📘 1890'larda İstanbul
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
Francis Marion-Crawford (1854-1909) Bostonlu zengin bir ailenin çocuğu olarak İtalya’da doğdu. ABD’deki öğrenim hayatının ardından 1869'da Roma'ya döndü. Yabancı dillere ve kültürlere ilgisi çok büyüktü. Aralarında Türkçe'nin de bulunduğu 20’ye yakın dili rahatlıkla konuşup yazabiliyordu. Sanskritçe çalışmalarını ilerletmek üzere gittiği Hindistan’da hayatı değişti. Geçimini sağlamak için gazete editörlüğü yapmak zorunda kaldı. Ancak bu süre içinde tanıdığı insanlardan ve dinlediği hikâyelerden yola çıkarak yazdığı roman, kariyerinde bir dönüm noktası oldu. ABD’de kısa sürede tanındı ve yaygın olarak okunmaya başladı. 1884’te İstanbul'da evlendi. Bir yıl oturduğu İstanbul'u 189O’lı yılların ortalarına kadar pek çok kez ziyaret etti. SicilyalI aileleri ve mafyayı, dört romanıyla ilk kez edebiyata taşıdı. 40’a yakın romanının yanı sıra tarih ve gezi kitaplarıyla küçük bir servet kazanarak yaşadı.
İstanbul 19. yüzyılın ortalarından itibaren pek çok Batılı entelektüelin kendini adeta uğramak zorunda hissettiği bir yerdi.
Bu ziyaretçilerden eli kalem tutanlar mutlaka bir seyahatname yazar, çoğunlukla da tarihe karışmış Doğu Roma’yı ve gerçekte asla giremeyecekleri haremi anlatırlardı.
Ancak bu kenti benimsemiş olan ABD’li edebiyatçı Francis Marion-Crawford, köşesiyle bucağıyla, sokaktaki insanlarıyla bambaşka bir İstanbul anlatmıştı.
İnsanların ev ve sokak hayatlarından yeme içme alışkanlıklarına, Kapalıçarşı’daki alışveriş âdetlerinden Atpazarı ’ndaki hayal kırıklıklarına kadar pek çok şey...
Yaşadığı dönemde hak ettiği üne kavuşmuş bir edebiyatçı olan Crawford, göçüp giden kuşaklardan dinlediğimiz İstanbul’u, kendi gözlem gücünün ayrıntıcılığıyla da bezeyerek, dostu Edwin Lord Weeks’in ülkemizde tanınmayan çizimleriyle sunuyor.
Anı
1890'larda İstanbul
Francis Marion-Crawford
Çeviren
Şeniz Türkömer
FRANCIS MARION-CRAWFORD 1890’LARDA İSTANBUL
ÖZGÜN ADI
OLD CONSTANTINOPLE
2006
Sertifika No: 40077
RESİMLER
EDWIN LORD WEEKS
İNGİLİZCE ASLINDAN ÇEVİREN
ŞENİZ TÜRKÖMER
EDİTÖR
EMRE YALÇIN
GÖRSEL YÖNETMEN
BİROL BAYRAM
DÜZELTİ VE DİZİN
SEVGİ ÖZÇELİK
1. BASKI: HAZİRAN 2007, İSTANBUL 11. BASIM: EYLÜL 2022, İSTANBUL
ISBN 978-9944-88-095-4
BASKI
ALFABE BASIN YAYIN SAN.TİCARET LTD.ŞTİ
İKİTELLİ OSGB MAH. HÜRRİYET BULVARI ENKOOP SANAYİ SİTESİ
ENKOOP I. SOKAK NO:1 KAT:-1 BAŞAKŞEHİR/İSTANBUL TEL: (0212) 485 21 25 SERTİFİKA NO: 46012
İçindekiler
KOSTANTİNİYE
Her Milletten İnsan, Doludizgin Bir Hayat 10
Eşi Benzeri Olmayan Bir Köprü14
Gerçeküstü Şehir Manzaraları23
Çarşı’daki Girift Alışveriş Âdetleri29
Ev Hayatı, Sokak Hayatı ve Kebap46
Kostantiniye’deki Diğer “Şehirler”70
Editörün Notu
1890’larda İstanbul, yayımlandığı dönemde ilgi görmüş, ancak sonradan yazarının ve çizerinin diğer eserlerinin arasında gözden kaybolmuş sıra dışı bir eser. Francis Marion-Crawford’un metni ve Edwin Lord Weeks’in çizimleri ABD’de dönemin popüler dergilerinden Scribner’s Magazine’de Aralık 1893 ve Ocak 1894’te iki bölüm halinde yayımlanmış, bundan kısa süre sonra da kitaplaştırılmıştı.
Metin de, resimler de İstanbul’u betimleyen çağdaşlarından önemli derecede farklılıklar gösterir. Hem Crawford, hem Weeks o dönemlerde ABD ve Avrupa’da yayımlanan İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğu konulu anı ve seyahatnamelerde yaygın görülen klişelerden büyük ölçüde uzak durmayı tercih etmişlerdi. İstanbul’la ilgili metinler genellikle şehrin Helen, Roma ve Bizans dönemlerine bolca yer verir; büyük anıtlar ile saray, harem ve konak yaşamına dair kulaktan dolma spekülatif -ve de egzotik- bilgilerle örülürdü. Çizimlerde de benzer bir tercih söz konusuydu: Saraylar, camiler, Kapalıçarşı, harem ve kadınlar -herhalde talep de gördükleri için- bu tür eserlerde bolca boy gösterirdi.
Yazarın ve çizerin bu konudaki farklı tutumları ise bir tesadüften kaynaklanmıyordu. Her ikisi de döneminin öncü sanatçıları arasında yer alıyordu. Crawford (1854-1909) varlıklı bir ABD’li ailenin çocuğu olarak İtalya’da doğmuş, ve yaşamının büyük bölümünü orada geçirmişti. İtalyan ve Doğu Akdeniz kültürlerine pek çok entelektüelle kıyaslan-
mayacak düzeyde hakimdi. Sözgelimi Sicilyalı mafya ailelerini konu alan Saracinesca dörtlemesiyle (Saracinesca-1887, Sant’ Ilario-1889, Don Orsino-1892, ve Corleone-1896) mafya olgusunun Batı edebiyatına ve sanatına girişini sağlayan oydu. Weeks de (1849-1903) benzer biçimde, ABD’de doğmuş ve temel eğitimini orada almış, ancak ressam olmaya karar verdiğinde, 1870’lerin başında Paris’e gelerek dönemin önde gelen oryantalist ressamlarından Gerome’un atölyesinde çalışmış, üstelik pek çok oryantalist ressamdan farklı olarak eserlerini bizzat gözlemleyerek çizmeyi tercih etmişti. Bunun için uzun süre Fas’ta bulunarak Batıkların pek giremediği yerlere de girerek ilk çarpıcı eserlerini vermişti. 1882’de ilk kez gittiği Hindistan’ı pek çok kez daha ziyaret etmiş ve şu anda ABD’deki pek çok özel koleksiyonla müze koleksiyonlarında yer alan Hindistan konulu resimlerini o dönemde çizmişti.
Edwin Lord Weeks Paris’teki bir sergi için hazırladığı Tac Mahal konulu tablosunun önünde.
Hindistan Crawford ve Weeks’in ortak noktalarından biriydi. Crawford 1880’de Sanskritçe konusunda akademik kariyer yapmak için Hindistan’a gitmiş, ancak olayların akışıyla önce Allahabad’da Indian Herald gazetesinin yayın yönetmeni olmuş, sonra da tanıdığı kişiler ve dinlediği olayları bir romana dönüştürerek (Mr. Isaacs: A Tale of Modern India-1882) edebiyat dünyasına adım atmıştı. Weeks
Francis Marion-Crawford
ise Crawford’un ABD’ye dönerek bu romanını yayımladığı sırada, 1882’de Hindistan’a ilk gezisini yapmıştı.
İşte bunlardan dolayı Weeks ve Crawford’un yolları 1890’ların başında İstanbul’da kesiştiğinde, ortaya koydukları eser, pek çok gezginin izlenimlerinden daha farklı olmuştu: Her ikisi de yabancısı oldukları kültürlerde yaşama, insanlarla yakınlaşma, gördüklerini tarihsel perspektife yerleştirme, dinledikleri hikâyeleri süzgeçten geçirerek kurgulanmış kısımları ayıklama ve izlenimlerini epeyce objektif biçimde yansıtma konusunda çağdaşlarından epeyce öndeydi.
Weeks’in çizimlerinde insanlara odaklanması gibi, Crawford da gündelik hayatın ayrıntılarını betimliyordu. Kitabın başında, biraz da dönemin modasına uygun olarak İstanbul’un tarihiyle başlayan anlatım, kısa sürede şehir hayatının detaylarına yöneliyordu. (Tarihle ilgili bu kısımda, dönemin genel eğiliminin aksine, Türkler hakkındaki klişelerle bazen alttan alta dalga geçiyordu.) Crawford İstanbul sokaklarındaki hayatı ilginç bir tespitle anlatmaya girişiyordu: “Türkiye’den ‘hasta adam’ diye söz etmek ve dün-
yada hayatın en doludizgin sürdüğü kentlerden biri olan bu şehri yıkım ve çürüme ile bağdaştırmak âdet olmuştur. Ancak Haliç’in herhangi bir yakasında yirmi dört saat geçiren biri ne İstanbul sokaklarında, ne Galata Köprüsü’nde, ne hareketli Galata semtinde, ne de Pera tepelerinde ataletle uzaktan yakından ilgili hiçbir şey düşünemez. Avrupa’dan, İtalya veya Avusturya’dan gelen biri başkentin cihanşümul hayatı, canlılığı ve faaliyeti karşısında gerçekten şaşırır. ”
Galata Köprüsü üzerindeki izlenimlerle başlayan ayrıntılar, Kapalıçarşı’daki girift alışveriş âdetleri, sandal sefaları, mesireler, dondurmacılar, Kariye’nin arka sokakları, ev hayatı, lokantalar, aşçılar, kebaplar, sakalar, şerbetçiler, arzuhalciler, sanatseverler, Atpazarı ve mezarlıklarla sürüp gider. Crawford son noktayı, bu metropolü oluşturan diğer şehirler -Beyoğlu, Üsküdar, Fenerbahçe- ile Boğaziçi köylerini anlattıktan sonra, bir at yolculuğuyla Belgrat ormanlarından geçerek vardığı, günümüzde yeni bir şehrin uzandığı Zekeriyaköy’de, bir zamanlar Ovidius’un kaldığına inanılan kulenin eteğinde, sükûnetle koyar.
Anlattıklarından, Crawford’un İstanbul’dan gelip geçerken izlenimlerini aktaran sıradan bir gezgin olmadığı sonucuna varmak hiç de zor değildir. Gerçekten de Crawford’un İstanbul’la ilişkisi gelip geçici değildi. ABD’li general Hiram Berdan’ın kızı Elizabeth Christophers Berdan ile 1884’te Beyoğlu’ndaki Fransız Katolik Kilisesi’nde evlenmiş ve daha sonraki ziyaretlerinden birinde şehirde bir yıla yakın oturmuş, Türkçeyi okuyup yazacak düzeyde öğrenmişti. (Metinde Türkçe olarak kullandığı pek çok sözcük, çeviride italik olarak belirtilmiştir.) Tıpkı Hindistan’daki gibi, burada tanıdığı insanlardan ve dinlediği öykülerden yazdığı romanı, Paul Patoff, ABD’de büyük ilgiyle karşılanmıştı.
Crawford ve Weeks, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’da boy gösteren Batılı edebiyatçı entelektüellerin arasında işte bu özellikleriyle öne çıkıyorlardı. Yaşadığı dönemde Henry James ile süregiden rekabetiyle de
tanınan Francis Marion-Crawford, İstanbul’u anlatan -başta Edmondo de Amicis, Hans Christian Andersen, Blasco Ibanez, Pierre Loti, Ernest Hemingway olmak üzere-diğer büyük edebiyatçıların arasındaki yerini, Şeniz Türkömer’in çevirisiyle yeniden alıyor.
Beyazıt Camii avlusu.
Saltanat Şehri
İslam’ın Peygamberi, “Kostantiniye’yi fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” demişti. Vaat edilmiş bu ilahi lütuf uğruna çok zorlu savaşlar verilmiş ve yiğitçe muharebeler yapılmış. Hz. Mu-hammed’in cesur silah arkadaşı Eyüp, Doğu’nun bu başkentine sahip olmak için Arapların 669’da düzenlediği ilk kuşatmada hayatını kaybetmişti.
Haçlılar 1204’te şehre girdiklerinde pek hayır duası almamış ve bir hafta içinde yaklaşık on iki yüzyıl boyunca yapılan bütün istilalardan çok daha fazla tahrip etmişlerdi Kostantiniye’yi. Ve sonunda Peygamber’in ardından aynı adı taşıyan Mehmet -Fatih Mehmet- geldi. Türkler onu hâlâ Fatih sıfatıyla birlikte anarlar. Birinci Konstan-tin’in o devasa imparatorluğu, adaşı olan son imparatorun' döneminde giderek küçülmüş ve şehrin surlarıyla sınırlı dar alana sıkışmıştı. Buna rağmen Rumeli Hisarı ile Ayasofya arasındaki birkaç kilometrelik alanı kat etmek II. Mehmet’e birkaç yıl süren zorlu bir savaşa mal olmuştu. Bunun için zapt edilemez kaleler inşa edilmesi, uçsuz bucaksız istihkâmlar kazılması, bir de fetih donanmasının denizden çıkarılıp Boğaz kıyılarına çekilmesi ve tekerlekler üstünde karadan taşınarak Haliç’in sularına indirilme-
---
1 Son Konstantin: Konstantinos XI Paleologos, 1449 - 1453 tarihleri arasında Bizans İmparatoru (ç.n).
===
si gerekmişti. Son saldırı sert ve acımasızdı. Bizans imparatorlarının sonuncusu kendi başkentinin kapılarında çaresizce çarpışırken can vermişti. “Ve kuşatmanın fatihi atının üstünde Ayasofya’nın güney koridorunda ceset yığınlarının üstünden geçerek, en yakınındaki sütuna kor gibi tüten elini basmış ve bugün bile zaferinin işareti olarak kabul edilen kanlı izini bırakmıştı.” En azından eski halk hikâyeleri olayları böyle anlatıyor. Kilisede katliam yapıldığı günümüzde asla kabul edilmediği gibi, orada toplanan Hıristiyanların kan dökülmeden esir alındığı söyleniyor.
Ancak orduların makinelerle yok edildiği, imparatorlukların bir gecede mantar gibi biterek lahana çiçekleri gibi sadece bir gün açıp ertesi gün buhar olup uçtuğu bu sözde aydınlık ve ilerleme çağında yaşayan bizler, o inançlı ve tutkulu devrin sert ve acımasız olaylarına şuuraltı bir macera aşkı ile sımsıkı sarılıyoruz. 19. yüzyılın bir sonraki istilasının satranç oyununun açılışını yapacak ayrıntılı harekât planları üzerinde saatlerce kafa yoracağımıza, bu büyük caminin loş dehlizlerinde durup zalim bir savaşçının burasını Hıristiyan kanıyla işaretleyerek kendine mal ettiğine inanmayı tercih ediyoruz. Gerçek ya da rivayet, ne olursa olsun, o işarette Doğu’nun bütün gizem ve tarihi müşterek bir merkez bulmuş oldu. O işarette bırakıldığı an Doğu ile yüz yüze gelen Batı dünyası, Doğu’ya yenik düştü. Var olan her şey rüyalar ülkesinin derinliğine gömülerek geçmişe karıştı ve gelecek şimdiki zamana dönüştü. Eski imparatorluğun son kalesi yeni düzenin eli kanlı kurucuları tarafından istila edilmiş, Konstantin, Jüstinyen2 ve eski Rum imparatorlarının Kostantiniye’sinin varlığı sona ermişti. Üç gümüş suyun birbiriyle
---
2 Jüstinyen: lustinianus, MS 527’den 565 yılındaki ölümüne kadar Doğu Roma İmparatoru (ç.n.).
===
Ayasofya Meydanı.
Kasımpaşa Camii üzerinden günbatımı.
buluşarak oluşturduğu montüre yerleştirilmiş bu altın ve değerli taşlarla bezenmiş mücevher, güçlü eller tarafından Avrupa’nın boynundan koparılmış ve Asya’nın tacındaki en parlak ışık olmuştu. Geçmişteki büyük aktörlerinin
gölgeleri, Jüstinyen’in hayaleti, Theodora’nın3 yakıp kavuran öfkesi, Kör Belisarius’un4 melankolik ruhu İstanbul’un altını kaplayan o uçsuz bucaksız mekânlara ve dehlizlere çekilip gözden silindiler. Soylarının son temsilcisinin cesedi yüzlerce yaradan hâlâ kanamaktayken5 kaybettikleri mirasın yeni hâkimi yaklaşık sekiz yüzyıl önce Allah’ın Peygamberi’nin vaat ettiği lütfu kendisi ve milleti için kazanmıştı.
Bir medeniyetten diğerine
Binlerce yıldan daha uzun süre bir imparatorluğa başkent olmuş bir şehrin yirmi dört saat içinde, mağlup edilenlerinkinden tamamıyla farklı bir dile, rakip bir dine ve geleneklere sahip bir millet tarafından kurulup geliştirilen bir devlete başkent olması, tarihte sık rastlanan bir olay değildir. II. Mehmet’in fethini izleyen değişiklikler ani olduğu kadar çok da büyük olmuş olmalıydı. Ve yaptıkları Fatih’e büyük itibar kazandırmıştı. O günden bu güne Kostantiniye’de Hıristiyan veya Yahudilere hiçbir şekilde zulüm veya eziyet yapılmadığına inanıyorum. İstanbul’u6, Galata ve Üsküdar’ı bir arada düşünürsek, burada bugün belki Hıristiyan nüfus Müslüman nüfustan daha kalabalıktır. Bunun nedeni ise Türklerin genel-
---
3 Theodora: İmparator Jüstinyen’in kendisinden yirmi yaş küçük karısı (ç.n.).
4 Kör Belisariusr Flavius Belisarius, MS 505-565 yılları arasında yaşamış, Bizans İmparatoriuğu’nun en önemli generallerinden biri. 562’de yolsuzluk suçlaması ile yargılanmış ve hüküm giydikten kısa bir süre sonra Jüstinyen tarafından affedilmiş. Ancak Ortaçağ’da popüler olan bir hikâyeye göre Jüstinyen kendisini affetmeden önce gözlerinin kör edilmesini ve dilenci statüsüne indirilmesini emretmiş (ç.n.).
5 Hıristiyan halk arasındaki bir inanışa göre, son imparatorun naaşından kan sızıyordu.
6 İstanbul: Yazar Kostantiniye adını şehrin tamamı için kullanmış ve İstanbul adını Müslüman çoğunluğun yaşadığı Suriçi için kullanmıştır (ç.n.).
===
de yeteri kadar takdir edilmeyen hoşgörü geleneğidir. Tabii ki başlıca kiliseler camiye dönüştürülmüş, haç yerini hilale bırakmış; ermişleri, azizleri ve melekleri tasvir eden sayısız fresk ve mozaik, çoğunlukla kalıcı şekilde, kalın bir kireç tabakasıyla çarçabuk örtülmüştü. İslam dininin mutlak sadeliği onların yerine Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Hasan, Hüseyin, Ömer, Osman ve Ali isimlerini yerleştirdi. İstanbul ve belki de bütün İslam dünyasındaki camilerin içi Arap harfleriyle yazılı bu sekiz ismin muhteşem hatlarını taşıyan levhalarla süslenmiştir. Üstelik Türkler Hıristiyan kiliselerini bir ibadethane modeli olarak gördüğü için, pek çok Türk camisi Ayasofya’nın az çok benzeridir.
Kostantiniye’ye atfedilen efsaneler genelde bu ve benzeri gerçeklerin; bir başka deyişle birbirini kovalamış çağlara rağmen ayakta kalabilmiş her binanın ve her nesnenin doğasında var olmayı sürdüren çeşit çeşit gelenek görenekten oluşan devasa bir bütünün üzerine inşa edilmiştir. Ayasofya kilisesi bunlardan biridir. Bir diğeri de Hipodrom’daki (Sultanahmet Meydanı) başsız Delfi Yılanı’dır.7 Kehanet kazanını taşımak üzere Delfi kâhinlerinin8 emri üzerine, yerleştirildiği yerden alıp getiren elin Konstantin olması ne tuhaf bir kaderdir. Doğu’nun bu başkentine üçüncü adı vermek üzere gelen fatihin üçüncü yılanın başını şehre girdiği gün cenk baltası
---
7 Delfi Yılanı: (Burmalı Sütun) Bizans İmparatoru Büyük Konstantin tarafından MS 324 yılında Yunanistan’ın Delfi şehrinden getirtilerek Hipod-rom’un orasına dikilmiş bronz sütun. Helenistik döneme ait en eski anıtlardan biri olan sekiz metre yüksekliğindeki Burmalı Sütun’un birbirine dolanmış üç yılanbaşı altın bir kazanın üç ayağını oluşturuyordu. 17. yüzyılda yerinde olan yılanbaşları sonradan kaybolmuştur (ç.n.).
8 Delfi Kâhinleri: Eski Yunanistan’da Apollo Tapınağı ve ünlü kehanet ocağı. Bu tapınakta Apollo’ya adanan üçayaklı kutsal bir kazan üzerine tünemiş kâhin kadın vecde gelir, rahipler de onun seslerini ve hareketlerini yorumlayarak insanlara öğütte bulunurdu (ç.n.).
===
ile koparıp atması da kaderin bir cilvesi sanki.9 Bugün var olduğu bilinen pek az nesne, dünyanın en eski uygarlığı ile Apollo’nun kadın kâhinlerinin bu kutsal emaneti kadar yakından ilgilidir. Başsızdır, ama başka hiç zarar görmemiştir. Hipodrom’un ortasında Doğu’nun pırıl pırıl güneşi altında henüz bilinmeyen yeni kaderini beklermişçesine duruyor. Kim bilir, belki bir başka yüzyıl sona ermeden, güçlü eller onu yerinden alıp bir başka yere götürerek üstüne bir mabet inşa edecek ve üçer dişli başlarını Phoebus Apollo’nun10 Büyük Pan ölmeden11 önce hükümran olduğu günlerdeki gibi yeniden var edecek. Kim bilir belki bir gün Allah, Muhammed ve altı imamın levhalarını çıkarıp yerine kendi altın ikonalarını yerleştirecek yeni bir fatih doğmuştur bile. Bu geleceğin yazgısı olsa bile, ben kendi hesabıma o günü düşünmek bile istemem. Osmanlılar bir gün geldikleri Asya’nın karanlığına gömülse ve Kostantiniye’ye yeni bir ad verilse bile, bu şehir her zaman Doğu’nun başkenti ve Asya’nın altın anahtarı olarak kalacak. Pek çok tacın göz diktiği bu nadide mücevher uğruna açgözlü ülkeler ebediyete kadar aralarında çekişip duracaklar.
---
9 Burmalı Sütun’un yılanbaşları Fatih’ten iki yüzyıl kadar sonra kopartılmıştır, ancak yirminci yüzyıl ortalarına kadar Hıristiyan dünyasında bu işi Fatih’in yaptığına dair hatalı bir inanış yaygın kabul görüyordu (e.n).
10 Phoebus Apollo: Apollo’nun farklı unvanlarından biri. Bu adı, örneğin Keats gibi İngiliz şairler kullanmıştır (ç.n.).
11 Büyük Pan: Yunan mitolojisinde kırların, çobanların ve ormanların tanrısı. Boynuzları, kuyruğu ve teke ayakları vardı. “Büyük Pan öldü” cümlesi Plutarkhos’a göre Paksos açıklarında havada çınlayan bir cümleydi. Bir ses Kaptan Thamos’u bu haberi tekrarlamakla görevlendirir. Thamos cümleyi tekrar eder etmez görünmeyen bir kalabalığın iniltileri yükselir. Bu Hıristiyanlığın doğuşuyla putperestlik dünyasının sona erdiği şeklinde yorumlanmıştı (ç.n.).
===
Her Milletten İnsan, Doludizgin Bir Hayat
Kostantiniye’nin en çarpıcı özelliği pek çok ölüme meydan okumasını sağlayan o bitmez tükenmez canlılığıdır. Türkiye’den “hasta adam” diye söz etmek ve dünyada hayatın en doludizgin sürdüğü kentlerden biri olan bu şehri yıkım ve çürüme ile bağdaştırmak âdet olmuştur. Ancak Haliç’in herhangi bir yakasında yirmi dört saat geçiren biri, ne İstanbul sokaklarında, ne Galata Köprüsü’nde, ne hareketli Galata semtinde, ne de Pera tepelerinde ataletle uzaktan yakından ilgili bir şey düşünebilir. Avrupa’dan, İtalya veya Avusturya’dan gelen biri başkentin cihanşümul hayatı, canlılığı ve faaliyeti karşısında gerçekten şaşırır. Dünyada bu kadar farklı insanın bir araya toplandığı, birbirleriyle ve yabancılarla omuz omuza yaşadığı başka hiçbir şehir yoktur. Avrupa ile Asya’nın her milleti burada temsil edilmektedir. İnsanlığın en üst ve en alt tabakaları Galata Köprüsü’nde geçiş ücreti toplayan beyazlar giymiş adama kuruşunu öder. Pek çok kozmopolit başkentte görmeye alışık olduğumuz gibi hâkim bir tip veya renk yoktur.
Türkleri bir millet olarak mı, yoksa İslam’ın müşterek bağıyla bir araya gelmiş bir farklı ırklar topluluğu olarak mı tanımlamak daha doğrudur bilemiyorum. Gelişigüzel gireceğiniz herhangi bir camide herhangi bir Norveçli kadar soluk benizli ve lepiska saçlı Türk’ü, siyah Afrika’nın en siyahilerinden birinin yanında secde etmiş dua ederken
İstanbullu bir Ermeni.
görebilirsiniz. Bu kutsal mekâna girerken, ayakkabılarınızı çıkarıp çıkarmadığınızdan ya da genelde kapıda verilen tozlu pabuçları ayağınıza geçirip geçirmediğinizden emin olmak için her ikisinin de insiyaki olarak aynı anda ayaklarınıza baktığını fark edersiniz. İslamiyet’te, aynen Kato-
liklerde olduğu gibi, ortak âdetlerin evrenselliği kendiliğinden bir baskı yaratır. Siz de, ibadet ettiği yere saygılı olunmasını şart koşan Müslüman’a gayriihtiyari saygı duyarsınız.
Ve hemen burada belirtmek isterim ki Doğu’ya yaptığım pek çok ziyaret ve hatta bir süre ikametten sonra gerçek Türk’e -bulunabildiği zaman- güven duyma eğilimindeyim. Rumlar, Ermeniler, Acemler ve Afrikalılar kendilerine Türk diyerek ve bazen onun ülkesini kötü yöneterek adına gölge düşürmüşlerdir. Türk aslında güzel nitelikleri olan biridir ve dünyanın üstün, egemen ırklarından birine dahildir.
Genellikle açık tenli, mavi gözlü, olağanüstü güçlü ve çok dayanıklıdır. îçki içmez, temizdir ve kendi zararına olacak derecede dürüsttür. Onu sürekli olarak sömüren kurnaz Rumların ve Ermenilerin dengi değildir. Doğu’da yaygın bir söz vardır, derler ki bir Ermeni’yi kandırmak için on Yahudi, bir İranlı’yı kandırmak içinse on Ermeni gerekir. Katıksız Türk’ün böyle kimseler karşısında hiç şansı yoktur, olsa olsa diğerlerinin sıradan bir Hintli karşısında sahip olacakları kadar şansı vardır. Bu gerçek, Kostantiniye’de görülen olağanüstü ırk karışımını açıklıyor.
Türk kolayca aldatılabiliyor ve onun bu saflığından yararlanmak isteyen fırsatçılar dünyanın her yerinden buraya toplanıyor. Sokakları ve pazaryerlerini bu görüşle bir süre inceleme zahmetine katlanacak biri bu iddianın doğruluğuna inanacaktır. Ülke çok az şey üretiyor, ithalatı fazla değil. Akdeniz ile Karadeniz arasındaki deniz yolu üzerinde bir durak yeri sadece. Pera’nın en yüksek tepesinden, İstanbul’un Yedikule ve Edirnekapı taraflarındaki en ücra köşelerine kadar her semte yayılmış olan Rum ve Ermeni kalabalığı Türk’ü soymuyorsa neyle yaşıyor, neyle besleniyor ve neyle zenginliyor?
Onların arasında bir “imtiyaz”, bir “bağış” veya bir “monopol”ü ucundan kenarından yakalama peşinde olmayan birine hiç rastladınız veya böyle birini hiç tanıdınız mı? Sonunda bütün bunların karşılığını Türk ödemiyor mu? Bu kadar çok sayıda iş adamının geçimini sağlayan dökümhaneler, imalathaneler, tahıl pazarları ve demiryolları nerde?
Eşi Benzeri Olmayan Bir Köprü
Galata Köprüsü’nde ilk bakışta göze çarpandan daha fazlası var. Venedik’in Rialto’su ile Floransa’nın Vecchio Köprüsü’nün karışımı gibi görünen bu köprü dubalar üstüne inşa edilmiş ve ortası sadece geceleri açılıyor. Köprü üç kısımdan oluşuyor, yayalar ve arabalar için bir yol, küçük dükkânlar ve kahvehanelerin bulunduğu dar bir geçit ile bir sıra vapur iskelesi.12 Benim kaba hesabıma göre, yıllık ortalama dikkate alınırsa, köprüden her gün yirmi sekiz bin kişi geçiyor. Bu sayıya tabii ki Üsküdar ve Boğaz iskelelerine ulaşmak için köprü geçiş ücreti ödeyen yolcular da dahil.
Köprüde çoğu Avrupalının bilmediği sakin bir köşe var. Orada saatlerce rahatsız edilmeden oturup kahve ve sigara keyfi yaparken, köprünün üstündeki yolcuları, iskelelerden birine gelip giden vapurları seyredebilir, köprünün sol tarafında Galata rıhtımında toplanan Galatalı kayıkçılarla hamalların davranış ve âdetlerini inceleyebilirsiniz. Bu harikulade yer İstanbul tarafına geçerken soldaki ilk kahvehanenin köşesi. Salonu geniş, havadar ve tertemiz. Üç tarafındaki pencerelerden en sıcak günlerde bile esinti eksik değil. Köprüye ve Galata’ya en yakın köşede bir yere oturun, şekerli veya sade kahvenizi ısmarla-
---
12 Yazarın sözünü ettiği köprü, 1875’te inşa edilip 1912’de sökülen köprüdür (e.n.).
===
Köprü üstünden bir manzara.
yırı ve sigaranızı yakıp izlemeye başlayın. Manzaradaki süratli hareketlilik ve renk çeşitliliği göz kamaştıran bir görüntü cümbüşü gibi.
Göze ilk çarpan fesin egemenliği. Tepesi budanmış parlak kırmızı yüzlerce küçük huni oradan oraya koşturuyor sanki. Hepsi tıpatıp birbirine benzeyen ve aşağı yukarı aynı boyda kırmız böceği kümeleri gibi vızır vızır mekik dokuyorlar. Fes, “Islahatçı” olarak tanınan II. Mahmut tarafından ülkenin resmi başlığı kabul edilmiş.
Kendisi Yunanlılardan13 aldığı bu başlığı ordu mensupları ile bütün hükümet görevlilerinin daha önce giydiği hantal ve ağır sarıklar ile değiştirmişti. Fes canlı rengi dışında çirkin ama derli toplu, bir örnek ve temiz, üstelik uzun siyah püskülü subay ve askerlerin bronzlaşmış yüzlerine fiyakalı bir hava veriyor. Ancak sarık ortadan kalkmamış, hem de bol miktarda mevcut, beyaz veya yeşil olarak. Hamallar, sucular ve şekerleme satıcıları gibi daha yoksul kesim feslerinin etrafına beyaz yahut kırmızı bir kumaş parçası dolayarak Müslüman olduklarını vurguluyorlar. Beyaz ve yeşil sarıklar medrese eğitimi almış mollalara özgü, ancak bu eğitim muhakkak dini bir görev üstlenmelerini gerektirmiyor. Onlar da Türk kıyafeti giyiyor; dökümlü, yenleri sıkıca oturan, dar kesimli, kırmızı hariç herhangi bir renk olabilen, içe giyilen tertemiz gömleği açıkta bırakacak şekilde önü açık bir cübbe, işlemeli bir yelek, bol bir pantolon ile metrelerce kumaştan bir kuşak. Ancak Avrupai kılık en yaygın olanı ve istisnai değil. Askeri üniformalar Alman ordusunda giyilenlerin yakın bir taklidi. Sivillerin kıyafetleri ise Batı Avrupa’da moda sayılanların pek de mükemmel olmayan kopyaları. Vakur adımlar ve zarif hareketlerle yürüyen molla hiç şüphesiz kıyafetindeki estetik üstünlüğün farkında. Sarığı yeşilse peygamber soyundan ve bu soydan gelenler, geçmişte Hz. İbrahim’e vaat edildiği gibi, denizdeki kum taneleri kadar çok. Böylesine soylu bir kökene sahip olma iddialarının büyük kısmı gerçek. Bu yeşil alâmetifarika babadan oğula devredildiği için hakkı olmayan biri tarafından -o da eğer doğduğu yerden ayrılıp gelmiş bir muhacir değilse- sahiplenilme ihtimali çok zayıf. Bu ailelerin kadınları da evde bir parça yeşil ipekli
---
13 Fese benzer başlıklar, II. Mahmut ıslahatından önce Arnavutluk ve Yunanistan’ın Arnavutluk’a komşu bölgeleri ile Trablusgarp’ta kullanılırdı (e.n.).
===
veya benzeri bir şey taksalar da, böyle şeyleri sokakta taktıkları ender, o da yaşmak veya feracenin altına gizlidir. Elbisenin üstüne giyilen bu şekilsiz giysi sokaktaki bütün kadınları boynundan aşağı, o hiç şaşmayan rugan ayakkabılarına kadar örter. Ama yaşmak artık on yıl önceki gibi değil ve yüzü örtmekten hemen hemen vazgeçilmiş. Sultan’ın emri ne kadar sert ve kesin olsa da, bu emre uyma konusunda en ufak bir çaba görülmüyor. Çoğu kez alnı öylesine örten ve çenenin altında toplanan ince beyaz bir tül kullanılıyor. Burnu da kapatan peçe bütünüyle yok olmuş -yahut hanımlar onu ancak Kâğıthane ve Göksu’da veya kayıkları ile Haliç ve Boğaz’da halkın içine çıktıkları zamanlar kullanıyor. Eski moda peçenin kullanımdan kalkmasıyla Kostantiniye sokaklarından büyük bir hayal de yok olmuş. O peçede gizemli bir şey vardı. O iki opak beyaz geniş bandın arasından, sadece kendi başlarına görüldüklerinde, o kara gözler öylesine siyah, öylesine derin ve hülyalı bakardı ki... O günlerde her yaşmak, hayallerdeki güzelliği saklardı. Şimdiyse yokluğunda, solgun ve taravetten yoksun yüzlerin çirkinliği ortalığa dökülmüş durumda. İnsan günümüzdeki haremlerde ayna kullanma alışkanlığı olup olmadığından bile şüphe ediyor.
Ama kahvehanenin açık penceresi önünde oturduğunuzda, aceleyle koşuşturan kalabalığın yüzlerini veya kıyafetlerini incelemeye pek vakit yok. Gördüğünüz harikulade, iç içe geçmiş, hareket halinde bir ışık, güneş, gölge ve renk cümbüşü; Doğu ve Batı hayat tarzlarının çılgın ve nerdeyse gerçekdışı karmaşası; ihtişamla sefalet arasında insanı şaşırtan dehşetengiz bir tezat. Sırmalı kıyafeti ile Arap atının üstünde debdebeli bir subay ve avucunu açmış dermansız sesiyle biteviye “On para” diye dilenen tasavvur edilemeyecek kadar sefil ve üstelik de sakat ve kör bir dilenci... Peygamber soyunun ağır başlı,
Yazarın oturduğu kahvehaneden Galata Köprüsü ve Süleymaniye’nin görünüşü.
yeşil sarıklı, vakur, heybetli ve sakin temsilcileri... Ölü gibi soluk benizli, baştan aşağı siyah beyaz giyimli sıradan bir Türk kadını ve hanımefendisinin hemen arkasında yürüyen daha az kapalı, ışıl ışıl gözlü Afrikalı kız... Açık kahve, açık yeşil veya gri cüppeli, silindir gibi uzun keçe külahlı, başı öne eğik, gözleri yerde, sofuluk taslayan bir derviş... On iki yaşından daha fazla göstermeyen, şık üniforması ve yepyeni fesiyle caka satarak yürüyen küçük bir askeri öğrenci ile onu yakından izleyen ve sağa sola takıldığında en ufak bir saygı belirtisi göstermeden şaplak atan asık suratlı Afrikalı hizmetkâr. Sonra apansız, iki yana açılan kalabalığın arasından seyisleri ve uşaklarıyla hızla geçen muhteşem bir konak arabasının gümbürtü ve tangırtısı; muhtemelen ciddi suratlı, redingotlu, aksakallı, kırmızı fesli bir nazırı Selamlık’a ya da Yıldız Köşkü’nden Babıâli’ye götürmekte. Ya da araba üstü kapalı ve muhafızları olan bir kupa ise, içindeki şahıs saltanat ailesinin sayısız zürriyetinden narin, soluk yüzlü, yarı veremli bir prens olabilir. Her şey mavi denizin, açık gökyüzünün ve ancak siluetleri seçilen tepelerin oluşturduğu bir fon önünde ve kocaman beyaz güneşin altında ışıldayarak, parlayarak, yanıp sönerek ileri geri dalgalanıyor -fırının ağzı açıldığında kalıba doğru parıldayarak hızla akan yanardöner erimiş metal görünümünde; cazibesi ile insanı büyüleyen bu görüntü duyular üstünde adeta hipnoz etkisi yapıyor.
Yakınınızdaki deri kerevete yayılmış şişko Rum bile gözlerini, bebekliğinden beri aşina olduğu bu manzaradan ayıramıyor. Kendisi bir aşçı ve gözlerinin akı epeyce sarıya dönmüş. Aşçı olduğunu hemen anlıyorsunuz, çünkü nargile içiyor. Kostantiniye’deki kahvehanelere sık gidenlerin bildiği gibi, nargile özellikle bu meslek erbabının tercih ettiği bir keyif. Fakat ne nargilenin fokurtusu, ne de küçük ateşini canlı tutma çabası komşunuzun sağ-
Şehzadebaşı’nda Damat İbrahim Paşa Sebili.
lıksız sarı gözlerini öğle üzeri Galata Köprüsü’ndeki bu büyüleyici manzaradan uzaklaştıramıyor. Bu köprünün San Francisco’dan Pekin’e bütün dünyada bir benzeri yok, öylesine göz kamaştırıcı, hayat dolu, üzerindeki kalabalığın her bir parçası diğerinden öylesine farklı, öylesine sıra dışı ve büyüleyici ki! Dar bir geçitle birbirine
bağlanıp tutturulmuş iki büyük arı kovanı arasında, sürekli ileri geri akan arı kümelerine benzeyen ve her saniye gözünüzün önünden geçen bu sayısız insandan yarım düzinesinin kendine özgü yanlarını saptamak, hayatları üzerine tahmin yürütmek; şiirlerini, öykülerini, ya da romanslarını hayalinizde canlandırmak için en ufak bir girişim bile hayal gücünüzü zorluyor.
Gerçeküstü Şehir Manzaraları
Kostantiniye ile ilgili ilk izlenimimi hiç unutmayacağım. O günden bugüne onu defalarca, yılın her mevsiminde ve her çehresiyle görme şansım oldu. Ancak daha sonraki görüntülerin hiçbiri o ilk seferdeki canlılığa ve güzelliğe erişemedi. Şubat ayıydı ve biz ciddi bir kar fırtınası içinde Marmara Denizi’nden Boğaz’ın girişine doğru yol alıyorduk. Kar taneleri öylesine hızlı ve irilerdi ki, tek bir bina bile doğru düzgün seçilemiyordu. Ve sonra birdenbire tam Ayasofya’nın karşısına geldiğimizde kar durdu, parlak bir mavilik bulutları yırtarak parçaladı ve arkamızdan yükselen sabah güneşi İstanbul’u aydınlattı. Harikulade bir manzaraydı. Her kubbe, her minare ve her kule kalın bir tabaka gümüşten kırağıyla kaplanmış gibiydi. Bu güzel şehir sanki inceden inceye işlenerek mücevherlerle bezenmiş değerli bir metalden yapılmıştı. İnce minareler birer ışık huzmesi gibi göğe yükseliyordu; koyu serviler gümüş sorguçlara dönüşmüştü, hatta uzakta batı surlarındaki Yedikule bile Paros mermeri14 gibi bembeyaz parlıyordu. Sadece denizin rengi vardı. Az önce aşınmış kurşun gibi gri ve donuk olan rengi, Şark güneşinin dokunuşu ile birdenbire safirden çok lacivert taşınınkine benzeyen koyu ve mat bir maviye bürünmüştü.
---
14 Paros mermeri: Ege Denizi’ndeki Paros adasında çıkan güzel, makbul ve değerli bir cins beyaz mermer (ç.n.).
===
Tepebaşı’ndan Kasımpaşa, Bahriye Nezareti, Haliç ve Eski İstanbul.
Manzaranın ihtişamını tarif etmek için kelimeler yetersizdi ve diyebilirim ki dünyanın başka yerlerinde şahit olduğum her şeyden üstündü. Birkaç dakika sonra da kayboldu; kar bulutları yeniden buluştu, ışık kayboldu, kar tekrar yağmaya başladı, ardından yağmur ve daha sonra tekrar kar. İkinci izlenimim eriyen karla vıcık vıcık olmuş pis, kasvetli sokaklar; akan saçaklar, iliklere işleyen bir soğuk ve rahat bir oda ile sıkı bir ateşe duyulan özlem oldu. Belki de iki izlenim arasındaki bu zıtlık, hafızanın galerisinde ilk resme gereğinden faz-
la önem yüklemişti, ancak anılarda bazen insanın pişmanlık duymadığı abartılar da olabiliyor.
Ve şimdi, gayet kısa bir süre önce aynı resmi çok farklı bir başka ışık altında gördüm. Bir yaz günü akşamüstü Kadıköy’de çok geçe kaldım ve geceyi geçirmek üzere Pera’ya dönmek zorunda olduğum için iki çifte kürekli bir kayığa bindim. Kuzeye doğru havanın tehditkâr olmasına ve suyun üstündeki insanın içine işleyen serin esintiye rağmen, yarım ay gökyüzünde pırıl pırıl parlıyordu. Biz karşı yakaya doğru ilerlerken siyah bir bulut tabakası yavaş yavaş aya yaklaştı ve tam Topkapı’nın karşısına geldiğimizde gök gürültülü bir sağanak var gücüyle üstümüze boşandı. Gece bir anda zifiri karanlığa boğuldu ve köprünün zayıf ışıkları ile fırtınanın önüne kattığı dalgaların beyaz köpüklerinden başka bir şey göremez oldum. Arkamızda sancak tarafında kalan Kızkulesi’nin kırmızı ışığı, iri yağmur damlaları altında ilerlemeye çalışan kürekçilere kılavuzluk ediyordu. Sonra şimşek çakmaya başladı. Birkaç saniye arayla parlayan şimşeklerin göz kamaştıran ışığı iki şehri birden, hem Pera’yı hem İstanbul’u aydınlatıyordu. Bu ışık öyle parlaktı ki evlerin pencerelerini, mimari ayrıntıları ve hatta minarelerin şerefe kapılarını bile görebiliyordum. Her şimşek çakışında şehir sanki alevlerle kuşatılıp anında söndürülüyor, sonra birdenbire yeniden tutuşturuluyordu.
Ancak gördüğüm manzaraların en karakteristiği, hatta belki de en süreklisi, yaz aylarında güçlü ve sürekli ışığın güneş doğduktan batana kadar, sıcaklığın rutubeti emdiği gibi gölgeleri emerek her sokağı, her aralığı ve her köşeyi aydınlattığı İstanbul manzarasıdır. Böyle zamanlarda o güzel Sultanahmet Çeşmesi’nin yaldızlı parmaklıkları arkasında sucular bu serin hazneden küçük metal kupalarını hiç durmadan doldurup susamış müminlere ve kâfirlere, fark gözetmeksizin dağıtırlar.
Sonra, başka şehirlerde, güneş ışığı addolunacak kadar aydınlık gölgelerde, sıcaktan dalaşmayı bırakmış zavallı sokak köpekleri, dilleri dışarıda yatar ve gelip geçenlerin, yolunu bir milim değiştirmemek için onları tekmeleyerek yolun ortasına savuran bir Rum veya Ermeni yerine, yolunu değiştirecek merhametli bir Türk olmasını umar. O saatlerde Topkapı Sarayı’nın odalarında ve dehlizlerinde dolaşmak çok keyiflidir. O küçücük enfes kütüphanede yarım saat geçirerek sultanların harika portrelerine dalıp gitmek, hele bu değerli parşömen sayfaların emanet edileceği kadar talihliyseniz! Fatih Mehmet, Sofu Beyazıt, Kanuni Sultan Süleyman, I. Ahmet -o altı minareli camiyi yaptıran-, Yeniçerileri ortadan kaldırıp fesi getiren Islahatçı Mahmut, -bunlar ve daha pek çoğu- türlü garip tutkulara ve ihtiraslara sahip adamlar, bu büyük, eski ve parça parça inşa edilmiş sarayın duvarları arasında yaşamış, dolaşmış ve kişiliklerinin damgasını vurmuşlar. Kimileri zevklerinde bir Roma imparatorunun lüks hayallerini bile aşacak kadar şehvet düşkünü; kimi savaşçı, yalın ve haşin; kimi merhametli, kimi kana susamış, hepsi de teorik olarak -yahut hem teoride hem pratikte- despot. Onları zengin ve çeşitli ihtişamları içinde, sarıklı, mücevherli ve silahlı resmeden portreleri burada. Yüz hatlarında bazen kadınsı bir yumuşaklık sezilse bile çoğu hiddetli ve sert bakışlı, çünkü onlar sultan, sadece padişah -şahların şahı, hükümdarların hükümdarı- değil, aynı zamanda hünkâr yani “kan erbabı”.
Sarayın girişindeki iki büyük kapının arasında idamların yapıldığı kasvetli küçük bir oda var. Orada pek çok paşa, vezir ve sadrazam sadece birkaç dakika önce ikbal ve iktidar hayalleri kurarken, gergin yay kirişinin sessizce boğazına dolanıp sıktığını hissetmiştir. Aşağıda deniz kıyısında da, bir kısmı muhtemelen söylentiden
Bir efsane: Çuvala konarak, ölüme yollanan cariyeler.
ibaret olan pek çok hikâyeye konu olmuş küçük bir kapı var. Ancak bu hikâyelerin Orta Kapı’daki cellât odasına -o kasvetli küçük oda- ilişkin tarihi gerçekler kadar doğru olmadığı kesin. Anlatılanlara göre deniz kenarındaki o dar kapıdan, birçok isyankâr harem güzeli akılsızlığının kefaretini canıyla ödemek ve bedeni Boğaz’daki balıklara yem olmak üzere içine ağırlık konmuş ve ağzı dikilmiş çuvalla denizin dibini boylamış. Rehberiniz Rum ise, anlattığı hikâyeye kendisi de gerçekten inanıyormuş görünerek, size eski sultanların zengin Rumlara işkence yaparak gizli hazinelerinin yerini öğrenip ardından parçalanmış cesetlerini aynı kapıdan denize attıklarını anlatır. Ancak sultanların Hıristiyanlara verdiği beratlarla tanıdığı haklar bu hikâyeyi hiçbir şekilde doğrulamadığı gibi, tarihte Hıristiyanların kendi anlattıkları da bu hikâyeleri desteklemiyor. Haremdeki hanımlara gelince, artık terkedilmiş bu mekânın sakin ve ılık havasında gölgeli gözleri ve kar gibi yaşmaklarıyla bizi takip etmelerine rağmen kendileri hakkında pek az şey biliyoruz. O sessiz kütüphanede tezhipli yapraklar arasında onların hiçbir portresi yok.
Çarşı’daki Girift Alışveriş Âdetleri
Doğu’da esnaflık ve alışveriş hiç de sıkıcı veya sıradan değil. Bir İngiliz evini nasıl şatosu addederse her esnaf da dükkânını kendi kalesi gibi görür ve beliren her müşteri bir kuşatmanın belirtisidir. Türkiye’de bir pazarlığı geliştirmek için gereken mantık dışı süre belki de çarşıdaki sürekli kalabalığın nedenini de açıklar. Her kim fiyatı çoğunlukla bilinmeyen ve âdetler uyarınca tespit edilmemiş bir şey satın almak isterse, istediğini alana kadar pek çok kez geri çekilip tekrar taarruza geçmesi gerekir. Sonuçta her müşterinin işi olan dükkâna bir yerine dört sefer gelmesiyle, çarşının dolambaçlı dehlizleri ve labirent gibi yollarındaki alışveriş trafiğine makul düzeydekinin dört misli müşteri katılıyor. Bu gerçekten zorlu bir iş. Aradığınızı ilk gördüğünüzde kör gibi davranmalı ve en ufak bir yüz ifadenizle ilgilendiğinizi belli etmemelisiniz. Sonra dükkândaki en az yüz malın fiyatını sormalı ama bu arada ihtiyacınız olanı da unutmayacak kadar dikkatli olmalısınız. Yoksa dükkân sahibi aslında onu istediğinizden şüphelenebilir. Daha sonra kahve ısmarlandığında esasında alışveriş yapmaya gelmediğinizi ve fiyatları sadece meraktan sorduğunuzu söylersiniz. Birkaç gün sonra tekrar gelip birkaç şeyin fiyatını daha sorarsınız. Üçüncü ziyaretinizde uzun süre önce gizlice seçtiğinize daha yakından bakabilir ve dükkân sahibine istediği fiyatın en çok üçte birini teklif edersi-
niz. Dördüncü gün son bir meydan savaşına hazırlanın. Fevkalade zengin görünmüyorsanız ve acemi çaylak bir haliniz yoksa ve sonuçta istenenin yaklaşık üçte ikisini ödemişseniz oldukça başarılısınız demektir, hele bir de vebadan kaçar gibi Hıristiyanlardan uzak durmuş ve bir Türk ya da Yahudi ile iş yapmışsanız. Ancak bu dolambaçlı işlemin sıkıntısını telafi eden çok cazip yönleri de var. Çarşıda her şey gizemli ve pek çoğu gerçekten güzel. Surlarla çevrelenmiş bir şehrin içinde surlar içinde bir başka şehir ve onun da içinde ele geçirilemez bir kale! Çarşıyı oluşturan, her yönde birbirini kesen dar sokaklar ve çıkmazların hepsi tonozlarla örtülü ve sayısız küçük kubbeden süzülen ışıkla aydınlanıyor. Girit labirentini15 andıran karmaşıklığı ile orada yaşayanların bile aklını karıştıran bu çarşıyı yeryüzünün her köşesinden ve her ırktan bir araya toplanmış itişip kakışan bir kalabalık dolduruyor; Batı medeniyetinin ve Doğu sanatının her ürünü her bir girintiye taşarcasına istiflenmiş durumda. Çarşının yayıldığı bütün bu geniş alana yabancıların hoşlandığı ama sürgündeki Avrupalıların nefret ettiği o Doğu’ya özgü garip koku sinmiş. Her şeyiyle -yaşamı, sesleri ve muhteşem renkleriyle- zengin İstanbul Çarşısı üç kıtanın, Avrupa, Asya ve Afrika’nın faal, merkezi ve adeta kaynayan bir noktada buluştuğu dünyadaki tek yerdir.
Merkezlerin merkezi, Kostantiniyeli tüccarın kalesi ve kasası Bedesten yani “Silahçılar Çarşısı”ndaki16 ser-
---
15 Eski Yunan mitolojisinde insan-boğa karışımı Minotaurus’u insanlardan uzak tutmak için Kral Minos tarafından inşa ettirildiğine inanılan efsanevi labirent (ç.n.).
16 Yazar bedesten karşılığı “silahçılar çarşısı” terimini kullanmışsa da, bu terimin kökeni Farsça “kumaş çarşısı” anlamına gelen “bezistan”dır ve zaman içinde terim kumaş, mücevher, silah vb değerli eşyaların satıldığı merkez anlamını kazanmıştır (e.n).
===
vetin muazzam olduğu söylenir. Sikkeler, değerli taşlar, her tür mücevherat, ipekli halılar, altın, zengin işlemeler, silahlar ve Doğu sanatının türlü hazineleri burada sıradan bir Avrupalı’ya gayet alelade ve özensiz görünecek bir tarzda, demir kasnaklarla az çok güçlendirilmiş ve hırsıza dayanması şüpheli kilitler takılmış ahşap sandıklarda muhafaza edilir. Buna rağmen Bedesten’den şimdiye dek hiçbir şey çalınmamıştır. Buranın kendisine ait ağır kapıları vardır, geç açılıp erken kapanır ve esnaf ile mal sahipleri Doğu’da eski çağlardan beri var olan ve Batı’nın da hızla yaklaştığı bir sisteme uyarak, gece gündüz çok sayıda bekçi tutarlar. Yüzyıllardır yaratıcılığını, kilitler ve sürgüler imal etmeye harcadıktan sonra Avrupa da hırsızlığa karşı güvenliğin bol ışık ve güvenilir bir bekçi ile biraz olsun sağlanabileceğini anlamaya başladı.
Burada toplanmış ve satışa sunulmuş mallarla antikaları tarif etmeye kalkışmak imkânsız. Hiçbir şeyin bir diğerine benzemediği bu yerde, böyle bir katalog yüzlerce cilt doldurur. İnsanı en çok etkileyen Doğu’nun el işçiliğinin çokluğu, çeşitliliği ve sanatsal güzelliği. Bu gerçek yirmi yıl öncesine göre Batı’da artık daha iyi biliniyor. O zamanlar eğitimli ve kültürlü biri bile bir halıyı incelediğinde Gördes mi İzmir mi olduğunu söyleyemezdi. “Berbat kitaplara” odaklanan sayısız göz ve hiç işi yokmuş gibi görünmeyi iş edinmiş sayılamayacak kadar çok parmak, yararlı fakat makine işi olmayan şeyler üretmekte kullanılsa dünya acaba çok daha zengin ve güzel olmaz mıydı?
Su Üstünden İstanbul
Kostantiniye şehri, surlarının eteklerinde buluşan ve kayıkları sayesinde dünyada ünlenen üç denizin emsalsiz güzelliğine çok şey borçlu. Türklerin mi Venedik gondolunu, yoksa Venediklilerin mi Türk kayığını kopya ettiği haklı bir tartışma konusu. Ancak aralarındaki benzerlik o kadar büyük ki, müşterek bir kökene sahip oldukları kesin. Gondoldan “fesle”yi yani tentesini ve kıvrık pruvasını alın, geriye kalan nerdeyse kayıktır. O ebattaki tekneler arasında
Haliç vapurundan İstanbul.
kuşkusuz en hızlısı, en kolay idare edilebileni ve en rahatı. Türklerin de Avrupa’daki en usta kürekçiler olduğu, genellikle kabul gören bir gerçek. Aslında öyle olmaları da gerekiyor, çünkü Boğaz ve Haliç’te her türden tekne trafiği hem çok yoğun, hem de çok hızlı akıntılar tehlike yaratıyor. Üstelik mesafeler de
Kâğıthane’de kayıkçılar.
hiçbir sıradan kürekçinin zevk veya spor için göze alamayacağı kadar uzak. Bazı yerlerde saatte dört-beş deniz mili hızla akan bir nehre karşı on beş-on altı mil kürek çekmek şaka değil.
Yabancılar yalnız olduklarında kayığa binmekten kaçınırlar, çünkü pazarlık edemezler ve tek seçenekleri can sıkıcı bir rehberin refakati ve sonu gelmez gevezeliğidir. Ama çok şey kaybederler. Yazın bir Cuma öğleden sonrası sessiz kayıkçının karşısında minderlere uzanıp sadece sigaranızın eşliğinde Haliç’te hızla seyretmek büyük keyiftir. Hele bir de, kayık Tersane’nin ilerisindeki gölcü-
Haliç’te, Yavuz Selim Camii eteklerinde çekek yerleri.
ğe süzülürken güneşin tepenin ardına çekilmiş olacağı saati seçmişseniz! Işığın ve gölgelerin oynaştığı nehir defalarca genişler ve daralır. Tepelerin filizi renginin dalgacıklarda ve küçük teknelerin dümen suyunda kırılan aksi, parlak kırmızı bir fesin, kayıkçının kar gibi gömleğinin, bazen de özel bir teknenin kıçında dalgalanan ağır kadifenin zengin ve derin tonları ile beneklenir. Su genişlediğinde artık herkese yer açılmıştır ve tekneler ilerdeki dar boğaza ilk giren olmak için yelpaze gibi açılırlar. Biraz sonra yine tekne kalabalığının içindesinizdir ve kayıkçının eşsiz becerisine ve de harika sabrına hayret ederek çimenlik kıyılar arasında kurulu güzel ahşap köprülerden geçersiniz. Birbirine çok yakın bahçeler ağaçlarla doludur ve her minik koruda küçük bir kömürlü ocak, su küpü ve tertemiz fincanları ile bir kahveci vardır. Oralarda serin ve koyu gölgelerde aileler öğleden sonralarını dinlenerek geçirir. Feracelerine sıkıca sarınmış ama yaşmaklarını öylesine bağlamış kadınlar ve çocuklar çimenlerde bir arada otururken, erkekler az ilerde kendi aralarında bir grup olmuştur.
Saraya ait köşke yaklaştıkça ağaçlar daha da sıklaşır ve kalabalık artar. Mısırlı kemancılar ve kavalcılar akşam atmosferini çoğu kez kulak tırmalayan, bazen melodik ama genelde melankolik Arap melodileri ile doldurur. İnsanlar aralarında pek konuşmazlar ve her yerde dondurmacının “Dondurma kaymak!" diye bağıran sesi diğer seslerin arasından yükselir. Biraz yukarıda ulu ağaçlar ve daha büyük bir kalabalık göze çarpar. En ihtişamlı konak arabasından en mütevazı at arabasına kadar her türlüsü uzun sıralar oluşturmuştur. Kurulmuş çadırlar, barakalar ve çardaklarda yoğurtlu kuzu budu veya dondurma yiyebilir, şerbet veya kahve içebilirsiniz. Ve herkes o hiç eksik olmayan, ebedi ve cihanşümul sigarayı tüttürür.
“Dondurma kaymak!”
Şimdi sizi bir süre Kâğıthane’de hoş bir gölgeliğin ve akan serin suyun yanında yumuşak Şark havasını teneffüs ederek gölgeler koyulaşıp pembeleşene ve sessiz kayıklar çekip gidene kadar hayallerinizle baş başa bırakacağım. Ancak aklınız ticarette ise ve gününüzü Çarşı’da geçirmişseniz, İzak, Moiz veya sevgili dostum Marchetto veya dürüst Türk Osman Bey’e baskın çıkarak o ideal İran halısını nasıl satın alacağınızın şeytani planlarını da yapabilirsiniz.
Kariye Sokaklarında
İş yerleri ile resmi binaları ve nezaretleri çevreleyen semtlerin dışında Kostantiniye dünyanın en sakin şehirlerinden biridir. Türklerin ev hayatı Avrupalılara gizemli görünürse de gerçekte bu gizlilik sanıldığından çok daha azdır. Doğu’da da, her yerde olduğu gibi, evin hizmetçileri bir araya toplanıp dedikodu yaparlar; ev sahiplerinin akşam yemekte ne yediklerini, evdeki hanımların saçlarına ne sıklıkla kına yaktıklarını, nasıl öfkelendiklerini, çarşıda ne kadar borçlandıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.
Bütün bunlar insanların bir araya geldiği her yerde olduğu gibi sürüp gider. Buna rağmen dar ve uzun sokaklardaki kapalı kapılar ve kafesli pencereler aşılamaz bir cephedir. Şehrin iş merkezinden çıkıp batıya doğru gidildiğinde daha az kadına rastlanır. Bunların peçeleri yüzlerini nedense daha sıkıca örter. Türk mahalleleri şehrin ortasından Edirnekapı ve Kariye Camii istikametinde uzanır.
Kimi bakımlı, kimi harap evlerin çoğu iki katlıdır. Taştan yahut tuğladan yapılmış, cephesi cumbalı, kapı eşiğine varıncaya dek göz alacak kadar tertemiz ve beyaz badanalı sapasağlam bir meskenin hemen yanında yıkık dökük ahşap bir kulübe, dört bir yönde bel vermiş tahtaları ile insanın denge konusundaki bilgisini alt üst eder. Onun yanında belki bir ayakkabı tamircisine ya-
Surun içine inşa edilmiş bir ev.
hut küçük bir terziye veya bir kahveciye ait alçak damlı bir sundurma vardır. Daha ötede bir çeşmenin paslı ızgarası veya beş metre kareyi bile geçmeyen, mevsimlerin aşındırdığı uzun mezar taşları her yöne yatmış küçük bir hazire. Ardından yine kimi çarpık kimi düzgün evler, küçük bir cami, bir başka kahvehane, bir yol kavşağı ve başka şehirlerdeki kiralık arabalara karşılık gelen iki-üç sağlam beygir ile onları yularından tutmuş müşteri bekleyen sıska çocuklar. Berbat kaldırımlar boyunca bir yokuş yukarı, bir yokuş aşağı aynı manzaranın çeşitlemeleri olarak sürüp giden bu görüntü, surların civarına yaklaşana kadar sürer. Surların önünde arazi birdenbire bir set gibi sur kapılarına ve arkadaki açık arazinin seviyesine yükselir.
Kostantiniye’ye her giden Kariye Camii’ni ziyaret eder. Zengin freskler ve mozaiklerle bezenmiş bu küçük fakat çok eski kilise, bir zamanlar Yunancada “Kır Manastırı” olarak anılırmış. Buranın görevlisi halis bir Türk; buğday tenli, sarı saçlı, mavi gözlü aydın bir kişi. Başındaki yeşil sarık peygamber soyundan geldiğine işaret ediyor. Biraz Fransızcası da var. O da camisinin arkeolojisiyle sizin kadar ilgili. Binada devamlı yapılan tamiratlar ve duvarlardaki mozaiklerin badanadan temizlenmesi çoğunlukla onun sayesinde.
Daha önce sözünü ettiğim setin tepesinde manzarası diğerlerinden çok farklı yeni yapılmış küçük bir kahve var. İstanbul’un buradan görünen çehresi insanı hayrete sürükleyen bir manzara sergiliyor. Oysa Boğaziçi’nden bakıldığında oraya buraya serpiştirilmiş pek az yeşillik ile uzun servilerin gölgelediği camilerin mimari ana hatları göze çarpar. Şehrin bu köşesinden evlerden çok ağaçlar varmış gibi görünüyor. Kiremit rengi damların arasında her yerden fışkırmış taze bir yeşillik hâkim. Aşağı doğru sol tarafta Haliç’in görüntüsü uzanıyor.
Meşhur küçük cami ile üç servisi hemen altınızda. Uzaktaki pusun ardında ise Seraskerlik binaları17 ile Ayasofya’nın siluetleri gölge gibi seçiliyor.
Şehrin bu kısmı oldukça tenha, hatta buralarda in cin top oynuyor. Yukarılara doğru evler azalıyor. Aralarında bahar gelince ince bir çimenle örtülen, yazları toza, kışları da çamura boğulan gayri muntazam açıklıklar var. Ve büyük mânia hattını meydana getiren, araları kuleli surlar burada Haliç’ten Marmara’ya kadar boylu boyunca uzanır. Fatih’e uzun zaman kahramanca karşı koyan bu surlar bir zamanlar Eyüp’ü şaşırtıp mağlup etmiş ve kendisi düştüğü yerde gömülmüş.
---
17 Günümüzdeki İstanbul Üniversitesi Merkez Binası (ç.n).
===
Yedikule’nin Hortlakları
Fatih surların denize ulaşan ucunda Yedikule adıyla anılan kaleyi inşa etmiş. Ortasında büyük bir avlusu, birçok kulesi, kapıları ve surları olan bu harabe, olayların akışı içinde şimdi bir Ermeni ayakkabı tamircisine mekân olmuş. Uluslararası kuralları kendilerine göre yorumlayan sultanlar savaş açtıkları ülkelerin sefirlerini buraya hapsederlermiş. Daha sonraları okul olarak kullanılmış ve bugün sadece bir harabe.
Oraya son gittiğimde dış kapının civarında taşların arasından Kanlı Kuyu diye bilinen çukura bir göz atmak istedim. Sözünü ettiğim Ermeni ayakkabı tamircisi Islahatçı Mahmut’un Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırırken pek çok Yeniçeri’nin kellesinin buraya atıldığını söylüyor. Kuyu derin ve karanlık, içinde su da var. Herhalde şimdiye kadar kemik bile kalmamıştır. Kapıdan geçerken bir kemerin altında yatan bir taşa takıldım. Bir kadın mezar taşından bir parça. Kadına ait olduğu üzerindeki ayçiçeği motifinden belliydi, çünkü o devirde erkeklerin mezar taşında sarık yahut fes bulunurdu. Çiçeğin altındaki kitabenin bir kısmı hala okunabiliyordu. “Her yerde var olan Allah” yazısının altında “Geldim dünya bahçesine, hiç iyilik göremedim” yazılıydı. Devamı da vardı ama taş orada kırılmıştı. Bu taş parçasında dokunaklı ve acıklı bir şey vardı. Uzun zaman önce surların dışına gömülmüş olan bu mutsuz kadın her kimse, sanki geri gel-
İstanbul surları.
miş ve “dünya bahçesi”nin kapısında yaşamda bulamadığı iyilikten bir parça arıyor gibiydi. Etraf çok ıssız ve hüzünlüydü. Tepedeki güneş bir zamanlar avlunun çiçekler açmış bahçesinin kurumuş bitkilerini ve tozlu patikalarını ışığa boğuyordu. Terkedilmiş tepecikte, harap camide, açık kapının dışındaki Kanlı Kuyu’nun ağzında ve oradaki kemerin gölgesinde iyilik arayıp da bulamayan Türk kadınının hayaleti üzerinde daha da şiddetle parlıyordu.
Surlardan görülecek manzara katlanılacak zahmete değmese de, hisarın büyüklüğü hakkında fikir edinmek için kulelerden en az birine tırmanmak gerekir. Kulelerin içi çok geniş ve kasvetli. Bir kısmı seyyar merdivenlerle çıkılabilen ve bir zamanlar askerlerin yattığı ahşap katlarla dolu. Kıvrılarak yükselen taş merdivenler öyle karanlık ki, Ermeni ayakkabı tamircisi yolu göstermek için bir lamba getiriyor. Hem alt hem üst katlarda pencereli penceresiz birçok hapishane hücresi var. Buraya hapsedilen son Fransız elçisi Ruffin. Kendisi 1798’de Türkiye ile Fransa arasında savaş ilan edildiğinde hapse atılmış. Onun hücresi olduğu söylenen yaklaşık bir metre karelik oda, ancak uzun boylu birinin erişebileceği yükseklikteki demir parmaklıklı tek bir pencere ile aydınlanıyor. Yabancı ülkelerin elçilerini hapsederek uluslararası kuralları fütursuzca hiçe saymanın azametli bir tavır olduğunu kabul etmek gerekir. Kulelerin kiremit kaplı çatılarında rüzgârların en az yarım yüzyıl boyunca savurup biriktirdiği toz toprakta çeşitli bitkiler gelişip büyümüş. Ayakkabı tamircisi idam edilen ve kafaları Temple Bar’da18 olduğu gibi surların kenarına asılan ekselansların hayaletlerinin geceleri bu asma bahçelerde dolaştığını söylüyor.
---
18 Temple Bar: Eski Londra şehrinin kapısı. İdam mahkûmlarının kafaları burada sergilenirdi (ç.n.).
===
Ev Hayatı, Sokak Hayatı ve Kebap
Çoğu Doğu şehrinde olduğu gibi Kostantiniye’de iki farklı yaşam tarzı var, dışarıdaki ve evdeki. Türklerin çoğu evlerinden sabah çıkıp işleri bittikten sonra ikindi vakti evlerine dönerler. Gün boyunca dışarıda yahut çarşılardadırlar. Ancak Türkler işlerini bitirir bitirmez evlerine gider. Onu aradığınızda size haremde olduğu ve rahatsız edilemeyeceği söylenir. Hatta hizmetkârları geldiğinizi haber vermeyi bile reddeder. Kendisini görmeniz şart ise müsait olacağı zamana kadar selamlıkta bekleyebilirsiniz. Erkek misafirlerin kabul edildiği selamlık her Türk evinde mevcuttur ve onun ötesi gizemli harem bölümleridir. “Harem” kelimesinin çağdaş anlamı “özel daire”dir ve sadece erkeklerin yaşadığı bekâr evlerinde bile aynı isimle anılır. Ancak genelde, kadınlar için tasarlanmış bütün mekânlar için kullanılır. Türk tren vagonlarının perdeyle ayrılmış ucu haremdir, aynı şekilde gemilerdeki hanımlar kamarası ve camilerdeki kafesli galeriler de. Evlerde eşler, çocuklar ve ailenin diğer kadınlarının bulunduğu yer haremdir. Yeri gelmişken şimdilerde birden fazla eşi olan Türk sayısının pek az olduğunu belirtmek isterim. Kuran her erkeğe aynı anda dört eşe izin verir ve boşanmayı kolaylaştırarak eşlerin sürekli değişimini de teşvik eder.19 Sayısız kadına sahip
---
19 Yazarın somut bilgiden çok yoruma dayalı olarak verdiği bir bilgi (e.n.).
===
Şerbetçi
geleneksel Türk, çok ender istisnalar hariç artık yok. Ancak Müslümanlar İslam kanunları ve geleneklerinin kendilerine sağladığı mahremiyet avantajından vazgeçmemiş. Selamlığın kapılarından geçilen dünyada var olan ve cereyan eden her şey onun özel hayatına aittir ve Doğu’nun terbiye kurallarına az çok aşina biri evdeki kadınların varlığını ima etmeyi aklına bile getirmez.
Meyveci
Türk erkeğinin gündüz evinin dışındaki hayatı tamamıyla erkekler arasında geçer ve ailesindeki kadınlardan herhangi biriyle birlikte görünmekten hoşlanmaz. Asya yakasında birkaç kez arabasında peçeli bir hanım olan Türk görmüştüm ama İstanbul yakasında asla. İş saatlerinde Türk açık havada, sokaklarda, meydanlardaki ağaçların altında ve çarşının dükkânlarında, müsait ol-
duğu zamanlarda yer, içer, kahvesini yudumlar, sigarasını tellendirir. Bunun sonucunda şehrin yoğun semtleri aşevleri ve kahvehanelerle doludur ve hasır tablalarını kalabalığın içinde bir aşağı bir yukarı taşıyan yiyecek ve içecek satıcılarının sonu gelmez: Ekmek, pide ve peksimet satan, yuvarlak tablasında birkaç çeşit peynirin yanı sıra yoğurt satan, tahta şişlere geçirilip ızgara yapılmış kuzu ve koyun eti parçacıklarından oluşan kebap ile büyük bir tencerede sıcak tutulan pilav yahut kabak ve diğer sebze dolmaları satan aşçılar. Tabii bunlara ilaveten şekerleme satıcıları, muhallebiciler, şerbet satanlar. Sayıca en çok olansa sakalardır. Genelde omuzlarına silindir şeklinde ve suyu güneşten korumak için üstü yeşil dallarla örtülü bir kap asılıdır. Ucunda parlatılmış pirinç musluğu olan hortumu bir ellerinde tutarken, diğer ellerindeki iki-üç kalın bardağı parmaklarının maharetiyle oynatarak, bulundukları yeri belli etmek üzere, bitmek bilmeyen bir melodi çalarlar.
İtalya’dan gelince insan yiyecek ve içecek satan bütün bu seyyar satıcıların aşırı temizliğine ve sattıkları şeylerin gerçekten iştah kabartan görüntüsüne hayran kalıyor. Bunların yanı sıra çarşıda çeşitli aşevleri ve lokantalar da var. Özellikle şişman ve pembe yanaklı bir Türk var ki dünyanın en güzel kebabını yapıyor. Yeri ana caddelerden birine yakın küçük bir meydanda. Pencerenin eşiğini oluşturan temiz mermer tezgâhta sıra sıra tahta şişler hazır bekler. Büyük tabaklarda tepeleme pilav, gürül gürül yanan ocağın yanında demlenir ve birkaç temiz ve becerikli oğlan mutfağın arkasındaki küçük masada yahut dışarıdaki sessiz meydancıkta oturan müşterilere hizmet eder. Çok sevilen bu yemeğin hazırlanışı Avrupalı kulaklara garip gelebilir. Pide yani mayasız ekmek kare parçalara kesilerek bir çorba tabağına konur, üstüne de iki parmak kalınlığında yoğurt; onun da
üstüne ateşte pişmiş sıcak et parçaları. Ve hepsi tuz, biber, kakule ve sumakla çeşnilendirilir. Çok lezzetlidir ve üstelik Rusya’da her şeyle birlikte ekşi krema yemeye alışmış seyyahların bildiği gibi, hazmı da çok kolaydır. Pilav da küçümsenmemeli. Yapılışının tarifini vermek ve dünyanın dört ünlü pilavı -Türk, Yunan, İran ve Hindistan- arasındaki farkı anlatmak oldukça uzun sürer. Benim için aralarında en mükemmeli İran pilavıdır. Aşçı size yemek verse de içecek sunmaz. İçeceğe ihtiyaç duyarsanız oradan geçen sakayı ya da şerbetçiyi çağırıp bir bardak su veya şerbet alırsınız.
Uygarlık Kostantiniye’de bayağı ileri seviyededir, çünkü her müşteri yemeği ile birlikte çatal ve bıçak verilmesini bekler ve ikisini de kullanır. İran’da müşteriye parmaklarının takviyesine de ihtiyaç duyacağı bir parça mayasız ekmek veriliyor. Ben kendi açımdan parmakların beslenme için çataldan daha uygun olduğunu düşünmüşümdür. Parmaklarımın benim olduğunu ve onları yıkadığımı biliyorum halbuki umumi yerlerdeki çatalların yıkandıklarından bile emin olamayacağım gibi, nasıl kullanılmış olduklarını düşünmek bile istemem. Başka birinin diş fırçasını kullanmaktansa her türlü sıkıntı çekmeye hazır olmamıza rağmen, bütün dünyanın kullandığı çatalı kullanmaktan çekinmeyiz. Bu da zahiri kibarlıklarımızın çoğunun boş ve anlamsız olduğunu ispatlar.
Ancak Türklerin Çarşı’da yedikleri öğlen yemeğine atıştırma demek daha doğru. Esas yemek her zaman evlerinde ve güneş battıktan sonra yeniyor. Bedesten'in loş bir köşesinde, küçük minaresinin sivri ucu yukarıdaki tonozlu çatıya bir oyuncak evinki gibi uzanan minik bir cami var. Çarşının açık bulunduğu bütün ibadet saatlerinde olduğu gibi, müezzin öğlende de bu yüksek kuleye tırmanarak yukarıdaki pencereden, ezanını sanki Sultanahmet’in en yüksek minaresinden okuyormuşçasına,
Kahvehane
Saka
müminleri şevkle namaza çağırır. Günün ortası olmasına rağmen kalabalıkta yemek saatinde güneydeki Hıristiyan ülkelerdeki gibi genel bir hareketlenme göze çarpmaz. Türkler evlerinden uzaktayken göçebe ruhludur ve muntazam yemek saatlerine karşı kayıtsızdır. Halbuki evdeki akşam yemeği önem verdiği ve ciddiyet gerektiren pederşahi bir gelenektir. Hâlâ her akşam selamlığına bir sofranın kurulduğu ve zengin yoksul gelen herkese ikramda bulunulan Türk evleri var. Her gelen sofraya
buyur edilir ve konumuna göre, eğer evin efendisinin sınıfından ise onun masasında, daha alt sınıftan ise salonun ucuna doğru bir başka masada yer gösterilir. Türkiye’de akşam yemeğine gitmek geceyi de orada geçirmek demektir ve ev sahibinin misafirlere yatak, terlik ve gecelik sağlaması âdettendir. Tabii ki evin kadınları ortada görünmezler ve haremde ayrı olarak yerler. Bir arkadaşımın başkâhyası geçenlerde misafirlerin sabah çok erken kalkıp gece için kendilerine verilen terlik ve entarileri alıp götürmelerinden öfkeyle şikâyet ediyormuş. Böylesine cömert misafirperverliğe karşı nankörce bir davranış! Türklerin akşam yemekleri genelde çok uzun sürmez. Çok sayıda yemek sunulur ama bunlar misafirlere sadece bir kez ikram edildikten sonra hizmetkârlar tarafından şaşılacak bir hızla geri götürülür.
Sirkeci’den Babıâli’ye
Büyük Postane’den Nuruosmaniye’ye doğru giden cadde, Galata Köprüsü ile Çarşı arasındaki en işlek ana yolu oluşturduğu için Kostantiniye’nin en karakteristik sokaklarından biridir. Burası her millete ait çeşitli dükkânların ve ticarethanelerin iç içe ve üst üste olduğu, belli bir tarzdan yoksun ve kozmopolit bir sokak. Becerilerinin güvenilir olduğu dev tabelalarla ifade edilen Rum ve Ermeni dişçilerin tercih ettiği bir semt. Orada ayrıca, tam Postane’nin çevresinde, arzuhalciler bütün gün sfenksler kadar ciddi ve sakin, okuması yazması olmayanlara kalem becerilerini kiralamaya hazır olarak gölgede bekler. Müşterileri çoğunlukla Türk kadınlarıdır. Kendilerinin yazamadıklarını alçak ve mahrem bir tonda dikte ederlerken genelde peçelerini başka zamanlara kıyasla daha sıkı kapatırlar. Çoğu Doğu ülkesinde uygulanan bu sisteme İtalya ve Yunanistan da hiç yabancı değildir. Ama arzuhalcinin masasına eğilmiş, onun hızla hareket eden kamış kalemini heyecanla izleyen o yüzleri kısmen de olsa görmek için çevrede biraz oyalanmaya değer. Türkçe kamış kalemle yazılıyor ve mürekkep hokkası da küçük bir sünger.
İstanbul’un en güzel camilerinden biri olan ve günün her saatinde ibadete gelen müminlerin ziyaret ettiği Yeni Cami buraya yakındır. Bu kalabalık caddenin göz kamaştıran aydınlığını ve telaşını arkanızda bırakın, ayak-
Yeni Cami
larınıza kapıdaki geniş terliklerden geçirin ve namaz saatinde bu güzel camiye girin. Tezat çok ani, ciddi ve muhteşemdir. Doğu’ya özgü hayat tarzının o derin gizemini bir anda çözersiniz. Serin gölgelerde her yaşta Müslüman mihrabın -camilerde Mekke’nin tam yönünü gösteren yer- veya duvarın iki yanındaki kutsal ayetlerin önünde secde etmektedir. Tavırlarında, hareketlerinde ve dua eden seslerindeki vurgularda derin bir inanç ve teslimiyet vardır.
İslamiyet Uzakdoğu’nun hurafelerle yüklü inançlarına kıyasla üstün bir din ve sıradan bir Hıristiyan’ın inancının fevkinde sadelik ve içtenliğe sahip. Müslümanlar arasında bir süre kalınca dini konularda son derece içten olduklarına inanmamak imkânsız. Zaman zaman müphem bir ihtimal olarak ima edildiği gibi Peygamberin Sancağı açılırsa, Avrupa felsefesinde hayal bile edilemeyen sonuçlar doğabilir.
Doğu’nun Güzel Sanatları
Dünyadaki bütün şehirler arasında Kostantiniye her adımda sunduğu güçlü tezatlarla ilginçtir. Sokakların muhteşem canlılığından sonra camilerin ve türbelerin ağırbaşlı sessizliği bunların arasında en çarpıcı olanı. Çoğu caminin içindeki harikulade zengin süslemeler Doğu karakterinin daha derin olan tarafını ortaya koyuyor. Çoğu Doğu ülkesinde olduğu gibi sanatın en mükemmel örnekleri en zevksiz yapılar ve çirkin süslemelerle yan yanadır. Muhteşem sıfatı ile birlikte sıkça anılan Doğu’nun bu ihtişamı, bazen Avrupa zevkine çok ters düşen sefil bir zevksizliği de beraberinde sunduğu zaman daha da belirginleşir. Ama burada sanat, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, çok yakından dine ve dini fikirlere dayanır. Nefesi olan hiçbir şeyin tasvirine izin vermeyen Sünni Müslümanlar kaligrafiye Batı’da resme verilen değere eşit bir değer vermişlerdir.
Kültürlü bir Türk’e güzel bir kaligrafi, bizim büyük ustaların tablolarında bulduğumuz artistik zevk kadar zevk verir. Avrupalıların zamanla bir çeşit stenografi olan Arap harflerini öğrenip Latince ya da Gotik gibi rahatlıkla okuyabilmeleri mümkündür. Ama sanırım hiçbir zaman hat sanatının bizdeki çizim, renk, ışık ve gölge gibi kavramlara karşılık gelen artistik değerlerini ayırt edemeyeceklerdir. Geçenlerde bir Türk bana duvarında asılı olan ve beyaz fon üzerine siyahla yazılmış bir
Ayasofya türbeleri
ayeti göstererek “Bu yazı bana sizin herhangi bir Titian’da bulabileceğiniz kadar estetik zevk veriyor” dedi. Hat sanatının bu değerli örnekleri genelde güzel çerçeveler içinde ve cam altında muhafaza edilir ama en güzellerinden bazılarını camilerle türbeleri süslemek için kullanılan çinilerde görmek mümkündür. Bunların bir kısmı Türklerin gözünde paha biçilmez değer taşır ve Avrupalı koleksiyonerlerin gözünde de hızla öyle olmaktadır -ancak onların en ufak bir hat örneği bile edinmeleri hemen hemen imkânsızdır. Bunun nedeni en güzel örneklerin her zaman dinle ilgili olması ve genelde ibadethanelerde bulunmasıdır. Ancak Doğu’da sanat hızla yozlaşıyor. Hala binlercesi görülebilen o harikulade çinileri yaratmanın sırrı ebediyen yok olurken bunların ucuz ve kalitesiz taklitlerini Çarşı’da Yahudilerden bulmak mümkün.
Atpazarı
Arap atı Doğu’nun bütün destan ve geleneklerinde önemli bir rol oynar. İstanbul’daki at pazarını ilk ziyaretimde hayalimde Lady Anne Blunt20 ve eşinin kalbini coşturacak safkanlar vardı ama hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından birine uğradım. Atpazarı Fatih Camii’nin doğu tarafındadır. Aralarında gösterilmeye değer bir at varsa bile onları sergilemek için bundan daha kötü bir yer seçilemez: Küçük bir tepenin dik yamacında, irili ufaklı, eğri büğrü kaldırım taşları ile gelişigüzel döşenmiş, üçgen şeklinde açıklık bir alan. Bu avlu bir dizi sefil ahşap evle çevrelenmiş. Evlerin çoğundaki karanlık ve kötü havalandırılmış ahırların alelade bölmelerinde sahiplerinin satışa çıkardığı atlara bakılıyor - daha doğrusu bakılmıyor. Burada genellikle iki-üç hantal Macar katanası ve bir düzine kadar Selanik cinsi bodur attan başkası bulunmaz. Bir defasında aralarında Hereward’in21 çirkin kısrağını ve “Ingolsby Efsaneleri”nde22
---
20 Anne Blunt: 1800’lerin ikinci yansında yaşayan ve Lord Byron’un yeğeni olan Lady Anne Blunt Ortadoğu’da pek çok ülkeye seyahat etmiştir. Arap yarımadasına giden ilk Avrupalı kadın olarak tanınır. Eşi Sir Wilfred Blunt ile safkan Arap atlarını İngiltere’ye getirerek çiftliklerinde üretmişlerdir (ç.n.).
21 Hereward: Ünlü bir İngiliz Ortaçağ şövalyesi (ç.n.).
22 Ingoldsby efsaneleri: 1840-1847 tarihleri arasında şiir ve nesir olarak çok güzel resimlemelerle yayınlanan mizahi ve aynı zamanda korkunç öyküler. 19. yüzyılda çok popüler olan bu öyküler dönemin bütün ünlü yazarlarını etkilemişti (ç.n.).
===
Dilenci
şeytanın vergi tahsildarına ödünç verdiği hayvanı hatırlatan canavarımsı bir at gördüm. Bacakları tam on sekiz el yüksekliğinde olmasına rağmen bedeni biraz önce bahsettiğim Selanik midillilerinden daha uzun değildi. Başı ise bana eski mi eski deri şapka kutumu hatırlattı. Eşyalarım arasında bir nevi aile yadigârı olan bu kutu, pek çok gökyüzü altında rüzgâr, güneş ve yağmurdan hırpalanmış, sayısız ekspres trende başından çok şey geçmiş, her tarafına eksiksiz bir coğrafya lügatini andıran şehir isimleri yazılı türlü türlü kâğıt parçası yapıştı-
rılmıştı. Hayvanın görünüşünde öylesine doğal olmayan bir tuhaflık vardı ki bir süre gözlerimi ayıramadım. Harika bir Türk ve at cambazlarının başı olan yaşlı rehberim onu satın almayı düşündüğümden şüphe edercesine yüzüme merakla baktı. Sonunda görmeye ve satın almaya değer bir hayvan gösterdiler. Batılı bir atın havasız kalıp boğulacağı kasvetli bir dehlizin derinliğinden getirildiğinde ahırda çalışanlardan biri tarafından baştan savma tımar edildi. Her şeye rağmen Arabistan dışında onun kadar mükemmel bir Arap atı zor bulunur. Atpazarı'nı ziyaretimden evvel hayal ettiğim her özelliğe sahipti: Dümdüz ve giderek incelen bacaklar, küçük ayaklar, büyükçe kemikli bir baş, keskin ve dik kulaklar ve ipek gibi yumuşacık kızıla çalan altın renginde kahverengi tüyler. Aydınlık havaya çıkarılırken şöyle bir silkelendi ve tiksintiyle çevresine soludu, dilenciler arasında bir kral, bulaşıkçılar arasında bir kahramandı sanki. Ve o an kaybolan hayallerimin bir parçası geri geldi.
Osmanlı İmparatorluğu sınırlarından at ihracını yasaklayan kanunun en yüksek mevkilerde olanların bile çiğnemeye cüret edemeyeceği kadar sıkı olmasına rağmen, Kostantiniye’de onun gibi safkanlara pek rastlanmıyor. Üstelik atlarla ilgili bu kanunun uygulanması kutsal metinlerin yazılı veya basılı olduğu herhangi bir şeyin ülke dışına çıkarılmasını yasaklayan kanundan daha kolaydır.
At pazarı ile bağlantılı olarak İstanbul’un ana caddelerinden Divan Yolu’na bitişik başlı başına bir semt olan Saraçhane’yi hatırladım. Eyer ve koşum takımları yapımı ve genel olarak deri işleme sanatı eskiden tek nakliye aracı at, deve ve diğer yük hayvanlarından ibaret olan bir ülkede çok revaçtaydı. Zenginler kullandıkları hayvanların donanımına büyük özen gösterirlerdi ve bunları üretenlerin özel bir loncası vardı. Son yıllarda bu sanat
Türkiye’deki bütün diğerleri gibi büyük ölçüde yozlaştı ama bazı belirli şeyler hala başka yerlere kıyasla daha iyi yapılıyor. Saraçhane’de sanırım yüz elli kadar dükkân var. Zanaatkârların sokak seviyesinden biraz yüksekte tahtadan yapılmış platformlarda oturduğu bu salaşların önünde, bitmiş malların satılmak üzere gündüzleri asıldığı dar verandalar bulunur. Pek çok şey sözüm ona Rus malı deriden yapılıyor ama Rus’tan çok Doğulu olan bu derinin garip kokusu bilinen tabaklama usulü yerine yaprak dumanı ile tütsülenmesinden kaynaklanıyor. Başkentte modası çoktan geçmiş olmasına rağmen burada taşradaki zengin Türklerin hâlâ kullandığı türde deri, kumaş hatta kadife kaplı çok özenle yapılmış eyerler ve onlarla takım oluşturacak el işi süslemelerle bezenmiş fakat kullanışsız at başlıkları görülebilir. Ayrıca at sırtında Kostantiniye’den Asya’nın içlerine yapılan uzun yolculuklar için her çeşitten, türlü şekil ve ebatta basit ama kullanışlı heybeler de yapılıyor. Bence çarşıdaki en iyi mal kalın Rus derisinden mükemmel işlenmiş ve benzeri Avrupa’da bulunmayan katır sandıkları.
Yaşayanlar ve Ölüler
Anladığım kadarıyla Türkiye’de ölülerin şehir içinde gömülmesini engelleyen bir kural yok. Ancak bir mezarın rahatsız edilmesine karşı öyle güçlü bir duygu var ki, mezarlıklar için çok geniş alanlara ihtiyaç duyuluyor. İstanbul ve Pera’daki camilerin yanı başındaki sayısız mezarın ve pek çok hazirenin yanı sıra İstanbul ile Üsküdar kara tarafından sıra sıra mezarlıklarla kuşatılmış.
Genel bir kural olarak her caminin bitişiğinde orayı yaptıranın kendisinin ve eşleriyle çocuklarının türbesi inşa edilir. Bu yapıların büyük kısmı çokgen, hatta Allah, Muhammed ve Altı İmam’ı temsil edecek şekilde sekizgendir. Bunlar şehrin en güzel ve zengin süslemelerle bezenmiş yapılarıdır ve çini üzerine yazılmış hatların en değerli örneklerine sahiptir. İslam âdetlerine göre ölünün bedeni vasat bir adamın boyuna eşit derinlikte toprağa gömülür. Sultanın yahut camiyi yaptıranın mezarı her zaman kapının karşısında, eşler ve çocuklarlarınkiler ise simetrik bir düzen içinde onun etrafına yerleştirilmiştir. Her mezarın üstüne, büyüklüğü ölenin önemine uygun ahşap bir sanduka yapılır ki İstanbul’da bunların en büyüğü II. Mehmet’e aittir. Bu sandukalar sim işlemeli siyah kadife tabut örtüleri ve bazen de yerlerine yerleştirilmeden önce hepsi Mekke’ye gitmiş ve Peygamber’in mezarına örtülmüş pahalı şallarla kaplıdır. Türbelerin en ilginç ve garip olanlarından biri de -eğer yanıl-
Mezarlık
mıyorsam- Sultan Selim’e aittir. Kendisi burada dört eşi ve hepsi bebekken ölen en az kırk kadar, kız ve erkek çocuğu ile çevrelenmiş yatar. Küçük beyaz bir sarık, erkek çocukların mezarlarını kızlarınkinden ayırır.
Büyük türbelerin her birinde gümüş bir kutuda Peygamber’in sakalının sayısız tellerinden biri muhafaza edilir ve bazı mezarların etrafı som gümüşten parmaklıklarla çevrilidir. Bu yapılar cami gibi kabul edildiği için
yerdeki yaygılar sokağa basmış ayaklarla kirletilemez. En önemli tabutun baş tarafında, işçiliği harikulade üç-dört rahlede günün belirli saatlerinde görevli hocanın bölümler okuduğu muhteşem tezhipli Kuran’lar durur. Bu tezhiplerden bir kısmı renklerinin olağanüstü zarif detayları ile Avrupa’da görülebilecek her şeyden üstündür ve en ünlü Ortaçağ dua kitaplarının en güzel sayfaları bile onların yanında kaba kalır. Türbelerin yanı sıra birçok camiye bitişik hazireler vardır. Bunlar minik mezarlar ve eğri büğrü mezar taşları ile dolu,
Eyüp Mezarlığı sırtlarından Eski İstanbul.
her tarafını fundalıklar ve güller bürümüş küçücük pitoresk yerlerdir.
Mezarları onarmak Türkiye’de âdet değildir ve bu anıt taşlar ince uzun ve genellikle silindirik olduklarından dolayı, bir süre sonra dikey durumlarını terk ederek her istikamete doğru eğilirler. Bu da mezarlıklara yabanıl ve olağanüstü bir görünüm verir. II. Mahmut fesi getirene kadar erkeklerin mezar taşlarının tepesinde taştan yontulmuş sarık tasvirleri bulunurdu ama o zamandan beri yaygın olarak fes kullanılıyor. Mezar yeniyken fes parlak kırmızı boyalı, püskülü de mavi. Bunun altındaki sütunda çoğunlukla Tanrı’ya niyaz veya Kuran’dan bir ayet ile başlayan ve ölenin yaşamını kısaca anlatan uzun bir kitabe yer alır. Kadınların mezar taşlarında ya hiç sembol yoktur ya da çoğunlukla bir ayçiçeği, arabesk veya bitki motifi bulunur. Kitabeleri neredeyse istisnasız manzumdur. Ender olarak, çok önemli kişilerin özenle inşa edilmiş anıt mezarları vardır; ancak bunlar güzel olsun diye, bazen oransız denecek kadar büyük boyutlarda yapılmışlar ve aynen diğerleri gibi harap olmaya terkedilmişlerdir. Bu küçük kabristanlarda mezarlardan biraz daha alçak seviyede, her iki tarafında kendi halinde büyümeye bırakılmış ağaçlar ve fundalıklarla tezat teşkil eden bakımlı daracık yollar vardır.
Dindar yaşamlarıyla tanınmış kimseler, özellikle taşrada, üstü bir dam yahut kubbeyle örtülü ve süslü parmaklıklarla çevrili, asude mezarlara gömülür. Bunları, Katolik ülkelerde azizlerin mezarları gibi geceleri adak kandilleriyle pırıl pırıl aydınlatılmış görmek olağandır. Çünkü Müslümanlar sadece ölülerin anısına saygı göstermekle kalmaz, dualarının ve aracılık etmelerinin etkisine de inanırlar. Ermiş mertebesindeki kimselerin mezarları etrafındaki çalıların, ziyaretçilerin elbiselerinden koparıp taktığı yüzlerce hatta binlerce kumaş parçasıyla
kaplanmış olduğunu görmek de olağandır. Bu kumaş parçasının kişiyi hastalıktan koruyacağına inanılır.
Ancak aralarında en pitoresk ve doğal olanlar duvarlarla çevrilmemiş büyük mezarlıklardır. Müminlerin bedenlerinin istirahat ettiği bu geniş alanları akıl almaz yaştaki muhteşem servilerin koyu ve hüzünlü gölgeleri yazın öğle güneşinde bile örter. Etrafında başka bitki yaşatmadığı için servilerin altı ya çıplaktır ya da pek az bitki bulunur. Bu mezarlıklar her yönde göz alabildiğine dik duran, yan yatmış veya dik durması gereken bir cismin eğilebileceği her şekilde eğilmiş gri mezar taşlarıyla sonsuz bir düzensizlik içindedir. Orada burada, geniş aralıklarla, bir erkeğe ait mezar taşında henüz rengini kaybetmemiş fesin canlı kırmızısı parlak bir nokta gibi göz alır. Buraları öğlende hüzünlü, akşam çökerken tekinsiz, geceleri ise hayaletlerle doludur. Türklerin hayaletlere, hortlaklara, vampirlere ve ölümden sonra akla gelebilecek her türlü dehşete inanmalarına şaşmamak gerek. Bu gibi şeylere inanç Türkler arasında yaygın olan batıl inançlar arasında kökleri en derin olanıdır. Kadere inanan Müslüman, ölümün her şekliyle yüz yüze gelmeye hazırdır, ancak gece bir mezarlıktan geçmesi gerekirse korkudan çocuklar gibi titrer. Aslında mezarlıklar karanlık çöktükten sonra güvenli değildir, özellikle bu batıl inanç sayesinde buraları kaçaklar ve suçlular için emin bir barınak oluşturur.
Bu doğal ve hüzünlü görünümlerine ve harap durumlarına rağmen veya özellikle bundan dolayı Türk kabristanları, son derece zevksiz anıtları, salataya benzeyen düzenli çiçek tarhları ve sıkıcı kitabeleri olan Hıristiyan kilise mezarlıklarından kesinlikle daha pitoresktir, akıllı birinin el değmemiş bir ormanı bir bahçe mimarının eserinden daha üstün ve ilginç bulacağı gibi. Çağdaş dini sanat günümüz modasına ayak uydurmakla niteliksiz-
leşmiştir ama Müslümanlar aynı hata ile suçlanamazlar. Ölüleri bir kütüphanenin kitapları gibi tasnif ederek arşivlemekte garip olan bir şey var. Eski moda fikirlere bağlı hiç kimse çağdaş bir Hıristiyan mezarlığı gibi muntazam ve iş hayatının düzenine benzer bir tesiste huzur bulmayı düşünemez.
Çinliler gibi ecdadımıza tapmıyorsak ve aramızda ölümden sonra varlık olduğuna inananlarımız da huzur ve ödül yahut eza ve cezanın beden değil ruh için olduğuna eminse, tamamıyla değersiz bir şeyin muhafazasına çok büyük paralar harcamak bu faraziyeye göre hem aptalca hem de manasız görünüyor. Gökyüzünün altında bir dağ yamacına gömülmek veya ayaklarına ağırlık bağlanarak denize atılmak yahut en azından masraf edilmeden sessizce toprağa verilmek -hatta Türk servilerinin altında isimsiz bir mezarda yatmak- modern bir cenazeci-mezarcı-mermer ustası-belediyeye yem olmaktan iyidir. Ancak sonuçta ölüm kaçınılmaz olsa da, defin her zaman bir tarz meselesi olarak kalacaktır.
Kostantiniye’deki Diğer “Şehirler”
Şimdiye kadar Pera ile Galata’dan ve Haliç’in kıyısındaki yoğun yerleşim alanlarından pek söz etmedim. Eski Ceneviz şehri hiçbir zaman Kostantiniye’nin parçası olmamıştı ve bu Türk başkenti ile hiçbir zaman da kaynaşmayacak. Sultan’ın artık Boğaz’da Beşiktaş’ın üstündeki Yıldız Sarayı’nda yaşadığı doğru. Kendisinin orada olması pek tabii yüksek mevkilerdeki birçok devlet memurunu da o semte çekti. Ama Pera ve Galata’da genellikle çoğu Avrupalı olan Hıristiyanlar ve Yahudiler yaşıyor. Bu nedenle sokakların görünümü daha az Doğulu ve dolayısıyla o kadar ilginç değil.
Pera herkesin bildiği gibi Avrupa sefaretlerine ait kışlık ikametgâhların bulunduğu ve başarılı Levanten sermaye sahiplerinin buram buram kokan perişan mahalleler arasında kendilerine muhteşem saraylar inşa ettiği aristokratik bir semt.
Galata’ya gelince dünyanın en aşağılık insanlarının mayalandığı bir fıçı adeta. Kasımpaşa’dan Tophane’ye kadar deniz kıyısında bir araya toplanmış bu güruhun bir benzerinin yeryüzünün başka herhangi bir şehrinde bulunabileceği şüpheli. Kriminal fizyonomi öğrencileri için gerçekten ilginç bir bölge çünkü burada “medeni kriminal sınıflar” diye adlandırılabilecek insan türünün en aşağılık örnekleri yaşıyor. Yukarıda Pera’daki Avrupalıları korkutan ve diğer yakadaki Türklerin haklı nef-
Bir konser sonrasında Tepebaşı Bahçesi.
ret ve tiksintisinin hedefi olan bu insanlar Galata’nın iğrenç sokaklarını, zehir solunan mahallelerini, leş kokan meyhanelerini dolduruyor. Bir nevi yeraltı yaşamı sürdüren Rumlar ve Ermeniler burada çeşitli illegal işlerle, kanunları hiçe sayarak kendilerine gayet güzel geçim temin ediyorlar. Hıristiyan olduklarından hepsi de Avrupa sefaretlerinden birinin koruması altında ve ülkenin siyasi durumu bu suçluların tutuklanıp cezalandırmasını hemen hemen imkânsız kılıyor. Çünkü bu kimselerin özgürlüklerine en ufak bir müdahale, koruması altında oldukları hükümetin “casus belli”siyle23 sonuçlanır.
Galata’da tek bir meyhane yoktur ki -hatta Pera’nın saygın bazı kafelerinde- arkadaki bir odada kumarhane cehennemi bulunmasın. Ziyaretçinin şansı iki sıfır ve dokuzu veya on rakamı olan rulet masasının cenderesinde galip gelir de alıp götüreceği bir şey kazanırsa, kapıya yeltendiği an, müessesenin onu soyacak ve gerekirse boğazını kesecek özel bir güvenlik gücü vardır.
Üsküdar
Boğaz’ın karşı yakasındaki Üsküdar’a gelince, burası çok farklı bir şehirdir. Türk bir Asyalı’dır ve iki kıtanın kavşak noktasında, bu iki kıta kesin biçimde bir diğerinden ayrılır. Asya tarafında nispeten daha az Hıristiyan vardır ve sessiz sokaklara sıralanmış evlerin kafesli pencereleri, sakinlerinin Müslümanlar olduğunu gösterir.
Refah içinde olmasa da Üsküdar’ın huzur veren bir havası var. Bu hava İstanbul’un kalabalık çarşılarından ve Galata’nın insanı boğan sefil mahallelerinden sonra çok dinlendirici. Sokaklarında pek az insana rastlanır,
---
23 Casus belli: “Savaş nedeni” anlamında kullanılan Latince deyim (ç.n.).
===
Üsküdar rıhtımı ve su kenarı kahvehanesi.
arabalar eski ve döküntüdür. Üsküdar’da çok olmasa bile özellikle taşrada, her biri bir aileyi bütün eşyasıyla taşıyacak büyüklükte, kabaca yapılmış tekerlekler üzerine oturan, alçak ve uzun ilkel manda arabaları çoğunluktadır. Böyle aile gruplarına sık rastlanır. İstanbul’dakilerden daha sıkı örtünmüş kadınlar ve çocuklar yan yana bir arada, aile reisi ise genelde arabanın arka ucunda bağdaş kurmuş kendi başına oturur. Yüzünde aynı durumdaki Avrupalı bir babanınkine benzeyen, ancak vakur Doğulu çehresine pek yakışmayan, endişe, yorgunluk ve mahcubiyet karışımı bir ifade vardır. Öte yandan
kadınlar yolculuktaki görüntüler ve olaylarla yakından ilgilidirler ve yanlarından hızla geçen hafif arabanıza imrenerek bakarlar. Muhteşem bir manzara uğruna sarp bir tepeye tırmanmayı göze almadığınız takdirde Üsküdar’da görülecek fazla bir şey yoktur.
Kadıköy, yani antik Halkidon, çok daha ilginç ve konumu daha güzel. Üstelik Kostantiniye’nin veya civarın tek Türk tiyatrosu ile cazip bir yer. Tiyatro salonu yerleşimin eteklerindeki geniş bir çayırlığın24 ucunda kalaslardan yapılmış derme çatma bir yapı, dekor üstünkörü, müzik berbat ve seyircilerin tümü erkek. Ancak müessesenin sahibi ve menajeri, özbeöz Türk, birinci sınıf bir komedyen. Destek görse dünyanın herhangi bir sahnesi için iftihar vesilesi olacak biri. Haftada sadece iki-üç gösteri yapılıyor, o da gündüzleri ve perde ancak seyirci hazır olunca açılıyor. Binanın çıra gibi yanabilir olmasına rağmen herkes sürekli sigara içiyor ve Türklerin bir araya toplandığı her yerde olduğu gibi dondurmacıya ve kahveciye talep çok. Sahnedeki olaylar efsanevi Şark memleketlerinde geçiyor ve oyunun bütün başarısı, tiyatronun hem oyuncu-yönetmeni hem sahibi olan kişinin yeteneğinde gizli. Dile yabancı birisi için dahi oyunculuğu seyredilmeye değer.
Fenerbahçe
Kadıköy’ün ilerisinde Marmara Denizi kıyısında ve Prens Adaları’na hâkim bir konumda semtin en güzel yerlerinden biri olan Fenerbahçe bulunuyor. Fenerbahçe dar bir dilin ucunda bulunan çok güzel bir koruluk. Asırlık çınar ağaçları birbirini izleyen çağlar boyunca
---
24 Kuşdili Çayırı ve Tiyatrosu. Burada başta Kel Hasan olmak üzere dönemin pek çok ünlü komedyeni sahneye çıkardı (e.n.).
===
Göksu Çayırı
bir Hera25 mabedini, Jüstinyen’in yazlık sarayını ve daha sonraları her ikisinin de temellerini örten kır çiçeklerini gölgeliyor.
Burada sıcak yaz günlerinde denizden sürekli olarak hafif ve serin bir meltem eser, Rum balıkçılar ağlarını güneşte kurutup gölgede dinlenirler, burnun arasındaki Kalamış Koyunda ve şık Moda Burnu’nda demir atmış birkaç yat ve gezi teknesi dalgaların üzerinde tembelce sallanıp dururlar. Bu taraf yazları sayfiye yeri olarak halkın gözünde hızla Boğaz’dan daha üstün bir değer kazanmakta ve arazi fiyatları da aynı hızla artmakta. Havası daha kuru ve geceleri Karadeniz’den gelen ve
---
25 Hera: Yunan mitolojisinde Zeus’un karısı (ç.n.).
===
rehberlerin poyraz dedikleri soğuk esinti burayı etkilemiyor. Sahilin tek bir kusuru var o da Moda Burnu ile Fenerbahçe dışında tamamen ağaçsız olması.
Boğaziçi
Boğaziçi hakkında aynı dar hudutlar içinde konuşmak biraz zor. Buranın güzelliği konusunda birbirinden çok farklı görüşler var ama bana göre, Napoli Körfezi veya Kırım’ın güney sahili ile kıyaslanamaz. Saygısız bir Amerikalı geçenlerde Boğaz’ı anahtar deliğinden geçirilmiş Como Gölü’ne benzetti. Kesinlikle abartılı olan bu benzetmede biraz gerçek payı da yok değil. II. Mehmet’in Avrupa ve Asya’daki kaleleri olan Rumeli ve Anadolu Hisarlarındaki büyük burçlar heybetli ve pitoresktir. Boğaz’ın meşhur “Şeytan Akıntısı” ikisinin arasından hızla akar. Ancak bunlardan başka Üsküdar ile Karadeniz’in ağzı arasında görülmeye değer başka pek bir şey yoktur. Öte yandan Boğaziçi sahili köyler, köşkler ve Dolmabahçe ile Beylerbeyi gibi saltanat saraylarından tutun da Anadolu Kavağı’ndaki mütevazı balıkçı kulübelerine kadar her türde mesken ile doludur. Yakın zamana kadar Boğaziçi özellikle ve bilhassa vekillerin, sefirlerin ve zengin Rumların sayfiyesi olarak çok revaçtaydı ancak daha önce söylediğim gibi artık Moda Burnu ve Prens Adaları lehine bu itibarını kaybetmekte. Ama Boğaziçi’nin yine de kendine özgü bir büyüsü ve cazibesi vardır. Dalga dalga uzayıp giden alçak tepeler bahçelerle örtülüdür, pek çok güzel yapı suyun hemen kenarından yükselir ve denizin üstü çeşitli teknelerle doludur. Bir köyü diğerinden ayırt etmek oldukça zordur ama özellikle güzel olan bazı yerler var: Avrupalıların “Asya’nın Tatlı Suları” dediği ve Türklerin Cuma öğleden sonraları Kâğıthane’de olduğu gibi eşleri, aileleri ve
sigaralarıyla toplandığı Göksu, Tarabya, Büyükdere ve Güller Vadisi26 gibi. Belgrad Ormanı Büyükdere’den başlar ve tahmin edilemeyecek kadar yabani ve güzel görüntüler sunarak kilometrelerce ötede Karadeniz sahiline ulaşır.
Ormanın içinden çeşitli istikametlere doğru pek güzel yollar ve bir yaz günü öğleden sonra gölgeden hemen hemen hiç ayrılmadan elli kilometre kadar at sürülebilecek, atlılara özel patikalar vardır. Kişi tezatlardan hoşlanıyorsa -ki tezatlar güzelliğin dünyayı hareketlendiren kaldıraçlarıdır- onları burada bulabilir.
At bindiğinizde saat dörde gelmektedir ve Büyükdere rıhtımı tekrar kalabalıklaşmaya başlamıştır. Vapurlar iskeleye gidip gelmekte, beyaz gömlekli kayıkçılar müşterileri tetikte beklemekte, İranlı tüccarlar satışa sunacakları halıları ağaçların altına sermekte, bir düzine zarif binek atı Türk seyisleri tarafından aşağı yukarı dolaştırılmakta, gölgeli bir köşede seyyar berber bir gemicinin başını tıraş etmekte ve dondurmacı “dondurma kaymak” diye bağırmakta. Masmavi sularda boş vakitlerini değerlendirmeyi iyi bilen diplomatlara ait üç- dört beyaz yelkenli tekne rüzgâra ve akıntıya karşı ağır ağır ilerlemekte ve Rus sefaretinin bahçe kapılarından ılık güllerin kokusu yayılmakta. Atınızın üstünde hepsinden uzaklaşıp arkadaki daracık sokaktan kasapların, fırınların ve hububat satan dükkânların arasından geçerek geniş bir meydana çıkarsınız. Vadiden yukarı doğru sağa ve sonra her şeyi -İstanbul’u, Boğaz’ı, Rumları, Türkleri, Ermenileri ve de diplomatları- arkanızda bırakarak gizemli ormanın içine girersiniz Ve sonunda eğer uzaklara kadar at sürmüşseniz, dimdik bir tepenin sarp yamacıyla aniden son bulan çıplak arazide güneşin alçal-
---
26 Güller Vadisi: O dönemde Sarıyer’de bülbül dinlemeye gidilen bir dere (ç.n.).
===
Sadabad âlemlerinin son tanıkları: Kâğıthane Deresi üzerindeki Çağlayan Kasrı ve Çadır Köşkü.
Sadabad âlemlerinin son tanıkları: Kâğıthane Deresi üzerindeki Çağlayan Kasrı ve Çadır Köşkü.
maya başladığı zaman ormandan çıkarsınız. Orada atınızdan inebilir ve bir zamanlar Ovid’in27 evi olan harabenin yanında durup ıssız denizin soluk dalgalarına bakarak belki sizden artık uzak olmayan o şehri hayal edersiniz. Dünyanın en büyük boğuşmalarına sahne olmuş Kostantiniye’yi! Şehre sahip olmak için birbiriyle mücadele etmiş, hâlâ eden ve nesiller boyunca da edecek olan bütün o iyi ve kötü ırkların beşiği Kostantiniye’yi!
---
27 Ovid: Publius Ovidius Naso (MÖ 43 - MS 17). Eski Roma’nın ünlü şairi. Şiirlerinde genelde aşk, cinsellik, terk edilen kadınlar ve mitolojik olayları işlemiştir. Bugün Zekeriyaköy yerleşiminin içinde kalan Roma dönemine ait bir haberleşme kulesinin, Ovidius’un şiirleri yüzünden sürgüne yollandığı günümüzün Romanya’sına giderken bir süreliğine hapsedildiği yer olduğuna inanılırdı (e.n.).
===
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder