifade görür gibi oldum. - “Neden sizden saklayayım ki,”
dedi, promenad figürünü yapmak için bana elini uzatırken. “Albert akıllı bir adam, onunla nişanlı
sayılırım.” - Bu haber benim için yeni sayılmazdı (zira kızlar bana bunu yolda söylemişlerdi), yine de
benim için çok yeniydi, çünkü bunun bu kadar kısa zamanda benim için çok şey ifade eden Lotte’yle
ilintili olabileceğini düşünmemiştim. Kısacası aklım karıştı, kendimi kaybettim ve yanlış bir çiftin
arasına düştüm, her şey karmakarışık bir hale gelince, çabucak bir düzen oluşturmak üzere Lotte beni tüm
gücüyle çekip sürüklemek zorunda kaldı.
Ufukta çoktandır çaktığını gördüğümüz ve benim her zaman havanın soğumasına işaret olarak
değerlendirdiğim şimşekler daha da güçlendi, fırtınanın sesi müziği bastırdığında dans henüz bitmemişti.
Üç hanım bulundukları sıradan koşarak çıktı, kavalyeleri de onları izledi; ortalığın karışmasıyla müzik
de sona erdi. Eğlence sırasında bir felaket ya da
uğursuzluk aniden bastırırsa, doğal olarak bizde diğer zamanlara göre daha güçlü bir etki
uyandırır, bu etki, hem kendini oldukça güçlü bir biçimde hissettiren tümüyle karşıt bir olgu nedeniyle,
hem de duyularımızın kapılarını duyarlılığa bir kez açmasıyla herhangi bir etkiyi daha hızlı algılaması
nedeniyle daha da güçlenir. Birçok hanımda oluştuğunu gördüğüm tuhaf yüz ifadesini bu sebeplere
bağlıyorum. Çok akıllı biri sırtını pencereye dönerek bir köşeye oturup kulaklarını tıkadı. Bir diğeri
de önünde diz çöküp kafasını onun kucağına gömdü. Üçüncüsü ikisinin arasına sokulup gözyaşları arasında
küçük kız kardeşlerine sarıldı. Bazıları eve gitmek istedi; ne yaptığının pek farkında olmayan
diğerlerine gelince, bunalıma girmiş bu güzellerin Tanrı’ya ettikleri korku dolu dualardan kendilerine
pay çıkarmakla çok meşgul görünen eğlence delisi gençlerimizin cüretkârlıklarını frenleyecek kadar
hiçbirinin aklı başında değildi. İçimizden birkaç bey sakin sakin pipo içmek için aşağıya indi; ev
sahibinin kepenkleri ve perdeleri olan bir odaya bizi yönlendirmeyi akıl etmesine diğerleri itiraz
etmedi. Biz odaya girer girmez, Lotte sandalyelerden bir halka oluşturmaya başladı ve onun bir oyun
oynama önerisiyle ricası üzerine oradakiler yerlerine oturdu.
Oyunu kazandıkları takdirde muzır bir ödül beklentisiyle bazılarının dudaklarını büzerek
gerindiklerini gördüm. “Oyunumuz sayı saymak!” dedi Lotte. “Şimdi dikkat edin! Sağdan sola doğru
halkanın etrafında döneceğim, siz de halka boyunca sayıları söyleyeceksiniz, sırası gelen herkes bir
sayı söyleyecek, çok hızlı yapacaksınız bunu, kim duraksar ya da hata yaparsa tokadı yiyecek ve bu böyle
bine kadar sürecek.” - Neşeli bir hava oluştu: O kollarını açarak halkanın etrafında dönmeye başladı.
“Bir” diyerek başladı ilk kişi, yanındaki “iki”, ondan sonraki “üç” ve böyle sürdü oyun. Sonra o daha
hızlı, gittikçe daha hızlı dönmeye başladı; o sırada biri şaşırdı: Pat! Bir tokat, kahkahalar üzerine
sonraki de hata yaptı: Pat! Ve oyun gittikçe hızlandı. Ben iki tokat yedim ve içten içe bir
haz yaşarken, bana attığı tokatların diğerlerine göre daha sert olduğu düşüncesine
kapıldım. Daha bin denmeden çoğunun kopardığı kahkaha ve gürültü oyunun sonunu getirdi. Birbiriyle
samimi olanlar bir kenara çekildi, fırtına dinmişti, Lotte’yle salona çıktım. Giderken şöyle dedi:
“Tokatlar fırtınayla birlikte her şeyi unutturdu!” - Ona karşılık vermedim. - “En çok korkanlardan biri”
diye devam etti, “bendim, diğerlerine cesaret vereyim diye yürekli davranınca ben de cesaretlendim.” -
Pencereye yaklaştık. Uzaktan gök gürültüleri duyuluyordu, muhteşem yağmurun toprağa vuran sesi
işitiliyor, insana canlılık veren çok güzel bir koku sıcak havanın tüm yoğunluğuyla bize doğru
yükseliyordu. Lotte ayakta dirseğine dayanmış halde etrafa göz gezdiriyordu; önce gökyüzüne, sonra bana
baktı, gözleri yaşla doluydu, elini elimin üzerine koydu ve şunu dedi: “Klopstock!” - Onun aklından
geçen o harika odu hemen anımsadım, bu parolayla üzerime yağdırdığı bir duygu sağanağına tutuldum.
Dayanamadım, eğilip sonsuz bir haz duygusuyla elini öptüm. Yine gözlerine baktım - Ey büyük şair! O
bakışlarda ne kadar ilahi biri olduğunu keşke görseydin, senin sık sık kötüye çıkan yüce adını bir daha
başkasından duymak istemem!
19 Haziran
Geçen sefer anlattıklarımın neresinde kaldığımı anımsamıyorum; anımsadığım yattığımda
gecenin ikisiydi, yazmaktansa karşılıklı tatlı tatlı konuşmak olanağına sahip olsaydım, belki de seni
sabaha kadar uyutmazdım.
Balodan dönüşte neler olduğunu henüz anlatmadım, ama bugün de bunun için çok istekli
değilim.
Gündoğumu muhteşemdi. Hem hafif bir yağmurun yağdığı orman, hem de etraftaki canlanmış
kırlar! Hanımlar biraz kestirdi. Ben de aynı şeyi yapmak istemez miyim diye Lotte sordu; benim yüzümden
kendinizi zorlamayın dedi. “Gözleriniz uykuya dalmadığı sürece,” dedim, gözlerimi
ondan ayırmadan, “böyle bir ihtimal söz konusu değil.” İkimiz de onun evinin kapısına
kadar uyumadık, hizmetçi kız sessizce kapıyı açtı ve Lotte’nin sorularını babasının ve küçüklerin iyi
oldukları, herkesin uykuda olduğu şeklinde yanıtladı. Oradan ayrılırken, aynı gün kendisini görebilir
miyim diye iznini rica ettim; olumlu yanıt verince ben de gittim - o andan başlayarak güneş, ay ve
yıldızlar huzurla varlıklarını sürdürebilirken, ben gece mi olmuş gündüz mü farkında bile değilim, gözüm
dünyayı görmüyor.
21 Haziran
Tanrı’nın azizlerine layık göreceği türden mutlu günler yaşıyorum; bundan sonra başıma ne
gelirse gelsin, sevinçleri, yaşamın en saf sevinçlerini tatmadığımı söyleyemem. - Wahlheim’ı biliyorsun
artık; orada her yönüyle evimde gibiyim, oradan Lotte’ye gitmem sadece yarım saatimi alıyor, orada hem
kendimi, hem de bir insanın sahip olabileceği tüm mutlulukları duyumsuyorum.
Wahlheim’i yürüyüş yapmak için gözüme kestirdiğimde, cennete bu kadar yakın olacağım
aklıma gelir miydi? Benim tüm arzularımı barındıran av köşkünü, daha önce yaptığım uzun yürüyüşler
sırasında bazen dağdan, bazen ovada akan ırmağın karşı yakasından defalarca görmüştüm!
Sevgili Wilhelm, insanda hem uzaklara gitmek, yeni keşifler yapmak, gezip dolaşmak, hem
de sınırlamalara gönüllü olarak boyun eğmek, alışkanlıkların açtığı yolda ilerlerken sağa sola
sapmamakla ilgili dürtüler konusunda çok kafa yordum.
Tuhaf bir duygu: Buraya ilk geldiğimde tepeden güzel vadiye baktığıma, etraftaki her şey
beni nasıl da kendine çekmişti. - Şu koruluk! - Ah keşke onun gölgelerine karışsam! - Dağın şu zirvesi!
- Ah keşke oradan uçsuz bucaksız yöreye baksam! Zincir misali uzayıp giden tepeler ve her köşesini
bildiğim vadiler! - Alı keşke aralarında kaybolsam! diye düşünmüştüm. - Oysa oralara koşarak gitmemle
geri dönmem bir oldu, umdu-
ğumu bulamadım. Ah gelecek neyse uzak da odur! Belirmekte olan bütünüyle önemli bir şey
gözlerimizin önüne gelir, gözlerimiz gibi duygularımız da onun içine karışmak ister ve biz, ah, tüm
varlığımızla kendimizi ona vermeyi, büyük ve muhteşem tek bir duygunun tüm hazzıyla dolmayı özleriz. -
Ah, oraya vardığımızdaysa, orası şimdi burası olmuşsa, her şey her zamanki haline bürünür,
zavallılığımızın ve sınırlılığımızın içinde kalakalırız, ruhumuzsa kaçırdığımız huzura özlem
duyar
Yollara düşen en huzursuz gezgin bile nihayetinde yine yurdunu özler, uzaklarda boşuna
aradığı mutluluğu yuvasında, karısının göğsünde, çocuklarının yanında, hepsini korumak adına yaptığı
işlerde bulur.
Sabahları gün doğarken kırlara doğru Wahlheim’a yürüyorum, oraya varınca lokantanın
bahçesinden şeker bezelyelerimi kendim topluyorum, oturup bezelyeleri ayıklarken Homeros’umu okuyorum;
sonra küçük mutfakta bir tencere seçip, tereyağını alıp taze bezelyeyi ateşe koyuyor, tencerenin ağzını
kapatıp ara sıra yemeği karıştırmak için ocağın yanında oturuyorum, işte o zaman kendimi Penelope’nin
öküz ve domuzları kesip parçalayarak kızartan heyecanlı talipleri7 kadar coşkulu
hissediyorum. Tanrı’ya şükür, yaşam tarzıma doğal olarak katabildiğim ataerkil yaşamın özelliklerinden
başka hiçbir şey beni böylesine huzurlu ve hakiki duygularla dolduramıyor.
Bahçeden kopardığı bir baş lahanayı sofraya koyan insanın basit ve saf mutluluğunu kalbim
hissedebiliyorsa, keyfime diyecek yoktur, çünkü o yalnızca lahanayı değil, bütün güzel günleri, onu
ektiği o tatlı sabahı, suladığı o tatlı akşamları da sofraya koymuş olur, lahananın günbegün büyümesi
ona haz verdiği için her şeyin tadına bir anda yeniden varır.
29 Haziran
Yargıç için önceki gün kentten buraya doktor geldi ve beni yerde Lotte’nin çocuklarıyla
oynarken gördü, çocukların
7 Homeros, Odysseia, 20. Bölüm 247-280 arasındaki dizeler. (ç.n.)
bazıları üstüme tırmanıyor, diğerleri benimle şakalaşıyordu, ben de onları gıdıklıyor,
onlarla birlikte büyük bir gürültü koparıyordum. Konuşurken manşetlerini kıvırıp, kırma yakalığını
durmadan çekiştiren doktor, kurallara körü körüne bağlı o kukla, bütün bunları akıllı bir insana
yakıştırmadı elbette; bunu yüz ifadesinden anladım. Ancak hiçbir şey keyfimi bozamadı, o ciddi konularda
konuşup dururken, ben çocukların yıktığı iskambil kağıdından evi yeniden yapıyordum. Sonra kentte her
yeri dolaşıp yargıcın çocuklarının yaramaz olduklarını, Werther’in de onları iyice şımarttığını
söylemiş.
İşte böyle sevgili Wilhelm, dünyada en çok çocukları kendime yakın buluyorum. Onları
seyrederken, en ufak şeyde bile, gün gelip de çok ihtiyaç duyacakları tüm erdemlerin, tüm güçlerin
mayasını görünce, inatçılıklarında gelecekteki tutarlılığa ve karakter sağlamlığına, yaramazlıklarında
dünyanın tehlikelerine teğet geçen mizah ve umursamazlığa bakınca, her şey öylesine bozulmamış, öylesine
bütünlük içinde ki! O zaman hep ama hep insanların kılavuzunun şu altın sözünü yineliyorum: “Onlardan
biri gibi olmazsanız!”8 Böyle olduğu halde dostum, bizimle eşit olan, örnek almamız9
gereken çocuklara biz kul muamelesi yapıyoruz. Hiçbir istekleri olmamalı! - Sanki bizim yok mu?
Peki bizi ayrıcalıklı kılan şey ne? - Çünkü biz yaşça daha büyük ve daha akıllıyız! - Ey Tanrım,
gökyüzünden hem yaşlı çocukları, hem de genç çocukları görüyorsun, hepsi bu; hangisinden hoşlandığını
senin Oğlun bildireli çok zaman oldu. Ona inanıyorlar, ama onu dinlemiyorlar - bu da çok eski bir hikâye
zaten! - ve çocuklarını kendileri gibi yetiştiriyorlar - Adieu10 Wilhelm! Bu konuda daha
fazla gevezelik etmek istemiyorum.
8 Kutsal Kitap: Yeni Ahit, Matta 18 (3). (ç.n.)
9 Jean Jacques Rousseau (1712-1778) çocuğun bozulmamış doğallığını yetişkinlere örnek
olarak görüyordu. Emile ya da Eğitim Hakkında, (ç.n.)
10 Fransızca “hoşça kal” demek. (ç.n.)
1 Temmuz
Lotte’nin bir hasta için ne ifade edebileceğini, hasta yatağında susuzluktan ölen
birinden daha kötü durumdaki kendi zavallı yüreğimden biliyorum. Lotte birkaç gün için kente geldi,
doktorların dediğine göre son günlerini yaşayan ve son anlarında Lotte’nin yanında olmasını isteyen iyi
bir kadının yanında kalacak. Geçen hafta onunla birlikte St. ***’nin papazını ziyarete gittik; dağın
yamacında, buraya bir saatlik mesafede küçük bir yer. Saat dört sularında oraya vardık. Lotte kendinden
küçük kız kardeşini de yanına almıştı. İki ulu ceviz ağacının gölgelediği papaz evinin avlusuna
girdiğimizde yaşlı ve iyi yürekli adam evin önündeki bir bankta oturmaktaydı, Lotte’yi görünce yeniden
doğmuş gibi budaklı bastonunu unutup onu karşılamak üzere ayağa kalkmaya yeltendi. Lotte koşup yanına
oturarak, onu da oturmak zorunda bıraktı, babasının çok selam gönderdiğini söyledi, tekne kazıntısı,
yaramaz ve pasaklı en küçük oğlunu okşayıp sevdi. Yaşlı adamla nasıl ilgilendiğini, onun yarı sağır
kulakları duysun diye sesini nasıl yükselttiğini, beklenmedik bir anda ölen genç ve sağlıklı
insanlardan, Karlsbad’ın muhteşemliğinden ona nasıl bahsettiğini, onun gelecek yaz oraya gitme planını
nasıl güzel bulduğunu, son görüşmelerine göre onu nasıl daha iyi ve canlı gördüğünü söylerken
görmeliydin Lotte’yi. - O sırada ben papazın karısıyla selamlaştım. İhtiyar çok canlıydı, güzel
gölgesinde oturduğumuz harika ceviz ağaçlarını övmeden duramadığımdan, biraz zorlanarak da olsa, bize
ağaçların hikâyesini anlatmaya başladı. - “Yaşlı olanı,” dedi, “kimin diktiğini bilmiyoruz; bazılarına
göre o papaz, bazılarına göreyse başka bir papaz. Ama şuradaki, arka taraftaki daha genç olan ağaç
karımla yaşıt, Ekim’de elli yıl olacak. Karım akşamüstü doğmuş, babası da ertesi sabah bu ağacı dikmiş.
Babası benden önce papazlık görevini yürüten kişiydi, bu ağacı ne kadar sevdiğini anlatmama gerek yok;
tabii ki benim için de çok değerli. Ben bu avluya
yirmi yedi yıl önce yoksul bir öğrenci olarak ilk kez geldiğimde karım bu ağacın altında
bir kerevete oturmuş örgü örüyordu.” - Lotte kızını sordu; onun Bay Schmidt’le işçilerin bulunduğu
çayırlığa gittiğini söyledi, ihtiyar anlatmaya devam etti: Hem kendinden önceki papazın, hem de onun
kızının sevgisini kazanmış, önce papazın yardımcısı sonra ardılı olmuş. Hikâye bittikten az sonra
papazın kızı adı geçen Bay Schmidt’le beraber bahçeden bize doğru geldi: Lotte’ye içten gelen bir
samimiyetle hoş geldin dedi, ondan hoşlandığımı söylemeliyim; uzun boylu, tez canlı bir esmer, köyde
onunla kısa bir süre geçirmek zevkli olabilir. Sevgilisi (zira Bay Schmidt kendisini hemen böyle
tanıttı) sessiz ama kibar biri, Lotte onu da en başından sohbetimize dahil etmeye çalıştığı halde
çekimser kaldı. Beni üzen ve yüz ifadesinden anladığım kadarıyla, onu sohbetten alıkoyan şey sınırlı
zekâsından ziyade inatçılığı ve keyfinin yerinde olmayışıydı. Sonra bu durum ne yazık ki çok açıkça
belli oldu, zira Friederike gezinti sırasında zaman zaman Lotte’ye, zaman zaman da bana eşlik ediyordu,
adamın zaten esmer olan yüzü gittikçe kararınca Lotte kolumdan hafifçe çekiştirerek Friederike’ye
gereğinden fazla ilgi gösterdiğimi ima etmeye çalıştı. İnsanların birbirlerinin huzurunu bozmasından
rahatsız olurum ben, en çok da genç insanların hayatlarının en güzel çağında, bütün sevinçlere
alabildiğine çok kucak açabilecekleri zamanda birkaç güzel günü surat asarak birbirlerine zehir etmeleri
ve ancak çok sonradan kaybettikleri şeyin telafisinin olanaksız olduğunu görmeleri canımı sıkar. Bu
durum huzurumu kaçırdı, akşama doğru papaz evinin avlusuna dönüp masada sütle ekmek yerken, sohbet
dünyanın acı ve sevinçlerinden açıldığında söze girip gerçekten içimden geldiği gibi keyifsizlik
hakkında konuştum. - “Biz insanlar güzel günlerin azlığından, kötü günlerinse çokluğundan sık sık
yakınırız,” diye konuşmaya başladım, “bana kalırsa bu doğru bir bakış açısı değil. Tanrı’nın bize
her gün sunduğu güzel şeylerin tadını çıkaracak kadar kalbimizin kapıları açık olursa,
başımıza gelen kötü şeylere katlanacak gücümüz olur.” - “Ama kendimizi iyi hissetmek, elimizde değil
ki,” diye karşılık verdi papazın karısı, “beden sağlığı çok önemli! Eğer bir insanın sağlığı yerinde
değilse, her şeyi kötü demektir.” Ona hak verdim. - “Diyelim ki bu bir hastalık,” diye sözüme devam
ettim, “o zaman kendimize bunun bir çaresi yok mu diye sormalıyız.” - “Çok mantıklı,” dedi Lotte, “en
azından birçok şey bize bağlı diye düşünüyorum. Kendimden biliyorum. Bir şey kafama takılıp canım
sıkılınca ayağa kalkar, bahçede bir aşağıya bir yukarıya gidip gelirken birkaç contredanse mırıldanırım,
hiçbir şeyim kalmaz.” “İşte benim söylemek istediğim de bu,” diye karşılık verdim, “tembellik neyse
keyifsizlik de odur, tembelliğin bir türüdür. Doğamızın buna eğilimi var, ancak toparlanma gücünü
bulursak, kolaylıkla çalışmamız mümkün olur, gerçek hazzı elde etmenin yolu çalışmaktan geçer.” -
Friederike büyük bir ilgiyle dinliyordu, genç adam insanın kendine hâkim olamadığını, en azından
duygularına hükmedemediğini söyleyerek bana itiraz etti. - “Burada olumsuz duygulardan bahsediyoruz,”
diye karşılık verdim, “herkesin kurtulmak isteyeceği duygulardan; kimse denemeden gücünün sınırlarını
bilemez. Hasta olan kişi, elbette bütün doktorlara başvurup şifa bulmak ister. Arzuladığı sağlığa
kavuşmak için en ağır kısıtlamaları, en acı ilaçları reddetmez.” - Temiz kalpli ihtiyarın konuşmaya
katılmak için söylenenleri duyma çabasını fark edince, konuşurken ona yönelip sesimin tonunu yükselttim.
“Birçok günaha karşı vaazlar veriliyor,” dedim, “keyifsizliğe karşı vaiz kürsüsünden bir şeyler
söylendiğini* hiç duymadım.” “Bunu kentteki papazlar yapsın,” dedi ihtiyar, “köylüler keyifsizliğin ne
olduğunu bilmezler; yine de ara sıra yapılsa iyi olur, hiç değilse eşim ve yargıç bey için.” - Herkes
güldü, o
* Lavater’in bu konuda mükemmel bir vaazı vardır, bu ve diğerleri Yunus Kitabı Hakkında
Vaazlar başlıklı kitabında yer alır. - Goethe’nin Notu
da aynı şekilde, ta ki sohbeti bir süre kesintiye uğratan bir öksürük nöbetine
tutuluncaya kadar; sonra genç adam yine söze girdi: “Siz keyifsizliği bir günah olarak görüyorsunuz, bu
bana abartılı geliyor.” - “Hiç değil,” diye yanıt verdim, “insan hem kendisine, hem de yanındakine zarar
veriyorsa, bunun böyle algılanması yanlış değil. Birbirimizi mutsuz kılmamız yetmiyormuş gibi, bir de
herkesin kendisine ara sıra sağlayabildiği sevinci elinden mi alalım? Keyfi olmadığı halde bunu
gizleyecek, etrafındaki sevinçli havayı dağıtmadan buna yalnız başına katlanacak kadar iyi bir insan
gösterin bana! Ya da bu, her zaman aptalca bir kendini beğenmişliğin körüklediği kıskançlıktan
kaynaklanan, kendimizle barışık olmayışımızın, kendimize saygı duymayışımızın sonucu ortaya çıkan iç
huzursuzluğundan başka bir şey değil mi? Mutlu edemediğimiz mutlu insanlar görüyoruz, dayanılmaz olan
bu.” - Konuşurken duyduğum heyecanı gören Lotte’nin bana gülümsemesi, Friederike’nin gözündeki yaş,
konuşmamı sürdürmem için beni kamçıladı. - “Dışa vurduğu ufak sevinçleri elinden almak için,” dedim,
“bir insana baskı yapanlara yazıklar olsun. Ne dünyanın tüm armağanları, ne de tüm lütufları,
başımızdaki despotun kıskanç sıkıntısının bize zehir ettiği bir anlık neşenin yerini tutar.”
Bütün yüreğimle o anı yaşıyordum, geçmişte kalan bazı hatıralar ruhuma hücum edince
gözlerim doldu.
“Keşke insan her gün kendisine şunları söylese:” dedim “arkadaşların için tek
yapabileceğin, onların mutluluklarını bozmamak, mutluluklarını paylaşarak artırmak. Ruhları endişe
verici bir tutkunun altında ezilip kederle mahvolurken, onları biraz olsun avutabiliyor muyum?
Hayatının baharında toprağa verdiğin o insan, korkunç bir ölümcül hastalığa yakalanır,
acınası bir bitkinlikle yatağında yatar, boş boş gökyüzüne bakar, solgun alnında ecel terleri birikir ve
sen servetinin onu kurtaramayacağına dair o en derin teessürle hiçbir çabanın son yolculuğuna hazırlanan
o
cana bir nebze kuvvet veya bir cesaret kıvılcımı veremeyeceği düşüncesinin verdiği
korkuyla kalakalırsın.”
Başımdan geçen böyle bir olayın anısı, konuşmam sırasında bütün şiddetiyle üzerime çöktü.
Mendili gözlerime tutup onlardan uzaklaştım, ancak Lotte’nin gidiyoruz diye seslenişi beni kendime
getirdi. Her şeyi çok fazla ciddiye aldığım konusunda yolda beni eleştirdi; bu yüzden perişan olacağımı,
kendimi korumam gerektiğini söyledi! - Ah meleğim benim! Sırf senin için yaşarım ben.
6 Temmuz
O, sürekli ölüm döşeğindeki hanım arkadaşının etrafında, sürekli aynı ruh haliyle, ne
yana baksa ağrıları dindiren, mutlu kılan, sürekli yardıma hazır sevimli bir varlık. Dün akşam Marianne
ve küçük Malchen’le11 gezintiye çıkacağını biliyordum, yollarına çıkınca beraber yürüdük. Bir
buçuk saatlik yürüyüşten sonra kente yaklaşırken, benim için çok değerli, bu kez binlerce kez değerli
olan çeşmenin başına geldik. Lotte yüksek olmayan duvarın üzerine oturdu, biz de karşısında ayakta
duruyorduk. Etrafıma bakındım, ah, kalbimin bomboş olduğu zamanlar yeniden gözlerimin önünde canlandı. -
“Güzel çeşme,” dedim, “o zamandan beri senin gölgene hiç sığınmadım, yanından aceleyle geçip giderken,
zaman zaman seni görmedim bile.” - Aşağıya doğru bakınca, Malchen’in bir bardak suyla çok meşgul halde
yukarıya geldiğini gördüm. - Lotte’ye baktım ve onda hoşuma giden her şeyi duyumsadım. O sırada Malchen
suyla yanımıza geldi. Marianne suyu ondan almak isteyince: Çocuk çok tatlı bir ifadeyle “Hayır!” diye
bağırdı, “Hayır, Lottchen önce sen iç!” - Çocuğun söylediklerinde ifadesini bulan içtenlik ve iyilik
beni öyle büyüledi ki, duygularımı anlatabilmek amacıyla onu yerden alıp bir güzel öptüm, o da
11 Malchen, Amalie isminin küçültme ekiyle kullanılışı, (ç.n.)
hemen bağırıp ağlamaya başladı. - “İyi yapmadınız,” dedi Lotte. - Üzülmüştüm. - “Gel,
Malchen,” diye devam etti, bir yandan elinden tutup merdivenlerden aşağıya onu indirirken, “serin suyla
çabuk çabuk yıkayınca bir şeyin kalmaz.” Orada öylece durup baktım, ufaklık büyük bir gayretle ıslak
elleriyle yanaklarını ovuşturuyordu, bunu mucizevi suyla tüm kirlerinden arınma ve çirkin bir sakal
çıkması utancını bertaraf etme inancıyla yapıyordu; Lotte “Bu kadarı yeterli!” demesine rağmen, çocuk
çok şey olmuş gibi hâlâ yanaklarını yıkamaya devam ediyordu. - Hayatımda bir vaftiz törenini hiç bu
kadar saygıyla seyretmediğimi sana söylemeliyim Wilhelm; Lotte yukarıya geldiğinde, tıpkı bir ulusun
hatalarını bağışlayan bir yalvacın ayaklarına kapanır gibi onun ayaklarına kapanmayı çok
isterdim.
Akşam içimdeki o sevinçle, akıllı biri olduğu için insanları tanır diye düşündüğüm bir
adama olayı anlatmaktan kendimi alamadım; ama söylediklerim nasıl yorumlandı sence! Lotte’nin kötü bir
davranış sergilediğini, çocukları hiçbir konuda kandırmamak gerektiğini, böyle şeylerin sayısız
yanılgılara ve batıl inançlara yol açacağını, bunlardan da çocukların küçük yaşta korunması gerektiğini
söyledi. - O an aklıma adamın bir hafta önce çocuğunu vaftiz ettirdiği geldi, bu nedenle konunun
üzerinde durmadım ve kalbimin sesine kulak verdim: Hoş hayallerle başımızı döndürürken, bizi dünyanın en
mutlu insanı kılan Tanrı bize nasıl davranıyorsa, biz de çocuklara öyle davranmalıyız.
8 Temmuz
Nasıl da çocuktur insan! Nasıl da böyle bir bakışa özlem duyar! Nasıl da çocuktur insan!
Yürüyerek Wahlheim’a gitmiştik. Hanımlar ise arabayla geldiler, yürüyüşümüz sırasında Lotte’nin siyah
gözlerinde sanki - kusuruma bakma, ben bir budalayım! - Onları, o gözleri görmelisin. - Kısa keseyim
(zira uykudan gözlerim kapanıyor): Gözlerinin önüne getir,
hanımlar arabaya bindiler bile, genç W., Selstadt ile Audran ve ben faytonun yanındayız.
Hanımlar arabanın kapısından beylerle konuşuyorlar, onlar da elbette oldukça neşeli ve rahat. - Ben
Lotte’nin gözlerini arıyorum; ah, o kâh birine kâh öbürüne bakıyor! Ama bana sıra gelince! Bana! Bana!
Tamamıyla ona odaklanmış halde orada öyle dururken, beni görmüyor bile! - Kalbim ona bin kez
"adieu" diyor! Oysa o beni görmüyor! Fayton hareket edip giderken, gözlerim doluyor.
Arkasından bakıyorum ve Lotte’nin arabanın kapısından dışarıya çıkan şapkasını görüyorum, bakmak için
arkaya dönüyor, oh, yoksa bana mı? - Dostum! Bu çelişki içinde gidip geliyorum; benim avuntum da bu:
Belki de bana bakmıştır! Belki! - İyi geceler! Ah, nasıl da bir çocuğum ben!
10 Temmuz
Grup içinde ondan bahsedilirken sergilediğim aptalca tavırları görmelisin. Hele hele bana
onu beğeniyor muyum diye sorulduğunda. - Beğenmek! Bu sözcükten ölürcesine nefret ediyorum. Tüm bilinci
ve duyguları Lotte’yle dolu olmadığı halde onu beğenen ne tür bir insandır ki! Beğenmek! Geçenlerde biri
bana Ossian’ı beğeniyor muyum diye sordu!
11 Temmuz
Bayan M.’nin durumu çok ağır; Lotte’yle birlikte ben de üzüldüğüm için yaşasın diye dua
ediyorum. Lotte’yle nadiren bir kız arkadaşında karşılaşıyorum, bugün bana harika bir olay anlattı. -
Bayan M.’nin yaşlı kocası, hırslı ve açgözlü cimrinin biriymiş. Hayatı boyunca karısına hem çok eziyet
etmiş, hem de para sıkıntısı çektirmiş; buna rağmen kadın her zaman geçinmenin bir yolunu bulmuş. Birkaç
gün önce doktor kadının yaşamından ümidini kesince kadın kocasını çağırtmış (Lotte de odadaymış) ve ona
şunları söylemiş: “Öldükten sonra bir karışıklığa ya da bir sıkıntıya yol açabilecek bir konuda itiraf
etmem gereken bir şey var. Şimdiye kadar olabildiği ölçüde düzenli ve ekonomik bir şekilde evi
idare
ettim; ancak geçen otuz yıl boyunca seni kandırdığım için kusuruma bakma. Evliliğimizin
ilk zamanlarında mutfak ve diğer ev giderlerini karşılayayım diye kısıtlı bir para ayırdın. Evin
giderleri arttığı, işimiz büyüdüğü halde haftalığımı ihtiyaçlar doğrultusunda artırmaya razı olmadın;
sözün kısası, harcamaların en fazla olduğu dönemlerde bile haftalık yedi guldenle geçinmemi istedin. Ben
de itiraz etmeden bunu kabul etmiş göründüm ve kasadan para çalacağımı kimse tahmin edemeyeceği için her
hafta satışlardan elde edilen paranın fazlasını aldım. Hiç savurganlık yapmadım, benden sonra evin
idaresini üstlenecek kişi çaresiz kalmayacak olsa, senin de ona ilk eşinin aynı haftalıkla idare
ettiğini durmadan iddia etme ihtimalin olmasa, ben bu sırrı gönül rahatlığıyla sonsuza kadar
saklardım.”
Olanların arkasında bir şey var mı diye kuşku duymayan insan zekâsının inanılmaz
duyarsızlığı ile ilgili olarak Lotte’yle sohbet ettik, masrafların belki iki misli olması gerektiği
yerde yedi gulden bir insana yetiyorsa, bunun altında başka şeyler aranmalı dedik. Ancak ben bile
peygamberin tükenmeyen zeytinyağı çömleğini12 şaşkınlığa düşmeden evlerinde bulundurmak
isteyecek çok insan tanıdım.
13 Temmuz
Hayır, kendimi kandırmıyorum! Onun siyah gözlerinde bana ve yazgıma karşı gerçek bir ilgi
okuyorum. Evet, hissediyorum, bu konuda yüreğim beni yanıltmaz, o -ah buna hakkım var mı, cenneti bu
sözcüklerle anlatabilir miyim? O beni seviyor!
Beni seviyor! - O beni sevmeye başladığından beri kendi gözümde değerim arttı, ben -
böyle şeylerden anladığın için sana bunu söyleyebilirim - kendime tapıyorum!
Acaba bu gerçek aşk duygusu mu, yoksa kibir mi? Lotte’nin kalbinde yeri var diye kimseden
korkmuyorum.
12 Kutsal Kitap: Eski
Ahit, I. Krallar 17 (14-16). (ç.n.)
Yine de - o nişanlısını anlatırken, çok sıcak, çok sevgi dolu ifadelerle anlatırken -
kendimi tüm rütbeleri sökülmüş, kılıcı elinden alınmış biri gibi hissediyorum.
16 Temmuz
Ah, tesadüfen parmağım onunkine dokununca, ayaklarımız masanın altında birbirine değince
öyle heyecanlanıyorum ki! Ateşten kaçarcasına geri çekiliyorum, sonra gizemli bir güç beni yine öne
doğru çekiyor - bütün duygularım yüzünden başım fazlasıyla dönüyor. - Ah! Onun masum kalbi ve özgür
ruhu, küçük yakınlaşmaların bile bana ne kadar acı verdiğini hissetmiyor. Konuşurken elini benimkinin
üzerine koyunca, sohbete duyduğu ilgiyle bana yaklaşınca, ağzından çıkan ilahi nefesin dudaklarıma değme
ihtimali belirince: Yıldırım çarpmış gibi elim ayağım tutuluyor. - Sonra Wilhelm, o cennete, o yakınlığa
ulaşmaya bir cesaret etsem! Beni anlıyorsun. Hayır, kalbim o kadar kötü değil! Sadece hassas! Fazlasıyla
hassas! Bu da kalbimin kötü olduğunu göstermiyor mu? -
O benim için ilahi biri. Onun yanında tüm hırslarımdan arınıyorum. Onun yanındayken bana
neler oluyor hiç bilmiyorum, sanki bütün sinirlerim ruhumu alt üst ediyor. - Bir meleğin yeteneğiyle
piyanoda çaldığı öyle sade, öyle içli bir melodisi var ki! Bu onun en çok sevdiği şarkı, daha ilk
notasını çalar çalmaz, beni tüm acılardan, kargaşalardan ve huzursuzluklardan uzaklaştırıyor.
Eski çağların müziklerinin büyülü gücüyle ilgili sözlerin hiçbiri bana olanaksız
gelmiyor. Bu yalın şarkı beni öyle duygulandırıyor ki! Ne zaman beynime bir kurşun sıkmak istesem, o bu
şarkıyı çalıyor! Ruhumdaki kargaşa ve karamsarlık dağılıyor ve ben yine özgürce nefes almaya
başlıyorum.
18 Temmuz
Wilhelm, aşk olmasa hayatın ne anlamı olur? Işık vermeyen büyülü bir fener gibi! Küçük
lambayı içine koyar koymaz,
beyaz duvarında rengarenk imgeler görünür sana! Geçici hayalet gölgelerden başka bir şey
olmasalar da, deneyimsiz gençler gibi karşılarına geçip o muhteşem görüntülere hayranlık duymaktan her
zaman mutlu oluyoruz. Bugün Lotte’ye gidemedim, başımdan savamadığım insanlar bana engel oldu. Ne
yapayım diye düşündüm. Uşağımı ona gönderdim, sırf bugün onu görmüş biri yakınımda olsun diye. Onu öyle
bir sabırsızlıkla bekledim, öyle bir sevinçle karşıladım ki! Utanmasam tutup alnından öpecektim.
Güneşe çıkarılınca güneş ışınlarını çeken, gece olduğundaysa bir süre ışık veren Bologna
taşından söz ederler. Uşak da benim için aynı şeydi. Lotte’nin bakışlarının onun yüzüne, onun
yanaklarına, onun ceketinin düğmelerine ve yakasına değmiş olduğu duygusu benim için her şeyi öyle
ilahi, öyle değerli kıldı ki! O an birisi bin taler verecek olsa, delikanlıyı yine de kimseye vermezdim.
Onun gelmesiyle kendimi çok iyi hissettim. - Buna sakın gülme. Wilhelm, mutluysak, nedeni hayalet
gölgeler değil mi?
19 Temmuz
Uyandığımda büyük bir neşeyle güzel güneşe bakarken “Onu göreceğim!” diye bağırıyorum
sabahları, “Onu göreceğim!” Ve o an bütün gün yapmak istediğim başka bir şey gelmiyor aklıma. Her şey,
her şey bu ümitle iç içe geçiyor.
20 Temmuz
Elçiyle ***’ye gitmem konusunda şimdilik sizin gibi düşünmüyorum. Birinin yönetimi
altında olmak çok hoşuma gitmiyor. Üstüne üstlük bu adamın aksi bir insan olduğunu hepimiz biliyoruz.
Annemin kadrolu bir işim olmasını arzu ettiğini söylüyorsun, bu beni güldürdü. Şimdi ben çalışmıyor
muyum yani, ha bezelye ayıklamışsın, ha mercimek seçmişsin, aslında ikisi de aynı şey değil mi? Gerçi
dünyadaki bütün işler değersiz, başkaları istiyor diye kendi tutkusunu, kendi gerek-
sinimini dikkate almadan, para, onur ve başka şeyler uğruna kendini yiyip bitiren insan
her zaman budalanın biridir.
24 Temmuz
Biliyorum, resim yapmaya ara vermemem senin için çok önemli, o zamandan beri pek resim
yapmadığımı söylemektense, susayım daha iyi.
Küçücük bir taştan tut da minicik bir ota kadar, hiç bu kadar mutlu, doğayla ilgili
duygularım hiç bu kadar zengin ve içten olmamıştı, böyle olduğu halde - nasıl resim yapacağımı
bilmiyorum, hayal gücüm öyle zayıf ki, bir taslak bile çizemeyecek kadar karşımdaki her şey belirsiz ve
değişken; ama balmumu ya da kil olsa, bir şeyler yapabilirim diye düşünüyorum. Bu durum uzun sürerse,
kil alıp yoğuracağım, sonunda ortaya hamurdan başka bir şey çıkmayacak olsa bile!
Üç kez Lotte’nin portresini çizmeye yeltendim, üçü de birbirinden kötü oldu; bir süre
öncesine kadar bu konuda çok başarılı olmam canımı daha fazla sıktı. Bunun üzerine onun siluet
portresini yaptım, şimdilik bununla yetinmeliyim.
26 Temmuz
Evet, sevgili Lotte, bütün işleri yaparım, hallederim; yeter ki siz benden daha çok şey
yapmamı isteyin, hem de olabildiğince sık. Sizden bir ricam var: Bana not yazdığınız kâğıtların arasına
kum13 serpmeyin lütfen. Bugün notunuzu hızla dudağıma değdirince dişlerim gıcırdadı.
26 Temmuz
Zaman zaman onu bu kadar sık görmemeye karar verdiğim oldu. Peki bunu uygulayacak biri
var mı? Her gün kendimi kandırmaya çalışıp yemin billah ediyorum: Bir kez olsun yarın onu görme diye.
Ertesi gün olunca yine karşı ko-
13 Mürekkebi kurutmak için serpilen ince kum, rıh. (ç.n.)
nulmaz bir sebep buluyor; ne olduğunu anlamadan bakıyorum onun yanındayım. Ya akşamdan
“Yarın geliyorsunuz, değil mi?” demiştir - kim buna hayır diyebilir? Ya da bana bir şey sormuştur, ben
de cevabı ona kendim iletmeyi uygun bulmuşumdur; ya da hava öyle güzeldir ki, Wahlheim’a gitmişimdir,
oraya varınca da ona gitmem sadece yarım saatimi alacaktır! - Çok yakındayımdır, yalnızca bir hamle,
hop! Oradayım. Büyükannem mıknatıslı bir dağla ilgili bir masal anlatırdı: Dağa fazla yaklaşan gemilerin
demir parçalarının hepsi birden sökülür, çivileri dağa doğru uçarmış, zavallı acı çekenlerse, üst üste
yığılan tahtaların arasında ezilirlermiş.
30 Temmuz
Albert gelmiş, ben de giderim; diyelim ki kendimi her yönden ondan daha önemsiz görmeye
hazırım, o da çok iyi ve çok soylu bir insan, yine de karşımda onun birçok mükemmel özelliğe sahip
olduğunu görmek benim için dayanılmaz olur. - Sahip! - Kısacası Wilhelm, nişanlı burada! Kendisine iyi
davranılması gereken akıllı ve uslu bir adam. Geldiğinde iyi ki orada değildim. Yoksa yüreğim
sızlayacaktı. Aynı zamanda çok onurlu bir insan, ben yanlarındayken Lotte’yi bir kere bile öpmedi. Ömrü
uzun olsun! Sırf kıza saygı duyuyor diye onu sevmem lazım. Bana iyi davranıyor, bu kendi duygularından
ziyade Lotte’nin çabasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum; zira kadınlar bu konuda duyarlıdırlar,
haklılar da. İki hayranın iyi ilişkiler içinde birbirine katlanabilmesi, her ne kadar sık karşılaşılmasa
da, kadının lehine bir durumdur.
Ancak Albert’e saygıda kusur edemem. Onun sakin görüntüsü kişiliğimde bastıramadığım
huzursuzlukla çok belirgin bir tezat oluşturuyor. Çok duygulu bir insan ve Lotte’nin kendisi için ne
ifade ettiğini biliyor. Çok huysuz birine benzemiyor, biliyorsun, benim insanlarda en çok nefret ettiğim
kusurdur bu.
O beni akıllı biri olarak görüyor; Lotte’ye olan bağlılığım, Lotte’nin yaptığı her şeyden
duyduğum içten sevinç onun üstünlük duygusunun artmasına ve Lotte’yi daha çok sevmesine neden oluyor.
Acaba ufak tefek kıskançlıklarla zaman zaman onu üzüyor mu diye kafa yormuyorum, en azından onun yerinde
olsam, kendimi bu olumsuz duygudan uzak tutamazdım.
Umurumda olan o değil, Lotte’nin yatımdayken duyduğum sevinçten yoksunum artık. Buna
aptallık mı, yoksa körleşme mi demeliyim? - Bir ad koymak şart mı? Olay kendi kendini anlatıyor zaten! -
Şimdi bildiğim her şeyi Albert gelmeden önce de biliyordum; Lotte’nin üzerinde hak iddia edemeyeceğimi
biliyordum, etmedim de - yani bu kadar güzel bir şey karşısında ümide kapılmamak ne kadar mümkün
olabilirse Ve şimdi şımarık çocuk, diğeri gerçekten gelip kızı elinden aldığı için şaşkın
durumda.
Kendime hâkim olmaya çalışıp çektiğim üzüntüyle alay ediyorum, zaten başka türlü olması
olanaksız, ama durumu olduğu gibi kabullenmem gerek diye düşünebileceklerle daha fazla alay ediyorum. -
Beni bu korkuluklardan kurtar! Ormanlarda dolaştıktan sonra Lotte’ye gittiğimde, Albert’i küçük
bahçedeki ağaçların altında onunla birlikte otururken görünce kalakalıyorum, aşırı neşeli bir tavra
bürünüp bir sürü muziplik ve saçmalık yapmaya başlıyorum. - “Tanrı aşkına,” dedi bana bugün Lotte, “dün
akşamki gibi şeyler anlatmamanızı rica ediyorum sizden! Çok neşeli olduğunuzda korkunç oluyorsunuz.” -
Aramızda kalsın, Albert’in işi olduğu zamanları kolluyorum; hop! dışarıdayım, Lotte’yi ne zaman yalnız
bulsam, neşem yerine geliyor.
8 Ağustos
Kaçınılmaz yazgıya boyun eğmemizi isteyen insanları katlanılmaz bulduğumu söylerken,
kesinlikle seni kastetmedim sevgili Wilhelm, bunu bilmelisin. Senin benzer düşüncelere
sahip olabileceğini gerçekten düşünmedim. Aslında sen haklısın. Ama bir şeyi belirtmem
gerek dostum! Hayatta “ya öyle, ya böyle” ile nadiren yol alınıyor; duygularla davranış biçimleri,
kemerli burunla yassı burun arasında var olanlar kadar çeşitli.
Hem senin bütün gerekçelerine hak verip, hem de “ya öyle, ya böyle” arasında kaçamak bir
yol ararsam bana kızmamaksın.
Lotte’yle ilgili bir ümidin var mı ya da yok mu diye soruyorsun. Güzel, birinci durum söz
konusuysa, ümidini kesme, arzularının gerçekleşmesine çalış: İkinci durum söz konusuysa toparlan ve tüm
gücünü tüketen bu sefil duygudan kurtulmayı dene diyorsun. - Dostum! Söylemek kolay, gerçekleştirmek
zor.
Sinsi bir hastalığın önlenemez şekilde her geçen gün ölüme yaklaştırdığı bahtsız
birinden, hançerle işkencesine bir anda son vermesini isteyebilir misin? Gücünü tüketen hastalık, aynı
zamanda ondan kurtulma cesaretinden de onu yoksun bırakmaz mı?
Gerçi benzer bir örnekle bana yanıt verebilirsin: Kararsızlık ve duraksama yüzünden
hayatını tehlikeye atmaktansa, bir kolunu kaybetmeyi yeğlemeyecek biri var mıdır? - Bilmiyorum! - neyse
örneklerle kafamızı yormayalım. Kısacası - Evet, Wilhelm, bazen bir anlığına beni yerimden sıçratıp
kendime getiren bir cesarete kapılıyorum, o an - nereye gideceğimi bilsem, koşa koşa gideceğim.
Akşam
Bir süredir ihmal ettiğim güncemi bugün yine elime aldım, şaşırdım, oldukça bilinçli
olarak hiçbir şeyi atlamadan yazmışım! Her zaman içinde bulunduğum durumu çok net olarak görmüşüm, ama
bir çocuk gibi davranmışım, şimdi de çok net olarak görüyorum ki, iyileşme yolunda en ufak bir belirti
bile yok.
10 Ağustos
Eğer ben bir budala olmasam, çok iyi, çok mutlu bir hayat sürebilirim. Şimdi içinde
bulunduğum kadar bir insanın ruhuna sevinç katacak güzel koşullar kolay kolay bir araya gelmez. Alı,
kesin olan şu ki, mutluluğumuzdan yalnızca kalbimiz sorumlu. - Sevgi dolu bu ailenin bir parçası olmak,
ihtiyarın oğlu gibi, çocukların baba gibi sevdiği, tabii Lotte’nin de sevdiği biri olmak! - sonra iyi
kalpli Albert de var, huysuzluk edip mutluluğumu gölgelemiyor; içten gelen dostluk duygularıyla beni
kuşatıyor; Lotte’den sonra en çok sevdiği kişi benim! Wilhelm, gezintiye çıktığımızda birbirimize Lotte
ile ilgili şeylerden söz ederken, bizi dinlemenin bir mutluluk kaynağı olduğunu bir görsen: Bu ilişki
eşi benzeri bulunmayacak kadar gülünç olsa da sıklıkla gözlerimi yaşartıyor.
Albert, Lotte’nin iyi yürekli bir insan olan annesinden bana bahsederken, ölüm döşeğinde
evini ve çocuklarını Lotte’ye, Lotte’yi de kendisine emanet ettiğini, ölümünden sonra da Lotte’nin
tamamıyla farklı biri haline geldiğini, ev idaresinin sorumluluğu ve ciddiyetiyle gerçek bir anne
olduğunu, zamanının bir anını bile sevgi sunmadan, çalışmadan geçirmediğini, bunlara rağmen neşesinden
ve coşkusundan hiçbir şey kaybetmediğini anlattı. - Ben de o sırada onun yanında yürüyor, yolda çiçek
topluyordum, çiçekleri özenle bir buket haline getirip akıp giden ırmağa attım ve çiçekler sessizce
akıntıyla sürüklenirken arkalarından baktım. - Albert’in burada kalacağını, çok sevildiği saray
tarafından iyi gelire sahip bir göreve getirileceğini sana yazmış mıydım bilmiyorum. Albert kadar işinde
disiplinli ve çalışkan birine çok az rastladım.
12 Ağustos
Albert’in dünyanın en iyi insanı olduğuna kuşku yok. Onunla aramızda dün tuhaf bir sahne
yaşandı. Dağlarda atla bir yolculuğa çıkmak istiyordum, vedalaşmaya ona gitmiştim, şimdi de sana
dağlardan yazıyorum, odada bir aşağıya bir yu-
karıya gidip gelirken, Albert’in duvardaki tabancaları dikkatimi çekti; - “Çıkacağım
yolculuk için,” dedim, “tabancalarını bana ödünç ver.” - “Eğer onları doldurmak zahmetine katlanırsan,”
dedi, “bana göre hava hoş; bende öylesine duvarda asılı duruyorlar.” - Birini aşağıya indirdim, o da
sözünü şöyle sürdürdü: “Tedbirli olmak başıma kötü bir iş açtığından beri bu tür şeylerle meşgul
olmaktan hoşlanmıyorum.” - Başına ne geldiğini öğrenmek için merakımı gizlemedim. “Tam üç ay,” diye
anlatmaya başladı, “köyde bir dostumda kalmıştım, yanımda birkaç boş tabanca vardı ve ben huzur içinde
uyuyordum. Bir gün yağmurlu bir öğleden sonraydı, boş boş oturuyordum, nasıl aklıma geldi bilmiyorum,
saldırıya uğrayabiliriz, tabancalara ihtiyacımız olabilir, gerekebilir gibi düşünceler - senin de başına
gelmiştir. Temizleyip doldursun diye tabancaları uşağa verdim; o da kızlarla şakalaşıp onları korkutmak
istemiş, nasıl olmuşsa, harbi daha namludayken silah ateş almış, harbi kızlardan birinin sağ elinin
başparmağına isabet etmiş ve kızın parmağı parçalanmış. Böyle olunca hem kızın sızlanmalarına katlanmak,
hem de tedavi masraflarını üstlenmek zorunda kaldım, o zamandan beri silahların hiçbirini doldurmuyorum.
Sevgili dostum, tedbir almak yeterli mi? Tehlikenin sonu yok ki! Gerçi...” - Şu “gerçi” sözcüğünü
kullanmasalar insanları daha çok seveceğim; genelleme yapan her cümlenin istisna derdi olduğu bilinen
bir şey değil mi? Ama insan kendini böyle savunuyor! Genel ve kısmen gerçek bir şey söylerken, lafı
biraz aceleye getirdiği düşüncesine kapılınca, sonunda konuyla yakından uzaktan bir alakası kalmayıncaya
kadar karşınızda sınır koymayı, değiştirmeyi, önemsiz kılmayı ve eklemeyi sürdürüyor. Albert bu
vesileyle gereksiz ayrıntılara girdi. Sonunda onu dinlemeyi bırakıp tuhaf düşüncelere daldım. Kontrol
dışı bir hareketle tabancanın namlusunu sağ gözümün üstünde alnıma dayadım. Albert tabancayı elimden
alırken “Aman, ne yapıyorsun?” dedi. - “Dolu değil ki.” dedim. - “Öyle olsa bile, ne demek oluyor bu?”
diye sinirli sinirli karşılık verdi. “Kendini
vuracak kadar bir insanın aptal olabileceğini tasavvur edemem; sırf düşüncesi bile bende
tiksinti uyandırıyor.”
“Siz insanlar,” dedim, “bir şey hakkında konuşurken, hemen şöyle söylemek zorunda
hissediyorsunuz kendinizi: ‘Bu aptalca, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü!’ Bütün bunların ne anlamı var?
Sırf bunları söylemek için mi bir olayın içyüzünü araştırıyorsunuz? Onun niçin olduğu, niçin olması
gerektiği şeklindeki sebepleri kesinlikle açıklayabiliyor musunuz? Böyle yapsanız, yargılarınızda bu
kadar aceleci olmazdınız.”
“Hangi sebeple olursa olsun,” dedi Albert, “bazı olayların her zaman için günah sayıldığı
konusunda bana hak vermelisin.”
Omuz silkerek ona hak verdiğimi ima ettim. - “Yine de dostum,” diye devam ettim, “bu
konuda da bazı istisnalar var. Hırsızlığın günah olduğu doğrudur: Ama insan kendini ve yakınlarını o an
söz konusu olan ölümcül bir açlıktan kurtarmak için hırsızlık yapıyorsa, merhamet mi yoksa ceza mı
görmeli? Kendini aldatan karısını ve onu baştan çıkaran alçağı haklı bir öfkeyle öldüren adama ilk taşı
kim atacak?14 Haz dolu bir anda aşkın önüne geçilmez mutluluklarıyla kendinden geçen kıza kim
taş atacak? Bu durumda kanunlarımız, o soğukkanlı bürokratlar bile duygulanır, ceza vermekten
kaçınırlar. ”
“Bu çok farklı bir şey,” diye karşılık verdi Albert, “çünkü tutkularının esiri olan bir
insan, düşünce gücünü tamamen yitirdiği için bir alkolik, bir deli muamelesi görür.”
“Ah siz akıllı insanlar!” dedim gülümseyerek. “Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Empati
kurmadan, orada öyle rahat rahat oturun, alkoliği eleştirin, aklını kaçırmıştan nefret edin, bir rahip
gibi yanından geçip gidin ve sizi onlardan biri yapmadığı için Ferisi gibi Tanrı’ya
şükredin.15 Ben birçok kez sarhoş oldum, tutkularım delilikten hiç uzak değildi, her
iki-
14 Kutsal Kitap: Yeni Ahit, Yuhanna 8 (7). (ç.n.)
15 age. Luka: 10 (31); 18 (11). (ç.n.)
sinden de pişman değilim: Zira olanaksız görünen önemli şeyler yapan ve eskiden beri
alkolik ve deli diye damgalanan tüm sıra dışı insanları kendi ölçülerimle anlamayı öğrendim.
Ama az çok özgür, soylu, beklenmedik bir iş yapan hemen hemen herkesin arkasından şöyle
söylendiğini duymak, sıradan yaşamda bile katlanılmazdır: ‘Bu insan alkolik, bu insan deli!’ Utanın siz
ayıklar! Utanın siz akıllılar!”
“Bunlar yine senin kuruntuların,” dedi Albert, “her şeyi abartıyorsun, şu anda konumuz
olan intihan önemli olaylarla karşılaştırmakla en azından haksız olduğun kesin: Çünkü bunu zayıflıktan
başka bir şey olarak görmek olanak dışı. Zira sıkıntılarla dolu hayata dirençle katlanmaktansa, ölmek
elbette daha kolay.”
Tartışmayı kesmeye hazırdım; ben çok içten duygularla konuşurken, başkasının konuya
anlamsız beylik sözlerle yaklaşması kadar beni çileden çıkaran bir şey yoktur. Sık sık duyduğum bu
sözler genellikle canımı sıkmasına rağmen, kendimi tutup heyecanımı fazla bastıramayarak ona şöyle
dedim: “Buna zayıflık mı diyorsun? Lütfen görüntünün seni yanıltmasına izin verme. Bir despotun
dayanılmaz boyunduruğu altında inleyen bir halka zayıf diyebilir misin, sonunda ayaklanıp zincirlerini
kırıyorsa? Bir insanın alevler evini sarmışsa, korkudan tüm gücü harekete geçer ve başka zaman hiç
kaldıramayacağı yükü kolaylıkla kaldırır; gördüğü hakaretin öfkesiyle altı kişiye birden saldırıp onları
alt eden birine zayıf denir mi? Bir de dostum, eğer çaba güç demekse, duygusal gerilim niçin bunun tersi
olsun?” Albert bana bakarak şöyle dedi: Bana kızma ama, verdiğin örnekler konuyla hiç alakalı
görünmüyor.” - “Olabilir,” dedim, “bağlantı kurma tarzımın bazen gevezelik sınırına dayandığı konusunda
sık sık eleştirilmişimdir. Hayatın aslında tadı sıkıntılarından kurtulmaya karar veren bir insana acaba
değişik bir açıdan bakmak mümkün mü diye bakalım. Zira yalnızca empati kurduğumuzda bir konuyla ilgili
olarak konuşabilme onuruna sahibiz.”
“İnsan doğası,” diye sürdürdüm konuşmamı, “sınırlı: Sevinç, üzüntü, acıya belli bir
dereceye kadar katlanabiliyor ve bunun üstüne çıkınca mahvoluyor. Burada sorun birinin zayıf ya da güçlü
olması değil, ister psikolojik, ister fiziksel olsun, duyduğu üzüntünün miktarına tahammül edebilmesi ya
da edememesi. Bana göre, yüksek ateşten ölen birine korkak demek ne kadar uygunsuzsa, yaşamına son veren
biri korkaktır demek de o kadar tuhaf.”
“Saçma! Çok saçma!” dedi Albert. - “Senin düşündüğün kadar değil,” diye karşılık verdim.
“Ölümcül bir hastalıktan16 söz edersek, bana hak vereceksin; bu yüzden bir insanın fiziksel
güçleri kısmen tükenir, onu kısmen çalışamayacak duruma getirir, yaşamının sıradan akışını yeniden tesis
edecek şanslı bir dönüşümün olmaması yüzünden tekrar ayağa kalkamaz.
Şimdi dostum, bunu bir de düşünsel yönüyle ele alalım. İzlenimlerin üzerindeki etkisini,
fikirlerin kendisinde oluşması bakımından, kendi sınırlı durumu içindeki bir insanı ele alalım, ta ki
sonunda gittikçe büyüyen bir tutku, onun tüm sağlıklı düşünme yeteneğini elinden alıp mahvına neden
olsun.
Huzurlu ve akıllı bir insanın talihsiz bir insanın durumunu kavraması, ona cesaret
vermeye çalışması boşuna çaba! Bir hastanın başında duran sağlıklı birinin sahip olduğu fiziksel gücün
birazını olsun ona geçirememesi gibi.”
Albert için bunlar çok genel şeylerdi. Kısa bir süre önce ölüsü ırmakta bulunan bir kızı
hatırlattım ona, kızın başına neler gelmiş olabileceğini anlattım. - “Ev işleriyle uğraşarak haftalık
belli işleri yaptığı bir ortamda büyüyen böyle genç ve güzel bir kızın zar zor edindiği süslü bir giysi
giyip pazar günleri akranlarıyla kentte gezintiye çıkmaktan, olsa olsa bütün önemli şenliklerde bir
kerecik olsun dans etmekten, ayrıca bir kavga veya kötü bir dedikoduyla ilgili olarak çok içten gelen
merakı ve bütün canlılığı ile komşu kadınlarla çene
16 Kutsal Kitap: Yeni
Ahit, Yuhanna 11 (4). (ç.n.)
çalmaktan başka bir eğlence ümidi yoktur, onun ateşli doğası erkeklerin iltifatlarıyla
artan içsel gereksinimlerini sonunda duyumsar; önceden zevk aldığı şeyler zamanla tatsızlaşır, ta ki bir
erkekle karşılaşıncaya kadar, bilmediği bir duygu dayanılmaz biçimde onu bu erkeğe çeker, tüm ümitlerini
ona bağlar, etrafındaki dünyayı unutur, ondan başka hiçbir şey duymaz, görmez, hissetmez, yalnızca onu
özler, yalnızca onu. Boş eğlencelerle vakit geçiren hercai bir kız olmadığından arzusu onu doğrudan
amacına odaklar, eksildiğini duyduğu mutluluğun tümüne sonsuz bağla ulaşmak, özlemini duyduğu tüm
sevinçlerin hepsini birden tatmak ister. Tüm ümitlerinin gerçekleşeceği teminatını veren birçok vaat,
dayanılmaz arzularını çoğaltan cesaretli okşamalar tümüyle ruhunu sarar; bulanık bir mantıkla, tüm
sevinçlerin önsezisiyle ruhu dalgalanır ve heyecanı doruğa çıkar, tüm arzularını kucaklasın diye
kollarını açtığı anda sevgilisi onu terk eder. Donakalır, uçurumun başında hiçbir şey hissetmeden durur;
etrafındaki her şey karanlığa bürünür, ne bir ümit, ne bir avuntu, ne de bir sezgi vardır! Çünkü
yaşadığını hissettiği an, erkek onu terk etmiştir, önündeki geniş dünyayı görmez, kaybettiğinin yerine
geçebilecek birçok şeyi görmez, kendini yalnız hisseder, onu bütün dünya terk etmiştir, yüreğindeki
büyük boşluk yüzünden köşeye sıkışmış halde, kör gibi tüm dertlerine etrafını saran ölümle son versin
diye uçuruma atlar. Görüyorsun ya Albert, bazı insanların başına böyle şeyler gelebilir! Söyle bakalım,
bu bir hastalık durumu değil mi? Karmaşık ve aykırı güçlerin labirentinden bir çıkış yolu bulamıyorsa,
insan ölmeli.
Bunları bilip şunu söyleyebilene yazıklar olsun: ‘Aptal kız! Bekleseydi, zamanın en iyi
ilaç olduğunu bilseydi, ümitsizliği yatışır, kendini teselli edecek bir başkasını bulurdu.’ Birinin
çıkıp şunu söylemesi de aynı anlama gelir: ‘Aptal adam, yüksek ateşten öldü! Gücüne kavuşuncaya, özsuyu
iyileşinceye, kanındaki fırtına dininceye kadar bekleseydi: Her şey yoluna girecek, bugün yaşıyor
olacaktı!”
Albert için verdiğim örnekler yeterince açıklayıcı olmamıştı, birkaç kez itirazda
bulundu, biri de şuydu: Benim anlattığım budala bir kızmış; birçok ilişkiyi tüm boyutlarıyla görecek
kadar geniş bir bakış açısına sahip olan akıllı bir insanın özrü ne olabilir, anlayamıyormuş. -
“Dostum,” dedim, “insan sonuçta insan, tutkunun önüne geçilemiyorsa ve insanların koyduğu sınırlar
birinde baskı uyandırıyorsa, bir insanın sahip olduğu birazcık akıl yeterli olmaz veya bir işe yaramaz.
Çoğunlukla, neyse başka zaman...” deyip şapkama uzandım. Ah, yüreğim öylesine doluydu ki. Birbirimizi
anlamadan, vedalaştık. Bu dünyada birinin diğerini anlaması o kadar kolay bir şey değil.
15 Ağustos
Dünyada insanı gerekli kılan tek şeyin sevgi olduğuna kuşku yok. Lotte’nin beni kaybetmek
istemeyeceğini hissediyorum, çocukların da her zaman bir sonraki gün onlara gitmemden başka bir
istekleri yok. Lotte’nin piyanosunu akort etmek için bugün oraya gitmiştim, ama bir türlü fırsat olmadı,
zira çocuklar onlara masal anlatayım diye ısrar ettiler, Lotte de onların arzusunu yerine getirmemi
istedi. Akşam yemeği için çocuklara ekmek dilimledim, bu sefer dilimlerini benden de Lotte’den aldıkları
kadar memnuniyetle aldılar, onlara bir masalın en önemli bölümü olan, eller tarafından beslenen
prensesin hikâyesini17 anlattım. Emin ol, bu arada çok şey öğreniyorum, masalın çocuklar
üzerinde bıraktığı etkiye şaşırıyorum. Yeri geldiğinde kendi uydurduğum, ama aynı masalı ikinci kez
anlatırken unuttuğum bir ayrıntı için hemen, daha önce bunu farklı anlatmıştın diyorlar, böyle olunca
değişikliğe uğratmadan anlatmak için masalı kelimesi
17 Marie Cathérine Jumelle Berneville’in La chatte blanche başlıklı masalından bir
epizot. Hapsedilmiş bir prenses odanın tabanından çıkan ellerden yiyecek ve içecek alır, (ç.n.)
kelimesine ezberlemeye uğraşıyorum. Bir yazarın değiştirilmiş ikinci baskısıyla, edebi
açıdan daha iyi olsa bile istemeden kitabına zarar verdiğini bu sayede öğrenmiş oldum. İlk anlatılana
hazırızdır, insan aşırı serüven kokan bir şeye bile ikna edilebilir durumdadır; bu çok çabuk öyle kalıcı
olur ki, bunu silip yok etmek isteyenin vay haline!
18 Ağustos
Böyle mi olacaktı, insanı sonsuz derecede mutlu kılan şey, aynı zamanda üzüntüsünün
kaynağı mı olmalı?
Canlı doğa yüreğimi yoğun ve sıcak duygularla doldurur, beni sevince boğar, etrafımdaki
dünyayı cennete dönüştürürdü, oysa şimdi benim için dayanılmaz bir ıstıraba, her yerde peşimde olan
işkenceci bir hayalete dönüştü. Eskiden kayanın üzerinde durup aşağıdaki ırmaktan yukarıdaki tepelere
kadar uzanan verimli vadiye bakıp etrafımdaki her şeyin tohumdan çıkıp fışkırdığını görünce; eteğinden
zirvesine kadar yüksek ağaçlarla yoğun bir şekilde kaplı o dağların hareketli kıvrımlarının o vadileri
en güzel ormanlarla gölgelediğini görünce, sakin ırmak, fısıltı yayan sazların arasından aktığı sırada
yumuşak akşam rüzgârının gökyüzünde bize doğru sürüklediği güzel bulutları yansıtırken; etrafımdaki
kuşların ormanı canlandırdığını işitirken, milyonlarca sivrisinek sürü halinde güneşin son kızıl
ışığıyla neşeli neşeli dans ederken, güneşin son titrek ışığı vızıldayan böceği içinde bulunduğu ottan
çıkarırken, etrafımda uçuşan, hareket eden her şey dikkatimi toprağa yöneltirken, yosun benim sert
kayamdan besinini alırken, çalılık kurak kumluk tepeden aşağıya doğru büyürken, doğanın özel, coşkulu,
kutsal yaşamı gözlerimin önüne serilirken: Her şeyi sıcak kalbime doldurur, bu kadar zenginlik
karşısında taparcasına sevildiğimi hisseder, sonsuz dünyanın harika canlıları ruhumdaki her şeye hayat
verirdi. Kocaman dağlar etrafımı kuşatır, uçurumlar önümde uzanır, yağmurların oluşturduğu dereler
uçurumdan aşağıya akar, bulunduğum yerin aşağısındaki ırmaklar gümbür gümbür
gürler, ormanın ve dağların tınısı duyulurdu; bilinmeyen güçlerin hepsinin toprağın
derinliklerinde iç içe çalıştığını ve ürettiğini görürdüm; şimdi de toprağın üzerinde ve gökyüzünün
altında çeşit çeşit canlı aileler kum gibi kaynıyor. Herkes ama herkes binlerce fizyonomik biçimle bir
yere yerleşirken, insanlar da kendilerini evciklerinde güvenceye alıyor, birbirlerini sevip kolluyor ve
kendi tarzlarında dış dünyaya hâkim oluyorlar! Zavallı budala! Sen çok küçüksün, bu yüzden de her şeye
çok dar bir pencereden bakıyorsun. Geçit vermez dağlardan, kimsenin ayak basmadığı ıssız yerlerden,
meçhul okyanusun sonuna kadar Evreni Yaratan’ın ruhu esiyor ve o kendini hisseden ve yaşayan her toz
zerresinden mutluluk duyuyor. - Ah, bir zamanlar başımın üzerinden uçup geçen turnanın kanadında
sonsuzluğun köpüklü kâsesinden kabaran o yaşam hazzını içime çekmek ve yüreğimin sınırlanmış gücüyle bir
an için her şeyi kendi içinde ve kendisiyle birlikte ortaya koyan varlığın mutluluğunun bir damlasını
yudumlamak için sık sık azgın denizin sahiline gitme arzusunu duyardım.
Kardeşim, sadece o anları anımsamaktır bana iyi gelen. O tarif edilmez duyguları
hatırlayıp yeniden ifade etmek çabası bile ruhumu yüceltiyor ve şu an içinde bulunduğum durumda duyduğum
korkuyu ikiye katlıyor.
Gözlerimin önündeki perde kalktı sanki, sonsuz yaşam sahnesi karşımda ebediyen açık
kalacak bir mezar çukuruna dönüşüyor. Şunu söyleyebilir misin: Bu kadar! Burada her şey geçici değil mi?
Burada her şey fırtına hızıyla geçip gitmiyor mu, yaşamının tüm gücü çok nadiren sonuna kadar dayanır,
ah, selde sürüklenip kaybolur, kayalara çarpıp parçalanmaz mı? Seni ve etrafındaki yakınlarını
tüketmeyen bir an bile yok, senin bir yok eden olmadığın, olmaman gereken bir an bile yok; ne kadar iyi
niyetli olursa olsun, bir gezinti bile binlerce solucanın yaşamına mal olur, atılan her adım,
karıncaların bin bir zorlukla yaptığı yuvayı yıkar, küçük bir dünyayı ezerek utanç veren bir mezara
dönüştürür. Ah! içime dokunan, dünyanın nadir ama büyük felaketleri, köy-
lerimizi silip süpüren seller, kentlerimizi yutan depremler değil; yüreğimi sarsan,
doğanın içinde yer aldığı evrende gizli kalan yok edici güç; komşunu ve kendisini yok etmeyen hiçbir
şeyi var etmez doğa. Bu nedenle korku içinde başım dönüyor. Yer ve gök, ve onların etrafımda faaliyet
içinde olan güçler: Gördüğüm, sonsuza kadar önüne geleni yutup geviş getiren bir canavardan başka bir
şey değil.
21 Ağustos
Boşuna kollarımı ona doğru açıyorum, sabahları kâbus dolu rüyalardan uyandığımda, boşuna
onu geceleri yatağımda arıyorum, mutlu ve masum bir rüya bana hayal kırıklığı yaşattığında, sözde
çayırda oturmuşuz ve ben bir yandan elini öperken, diğer yandan onu binlerce öpücüğe boğuyormuşum. Ah,
sonra bir de uyku sarhoşluğuyla emekleyerek ona gidip uyansam - ezilmiş yüreğimden gözyaşı seli
boşalıyor ve karanlık bir geleceğe doğru umarsızca ağlıyorum.
22 Ağustos
Wilhelm, etkin yeteneklerimin huzursuz bir tembelliğe dönüşmesi bir felaket, ben boş
duramıyorum, ama elimden hiçbir şey yapmak da gelmiyor. Hayal gücümü yitirdim, doğa artık beni
duygulandırmıyor, kitaplar tüylerimi diken diken ediyor. Kendimizden yoksunsak, elbette her şeyden
yoksun kalıyoruz. Sana yemin ediyorum, zaman zaman keşke günlük işçi olsaydım diyorum, en azından
sabahları uyandığımda o güne dair bir ümidim, bir arzum, bir beklentim olurdu. Dosyalara gömülmüş halde
görünce Albert’i çok kıskanıyorum, onun yerinde olsam mutlu olurdum diye düşünüyorum! Benzer şeyler
birkaç kez aklımdan geçince, elçilik görevine başvurmak için hem sana hem bakana mektup yazayım dedim,
senin de söylediğin gibi, bu göreve beni uygun görüyorlardır. Buna kendim de inanıyorum. Bakan beni uzun
zamandır beğeniyor, bir işe başvurayım diye benden ricada bulunalı epey zaman oldu; bunun için
bir
saatimi ayırmam yeter. Sonra tekrar bu konuyu düşündüm, özgürlüğü için sabırsızlanan ve
eyer vurulup sakatlanıncaya kadar koşturulan atın hikâyesini18 hatırladım - ne yapmalıyım
bilmiyorum. Ve dostum! Hiçbir yerde peşimi bırakmayan içimdeki sıkıntılı huzursuzluk nedeniyle mi acaba
içinde bulunduğum durumun değişmesini arzuluyorum?
28 Ağustos
Şu bir gerçek, hastalığım sağaltılabilecek olsa, bu insanlar bunu yaparlardı. Bugün benim
doğum günüm,19 sabah erken Albert’ten bir paket aldım. Paketi açarken, Lotte’yle tanıştığım
gün üzerinde gördüğüm ve o zamandan beri kendisinden defalarca rica ettiğim o soluk kırmızı fiyonklardan
biri hemen dikkatimi çekti. Formaları on iki yaprak olan iki küçük kitap vardı pakette, yürüyüş yaparken
Ernesti’ninki ile yorulmayayım diye ne zamandır sahip olmak istediğim Wetstein’in cep kitabı şeklindeki
Homeros baskısı. Görüyorsun! İhtiyaçlarımı benden önce karşılıyorlar, hediye verenin bizi küçük
düşürdüğü göz kamaştıran armağanlardan bin kez değerli olan küçük hoşlukları arkadaşlık adına arayıp
buluyorlar. O fiyongu bin kez öptüm, beni tekrarı olanaksız o birkaç günün hazzıyla dolduran
mutlulukların hatırasını her solukta içime çektim. Wilhelm, işte böyle, sızlanmıyorum, yaşamın çiçekleri
yalnızca görüntülerden ibaret! Birçoğu hiçbir iz bırakmadan geçip gidiyor, çok azı meyveye duruyor, bu
meyvelerin de yine çok azı olgunlaşıyor! Her şeye rağmen onlardan yeterli sayıda var; her şeye rağmen,
ah kardeşim! Olgun meyveleri ihmal edebilir miyiz, küçümseyebilir miyiz, yemeden çürümeye bırakabilir
miyiz?
18 Stesichoros, Phädrus, Horatius (Epistulae 1,10) ve La Fontaine’in (IV,13:
Le Cheval s’étant voulu venger du Cerf) anlattığı bu fablde bir geyiğin korkuttuğu at insanlara sığınır. Onlar ata yardım
ederler, ama onu sömürmekten de geri durmazlar, (ç.n.)
19 Aynı zamanda Goethe’nin de doğum günü, (ç.n.)
Hoşça kal! Harika bir yaz; sık sık Lotte’nin bahçesindeki meyve ağaçlarına çıkıp, meyve
toplamaya yarayan uzun çubukla tepedeki armutları silkeliyorum. O da aşağıda durup yere düşürdüklerimi
topluyor.
30 Ağustos
Talihsiz adam! Sen bir budala değil misin? Kendini kandırmıyor musun? Bu bitmek bilmez
fırtınalı tutkunun sonu nereye varacak? Bütün dualarım onun için; hayallerimin karşısına onun
görüntüsünden başka kimseninki çıkmıyor, etrafımı saran dünyadaki her şeyi onunla bir ilgisi varsa
görüyorum. Bu zaman zaman birkaç saatimi mutlu geçirmemi sağlıyor - ta ki kendimi yeniden ondan koparmak
zorunda kalıncaya kadar! Ah Wilhelm! Yüreğim beni genellikle bunaltıyor, niçin? Onda yemek yemişsem, iki
üç saat kadar onun görüntüsünden, davranışlarından, sözlerinin ilahi ifadesinden haz duymuşsam, sonradan
tüm duyularım yavaş yavaş geriliyor, gözlerim kararıyor, hiçbir şey duymuyorum, sanki alçak bir katil
gırtlağımı sıkıyor, sonra kalbim sıkışmış duyularıma hava aldırmak için çılgıncasına çarpıyor, ama bu
duyularımın karışıklığını artırmaktan başka bir işe yaramıyor - Wilhelm, hayatta mıyım, değil miyim
çoğunlukla bilmiyorum! Ve - çoğunlukla hüzün ağır bastığında, Lotte ellerine kapanıp sıkıntıdan hüngür
hüngür ağlayayım diye yetersiz bir avuntuya izin verse, - o zaman başımı alıp gitmem, dışarıya çıkmam
gerekiyor ve sonra geniş kırlarda dolaşıp duruyorum; dik bir dağa tırmanmaktan zevk alıyorum, yolu
olmayan ormanlardan yol açarak geçmekten, beni yaralayan çalılıklardan, oramı buramı çizen dikenlerden
hoşlanıyorum! Ancak o zaman kendimi biraz iyi hissediyorum! Biraz! Yorgunluktan ve susuzluktan yolda
bazen uzanıp yattığımda, bazen gecenin ilerlemiş saatlerinde yükseklerdeki dolunay tepemdeyken, ıssız
ormanda çarpık büyümüş bir ağaca yaralanmış topuklarımı biraz olsun dinlendireyim diye oturduğumda,
gevşek bir sükûnetle alacakaranlıkta uykuya dalıyorum! Ah Wilhelm! Tek gözden oluşan bir münzevi
evi,
hayvan postundan bir elbise ve dikenli bir kemer,20 yaralı ruhumun özlemini
çektiği merhem bu. Adieu! Bu mutsuzluğun mezardan başka bir sonu olduğunu sanmıyorum.
3 Eylül
Gitmem lazım! Çelişkili kararımı kesinleştirdiğin için sana teşekkür ederim Wilhelm. İki
haftadır ondan ayrılma düşüncesiyle boğuşuyorum. Gitmem lazım. O yine kentte bir kız arkadaşının
yanında. Ya Albert - ya - ben gitmeliyim!
10 Eylül
Ne geceydi! Wilhelm! Şimdi her şeye dayanırım. Onu bir daha görmeyeceğim! Ah dostum,
boynuna sarılabilsem, binlerce gözyaşı ve heyecanla kalbimi saran duygularımı anlatabilsem sana! Burada
oturmuş soluk almaya, kendimi yatıştırmaya çalışıyor, sabahın olmasını bekliyorum, gün doğarken atlar
hazır olacak.
Ah, o sakin sakin uyuyordur, beni bir daha görmeyeceği aklından bile geçmiyordur. Ondan
ayrılmam zor oldu, iki saatlik sohbet sırasında planımı açığa vurmayacak kadar gücümü topladım. Tanrım,
ne sohbetti ama!
Albert yemekten sonra Lotte’yle bahçede olacağını söylemişti bana. Terasta yüksek kestane
ağaçlarının altında durup güzel vadinin ve sakin ırmağın yukarısından, benim için son kez batan güneşe
baktım. Onunla burada defalarca durmuş, yine böyle bu muhteşem manzarayı seyretmiştim. Çok sevdiğim
ağaçlı yolda bir aşağı bir yukarı gidip geldim; Lotte’yle tanışmadan önce gizemli ve hoş bir duygu benim
burada birçok kez durmama neden olmuştu, tanıştığımız ilk günlerin birinde, ancak sanat eserlerinde
görülen, gerçekten romanlardakine benzer bu yere duyduğumuz karşılıklı ilgiyi keşfettiğimizde öyle mutlu
olmuştuk ki.
20 Kutsal Kitap: Yeni Ahit, Matta 3 (4). (ç.n.)
Önce kestane ağaçlarının arasından sonsuzluğa uzanan ufuk görülüyor - ah, sana bununla
ilgili çok şey yazdığımı sanıyorum, sonra ulu kayınların oluşturduğu karşılıklı ağaç sırasının insanı
sardığını, bitişikteki koruluk yüzünden ağaçlı yolun daha da karanlık olduğunu, sonunda her şeyin
yalnızlığın tüm ürpertisini hissettiren kapalı bir alanda son bulduğunu yazmış olmalıyım. İlk kez tam
öğle vakti buraya geldiğimde kendimi çok tuhaf hissettiğimi hâlâ anımsıyorum; buranın hem mutluluk, hem
de hüzün veren bir yer olacağını çok hafif de olsa sezmiştim.
Onların terasa çıktığını duyduğumda tahminen yarım saat kadar ayrılığa ve tekrar
görüşmeye dair sevgi dolu tatlı düşüncelerle oyalanmıştım. Onlara doğru yürüdüm, ürpererek elini tutup
öptüm. Yukarıya çıktığımızda ay fundalık tepeliğin arkasında yükseliyordu; çeşitli konulardan
bahsederken farkında olmadan karanlık kulübeye yaklaştık. Lotte içeriye girip oturdu, Albert onun
yanına, ben de aynı şekilde; huzursuzluğum uzun süre oturmama engel oldu, ayağa kalkıp karşısına geçtim,
bir aşağı bir yukarı yürüyüp tekrar oturdum: Hüzünlü bir durumdu. Lotte, kayınların oluşturduğu
karşılıklı ağaç sırasının tepesinden yükselen ve önümüzdeki terası tamamen aydınlatan ay ışığının güzel
etkisine dikkatimizi çekti: Etrafımızı koyu bir karanlık kapladığı için oldukça şaşırtıcı muhteşem bir
manzaraydı. Kimse konuşmuyordu, kısa bir süre sonra Lotte şöyle dedi: “Ölmüş yakınlarımı aklıma
getirmeyeyim, ölüm ve gelecekle ilgili hiçbir şey düşünmeyeyim diye asla ay ışığında gezintiye çıkmam,
asla çıkmam. Biz de öleceğiz!” diye çok harika duygularla dolu bir sesle devam etti; “ancak, Werther,
tekrar karşılaşacak mıyız? Ne düşünüyorsunuz? Ne diyorsunuz?”
“Lotte,” dedim gözlerim dolu dolu ona elimi uzatarak, “birbirimizi yine göreceğiz! Hem
burada, hem orada görüşeceğiz!” - konuşmamı sürdüremedim - Wilhelm, tam da bu hüzünlü vedaya
hazırlanırken bana bunu mu sormalıydı?
“Acaba sevgili ölmüşlerimiz bizden haberdar mı,” diye sürdürdü konuşmasını, “içten bir
sevgiyle onları anımsarken, kendimizi iyi hissettiğimizi acaba duyumsuyorlar mı? Ah! Sessiz akşamlarda
onun çocuklarıyla, yani benim çocuklarımla otururken, çocuklar onun etrafında eskiden nasıl
toplanıyorlarsa benim etrafımda da aynı şekilde toplanırken, annemin ruhu hep etrafımda dolaşıyor. Sonra
özlem dolu gözyaşlarıyla gökyüzüne bakarken, ölmek üzereyken ona çocuklarının annesi olacağıma dair
verdiğim sözü tuttuğumu görsün diye bir an aşağıya bakabilse diyorum. Büyük bir içtenlikle ona şöyle
sesleniyorum: ‘Sen onlar için neysen, ben de aynısı olamadıysam, beni affet hazinem. Ah! Elimden gelen
her şeyi yapıyorum elbette; giydiriyorum, yediriyorum, ah, onlara bakmak ve onları sevmek adına
yapılacak ne varsa her şeyi. Birlik içinde olduğumuzu görseydin sevgili azize, son acı gözyaşlarınla dua
ettiğin, çocuklarına esenlik dilediğin Tanrı’ya en derin minnet duygularınla şükrederdin.’”
Böyle dedi! Ah Wilhelm, onun söylediklerini kim yineleyebilir? Soğuk ve ölü harfler ruhun
bu ilahi çiçeğini nasıl anlatsın? Albert yumuşak bir ifadeyle onun sözünü kesti: “Bunlar
sizi21 fazlasıyla etkiliyor, sevgili Lotte! Ruhunuzun bu düşüncelerle dolu olduğunu
biliyorum, ama lütfen...” “Ah Albert,” dedi, “babamın seyahatte olduğu zamanlar, ufaklıkları yatırdıktan
sonra, yuvarlak küçük masanın etrafında annemle beraber oturduğumuz akşamları unutmadığım biliyorum.
Senin elinde genellikle güzel bir kitap olurdu, ama biraz olsun okumaya vakit bulamazdın. - O muhteşem
insanla beraber olmak her şeyden daha değerli değil miydi? O güzel, yumuşak, neşeli ve her zaman
çalışkan olan kadınla! Tanrı ben de onun gibi bir insan olayım diye yatağımda sık sık gözyaşları içinde
diz çöküp yalvardığımı biliyor.”
21 Aynı kişiyle konuşurken, zaman zaman resmiyet bildiren hitap şekli “siz”, zaman zaman
da samimiyet bildiren “sen” kullanılıyor. Bu o dönemin üslubuyla ilgili bir şey. Goethe’nin Bayan von
Stein’a yazdığı mektuplarda da bu iki hitap şekli aynı kişiye yönelik olarak kullanılmıştır,
(ç.n.)
“Lotte!” dedim, onun önünde diz çöküp elimin içine aldığım elini sel gibi akan
gözyaşlarımla ıslattım, “Tanrı’nın selameti ve annenin ruhu seninle!” - “Keşke onu tanıyabilseydiniz,”
dedi elimi sıkarak, - “sizin onu tanımanıza değecek kadar değerli biriydi!” - Ölüyorum sandım. Hakkımda
bu kadar önemli ve gurur verici bir söz söylendiğini hiç duymamıştım - sözlerine şöyle devam etti: “En
küçük oğlu altı aylık bile değilken, bu kadın yaşamının baharında göçüp gitti! Hastalığı uzun sürmedi;
sakindi, kaderine razı olmuştu, yalnızca çocukları için üzülüyordu, özellikle de ufaklık için. Son
nefesini vermeden bana şöyle dedi: ‘Onları yukarıya bana getir!’ Çocukları odaya soktuğumda, durumdan
habersiz olan küçükler ve olayın bilincinde olmayan büyükler yatağın etrafına dizildiler, annem ellerini
kaldırıp onlar için dua etti ve sırayla hepsini öpüp gönderdikten sonra bana dedi ki: ‘Onlara anne ol!’
- Bunun için ona söz verdim! - ‘Çok şey için söz veriyorsun kızım,’ dedi, ‘bir annenin yüreğine ve bir
annenin gözüne sahip olmak. Bunun ne demek olduğunu hissettiğini senin minnet dolu gözyaşlarında
defalarca gördüm. Kardeşlerin ve baban için gereken bir kadının sadakati ve itaati sende var. Babanı sen
avutacaksın.’ - Babamı sordu, babam hissettiği katlanılmaz yazgıyı bizden gizlemek için dışarıya
çıkmıştı, adam çok perişan bir durumdaydı.
Albert sen de odadaydın. Duyduğu ayak seslerinin kime ait olduğunu sormuş, seni yanına
çağırtmıştı, mutlu olduğumuz, beraber mutlu olacağımız için güven dolu huzurlu bir ifadeyle bir sana bir
bana bakmıştı...” - Albert boynuna sarılarak Lotte’yi öptü ve şöyle dedi: “Mutluyuz! Mutlu olacağız!” -
Her zaman sakin olan Albert hiç kendinde değildi, ben de aynı şekilde.
“Werther,” diye söze başladı Lotte, “bu kadın ölmeli miydi, Tanrım? Yaşamındaki en
sevgili varlığı başkalarının taşımasına insan nasıl katlanıyor diye zaman zaman düşünüyorum, yine de
siyah giysili adamların anneciklerini mezara
taşımasından ötürü uzun zaman üzüntü duyan çocuklar kadar bunu kimse derinden
hissedemez!”
Lotte ayağa kalktı, duygulanmış ve sarsılmıştım, oturduğum yerden elini tuttum. -
“Gidelim,” dedi, “zamanıdır.” - Elini çekmek isteyince daha sıkı tuttum. - “Yine görüşeceğiz,” dedim,
“karşılaşacağız, her tür canlının bulunduğu yerde birbirimizi tanıyacağız. Gidiyorum,” diye sözüme devam
ettim, “gönüllü gidiyorum, ama sonsuza kadar desem, buna dayanamam. Floşça kal Lotte! Hoşça kal Albert!
Tekrar görüşmek üzere.” - “Yarın herhalde,” diye karşılık verdi şakayla karışık. - Yarın olacakları
hissediyordum! Ah, elini benimkinden çekerken bilmiyordu. Ağaçlı yoldan geçerek gittiler, ayağa kalkıp
ay ışığında arkalarından baktım, kendimi yere atıp hüngür hüngür ağladım, ayağa fırlayıp terasa çıktım,
oradan aşağıdaki ulu ıhlamur ağaçlarının gölgesinde bahçe kapısına doğru ilerlerken onun beyaz
elbisesinin ışıltısını gördüm, kollarımı açtım ve elbise görünmez oldu.
İkinci Kitap
20 Ekim 1771
Dün geldik buraya. Rahatsızlığından dolayı elçi birkaç gün evden çıkmayacak. Aslında bu
kadar huysuz olmasa hiçbir sorun yaşanmayacak. Farkındayım, yazgımın beni zor sınavlardan geçirdiğinin
farkındayım. Yine de cesareti elden bırakmamak gerek! Ciddiye almayınca her şeye katlanılır! Ciddiye
almamak mı? Nasıl oldu da kalemimden böyle bir söz döküldü, bu beni güldürür ancak. Ah, birazcık
kaygısız olmak, beni şu güneşin ışıdığı dünyada insanların en mutlusu yapardı. Ne diyorum ben? Başkaları
birazcık çaba ve yetenekle karşıma geçip sıkılmaktan uzak bir kendini beğenmişlikle çalım satarken, ben
kendi çabamdan ve yeteneğimden mi kuşkulanıyorum? Bana her şeyi bağışlayan güzel Tanrım, niçin
verdiklerinin yarısını geri alıp bana özgüven ve yeterlilik duygusu vermedin ki?
Sabret! Sabret! Her şey daha iyi olacak. Sana hak verdiğimi söylüyorum dostum. İnsanların
ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını, her gün aralarında gezip gördükten sonra kendimle daha barışık
hale geldim. Çünkü her şeyi kendimizle, kendimizi de herkesle karşılaştıracak şekilde yaratılmışız bir
kere, bundan dolayı mutluluk ve hüznümüz bağlı olduğumuz şeylerden etkileniyor kuşkusuz, bu durumda en
tehlikeli şey de yalnızlık. Doğası gereği kendini aşmaya zorlanan, edebiyatın fantastik imgeleriyle
beslenen hayal gücümüz, kendimizin en aşağıda
bulunduğu bir dizi varlığı sıraya sokuyor, dışımızdaki her şey daha güzel, bizden başka
herkes daha mükemmelmiş gibi görünüyor. Ve bu çok doğal bir akış içinde gerçekleşiyor. Bazı şeylerin
bizde eksik olduğunu çok sık duyumsuyoruz, eksikliğini duyduğumuz şey de çoğunlukla bir başkasında
varmış gibi geliyor bize, sahip olduklarımızın yanı sıra yüceltilen bir parça gönül huzurunu bile ona
layık görüyoruz. Böylece şanslı kişinin, yani bizim hayal ürünümüz olan kişinin hiçbir eksiği
kalmıyor.
Oysa bütün zafiyetlerimiz ve dertlerimizle yolumuzdan sapmadan çalışmaya devam etsek,
başkalarının yelkenleri ve kürekleriyle ilerlediği yolda biz dolaşıp zikzaklar çizdiğimiz halde öne
geçtiğimizi sıklıkla göreceğiz - ve - elbette insan bunu ancak başkalarıyla aynı konuma gelince veya
onların önüne geçince anlayabiliyor.
26 Kasım 1771
Kendimi burada oldukça iyi hissetmeye başladım. En güzeli yeterince meşguliyetin olması;
bir de çok sayıda insanın, çeşit çeşit insan tiplerinin karşımda renkli bir oyun sergilemesi. Kont C.
ile tanıştım, her geçen gün saygımın arttığı, geniş görüş sahibi, birikimli biri, birçok şeyi her
boyutuyla görebildiğinden soğuk bir insan değil; onun bulunduğu ortama dostluk ve sevgiyle dolu bir
duygu hâkim oluyor. Bana verilen bir görev nedeniyle kendisine başvurduğumda, daha konuşmamızın başında
anlaşabileceğimizi, herkesle olmadığı kadar konuşabileceğini fark edince ilgilendi benimle. Bana karşı
sergilediği içten davranışları ne kadar övsem azdır. Karşısındakine açılabilen büyük bir insanı görmek
kadar dünyada gerçek ve içten bir mutluluk yok.
24 Aralık
Elçi çok canımı sıkıyor, bunu önceden tahmin etmiştim zaten. İnsanın aklına gelebilecek
en titiz delilerden biri; evde
kalmış yaşlı bir kız gibi temkinli ve ayrıntıya düşkün; kendiyle hiç barışık olmayan bir
insan, bu yüzden kimse ona yaranamıyor. Ben yaptığım işi kolay yoldan tamamlamayı severim, ne yazdıysam
aynen kalır; o ise yazdığım bir yazıyı bana geri verip eleştirme hakkını kendinde görüyor: “İyi olmuş,
ama bir kez daha gözden geçirin, her zaman daha uygun bir sözcük, daha doğru bir edat vardır.” - O an
çıldıracak gibi oluyorum. Hiç ama hiçbir bağlacın unutulmaması gerekiyor, zaman zaman gözümden kaçan,
cümle içinde doğru yere konmamış ne kadar sözcük varsa hepsinin baş düşmanı; eğer onun cümle dizgesini
alışılmış melodisiyle oluşturmamışsan, yazdıklarından bir şey anlamıyor. Böyle bir insanla uğraşmak
zorunda olmak bir ıstıraptan başka bir şey değil.
Kont C.’nin bana olan güveni durumumu katlanılır kılan yegâne şey. Benim elçinin
yavaşlığı ve müşkülpesentliğinden ne kadar rahatsız olduğunu geçenlerde bana söyledi. “İnsanlar her şeyi
hem kendileri, hem de başkaları için zorlaştırıyorlar. Yine de,” dedi, “bir dağı aşmak zorunda olan bir
seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama sonuçta
orada ve aşılması gerekiyor! ”
Benim ihtiyar, kontun bana ayrıcalıklı davrandığını gayet güzel hissediyor, bu durumdan
hoşlanmadığı için kont hakkında atıp tutmak için her fırsatı değerlendiriyor, doğal olarak ona karşı
çıkınca durum daha da kötüleşiyor. Daha dün bana laf dokundurduğu için çileden çıktım: Kont dünya
işlerinde çok iyiymiş, çalışmasını kolaylaştıracak olanakları çokmuş, kalemi güçlüymüş, ama tüm edebiyat
adamlarında olduğu gibi onun da bilgisi derin değilmiş. Bunları söylerken mimikleriyle şöyle demek ister
gibiydi: “Alındın değil mi?” Ama amacına ulaşamadı; böyle düşünebilen ve davranabilen bir insanı ben
küçük görürüm. Ona karşı çıkarken sert bir ifadeyle konuştum. Hem kişiliği, hem de sahip olduğu bilgi
nedeniyle kontun saygı duyulması gereken biri olduğunu söy-
ledim. Ufkunu genişletmek, hem de bunu birbirinden çok farklı alanlarda gerçekleştirmek
ve bu faaliyeti sıradan yaşamda işlevsel kılmak konusunda bu kadar başarılı olan başka kimseyi tanımadım
dedim. - Söylediklerim onun anlayacağı türden şeyler değildi tabii, aptalca şeyler için daha fazla
öfkeye kapılmadan veda edip ayrıldım.
Bana defalarca çalışma hayatıyla ilgili nutuk çekip beni ağır bir işin boyunduruğu altına
sokan sizler, hepiniz bu konuda suçlusunuz. Çalışmakmış! Patates ekip buğdayını kente satmaya götüren
biri benden daha fazla çalışmıyorsa, zincirle bağlı olduğum kadırgada on yıl daha kürek cezamı çekmeye
razıyım ben.
En büyük mutsuzluk, burada iğrenç insanların yanında hissedilen can sıkıntısı,
aralarındaki yükselme rekabeti, bir adım öne çıksınlar diye birbirlerini gözetleyip dikkat kesilmeleri;
gizlemeye hiç gerek duyulmayan çok acınacak, çok alçakça tutkular. Örnek verecek olursam, burada herkese
soyluluğunu ve topraklarını sürekli anlatan bir kadın var, onu dinleyen her yabancının aklından bu
kadının birazcık soyluluğu ve geniş topraklarıyla övünen bir deli olduğu geçer. - Ama durum daha da
beter, civarda oturan bir katibin kızı o sadece. - Gördün işte, kendini bu kadar küçük düşürecek kadar
akılsız davranan insanları anlayamıyorum.
Yani her geçen gün sevgili dostum, insanların diğer insanları kendinden yola çıkarak
değerlendirmesinin ne kadar aptalca olduğunu daha iyi anlıyorum. Hem kendimle fazlasıyla meşgul
olduğumdan, hem de iç dünyam fazlasıyla fırtınalı olduğundan, başkalarını kendi haline bırakmayı
yeğliyorum, keşke onlar da benimle uğraşmasa.
Çoğunlukla canımı sıkan şey, insana mutsuzluk veren toplumsal ilişkiler. Gerçi herkes
gibi ben de sınıf farklarının ne kadar gerekli olduğunu, bundan kendi adıma çok yararlandığımı gayet iyi
biliyorum: Şu dünyada birazcık sevincin, ufak bir mutluluk kırıntısının tadım çıkaracağım zaman bana
engel oluşturmasın yeter. Geçenlerde yaptığım bir gezinti
sırasında Bayan von B. ile tanıştım, resmiyete dayalı şu hayatta doğallığını fazlasıyla
korumuş sevimli biri. Sohbet ederken birbirimizden hoşlandık, vedalaşırken kendisini ziyaret edebilmek
için izin istedim. Bana öyle büyük bir içtenlikle izin verdi ki, ona gitmek için görgü kuralları gereği
uygun fırsatın çıkmasını bile bekleyemedim. Buralı değil, teyzesinin evinde kalıyor. Yaşlı kadının yüz
ifadesini beğenmedim, ama ona ilgide kusur etmeyip çoğunlukla onunla konuştum, böylece en az yarım saat
geçmiş oldu ve ben genç kızın bana sonradan söylediği gibi birçok şeyi öğrenmiş oldum: Sevgili teyzesi
yaşlılığında birçok şeyden yoksun kalmış, bir dizi atanın isminden başka ne hatırı sayılır bir serveti,
ne bir yakını, ne bir desteği, ne de ait olduğu sosyal sınıftan başka onu himaye edecek biri varmış,
oturduğu kattan aşağıda gelip geçen insanların kafasına bakmaktan başka bir eğlencesi de yokmuş.
Gençliğinde güzelmiş, ama yaşamını boşa harcamış, önce inatçılığıyla birkaç zavallı delikanlının canını
yakmış, daha sonra olgun yaşlara vardığındaysa, bir subayın emirlerine boyun eğerek onun boyunduruğu
altına girmiş, adam da bunun karşılığında onun tunç yıllarını22 hatırı sayılır bir gelirle,
onunla birlikte geçirip ölmüş. Teyze şimdi yaşamının demir yıllarını yalnız başına geçiriyor, bu kadar
sevimli bir yeğeni olmasa, kimseden en ufak bir saygı göreceği de yok.
8 Ocak 1772
Yaşamını resmi toplantılarla geçiren, ziyafet sofrasında bir sandalye öteye geçmek uğruna
yıllarını harcayan ne çok insan var! Başka işleri olmadığından değil: Hayır, terfi ile ilgili küçük
sıkıntılarla uğraşmaktan önemli olanlar arka plana itilince işler çoğunlukla üst üste yığılır. Önceki
hafta kızakla kayarken kavga çıkınca bütün eğlence mahvoldu.
22 Ovidius’a göre dünyada dört gelişim evresi vardır. Altın, gümüş, tunç ve demir çağı.
Bu antik motif 17. ve 18. yüzyıl edebiyatına ve plastik sanatlarda metafor olarak kullanılmış. Burada
ise yaşamın evrelerini simgeliyor. (ç.n.)
Budalalar, aslında sıranın bir önemi olmadığını, ilk sırada olmanın nadiren insanı en
önemli kişi kıldığını görmüyorlar! Kimi kralı nazırı, kimi nazırı da müsteşarı yönetir. Böyle olunca en
önemli kişi kim? Bana kalırsa, başkalarını değerlendiren, kudretli ve kurnaz olan, yeteneklerini ve
tutkularını planlarını uygulamak için devreye sokan kişidir.
20 Ocak
Size mutlaka yazmalıyım sevgili Lotte, buradan, fırtınalı bir havada sığındığım mütevazı
bir köy otelinin bu küçük odasından. Kasvetli bir yer olan D.’de yabancıların arasında, ruhuma uygun
olmayan insanların arasında dolaşırken, size yazmam için yüreğimden bir an olsun bir ses yükselmemişti,
oysa şimdi bu kulübede, bu yalnızlığın içinde, bu kısıtlı ortamda, kar ve dolu küçük penceremi döverken
aklıma ilk gelen siz oldunuz. İçeriye girmemle sizin hayaliniz, sizin hatıranız her yanımı kapladı, ah
Lotte! Öyle ilahi, öyle sıcak! Güzel Tanrım! Yine ilk seferki o mutlu an.
Beni görseniz, hazinem! Dalgınlık girdabı içindeyim! Duygularım ölmüş gibi! Bir anlığına
bile olsa yüreğimde ne bir heyecan, ne de bir saat süren bir coşku! Hiçbir şey! Hiçbir şey! Sanki bir
hayal dürbününden bakıyorum, küçücük adam ve beygirlerin gözümün önünden geçip gittiğini görüyor, acaba
bu bir optik yanılsama mı diye kendime sık sık soruyorum. Oyuna katılıyorum, daha doğrusu, benimle bir
kukla gibi oynanıyor, zaman zaman yanımdakinin tahta eline dokunuyor, ürkerek geri çekiliyorum. Akşamdan
güneşin doğuşunu seyredeyim dediğim halde, sabah yataktan çıkmıyorum; gündüzden ay ışığını görünce mutlu
olmayı umduğum halde, akşam odamdan dışarıya çıkmıyorum. Niçin yataktan çıktığımı, niçin yatağa
girdiğimi tam olarak bilmiyorum.
Yaşamımı hareketli kılan mayalı hamurdan yoksunum; gece yarıları beni canlı tutan,
sabahları beni uykudan uyandıran dürtüden yoksunum.
Burada tek bir hanımla tanıştım, o da Bayan von B., size benziyor, sevgili Lotte, size
benzemek ne kadar mümkün olabilirse tabii. “Aa!” diyeceksiniz, “adam ne hoş iltifatlarda bulunuyor!”
Yalan sayılmaz. Bir süredir oldukça naziğim, zira başka türlü olması mümkün değil, çok nükteli
konuşuyorum, hanımlar benden başka kimsenin bu kadar zarif iltifat etmeyi (yalan söylemeyi de buna
ekleyiniz, çünkü yalansız olmaz, anlıyor musunuz?) bilmediğini söylüyorlar. Bayan B.’den bahsediyordum.
İnce ruhu ifadesini tam olarak mavi gözlerinde bulan biri. Kimsenin içinden geldiği gibi yaşamasını
onaylamayan bir sosyal sınıfa mensup olması onu bunaltıyor. Kalabalıktan kaçma özlemi içinde, bazen
kırlardaki katıksız mutlulukla ilgili hayaller kuruyoruz. Ah! Bir de sizinle ilgili hayaller! Çoğunlukla
sizinle ilgili anlattıklarımı dinlemek zorunda kalıyor, aslında zorunda demek doğru değil, kendisi
istiyor, sizinle ilgili bir şeyler duymaktan hoşlanıyor, sizi seviyor. - Ah, o güzel rahat odacıkta
dizinizin dibinde otursam, sevgili küçüklerimiz etrafımda hep beraber yuvarlansalar, siz gürültüden
bunaldığınızda, heyecanlı bir masalla onların etrafımda sessizce toplanmalarını sağlasam.
Kardan pırıl pırıl parlayan yörede günbatımı muhteşem, fırtına dindi, bense - kendimi
yine kafesime kilitlemeliyim. Adieu! Albert yanınızda mı? Nasıl? - Bunu sorduğum için Tanrı beni
bağışlasın!
8 Şubat
Havanın bir haftadır berbat olmasından şikayetim yok. Zira buraya geldiğimden beri,
güneşli tek bir gün bile geçmiyor ki biri bana zehir etmesin, huzurumu kaçırmasın. Ne zaman bardaktan
boşanırcasına yağmur yağsa, tipi olsa, don olsa, karlar erise: Evet! diyorum, evde olmak dışarıda
olmaktan daha kötü olamaz, ya da tam tersi, böylesi iyi. Sabahleyin güneş doğarsa, gün güzel geçecek
demektir, o zaman kendi kendime şöyle demekten kendimi alamıyorum:
Yine insanların birbirlerine zehir edecekleri güzel bir gün! Birbirlerine zehir
etmedikleri hiçbir şey yok zaten; sağlık, itibar, sevinç, dinlenme! Bunun sebebi çoğunlukla ahmaklık,
düşüncesizlik ve sıkıntı, ama onları dinleseniz, çok iyi niyetliler. Bu kadar çılgınca ruhlarını öfkeye
kaptırmasınlar diye neredeyse onlara yalvaracağım geliyor.
17 Şubat
Benim elçiyle ben birbirimize daha uzun süre katlanamayacağız diye korkuyorum. Adamın
tahammül edilir yanı yok. Onun çalışma tarzı ve işleri yürütme biçimi öyle gülünç ki, bir işi kendi
kafama ve kendi tarzıma göre yapıp ona karşı çıkmaktan kendimi alamıyorum, doğal olarak o da bunu
onaylamıyor. Bununla ilgili olarak beni geçenlerde saraya şikayet etmiş, bakan sert olmamakla birlikte
bana bir uyarıda bulundu, tam istifamı vermek üzereyken, yüce soylu, bilgi dolu içeriğine diz çökerek
saygı gösterisinde bulunduğum özel bir mektup* aldım ondan. Fazlasıyla derin hassasiyetimi eleştiriyor;
çalışmayla ilgili, başkalarını etkilemeyle ilgili, işlere nüfuz etmeyle ilgili abartılı fikirlerime
gençliğe özgü kendine güven olarak saygı duyuyor, fikirlerimi yok etmeye değil yumuşatmaya, gerçekten
gerekli oldukları, etkin bir biçimde kullanılabilecekleri bir alana yönlendirmeye çalışıyor Ben de bir
hafta içinde toparlanıp kendimle barışık hale geldim. Ruh sükûneti muhteşem bir şey, kendinden hoşnut
olmak da aynı şekilde. Sevgili dostum, keşke çok değerli bir mücevher olan bu duygu, güzel ve paha
biçilmez olduğu kadar kırılgan olmasa.
20 Şubat
Tanrı sizinle olsun, benim sevgililerim, benden esirgediği güzel günlerin hepsini size
versin!
* Bu değerli adamın gönderdiği mektuba ve daha sonraki sayfalarda bahsi geçecek mektuba
buradakiler arasında yer verilmedi, çünkü okuyucunun en içten minnet duygusu bile böyle bir cüreti mazur
göstermeye yetmezdi. - Goethe’nin Notu
Teşekkür ederim Albert, beni atlattığın için: Oysa düğün tarihinizi bildiren bir haber
bekliyordum, Lotte’nin siluet portresini büyük bir törenle duvardan indirip diğer kâğıtların arasına
gömmeye karar vermiştim. Şimdi siz evli bir çiftsiniz, ama onun resmi hâlâ duvarda! Orada kalsın bari!
Neden olmasın! Biliyorum, ben de sizinle birlikteyim, sana zarar vermeksizin Lotte’nin kalbindeyim, onun
kalbinde benim de bir yerim var, gerçi orada ben ikinci sıradayım, ama bu böyle kalsın istiyorum, buna
mecburum. Ah beni unutursa deliririm - Albert, bu düşünce cehennem demek. Albert, hoşça kal! Hoşça kal
sen ey göklerin meleği! Hoşça kal Lotte!
15 Mart
Beni buradan uzaklaştıracak tatsız bir olay oldu. Hırsımdan dişlerim gıcırdıyor! Lanet
olsun! Telafisi mümkün değil, bunun suçlusu, görüşlerime ters bir işe gireyim diye beni kamçılayan,
sürükleyen ve bana fenalık geçirten sizlersiniz yalnızca! İşe girdim de ne oldu! Sözünüzü dinlemiş
oldum, o kadar! Aşırı fikirlerimin her şeyi mahvettiği lafını bir daha ağzına alma diye sevgili bayım,
şimdi olanları anlatacağım, sanki bir tarihçi kaleme almış gibi sade ve net bir hikâye olacak bu.
Kont C.’nin beni beğendiğini, bana değer verdiğini biliyoruz, bunu sana belki yüz kere
söyledim. Dün ona yemeğe gitmiştim, akşama beyler ve hanımlardan oluşan soylu bir grubun onda
toplanacağı gündü, oraya giderken ne bunu düşünmüş, ne de biz alt kademede çalışanların o gruptan
sayılmadığımızı aklıma getirmiştim. Neyse. Kontla yemek yedim, yemekten sonra büyük salonda bir aşağı
bir yukarı gidip gelmeye başladık, konuştuk, bize katılan albay B. ile de, böylece davetlilerin geleceği
saat yaklaştı. Tanrı biliyor ya, aklımdan hiçbir şey geçmedi. O sırada çok saygıdeğer Bayan von S. eşi
beyefendiyle birlikte, varsıl bir kuluçkanın ürünü olan, korsajlı güzel bir elbise giymiş, tahta gibi
dümdüz göğüslü aptal kızlarıyla içeriye
girdi, en passant23 çok soylu insanlara özgü her zamanki bakışlarla
burunlarını havaya diktiler. Bu tip insanlardan hoşlanmadığım için veda edip oradan ayrılmak istedim,
kont sevimsiz dedikodulardan kurtuluncaya kadar bekleyeyim derken, benim Bayan B. içeriye girdi. Ne
zaman onu görsem rahatladığım için gitmekten vazgeçtim, onun sandalyesinin arkasına geçtim, çok geçmeden
benimle her zamanki samimiyetiyle değil, biraz çekingen bir tavırla konuştuğunu fark ettim. Bu durum
dikkatimden kaçmadı. O da buradakilerden farksız mı diye düşündüm, kendimi kötü hissedince, gitmeyi
düşündüğüm halde olanlara inanamadığımdan ve ondan güzel bir söz duymak istediğimden ve başka aklına
gelebilecek ne varsa her şey için ondan özür dilemek istediğimden orada kaldım. O arada herkes gelmişti.
Tepeden tırnağa Birinci Franz’ın taç giyme döneminden kalma giysileriyle Baron E, sağır karısı ile
birlikte gelen saray müşaviri R., burada görevi gereği Bay von R. diye anılıyor, ve onlar gibiler,
modası geçmiş Fransız gardırobunun boşluklarına yeni moda paçavralar ekleyen salaş giyimli J.’yi de
unutmamalıyız, oldukça kalabalıktı, tanıdıklarımdan kısa konuşmaktan hoşlanan birkaçıyla konuştum.
Sadece B.’mi düşünüyordum, dikkatim onun üzerindeydi. Kadınların salonun ucunda birbirlerinin
kulaklarına fısıltıyla bir şeyler söylediklerinin, bu durumun erkeklere de sirayet ettiğinin, Bayan von
S.’nin kontla konuştuğunun hiç farkına varmadım (bunların hepsini bana daha sonra Bayan B. anlattı),
nihayetinde kont hızla bana doğru yaklaşıp beni pencerenin yanına çekti. - “Tuhaf kurallarımızı,” dedi,
“biliyorsunuz; insanların sizi burada görmekten huzursuz olduklarını görüyorum. Ne olursa olsun...
istemezdim.” - “Ekselansları,” diye söze girdim, “binlerce kez beni bağışlamanızı diliyorum; bunu
önceden düşünmem gerekirdi, bu densizliğimden dolayı beni bağışlayın; aslında ben erkenden gitmek
istiyordum. Ama basiretim bağ-
23 en passant: Önümüzden geçerken, (ç.n.)
kındı,” diye hafifçe eğilirken gülümseyerek ekledim. - Kont her şeyi ifade eden bir
duyguyla elimi sıktı. Soylu insanların arasından sessizce geçip salondan çıktım, bir cabriyolet’ye
binerek M.’ye gittim, niyetim oradaki tepeden güneşin batışını seyrederken, çok iyi biri olan domuz
çobanının Odysseus’u24 ne kadar güzel ağırladığını anlatan Homeros’un o güzel şarkısını
okumaktı. Her şey yoluna girdi.
Akşamüstü yemek saatinde geri döndüğümde, lokantada sadece birkaç kişi vardı; bir köşede
zar atıyorlardı, masanın örtüsünü toplamışlardı. O sırada mert biri olan Adelin içeriye girdi, bana
bakarken şapkasını çıkardı, yanıma gelip alçak sesle şöyle dedi: “Senin canın bir şeye mi sıkıldı?” -
“Benim mi?” dedim. - “Kont seni soyluların partisinden kovmuş.” “Şeytan görsün yüzlerini!” dedim, “Açık
havaya çıkmak benim için daha iyi oldu.” - “Umursamıyorsan,” dedi, “mesele yok. Benim canımı sıkan bunun
herkesin ağzında dolaşması.” - Olanlar o anda beni de rahatsız etmeye başladı. Demek ki masaya gelen
herkes bu yüzden bana bakıyor diye düşündüm! Sinirlerim gerildi.
Bugün bile gittiğim her yerde benim için üzüldüklerini dile getirip, beni kıskananların
zafer elde etmişçesine konuştuklarını anlattılar: Küçük kafalarıyla büyüklük taslayan, kendilerini tüm
kuralların üstünde gören kendini beğenmişlerin hali görülmüş olmuş, buna benzer bir sürü gevezelik -
insanın yüreğine bir bıçak saplayası geliyor; özgürlükten ne kadar bahsedilirse edilsin, ellerine geçen
ilk fırsatta kendisiyle ilgili dedikodu yapan alçakları umursamayan kişiyi görmek isterim doğrusu;
dedikoduların aslı yoksa ciddiye almamak kolay elbette.
16 Mart
Her şey üstüme geliyor. Bugün ağaçlı yolda Bayan B. ile karşılaştım, onunla konuşmaktan
kendimi alamadım, yanın-
24 Homeros, Odysseia, 14. Bölüm, (ç.n.)
dakilerden biraz uzaklaşınca, ona geçen günkü davranışı ile ilgili kırgınlığımı
belirttim. - “Ah Werther,” dedi içten bir sesle, “içimden geçenleri bildiğiniz halde, şaşkınlığımı böyle
mi yorumluyorsunuz? Salona girdiğim andan itibaren sizin adınıza çok üzüldüm! Ben olacakları önceden
tahmin ediyordum zaten, belki yüz kere bunu size söylemek istedim. Von S. ve T.’nin eşleriyle birlikte
sizinle aynı ortamda olmaktansa, gitmeyi tercih edeceklerini biliyordum; kontun onlarla bozuşmayı göze
alamayacağını biliyordum - şimdi de bu söylentiler! ” - “Anlayamadım hanımefendi?” diyerek şaşkınlığımı
gizledim; Adelin’in bana önceki gün söylemiş olduğu her şey, o an kaynar su gibi başımdan aşağıya
döküldü. - “Bu bana nelere mal oldu!” dedi tatlı kız gözleri dolu dolu olurken. - Artık kendimde
değildim, neredeyse ayaklarına kapanacaktım. - “Açık konuşur musunuz!” dedim. - Gözyaşları yanaklarından
aşağıya akıyordu. Aklım başımdan çıkmıştı. Gizlemeye gerek duymadan gözyaşlarını sildi. - “Teyzemi
tanıyorsunuz,” diye söze başladı, “o da oradaydı ve - ah, hangi gözlerle bakmışsa size! Werther, dün
akşamı nasıl geçirdim bilemezsiniz, bu sabah sizinle arkadaşlık etmemle ilgili olarak bana nutuk çekti,
sizi aşağılamasını ve küçük görmesini dinlemek zorunda kaldım, sizi doğru dürüst savunamadım bile, buna
imkân bulamadım.”
Ağzından çıkan her söz yüreğime hançer gibi saplandı. Hiçbir şey söylemese, bana daha
büyük bir iyilik yapacağını hissetmiyordu, arkamdan neler konuştuklarını, kimlerin olanlardan büyük bir
sevinç duyduğunu anlatmaya devam etti. Uzun zamandır eleştirdikleri kendimi beğenmişliğimin ve
başkalarını küçük görüşümün cezalandırılmasından hoşlandıklarını ve buna sevindiklerini de söyledi.
Wilhelm, her şeyi ondan duymak, hem de çok samimi bir ilginin ifadesi olan bir ses tonuyla -
yıkılmıştım, içimdeki fırtına dinmiyordu. Beni eleştirmeye yeltenen kişinin bedenine kılıcımı saplamak
isterdim; ancak akan kanı görürsem kendimi daha iyi hissedecektim. Of, of, şu sıkışmış yüreğime hava
aldırmak için
bıçağı yüz kere elime aldım. Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı
koşturulmaktan korkunç kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak bir damarlarını ısırırlarmış. Sık
sık ben de kendimi böyle hissediyorum, beni sonsuz bir özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kessem
diyorum.
24 Mart
İstifamı saraya bildirdim, kabul edeceklerini umuyorum, önce sizden izin almadığım için
beni bağışlayın. Burada kalamazdım, beni kalmaya ikna etmek için söyleyeceklerinizin hepsini biliyordum,
sözün kısası - sen bunu anneme uygun bir dille anlat, benim kendime bile faydam yok, ona da faydam
dokunmayacaksa durumu kabullenmekten başka yapacağı bir şey yok. Üzülmesi doğal. Oğlunun yürüdüğü,
müşavirliğe ve elçiliğe kestirmeden giden güzel yolun birden tıkandığını görmek, gerisingeri, eski tas
eski hamam! Ne yaparsanız yapın, kalmamı olanaklı ya da gerekli kılacak olası durumları istediğiniz
kadar düşünün durun; kısacası gidiyorum, nereye gideceğime gelince, Prens *** burada benim
arkadaşlığımdan çok zevk alıyor; neler planladığımı duymuş, kendisiyle av köşküne gideyim, güzel baharı
orada geçireyim diye benden ricada bulundu. Orada tam olarak başımı dinleyeceğime dair bana söz verdi,
bir ölçüde anlaşabildiğimiz için denemeye değer diye düşünüyorum, onunla gideceğim.
Haber
19 Nisan
Her iki mektubun için teşekkürler. Cevaplamadım, çünkü saray istifamı onaylayıncaya kadar
bu kâğıdı beklettim; annem bakanla görüşüp planıma engel olur diye korkuyordum. Her şey sonuçlandı.
İstifamı onaylayan belge elimde. Bakanın bana ne yazdığını, bu belgeyi bana ne kadar isteksiz
verdiklerini size anlatmasam daha iyi - yeniden sızlanmanıza
neden olabilir. Veliaht prens, görevimden ayrılmam nedeniyle gözlerimin dolmasına neden
olan bir notla birlikte yirmi beş duka gönderdi; yani geçenlerde annemden istediğim paraya artık
ihtiyacım kalmadı.
5 Mayıs
Yarın buradan ayrılıyorum, sadece altı mil mesafedeki doğduğum yeri de görmek, mutlulukla
düşlediğim eski günleri anımsamak istiyorum. Annem, babam öldükten sonra o güzel ve özel yerden kendini
o dayanılmaz kente hapsetmek üzere ayrılırken, benimle birlikte geçtiği o kapıdan kente gireceğim. Adieu
Wilhelm, yolculuğumu sana anlatırım.
9 Mayıs
Doğduğum yere yaptığım ziyareti ibadet eden bir hacı gibi tamamladım, hiç hazırlıklı
olmadığım bazı duyguların etkisinde kaldım. S.’ye giden yolda kente on beş dakika kala büyük ıhlamur
ağacının yanında arabayı durdurup aşağıya indim ve arabacıya yola devam etmesini söyledim, niyetim
yürüyerek her hatırayı yepyeni ve canlı bir şekilde içimden geldiği gibi yaşamaktı. Küçük bir çocukken,
gezintilerimin aşmamam gereken son sınırı olan ıhlamurun altındaydım işte! Ne kadar da farklı! O
zamanlar bilinçsiz bir mutlulukla bilmediğim bir dünyaya özlem duyar; orada iç dünyama birçok zenginlik
ve zevk katacağımı, çaba içindeki özlemle dolu kalbimin boşluğu doldurup mutlu olacağımı düşünürdüm.
Şimdi uzaklardaki o dünyadan geri döndüm - ah dostum, hem de boşa giden birçok ümit ve gerçekleşmeyen
birçok tasarıyla! - Eskiden binlerce kez görme özlemiyle yanıp tutuştuğum dağlar karşımdaydı. Saatlerce
burada oturur, karşı taraflarda olmayı isterdim, hayalimde tatlı bir belirsizlikle gözlerimin önüne
serilen ormanlara ve vadilere dalardım; sonrasında belli bir saatte geri dönmem gerekince, o sevgili
yerden nasıl da isteksiz ayrılırdım! - Kente yaklaşınca, eskiden bildiğim bahçeli küçük evlerin hepsini
se-
lamladım, yenilerini ise beğenmedim, yapılan başka değişikliklerin hiçbirini beğenmedim.
Kentin kapısından geçtikten sonra her şeyi hemen anımsadım. Dostum, ayrıntıya girmeyeceğim, benim için
çok güzel, ama anlatınca çok sıradanlaşabilir. Bizim eski evin hemen yanında pazarın kurulduğu meydanda
kalacak bir yer bulmaya karar verdim. Oraya giderken, dürüst ve yaşlı bir kadının biz çocukları eskiden
tıkıştırdığı sınıfın bir bakkala dönüştüğünü gördüm. O delikte tahammül gösterdiğim huzursuzluklar,
gözyaşları, bulanık düşünceler, büyük korkular aklıma geldi. - Attığım her adım benim için dikkate
değerdi. Kutsal toprakları gezen bir hacı bile dini olaylara mekân olmuş bu kadar çok sayıda yer görmez,
ruhu ilahi bir heyecanla bu ölçüde dolmaz. - Binlercesinden biri daha. Irmaktan aşağıya doğru çiftlik
denen yere kadar yürüdüm; ben eskiden de bu yolu kullanırdım, biz erkek çocukların yassı taşları ırmakta
defalarca sektirelim diye deneme yaptığımız yerlerdi buralar. O zamanlar ara sıra ayağa kalkıp suyun
arkasından baktığımı, tuhaf duygularla onu izlediğimi, akıp gittiği yerleri macera dolu yerler olarak
hayal ettiğimi o kadar net hatırlıyorum ki, çok geçmeden hayal gücümün tükendiği noktada ise her şeye
rağmen ırmak hep aksın, akmaya devam etsin isterdim, ta ki gözle görülemeyecek kadar uzaktaki yerleri
hayalimde seyre dalıncaya kadar. - Görüyorsun dostum, muhteşem atalarımızın yaşamları da bu kadar
yalındı ve onlar da mutluydu! Hem duyguları, hem de edebiyatları çocuksuydu! Odysseus uçsuz bucaksız
denizden, sonsuz yeryüzünden25 bahsederken, söyledikleri öyle gerçek, öyle insani, öyle
içten, öyle yalın ve gizem dolu ki. Ben şimdi okula giden her çocuğun bildiği bir şeyi, yani dünyanın
yuvarlak olduğunu tekrarlarsam, bunun bana bir yararı olur mu? Üzerinde zevkle yaşamak için insanın
sadece biraz toprak parçasına, altında huzurla yatmak için de bundan daha azına ihtiyacı var.
25 Homeros, Odysseia, 10. Bölüm, 195. dize, (ç.n.)
Şimdi burada, prensin av köşkündeyim. Bu beyefendiyle huzurlu bir yaşam sürdürmek mümkün,
dürüst ve sade biri. Hiç anlamadığım, etrafında tuhaf insanların olması, alçak insanlara benzemeseler
de, dürüst insanların sahip olduğu görünümden yoksunlar. Ara sıra bana dürüstmüş gibi gelseler de onlara
güvenemiyorum. Beni onda rahatsız eden bir başka şey, sadece duyduğu ve okuduğu konulardan bahsetmesi;
hem de başkalarının ona sunduğu bakış açısıyla.
Bir de yüreğimden ziyade zekâmı ve yeteneklerimi takdir ediyor, oysa o benim tek gurur
vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı. Ah, benim bildiklerimi
herkes bilebilir - bana özgü olansa yalnızca yüreğim.
25 Mayıs
Gerçekleşinceye kadar bahsetmek istemediğim bir şey geçiyordu aklımdan: Şimdi sonuçsuz
kaldığına göre anlatabilirim. Savaşa gitmek istiyordum; uzun zamandır gönlümde yatan bir arzuydu bu.
Özellikle bu yüzden prensin peşine takılıp buralara kadar gelmiştim, kendisi *** hizmetinde generaldir.
Bir gezinti sırasında ona niyetimi açıkladım; bana bunu yapmamamı tavsiye etti, gerekçelerini dikkate
alırsam, benim için bunun bir tutkudan çok geçici bir heves olduğunu görürmüşüm.
11 Haziran
Ne söylersen söyle, daha fazla kalamayacağım. Ne arıyorum burada? Zaman geçmek bilmiyor.
Prens bana mümkün olduğunca iyi davranıyor olsa da ruhuma uygun bir yerde değilim. Aslında onunla ortak
bir yönümüz de yok. Zeki bir adam, ama oldukça sıradan bir zekâ; arkadaşlığı beni güzel yazılmış bir
kitap kadar oyalamıyor. Bir hafta daha kalıp yine yollara düşeceğim. Buradaki en iyi şey yaptığım
resimler oldu. Prens sanattan anlayan biri, daha çok da anlayacak, şayet itici bilimsel olgular, sıradan
terminolojiyle kendini sınırlamasa.
Ne zaman onu taze imgelerle doğaya ve sanata yönlendirsem, sanata dair beylik sözlerle
konuşmaya başlıyor, o an için çok iyi bir şey yaptığını sanıyor, ama ben kendimi zor tutuyorum.
16 Haziran
Evet, yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben! Ya sizler daha önemli şeylerle mi
meşgulsünüz?
18 Haziran
Nereye mi gideceğim? Aramızda kalırsa söyleyebilirim. İki hafta daha burada kalmam lazım,
***’deki maden ocaklarını görmek istiyorum diye kendimi kandırdım; aslında alakası yok, istediğim
yalnızca Lotte’nin yakınında olmak, gerisi hikâye. Kalbim beni güldürse de onun istencine boyun
eğiyorum.
29 Temmuz
Hayır, böyle iyi! Her şey yolunda! - Ben - onun kocası olsam! Ah, beni yaratan Tanrım, bu
mutluluğu bağışlasan bana, tüm yaşamım sürekli bir ayine dönüşür. Hak iddia etmek istemiyorum,
gözyaşlarımı bağışla, boş arzularım için beni bağışla! - O karım olsa! Güneşin altındaki en tatlı
yaratığı kollarıma alabilsem - Tüm bedenim ürperiyor Wilhelm, Albert onun ince beline sarılınca.
Ve bunu söylemeye hakkım var mı? Niçin olmasın Wilhelm? O benimle onunla olduğundan daha
mutlu olurdu! Ah, Albert o yüreğin arzularının hepsini karşılayacak biri değil. Fazla duyarlı biri
değil, hiç değil - bundan istediğin sonucu çıkar; sevdiğimiz bir kitabın bazı bölümlerinde Lotte’yle
benim kalbim tek bir yürekmiş gibi çarpıyor - ah! - oysa Albert’in kalbi o sırada aynı şeyleri
hissederek çarpmıyor; bunun gibi başka yüzlerce şey daha sayabilirim, örneğin Lotte’yle ben bir üçüncü
kişinin başına gelen bir olayla ilgili olarak aynı şeyleri hissediyoruz. Sevgili Wilhelm! - Gerçi Albert
onu tüm kalbiyle seviyor, böyle bir sevgi her şeye layık! -
Sevmediğim biri mektubumun yarıda kesilmesine neden oldu. Gözyaşlarım kurudu. Dikkatim
dağınık. Adieu dostum!
4 Ağustos
Bu durumda olan yalnızca ben değilim. Bütün insanlar hayal kırıklığına uğruyor, ümitleri
boşa çıkıyor. Ihlamurun altındaki iyi yürekli kadını görmeye gittim. Büyük oğlan bana doğru koştu, onun
sevinç çığlıkları üzerine çok çökmüş görünen annesi de bize doğru geldi. İlk sözü şu oldu: “İyi yürekli
beyefendi, ah, ah, benim Hans’ım öldü!” - Oğullarının en küçüğüydü o. Sesim çıkmadı. - “Kocam,” dedi,
“İsviçre’den eli boş döndü, iyi insanlarla karşılaşmasaymış, dilenmek zorunda bile kalacakmış, yolda
ateşi çıkmış.” - Ona hiçbir şey diyemedim, küçüğe biraz para verdim; kadın bana birkaç elma uzattı, ben
de aldım ve bu hüzünlü karşılaşmanın geçtiği yerden uzaklaştım.
21 Ağustos
Ruh halim her an değişiyor. Bazen yaşamda insana sevinç veren bir durum beliriyor, ah,
sadece bir an sürüyor bu! Kendimi düşlere kaptırınca, şu düşünceden kurtulamıyorum: Albert ölse, ne
değişir? Ben... yapardım! Hatta Lotte de sonra bu hayalin peşinden koşuyorum, ta ki irkilerek durduğum
bir uçurumun başına sürükleninceye kadar.
Bu yoldan ilk kez Lotte’yi dansa götürmek için arabayla geçmiştim, şimdi yürüyerek kentin
kapısından çıkıp geldim buraya, nasıl da farklıydı o günler! Her şey, her şey geçip gitti! O zamana dair
ne bir işaret, o zamanki duygularıma dair ne de bir kalp çarpıntısı var. Yanıp bitmiş, kül olmuş bir
saraya dönüp gelen bir hayalete benziyorum, parlak bir prensken yaptırdığı ve her tür muhteşem eşyayla
donattığı o sarayı ölürken sevgili oğluna büyük umutlar besleyerek bırakan bir hayalet gibiyim.
3 Eylül
Bir başkasının onu nasıl sevebildiğini, sevmeye nasıl hakkı olduğunu bazen anlamıyorum,
çünkü onu yalnızca ben o kadar yürekten ve o kadar fazla seviyorum ki, ondan başka ne bir şey tanıyor,
ne bir şey biliyorum; ondan başka da bir şeyim yok zaten!
4 Eylül
İşte böyle. Doğa sonbahara dönerken, benim de hem iç, hem dış dünyama sonbahar geldi.
Yapraklarım sararıyor, etraftaki ağaçların yaprakları çoktan döküldü. Buraya geldiğim günlerde
karşılaştığım köylü gençten sana bahsetmemiş miydim? Şimdi Wahlheim’da yine onu sordum; işinden
atıldığını, kimsenin ondan haberi olmadığını söylediler. Dün bir başka köye giden yolda tesadüfen onunla
karşılaşmayayım mı, konuştuk, bana başından geçenleri anlattı, o kadar duygulandım ki, sana da anlatınca
nedenini kolayca anlayacaksın. Peki ben bunu niye anlatıyorum? Beni korkutan ve inciten bir şeyi neden
kendime saklamayıp anlatıyorum? Niçin hem kendimi, hem de seni üzüyorum? Niçin bana acıman ve beni
eleştirmen için sana fırsat tanıyorum? Bu da benim yazgımın bir parçası galiba!
Derin üzüntüsünde biraz çekingen bir tavır sezinlediğim delikanlı önce sorularımı
yanıtladı; sonra hem kendisini, hem beni aniden fark etmişçesine gittikçe açıldı, bana hatalarını itiraf
etti, başına gelen felaketten yakındı. Dostum, onun ağzından çıkan her sözü yorumlayabilmen için sana
aktarmam mümkün olsa! Hatıraları yeniden anımsamanın verdiği bir tür haz ve mutlulukla anlatıyordu her
şeyi, efendisi hanımefendiye olan aşkının her geçen gün arttığını, sonunda ne yaptığını, aklından
geçenleri nasıl ifade edeceğini bilemez hale geldiğini itiraf etti. Ne yemek yiyebilmiş, ne bir şey
içebilmiş, ne de uyuyabilmiş, boğazı düğümlenmiş, yapmaması gereken şeyleri yapmış, yapmasını
istedikleri
şeyleri ise yapmamış, sanki kötü bir cinin etkisinde gibiymiş, kadının üst kattaki
odalardan birinde olduğunu bildiği bir gün, arkasından gitmiş, daha doğrusu cin yüzünden kadını takip
etmiş; kadın onun arzusuna kulak vermeyince, kadına zorla sahip olmak istemiş; delikanlı böyle bir şeye
nasıl kalkıştığını bilmiyormuş, kadına karşı niyetinin her zaman ciddi olduğuna Tanrı şahitmiş, en büyük
arzusu onunla evlenmekmiş. Delikanlı bir süre konuştuktan sonra kekelemeye başladı, tıpkı bir şeyler
söylemek isteyen, ama söylemeye cesaret edemeyen biri gibiydi; sonunda çekinerek kadının ona ufak
yakınlaşmalara izin verdiğini, kendisini hangi mesafede tuttuğunu açıkladı. Konuşmasına iki ya da üç kez
ara verip onu kötülemek için bunları anlatmadığı, dediğine göre onu eskisi gibi sevip değer verdiği, bu
konudan kimseye bahsetmediği, kendisinin sapkın ve akılsız bir insan olmadığına beni inandırmak için
bunları sadece bana anlattığı şeklindeki açıklamaları yineleyip durdu. - Ve şimdi değerli dostum, her
zaman söylediğim şeyi bir kez daha tekrarlayayım: Onu karşımda gördüğüm ve hâlâ anımsadığım haliyle sana
anlatabilsem keşke! Onun yazgısına nasıl bir ilgi gösterdiğimi, göstermek zorunda olduğumu hissetmen
için her şeyi sana olduğu gibi anlatabilsem keşke! Ama kısaca, sen hem yazgımı bildiğin, hem de beni
tanıdığın için bütün bu mutsuzlara, özellikle bu mutsuz adama beni çeken şeyin ne olduğunu gayet iyi
biliyorsundur.
Yazdıklarımı baştan sona okuyunca, olayın kolayca tahmin edilebilecek sonuna
değinmediğimi gördüm. Kadın kendini ondan uzak tutmuş; ondan nefret eden, uzun zamandır evden
uzaklaştırmayı aklına koyan ağabeyi de aynı şekilde, çünkü kız kardeşinin çocuğu olmadığı için ona bu
yolda büyük ümitler bağlamış; kız kardeşinin yeniden evlenmesi durumunda çocuklarına düşebilecek
mirastan olacağından korkuyormuş; ağabey delikanlıyı evden kovup öyle büyük bir yaygara koparmış ki,
kadın istese
bile artık onu eve alamazmış. Şimdi kadın başka bir hizmetkâr almış, onun yüzünden de
kardeşiyle arası açılmış, onunla evlenmesine kesin gözüyle bakılıyormuş, ama ağabeyi böyle bir şeye
engel olmak konusunda kesin kararlıymış.
Sana anlattıklarımda hiçbir abartı, hiçbir çarpıtma yok, hatta olayı kısa anlattım, kısa
kestim diyebilirim, alışılmış sıradan sözcüklerle aktararak yüzeysel olarak anlattım.
Bu aşk, bu sadakat, bu tutku edebi bir kurmaca değil. Yaşanan, eğitimsiz, kaba dediğimiz
insanların arasında tüm saflığıyla var olan bir şey. Ya biz eğitimliler - Çarpık Eğitilmişler! Senden
rica ediyorum, bu olayı dikkatini toplayarak oku; bunları yazarken sakinim; el yazımdan anlıyorsundur
zaten, her zamanki gibi kargacık burgacık değil. Oku sevgili dostum, okurken de bu hikâyenin aynı
zamanda dostunun da hikâyesi olduğunu unutma. Evet, benim de başıma aynı şey geldi, gelecek, kendimi
benzetmeye cesaret edemediğim o zavallı mutsuz adamın yarısı kadar bile sakin ve kararlı değilim.
5 Eylül
O işleri nedeniyle kent dışına çıkan kocasına bir not yazmıştı. Şöyle başlıyordu: “En
değerli, en sevgili, olabildiğince erken gel, seni büyük bir heyecanla bekliyorum.” - O sırada Albert’in
yanından gelen bir dost, onun işleri nedeniyle çok çabuk gelemeyeceğini haber verdi. Not olduğu yerde
kaldı, akşamleyin elime alınca, okuyup gülümsedim; neden gülümsediğimi sordu bana: “Hayal gücü Tanrı’nın
insana vermiş olduğu büyük bir armağan,” dedim, “bu not bir anlığına da olsa sanki bana yazılmış gibi
geldi.” - Lotte konuşmayı kesti, duyduklarından hoşlanmış görünmüyordu, ben de sustum.
6 Eylül
Lotte’yle ilk kez dans ederken giydiğim sade mavi frakımı bir daha giymeme kararını
vermekte çok zorlandım, oysa son zamanlarda giyilecek hali kalmamıştı. Zaten yakası ve
klapasıyla eskisinin tıpatıp aynısını yaptırdım, sarı yeleği ve pantolonu da eksik
değil.
Tam olarak aynı duyguları verdiğini söyleyemem. Bilmiyorum, zamanla bunu da severim diye
düşünüyorum.
12 Eylül
Albert’i alıp getirmek için birkaç gün önce yola çıkmıştı. Bugün odasına girdiğimde, bana
doğru yaklaştı, ben de büyük bir sevinçle elini öptüm.
Bir kanarya aynadan havalanarak onun omzuna kondu. - “Yeni bir erkek arkadaş,” dedi Lotte
ve kuşu elinin üzerine yönlendirdi, “ufaklıklar için aldım. Çok sevimli! Ona baksanıza! Ekmek verdiğimde
kanatlarını çırparak döne döne uçuyor ve gagasıyla ekmeği öyle güzel alıyor ki. Ayrıca beni öpüyor,
bakın!”
Minik kuşa doğru dudaklarını uzatınca, kuş tadını çıkardığı büyük bir hazzı
yaşıyormuşçasına, gagasını onun dudaklarına değdirdi.
“Sizi de öpsün,” dedi ve kuşu bana doğru uzattı. - Kuşun minik gagası onun dudağından
benimkine yöneldi, kuşun gagalayan dokunuşu, sevgi dolu hazza dair bir soluk, bir sezgiydi.
“Öpücüğü,” dedim, “çok isteksiz değil, yiyecek arıyor ve hiçbir şey bulamadığı bu
dokunuştan hayal kırıklığı içinde geri dönüyor.”
“Dudaklarımdan da yemleniyor,” dedi. - Sonsuz mutluluk içindeki karşılıklı masum aşkın
sevinçleriyle gülümseyen dudaklarında kuşa birkaç ekmek kırıntısı uzattı.
Yüzümü arkaya çevirdim. Bunu yapmasın, ilahi bir masumiyetin ve mutluluğun bu imgeleriyle
hayal gücümü kamçılamasın, zaman zaman yaşama kayıtsız kalan kalbimi daldığı uykudan uyandırmasın! -
Niçin olmasın! - O bana çok güveniyor! Onu ne kadar sevdiğimi biliyor!
15 Eylül
İnsanın çıldırası geliyor, Wilhelm, dünyada hâlâ değeri olan birkaç şey hakkında ne bir
bilinç, ne de bir duygu taşıyan insanlar olduğunu düşündükçe. St. ***’nin saygın papazına gittiğimizde
Lotte’yle altında oturduğumuz ceviz ağaçlarını sana anlatmıştım, o muhteşem ceviz ağaçlarının içimi her
zaman çok büyük sevinçlerle doldurduğuna Tanrı şahit! Papaz evinin avlusunu ne kadar özel, ne kadar
serin kılıyorlardı! Dalları ne kadar güzeldi! Onları yıllar önce diken sayın papazların anısını da
üzerlerinde taşıyorlardı. Bununla ilgili olarak öğretmen bize dedesinden duyduğu birinin adından
defalarca söz etmişti; çok dürüst bir adammış, ne zaman ağaçların altında otursam, hatırasının benim
için de özel bir anlamı vardı. Şimdi olanları sana anlatayım! Kesilen ağaçları - kesilen diyorum! Dün
bahsederken öğretmenin gözleri doldu! Düşündükçe, onlara baltayı ilk vuran köpeği öldürmek geçiyor
içimden. Benim avlumda böyle birkaç ağaç olsa ve içlerinden biri yaşlandığı için kurusa ve bana bunu
seyretmekten başka bir şey kalmasa bile üzüntüden ölürdüm. Sevgili değerli dost, unutulmaması gereken
bir şey var, o da: İnsan duyarlılığı! Bütün köy homurdanıyor, umuyorum ki, papazın karısı kendisine
gönderilen tereyağı, yumurta ve benzeri şeyler kesilince, oturduğu yerden ne gibi bir yara açtığını
anlar. Çünkü bunu yapan yeni papazın karısı (eski papazımız ölmüş), bir deri bir kemik olan hastalıklı
kadının çevresiyle ilgilenmemesi için birçok sebebi var, çünkü kimsenin de onunla ilgilendiği yok.
Bilgili olduğunu sanan, hakikiliği kabul edilen İncil metinleri üzerinde araştırmalar yapıp
Hıristiyanlığın yeni moda etik, eleştirel reformu üzerine çalışırken Lavater’in heyecanlarına omuz
silken, sağlığı çok bozuk olduğundan Tanrı’nın eseri olan yeryüzünde sevinç nedir bilmeyen bir kaçık o.
Benim ceviz ağaçlarımı kesmek ancak böyle bir yaratık için mümkün olabilirdi. Görüyor musun, bir türlü
kendime gelemiyorum! Hele bir düşün: Dökülen
yapraklar avluyu hem kirletiyor, hem de nem yapıyormuş, ağaçlar gün ışığını kesiyormuş,
olgunlaşan cevizlere erkek çocuklar taş atıyor, bu da onun canını sıkıyormuş, derin düşüncelerle
Kennikot, Semler ve Michaelis’i26 karşılaştırırken bu durum onu rahatsız ediyormuş. Köyde
insanları, özellikle yaşlıları çok mutsuz görünce sordum: “Buna neden izin verdiniz?” - “Bu köyde muhtar
bir şey yapmaya karar vermişse,” dediler, “elden ne gelir!” - Ama bu arada güzel bir şey olmuş.
Karısının hiçbir işe yaramayan kuruntularından bir kez olsun çıkar elde etmek isteyen papazla muhtar
kârı paylaşmayı düşünürken, bunu öğrenen köy meclisi şöyle demiş: “Durun bakalım!” Ağaçların bulunduğu
kilise topraklarının üzerinde bu meclisin eskiden kalma hakları varmış, nihayetinde ağaçlar en çok
parayı kim veriyorsa ona satılmış. Ağaçlar yerde şimdi! Ah, keşke prens olsaydım! Hem papazın karısını,
hem muhtarı, hem köy meclisini - prens mi! Eğer prens olsaydım, muhtemelen ülkemdeki ağaçlardan bana ne
derdim.
10 Ekim
Yalnızca siyah gözlerini görmek bile, bana dünyaları bağışlıyor! Gördün işte Albert -
hayal ettiği ölçüde - benim sandığım kadar - mutlu görünmüyor, bu da canımı sıkıyor - şayet - araya
yorum katmaktan hoşlanmasam da, burada kendimi başka türlü ifade edemeyeceğim - sanırım yeterince
açık.
12 Ekim
Ossian, kalbimdeki Homeros’u yerinden etti. O muhteşem ozan beni öyle bir dünyaya soktu
ki bilemezsin! Dumanlı sisler içinde ayın solgun ışığıyla ataların ruhlarına kılavuzluk eden fırtınalı
rüzgâr uğuldarken kırlarda dolaşmak. Mağaralarından çıkan ruhların hafifçe duyulan iniltilerini ve
yiğitçe
26 Benjamin Kennicott (1718-1783), Johann Salomo Semler (1725-1791), Johann David
Michaelis (1717-1791) (ç.n.)
ölen sevgilisinin yosun tutmuş, otlarla kaplı dört taşının yanında ağıtlar yakan genç
kızın dağlarda yankılanan sesini ormanda delice akan ırmağın gümbürtüsüyle birlikte duymak. Sonra
saçları kırlaşmış gezgin ozan çıkıyor karşıma, uçsuz bucaksız kırlarda atalarının ayak izlerini arıyor,
ah, sadece mezar taşlarını bulunca, dalgalı denizde kaybolan aziz Çobanyıldızı’na hüzünle bakıyor, onun
dost ışığının yiğitlerin tehlikeli yolunu aydınlattığı zamanlar, ayın şavkının zaferden dönen
çelenklerle süslü gemiye vurduğu zamanlar kahramanın ruhunda canlanıyor. Alnındaki derin hüznü okuyor,
terk edilmiş bu son yiğidin bütün yorgunluğuyla mezara sendeleyerek yaklaştığını görüyorum,
yitirdiklerine dair gölgelerin güçsüz mevcudiyetiyle hep yeniden acıyla kor gibi yanan sevinçleri içine
çekip kara toprağa, rüzgârda dalgalanan yüksek otlara bakarken şöyle diyor: “Gezgin gelecek, gelip beni
yakışıklılığımdan tanıyıp: ‘Ozan nerede, Fingal’in mükemmel oğlu?’ diye soracak. Ayağıyla mezarımın
üstüne basıp geçerken, bu dünyada beni boşu boşuna arayacak.” - Ah dostum! Soylu bir savaşçı gibi
kılıcımı çekip, prensimin yavaş yavaş son bulan yaşamının kendisini kıvrandıran acısına bir anda son
vermek ve özgür kalan kahramanın ardından gitmek isterim.
19 Ekim
Ah bu boşluk! Göğsümün içinde, şurada hissettiğim bu korkunç boşluk! - Eğer onu bir kez
olsun, bir kez olsun şu kalbe bastırabilsen, bu boşluktan eser kalmaz diye düşünüyorum
çoğunlukla.
26 Ekim
Evet, eminim dostum, eminim, gittikçe daha da emin oluyorum, bir insanın varlığı
başkaları için önemli olmayabiliyor, hatta hiç önemli olmayabiliyor. Lotte’ye bir kız arkadaşı geldi,
ben de kitap okumak için yan odaya geçtim, kendimi okumaya veremeyince, yazmak için elime bir kalem
aldım. Onların alçak sesle konuşmaları geldi kulağıma; birbirlerine
önemsiz şeylerden bahsediyorlardı, kentte olup bitenlerle ilgili haberler: Kim evleniyor,
kim hasta, kim ağır hasta gibi. “Kuru kuru öksürüyor, kemikleri yüzünden dışarıya fırlayacakmış gibi,
bir de baygınlık geçiriyor; yolun sonuna gelmiş gibi bir hali var,” dedi biri. - “*** de çok kötü
durumda,” dedi Lotte. - “Şişmiş,” dedi diğeri. - Canlı hayal gücüm beni o zavallıların yataklarının
başına götürdü; nasıl bir isteksizlikle yaşama sırtlarını döndüklerini görüyorum, onların nasıl -
Wilhelm! Ve benim hanımlar onlardan sanki tanımadıkları birileri ölüyormuş gibi söz ediyorlardı. -
Etrafıma bakınırken, odayı inceliyorum, etrafımda Lotte’nin giysileri, Albert’in yazıları ve çok aşina
olduğum bu mobilyalar, hatta şu mürekkep hokkası, aklımdan şunlar geçiyor: Bu evdeki yerin nedir, gör!
Her şeyi tek tek düşündüm. Arkadaşların sana saygı duyuyor! Genellikle onlara mutluluk veriyorsun,
yüreğin sana onlar olmasa böyle olamayacağını söylüyor; ama yine de - şayet gidersen, şayet bu çevreden
ayrılırsan, onların geleceğinde senin yokluğunun oluşturacağı boşluğu hissederler mi acaba, ne kadar
sürer bu? - Ah, insan öyle fani ki, yaşadığından gerçekten emin olduğu bu dünyada bile, varlığının tek
bir gerçek iz bıraktığı bu dünyada bile, sevdiklerinin ruhunda ve hatıralarında o da sönüp kaybolacak,
hem de çok çabuk!
27 Ekim
İnsanların birbirleri için pek az şey ifade etmesi bende genellikle göğsümü parçalamak,
beynimi dağıtmak isteği uyandırıyor. Ah, karşımdakine geçiremediğim sevgi, sevinç, şefkat ve hazzı
karşımdaki de bana sunamaz, tüm kalbim mutlulukla dolup taşsa bile, karşımda kılı kıpırdamadan duran
soğuk birini mutlu edemem.
27 Ekim akşamı
O kadar çok şeye sahibim, ama ona olan duygularım her şeyi yutuyor; o kadar çok şeye
sahibim, ama o olmayınca benim için her şey değersiz.
30 Ekim
Keşke yüz kere onun boynuna sarılacak duruma gelmeseydim! Yüce Tanrım biliyor ya,
etrafını birçok güzel şeyin sardığını gören, ama onlara dokunma izni olmayan biri gibiyim; dokunmak
insanların elbette en doğal içgüdüsü. Çocuklar gözlerine ilişen her şeye dokunmazlar mı? - Ya
ben?
3 Kasım
Tanrı biliyor ya, çoğunlukla bir daha uyanmama arzusu, hatta ümidiyle yatağa giriyorum:
Ve sabahleyin gözümü açıp yine güneşi görünce neşem kaçıyor. Ah keşke huysuz biri olabilsem, suçu
havaya, üçüncü bir şahsa, başarısız bir girişime yükleyebilsem, o zaman keyifsizliğimin katlanılmaz
sıkıntısı yarı yarıya azalırdı. Vay halime, tüm suçun yalnızca kendimde olduğunu biliyorum - aslında suç
demek doğru değil! Kısaca, nasıl ki eskiden tüm mutlulukların kaynağı bendeyse, şimdi de tüm üzüntülerin
kaynağı içimde saklı. Eskiden tüm dünyayı sevgiyle kucaklayacak yüreğe sahip, her adımda cenneti
ayağının dibinde gören, zengin duygularla dolaşıp duran ben, artık aynı kişi değil miyim? Bu yürek şimdi
ölmüş durumda, artık ondan dışarıya yansıyan hiçbir coşku yok, gözyaşlarım kurudu, artık beni
canlandıran gözyaşlarımın ferahlatamadığı düşüncelerim kaşlarımın endişeyle çatılmasına neden oluyor.
Çok acı çekiyorum, yaşamımın tek neşesini, içinde bulunduğum ortamda dünyalar kuran canlı gücü
kaybettim; o yok artık! - Penceremden dışarıya, uzaktaki tepeye bakarken, sabah güneşinin onun üzerine
doğru sisi yararak sakin çayıra vurduğunu, yaprakları dökülmüş söğüt ağaçlarının arasından yavaşça akan
ırmağın bana doğru kıvrıla kıvrıla yaklaştığını görünce! - Ah! O muhteşem doğa vernikli bir tablo gibi
karşımda değişmeden duruyor, ama hazların hepsi bir damla mutluluğu bile kalbimden beynime
pompalayamıyor, çalışkan biri olan ben Tanrı’nın gözünde kuru bir çeşmeden, çatlak bir
testiden27 farksızım. Başının üzerindeki gökyüzü
27 Kutsal Kitap: Eski
Ahit, Vaiz 12 (6). (ç.n.)
tunca28 dönüştüğünde, etrafındaki toprak susuzluktan kuruduğunda yağmur
duasına çıkan bir çiftçi gibi ben de defalarca kendimi yere atıp Tanrı’dan gözyaşı diledim.
Ancak, ah, Tanrı’nın yağmur ve güneşi bizim yerli yersiz isteklerimizden dolayı
vermediğini hissediyorum, hatırladıkça üzüldüğüm o zamanlar niçin çok mutluydum, çünkü sabırla onun
ruhunu bekliyor, üzerime yağdırdığı mutluluğu tüm kalbimle ve içten minnet duygularıyla
kabulleniyordum!
8 Kasım
Lotte aşırılıklarımı eleştirdi! Ah, hem de büyük bir sevimlilikle! Zaman zaman bir kadeh
içecekken bir şişe şarap içmek gibi aşırılıklarımı. - “Yapmayın!” dedi, “Lotte’yi düşünün!” -
“Düşünmek!” dedim, “bana bunu hatırlatmanız gerekir mi? Düşünüyorum! - Düşünmüyorum! Zaten hep
gözlerimin önündesiniz! Bugün geçenlerde sizin arabaya bindiğiniz yerde oturdum...” - Bu konuda
ayrıntılara girmeyeyim diye başka şeylerden söz açtı. Dostum, yitmiş haldeyim! Bana her istediğini
yapabilir.
15 Kasım
Wilhelm, içten ilgin, iyi niyetli öğüdün için sana teşekkür ediyorum, ama sükûnetini
korumanı rica ediyorum. Bırak sabrımı deneyeyim, tam bir hayat yorgunu olmama rağmen her şeyin
üstesinden gelecek güce sahibim hâlâ. Dine saygılı biri olduğumu sen de biliyorsun, dinin bazı güçsüzler
için bir dayanak, bazı susamışlar için serinletici bir içecek demek olduğunu biliyorum. Ancak - herkes
için böyle midir, böyle mi olmalıdır? Kocaman dünyaya bakarsan, binlerce kişi için böyle olmadığını
görürsün, inançlı olsun olmasın, binlercesi için böyle olamayacağını görürsün, peki benim için böyle
olmak zorunda mı? Tanrı’nın Oğlu bile, Baba’nın kendisine
28 Kutsal Kitap: Eski
Ahit, Yasanın Tekrarı 28 (23). (ç.n.)
gönderdiklerinin kendi etrafında olacağını söylememiş miydi?29 Ya ben henüz
ona gönderilmemişsem? Ya kalbimin bana söylediği gibi Baba beni kendisine saklıyorsa? - Lütfen bunu
yanlış yorumlama; bu masum sözlerin altında bir alay yattığını düşünme; sana ruhumu bütünüyle açıyorum;
yoksa susmayı yeğlerim: Herkesin benim gibi fazla bilgi sahibi olmadığı konularda ahkâm kesmekten
hoşlanmıyorum. İnsan yazgısı, payına düşene katlanmaktan, sunulan kâseyi sonuna kadar içip bitirmekten
başka nedir ki? Kâse, göklerin Tanrı’sının insan dudağına bile çok acı30 gelmişse, neden
büyüklük taslayıp benim için tatlı olduğunu söyleyeyim? Tüm varlığımın olmakla olmamak arasında
titrediği, geçmişin geleceğin karanlık uçurumunda bir şimşek gibi çaktığı ve etrafımdaki her şey gibi
dünyanın benimle birlikte çöktüğü o korkunç anda neden utanayım? Kendi içine hapsolmuş, kendinden yoksun
ve önlenemez biçimde uçuruma sürüklenen insanın, ruhunun derinliklerinde boşuna uğraş veren güçlerinin
gıcırtılı sesi değil mi duyulan: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?”31 Ağzımdan çıkan bu
sözden dolayı utanmalı mıyım, gökleri bir tomar gibi dürenin32 gözünden kaçmayan o andan
korkmalı mıyım?
21 Kasım
Hem beni, hem kendini mahvedecek zehri hazırladığını görmüyor, hissetmiyor; mahvolmam
için bana uzattığı kâseyi büyük bir zevkle sonuna kadar içiyorum. Bana sık sık - sık sık mı? - sık sık
olmasa da ara sıra yönlendirdiği iyimser bakışı, duygularımı ifade etmekten kendimi alamadığım
zamanlardaki hoşgörüsü, çektiğim ıstıraba gösterdiği acıma duygusuyla alnında oluşan çizgiler ne anlama
geliyor?
29 Kutsal Kitap: Yeni
Ahit, Yuhanna 6 (44); 6 (65). (ç.n.)
30 age. Yeni Ahit, Matta 26 (39). (ç.n.)
31 age. Yeni Ahit, Matta 27 (46) (ç.n.)
32 age. Eski Ahit, Yeşaya 34 (4). (ç.n.)
Dün ben ayrılıp giderken, elini bana uzatırken şöyle dedi: “Adieu, sevgili Werther!” -
Sevgili Werther! Bana ilk kez sevgili diye hitap etti ve bu benim içime işledi. Bunu kendi kendime yüz
kez tekrarladım ve dün gece, tam uyumaya giderken kendi kendimle çeşitli konularda gevezelik ediyordum,
birden şöyle dedim: “İyi geceler, sevgili Werther!”, sonra kendi halime güldüm.
22 Kasım
“Onu bana bağışla!” diye Tanrı’ya dua edemediğim halde çoğunlukla o benimmiş hissine
kapılıyorum. “Onu bana ver!” diye Tanrı’ya dua edemiyorum. Çünkü o başkasının. Acılar içinde düşüncelere
dalıyorum, nedenlerine değinecek olsam buradan köye yol olur.
24 Kasım
Derdimin ne olduğunun farkında. Bugün onun bakışı ta içime işledi. Ona gittiğimde
yalnızdı; hiçbir şey söylemedim, bana baktı. Artık onun ne o sevimli güzelliğini, ne de mükemmel ruhunun
ışığını görüyordum, her şey gözlerimin önünden silinip gitmişti. Beni etkileyen yalnızca çok içten gelen
bir ilginin ifadesi, en tatlı merhametin ifadesi olan bakışıydı. Niçin onun ayaklarına kapanamadım?
Niçin boynuna atılıp bin öpücükle ona karşılık veremedim? Kaçışı piyanoda buldu ve çalarken melodiye
tatlı, yumuşak sesiyle güzel tınılar kattı. Dudakları bana hiç bu kadar çekici gelmemişti. Susamış gibi
aralanmışlardı, piyanodan çıkan tatlı sesleri yutmak istercesine, masum ağzından çıkan gizemli ezgiyi
tutmak istercesine - Sana bunları ancak böyle söyleyebilirim! - Daha fazla dayanamadım, eğilip yemin
ettim: Size bir öpücük kondurmaya hiç yeltenmeyeceğim tanrısal ruhların üzerinde süzüldüğü dudaklar. -
Yine de - istiyorum - İşte görüyorsun, karşımda bir paravan gibi - bu mutluluk - ve kaybolup gitti
kefareti ödensin diye bu günahın - bu günahın?
26 Kasım
Bazen kendi kendime şöyle diyorum: Senin yazgının benzeri yok; diğerleri şanslı - senin
kadar sıkıntı çektirilen bir kişi bile yok. - Sonra eski çağların bir şairini okuyunca, içimden
geçenleri görür gibi oluyorum. Katlanmak zorunda olduğum çok şey var! Ah! Benden önce yaşayan insanlar
benim kadar üzüntü yaşadılar mı acaba?
30 Kasım
Kendime gelemiyorum bir türlü, kendime gelemiyorum! Nereye gitsem, karşıma aklımı
karıştıran biri çıkıyor. Bugün! Ey alın yazısı! Ey insanlık!
Öğle saatlerinde canım yemek yemek istemediğinden nehir kıyısına gitmiştim. Her taraf
ıssızdı, dağdan nemli bir rüzgâr esiyor, gri renkli yağmur bulutları vadiye doğru ilerliyordu. Kayaların
arasında uzaktan dağa tırmanan biri gözüme ilişti, aradığı bir ot var herhalde diye düşündüm, yeşil
renkli eski bir ceket giymişti. Yanına yaklaşırken, ayak seslerimi duyup bana doğru döndüğünde çok
ilginç görünümü olan biriyle karşılaştım, genel haliyle derin bir üzüntü içindeydi, ama bunun dışında
dürüst ve olumlu bir izlenim uyandırıyordu insanda; siyah saçlarını iki yandan bukle yapmış, arkada
kalanları da kalın bir saç örgüsü şeklinde sırtından aşağıya sarkıtmıştı. Giyiminden yoksul kesimden
biri olduğunu tahmin ettim, meşguliyetiyle ilgilenirsem incinmez diye düşünerek ne aradığını sordum. -
“Çiçek arıyorum,” diye yanıt verdi derin bir ah çekerek - “ama bulamıyorum.” - Gülümseyerek “Zamanı
değil de ondan,” dedim. - Bana doğru aşağıya inerken, “O kadar çok çiçek var ki,” dedi. “Bahçemde güller
ve iki çeşit hanımeli var, bir çeşidini babam vermişti, yabani otlar kadar hızlı büyüyorlar; iki gündür
onları arıyorum, ama bulamıyorum. Buralarda dışarıda her zaman çiçek bulunur, sarı olsun, mavi olsun,
kırmızı olsun, kantaron otunun da çiçeği güzel. Hiçbirini bulamıyorum.” - Adamda
bir tuhaflık olduğunu anlayınca, daha dolaylı sorular sorayım dedim: “Çiçekleri ne
yapacaksın?” - Tuhaf ve sinirli bir gülümseme yüzünü çarpıttı. “Sırrımı açıklamazsanız söyleyeyim,”
dedi, parmağını dudaklarına götürerek, “sevgilime bir buket çiçek götürmeye söz verdim.” - “Ne güzel,”
dedim. - “Oho!” dedi, “onun öyle çok şeyi var ki, zengin.” - “Ama yine de buketin onu mutlu edecektir,”
diye karşılık verdim. - “Oho!” diye sözüne devam etti, “onun mücevherleri ve bir tacı bile var.” - “İsmi
nedir?” - “Birleşik Devletler33 paramı verseydi,” dedi, “çok farklı biri olurdum! Evet,
eskiden işlerim yolundaydı! Şimdi bitmiş durumdayım. Şimdi...” Gökyüzüne doğru gözü yaşlı bakışı her
şeyi anlatıyordu. - “Yani mutlu muydun?” diye sordum. - “Ah yine öyle olmak isterdim!” dedi. “O zamanlar
çok mutluydum, denizdeki balık gibi çok neşeli, çok gamsız! ” Yoldan bize doğru gelen yaşlı bir kadın
“Heinrich!” diye seslendi, “Heinrich, nereye kayboldun? Her yerde seni aradık, yemeğe gel.” - “Oğlunuz
mu?” diye sordum ona doğru yaklaşırken. - “Elbette, zavallı oğlum!” diye karşılık verdi. “Tanrı alın
yazımı kötü yazmış.” - “Ne zamandır böyle?” diye sordum. - “Bu kadar içe dönük,” dedi, “altı aydır. Bu
duruma gelmiş olmasına şükrediyorum, öncesinde bir yıl kadar cinnet halindeydi, o zaman tımarhanede
zincire vuruldu. Şimdi kimseye bir zararı yok, ancak hep krallar ve imparatorlarla meşgul. Öyle iyi ve
uysal bir insandı ki, geçinmeme yardım ediyordu, çok güzel bir elyazısı vardı, birden dalgınlaştı,
hummaya yakalanıp aklını yitirdi, şimdi onu gördüğünüz hale geldi. Eler şeyi anlatacak olsam bayım...”
Nefes almadan sürdürdüğü konuşmasını şu soruyla kestim: “Gurur duyduğu, çok mutlu olduğu, kendini iyi
hissettiği dönem hangisiydi?” - Merhametli bir gülümsemeyle, “Akıldan yoksun oğlum!” dedi, “kendini
bilmediği dönemi kastediyor, o dönemle hep gurur duyar; tımarhanede olduğu dönemde
33 O zamanın zengin ülkelerinden Hollanda, (ç.n.)
kendinden bihaberdi.” - O an yıldırım çarpmış gibi oldum, kadının eline biraz para
sıkıştırıp aceleyle oradan ayrıldım.
O zaman mutluydun demek ki! dedim, acele acele kente doğru giderken, denizdeki balık gibi
iyiydin! - Ulu Tanrım! Ya akılları başlarında değilken ya da akıllarım kaybettikten sonra mı mutlu
olmaktır insanların yazgısı! - Zavallı adam! Hüznünü, seni sararıp solduran akıl karışıklığını
kıskanıyorum! Kraliçene çiçek toplamak için ümitle dışarıya çıkıyorsun hem de kışın ortasında - bir tane
bile bulamadığın için üzüntü duyuyorsun ve niçin bir tane bile bulamadığını kavrayamıyorsun. Ya ben ne
yapıyorum? - ümitsiz, amaçsız dışarıya çıkıyorum, nasıl çıkmışsam öyle eve geri dönüyorum. - Birleşik
Devletler paranı verse, çok farklı biri olacağını sanıyorsun. Mutluluğunun eksikliğini dünyevi bir
nedene bağlayabilen aziz mahluk! Hissetmiyorsun, felaketinin paramparça kalbinde, bozulmuş aklında
yattığım hissetmiyorsun, dünyanın bütün kralları bir araya gelse bile sana yardım edemez.
Hastalığını ve tükenen yaşamının acılarını artıracak çok uzaklardaki şifalı sulara doğru
yolculuğa çıkan bir hastayla alay eden, pişmanlıklarından kurtulmak, ruhunun acılarını önemsiz kılmak
için kutsal mezara giden bir hac yolculuğuna çıkan dertli bir kalbi küçük gören umarsızca ölsün.
Engellerle dolu yolda topuklarını parçalayan her adım endişeli ruhunu rahatlatan bir damladır,
sınırlarını zorlayan her günkü yolculuktan sonra bu yürek birçok bunalımdan kurtulmuş halde yatağına
uzanır. - Buna delilik demeye hakkınız var mı yumuşak koltuklarında kurulmuş siz laf ebeleri? - Delilik!
Ah Tanrım! Gözyaşlarımı görüyorsun! İnsanı oldukça zavallı yaratan ey Tamım, bu yetmiyormuş gibi ona bir
de birazcık zavallılığı, birazcık da sana olan, sana, sen Her Şeyi Seven’e olan güveni elinden alan
kardeşler verdin! Üzüm bağının gözyaşlarına, sağaltıcı köklere duyulan güven, sana duyulandan farklı mı,
sen ki etrafımızdaki her şeye her an ihtiyaç duyduğumuz sağaltıcı ve dindirici gücü bağışlayansın! Ey
Baba,
seni tanımıyorum. Eskiden tüm ruhumu dolduran ey Tanrım, şimdi benden yüzünü çevirdin,
beni yanına çağır! Daha fazla suskun kalma! Senin susman bu susamış ruhu durduramaz Bir insan, bir baba,
aniden çıkıp gelen ve boynuna sarılıp şunları söyleyen oğluna34 kızabilir mi: “İşte yine
buradayım baba! Yolculuğumu senin istediğin kadar uzatamayıp yarıda kestim diye kızma bana. Dünya her
yerde aynı, iş ve güç karşılığında para ve sevinç elde ediyorsun; ama tüm bunlar benim için ne ifade
ediyor? Sen neredeysen ben orada iyiyim, acı çekeceksem, haz duyacaksam senin gözlerinin önünde olmalı.”
- Ve sen, sevgili, göksel Baba’mız, kovar mıydın onu?
1 Aralık
Wilhelm! Sana sözünü ettiğim, o mutlu bahtsız adam Lotte’nin babasının yanında kâtipmiş,
Lotte’ye bir aşk beslemiş, önce kimselere söylememiş, sonra aşkını ilan edince görevinden atılmış ve
bundan dolayı cinnet geçirmiş. Okuduğun bu olayı Albert bana aynı kayıtsız tavırla anlattı, bu kuru
sözcükler yüzünden bu olayın beni ne kadar derinden etkilediğini anlamanı istedim.
4 Aralık
Senden rica ediyorum - Görüyorsun, bitmiş haldeyim, daha uzun süre dayanamayacağım! Bugün
onun yanında otururken - otururken, piyanosunda zengin melodiler çaldı, hem de çok manalı bir biçimde!
Çok! - çok! - Ne istiyorsun? Kız kardeşi oyuncak bebeğini dizimin üstünde süslüyordu. Gözlerim doldu.
Eğilince alyansını gördüm - gözyaşlarımı tutamadım - aniden çok tatlı o eski melodiye geçti, öylesine
birdenbire, bir teselli duygusu ve geçmişe, şarkıyı ilk duyduğum can sıkıntısının olmadığı hüzünlü
zamana, hayal kırıklıklarına dair anılar ruhuma işledi ve sonra - Odanın içinde bir aşağı
34 Kutsal Kitap: Yeni Ahit, Luka 15 (11-14).
(ç.n.)
bir yukarı gidip gelmeye başladım, düşüncelerimden gelen baskı yüreğimi sıkıştırdı. -
“Tanrı aşkına,” dedim, sinirli bir sesle ona doğru yaklaşırken, “Tanrı aşkına, kesin!” - Durdu ve sabit
bakışlarla bana baktı. “Werther,” dedi, içime işleyen bir gülümsemeyle, “Werther, siz çok hastasınız, en
sevdiğiniz şeyler bile sizde tiksinti uyandırıyor. Gidin! Rica ediyorum, sakinleşin.” Ondan zorla
ayrıldım ve - Tanrım, çektiğim acıyı görüyorsun, buna bir son vermelisin.
6 Aralık
Gittiğim her yerde hayali peşimde! İster uyanık olayım ister rüya göreyim fark etmiyor,
ruhum tümüyle onunla kaplı! Gözlerimi kapadığımda burada, onun siyah gözleri burada, içsel görme
yeteneğimin bulunduğu kafamın içinde. Burada! Bunu sana anlatamıyorum. Gözlerimi kapatınca beliriyorlar;
tıpkı bir deniz, bir uçurum gibi karşımdalar, aklımdaki düşünceleri kaplıyorlar.
İnsan övgüler düzülen yarı tanrıdan başka nedir ki! Ne zaman gereksinim duysa,
güçlerinden yoksun kalmıyor mu? İster sevinçten uçsun, ister üzüntüden ölsün, her iki durumda da,
sonsuzluğun zenginliğiyle kendini yitirme özlemi duyup, o soğuk ve hissiz bilincine yeniden
kavuşturulduğu anda engellenmiş olmuyor mu?
Yayıma Hazırlayandan Okura
Dostumuzun son günlerindeki tuhaf ruh haliyle ilgili olarak bize kendi eliyle yazdığı çok
sayıda mektup kalmasını ve terekesindeki mektupların devamını aşağıdaki anlatıyla kesintiye uğratma
ihtiyacı duymamayı o kadar çok isterdim ki.
Onun hikâyesini tam olarak bilebilenlerin ağzından dinlediğim ayrıntılı haberleri
toplamaya özen gösterdim; basit bir hikâye, ufak tefek ayrıntılar hariç tüm anlatılanlar birbiriyle
örtüşüyor; sadece anlatanların düşünme biçimlerinden dolayı fikirler ve yorumlar farklılık
gösteriyor.
Uzun çabalar sonucu öğrenebildiklerimizi eksiksiz anlatmaktan, onun terekesindeki
mektuplara zaman zaman yer vererek, bulunan en küçük notu bile önemsemekten başka ne gelir elden; çünkü
sıradan olmayan insanların başından geçen tek bir olaydaki tamamen kendine özgü gerçek sebebi bulmak çok
zordur.
Sıkıntı ve isteksizlik Werther’in ruhunda gittikçe derinlere kök salmış, iç içe geçmiş ve
zamanla tüm varlığını ele geçirmiş. Ruhundaki ahenk tamamen bozulmuş, doğasında var olan tüm yetenekleri
alt üst eden içsel heyecan ve öfkesi çok aykırı etkiler doğurmuş ve o zamana kadar mücadele ettiği
kötülüklerden daha ürkekçe kurtulmaya çalışırken sonunda bir bitkinlik içinde bulmuş kendini.
Yüreğindeki endişe, ruhundaki diğer bütün güçleri, neşesini, keskin zekâsını kemirmiş, insanların
arasında hüzünlü biri haline gelmiş, gittikçe daha mutsuz bir insan olmuş, mutsuzluğu arttıkça
başkalarına karşı haksız tavırlar sergilemiş. En azından Albert’in arkadaşları böyle söylüyorlar; uzun
zamandır özlediği mutluluğa kavuşan dürüst ve sessiz adamı ve bu mutluluğu gelecekte de korumak adına
onun sergilediği tavrı anlayamamış, akşamları acı ve yokluk çeksin diye gündüz varım yoğunu tüketen biri
gibiymiş sanki. Diyorlar ki, Albert bu kadar kısa zamanda değişmedi, hâlâ Werther’in başından beri
tanıdığı, çok takdir edip saygı duyduğu aynı kişiydi. Lotte’yi her şeyden çok seviyordu, onunla gurur
duyuyor, herkes tarafından da en mükemmel insan olarak kabul görmesini arzuluyordu. En ufak bir şüpheyi
dahi kendinden uzak tutmak istiyor, çok masum bir şekilde bile olsa bu değerli varlığı kimseyle
paylaşmaya hevesli görünmüyor diye ona kızılabilir mi? Werther karısının yanındaysa, Albert’in
genellikle odadan çıktığını söylüyorlar, dostuna duyduğu nefret ya da önyargıdan değil, sadece kendinin
bulunduğu ortamda onun sıkıldığını hissettiği için.
Bir keresinde Lotte’nin babası hastalandığı için evinden çıkamamış, arabasını gönderip
Lotte’yi aldırmış. Güzel bir
kış günüymüş, bütün yöre lapa lapa yağan mevsimin ilk karıyla kaplıymış.
Werther ertesi sabah onun arkasından gitmiş, Albert almaya gelmezse, ona eşlik etsin
diye.
Havanın pırıl pırıl olması bile onun hüzünlü ruh halini pek değiştirememiş, ruhunda boğuk
bir baskı varmış, kendisine üzüntü veren imgelere takılıp kalmış, kendisine acı veren bir düşünceden
diğerine geçmekten başka ruhunda kıpırtı yaratan bir şey yokmuş.
Kendi kendiyle sürekli savaş halinde olduğundan başkalarının durumu da ona düşündürücü ve
karmaşık geliyormuş, Albert’le karısı arasındaki güzel ilişkiye zarar verdiğini düşünüyor, bu yüzden
kendini suçluyor, bunun içine bir de Lotte’nin kocasına karşı gizliden gizliye duyduğu bir öfke
karışıyormuş.
Düşünceleri yolda da bu noktaya odaklanmış. “Evet, evet,” demiş kendi kendine, sessizce
dişlerini gıcırdatırken, “işte samimi, içten, sevgi dolu, her şeyle ilgili bir beraberlik, sakin ve
kalıcı sadakat bu! Hem doygunluk, hem de ilgisizlik! Sıradan her iş Albert’i o değerli ve muhteşem
kadından daha çok ilgilendirmiyor mu? Mutluluğunun değerini biliyor mu acaba? Layık olduğu saygıyı ona
gösteriyor mu? Şimdi Lotte onun, tamam, onun - Başka şeyleri bildiğim gibi bunu da biliyorum, bu
düşünceye alıştığımı sanıyorum, ama bu beni delirtmekle kalmayıp öldürecek - Bana gösterdiği dostluk
zedelenmedi mi? Lotte’ye olan bağlılığımı haklarına bir saldırı, ona olan ilgimi de sessiz bir eleştiri
olarak değerlendirmiyor mu? Şunu çok iyi biliyorum, hissediyorum, beni görmekten hoşlanmıyor, gitmemi
istiyor, benim varlığım onu bunaltıyor.”
Birçok kez attığı hızlı adımlara ara verip duraksamış, sanki geri dönmek ister gibiymiş;
ancak her seferinde ileriye doğru yürümeyi sürdürmüş, bu düşünceler ve monologlarla sonunda adeta
iradesine yenik düşüp av köşküne varmış.
Kapıya geldiğinde yaşlı adamı ve Lotte’yi sormuş, evde bir hareketlilik olduğunu fark
etmiş. Oğlanların en büyüğü
Wahlheim’da bir felaket yaşandığını, bir köylünün dövülerek öldürüldüğünü ona söylemiş! -
Bundan fazla etkilenmemiş. - Odaya girdiğinde, olayı yerinde incelemek için hasta hasta oraya gitmek
isteyen ihtiyarı ikna etmeye uğraşırken bulmuş Lotte’yi. Failin kim olduğu bilinmiyormuş, dövülerek
öldürülen adamı sabahleyin evin kapısının önünde bulmuşlar, tahminler şu yöndeymiş: Öldürülen adam dul
bir kadının hizmetkârıymış, ondan önceki hizmetkâr da evden kavgalı ayrılmışmış.
Bunu duyan Werther kendini tutamayarak ayağa fırlamış. - “Olabilir mi!” demiş, “Oraya
gitmem lazım, bir dakika bile duramam.” - Wahlheim’a doğru aceleyle yola çıkmış, eski konuşmalar
zihninde canlanmış, kendisi için çok önemli olan o adamın, kendisinin ara sıra bahsettiği o insanın bu
cinayeti işlediğinden kesinlikle eminmiş.
Adamın cesedini uzattıkları lokantaya gitmek için ıhlamurların arasından geçerek her
zaman güzel bir yer olan o meydana yaklaşırken bu kez ürkmüş. Genellikle komşu çocukların oynadıkları
eşik bu kez kanla kaplıymış. En güzel insani duygular, aşk ve sadakat şiddet ve cinayete dönüşmüş.
Yaprakları kurumuş ulu ağaçlara kırağı düşmüş, kilise mezarlığının alçak duvarlarını gölgeleyen güzel
sarmaşıkların yaprakları dökülmüş, aralarından karla kaplı mezar taşları görünüyormuş.
Bütün köy halkının önünde toplandığı lokantaya yaklaşırken, birden bir çığlık kopmuş.
Uzaktan bir grup silahlı adam geliyormuş, herkes suçlu getiriliyor diye bağırmış. Werther o tarafa bakar
bakmaz hiç kuşkusu kalmamış. Evet, gördüğü kişi bir süre önce büyük bir öfke ve çaresizlik içinde
dolaşırken rastladığı o dula çok aşık olan hizmetkârmış.
“Ne yaptın, ey talihsiz?” diye seslenmiş Werther, tutsağa doğru ilerlerken. - Adam sakin
sakin ona bakmış, konuşmamış ve sonunda gayet soğukkanlı bir şekilde şöyle demiş: “Ne o kimsenin, ne de
kimse onun olacak.” - Tutsağı lokantaya getirmişler, Werther de hızla oradan ayrılmış.
Ruhunda yatan her şey bu korkunç ve olağandışı olay yüzünden alt üst olmuş. Bir an için
de olsa kendi üzüntüsünden, ruh halinden, kayıtsız vazgeçmişliğinden uzaklaşmış; önlenemez bir biçimde o
adamı aklından çıkaramamış, onu kurtarmak için tarifi olanaksız bir arzuya kapılmış. Onun çok mutsuz
olduğunu hissediyormuş, cani bile olsa onu suçsuz buluyormuş, onunla öyle empati kurmuş ki, başkalarını
da kesinlikle buna inandıracağını sanmış. Onu savunmak istemiş, çok heyecanlı bir konuşma dudaklarının
ucuna kadar gelince, av köşküne gitmek için acele etmiş ve yargıca anlatacağı her şeyi, yolda kendi
kendine mırıldanmanın önüne geçememiş.
Odaya girdiğinde Albert’in de orada olduğunu görmüş, bir an için morali bozulmuş; ama
hemen kendini toplayıp yargıca heyecan içinde düşüncelerini aktarmış. Yargıç birkaç kez kafasını sağa
sola sallamış, Werther bir insanı mazur gösterebilecek her şeyi büyük bir heyecan ve gerçeklikle
anlatmış olsa da, kolayca tahmin edileceği gibi yargıç bunlardan etkilenmemiş. Dostumuzun sözünü
tamamlamasını bile beklemeden şiddetle karşı çıkmış, onu bir katili koruduğu için kınamış; böyle olursa
her yasanın geçerliliğini yitireceğini, devletin tüm güvenlik önlemlerinin mahvolacağım ona anlatmaya
çalışmış; çok büyük bir sorumluluk üstlenmeden böyle bir konuda hiçbir şey yapılamayacağını, ayrıca her
şeyin yasalar ve yönergeler çerçevesinde olması gerektiğini eklemiş.
Werther henüz pes etmek niyetinde değilmiş, aksine adamın kaçmasına yardım edilmesi
durumunda buna göz yummasını rica etmiş! Yargıç bunu da reddetmiş. Sonunda söze karışan Albert de
ihtiyarın tarafını tutmuş. Werther yalnız kalmış, yargıç ona birkaç kez “Hayır, onun kurtarılması
olanaksız!” dedikten sonra, büyük bir üzüntüyle yola çıkmış.
Bu sözlerin ona ne kadar ağır geldiğini, kâğıtları arasında bulunan ve aynı gün yazıldığı
kesin olan küçük bir nottan anlıyoruz:
“Kurtarılman olanaksız, bahtsız adam! Bizim kurtarılmamızın olanaksız olduğunu gayet iyi
biliyorum.”
Tutsağın başına gelenlerle ilgili olarak Albert’in yargıcın yanında söylediklerinden
Werther hiç hoşlanmamış: Onun kendisine biraz gücenmiş olduğunu sanmış, defalarca uzun uzun düşündükten
sonra iki adamın haklı oldukları dikkatinden kaçmamış, ama bunu kabul ve itiraf ettiği takdirde içsel
varlığını yadsımak zorunda kalırmış gibi gelmiş kendisine.
Bu konuyla ilgili olarak Albert’e karşı tutumunu tümüyle aydınlatan küçük bir not bulduk
kâğıtlarının arasında:
“Onun dürüst ve iyi biri olduğunu kendime söylemem, tekrar tekrar söylemem neye yarar,
ama içim parçalanıyor; adil olamıyorum.”
O akşam hava yumuşadığından kar erimeye yüz tutunca, Lotte ve Albert yürüyerek dönmüşler.
Lotte yolda Werther’in yokluğunu hissetmiş gibi zaman zaman etrafına bakınmış. Albert Werther’den söz
açmış, bir yandan hakkını teslim ederken, diğer yandan eleştirmiş. Onun bahtsız tutkusuna değinmiş ve
onu uzaklaştırmanın mümkün olmasını isterim demiş. - “Bizim için istiyorum bunu,” demiş, “lütfen,” diye
sözünü sürdürmüş, “sana karşı davranışlarına başka bir yön vermeye, sıklaşan ziyaretlerini azaltmaya
çalış. İnsanların dikkatini çekiyor, orada burada bundan konuştuklarını biliyorum.” - Lotte sesini
çıkarmamış, Albert onun suskunluğunu anlamış gibiymiş, en azından o andan sonra ona bir daha Werther’den
söz etmemiş, Lotte ondan bahsettiği zaman ya konuşmayı kesmiş ya da konuyu değiştirmiş.
Werther’in bahtsız adamı kurtarmak için sonuçsuz kalan girişimi sönmeye başlayan ışığın
alevini körüklemiş; suskunluk ve acıya daha fazla gömülmüş; üstüne üstlük suçunu inkâr eden adamın
aleyhine tanıklık etmek için çağrılabileceğini duyunca neredeyse çileden çıkmış.
Çalıştığı günlerde başına gelen nahoş her şey, elçilikteki sıkıntısı, o sıralar onu
inciten ve başarısız kılan her şey aklından bir bir geçmiş. Çalışmaması dahil bütün her şeyde kendini
haklı görüyormuş, tüm ümitlerinin kırıldığını düşünüyor, sıradan yaşamın işlerini görmek için herhangi
bir şeye tutunma yetisinden yoksun buluyormuş kendini; böylece sonunda kendini tamamıyla tuhaf
duygularının, düşünce tarzının ve sonsuz tutkusunun akışına bırakarak, huzurunu bozduğu sevimli ve
sevgili o insanla olan üzüntülü arkadaşlığının bitmek bilmez yeknesaklığı içinde amaçsız ve ümitsiz
harap ettiği güçlerine yüklenerek, gittikçe daha büyük bir hüzünle kaçınılmaz sona doğru
yaklaşmış.
Onun içindeki fırtınaya, tutkusuna, kesintisiz uğraş ve çabasına, hayatından bıkmışlığına
dair en güçlü kanıt olarak terekesindeki mektuplardan bazılarına burada yer vereceğiz.
“12 Aralık
Sevgili Wilhelm, kötü bir cinin oradan oraya dolaştırdığına inanılan o talihsizlerin
durumuna benziyor benimki de. Zaman zaman etkisinde kaldığım bir duygu var: Korku değil, hırs değil,
göğsümü parçalayacakmış gibi gırtlağımı sıkan, içimden gelen bilmediğim bir fırtına! Vay bana! Vay Bana!
Böyle zamanlarda insana düşman bu mevsimin korkunç gecelerinde dışarıya çıkıp dolaşıyorum.
Dün akşam da dışarıya çıkmam gerekti. Karlar birden erimeye başlamıştı, ırmağın
taştığını, derelerin dolduğunu ve Wahlheim’in aşağısındaki güzel vadinin sular altında kaldığını
duymuştum! Gece on birden sonra koşarak oraya gittim. Kayalardan aşağıya bakarken, kendine yol açan sel
sularının oluşturduğu burgacı ay ışığında görmek ürkütücüydü, tarlalar, çayırlar, çalılıklar, her şey
sular altındaydı, engin vadi rüzgârın uğultusuyla birlikte başından sonuna fırtınalı bir denize
dönüşmüştü! Ay yeniden ortaya çıkıp siyah bulutların üzerindeki yerini aldığında, karşımdaki sel suları
ayın çok muhteşem
ışığı altında akıp gidiyor, melodik bir ses çıkarıyordu: Beni bir ürperti ve yine bir
özlem sardı! Ah, kollarımı uçuruma doğru açtım ve aşağıya! aşağıya! diyerek nefes alıp verdim, çektiğim
işkenceleri, acıları, buradaki dalgalar gibi uçuruma, rüzgâra karıştırma hazzıyla kendimden geçtim! Ah!
- ayağını yerden kesip bütün acılara son vermelisin! - Henüz vadem dolmadı, bunu hissediyorum! Ah
Wilhelm! O kasırgayla bulutları yarıp, sel sularını tutmak için varlığımı seve seve feda ederdim! Ne
dersin! Bu zindan mahkûmu bir kez olsun bu coşkuyu yaşamayacak mı? -
Lotte’yle sıcak bir günde yaptığımız gezinti sırasında bir söğüt ağacının altında
dinlendiğimiz aşağıdaki o güzel yere doğru büyük bir hüzünle baktım - orası da sular altındaydı. - söğüt
ağacını göremedim bile! Wilhelm! Onun evinin etrafındaki çayırları düşündüm, av köşkünün etrafını! Her
şeyi yutan sel yüzünden bizim kameriyemiz şimdi ne haldedir kim bilir diye düşündüm. Nasıl ki bir
tutsağın düşüne sürüler, çayırlar, buğday tarlaları girerse, benim de ruhuma geçmişin güneş ışığı
vuruyordu! Öylece durdum! - Kendime kızmıyorum, çünkü ölme cesaretine sahibim. - Yapabilirim - Ama ölüme
yaklaşan, sevinçten yoksun hayatını biraz olsun uzatmak ve rahatlatmak için bahçe çitlerinden kışlık
odun temin eden, kapı kapı dolaşıp ekmek dilenen ihtiyar bir kadın gibi oturuyorum şimdi burada.”
“14 Aralık
Bu ne demek dostum? Kendimden bile korkuyorum! Ona karşı hissettiklerim çok kutsal, çok
saf, çok kardeşçe bir sevginin sonucu değil mi? Bir kez olsun ruhumda cezalandırılması gereken bir
arzuya kapıldım mı? - Yine de iddialı konuşmayayım - Ya şimdi, düşler içindeyim! Ah! Birbirine bu kadar
zıt etkileri, kendi dışındaki güçlere bağlayan insanlar ne kadar haklılar! Bu akşam! Söylerken bile
titriyorum, onu kollarıma aldım, göğsüme sıkıca
bastırdım, aşk sözcükleri fısıldayan dudaklarını sonsuz öpücüklere boğdum; gözlerim onun
gözlerinin sarhoşluğunda kayboldu! Tanrım! O ateşli sevinçleri bütün ruhumla anımsamaktan şu an bile
mutluluk duyduğum için cezalandırılmam mı gerekiyor? Lotte! Lotte! - Bitmiş haldeyim! Düşüncelerim
karmakarışık, sekiz gündür aklımı yitirmiş gibiyim, gözyaşlarım dinmiyor. Hem hiçbir yerde mutlu
değilim, hem her yerde mutluyum. Hiçbir şey arzulamıyor, hiçbir şey istemiyorum. Gidersem kendimi daha
iyi hissedeceğim.”
Dünyadan ayrılma kararı o dönemde, o şartlar altında Werther’in ruhunda gittikçe daha da
güçlenmiş. Lotte’ye geri döndüğünden beri son ümidi ve emeli sadece buymuş; ancak bunun aceleye
getirilmiş çabuk bir eylem olmaması, en doğru gerekçeyle, olabildiğince sakin bir kararla bu adımın
atılması gerek diye düşünmüş.
İkilemde oluşu, kendisiyle savaşı yazdığı bir nottan anlaşılıyor, bu muhtemelen Wilhelm’e
yazılmış bir mektubun giriş bölümü, kâğıtların arasından çıkan tarihsiz bir not:
“Yanımda olması, onun yazgısı, onun benim yazgıma olan ilgisi, sızlayan beynimde kalan
son gözyaşlarını bile sıkıp çıkarıyor.
Perdeyi kaldırıp arkasına geçmek! Hepsi bu! Bu duraksama, bu korku niçin? Arkasının nasıl
olduğu bilinmediği için mi? Dönüşü olmadığı için mi? Hakkında belli bir şey bilmediğimiz kargaşa ve
karanlığı sezmek bilincimize özgü bir nitelik olduğu için.”
Sonunda üzüntülü düşüncelerle gittikçe daha fazla dost ve arkadaş olmuş, niyeti
kesinleşmiş ve dönüşü olmayan bir yola girmiş, onun dostuna yazdığı aşağıdaki yoruma açık mektup, bu
konuyla ilgili bir belge niteliğinde.
“20 Aralık
Sözlerimi bu şekilde yorumlaman, Wilhelm, bana olan sevginden. Evet, sen haklısın:
Buradan gidersem benim için daha iyi olacak. Size gelmemi öneriyorsun, ama bu pek hoşuma gitmedi; en
azından doğrudan oraya gelmek istemiyorum, özellikle kalıcı buzlanma yüzünden yolların açılması
beklenebilir. Beni almak için buraya gelmek istemen de hoşuma gitti; ama iki hafta kadar bekle, gelişen
olayları yazacağım bir mektup daha alacaksın benden. Olgunlaşmadan hiçbir meyve toplanmamak. İki haftada
çok şey değişebilir. Anneme söyle: Oğluna dua etsin, ona verdiğim bütün sıkıntılardan dolayı beni
affetsin. Benim yazgım da, mutlu etmem gereken insanları üzmekmiş. Hoşça kal değerli dostum! Tanrı’nın
lütfu seninle olsun! Hoşça kal!”
Hem kocasıyla, hem de talihsiz dostuyla ilgili olarak o sıralar Lotte’nin içinden
geçenleri sözcüklere dökme cesaretini gösteremiyoruz, her ne kadar Lotte’nin karakterine ilişkin bir
parça tahminde bulunabilsek de, onun aklından geçenleri ancak ince ruhlu bir kadın düşünüp
hissedebilir.
Şu kadarı kesin ki, Werther’i uzaklaştırmak için her şeyi yapmaya kararlıymış, harekete
geçemeyişi dostluktan gelen insanca bir koruma duygusundanmış, çünkü bunun Werther’e neye mal olacağını,
hatta onun böyle bir durumu hiç kabullenemeyeceğini biliyormuş. Buna rağmen tavrını belli etmesi
gerektiğini düşünüyormuş; bu ilişki hakkında kendisi hep suskun kalmışken, şimdi de kocası hiç
konuşmuyormuş, kocasının düşüncelerine değer verdiğini gösteren davranışlar sergilemek kendisi için
gittikçe daha önem kazanmış.
Werther’in en son yayımladığımız dostuna yazdığı mektup, Noel öncesindeki pazar günü
yazılmıştı, o gün akşamüstü Lotte’ye gitmiş, Lotte evde yalnızmış. Küçük kardeşlerine Noel armağanı
olarak verilecek bazı oyuncakları hazırlamakla meşgulmüş. Werther, küçükler çok sevinecekler demiş,
kapının
aniden açılmasıyla, mum, şekerleme ve elmalarla süslü Noel ağacının görüntüsünün herkesi
cennetteymişçesine coşkulandırdığı eski günlere de değinmiş. - Lotte sıkıntısını sevimli bir
gülümsemeyle maskeleyerek “Çok nazik biriyseniz,” demiş, “siz de armağanınızı Noel’de alacaksınız; bir
şamdan mumu veya benzer bir şey.” - “Nazik olmak derken kastınız ne?” demiş Werther; “Nasıl olmam
gerekiyor? Nasıl olabilirim değerli Lotte?” - “Perşembe akşamı,” demiş, “babamın çocuklarla geleceği
Noel akşamı herkes armağanını alacak, siz de o akşam gelin - ama daha önce değil.” - Werther afallamış.
- “Sizden rica ediyorum,” diye söze devam etmiş Lotte, “olması gereken bu, huzurum için rica ediyorum,
olamaz, bu böyle sürüp gidemez.” - Werther ondan bakışlarını uzaklaştırarak odada bir aşağı bir yukarı
gidip gelirken “Böyle sürüp gidemez!” diye mırıldanmış. - Bu sözcüklerin ona ağır geldiğini hisseden
Lotte, birçok soruyla onu düşüncelerinden uzaklaştırmak istemiş, ama nafile. - “Hayır, Lotte,” demiş
Werther, “sizi bir daha görmeyeceğim!” - “Nedenmiş?” diye karşılık vermiş Lotte, “Werther bizi yine
görebilirsiniz, görmelisiniz de, yalnız ölçülü olmak şartıyla. Ah bir kez dokunduğunuz her şeye niçin
önüne geçilmez bir sadakatle bağlanıyorsunuz, ruhunuz niçin bu kadar şiddet dolu? Sizden rica ediyorum,”
diye sürdürmüş konuşmasını, Werther’in elini tutarak, “ölçülü olun! Zekânız, bilginiz, yetenekleriniz
size çok şey vaat ediyor! Erkek gibi davranın, sizin için üzülmekten başka bir şey yapmayan bir insana
duyduğunuz üzücü bağlılığa bir son verin.” - Werther dişlerini gıcırdatırken mahzun mahzun ona bakmış.
Lotte onun elini tutmuş. “Bir an sakin sakin düşünün Werther!” demiş Lotte. “Kendi kendinizi
kandırdığınızı, bilerek kendinizi mahvettiğinizi anlamıyor musunuz? Niçin ben, Werther? İlle de ben,
niçin bir başkasına ait olan ben? İlle de ben? Korkarım, korkarım, bu arzuyu sizin için bu kadar cazip
kılan şey, bana sahip olmanızın olanaksızlığıdır.” Werther sabit ve isteksiz bakışlarla ona bakarken
elini onun elinden çekmiş. “Akıllıca!”
demiş, “çok akıllıca! Bu uyarıyı Albert yapmış olmasın? Kurnazca! Çok kurnazca!” - “Bu
herkesin akıl edebileceği bir şey,” diye Lotte karşılık vermiş. “Yüreğinizin arzularına karşılık verecek
başka bir kız yok mu şu koca dünyada? Duygularınıza hâkim olun, ararsanız, size yemin ediyorum, onu
bulacaksınız; bu süre zarfında kendi kendinizi sürgün ettiğiniz bu kısıtlamalar beni hem sizin adınıza,
hem bizim adımıza endişelendiriyor. Duygularınıza hâkim olun, bir seyahat sizi kendinize getirir,
getirmeli! Ararsanız, aşkınıza karşılık verecek değerli birini bulursunuz, döndüğünüzde birlikte gerçek
dostluğun vereceği mutluluğun tadını çıkarırız.”
“Bu konuşma,” demiş soğuk bir gülümsemeyle, “matbaada bastırılıp bütün saray
öğretmenlerine tavsiye edilebilir. Sevgili Lotte! Bana biraz süre tanıyın, her şey yoluna girecek!”
“Ancak şunu unutmayın, Noel akşamından önce gelmek yok!” - Werther cevap verecekken Albert odaya girmiş.
Birbirlerine buz gibi bir iyi akşamlar dedikten sonra odanın içinde sıkıntılı sıkıntılı bir aşağı bir
yukarı gidip gelmişler. Werther önemsiz bir konuda konuşmaya başlamış ve lafı çabuk bitmiş, Albert de
aynı şekilde, sonra karısına verdiği bazı siparişleri sormuş, hazır olmadıklarını öğrenince, Werther’e
soğuk, hatta çok sert gelen birkaç söz söylemiş karısına. Werther gitmek istediği halde gidememiş ve
saat sekize kadar oyalanmış, o arada huzursuzluğu ve keyifsizliği gittikçe artmış, ta ki sofra
kurulduğunda şapkasını ve bastonunu eline alıncaya kadar. Albert yemeğe kalması için ricada bulunmuş,
ama o bunu nezaketen söylenmiş bir davet olarak değerlendirmiş ve soğuk bir tavırla teşekkür edip oradan
ayrılmış.
Eve gelmiş, yolunu aydınlatmak isteyen uşağın elinden lambayı alıp odasına yalnız gitmiş,
sesli sesli ağlamış, kendi kendine kızgın kızgın konuşmuş, odasında öfkeli öfkeli bir aşağı bir yukarı
gidip gelmiş ve sonunda kendini elbiseleriyle yatağa atmış, saat on bire doğru odasına girme cesaretini
toplayan uşak, çizmelerini çıkarsın mı diye sorduğunda,
Werther hâlâ yataktaymış, olur demiş ve ertesi sabah kendisi çağırıncaya kadar uşağın
odaya girmemesini emretmiş.
Pazartesi sabahı, 21 Aralık günü Lotte’ye aşağıdaki mektubu yazmış, mektup ölümünden
sonra mühürlü olarak yazı masasının üzerinde bulunmuş ve Lotte’ye gönderilmiş, anlaşıldığı kadarıyla
mektup paragraf paragraf kaleme alınmış, ben de ona burada bu şekilde yer vereceğim.
“Kararımı verdim, Lotte, ölmek istiyorum, bunu sana romanlardaki gibi gergin bir ruh
haliyle yazmıyorum, rahat ve huzurlu bir halde, seni göreceğim günün sabahında yazıyorum. Sen bu
satırları okurken, benim en değerli varlığım, yaşamının son anlarında en büyük mutluluğu seninle sohbet
etmek olan bu huzursuz ve talihsiz insanın cansız bedeni soğuk mezarda çoktan toprakla örtülmüş olacak.
Korkunç bir gece geçirdim ama, ah, bir yanıyla huzurluydu. Benim kararımı kesinleştiren, belirleyen bu
gece oldu. Ölmek istiyorum! Dün senden ayrılırken, düşüncelerim ürkütücü bir başkaldırı içindeydi, buz
kesilen bir ortamda, yüreğimi sıkıştıran her şeyle birlikte senin yanında ümitten ve sevinçten yoksun
olan yaşamım üzerime üzerime geldi - odama girer girmez, kendimi kaybetmiş halde dizlerimin üzerine
çöktüm, ey Tanrım! Ruhumu serinletecek en acı gözyaşlarını benden esirgeme! Binlerce ses, binlerce ümit
aklımdan geçip durdu, nihayet en son biricik düşüncem sarsılmaz bir biçimde tamamlanmış olarak belirdi:
Ölmek istiyorum! Yatağa uzandım, düşüncem sabahleyin güne merhaba demenin sükûneti içinde hâlâ
kesinliğini koruyordu, hâlâ tüm şiddetiyle yüreğimdeydi: Ölmek istiyorum! - Bu çaresizlik değil,
ıstırabımdan arınmış olduğumun bilincindeyim ve kendimi senin için feda edeceğim. Evet Lotte! Niçin
kendime saklayayım? Üçümüzden birinin ölmesi lazım, bu kişi de ben olmak istiyorum! Ah benim değerli
varlığım! Şu parçalanmış yüreğin içinden kaç kez öfkeyle kocanı öldürmek geçti! Seni! Kendimi! İşte
böyle! -
Güzel bir yaz akşamında dağa çıkarsan, vadiden sık sık oraya tırmandığımı hatırla, sonra
batan güneşin ışığında rüzgâr yüksek otları bir oraya bir buraya savururken, karşıda kilise mezarlığında
bulunan mezarıma doğru bak. - Yazmaya başladığımda sakindim, şimdi, şimdi bir çocuk gibi ağlıyorum,
etrafımdaki her şey öylesine hayat dolu ki. - ”
Saat ona doğru Werther uşağını çağırmış, giyinirken ona birkaç gün içinde seyahate
çıkacağını söyleyip elbiseleri temizlemesini ve her şeyi valize yerleşecek şekilde hazırlamasını
istemiş; ayrıca bütün borçlarının ödenmesini, ödünç verilmiş kitapların geri alınmasını ve her hafta bir
miktar para vermeyi âdet edindiği birkaç yoksulun iki aylık bağışının peşin olarak ödenmesini
emretmiş.
Yemeğini odasına getirttikten sonra atla yargıca gitmiş, ama onu evde bulamamış.
Düşüncelere dalmış halde bahçede dolaşırken, özellikle hatıraların bütün hüznü üzerine gelir gibi
olmuş.
Ufaklıkların yanına gelmesi uzun sürmemiş, peşine takılıp sırtına atlamışlar, Lotte’nin
armağanlarım yarın olup, bir yarın daha geçip, arkasından bir gün daha geçince alacaklarını söylemişler
ona, küçük hayal güçlerinin ürünü olan mucizeleri beklediklerini anlatmışlar. - “Yarın!” demiş Werther,
“Soma bir yarın daha! Arkasından bir gün daha geçince!” - Hepsini sevgiyle öpmüş, soma ayrılıp gitmek
isterken ufaklık kulağına bir şey söylemek istemiş. Ağabeylerinin uzun uzun güzel yeni yıl dilekleri
yazdıklarım itiraf etmiş, biri babaları, biri Albert ve Lotte için, biri de Bay Werther içinmiş; yazılan
dilekleri yeni yılın kutlanacağı günün sabahında vereceklermiş. Bu Werther’e fazla gelmiş, her birine
bir şeyler armağan edip atına binmiş, ihtiyara selam söyleyip gözlerinde yaşlarla oradan
uzaklaşmış.
Saat beşe doğru eve gelmiş, hizmetçi kıza ateşe bakmasını ve ateşin gece yarısına kadar
sönmemesi için gerekeni yapmasını emretmiş. Uşağa kitapları ve çamaşırları valize
yerleştirmesini,
elbiseleri sarmasını söylemiş. Sonra muhtemelen Lotte’ye yazılan mektubun aşağıdaki
paragrafını kaleme almış.
“Beni beklemiyorsun! Sözünü dinleyeceğimi ve Noel akşamından önce görüşmeyeceğimizi
sanıyorsun. Ah Lotte, ya bugün ya da hiçbir zaman. Noel akşamı bu kâğıdı elinde tutuyor olacaksın,
titreyerek güzel gözyaşlarınla mektubu ıslatacaksın. İstiyorum, buna mecburum! Ah karar verdiğim için
kendimi öyle iyi hissediyorum ki.”
O sırada Lotte tuhaf bir ruh hali içindeymiş. Werther’le son görüşmelerinden sonra, ondan
ayrılmanın kendisine zor geleceğini, kendisinden uzaklaşırsa Werther’in acı çekeceğini
hissediyormuş.
Werther’in Noel akşamından önce gelmeyeceği Albert’in evde olduğu bir gün söz arasında
geçmiş, sonra Albert halletmesi gereken bir iş nedeniyle atla yakın bir yerdeki bir görevliyle görüşmeye
gitmiş, geceyi de orada geçirecekmiş.
O sırada Lotte yalnız başına oturuyormuş, kardeşlerinden hiçbiri yanında değilmiş, kendi
kendine düşüncelere dalıp ilişkilerini gözden geçirmiş. Lotte aşkım ve sadakatini bildiği, yürekten
sevdiği kocasına kendisini sonsuza dek bağlı hissediyormuş, kocasının sükûneti ve dürüstlüğünün
gerçekten Tanrı vergisi olduğunu, zaten akıllı bir kadının hayatını da bunların mutlu kıldığını
düşünüyormuş; Albert’in kendisi ve çocukları için ebediyen çok şey ifade edeceğini biliyormuş. Öbür
yandan Werther kendisi için çok değerliymiş, karşılaştıkları ilk andan başlayarak ruhlarının uyumları
öyle güzel ortaya çıkmış ki, onunla uzun süren arkadaşlıkları, yaşadıkları bazı durumlar yüreğinde
silinmez bir iz bırakmış. İlginç olduğunu hissettiği ve düşündüğü her şeyi onunla paylaşmaya alışmış,
giderse tüm hayatında yeri bir daha doldurulamayacak bir boşluk oluşur diye geçiyormuş aklından. Ah, o
an onu bir kardeşe dönüştürebilse öyle mutlu olacakmış ki! Onu kız ar-
kadaşlarından biriyle evlendirebilse, Albert’le ilişkisinin eski haline dönme ümidi
güçlenirmiş!
Sırayla bütün kız arkadaşlarını düşünmüş, her birinde bir kusur bulmuş, ona kimseyi layık
görememiş.
Tüm bu düşünceler aklından geçerken, çok net olmasa da, içten gelen gizli arzusunun
Werther’i kendisine ayırmak olduğunu ilk kez derinden hissetmiş, bunun yanı sıra onu kendisine
saklayamayacağını, saklamaya hakkı olmadığını da aklından geçirmiş; temiz, güzel ve başka zamanlar çok
neşeli olup her şeye çözüm bulan bir insan olarak bu kez kendisine mutluluk ümidi vermeyen hüznün
baskısını hissetmiş. Kalbi sıkışıyor, gri bulutlar gözlerini gölgeliyormuş.
Werther’in merdivenlerden çıktığını duyup kendisini soran sesini hemen tanıdığında saat
altı buçukmuş. Kalbi öyle çarpmış ki, Werther geldi diye ilk kez böyle bir heyecana kapıldığını söylemek
mümkünmüş. Evde olmadığını söyletmeyi ne kadar istermiş, Werther içeriye girdiğinde, heyecan ve telaşla
ona şöyle seslenmiş: “Sözünüzde durmadınız.” - Onun yanıtı ise “Hiçbir şey için söz vermemiştim ki,”
olmuş. - “En azından ricamı yerine getirseydiniz,” diye karşılık vermiş Lotte, “ikimizin huzuru için
sizden bir ricada bulunmuştum.”
Werther’le yalnız kalmamak için kız arkadaşlarına gelsinler diye haber gönderdiğinde, ne
söylediğini, ne yaptığını tam olarak bilmiyormuş. Werther getirdiği birkaç kitabı masaya koyarken
diğerlerini sormuş, Lotte kız arkadaşları hem gelsin, hem de gelmesin istiyormuş. Hizmetçi kız geri
döndüğünde iki kız arkadaşının da gelemeyecekleri için özür dilediklerini söylemiş.
Lotte hizmetçinin işine yan odada devam etmesini istemiş, sonra fikrini değiştirmiş.
Werther odada bir aşağı bir yukarı gidip gelirken, piyanonun başına geçen Lotte bir menuet çalmaya
başlamış, ancak kendini müziğe verememiş. Kendini toparlamış, kanepede her zamanki yerini alan
Werther’in yanına istifini bozmadan oturmuş.
“Okuyacak bir şeyiniz yok mu?” demiş Lotte. - Werther, yok demiş. - “Şuradaki çekmecede,”
diye söze başlamış Lotte, “Ossian’dan çevirdiğiniz birkaç şarkı var; henüz okumadım, onları sizden
dinlemeyi istedim hep, ama bir türlü olmadı, fırsat olmadı.” - Werther gülümsemiş, çekmeceden çıkarmış,
şarkıları eline aldığında bir ürperti sarmış onu, kâğıtlara baktığında gözleri yaşla dolmuş. Oturup
okumaya başlamış.
“Akşam çökmesiyle görünen yıldız,35 ne güzel parlıyorsun batı yönünde, ışık
saçan başını bulutundan çıkarıp tüm haşmetinle dağın tepesine doğru ağır ağır yükseliyorsun. Nereye
bakıyorsun kırlara doğru? Fırtınalı rüzgârlar dindi mi? Uzaktan duyuluyor derenin şırıltısı; uzaktaki
kayalarda oynuyor uğuldayan dalgalar; coşuyor tarlalarda akşam böceklerinin vızıltıları. Nereye
bakıyorsun ey güzel ışık? Ama hem gülümsüyor, hem yükseliyorsun, dalgalar sevinçle etrafını sarmış,
güzel saçlarını yıkıyor. Hoşça kal, ey huzurlu ışık. Ey Ossian’ın ruhunun ilahi ışığı, çık
ortaya!
Ve tüm gücüyle ortaya çıkıyor. Bu dünyadan göçüp giden arkadaşlarımı görüyorum, geçmiş
günlerdeki gibi Lora adasında toplanıyorlar. - Nemli bir sis sütunu gibi Fingal geliyor; etrafında
kahramanları ve bak! Şarkılar söyleyen ozanlarıyla: Ak saçlı Ullin! Yakışıklı Ryno! Alpin, sevimli
şarkıcı! Ve sen, güzel ağıtlar yakan Minona! - Selma’daki şenlik günlerinden beri ne kadar değişmişsiniz
dostlarım, tepeye doğru esen bahar yeliyle hafif fısıltı yayan otlar boynunu bir o yana bir bu yana
eğerken şarkı yarışması yaptığımız günlerden beri.
O anda Minona tüm güzelliğiyle ortaya çıkar, boynu bükük, gözleri dolu doludur, tepeden
bu yana doğru esen huzursuz rüzgârla saçı sertçe savrulur. - Güzel sesini yükseltince, kahramanların
ruhuna hüzün dolar; çünkü onlar defalarca
35 Ossian’ın Selma
Şarkıları’nın ilk dizesi, (ç.n.)
Salgar’ın mezarını, beyaz Colma’nın karanlık evini görmüşlerdir. Tepede yalnız başına
ahenkli sesiyle duran Colma; Salgar geleceğine söz vermiştir, ama gece çoktan her yana çökmüştür. Şimdi
tepede yalnız başına oturan Colma’nın sesini dinleyin.
Colma
Gece oldu! - Yalnızım, fırtınalı tepede yitiğim. Dağlardan rüzgârın uğultusu geliyor
Kayalardan aşağıya nehir gümbürtüyle akıyor. Fırtınalı tepede terk edilmiş beni yağmurdan koruyacak bir
kulübe bile yok.
Ortaya çık ey ay, bulutlarının arasından, görünün ey gecenin yıldızları! Yanında çözülmüş
yayı, etrafında soluk soluğa koşuşturan köpekleriyle avdan dönen sevgilimin dinlendiği yere götürsün
beni bir ışık! Ama ben her yanı bitkilerle kaplı nehrin kayalığında yalnız başıma oturmak zorundayım.
Nehrin ve fırtınanın uğultusundan sevgilimin sesini duymuyorum.
Salgar’ım niçin gelmiyor? Verdiği sözü unuttu mu? - İşte kaya ve ağaç burada, inleyen
nehir şurada! Gece çökerken burada olacağını söylemiştin; ah, Salgar’ım yolunu mu kaybetti? Seninle
kaçacak, babamı ve ağabeyimi, o gururlu insanları terk edecektim! Soylarımız hayli zamandır birbirine
düşman olsa da biz birbirimize düşman değiliz, ah Salgar!
Bir an dinsen, ey rüzgâr! Bir an olsun durulsan ey nehir, o zaman sesim vadide
yankılanır, gezginim beni duyar. Salgar! Seni çağıran benim! Ağaç ve kaya işte burada! Salgar! Sevgilim!
Buradayım ben; niçin bu kadar geciktin?
Bak, ay doğdu, sel suları vadide parlıyor, dağın tepesine doğru yükselen kayalar
aydınlanmaya başladı; ama tepede onu görmüyorum, hep önünden koşan köpekleri onun geldiğini haber
vermiyor. Burada yalnız başıma oturmak zorundayım.
Ama orada aşağıdaki düzlükte yerde yatanlar da kim? Sevgilim mi? Ağabeyim mi? - Konuşun
ey dostlarım! Yanıt
vermiyorlar. İçimi korku kapladı! - Ah, onlar ölmüş! Kılıçları dövüşten kıpkırmızı! Ah
ağabeyim, ağabeyim, Salgar’ımı niçin öldürdün? Ah Salgar’ım, ağabeyimi niçin öldürdün? İkinizi de o
kadar seviyordum ki! Ah, tepede binlercesi arasında en yakışıklısı sendin! Korkunç bir çarpışmaydı. Bana
yanıt verin! Sesimi duyun, sevgililerim! Ama ah, onlar dilsiz, dilsiz sonsuza kadar! Yürekleri soğuk
kara toprak kadar!
Ey ölülerin ruhları, tepedeki kayalığı, fırtınalı dağın zirvesini anlatın! Konuşun!
Korkmayayım! - Nerede yatıyorsunuz? Dağdaki hangi mezarda bulayım sizi? Rüzgârda hafif de olsa ne bir
ses, ne de tepede kopan fırtınada kulağıma gelen bir yanıt duyuyorum.
Keder içinde oturuyorum, gözyaşları içinde sabahı bekliyorum. Ey ölülerin dostları,
mezarı açın, ama ben gelinceye kadar kapamayın. Hayatım bir düş gibi soldu, onlarsız nasıl yaşarım!
Kayadan gürül gürül akan nehrin kıyısında dostlarımla kalacağım - Tepeye gece çöküp çayırlıktan bu yana
doğru rüzgâr esince, ruhum rüzgârda durup yakınlarım için yas tutacak. Avcı, kulübesinden beni
dinleyecek, sesimden hem korkacak, hem de sesimi sevecek; çünkü dostlarıma tatlı tatlı sesleneceğim,
ikisini de o kadar çok sevmiştim ki!
Bu senin şarkındır, ey Minona, Torman’ın hafif utangaç kızı. Gözyaşlarımız Colma için
akarken, ruhumuzu hüzün kaplar.
Ullin arple ortaya çıkıp bize Alpin’in şarkısını çalar Alpin’in sesi içten, Ryno’nun ruhu
ise bir alev huzmesidir. Ama daracık evde huzur içinde yatmaktadırlar artık, sesleri Selma’da duyulmaz.
Bir keresinde, kahramanlar can verip düşmeden önceydi, Ullin avdan döndüğünde, tepede yapılan yarışmada
onların şarkısını dinlemişti. Şarkıları yumuşak, ama hüzünlüydü. Ölen Morar için ağıt yakmışlardı,
kahramanların kahramanı için. Onun ruhu Fingal’in ruhu, kılıcı Oskar’ın kılıcı gibiydi - Ama can
verince, babası ağıt yakar, kız kardeşi Minona’nın, muhteşem Morar’ın kız kardeşinin de gözleri yaşla
dolar. Ullin şarkısını söylerken o geri çekilir,
tıpkı yağan yağmurun sele neden olacağını anlayıp güzel başını bir bulutun arkasına
saklayan batı yönündeki ay gibi. - Ağıta eşlik etmek için ben de arp çalıyorum Ullin’le beraber.
Ryno
Hem rüzgâr, hem de yağmur dinince, öğlende hava çok güzel açıyor, bulutlar dağılıyor. Bir
görünüp bir kaybolan güneş, eğik ışıklarıyla tepeyi aydınlatıyor. Dağdan vadiye doğru akan nehir kızıla
bürünüyor. Tatlı tatlı mırıldanıyorsun ey nehir; ama duyduğum ses daha tatlı. Bu Alpin’in sesi, ağıt
yakıyor. İhtiyarlıktan boynu bükük ve yaşla dolu gözleri kıpkırmızı. Ey Alpin, mükemmel ozan, niçin
suskun tepede tek başınasın? Niçin ormanda birden patlayan fırtına gibi, uzak sahildeki bir dalga gibi
ağıt yakıyorsun?
Alpin
Ey Ryno, gözyaşı döküyorum ölmüşler için, ağıt yakıyorum mezarda yatanlar için. Tepede
boylu bosluydun, düzlükteki oğullar arasında da en yakışıklı. Ama sen de Morar gibi savaşta öleceksin,
mezarının başında yas tutan biri oturacak. Tepeler seni unutacak, yayın şölen salonunda çözülmüş halde
duracak.
Sen hızlıydın, ey Morar, tepedeki bir karaca gibi, korkunçtun geceleyin ufukta çıkan
yangın gibi. Kasırga gibiydi öfken, ovanın üzerinde çakan şimşek gibiydi savaşırken kılıcın. Sesin uzak
tepelerde düşen yıldırımın, yağmurdan sonra ormanda akan nehrin sesine benzerdi. Savaşta bazılarının
ölümü senin elinden oldu, öfkenin ateşi onları tüketti. Ama sen savaştan döndüğünde ne kadar huzurluydu
yüzün! Fırtınadan sonra açan güneşe, suskun gecedeki aya benziyordu yüzün, rüzgârın uğultusu dindikten
sonraki deniz gibi sakindi yüreğin.
Şimdi evin daracık, yattığın yer karanlık! Mezarın üç adım kadar, ah sen ne kadar
büyüktün bir zamanlar! Seni anımsatan tek şey baş tarafı yosun tutmuş dört taş; yaprakları
dökülmüş ağaç, rüzgârda fısıldayan otlar güçlü Morar’ın mezarına dikkati çekiyor. Senin
için ağlayacak bir annen, senin için aşk uğruna gözyaşı dökecek bir kız yok. Seni doğuran öldü,
Morglan’ın kızı öldü.
Kim o bastonuna dayanan? Gözleri ağlamaktan kızarmış, ihtiyarlıktan saçlarına ak düşmüş
kişi kim? O senin baban, ey Morar, senden başka oğlu olmayan baban. Senin çarpışmadaki ününü duydu, dört
bir yana dağılan düşmanlarını duydu; Morar’ın şanını duydu! Ah! Açılan yaralarına dair hiçbir şey
duymadı mı? Ağla, Morar’ın babası, ağla! Ama oğlun seni duymaz. Derindir ölülerin uykusu, incedir tozdan
yastıkları. Asla sesine kulak vermez, asla seslenişlerine uyanmaz. Ah, mezarda ne zaman sabah olacak,
uyuyanlara seslenmek için: Uyanın!
Hoşça kal en soylu insan, ey sen savaş meydanının fatihi! Ama o meydan seni bir daha hiç
görmeyecek, karanlık orman senin kılıcının ışıltısıyla bir daha hiç aydınlanmayacak. Arkanda bir oğul
bırakmadın, ama senin adını şarkın yaşatacak, gelecek zamanlar senin hikâyeni dinleyecek, can veren
Morar’ın hikâyesini dinleyecek. -
Matem tutan kahramanların sesi yükselir, en çok duyulan Armin’in yürek burkan iniltisinin
sesidir. Oğlunun ölümünü hatırlamıştır, hayatının baharında ölmüştür o. Prens Carmor seslerin
yankılandığı ülkesi Galmal’de, kahramanın yanı başında oturmaktadır. ‘Niçin hıçkırıklara boğuluyorsun
Armin,’ der, ‘bunda ağlayacak ne var ki? Duyulan ezgiler ve şarkılar yürekleri parçalıyor, ama aynı
zamanda avutmuyor mu insanı? Denizden gelip vadide yükselerek yayılan hafif sis gibiler, çiçek açan
bitkilere nem sağlayacak; ama güneş tüm gücüyle ortaya çıkınca sis kalkacak. Niçin bu kadar kederlisin
Armin, etrafı denizlerle çevrili Gorma’nın hâkimi?’
‘Kederli! Evet öyleyim, acımın sebebi çok büyük. - Carmor, tabii sen ne oğlunu, ne de
hayatının baharında kızını kaybettin; cesur oğlun Colgar yaşıyor, kızların en güzeli Annira da.
Senin hayat ağacının dalları büyüyor ey Carmor; ama Armin soyunun sonuncusu. Yatağın
kapkaranlık ey Daura! Mezarındaki uykun bunaltıcı - Şarkılarınla ne zaman uyanırsın, o melodik sesinle?
Haydi, siz sonbaharın rüzgârları! Haydi, karanlık ovaya doğru esin! Ormandaki nehirler coşun! İnleyin,
gürleyin meşe ağaçlarının tepeleri! Parçalanmış bulutların arasında gezin, ey ay, ara ara solgun yüzünü
göster! Çocuklarımın öldüğü, görkemli Arindal’in öldüğü, sevgili Daura’nın göçtüğü o korkunç geceyi
anımsat bana.
Ey Daura, kızım, güzelsin, Fura tepelerindeki ay kadar güzel, yağan kar kadar beyaz,
püfür püfür esen rüzgâr kadar tatlısın! Ey Arindal senin de yayın güçlü, savaş meydanında mızrağın
hızlı, bakışın dalgaları saran bir sis, kalkanın saldırıda ateşten bir bulut sanki!
Savaşın unutulmazlarından Armar gelip Daura’nın aşkını elde etmeye çalışıyor; Daura da
fazla nazlanmıyor. Dostları güzel ümitler besliyorlar.
Odgal’in oğlu Erath öfkeden kuduruyor, çünkü Armar’dır yerde yatan erkek kardeşini
öldüren. Denizci kılığına girerek geliyor. Dalgalar üzerindeki sandalı güzel, saçının bukleleri aklarla
dolu, ciddi yüzündeki ifade sakin. ‘Kızların en güzeli,’ diyor, ‘Armin’in sevimli kızı, denizden
yükselen kayanın üzerinde, ağaçtaki kırmızı meyvenin parladığı yerde Armar Daura’yı bekliyor; geliyorum,
sevgilisini dalgalı denizi aşarak ona götürmek için.’
Daura onunla gidiyor ve Armar’a sesleniyor; kayada yankılanan sesinden başka hiçbir yanıt
duymuyor. ‘Armar! Sevgilim! Sevgilim! Niçin beni böyle korkutuyorsun? Dinle Arnarth’ın oğlu! Dinle! Sana
seslenen Daura!’
Hain Erath, gülerek karaya kaçıyor. Daura sesini yükseltiyor, babasına ve ağabeyine
sesleniyor; ‘Arindal! Armin! Daura’sını kurtaracak biri yok mu?’
Denizden Daura’nın sesi duyuluyor. Arindal, oğlum, tepeden aşağıya iniyor, vahşi bir
avdan dönmüş, bir yanında
asılan okları birbirine çarparak ses çıkarıyor, yayı elinde, duman rengi beş av köpeği
etrafında. Korkusuz Erath’ı sahilde görüyor, onu yakalayıp meşe ağacına bağlıyor, kalçasından iple
sıkıca bağlanan tutsağın iniltileri rüzgâra karışıyor.
Arindal Daura’yı alıp getirmek için onun sandalıyla denize açılıyor. Armar öfkeyle
gelerek, gri tüylü okunu fırlatıyor, ok ses çıkararak senin kalbine saplanıyor, ey Arindal, oğlum!
Erath’ın yerine, hainin yerine ölen sensin, sandal kayaya ulaşıyor, o yere yığılıp ölüyor. Ayaklarına
doğru akıyor ağabeyinin kanı, öyle büyüktü ki çığlığın, ey Daura!
Dalgalar sandalı parçalıyor. Armar denize düşüyor, ya Daura’yı kurtaracak ya da ölecek.
Tepeden dalgalara doğru aniden şiddetli bir rüzgâr esiyor, o sulara gömülüyor ve bir daha da su yüzüne
çıkamıyor.
Ama denizin yıkadığı kayada kızımın ağıtlarını duyuyorum. Yüksek sesle devamlı çığlık
atıyor, ancak babası onu kurtaramıyor Gece boyunca sahilde durup ayın belirsiz ışığında ona bakıyorum,
gece boyunca onun çığlıklarını dinliyorum, rüzgâr sesli, yağmur şiddetli şiddetli dağın sırtım
kamçılıyor. Daura’nın sesi zayıflıyor, sabah olmadan ölüyor, kayalardaki otlar arasında esen akşam yeli
gibi kayboluyor. Keder içinde ölüyor ve Armin’i yalnız bırakıyor! Savaş meydanındaki gücüm yok artık,
kızların arasında gurur kaynağım olan kızım öldü.
Dağda fırtına çıkınca, şimal rüzgârı dalgaları yükseltince, seslerin yankılandığı sahilde
oturur, o korkunç sahile bakarım. Alçalan ayda sık sık çocuklarımın hayaletlerini görürüm,
alacakaranlıkta hüzünlü bir uyum içinde birlikte gezinirler.”
Lotte gözyaşlarına boğulunca, sıkışan kalbi ferahlamış, ama Werther’in okuduğu şarkı
kesintiye uğramıştı. Werther kağıtları bir tarafa atıp onun elini tutarak acı gözyaşları dökmüş. Lotte
başım öbür eline dayayarak gözlerini mendille kapamış. İkisi de aşırı duygulanmışlar. Bu soylu
insanların yazgısında kendi felaketlerini sezinlemişler, birlikte sezinlemişler ve gözyaşları birleşmiş.
Werther’in dudakları ve gözleri
Lotte’nin kollarında kor gibi yanmış; bir ürperti gelmiş Lotte’ye; uzaklaşmak istemiş,
ama keder ve merhamet duyguları bayıltıcı kurşun gibi üzerine çökmüş, kendine gelmek için derin derin
nefes almış, hüngür hüngür ağlarken Werther’den okumaya devam etmesini rica etmiş, hem de tüm kalbiyle
rica etmiş! Werther ürpermiş, kalbi sıkışmış, kağıdı yerden alıp kesik kesik okumaya başlamış.
“Niçin uyandırıyorsun beni bahar yeli? Hem esiyor, hem de diyorsun ki: Göklerin şebnemini
yağdırırım! Oysa yapraklarımın kuruması yakın, yakın yapraklarımı dökecek fırtına! Yarın gezgin gelecek,
gelecek ve tüm güzelliğimle beni görecek, kırlarda her yanda gözleri beni arayacak, ama bulamayacak. -
”
Bu sözler bütün gücüyle bahtsızın üzerine inmiş. Werther Lotte’nin önünde büyük bir
umarsızlıkla diz çökmüş, ellerini tutup gözlerine bastırmış, alnına götürmüş, Lotte onun korkunç
kararını sezer gibiymiş. Düşünceleri karmakarışık olmuş, onun ellerini sıkmış, göğsüne bastırmış,
hüzünlü bir hareketle ona doğru eğilmiş, alev alev yanan yanakları birbirine değmiş. Dünyayı unutmuşlar.
Werther ona sarılmış, göğsüne bastırıp titreyen, mırıldanan dudaklarını ateşli öpücüklere boğmuş. -
Lotte yüzünü çevirip, boğulacak gibi bir sesle “Werther!” demiş eliyle hafifçe onun göğsünü kendinden
uzaklaştırmaya çalışarak; “Werther!” demiş Lotte en soylu duyguların sükûneti elden bırakmayan ses
tonuyla. - Werther direnmemiş, onun kollarından sıyrılmasına izin vermiş ve çıldırmış gibi Lotte’nin
dizlerine kapanmış. - Lotte kendini geri çekmiş, endişeli bir şaşkınlık içinde aşk ve öfke arasında
gidip gelerek şöyle demiş: “Bu son! Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz.” Acı çekene büyük bir aşkla
bakarken hızla yan odaya geçip arkasından kapıyı kilitlemiş. - Werther onun arkasından kollarını açmış,
ama durdurmaya cesaret edememiş. Başını kanepeye dayayıp yere uzanmış. Bir ses onu kendine getirinceye
kadar yarım saatten uzun bir süre
öylece kalmış. Sofrayı kurmakta olan hizmetçi kızmış bu sesi çıkaran. Odada bir aşağı bir
yukarı gidip gelmeye başlamış, yine yalnız olduğunu fark ettiğinde, küçük odanın kapısına gidip alçak
sesle şöyle demiş: “Lotte! Lotte! Yalnızca bir şey söyleyeceğim! Bir veda!” - Lotte sesini çıkarmamış. -
Werther beklemiş, yalvarmış, beklemiş; sonra uzaklaşıp ona şöyle seslenmiş: “Hoşça kal, Lotte! Ebediyen
hoşça kal!”
Kentin kapısına geldiğinde, artık onu tanıyan bekçiler geçip gitmesine ses çıkarmamışlar.
Sulu kar yağıyormuş, Werther kapıyı çaldığında saat on birmiş. Eve geldiğinde uşak efendisinin
şapkasının olmadığını fark etmiş. Bir şey söyleme cesaretini gösterememiş, soyunmasına yardım etmiş,
giysilerinin hepsi ıslakmış. Şapka sonradan, vadiye bakan tepenin yamacındaki bir kayanın üzerinde
bulunmuş, karanlık ve yağmurlu bir gecede onun yuvarlanmadan kayaya nasıl tırmandığı ise bir türlü
anlaşılamamış.
Yatağına uzanıp uzun bir uyku çekmiş. Ertesi sabah isteği üzerine uşak ona kahve
getirdiğinde mektup yazmakta olduğunu görmüş. İşte Lotte’ye yazdığı mektuptaki satırlar:
“Son kez, bu gözleri son kez açıyorum. Ah, güneşi bir daha görmeyecekler, bulutlar ve
sisten güneş görünmüyor. Yas tut ey doğa! Senin oğlun, senin dostun, senin sevgilin yolun sonuna
yaklaşıyor. Lotte, bu eşsiz bir duygu, ama bulanık bir düşte kendi kendine şöyle söylemek gibi: Bu
sonuncu sabah! Sonuncu! Lotte bu sözcük bana bir şey ifade etmiyor: Sonuncu. Burada bütün gücümle
ayaktayım, oysa yarın cansız halde yere uzanmış olacağım. Ölmek! Bu ne demek? Bak, biz ölümden
bahsederken, düş görüyoruz. Ölüm döşeğinde birkaç insan gördüm ben; insanların düşünce yapısı o kadar
sınırlı ki, yaşamlarının başı ve sonu hakkında hiçbir fikirleri yok. Şimdi bile sen benimsin, ben
seninim! Seninim ey sevgili! Bir an için - ayrılmış, boşanmış - belki sonsuza dek! - Hayır, Lotte, hayır
- öbür dünyaya nasıl göç ederim? Sen nasıl göç edersin? Hani biz? - Göçüp gitmek! -
Ne demek? Yine tek bir söz, boş bir yankı, yüreğime duygu katmıyor. - Ölü, Lotte! Kara
toprağa gömülmüş olmak, o kadar dar yere! O kadar karanlık! - Umarsız gençlik günlerimde benim için çok
şey ifade eden bir hanım arkadaşım vardı; öldü ve cenazesinin peşinden gidip mezarının başında durdum,
tabutu aşağıya indirildi, ip tabutun altından ses çıkararak kayboldu ve tekrar yukarıya çekildi, sonra
kürekle ilk toprak mezara atıldı, ürkütücü tabuttan boğuk bir ses çıktı, daha boğuk, gittikçe boğuklaşan
bir sesle en sonunda tabut toprakla örtüldü! - Mezarın yanına yığıldım - duygulanmış, sarsılmış,
korkmuştum, iç dünyam parçalanmıştı, ama benim için nasıl olduğunu - nasıl olacağını bilmiyordum -
Ölmek! Mezar! Bu sözcükleri anlamıyorum.
Ah, beni bağışla! Beni bağışla! Dün! Keşke yaşamımın son anı olsaydı. Ey sen melek! İlk
kez, ilk kez hiçbir kuşkuya kapılmaksızın mutluluk duygusu iç dünyamın derinliklerini kor gibi yaktı: O
beni seviyor! O beni seviyor! Senin dudaklarından gelen kutsal ateş benimkileri hâlâ yakıyor, kalbimdeki
yeni ve sıcak bir haz. Beni bağışla! Beni bağışla!
Ah, beni sevdiğini biliyordum, bunu senin ilk duygulu bakışlarından, tokalaştığımız ilk
andan beri biliyordum, yine de senden ayrı olduğum, Albert’i senin yanında gördüğüm zamanlar hummalı bir
kuşkuyla yeniden cesaretimi yitiriyordum.
O uğursuz insanların arasında bana tek kelime bile edemediğin, elimi bile sıkamadığın
için gönderdiğin çiçekleri anımsıyor musun? Ah, onların önünde gece yarısına kadar diz çöktüm, senin
aşkının mührüydü onlar benim için. Ama ah, kutsal ve görünür işaretlerle Tanrı’sının kendisine
fazlasıyla sunduğu lütuf duygusu, inançlı birinin ruhunda zamanla nasıl azalırsa, bu duygular da gelip
geçti.
Her şey geçici, ama hiçbir sonsuzluk, dün dudaklarında tattığım, içimde hissettiğim o
ateşli deneyimi söndüremez! O beni seviyor! Bu kollar ona sarıldı, bu dudaklar onun dudaklarında
titredi, bu ağız onunkinde kekeledi. O benim! Sen benimsin! Evet Lotte, sonsuza kadar.
Albert’in senin kocan olması ne anlama geliyor? Koca! Bu dünya için bir tanımlama
olabilir - ve seni sevmem, seni onun kollarından kendiminkine çekmem bu dünya için günah mı peki? Günah?
Tamam, bunun kefaretini ben öderim; onu ben tüm hazzıyla tattım, bu günahı, yaşam iksirini ve gücünü
içime çektim. O andan itibaren benim oldun! Benim, ey Lotte! Ben önden gidiyorum! Baba’ma
gidiyorum,36 Baba’na gidiyorum. Ona yakınacağım, sen gelinceye kadar beni avutacak, sana
doğru uçup, sana dokunup Sonsuz Olan’ın gözü önünde ebediyete kadar kucak kucağa seninle
kalacağım.
Düş görmüyorum, hezeyan içinde değilim! Mezara bir adım kala aklım başımda. Öleceğiz!
Yine görüşeceğiz! Anneni göreceğiz! Onu göreceğim, onu bulacağım, ah, karşısına geçip kalbimden
geçenleri bir bir anlatacağım! Annene, senin benzerine.”
Saat on bire doğru Werther uşağına Albert döndü mü diye sormuş. Uşak şunları söylemiş:
Evet, atla eve doğru gittiğini gördüm. Bunun üzerine efendisi ona üzerinde bir not bulunan açık bir
kağıt vermiş:
“Çıkmayı düşündüğüm seyahat için tabancalarınızı bana ödünç verir miydiniz? Çok mutlu
olun!”
Albert’in sevgili eşi son gece az uyumuş; korktuğu şey kesinleşmiş, bir şekilde
kesinleşmişti, ama onun bunu hissetmesi ve bundan dolayı telaşa kapılması olanaksızdı. Gerçi her zaman
saf ve huzurlu olan ruh hali, ateşli bir öfke içindeymiş, güzel yüreği aklından geçen bin türlü
düşünceyle sarsılmış: Yüreğinde hissettiklerinin sebebi Werther’in sarılmalarından kaynaklanan ateş
miydi? Onun cüreti karşısındaki iradesizliği miydi? Çok serbest ve özgür bir masumiyet ile kendine
dair
36 Kutsal Kitap: Yeni
Ahit, Yuhanna 13(1); 14 (28). (ç.n.)
endişesiz bir güven duygusuna sahip olduğu o günleri, o anki durumuyla sıkıntı içinde
karşılaştırması mıydı? Kocasını nasıl karşılayacaktı, yaşadığı olayı tüm ayrıntılarıyla anlatması
gerekirken anlatma cesaretini gösteremeyeceği kocasını nasıl karşılayacaktı? İkisi de uzun süredir
suskundular, suskunluğu ilk kendisi mi bozacaktı; hem de kocasına hiç de uygun olmayan bir zamanda bu
kadar beklenmedik bir açıklamayı mı yapacaktı? O ani felaketi anlatmak şöyle dursun, sadece Werther’in
ziyaret haberini vermenin bile onu olumsuz etkileyeceğinden korkuyordu. Kocasının kendini hiç yanlış
anlamayacağını, önyargısız kabulleneceğini umabilir miydi? Kocasının içinden geçenleri anlamasını
dileyebilir miydi? Bir de karşısında her zaman kristal kadar şeffaf ve özgür durduğu, hiçbir düşüncesini
asla gizlemediği, gizleyemeyeceği kocasına karşı ikiyüzlülük edebilir miydi? Birbiri ardına gelen bu
düşünceler onun sıkılmasına neden olmuş; kendisi için yitik olan, bırakamayacağı, - maalesef - kendi
haline bırakmak zorunda olduğu, kendisini kaybederse hiçbir dayanağı kalmayacak olan Werther’e
dönüyormuş düşünceleri durmadan.
Kendine o an açıklayamasa da aralarındaki iletişimsizlik, üzerinde büyük bir ağırlık
oluşturmuş! Bu kadar anlayışlı ve iyi insanlar olmalarına rağmen gözle görülmeyen farklılıkları
nedeniyle susmaya başlamışlar, her biri kendinin haklı, diğerinin haksız olduğunu düşünmüş, ilişkiler
öylesine karmaşık, öylesine içinden çıkılmaz hale gelmiş ki, her şeyi belirleyecek şu hassas anda sorunu
çözmek olanaksızlaşmış. Mutlu bir samimiyet onları yeniden birbirine yakınlaştırsa, sevgi ve anlayış
karşılıklı olarak tesis edilebilse, içindekileri söyleyebilseler, dostumuz belki de
kurtarılabilecekti.
Buna özel bir durum daha eklenmiş. Mektuplarından bildiğimiz gibi Werther bu dünyadan
ayrılma arzusunu hiç saklamamıştı. Albert onunla sık sık tartışmıştı, ayrıca Lotte’yle kocası arasında
da bu konuyla ilgili olarak zaman zaman konuşmalar yapılmıştı. Böyle bir eyleme kesinlikle karşı
olan
Albert aslında kişiliğine ters düşse de, bir tür hassasiyetle böyle bir niyetin
ciddiyetinden çok kuşku duyduğuna dair sebepleri olduğunu defalarca açıklamaya çalışmıştı. Hatta bununla
ilgili bazı şakalar yapmış, böyle bir şeyin olabileceğine inanmadığını Lotte’ye söylemişti. Kötü
düşünceleri Lotte’yi karamsar bir tabloya sürüklerken, Albert’in bu sözleri onu bir yandan
rahatlatıyordu, ama diğer yandan tam da bu sebeple o andaki bunaltıcı endişelerini kocasına söylemek
konusunda kendisini engellenmiş hissediyordu.
Albert eve döndüğünde, Lotte onu mahcup bir telaşla karşılamış, kocası işlerini
halledemediğinden neşeli değilmiş, komşu yerleşimdeki yargıcın inatçı ve dar görüşlü biri olduğunu
anlamış. Ayrıca yolun kötü olması da canını sıkmış.
Kendisi yokken neler olup bittiğini sorunca, Lotte aceleyle, Werther dün akşam buradaydı
demiş. Albert mektup var mı diye sormuş, yanıt olarak gelen paketlerle birlikte bir mektubun odasına
konulduğu söylenmiş. Albert odasına gidince, Lotte yalnız kalmış. Sevdiği ve saydığı kocasının varlığı
kalbinde yeni bir his uyandırmış. Onun yüce gönüllülüğünü, aşkını, iyiliklerini hatırlamak Lotte’nin
ruhunu daha çok sakinleştirmiş, onun arkasından gitmek için gizli bir arzu duymuş, elişini yanına alıp
her zamanki gibi Albert’in odasına gitmiş. Onun paketleri açıp okumakla meşgul olduğunu görmüş. Bazıları
pek sevindirici şeyler gibi görünmemiş gözüne. Lotte birkaç soru sormuş, Albert kısa kısa yanıtlar verip
yazı yazmak üzere masaya geçmiş.
Bu şekilde bir saati yan yana geçirmişler. Lotte’nin ruhu gittikçe daha karamsar bir hale
bürünmüş. Albert’in neşesi tamamen yerinde olsa bile, kendisi için önemli şeyleri ona söylemekte çok
zorlanacağını hissediyormuş, böyle bir şeyi saklamaya ve gözyaşlarına engel olmaya çalışırken endişesini
artıran bir hüzne kapılmış.
Werther’in uşağının gelmesi de onu iyice bunalıma sokmuş; uşak elindeki notu Albert’e
uzatınca, Albert kayıtsız bir
tavırla karısına dönüp şöyle demiş: “Tabancaları ona ver.” “İyi seyahatler dilediğimi
iletin,” demiş delikanlıya. - Lotte yıldırım çarpmış gibi olmuş, ayağa kalkıp kalkmamakta tereddüt
geçirmiş, kendisine neler olduğunu bilmiyormuş. Yavaşça duvara doğru yürümüş, titreyerek silahları
indirmiş, tozlarını almış ve duraksamış, Albert soru soran bakışlarla kendisini sıkıştırmasa
kararsızlığı daha da sürecekmiş. Bir söz bile edemeden uğursuz silahları delikanlıya vermiş, uşak evden
çıkıp gidince elişini toplayıp karışık duygularla odasına geçmiş. Aslında yüreği olabilecek felaketleri
sezinlemeye başlamış. Neredeyse kocasının ayaklarına kapanıp ona her şeyi, dün akşam olanları, suçunu ve
sezgilerini anlatacakmış. Sonra bu girişimin de bir işe yaramayacağını anlamış, kocasını Werther’e
gitmeye ikna etme ümidi çok zayıfmış. Sofra kurulmuş, yalnızca bir şey sormak için uğrayan bir kız
arkadaşı hemen gidecekken yemeğe kalmış ve sofradaki sohbeti biraz olsun katlanılır kılmış; kendilerini
zorlamışlar, konuşmuşlar, anlatmışlar, sorunlarından uzaklaşmışlar.
Uşak tabancalarla geldiğinde, Werther onları Lotte’nin verdiğini duyunca silahları büyük
bir sevinçle eline almış. Kendisine ekmek ve şarap getirtip yemeğe gitmesi için uşağa izin vermiş ve
oturup yazmaya başlamış.
“Senin ellerine değdi bu silahlar, tozlarını almışsın, onları bin kez öptüm, çünkü sen
onlara dokundun! Ve sen göksel varlık, kararımı onaylıyorsun ve sen Lotte, ölümümün elinden olmasını
istediğim sen, bana silahları yolluyorsun, ben de alıyorum, ah! Öleceğim. Ah, uşağımı sorguya çektim.
Silahları ona verirken titremişsin, ama bir veda sözcüğü bile etmemişsin! - Alacağın olsun! Alacağın
olsun! Bir hoşça kal bile yok öyle mi? - Beni sonsuza dek sana bağlayan o an yüzünden kalbinin
kapılarını bana kapattın mı? Lotte, bin yıl geçse bile o iz silinemez! Senin için yanıp tutuşan bu
kişiden nefret edemeyeceğini hissediyorum.”
Yemekten sonra uşağa bütün valizleri toplamasını emretmiş, birçok kâğıt yırtmış, dışarıya
çıkıp ufak tefek borçları kapatmış. Tekrar eve gelmiş yine dışarı çıkıp kentin kapısına doğru yürümüş,
yağmura aldırış etmeden kontun yaptırdığı parka gitmiş, sonra oralarda dolaşmış ve gece çökmek üzereyken
geri dönüp yazı yazmayı sürdürmüş.
“Wilhelm, son kez kırlara, ormana, gökyüzüne baktım. Sen de hoşça kal! Sevgili anneciğim,
beni affedin! Onu teselli et Wilhelm! Tanrı sizi korusun! Bütün işlerimi hallettim. Hoşça kalın! Yine
görüşeceğiz, hem de daha mutlu olarak.”
“Sana kötülük ettim, Albert beni bağışla. Yuvanın huzurunu kaçırdım, aranızdaki güven
duygusunu sarstım. Hoşça kal! Bu duruma son veriyorum. Ah, ölümüm size mutluluk getirsin! Albert!
Albert! O meleği mutlu et! Böylelikle Tanrı lütfunu senden esirgemez!”
Akşam uzun süre kâğıtlarla uğraşmış, birçok şeyi yırtıp sobaya atmış, Wilhelm’in
adresinin yazılı olduğu birçok paketi mühürlemiş. İçlerinde kısa makaleler, kesik kopuk düşünceler
varmış, bunların bazılarını ben de gördüm; saat onda sobanın ateşini takviye ettirdikten ve kendisine
bir şişe şarap getirttikten sonra uşağı uyumaya göndermiş, onun odası da diğer çalışanların yatak
odaları gibi dışarıda, evin arka tarafında epeyce uzaktaymış, uşak sabah vakitten kazanmak için
elbiseleriyle yatağa uzanmış; çünkü efendisi ona posta arabasının altıdan önce evin önüne geleceğini
söylemiş.
“On birden sonra
Etrafımdaki her şey öyle sessiz, ruhum öyle huzurlu ki. Şükür sana Tanrım, son anlarımda
bu sıcaklığı, bu gücü bana bağışladığın için.
Pencereden bakıyorum, en değerlim benim, gelip geçen fırtınalı bulutların arasında sonsuz
gökyüzünün yıldızlarını bir bir görüyorum! Hayır, siz düşmeyeceksiniz! Sonsuz Olan
sizi bağrına basacak, beni de. Yıldızlar içinde en sevdiğim Büyükayı’yı görüyorum.
Geceleri senden her çıktığımda, bahçe kapısının önüne varınca hep karşıma çıkardı. Büyük bir esriklik
içinde ona defalarca bakar, birçok kez yukarıya kaldırdığım ellerimle onu o anki mutluluğumun simgesi,
ilahi bir sembolü olarak görürdüm! Ayrıca - Ey Lotte, seni bana anımsatmayan bir şey var mı acaba? Her
yanımda sen yok musun? Ey azize, dokunduğun her şeyi, önemsiz bile olsa, doyumsuz bir çocuk gibi zorla
sahiplenmedim mi?
Tatlı siluet portren! Vasiyetim onun sana geri verilmesi, Lotte, lütfen ona değer ver.
Üzerine binlerce, binlerce öpücük kondurdum, her dışarıya çıkışta, her eve gelişte ona el
salladım.
Yazdığım küçük notta babandan cenazemle ilgilenmesini rica ediyorum. Kilisenin
mezarlığında iki tane ıhlamur ağacı var, arka tarafta, kırlara bakan köşede; oraya gömülmek istiyorum.
Bunu dostu için yapabilir, yapacaktır. Sen de ondan ricada bulun. Dindar Hıristiyanların bedeni zavallı
talihsiz bir adamın yanında yatmak zorunda kalmasın. Ah, keşke beni yol kenarına ya da ıssız vadiye
gömseler de, rahipler ve Levililer mezar taşımın önünde istavroz çıkararak geçip gitse, Samiriyeliler de
gözyaşı dökse.37
Burada, Lotte! Ölümün esrikliğini içeceğim soğuk ve korkunç kâseyi tutmak beni
ürpertmiyor!38 Onu bana uzatan sensin, ben de almazlık etmiyorum. Hepsi! Hepsi! Böylelikle
yaşamımdaki arzu ve isteklerimin hepsi gerçekleşti. Ölümün tunçtan kapısını bu kadar soğukkanlı, bu
kadar sakin çalabilmek.
Senin uğruna ölmek, senin uğruna kendimi feda etmek mutluluğuna erebileceğim Lotte!
Yaşamında yeniden huzur ve mutluluğu bulmanı sağlayacaksa, korkusuz ve mutlu gi-
37 Kutsal Kitap: Yeni Ahit, Luka 10 (31-33). (ç.n.)
38 age. Yeni Ahit, Yuhanna 18(11). (ç.n.)
derim. Ama ah! Sevdikleri için kanını akıtan, ölerek dostlarına yeni ve renkli bir yaşam
hazırlayan çok az sayıda değerli insana nasip olur bu.
Bu elbiselerle, Lotte, gömülmek istiyorum, sen dokunup onları kutsamıştın; babandan da
bunu rica ettim. Ruhum tabutun üzerinde dolaşmaya başladı bile. Ceplerimi karıştırmasınlar. Seni ilk kez
çocuklarının arasında gördüğümde göğsündeki şu soluk kırmızı fiyonk - Ah, çocukları bin kere öp ve
onlara bahtsız dostunun yazgısını anlat. Sevimli şeyler! Etrafımda kaynaşıyorlar sanki. Ah, sana nasıl
bağlandım! Seni gördüğüm ilk andan beri seni bırakamadım! - Bu fiyonk benimle birlikte gömülsün. Onu
bana doğum günümde hediye etmiştin! Her şeyi karmakarışık bir hale getirdim! - Ah, bu yolun beni
buralara getireceğini hiç düşünmemiştim! - Sakin ol!
Silahlar dolu - Saat on ikiyi vuruyor! Buraya kadarmış! Lotte! Lotte, hoşça kal! Hoşça
kal!”
Bir komşu baruttan çıkan ateşi görmüş, patlamayı işitmiş; her şey sessizliğe
büründüğünden üstünde durmamış.
Sabahleyin saat altıda uşak lambayla içeriye girmiş. Yerde yatan efendisini, tabancayı ve
kanı görmüş. Ona seslenmiş, sarsmış; cevap alamamış, hırıltıyla nefes almaktaymış sadece. Doktorlara,
Albert’e koşmuş. Lotte kapının çıngırağını duyduğunda eli ayağı titremiş. Kocasını uyandırmış,
kalkmışlar, uşak feryat edip dili dolaşarak haberi vermiş, Lotte Albert’in önünde bayılarak yere
yığılmış.
Doktor bahtsız adamın yanına geldiğinde onu iş işten geçmiş halde yerde bulmuş, nabzı
atmaktaymış, tüm uzuvları hareketsizmiş. Sağ gözünün üstünden kafasına ateş ettiğinden beyni dışarıya
fırlamış. Bu yetmezmiş gibi bir de kolundaki bir damardan kan akıtılmış, ama hâlâ nefes
almaktaymış.
Sandalyenin kolundaki kandan, bu eylemi yazı masasının önünde otururken gerçekleştirdiği
anlaşılmış, sonra yere yığıldığında çırpınarak sandalyenin yanında yuvarlanmış olmalı.
Pencere tarafında güçsüz halde sırtüstü yerde yatıyormuş, tam tekmil giyinikmiş,
çizmeleri ve sarı yelekli mavi frakı üzerindeymiş.
Evdekiler, komşular, kent ahalisi arasında büyük bir telaş yaşanmış. Albert içeri girmiş.
Werther’i yatağa uzatmışlar, alnı sargılıymış, yüzü ölü yüzü gibiymiş, hiçbir uzvunu oynatamıyormuş.
Ciğerlerinden hâlâ korkunç hırıltılar gelmekteymiş, bazen zayıf, bazen daha güçlü; ölmesi
beklenmiş.
Şaraptan sadece bir bardak içmiş. “Emilia Galotti” yazı masasının üzerinde açık
duruyormuş.
Benden Albert’in şaşkınlığını, Lotte’nin feryatlarını anlatmamı beklemeyin.
Yaşlı yargıç haber üzerine atıyla dörtnala oraya gelmiş, ölmekte olan Werther’i en acı
gözyaşlarıyla öpmüş. Büyük oğulları onun arkasından yürüyerek gelmişler, yüzlerinde müthiş bir üzüntü
ifadesiyle yatağın yanında diz çöküp onu ellerinden, dudağından öpmüşler; onun en çok sevdiği en büyük
oğlan ise dikkatle ağzından çıkan sesleri dinlemiş, son nefesini verdiğinde onu zorla geri çekmişler.
Öğle vakti saat on ikiyi vurduğunda ölmüş. Yargıcın orada bulunması ve aldığı Önlemler insanların
izdiham oluşturmasının önüne geçmiş. Gece on bire doğru39 onu seçtiği yere gömdürmüş. Yaşlı
adam ve oğulları cenazenin arkasında yürümüş, Albert gidememiş. Lotte’nin yaşamından endişe etmekteymiş
çünkü. Onu zanaatkârlar taşımış. Cenazesine eşlik eden bir din adamı bile yokmuş.
39 On sekizinci yüzyılın sonuna doğru cenazeler genellikle akşamüstü veya geceleri
gömülürdü. Tabutu da bir esnaf loncasının zanaatkârları taşırdı, intihar sonucu gerçekleşen ölümlerde de
hiçbir din adamı cenazeye eşlik etmezdi. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder