Türk Hakanlığı (Karahanlılar)
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Dr. Ömer Soner HUNKAN
Kitap Adı: Türk Hakanlığı (KARAHANLILAR)
Yazar Adı: Ömer Soner Hunkan
ISBN: 978-605-9743-08-2
Sertifika No: 32427
Matbaa Sertifika No: 16053
Gözden Geçirilmiş ve genişletilmiş 4. Baskı Kitap içeriğinin tüm sorumluluğu kitap sahiplerine aittir.
Paradigma Akademi Basın Yaym Dağıtım
Fetvane Sokak No: 29/A
ÇANAKKALE
Tel: 0531 988 97 66
Tel: 0542 217 22 24
Tel: 0505 382 54 44
e-mail: gurkanulu@gmail.com
e-mail: fahrigoker@gmail.com
Kapak dizgi servisi Gürkan ULU gurkanulu@gmail.com
(Kapak Resmi: Afrasyab ile Rüstem’in Cengi)
http://www.metmuseum.org/collection/the-collection-online/search/447297
Baskı: Kitap Matbaacılık San. Tic. Ltd. Şti.
Davutpaşa Cad. No: 123 Kat: 1-3
Topkapı - İstanbul Cilt: Kitap Matbaacılık, İstanbul
Dr. Ömer Soner HUNKAN
İthaf
annem Zeynep Hanım ve ablam Fatma Elmas ’a
sonsuz saygı ve şükranlarımla ...
İÇİNDEKİLER
-
1.1. Satuk Buğra Kara Hakan Abdü’l-Kerîm b. Bazîr (309-344 / 921-955)... 101
-
1.1.5. Arslan Han Muhammed'e kadar Mâverâünnehr (488-495 /1095-1102).270
-
1.1.11. Tamgaç Han Mahmûd b. Hüseyn b. Haşan ( ‘55 '2-553 /115 7-1158)... 285
-
1.1.15. Kutluğ Bilge Han Abdu 'l-Hâlık b. Hüseyn Devri (5 74 /1178-1179) 292
-
1.1.17. Kılıç Arslan Hakan Osmân b. İbrâhîm Devri (599-608 /1202-1212)....295
-
7. Harita: Kaşgarli Mahmud’un XI. Yüzyil Türk Düny asi Harîtasi (Türkçe
KISALTMALAR
|
AÜFEF AÜFEFAD |
: Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi : Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi |
|
AÜEBFD AÜİF AÜSBE |
: Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi : Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü |
|
Bkz. |
: Bakınız |
|
CAJ DİA |
: Central Asiatic Jounal : Diyanet İslam Ansiklopedisi |
|
DİB |
: Diyanet İşleri Başkanlığı |
|
DTCF |
: Dil Tarih Coğrafya Fakültesi |
|
EF |
: Encyclopedia of Islam, Second Edition |
|
HÜEFD HÜSBE |
: Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi : Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü |
|
Hzr. |
: Hazırlayan |
|
IFEAC |
: l’Institut Français d’Etudes sur l’Asie Centrale |
|
İA |
: İslam Ansiklopedisi |
|
İLAM |
: İslam Araştırmaları Merkezi |
|
İMKU |
: İstoriya Materialnoy Kultury Uzbekistana |
|
İSAM |
: İslam Araştırmaları Merkezi |
|
İŞAR |
: İslam Tarih, Sanat ve Kuburunu Araştırma Vakfı |
|
İTED |
: İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi |
|
İÜEF |
: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi |
|
JA |
: Journal Asiatiqua |
|
JRAS |
: Journal of Royal Asiatic Society |
|
KB |
: Kültür Bakanlığı |
|
MEB |
: Milli Eğitim Bakanlığı |
|
MMA |
: MeccelletüT-MüerrihiT-Arabi |
|
MSOS |
: Mitteilungen des Seminars für Oriantalische Sprachen |
|
MÜK |
: Mecelletü’l-Ümmi’l-Kura |
|
NE |
: Numizmatika i Epigrafika |
|
Nşr. ö. |
: Neşreden (yayınlayan) : Ölümü |
|
SAD |
: Selçuklu Araştırmaları Dergisi |
|
SBAD |
: Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi |
|
SSR |
: Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti |
|
STY |
: Sanat Tarihi Yıllığı |
|
TB |
: Toplum ve Bilim |
|
TDA |
: Türk Dünyası Araştırmaları |
|
TDK |
: Türk Dil Kurumu |
|
TED |
: Tarih Enstitüsü Dergisi |
|
THÎTM |
: Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası |
|
TK |
: Türk Kültürü |
|
TKAE |
: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü |
|
TM |
: Türkiyat Mecmuası |
|
Trc. |
: Tercüme eden |
|
TT |
: Tarih ve Toplum |
|
TTK |
: Türk Tarih Kurumu |
|
vb. |
: ve benzeri |
|
vs. |
: ve saire |
|
VD |
: Vakıflar Dergisi |
|
YN |
: Yarmouk Numismatics |
|
ZDMG |
: Zeitschrift der Deutschen Morgeslandischen Gesellschaft |
ÖNSÖZ
Karahanlılar adı ile bilinen ve Orta Asya’da ilk Müslüman Türk devleti olarak hafızalara kaydedilen, kaynaklara dayalı ismi ile “Türk hakanlığı”, sadece İslam’ı resmî din olarak kabul eden ilk Türk devleti olması hususiyeti ile dahi, diğer ortaçağ Türk devletlerinden daha öncelikli bilinmeyi ve daha fazla araştırılmayı çoktan hak etmişti. Ancak, kaynaklarının sımrlı ve çeşitli olmasının yanı sıra, oldukça karmaşık ve çözülmesi gereken meselelerle dolu siyasî yapısından olsa gerek, üzerinde yeterince araştırma yapılmadığı gibi, siyasî tarihini bir bütün halinde ele alarak derinlemesine inceleyen bir eser de kaleme alınmış değildir.
Türk hakanlığı araştırmalarına bir nebze olsun katkı sağlamak için ele aldığımız bu çalışmada, kuruluşundan ikiye ayrılarak yıkılmasına kadar Türk hakanlığı siyasî tarihinin (İslâmî metinler ve son nümizmatik verilerin izin verdiği ölçüde) bir bütün dahilinde aydınlatılmasına teşebbüs edildi. Bu bakımdan çalışma üç ana bölüm altında incelenmiştir. İlk bölümü oluşturan kuruluş devrinde, hakanlığın menşei ve adı üzerinde durularak, İslâmî döneme kadar siyasî tarihi ele alındı. İkinci bölümde, hakanlığın İslam dairesine girmesi ve bu paralelde yaşadığı değişim, gelişme ve genişleme ortaya konulmaya çalışıldı. Son bölümde ise, hakanlığın ikiye ayrılması ile başlayan siyasî çöküntü ayrıntılı olarak anlatılırken, bu devirde medenî sahada yaşanan olağanüstü gelişmeler de yer yer vurgulandı. Bu arada, hakanlığın iç ve dış siyasî durumlarına dair bazı meselelerin ve buna dair görüşlerin, derinlemesine incelenmesine ve tartışılmasına gayret edildi.
Çalışmada, İslam tarihçileri ve eserlerinin yazımında bu alanla ilgili son en kapsamlı çalışma olan DİA'nın transkripsiyonu esas alındı. Çince ve Rusça isim ve eserlerin transkripsiyonun da ise Türkçeye uygun Latin harfleri tercih edildi. Bunun dışında bazı şahıs ve yer adları ile nisbelerde zorunlu olarak inceltme işareti kullanıldı. Ele aldığımız çalışma, kaynakları itibarı ile, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yoğun olduğu eski Türkçe anlatımı özendirmesine rağmen, çalışmada herkesin anlayabileceği sade Türkçe kelimeler seçilmeye çalışıldı.
Çalışmalarım sırasında yol gösterici ve teşvik edici yaklaşımının yanı sıra, inceden inceye tetkik ile değerli yorumlarını esirgemeyen ve eserin oluşumunda
önemli katkılar sağlayan değerli hocam merhum Prof. Dr. Özkan İzgi’ye teşekkür, en başta gelen bir borcumdur.
Ayrıca, eserin elinizdeki bu dördüncü baskısının dizin ve haritalarını hazırlayan Mehmet Berk Yaltırık’a, Paradigma Yayınevi Yönetmeni Fahri Göker ve yayınevinin diğer çalışanlarına teşekkür ederim.
Eserin 4. baskısına özgü olarak kısaca şunları söylemek isterim: Son zamanların popüler lafı “tarihimizle yüzleşmek”, aslında ötekileştirenden çok kendini “Öteki” görmenin getirdiği imtiyazları sürdürme kararlılığındaki marjinal çevrenin kullandığı bir tabirdir. Görülüyor ki bu tabir, mazlum perdesi altında üste çıkma, baskın çıkma metodu olarak “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.” taktiğinin vasıtası olmuştur. Onların kastettiği yüzleşme elbette Türklük ve Müslümanlık. Neymiş, Türklük yakın dönemde ortaya çıkmış bir kavrammış! Neymiş, İslâm Türklere bir Arap dayatmasıymış!... İşte elinizdeki bu eser, aynı zamanda “Öteki” müntesiplerini meşgul eden sorulara her türlü bilimsel eleştiriye açık şekilde verilen bir akademik cevaptır.
Doç. Dr. Ömer Soner HUNKAN
Edirne
13.09.2015
GİRİŞ
1 .KAYNAKLAR
1.1. İSLAM KAYNAKLARI
Temmuz 751 tarihinde Çin’in Talaş savaşında yenilerek Orta Asya’dan çekilmesi ile birlikte, zaten, Seyhûn ötesinde yaşayan Türk boyları hakkında kıt bilgiler içeren Çin kayıtları, artık yerini İslam kayıtlarına bıraktı. Kuruluşundan itibaren Seyhûn boylarına dayanmış olan Türk Hakanlığı, İslam’ın doğu sınırına komşu bir devlet olmakla, burada vukua gelen siyasî olayların akislerine paralel olarak, İslam vakayinamelerinde yer bulmaya başladı.
İslam’ın doğu sınırlarını korumakla yükümlü Sâmânîlerle yaptıkları mücadeleler ve Sâmânîlerin yıkılışının İslam dünyasında yarattığı yankılar, X. yüzyılın sonlarına doğru İslam kaynaklarında Türk Hakanlığı hakkında nispeten esaslı ve daha geniş bilgilere yer verilmesine neden oldu. Buna rağmen, Türk Hakanlığı’nın Ceyhûn’un batısında siyasî hakimiyet tesis edememesi nedeniyle olsa gerek, Gazneliler, Selçuklular, Hârizmşâhlar gibi, İslam kaynaklarında hiçbir zaman, mesela, bu devletlerin tarihini bütün ve kronolojik sıra ile ele alan tabakat türü eserlerde, özel bir yer edinemedi. Dolayısı ile, Türk Hakanlığı’nın bu devletler ile olan ilişkileri ölçüsünde İslam kayıtları, devletin yıkılışına kadar bazen artarak, bazen de azalarak, ama, çoğunlukla kopuk bilgiler içermektedir. Bu çerçevede İslam kaynaklarında karşılaşılan temel sorunlar, kronolojik eksiklikler ve tezatların yanı sıra, yönetim mekanizmasının bir gereği olarak, hanedan mensuplarının Türkçe ve İslâmî isimlerinin dışında birden fazla unvanı taşıyor olmasının yarattığı karışıklığa ilgisiz kalmaları ile, bir olayda ismi ya da unvanı geçen bir hanedan mensubunun, farklı kaynaklarda farklı isim ve unvanlarla zikredilmesinden kaynaklanan kimlik teşhisi meseleleridir. Bütün bunlardan başka İslam metinlerinin en önemli eksikliği, Hakanlığın iç siyasî durumu ile ülkenin doğusu hakkında yer alan bilgilerin yok denecek kadar az olmasıdır.
1.1.1.1212. den önce Ülkede ve Diğer Bölgelerde Yazılan Eserler
1.1.1.1. Bölge ve Ülke Tarihleri
Kitâbü’l-Yemînî: Ebû Nasr Muhammed b. Abdü’l-Cebbâr el-Utbî (ö. 1036 veya 1040) tarafından 1021 yılına doğru yazılan ve Sebüktegin ile oğlu Mahmûd’un tarihini ele alan bir bölge tarihidir. Utbî, 961 yılında Rey’de doğdu. Sâmânî devletinde önemli görevlerde bulunan dayısı Ebû Nasr’ın yanına Horasân’a geldi. Ebû Nasr’ın ölümünden sonra Sâmânîlerin Horasân ordu komutanı Ebû Ali Sîmcûrî’nin katibi oldu. 996 yılına kadar bu görevi yürüttükten sonra, Gazneli Sebüktegin’in hizmetine girdi. 1021 yıllarında tamamladığı eserini Gazneli vezir Ahmed b. Hasan el-Meymendî’ye takdim etti. Mükafat olarak atandığı Genc-i Rustâk berîd (posta) müdürlüğünden azledildikten sonra, bir müddet Sultân Mesûd’un da hizmetinde bulundu. 1036 veya bir başka kayda göre 1040 yılında öldü (Nazım İA XIII: 83).
Kitâbü’l-Yemînî, Türk Hakanlığı’nın batı faaliyetlerini yöneten Hârûn Buğra Han’ın Mâverâünnehr’i ele geçirmesi, Horasân’da Ebû Ali Sîmcûr, Sâmânîlerin Türk komutanlarından Fâik ve Mâverâünnehr dihkanları ile yaptığı ittifaklar, Buhârâ’dan geri çekilişi ve vefatı, Hârûn Buğra Han’dan sonra Batı faaliyetlerini yürüten İlig Nasr b. Ali’nin Sâmânî devletine son vermesi, Mâverâünnehr ve Horasân’daki Oğuzlar ve Gaznelilerle ilk temasları, Horasân’ı istila teşebbüsleri, Subaşı Tegin (Ali Tegin), Cafer Tegin, Yûsuf Kadir Han, Hoten Türkleri, Togan Han Ahmed ve Arslan Han Mansûr gibi hanedan mensuplarının Gaznelilerle ilişkileri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Ayrıca, Togan Han Ahmed’in Çin tarafından gelen Müslüman olmayan unsurlar ile yaptığı savaş, geniş bir şekilde tasvir edilmiştir. Türk Hakanlığı hakkında yer alan kayıtlar, Arslan Han Mansûr’un şahsiyeti ve Sultan Mahmûd ile arasındaki ilişkilere yer verilmesi ile sona ermektedir. Bu önemli kayıtların bütün olarak, özetle ya da parçalar halinde muahhar kaynaklarda tekrar edildiğini görmek mümkündür.
Katip ve edip olan Utbî’nin eseri, münşîlerin üslubu ile edebî bir şekilde ele alındığı için, anlaşılması zordur. Bu nedenle sonradan kitabın bir çok şerhi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Şeyh Menînî şerhi 1286 / 1869-1870 yılında
Kahire’de basıldı.[1] Eser, 603 / 1206-1207 yılında Ebu’ş-Şeref Nâsıh b. Zafer Curfâdekânî tarafından Farsçaya çevrildi. Bu Farsça tercüme 1374 şemsî yılında Tahran’da neşredildi.[2] Ele aldığımız çalışmada, eserin Arapça aslını da ihtiva eden Menînî şerhi ile, bazı ilave ve farklılıkların yer aldığı Curfâdekânî tercümesinden yararlanıldı.
Zeynü’l-Ahbâr (Târîh-i Gerdîzî): Ebû Saîd Abdü’l-Hay b. Dahhâk Gerdîzî tarafından Gazne sultanı Abdü’r-Reşîd devrinde (440-444 / 1049-1053) yazılmıştır. Gazne-Hindistan yolu üzerinde yer alan Gerdîz’de doğan Ebû Saîd Abdü’l-Hay Gerdîzî’nin hayatı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Sultan Abdü’r-Reşîd’in “Zeynü’1-Mille” lakabından esinlenerek, eserine “Zeynü’l- Ahbâr” adını veren ve Horasân tarihini ele alan Gerdîzî’nin bu eseri, bir bölge tarihi niteliğindedir (Barthold İA IV: 766-767; Bilgin DİA XIV: 29-30).
Gerdîzî, Hakanlığın Sâmânî devletine son vermesini, Horasân’ı istila teşebbüslerini, Gazneli Mahmûd ve Yûsuf Kadir Han’ın Semerkand görüşmesini ayrıntı ile anlatır. İlig Nasr’ın Buhârâ’yı ele geçirdikten sonra Sâmânî hanedanı mensuplarını tutuklayarak Özkend’e gönderdiği Şaban 389 / Haziran-Temmuz 999 tarihine kadar olan olayları duyduğu ve okuduğu kaynaklara göre kaydeden Gerdîzî’nin, bu tarihten sonraki olaylara bizzat gözleri ile şahitlik ettiğini söylemesi çok önemlidir (Gerdîzî 1363: 379). Hakanlığın kuruluş devrinde yer alan Türk boylarının kültürleri inançları ve yaşadıkları yerler hakkında verdiği bilgilerde, İslam coğrafyacılarından Ceyhanî, Hurdazbih ve Bîrûnî’nin kayıtlarından yararlandığı anlaşılmaktadır.
Zeynü’l-Ahbâr’va. ihtiva ettiği konuların çeşitliliğine göre parçalar halinde yapılan neşirleri ve muhtelif dillerde tercümeleri vardır. Eserin bütün halinde tam neşri Abdü’l-Hay Habîbî tarafından yapıldı. Çalışmada, Abdü’l-Hay Habîbî neşrinin 1363 şemsî yılında Tahran’da yapılan baskısından yararlamldı.[3]
1 Menînî, eş-Şerhü'l-Yemînîel-Müsemmâ bi’l-Fethi’l-Vehbî alâ Târihi Ebî Nasr el-Utbî, [1] -II, Kahire, 1286.
[1] Curfâdekânî, Tercüme-i Târîh-i Yemini, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1374.
3 Gerdîzî, Târih-i Gerdizî, (Nşr. Abdü’l-Hay Habîbî), Tahran, Dünyâ-yı Kitâb, 1363.
Târih-i Beyhakî: Ebu’l-Fazl Muhammed b. Hüseyn el-Beyhakî (ö. 1077) tarafından kaleme alınan eserin aslı otuz ciltten fazla olup, sadece, 421-435 / 1030-1044 yıllarına ait olan kısmı günümüze kadar gelmiştir. Ebu’l-Fazl Beyhakî, 996 yılında Nîşâbûr yakınlarındaki Beyhak bölgesinde Hârisâbâd köyünde doğdu. Ebû Nasr Mişkân (ö. 431 / 1039)’ın başkanlığında on dokuz yıl Gaznelilerin Dîvânü’r-Resâil’inde çalıştı. Onun ölümünden sonra Dîvânü’r- Resâil başkanlığına getirilen Ebû Sehl Zevzenî ile anlaşamadı ve görevinden istifa etti. Sultan Mesûd’un ısrarı üzerine yeniden görevine döndü. Ancak, Sultan Mesûd’un ölümü ile gözden düştü. Sultan Abdü’r-Reşîd devrinde (1049-1053) tekrar itibar kazandı. Sultan Abdü’r-Reşîd’in son zamanlarında usulsüz mühürler kazdırdığı için hapse atıldı. Serbest kalınca görevine devam etti. Nihayet, 451/ 1059’da Sultan Ferruhzad’ın ölümü akabinde görev almayıp, eserini yazmakla meşgul oldu (Barthold İA, II: 582-584; Yazıcı DİA VI: 63-64).
Târîh-i Beyhakî, 409 / 1018 yılı olaylarından başlayarak 451 / 1059 yılı olaylarında sona eren bir bölge tarihi olmakla birlikte, daha ziyade Gazneli sultanlarının tarihini, sarayda iç ve dış ilişkilere dair yapılan yazışmaları, kararları ve müzakereleri ihtiva etmektedir. Bu yönü ile eser, Beyhakî tarafından Mahmûd el-Verrâk (ö. 450/1057)’ın yaratılıştan 409 / 1018 yılına kadar gelen tarihine bir zeyl olarak yazılmış olmasına rağmen, umumî bir vakayiname türü tarih değildir. Târîh-i Beyhakî Türk Hakanlığı’nın ikiye ayrılmadan önceki iç ve dış siyasî tarihi ile ilgili en geniş ve güvenilir bilgileri kapsar. Başta Gazneliler olmak üzere, Hârizmşahlar (Memûnîler ve Altuntaş oğulları), Oğuzlar, Selçuklular, Türkmenler ve Kumîcî Türkleri ile olan ilişkiler hakkında teferruatlı bilgiler verir. Gaznelilerin resmî tarihçisi olması dolayısı ile, şüphesiz ki, Utbî gibi o da yanlıdır. Ancak, eserin kaynakları bizzat şahit olduğu olaylar, müzakereler ve devlet kayıtları olduğu için oldukça güvenilirdir. Mesela, Ali Tegin ile Hârizmşâh Altun Taş arasında yapılan Debûsiye savaşını an be an anlatan savaşın posta sorumlusu Emîrek Beyhakî’nin mektubunu eserine aynen almıştır ki, bu gibi ayrıntılar önemleri ölçüsünde ele aldığımız çalışmaya da yansımıştır.
Târîh-i Beyhakî’nin muhtelif zamanlarda farklı naşirler tarafından yapılan baskıları vardır. Çalışmada, Ali Ekber Feyyâz’ın 1977 yılında yaptığı neşr ile Yahya Haşşâb-Sâdık Neşet tarafından yapılan Arapça tercümeden faydalanıldı.[4]
Târîh-i Beyhak: İbtı Funduk Zahîrü’d-Dîn Ebu’l-Hasan Ali b. Zeyd (ö. 1170) tarafından 563 / 1167-1168 yılında Farsça olarak kaleme alınan eser, Beyhak çevresini esas alan bir yerel tarih özelliğini taşımaktadır. Aklî ve Naklî ilimlerin hemen her dalında eserler vermiş olan İbn Funduk, XI. ve XII. yüzyıllarda önemli bir kültür merkezi olan Beyhak’da 493 / 1100 yılında doğdu. Anne ve baba tarafından köklü bir aileye sahip İbn Funduk’un babası Ebu’l- Kâsım Zeyd b. Muhammed, yirmi yıl süre ile Buhârâ’da bulundu. Bir süre Sultan Sencer’in hizmetinde de bulunan İbn Funduk’un bugün mevcut olmayan “Meşârübü’t-Tecârib” adlı bir başka eserinden İbnü’l-Esîr, Cüveynî ve Kazvînî alıntılar yapmıştır (Köprülü İA II: 584-586; Özaydın DİA, VI: 62-63).
Târîh-i Beyhak, Beyhaklı büyük bilginler, aileler, devlet adamları, şairler hakkında bilgiler verirken, Beyhak’ın öneminden, Müslümanların Beyhak’ı fethinden, ilk medreselerden, buraya sahip olan Tâhirîler, Saffârîler, Sâmânîler, Gazneliler, Selçuklular ve Hârizmşâhlardan bahseder. Eserini yazarken eski kaynaklara, arşiv vesikalarına ve görüp işittiklerine dayanan İbn Funduk’un, Türk Hakanlığı’nda İlig Han (Ali Tegin)’ın vezirliğini yaptığını belirttiği eş-Şeyhü’r- Reis el-Vezîr Ebu’l-Abbâs el-Anberî hakkında verdiği bilgiler başka hiçbir kaynakta yoktur (İbn Funduk 1361: 182). Ayrıca, Şemsü’l-Mülk Nasr’ın büyük bir saygı ile Semerkand’da ağırladığı İmâm Ömer Hayyam hakkında bilgiler ihtiva eder (İbn Funduk 1361: 241). Ancak, Samânîlerin yıkılışını anlatırken İlig Nasr’ın şeceresini İlig Han Hârûn b. Mûsâ şeklindeki kaydetmesi, hatalı olup, olayları ve kişileri karıştırmıştır ki, bu, olayın yaşadığı devirden çok öncelerde olmasından kaynaklanmaktadır (İbn Funduk 1361: 69).
Ele aldığımız çalışmada Târîh-i Beyhak’ın Mîrzâ Muhammed Kazvînî mukaddimesi ile birlikte Ahmed Behmenyâr tarafından yapılan neşrinden yararlanıldı.[5]
Meliknâme: Alp Arslan adına yazılan ve müellifi bilinmeyen eser, günümüze kadar gelmemiştir. Ancak, bu eserden alıntılar yapan İbnü’l-Adim, Ebu’l-Ferec Bar Hebraeus (İbnü’l-İbrî) ve Mirhond’un kayıtları vasıtasıyla Selçukluların menşei ve Mâverâünnehr’de Türk Hakanlığı ile olan ilişkileri hakkında değerli bilgiler günümüze ulaşmıştır (İbnü’l-Adîm 1976: 32; Ebu’l-
Ferec 1987: 292-293; Mirhond IV: 663-666). Meliknâme’nin kayıtları Tuğrul Bey’in amcası İnanç Bey’den rivayet edilmektedir (İbnü’l-Adîm 1976: 32).'
Târîhü Mülüki’t-Türk / Türkistân: Mecdü’d-Dîn Muhammed Adnân’ın Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (574-600 / 1178-1204)’e atfettiği eser günümüze kadar ulaşmamıştır. Eserden bazı parçalar Avfî (ö. 1235 ’den sonra)’nin Cevâmiü’l-Hikâyât’ında kaydedilmiştir. Bu kayıtlar, hakanların “Kara Han” unvanı almasının sebepleri ve menşei ile ilgili efsaneleri ihtiva etmektedir (Avfî 1898: 100-101). Bu eserin ve Kara Han efsanesinin çok daha önce Mervezî tarafından 1120 yıllarında yazılan Tabâi‘ü’l-Hayavân’da zikrediliyor olması (Mervezî 1942: *43-*44), eserin, Tamgaç Han İbrâhîm b. Nasr (433-460 / 1041- 1068)’a atfedilmiş olacağı izlenimini vermektedir. Bununla birlikte Mervezî’nin alıntı yaptığı kaynağı Târîhü Mülûki’t-Türk, aynı adı taşıyan Mecdü’d-Dîn Muhammed Adnân’ın eserinin de kaynağı olabilir. Zira, Avfî, Mecdü’d-Dîn Muhammed Adnân ve Mervezî’nin eserlerini görmüş ve her ikisinden yararlanmıştır (Şeşen 1998a: 159).
Târîhü Hıtây: Mecdü’d-Dîn Muhammed AdnânTn günümüze ulaşmayan bir diğer eseri “Târîhü Hıtây”, Şükrullah Zeki (ö. Takriben 1457)’in Behçetü’t- Tevârîh’inde zikredilmektedir (Barthold 1990: 19). Eser, Kâtib Çelebi (ö. 1657)’nin Keşfü’z-Zunûn’unda da kaydedilmiştir (Kâtib Çelebi I 1992: 302). Bu eseri yakın zamanlarda gördüğü intibaını veren Mercânî (ö. 1889) de onu “Târîhü Hıtây” olarak zikreder ve burada, Türk halklarından ve ülkedeki ilginç hususiyetlerden bahsedildiğini anlatır (Mercânî 1864 “1941”: 5, 35).
Uyûnü’t-Tevârîh: Garsü’n-Ni‘me Muhammed b. Hilâl es-Sâbî (ö. 1088) tarafından babası Hilâl’in tarihine zeyl olarak yazılan ve 448-479 / 1056-1086 tarihleri arasındaki otuz yıllık devreyi içine alan bir vakayinamedir. Günümüze kadar ulaşmayan eseri, Îbnü’l-Cevzî el-Muntazam’ında kaynak olarak kullanmış, torunu Sıbt İbnü’l-Cevzî ise eserin büyük bir kısmını aynen Mir’atü’z-Zeman’ına almıştır. Bu kısım Ali Sevim tarafından Ankara’da neşredildi.2 Büyük Selçuklu devrinin en önemli kaynaklarından olan eserin müellifi Garsü’n-Ni‘me, yazılı
belgelere, bizzat şahit olduğu olaylara ve dinlediği haberlere dayanmaktadır. Batı Türk Hakanlığı ve Selçuklu ilişkileri açısından aydınlatıcı bilgiler veren eser, ayrıca, hakanlardan Şemsü’l-Mülk Nasr ve Tamgaç Han Hızır (Hasan Ay Tegin) hakkında orijinal bilgiler içermektedir.
Mücmelü ’t-Tevârîh ve’l-Kısas: Yaratılıştan 520 /1126 yılına kadar olayları içeren ve müellifi bilinmeyen bu Farsça eser, İrân ağırlıklı bir bölge tarihidir. Sultan Sencer’e atfedilen eserin konumuz açısından önemi, Türk Hakanlığı’nın menşei meselesine dair, Yağmaların hükümdarına “Buğra Han” dendiğini kaydetmesi ve bu bilgiden hareket eden bir çok araştırmacının, bunu en güçlü kanıt kabul ederek hanedanın menşeini ve devleti kuran unsuru Yağmalara dayandırmasıdır. Halbuki eser, verdiği bilginin çağdaşı olan kaynaklara göre basit ve çok geç bir dönemi yansıtmaktadır. Ele aldığımız çalışmada, eserin şemsî 1318 yılında Tahran’da M. Ramazânî’nin yaptığı neşir[6] ile Barthold’un 1898’deki kısmî neşrinden yararlanıldı.[7]
Fütûru Zamâni’s-Sudûr ve Sudûru Zamâni ’l-Fütûr: Enûşirvan b. Hâlid-i Kâşânî (ö. 1138)’nin Farsça kaleme aldığı ve 1072’den 1134’e kadar gelen Selçuklu vezirlerinden ve zamanın siyasî olaylarından bahseden eser, Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed İmâdü’d-Dîn el-Kâtib el-İsfahanî (ö. 1201) tarafından Arapçaya tercüme edilerek, Selçukluların ilk devirlerini de içine alacak şekilde bazı ilavelerle genişletildi. Bu son şekline Nusratü’l-Fetre ve Usratü’l-Fıtra adı verilen eserin, nihayet Feth b. Ali b. Muhammed el-Bundârî (ö. 1245) tarafından 1226 yılında tamamlanan ihtisarı Zübdetü’n-Nusra ve Nuhbetü'l-Usra adını almıştır. Türk Hakanlığı ile Selçuklular arasındaki ilişkilerin başlangıcından Sultan Sencer döneminin sonuna kadar verdiği bilgilerin yanı sıra, Kara Hıtâyların Mâverâünnehr’i istilası ile ilgili kayıtlarından yararlandığımız eserin M. Th. Houtsma neşrini, Kıvameddin Burslan 1943’de Türkçeye tercüme etmiştir.[8] Ayrıca, daha yeni bir neşri Beyrut’da 1980 yılında yapılmıştır.[9]
Râhatü ’s-Sudûr ve Âyetü’s-Sürûr: Ebû Bekr Necmü’d-Dîn Muhammed b. Ali b. Süleymân er-Râvendî (ö. 1207’den sonra)’nin, başlangıçtan 1194 yılına kadar Selçuklu tarihini ele aldığı ve Selçuklu sultanı I. Gıyâseddin Keyhüsrev (1192-1196 ve 1205-121 l)’e sunduğu eserin, kendinden önceki devirler için tek kaynağı, Irak Selçuklu sultanı Tuğrul (571-591 / 1175-1194)’a takdim edilen Zahîrü’d-Dîn Nişâbûrî’nin Seçuknâme’sidir. Bundan başka Ebû Tâhir-i Hâtûnî’nin günümüze kadar gelmeyen Târîh-i Âl-i Selçuklundan da yararlanmıştır. Bu bakımdan Selçuklu tarihi için olduğu kadar, ilişkiler çerçevesinde konumuz açısından da büyük bir öneme sahip olan eserin Ahmed Ateş tarafından yapılan tercümesinden yararlanıldı.[10]
Fütühu’l-Büldân: Ahmed b. Yahya b. Câbir b. Dâvud el-Belâzurî (ö. 982)’nin kaleme aldığı eser, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicreti ile başlar ve Emevî halifesi I. Velîd devrindeki (770-715) fetihlerle sona erer. İslam adına fethedilen bölgelerdeki imar ve iskan faaliyetleri konusunda zengin bilgiler içerir. Oğuz adının ilk kez geçtiği İslam kaynağı olan ve bilhassa, Mâverâünnehr ve çevresine yapılan seferler ile bölgenin İslamlaştırmasına yönelik verdiği haberlerden yararlandığımız eserin Mustafa Fayda tarafından yapılan Türkçe tercümesinden faydalanıldı.[11]
1.1.1.2. Şehir Tarihleri
Târîh-i Buhârâ: Ebû Bekr Muhammed b. Cafer en-Nerşahî (ö. 959)’nin Arapça olarak 332 / 943 yılında kaleme aldığı eser, bir şehir tarihi olup, Sâmânî Nûh b. Nasr’a ithaf edilmiştir. Eser, 522 / 1128-1129 yılında bazı kısımları biraz kısaltılarak, EbûNasr Ahmed el-Kubâvî tarafından Farsça’ya tercüme edildi. 574 / 1178-1179 yılında Muhammed b. Zufer aslını yeniden kısaltarak bazı ilavelerle birlikte Buhârâ sadrı Abdü’l-Azîz’e takdim etti. Bilinmeyen bir başka müellif, eseri Moğol istilasına kadar devam ettirdi. Bu şekliyle günümüze kadar gelen eser 1892’de Ch. Schefer tarafindan neşredildi (Minorsky İA IX: 197-198).
Târîh-i Buhârâ’da Türk Hakanlığı devrinde Buhârâ’daki imar faaliyetleri hakkında ayrıntılı bilgiler vardır. Bilhassa, bu imar faaliyetlerinin kronolojilerinin kaydedilmesi, hakanların adları ve unvanları ile birlikte
zikredilmesi, Türk Hakanlığı’na özgü kronoloji ve şecere meselelerinin çözümüne yardımcı olduğu gibi, hakanlığın iç ve dış siyasî ilişkileri açısından da yararlı olmaktadır. Sâmânîlerin Seyhûn boylarına ve Tarâz’a yaptığı seferlerin kaydedilmesi Hakanlığın kuruluş devrine bir nebze ışık tutmaktadır.
Çalışma’da Târîh-i Buhârâ’nın Müderris Radavî tarafindan 1363 şemsî yılında yapılan neşrinden[12] ve Schefer nüshasının E. A. Bedevî-N. M. et-Terâzî tarafindan yapılan Arapça tercümesinden yararlanıldı.[13]
Târîhü Kâşgar: Ebu’l-Futûh Abdü’l-Gaffar el-Almaî (ö. 486 / 1093’den önce)’nin kaleme aldığı, muhtemelen Tamgaç Han Hasan (462-496 / 1069- 1103)’a atfettiği ve yaşadığı Kâşgar’ı ele aldığı bir şehir tarihidir. (Karşî 1898: 128-135; Pritsak İA VI: 261; Barthold 1990: 20). 681 / 1282’de Cevherî’nin Arapça lügatini Farsça’ya tercüme eden Cemâl Karşî, XIV. asrın başlangıcında yazdığı Mülhakâtü’s-Surâh adlı eserinde (Barthold 1990: 54), günümüze kadar gelmeyen Târîh-i Kâşgar’dan önemli alıntılar yapmıştır. Barthold tarafından neşredilen[14] eserde, Türk Hakanlığı’nın kuruluşuna dair ilk bilgiler, İslam’ın kabulü, hanedanın şeceresi ve kronoloji çerçevesinde yer alan bilgiler, bazı efsanevî anlatılarla karışmış olsa da çok değerlidir. Bilhassa, şecere ve kronolojik kayıtlar nümizmatik verilerle büyük ölçüde uyuşmaktadır.
Kitâbü Ahbâri Mekke Şerrefellahu Teâlâ: Ebu’l-Velîd Muhammed b. Abdullah el-Ezrakî (ö. 838 veya 864)’nin, dedesi Ahmed b. Muhammed ve el- Ezrakî (Ö.837) ve bazı tanınmış şahsiyetlerin rivayetlerine dayanarak yazdığı ve sonradan bazı ilavelerin yapıldığı bir şehir tarihidir. Bununla birlikte daha çok şehrin yerleşim planı ve topografik yapısı ile Kâbe hakkında geniş bilgiler veren bir eserdir (Özaydın DİA XII: 68-69). Eserin konumuz açısından önemi, 200 / 815-816 yılında Fazl b. Sehl’in Seyhûn boyunda Farâb’a yaptığı sefer sonucunda Karluk yabgusunun Kimaklara sığındığı olaylar ile ilgili kaydının başka hiçbir kaynakta bulunmamasıdır. Çalışmada, eserin Beyrut’da 1964 yılında yapılan ofset baskısından yararlanıldı.[15]
Târîhü Dımaşk: Ebû Ya‘la Hamza b. Esed b. Ali b. Muhammed ed- Dımaşkî et-Temîmî İbnü’l-Kalânisî (ö. 1160)’nin, Hilâlü’s-Sâbî’nin eserini tamamlamak amacı ile kaleme aldığı, 360 / 971 yılı olayları ile başlayan ve 555 / 1160 yılı olayları ile sona eren eser, bir şehir tarihidir. Türk Hakanlığı’nın Selçuklularla ilişkileri çerçevesinde yararlandığımız eserin Süheyl Zekkâr tarafından Dımaşk’da yapılan neşrinden yararlanıldı.[16] Eser ilk defa Henry F. Amedroz tarafından İbnü’l-Ezrak el-Fârikî, Sıbt İbnü’l-Cevzî ve Zehebî’nin eserlerinden alıntılar yapılarak ve notlar ilave edilerek Zeylü Târîhi Dımaşk adı ile 1908 yılında yayınlanmıştır (Özaydın DİA XXI: 100).
1.1.1.3. Umumî Tarihler
Târîhü Yakûbî: Ahmed b. Ebû Yakûb b. Vâzıh el-Kâtib el-Yakûbî (ö. 905)’nin kaleme aldığı eser, Benû İsrâil tarihi ile başlayıp, Hz. İsâ ve Havariler, Babil, Asur, Süryânî hükümdarları, Hind, Çin, Yunan, Roma, İrân, Türk, Mısır, Berberî, Habeşî ve Cahiliyye devri Arapları hakkında bilgiler verdikten sonra Hz. Peygamberin doğumu ile İslam tarihine giriş yaparak, 259 / 872 yılı olayları ile sona eren bir dünya tarihidir. IX. yüzyılda yaşayan büyük coğrafyacı ve tarihçilerden olan Yakûbî, ılımlı bir Şiî idi. İslam tarihi hakkında yararlandığı kaynaklarını bu kısmın başında zikreder (Brockelmann İA XIII: 351-352; Şeşen 1998a: 51). Türk Hakanlığı’nın ilk aşamasında Karluklar ve Karluk yabgusunun Müslüman olması ile ilgili çok değerli bilgiler veren Yakûbî’nin eserinin Beyrut’da 1995 yılında yapılan neşrinden yararlanıldı.[17]
Târîhü’l-Ümem ve’l-Mülûk veya Târîhü’r-Rusul ve’l-Mülük: Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr b. Yezid (ö. 923)’in yaratılıştan başlayarak 302 / 914-915 yılı olaylarına kadar kaleme aldığı bir umumî vakayinamedir. Taberistân’ın Âmil şehrinde doğan, Rey, Bağdâd, Dımaşk ve Kahire’yi dolaşan ve kendi zamanına kadar yazılan kaynakları gözden geçirerek, sağlam bulduğu rivayetlerin hepsini tercih etmeden eserine alan Taberî’nin (Işıltan İA, XI: 594-597; Şeşen 1998a: 52- 55), Afrâsyâb, Seyhûn boylarındaki Karluklar ve Sâmânîlerin Tarâz seferi gibi, Seyhûn ötesine yönelen seferler hakkında verdiği bilgiler, konumuz açısından
önemlidir. Muhtelif zamanlarda yapılan neşirleri ve tercümeleri bulunan eserin Beyrut’da 1407 /1986 yılında yapılan neşrinden yararlanıldı.[18]
Murûcü’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher: Ebu’l-Hasan Ali b. el-Hüseyn b. Ali el-Mesûdî (ö. 956) tarafından yazılan eser, iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde İslam’dan önceki milletlerin tarihi ve coğrafyası ele alınmıştır. İkinci bölümde ise 300 / 912 yılına kadar gelen İslam tarihinden bahsedilir. Bağdâd’da doğan ve 912 yılında genç yaşta seyahate çıkarak, İrân, Hindistan, Seylan, Çin denizi, Şam, Mısır ve Afrika’yı dolaşan Mesûdî (Brockelmann İA VIII: 144-145; Şeşen 1998a: 60-61), eserinde Türk Hakanlığı hanedanının menşei, Türk boylarının yaşadıkları yerler ve kültürleri ile Tarâz seferi hakkında aydınlatıcı bilgiler verir. Çalışmada, muhtelif neşirleri ve bazı dillerde tercümeleri bulunan eserin Beyrut’da M. M. Kumeyhe tarafından yapılan neşrinden faydalanıldı.[19]
Kitâbü’l-Bed’i ve’t-Târîh: Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî (ö. 967’den sonra)’nin 967 yılında tamamladığı ve yirmi iki fasıldan oluşan eser, umumî bir siyasî ve dinî tarihtir. Hayatı hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmayan Makdisî’nin, hakanlık ailesinin menşei kabul edilen Afrasyâb ve bilhassa, Talas savaşı hakkında verdiği bilgiler konumuz açısından yararlı olmuştur. Çalışmada, 1899-1903 yılları arasında Cl. Huart’ın Paris neşrinin Dârü Sâdır tarafindan Beyrut’da yapılan tekrar baskısından yararlanıldı.[20]
Tuhfetü ’l-Umerâ fî Târihi’l-Vüzerâ: Ebu’l-Hüseyn Hilâl b. el-Muhassin b. İbrâhîm el-Kâtib es-Sâbî (ö. 1056)’nin dayısı Sâbit’in tarihine zeyl olarak kaleme aldığı ve aslı kırk ciltten oluşan eserden ancak 389-393 / 998-1003 yıllarına ait olan kısmı günümüze kadar gelmiştir. Eserini yazarken resmî vesikalardan yararlanan Hilâlü’s-Sâbî, Türk Hakanlığı’nın Maverâünnehr’i ele geçirmesinin dinî mahiyetini açıklamakta ve Türk Hakanlığı ile hilafet arasındaki resmî ilk ilişkileri kaydetmektedir. Bu bakımdan konumuz açısından bir hayli önem arz eden eser, Amedroz tarafından neşredilmiştir. Ele aldığımız çalışmada, Amedroz’un diğer neşirleri İbn Miskeveyh’in Tecâribül-Ümem’ine ek olarak Rûzrâverdî’nin bu esere yaptığı zeyli ve sekizinci cüz, dördüncü ciltte Hilâlü’s-
Sâbî’nin eseri olmak üzere bir bütün dahilinde Kâhire’de Dârü’l-Küttâbi’l- Îslamî’nin yaptığı baskıdan yararlanıldı.[21] Bu nedenle Hilâlü’s-Sâbî’nin kayıtlarına konu içinde yer verirken referans olarak “İbn Miskeveyh” adı kullanıldı.
Târîhü’l-Azîmî: Ebû Abdullah Muhammed b. Ali et-Tenûhî el-Azîmî (ö. 1161’den sonra)’nin yaratılıştan 538 / 1143-1144 yılı olaylarına kadar ele aldığı ve İmâdü’d-Dîn Zengî’ye takdim ettiği muhtasar bir vakayinamedir. Konumuz açısından çok kısa olmakla birlikte faydalı bazı kayıtlar içeren eserin Ali Sevim tarafından yapılan kısmî neşir ve tercümesinden yararlanıldı.[22]
1.1.1.4. Coğrafî Eserler
Kitâbü’l-Buldân: Ahmed b. Ebî Yakûb b. Vâzıh el-Kâtib el-Yakûbî (ö. 905)’nin 278 / 891 yılında kaleme aldığı ve sahasında en eskilerden olan coğrafyaya dair bir eserdir. Yakûbî’nin uzun süren seyahatlerden ve araştırmalardan sonra kaleme aldığı eserin Beyrut’da 1988 yılında yapılan neşrinden yararlanıldı.[23]
El-Mesâlik ve’l-Memâlik: Ebu’l-Kâsım Übeydullah b. Abdullah b. Hurdazbih (ö. 886’dan sonra ‘912 civarı?’)’in 272 / 886 yılında son şeklini verdiği coğrafyaya dair bir eserdir. Abbasî halifesi Mütemid’in nedimleri arasına girmiş olan İrân menşeli İslam coğrafyacısı İbn Hurdazbih, kendi topladığı bilgilerden, Batlamyus’un eserinden, posta idaresi defterinden, hilâfet sarayı arşivinden faydalanarak hazırladığı esrinde (Şeşen 1998a:97-98) Karluklar, Tokuzguzlar, Ezgişler, Türgişler gibi Türk boylarından, onların şehirleri, mesafeleri ve Türk hakanlarının unvanları hakkında bilgiler kaydedilmiştir. Çalışmada 1889 yılında yapılan M. J. De Goeje neşrinin Beyrut’da Dârü Sâdır tarafından yapılan baskısından yararlanıldı.[24]
Kitâbü’l-Buldân: Ebû Abdullah Ahmed b. Muhammed b. İshâk el- Hemedânî İbnü’l-Fakîh (930’dan sonra?)’in 903 yıllarında tamamladığı bir coğrafya eseridir. Îbnü’l-Fakih’in hayatı hakkında hiçbir bilgi yoktur. 255-330 / 869-942 veya 230-318 / 845-930 tarihleri arasında hayatta olduğu tahmin edilmektedir. Kendisinden sonraki İslam Coğrafyacıları tarafından bu alanda önemli bir şahsiyet olarak kabul edilen İbnü’l-Fakîh, Sâmânî veziri Ceyhânî’nin ve Hurdazbih’in eserlerinden yararlandığı eserinin (Şeşen 1998a: 99-100) günümüze kadar gelen kısmında, Türk boylarının yaşadıkları yerler, inançları, adet ve gelenekleri hakkında bilgiler verir. Türk Hakanlığı’nın kuruluş aşamasında Sâmânilerle olan mücadelesi ve buna dair efsaneler ile bir Türk hakanının İslam ile ilk tanışmasına dair kaydettiği diyalog, İslam’a geçiş sürecinde çok değerli olmaktadır. Ele alınan çalışmada, muhtelif neşirleri ve tercümeleri bulunan eserin Yûsuf el-Hâdî tarafından yapılan tahkikli neşrinden faydalanıldı.[25]
Nebze min Kitâbi’l-Harâc ve San ‘atü’l-Kitâbe: Kudame b. Cafer el-Kâtib el-Bağdâdî (ö. 948?)’nin 932 yılında tamamlayıp, vezir Ali b. İsâ’ya takdim ettiği eser, İslam coğrafyasına komşu memleketler hakkında bilgiler ihtiva etmektedir. Belâzurî’den de faydalanan müellif (Şeşen 1998a: 104), Türk Hakanlığı’nın kuruluşunda esas rolü oynayan Kartukların yaşadığı bölgeler, şehirler ve yolların mesafelerinden bahseder. Eserin günümüze ulaşan kısımlarımn bölümler halinde ve bütün olarak yapılan neşirleri vardır. Çalışmada, 1988 yılında Beyrut’da M. Mahrûzî tarafından yapılan neşrinden yararlanıldı.[26]
Mesâlikü’l-Memâlik: Ebû İshâk İbrâhîm b. Muhammed el-Farisî el-İstahrî (ö. 957?)’nin Ebû Zeyd el-Belhî’nin coğrafyasını esas alarak yazdığı bir coğrafya esridir. İstahrî, 952 yılında bir başka İslam coğrafyacısı İbn Havkal ile görüşmüştür (Şeşen 1998a: 101). Mâverâünnehr ve buraya komşu Seyhûn boyunda yaşayan Türk boyları, şehirleri, yolları, kültürleri v.b. konularda çok değerli bilgiler verir. İstahrî’nin eseri, daha sonra İbn Havkal, Makdisî, Hududü ’l- Âlem’in müellifi, Hâfız Ebrû, ve Osmanlı coğrafyacıları tarafindan kaynak olarak
kullanılmıştır. Çalışmada eserin 1927 yılındaki M. J. De Goeje neşrinin Beyrut’da yapılan baskısından yararlanıldı.[27]
Kitâbii Sûreti ’l-Arz: Ebû’l-Kâsım İbn Havkal (ö. 977’den sonra)’ın kaleme aldığı bir coğrafya eseridir. îbn Havkal, 977 yılına kadar Endülüs’den Türk ülkesinin önemli merkezlerinden Tarâz’a kadar İslam dünyasının her' tarafını dolaşmıştır. Coğrafyacı İstahrî ile tanışmıştır (Şeşen 1998a: 101-102). DârüT- harbe sınır kabul ettiği Mâverâünnehr ve Seyhûn boylarındaki Türkler hakkında esaslı bilgiler vermektedir. Çalışmada, eserin 1938-1939 yılındaki M. J. De Goeje neşrinin Beyrut’da yapılan baskısından yararlanıldı.[28]
Ahsenü’t-Tekâsîm fî Marifeti’l-Ekâlîm: Şemsü’d-Dîn Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed Ebû Bekr el-Bennâ eş-Şamî el-Beşşârî el-Makdisî (ö. Takriben 1000)’nin kaleme aldığı bir coğrafya eseridir. Genç yaşta bir çok seyahatler yapan ve 374 / 984 yıllarında Horasân ve Mâverâünnehr’de bulunan Makdisî’nin eserine kaydettiği son olayların 378 / 988 yılına ait olduğu, eserin de bu yıllarda tamamlanmış olabileceği söylenmektedir (Kramers İA, VIII: 562-563; Şeşen 1998a: 102). Bununla birlikte, eserine kaydettiği “Mevzi-i Buğra Hakan” adının, 992’de Buğra Han Harûn’un vefat ettiği Kuçkârbaşı’nda onun öldüğü ve defnedildiği yerin bir hatırası ile ilgili olduğu kabul edilirse, eserin yazılış tarihi, en erken 992 yılı olmalıdır. Eserini iklimlere göre ele alan Makdisî, Mâverâünnehr ve buraya komşu Seyhûn ötesinde kalan Türk yurtları hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Bilhassa, Türk Hakanlığı’nın İslam’a geçiş sürecinde Türk şehirlerini artık merkezinde camiler bulanan önemli yerleşim birimleri olarak tasvir etmeye başlar. Balâsâgûn yakınındaki Ordu’yu, Türkmen hükümdarının oturduğu yer olarak tarif eder. Ele aldığımız çalışmada eserin 1906 yılında M. J. De Goeje ile 1987 yılında M. Mahzûm tarafından yapılan neşirlerinden yararlanıldı.[29]
Hudûdu ’l-Alem (mine'l-Maşrık ile ’l-Magrib): 372 / 982-983 yılı civarında kaleme alınmış olan ve müellifi bilinmeyen bir coğrafya eseridir. Çin, Hindistân, Tibet, İrân, Rûm, Rûs, Arap, Habeş v.s. ülkelerden bahseden eser, Toguzguz ve Tatar, Yağma, Kırgız, Karluk, Çiğil, Tuhsî, Kimak, Oğuz, Peçenek ve Kıpçak Türk boylarının yaşadıkları coğrafya hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Eserini tasnif ederken Batlamyus’un metodunu takip eden müellif, İbn Hurdazbih, İstahrî ve Mesûdî’nin eserlerinden yararlanmıştır. Ele aldığımız çalışma açısından oldukça değerli olan eserin, Minûçehr Sitûde tarafından 1983 yılında Tahran’da yapılan neşri[30] ile Minorsky’nin açıklamalı İngilizce tercümesinin 1970’de yapılan baskısından yararlanıldı.[31]
Kitâbü Nüzheti’l-Müştâk fî 'l-îhtirâki’l-Âfâk (Kitâbü Rucâr): Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed b. Abdullah b. İdrîs eş-Şerîf el-İdrîsî (ö. 1165) tarafından Sicilya’da kaleme alınarak 1154 yılında tamamlanan ve Sicilya Norman kralı II. Roger’e sunulan dünya coğrafyası niteliğinde bir eserdir. Sebte (Ceuta)’da doğan ve Kurtuba’da tahsil gören İdrîsî, eserini iklimlere göre düzenlemiş, Batlamyus, Ceyhânî, İbn Hurdazbih ve İbn Havkal gibi coğrafyacılardan yararlanmıştır (Şeşen DİA, XXI: 493-494). Sadece Kuzey Afrika ve İspanya’da seyahatler yapan İdrîsî, Türk boylarından Karluklar, Toguzguzlar , Türgişler ve bilhassa ayrıntılı bilgiler verdiği Ezgişlere dair kayıtları, yararlandığı coğrafyacıların eserlerinden alınmış olmalıdır. Muhtelif neşirleri mevcut olan eserin, 1989 yılında Beyrut’da yapılan neşrinden yararlanıldı.[32]
Kitâbü Tahdîd Nîhâyâti’l-Emâkîn li Tashihi Mesâfâti’l-Mesâkîn: Ebu’r- Reyhân Bîrûnî (ö. 1051)’nin Gazne’de 1025 yılında kaleme aldığı coğrafyaya dair bir başka eseridir. Türkmenler hakkında verdiği bilgilerden yararlandığımız eser, 1962 yılında P. Bulgakov ve İ. İ. Ahmed tarafından Kâhire’de neşredilmiştir.[33]
Cihânnâme: Muhammed b. Necîb Bekrân’ın Hârizmşâh Muhammed (1200-1220) adına yazdığı coğrafya ve tarih karışımı eser, Mâverâünnehr’in coğrafyası ve Kara Hıtâylar hakkında verdiği dikkate değer bilgiler vermektedir. Çalışmada, eserin Barthold tarafından 1898’de yapılan kısmî neşrinden yararlanıldı.[34]
1.1.1.5. Nasihatnâme ve Siyasetnâme Türü Eserler
Pendnâme: Gazneli Sebüktegin’in ağzından vezîri Ebu’l-Feth Bustî (ö. 1009-1011 yılları)’nin kaleme aldığı bir nasihatnamedir. Ebu’l-Feth Bustî, Sebüktegin ve Sultan Mahmûd devrinin en büyük edip ve münşîlerinden idi. Kendisine çok değer veren tarihçi Utbî ile tanıştı. Beytüz, Sebüktegin ve Sultan Mahmûd’un hizmetinde bulundu. Gözden düşünce “Türk diyarına (Mâverâünnehr)” sürüldü. Sebüktegin Pendnâmesi’nin metnini veren tek eser, Şebânkâreî (ö. 1358)’nin Mecmaü ’l-Ensâb’ıdır.[35]
Türk Hakanlığı’nın kuruluş safhasında boylar arasındaki anlaşmazlıklara, boyların dinî, etnik, ve kültürel durumlarına dikkat çeken Pendnâme'yi M. Nazım 1933 yılında Mecmaü’l-Ensâb’ın pek kusurlu olan Paris nüshasından neşr ve İngilizce’ye tercüme etmiştir.[36] Ancak, E. Merçil Paris nüshasından daha iyi ve telif tarihine daha yakın olan İstanbul nüshasını esas alarak, Türkçe’ye tercüme etmiş ve Farsça nüshası ile birlikte 1975 yılında neşretmiştir.[37] Çalışmada E. Merçil’in neşrinden yararlanıldı.
Kâbûsnâme: Zîyârî hükümdarı Unsuru’ 1-Meâlî Keykâvûs (441 -463 /1049- 1070)’un, kendi yerine tahta geçecek olan oğlu Geylân Şâh’a yaptığı tavsiyeleri içeren ve kırk dört bölümden oluşan bir nasihatnamedir. Halife ile Sultan Mahmûd arasında Mâverâünnehr bölgesi ve halkı hakkında geçen bir mektuplaşmayı içeren anekdotundan yararlanıldığımız eser, neşredilmiştir.[38]
Kutadgu Bilig: Yûsuf Has Hâcib (ö. 1070’den sonra)’in Balâsâgûn’da yazmaya başladığı ve Kâşgar’a giderek 462 / 1069-1070 yılında orada tamamlayıp Tamgaç Han Haşan b. Süleymân (462-496 / 1069-1103)’a sunduğu edebî mahiyette Türkçe (Hakaniyye Türkçesi) kaleme alınan, manzum ve mansur nüshaları bulunan nasihat name ya da siyaset name türü bir klasik eserdir. Yûsuf Has Hâcib’in hayatı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Asil bir aileye mensup olan, ilmi, erdemi ve takvası ile toplum içinde yüksek bir mevkide bulunduğu anlaşılan Yûsuf Has Hâcib, Balâsâgûn’da doğmuş, yaşlılığına doğru Kâşgar’a gelerek Tamgaç Han Hasan’a eserini ithaf etmesinden sonra, ödül olarak Uluğ Has Hâcib tayin edilmiştir (Arat 1999: Giriş, XXII; Genç 1981: 16).
Kutadgu Bilig, sosyal bilimlerin farklı alanlarında çalışan bir çok araştırmacının dikkatini çekmiş, muhtevası, türü ve orijinalliği konusunda bir hayli yorumlar yapılmıştır.[39] Yûsuf Has Hâcib’e göre bu türden bir esere, Çinliler “Edebü’l-Mülûk”, Maçinler “Enîsü’l-Memâlik”, Doğu ülkesinin büyükleri “Zînetü’l-Ümerâ”, İrânlılar “Şehnâme” ve Tûrânlılar ise “Kutadgu Bilig” demektedirler. Bu çerçevede İrân ve Tûrân savaşlarının edebî alandaki bir yansıması olarak, mukayese yönü de bulunan Kutadgu Bilig’in, muhtevası itibariyle “Yönetim Bilgisi” anlamına geldiğini söylemek mümkündür. Çalışmada eserin Reşit Rahmeti tarafından yapılan metin neşri ve tercümesinden yararlanıldı.[40]
Siyâsetnâme: Ebû Ali Hasan Nizâmü’l-Mülk (ö. 1092) tarafından, Selçuklu sultanı Melikşâh’ın 470 / 1077-1078 yılında emrindeki devlet adamlarından devlet idaresine dair bir kitap yazmalarım istemesi üzerine, kaleme alınmıştır. Horasân’ın Tûs şehrine bağlı Nûkân kasabasında 1018 yılında doğan Nizamü’l-Mülk, Gaznelilerin Horasân valisi Ebû’l-Fazl Sûrî’nin hizmetinde bulundu. Dandanakan savaşından sonra Selçukluların hizmetine girdi. Çağrı Bey, Alp Arslan ve oğlu Melikşâh’ın vezirliğini yaptı.
Siyâsetnâme, devleti idare edenlerin taşıması gereken vasıfları, devlet usul ve adabını hikayelerle dile getiren ve aslı elli fasıldan oluşan bir tür nasihatnamedir. Eserde yer alan anekdotlarda Türk Hakanlığı’nın siyâsî, İdarî ve kültürel tarihi hakkında kıymetli bilgiler vardır. Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’e yaptığı ilk seferler, Sâmânîlerin Seyhûn ötesine yaptığı cihat amaçlı seferleri, Mâverâünnehr’in dinî ve etnik durumu, Hakanlığın Gazneli ve Selçuklularla olan mücadelesinin siyasî ve edebî yansımaları, bu bilgiler arasındadır.
Siyâsetnâme’nin muhtelif dillerde tercümesi ve neşirleri vardır. Çalışmada, M. A. Köymen’in yaptığı Farsça neşrin, yine aynı yazar tarafından yapılan Türkçe tercümesinden yararlanıldı.[41] Naşir dinî hayatı ilgilendirdiği gerekçesi ile, 44, 46, 47 ve 48. fasılları yayınlamamıştır. Bu nedenle, Türk Hakanlığını ilgilendiren bazı kayıtların yer aldığı 46. fasıl için, Y. H. Bekâr tarafından yapılan neşirden faydalanıldı.[42]
1.1.1.6. Seyahatnâmeler
Risâletü Ebû Dülef. Misar b. Mühelhil Ebû Dülef in 331 / 942-943 yılında Sâmânî sarayına gelen bir Çin elçi heyeti ile beraber Türk, Çin ve Hind ülkelerine yaptığı seyahati konu edinmektedir. Verdiği bilgilerde tezatların söz konusu olduğu ve dolayısıyla seyahatinin şüpheyle karşılanması gereken Ebû Dülef in Risâle’sinin Yakût ve Kazvînî’nin eserlerinde yer alan kayıtları bir araya getirilerek neşredilmiştir. Türk Hakanlığı boylamdan Karluklar ve Çiğiller hakkında bazı bilgiler içeren Risâle’rıin R. Şeşen tarafından yapılan tercümesinden yararlanıldı.[43]
Rıhletü İbn Fadlan: 308 / 920-921 Yılı dolaylarında İslamiyeti yeni kabul etmiş olan İtil (Volga) Bulgarları yöneticisi İlteber Almuş’un halkına İslamiyet’i öğretecek din adamları istemesi üzerine halife tarafindan Bulgarlara gönderilen elçilik heyetinde mektupları okumak, hediyeleri vermek ve fakihlere başkanlık etmekle görevli divân katibi Ahmed b. Fadlan’ın 11 Sâfer 309 / 21 Haziran 921 tarihinde başlayan, geçtikleri yerlerde gördüklerini, başına gelenleri kaydettiği,
Bâğdâd’a döndükten sonra bu kayıtlarından yararlanarak geçtiği ülkelerin idarelerini, dinlerini, yaşayışlarını ve adetlerini kaleme aldığı bir Seyahâtnâme’dir. Bilhassa, Oğuzlar hakkında verdiği bilgilerden yararlandığımız eser, neşredilmiştir.[44]
1.1.1.7. Biyografik Eserler
El-İkmâl fî Ref'i’l-İrtiyâb ani’l-Mütelif mine’s-Semâ ve’l-Künâ ve’l- Ensâb: Ebû Nasr Ali b. Hibetillah b. Ali el-İclî İbn Mâkûlâ (ö. 1082’den sonra)’nin, yer adlarına (nisbelere) göre alfabetik olarak tertip edilen eseri, coğrafya ve biyografi açısından güvenilir kaynaklar arasındadır. Abbasî halifesi Muktedî Biemrillah (467-487 / 1075-1094) tarafından, Batı Türk Hakanlığı hakanı Tamgaç Han (Hızır b. İbrahîm)’in kendisine itaatini arz etmesi için Maverâünnehr’e elçi olarak gönderilen muhaddis ve ilm-i ricâl âlimi İbn Mâkûlâ’nın (Topaloğlu DİA XX: 168-169), Şemsü’l-Mülk hakkında diğer kaynaklarda olmayan orijinal ve güvenilir bilgiler veren eseri neşredilmiştir.[45] Çalışmada, Kayseri Raşîd Efendi Ktp. No: 903’de bulunan yazma nüshadan yararlanıldı.
Mu‘cemü Şuyûh; Ebu’l-Futûh Abdü’l-Gaffar el-Almaî (ö. 486 / 1093’den önce)’nin Kâşgar’da ileri gelen fakihlerin hal tercümelerini ihtiva eden bir başka esiri idi ki, günümüzde mevcut olmayan bu eseri, Sem‘ânî görmüştür (Sem‘ânî X 1981: 310).
El-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand: Ebû Hafs Necmü’d-Dîn Ömer b. Muhammed en-Nesefî (ö. 537 / 1142-1143)’nin, Semerkandlı muhaddisler, hadis rivayet edenler ve meşhur kişiler ile kısmen Nesefli ve Buhârâlı bilginlerin hal tercümelerini alfabetik sıra ile Arapça olarak kaleme aldığı eseri, ilm-i ricâl çerçevesinde bir biyografi eseridir. Nesefî, nisbesinden de anlaşıldığı gibi, 461 veya 462 / 1069-1070 yıllında Nesef de doğmuştur.
El-Kand, Semerkand tarihi hakkında daha önce yazılmış olan İdrîsî el- Esterâbâdî (Ö.405 /1014-1015) ve Mustağfirî (ö. 432 / 1040-104l)’nin eserlerine dayanmaktadır ve aynı zamanda bu eserlerin bir zeyli niteliğindedir. Türk Hakanlığı döneminde Semerkand, Buhârâ ve Nesef de kadılık, müftülük, vaizlik, hatiplik yapan dinî ve bürokratik görevliler hakkında bilgiler ihtiva eder. Hakanlığın İslam’a geçiş döneminde Seyhûn ötesindeki Türk beldelerine gelen din adamlarından bahseder. Daha önce İbn Mâkûlâ (ö. 475 / 1082’den sonra)’nın İkmâl’inde muhaddis ve hadis rivayetçisi olarak zikredilen Batı Türk Hakanlığı hakanı ŞemsüT-Mülk Ebu’l-Hasan Nasr b. tbrâhîm’e, el-Kand’da kendisinden rivayet edilen iki hadis ile, iki ayrı hal tercümesinde yer verilmesi çok önemlidir ki, böylece Nesefî de, güvenilir bir ricâl alimi olan İbn Mâkûlâ’nın verdiği bilgileri doğrulamaktadır. Nesefî’nin Türk Hakanlığı hakkında orijinal kayıtlarından biri de Batı Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Muhammed b. Süleymân’ın hayatta iken öldürülen oğlu Nasr’ın “Şemsü’l-Mülk” unvanı ile zikredilmesi ve onun Rebiülevvel 521 / Mart 1127 tarihinde Selçuklu prensesi olması muhtemel olan el-Irâk hâtûn ile evliliği olayıdır.
Ebû Hafs Ömer b. Muhammed en-Nesefî’nin “Kand” ya da “Kandiyye” adı ile tanınan bu eserini Sem‘ânî, el-Kand fî Marifeti Ulemâi Semerkand adı ile zikretmektedir (Sem‘ânî VII 1976: 373). Eserin Paris Arapça nüshasına (no: 6284) Târîhü Semerkand adı verilmiştir (Togan 1985: 192; Frye trhsz: 205). Barthold’un kısmî neşrinde eserin Farsça tercümesi Kitâbü’l-Kand fî Târihi Semerkand adını taşımaktadır. Burada Sâmânîler devrinde Mâverâünnehr’de bilhassa rıbâtlarda ve medreselerde okutulan İslâmî öğretinin mahiyeti hususunda bilgiler vardır. Ele alınan bu çalışmada eserin Süleymaniye Kütüphanesi Turhanvalide no: 70’de kayıtlı olan nüshasının Nazar Muhammed el-Fâryâbî tarafindan 1991 yılında yapılan neşrinden[46] ve Leningrad Üniversitesi kütüphanesinde bulunan Farsça tercüme nüshasının Barthold tarafindan yapılan kısmî neşrinden yararlanıldı.[47]
Kitâbü’l-Ensâb: Ebû Sa‘d Abdü’l-Kerîm et-Temîmî es-Sem‘ânî (ö. 562 / 1166-1167)’nin eseri, bilginlerin nisbelerine göre alfabetik sıra ile kaleme alınan bir biyografi ve coğrafya kitabıdır. 506 / 1113 Yılında Merv’de doğan Sem‘âni, genç yaşta ilim tahsil etmek için Horasân, Mâverâünnehr, Bağdâd, Hicâz, Kudüs ve Şam’ı dolaştı. 538 / 1143 Yılında Merv’e dönerek ders vermek ve kitap yazmakla meşgul oldu. 562 / 1167’de Merv’de Ahmediyye Medresesi’nde öldü (Şeşen 1998a: 114).
Kitâbü’l-Ensâb, Hakanlığın İslam’a geçiş döneminde Seyhûn ötesindeki Türk beldelerine giden Müslüman din adamlarından bahseder. Mâverâünnehr’in alınmasından sonra Hakanlığın Semerkand, Buhârâ, Şâş ve Kâşgar gibi muhtelif şehirlerinde görev yapan, kadılar, muhtesibler, müftüler v.s. bürokrat-ulemanın hanedan ile olan ilişkilerinin seyri hakkında çok değerli bilgiler içermektedir. Bundan başka, Hakanlığın dinî, İktisadî, kültürel hayatı, coğrafî yapısı v.b. konularında ip uçları vermektedir.
Kitâbü’l-Ensâb’ın muhtelif neşirleri vardır. Çalışmada Muhammed Emîn Demec tarafından 1980-1984 yılları arasında Beyrut’da yapılan neşri[48] ile Barthold’un kısmî neşrinden yararlanıldı.[49]
El-Muntazam fî Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem: Ebu’l-Ferec Cemâlü’d-Dîn Abdurrahmân b. Ali b. Muhammed el-Bağdâdî İbnü’l-Cevzî (ö. 1201)’nin, yaratılıştan başlayıp 574 / 1179 yılına kadar devam eden olayları hicretten itibaren kronolojik sıra ile kaydettiği ve her yıla ait olayları anlattıktan sonra, o yıl vefat eden önemli şahsiyetlerin hayat hikayelerini ele aldığı eser, biyografi ağırlıklı bir umumî tarihtir (Brockelmann İA, V/2: 848-849). Ali Tegin ve Selçuklular ile ilişkileri hakkında diğer kaynaklarda olmayan bilgiler ihtiva eden eserin Dârü Sâdır tarafından Beyrut’da yapılan neşrinden yararlanıldı.[50]
1.1.1.8. Edebî Eserler
Yetîmetü’d-Dehr f î Mehâsini Ehli’l-Asr: Ebû Mansûr Abdü’l-Melik Sa'âlebî en-Nişâbûrî (ö. 1038)’nin hem kendi döneminin hem de bir önceki neslin şair ve ediplerini ülkelere göre tasnif ederek düzenlediği, 384 / 994 yılında tamamladığı ve nihayet, 407 / 1017 yılında bazı ilavelerle son şeklini verdiği bir antolojik eserdir. Her şahsın hayatı kısaca anlatıldıktan sonra şiirlerinden örnekler verilmektedir (Şeşen 1998a: 86-87). Konumuz açısından ise, bilhassa, halife soyundan Ebû Muhammed Abdullah b. Osmân el-Vâsıkî’nin Hârûn Buğra Han’ın nezdine giderek, onu Mâverâünnehr ve Horasân’ı ele geçirmeye teşvik ve tahrik etmesi hakkında önemli kayıtlar içermesidir. Bu çerçevede, Mâverâünnehr’in alınması sırasında Buhârâ’da bulunan Ebû Tâlib Abdü’s-Selâm b. el-Hasan el-Memûnî gibi, halife soyundan gelen bir başka şahsiyet hakkında verdiği bilgiler de orijinal olmaktadır. 1956 yılında Kahire’de neşredilen1 eserin, bundan başka muhtelif yazmalardan yapılan neşirleri mevcuttur.
Şehnâme: Ebu’l-Kâsım Firdevsî (ö. 1020? veya 1025?) tarafından kaleme alınan, dünyanın yaratılışından Arap istilasına kadar İrân’ın tarihi, mitolojisi ve geleneklerini toplayan manzum mesnevî tarzında altmış bin beyitlik bir destandır. 400 / 1009-1010 yıllarında tamamlanarak Sultan Mahmûd’a sunulan ve pek beğenilmeyen eser, Pişdâdîler, Keyânîler, Eşkânîler ve Sâsânîler olmak üzere dört bölüme ayrılır. Şehnâme’nin temel kaynakları Avesta ve I. Hüsrev (511- 579)’den beri bilinen Hudâynâme adlı resmî devlet tarihidir. Bundan başka Dakîkî (ö. 366-370 / 976-981 arasında)’nin yazdığı Zerdüşt’ün ortaya çıkması, Güştasb ve Ercasb kıssalarım içeren bin beyitlik eser, Firdevsî tarafından Şehnâme’ye alınmıştır (Ritter İA, IV: 643-648).
İslam kaynaklarının istisnasız ve tenkitsiz olarak Türk hakan ailesinin menşei kabul ettiği Afrâsyâb ve oğlu Kara Han hakkında verdiği bilgiler nedeniyle konumuz açısından büyük önem taşıyan Şehnâme’nin bir çok dile tercümesi yapılmıştır. Türkçe ilk tercümesi II. Murâd’ın emriyle nesir halinde yapılmıştır. Türkçe manzum tek tercümesi Diyarbekirli Şerîfî (ö. 1514) tarafından yapılarak Memlûk sultanı Kansu Gavri’ye takdim edilmiştir.
Çalışma’da, Şerîfî Şehnâme tercümesinin 1999 yılında Ankara’da Z. Kültüral ve L. Beyreli tarafından hazırlanan neşrinden yararlanıldı.[51]
Dîvânü Lugâti’t-Türk: Mahmûd b. Hüseyn b. Muhammed el-Kâşgarî (ö. 1074’den sonra)’in, muhtemelen ülkedeki iç siyasî karışıklıkların bir sonucu olarak Kâşgar’dan yola çıkıp, Türk ülkelerini dolaşarak malzemelerini topladıktan sonra Bağdâd’a gelerek yazdığı ve Halîfe el-Muktedî Biemrillah’a 1074 yılında sunduğu Türkçe-Arapça kamus niteliği taşıyan bir eserdir. Mahmûd Kâşgarî’nin hayatı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Onun aslen Barshanlı olup, Türk Hakanlığı hanedanı soyundan geldiği ileri sürülmüştür.[52] Eserini yazdığı sıralarda kırk elli yaşlarında olduğu tahmin edilmektedir (Pritsak 1953: 246).
Son zamanlarda yapılan mahallî araştırmalar sonucunda Mahmûd Kâşgarî’ye ait rivayetlere dayalı farklı bir hayat hikayesi ortaya konmuştur. Buna göre, Mahmûd Kâşgarî, Kâşgar’ın kırk beş km. güneybatısındaki Opal köyü’nde 1008 yılında doğmuştur. Annesi hakanlık ulemasından Hoca Seyfeddin Büzürgvar’ın kızı Bûbî Hatun’dur. Kâşgar’da Hamîdiyye ve Sâciyye medreselerinde Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Ailesinin saraydaki suikasta kurban gitmesi üzerine Türk ülkelerinde gezgin hayatı yaşadıktan sonra Bağdâd’a gitmiş ve orada eserini tamamlamıştır. 1080 Yılında Kâşgar’a dönüp, Opal’da Mahmûdiyye Medresesi’ni kurarak, burada müderrislik yapmış, 1090’da vefat ederek medresenin yanındaki türbeye defnedilmiştir.[53]
XI. yüzyılda Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan İslam coğrafyasında yaşanan Türk asrının bir sonucu olarak, artık bir zorunluluk halini alan Türkçe öğrenme ihtiyacına cevap verme arzusu ile kaleme alınan Dîvânü Lugâti ’t-Türk, bir kamus olmaktan daha öte, Türk kültürü, etnolojisi, etnografyası, mitolojisi, folkloru, coğrafyası, töresi, gelenekleri, şiiri, atasözleri, dünya görüşü ve tıbbî usullerinden farmakolojiye, spordan yemeğe kadar günlük hayatın her alanı ile ilgi kurularak, okuyucuyu bilgilendirmeyi amaç edinen bir “Türkiyyât”
ansiklopedisi niteliğini taşımaktadır (Akün DİA XXV: 13). Türk Hakanlığı hanedanının menşei kabul edilen Afrâsyâb, Hakanlığın kuruluşunda yer alan Türk boyları, yaşadıkları yerler, inançları ve lehçeleri, ülkenin doğusunda Müslüman olmamış unsurlara karşı yürütülen savaşlar, yönetim mekanizmasında hiyerarşi basamaklarına işaret eden unvanlar v.b. konularda çok değerli bilgiler veren eserin, ele alınan çalışmada, Türk Dil Kurumu’nun 1992 yılında yayınladığı Besim Atalay tarafindan yapılan tercümesinden yararlanıldı.1
Kitâbü Cevâhir’in-Nahv fî Lugâti’t-Türk: Bilinen en eski Türk dili araştırmacısı Mahmûd Kaşgarî’nin yazdığı bir başka eser olan bu Türkçe gramer kitabı günümüze kadar ulaşmamıştır.
Çehâr Makale (Erbaa Makâlât): Ahmed b. Ömer b. Ali Nizâmî Arûzî Semerkandî (ö. 1156’dan sonra) tarafindan kaleme alınan edebî bir eserdir. XI. asrın sonlarında doğan Nizâmî Arûzî, 504 / 1110-1111’de Semerkand’da şair Rudekî hakkındaki rivayetleri toplamakla meşguldü. 506 /1112-1113’de Belh’de Ömer Hayyâm ile karşılaştı. 510/ 1116-1117’de Tûs civarında karargah kurmuş olan Sultan Sencer’in yanına gitti. Burada Firdevsî’nin mezarını ziyaret ederek, onun hakkında bilgiler topladı. 514 / 1120-112l’de şair Muizzî’nin ağzından Sultan Mahmûd ve Firdevsî’ye ait bir fıkra dinledi. 530 /1135-1136’da Nîşâbûr’a geldiğinde Ömer Hayyâm’ın mezarını ziyaret etti. 547 /1152-1153 yılında Sultan Sencer tarafından Gurî ordusunun Herat’da mağlup edilmesinden sonra kaçarak saklandı. Eserini muhtemelen 551 / 1156’da yazdı (Masse İA IX: 327-328).
Çehâr Makale (Erbaa Makâlât), adından da anlaşılacağı üzere, dört makaleden oluşmaktadır. Burada sırası ile hükümdarın hizmetinde bulunan münşî, şair, müneccim ve tabipler ele alınmıştır. Tezkiretü'ş-Şüarâ müellifi Devletşah’a göre bu eser, adabı muaşeret, ameli hikmet, meliklere hizmet etme usullerini ve bunun gibi konuları bilme hususunda çok faydalıdır (Devletşah I 1990: 105). Nizâmî Arûzî, “Âl-i Hakan” adı ile zikrettiği Türk Hakanlığı hakkında eserinde başka yerde olmayan orijinal bilgiler ihtiva eder. Hakanlık devri şairleri ve merasimlerinden bahseder. Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm devri ve onun bazı şairler ile arasında geçen diyalogları kaydeder. Buhârâ’da teokratik bir hakimiyet kuran Âl-i Burhân ve Kara Hıtây ilişkilerinin çerçevesi konusunda
ip uçları verir. Firdevsî hakkında en eski, çağdaşı Ömer Hayyâm hakkında ise en değerli bilgileri eserine alır.
Çehâr Makale, 1910 yılında Mîrzâ Muhammed Kazvînî tarafından neşredilmiştir. Muhammed b. Mu‘în, bu neşre bazı yeni tashih, dil ve ibare şerhi ile ilaveler yaparak yeniden neşretti. Bundan başka, Muhammed b. Tâvit, eseri Arapça’ya tercüme ederek Farsça nüshası ile birlikte 1982’de Rabât’da yayınladı. Çalışmada hem Muhammed b. Mu‘în neşrinin Tahran’da 1377 şemsi yılında yapılan baskısından hem de Muhammed b. Tâvit’in tercüme ve neşrinden yararlanıldı.1
Sindbâdnâme: Muhammedb. Ali b. Muhammed ez-Zahîrî el-Kâtib es- Semerkandî (ö. 560 / 1164-1165’den sonra)’nin kaleme aldığı ve Kılıç Tamgaç Han Mesûd b. Hasan (556-562 / 1160-1167)’a atfettiği, hikayeler ve şiirlerden oluşan edebî mahiyette bir eserdir. Muhammed el-Kâtib es-Semerkandî’nin hayatı hakkında tahminlerin ötesinde pek bir şey bilinmemektedir.
Sindbâdnâme, Türk Hakanlığı’nın kronoloji, şecere ve unvan meseleleri ile Tamgaç Han Mesûd devrinin iç ve dış olayları konusunda ip uçları içerir. Eser, 1948 yılında Ahmed Ateş tarafından İstanbul’da neşredilmiştir.[54]
Agrâdü’s-Siyâse fî A‘râdi ’r-Riyâse: Muhammed b. Ali b. Muhammed ez- Zahîrî el-Kâtib es-Semerkandî (ö. 560 / 1164-1165’den sonra)’nin yine Kılıç Tamgaç Han Mesûd b. Hasan (556-562 / 1160-1167)’a atfettiği hükümdarlar, emîrler, kahramanlar, filozoflar, peygamberler, halifeler v.s. ileri gelenlerin hayat hikayelerini içeren edebî mahiyetteki eser neşredilmiştir.[55] Nispeten hacimli olan eser, Türk Hakanlığı’nın siyasî tarihi açısından, eserin sonlarında çağdaşı olaylar hakkında verdiği kıymetli bilgiler istisna edilirse pek yararlı değildir.
1.1.1.9. Münşeat Mecmuaları
İnşa (Leningrad Münşeat Mecmuası): Hârizmşahlar devri tarihî vesikaları ihtiva eden ve mevcut tek nüshası Leningrad’da bulunan kolleksiyon, 149 vesikadan ibarettir. On yedi vesika Müntecibü’d-Dîn Bedî‘ (ö. 1154’den sonra)’nin, yetmiş sekiz vesika Reşîdü’d-Dîn Vatvât (ö. 1177 yahut 1182)’ın, yedi vesika muhtelif müelliflerin, kırk yedi vesika ise bilinmeyen müelliflerin kaleminden çıkmıştır (Kafesoğlu 1992: 7). İlk defa Baron Victor Rosen tarafından incelenen vesikaların bir bölümünü Barthold, İnşâ adı altında neşretmiştir.[56] Selçuklular ve Hârizmşâhlar için olduğu kadar Türk Hakanlığı açısından da büyük önem arz eden İnşâ’da, resmî bir vesika olarak hakanlık ailesinin menşeinin Afrâsyâb’a bağlanması dikkate değerdir. Bundan başka, bazı hakanların şecereleri ile birlikte isim ve unvanlarının zikredilmesi, Sultan Sencer döneminde Mâverâünnehr’de hüküm süren hakanlar, Selçuklu ve Kara Hıtâylar ile ilişkiler, Müslüman olmayan unsurlara karşı yürütülen savaşlar v.b. konularda çok değerli bilgiler vermektedir.
Kitâbü’t-Tevessül ile’t-Teressül: Sultan Alaü’d-Dîn Tekiş döneminde (552-589 / 1157-1193) inşa divanı reisi Bahaü’d-Dîn Muhammed b. Müeyyed el- Bağdâdî’nin kaleme aldığı vesikalardır. Hârizmşâh Tekiş’in Buhârâ fetihnâmesine yer veren eser, kısmî olarak Barthold[57] ve tamamı A. Behmenyar tarafından neşredilmiştir.[58]
1.1.1.10. Çeşitli Bilimlere Ait Eserler
Kitâbü Mefâtihi’l-Ulûm: Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b Yûsuf el- Kâtîb el-Hârizmî (ö. 997)’nin, katiplere pratik bilgiler vermek amacıyla kaleme aldığı ve Sâmânî veziri Ebu’l-Hasan Ubeydullah el-Utbî’ye sunduğu ansiklopedik bir eserdir (Kutluer DİA, XVI: 222-223). Sâmânî devri bürokratlarından olduğu anlaşılan Hârizmî’nin Karluklar ve Oğuzlar başta olmak üzere Türk yöneticilerin kullandıkları unvanlar hakkında verdiği bilgilerden yararlandığımız eserinin, Leiden’de 1895 yılında yapılan neşrinden yararlanıldı.[59]
El-Âsârü’l-Bâkîye ani’l-Kurûni’l-Hâlîye: Ebu’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî el-Hârizmî (ö. 1051)’nin Cürcân’da 1000 yılında tamamladığı ve Ziyârî hükümdarı Kâbûs b. Vaşmgir’e sunduğu astronomiye ve muhtelif milletlerin takvimlerine, coğrafyasına, hükümdarlarına, dinlerine, bayramlarına dair bir eserdir (Togan İA II: 639). Hârîzm’de bulunduğu sırada Bîrûnî, Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’i ele geçirmesini hoş karşılamamış ve bu nedenle Hârûn Buğra Han aleyhine eserine bazı kayıtlar düşmüştür. Ancak, sonraki yıllarda hissedilen Gazneli tehdidi üzerine, Türk Hakanlığı ile iyi geçinmenin faydalarını görmüş ve Hârizmşâh Memun’a, Gaznelilere karşı Türk Hakanlığı ile ittifak yapılmasını tavsiye etmiştir. Hükümdarlara ait unvanların da kaydedildiği eser, 1923 yılında C. Eduard Sachau tarafından Leipzig’de neşredildi. Çalışmada bu neşrin Beyrut’da tekrarlanan baskısından yararlanıldı.[60]
Kitâbü’l-Cemâhir fî Ma’rifetii-Cevâhir. Ebu’r-Reyhân Bîrûnî’nin Gazneli Mevdûd’a sunduğu eser, coğrafyadan tıpa kadar çeşitli alanlarda bilgiler ihtiva eder. Türkmen adı, Yeşim taşı ve Hoten’e dair verdiği bilgilerden faydalandığımız eserin R. Şeşen tarafından yapılan kısmî tercümesinden yararlanıldı.[61]
Bâhnâme: Ebû Zeyd Hibetullah b. Muhammed et-Taberî’nin Doğu Türk hakanı Tamgaç Han Hasan (462-496 / 1069-1103)’ın oğlu Togan Tegin Ebu’l- Muzaffer Memûn’a atfettiği bir tıp eseridir. Şecere ve unvanlar konusunda yararlı olan eserin bu kısmını yayınlayan ve ilk kez bilim çevresine tanıtan Z. V. Togan olmuştur. Hibetullah’ın eseri, Manisa Halk Ktp., No: 1795-5, vr. 133-145’de bulunmaktadır.
Tabâi‘ü’l-Hayavân: Şerefü’z-Zamân Tâhir el-Mervezî tarafından 514 / 1120 yıllarında Sultan Sencer zamanında kaleme alınmıştır. Mervezî’nin hayatı hakkında pek bir şey bilinmemektedir. Eserin sekizinci babı Çin, dokuzuncu bâbı Türk, on ikinci bâbı Hind, on üçüncü babı Habeş, on beşinci bâbı uzak bölgeler
ve adalar ile ilgili olup, bu kısımlar Minorsky tarafından neşredilmiştir.[62] Türkler babında Kartuklar ve Karluklara dahil olan diğer Türk boyları hakkında verdiği bilgiler çok değerlidir. Habeş babında Türklerin ilk kez zencileri nasıl karşıladığı ve “Kara Han” unvanının menşei konusunda Târîhü Mülûki’t-Türk’den yaptığı kayıt yer alır. Ceyhânî, İbnü’l-Fakîh, ve Hududü'l-Âlem’den yararlanan Mervezî’nin bu eserini Avfî görmüş ve faydalanmıştır.
Câmi‘u’l-Ulûm: Ebû Abdullah İmâm Fahrü’d-Dîn Muhammed b. Ömer b. el-Hüseyn b. Haşan b. Ali Taberistânî er-Râzî (ö. 1210) tarafindan kaleme alınan ve çeşitli ilimlerin tarifini ihtiva eden ansiklopedik bir eserdir. Tarih ilmi hakkında verdiği bilgiler arasında Türk Hakanlığı’ndan Ali Tegin ve Gazneli Mahmûd arasında cereyan eden olaylar konusunda yararlandığımız bu Farsça eser, M. H. Tesbîhî tarafindan 1346 şemsî yılında Tahran’da neşredilmiştir.[63]
1.1.2. 1212’den Sonra Değişik Ülke ve Bölgelerde Yazılan
Eserler
1.1.2.1. Bölge ve Ülke Tarihleri
Ahbarü’d-Devleti’s-Selcûkiyye (Zübdetü’t-Tevârîhy. Müellifinin Sadru’d- Dîn Ebu’l-Hasan Ali b. Nâsır el-Hüseynî (ö. 1194) olduğu sanılan, ancak 1225 yılından sonra telif edilen eser, XIII. asırda kaleme alınan ve bugün mevcut olmayan Zubdetü’t-Tevârîh ve İsfahânî’nin Nusratü’l-Fetre’sinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Türk Hakanlığı ve Selçuklu ilişkileri kapsamında istifade ettiğimiz eserin, muhtelif neşirleri vardır.[64] Ayrıca, Necati Lügal tarafından Türkçeye tercüme edilerek yayınlanmıştır.[65]
Siret-i Celâlü’d-Dîn Mengübertv. Şehâbü’d-Dîn Muhammed Nesevî (ö. 1249)’nin Hârizmşâh Celâlü’d-Dîn Mengübertî’nin hayatını ve mücadelesini
anlattığı eser, 639 / 1241 yılında tamamlanmıştır, Hârizmşâh Celâlü’d-Dîn’in inşâ dîvânı başkanı olan ve yanından ayrılmayan Nesevî’nin, Âl-i Burhân hakkında verdiği bilgilerden yararlandığımız eserinin Müctebâ Mînovi tarafından yapılan neşrinden yararlanıldı.[66]
Târîh-i Cihângüşâ: Ebu’l-Muzaffer Alâü’d-Dîn Atâ Melik b. Bahâü’d-Dîn Muhammed el-Cüveynî (ö. 1283)’nin 650 / 1252 veya 651 / 1253 yılında başlayıp, 658 / 1260 yılında tamamladığı eseri, Moğol tarihinin en önemli kaynakları arasındadır. Kara Hıtâylar ve Hârizmşâhlar tarihi hakkında da bilgiler ihtiva eden eser, Türk Hakanlığı’nın bu devletlerle olan ilişkileri çerçevesinde konumuz açısından önemli bir kaynak durumundadır. Hakanlığın menşei, Afrâsyâb, Batı ve Doğu Türk hakanlıklarının son dönemleri hakkında çok değerli bilgiler vermektedir. Genç yaşta Moğolların İrân, Horasân, Irâk ve Azerbaycan genel valisi Emir Argun’un özel katipleri arasına giren ve böylece 1243-1256 yılları arasında Moğolların başşehri Karakurum’a gitme fırsatını yakalayan Cüveynî, Hülâgû’nun hizmetine girerek, Bağdâd ve Alamut’un ele geçirilmesi sırasında onun yanında bulunmuş, 1259’dan 1282’ye kadar bütün Irâk-ı Arab’ı müstakil denecek bir şekilde Moğollar adına yönetmiştir. İlhanlı devrinin bürokrat-tarihçisi Cüveynî’nin eseri, başta Târîh-i Vassâf’ın müellifi Abdullah b. Fazlullah eş-Şirâzî, Câmi ü 't-Tevârîh'in yazarı Reşîdü’d-Dîn Fazlullah ile, Bar Hebraeus, İbn Tıktaka, Ahmed b. Yahyâ ed-Dımaşkî, Kazvînî, Mirhond v.s. müelliflerin itibar ettiği başlıca kaynak olmuştur (Cüveynî 1999: M. M. Kazvînî önsözü, 56-57). Çalışmada, muhtelif neşir ve tercümeleri bulunan eserin, Mirza Muhammed Kazvînî neşrini esas alarak Türkçeye aktaran M. Öztürk’ün tercümesinden yararlanıldı.[67]
Müsâmeretü ’l-Ahbâr: Kerîmü’d-Dîn Mahmûd b. Muhammed Aksarayî (ö. 1333)’nin 1323 yılında tamamladığı ve İlhanlıların Anadolu valisi Timurtaş’a ithaf ettiği eser, umumî bir İslam tarihi şeklinde ele alınmış olmakla birlikte, daha çok Anadolu Selçuklu tarihine ayrılan geniş bölümü ile bir bölge tarihi özelliği taşımaktadır. Türk Hakanlığı ve Büyük Selçuklu ilişkileri ile Selçukluların
başlangıcına dair verdiği bazı bilgilerden yararlandığımız eser, M. N. Gencosman tarafindan Türkçeye tercüme edilmiştir.[68]
Târîh-i Âl-i Selcûk der Anadolu: Müellifi bilinmeyen eser, 765 /1363-1365 yıllarında tamamlanan bir bölge tarihidir. Anadolu Selçuklu tarihi açısından bir hayli önem arz eden eser, Selçukluların başlangıcı, Türk Hakanlığı ile olan ilişkileri, ve bilhassa hakanlığa dair kaydettiği bazı nesepler, konumuz açısından yararlı olmuştur. Eserin Paris Milli kütüphanesinde bulunun nüshası, Nâdir Celâli tarafından Tahran’da neşredilmiştir.[69]
Nücûmü’z-Zâhire fî Mulûki Mısr ve’l-Kâhire: Cemâlü’d-Dîn Ebu’l-Abbâs Yûsuf b. Tagrîberdî el-Atâbekî (ö. 1470)’nin Mısır’ı fethi ile başlayan ve 873 / 1467 yılına kadar gelen olayları ele alan eserinde, Gazneliler ve Selçuklulara dair verdiği bilgiler çerçevesinde Türk Hakanlığını ilgilendiren bazı kayıtlara rastlamak mümkündür. Ali Tegin konusunda bazı kayıtlarından yararlandığımız eser, neşredilmiştir?
Selçuk-Nâme: Ahmed b. Mahmûd (ö. 1570)’un XVI. yüzyılda telif ettiği eserin kaynakları Ahbarü’d-Devleti’s-Selcûkiyye, el-Muntazam, el-Kâmil, Zübdetü’n-Nusra, Târîhü Muhtasari’d-Düvel ve Târîh-i Güzîde’dir. Türk Hakanlığı ve Selçuklu ilişkileri konusunda yaralandığımız eser, E. Merçil tarafından iki cilt halinde yayınlanmıştır.[70]
Şecere-i Terâkime: Hive hanı Ebu’l-Gâzî Bahadır Han (ö. 1663)’ın 1660 yılında yazdığı eser, Oğuznâme’nin Türkmen rivayetidir. Eseri, topladığı Türkmen rivayetleri ve Reşîdü’d-Dîn’in Câmiu’t-Tevârîh’inden yararlanarak telif etmiştir. Bazı konularda yararlandığımız eser, M. Ergin tarafından neşredilmiştir?
1.1.2.2. Umumî Tarihler
El-Kâmil fi’t-Târîh: Ebu’l-Hasen İzzü’d-Dîn Ali Muhammed eş-Şeybânî el-Cezerî İbnü’l-Esîr (ö. 1233)’in, yaratılıştan 628 / 1231 yılına kadar gelen olayları kronolojik sıra ile ele aldığı bir umumî tarihtir. 1160 yılında Cizre’de doğan ve iyi bir eğitim alan orta çağın en büyük tarihçilerinden İbnü’l-Esîr, 302 / 915 yılına kadarki olayları yazarken Taberî’nin eserini esas olarak almış, bazı lüzumsuz efsaneleri çıkartarak, onun eserinde olmayan yeni bilgilere yer vermiştir (Şeşen 1998a: 137-138; Özaydın DİA, XXI: 26-27). Meselâ, konumuz açısından önemli olan, Talas savaşı ayrıntılı olarak anlatılır. 915’ten sonraki olaylar için kendisinden önceki ve devrindeki tanınmış tarihçilerin eserlerinden bugün mevcut olmayanlar da dahil olmak üzere geniş ölçüde yararlanmıştır. Bu çerçevede İbnü’l-Esir’in eseri, ele aldığımız dönemin muahharı değil, çok değerli bilgiler veren muasırı bir kaynak niteliğindedir.
Türk Hakanlığı’nın adı, menşei, Afrâsyâb, şecereler, Satuk Buğra Han, İslam’a giriş, Mâverâünnehr’in ele geçirilmesi, Hakanlığın Gazneliler, Hârizmşâhlar, Selçuklular ve Kara Hıtâylar ile ilişkileri, Âl-i Burhân, Doğu ve Batı Türk Hakanlığı hakkında bazen kronolojik sıra ile, bazen de konunun bütünlüğüne göre ayrıntılı ve orijinal bilgiler veren İbnü’l-Esîr’in eserinin, başta Tornberg’in olmak üzere muhtelif neşir ve tercümeleri vardır. Çalışmada, M. Tulum redaktörlüğünde 1985-1987 yılları arasında İstanbul’da yapılan Türkçe tercümesinin 1991 yılındaki ofset baskısı[71] ile Ebu’l-Fidâ Abdullah el-Kâdî’nin Beyrut’da 1995 yılında yaptığı neşirden yararlanıldı.[72]
Mirâtü’z-Zamân fî Târihi ’l-A yân: Şemsü’d-Dîn Ebu’l-Muzaffer Yûsuf b. Kızoğlu Sıbt İbnü’l-Cevzî (ö. 1257) tarafından telif edilen ve yaratılıştan 1256 yılına kadar gelen olayları ihtiva eden bir umumî tarihtir. Eseri konumuz açısından önemli kılan, bugün mevcut olmayan Garsü’n-Ni‘me Muhammed b. Hilâl es-Sâbî (ö. 1088)’nin Uyûnü’t-Tevârih’ini aynen eserine almış olmasıdır. Bu çerçevede yararlandığımız eserin Ali Sevim tarafından yapılan kısmî neşrinden faydalanıldı.[73]
Tabakât-i Nasırı (yâ Târîh-i İrân ve İslâm): Minhâcü’d-Dîn Osmân b. Sirâcü’d-Dîn Muhammed el-Cüzcânî (ö. 1266’dan sonra)’nin yirmi üç tabaka olarak düzenleyip, 1260 yılında tamamladığı ve Sultan Nâsırü’d-Dîn Mahmûd’a sunduğu eseri, umumî bir İslam tarihidir. Lahor’da Gurların sarayında Mah-ı Mülk Hatun’un himayesinde yetişen ve daha sonra Delhi Türk sultanlarından İltutmuş’un hizmetine girerek en yüksek hukukî ve dinî müesseselerin başına getirilen Cüzcânî (Köprülü İA III: 230-234; Ansarı DİA VIII: 98-99), eserinde hakanlığa ait bir tabakaya yer vermemekle birlikte, hakanlığa çağdaş olan devletler kapsamında orijinal bilgiler vermektedir. Bilhassa, Türk Hakanlığı hanedan üyelerinin menşeini hem münferit, hem de toplu olarak Afrâsyâb’a dayandırması ve devleti Afrasyablılar olarak adlandırması, bölgedeki ilişkileri Îrân-Turân meseleleri çerçevesinde ele alması dikkat çeken hususlardır. Ele aldığımız çalışmada eserin bütününü neşreden Abdü’l-Hay Habîbî el-Kandehârî neşrinden yararlanıldı.1
Târîhü Muhtasari’d-Düvel: Ebu’l-Ferec Cemâlü’d-Dîn Yuhannâ Mâr Grigorius b. Tâcü’d-Dîn Ehrûn (Hârûn-Aaron) el-Malatî İbnü’l-İbrî (ö. 1286)’nin kaleme almış olduğu Süryanice umumî tarihinin bizzat kendisi tarafından yapılan Arapça özetidir. İbnü’l-İbrî’nin hayatının sonlarına doğru Arap asilzadelerinin ricası üzerine kaleme aldığı eser, Yaradılıştan başlayıp, İsrâil oğulları, Keldânîler, Yunanlılar, Bizanslılar, Müslüman Araplar ve Moğol hükümdarlarını ihtiva eder. Devrin bazı bilgin ve tabiplerinin biyografilerine de yer veren İbnü’l-İbrî’nin (Özaydın DİA XXI: 92-94), Çin tarafından gelen ve Müslüman olmayan kalabalık unsurlar ile Togan Han Ahmed arasında cereyan eden savaşı, muhtasar eserine kaydedecek kadar önemli bulması dikkat çekicidir. Çalışmada eserin Menâbi‘ü’s-Sekâfeti’l-îslâmiyye tarafından yapılan neşrinden yararlanıldı.
Nizâmü’t-Tevârîh: Kâdî Nâsıru’d-Dîn Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö. 1286)’nin kaleme aldığı eser, yaratılıştan Moğol devrine kadar gelen umumî bir tarihtir. Türk Hakanlığı hakkında Sâmânîler, Gazneliler ve Selçuklular ile olan
1 Cüzcânî, Tabakât-ı Nâsırî, (Nşr. Abdü’l-Hay Habîbî), I-II, Tahran, Dünyâ-yı Kitâb, 1363.
ilşkiler çerçevesinde bazı kısa bilgiler ihtiva eder. Çalışmada, Behmen Rızâ Kerîmi neşrinden yararlanıldı.1
Câmi’ü’t-Tevârîh: Reşîdü’d-Dîn Fazlullah Hemedânî (ö. 1318)’nin İlhanlı Gazan Han’ın isteği ile yazmaya başlayıp, Olcaytu zamanında 710/ 1310-1311 yıllarında tamamladığı eser, bir dünya tarihidir. Eserin Gazneli tarihini içeren bölümü Utbî’nin yazdığı Târîh-i Yemînî’nin Curfâdekânî tarafından yapılan tercümesinin, Selçuklu tarihine ait bölüm ise bu gün mevcut olmayan Zahîrü’d- Dîn Nîşâbûrî’nin Seçuknâme’sinin bir kopyasıdır. Horasân ve İrân’da hüküm süren Moğol hanları ve Hârizmşahlar tarihine ait kısımları özet olarak Târîh-i Cihângüşâ’dan almıştır. Câmi‘ü’t-Tevârîh’i konumuz açısından önemli kılan hususlardan biri de Oğuznâme’ye eserinde yer vermiş olmasıdır. Ele alınan çalışmada Ahmed Ateş tarafından yapılan Gazneli ve Selçuklu bölümlerinin neşirlerinden[74], Z. V. Togan’ın Oğuznâme tercümesinden[75] ve M. Rûşen ile M. Mûsevî’nin Tahran’da yaptığı neşirden faydalanıldı.[76]
Târîhü’l-Meliki’l-Müeyyed İsmâil Ebi’l-Fidâ (el-Muhtasar): EbuT-Fidâ İmâdü’d-Dîn el-Eyyûbî (ö. 1331)’nin yaradılıştan 729 / 1329 yılına kadar gelen olayları ele aldığı eseri, Türk Hakanlığı’nın çağdaşı devletler ile olan ilişkisi çerçevesinde bazı bilgiler ihtiva etmektedir.[77]
Târîh-i Güzîde: Hamdullah b. Ebû Bekr b. Ahmed b. Nasr Müstevli Kazvînî (ö. 1340’dan sonra)’nin kaleme aldığı ve 730 / 1330 yılında Reşîdü’d- Dîn’in oğlu vezir Gıyâsü’d-Dîn Muhammed’e sunduğu umumî bir tarihtir. Taberî, İbnü’l-Esîr, Cüveynî ve Reşîdü’d-Dîn gibi önemli tarihçilerin eserlerinden yararlanmıştır. Türk Hakanlığı’nm çağdaşı devletler ile olan
1 Beyzâvî, Nizâmü’t-Tevârîh, (Nşr. Behmen Mirzâ Kerimî), Kitâbhâne-i İlmî, (önsözü 1313).
Reşîdü’d-Dîn, Câmiü’t-Tevârîh, (Nşr. A. Ateş), Sultan Mahmûd ve Devrinin Tarihi, II / 4, Ankara, 1999; 2 Reşîdü’d-Dîn, Câmiü’t-Tevârih, (Nşr. A. Ateş), Selçuklular Tarihi, II / 5, Ankara, 1999.
ilişkileri ve Afrâsyâb’a dair verdiği bilgilerden yararlandığımız eserin, AbdüT- Hüseyn Nevâî tarafindan yapılan neşrinden yararlanıldı.[78]
Mecma‘ü’l-Ensâb: Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Hüseyn b. Ebû Bekr Şebânkâreî (ö. 1358)’nin, İlhanlı Ebû Saîd (717-736 / 1317-1335) devrinde yazdığı eser, hülasa bir dünya tarihidir. Gazneli Sebüktegin Pendnâme’sinin metnini veren tek eserdir. Bu yönü ile konumuz açısından faydalı olduğu kadar, Türk Hakanlığı’nın Gazneli ve Selçuklular ile ilişkilerinde devrin çağdaşı olan kaynaklardan önemli bazı farklı kayıtlar ihtiva eder. Kadir Han Yûsuf ve Sultan Mahmûd arasında geçen bir diyalogda Kadir Han’ın, Sultan Mahmûd’u kendisi gibi “Türk” kabul etmesi ve bunu aralarındaki dostluğa vesile sayması, müellifin dikkat çekici kayıtlarındandır. Çalışmada, eserin Mîr Hâşim Muhaddis tarafindan yapılan neşrinden yararlanıldı.[79]
Kitâbu’l-İber (Târîhü İbn Haldun): Ebû Zeyd Veliyü’d-Dîn Abdu’r- Rahmân b. Muhammed el-Magribî et-Tûnisî İbn Haldun (ö. 1406)’un kaleme aldığı bir dünya tarihidir. Eserin ana kısmı yaradılıştan 1396 yılına kadar gelen olayları ihtiva eder. Ele aldığımız çalışma açısından eserin önemi, Hakanlığın İslam’ı kabulü sürecinde İbnü’l-Esîr’in 309 / 921-922 yılı olaylarında sadece Buğra adı ile zikrettiği Satuk’un, burada “Türk meliki Buğra Han” adıyla zikrediliyor olmasıdır. Hakanlık hakkındaki diğer kayıtlarının kaynağı yine İbnü’l-Esîr’in el-Kâmil’idir. Eserin muhtelif neşirleri ve tercümeleri vardır.[80]
Zübdetü’t-Tevârîh (Mecmua-i Hâfız Ebrû): Şehâbü’d-Dîn Abdullah b. Lutfullah el-Hâfî Hâfız Ebrû (ö. 1430)’nun eseri, 829 /1425-1426 yılı olaylarına kadar gelen umumî bir tarihtir. Damat İbrâhîm Paşa Kütüphanesi (Süleymaniye) no: 919’da yazma nüshası bulunan eserin, ancak, konumuzu ilgilendirmeyen bazı bölümleri neşredilmiştir.[81]
İkdü’l-Cümân fî Târihi Ehli’z-Zamân: Bedrü’d-Dîn Aynî (1451)’nin yaratılıştan 850 / 1446 yılına kadar gelen umumî tarihidir. Kendi devri ile ilgili
orijinal bir kaynak olmakla birlikte, konumuz açısından sadece bazı anekdotlar ve tekrar bilgiler ihtiva eden eserin, muhtelif kütüphanelerde yazma nüshaları ile, kısmî neşir ve tercümeleri vardır.[82]
Kitâb-ı Cihân-Nümâ: Mehmed Neşri (ö. 1520)’nin kaleme aldığı bu eser, umumî bir İslam tarihidir. Sadece Osmalılara dair olan altıncı cildi günümüze ulaşmıştır. Bu kısım, üç tabakadır. İlki, Evlâd-ı Oğuz Han, İkincisi Anadolu Selçukluları ve üçüncüsü II. Bâyezîd devrine kadar gelen Osmanlı hanedanı hakkındadır. Konumuz açısından eserin önemi, Hakanlığın İslam’a geçiş dönemine ve bu dönemdeki şecere meselelerine ışık tutmasıdır. Bursa’da tahsil gören ve orada ölen Neşrî’nin eseri, F. R. Unat ve M. A. Köymen tarafından yayına hazırlanmıştır.[83]
Ravzatü’s-Safâ: Muhammed b. Hondşah Belhî Mîrhond (ö. 1498)’nin yaratılıştan başlayıp, 929 / 1523 yılına kadar gelen olayları ele aldığı bir umumî tarihtir. Esrin son bölümünü torunu Hondmîr tamamlamıştır. Eserinin başlangıcında bir çoğu bugüne kadar gelmeyen elliye yakın Arapça ve Farsça kaynağın adı zikredilmektedir. Bilhassa bugün mevcut olmayan Meliknâme’den naklettiği bilgiler konumuz açısından oldukça önemlidir. Türk Hakanlığı’nın çağdaşı olan devletler ile olan ilişkileri çerçevesinde verdiği bilgilerden yararlandığımız eserin Abbâs Zeryâb tarafindan yapılan neşrinden faydalanıldı.[84]
Târîhü Habîbi’s-Sîyer fî Ahbârı Efrâdi Beşer: Gıyâsü’d-Dîn b. Hümâmü’d-Dîn el-Hüseynî Hondmîr (ö. 1535) tarafindan kaleme alınan ve yaratılıştan başlayıp, 930 / 1524 yılına kadar gelen olayları ihtiva eden ve Safevîlerin Herât valisi Durmuş Han’ın veziri Habîbullah Savecî’ye ithaf edilen bir dünya tarihidir. Bazı hususlarda yararlandığımız eserin Celâlü’d-Dîn Hümâî tarafından yapılan neşrinden faydalanıldı.[85]
Târîh-i Elfi: Ekberşah’ın emri üzerine, hicretin bininci yılı münasebeti ile başta Abdülkadir el-Bedâünî (Ö.1605 ya da 1615) olmak üzere yedi müellif
tarafından hazırlanan (Şeşen 1998a: 364-365) umumî tarih niteliğindeki eser, diğer benzeri eserlerde olduğu gibi Türk Hakanlığı’na dair bazı bilgiler ihtiva etmektedir.
Tarîh-i Haydârî (Ziibdetü ’t-Tevârîh veya Mecmua): Haydar b. Ali Râzî (ö. 1618’den sonra)’nin coğrafî bölgelere göre beş bölüm halinde tertip ettiği eserinin, üçüncü bölümü Orta Asya tarihi hakkındadır. Nerşahî’nin Târîhü Buhârâ’sına zeyl olarak Ch. Schefer tarafından neşredilen ve müellifi bilinmeyen Mecmaü’t-Tevârih’in üç faslının Tarîh-i Haydârî’den iktibas edildiği sanılmaktadır (Barthold/4 V/l: 387).
Câmi‘ü’d-Düvel (Sahâifü’l-Ahbâr): Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah (ö. 1702)’ın devletlere göre düzenlediği umumî bir İslam tarihidir. Afrâsyâb soyundan olduklarını söyleyen Türk hakanlarının hal tercümelerini verirken, geniş ölçüde İbnü’l-Esir’den yararlanmıştır. Târîhü Bağdâd ve Gaffarî’nin Cihân-Ârâ’sı da kaynakları arasında bulunmaktadır. Bundan başka kaynağı belirsiz bazı orijinal bilgilere de rastlanmaktadır. Türk Hakanlığı’na müstakil bir bölüm ayrılmış olması, diğer umumî tarihlerde görülmeyen bir durumdur. Çalışmada, eserin Türk Hakanlığı ile ilgili bölümünün N. Lugal tarafından yapılan tercümesinden yararlanıldı.[86]
1.1.2.3. Şehir Tarihleri
Bugyetü’t-Taleb fî Târîhi Haleb: Kemâlü’d-Dîn Ebu’l-Kâsım Ömer İbnü’l-Adîm (ö. 1262)’in kaleme aldığı eser, Haleb’in tarihi, coğrafyası ve ileri gelen şahsiyetlerini konu edinen bir şehir tarihidir. Türk Hakanlığı’nın Selçuklular ile ilişkileri çerçevesinde verdiği bazı bilgilerden yararlandığımız eserin Ali Sevim tarafından yapılan kısmî neşrinden faydalanıldı.[87]
1.1.2.4. Dinî Eserler
Cevâhirü’l-Müdiyye fî Tabakâti’l-Hanefiyye: Abdü’l-Kâdir el-Kureşî (ö. 1373) tarafından yazılan eser, Hanefî fakihlerin hâl tercümelerini ihtiva eden
müstakil ilk kitap kabul edilir. Hakanlığın dinî hayatı konusunda pek değerli olan eser, Türk Hakanlığı ve Selçuklular arasındaki ilişkilerin seyrine dair başka kaynaklarda olmayan bilgiler ihtiva eder. Ülkede çeşitli idari görevleri üstlenen bürokrat-ulama hakkında bilgiler bulunur.[88]
Tâcü’t-Terâcim fî Tabakâti'l-Hanefiyye: Türk âlimi İbn Kutluboğa (ö. 1474) tarafından yazılan eser, Hanefi fakihlerin hal tercümelerini ele alan bir biyografi kitabıdır. Türk Hakanlığı’nda hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasına dair kayıtları önemlidir.[89]
Tabakâtü’s-Seniyye fî Terâcim el-Hanefıyye : Takiyüddîn b. Abdülkâdir Temîmî (ö. 1601)’nin eseri, Kureşî’den sonra bu alanda yapılan çalışmaların daha muahhar bir örneğidir. Ülkede idârî görevler alan bürokrat-ulema hakkında bilgiler içerir.[90]
Hulâsatü’l-Fetâvâ: İftihârü’d-Dîn Tâhir b. Ahmed el-Buhârî (ö. 1147), derin bilgisi ile Mâverâünnehr Hanefi ulemâsı içinde temâyüz eden ve mezhep imamının rivayet etmediği konularda içtihat yapabilen âlimlerdendir. Hizânetü’l- Fetâvâ ve en-Nisâb adlarındaki eserlerini hulâsa ederek Hulâsatü’l-Fetâvâ’yı telif etmiştir (Kılıçer DİA VI: 376). Bilhassa, zındık, ilhâd dâisi ve ibâhî’ye dair Türk Hakanlığı devrinde verilen fetvaları nakletmesi, eseri, siyasî olduğu kadar sosyal tarih açısından da önemli kılmaktadır.[91]
Fetâva ’l-Bezzâziyye: Hâfızüddîn Muhammed b. Muhammed b. Şihâb el- Kerderî el-Hârizmî el-Bezzâzî (ö. 1424) eserinde ilk Hanefî ulemasının görüşleriyle daha sonraki devirlerde Hanefî ulema tarafından verilen fetvâlar muteber kitaplardan hulâsa edilerek toplanır (Özel DİA VI, 113-114).[92]
Risâletü ’l-Bahâiyye: Hâce Muhammed b. Muhammed el-Buhârî Bahâü’d- Dîn Nakşibend (ö. 1389)’in kurucusu olduğu Nakşibendiyye tarikatına dair eser, Batı Türk hakanlarından Tamgaç Han İbrâhîm (433-460 / 1041-1068) medresesinin yeri hakkında orijinal bilgiler ihtiva etmektedir. Oğlu Şemsü’l- Mülk Nasr (460-472 / 1068-1080)’ın şahsiyeti hakkında İkmâl’den ve inşa ettirdiği Rıbât-ı Melik’in kitabesi için Nevâdirü’l-Usûl’den yaptığı alıntılar çok değerlidir.[93]
1.1.2.5. Edebî Eserler
Cevâmi ‘ü ’l-Hikâyât ve Levâmi ‘ü ’r-Rivâyât: Muhammed b. Muhammed b. Yahyâ el-Avfî (ö. 1232’den sonra)’nin dört bölüm ve her bölüm yirmi beş bâb olmak üzere hazırladığı ve Delhi Türk sultanı İltutmuş’un veziri Nizâmü’d-Dîn Cüneydî’ye sunduğu tarih ve edebiyat karışımı bir eserdir. 1171-1177 yılları arasında Buhârâ’da doğan Avfî, 1201’de Semerkand’a giderek, Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm (574-600 / 1178-1204)’in hizmetine girdi ve veliahdı Kılıç Arslan Hakan Osmân b. İbrâhîm (599-609 /1202-1212)’in münşîi oldu. Bununla birlikte Semerkand’da pek fazla kalmadı. 1203’de Hârizm’e, 1206’da Nesâ ve Nişâbûr’a gitti. 1210’da İsfizar ve Herât’a uğradıktan sonra Sicistân’da 1215 yılına kadar kaldı. Buhârâ’ya döndüğü sıralarda Moğol istilası tehdidi karşısında Gur sultam Şehâbü’d-Dîn Muhammed’in memlûkü Melik Nâsırü’d-Dîn Kabâce’ye sığındı. 1228’de ise Delhi Türk sultam İltutmuş’un hizmetine girdi (Köprülü İA II: 21-23; Yazıcı DİA IV: 115-116).
Hakanlığın yıkılışından sonra kaleme alınmış olmasına rağmen, hem eserin müellifi Avfî’nin Hakanlığın son dönemlerine şahitlik eden bir şahsiyet olması, hem de çoğunlukla günümüze kadar gelmeyen kaynaklardan yararlanması, Cevâmi‘ü’l-Hikâyât ve Levâmi‘ü’r-Rivâyât’ı devrin muasırı bir kaynak kadar değerli kılmaktadır. Türk Hakanlığı hakkında hikayelerde yer alan anekdotlar, başta Tamgaç Han İbrâhîm ve Şemsü’l-Mülk Nasr olmak üzere hakanların İçtimaî, dinî, İktisadî, edebî, fennî, hukukî ve medenî alanlardaki büyük gayret ve itinaya dayanan faaliyetlerini yansıtan önemli kayıtlardır. Avfî, Hakanlığın tarihi açısından büyük bir önem taşıyan ve günümüze kadar gelmeyen Târîh-i Mülâki ’t- Türk ve Mervezî’nin Tabâi‘ü’l-Hayavân’ından yararlanmıştır. Bu çerçevede,
Hanedanın menşeinin Afrâsyâb’a bağlanması ve Kara Han adına dair yapılan nakiller ile Karluklar hakkında verilen bilgiler çok değerlidir.
Ele aldığımız çalışmada eserin Barthold tarafından yapılan kısmî neşri[94] ile Cafer Şiâr’ın dört fasıldan seçtiği ve üç yüz on üç hikayeyi ihtiva eden neşrinden yararlanıldı.[95]
Tezkiretü Lübâbi ’l-Elbâb: Muhammed b. Muhammed b. Yahyâ el-Avfî (ö. 1232’den sonra) tarafından kaleme alınan ve Gur sultanı Şehâbü’d-Dîn Muhammed’in memlûkü Melik Nâsırü’d-Dîn Kabâce’nin veziri Aynü’l-Mülk Fahrü’d-Dîn Hüseyn’e sunulan en eski Farsça şairler tezkiresidir. Bilhassa, Batı Türk Hakanlığı’nın son dönemleri hakkında çok değerli kayıtların yer aldığı eserin, E. G. Browne ve Mirza Muhammed b. Abdu’l-Vahhâb el-Kazvînî tarafından 1903 ve 1906 yıllarında yapılan neşrinin 1361 şemsi yılında Tahran’da yapılan ofset baskısından yararlanıldı.
Tezkiretü’ş-Şüarâ (Tezkire-i Devletşâh): Emîr Devletşâh b. Alâü’d-Devle Bahtişâh el-Gâzî es-Semerkandî (ö. 1495?)’nin, bir mukaddime, yedi tabaka (bölüm) ve bir hatîmeden oluşan ve 1487 yılında tamamladığı eseri, kendi devrine kadar yetişen şairlerin anlatıldığı bir edebî eserdir. Başlıca kaynakları arasında Avfî’nin Lübâbü ’l-Elbâb’ı bulunan eserin, Muhammed Ramazânî’nin neşrinden[96] ve N. Lugal’in Türkçe tercümesinden yararlanıldı.[97]
Tezkire-i Heft İklim: Emin Ahmed Râzî (ö. 1594’den sonra)’nin, 1588 yılında başlayıp altı yılda bitirdiği, yedi coğrafi bölgeye dayanarak yedi bölüm halinde düzenlediği, bin beş yüz altmış bilgin, şair, edip, mutasavvıf, hükümdar biyografilerini ihtiva eden, ama daha çok şairlere ve şiirlerine yer veren eseri neşredilmiştir.[98]
Mecmaii’l-Fusahâ: Rıza Kulihan (ö. 1871)’ın kaleme aldığı ve şairlerin hayatından bahsederek, şiirlerinden örnekler verdiği eserinde, şair Şehâbî Semerkandî Şehâbü’d-Dîn Ahmed’in, Batı Türk hakanlarından Mesûd b. Muhammed (488 / 1095) hakkındaki bir mehdiyesi yer almaktadır.[99]
1.1.2.6. Biyografik Eserler
Vefeyâtü’l-‘Ayân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân: Ebu’l-Abbâs Şemsü’d-Dîn Ahmed b. Muhammed b. Ebu Bekr b. Hallikân (ö. 1282)’nın alfabetik olarak düzenlediği ve İslam dünyasında zamanına kadar yetişen önemli devlet adamları, bilginler, edipler ve filozofların doğum ve ölüm tarihlerini kaydettiği büyük bir biyografi kitabıdır. Bazı konularda yararlandığımız eserin İhsân Abbâs tarafindan yapılan neşrinden faydalanıldı.[100]
Siyerü A‘lâmi ’n-Nübelâi: Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Osmân b. Kaymaz ez-Zehebî (ö. 1347)’nin kaleme aldığı büyük bir biyografi kitabıdır. Türk Hakanlığı’nın çağdaşlı devletler ile olan ilişkileri kapsamında, Kadir Han Yûsuf, Ali Tegin v.s. hakanlar hakkında bilgiler ihtiva eder. Çalışmada eserin Şuayb Arnavûtî neşrinden yararlanıldı.[101]
Târîh-i Mollâzâde der Zikr-i Mezârât-ı Buhârâ: XV. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Ahmed b. Mahmûd Mu‘înüT-Fukarâ’nın yazdığı eserde, Buhârâ’da defnedilen İslam büyüklerinin mezarları ve biyografileri ele alınmıştır. Batı Türk hakanı Şemsü’l-Mülk Nasr, Arslan Han Muhammed ve Âl-i Burhân hakkında orijinal bilgiler ihtiva eden eserin, Ahmed Gülçîn Meânî tarafından 1339 şemsî yılında yapılan neşrinden yararlanıldı.[102]
1 İbn Funduk, Târîh-i Beyhak, (Nşr. A. Behmenyâr ve Mukd. Mirza Muhammed Kazvînî), Kitâbfuruşî Furugî, 1361.
3 İbnü’l-Cevzî, El-Muntazam fî Târihi ’l-Mülûk ve ’l-Ümem, I-X, Beyrut, Dârü Sâdır, 1358/ 1939-1940.
3 Daha geniş bilgi için bkz. Ö. F. Akün, “Kâşgarlı Mahmûd”, DİA, XXV, İstanbul, 2002: 9-15.
1 Kâşgarî, Divânü Lügâti’t-Türk, (Trc. B. Atalay), I-IV, Ankara, 1992.
3 Tagrîberdî, Nücûmü’z-Zâhire fî Mulûki Mısr ve’l-Kâhire, Mısır, el-Müessesetü’l- Mısrıyye el-‘Amme.
5 Ebu’l-Gâzî Bahadır Han, Şecere-i Terâkime Türklerin Soy Kütüğü, (Hzr. M. Ergin), Tercüman Yayınları.
3 Avfî, Tezkiretü Lübâbi ’l-Elbâb, (Nşr. M. Abbâsî), I-II, Tahran, Kitâb-ı Furûşî Fahr Râzî, 1361.
[4] Beyhakî, Târîh-i Beyhakî, (Nşr. A. E. Feyyâz), Meşhed, İntişârât-ı Dânişgâh-ı Firdevsî, 1977; Beyhakî, Târîhü’l-Beyhakî, (Arp. Trc. Y. Haşşâb ve S. Neşet), Beyrut, Dârü’l- Nehdati’l-Arabiyye, 1982.
1 Meliknâme hakkında daha geniş bilgi için bkz. C. Cahen, “Le Melik-nâme et l’histoire des Seldjukides, Oriens, II/1, 1949; O. Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, İstanbul, 1993.
2 Sıbt İbnü'l-Cevzî, Miratü’z-Zamân fî Târihi'l-Ayân, (Nşr. A. Sevim), Ankara, 1968.
[6] Mücmelü’t-Tevârîh Ve’l-Kısas, (Nşr. M. Ramazânî), Tahran, Dâr-ı Nede-i Kelâle-i Hâver, 1318.
[7] Mücmelü’t-Tevârih Ve’l-Kısas, (Nşr. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898:16-20.
[8] Bundârî, İrak ve Horasan Selçukluları Tarihi, (Trc. K. Burslan), İstanbul, 1943.
[9] Bundârî, Târihti Devleti’s-Selcûk, Beyrut, Darü’l-Âfâki’l-Cedîde, 1980.
[10] Râvendî, Râhatü ’s-Sudür ve Âyetü’s-Sürûr, (Trc. A. Ateş), I-II, Ankara, 1999.
[11] Belâzurî, Fütûhu ’1-Büldân, (Trc. M. Fayda), Ankara, 2002.
1 Nerşahî, Târîh-i Buhârâ, ‘Tercüme-i Ebû Nasr el-Kubâvî ve Telhîs-i Muhammed b. Zafer’, (Nşr. M. Radavî), Tahran, întişârât-ı Tûs, 1363.
[13] Nerşahî, Târîhü Buhârâ, (Arp. Trc. E. A. Bedevî ve N. M. Et-Terâzî), Kahire, Dârü’l- Meârif.
[15] Ezrakî, Kitâbü Ahbâri Mekke Şerrefellahu Teâlâ, Beyrut, 1964.
[16] İbnü’l-Kalânisî, Târîhü Dımaşk, (Nşr. S. Zekkâr), Dımaşk, 1983.
[17] Yakûbî, Târîhü’l-Yakûbî, I-II, Beyrut, Dârü Sâdır, 1995.
[18] Taberî, Târîhü’l-Ümem ve’l-Mülûk, I-V, Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1407.
2 Mesûdî, Mûrûcü’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher, (Nşr. M. M. Kumeyhe), I-IV, Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
[20] Makdisî, Kitâbü’l-Bedi ve’t-Târîh, I-VI, Paris, Beyrut, Dârü Sâdır, 1899-1903.
[21] İbn Miskeveyh, Kitâbü Tecâribi’l-Ümem, (Nşr. H. F. Amedroz), I-II, (Zahîrü’d-Dîn Ruzrâverî) Zeylü Kitâbi Tecâribi’l-Ümem, III, Kıt'atü min Târihi Ebi’l Hüseyn Hilâl b. el-Muhsin b. Îbrâhîm es-Sâbi el-Kâtîb, IV, Kahire, Dârü’l-Kitâbi’l-Îslâmî.
[22] Azimî, Azimî Tarihi, (Nşr. A. Sevim), Ankara, 1988.
[23] Yakûbî, Kitâbü’l-Buldân, Beyrut, Dârü Hayâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1988.
[24] İbn Hurdazbih, El-Mesâlik ve ’l-Memâlik, (Ed. M. J. De Goeje) Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1889.
[25] İbnü’l-Fakih, Kitâbü’l-Buldân, (Nşr. Y. El-Hâdî), Beyrut, Dârü Âlemi’l-Kütüb, 1996.
[26] Kudâme, Nebze min Kitâbi’l-Harâc ve Sanatü’l-Kitâbe, Beyrut, Dârü’l-Hayâi’t- Türâsi’l-Arabî, 1988.
[27] İstahrî, Mesâlikü ’l-Memâlik, (Ed. M. J. Goeje), Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1927.
[28] İbn Havkal, Kitâbii Sûreti’l-Arz, (Ed. M. J. De Goeje), I-II, Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1938-1939.
3 Makdisî, Ahsenü’t-Tekâsîm fî Marifeti’l-Ekâlîm, (Nşr. M. Mahzûm), Beyrut, Dârü’l- Hayâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1987. Makdisî, el-Beşşârî, Kitâb Ahsenü’t-Tekâsîm fî Marifeti’l- Ekâlîm, (Ed. M. J. De Goeje) Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1906.
[30] Hududü’l-Âlem mine’l-Maşrık ile’l-Magrib, (Nşr. Menûçehr Sutudeh), Tahran, Kitâbhâne-i Tahûrî, 1983.
[31] Hududü’l-Âlem The Regions of the World, (İng. Trc. ve Açkl. V. Minorsky), E. J. W. Gibb Memorial, London, 1970.
[32] İdrîsî, Kitâbü Nüzheti’l-Müştâk fî İhtirâki’l-Âfâk, I-II, Beyrut, Dârü Âlemi’l-Kütüb, 1989.
[33] Bîrûnî, Kitâbü Tahdîd Nîhâyâti’l-Emâkîn li Tashîhi Mesâfâti’l-Mesâkîn, (Nşr. P. Bulgakov ve İ. İ. Ahmed), Kâhire, 1962.
[34] Bekrân, Cihân-Nâme, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
[35] Şebânkâreî, Mecmau ’l-Ensâb, (Nşr. M. H. Muhaddis), Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebir, 1376.
[36] M. Nazım, “The Pand-Nâmah of Subuktigin”, JRAS, 1933: 605-628.
[37] Pendnâme, (Nşr. ve Trc. E. Merçil), İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, V, cüz: 1-2, İstanbul 1975: 203-232.
[38] Keykâvûs, Kâbüsnâme, (Nşr. G. Yûsufî), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1378.
[39] Bu değerlendirmeler için bkz. İ. Kafesoğlu, Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, İstanbul, 1980.
[40] Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, (Trc. R R. Arat), Ankara, 1991; Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig, I, Metin, (Nşr. R. R. Arat), Ankara, 1999.
[41] Nizâmü’l-mülk, Siyâset-Nâme, (Hzr. M. A. Köymen), Ankara, 1982.
[42] Nizâmü’l-mülk, Siyâsetnâme, (Nşr. Y. H. Bekâr), Katar, 1407.
[43] Ebû Dülef, Risâle, (Trc. R. Şeşen), İbn Fazlan Seyahatnâmesi, İstanbul, 1975: 82-92.
[44] İbn Fadlan, Ahmed b. Fadlân. Rıhletü İbn Fadlan, (Nşr. A. Z. V. Togan), İbn Fadlan's Reisebericht, Leipzig, 1939. İbn Fadlan, Ahmed b. Fadlân. İbn Fadlan Seyahatnamesi, (Trc. R. Şeşen), İstanbul, Bedir Yayınevi, 1975. İbn Fadlan, Ahmed b. Fadlân. Risâletü İbn Fadlân fî Vasfi'r-Rıhleti İlâ Bilâdi’t-Türk ve’l-Hazar, (Nşr. S. Dehân), Dımaşk, Dârü Ahyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1979.
[45] İbn Mâkûlâ, El-İkmâl fî Ref‘i ’l-İrtiyâb ani ’l-Mütelif mine 's-Semâ ve'l-Künâ ve ’l-Ensâb, (Nşr. A. Yemânî), I-VI, Haydarâbâd, 1962-1967.
1 Nesefî, el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand, 1-XII, (Nşr. M. Fâryâbî), es-Suudiyye, Mektebetü’l-Kevser, 1991.
[47] Nesefî, Kitâbü’l-Kand fî Târihi Semerkand, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, 1, Petersburg, 1898.
[48] Sem‘ânî, El-Ensâb, (Nşr. M. E. Demec), I-XII, Beyrut, (VII., 1976), 1980-1984.
[49] Sem‘ânî, Kitâbü’l-Ensâb, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
1 Se‘alibî, Yetîmetü’d-Dehr fî Mehâsini Ehli’l-Asr, I-IV, (Nşr. M. Muhyü’d-Dîn Abdü’l- Hamîd), Kâhire, Mektebetü’t-Ticâriyye el-Kübrâ, 1375 / 1956.
[51] Firdevsî, Şehnâme, (Hzr. Z. Kültüral ve L. Beyreli), Şerîfî Şehnâme Çevirisi, I-IV, Ankara, 1999.
[52] Bkz. Pritsak, “Mahmûd Kâşgarî Kimdir?”, TM, X, İstanbul, 1953: 243-246. Ayrıca, Studies Medival Eurasian History, XVIII, London, 1981.
1 Nizâmî Arûzî Semerkandî, Çehâr Makâle, (Nşr. M. Mu‘în), Tahrân, İntişârât-ı Emîr-i Kebîr, 1377. Nizâmî Arûzî Semerkandî, Çehâr Makâle (Erbaa Makâlât), (Nşr. ve Arp. Tere. M. Tâvit), Rabât, Menşûrâtü Külliyeti’l-Âdâb ve’l-Ulûmi’l-İnsâniyye, 1982.
[53] Kâtib Es-Semerkandî, Sindbâdnâme, (Nşr. A. Ateş), İstanbul, IÜEF Şarkiyat Enstitüsü Neşriyatı, 1948.
[55] Kâtib Es-Semerkandî, Agrâzu’s-Siyâse fî Ağrâzi ’r-Riyâse, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı Dânişgâh-ı Tahran, 1349.
[56] İnşâ, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
[57] Bağdadî, Kitâbü ’t-Tevessül ile ’t-Teressül, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898:73-80.
[58] Bağdâdî, e-Et-Tevessül ile’t-Teressül, (A. Behmenyâr), Tahran, 1315.
[59] Hârizmî, Kitâbü Mefâtihi’l-Ulûm, (Ed. G. Van Vloten), Leiden, 1895.
[60] Bîrûnî, El-Âsârü 'l-Bâkiye ani 'l-Kurûni 'l-Hâliye, (Ed. E. Sacau), Laipzig, Dârü Sâdır, Beyrut, 1923.
[61] Bîrûnî, Kitâbü’l-Cemâhir fî Ma’rifeti’l-Cevâhir, (Kısmî Trc. R. Şeşen), İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler, Ankara, 1998: 197-199.
[62] Mervezî, Ebvâbü fi’s-Sîn ve’t-Türk ve’l-Hind Müntehabatü min Kitâbi Tabâi‘i’l-
Hayavân, (Nşr. V. Minorsky), London, The Royal Asiatic Society, 1942.
[63] Fahrü’d-Dîn Râzî, Câmiu’l-Ulûm, (Nşr. M. H. Tesbîhî), Tahran, 1346.
[64] Hüseynî, Zübdetü ’Tevârih Ahbâru ’l-Umerâ ve ’l-Mulûkü 's-Selcûkiyye, (Nşr. M. Nûru’d- Dîn), Beyrut, Dârü İkrâ, 1985; Hüseynî, Kitâbü Ahbari’d-Devleti’s-Selçukiyye, (Nşr. M. İkbâl), Beyrût, Dârü’l-Âfâki’l-Cedîde, 1984.
[66] Nesevî, Sîret-i Celâlü’d-Dîn Mengübertî, (Nşr. M. Mînevî), Tahran, İntişârât-ı Benegâh ve Tercüme ve Neşr-i Kitâb, 1344.
[67] Cüveynî, Târîh-i Cihân Güşâ, (Trc. M. Öztürk), Ankara, 1998.
[68] Aksarayî, Müsâmeretü ’l-Ahyâr (Selçuklu Devletleri Tarihi), (Trc. M. N. Gencosman), Ankara, 1943.
[69] Târîh-i Âl-i Selçuk der Ânâdolu, (Nşr. Nâdere Celâli), Tahran, İntişârât-ı Vüzâret-i Ferhengî ve İrşâd-i İslâmî, 1999.
[70] Ahmed b. Mahmûd, Selçuk-Nâme, (Hzr. E. Merçil), I-II, İstanbul, 1977.
[71] Îbnü’l-Esîr, El-Kâmil fi’t-Târih Tercümesi, (Ed. M. Tulum), I-XII, İstanbul, Bahar Yayınları (ofset), 1991.
[72] İbnü’l-Esîr, El-Kâmil fi’t-Târîh, (Nşr. A. el-Kâdî), I-X, Beyrut, 1995.
[73] Sıbt İbnü’l-Cevzî, Miratü ’z-Zamân fî Târihi ’l-Ayân, (Nşr. A. Sevim), Ankara, 1968.
[74] Ebu’l-Ferec İbnü’l-Îbrî Bar Hebraeus Grigorius, Târîhü Muhtasarı’d-Düvel, Menâbi‘ü’s-Sekâfeti’1-İslâmiyye.
[75] Reşîdü’d-Dîn, Oğuz Destanı, (Trc. Ve Tah. A. Z. V. Togan), İstanbul, 1982.
[76] Reşîdü’d-Dîn, Câmiü’t-Tevârih, (Nşr. M. Rûşen ve M. Mûsevî), I-IV, Tahran, Neşrü’l- Berz, 1373.
[77] Ebu’l-Fidâ, Târîhü'l-Meliki'l-Meyyed İsmâil Ebi’l-Fidâ, (İbn Süleymân Kurdî), I-II, TTK B.I / 482.
[78] Kazvînî, Hamdullah Mustevfî. Târîh-i Güzide, Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebîr, 1364.
Şebânkâreî, Muhammed b. Ali. Mecmau’l-Ensâb, (Nşr. M. H. Muhaddis), Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebir, 1376.
[80] İbn Haldun, Târîhü İbn Haldun, (Nşr. H. Şahâde ve S. Zekkâr), Beyrut, 1408 / 1988.
[81] Hâfız Ebrû, Zübdetü’t-Tevârîh, I-II, (Nşr. Seyyid Kemâl Hâc Seyyid Cevâdî), Tahran, İntişârât-ı Vüzarât-ı Ferheng ve İrşâd-ı İslâmî, 1372.
[82] Esad Efendi Kütüphanesi (Süleymaniye), no: 2317.
[83] Neşrî, Kitâb-ı Cihan-Nümâ Neşrî Tarihi, (Yay. F. R. Unat ve M. A. Köymen), I-II, Ankara, 1995.
[84] Mirhond, Ravzatü’s-Safâ, (Nşr. ve Telhis. A. Zeryâb), I- VI, Tahran, İntişârât-ı İlmî.
[85] Hondmîr, Târîhü Habîbi ’s-Siyer fî Ahbârı Efrâdi Beşer, (Mukaddime C. Hemâî), I- IV, Tahran, întişârât-ı Kitâbhâne-i Hayyâm,1333.
[86] Müneccimbaşı, Câmiü’d-Düvel (Karahanhlar Fasikülü), (Trc. N. Lugal), İstanbul, 1940.
[87] İbnü’l-Adîm, Bugyetü’t-Taleb fî Târîhi Haleb, (Nşr. A. Sevim), Ankara, 1976.
[89] İbn Kutluboga, Tâcü’t-Teräcim fî Tabakâti’l-Hanefiyye, (Nşr. El-Hulv), Bagdad, 1962.
3 Temimî, Tabakâtii ’s-Seniyye fi Terâcim el-Hanefiyye, I-IV, (Nşr. A. Muhammed ), Riyad, 1983, 1989.
[91] İftihârü’d-Din Tâhir b. Ahmed el-Buhârî, Hülâsatü’l-Fetâvâ, AÜİF Ktp., No: 36067.
[92] Hâfizu’d-Din Muhammed b. Muhammed b. Şehâb el-Kerderî el-Hârizmi el-Bezzâzî, Fetâva'l-Bezzâziyye, AÜİF Ktp. No: 36357.
[93] Raşîd Efd. Ktp. No: 903 vr. 66a-b, 77a-b.
[94] Avfî, Cevâmiü’l-Hikâyât ve Levâmiü’r-Rivâyât, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
[95] Avfî, Cevâmiü’l-Hikâyât ve Levâmiü’r-Rivâyât, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1374.
[96] Devletşâh, Tezkiretü’ş-Şüarâ, (Nşr. M. Ramazânî), Tahran, Çâp-ı Peyk-i İrân, 1366.
[97] Devletşâh, Tezkire-i Devletşâh, (Tre. N. Lugal), I, İstanbul, MEB., 1990.
[98] Râzî, Tezkere-i Heft İklim, (Nşr. M. R. Tâhirî), I-III, Tahran, İntişârât-ı Serûş, 1378.
1 Rızâ Kulihan, Mecmaü’l-Fusahâ, I-VI, (Nşr. Muzâhir Musaffa), Tahran, Müessese-i Emîr-i Kebîr, 1336 (I. cilt), 1339-1340 (II-VI. cilt).
[100] İbn Hallikân, Vefayâtü ’l-Ayân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân, (Nşr. İ. Abbâs), I-VIII, Beyrut, Dârü Sâdır, 1994.
[101] Zehebî, Siyerü A‘lâmi ’n-Nübelâi (Nşr. Ş. Arnavûtî ve M. N. Araksûsî), I-XXIII, Beyrut, Müessesetü’r-Risâle, 1413.
[102] Mu‘înü’l-Fukarâ, Târîh-i Mollâzâde der Zikr-i Mezârât-ı Buhârâ, (Nşr. A. G. Me‘ânî), Tahran, İntişârât-ı Kitâbhâne-i îbn Sînâ, 1339.
Türk Hakanlığı (Karahanhlar)
Mucemü'l-Buldân: Şehâbü’d-Dîn Ebû Abdullah Yâkût b. Abdullah el-Hamavî (ö. 1229)’nin alfabetik olarak düzenlediği ve Musul’da 1224 yılında tamamladığı eser, bir coğrafya lügati mahiyetindedir. Türkistân maddesinde olduğu gibi, ele aldığı bölgenin tarihi, edebiyatı ve yetişen büyük simaları hakkında bilgiler veren eserin F. A. Cundî tarafından yapılan neşrinden yararlanıldı.1
Âsârü’l-Bilâd ve Ahbârü'l-İbâd: Ebû Yahyâ Cemâlü’d-Dîn Zekeriyyâ b. Muhammed b. Mahmûd el-Kazvînî (ö. 1283)’nin bir önsöz, üç mukaddime ve yedi iklim üzerine düzenleyerek kaleme aldığı eseri, bir coğrafya kitabıdır. Kendinden önceki İslam coğrafyacılarından geniş ölçüde yararlanan müellif, bölge ve şehirlerden bahsederken tarihî, edebî ve ileri gelen kişiler hakkında bilgiler verir. Bunlar arasında Ömer Hayyâm hakkındaki kayıtlarından yararlandığımız eserin, Dârü Sâdır tarafından Beyrut’da yapılan neşrinden faydalanıldı.2
-
1.1.2.8. Çeşitli Bilimlere Ait Eserler
Nilıâyetü 'l-Ereb fi Fününi 7-Edeb: Ahmed b. Abdülvahhâb en-Nüveyrî (ö. 1332)’nin, edebiyat, tarih, coğrafya, astronomi, siyaset, hayvanlar, bitkiler v.s. hakkında bilgiler içeren, ansiklopedik bir eseridir. Mısır’da doğan ve Memlûklerin hizmetinde bulunan Nüveyrî, Türk Hakanlığı’na dair verdiği bilgileri, çoğunlukla İbnü'l-Esîr’in el-Kâmil’inden, Hakanlığın hilâfet ile ilk ilişkileri ve el-Vâsıkî olaylarını da Hilâlü’s-Sâbî’nin eserinden almıştır. Nüveyrî’nin eseri neşredilmiştir.3
1 Yakût, Mııcemü 'l-Buldân, (Nşr. F. A. el-Cundî), I-V, ayrıca fihrist I-II, Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye.
2 “Kazvînî Zekeriyâ. Asâru 'l-Bilâd ve Ahbâru'l-İbâd. Beyrut, Dârü Sâdır.
3 Nüveyrî, Nihâvetü ’l-Ereh fî Fününi ’l-Edeb, XXVI, (Nşr. M. F. Anîtil ve M. T. Hacerî), 1405/ 1985.
-
1.1.2.9. Tezkireler
Tezkire-i Sattık Buğra Han; Umumiyetle XIX. Yüzyıl başlarından itibaren kaleme alınan Tezkire nüshalarında gaza fîkrinin ön planda olması nedeniyle, kronoloji ve mekan boyutu dikkate alınmamıştır. Bir mukaddime, iki bâb ve bir hâtimeden oluşan Tezkire'nin hatime (son) bölümü “İmamlar Vakası”, XVIII. asrın ikinci yarısında yaşamış olan Molla Niyâz Hotenî’nin manzum “Dört İmamlar Tezkiresi" nin nesir halidir. Bu nazım Tezkire 1984 yılında Urumçi’de M. Hüdaverdî tarafından Bulak mecmuasında yayınlanmıştır (Hotenî 1984: 68-106). Bugün, Tezkire'nin Türkçe, Farsça, Tacikçe olmak üzere on bir nüshası Taşkent El-Bîrûnî Enstitüsü Kütüphanesinde bulunmaktadır. Kütüphanenin yayınlanan katalogunda ise sadece Molla Hacı nüshası kaydedilmiştir (Yusupova 1998: 243, n. 635). Moskova’da yayınlanan bir başka katalogda çok sayıda nüshasının daha bulunduğu anlaşılmaktadır (Muginov 1962: 61- 67, 79-83, 152-163). Kâşgar vilayeti Medenî Yadigarlıklar Müzesinde bulunan Tezkire'nin Molla Hacı nüshası, Turdi Şeyh Ahun ve Kadir Ahun Katip nüshaları da dikkate alınarak 1988 yılında Kâşgar’da neşredilmiştir.1 Tezkire'nin kısmî bir tercümesi, çok daha önce F. Grenard tarafından yapılmış idi.2
Ortaçağ İslam ülkelerinin hiç birinde görülmeyecek kadar, hakanlığa ait çok sayıdaki nümizmatik materyalin arkeolojik kazılar sonucunda gün ışığına çıkarılmış olması, İslam kaynaklarının yetersiz kaldığı veya boş bıraktığı alanların doldurularak, bir bütün dahilinde Hakanlığın siyasî tarihini ele almaya imkan vermektedir. Ancak, nümizmatik verilerin sağladığı bu avantaja karşın, hakanlık nümizmatiğinin, ortaçağ İslam nümizmatiğinin en zor ve karmaşık devresini yansıtması, bir çok meseleyi de beraberinde getirmektedir. Hakanlığın hiyerarşi yapısına uygun olarak, “halife”nin, tüm ülkede “metbû” tanınan hakanın, ülkenin bir bölgesinde hakana “tâbi” sıfatı bağlı olan ve yönetimi elinde bulunduran hanedan mensubunun, o bölgede yer alan merkezlerde bir aşağı
mertebede bulunan ve “alt tâbi” sıfatı ile yönetim sergileyen hanedan mensubu veya başka kökenden yöneticilerin ve nihayet “darrâb”ın künyeleri, adları ve çoğu kez birden fazla olan Türkçe, Arapça, Farsça, Tacikçe unvanlarının okunuşu, birbirinden ayırt edilerek tasnifî ve siyasî akışın hızına paralel olarak meydana gelen statü değişikliklerinin takibi, yer ve tarihi silik, yazılarının kısmen okunabildiği veya da tamamen silinmiş paraların hangi yöneticiye, tarihe ve şehre ait olduğunun tespiti ile bunun siyasî tarih açısından sonuçları, bu meselelerin belli başlı olanlarıdır.
Yönetici sınıf açısından ortaçağın en önemli propaganda aracı olan paralar, Hakanlığın, siyasî emellerini ve bunların sonuçlarını yansıtması açısından önemli olduğu kadar, dinî, İçtimaî, İktisadî ve etnik durumu ile sanatı, dili ve sistemi hakkında somut bir tablo sunmaktadır. Bununla birlikte, Kâşgar merkezinde yönetilen ve bugünkü Doğu Türkistan dahilinde kalan bölgede yapılan arkeolojik çalışmaların yetersizliği nedeniyle, buraya ait nümizmatik materyaller pek azdır. Bu bakımdan Hakanlığın bu bölgesinde vukua gelen siyasî gelişmeleri diğer bölgelere oranla ayrıntı ile takip etme imkanı bulunmamaktadır.
H. M. Fraehn, B. Dorn, A. K. Markov, R. Vasmer ve O. Pritsak'ın eskilere dayanan ibtidaî ve kısmî çalışmaları bir tarafa, Türk Hakanlığı nümizmatik verilerinin ilk kez bir bütün dahilinde (X. yüzyılın sonu-XIII. yüzyılın başları) ve %50’ye varan yeni materyallerle tarihî bir kaynak olarak incelenmesi ve değerlendirilmesi, B. D. Koçnev tarafından doktora tezi kapsamında yapılmıştır. Bu tezin geniş bir özeti 1993 yılında Moskova’da yayınlandı.1 Koçnev, tezin ilk bölümünde hakanlık paralarının genel özellikleri, ikinci bölümde Türk Hakanlığı paralarını öğrenme metodu, üçüncü bölümde paralarda yer alan unvan ve isimlerin karakteristiği, dördüncü bölümde nümizmatik veriler çerçevesinde Hakanlığın siyasî tarihi, son bölümde ise parasal ilişkilere dayanarak Hakanlığın sosyal ve İdarî yapısı hakkında değerlendirmeler yapmaktadır. Tezini makaleler halinde de yayınlayan Koçnev’in, bundan başka Hakanlığın ikiye ayrılmasına kadar Mâverâünnehr’de hakimiyetini devam ettiren Ali Tegin ve oğulları devrine ait nümizmatik verileri değerlendirdiği makalesi2 ile, 1995 ve 1997 yıllarında
yayınladığı hakanlığa ait 881 / 991-992 tarihli en erken paradan, yıkılışına kadar kronolojik sıra ile ele aldığı ve tablo halinde sunduğu 1354 adet parayı içeren iki makalesi1, geniş ölçüde yararlandığımız çalışmaları arasındadır. (Al-i Burhân, Batı Türk Hakanlığı v.b. konulara tahsis edilmiş, yararlandığımız diğer makaleleri için bkz. Bibliografya)
X. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın ilk yarısına ait nümizmatik veriler çerçevesinde Hakanlığın bu tarihler arasındaki siyasî tarihi, 1968 yılında yapılan doktora tezi kapsamında M. N. Fedorov tarafından incelenmiştir.2 Sonraki yıllarda Fedorov, tezinde ele aldığı konuları makaleler halinde yayınladı.3 Gerek tezinde ve gerekse daha sonra yayınladığı makalelerinde Fedorov, siyasî tarihten ziyade paralar üzerinde yer alan künye, unvan, isim, ibareler, yer ve kronoloji meseleleri üzerinde durmuştur. Ancak, hem paralardaki yazıları hatalı okuma, hem de bu verilerin tasnifî ve kime ait olduğunun tespiti konularındaki hatalı sonuçları, başta Koçnev olmak üzere Davidoviç ve diğer bazı nümizmatlarca, şiddetle tenkit edilmiştir. Bilhassa Koçnev yazdığı bir çok makalede, Fedorov’un yaptığı bütün çalışmaların yanlış ve araştırma metoduna uygun olmadığını sıkça vurgulamış ve tezlerini çürütmüştür. Nitekim. 2000 ve 2001 yıllarında yayınladığı4 son çalışmalarında Fedorov’un, Koçnev’in yayınlarından sıkça yararlanarak sunduğu yeni şecere ve veri tablosu, eski tezlerini büyük ölçüde terk ettiğini göstermektedir. Bu bakımdan, Fedorov’un özellikle eski yayınlarına ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir.
Türk Hakanlığı nümizmatiğine dair hatırı sayılır çalışmaları bulunan nümizmatlardan biri de E. A. Davidoviç’tir. Hakanlığın Mâverâünnehr’i ele geçirme sürecinde (X. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın başı) nümizmatik verilere göre dihkanların statüsünü ele aldığı çalışması, bu döneme bir hayli ışık tutmaktadır. Davidoviç, burada Fedorov’u tenkit etmeyi de ihmal etmemiştir.1 Bugünkü Tacikistan'da bulunan paraları esas aldığı ve 1979 yılında yayınlanan kitabında hakanlığa ait paralara geniş bir yer ayırmıştır.2 Bundan başka, nümizmatik veriler kapsamında Hakanlığın ikiye ayrılmasına dair makalesi de diğer bir önemli çalışmasıdır.3
Hakanlığa ait paralara yer veren A. Markov’un katalogu zengin bir materyal sunmaktadır.4 H. M. Fraehn, B. Dorn . Ahmed Tevhid. S. L. Poole, İ. Artuk, H. Edhem, R. Vasmer ve O. Pritsak da nümizmatik alanda bir hayli mesai harcayanlardandır.5 S. Album. F. Schwarz, T. Mayer ve E. Rtveladze tarafından yakın zamanlarda yayınlanan nümizmatik kataloglar da konumuz açısından yararlı olmuştur.6 Türk Hakanlığı’nın bugünkü Doğu Türkistan sınırlarında kalan bölgesindeki hakanlık paralarını ihtiva eden ve H. Q. Xiang tarafından telif edilen müstakil bir Çince eser de dikkate değerdir. 7
Bilhassa, şecere ve kronoloji meselelerinde büyük önem arz eden kitâbelerden biri, Fergâna’da Varuh vadisinde bulunan 3 Cemaziyelevvel 433 / 29 Aralık 1041 tarihli Varuh yazıtıdır. Yazıtta Muizzü’d-Devle Arslan Tegin Ebu'1-Fazl el-Abbâs b. Müeyyidü’l-Adl İlig b. el-Emîr Nasr b. Ali’nin adı geçmektedir. Z. V. Togan’ın Türkçe tercümesini verdiği (1966-1967: 43) tarihî kaynak mahiyetindeki yazıt, B. A. Litvinsky tarafından ayrıntılı ve çok yönlü olarak incelenmiştir.1 Koçnev ise yazıtta geçen bilgileri nümizmatik verilerle mukayese ederek değerlendirmiştir.2
Şemsü'l-Mülk Nasr (460-472 / 1068-1080)'ın inşa ettirdiği Rıbât-ı Melik’in kitabesinde yer alan yazılar, Risâletü’l-Bafıâiyye müellifî tarafından Nevâdirü’l-Usûl'den alınmıştır. Burada, Şemsü'l-Mülk’ün şeceresi ve rıbatın inşa tarihi kayıtlıdır (Râşîd ef. Ktp. No:903, 66b). Şecere, unvan ve kronoloji açısından faydalı olan bir başka kitabe, Rebiülahir 547 / Temmuz-Ağustos 1152 tarihli Hüseyn b. Hasan türbesindeki kitabedir.
Kayrak adı verilen mezar taşlarında yer alan yazılar, devrin dinî, etnik ve sosyal hayatı hakkında ip uçları verdiği gibi, bilhassa devletin çeşitli kademelerinde hizmet veren bürokrat-ulemanın şecereleri ile, statülerine bağlı olarak aldıkları unvanları yansıtması bakımından çok önemlidir. Bu çerçevede L. N Dodhudoyeva’nın Semerkand’da bulunan kayrakları neşrettiği eseri3 ve V. N. Nastiç’in Buhârâ’da yer alan kayrakları neşrederek incelediği makalesi4, bu konuda materyaller sunan dikkate değer çalışmalardandır.
1911 yılında Yarkend dışındaki bahçelerde bulunan on beş adet Arapça ve Türkçe mahkeme kararları ile alış-veriş senetlerini ihtiva eden Doğu Türk
Hakanlığı’na ait vesikalar, E. Denison Ross vasıtası ile korunabilmiştir.1 Tamgaç Han Hasan (462-496 / 1069-1103) ve oğlu Çağrı Tegin’in adı ve unvanlarının zikredildiği Arapça vesikalardan biri Barthold tarafından neşredilmiştir.2 Uygur harfleri ile yazılan Türkçe vesikalardan beş tanesi de Ş. Tekin tarafından neşredilerek incelenmiştir.3
Tamgaç Han İbrâhimb. Nasr (433-469/ 1041 -1068)’ın Semerkand’da inşa ettirdiği medrese ve hastaneye ait vakfîye metni günümüze kadar geldi. Tamgaç Han İbrahim devrine ışık tutarken, Türk Hakanlığı’nın medenî sahadaki ulaştığı seviyeyi de ortaya koyan vakfîye metni neşredilmiştir.4
Talas savaşından (751) sonra Çin’in Orta Asya’daki nüfuzunun tamamen zayıflamasına paralel olarak, buradaki Türk boylarına dair Çin kayıtları da azalmıştır. Türk Hakanlığı devrine gelindiğinde ise mevcut pek az kayıt, Uygurların yıkılışının etkilerine bağlı olarak, Batı’ya doğru yapılan göçlere dair kısa bilgiler ile, sonradan Hakanlığın nüfuzu altına giren, ama zaman zaman
istilalara uğrayan bir sınır ticaret şehri olan ve yerli idarecilerle yönetilen Hoten’den Çin’e gidip-gelen ticarî elçilik heyetlerine dair bilgileri ihtiva eder.
Eski Tangnâme ile Yeni Tangnâme’de yer alan “Uygurlar Tezkeresi”nde ve Halkı İdare Etmenin Genel Örnekleri adını taşıyan bir başka vakayinamede, Uygurların yıkılışı ve bazı boyların Batı’ya doğru Karluklar tarafına kaçtığına dair kısa bilgiler bulunmaktadır.1 Hoten’den Çin’e giden ticarî elçilik heyetlerine dair kayıtlar ise, Sung sülalesi (960-1279) tarihi (Sungnâme) ve Liao sülalesi (907-1125) tarihi (Liaonâme)'nde yer almaktadır.2
Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor ’un Zeyli (1136-1162): Hayatı hakkında hiçbir şey bilinmeyen Urfalı Mateos’un kaleme aldığı ve Yakın-Doğu’nun Türk nüfuzuna girmesi. Haçlı seferleri. Lâtin prenslerinin hayat ve akıbetleri hakkında bilgiler veren bir vakayinamedir. Talebesi Papaz Grigor. vakayinameyi 1162 yılına kadar devam ettirmiştir. Çalışmada, eserin, H. D. Andreasyan tarafından yapılan Türkçe tercümesinden faydalanıldı. 3
Makhtebhanûth zabhne (Kronografya, Târihti’z-Zamân): Ebu'l-Ferec Cemâlü’d-Dîn Yuhannâ Mâr Grigorius b. Tâcü’d-Dîn Ehrûn (Hârûn-Aaron) el-Malatî İbnü'l-İbrî (ö. 1286) tarafından yazılan ve yaratılıştan 1286 yılına kadar gelen olayları ihtiva eden bir umumî tarihtir. Eser iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümü “Chronicon Syriacunı" adıyla tanınmakta olup, Arapça, Farsça ve diğer bazı kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmış bir dünya tarihidir. Kaynakları arasında “Meliknâme”nin bulunması, konumuz açısından eseri daha değerli kılmaktadır. Türk Hakanlığı’nın Selçuklular ile ilişkisi çerçevesinde yararlı olan eserde, Doğu Türk Hakanlığı’nın Müslüman olmayan unsurlar karşısında maruz kaldığı zor duruma işaret eden Semerkand Nastûrî metropolitine ait bir mektubu kaydetmiş olması, dikkate değer bir başka husustur. Muhtelif neşirleri olan
1 (bkz. Hua Tao 2003: 78-83)
2 Türkçe tercümeleri için bkz. Nuraniye Hidayet, Çin Kaynaklarına Göre Karahanlılar (HÜSBE Basılmamış Y.L. Tezi), Ankara, 1992; We Liang-tao, Kârâhânîler Târihîden Bâyân, (Uyg. Trc. A. Nurdun), Kaşgar, Kaşgar Uygur Neşriyatı, 1986.
Chronicon Syriacum'un 1932 yılında yapılan İngilizceye tercümesinden, “Abû ’l-Farac Tarihi” adıyla Ö. Rıza Doğrul tarafından Türkçeye kazandırıldı.1
Türk Hakanlığı’nın siyasî tarihini kuruluşundan yıkılışına kadar bir bütün dahilinde ele alan ve bu alandaki meseleleri derinlemesine inceleyen müstakil bir kitap mevcut değildir. Bununla birlikte, siyasî, İdarî, İktisadî ve İçtimaî konuların tamamını ihtiva eden genel mahiyette yazılmış eserler vardır.
Şehâbü’d-Dîn Mercânî (ö. 1889)’nin Gurfetü’l-Hevâkîn li Urfeti’l-Havâkîn2 (1864, Kazân; 1941’de yazılan yazma nüshası: Taşkent El-Bîrûnî Şarkşinaslık Ens. Ktp. No: P.N. 5741)’i, İslam kaynaklarının yanı sıra, nümizmatik materyallerin de kullanıldığı Türk Hakanlığı’na dair yazılan başlangıç mahiyetinde ilk müstakil çalışmadır. Kısa bir girişten sonra hakanların hal tercümelerinin kaydedildiği eserde, tarihî ve dinî İslam kaynakları, bazı nümizmatik veriler ile desteklenmiştir. Doğu Türk Hakanlığı hakkındaki bilgiler oldukça sınırlı iken, Hakanlığın ikiye ayrılmadan önceki devri ve Batı Türk Hakanlığı’na dair kayıtlarında orijinal bilgiler yer almaktadır.
Hakanlığın menşeini Çiğillere bağlayan O. Karaev’in İstoriya Karahanidskogo Kaganata (Frunze, 1983) adlı eserinde siyasî tarihe dair verilen bilgiler, Rusça’ya tercüme edilen bazı İslam kaynaklarına, çoğunlukla da Barthold ve Pritsak’ın çalışmaları ile Davidoviç’in nümizmatik değerlendirmelerine dayanmaktadır.
We Liang-tao’nun Kârâhâniler Târihiden Bâyân3 (Uyg. Trc. A. Nurdun, Kaşgar, 1986) adındaki çalışması da bilhassa Çin kaynaklarının Türk
Hakanlığı’nın siyasî tarihine ne ölçüde katkı sağlayacağını göstermesi bakımından önemlidir. We Liang-tao, konu ile ilgili olarak pek az kayıt içeren Çin kaynaklarının önemini biraz da abartarak, hayli iddialı bir şekilde Yağma tezini savunmuştur. Ancak, argümanları kendi içinde olduğu gibi, İslam kaynakları ile de çelişmektedir.
-
R. Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı (İstanbul, 1981)’ında, Hakanlığın İdarî yapısını ele almakla birlikte, giriş bölümünde siyasî tarihi bir bütün olarak kısaca özetlemiştir. Hakanlığın kültür hayatına dair kaleme aldığı Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası (Ankara, 1997)’nda ise siyasî duruma pek az yer vermiştir.
Z. V. Togan’ın Karahanlılar(840-1212) 1966-1967 Ders Notları, Türkiye’deki Türk Hakanlığı’na dair yapılan çalışmaların başlangıcı olarak kabul edilebilir. Yayınlanmamış olan bu çalışma, araştırmacıları teşvik ve yönlendirici mahiyette hakanlık devrine ait geniş bir kaynak bilgisi sunmaktadır. Hatta, bugün mevcut olmayan bazı kaynaklardan alıntılar vardır. Karışık bir üslupta da olsa, devrin siyasî tarihi ile alakalı çeşitli meselelere değinilmesi ve ortaya atılan bazı görüşler, araştırmacıların konuya olan ilgi ve merakını arttırmaktadır.
-
K. Şahniyazov’un Karluk Devleti ve Karluklar (Taşkent, 1999), Hâcı Nûr Hâcı’nın Kârâhânîlering Kıskaça Târihi (Urumçi, 1984) ile Kadimki Uygarlar ve Kârâhânîler (Urumçi, 2001) ve E. N. Necef in Karahanlılar1 (İstanbul, 2005) popüler tarzda yazılan ve yerel tarih niteliği taşıyan eserlerdir.
Grigorev’in 1874 yılında yayınlandığı “Karakhanidy v Maveranagre, po Tarkhi Muneddzhim-bashı” v Osmanskom tekste, s perevodom i primechaniiami V. V. Grigor’eva (TVORAO, v. 17, 1874: 189-258) makalesinde ‘Karahanlılar’ adını ilk kez kullanması, sonradan bu adın benimsenerek yaygınlaşmasında temel faktör olmuştur.
Ancak, ‘Karahanlıların’ siyasî tarihî söz konusu olduğunda, bu alanda tek otorite olarak O. Pritsak’ın çalışmaları, uzun yıllar araştırmacıların temel referans kaynağı olmayı sürdürmüştür. “Von den Karluk zu den Karachaniden” (ZDMG, I, 1951: 270-300) adındaki makalesinde Pritsak, Kartukların 840 yılına kadarki yabguluk devresini, Karlukların hakanlığa geçiş sürecini, erken dönem Hakanlığın siyasî tarihi ve İslam’ı kabulü konularını incelemiştir. Diğer çalışması “Karachaninidsche streitfragen 1-4” (Oriens, III/2 1950: 209-228)’de ise, bazı hanedan mensuplarının kimliği, isim ve unvan teşhisleri üzerinde durarak, İslam kaynakları ile mevcut nümizmatik verileri karşılaştırmış ve bazı görüşler ortaya atmıştır. Bir bütün dahilinde ele aldığı Hakanlığın siyasî tarihi “Die Karachaniden” (Der İslam, XXX, 1952: 17-68)’in Türkçesi, İslam Ansiklopedisi (VI, İstanbul, MEB, 1953 / 1997: 251-273)’nde “Karahanlılar” maddesi olarak yayınlanmıştır. “Âl-i Burhân” (Der İslam, XXX, sa.l, Berlin, 1952: 81-96), “Kara”, (60. Doğum Yılı Münasebetiyle Zeki Velidi Togan 'a Armağan, Symbole in Honorem Z. V. Togan, İstanbul, 1950-1955: 239-263) ve “Mahmud Kâşgarî Kimdir?” (Türkiyat Mecmuası X, İstanbul, 1953: 243-246; Stııdies Medival Eurasian History, London, 1981: XVIII) Pritsak’ın konumuz açısından yararlı olan diğer çalışmalarıdır.
C. E. Bosworth’un İngilizce İslam Ansiklopedisi (III: 1113-1117)’inde “İlig-Khans or Karaklıanids” ve A. Özaydın’ın Diyanet İslam Ansiklopedisi (XXIV, İstanbul, 2001: 404-412)’inde yazdığı “Karahanlılar” maddeleri, O. Pritsak’ın çalışmalarının bir özeti mahiyetindedir. Son zamanlarda yayınlanan Türkler Ansiklopedisinde R. Genç “Karahanlılar Tarihi” (IV, Ankara, 2002:445-459) ve J. Paul “Karahanlılar” (IV, Ankara, 2002: 460-468) makalelerini
yazmışlardır. Dictionary of the Middle Ages (X, New York, 1980, 230-23 l)’de çok kısa bir “Qarakhanids” maddesi yazan P. Golden’ın, “The Karakhanids and Early Islam” (The Cambridge History of Early Inner Asia, Cambridge, 1990, 343 - 352; Türkçesi, Erken İç Asya Tarihi, İstanbul, 2000: 459-497) adlı çalışması konumuz açısından çok yararlı olmuştur. E. A. Davidoviç’in “The Karakhanids” (History Of Civilizations of Central Asia, IV, Unesco, Paris, 1998: 119-143) makalesi, bilhassa Hakanlığın ikiye ayrılma süreci ve Batı Türk Hakanlığı’nın İktisadî yönüne dikkat çekmesi bakımından bir hayli önemlidir.
Z. V. Togan'ın “Karahanlılar” (AÜFEF Araştırma Dergisi, sa.13/1, Erzurum, 1985: 71-93) adını taşıyan makalesi, 1966-1967 Ders Notları'nm bir özetidir. “Karahanlılar Tarihine Ait Bazı Kayıtlar” (Türk Yurdu, V, sa. 11, Ankara, 1966:7-10), Togan'ın muhtelif kütüphanelerde yer alan bazı yazmalarda tespit ettiği hakanlık devrine ait vakfîye metinleri, kitabe ve şecere kayıtlarını ihtiva etmektedir.
B. D. Koçnev’in “The Origins of the Karakhanids: A reconsideration” (Der İslam Bd. 73, 1996: 352-357), J. Oda’nın “Hangisi Karahanlılarm Kökeni; Uygurlar mı, Yoksa Kartuklar mı?” (Türkler, II, Ankara 2002: 255-259), H. Wang'ın “Uygurların Batıya Göçünden Karahanlılara Kadar" (Sincan SBAD, Temmuz 1984: 1-13) adlı makaleleri, Türk Hakanlığı’nın menşei meselelerini konu edinen ve tartışan çalışmalardandır. Barthold’un “Kutadgu Bilig’in Zikrettiği Buğra Han Kimdir?” (TM, I, İstanbul, 1925: 221-226) makalesi de şecere ve kronoloji meselelerinde yararlı olmaktadır. M. F. Grenard'ın “Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarihi” (Ülkü, sa. 74-83, 1939), tezkire açısından olduğu kadar, siyasî tarih açısından da oldukça önemlidir.
Orta Asya araştırmaları kapsamında IFEAC'ın yayınladığı Cahiers D 'Asie Centrale'nin 9. sayısı Etudes Karakhanides (Tachkent-Aix-en-Provence, 2001) adı ile Türk Hakanlığı tarihine tahsis edilen özel bir yayındır. Bu özel sayıda yer alan makaleler, Türk Hakanlığı’nın siyasî, dinî, İktisadî ve kültürel tarihini ele alırken, Y. Bregel’in Bibliography of Islamic Central Asia (I-III, Indiana, 1995)’sından sonra 2001 yılına kadar gelen konu ile ilgili çalışmaların bir bibliyografyası da eklenmiştir.
Türk Hakanlığı’nın Orta Asya’da ilk Müslüman Türk devleti olması, bugünkü İslam ülkelerindeki araştırmacıların bir nebze de olsa bu devletin tarihine ilgi duymasına neden olmuştur. Bu çerçevede, M. Gamadî’nin “Alâkâtü'l-Karâhâniyîn bi Türkistân ve Bilâdi Mâverâünnehr bi’d-Düveli’l-İslâmiyyeti'l-Mücâvere ve Devrühum fî Neşri'l-İslâm” (MUK, V, 1995: 239-278), M. M. Âlim’in “Tahkiki Derbâre-i Karâhâniyân” (Dâniş, sa. 50, 1376: 55-79), A. Müheymid’in “El-Karahâniyyûn ve Cühûdühum fî Neşri'l-İslâm”, (Mecelletü Câmiati’l-İmâm Muhammed b. Suüdi'l-İslâmiyye, sa.16, 1417: 273-318) ve H. A. Dakukî’nin “Devletü'l-Karahaniyye” (MMA, sa. 41-42, Bağdâd, 1990: 134-150) çalışmaları zikredilmelidir.
V. V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan (Ankara, 1990)’da Mâverâünnehr’in tarihî coğrafyasının yanı sıra, İslam orduları tarafından fethinden itibaren Moğol istilasına kadar bölgenin siyasî tarihini ele almıştır. Bu çerçevede Sâmânîler, Gazneliler, Selçuklular. Hârizmşâhlar ve Kara Hıtâylarla olan ilişkisi çerçevesinde Türk Hakanlığı’nın siyasî tarihine de yer vermiştir. Foıır Stadies on the History of Central Asia (I, Leiden, 1962: 86-100)’da ise, “The Qarluq” ve “The Çarakhanids” başlıkları altında dinî, İktisadî ve içtimai bakımdan olduğu kadar. Hakanlığın siyasî tarihine de yer vermektedir. Yetti Su Tarihi Oçirkları (Uyg. Tere. Urumçi, 2000)’da Barthold, Yedi Su havalisinin tarihini ele alırken, hakanlık devrindeki duruma da değinmiştir. Orta Asya Türk Tarihi hakkında Dersler (Ankara, 1975), Hakanlığın Orta Asya Türk tarihindeki mevkiini göstermesi açısından önemlidir.
Orta Asya tarihi, genel Türk tarihi ve Hakanlığın çağdaşı olan devletler ile olan ilişkileri kapsamında ele alınan çalışmalarda Türk Hakanlığı’na kısa da olsa yer verilmiştir. Z. V. Togan’ın Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi (İstanbul, 1981a) ve Umumi Türk Tarihine Giriş (İstanbul, 1981b), Özkan İzgi’nin Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre) (Ankara, 1987), O. Turan'ın Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (İstanbul, 1993), M. A. Köymen’in “Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Kuruluşu I" (DTCF, XV, sa.1-3, Ankara, 1957: 97-194), F. Sümer’in Eski Türklerde Şehircilik (Ankara, 1994), İ. Kafesoğlu’nun Harezmşahlar Devleti tarihi (485-618 / 1092-1221) (Ankara, 1992) ve Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu
İmparatorluğu, (İstanbul, 1953), E. Merçil’in Gazneliler Devleti Tarihi (Ankara, 1989), M. Nazım’ın Sultan Mahmud of Ghazna (Cambridge, 1931), C. E. Bosworth’un The Ghaznavids Their Empire in Afghanistan and Eastern Iran, (Beyrut, 1973), Y. A. Hashmi'nin Successors of Mahmud of Ghazna (Karachi, 1988), İsenbike Togan'ın The Kerait Khanate and Chinggis Khan (Leiden-New York-Köln, 1998), Hua Tao’nun VIII-X Asırlardaki Garbı Târihî Hakkıda Tetkikât (Kaşgar, 2003), J. P. Roux’un Türklerin Tarihi (İstanbul, 1998) ve P. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş (Ankara, 2002)’i bu anlamda konumuz açısından önemlidir.
‘Karahanlılar’ adı ile araştırmalara konu olan ve hafızalarda bu isimle yer edinen Türk Hakanlığı, İslam’ı kabul eden ilk Türk devleti olmakla, her alanda büyük değişimlerin yaşandığı bir dönemi yansıtmaktadır. Bu değişimin etkileri, sadece onların hakim oldukları bölgelerle sınırlı kalmamıştır. Seyhûn boyları ve Mâverâünnehr’den batıya doğru, Horasân, Irâk, Kafkaslar, Suriye, Anadolu ve Balkanlar'a, güneyde Afganistan ve Hinistan’a, kuzeyde Kazakistan ve Rusya’nın güney eteklerine ve doğuda Çin’e kadar, kısacası Orta Asya ile buradan Türklerin gittiği her yerde bu etkileri görmek mümkündür.
Bir İslam coğrafyasında değil, tamamen bu coğrafyanın dışında kalan hakimiyet alanında İslam’ı kabul eden Türk Hakanlığı, bu yönü ile diğer ortaçağ Türk devletlerinden farklı bir özgünlüğe de sahiptir. Bu bakımdan, değişimin ne ölçüde ve nasıl gerçekleştiği ya da başka bir deyişle, İslam dairesi ile ne ölçüde ve nasıl bütünleşildiği sorularına verilecek cevaplar, Türk Hakanlığı tarihinin aydınlatılması ile doğrudan ilişkilidir. Aynı zamanda Hakanlığın siyasî tarihinin gün ışığına çıkarılmasının, devrin hukukî, İktisadî, dinî, İdarî, askerî, edebî, eğitim, sanat v.s. alanlarında yapılacak incelemelere de sağlam bir zemin teşkil edeceği ortadadır.
İslâmî metinleri mevcut nümizmatik verilerle destekleyerek, devrin siyasî tarihini ele alan O. Pritsak’ın görüşleri, doğruları ve hataları ile, uzun yıllar bir çok araştırmacı tarafından referans alınmasına rağmen, eski Sovyetler ve Çin ile bugünkü Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin bölgesel ideolojilerini yansıtan görüşler istisna edilirse, gereği gibi tenkit edilebildiğini söylemek mümkün
değildir. Buna, Pritsak gibi, Barthold’un konu ile ilgili görüşleri de dahil edilebilir. Bu çerçevede, hakan ailesinin hangi Türk boyuna mensup olduğu, devleti kuran unsurun menşei, devletin adı, İdarî yapısında ikili bir sistemin (şerik kağanlık) mevcut olup olmadığı, İdarî yapının işleyişi, İslam’ı kabulün ne şekilde gerçekleştiği, İslam hukuk sistemine göre yeniden yapılanmanın yarattığı etkiler, hanedan ve hilafet ilişkisinin mahiyeti, hanedanın ulema ve mutasavvıflar ile arasındaki ilişkisinin tarzı, devletin doğu ve batı politikasını belirleyen faktörler ve buna bağlı demografîk hareketlilikler, hanedan mensuplarının kendi aralarındaki ilişkileri ve yerel idarecilerin statüleri, şecere, kronoloji, yer ve para ilişkileri, Hakanlığın İslam dairesinde medenî sahaya bugüne kadar uzanan katkılarının ne olduğu v.b. meseleler, hala araştırılmayı ve tartışılmayı bekleyen hususlar olarak kalmıştır.
Bu meseleler kapsamında bizim yapmak istediğimiz, İslâmî metinleri Türk Hakanlığı merkezinde yeniden ele alarak, yeni nümizmatik verilerin desteği ile Hakanlığın siyasî tarihini bir bütün halinde ortaya koymaya çalışmaktan ibarettir. Bu şekilde, siyasî tarihe dair meseleler derinlemesine incelenirken, diğer alanlardaki meselelere de ışık tutacak ip uçları ile, Türk Hakanlığı araştırmalarına bir katkı sağlanması düşünülmüştür.
BİRİNCİ BÖLÜM: KURULUŞ
Bu devletin tarihi hakkında bilgiler içeren muasır ve muahhar İslam kaynakları, hanedanın menşeinin, tarihî mi yoksa efsanevî bir şahsiyet mi olduğu tartışılan Afrâsyâb’a dayandığı hususunda söz birliği etmektedir. Hârizmşahlar devrine (485-618 / 1092-1221) ait İnşâ mecmuasında, politik evliliklerin bir sonucu olarak anne tarafından Selçuklulara akrabalığı bilinen Hakan Mahmûd b. Muhammed (530-536 / 1135-1141)’in nesebi, bir tarafı Selçuk ailesine, diğer tarafı da hükümdarlıkta ondan daha asil ve derin bir soyun bulunmadığı vurgulanan “büyük Afrâsyâb” soyuna bağlanarak methedilmektedir (İnşâ 1898: 27). 597 / 1200-1201 yılında Semerkand’da giden Avfî, “Kâşgar hanı Tamgaç Han” diye bahsettiği hanedanın bir başka üyesini (Tamgaç Han Hasan b. Süleymân 462-496 /1069-1103), “Eski bir hanedanlıktır, Afrâsyâb’dan babasının devrine kadar hepsi padişah idi.” sözleri ile tavsif etmektedir (Avfî 1898: 94). Melikşah’ın hanımı Türkan Hatun hakkında İbnü'l-Esîr, “Türkan Hatun el-Celâliyye, Tamgaç Han (Tamgaç Han İbrâhîm 433-460 / 1041-1068)'ın kızıdır. Tamgaç Han ise Türk asıllı Afrâsyâb neslindendir (İbnü’l-Esîr VIII 1995: 499).” demektedir. H. M. Kazvînî, 992 yılında Maveraünnehr’i ele geçiren Buğra Han (Harûn)’un da Afrâsyâb neslinden geldiğini kaydetmektedir (Kazvînî 1364: 385). Kara Hıtâyların himayesine giren hanedanın doğu koluna mensup Balasâgûn hakimi (İbrâhîm b. Ahmed 5227-555 / 1128-1160), Cüveynî’ye göre, “Afrâsyâb’ın torunu (nebîre-i Afrâsyâb)” idi (Cüveynî 1998: 305). Yine, şair Şehâbî Semerkandî Ahmed, Mesûd b. Muhammed (488-490 / 1095-1097)’i Afrâsyâb soyunun tâcı olarak övmektedir (Kulihan II 1339: 815).
Hanedana mensup bazı hakanların menşeini Afrâsyâb’a bağlayan bu tür münferit kayıtların yanı sıra, Cüzcânî’nin kullandığı “Afrâsyâbiyân (Afrâsyâblılar)”, “Hânân-ı Afrâsyâbî (Afrâsyablı hanlar), Selâtîn-i Afrâsyâbî (Afrâsyâblı sultanlar), Mülûk-u Türkistân-ı Afrâsyâbî (Afrâsyablı Türkistân melikleri) ya da Ümerâyı Afrâsyâbî (Afrâsyâblı emîrler)” gibi genel tanımlamalarla hanedanın bütün mensuplarını içine alan kayıtlar da mevcuttur (Cüzcânî I 1363: 245, 247, 252, 307, 309, 403). Nitekim, İbnü'l-Esîr bu hanedan hakkında genel bilgiler verirken, onları “Âl-i Afrâsyâb et-Türkî (Türk asıllı Afrâsyâb ailesi)” olarak nitelemektedir (İbnü’l-Esîr IX 1995: 320). Almâî’nin
Târîh-i Kâşgar'ından yararlanan ve bu hanedanın tarihî hakkında, bilhassa şecere ve kronoloji açısından, en doğru bilgileri veren Karşî de kaydettiği bu hanedanın şeceresini Afrâsyâb’a dayandırmaktadır (Karşî 1898: 130).
Ceyhûn nehrinin doğusunda kalan Tûrân toprakları esas hakimiyet alanı olan ve Kâşgarlı Mahmûd tarafından Türkçe adı “Tonga Alp Er” olarak kaydedilen (Kâşgarî III 1992: 149) Afrâsyâb, Fars ve Bâbil ülkesini istila ederek bir süre burayı elinde tuttuktan sonra tekrar Ceyhûn’un doğusuna yani, Türkistân’a çekilen Türk asıllı efsanevî bir hükümdar olarak İslam tarihçilerine konu olmuş iken (Taberî I 1407: 268-269; Makdisî III 1903: 146-147), bilhassa, X. yüzyılın sonlarına doğru Fars ülkesinin askerî, siyasî ve demografîk açıdan nasıl hızla Türklerin istilasına uğradığına gözleri ile şahitlik eden Firdevsî’nin kaleme aldığı Şehnamece, Tûrân-İrân savaşlarında Tûrân’ı temsil eden Türk hakanı olarak meşhur olmuştur (Barthold 1975: 116; Mansuroğlu İA IV: 192). Nitekim, Cüzcânî, ele aldığı Tabakât’ında onu “Türk Afrâsyâb” başlığında inceleyerek, nesebi hakkında Türk b. Yâfes b. Nûh ile Tür b Efridûn’a ulaşan iki ayrı şecerenin rivayet edildiğini belirtir (Cüzcânî I 1363: 140).
Mesûdî’ye göre “hakanlar hakanı”, devletin kuruluşunda en önemli rolü oynayan Kartuklardan idi ve diğer bütün Türk ülkeleri ona itaat etmekte idi ki, Fars ülkesini ele geçiren Afrâsyâb ve Sâne1 (سانة
Sâne / شانه
Şana) de bu hakanlardandı (Mesûdî I 1985: 134). Adı geçen bu son hakan Şâna, Türk hakan sülalesi A-şi-na’nın İslam kaynağındaki adı idi (Pritsak 1951: 281; Grenard 1939: 51). Şu halde, Afrâsyâb'ın da Aşina (Böri yani Kurt) sülalesinin bir kolundan geldiğini söylemek mümkündür. Zira, bazı kayıtlar buna izin veriyor. Hanedanın kurucusu değil, İslam ülkeleri ile ilişkisi tespit edilen ilk hakanı Bilge N.çor Kadir Han (بلكا نجو رقدرخان
)'ın Afrâsyâb neslinden geldiğini söyleyen Karşî, Afrâsyâb’ı Tür b. Efridûn’a, onu da Yâfes’in torunu Böri (Kurt)’ye ulaştıran bir şecere sunmaktadır (Karşî 1898: 130). Afrâsyâb soyundan Tamgaç Han İbrâhîm (43 3-460 / 1041-1068)’in “Han” unvanı almadan önce Böri Tegin (Kurt Prens) unvanı taşıdığını hem Beyhakî’nin verdiği bilgilerden, hem de adına bastırdığı paralardan biliyoruz (Beyhakî 1977: 725; Koçnev 1995: 261).
1 R. Şeşen, “Sâne” adının transkripsiyonunu, esas aldığı nüshadan dolayı olsa gerek, “Şâve / Şâbe” şeklinde yapmış ve bunu 588 yılında Horasân’da Behrâm Çupin ile savaşan Göktürk hakanı Baga ile aynı şahıs olarak birleştirmiştir (Şeşen 1998: 4, 44).
Ayrıca, hanedanı Aşina sülalesine bağlamaya fırsat veren nümizmatik veriler de mevcuttur. 381 / 991-992 Fergâna dirheminde Buğra Han Hârûn kendini “Türk Hakan” şeklinde tavsif etmektedir (îşanhanov ve Koçnev 1979: 146). “Türk” unvanını ya da adını hanedanın doğu koluna mensup başka üyelerinde de görmek mümkündür. Yer ve tarihleri silik ya da net okunamayan ‘44’? / 1049-? tarihli ve yeri belirsiz bir parada “Buğra Kara Hakan” unvanı ile zikredilen Buğra Han Muhammed (449 / 1057-1058)’in tâbii “Yağan Türk Tegin”, unvanlarını taşıyan bir hanedan mensubu idi (Koçnev 1997: 285, n.1298). “Türk” unvanına bir de 450 / 1058-1059 tarihli Kuz Ordu (Balâsâgûn) yazı üslubuna uygun paralarda “Tonga Kara Hakan'”a tâbi olan ve sadece “Türk” unvanının okunabildiği bir hanedan mensubunda rastlanmaktadır (Koçnev 1997: 286, n. 1318-9). Özkend’de Hüseyn b. Haşan türbesindeki Rebiülahir 547 / Temmuz-Ağustos 1152 tarihli kitabede Alp Kılıç Tonga Bilge Türk Tuğrul Hakan unvanları ile zikredilen Hüseyn b. Haşan’ın unvanları arasında da “Türk” unvanına tesadüf edilir (Pritsak VIİA: 270; Koçnev 1996: 355).
Bu devletin hanedan mensuplarından önce, kendilerini “Türk” unvanı ile birlikte zikrettiği bilinen tek hanedan Gök-Türk hakanları idi. 734 senesine kadar Gök-Türk (Tukyu) devletini yöneten Bilge KağanTn, “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan / Hakan” ve “Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağan / Hakan” unvanları yanı sıra, Orhun kitabesindeki “Babam Türk Bilge (Hakan)...” v.b. ibareler ele aldığımız hanedan gibi, Aşina sülalesine mensup Gök-Türklerin de “Türk adını ya da unvanını kullandıklarını ortaya koymaktadır (Orkun 1994: 22, 58; Ergin 1991: 33, 47; Tekin 1988: 36, 29). Oysa, Gök-Türklerden sonra kurulan Uygurların kağanlarında “Türk” adına hiç rastlanmaz.1 Bu durum, hanedanın menşeinin Gök-Türk hanedanı ile aynı kökten ya da onun bir kolundan geldiğini söylemeye imkan veriyor. Nitekim, Gök-Türk türeyiş efsaneleri ile Afrâsyâb'ın atası Türk b. Yâfes b. Nûh’a ait İslam kaynaklarındaki efsanevî bilgiler arasında önemli benzerlikler vardır.2
Gök-Türk menşe efsanesinde geçen “Batı Denizi”, Mücmelü 't-Tevârîh’de Türk’ün yurt tuttuğu Issıg-Göl iken, çocuktan gebe kaldıktan sonra Lin adlı memleketin askerlerinden kaçan dişi kurdun sığındığı mağaranın bulunduğu dağ, Issıg-Göl yakınındaki Iduk-Art (Izık-Art yani Kutsal Dağ) idi (Buharalı 1993: 27). Babası Barshanlı ve muhtemelen hanedana mensup biri olan Kâşgarh Mahmûd’a göre Issıg-Göl, Barshan’da idi ki, Barshan da Afrâsyâb'ın oğlunun adı ve onun kurduğu bir şehirdir (Kâşgarî III 1992: 417). Afrâsyâb, devletin en üst mevkii olan Hakan yani, Han-ı Hanân unvanı taşırken, oğulları sadece Han unvanı alırdı (Kâşgarî III 1992: 157; Hârizmî 1895: 120). Bu nedenle olmalı ki, kaynaklarca Afrâsyâb menşeine dayandırılan hanedan, dönemin İslam kaynaklarında “Beni Hakan (Hakan oğulları)” (Menînî II 1286: 83), “Âl-i Hakan (Hakan ailesi)” (Nizâmî Arûzî 1982: 80), “Peserân-ı Hakan (Hakan oğulları)” (Nâsır Hüsrev 1375: 84), “Han-ı Hanân (Hanlar hanı) (Sem‘ânî 1898: 65; Reşîdü’d-Dîn II/5 1999: 40)”, “Evlâdü’l-Haniyye (Hanlık oğulları)” (İbnü'l-Esîr IX 1995: 59: X: 333) ve “Beytü’l-Haniyye (Hanlık ailesi)” (İbnü'l-Esîr IX 1995: 320) adları ile de zikredilmektedir.
Gök-Türk efsanesine göre Türk’ün on karısından doğan çocuklar, On-Okları yani, Batı Gök-Türklerin on boyunun soyunu teşkil etmekte idi ve bu on boydan olan, Türk yazıtlarında Türgiş (Orkun 1994: 38), Çin kayıtlarına Tou-k’i-che (Documents 1900: 370), İslam kaynaklarında Türkeş (Yakûbî 1988: 61; Gerdîzî 1363: 595; İdrîsî II 1989: 850) şeklinde kaydedilen ve kelimenin kökünde “Türk” adının yattığı kabul edilen Türgişlerin yaşam sahası, VII. asrın ortalarından VIII. asrın ortalarına kadar İli, Çu havzaları ve Issıg-Göl civarı idi (Salman 1998: 9-12) ki, bu saha, VIII. asrın ortalarından sonra Türk Afrâsyâb soyundan gelen ve İslam kaynaklarında mensuplarının aynı zamanda “Türk” nesep ya da kavmî adı ve unvanı ile, “Kadir Han Türk (veya da Türk Kadir Han’ı Yûsuf b. Hârûn)” (Cüzcânî I 1363: 230), “Togan Han Türk (Ahmed b. Ali)” (Curfâdekânî 1374: 294), “İlig Han Türk (Nasr b. Ali)” (Şebânkâreî 1376: 48) ve “Subaşı Tegin Türk (Ali Tegin)” (Gerdîzî 1363: 388) gibi, bazen de sadece “Türk Hakan’ı” (İbnü'l-Adîm 1976: 33), “Havâkîn et-Türk (Türk Hakanları) (Karşî 1898: 130) ve “Hanân-ı Türk (Türk hanları)” şeklinde kaydedildikleri yeni hanedanın esas hakimiyet sınırları içinde kalıyordu. Bu sahaya, Kâşgarh
Mahmûd’un, havası iyi olduğu için Afrâsyâb’ın oturduğunu söylediği Kâşgar’ı da dahil etmek mümkündür (Kâşgarî I 1992: 343).
Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki, İslam kaynakları, istisnasız ve tenkitsiz olarak, devleti kuran hanedanı, efsanevî Türk Afrâsyâb’a, dolayısı ile Aşina sülalesine bağlarken, hanedan üyeleri de kendilerine “Türk” adı ya da unvanını vererek, Gök-Türklerin ve Türgişlerin tarihî hakan sülalesinin yani, Aşina’nın bir kolundan geldiklerini ortaya koymakta ve İslam kaynakları ile aynı noktada buluşmaktadırlar. Nitekim, bu soy birliğini, efsanevî Afrâsyâb’ın yanı sıra, Batı Gök-Türkler ve Türgişlerden kaynaklanan jeopolitik hakları sahiplenerek izledikleri siyasî çizgileri de desteklemektedir. Ayrıca, bu nedenledir ki, Kâşgarlı Mahmûd, eserinde hiçbir Türk boyunu överek, onu ön planda tutmaz ve “hakaniyye hanları” dediği hanedan ile ilişkilendirmez.
İslam kaynaklarında devletin adı, devleti temsil eden en üst mevki olan “Hakan” ve “Han” unvanlarına, yani sistemine atıfta bulunularak “Hakaniyye (Hakanlık)” (Kaşgarî I 1992: 30; İbnü’l-Esîr IX 1995: 385), “Haniyye (Hanlık)” (İbn Miskeveyh IV: 374; İbnü’l-Esîr VIII 1995: 425) ve “Haniyân (Hanlılar)” (Beyhakî 1977: 74, 765, 910) şeklinde kaydedilmiştir. Devletin başındaki yöneticiye de “Mülûkü'l-Hakaniyye (Hakanlık hükümdarları)” (İbnü’l-Esîr IX 1995: 385) ve“Melik-i Hakaniyân (Hakanlılar hükümdarı)” (Nizâmî Arûzî 1982: 120) denmektedir. Bazen de yaşadıkları coğrafyaya nisbetle ülke adı olarak, “Hanân-ı Türkistân ya da “Hanât-ı Türkistân” (Beyhakî 1977: 87, 103, 944), “Memleket-i Türk” (Şebânkâreî 1376: 59), “Zemîn-i Tûrân” (Cüzcânî I 1363: 230) ve “Memâlik-i Türkistân” (Cüzcânî I 1363: 254), ülkenin yöneticisine de “Han-ı Türkistân” (Beyhakî 1977: 667; Nizâmü'l-Mülk 1982: 148, 163) ve “Hakan-ı Türkistân” (Cüzcânî I 1363: 230) denmiştir. Ortaçağ Türk devletlerinde devletin adı, hanedanın kurucusu ya da onun atasının adı ile ilişkilendirilir ve kan bağı esas alınırdı. Bu bakımdan devletin kurucusunun soylu bir nesepten gelmesi meşruiyet açısından büyük önem arz ediyordu. Bu çerçevede, soylu bir Türk sülalesinden geldiğini söyleyen hanedanın kurduğu devleti İbnü’l-Esîr’in “el-Haniyyetü'l-Etrâk (Türk hanlığı)” (İbnü’l-Esîr IX 1995: 320) şeklinde kaydettiği gibi, menşei ve menşeinden kaynaklanan sistemine uygun olarak devletin adının, “el-Hakaniyyetü’t-Türk” yani, “Türk Hakanlığı” şeklinde olduğunu düşünmek mümkündür.
“Türk Hakanlığı” tarihi hakkında ilk kez 1864 yılında Kazânlı Türk bilgini Ş. Mercânî iptidaî anlamda derli toplu bir çalışma yaparak, onları “Hakanlar” çerçevesinde ele almış, ancak, bilim çevresinde pek bir ilgi görmemişti.1 Bir süre sonra, Rus bilgini V.V. Grigorev 1874’de nümizmatik veriler çerçevesinde devletin batı kolunun tarihini ele aldı.2 Burada, hakan unvanlarından yola çıkarak bu devlet için kullandığı “Karahanlılar” adı, bilim çevresinde geniş bir kabul gördü ve bu güne kadar kullanıla geldi. Kaşgarh Mahmûd, hakaniyye hanlarına “Kara” dendiğini ve bunun bir hikayesi olduğunu söyler (Kaşgarî III 1992: 221). Tıpkı, Afrasyâb’a “Hakan” unvanın verilmesinin tarihsel bir hikayesinin olduğunu belirtmesi gibi (Kaşgarî III 1992: 157). Ancak, bu hikayelerin ne olduğu konusunda eserinde bir bilgiye rastlanmıyor.
Avfî, “Kara Han” unvanı ile ilgili bir efsaneyi, Mecdü’d-Dîn Muhammed Adnân’ın Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (5 74-600 / 1178-1204)’e atfettiği, ancak bugün mevcut olmayan Târihti Mülûki't-Türk adlı eserinden nakletmektedir; “Türkistân padişahlarından Belec (Bekeç) adında biri vardı. İrân padişahlarından Hestviye adındaki bir padişahla sıhrî akrabalık kurdu. İrân padişahı Türkistân kerimesi için sayısız hediyeler ve armağanlar gönderdi. Bunlar arasında bir de zenci köle vardı. Köle, Türkistan’da acayip karşılandı, zira, onlar asla böyle bir yüz, beden ve renkte insan görmemişlerdi. Köleyi kendi mutat meclislerinde hazır bulundurdular. Bu zencinin kuvveti, cesareti ve zekası büyük idi. Padişah avlandığı sırada onun bütün adamlarını kendine döndürdü ve durumu yükseldi. İleri gelen adamları, haşmet ve imkanı kuvvetlendi. Padişaha saldırmak için fırsat kolluyordu ki, ansızın onu öldürdü ve hükümdarlığı ele geçirdi. Türkistân memleketlerinin çoğunu istila etti ve ona, Kara Han dediler. Bu isim Türkistân zemininde meşhur oldu. Orada bu ismin başlangıcı o idi (Avfî 1898: 100-101).”
Bu efsanenin bir başka versiyonu Şerefü’z-Zamân Tâhir el-Mervezî’nin eserinde bulunuyor. Mervezî, Kara Han unvanının hikayesini anlatmadan önce Türklerin zencileri nasıl ilk kez karşıladığı ile ilgili bir efsane anlatır. Buna göre, “Horasân meliklerinden bir melik, Türkler ile savaşmak için Ceyhûn’u geçti.
Ordusunda bir grup zenci vardı. Zenciler, Türklere karşı saldırıya geçince, Türkler zencilerin manzarasını gördüler ve onların şeytanlar veya insanlardan başka bir cins olduklarını zannettiler. Ardından hezimete uğradılar. Horasân melikleri bunu öğrendiklerinden zencilerin ve Habeşîlerin sayısını arttırıyorlar ve Türklere karşı savaşa gönderiyorlardı. Ta ki, Türkler onların görüntüsüne alışıncaya kadar. Türkler zencilerden birini öldürdüler. Kanının kırmızı olduğunu gördüklerinde, ‘Kanı insanların kanı gibidir, azalan da öyledir.” diyerek, artık, zencilerden korkmaz oldular (Mervezî 1942: *43).”
Mervezî, bu ön bilgiyi verdikten sonra Târîhü Mülâki’t-Türk’den Kara Han unvanı ile ilgili efsaneyi nakletmektedir; “Bekeç olarak adlandırılan Türk meliki, Cabbûyye (Yabgu) denilen bir melik ile sihri akrabalık kurdu. Ona gönderdiği bir çok hediyenin içinde bir hamal zenci vardı. Beyazların arasında acayip kaldı. Onu meclislerinde bulunduruyorlar, bedenine ve rengine şaşkın bir gözle bakıyorlardı. Kölede keskin bir zeka, kuvvetli bir fîkir ve cesaret vardı. Onun saadet sebebi olacak bir çok özelliği olduğuna ittifak edildi. Kendisine meliklik yetkisi verildi. Böylece durumu yükseldi. Melik’e saldıracak kadar güçlendi ve onu öldürdü. Yerine geçerek ülkelerinin çoğunu ele geçirdi ve Kara Han lakabı aldı. Ondan önce bu lakabı alan yoktu. Çünkü, onun anlamı Siyah (zenci) Hakan’dır. Mevkii yüceldi ve Türkler ondan sonra meliki yüceltmek istediklerinde Kara Han diye hitap eder oldular. Kara, Türk lisanında siyahtır. Hakan, onlarda en büyük meliktir. Kara Han yani, Siyah (zenci) Hakan’dır (Mervezî 1942: *43-*44).”
Mervezî ve Avfî’nin nakillerine göre, “Kara Han” ile zenci köle masalı Îrân-Tûrân mücadelesinin tarihî ve edebî bir yansımasıdır. Zira, Afrâsyâb’ın Kara Han adında bir oğlunun Şehnâme’de rol aldığı bilinmektedir (Firdevsî II 1999: 991).1 Üstelik, ilk versiyonun sahibi Avfî’nin, han soyundan gelmeyen birini, Türkistân halkının han olarak kabul etmeyeceğini bildiğini, buna dair anlattığı bir
anekdotundan öğreniyoruz (Avfî 1898: 96). “Türk Hakanlığı”’nın Ceyhûn boyundaki İrân’ı temsil eden rakipleri Gazneliler veya Büyük Selçuklular tarafından bu efsanenin uydurulduğu ortadadır. “Türk Hakanhğı’”nın tarihî İrân-Tûrân mücadelesi çerçevesinde onları küçümseyen ya da alaya alan kayıtları mevcuttur (bkz. Horasân’ı İstila Teşebbüsleri). Diğer taraftan, Gazneliler soyca köle (tegin) asıllı olduğu gibi. Büyük Selçuklular da Selçuk b. Dukak’tan daha öteye giden bir soya sahip değildi (İnşâ 1898: 27). Bu bakımdan, Gazneliler (Sebükteginliler) ve Hârizmşahlar (Nûşteginliler)'ın bu yönleri ile tenkit edildiğine rastlamak mümkündür (Râvendî I 1999: 90; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 142; Devletşah I 1990: 64). Seçuklular ise ancak, anne tarafından yani, Türk Hakanlığından aldıkları “Türkân Hatun” unvanlı prensesler ve onların nesilleri ile Afrâsyab’a uzanan bir soy ile bu tenkitin dışında tutulmaktadır. Kazvînî ve Ahmed b. Mahmûd gibi bazı müelliflerin Selçukluları Afrâsyâb’a bağlamalarını böyle anlamak gerekiyor (Kazvînî 1364: 426; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 142). Nitekim, Ebu’l-Gâzî Bahadır Han, Şecere-i Terâkime'ğmdc Selçukluların Afrâsyab soyundan geldikleri görüşünü bizzat yalanlamaktadır (Ebu’l-Gâzî Bahadır Han: 82). Şu halde Kaşgarlı Mahmûd, Afrâsyâb’a dayanan kendi soylu hanedanının kökenini küçük göstermeye çalışan zenci kölenin “Kara Han” unvanı alması ile ilgili efsaneyi, eserine almak istememiş olmalıdır.
Hiyerarşi basamağında sadece piramidin en üstündeki hakan tarafından kullanılan “Kara” unvanının, “büyük, güçlü ve eski (köklü)” anlamını taşıdığını İslam kaynaklarının kayıtlarından anlamak mümkündür.1 Nitekim, merkezdeki
“Kara Han” unvanını haiz hanı, aynı devirde birden fazla “Han” unvanı taşıyan hanedanının diğer mensuplarından ayırt etmek, bazen de aynı unvanları taşıyan hanedanın herhangi bir kolunun kökenindeki hakana işaret etmek için, İslam kaynakları “Han-ı Bozorg ya da Han-ı Kebîr (Büyük Han)” şeklinde tavsiflerde bulunmaktadır (Gerdîzî 1363: 384; Avfî 1898: 85; Cüzcânî I 1363: 216; Karşî 1898: 132; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 74). Nümizmatik verilerde bazen aynı devirde birden fazla “Han” veya “Kara Han” unvanını taşıyan hanedan mensuplarının bulunması, merkezi otoritenin zayıfladığı, buna mukabil bölgesel hakimiyetlerin güç kazanarak, bağlılıklarının azaldığı ve iç mücadelenin şiddetlendiği anlamına gelmektedir.
“Kara” unvanının yanı sıra, “Tamgaç” unvanının da hakanlar tarafından sıkça kullanıldığına şahit olunmaktadır. Kaşgarh Mahmûd’a göre hakanlar, “büyük ve eski” anlamına gelen Tamgaç (Tavgaç) unvanını alırlardı ki, ‘ülkesi eski ve büyük’ demekti (Kâşgarî I 1992: 454). Hanedanın son dönemlerine ait paralarda ise yine bu anlamda “Uluğ ya da Uluğ Sultân” unvanının tercih edilmeye başlandığı görülmektedir (Koçnev 2001: 66). Bu çerçevede, Nümizmatların, unvanlardan yola çıkarak kullana geldikleri “İlig1 Hanlar” ve “Buğra2 Hanlar” gibi, V. V. Grigor’ev’in hakan unvanlarına dayanarak bu devlet için kullandığı suni “Karahanlılar” adı yerine, hanedanın menşeine ve sistemine atıfta bulunan İslam kaynaklarına uygun olarak “Türk Hakanlığı” adını benimsemek yerinde olacaktır. Bu bakımdan ele alınan bu çalışmada “Türk Hakanlığı” adının kullanılması tercih edildi.
Çin kaynaklarında “Ko-lo-lou” (Documents 1900: 25), Orhun kitabelerinde “Karluk” (Orkun 1994: 48), İslam kaynaklarında “Harluh (خرلخ)” (Avfî 1898: 100), “Halluh (خلخ)” (Hududu 'l-Âlem 1983: 81), “Harlîg ya da Karlıg (قرلغ/خرليغ)” (Mirhond IV: 705), “Karlık ya da Karluk (قرلق)” (Hüseynî 1985: 184), “Harluhiyye (خر لخية)” (Mervezî 1942: *19), “Hazluciyye (خزلجية)” (Mesûdî I: 134) ve “Kârgıliyye (قارغلية)” (İbnü'l-Esîr IX: 1995: 320), Soğd kitabelerinde “grr-wgt” (Pritsak 1951: 270), Tibetçe kaynaklarda “gar-log” (Hoffmann 1950: 193), Moğol kayıtlarında “Harlu’ut” (Moğolların Gizli Tarihi 1995: 271) şeklinde kaydedilen Karluklar, VII. yüzyılın başlarında ilk tarih sahnesine çıktıklarında Altayların batısında Beşbalık’ın kuzey batısı, Pu-ku-chen Suyu (Kara İrtiş)’nun kenarında To-ta-ling’de yani, Zaysan-Urungu-Alagöl üçgeni içinde yaşıyorlardı (Documents 1900: 33; Pritsak 1951: 272; Salman 1973: 26; Taşağıl 2004: 63; Kafesoğlu 1991: 137; Rasonyı 1993: 104; Arat İA VI: 351). Türgişler gibi Gök-Türklerin bir kolu, hatta akrabası olarak gösterilen Karluklar, bu sırada üç kola ayrılıyordu ki, bunlardan ilki Mou-ts’e (Mou-luo), İkincisi Ch’ih-ssu (P’o-fu) ve diğeri T’a-shih-li idi (Documents 1900: 78: Pritsak 1951: 271; Taşağıl 2004: 63).1
Oğuznâme'de, Gûr ve Garcistan yolunda yüksek bir dağda bulunan kardan dolayı iki üç boyun, yasak olmasına rağmen Oğuz’un ordusundan geri kaldığı ve bu nedenle onların Oğuz tarafından “karlı” anlamına gelen “Karluk” adı ile adlandırıldığı rivayet (Reşîdü’d-Dîn 1982: 47) edilen Karluklar, güçlü bir tâbii oldukları Batı Gök-Türk kağanlığında Tung Yabgu’ya 627 yılından sonra isyan ederek, onun otoritesini zayıflattılar (Documents 1900: 25; Taşağıl 2004: 62-63; Salman 1973: 27).
Doğu Gök-Türk kağanlığı 630’da yıkıldı. Çin tarafından Sir Tarduşların bağımsızlığı kabul edildi ve bir kısım Gök-Türk ahalisi de onlara bağlandı. Bu grup, hanedanın bir üyesi Ch’e-pi adında birini başlarına kagan tayin ettiler. Ancak, Ch’e-pi ortaya çıkan siyasî anlaşmazlıklara dayanamadı ve Altay dağlarının kuzeyine kaçtı. Ch’e-pi, burada gün geçtikçe gücünü arttırdı ve askerlerinin sayısı otuz bine kadar ulaştı (Taşağıl 2004: 63-64; Gumilöv 1999: 292). Bu şartlarda batısındaki To-ta-ling’de yaşayan Karluklar ile Yenisey nehri kaynaklarındaki Kırgızlar da ona katıldı ve Sir Tarduşların sürülerini yağmalamaya başladılar. Çin’e bağlanmayı reddeden Ch’e-pi’ye karşı harekete geçen Çin imparatoru, Ch’e-pi’ye bağlı boyları kendi tarafına çekmeye çalıştı. Sonuçta diğer bazı boylar gibi Karluk başkanı Ni-shu Kül İlteber de Çin ordusu tarafına geçti (Taşağıl 1999: 40; Gumilöv 1999: 293).
Bu şekilde, Çin imparatoru kendisine karşı Doğu Gök-Türk ülkesinde başlatılan bağımsızlık hareketini bastırdı ve boy başkanlarına Çince unvanlar vererek, bölgelerinde askerî valilikler kurdurdu. Bu çerçevede, Karluklar da üç boy teşekkülü içinde Çin’e bağlandı. 657 yılında Çinliler, Üç Karluk boyundan ilki Mou-luo boyuna Yin-shan askerî valiliği, İkincisi Ch’i-ssu boyuna Ta-mo askerî valiliği, Ta-shih-li boyuna da Hsüan-ch’ih askerî valiliği adını verdiler. Karluk boylarının başkanları da askerî vali (Tu-tu) tayin edildiler. Üç Karluk boyu daha sonra güneye yani, Tanrı dağı silsilesine hareket ederek, burada güçlendiler ve “Üç Boy Yabguluğu” unvanını aldılar (Docııments 1900: 67-68, 85-86; Salman 1973: 31-32; Taşağıl 1999: 46)'.
Çin tarafına geçmeyen bir kısım Karluklar ise 650 yılında Çin’e karşı isyan eden Batı Gök-Türk beyi A-shih-na Ho-lu’nun yanında yer aldılar. 652’de Karlukları ve diğer bazı boyları yanına alan A-shih-na Ho-lu, Turfan'ı ele geçirdi. Karluklara bundan sonra bir kez de 666 yılında Çin İmparatoru Kao Tsung’un kutsal T’ai dağına ibadet etmeye gittiğinde rastlanır. Karluk başkanı Ch’i-li Tudun ve otuzdan fazla boy başkanı bu sırada imparatora refakat etmektedir (Salman 1973: 32; Taşağıl 2004: 65).
666 Yılından sonra Çin’e elçi gönderdikleri 7H’e kadar haklarında bir bilgiye rastlanmayan Karlukların, bu geçen süre zarfında 682’de kurulan II. Gök-Türk kağanlığına bağlı kaldıkları tahmin edilmektedir (Pritsak 1951: 272; Salman 1973: 33; Taşağıl 2004: 65-66). Kapgan Kagan’ın baskılarına dayanamayan Karluklar, 711’de Çin ile yeniden ilişkiye geçtiler. 714’de bazı Türgiş (On Ok) boyları ile birlikte Çin’e itaat ettiler (Salman 1973: 33; Taşağıl 2004: 66). 715’de Karluklar, Çin’e Pei Ta-kan (Tarkan) adında birini gönderdiler. Ardından, Üç Karluk boyunun bir grubu bütün ahalisi ile Çin’e iltica etti (Chavannes notes 1900: 30-31). Çinliler kendilerine sığınan Karlukları, Türgişlere ve Gök-Türklere karşı kullandılar. Ancak, 715’de Tamıg Iduk Baş (Tamir ırmağının kaynağı)’da ve 716’da Karagöl’de iki defa Kül Tegin tarafından yenilgiye uğratıldılar (Pritsak 1951: 272; Salman 1973: 35; Taşağıl 2004: 66: Gumilöv 1999: 397). Bir kez de 720’de Gök-Türk ordusuna komuta eden Tudun Yamtar, Karlukları yendi. 734’de Türk Bilge Kagan’ın ölümünden sonra zayıflayan II. Gök-Türk kağanlığında Karluklar, Basmiller ve Uygurların oluşturduğu müttefik güçler isyan ederek kagan Ku-tuo’yu öldürdüler. Basmillerin başkanı Hsie-hsie-chih’yi kagan ilan ettiler. Uygurlar doğu (sol) yabguluğu, Karluklar batı (sağ) yabguluğunu aldılar. Müttefîk güçler, Çin’in teşviki ile 744’de II. Gök-Türklerin bakiyelerine son bir darbe daha vurdular ve onları tarih sahnesinden kaldırdılar (İzgi 1989: 16; Taşağıl III 2004: 57-59).
Basmil kaganını tanımak istemeyen Uygurlar, Karluklar ile ittifak ederek Basmil kaganını öldürdüler ve Ötüken bölgesinde yeni bir kaganlık kurdular. Yukarı Orhun nehri üzerinde bulunan ve “Ordu-balıg” denilen Kara-balgasun merkez oldu. Karluklar da bu yeni oluşumda sol yabguluğu aldılar (İzgi 1989: 16-17; Taşağıl 2004: 67; Pristak 1951: 274). Altaylarda yaşayan Karluklar Çin’e tâbi iken1, Ötüken bölgesindeki Karluklar Uygurlara tâbi idi (Salman 1973: 46).
Karluklar, başlangıçta Uygur idaresinden hoşnut olarak, Uygur ordusunun yaptığı seferlere öncü kuvvet olarak katılıyorlardı. Ancak, Karluk ve Uygur ittifakı uzun sürmedi. Altaylardaki Karluklar fırsatlardan yararlanarak Uygurlara saldırmaya başladılar. Fakat, 746-747 yılında mağlubiyete uğradılar ve Türgişlerin bölgesine kaçtılar. 751 yılında ittifaka dahil olmak istemeyen Karluklar, bir kez daha Uygur kaganı Bayan Çor (Mo-yen Çor) tarafından Bolçu’da hezimete uğratıldılar (Şine-Usu 1994: 174; Taşağıl 2004: 67). Bolçu savaşından sonra Karluklar ve Uygurlar arasında bir dizi savaşlar oldu (Şine-Usu 1994: 175-176; Taşağıl 2004: 67). Basmiller ile ittifak eden Karluklar, yeniden Uygurlara saldırdılar. Ardından, Türgişler ile birlikte bir saldırı daha gerçekleştirdiler. Bayan Çor, Karluk ve Basmilleri Yorga Yarış’da mağlup etti (Şine-Usıı 1994: 176; Taşağıl 2004: 67). Bu savaştan sonra bazı boyların Karluklara kaçmaları ile Karluk ve Basmiller yeniden toparlandı. Ancak, Uygurlar karşısında yine mağlup oldular ve kurtulanlar Türgişlere sığındılar. Karluklar, artık, bir daha Uygurların karşısına çıkamadılar. Bu savaşlar hakkında bilgiler içeren Şine Usu yazıtları, Bayan Çor adına 759 yılında dikildiğinden, yukarıda bahsedilen Karluk-Uygur mücadelesinin 751-759 yılları arsında gerçekleştiği tahmin edilmektedir (Taşağıl 2004: 68).
712 yılında II. Gök-Türk kaganı Kapgan’ın batı bölgesine yaptığı seferde Sarı Türgiş devletine son vermesi üzerine, Issıg Göl civarından Seyhûn boylarına kadar Sarı Türgişlerden boşalan sahaları Altaylardan gelen Karluklar doldurmaya başladı. Nitekim, daha 716’da Karagöl’de Kül Tegin tarafından bozguna uğratılmışlardı. Buna rağmen, Karluklar, Suyâb (Tokmak) ve çevresine yerleşebildiler (Salman 1973: 50-51). Hatta, 740 tarihlerinde Kara Türgiş kağanlığı ile çatışmaya giren ve Batı Gök-Türk hanedanı neslinden gelen Tudun unvanlı Taşkend (Çaç, sonraki Şâş) idarecisinin, doğudaki Karluklar ile ittifak ettiğine şahit olunmaktadır. Kara Türgişlere üstünlük sağladıktan sonra Taşkend’de İ-nai-t’ou-tuch’iu-le idaresinde yeni bir siyasi birlik kuruldu. Bu siyasî birlikte Karluklar da görev alarak Yabgu oldular (Taşağıl 2004: 68). Ancak, kısa bir süre sonra Taşkend şehir devleti Çin’e tâbi olduğunu bildirdi (Documents 1900: 142).
İslâm kaynaklarında bir de Toharistan bölgesinde yaşayan bir Karluk Yabgu’sundan söz edilir (Taberî IV 1407: 172; İbnü'l-Esîr IV 1995: 426). Karlukların buraya ne zaman ve nasıl geldikleri belli değildir. Ancak, 670 yıllarında Kâşgar taraflarında görülen bir grup Karluk boyunun güney batıya doğru göç ederek Tohâristân’a geldikleri sanılmaktadır (Salman 1973: 50). İslam Kaynakları, ilk kez 91 / 709-710 yılı olaylarında geçen Tohâristân yabgusunun adını “Cabgûye el-Hazlucî (جبغويه الخزلجي) şeklinde kaydeder (Taberî IV 1407: 172; İbnü’l-Esîr IV 1995: 426). Doğrusu her halde Cabgûye el-Harluhî (الخرلخي
جبغويه) yani, Karluk yabgusu olmalıdır. 119/ 737 yılında, Baga Tarkan (Kürsul) tarafından öldürülmesinden biraz önce, Türgiş kaganı Sou-lou, Tohâristân Karluk yabgusuna misafîr olmuştu (Taberî IV 1407: 172; İbnü’l-Esîr IV 1995:426). Sou-lou’nun öldürülmesi ile, Kara Türgişler dağılmaya başladı (Salman 1998: 69).
İslam ve Çin medeniyeti arasında bir set oluşturan Türgişlerin dağılması, Arapları ve Çin’i 133 / 750-751 yılında Tarâz (Talas)’da karşı karşıya getirdi. Bundan en çok yararlanan ise Karluklar oldu. Türgiş kağanının ölümünden sonra, artık, Araplar Seyhûn’u aşmaya başlarken, Çinliler de 748’de Suyâb (Tokmak)’ı ele geçirdiler (Salman 1998: 70). 751 Yılında Çin adına Doğu Türkistân’ı (dört garnizon yani, Hoten, Beşbalık, Kuca, Karaşehr) idare eden vali Kao Hsien-ch’ih, Fergâna İhşid’i ile anlaşmazlığa düşen Taşkend tudununu hapsetti. Bunun üzerine Tudun’un oğlu, batı bölgesi (Mâverâünnehr) halkına sığınarak, Doğu Türkistân’ı Çin’in elinden almak için Arapları ikna etti. Çin valisi bunu haber aldığında otuz bin Çinli ve tâbi boyların askerleri ile üç yüz elli km.lik bir yürüyüşten sonra Talas şehrine yaklaştı. Athlach (Documents 1900: 297) ya da Atlah “اطلخ” (Makdisî VI 1899: 74) mevkiinde ve Talaş nehri kıyısında beş gün süren savaşı, Issıg Göl Karlukları yardımını alan Ziyâd b. Sâlih komutasındaki Araplar kazandı (Temmuz 751) (Documents 1900: 297; Makdisî VI 1899: 74-75; İbnü'l-Esîr V: 365; Yıldız 1976: 33-34; Liu En-Lin 1972: 415-417; Gibb 1930: 80; Gumilöv 1999: 469; Lewis 1979: 106).1 Bundan sonra, Karluklar bölgenin siyasî geleceğinin belirlenmesinde daha mühim bir rol üstlenmeye başladılar.
1 İki ayrı medenî sahayı temsil eden Arap ve Çinlilerin karşılaştığı Talas savaşının ayrıntıları ile bilhassa, kültürel alanda yarattığı sonuçları açısından bkz. H. D. Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İstanbul, 1976; H. D. Yıldız, “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, Edebiyat Fakültesi Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul, 1973: 71-82. Talas savaşına yer veren Çin kayıtları ve değerlendirmesi hakkında bkz. Liu En-Lin
Altayların batısında yaşayan Kartuklar, Talas savaşından sonra bölgeden Çin hakimiyetinin kalkmasını fırsat bilerek Issıg Göl havalisindeki Türgiş topraklarına saldırıya geçtiler. 766 Yılında Türgişlerin merkezleri Suyâb ve Taraz şehirlerinin yanı sıra, Çu nehri kenarında yer alan Batı Gök-Türklerin ordugahını (Kuz Ordu yani, Balâsâgûn “Barthold 1975: 103”) ele geçirdiler (BartholdI 1962; 86; Pritsak 1951: 277; Salman 1973: 57; Taşağıl 2004: 69; Golden 2000: 468; Klyashtorny 2003: 119). Bölgenin yeni hakimi olan Kartuklara ilk itaat eden boylar arasında On-Ok boyları Tuo-lu ve Nu-shih-pi de bulunuyordu. Karlukların başarıları devam etti. 766-775 yılları arasında Tibetlilerin, Çin ve Uygurlar ile yaptıkları daimî savaşlardan istifade ederek güney batıda Kâşgar bölgesini ele geçirdiler (Pritsak 1951: 275; Salman 1973: 58; Gumilöv 1999: 471). Diğer taraftan, Oğuzlar ile mücadeleye giriştiler ve onları Aşağı Seyhûn boylarına ittiler (Klyashtorny 2003: 118). Bu mücadeleler sırasında Karlukların başında bulunan Arslan 11-Türgig, aynı zamanda Burguçan unvanı da taşımakta olup, hakimiyet alanı 780 yıllarında Kâşgar, Yarkend ve Taraz idi (Kafesoğlu 1991: 138; Donuk 1988: 11; Salman 1973: 59; Taşağıl 2004: 70). 791 Yılında Kartuklar, Tibetliler ile birlikte hareket ederek, Kagan Stupa (Beşbalık’ın kuzeyi) vadisini ele geçirdiler ve böylece, Çin ile komşulukları kalmadı (Documents 1900: 305; Salman 1973: 49; Taşağıl 2004: 68).1
Şimdi, İslam'ın doğudaki en mühim komşusu durumuna gelen Kartukların, pek tabii olarak İslam kaynaklarında Abbâsîler ile ilişkilerini tespit etmek mümkündür. Yakûbî’ye göre, Halîfe Mehdî (158-169 / 775-785), gönderdiği elçilerle İslam’ın doğusundaki hükümdarları itaate davet etti ve çoğunluğu, itaat
(Taiwan), “Talas Seferi Hakkında Yapılan Bir İnceleme”, VII. Tarih Kongresi, 1972: 414-420.
1 821 yılına ait Kara Balgasun Yazıtı’nın Çince bölümünde 791-812 tarihleri arasında Karlukların, Uygarlara karşı birkaç kez mağlup olduklarından söz edilmektedir. Bununla birlikte aynı kaynağa göre Kartuklar, sınırlarını korumayı ve Uygur saldırılarını önlemeyi, Tibetliler ile işbirliği halinde teşkil ettikleri yerel çetelere havale ettiler. Ancak, Uygur kaganı önce bu çete başlarını yok etti ve ardından kaybettikleri şehirleri geri alarak Karluk ve Tibetlilere saldırıya geçti. Seyhûn ve Fergâna'ya kadar ilerleyerek, bir çok esir ve ganimet ele geçirdi. Buna rağmen Karluk yabgusu itaate yanaşmazken, ülkesine dönen Uygur kaganı, kendine sığınan Karlukların başına Chin-chu-chi-huei’i “Yabgu” tayin etti (Kara Balgasun Yazıtı. Orkun II 1994: 234-235; Pritsak 1951: 276-277; Salman 1973: 60-61; Taşağıl 2004: 70-71). Bu, Uygurların batı sınırlarındaki son zaferi idi (Klyashtorny 2003: 120).
altına girmeyi kabul etti. Bunlar arasında Karluk yabgusu da vardı (Yakûbî II 1995: 397). Hatta, Yakûbî’ye inanılacak olursa, daha bu tarihlerde Karluk yabgusu Halîfe Mehdî vasıtası ile Müslüman olmuştu (Yakûbî II 1995: 435). Halîfe Hârûn er-Reşîd devrinde (170-193 / 786-809) Horasân valisi olan Gıtrîf b. ‘Atâi el-Kendî, 175 / 791-792 yılı aylarında Ömer b. Cemil’i Fergâna’da bulunan Yabgu’yu püskürtmek için gönderdi (Gerdîzî 1363: 286). Bir süre sonra yeni vali Fazl b. Yahyâ el-Bermekî 176 / 793-794 Maverâünnehr’e gelmiş ve başta Uşrusene meliki Kara Buğra1 olmak üzere hiç kimse karşısına çıkamamıştı (Gerdîzî 1363: 287). Karlukların gücü dikkate değer bir şekilde artmış olacak ki, Semerkand’da 194 / 809-810 yılında isyan eden Rafı b. Leys'e destek verenler arasında Toguzguz ve Tibetlilerin yanı sıra Karluklar da vardı ve Rafı b. Leys, Semerkand’da Herseme tarafından kuşatıldığında Karluk yabgusunun yardımına müracaat etmişti (Yakûbî II 1995: 435). 195 / 810-811 yılında Horasân’da bulunan Memun, kardeşi Halîfe Emin’e karşı harekete geçeceği sıralarda veziri Fazl b. Sehl’e işlerin kötü gittiğinden yakınarak, Tibet hakanı ve Kabil meliki gibi Karluk yabgusunun da itaatten ayrıldığını söylemektedir. Bu durum karşısında Fazl b. Sehl, Yabgu ve Hakan’a mektuplar yazılmasını ve diğer hükümdarlarla mücadelelerde yardım vaat etmesini, böylece, dış tehditlerden ülkenin korunabileceğini, Memun’a tavsiye etmektedir (Taberî V 1407: 49). Hatta, Ebu'l-Velîd Ahmed el-Ezrakî’nin kaydına bakılırsa, Fazl b. Sehl, Seyhûn boyunda Farâb (Otrâr)’a 200 / 815-816 yılında bir sefer düzenledi ve burada bulunan Karluk yabgusu. çareyi Kimak ülkesine kaçmakta buldu. Ancak, hatunu ve çocukları esir düştü (Ezrakî 1964: 159).
İslam kaynaklarının verdiği bu kısa bilgilerden çıkarılacak sonuç, Karlukların, VIII. asrın son çeyreğinden itibaren Seyhûn boyu ve Fergâna taraflarına kadar hakimiyet alanlarını genişleterek İslam’ın doğusunda Abbâsîlerin en mühim rakipleri olduklarıdır. Nitekim. IX. ve XI. asırlar arasında Karluklar hakkında bilgiler veren İslam coğrafyacıları, onların yaşadıkları bölgeyi, genel olarak, dârü’l-harp olan Mâverâünnehr hudutlarında İsfıcâb’dan Fergâna’nın en uç sınırlarına, Aral gölünün kuzeyi ile İsfıcâb’dan Tarâz ve kuzey doğuya doğru Kimak ülkesine, doğusunda ise Toguzguz ve Tibet ile Yağmaların
1 Gerdîzî, Uşrusene melikinin unvanını Hârâ Hare (خار اخره) şeklinde kaydeder (Gerdîzî 1363: 287). Ancak, bu unvanı daha önce 119 / 737 yılı olaylarında Taberî ve ondan da İbnü’l-Esir, Hara Buğra (خر ا بغر ه) yani, “Kara Buğra” şeklinde kaydetmiştiler (Taberî IV 1407: 172; İbnü'l-Esîr IV 1995: 426). Şu halde, Gerdîzî’nin kaydı, Taberî’nin kaydının biraz daha tahrif olmuş şekli olmalıdır.
bir kısmının bulunduğu yerlere kadar uzanan sahalar olarak tarif etmektedirler (Hurdazbih 1889: 28; İstahrî 1927: 286-287; İbn Havkal 1938:459, 468; Kudâme 1988: 28). Bu bilgileri 821 yılında dikilen Kara Balgasun kitabesi de doğrulamaktadır. Zira, kitabede Uygur kağanının, 791-812 tarihleri arasında Karlukları Seyhûn boyu ve Fergâna’ya kadar takip ettiğinden bahsedilmektedir (Kara Balgasun Yazıtı, Orkun II 1994: 235).
Üç Karluk boyunun (Mou-tse “Mou-luo”, Ch’ih-ssu “P’o-fu”, T’a-shih-li), 766 yılında Türgişlere son vererek Balâsâgûn, Tarâz ve daha sonra elde ettikleri Kâşgar merkezlerinde “Yabguluk” çatısı altında tesis ettikleri birliği, Türk Hakanlığı’nın kuruluşunun ilk aşaması, “Yabguluk devri” olarak değerlendirmek mümkündür. Bu ilk aşamanın en geç, Aşina soyundan gelen (بلكا نجورقد رخا ن) Bilge N.çor Kadir Han’ın tarih sahnesinde ilk kez görüldüğü 225 / 839-840 yılına kadar tamamlandığı, ülkenin Yabguluk’tan “Hakanlık” mevkiine yükseldiği ve dokuz tuğlu bir devlet haline dönüştüğü söylenebilir (Kâşgarî III 1992: 127). Nitekim, İslam kaynaklarında buna imkan veren argümanlar vardır. Avfî’ye göre Karluklar, Altın Dağ (Altay) denilen Yûnis dağında meskun idiler, Toguzguz’a itaat etmekte iken, isyan ederek Türkistân zeminine çıktılar ve bir kısmı da İslam ülkelerine geldi. Onlar dokuz boya ayrılırlar; Üçü Çiğilî (جكلى), üçü Hesekî (هسكى), biri Nedâ (ندا), biri Kevâlin (كو الين) ve biri de Nehastin (نحستين) idi (Avfî 1898: 100). Şerefü’z-Zamân Tâhir el-Mervezî’nin Karluklar hakkındaki rivayeti de şöyledir; “Türklerden Karluklar, Tûnis (Tûlis) dağında oturuyorlardı. Bu dağ, Altın Dağ’dır. Toguzguz’a itaat ediyorlardı. Sonra, onlara karşı direndiler ve Türkesiyye (Türkeşiyye) ülkesine çıktılar. Onlarla çatışmaya girdiler ve ülkelerini istila ederek sultanlarını yendiler. Oradan İslam ülkesine çıktılar. Onlar dokuz gruptur; Üç Çiğiliyye, üç Ba‘sekiliyye (بعسكليه), bir Bulâk (بلاق), bir Kûkerkîn1 (كوكركين) ve bir de Tuhsî (تخسى) idi (Mervezî 1942: *19). Avfî ve Mervezî’nin bu rivayetleri, Karluk birliğini oluşturan boyların batıya göçlerini, Türgişlere son
vererek İslam’ın doğusunda oluşturdukları siyâsî oluşumu ve onun mahiyetini en özlü şekilde özetlemektedir.
Hududü’l-AIem’de, eskiden Karluk meliklerine Cebgûy ve aynı zamanda Beygû dendiği belirtilmektedir (1983: 81). Hurdazbih, Karluk meliklerine Cebgûye denildiğini söylerken (1889: 16), Hârizmî hem Karlukların hem de Oğuzların melikine Cabbuye (1895: 120) yani, Yabgu denildiğini kaydeder. İdrîsî, Karluk melikinin isimlendirildiği Cabgûye (Yabgu)’nun, Karluk Türk melikinden mütevaris bir isim olduğunu açıklar (I 1989: 184). Gerdîzî de Karlukların nasıl “Yabgu” unvanı aldığını ve daha sonra onların nasıl “Hakanlık” mertebesine yükseldiği ile ilgili efsanevî bir rivayeti eserine kaydetmiştir. Gerdîzî’nin nakli özetle şöyledir; Bu Karluk, Türklerin ileri gelenlerinden bir adamdı. Bir yerden bir yere göçerlerdi. Karluk’un hizmetçisi (köle) ıssız bir yerde Karluk’un annesine sataştı. Hizmetçi korkup, Hakan’ın vilayeti Toguzguz nahiyesine kaçtı. Hakan ona “Yabagû” adını vererek, Karlukların başına onu başkan yaptı. Bu boya Yabagu Karluk adı verildi. Sonra, Türkistân’dan bir adam Toguzguz boyuna geldi. Yabagu Karluklarından bir kıza aşık oldu. Onu kaçırıp Türkistân tarafına götürdü. Türkistân hanı kızı ondan alarak kendi yanına getirdi. Sonra kızın ev halkına mektup yazarak onları da yanına çağırdı. Ardından, boyun geride kalanlarının tamamı da Türkistân hanının yanına gitti. Han bunları ülkesine yerleştirdi ve “yabguluğu ([خبو ى], Minorsky’ye göre [جبويه])” onlara verdi. Türkistânlılar, Hakanlılara saldırdılar. Hakanlılardan meşhur on iki lideri öldürdüler. Hakanlıların padişahlığı, Karluklardan Çûnpân1’a kaldı. Hakanlılardan öldürülen son hakan H.t.g.lân (ختغلان) idi. Yerine geçen ilk Karluk İlmâlmısen (ا يلما لمسن) Cebûye (Yabgu) idi. Bu başkanlık Kartuklarda kaldı (Gerdîzî 1363: 548-549). Bundan başka, Gerdîzî, ele aldığı “Yağmur Taşı” efsanesinde de hakimiyetin Karluklara geçtiğini vurgulamaktadır (1363: 547).2 İdrîsî de Karluk hakanının şehrini tarif etmektedir (II 1989: 714).
1 Türgişlerin Beş Tuo-lu boyundan biri olan Chou-ni-che’ler ile Beş Nu-shih-pi’lerin boylarından Ko-chou’ların boy başkanlarının unvanları Çûpân idi. Çûpân yani, çoban, güden, himaye eden anlamlarına geldiği söylenmektedir (Donuk 1988: 13).
Bu rivayetleri tamamlar mahiyette Mesûdî, “Karluklar, Fergâna, Şâş ülkeleri ve buralara sınır üst tarafların halkıdır. Melikleri vardır ve ‘hakanlar hakanı’ onlardandır. Diğer bütün Türk ülkeleri ona itaat etmektedir. Fars ülkesini ele geçiren Afrâsyâb1 et-Türkî ve Sâne ([سا نة], Şâne / Şâna) de bu hakanlardandır.” demektedir (Mesûdî I 1985: 134). Şu halde, Hakan mevkiine geçen İlmâlmısen Yabgu, Karluklar tarafından başa geçirilen Aşina sülalesine mensup bir hakan olmalıdır. Nitekim, Avfî ve Mervezî’nin, “Kara Han” unvanı menşei ile ilgili anlattıkları “zenci köle” efsanesinin küçümseme içeren yönü bir tarafa bırakılırsa, efsanede, Türkistânlıların, dışarıdan birisi olmasına rağmen, olağan üstü yeteneklere sahip birini başlarına melik tayin etmeleri, hanedanın, devleti kuran unsurların dışından soylu bir kökten geldiğini ve efsanenin de buna vurgu yaptığını düşündürmektedir (Avfî 1898: 100-101; Mervezî 1942: *43-*44). Bu çerçevede, Pritsak tarafından ortaya atılan îlmâlmısen’in, Aşina sülalesinden gelen ve Türk Hakanlığı’nın tespit edilen ilk hakanı Bilge N.çor2 Kadir Han (بلكا نجو رقدرخان) ile aynı şahıs olması gerektiği tahmini dikkate değerdir. Nitekim, kaynakların, hanedan üyelerini hükümdarlıkta ondan daha asil ve derin bir soyun bulunmadığı, eski bir hanedanlık olarak Afrâsyâb’a kadar hepsinin padişah olduğunu vurgulamaları bununla ilgili olmalıdır (İnşâ 1898: 27; Avfî 1898: 94).
-
2.1.2. İslam'a kadar Hakanlık (840-920)
Bilge N.çor Kadir Han zamanında Türk beldelerinden ilk Müslüman olan Şâş (Taşkend) şehrine, Sâmânî ailesinin büyüğü olan Nûh b. Esed, gaza yapmakta idi (Karşî 1898: 130). IX. Asrın ilk çeyreğinde Türk Hakanlığı’nın batı sınırını oluşturan Mâverâünnehr, Sâmânî ailesinin hakimiyetine girmeye başlamıştı.
Receb 204 / Aralık 819-Ocak 820 tarihinde Abbâsîlerin Horasân valisi Gassân b. Abdâd, Sâmânî ailesinden Nûh b. Esed’i Semerkand, kardeşlerinden Ahmed’i Fergâna ve Yahyâ’yı Şâş ve Usrûşene valiliğine tayin etti (Gerdîzî 1363: 322; Cüzcânî I 1363: 202; Kazvînî 1364: 377; Mirhond IV: 549). Nûh b. Esed, Seyhûn boylarındaki faaliyetlerine devam ile, Şâş’dan sonra önemli bir sınır vilayeti İsfîcâb’a kadar giderek, yüklü miktarda vergi verilmesi şartıyla bir anlaşma yaptıktan sonra geri döndü. İsfîcâb seferinin yapıldığı yılı Sam‘ânî, 225 / 839-840 olarak kaydeder (Sam‘ânî VII 1976: 13). Her şeye rağmen, Bilge N.çor Kadir Han ve Nûh b. Esed arasında mektuplaşma ve karşılıklı elçiler göndermeye dayanan diplomatik ilişkiler, 227 / 841-842’de Nûh b. Esed’in vefatına kadar devam etti (Karşî 1898: 130).
Bilge N.çor Kadir Han’ın saltanatının ne zaman sona erdiği bilinmediği gibi, yerine geçen oğlu Bazir Arslan Han hakkında kaynaklarda hiçbir bilgiye tesadüf edilmez. İslam kaynaklarının suskunluğunun sebebi, ülkenin doğusunda Balâsâgûn merkezinde her iki hakanın, hem boylar arasında yurt tutmak için mütemadiyen devam eden iç kavgalar ve hem de 840’da dağılan Uygur kaganlığı bakiyelerinden bazı boyların Türk Hakanlığı topraklarına vaki olan göçlerinin yarattığı meselelerle uğraşmak zorunda kalmaları ile ilgili olmalıdır. Satuk’un biyografîsi dikkate alındığında babası Bazir Arslan Han’ın 915 yılına kadar Balâsâgûn’da iktidarda kaldığını söylemek mümkündür. Ülkenin batısında faaliyet gösteren Bazir Arslan Han’ın kardeşi Oğulcak Kadir Han, Sâmânîlerin meşhur emîri îsmâil b. Ahmed (279-295 / 892-907)’in muasırı olarak İslam kaynağında yer bulmaktadır. Oğulcak Kadir Han, diplomatik ilişkilerin devamı yönündeki Sâmânî İsmâil b. Ahmed’in arzusuna pek itibar etmedi (Karşî 1898:130-131). İsmâil b. Ahmed, 280 / 893-894 yılında Halife’den Mâverâünnehr menşurunu alır almaz aynı yılın Muharrem / Mart-Nisan ayında Oğulcak Kadir Han’ın merkezi Tarâz’a bir sefer düzenledi.
İslam kaynaklarının bu sefer hakkındaki kayıtları, bazı önemli farklılıklar içerir. Taberî, “İsmâil b. Ahmed Türk ülkesine gazaya çıktı. Meliklerinin şehrini fethetti. Melikin babası(?) ve karısı Hatun ile yaklaşık on bin kişiyi esir aldı. Onlardan bir çoklarını da öldürdü. Sayılamayacak kadar çok mal ve davar ele geçirdi. Ganimetten Müslüman her atlıya bin dirhemlik pay düşmüştü.”
demektedir1 (Taberî V 1407: 607). Nerşahî ise, “Emir îsmâil 280 yılı muharrem ayında savaşmak üzere Tarâz’a gitti. Çok sıkıntı çekti. Sonuçta, Tarâz emîri dışarı çıktı ve bir çok dihkân Müslüman oldu. Tarâz fethedildi. Büyük kilise, merkez camiine dönüştürüldü. Halîfe Emirü'l-Müminîn Mu‘tazıd Billah adına hutbe okundu (Nerşahî 1363: 1 18).” bilgileri ile, Taberî’den farklı olarak, Hakanlığın batı merkezinin adını Tarâz olarak zikretmekte, halkın dinî, etnik ve İdarî yapısı hakkında ip uçları vermektedir.
Mesûdî’nin, “Bu yıl (280 / 893-894) İsmâil b. Ahmed, Türk ülkesine yürüdü. Darü'l-Mülk (başkent) olarak tavsif edilen şehri feth etti. Melikin karısı Hatun’u ve Türklerden on beş bin kişiyi esir etti. On bin kişiyi de öldürdü. Bu melike Tangaş (طنكش) (Tamgaç) denildiği söylenilir. Bu isim, bu ülkenin bütün melikleri içindir. Karluklar (خد لجية) olarak tanınan sınıflardan olduğunu sanıyorum. Bu kitabın önceki bölümlerinde bütün Türklerin haberlerinden, sınıflarından ve yurtlarından bahsettik (Mesûdî IV: 276).” kayıtları, Türk Hakanlığı’nın batı merkezini yöneten hanedan mensubunun “Tamgaç” unvanı taşıdığını belirtmektedir ki, buna göre, sikkelerde bu unvanla zikredilen Ali Tegin ve daha sonra Böri Tegin İbrâhîm’den çok daha önce bu unvanın kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, devletin aslî unsurunun Karluklar olduğuna dikkat çekmesi ve bunu, eserinin daha önceki bölümlerinde verdiği bilgilerle desteklemesi çok önemlidir.
Oğulcak Kadir Han, ülkenin batısındaki muhatabı Sâmânî İsmâil b. Ahmed karşısında aldığı yenilgiden sonra Kâşgar tarafına çekildi ve Sâmânîlerle mücadeleyi buradan yönetmeye başladı (Pritsak 1951: 290). Nitekim, bir süre sonra 291 / 903-904 yılında Mâverâünnehr’e bir intikam seferi düzenlendi. Kaynaklara göre, Türkler sayılamayacak kadar kalabalık büyük bir ordu ile Mâverâünnehr’e geldiler. Öyle ki, Ordularında her biri bir başkana ait olan yedi yüz oba (kubbetü Türkiyye yani, Türk kubbesi) bulunuyordu. Demek, ülkede kısa bir süre için de olsa istikrar sağlanmıştı ki, bu kadar kalabalık bir ordu teşkil edilebildi. İsmâil b. Ahmed, bu saldırıyı ancak, bütün Mâverâünnehr halkını silah altına alarak püskürtebildi (Taberî V 1407: 655; İbnü'l-Esîr VII: 444). İki yıl sonra 293 / 905-906 yılında ise Türk ülkesinden bazı şehirleri almaya muvaffak oldu (İbnü'l-Esîr VII: 457). Oğulcak Kadir Han, rakibi Sâmânîlerin iç
1 İbnü'l-Esîr, İsmâil b. Ahmed’in Tarâz seferini Taberî’den olduğu gibi alarak tekrarlamıştır (İbnü'l-Esîr VII: 388).
meselelerinden yararlanmayı da ihmal etmedi. Sâmânî ailesine mensup bir prens Nasr b. Mansûr’un iltica talebini olumlu karşıladı ve ona, Kâşgar yakınlarındaki Artuç beldesini tahsis etti. Bu arada her şeye rağmen iki ülke arasında ticarî faaliyetler aksamıyordu (Karşî 1898: 131).
Oğulcak Kadir Han’a sığınan sadece Sâmânî prens Nasr değildi. 915’lerde ölen kardeşi Bazir Arslan Han’ın karısı ve yedi yaşlarındaki oğlu Satuk da ona sığınmıştı (Karşî 1898: 131; Tezkire 1988:28). Muhtemelen, Bazir Arslan Han’ın yerine geçen II. Arslan Han, gasp ettiği tahtın gerçek varisi Satuk ve annesini Balasâgûn’dan ayrılmaya mecbur etmişti. Şimdi, hanedan üyeleri arasındaki parçalanmışlığın yanı sıra, hanedanın hakanlık unvanını tanıyan, ama buna gerektiği gibi itibar etmeyen Türk boylarının bir birleri ile süre gelen mücadele ortamının yarattığı istikrarsızlığı temsil eden “ikinci kuruluş aşaması”, 920'lerde her iki sığınmacı prensin, İslam dairesinde ülkenin ve hanedanın yeniden tek bir çatı altında toparlanmasını öngören yeni rolleri ile, sona ermektedir.
Avfî ve Şerefü’z-Zamân Mervezî’ye göre, devleti kuran Karlukların dokuz boydan oluşan birliğinden üçünü Çiğiller temsil etmekte idi (Avfî 1898: 100; Mervezî 1942: *19). Nitekim, Kâşgarî, “Çiğil, Türklerden üç oymağın adıdır” diyerek, her iki müellifî de doğrulamaktadır. Kâşgarî bu üç Çiğil grubunun yaşadıkları yerleri tarif etmiştir. Atlı çoban olan ilk grup, Barshan'ın ötesinde bir kasaba olan Kuyâs1 ya da Kuyâş’da bulunuyordu (Kâşgarî I 1992: 393). Kuyâş, koyu sıcak ve güneşin şiddetle vurması anlamına gelmektedir. Çiğiller ve Tuhsilerin yaşadıkları alanlarda Saplıg Kayâs, Urun Kayâs ve Kara Kayâs adlarında üç kale vardı (Kâşgarî III 1992: 172). Çiğillerin ikinci grubu, Tarâz yakınlarında bulunan bir kasabada yaşamakta idiler (Kâşgarî I 1992: 393). Üçüncü grup ise Kâşgar’da bulunan bir takım köylerde ikamet ediyorlardı ve bunlar bir yerden çıkarak dağılmışlardı (Kâşgarî I 1992: 394). Türk Hakanlığı’nın üç ana merkezi Balâsâgûn, Tarâz ve Kâşgar’da Çiğillerin varlığına işaret eden Kâşgarî’nin verdiği bu bilgiler, Karluk birliğinin izlediği siyâsî süreç ile de uyuşmaktadır.
1 Kuyâs, Moğol devrinde Cengiz Han oğlu Çağatay’ın ve haleflerinden bazılarının başşehri olarak meşhur olmuş idi (Barthold 1975: 101, 247).
Çiğil (جكل) kelimesinin anlamı, diğer Türk boylarında olduğu gibi, mitolojik bir anlatıya dayanır. Zülkarneyn Argu ülkesine (Türgiş veya Karluk) geldiği zaman, bulutlar musluklarını açmış, yollar çamur içinde kalmış, yürümek güçleşmişti. Bunu gören Zülkarneyn, “[اين جه كل است] (yani, bu ne çamurdur)” (Çe-kil yani, Çiğil “ne çamur”) diyerek, orada bir kale yapılmasını emretmişti. Kale yapılınca adına “Çiğil”, bundan sonra orada oturan Türklere de “Çiğilî” denilmiş ve daha sonra bu ad yayılmıştı (Kâşgarî I 1992: 393). 766-775 yılları arasında yaşanan Kartuklar ve Oğuzlar mücadelesinde, Oğuzları Seyhun ve ötesine iten Karluk boyları Çiğiller olmalı ki, Kâşgarî, Çiğilleri Oğuzların kadim düşmanları olarak zikreder ve bu nedenle hala düşmanlıkları süren Oğuzların, Ceyhûn’dan yukarıda Çin’e kadar olan sahalarda yaşayan Türklere “Çiğil” adı verdiklerini, ama bu isimlendirmenin gerçekte yanlış olduğunu söyler (Kâşgarî I 1992: 394).
Hududü’l-Âlem'e göre, Çiğil’in aslı Karluklardandır. Çiğil nahiyesi halkı kalabalıktır. Doğusunda ve güneyinde Karluklar, batısında Tuhsîler, kuzeyinde Kırgızlar bulunmaktadır. Çiğillerin çadırları ve keçe kulübeleri vardır. Zenginlikleri at, sığır ve koyundur. Çiğil ve Karluklar arasında İslam ülkelerine yakın büyük bir ticaret şehri olan Sîkûl ya da Sîköl (Issıg Göl'ün kuzeyinde) bulunmakta idi (1983: 83-84). Makdisî, Tarâz’dan bağırsan duyulacak mesafede yer alan Çiğil adındaki şehrin bir kalesi, kuhendizi ve çarşısında bir camii olduğunu söyler (Makdisî 1987: 220) ki, burası bazı araştırmacılara göre Sîköl idi (Sümer 1994: 69: Buharah 1991: 61). Issıg Göl yakınında (güney batıda) Karluk ve Çiğiller arasındaki bir başka sınırda Tunul ya da Tung ve Tâlhaza adında iki köy bulunmakta idi ki, halkı savaşçı, cesur ve yiğitti (Hududü’l-Âlem 1983: 82-83). Gerdîzî, Issıg Göl'den Tung’a beş fersahlık bir yol bulunduğunu belirtir. Buradan Barshan’a ise üç günlük mesafe vardır. Yol üzerinde Çiğillerin çadırlarından başka bir şey yoktur ve Issıg Göl civarında Çiğiller yaşamaktadır (Gerdîzî 1363: 565-566). Verdiği çoğu bilgilerin İslam kaynakları ile çeliştiği bilinen ve dolayısı ile X. asrın ortalarında Çin’e yaptığı seyahatin şüphe ile karşılanması gereken Ebû Dülef, sözde, Çiğil ülkesinden geçmiştir. Çiğil ülkesinden geçtikten sonra hükümdarlarının Ali soyundan geldiğini iddia ettiği Buğraç ülkesine varmıştır. Çiğiller ona göre, yukarıdaki bilgilerin aksine, ahşap ve kilden evde otururlar, öküz yetiştirmezler ve etini yemezler (Ebû Dülef 1975: 84-85).
Mücmelü’t-Tevârîh ve’l-Kısas’da Çiğil padişahına Tüksîn-i Çiğil dendiği kaydedilmektedir (1318: 420). Kâşgarî’ye göre Tüksîn, halktan olup, handan üç kat aşağı bulunan kişiye yani, memura denirdi (Kâşgarî I 1992: 437). Ayrıca, Çiğil, İslam kaynaklarında bütün Türklerin atası olarak gösterilen Türk b. Yâfes’in, Tûtel, Çiğil, Barshân ve İlâk adlarındaki dört oğlundan İkincisi olarak kaydedilmiştir (1318: 100). Bu bilgiye daha sonra Şecere-i Terâkime de yer vermiştir (Ebu’l-Gazi: 11). İsim olarak Çiğil adına Şine-Usu yazıtında da rastlanmaktadır. Yazıtın güney cephesinde Çiğil-Tutuk adında bir yöneticinin adı geçmektedir (Orkun 1994: 178). Bu çerçevede Çiğiller, Türk Hakanlığı hakan ailesinin menşei olabileceği tezlerine de konu olmuştur. Barthold, ailenin menşei hususunda Yağma görüşünü (2000: 35) bir tarafa bırakarak Çiğiller üzerinde durmuş, ancak, durumun karmaşık olduğuna dikkat çekerek, ısrarcı olmamıştır (Barthold 1975: 100-101). Bununla birlikte Karaev, bilhassa Şehnâme'nin bir nüshasındaki farklılıktan hereket ederek Çiğil tezinde bir hayli durmuştur. Onun en temel argümanı, Şehnâme’nin bir beytinde yer alan “Tûrân şahı” ibaresinin, Dakîkî’nin eserinde orijinalinin “Çiğil şahı” olarak kaydedilmiş olmasıdır (Karaev 1983: 77). Ancak, burada kullanılan Çiğil adı, Oğuzların, Ceyhûn’un doğusundan Çin’e kadar olan sahada yaşayan bütün Türkleri Çiğil olarak adlandırması gibi, Tûrân'ın karşılığı olarak kullanılan ve Türklerin meskun olduğu sahalara işaret eden bir coğrafî tanımlamadır. Dolayısı ile bu argümanı, hanedanın menşei noktasında değil, devleti kuran boylar arasında Çiğillerin rolü açısından değerlendirmek mümkün olabilir. Nitekim, Karaev’in, Çiğiller hakkında verdiği diğer bilgiler de bu çerçevededir.1
Şerefü’z-Zamân Tâhir el-Mervezî, Tuhsîleri Karlukların dokuz boyundan biri olarak kaydetmiştir (Mervezî 1942: *19). Hududü’l-Âlem’de “Tuhs” adı ile zikredilen Tuhsîlerin doğusunda Çiğil, güneyinde Karluk ve Karluk dağlık bölgeleri, batısında Kırgızlardan bir grup ve kuzeyinde yine Çiğiller bulunmaktadır. Zenginlikleri at, koyun, kürk, otağ ve çadırdır. Yaz kış otlaklarda ve çayırlarda dolaşırlar. Lâzne ve Ferâhiye, Tuhsîlerin iki boyu olup, bu adı
1 Karaev’in Çiğiler hakkında verdiği bilgiler için bkz. O. Karaev, İstoria Karakhanidskogo Kaganata, Frünze, 1983: 55-93; O. Karaev, “İz istoriyi Karakhanidov”, (Ed. G. A. Abdurrahmanov), Folklor Lietratura i İstoriyie Fostoka, Taşkent, 1984: 338-343.
taşıyan iki köy vardır. Tuhsîlerin bir diğer köyü Suyâb (Tokmak), yirmi bin adamın (atlının) çıktığı geniş bir köydür. Soğd dilinde S.m.k.nâ denilen Bîglîlig, büyük bir köydür ve dihkânına (ينالبر كين) (Yınâl Beg Tegin ?) denir. Tuhsîlerin iki köyü arasında halkı az olan Urkes yer alır (Hııdudü’l-Âlem 1983: 84-85). Kâşgarî’ye göre Tuhsî, Kuyas’da bulunan bir Türk oymağıdır. Bu nedenle “Tuhsî Çiğil” dahi denmektedir (Kâşgarî I 1992: 423). Bu bilgiler çerçevesinde, Tuhsîlerin atlı çoban bir boy olarak, bir zamanlar Türgişlerin başşehri olan Suyâb’ı ellerinde bulundurmak ve önemli bir askerî unsur olmakla, Çiğillerin batısında İli ırmağı kıyılarından, batıda Çu ırmağı ağzına kadar uzanan bölgede önemli roller üstlenmiş olmalıdırlar. Nitekim, Çiğillerin yoğun bulunduğu Barshan’a Tuhsîler bir akın düzenlemişler ve Gazneli Sebüktegin bu sırada 12 yaşlarında Tuhsîlere esir düşmüş ve onların bölgesine götürülerek, burada bir süre çobanlık yaptıktan sonra Mâverâünnehr’de Sâmânîlere satılmıştı (Pendnâme, “Merçiltrc.” 1975: 227-228).
Karluklara ilk itaat eden boylar arasında Türgişleri teşkil eden On-Ok boyları Beş Tuo-lu ve Beş Nu-shih-pi de bulunuyordu. Aşağı Seyhûn’a itilen Oğuz ve Peçenekler, Nu-shih-pi kolu ile ilişkilendirilmektedir (Sümer 1994: 48-49).1 Gerdîzî’ye göre, Neviket ve Penciket taraflarında sekiz bin adamın (atlı) çıktığı bir dağın sol tarafında bulunan üç dağın yanında yer alan Hûtkiyâl dağına bir fersah uzaklıkta ve beş bin adamın (atlı) çıktığı bir yer vardı ki, dihkanına Yağlîlâ denirdi. Bunlar Türgişler olup, bozkırlarda otururlardı. Bundan başka üç dağ silsilesinin bulunduğu Ulu dağ denilen yerden üç yüz (otuz bin) atlı çıkardı (Gerdîzî 1363: 595-596).
Kâşgarî, Ezgişlerin Özkend’de yerleşmiş bir Türk oymağı ve Ezgiş kelimesinin aslının da Egdiş olup, tahrif olduğunu söyler (Kâşgarî I 1992: 96). Îdrisî, muhtemelen Özkend’e gelmeden önceki Ezgiş yurdunu tarif etmektedir. Buna göre, Ezgişlerin batısında Oğuzlar ve onların sınıflarının ülkeleri yer
1 Türgişleri teşkil eden On-Oklar ve bunların Oğuzlar ile olan münasebeti hakkında bkz. F. Sümer, Oğuzlar, İstanbul, 1992, 20-21; F. Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, Ankara, 1994, 47-50.
almaktadır. Doğusunda Yecüc ve Mecüc (Çin şeddi) bulunmaktadır (İdrîsî II 1989: 843). Şu halde Ezgişler, Aral gölünün kuzey doğusunda Balkaş ile Altay dağları arasındaki sahalarda yaşamış olmalıdırlar. En çok yedikleri nesne at etidir. Ezgişler, geniş yüzlü, büyük başlı, gür saçlı ve parlak yüzlü insanlardır (İdrîsî II 1989: 847). On Oklara mensup bir boy olarak kabul edilen (Sümer 1994: 53) Ezgişler, Karluk birliğinin bir boyu olarak da kabul edilmektedir. Hatta, Koçnev, sikkelerde görülen “Türk” unvanının, hakan ailesini genel anlamda Türk halkına bağlılığına işaret ettiğini belirtirken, 574 / 1178 tarihli Buhârâ ve 571 / 1175-1176 tarihli Semerkand’da basılan Muhammed b. Mesûd’un paralarında “Egdiş Tafgaç Han” ve 599 / 1202-1203 tarihli Benâket parasında ise Çağrı Han’ın “Uluğ Egdiş” unvanlarına dikkat çekerek, hakan ailesinin Türk çatısı altında Egdiş boyundan gelebileceği tezini ortaya atmaktadır. Ancak, paralarda yer alan kelimenin okunuşu (mesela, Akdaş yani, beyaz taş) ve anlamına dair problemlere dikkat çekerek, en azından Karluk tezinin kuvvetlendiğine işaret etmektedir (Koçnev 1996: 353-357).
Şerefü’z-Zamân Tâhir el-Mervezî’ye göre, Karluk birliğinin dokuz boyundan biri olan (Mervezî 1942: *19) Bulâklar, Hududü'l-Âlem’de Yağma’dan ve Toguzguzlara karışmış bir kavim olarak kaydedilmiştir (1983: 79). Kâşgarî ise sadece, Bulâkların Türklerden bir oymak olduğunu, Kıpçaklar tarafından esir edildiğini, ancak sonra onlardan kurtulduklarını ve Elkâ Bulâk adını aldıklarını söylemektedir (Kâşgarî I 1992: 379). Pristak, Bulâk adı ile Çin kayıtlarında Üç Karlukların ilk grubu Mou-tse (Mou-luo)’yu aynı boy olarak değerlendirmektedir (Pritsak 1951:271).
Kâşgarî’ye göre, Türk boylarından biri olan Yağmalara, “Kara Yağma” da denmektedir (Kâşgarî III 1992: 34). Yağmaların menşeini hakkında Gerdîzî efsane ile karışık bir rivayet nakletmektedir; “Türk hakanı Karlukların çoğaldığını, üstünlük kurduklarını, Tohâristân Haytalları (Akhunların bakiyeleri) ile kız alıp kız vererek yakınlık kurduklarını ve Türkistân’ın zayıfladığını görünce, kendi vilayetinin düştüğü durumundan korktu. Sonra, Toguzguzlardan bir kavim, kendi boyları arasından çıktılar. Karluklar arasına geldiler. Karluklar
onlarla ilgilenmedi. Sonra, Türk hakanı onlara Karluklar ile Kimâklar arasına inmelerini emretti. Bunların “Yağma” adında kötülüğü seven bir başkanı vardı. Çin'in sol tarafında bir aylık yolda iyi Çin samurlarının oradan getirildiği yerde bir çok binek hayvanı olan cesur bir halk vardı. Aralarında anlaşmazlık çıktı ve onlardan bir kavim gelip, Türk hakanının himayesine sığındı. Yağmaların yanına geldiklerinde onlarla karıştılar. Türk hakanının nezdine birini gönderdiler ve kendi durumları hakkında haber verdiler. Şöyle dediler; ‘Biz senin hizmetine geldik, eğer izin verirsen Yağmalar ile aynı yerde kalalım.’ Türk hakanına bu hoş geldi. Onlara iyi cevap ile, istedikleri izini verdi. Sonra, Karluklar onlara reva olmayan muamelede bulundular. Çektikleri sıkıntıdan bezdiler ve oradan Kimâklar tarafına gittiler. Bir grubu oraya varınca, Şed Tutuğ (شد تتع) onlara sıkıntı verdi ve haraç istedi. Sonra, Türk hakanından aman dilediler. Karluklar ve Kimâklar arasından Hakan’ın yanına gittiler. Hakan onların başkanına “Yağma Tuğ” (يغما تع) adını verdi ve Şed Tuğ (شد تع)’un hilelerinden kurtuldular (Gerdîzî 1363: 554-555).”
Hududü'l-Alem'e göre, Yağmaların bulunduğu bölgenin doğusunda Toguzguzlar, güneyinde Kuça nehrine karışan Hûland nehri, batısında Karluk hudutları bulunmaktadır. Burada çok az ziraat yapılmakta, ama, çok kürk imal edilmektedir. Avcılık yaygındır. Zenginlikleri at ve koyundur. Halkı sert, kuvvetli, çok silaha sahip ve savaşçıdır. Melikleri Toguzguz evladındandır. Yağmaların bir çok boyu vardır. Bin yedi yüz tanınmış boyu olduğu söylenir. Kâşgar’ın başkanları eski zamanda Karluklardan ve Yağmalardan idi. Artuç (برتوج), Yağmaların kalabalık bir köyü iken, halkı yılanlar fazla çoğaldığı için burayı terk etti. Hîrgilî (خيركلى) ya da Hîrmekî (خيرمكى), büyük bir köy olup, halkı Artuçlular idi. Burada üç çeşit Türk vardır: Yağma, Karluk ve Toguzguz (Hududu 'l-Âlem 1983: 78-79). Şu halde Yağmalar, Kâşgar ile onun kuzeyindeki Narin ırmağı arasında yaşamaktadırlar. Müellifî bilinmeyen diğer bir eser Mücmelü’t-Tevârîh ve'l-Kısas'da ise Yağma padişahına “Buğr(a) Han (بغرخان)" dendiği kaydedilmiştir (1318: 421; 1898: 20).
753-756 yılları arasında dikildiği tahmin edilen Uygurlara ait Taryat (Terhin) kitabesinde Yağmalar, bir topluluk adı olarak yazılmıştır. Kitabede Uygur kaganı Bayan Çor’un komutanı Bilge Kutlug Tarkan Sengün seferinde
Yağma Lumçişi1’sinden söz edilmektedir (Tekin 1982: 811: Klyaştorniy 1996: 121; Gömeç 1997: 76). 981-984 yılları arasında Uygur ülkesine bir seyahat yapan Çin elçisi Wang Yen-Te’nin Seyahatname'sinde kaydedilen boylar arasında Yang-mo (Yağma) da bulunmaktadır (İzgi 1989: 62).
Türk Hakanlığı hakan ailesinin menşei ve Hakanlığı kuran esas unsurun kim olduğu meselesinde Yağmalar, bir çok araştırmacıdan özel bir ilgi görmüştür. Bilhassa, İslam kaynaklarına dayanarak ortaya atılan Y ağma tezi, ana hatları ile şöyledir; “I- Yağmalara Kara Yağma da denilir. Kara Hanlılardan bir çoklarının unvanlarında kara sıfatı da bir unvan olarak görülür. II- Yağmaların hükümdarı Buğra Han unvanı taşır. Kara Hanlılardan bir çoklarının Buğra Han unvanı taşıdıklarını biliyoruz. III- Türk toplulukları arasında "han unvanını taşıyan yalnız Yağmaların hükümdarı idi. Bu da Yağma hükümdarının Uygur kağanları ailesine mensup olmalarından ileri geliyor. IV- Kâşgar, Yağma yurdunda bulunan veya ona komşu bir şehir idi. Kara Hanlı hükümdarlarının aile mezarlığı da Kâşgar’da bulunuyordu. V- Yağmalar, Batı Türk ülkesindeki yurtlarına, mensup oldukları Uygur elinden ayrılarak gelmişlerdir. Onlar bu yeni yurtlarına ne zaman geldiler? Uygur devletinin 840 yılında yıkılması üzerine Uygurlardan önemli toplulukların batıya Karluklar ülkesine göç ettiklerini biliyoruz. Yağmaların da bu göçler sırasında Kâşgar bölgesindeki yurtlarına gelmiş olduklarını kabul etmek yerindedir. VI- ...Bu mühim başarıya rağmen Karluk Yabgusu kagan unvanı alamadı. Karluklar kazandıkları başarıya rağmen Batı Türkleri ülkesinde kuvvetli bir varlık gösteremediler. Hatta onların bir devlet kurdukları bile söylenemez...(Sümer 1994: 45-46, 73-74). Bir diğer araştırmacı da bu görüşlere tamamen katılmaktadır (Genç 1981: 125-126).
Altı ana başlıkta ele alınan bu Yağma tezi görüşlerinin tenkide açık yönleri vardır. 1- Bu bilgiyi veren Kâşgarî’nin kayıtlarına göre “Kara" unvanının sadece
1 T. Tekin bu kelimeyi “(a)lum-çisi” yani, alımcı şeklinde okuyup, onun, vergi tahsildarı, devlet alacaklarını tahsil ile görevli resmî kişi olabileceğini belirtmektedir. Ona göre, bu kişi, Yağma halkının borçlarını, vergilerini tahsil eden görevlidir (Tekin 1982: 824). S. G. Klyaştorniy, “Lum-çişi” şeklinde iki ayrı kelimeden oluşan birleşik isim olarak okumakta, son kelime “çişi (tz’u shih)”, bir unvan olup, “bölge amirliğinin en yüksek resmî şahsiyeti” anlamına geldiğini söylemektedir. “Lum” ise, Çin kaynaklarında geçen Lun, batı bölgelerindeki bir amirin ve Karaşar hakimlerinin Lum sülale adı (VII. asrın ortaları) olarak geçmektedir. Ona göre, bu unvan Toharca Lun’un Çince transkripsiyonu Long (Lung)’dur ve Çince’de sonda -um bulunmadığı için bu transkripsiyon doğrudur (Klyaştorniy 1996: 122-123).
Yağmalara özgü kullanılmadığı görülmektedir. Mesela, Sınır bölgesinde oturan Türk boylarından Uğrâklara da “Kara Yığâç” denmektedir (Kâşgarî I 1992: 119). Ele aldığı yirmi iki Oğuz boyundan biri de “Kara Bölük” tür (Kâşgarî I 1992: 56). Çiğil ve Tuhsîlerin yaşadığı Kuyâs merkezinde kalelerden birinin adı “Kara Kayâs” idi (Kâşgarî III 1992: 172). Karlukların merkezlerinden Barshân’daki bir yere Kara Sengir deniyordu (Kâşgarî III 1992: 222). Barshân’da bahadır olan herkese Kara Beckem denirdi (Pendnâme, “Merçil trc.” 1975: 227). Yine, Karlukların yaşadıkları bölgelerden Fergâna’da Kara Yalga denilen sarp bir yer vardı (Kâşgarî III 1992: 32-33). Demek ki, Yağmalara “Kara” da denmiş olması, onlara özgü bir durum değil, diğer Türk boyları ve coğrafî alanları için de geçerli olan bir durumdu. Şu halde, Türk Hakanlığı ailesinin kullandığı kara unvanı ile Yağmalar arasında bu çerçevede hiçbir ilişki yoktur.
-
II- Yağmaların hükümdarına “Buğra Han” dendiğini kaydeden tek kaynak Mücmelü't-Tevârih ve’l-Kısas'dır. Müellifî bilinmeyen bu eser, 1126 yılında tamamlanmıştır ki, artık, verdiği bilgi için çok geç bir dönemi yansıtmaktadır. Zira, artık, Karluklar ve Çiğiller gibi, Yağmaların da yaşadığı Kâşgar havalisindeki Türk Hakanlığı yöneticilerinin Buğra Han unvanı taşıdıkları ya da burada bu unvanla ilk meşhur olan Hârun Buğra Han’ın çocuklarının burada bulundukları bilinmektedir. Üstelik, Yağmaların 840 yılından sonra Kâşgar havalisine geldiği fîkri kabul edilirse, bundan daha bir asır önce 738'lerde Fergâna’da Uşrûsene hakimi ve çocuklarının “Kara Buğra” unvanı taşıdıkları görülmektedir (Taberî IV 1407: 172; İbnü’l-Esîr IV 1995: 426). Şu halde, “Kara” ve “Buğra” unvanının geç dönemde doğudan gelen Yağmalar ile ilgili değil, Türgiş ve Karluk nüfuz sahasındaki Gök-Türk ve Akhunların bakiyeleri olan Batı Türkleri ile ilgilidir.
-
III- Bu durumda, Yağmalar “Buğra Han” ya da “Han” unvanı değil, Yağma Tuğ unvanı taşıdılar (Gerdîzî 1363: 555). Nitekim onlar, sadece Uygurlara tâbi bir boy idiler ve Uygur kagan sülalesi ile ilişkilerini ortaya koyan bir kaynağa da rastlanmamaktadır.
-
IV- Kâşgar’ın eski zamanda yöneticilerinin Karluk veya Yağma oldukları söylenmektedir (Hududü'l-Âlem 1983: 79). Bir başka kaynak bu ikisine, Tibetlileri de dahil etmektedir (Gerdîzî 1363: 563). Kâşgar’ın bir takım köylerinde Çiğillerin meskun olduğu (Kâşgarî I 1992: 394), hatta bir köyün de Kıpçak adını taşıdığı belirtilir (Kâşgarî I 1992: 474). Kâşgar yakınlarındaki
Artuç’da Yağmaların bulunduğu, ancak, onların burayı terk etmek zorunda kaldıkları Hududü'l-Âlem'de kayıtlıdır (1983: 79). Gerek Kâşgarî’nin gerekse İslam Coğrafyacılarının verdiği bilgilere göre, her ne kadar Türk boylarının belirli bölgelerle sınırlı sahaları var ise de bazı yerlerde iç içe yaşadıkları da bilinmektedir. Mesela,Türk ilinin Ceyhûn’u denilen İlâ deresi halkını Yağma, Tuhsî ve Çiğiller oluşturuyordu (Kâşgarî 1 1992: 408). Yine, Karluk, Tuhsî, Çiğil ve hatta Oğuzların bulunduğu Tarâz taraflarında bir köyün adı Yağma idi (Kâşgarî III 1992: 34). Bu çerçevede, Afrâsyâb'ın havası iyi olduğu için oturduğu ve bu nedenle Ordu Kend denilen Kâşgar’da Yağmaların halkın çoğunluğunu temsil ettiğine işaret eden bir kaynak bulunmadığı gibi, 920’lerden itibaren mutasavvıf Ebû Nasr Sâmânî dolayısı ile manevî bir merkez konumunda olan Artuç’daki Yağmaların da burayı terk ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim, Kaşgarî, (ata mezarının bulunduğu) Artuç hakkında hiçbir bilgi vermez. Sadece, bu adı taşıyan iki köyün bulunduğuna işaret eder (Kâşgarî I 1992: 95). Karşî tarafından kaydedilen Kâşgar'daki hakanlık mezarlığı (Karşî 1898: 132), bilhassa Mâverâünnehr’in fethinden sonra anlamını yitirmiştir. Zira, artık hanedan mensupları kendi bölgelerinde yaptırdıkları rıbat, medrese, türbe v.s. imaretlerde defnedilmekte idiler (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 38, 74). Diğer taraftan manevî merkez Artuç da bu tarihlerde önemini kaybederek, yeni manevî merkez Buhârâ’ya kaymış olmalıdır. Nitekim, Hanedanın bağlı olduğu Nemedpuş Sâmânî gibi, mutasavvıf Sâmânî ailesi üyeleri de Buhârâ’ya defnedilmeye başlanmıştır (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 60).
-
V- 840 yılında Uygur Kaganlığı’nın yıkılması ile batıya vaki olan göçler ve bu göçlerin batıdaki Türk boyları arasında etkileri söz konusudur. Ancak, bu göç hareketleri sonucunda, muhacirlerin Karluk sahasında yeni bir devlet kurduğuna dair bir ip ucuna rastlanmamaktadır. Zira, Seyhûn boyunda 840 yılında Bilge N.çor Kadır Han’ın Sâmânîlerle olan ilişkisi tespit edilmektedir ki, bu tarihte doğu taraflarından Yağmaların batı hudutlarına kadar gelerek, Karluk boylarını itaat altına almaları ve han unvanını kullanarak Sâmânîlerle ilişkiye girmeleri kronolojik açıdan imkansızdır. Nitekim, göç hareketlerinin ülkede yarattığı istikrarsızlık, hanedanın ve ülkenin tamamen İslam dairesine girdiği 960 yıllarına kadar devam etti.
-
VI- Karlukların tarih sahnesine çıkmalarından sonraki siyâsî süreçleri, Çin kayıtları ve İslam vakayinamelerinin izin verdiği ölçüde izlenebilmektedir. Halbuki, Yağmalara dair bilgiler yok denecek kadar azdır. Karluklar, batıda güçlü
komşuları Abbasîler ve onlara tâbi Sâmânîlere, doğuda ise Uygurlara karşı başarı ile mücadele ettiler. Bu sırada bazı yenilgiler de aldılar, ancak, her defasında yeniden toparlanabildiler. Hatta, İslam vakayinamelerinin kayıtlarına göre, onların siyasî sahnede oynadıkları askerî rolleri Hakanlığın kuruluşundan yıkılış devirlerine kadar sürdü. Bilhassa, Mâverâünnehr’in fethinden sonra, bir kısım Karluk, Çiğil, Ezgiş boyları bu yeni sahalara göç ederek, batıda Ceyhûn boylarından doğuda Emil boylarına kadar geniş bir sahada önemli siyâsî olaylara karıştılar (İbnü'l-Esîr X: 155; XI: 83-84; Cüveynî 1999: 305; Râvendî I 1999: 168; Bundârî 1943: 248-249; Hüseynî 1943: 65; Mirhond IV: 684; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48-49). Ancak, vakayinamelerde Yağmalardan hiç söz edilmemesine bakılırsa, sönük bir hayat yaşadılar ve ancak, yerlerini muhafaza edebildiler. Zira, Doğu Türk Hakanlığı’na son veren Kara Hıtây Gür Han’ının Selçuklu vakayinamelerinde Hıtây, Hoten ve Yağma hanı diye tavsif edilmesi (Bundârî 1943: 249; Hüseynî 1943: 65; Ahmed b. Mahmûd II 1977:49), Avfî’nin kaydettiği şiirlerde Yağmaların doğuda Türkistân taraflarında olduklarına işaret edilmesi (Avfî II “1903” 1361: 232, 402), bunu doğrulamaktadır. Atlı Çoban Karlukların aldığı yenilgiler, esasen onların gücünden ve güçlü olmasının komşularında yarattığı endişeden kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Karlukların yenilgileri onların Hakanlığı kurmalarına engel teşkil etmemektedir. Tıpkı, Oğuzların sadece Tuğrul ve Çağrı Beyler’e bağlı boylarının, önce Mâverâünnehr’de, sonra Hârizm’de ve nihayet Horasân’da on yıldan daha az bir süre içinde peşi sıra en az üç kez katliama maruz kalmalarına rağmen, Selçuklu imparatorluğunu kurarak, kısa sürede İznik’e kadar dayanmalarına engel olunamadığı gibi.
Çin kayıtlarını esas alan bazı araştırmacılar, Yağma-Toguzguz-Uygur tek bir köken faraziyesi temelinde Türk Hakanlığı hakan ailesinin menşeinin ve Hakanlığı kuran esas unsurun Uygurlar olduğunu ileri sürmüştür.1 Bu konudaki
1 Bu çerçevede Çince ve Uygurca yapılan çalışmalar ve tercüme eserler için bkz. We Liang-tao, Kârâhânîler Târihîden Bâyân, (Uyg. Trc. A. Nurdun), Kâşgar, 1986; Hua Tao, VIII-X Asırlardaki Garbî Târihî Hakkıda Tetkikât, (Uyg. Trc. Ö. Nurî), Kâşgar, 2003; Hâcî Nur Hâcî, Kadimki Uygurlar ve Kârâhânîler, Urumçi, 2001; Hâcî Nur Hâcî, Kârâhânilering Kıskaça Târihi, Urumçi, 1984; Yang Sheng, Kadimki Uygurlar, (Uyg. Trc. E. Ahmedî), Urumçi, 1998; A. G. Malyavkin, IX-XII Asırlardaki Uygur Devletleri, (Uyg. Trc. U. Seyrânî), Urumçi, 1994; Kazakistan Fenler Akademisi Uygurşinaslık Enstitüsü Yayını, Uygurlar ve Garbi Yurttaki Başka Turki Halklarıng Kıskaça Târihi, (Uyg. Trc. U. Seyrânî), Urumçi, 2000; Jian Fu, "Batı Uygur Devletleri Tarihi Hakkında Araştırmalar, (Çince Trc. Song Su Ying) Urumçi, 1985; Wang Hsiao-fîı, “Uygurların
temel dayanaklar, Eski ve Yeni T’ang shu’lardaki Uygurlar Tezkiresinde yer alan Uygurların 840’dan sonra batıya göçleri ile ilgili kayıtlardır. Yeni T’ang shu Uygarlar Tezkiresinde yer alan bilgi şöyledir: “Sengün Külüg Baga Kırgızların yüz bin kişilik süvarisi ile Uygur şehirlerine saldırarak, Uygur kaganı Kürebir’i öldürdü. Başkenti ateşe verdi. Halkları kaçtı. Vezir Savcı ile Menglig Tegin (Pan Tegin), on beş boy ile Karluklar tarafına kaçtı. Kalanlar Tibetlilere ve An-hsi’ye gelip yerleşti. Dolayısı ile kagan soyundan 13 boy Üke Tegin’i kagan seçti (Hua Tao 2003: 78).” Bunun bir başka versiyonu da Eski T’ang shu Uygarlar Tezkiresi’nde yer almaktadır: “Külüg Baga adında bir yöneticinin Kürebir ile husumeti olduğundan Kırgızlara gidip, yüz bin süvari ile gelerek Uygur şehirlerine saldırdı. Kürebir ve Kuşuvu şadı öldürdü. Şehri ateşe verdi. Uygur vezir Savcı, yeğeni Menglig Tegin (Pan Tegin) ile beş kardeşler ve on beş boy batıya doğru Karluklara kaçtı. Onlardan bir grup Tibetliler ve bir grup da Kusen (Kuça) tarafına gitti. Kagan soyundan on üç boy Üke Tegin’i kagan yaptılar ve güneye gelip, Çinlilere baş eğdiler (Hua Tao 2003: 82-83).” Bu bilgilerin bir benzeri, Halkı İdare Etmenin Genel Örnekleri adını taşıyan bir başka vakayinamede de kaydedilmiştir (Hua Tao 2003: 83).
840 Yılında vezir Savcı ve Menglig Tegin (Pan Tegin) önderliğindeki beş kardeş ve on beş Uygur boyu Batı'daki Karluklara kaçtılar. Bir grup Tibetlere bir grup da An-hsi’ye (Turfan bölgesinin batı tarafları) gitti (İzgi 1989: 25; Wang 1984: 6; Haneda 1978; 6). Tibetlere yani, güneye Kan-chou (Kansu) bölgesine giden 13 boy, Üke Tegin’i kagan seçerek, burada oturmak için Çin’den izin istediler (İzgi 1989: 25). Menglig Tegin önderliğindeki daha kalabalık grup, An-hsi çevresine yerleşti ve önderleri “Yabgu” unvanı aldı (Wang 1984: 7). Ancak, bir süre sonra, en erken 848’de Mengli Tegin kendini kagan ilan etti. Zira, güneyde kağan ilan edilmiş olan Üke Tegin önderliğindeki boylar, 847’de Çin ve Kırgızların baskısı sonucunda dağıtılmışlardı (İzgi 1989: 25-26). Tang sülalesi tarafından Menglig Tegin’in “kağan” unvanının tanınması ve kendisine “Uluğ Tengride Kut bolmuş Alp Külük Bilge Kagan (Yüce Tanrıda saadet bulmuş, kahraman, meşhur, Bilge Kagan)” unvanının verilmesi 856-857 yıllarında idi (Hua Tao 2003: 86; J. Oda 2002: 255: Wang 1984: Yang Sheng 1998: 335).
Batıya Göçünden Karahanlılara Kadar" Sincan SBAD, Temmuz 1984: 1-13; Ch'ian Po-ch’uan, “Uygurların Batıya Göçü ve An-hsi Uygur Devleti”, Sincan SBAD, 1984: 40-72.
Bu çerçevede oluşan genel görüş, dağılan bir çok Türk boyunu çatısı altında toplayan Menglig Tegin yani Pan Tegin, İslam kaynaklarında yer alan Bilge N.çor Kadir Han ile aynı kişi idi (We Liang-tao 1986: 66). 866 yılından sonra Pan Tegin’in varisleri merkezlerini Kuça’ya alarak devletlerini dokuz vezir ile yönetmeye başladılar. IX. asrın sonları ve X. asrın başlarında batıya göç eden Uygurların katılması ile Yağmalar güçlendiler ve tâbi olan Karlukların bölgesine tamamen hakim oldular. Devletin merkez, sağ ve sol yönetim tarzı gereğince, merkez Kuça'da Uygur kağanı “Arslan Han”, batıda “Buğra Han” ve güney doğuda Kansu'da daha bağımsız olan Kan-chou Uygur tudunu bulunmakta idi. Böylece ülkenin sınırı doğuda Sarı Nehir’e batıda Hindukuş dağlarına kadar uzanıyordu. Ancak merkezi yönetim bir süre sonra zayıfladı. Merkezden, önce T’ung-Kuang saltanat devrinin ikinci yılı 924’de Kan-chou Uygur hükümdarı kendini kagan ilan ederek ayrıldı. Ardından, batıda Yağma boyundan Satuk Buğra Han da, “Kara Han” unvanı aldı. Sonra, ülkede İslam’ı yaygınlaştıran oğlu Baytaş Musâ, 960 yılında Balâsâgûn’da “Hanlar Hanı” unvanı alarak bağımsız Karahanlı (Türk Hakanlığı) devletini kurdu (Wang 1984: 8).
Çin kayıtlarını esas alan araştırmacıların, ayrıntıda başka kayıtlarla desteklediği bu tarihî kompozisyonun da tenkide açık yönleri vardır. Bilhassa, kronolojik ve jeopolitik açıdan tezatlar içermektedir. Mesela, en erken 848 yılında An-hsi’de kagan ilan edilen ve Yağlakar soyundan olduğu tahmin edilen Menglig Tegin (Pan Tegin)’in, İslam kaynaklarına göre, 840 yılında Seyhûn boyunda Sâmânîlerle doğrudan ilişkileri tespit edilen Bilge N.çor Kadir Han ile aynı kişi ve onun Sâmânîler ile ilişkileri doğrudan yönetiyor olması kronolojik ve jeopolitik açıdan mümkün gözükmemektedir. Bundan başka, İslam kaynaklarının da doğruladığı batıya göçen Uygur boyları ile Karluklar arasında Yedisu ve Kâşgar taraflarında cereyan eden çatışmaların seyri ve sonucu hakkındaki bilgiler, kaynaklarda yok denecek kadar azdır. Şayet, Menglig Tegin ile Bilge N.çor Kadır Han aynı kişi ise, İslam kaynaklarında Bilge N.çor Kadır Han’ın adı geçen çocuklarının, Çin kayıtlarında da geçmesi ya da en azından onların An-hsi taraflarında kardeşlerinin olması gerekirdi. Diğer taraftan Yağma-Toguzguz1-Uygur’un tek köken olduğu faraziyesinden hareketle kaynaklarda bu üç unsura
1 Toguzguz ya da Dokuz Oğuz hakkında bkz. J. Hamilton, “Tokuz-Oğuz ve On-Uygur”, (Trc. Y. Koç ve İ. Birkan), Türk Dili Araştırmaları, 7 (1997), 187-232; F. Laszlo, “Dokuz Oğuzlar ve Gök Türkler”, (Trc. H. Eren). Belleten, XIV, sa. 33, 1950, 37-43; V. Minorsky, “Tamim İbn Bahr’ın Uygurlara Seyahati,” (Trc. E.B. Özbilen), TDA, sa.116, 1998, 61-89.
ait farklı ve kısa ayrıntı bilgileri, devletin Yağmalar ya da daha genel anlamda, Uygurlar tarafından kurulduğuna kanıt olarak getirmek, sorunu çözmemektedir. Esasen, bu konuda yeni kaynakların bulunmasına ve yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
100
İKİNCİ BÖLÜM: GELİŞME
Seyhûn boylarındaki Türk yöneticilerin ve halkın Müslüman olması ile ilgili haberlerin İslam kaynaklarında yer alması, Satuk devrine özgü yeni bir durum değildi. Yakûbî’ye göre, daha birkaç asır önce Halîfe Mehdi (158-169 / 775-785) vasıtası ile Karluk yabgusu Müslüman olmuştu (Yakûbî II 1995: 435). Yine, aynı Halîfe zamanında Oğuz Türkleri İli ve Çu havzalarından Mâverâünnehr tarafına gelmişler ve Müslüman olmuşlardı (İbnü'l-Esîr XI: 155). Tabi ki, sonuçları dikkate alındığında bu olayların doğruluğu şüphelidir. Ancak, Yakûbî ve Belâzurî’nin kayıtlarından anlaşılıyor ki, savaşların dışında, Abbâsî halifelerinin Türk yöneticilere elçiler göndermesi, onları İslam’a davet etmesi ve bu amaçla isteyen yöneticilerin çocuklarına maaş tahsis edilmesi gibi bir takım teşvik tedbirleri adet halini almıştı (Yakûbî II 1995: 397: Belâzurî 2002: 628). Nitekim, bu siyasetin bir sonucu olarak kaynaklar, Abbâsî ya da İslam adına elçilik eden şahısların Türk hakanları ile aralarında geçen diyaloglarını ve Türk hakanlarının İslam ile tanışmalarım tasvir etmeye başlamışlardır. Cahiz’in naklettiği anekdotta Türk hakanı, İslam hukukunu kendi töresi ile mukayese etmektedir (Câhiz 1988: 86-88). İbnü'l-Fakih ve Yakût’un rivayetinde geçen Türk hakanı ise, halkının geçiminden mesul biri olarak, İslam’ın öngördüğü şehirleşme düsturu karşısında, hayvancılık ve yerleşiklerden alınan haraç ile geçinen savaşçı halkının sosyal ihtiyaçlarını, umutlarını ve bu hayata ayak uyduramayacaklarını ileri sürmektedir (İbnü'l-Fakih 1996: 634-63 5; Yakût II: 28). Her iki rivayetin ortak noktası, hemen önlerindeki İslam coğrafyasının cezbeden zenginliklerini elde etme arzusuna karşılık, değişimin yaratacağı etkilerin büyüklüğünü bilen ve dolayısı ile çekingen bir tavır geliştiren yöneticilerin yaşadığı ilk çelişkilere işaret etmiş olmasıdır.
Türk Hakanlığı’nın tarihî ipek yolu üzerinde bulunması, bilhassa, Müslüman tüccarların İslam inancı ve kültürünü bu ülkede barış ortamında yaymalarına fırsat vermekte idi. X. Asır İslam coğrafyacılarının kayıtlarına göre, Soğd ticaret kolonileri ülkenin en doğusunda Toguzguz ülkesine kadar ulaşmıştı
(Hududü’l-Âlem 1983: 77, 84). Türkler sadece Müslüman tüccarların kendi yanlarına kadar gelmesini beklemiyorlardı. Sürülerini ve hayvancılıktan elde ettikleri ürünlerini sınır ticaret şehirlerine getirerek, buralarda pazarlıyorlardı (Barthold 1975: 94-95). Zamanla bu şehirlerde farklı dinlere mensup insanlar, en azından, ortak bir menfaat etrafında birlikte yaşamaya alıştılar. Şaş, Bilge N.çor Kadir Han devrinde Müslüman olmuştu (Karşî 1898: 132) Aşağı Seyhûn’da Sütkend’de eski zamanda Müslüman olan Oğuzlar otururdu (Îdrîsî II 1989: 705).
Çoğunlukla zengin Müslüman tüccarlar tarafından sınır boylarında ve bozkırlarda inşa ettirilen rıbât’lar, gazilerin sığınağı olarak askerî olduğu kadar, aynı zamanda îslam misyonerliğinin de karargahları idi. İbn Hallikân Mâverâünnehr’de on bin rıbâtın bulunduğunu belirtir (Köprülü 1942: 268) ki, mesela, sadece sınır vilayetlerinden İsfîcâb’da bin yedi yüz rıbâtın bulunduğunu Makdisî kaydetmiştir (Makdisî 1987: 219). Bu rıbâtlarda aktarılan dinî öğreti hangi İslâmî doktrini esas alıyordu? Bu konuda Nesefî’nin menkıbe ile karışık bir kaydı bazı ip uçları vermektedir. Mâverâünnehr’de 339 / 944 yılında vefat eden kelamda ehli sünnet ve cemaatin önderi “Şeyh Ebu’l-Mansûr Mâturîdî ve Ebu’l-Kâsım Hekîm Semerkandî, Rıbât-ı Gâziyân (Gaziler Rıbâtı)’nda ilm-i hikmet (kelam) okutuyorlardı. Şî‘a ehli, onlarla mezhep hakkında tartışıyor ve bu kötü mezhepler galip geliyordu. O zamanda Semerkand’da ders okuttukları on yedi Mutezile ve Kerrâmiye medresesi vardı. Şeyh Ebu’l-Mansûr Mâturîdî mezkur rıbâtta Hızır (a.s.)’ı gördü ve ondan bu konuda yardım istedi. Hak Teâlâ, Hızır’ın duası üzerine ilm-i hikmeti ile onları aydınlığa kavuşturdu. Bu kötü mezhepler yenildi. Ehli sünnet ve cemaat kuvvet kazandı (Nesefî 1898: 50).”
Türgişlerden beri çoğu kez kalabalık ordularla İslam coğrafyasına yapılan akınlar, Türklerin İslam ülkesinin zenginliklerini daha iyi gözlemlemesine fırsat vermekte idi ki, bu durum, Seyhûn doğusundaki Türk ülkesinde gönüllere hitap eden İslam sûfî vaizlerinin, Allah’ın birliğine inanma karşılığında vaat ettikleri
1 Sam‘ânî, rıbâtî maddesinde, rıbâtı, atın bağlandığı yer olarak tarif ederken, sınır bölgelerde gazaya çıkıldığında düşmanın hilesini def etmek için ikamet edilen yer olarak tanındığını belirtir (Sem‘ânî VI 1980: 70). Rıbât, sonraları ulak hayvan değiştirme konağı anlamına gelmeye başladı. Nihayet, bu tabir bir çeşit dinî ve askerî mahiyette İslam’a özgü bir müessese halini alarak, hangâh, zaviye ve tekkeye dönüştü. Bundan başka, kervansaray ve misafirhane vazifesi de görmekte idi. Daha geniş bilgi için bkz. G. Marçais, “Ribât” IX. 734-737; J. Pedersen “Mescid” İA VIII. 1-71; F. Köprülü, “Ribât” VD II., 1942, 267-278; A. Y. Ocak, “Zâviyeler” VD XII., 1978, 247-269.
cennet ve cehennemi anlamayı kolaylaştıran somut bir model teşkil etmekte idi. Türk ülkesinde Hıristiyan, Budist, Maniheist v.s. misyonerler de gönüllere hitap etmekte idi.1 Ancak, onlar yeterince başarılı olamadılar, belki de, böyle zengin somut bir vizyon sunamamışlardı. Bu çerçevede, İslam ile tanışıklığı arttıran önemli bir unsur, Abbâsîlerde merkezî otoritenin zayıflaması ile hız kazanan askerî amaçlı esir (belki de gönüllü) Türk köle ticaretidir. Bu, Sâmânîlerin Türk ülkesine yönelik seferlerde elde ettikleri esirleri kendi ülkesi içinde veya diğer ülkelere pazarlaması şeklinde olduğu gibi, Türk boylarının kendi aralarında yaptıkları savaşlarda alınan esirlerin İslam ülkelerine ihraç edilmesi şeklinde de cereyan etmekte idi (İstahrî 1927: 288). Herhalde İslam ülkelerine giden bu Türklerin en azından bir bölümü, memleketleri ile bağlarını tamamen kesmiyorlardı. Şüphesiz ki, değişimi kabullenemeyen ve korkularından Müslüman olan Türkmenler de vardı. Bunlar Seyhûn boyunda Berûket ve Balâc gibi şehirlere komşu, sınırlarda yaşayan (ihtimal, şehirli) Türkler idi (Makdisî 1987:219).
Bazir Arslan Han oğlu Satuk, Müslüman olmadan önce hangi dine mensuptu? Şayet, Târîhü Kâşgar müellifinin birilerinin rivayetinden aktardığı menkıbevî kayıtları ile Tezkire-i Buğra Han'ca sözü edilen puthane yani, putlar evi (beytü'l-evsân) tamiri dikkate alınırsa, onun Budist veya Maniheist olduğuna hükmedilebilirdi (Karşî 1898: 132; Tezkire 1988: 60). Ancak, her iki rivayetin de bilhassa ülkenin doğu sınırlarındaki Budist Uygurlar ve Moğollar ile yapılan savaşların ve mücadelelerin hatırası ile ilgili olması daha yüksek bir ihtimaldir. Sadece hanedanın değil, Hakanlığı teşkil eden Türk boylarının dahi hangi dine inandıklarına kaynaklarda cevap bulmak çok zordur. Gök-Türklerin siyasî bütünlüğüne paralel olarak, Gök-Tanrı inancı ile, “Tengri” kavramı altında bütün yetkilerin birleştiği bir Türk inanç sisteminden bahsetmek mümkün iken, şimdi, siyasî bütünlükten yoksun Türk boyları, halka daha yakın, daha alt düzeydeki İlahî kudretlere ve çok sayıda Tengri’ye bölünmüş durumdadır (Roux 1994: 92). Bu nedenledir ki, X. asır İslam coğrafyacıları Seyhun ötesindeki Türklerin hangi dine inandıklarına yanıt vermekten ziyade, onların “ıduk yer-sub (kutsal yer-su)”
1 Orta Asyada Hıristiyanlık, Budizm ve Maniheizm hakkında bkz. V.V. Barthold, “Orta Asya’da Moğol Fütuhatına kadar Hıristiyanlık” (trc. A.C. Köprülüzade), TM I, 1925, 47-98. İ. Togan, The Kerait Khanate and Chinggis Khan, Leiden-New York-Köln, 1998. E. Ekrem, Hsüan-Tsang Seyahatnamesi ’ne Göre Türkistan, ( HÜSBE basılmamış doktara tezi), Ankara, 2003. Ş. Tekin, “Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabulü” , Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Ankara, 1965.
kültlerini, kendi Müslüman kimliklerinde ifadesini bulan tanımlamalarla kaydetmişlerdir.
Türk Hakanlığı boylarından Çiğiller ve Karluklar hakkında Ebû Dülef, “Çiğiler, Mecusî değillerdir. Süheyl, Zühal, İkizler, Büyükay, Küçükay ve Oğlak Burcu yıldızlarına taparlar. Çoban yıldızına ‘tanrılar tanrısı’ derler. Aralarında az miktarda Hıristiyan mevcuttur... Karlukların, duvarlarında ileri gelen hükümdarlarının resimleri bulunan bir mabetleri, ülkelerinde mukaddes tanıdıkları, dibinde anlaşmazlıklarını hallettikleri ve kurban kestikleri bir taş, ipekli elbise giydikleri bir bayramları vardır (Ebu Dülef 1975: 84, 90).” demektedir. İdrîsî, bir diğer Türk boyu Ezgişlerin ateşe ve aydınlıklara taptığını söylemektedir (İdrisî II 1989: 847). Türgişlerin bakiyelerinin de Uluğdağ’a bitişik bir dağa taptıklarını, bu dağ adına yemin ettiklerini, buranın Tanrı’nın ikametgahı olduğunu söylediklerini Gerdîzî kaydetmiştir (Gerdîzî 1363: 596). Tuhsîler puperest idiler (Pendnâme, “Merçil trc.” 1975: 227). Kâşgarî daha genel bir tanımlama ile Tengri üzerinde durmuştur; “Allah kahretsin, kafirler göğe Tanrı derler. Yine, büyük bir kaya ve ağaç gibi gözlerine büyük görünen her şeye Tengri derler. Bunun için böyle şeylere secde ederler. Yine aynı sebepten bilgin birine Tengri-kan derler (Kâşgarî III 1992: 377).” İbn Fadlan, Oğuzların başını göğe kaldırarak Tanrı’ya ‘Bir Tengri’ dediklerini, hiçbir dine inanıp, ibadet etmediklerini söylemektedir (İbn Fadlan 1975: 30-31). İdrîsî ve Yakût’a göre, Toguzguzlar Mecûsî ve Mani (Zenâdaka) idiler (İdrîsî I 1989: 511; Yakût II: 29). Hududü’l-Âlem'de Tibet halkının Mani dininde ama, hakanlarının Şamanist (Minorsky’e göre) olduğu kayıtlıdır (Hududü'l-Âlem 1970: 84).1
Türk boylarının kaynaklarda farklı inanışlar sergileyen bu görüntüsüne rağmen, Kâşgarî’de Türkçe “Kam” denilen Şaman2 etrafında bütün Türklerin ortak bir halk inancı ve kültürünü haiz oldukları söylenebilir (Kâşgarî III 1992: 157). Mesela, bütün Türklerce yağmur ve kar yağdırdığına, rüzgar estirdiğine inanılan “Yada Taşı” ile yapılan “Yat”, Kâşgarî’ye göre, bir türlü kamlık
(kahinlik) işi idi (Kâşgarî III 1992: 3). Îbnü’l-Fakih’in rivayetinde, Bilge N.çor Kadir Han ile siyâsî ilişkileri olan Nûh b. Esed ve daha sonra Oğulcak Kadir Han ile savaşlar yapan Sâmânî İsmâil b. Ahmed, Türklerin bu inanışını doğrulamaktadır. İsmâil b. Ahmed’in Türklere (Türk Hakanlığı) karşı yaptığı bir seferlerde, Türkler bu taşla yağmur yağdırmak istemiş, ancak İsmail b. Ahmed’in yaptığı duadan sonra Türklerin büyüsü bozulmuş, yağmur Türkler üzerine yönelerek, hepsini mahvetmiş, o da büyük bir zafer kazanmıştır (İbnü'l-Fakih 1996: 642). Bu çerçevede, Bazir Arslan Han oğlu Satuk'un ve dolayısı ile hakan ailesinin Müslüman olmadan önce, eski Türk inanç sistemini korudukları söylenebilir. Nitekim, bu durum, İslam’ın önde gelen Satuk gibi simalarının, Müslüman olmadan önce de putlara hiç tapmadıkları ile ilgili İslâmî geleneğe uygun düşmektedir.1
Türk Hakanlığı’nın batı tarafını yöneten Oğulcak Kadir Han, Karşî’ye göre Sâmânî rakibi İsmâil b. Ahmed’in kardeşi (Ebû) Nasr b. Mansûr’un sığınma talebini iyi karşıladı ve ona, Kâşgar’ın kuzeyinde yer alan Artûç’u tahsis etti. Satuk b. Bazir’in Artûç’a haraç almaya geldiğine bakılırsa, Artûç, amcası Oğulcak Kadir Han’ın tâbii olarak Satuk b. Bazir’in hakimiyet alanında idi. Sâmânî Nasr, Türkler tarafından eskiden beri çok rağbet edildiğini bildiği İslam ülkelerinden gelen mallar ve kumaşlardan Oğulcak Kadir Han’a hediyeler (haraç) göndererek, onunla yakın bir dostluk kurdu. Bu dostluğa binaen kendi İslam inancının mabedini yapmak üzere, ondan, (bilindik bir hile olan bir öküz derisinin kaplayacağı kadar) bir yer istedi ve buraya bir cami inşa ettirdi. Satuk b. Bazir, cami etrafında oluşan bu küçük ticaret şehrinden vergisini tahsil etmek için geldiğinde burada namaz kılanları gördü ve İslam hakkında ilk bilgiler ile ilk telkinleri doğrudan Sâmânî prens Ebû Nasr’dan almaya başladı (Karşî 1898: 131). Sonraki gelişmelerden anlaşılıyor ki, aralarında sadece İslâmî konular konuşulmadı. Her iki prens kendi ülkelerinin siyasî durumunu ve meselelerini de ele aldılar. Bu arada Sâmânî Ebû Nasr’ın telkinleri sonucunda on iki yaşındaki Satuk b. Bazir, rüyasında gökten inen bir kişinin kendisine Türkçe “Müslüman ol ki, dünyada ve ahrette esenlik bulasın” dediğini gördü ve uykuda iken Müslüman
oldu (İbnü'l-Esîr XI: 81). Abdü’l-Kerîm İslâmî adını alan Satuk b. Bazir, Fergâna gazilerinin ve kendisi gibi Müslüman olan bazı hanedan mensuplarının desteği ile, Tabgâç Balık ve Atbaşı’nı ele geçirdi. Ardından, Kâşgar’a saldırıya geçip, İslam adına burayı ele geçirdi ve amcasını bertaraf ederek (Kârşî 1898: 132), “Buğra Han” unvanı aldı.
Satuk’un ne zaman “Buğra Han” unvanı aldığı, İbnü’l-Esir ve İbn Haldun’un kayıtlarından öğrenilebilmektedir. Buna göre, 309 / 921-922 yılında Merv taraflarına kadar yaklaşan ve Cürcân valiliğini yürüten Leylâ b. Numân ed-Deylemî’ye karşı Sâmânî hükümdarının yardımına İbnü’l-Esîr’in “Buğra”, İbn Haldun’un ise “Türk meliki Buğra Han” olarak kaydettiği ve Satuk ile aynı kişi olduğu kabul edilen (Grenard 1939: 52; Pritsak 1951: 292-293; Togan 1985: 84) Türk yöneticisi yetişmiştir. Satuk Buğra Han, Sâmânilerin düşmanı Leylâ b. Numân ed-Deylemî’yi hiçbir çıkış yeri olmayan ve Sekke denilen mevkide saklandığı bir evde yakalayıp, Sâmânîlere teslim etmiştir (İbnü’l-Esîr VIII: 106-107). Bu çerçevede, en geç 921 yılında Satuk b. Bazir, Kâşgar’ı ele geçirerek, Buğra Han unvanı almış olmalıdır. Târîhü Kâşgar ve Tezkire-i Buğra Han'da yer alan menkıbevî kayıtlara göre, Satuk on iki yaşında Müslüman olmuş ve ancak, bir taraftan İslam’ı öğrenmek, akrabalarını (hanedan mensuplarını) gizlice İslam’a davet etmek ve bir taraftan da askerî hazırlık görmek için on iki yıl bekleyip, yirmi beş yaşına geldiğinde amcası (Tezkire’ye göre, annesinin kocası yani üvey babası Hârûn Buğra Han) Oğulcak Kadir Han’a karşı hareket etmiş ve Kâşgar’ı ele geçirmiştir (Karşî 1898: 132; Tezkire 1988: 29). Fakat, Satuk’un böyle bir girişimi gerçekleştirmesi için on iki yıl beklemesi ve bunu Oğulcak Kadir Han’dan gizleyebilmesi pek ihtimal dahilinde değildir. Zira, hanedan mensubu bir prensin büyük yaşta olması gerekmediği gibi, menkıbede annesi ile de ittifak içindedir. Üstelik, onun daha on iki buçuk yaşında iken gazi olduğuna dair Tezkire’de bir rivayet vardır (Tezkire 1988: 68). Esasen, din psikolojisi açısından (Satuk’un) on iki yaşı, hem din değiştirmek, hem de böyle bir atağa kalkmaya cesaret göstermek için müsait bir dönemi yansıtmaktadır (bkz. Holm 2004: 86,91,97).
Doğu Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Ahmed (496-522 / 1103-1128) devrinde onun tarafından Bağdâd’a elçi gönderilen ve Recep 498 / Mart-Nisan 1105 tarihinde Bağdâd’a ulaşan Ebu'l-Mecd Mahmûd b. Abdü'l-Celîl el-Kâşgarî el-Hanefî’nin rivayetine dayanan Müneccimbaşı’ya göre, Buhârâ’dan Artuç’a gelen bir fakih, İslamiyet’ten söz açarak, Satuk b. Bazir’i Müslüman olmaya
davet etmişti. Burada siyasî yönünden ve isminden bahsedilmeyen Sâmânî Ebû Nasr, sade bir fakih olarak kaydedilirken (Müneccimbaşı 1940: 2-3), Tezkire-i Buğra Han'da İlmî yönü kuvvetli olduğu kadar, manevî yönü ile de ruhlar aleminde Hz. Peygamberin irşad ettiği bir Üveys ve Kutb olarak zikredilmektedir (Tezkire 1988: 30-31).1 Türk Hakanlığı hakan ailesi manevî olarak Samânî Ebû Nasr silsilesine bağlılığını devam ettirmiştir. Nitekim, Batı Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Muhammed b. Süleymân (495-524 /1102-1130), bu silsileden gelen Sâmânî Nemedpûş lakaplı mutasavvıf Şeyh Hasan b. Yûsuf el-Buhârî’ye manen bağlı olup, ona “baba” diye hitap ederdi (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 60). Pritsak, Tezkire-i Buğra Han’da yer alan Ali, Hasan, Hüseyn ve Kerbela gibi bazı isim ve semboller ile müphem seyahatinde Ebû Dülef'in uğradığı Buğraç (Türk Hakanlığı?) ülkesindeki hükümdarın Alevî olduğu ve Yahyâ b. Zeyd (ö. 125 / 742-743) neslinden geldiğinin söylendiği rivayetine binaen, Türk Hakanlığı İslam’ının Şii renkler taşıdığını belirtmektedir (Pritsak 1951: 297). Tezkire’de Satuk’un, kendisinden yaklaşık yarım asır sonra yazılan Şehnâme’deki İrân kahramanı Rüstem’e benzetilmesi gibi, bunun sonraki yıllarda söz konusu bir Fars-Tacik tesiri olması mümkündür. Zira, Tezkire’de diğer halifelerden Ömer ve Osmân’a da atıf yapılmakta, sembol bazı isimlerin dışında kalan her şey, Sünnî literatüre ait bulunmaktadır (Tezkire 1988: 38, 110-111). Ayrıca, bilhassa Mâverâünnehr’in alınması sırasında Hilâlü’s-Sâbî ve Nizâmî Arûzî’nin kayıtlarına göre Türk Hakanlığı’nın inancı ‘doğru ve iyi’, yani Sünnî ve Hanefi’dir (İbn Miskeveyh IV: 373-374; Nizâmî Arûzî: 1982: 73-75).
Satuk Buğra Han’ın, Kâşgar’ın fethinden sonra, aynı zamanda “Kara Hakan” unvanını kullanması, ülkenin doğusunda Hakanlığın gerçek merkezi Balasâgûn tahtında hak iddia ettiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte
1 Üveysîlik, normal tarikat çevreleri ile pek kaynaşamayan veya kendilerine oralarda hareket alanı olmadığını düşünen mistik şahsiyeti kuvvetli bazı sûfîlerin, doğrudan Hz. Peygamber, Hızır ya da herhangi büyük bir sûfinin ruhaniyeti aracılığı ile irşad edildiklerini bildirerek bir sürü tarikat arasında kendilerine sanki bir meşruiyet alanı yaratan kişiler olarak algılanabilir (Ocak 2002: 100). Kutb, tasavvuf velayet teorisine göre, kainatın yönetiminden sorumlu olup aşağıdan yukarıya doğru, sayıları giderek azalmak suretiyle bir mertebeler silsilesi meydana getiren ‘veliler piramidi’nin en tepesindeki kişidir (Ocak 2002: 104). Bu konularda daha geniş bilgi için bkz. A.Y. Ocak, Veysel Kareni ve Üveysîlik, Ankara, 2002; D. De Weese, “The Tadhkira-i Bugrâ-khân and the “Uvaysî” Sufis of Central Asia: Notes Review of Imaginary Muslims”, CAJ, 40, 1996, 87-127. J. Baldick, Imaginary Muslims: The Uwaysi Sufis of Central Asia, New York-London 1993.
kaynaklarda onun “Kara Han” olarak anılmasının bir diğer sebebi, yeni Müslüman hanedanının ilk atası ve en yaşlısı olması dolayısıyladır. Satuk Buğra Han’ın, Tezkire'de kaydedilen ve İslam adına yapılan tamamen efsanevî bir mahiyet içeren askerî faaliyet alanı doğuda, Hoten, Issıg Göl’ün doğu kıyıları ve Balâsâgûn çizgisi olarak belirlemek mümkündür. Satuk Buğra Han bu çizgide katıldığı savaşlar sonucunda “Gâzî” ve “Mücâhid” unvanlarını almıştır (Karşî 1898: 131-132; Tezkire 1988: 68).
Bu arada Sâmânî hükümdarı İsmail’in halefi Ahmed’in öldürülmesinden sonra yerine küçük yaştaki oğlu Nasr (914-943) tahta çıkarılmış, ancak amcazadesi İlyâs b. İshâk b. Ahmed isyan etmişti. İlyâs üçüncü kez isyan ettiğinde yine yenilerek Kâşgar’a kaçtı (310 / 922-923). İlyâs, Ebû Nasr Sâmanî’den sonra Türk Hakanlığı’na sığınan ikinci mülteci prens idi. Kâşgar’da muhtemelen Satuk’un tâbii olan Togan Tegin tarafından iyi karşılandı ve iki taraf arasında sıhrî akrabalık tesis edildi. Ardından, İlyâs, Mâverâünnehr’e bir sefer düzenledi ise de başarılı olamadı ve tekrar Kâşgar’a döndü. Nihayet, Sâmânî hükümetince aman verilen İlyâs’ın, ikna edilerek Buhârâ’ya dönmesi sağlandı (İbnü'l-Esîr VIII: 114).
942 yılında Balâsâgûn’a Müslüman olmayan Türklere karşı bir sefer yapılıp yapılmadığı belli değildir (Barthold 1990: 275). Sâmânî Nasr b. Ahmed devri (914-943)’nin sonlarına doğru, Nizâmü’l-Mülk’e göre, Türk ‘kafirleri’ tarafından istila edilen Balâsâgûn’a bir sefer teşebbüsünde bulunulmuştur (Nizâmü'l-Mülk 1407: 265-267). Bununla birlikte 332 / 943-944 yılında Türk hakanının (II. Arslan Han?) bir oğlu Sâmânî Nûh b. Nasr (943-954)’ın elinde Buhârâ’da hapiste bulunuyordu (İbnü'l-Esir VIII: 353). Sâmânîlerin Balasâgûn seferi, bir müttefik olarak Satuk Buğra Han’a destek amacını taşıyor olabilir. Ancak, Balâsâgûn’un ele geçirildiğine dair bir kayıt yoktur. Pritsak ve Barthold bunun İstahri ve İbn Havkal’ın kaydettiği Şavgar seferi olma ihtimalinden bahsetmektedir (Pritsak 1951: 294; Barthold 275). Her halükarda Seyhûn boyları yeniden hareketlenmeye başlamıştır. Sâmanîlere isyan eden ve Hârizm’de karargah kuran İbn Eşkâm, Türk hakanına bir mektup yazarak, himayesine girmek istediğini bildirdi. Bu durum karşısında Sâmânî Nûh b. Nasr, Türk hakanına mektup yazarak, îbn Eşkâm’ı tutuklayıp kendisine gönderdiği takdirde oğlunu serbest bırakacağını vaat etti. Türk hakanı bu teklifi kabul etti. Ancak, İbn Eşkâm bunu öğrenince tekrar Sâmâni Nûh b. Nasr’ın himayesine girdi (İbnü'l-Esîr VIII: 353).
Türk Hakanlığı’nın ana merkezi Balâsâgûn başta olmak üzere ülkenin doğusunda olup bitenleri aydınlatacak bir bilgiye İslam kaynaklarında tesadüf edilmemektedir.1 Satuk Buğra Han’ın 344 / 955-956 yılında vefat edip, Artuç’a defnedildiği (Karşî 1898: 132) zamana kadar yeni Müslüman kimliği ile yürüttüğü siyâsî faaliyetleri, bir birleri ile mücadele halinde olan Türk boylarını tek bir çatı altında itaat altına almak, “Kara Hakan” unvanı kullanarak Balâsâgûn iktidarını ele geçirmek, Hoten ve Issıg Göl’ün doğu kıyısında Müslüman olmayan unsurlarla mücadeleyi sürdürmek ve batıda ise Sâmânîlerle siyasî ittifaklar kurarak, onların ve Mâverâünnehr gazilerinin askerî yardımını temin etmeye çalışmaktı.
Satuk’un yerine geçen oğlu Baytaş Musâ’nın hem “Arslan Han” unvanı taşıması (Karşî 1898: 132) hem de kaynakta “Hanlar Hanı” unvanı ile kaydedilmesi (Sem’ânî 1898: 65), en geç onun saltanat döneminde Balâsâgûn'un ele geçirilerek ülkede birlik ve istikrarın sağlandığı, İslam’ın resmî din olarak bütün ülkede tanındığı anlamına gelmektedir. Zira, piramidin en üstündeki mevki olan “Arslan Han” unvanı gibi, “Hanlar Hanı” unvanı da Hakanlığın merkezi Balâsâgûn’a özgü bir durumdu.2 Satuk’un diğer oğlu İlig Tonga (Tolga?) Süleymân3 ise, Tarâz ve Kâşgar’da bulunmak ile. ülkenin batı tarafında Sâmânîlerle ilişkileri yürütüyordu.
Baytaş Arslan Han Musâ döneminin en dikkate değer olaylarından birini Sam‘ânî kaydetmektedir; “Ebu’l-Hasan Muhammed b. Süfyân b. Muhammed b. Mahmûd el-Edîb el-Kâtib el-Kelemâtî, 340 / 951-952 yılında Nişâbûr’dan ayrılarak, Buhârâ’ya gelip, burada bir kaç yıl kaldıktan sonra “Hanlar Hanı'”nın yanına gitti ve oradaki sultanlara bağlandı. 350 / 961-962 yılından önce orada vefat etti (Sem‘ânî X 1981: 458-459).” Bu bilgiyi değerli kılan en önemli husus, İbnü’l-Esir’in 349 / 960-961 yılı olaylarında kaydettiği, “Bu yılda Türklerden yaklaşık iki yüz bin oba (hırkâh) İslam dinine girdi (İbnü’l-Esîr VIII: 460).” haberini verdiği olay sırasında, fıkıh ve kelâmın önde gelen siması Kelemâtî’nin, Baytaş Arslan Han Musâ’nın huzurunda bulunuyor olmasıdır. Bu çerçevede ülkenin siyâsî bütünlüğüne paralel olarak, Kelemâti’nin de yardımı ile, bütün ülkede İslam’ın en azından resmî din olara kabul edildiği söylenebilir. Bu önemli olaydan yaklaşık iki asır sonra eserini yazan İbnü’l-Esîr’den başka hiçbir İslam kaynağının bu duruma işaret etmemiş olması ve ortaçağ İslam dünyasının buna ilgisiz kalması, bu ihtida hareketinin ya da resmî kabulün, Hakanlığın doğu tarafında gerçekleşmiş bir vaka olması ile izah etmek mümkündür (Pritsak 1951: 296).
Her oba (hırkâh)’nın ortalama yirmi kişiden oluştuğu kabul edilirse, dört milyon gibi bir nüfusun İslam’ı kabul ettiği kaydedilmektedir ki, bunun, uydurma bir rakam olduğu ortadadır. İbnü’l-Esîr’in verdiği kısa bilgiden çıkarılabilecek sonuç, en azından ülkenin tamamında İslam’ın resmî din olarak kabul edildiğini, atlı çoban Türk boylarının büyük kitleler halinde ihtida ederek İslam’a girmesinin hızlandığını ve bunun bir sonucu olarak, arz-talep doğrultusunda (bilhassa, Mâverâünnehr’in fethinden sonra), fakihlerin ve eserlerinin sayısının görülmedik bir şekilde artmaya2 başladığını (Togan 1966-1967: 110), sınırlarda ve
bozkırlarda inşa edilen rıbatlar merkezinde İslam sufi vaizlerince yürütülen İslam’a davet çalışmalarından başarılı sonuçlar alındığını düşünmek mümkündür.
Nitekim, eserini 375 / 985-986 yıllarında tamamlayan İslam coğrafyacısı Makdisî, artık Seyhûn ötesindeki şehirleri, merkezinde camiler bulunan şehirler olarak tasvir etmeye başlamıştır. Tarâz, biraz ileride Çiğil, biraz daha ileride Barshan, Çiğil’in yarım fersah kadar sağında Behlû, büyük şehirlerden biri Otlûh, Cemûket, küçük bir şehir Şelcî, Kûlan, Karlukların meskun olduğu Mirkî, Balâsâgun yakınındaki ve Türkmen (Karluk) yöneticisi olan Ordu, halkı kafir ama hükümdarı Müslüman olan Harân, bu şehirler arasındadır (Makdisî 1987: 220). Neşrî’ye göre, Salih ve adil bir hakan olan Musâ, ülkede mescid, medrese ve zaviyeler inşa ettirmiştir (Neşrî I 1995: 17). Artık, ülkeye gelen fakih sayısı da artmaya başlamıştır. Türk Hakanlığı’na Sâmânîlerin sınır vilayeti İsfîcâb’a bağlı Üsbânîkes’den fakih Ebu'l-Hasan Saîd b. Hâtim, Semerkand’da bir süre ikamet ettikten sonra Türk ülkesine gitti ve 3 80 / 990-991 yılından önce oradan tekrar Üsbânîkes’e döndü (Sem'ânî I 1980: 210). Ebû Zer Ammâr b. Hamd et-Temîmî el-Bağdâdî 346 / 957-958’den önce yaptığı seyahatinde Mâverâünnehr, İsfîcâb, Fergâna ve Türk ülkesine de geldi. Türk ülkesinden Nesef e döndükten sonra Buharâ’da 387 / 997 yılında öldü (Nesefî 1991: 475). IX. asrın ikinci yarısından itibaren Sâmânî ülkesinde Farsça ve Türkçe ilk Kur’an tercümelerinin yapılması için heyetler teşkil edilmeye başlandı (Togan 1971: 19).
Hakanlığın batı taraflarında İlig Tonga Süleymân nezdinde, artık Türk Hakanlığı’nın Sâmâniler üzerine Mâverâünnehr’e akınlar yapmaya başladıklarına şahit olunmaktadır. Sâmânî Nûh b. Nasr (943-954) ve Abdü'l-Melik b. Nûh (954-961)’un hizmetinde bulunan Gazneli devletinin kurucusu Alp Tegin, Sâmânî devleti içinde mevkiini yükseltmiş, Sâmânîlere kast eden Türkistân hanlarını birkaç defa yenmiş idi (Nizâmü'l-Mülk 1982: 140). Kasım 961 tarihinde Sâmânî Abdü'l-Melik’in attan düşüp, ölmesinden sonra yerine geçen Mansûr b. Nûh ile anlaşmazlığa düşen Alp Tegin’in Sâmâni devleti içinde sebep olduğu karışıklıktan ve zafiyetten Türkistân hanı (İlig Tonga Süleymân) yararlanmış, Sâmânîler üzerine tekrar yürümüştür (Nizâmü'l-Mülk 1982: 148). Bu bilgilerin kaynağı Nizâmü'l-Mülk, akanların sonuçları hakkında bir bilgi vermemektedir. Şu halde, içerde siyasî birliğini tesis eden Türk Hakanlığı, birkaç asır önce ‘putperest’ kimliği ile ele geçiremedikleri Mâverâünnehr’i, şimdi Müslüman kimliği ile elde etmek için acele etmektedir.
Baytaş Arslan Han Musâ’nın saltanatının ne zaman sona erdiği ve yerine Arslan Han Ali’nin ne zaman tahta geçtiği hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır. Arslan Han Ali, kaynaklarda ve 387 tarihli İlâk sikkesinde “Kara Han / Hakan” unvanı ile de zikredilmiştir (Karşı 1898: 132; Avfi 1898: 84; Davidoviç 1978: 80). Bir diğer unvanı da Tonga (Tolga?) olarak kaydedilmiştir. Onun faaliyetleri hakkında hiçbir bilgi yoktur. Yalnız, Karşî tarafından, “el-harîk eş-şehîd” (Karşî 1898: 133) payesi ile kaydedildiğine ve Muharrem 388 / Ocak 998 tarihinde Kâşgar’a defnedilmesine (Karşî 1898: 132) bakılırsa, ülkenin doğusunda Müslümân olmayan unsurlara karşı Hakanlığın bu önemli merkezini müdafaa ederken yanarak şehit olduğu söylenebilir.
Arslan Han Ali döneminde Hakanlığın batı faaliyetlerini bir süre İlig Tonga Süleymân ve onun ölümünden sonra da oğlu Buğra Han Ebû Musâ Hârûn b. Süleymân yürütmüştür. İbnü'l-Esir’in 3 82 / 992-993 yılı olaylarında naklettiği İlig Tonga Süleymân'ın Buhârâ seferi bir hayli karışıktır: “Buğra Han İlig bu yılda ordusu ile Buhârâ’ya yürüdü. Sâmânî Nûh b. Mansûr da onun üzerine büyük bir ordu gönderdi. İlig, bu orduyu mağlup etti. Sâmânî ordusu kaçarak Buhârâ’ya döndü. Ancak, İlig Han onları takip etti. Bu defa Nûh bizzat kendisi başka bir askerî birlikle İlig Han üzerine yürüdü. İki taraf karşı karşıya geldi ve şiddetli bir savaş oldu. Bu savaş İlig Han’ın mağlubiyeti ile sonuçlandı ve İlig Han Balâsagûn’a döndü (İbnü'l-Esîr IX: 82).” Bu olayda adı geçen Buğra Han İlig adında bir istinsah hatası yok ise, bu şahsın İlig Tonga Süleymân ile aynı kişi olduğunu söylemek mümkündür. Bu çerçevede, İlig Tonga Süleyman, Sâmânîleri yıpratma ve Mâverâünnehr’i ele geçirmeye yönelik faaliyetlerini, en azından oğlu Buğra Han Hârûn’un adına Fergâna’da kesilen ilk sikkenin tarihi 381 / 992-993 (Koçnev 1995: 203) yılına kadar sürdürmüş ve aynı yıl vefat ederek mevkiini ve unvanlarını oğlu Hârûn’a miras bırakmış olması mümkündür. Bununla birlikte, İbnü'l-Esir’in bu kronoloji ve unvan tezatları içeren rivayeti, doğrudan Buğra Han Harûn’a ait de olabilir. Her halükarda, Arslan Han Ali döneminde doğuda şiddetli geçen savaşlar vuku bulduğu gibi, batıda da Sâmanî ülkesini ele geçirme teşebbüsleri bütün ciddiyeti ile devam etmektedir.
Mâverâünnehr ve Horasân’ın dahil olduğu, her yönden zengin geniş sahalara hükmeden Sâmânî devletinde meydana gelen iç zafiyetler, öteden beri bu ülkeyi ele geçirme teşebbüslerinde bulunan Türk Hakanlığı’na beklediği fırsatı vermekteydi. Devrin kaynağı, Sâmânîlerin yıkılmasına sebep olan olaylar dizisini, Sâmânî hükümdarı Emîr er-Rızâ Nûh b. Mansûr (365-387 / 976-997) yardımı ile Sistân’a tekrar hakim olan Halef b. Ahmed’in yükümlü olduğu vergileri göndermeyip isyan bayrağını çekmesi ile başlatır. Nûh b. Mansûr, sabık Sistân hakimi Hüseyn b. Tâhir ve Horasân ordu komutanı Ebu’l-Hasan Sîmcûr idaresinde Halef üzerine büyük bir ordu sevk etmiş, ancak Halef'in oldukça iyi korunan Erk kalesine sığınıp gösterdiği olağanüstü mukavemet, kuşatmanın yedi yıl sürmesine ve büyük maddî kayıplara neden olmuştu (Menînî I, 1286: 98-102; Curfâdekânî 13 74: 41-44; Reşîdeddîn II/4. 1999: 21-23). Bu durum içeride İdarî yapıda çözülmeyi beraberinde getirirken, dışarıda ise Sâmânîlerin eski gücünü kaybetmiş olduğu intibaını verdi. Ardından, halkın Türk Hakanlığını bölgeye davet etmesine kadar varan rahatsızlıklar peşi sıra gelmeye başladı. Nitekim başarısızlıktan sorumlu tutulan Türk asıllı komutan Ebu'l-Hasan Sîmcûr azledilmesine rağmen bir süre sonra eski mevkiini tekrar elde ederek bunu, daha muktedir ve hırslı oğlu Ebû Ali Sîmcûr’a mîrâs bırakabildi (Menînî I, 1286: 153; Curfâdekânî 1374: 85). Ebu Ali Sîmcûr, Ebu'l-Abbâs Taş, Fâik, İnanç, Begtüzün ve Sebüktegin gibi Türk komutanların, Sâmânî vilâyetlerini paylaşmak için birbirleri ile mücâdeleye girmeleri, istediklerini vezirliğe tayin ettirmeleri ya da oradan azlettirmeleri karşısında Nûh b. Mansûr, bunlardan birini, yakın tehdit olarak değerlendirdiği diğerine karşı tercih etmekte, ona hilat, lakaplar ve bazı vilayetler vererek otoritesini tesise çalışmakta idi. Bu tarz siyaset, devlet erkanı arasında hoşnutsuzluk, güvensizlik ve çatışmaları büsbütün körükledi. Üstelik, Türk Hakanlığı ve Büveyhî tehdidinin iyice hissedilmeye başladığı sıralarda Türk kölelerinin miktarını daha da arttırmak gerekmekteydi ki (Cahen 1990: 197), hem bunun mali külfeti hem de yapılan savaşların malî boyutu hayli kabarık olduğundan bunu karşılamak için usulsüz vergiler konuldu. Meselâ, veraset vergisi çerçevesinde Divan memurlarından ölenlerin mallarının bir bölümünün devlet hazinesine bırakılması kanunu, daha sonra, başka varisleri olsa bile ahaliden erkek evladı bırakmadan ölenlerin ve nihayet erkek evladı bırakanların mallarını da kapsadı (Barthold 1990: 278). Buhârâ sarayına düzenli olarak
vilayetlerden gönderilen vergiler ve asker yardımları kesildi. Şahsî ihtiraslarını hayata geçirmek için mücadele eden vilayet hakimleri halkı yüksek vergiler vermeye mecbur bıraktılar. Bu uygulamalardan en ziyade rahatsız olan Mâverâünnehr ahalisi için önemli olan kendilerine kimin hakim olduğu değil, ticarî menfaatlerini kimin koruyacağı idi. Bu nedenle Sâmânî idaresi yerine, yakın ticarî ilişkiler içinde oldukları Türk Hakanlığı idaresini arzu etmeye başladılar. Mâverâünnehr yerel yöneticilerinden bir grup dihkân1, Sâmânî devletine son verilmesi için Türk Hakanlığı’nın batı faaliyetlerini idare eden Buğra Han Hârûn b. İlig’i ülkeye davet etti (Menînî I, 1286: 163; Curfâdekânî 1374: 92).
Bu gelişmelere Mâverâünnehr ulemasının takınacağı tavır, Türk Hakanlığı açısından büyük önem taşımakla beraber, Sâmânîler cephesinde hayat memat meselesi idi. Sâmânî devletine kesin olarak son veren İlig Han’ı Buğra Han Hârûn ile karıştırmasına rağmen tarihçi Hilâl es-Sâbî’nin bu konuda verdiği bilgiler pek kıymetlidir. Buna göre; Mâverâünnehr’in fethi arifesinde Sâmânî hatiplerinin camilerin minberine çıkarak cihadın farz olduğunu bildirmelerine karşın, halk, onların söylediklerine itimat etmeyip yakınlarındaki fakihlere2 müracaat ile savaş için fetva istediler. Onlar da halkı bundan men ederek, Türk Hakanlığı’nın dine karşı değil, dünyevî hükümranlık için mücadele ettiklerini, bu nedenle boş yere kan akıtmanın yersiz olacağını, üstelik onların iyi bir Müslüman kavim olduğunu, Sâmânîlerin ortadan kaldırılmasının daha doğru olacağını söylediler3 (İbn
Miskeveyh IV: 373-374). Burada, devletin resmî din adamları ile halkın gönlünde yer tutan gayri resmî din adamları arasındaki ihtilaf dikkat çekicidir. Dinin sadece halka değil, hükümdarlara da farz olduğuna inanan ve kendilerine “Tanrı elçisinin kölesi” (İbnü'l-Esîr IX: 86) denilmesinden hoşlanan Türk Hakanlığı hakanları ile, dünyevî hayatı terkle uhrevî hayatı tercih edip Türk Hakanlığı ülkesinde İslam propagandasını yürüten bu derviş meşrepli gayri resmî din adamları arasındaki uyumlu iyi ilişkiler, Mâverâünnehr halkının teveccühünü Türk Hakanlığı’na meylettirdi (Barthold 1990: 277,287). Şu halde, Sâmânîlerin Mâverâünnehr gazilerini kutsal savaşa (gazveye) sokma imkanı da kalmamıştı (Cahen 1990: 197) Ancak, bu ilişki tarzı, bölgenin fethinden sonra Türk Hakanlığı hanedanı ile resmî din adamları arasında uzun süre devam edecek olan çatışmanın başlıca sebebi ve başlangıcı olmuştur.
Hilâl es-Sâbî, Türk Hakanlığı’nın Sâmânî hakimiyetine sona vermesini daha önemli bir başka hadiseye, el-Vâsikî olayına bağlamaktadır. Halife torunları kendi ülkesinden ve bulundukları ülkelerden ayrı ayrı maaş alırlardı. Halife el-Vâsık ( 227 -232 / 842 - 847 ) soyundan geldiği kabul edilen Ebû Muhammed Abdullah b. Osman el-Vâsıkî, Sâmânîlerden bu yolda bir çıkar elde edemedi. Bu nedenle Türk Hakanlığı tarafına geçti. Türk Hakanlığı ülkesine gelerek Buğra Han Hârûn b. İlig’in sarayına yerleşti (îbn Miskeveyh IV: 393; Se‘âlebî IV 1956: 192). Han üzerinde etkili olup, onu Mâverâünnehr’e sefer yapmaya teşvik etmekte iken (Se‘âlebî IV 1956: 192), Bağdâd’da hilâfet makamında değişiklik meydana geldi. Halîfe et-Tâî Lillah ( 363 -381 / 974 - 991), Büveyhî Bahâü’d-Devle tarafından hal edildi ve yerine el-Kâdir Billah halife oldu (991). Ancak onun halifeliği Horasân ve Mâverâünnehr’de tanınmadı. Hutbe, et-Tâî Lillah adına okunmaya devam etti (İbnü’l-Esîr IX: 71-72). Bu gelişmeler karşısında hedefini büyüten el-Vâsıkî, halife olmayı hayal etmeye başladı. Her konuda kendi görüşünü alan ve her işi kendisine soran Han’ın onayını aldı. El-Vâsıkî halife ilan edilecek ve Buğra Han Hârûn ona tâbi olarak Mâverâünnehr ve Horasân’da hüküm sürecekti (Se‘âlebî IV 1956: 192; tbn Miskeveyh IV: 393).
Türk komutanlardan Ebû Ali Sîmcûr ve Fâik’in Horasân’daki macerası, Türk Hakanlığı’nın Sâmânî devletini ortadan kaldırma girişimini hızlandırdı. Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr, Horasân ordu komutanı Ebû Ali Sîmcûr’un kuvvetinden endişe etmekteydi. Bundan dolayı Fâik ile gizlice anlaştı. Herât’ı ona verdi ve Horasân ordu komutanlığı hilatini gönderdi. Durumun farkına varan Ebu Ali Sîmcûr, derhal harekete geçti ve Herât yakınlarında Fâik’i yenilgiye uğrattı (Menînî I, 1286: 154; Curfâdekânî 1374: 86). Buhârâ’ya adamlarını yollayıp, babasının ve kendisinin Âl-i Sâmân’a olan hizmetlerini hatırlattı. Nûh b. Mansûr çaresiz olarak ona eski konumunu iade ile derecesini daha da yükseltti ve “Αmâdü’d-Devle” (devletin direği, dayanağı) lakabını verdi. Ebû Ali Sîmcûr kısa bir süre içinde kuvvetini iyice artırınca “Emîrü'l-Ümerâ” (emîrlerin emîri) ve “Müeyyed mine’s-Semâ” (gök tarafından desteklenmiş) lakaplarını aldı (Menînî I, 1286: 154-155; Curfâdekânî 1374: 86-87). Horasân’da müstakil bir devlet kurmak için Sâmânîlerin doğu sınırındaki rakibi Türk Hakanlığı ile münasebetini geliştirmeye ve Buğra Han Hârûn b. İlig ile gizlice yazışmaya başladı. Onunla tesis ettiği dostluk neticesinde bir anlaşma yapmaya muvaffak oldu. Buna göre, Buhârâ, Semerkand gibi Ceyhûn nehrinin doğusunda kalan yerler Türk Hakanlığı’na, nehrin batısında kalan yerler ise kendisinin olmak üzere Sâmânî ülkesini paylaşacaklar ve bunun için iki taraf birbirine yardım edecekti (Menînî I, 1286: 163; Curfâdekânî 1374: 92; Reşîdeddîn II/4. 1999: 45-46). Fâik ise, Ebû Ali Sîmcûr’a yenildikten sonra Mervü’r-Rûd’a gelmişti. Burada bir süre ikamet ederek gücünü toparladı. Merkezin görüşünü ve iznini almadan Buhârâ’ya yöneldi. Bundan şüpheye düşen Nûh b. Mansûr, Hâcib İnanç1 ve Begtüzün komutasında bir orduyu Fâik üzerine gönderdi. Fâik mağlup olarak Belh tarafına gitti ve oradan Tirmiz’e vardı. Buğra Han Hârûn’a mektuplar gönderip, Nûh b. Mansûr’u cezalandırması ve Sâmânî ülkesini istila etmesi için acilen gelmesi yönünde onu tahrik etti (11 Rabîülevvel 380 / 8 Haziran 990 ) (Menînî I, 1286: 165-166; Curfâdekânî 1374: 93).
Sâmânî hükümeti muhaliflerinin Türk Hakanlığı nezdinde adeta ittifak halinde birleşmesinin nedeni, bu devletin gücü ile alakalı olduğu kadar, hilafetin doğusunda güçlü bir hakimiyet tesis ile Bağdâd’ı 945 tarihinde istila etmeyi
başaran Şii Büveyhî devletinden Sünnî Horasân ve Mâverâünnehr halkının duyduğu rahatsızlığın önemli bir rolü vardı. Sâmânîlerin en mühim ikinci rakibi Büveyhîler, Abbâsî hilâfetini tamamen ortadan kaldırmayı siyasetlerine uygun görmediler. Ancak halifelik bu tarihten itibaren gittikçe zayıflamaya ve fonksiyonunu kaybetmeye başladı (İbnü’l-Esîr VIII: 386-387). “Emîrü’l-Ümerâ” unvanı alan Büveyhî hükümdarları gerekli gördüklerinde halifeyi tahttan indirip, yerine diğerini getirebiliyorlardı. Selçukluların Bağdâd’a girmesine kadar devam edecek bu duruma rağmen, Sünnî halkın halifelere hürmeti vardı (İbnü’l-Esîr VIII: 386; Bosworth 1980: 121). Bu nedenle olmalıdır ki, daha önce Türklere karşı savunma stratejisini tavsiye eden “Türkler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız.” (İbn Fakîh 1996: 633; Azzavî 1940: 261; Yakut II: 27) hadis rivayetleri yerini, kurtuluş ümidini besleyen “Yüce Allah; Benim bir ordum vardır, ona Türk adını verdim, onları doğuda - yeryüzünün en yüksek yerinde ve havası en temiz ülkelerinde - yerleştirdim. Bir millete kızarsam Türkleri onlar üzerine musallat kılarım.” (Kâşgarî I, 1992: 351) hadislerine bırakmış olması, Bağdâd'ın ve Sünnî halkın psikolojisini yansıtması açısından önemlidir.
Buğra Han Hârûn, durumun bütünüyle kendi lehine dönmesi karşısında sabırlı, yavaş ve temkinli hareket etti. Buhârâ üzerine doğrudan yürümek yerine Sâmânî ülkesi Seyhûn boyundaki doğu vilayetlerini ele geçirmekle meşgul oldu. Onun buradaki faaliyetlerini adına kesilen sikkelerden öğreniyoruz. En erken Türk Hakanlığı dirhemi 381 / 991 - 992 tarihli Fergâna sikkesine göre, en geç bu tarihten önce Fergâna Türk Hakanlığı ülkesine dahil oldu. Hanedanın bizce malum olmayan bir üyesi Arslan Tegin b. Uluğtegin, Buğra Han Hârûn’a tâbi olarak buranın yönetimini ele aldı (İşanhanov ve Koçnev 1979: 142). Seyhûn boyunda önemli diğer bir vilayet İlâk, belki de savaş yapılmadan Türk Hakanlığı ülkesine katıldı. 382 / 992 - 993’ de îlâk fülüsünden, bölgedeki haklarını daha sonra kendi çocuklarına miras bırakabilen Mansûr b. Ahmed adını haiz bir dihkânın Buğra Han Hârûn’a tâbi olarak bu vilayeti idare ettiği anlaşılıyor (Davidoviç 1978: 85-86). Mansûr b. Ahmed, kaynağın bildirdiği Buğra Han Harun’u ülkeye davet eden dihkânlardan biri olmalıdır. Fergâna dirheminde Buğra Han Hârûn’un görkemli unvanları “Melikü'l-Maşrık” (doğunun hakanı), “Şehâbü’d-Devle” (devletin yıldızı), “Zahîrü’d-Da've” (davetin yani, tebliğ yardımcısı) ve “Türk Hakan” şeklinde sıralanır (İşanhanov ve Koçnev 1979: 146). Buğra Han Hârûn, Mâverâünnehr halkını kendi tarafına çekebilecek unvanları kullanmayı siyasetine uygun bulmuştur. “Zahîrü’d-Da‘ve” lakabı ile davet şiarı ve İslâm adına Sâmâni devletine son vereceğini ima etmektedir.
Şüphesiz bu lakap, halife tarafından değil, kendi kendine verdiği lakaplardan biri idi. Zira bu tarihlerde hilafet ile doğrudan bir temas olmadığı gibi, sikkelerinde sabık halife et-Tâî Lillah’ın adı zikredilmeye devam etmektedir (îşanhanov ve Koçnev 1979: 143 -146). Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’e gelmesini pek hoş karşılamayan Bîrûnî. Buğra Han Hârûn’un kendisine Şehâbü’d-Devle”, onlardan bir grubun da “Emîrü'l-Âlem” (dünya hükümdarı) ve “Seyyidü'l-Ümerâ” (emirlerin efendisi) şeklinde lakaplar verdiklerini söyleyerek, bu bilgileri doğrulamaktadır (Bîrûnî 1923: 134).
Şartların yeterince oluşmasından sonra Han, büyük bir ordu ile Buhârâ’ya hareket etmek üzere İsfîcâb vilâyetine kadar geldi. Bunu haber alan Nuh b. Mansûr, Hâcib İnanç komutasında kalabalık bir orduyu Han’ı karşılaması için gönderdi. İki taraf arasındaki “tozun dumanın yükselerek gündüzün gece gibi olup, yıldızların aydınlattığı ve kaküllerin ağardığı” şiddetli savaş, Sâmânîlerin güvenilir son dayanağı Hâcib İnanç, ileri gelen bir çok komutan ve adamlarının Türk Hakanlığı’na esir düşmesi ile sonuçlandı. Esirlerin tamamı Türk ülkesine nakledildi. Bu zafer, Buğra Han Hârûn’un Sâmânî devletini ortadan kaldırma, Mâverâünnehr ve Horasân’a sahip olma arzusunu güçlendirdi (Menînî I, 1286: 164; Curfâdekânî 1374: 92-93; Reşîdeddîn II 1999: 48; Kazvînî 1364: 385). Nûh b. Mansûr bütün ümitleri kırılmış halde, Horasân ordu komutanı Ebû Ali Sîmcûr’a yardıma gelmesi yönünde mektûplar gönderdi. Ebû Ali Dâmgânî tarafından yazılan bir mektupta Nûh, “Devlet İ‘mâd'ına (direğine), devletin sağlam direklerini sarsan birisi ona kastettiği zaman ihtiyaç duyar. Şu devlet hakkında Allah’tan kork! Devlet imdat ve sığınmak üzere sana gelmiştir (Menînî I, 1286: 173-174).” diyordu. Ebû Alı Sîmcûr görünüşte Nûh’a itaatini bildirerek hutbeyi ve sikkeleri onun adına icra etmeye devam etmekte, ancak Buğra Han Hârûn ile gizlice anlaşmış olduğundan Nûh’un isteklerine karşı, asker toplamakla meşgul olduğunu bahane edip hareketinde yavaş davranmakta idi. Kendisine yapılan iltifatların yerine rütbesinin yükseltilmesi ve adına yazılan mektuplarda Sâmânî hükümdarlarına verilen “Emîrü’l-Müminîn’in Vâlisi” (halifenin valisi) unvanı ile hitap edilmesini istedi. Bu teklifinin dahi kabul edilmesine rağmen, artık Sâmânî devletinin yıkılmak üzere olduğunu düşündüğünden gerekli yardımı göndermedi (Menînî I, 1286: 174; Curfâdekânî 1374: 97). Buğra Han Hârûn savaşarak Semerkand önlerine kadar gelmişti. Nûh b. Mansûr bu durumda çaresiz olarak ikram ve taltiflerle Fâik’in gönlünü alıp onu yaklaşan tehlikeyi önlemesi için Buhârâ’ya davet etti. Fâik, Buhara’da hükümdarın has ordusunun da desteği ile tam teçhizattı olarak Buğra Han’a karşı Semerkand tarafına sevk edildi. Ancak
Buğra Han, hızla ve mola vermeden Fâik’i takip ederek onu Harceng’de yakaladı. Bozguna uğrayan Fâik, kaçarak Buhârâ’ya geldi. Kaynaklara göre, daha önce Buğra Han ile ittifak yapmış olan Fâik, Harceng’de sahte bir savaştan sonra yenilerek Sâmânî devletine ihanet etmişti (Menini I, 1286: 168; Curfâdekânî 1374: 94-95; Gerdizî 1363: 368). Nûh b. Mansûr, Cû-î Mûliyân mevkiine kadar Buğra Han’ın gelmesi üzerine, gizlendiği yerden Ebû Ali Sîmcûr’a bir elçi vasıtasıyla “Han geldi, sen de gel (Gerdizî 1363: 369).” diyerek tekrar yardım istedi. Fakat bu isteğine de cevap alamadı. Buhârâ'yı terk etmek zorunda kaldı. Ceyhûn’u geçip Âmûye vilâyetine geldi. Böylece Türk Hakanlığı ciddi bir mukavemet ile karşılaşmadan Rebi‘ü'l-Evvel 382 / Mayıs 992’de Buhârâ’ya girdi1 (Menini I, 1286: 169; Curfâdekânî 1374: 95; Gerdizî 1363: 369: Beyhakî 1350: 251; Cüzcânî I 1363: 212; Kazvînî 1364: 385; Mirhond IV: 570 ; Şebânkâreî 1374: 25).
Buğra Han Hârûn Buhârâ’ya girişinde Fâik ve maiyeti tarafından, iki eski dostun buluşması edası içinde muhabbetle karşılandı. Han, Sâmânî sarayı Cû-î Mûliyân’a yerleşti. Sâmânîlerin muazzam hazinesi ve mühimmatı Türk Hakanlığı’nın eline geçti (Beyhakî 1982: 214). Kendi arzusu üzerine Fâik’i, ülkenin kalan yerlerinden Tirmiz ve Belh gelirlerinin toplanması, hutbe ve sikkenin adına icra edilmesi için Belh’e gönderdi (Menînî I, 1286: 169; Curfâdekânî 1374: 95; Reşîdeddîn II 1999: 49). Buğra Han Harun adına kesilen 382 / 992 Buhara dinarı, Türk Hakanlığı’nın mevcut en eski altın parası olmasının yanı sıra orijinal şekil ve muhtevası, onun siyasî hedeflerini tasvir etmektedir. Türk Hakanlığı hakanları düzenli ve büyük miktarda altın paraları XII. asrın ikinci yarısından itibaren bastırmaya başladı. Erken Türk Hakanlığı döneminde bunun bilinen tek istisnası Horasân İdarî merkezi Nişâbûr ve Herât'ın alınması akabinde bu iki vilayette İlig Nasr adına kesilen 396 / 1005 - 1006 tarihli paralardır (Fedorov ve Ilisch 1996: 26-28). Öyleyse, Buhârâ dinarının basılması ekonomik olmayıp, siyasî sebeplerle ilişkili idi. Bağımsız hükümdara özgü altın para, artık Mâverâünnehr hükümdarı Sâmânîler değil, yeni hanedanın üyesi Buğra Han olduğunu bütün İslam dünyasına anlatmaktadır. Sâmânîlerde bir veya nadir olarak en fazla iki Kuran suresi paralara yazılmakta idi. Buğra Han’ın
1 İbnü’l-Esîr, Buğra Han Harun’un Buhaârâ’ya girişini, 383 / 993-994 yılı olayları içinde anlatmaktadır (İbnü’l-Esîr IX.: 84-86). Muahhar bir müellif Îbnü’l-Esîr’in yerine, Gerdîzî ve Beyhakî’nin verdiği Rebi‘ü’l-Evvel 382 / Mayıs 992 tarihini doğru kabul etmek gerekir.
Buhara dinarında üç Kuran suresine birden yer verilmesi, belki de Buhara din adamlarını ve Mâverâünnehr halkını etkilemekten daha ziyade, İslâm dünyasına yeni güçlü hükümdarı hakikî Müslüman olarak tanıtmak amaçlanmış olmalıdır. Ortaçağ İslam dünyası doğusunda hanedan değişikliklerinde yeni gelenlerin ilk dönemlerinde genellikle seleflerinin paralarını taklit etmeleri doğaldı. Ancak şekil ve muhtevanın düzenlenmesi açısından Buğra Han paralarının ( bakır İlâk, gümüş Fergâna ve altın Buhara), Sâmânî paralarını taklit etmemesi, yeni hakim hanedanın farklılığını ve gücünü vurgulamaktadır (İşanhanov ve Koçnev 1979: 149-150).
Buğra Han Hârûn Buhârâ’ya iyice yerleşince, Ebû Ali Sîmcûr ile yaptığı eşit iki hükümdar ilkesi çerçevesinde yardımlaşma ve Sâmânî topraklarının paylaşımı anlaşmasını ihlal etti. Onunla Horasân valilerinin ordu komutanları ile yaptıkları yazışmalara denk protokol ile yazıştı (Menînî I, 1286: 175; Curfâdekânî 1374:98-99). Halbuki Merv’e gelerek Han ile ülkeyi paylaşacağını ümitle beklemekte olan Ebû Ali Simcûr, Âmûye’den yardım çağrılarını yineleyen Nûh b. Mansûr’a sürekli ret cevabı vermekte idi. Sâmânîlerin bütün mirasına konmak isteyen Buğra Han Hârûn’un bu tavrı, Ebû Alî Sîmcûr’u hayal kırıklığına uğrattı. Bu durumda Sîmcûr kendine yeni bir müttefik aramaya başladı (Menînî I, 1286: 179; Curfâdekânî 1374: 101). Nûh b. Mansûr kendisinden önce Âmûye’ye kaçan saray maiyetini ve dağılmış olan askerlerini toplamayı başardı. Hârizm’den Abdullah b. Üzeyr’i vezir tayin ederek işgal edilen ülkenin tekrar alınmasını ona havale etti (Menînî I, 1286: 170; Curfâdekânî 1374:95-96). Cend tarafında ikamet eden Oğuzların reisi Selçuk Bey’den yardım talep etti. Selçuk bu isteği olumlu karşıladı ve oğlu Arslan komutasında bir birliği yardıma gönderdi (İbnü’l-Esîr IX: 362). Bu sırada Buğra Han Hârûn, Buhârâ’nın havasına ve meyvelerine alışamadığından basur hastalığına yakalandı. Kendisine karşı güçlenen muhalefetin de tesiri ile, Kâşgar’a dönmeye karar verdi1 (Beyhakî 1982: 214). Ancak dönmeden, Sâmânîlerin tekrar toparlanmasını önlemek ve Buhârâ’da kukla bir devlet tesis etmek için Sâmânî hanedanının eski bir meselesini gündeme taşıdı. Nûh b. Nasr’ın vasiyeti gereğince oğulları sıra ile hükümdar olacaktı. Ancak büyük oğlu Mansûr kendisinden sonra tahtı kardeşi Abdülazîz yerine oğlu Nûh b. Mansûr’a bırakmıştı (Barthold 1990: 279; We
Liang Tao 1986: 124). Bu nedenle Buğra Han Hârûn, Sâmânî Nûh b. Nasr ( 331 -343 / 943 - 954 ) oğlu Abdülazîz’e hilat verdi (Cüzcânî 1363: 213) ve “Duyduğuma göre onlar vilayetini senden gasp ettiler. İşte sana onu iade ediyorum. Çünkü sen cesur, adil ve iyi ahlaklısın. Emin ol ki, her ne zaman yardıma ihtiyaç duyar ve çağırırsan, sana yardımcı olacağım (Beyhakî 1982: 214).” diyerek onu Buhârâ tahtına geçirdi. Bir yardımcı Türk Hakanlığı askerî birliğini Abdülazîz’in emrine verip, tahtı iade etti ve Nûh b. Mansûr’a karşı doğrudan mücadeleyi ona bırakıp Semerkand’a çekildi. Fakat bu gelişmelerden yeterince rahatsız olan Buhârâ halkı ayaklandı. Selçuklu Oğuzlarının1 desteği ile, geride kalan Türk Hakanlığı askerlerine saldırıya geçtiler. Onların hepsini imha ederek bir hayli ganimet ele geçirdiler. Semerkand’da Buğra Han Hârûn’un hastalığı iyice arttı. Kâşgar’a dönerken Kuçkârbaşı2 denilen yerde Cemâdiyü'l-Âhire 382 / Ağustos 992’de vefat etti (Menini I, 1286: 175-176; Curfâdekânî 1374: 98; Gerdizî 1363: 369; Beyhakî 1982: 214-215).
Nûh b. Mansûr, Han’ın çekildiğini haber aldığında, derhal maiyeti ile Cemâdiyü'l-Âhire ortası Çarşamba 382 / 17 Ağustos 992 tarihinde Buhârâ’ya döndü. Han’dan vaat edilen yardımı alamayan Abdülazîz'i tutuklatarak gözlerine mil çektirdi. Buhara’yı zaptetmek için mühim bir kuvvetle Belh’den hareket eden Fâik’i de yenilgiye uğratarak onu, Merv’e Ebû Ali Sîmcûr’un yanına çekilmeye zorladı. Selçuklu Arslan'ın yardımı ile kaybettiği vilayetlerini geri aldı ve Mâverâünnehr’de hakimiyetini tekrar tesis etti (Menînî I, 1286: 178; Curfâdekânî 1374: 100-101; Beyhakî 1982: 215; İbnü'l-Esîr IX: 362). Bu arada halife olmayı hayal etmekte olan el-Vâsıkî, Han’ın Buhârâ’yı almasından sonra hazırlıklara girişmiş ve etrafına üç yüz gulâmdan (köle) meydana gelen bir maiyet toplamıştı.
Fakat, Han’ın çekilmesi üzerine o da, Irâk’a kaçmak zorunda kaldı (İbn Miskeveyh IV: 397; Se‘âlebî IV 1956: 192-193). Memnuniyetsizler sınıfından olan ve halife soyundan gelen bir başka şahsiyet Ebû Tâlib Abdü’s-Selâm b. el-Hasan el-Memûnî (Se‘âlebî IV 1956: 161) de kırkına varmadan, atıldığı macerada hayatını kaybetti (383 / 993-994) (Se‘âlebî IV 1956: 172). Böylece Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’i ilk fethi, kısa süren bir hakimiyet devresinde bazı müttefikler ile halkın desteğinin kaybedilmesi, Selçuk Oğuzlarının Sâmânîlere verdiği destek ve nihayet Han’ın zamansız hastalığı dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandı.
Bu ilk ciddi teşebbüsten kısa bir süre sonra Türk Hakanlığı kaynakların cesur, sert, davasında ısrarlı ve siyasî davranmakta mahir birisi olarak bahsettiği Nasr b. Ali1 yönetiminde yeniden Mâverâünnehr’i tazyike başladılar. Sikkelere göre Nasr, 384 / 994 - 995’de Fergâna ve Hocend’i, 385 / 995’de İlâk’ı, 386 / 996'da Şâş'ı ve 387 / 997 yılında Uşrûsene’yi ele geçirdi (Koçnev 1993: 24). Nasr b. Ali bu başarıları esnasında “Tonga Tegin” unvanı taşımakta idi. Ertesi yıl Türk Hakanlığı hakanı Kara Han Ali’nin doğuda gayrimüslim unsurlara karşı giriştiği bir savaşta yanarak şehit olması üzerine, Balâsâgûn’da Türk Hakanlığı tahtına büyük oğlu Ahmed b. Ali geçti ( 388 / 998 ) ve kardeşi Nasr b. Ali de, başarıları ile konumunu güçlendirdiğinden bu tarihten itibaren “Tonga Tegin” yerine “İlig” ve “Arslan İlig” unvanlarını kullanmaya başladı (Koçnev 1993: 21). Özkend’i kendisine merkez edinerek Türk Hakanlığı’nın batıdaki faaliyetlerini yönetmeye devam etti2. Ancak ülkenin batısında İlig Nasr tarafından feth edilen vilayetlerden İlâk, en küçük kardeş Muhammed b. Ali’den alınarak “Dihkânü’l-Celîl” (yüce dihkân) lakaplı bir yerel yönetici idaresinde doğrudan merkeze, Ahmed b. Ali’ye bağlandı (Davidoviç 1978: 86-88).
İsfîcâb dışında Sâmânîlerin Seyhûn boyundaki doğu vilayetleri tekrar Türk Hakanlığı ülkesine katılırken Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr, ülkesinde yeniden kontrolü sağlamak, Türk Hakanlığı'na yardımla kendisine ihanet eden Ebû Ali Sîmcûr ve Fâik’i bertaraf etmek ve yaklaşan Türk Hakanlığı istilasını önlemek için bu kez, kuzey Afganistan’da önemli bir güç haline gelmiş bulunan Gazneli Sebüktegin’e ( 977 - 997) dayanmaya başladı. Sebüktegin ve oğlu Mahmûd karşısında mağlup olan Ebû Ali Sîmcûr ve Fâik, Cürcân’a çekilerek Büveyhî Fahru’d-Devle’ye sığındılar. Nûh b. Mansûr bu başarıları dolayısı ile Sebüktegin’e Ceyhun güneyinde yer alan vilayetleri, oğlu Mahmûd’a ise Horasan vilayetini tevcih etti ( 384 / 994-995 ) (Menînî I, 1286: 193-196; Curfâdekânî 1374:108-111; Gerdîzî 1363: 371-372). Ebû Ali Sîmcûr ve Fâik Horasân’daki uzun süren mücadelelerinden bir kâr elde edemeyince Sâmânî hükümdarı ile barışma yoluna gittiler. Her ikisinin elçileri Buhârâ’ya gelince Nûh b. Mansûr, iki müttefikin arasını açmak için Ebû Ali Sîmcûr'un elçisine iltifat edip, Faik’in elçisini tutuklattı. Bunun üzerine Fâik, Ceyhûn’u geçerek Türk Hakanlığı’na sığınmaya karar verdi. Ebû Ali Simcûr’a da, Sâmânî hükümdarının gerçek niyetini ifşa ederek kendisine katılmasını istedi. Fakat Ebû Ali Sîmcûr bunu kabul etmedi ve affedildiğini sanıp Buhârâ’ya gelince tutuklandı (386 / 996). Fâik, Türk Hakanlığı’na iltica ve İlig Nasr b. Ali’yi Sâmânî ülkesine sefer yapmaya teşvik etmek için Ceyhun’u geçti. Nesef sınırında Hâcib Begtüzün komutasındaki Sâmânî ordusunu geride bırakarak İlig Nasr b. Ali’nin yanına gelebildi. İlig Nasr onu iyi surette kabul etti ve Sâmânî ülkesindeki haklarını koruyacağı sözünü verdi (Menînî I, 1286: 217-219; Curfâdekânî 1374: 124-127; Gerdîzî 1363: 374).
Türk Hakanhğı’ndan İlig Nasr b. Ali Buhârâ’ya yürümeye karar vererek Fergâna vilayetinden hareket ile Semerkand'ın yukarı sınırına kadar geldi. Bölgedeki Sâmânî valilerinden varidatın kendisine verilmesini talep etmeye başladı. Bunu haber alan Nûh b. Mansûr, bu sırada Belh’de bulunan ülkenin tek güçlü ismi Sebüktegin’e bir mektup gönderdi. Mektubunda, İlig Nasr’ın ülkenin hududuna geldiği haber verilerek, Ceyhûn’u geçip acilen yardıma gelmesini ve son bir iyilik daha yaparak Türk Hakanlığı’nı bölgeden çıkarmasını rica ediyordu (Menînî I, 1286: 231; Curfâdekânî 1374: 133). Sebüktegin, durumu ileri gelen adamları ile istişare ettikten sonra Sâmânîlere yardıma karar verdi ve çıkacağı Mâverâünnehr seferine, bağlı vilayet hakimlerinin orduları ile birlikte kendisine iştirak etmeleri için fermanlar yolladı. Ceyhûn’u hızla geçti ve Keş ile Nesef arasında Niyâzî denen bir köyde konakladı. Burada Cüzcân, Huttal, Çağaniyân ve diğer bölge hakimleri ile güçlü bir ordunun başında oğlu Mahmûd,
Sebüktegin’e yetiştiler. İlig Nasr b. Ali, Sebüktegin’in bu savaş hazırlıklarını öğrenince ona, devletin saygın kişilerinden oluşan bir elçilik heyeti gönderdi (Menini I, 1286: 232; Cerfadakânî 1374: 133). Onlar vasıtası ile Sebüktegin’e, aralarında İslam kardeşliği bulunduğunu, nefsi müdafaa dışında kendisine kastetmesinin uygun olmadığı, Tanrı’nın Türk ve Hind ülkesini kafirlerle gaza için kendileri arasında paylaştırdığını, ancak bu yolda hiçbir gayreti olmayan müsrif Sâmânîlerden zengin Mâverâünnehr ve Horasân mülkünü almak gerektiğini, aksi halde böyle bir şansın elden kaçarak bunun Sâmânîlere yarayacağını bildirdi. Fakat Sebüktegin, İlig Nasr’ın Sâmânî ülkesini paylaşma teklifini siyasetine uygun görmediği için, kendisine büyük bir güveni olan Sâmânî hükümdarını koruma kararından dönmeyeceği cevabını verdi (Menînî I, 1286: 233-234; Curfâdekânî 1374: 133-134). Bunun üzerine İlig Nasr, mevcut ordusunu takviye etmek amacıyla Türk Hakanlığı ülkesinin her tarafına Türk boylarını savaşa çağıran oklar gönderip, Türkistan atlılarından ve Türk boylarından büyük bir ordu topladı. Mâverâünnehr’in yukarısından Buhârâ’ya doğru inmeye başladı. Sebüktegin’e tekrar bir elçilik heyeti gönderdi ve barış görüşmeleri yeniden başladı (Menînî I, 1286: 235,240; Curfâdekânî 1374: 135,139). Sebüktegin Ceyhûn’u geçtikten sonra Sâmânî hükümdarını da ordugahına çağırmıştı. Onun kuvvetinden çekinmekte olan hükümdarın veziri Abdullah b. Üzeyr, hükümdarı, gitmesinin kendisini küçük düşüreceği tavsiyesi ile davete icabetten vazgeçirmişti. Sebüktegin bu olaydan Abdullah b. Üzeyr’i sorumlu tutup, oğlu Mahmûd ve kardeşi Buğracuk’u yirmi bin atlı ile Buhârâ’ya sevk edince Sâmânî hükümdarı büsbütün endişelenerek onun istemediklerini oğlu Mahmûd’a teslim etmiş ve vezarete Ebû Nasr b. Zeyd’i tayin etmişti (Menînî I, 1286: 235-240; Curfâdekânî 1374: 135-139). Sâmânî hükümdarının gelmemesi, rakibi Sistân hâkimi Halef b. Ahmed’in gönderdiği mektuplar vasıtası ile İlig Nasr’ı savaşa teşvik etmesi ve Kûhistân valisi Ebu'l-Kasım Simcûrî’nin Mâverâünnehr seferine iştirak etmemesi üzerine kaygılanan Sebüktegin, Türk Hakanlığı ile anlaşmaya razı oldu. İki taraf arasında yapılan anlaşmaya göre; Türk Hakanlığı ve Sâmânî ülkesi arasında Katvan çölü sınır olacak, iki taraftan biri bu anlaşmadan daha fazla bir şey talep etmeyecek, anlaşmayı bozmayacak ve İlig Nasr’ın şefaati gereğince Fâik, Sâmâni âilesine eski hizmetleri ve itaati dolayısıyla Semerkand valisi tayin edilecekti. Fakihler ve ayan şahitliğinde yapılan anlaşmadan sonra her iki taraf ülkelerine döndü (Menînî I, 1286: 240-241; Curfâdekânî 1374: 139). Böylece İlig Nasr, topraklarını batıya doğru genişleterek Sâmânîleri Zerefşân vadisine sıkıştırmış ve
kendisine sığınan Fâik’e verdiği söz mucibince, onu Semerkand valiliğine tayin ettirerek Mâverâünnehr’i feth yolunda önemli bir adım daha atmış bulunuyordu.
İlig Nasr’ın geri dönmesinden kısa bir süre sonra, önce Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr vefat etti (Recep 387 / Temmuz 997) ve yerine Emîr Ebu’l-Hâris Mansûr geçti. Vezîr Bargaşî görevine devam ederken Fâik de, ülkeyi istiladan koruma ve halkın yönetimini ele aldı. Ardından Gazneli Sebüktegin hayata gözlerini yumdu ( Şaban 387 / Ağustos 997 ) (Menînî I, 1286: 255-256; Curfâdekânî 1374: 146; Gerdîzî 1363: 375). Bu durumdan yararlanmak isteyen sabık Sâmânî veziri Abdullah b. Üzeyr, Ebû Mansûr Muhammed b. Hüseyn b. Mut İsficâbî’yi kendisine Horasân idaresinin verileceğini vaat ile, Türk Hakanlığı batı sorumlusu İlig Nasr nezdine birlikte gidip onun yardımı ile Buhârâ üzerine yürümeye ikna etti. Her ikisi de İlig Nasr’ın yanına geldiler. Fikirlerini ona kabul ettirdiler. Bu surette İlig Nasr, Abdullah b. Üzeyr ve Ebû Mansûr’u maiyeti arasına alarak Semerkand kapısına kadar ilerledi. Şehrin dışında bir yerde konakladı. Ancak burada küçük bir grupla kendisini ziyaret eden Ebû Mansûr ve Abdullah b. Üzeyr’i tutuklattı. Buhara’da bulunan Fâik’i yanına çağırdı. Onu en iyi şekilde karşıladı ve üç bin kişilik bir askerî birlikle öncü olarak Buhârâ’ya gönderdi (Menînî I, 1286: 269-270; Curfâdekânî 1374: 156; Gerdîzî 1363: 375-376).
Fâik’in gerçekte görevi, Sâmânî hükümdarı Ebu’l-Hâris Mansûr’a itaat eder gibi gözükerek Buhârâ’da kalmasını temin etmek ve daha sonra İlig Nasr geldiği zaman onu kolayca yakalatmaktı. Ancak Sâmânî hükümdarı daha Fâik gelmeden saltanat sarayından ayrılarak bütün maiyeti ile Ceyhun’u geçti. Fâik Buhara’ya geldiğinde hükümdarın geri dönmesini sağlamak için şehrin ileri gelenleri ile bir toplantı yaptı. Hükümdara itaat edeceği teminatını vererek Ebu’l-Hâris Mansûr’u geri dönmeye ikna etti. Sâmânî hükümdarı dönünce ilk işi, iki eski düşman Fâik ile Begtüzün’ü barıştırmak oldu. Begtüzün Horasân ordu komutanı olarak Nişâbûr’a gönderildi (Menînî I, 1286: 270-271; Curfâdekânî 1374: 156-157; Gerdîzî 1363: 376). Fâik sırtını İlig Nasr ve Buhara din adamlarına dayadığından hükümdara istediğini zorla yaptırmakta idi. Bu çerçevede vezir Bargaşî’yi azlettirdi ve yerine Bermekî tayin edildi (Menînî I, 1286: 289; Cerfâdakânî 1374: 168). Sâmânî hükümdarı bu arada Sebüktegin yerine Gazne tahtına çıkma mücadelesi ile meşgul olan Mahmûd’un yokluğunda Horasân’ı Begtüzün’e vermekle, Türk Hakanlığı karşısında en mühim desteğini kaybetmiş oldu. Bununla birlikte Begtüzün ile Mahmûd’un arasını bulmaya
çalıştı. Ancak, Mahmûd Horasân dışında kendisine yapılan tevcihlere itibar etmediği gibi, Sâmânî hükümdarının Mahmûd’a meyledeceğinden endişe eden Begtüzün ile Fâik onu tahttan indirdiler ve Buhârâ tahtına küçük yaştaki kardeşi Abdülmelik’i çıkardılar ( 12 Safer 389 / 2 Ocak 999 Çarşamba) (Menînî I, 1286: 298; Curfâdekânî 1374: 173; Gerdîzî 1363: 377). Mahmûd, Merv dışında başında Sâmânî hükümdarı Abdülmelik, Fâik ve Begtüzün’ün bulunduğu orduyu mağlup ederek Ceyhun’un batısında kalan bütün Sâmâni topraklarını ele geçirdi. Halife el-Kâdir Billah da, gönderdiği hilat ve unvanlar ile onun bölgedeki varlığını tanıdı (Menînî I, 1286: 317-318; Curfâdekânî 1374: 182). Yenilgiye uğrayan Sâmâni hükümdarı ve Fâik Buhârâ’ya dönebildi. Begtüzün bir süre daha Horasân’da mücadeleye devam etmekle birlikte o da Sâmânî merkezine dönmek zorunda kaldı. Aynı yılın yazında Fâik aniden vefat edince Sâmâni devletinin yeniden kalkınma ümidi kalmadı ( Şaban 389 / Haziran-Temmuz 999) (Menînî I, 1286: 318-319; Curfâdekânî 1374: 183; Gerdîzî 1363: 378).
Türk Hakanlığı Batı sorumlusu İlig Nasr, Buhârâ’daki en sadık adamı Fâik’in ölmesi ve Gazneli Mahmûd’un Ceyhûn’un batısında konumunu güçlendirmesi karşısında derhal hareket ile Buhârâ üzerine yürüdü. Buhârâ’ya yaklaşıldığında Sâmânî hatipleri halkı cihada davet etti. Ancak halk bu davete itibar etmedi (İbn Miskeveyh IV: 373-374). Çünkü gayri resmî din adamları sınıfı mümessillerinin halk üzerindeki tesiri, devletin tayin ettiği hatip ve imamlardan çok daha fazla idi. İslâmî yakın zamanda kabul etmiş olan ve bozkır kültürünü haiz dindar atlı göçebelerin dine ve bunun propagandasını yürüten din adamlarına sonsuz bir hürmeti vardı. Nitekim, İlig Nasr ve Türk Hakanlığı yanlısı Türk asıllı Sâmânî komutan Fâik’in böyle dervîş meşrepli din adamları ile olan iyi ilişkileri ve hürmetlerini kaynaklar, buna dair bazı anekdotları naklederek yansıtmaktadır (Karşî 1898: 134-135; Menînî I, 1286: 289; Curfâdekânî 1374: 168). Bu nedenle Buhârâ halkı mukavemet göstermediği gibi, Türk Hakanlığı tarafında yer aldı. Böylece halkın desteğini alan İlig Nasr, Sâmânî hükümdarı Abdülmelik’in Buhârâ’dan kaçmasını önlemek için ona gönderdiği mektupta, gönlünü okşayan sözlerden sonra, Buhârâ’ya sadece saltanatının hamisi ve dostu sıfatı ile gireceğini bildirdi. Abdülmelik ve devlet erkanı bu vaade itimat etti. Begtüzün, Yınâltegin ve diğer ileri gelen Sâmânî komutanlar İlig Nasr’ı karşılamak üzere onun yanına geldiklerinde hepsi tutuklandı. Abdülmelik bunu haber aldığında kaçmak için vakit kalmamıştı. Endişe ile bir tarafa gizlendi ve Türk Hakanlığı hiçbir direnişle karşılaşmadan 10 Zilkade 389 Salı / 23 Ekim 999 Pazartesi günü Buhârâ’ya girdi. İlig Nasr, İmâret sarayına yerleşti. Abdülmelik’i saklandığı
yerden casusları vasıtası ile yakalattı. Onu ve bütün Sâmânî hanedanı üyelerini tutuklatıp, merkezi olan Özkend’e gönderdi. Abdülmelik orada öldü ve Sâmânî devleti sona erdi1 (Menînî I, 1286: 318-320; Curfâdekânî 1374: 183-184; Gerdîzî 1363: 378; Cüzcânî I 1363: 216; İbnü’l-Esîr IX: 122; Mirhond IV: 578).
Türk Hakanlığı Mâverâünnehr’i büyük bir direnişle karşılaşmadan ele geçirebilmişlerdi. Ancak Sâmânî hanedanı üyelerinden Abdülmelik’in kardeşi Ebû İbrahim İsmâil’in, hapisten kadın kılığında kurtulmayı başarıp bir müddet Buhârâ’da gizlendikten sonra Hârizm’e giderek Sâmânî devletini yeniden ihya için mücadeleyi başlatması, XI. yy. ilk yıllarında Türk Hakanlığı’na zor anlar yaşattı ve Mâverâünnehr’in tamamen kontrol altına alınmasını bir süre geciktirdi. İlig Nasr, kardeşi Cafer Tegin’i Buhârâ’ya ve Tegin Han’ı Semerkand’a bırakarak Özkend’de ikamet etmeye devam etti. Bu arada Sâmânî Ebû İbrahim İsmâil, Hârizm’de önemli bir kuvveti kendi etrafında toplamayı başardı. Kendisine “Muntasır” (Muzaffer) lakabını verdi. Buhârâ’nın tekrar geri alınması için toplanan kuvvetin başına Hâcib Arslan Yâlû’yu tayîn etti. Arslan Yâlû hızla Buhârâ’ya yöneldi ve ani bir hücum ile buradaki Türk Hakanlığı ordusunu bozguna uğrattı. Cafer Tegin’in yanı sıra yüksek rütbeli on yedi komutan esir alınarak Curcâniye’ye gönderildi. Dağılan Türk Hakanlığı ordusunun kalıntıları Semerkand idarecisi Tegin Han ordusuna katıldı. Arslan Yâlû onları Semerkand sınırına kadar takip etmişti. Kûhek köprüsüne geldiğinde büyük bir orduya sahip Tegin Han ile karşılaşmak zorunda kaldı. Ancak onu da mağlup etmeyi başardı ve bir çok ganimet ele geçirdi. Bu şartlar içinde Sâmânî Muntasır Buhârâ’ya dönerek tahta çıktı (390 / 999 - 1000) (Menînî I, 1286: 320-324; Curfâdekânî 1374: 184-186). Arslan Yâlû2 ise Semerkand’da bulunuyordu. Çok geçmeden durumdan haberdar olan Türk Hakanlığı Batı sorumlusu İlig Nasr, muhtelif Türk boylarından müteşekkil büyük bir ordu ile Buhârâ üzerine yürüdü. Sâmânî Muntasır ve Arslan Yâlû çareyi, Buhârâ’yı terk ederek Âmulu’ş-Şat’a çekilmekte buldular. Türk Hakanlığı böylece Sâmânî kuvvetleri karşısında ardı
ardına alınan mağlubiyetleri telafî ile, Buhârâ ve Semerkand’a tekrar hakim oldular (391 / 1000 - 1001). Türk Hakanlığı’nın gücü karşısında Mâverâünnehr’de tutunamayan Sâmânî Muntasır, devletini yeniden ihya etme düşüncesinden vazgeçmedi, ancak mücadele politikasını bir süre için değiştirdi. Buna göre, önce Horasân bölgesinde Sâmânî saltanatını yeniden kuracak ve sonra, buradan aldığı güç ile devletinin merkezi Buhara’yı Türk Hakanlığı’ndan geri alacaktı. Bu düşünce ile atıldığı Horasân macerası, Gazneliler karşısında kesin olarak mağlup olmuş, en yakın adamlarını kaybetmiş ve kuvvetleri dağılmış halde, perişanlıkla sonuçlandı (Rebiyülevvel 392 / Ocak - Şubat 1001 - 1002) (Menînî I, 1286: 326; Curfâdekânî 1374: 187; İbnü’l-Esîr IX: 131; Kazvînî 1364: 388). Sâmânî Muntasır bu hezimetten sonra Mâverâünnehr’e dönerek Sâmânî devletine meyilleri olan Oğuz Türklerine sığındı. Oğuzlar, Muntasır’ı iyi karşıladılar ve Türk Hakanlığı’na karşı kendisine yardım edecekleri sözünü verdiler. Başlarındaki Yabgu1, Müslüman oldu ve Muntasır ile sıhrî akrabalık
1 Gerdîzî’nin haber verdiği bu Oğuz Yabgusu’nun kim ve hangi Oğuz gurubunun reisi olduğu meselesinin çözümü, Türk Hakanlığı’nın temas ettiği Oğuz boylarının tespiti açısından yararlı olacaktır. Oğuzlar hakkında hatırı sayılır çalışmaları bulunan tarihçiler bu konuda iki ayrı görüş etrafında toplanmıştır. Barthold’a göre ilk defa olarak Müslümanlığı kabul eden Oğuzların reisi -“Yabgu” okunması mümkün olan- Peygu, daha önce Sâmânîlere yardım eden Selçuk’un oğlu idi (Barthold 1990: 289). Bununla birlikte onun, Selçuk’un “Yabgu” unvanı taşıyan iki oğlu Arslan ve Mûsâ’dan hangisini kast ettiği açık değildir. Sâmânîlere daha önce yardım eden, atıfta bulunduğu îbnü’l Esîr’e göre, Arslan idi. Ancak eserinin bir başka yerinde Musâ’yı, adını vermeden sadece Yabgu ( Peygu) unvanı ile zikrediyor (Barthold 1990: 329). Bir başka çalışmasında ise, Yabgu’nun Selçuk oğlu Musâ olduğu görüşünü açıkça destekliyor (Barthold 1962: 101-102). F. Sümer ve S. G. Agacanov, meliknâme'ye dayanarak bu Oğuz reisinin Arslan İsrail b. Selçuk olduğunu ve dolayısı ile Sâmânî Muntasır’ın Selçuklu Oğuzlarına sığındığını ileri sürmektedir (Sümer 1992: 66; Sümer 1997 İA IX: 382; Agacanov 2002:268). Z. V. Togan, M. A. Köymen, İ. Kafesoğlu, C. E. Bosworth ve E. Merçil de bu Yabgu’nun Selçuk’un ölümünden sonra “Yabgu” unvanı alarak yerine geçen oğlu Arslan İsrail b. Selçuk olduğu düşüncesine katılmaktadırlar (Togan 1981: 185-186; Köymen 1957: 133-135; Kafesoğlu 1997 İA X: 356; R. N. Frye IV 1975: 160; Merçil 1989: 30). Bu görüşlerin karşısında O. Pritsak farklı bir tez ortaya koymuştur. Buna göre, Selçuk’un oğlu, babası gibi 992’den beri Müslüman idi ve 1003’de Müslüman olmuş olamazdı. Üstelik Selçuklular Türk Hakanlığı’nın müttefiki idi. Bu durumda siyasî tablo şöyledir: Bir tarafta Yabgu’nun Oğuzları ve Sâmânîler, diğer tarafta ise Selçuklular ve Türk Hakanlığı. Bir süre sonra Oğuzların can düşmanı Cend hâkimi Şah Melik’den haberdar olunmaktadır. Tarîh-i Beyhak’da onun tam adı Ebu’l-Fevâris Şah Melik b. Ali el-Berânî ve elkâbı Husâmü’d-Devle Nizâmü’l-Mille’dir (İbn Funduk 1361: 51). Şecere-i Terâkime’den Şah Melik’in Yengi Kend’de Ali adındaki Oğuz yabgusunun oğlu olduğunu anlaşılıyor (Ebu’l-Gâzi Bahadır Han : 74-75). Şu halde 1003 yılında Müslüman
tesis etti. Şevvâl 393 / Ağustos 1003’de Oğuzlar ve Muntasır birlikte İlig Nasr üzerine Buhârâ’ya yürüdüler. Kûhek’de Subaşı Tegin idaresindeki Türk Hakanlığı ordusunu yenilgiye uğrattılar. İlig Nasr bunu duyunca yine Türk boylarından topladığı büyük bir ordu ile Semerkand sınırına geldi. Ancak Oğuzlar, sabaha karşı bir baskın ile İlig Nasr’ın ordusunu da bozdular. İleri gelen on sekiz kişiyi esir aldılar. Ordunun ağırlığını yağma ettiler. Esirleri ve ganimetleri yanlarına alarak yurtlarına döndüler. Oğuzlar arasında ikamet etmekte olan Sâmânî Muntasır, onların bu esirlere mukabil İlig Nasr’dan
olan Yabgu’nun Şah Melik’in babası olduğu ve Müslüman olduktan sonra Ali adını aldığı söylenebilir (Pritsak 1996: 100-101). Pritsak’ın bu tezini Osman Turan desteklemiş ve Yabgu’nun el-Berânî nisbesi üzerinde durarak Oğuzların Yazır boyunun esasını teşkil ettiği Doğu Anadolu ve el-Cezire’de Karakoyunlu devletini kuran Beranlı hanedanının bu Yabgu oğullarından geldiğini ileri sürmüştür (Turan 1993: 76-77, 83). Bize göre, Yabgu’nun Arslan b. Selçuk olduğu görüşü, bazı yönlerden mümkün görünmemektedir. Öncelikle, Müslüman olarak Cend havâlisinde gayrimüslimlere haraç vermeyi reddeden ve onlara karşı cihada girişen Selçuk’a rağmen kendi emrindeki oğlunun bu tarihe kadar henüz Müslüman olmadığını düşünmek islamî gelenek ile uyuşmamaktadır. Diğer taraftan Meliknâme’nın, Sâmânî Muntasır’ın Selçuk’a sığınması ve ondan destek almasına dair verdiği bilginin (Mirhond IV: 663), Sâmânî emîrin Mâverâünnehr’e geçerek Türk Hakanlığı’na karşı gerçekleştirdiği teşebbüslerden hangisi ile ilgili olduğu belirsizdir. Aynı kaynağın Selçuk’u Buhara havalisine yerleştirmesine bakılırsa bu bilgi, Yabgu olayından sonra Sâmâni emirin tekrar Mâverâünnehr’e gelip Buhara’da Nûr mıntıkasına yerleşerek gerçekleştirdiği teşebbüs hakkında olmalıdır. Üstelik her defasında Selçukluları Sâmânîler ile müttefik görmek, siyasî açıdan tutarsızlık olacağı gibi, bu durum, Türk Hakanlığı’nın Mâveraünnehr’i kesin olarak almalarından sonra Arslan b. Selçuk’un Mâverâünnehr’de itibârının arttığı hususunda kaynağın verdiği bilgilerle de çelişmektedir (Îbnü’l-Esîr IX: 362). Bu çelişkiyi, Selçukluların daha sonra gelişen olaylarda Türk Hakanlığı safına geçtiğini beyan ile izah eden düşünceler hatalıdır. Çünkü kaynağa göre saf değiştiren Selçuklu Oğuzları değil, bir başka Oğuz gurubuna mensup ve sonraki Cend hâkimi Şah Melik yani Yengi Kent Oğuzları ile muhtemelen siyâsî ilişkiler içinde olan Hasan b. Tâk emrindeki Oğuzlar idi (Menînî I 1286:342). İkinci görüşün sahibi Pristak’ın ortaya attığı tez, Mâverâünnehr’de gelişen Türk Hakanlığı, Selçuklu ve Yengi Kend Oğuzları arasındaki ilişkilerin seyri dikkate alındığında isabetli olduğuna hükmedilebilir. Ancak onun, İbnü’l-Esîr’in karışık ve kronolojik hatalar içeren Türk Hakanlığı - Selçuklu ilişkilerinin hidâyetine dâir verdiği bilgileri esas alarak Sâmânî - Yabgu ittifakına karşı, Türk Hakanlığı - Selçuklu ittifakı şeklinde ortaya attığı görüşün dayanaksız olduğunu söyleyebiliriz (Bkz. Selçuk Oğuzlan İlişkileri). Sonuç olarak diyebiliriz ki, 1003 yılında Müslüman olan ve Sâmânî Muntasır’ın sığındığı Yabgu, sonraki Cend hakimi Şah Melik’in babası Yengi Kend Oğuzları yabgusudur. Müslüman olunca Ali islamî adını almıştır. Bu olayda Selçukluların, ne Türk Hakanlığı ne de Sâmânîler ile müttefik olduğunu gösteren bir kayıda, mevcut kaynaklarda rastlanmamaktadır. Şu halde Türk Hakanlığı’nın, Selçuklular dışında ilk defa olarak bir başka Oğuz gurubu, Yengi Kend Oğuzları ile temas ettiğine şahit olmaktayız.
alacakları fidyeyi kendisine tercih etmeleri, İlig Nasr ile yaptıkları savaşa pişman oldukları, özür dilemek için ona elçi gönderdikleri ve esirleri iadeye hazır oldukları şeklindeki bir şayia üzerine endişeye kapılarak üç yüz atlı ve dört yüz yayadan oluşan birliği ile onlardan ayrıldı. Dargan’da Ceyhun’u buzlar üzerinden geçti ve Âmulu’ş-Şat’a geldi. Burada Gaznelilere müracaat etti. Esasen, Türk Hakanlığı’nın Sâmânî Muntasır ile meşgul olmasından hoşnut olan Gazneli Mahmûd. ona yardımı siyasetine uygun buldu ise de, yapılan yardım Muntasır için pek ehemmiyetsiz idi (Menînî I, 1286: 336-337; Curfâdekânî 1374: 192-193; Gerdizî 1363: 383). Hârizmşah’ın takibatı neticesinde Ceyhun batısındaki Merv, Ebiverd ve Serahs gibi vilayetlerde bir süre dolandıktan sonra tekrar Mâverâünnehr’e geçti. Türk Hakanlığı Muntasır'ın hareketlerini Buhârâ şahnesi1 vasıtasıyla yakından izlemekte idi. Muntasır, Buhârâ şahnesi ile girdiği savaşta hayatını zor kurtarmasına rağmen, Buhara yakınlarındaki Nûr mıntıkasına yerleşebildi (394 / 1003 - 1004). Bu sıra. Buhârâ şahnesi Soğd’un merkezi Debûsiye’ye giderek İlig Nasr'ın buradaki mevcut kuvvetleri ve Türk boyları ile ordusunu takviye etmek isterken, Sâmânî Muntasır'ın saldırısına uğradı. Buhara şahnesi yenildi. Üstelik birden bire Zerefşân vadisinde Türk Hakanlığı aleyhine bir ittifak meydana geldi.2 Semerkand’da fityan reisi İbn Alemdâr üç bin adamı, Semerkand ahalisi meşayihi maddî desteğin yanı sıra üç yüz Türk köle ve Oğuz boyları3 kalabalık bir ordu ile Sâmânî Muntasır’a iltihak etti. Bu gelişmeleri haber alan İlig Nasr, derhal Muntasır üzerine yürüdü. Semerkand’a on iki fersah mesafede bulunan Bûrnamez köyünde yapılan savaşı Türk Hakanlığı kaybetti4 (Şabân 394 / Mayıs - Haziran 1004 ). İlig Nasr geri dönerek Türk Hakanlığı ülkesinin her tarafından asker topladı ve Muntasır üzerine tekrar yöneldi. Bu sırada Oğuzlar Muntasır’dan ayrılarak kendi yurtlarına dönmüşler, Bûrnamez savaşında elde ettikleri ganimeti paylaşmakla meşgul idiler. Türk Hakanlığı ve
Sâmânî Muntasır’ın ordusu Uşrûsene vilayetine bağlı Dizek ve Hâvas köyleri arasında karşılaştı. Savaşın şiddetlendiği esnada Muntasır tarafında yer alan Hasan b. Tâk1 adı ile meşhur bir komutanın beş bin kişilik maiyeti ile İlig Nasr tarafına geçmesi, savaşı Türk Hakanlığı lehine sonuçlandırdı. Mağlup Muntasır Ceyhûn nehri batısına zorlukla kaçabildi. Ancak İlig Nasr, onu yakalamak için Buhârâ’da bulunan İbn Surhak es-Sâmânî ile gizlice anlaştı. İbn Surhak es-Sâmânî, Horasân’da Gaznelilerin baskısı karşısında şehir şehir dolaşmakta olan Muntasır’a bir mektup yollayıp, İlig Nasr’a karşı olan mücadelesinde kendisine yardım edeceğini vaat ile, onu Buhârâ’ya davet etti. Nesâ’da İbn Surhak’ın
mektubunu alan Muntasır, Buhara tarafına yöneldi. Âmul çölünde Hammâd kuyusu mevkiine gelince, sürekli savaşmaktan bıkmış olan maiyetindeki askerler, buz tutmuş Ceyhûn’dan geçerek İlig Nasr’ın hâcipleri Süleyman ve Sâfî’ye katıldılar. Muntasır’ın yakın bir yerde ve acizlik içinde olduğunu Türk Hakanlığı’na istihbarat ettiler. Türk Hakanlığı güçleri derhal harekete geçti ve her şeyden habersiz Muntasır'ı kuşattı. Hezimete uğrayan Muntasır yine kurtuldu ise de, bir kardeşi ile özel görevlileri Büşrâ Rıbât'ında Türk Hakanlığı tarafından ele geçirilip, Özkend’e gönderildiler. Sâmânî Muntasır yanında sekiz kişi ile Merv tarafına kaçarken İbn Behîç adındaki bedevî Arap kabilesine sığındı. Ancak Gazneli Mahmûd’un başlarına tayin ettiği kabile reisi Ebû Abdullah Mâhrûy ve adamları tarafından öldürüldü (Rebîülevvel 395 / Aralık 1004 veya Rebîülahîr 395 / ocak 1005) (Menînî I, 1286: 340-347; Curfâdekânî 1374: 196-199; Gerdizî 1363: 384-385; İbnü’l-Esîr IX: 132; Kazvînî 1364: 389).
Direnişçi son Sâmânî hanedân üyesinin ölümü ile, artık efsanevî ataları Afrasyâb’ın meşru varisleri olarak Türk Hakanlığı, bilhassa Arap - Fars İslâmî dönemde kesintiye uğrayan Mâverâünnehr’deki Türk nüfuzunu, eskisinden daha güçlü ve etkin olarak yeniden tesis edebildiler. Sulak meralar, yaylalar, ticâret yapabilecekleri ve gerektiğinde himaye edebilecekleri medenî sahalar, Türk boylarının hareketlerinde tarih boyunca önemli bir yere sahip oldu (Barthold 1928: 21). Bu yönleri haiz zenginliği ile dikkati çeken Mâverâünnehr, önceki Orta Asya Türk devletlerinde olduğu gibi, Türk Hakanlığı’nın ilgisini doğudan daha ziyade batıya yöneltmiştir. Bu bakımdan Mâverâünnehr fethi, Türklerin İslam’a girişinin, pratikte “Türklerin İslam coğrafyasına girişi” ve İslam’ın yayılmasının, “Türklerin yayılması” ile aynı anlamda olduğunu gösteren en önemli ilk hadisedir. Nitekim, Arap İslam fetihleri sırasında Seyhûn ötesine püskürtülen Türkler, şimdi, Türk Hakanlığı siyasî birliği altında hakikî Müslüman ve hami vasıfları ile fethettikleri Mâverâünnehr’in demografik yapısını kendi lehlerine hızla değiştirmeye başlamış bulunuyorlardı. Daha 391 / 1001 yılında tarihçi Utbî’nin, Mâverâünnehr’den Horasân'a getirilen bir Türk prensesini, “Türk denizi'nden bir yetime inci îrân’a getiriliyor (Menînî II 1289: 30).” diye tavsîf etmesi, bu demografik değişimin hızını göstermektedir. Türk
-
1 R. N. Frye şöyle demektedir; “Göçebe kabilelerin (Atlı çoban boyların) dolaştığı Orta Asya bozkırları denize benzemekteydi. Bir kabilenin diğerine hücumu zincirleme bir reaksiyon başlatmakta ve komşu kabileler bundan rahatsız olmaktaydı. Orta Asya bir nüfus patlaması ile karşı karşıya kalmamasına rağmen, kabileler oldukça büyük meralara ihtiyaç duymakta idi (Frye trhsz: 131).”
Hakanlığını teşkil eden Türk boylarının yanı sıra muhtelif Oğuz boyları da, bu siyasî gelişmelere kayıtsız kalmayıp, başarıları nispetinde Buhârâ ve Semerkand gibi bölgenin önemli merkezlerine yerleşebildiler. Şu halde Mâverâünnehr merkezi Buhara, ortaçağda Türkler için Horasân, Orta Doğu ve Anadolu’ya açılan ilk kapı olurken, İslâm öncesi Türk dünyasının batısında yer alan tarihî “Demirkapı1” da sonuna kadar açılıyordu. Belki de bütün bunlar, bazı Batılı müsteşrikleri, Türk Hakanlığımın Buhârâ’yı fethini, bölgedeki Aryân unsurun hakimiyetine ebediyen son veren elim bir vaka olarak değerlendirmeye sevk etmiştir (Barthold 1990: 287).
Türk Hakanlığı Mâverâünnehr’i ele geçirme sürecinin yani İslâm coğrafyasına girişlerinin bazı alanlarda değişimi zorunlu kılacağı tabiî idi. Bu anlamda yaşanan en ilginç gelişme, Buğra Han Harun’un tek taraflı olarak 381 /
991-992’de Abbâsî halifesi et-Tâî Lillah’ı tanıması ile başlayan Türk Hakanlığı ve Abbâsî hilâfeti ilişkisidir. Buğra Han Harun, et-Tâî’nin Büveyhîler tarafından hal edilmiş olmasına rağmen, sikkelerinde onun adını zikretmeye devam etmiş (İşanhanov ve Koçnev 1979: 143 -146) ve yeni halife el-Kâdir Billah’a, Horasân ve Mâverâünnehr’de rakip olan el-Vâsıkî’yi desteklemişti. Ancak el-Vâsıkî Mâverâünnehr’i ele geçirme teşebbüsünün ilki başarısız olunca Irâk’a kaçmak zorunda kalmıştı. Burada Halife’nin sıkı takibine maruz kalarak bir süre sonra tekrar Mâverâünnehr’e döndü ve 388 / 998’de Türk Hakanlığı tahtına geçmiş bulunan Togan Han Ahmed b. Ali’ye sığındı. Bu vesile ile Halife el-Kâdir Billah, Togan Han’a bir mektûp yazarak el-Vâsıkî’yi yakalamasını istedi. Bu isteği kabul eden Togan Han, gözden düşen el-Vâsıkî’yi Mâverâünnehr’den uzaklaştırdı (İbn Miskeveyh IV: 396-397). Türk Hakanlığı’nın hilafet ile ilk doğrudan teması olan bu hadise ile Buhârâ’nın alınmasından bir süre sonra Togan Han ve İlig Nasr’ın sikkelerinde (Markov 1896: 200, 209) el-Kâdir Billah’ın adının yazılmaya başlandığına bakılırsa, artık Abbâsî hilâfetinin ve Türk Hakanlığı’nın birbirlerini karşılıklı olarak tanıdıklarını söyleyebiliriz.
Eski Türk inancına göre, gücünü Tanrı’dan alan ve Tanrı’nın kendine bağışladığı “kut” ile, siyasî iktidarına meşruiyet kazandıran Türk hakanı, şimdi, hilafet makamını tanımakla, en azından resmiyette tanrısal gücünden feragat etmiş görünmektedir. Tanrısal siyasî iktidar anlamında kullanılan “kut” ise yerini, “talih, ikbal, baht ve saadet” ile ifade edilebilen bir anlama bırakmıştır (Divitçioğlu 1990: 17). Şu halde, Kutadgu Bilig’de “Kutlug kişi” , kendisine Tanrı tarafından idare hakkı verilmiş kişiyi (hükümdarı) (Genç 1981: 68) değil, dolaylı olarak, dünyevî ikbal (hükümdarlık) verilmiş kişiyi (hükümdarı) anlatmakta idi. Tanrısal hükümdarlık ise, “Halîfetullah” (Allah’ın halifesi) ya da “Halifetü Resûlillah” (Allah elçisinin halifesi) olarak nitelenen (Avcı DİA XVII: 539) tek kişide, yani Abbâsî halifesinde toplanmıştır. Böylece, meşruiyet yani idare hakkı doğrudan Tanrı’dan değil, Tanrı ile hükümdar arasındaki hilafet makamından alınmaktadır. Bu nedenle, Türk Hakanlığı hakanları kendilerini hem “Mevlâ Resûlillah” (Tanrı elçisinin kölesi) hem de “Mevlâ Emîrü’l-Mü’minîn” (halifenin kölesi) olarak tavsif ederler. Bununla birlikte, uygulamada durum farklı idi. Hakanların halifeye siyasî menfaatleri dışında pek itibar etmediklerini Siyâsetnâme’de geçen anekdotlardan biliyoruz. Ülke içinde ise hakanların mutlak otoritesinden taviz vermekten kaçındıkları ve (mutlak itaate yanaşmayan) ulema ile çatışmaya varan anlaşmazlıklar yaşadıkları bilinmektedir. Ayrıca, Eski Türk geleneğine bağlı kalan Ali Tegin’in, Mâverâünnehr’deki merkezinin adı “Kutlug
Ordu” idi ki, burada kutlug ile, talih ya da ikbal değil, “İdarî şehir” yani başkentin kastedildiği ortadadır.
İlig Nasr'ın Sâmânî Muntasır ile olan mücadelesi devrinde (389 - 395 / 999 - 1005) Seyhûn boyundaki vilayetlerden İsfıcâb, Türk Hakanlığı’ndan bağımsızlığını koruyabilmişti. Ancak, Sâmânîler ve yerel idâreciler adına İsfıcâb’da kesilen paralar, 395 / 1004 - 1005 tarihinden itibaren yerini Türk Hakanlığı dirhemlerine bırakmıştır (Koçnev 1993: 24). İsfîcâb'ın tekrar Türk Hakanlığı hâkimiyetine girmesi anlamına gelen bu durum, şüphesiz, bölgenin yerel hakimlerinin dayanağı Sâmânî devletinin tamamen ortadan kaldırılması ile ilgilidir. Böylece, Türk Hakanlığı doğuda Altay dağlarından batıda eski İrân -Turân mücadelelerine sahne olan Ceyhûn nehrine kadar sınırlarını genişleterek, tarihî ipek yolu1 güzergahının önemli bir bölümünü kontrolleri altına almış oldular. Ayrıca, birkaç asırdır îrânlılaşmış ve İslâmlaşmış Mâverâünnehr, bu
sırada hala İslam’a girmekte olan Seyhûn ötesindeki Türk yurdu ile birleşmiş oluyordu ki, bu coğrafî özelliğin Türk Hakanlığı devletinin yapısına ve kültürüne yansıması kaçınılmaz (Cahen 1990: 234) olduğu kadar, bölgenin de yeni değişimlere maruz kalacağı açıktı. Bununla birlikte, Türk Hakanlığı, Sâmânîlerin bütün mirasına konamadı. Ceyhûn’un batısında kalan Sâmânî topraklarını yeni komşuları Gaznelilere kaptırdılar. Bu gelişme, Türk Hakanlığı ve Gazneliler arasında Horasân’da hakimiyetlerini kurma yolunda bir rekabeti kaçınılmaz kılacaktı. Bir diğer komşu ise, gelişmeleri kaygı ile izleyen Hârizmşâhlar idi.
Buhârâ’yı alarak Sâmânî devletine son veren Türk Hakanlığı, Sâmânîlerin Ceyhûn batısında kalan topraklarının da tek varisinin kendileri olduğunu ve buranın, daha önce davranan Gazneliler tarafindan gasp edildiğini düşünüyorlardı. Oysa Gaznelilerin resmî tarihçisi Utbî’ye göre, Sultan Mahmûd HorasânT başı bozuklardan ve Sâmânî düşmanlarından temizlerken, Türk Hakanlığı bunu ganimet bilip Mâverâünnehr’i ele geçirmişti. Bu nedenle İlig Nasr, Sultan Mahmûd ile dost geçinmenin yolunu aradı ve Horasân’a sahip olmasından dolayı ona, bir tebrik mektubu yazdı (Menînî II 1289: 26-27; Curfâdekânî 1374: 249; Reşîdeddîn II/4. 1999: 142). Ancak Karşî’nin verdiği bilgilerden Türk Hakanlığı’nın, Utbî'nin söylediği gibi teslimiyetçi bir politika izlemediği anlaşılıyor. Nitekim, çok geçmeden aralarındaki miras paylaşımının yarattığı çekişme meyvesini verdi. İlig Nasr Mâverâünnehr’den, Sultan Mahmûd Horasân’dan savaş için Ceyhûn kıyısına orduları ile hareket ettiler. İki tarafın ordusu yaklaşık yüzer bin kişilik süvariden müteşekkil idi. Akşama doğru Ceyhûn kıyısına ulaşan taraflar, ertesi gün yapılacak savaşın son hazırlıklarını yaparken (Karşî 1898:133-134), İlig Nasr'ın bir kişiyi elçi olarak Sultan Mahmûd’a gönderdiğini, Gerdîzî bize haber vermektedir (Gerdîzî 1363: 382). Karşî, bu kişinin İlig Nasr'ın kendisi olduğunu söyleyerek bunu, Sadru'l-Allâme Kemâlu’l-Mille ve’d-Dîn el-Muzafferî’nin kendisine Kâşgar’da anlattığı bir rivayete1 dayandırır. Selçuklu tarihçisi Râvendî de, Sultan Mahmûd ve İlig
Nasr’ın Ceyhûn kıyısında karşılaşıp, görüşerek bir barış anlaşması yaptıklarını doğrulamaktadır (Râvendî I 1999: 86)'. Her halükarda Türk Hakanlığı elçisi, Gazneliler ile bir güven anlaşması yapmaya muvaffak oldu (Cemâdiyelevvel 391 / Mart 1001)2. Buna göre, Ceyhûn nehri iki taraf arasında sınır kabul edildi (Gerdîzî 1363: 382). Şüphesiz, geçici de olsa tarafları böyle bir anlaşma yapmaya zorlayan önemli sebepler vardı. Bu sebeplerin başında, hem Türk Hakanlığını hem de Gaznelileri oldukça meşgul eden Sâmânî Muntasır gailesi yer almakta idi. İlig Nasr, Mâverâünnehr’de otoritesini sağlamak ve bölgenin başka Türk boyları tarafından yağmalanmasını önlemek zorunda idi. Sultan Mahmûd içinse, babasının ölümünden sonra durumdan istifade eden ve amcası Buğracuk’u öldüren Sistân hakimi Halef meselesi ile Hindistân gazvesi daha öncelikli
konulardı. Aralarındaki bu anlaşmayı tekit için, İlig Nasr’ın Sultan Mahmûd’a kızını vermeyi kabul etmesi ve sıhrî akrabalık kurulması, herhalde gerçek niyetleri saklayan bir samimiyet gösterisi idi. Sultan Mahmûd, İlig Nasr’ın “Türk denizinden bir yetime inci” kızını kendisine “İran’a” getirmesi ve nikah işlerini yapması için, Türk Hakanlığı nezdinde de büyük bir saygınlığı olan İmâm Ebû et-Tayyib Sehl b. Muhammed b. Süleymân es-Sa'lûkî ve Serahs valisi amcası Togancuk’u pek kıymetli hediyelerle - sayısız altın külçeler, Behramân yakutları, en güzel inciler, kumaş ve ipek döşekler, nâdir göçebe ve şehirli eşyaları, altınlı çini porselenler, içlerine kâfur ağacı kokuları doldurulmuş gümüş kaplar, bundan başka Hind şalları, ûd parçaları, parlak kılıçlar, zikzaklı rengarenk giyimli tahtırevanı ve göz kamaştıran başı örtülü dişi filler, hörgüçlü develer ve cins atlar - birlikte elçi olarak Özkend’e gönderdi. İlig Nasr onları en iyi şekilde karşıladı. Nikah işlerinin sona ermesine kadar ikram, izzet ve hürmet ile ağırlanan elçiler, Türk prensesini ve mukabil hediyeleri - işlenmiş madenler, misk keseleri, iyi cins atlar, köleler, cariyeler, ak doğanlar, hutuvv boynuzları, bertâs kürkleri, samurlar, Çin eşyaları - yanlarına alarak başarı ile geri döndüler (Menînî II 1286: 28-31; Curfâdekânî 1374: 249-250; Îbnü’l-Esîr IX: 154; Reşîdeddîn II/4. 1999: 142-143). Böylece bu anlaşma ile taraflar arasında bir statüs vivendi oluşturuldu (Pritsak İA VI:255).
Türk Hakanlığı, Sâmâni Muntasır’ın öldürülmesinden sonra Mâverâünnehr'e kesin olarak yerleşirken, Ceyhûn batısındaki gelişmelere de kayıtsız kalmadı ve orada olup bitenleri yakından takip etti. Sistân hakimi Halef uzun süre Sultan Mahmûd’a karşı direnmekte idi. Nihayet kendi adamlarının desteğini kaybedince ona boyun eğdi ve Cüzcân’a sürgün edildi (393 / 1002-1003). Halef orada bir süre ikamet ettikten sonra tekrar Sultan Mahmûd aleyhine faaliyete geçti ve Türk Hakanlığı Batı sorumlusu İlig Nasr’a mektup yazarak onu Horasân üzerine yürümesi için teşvik etti (397 / 1006-1007). Sultan Mahmûd, Halef in İlig Nasr ile yazıştığını haber alınca, Gazne yakınlarında bir kale niteliği taşıyan Gerdîz köyüne Halef'i naklettirme tedbiri ile yetindi (Menînî I 1286: 370-374; Curfâdekânî 1374: 211-213; Kazvînî 1364: 392). Bu nedenle Utbî, iki devletin arasının açılmasını, aradaki fesatçılara bağlamıştır. İlig Nasr bir taraftan Sâmânî Muntasır gailesinden kurtulmanın getirdiği rahatlık, diğer taraftan Halef in teşviki neticesinde Sultan Mahmûd ile arasındaki dostluğu giderek terk etmeye ve Horasân’ı ele geçirmek için fırsat beklemeye başladı.
Sultan Mahmûd, Hindistân vilayetlerinden Multân’a, Bâtıniye mezhebine giren valiyi tedip için sefere çıktı (396 / 1005-1006). Bu nedenle Horasân, ileri gelen komutanlardan mahrum kalmıştı. İlig Nasr bu fırsatı değerlendirmek için, akrabası Subaşı Tegin’i Horasân bölgesine ve kardeşi Cafer Tegin’i büyük bir ordu ile Belh’e şahne olarak gönderdi. Böylece Gazneliler ile dört-beş yıldır yürürlükte olan anlaşmayı ve dostluğu bozmuş oldu (Menînî II 1286: 76; Curfâdekânî 1374: 281; İbnü'l-Esîr IX: 154; Reşîdeddîn II/4. 1999: 148; Kazvînî 1363: 393; Mirhond IV: 591). Cafer Tegin, itaate yanaşmayan Belh halkından bir çoğunu öldürdü. Şehri yağmalayıp haraca bağladı (Beyhakî 1982: 601). Sultan Mahmûd böyle bir saldırıyı bekliyor olacak ki, Tûs valisi Arslan Câzib’e her hangi bir saldırı ya da iç karışıklıkta Gazne’ye çekilmesini ve orayı muhafaza etmesini emretmişti. Bu nedenle Arslan Câzib, Türk Hakanlığı ordu komutanı Subaşı Tegin Horasân’a saldırıya geçtiğinde, bulunduğu Herât’tan Gazne’ye çekildi. Onun şehri terk etmesinden sonra Subaşı Tegin kolaylıkla Herât’ı ele geçirdi. Sultan Mahmûd’dan bir haber alamayan Horasân ayanının bir çoğu Türk Hakanlığı tarafına geçti. Subaşı Tegin, Horasân ayanından Hüseyn b. Nasr'ı vergi işlerinin idaresi, tahsili ve oranın düzeni için Nîşâbûr’a sahib-i divan olarak gönderdi (Menînî II 1286: 76-77; Curfâdekânî 1374: 281; Gerdîzî: 1363: 388; Reşîdeddîn II/4. 1999: 148-149; İbnü'l-Esîr IX: 154; Mirhond IV: 591). Ayrıca taraftarı çok olan ve Sultan Mahmûd yanlısı olduğundan şüphe edilen ulema sınıfından bazılarını bir mesele çıkarmamaları için tutuklatıp gözlem altına aldı1. Horasân’ın artık Türk Hakanlığı hakimiyetine girdiğini göstermek için de, bu vilayetin İdarî merkezleri Herât ve Nîşâbûr’da, İlig Nasr adına altın (dinar) para darp ettirdi (396 / 1005-1006)2 (Fedorov ve Ilisch 1996: 26-28).
Türk Hakanlığı’nın Horasân’ı ele geçirmesini önleyemeyen Gazne yönetimi, devletin merkezini korumak üzere bazı tedbirler aldı. Gazneli vezir Ebu’l-Abbâs Fazl b. Ahmed, Sultan Mahmûd’a durumu bildirmek için derhal süratli bir haberciyi Multân’a gönderdi. Sultan Mahmûd olanları öğrenince mola vermeksizin hızla Gazne’ye döndü. Emrindeki bütün memûrlara hediyeler vererek onların gönlünü aldı. Halaç Türklerini yardıma çağırdı. Onlardan müteşekkil büyük bir ordu ile Belh’e hareket etti. Burada bulunan İlig Nasr’ın kardeşi Cafer Tegin, Sultan Mahmûd ile savaşmayı göze alamadı ve Ceyhûn’un doğu kıyısına Tirmiz’e çekildi. Sultan Mahmûd savaş yapmadan Belh’i tekrar elde etti ve şehre yerleşti. On bin kişilik bir atlı birliği ile Arslan Câzib’i, çekilmekte olan diğer bir Türk Hakanlığı komutam Subaşı Tegin üzerine yolladı. Subaşı Tegin Mâverâünnehr’e dönmek için Ceyhûn kıyısına gelmişti ki, Arslan Câzib’in ordusu ile kendisine iyice yaklaştığını haber aldı. Bunun üzerine nehri geçmekten vazgeçti1. Merv tarafına gitti. Böylece iki kuvvet arasında çetin bir kovalamaca başladı. Yazın sıcağına, bütün su kuyularının doldurulmuş olmasına, yolun belirsizliğine ve elde etmiş oldukları ganimetin ağırlıklarına rağmen Subaşı Tegin, Serahs’a yöneldi. Yol üzerinde karşılarına çıkan Oğuz Türklerinin emîri Mahas (Hasan) b. Tâk2, onu yakalamak isteyince iki taraf arasında şiddetli bir savaş oldu. Subaş Tegin, Oğuzların reisini öldürmeye ve savaşı kazanmaya muvaffak oldu (Menini II 1286: 77-79; Curfâdekânî 1374: 281-282; İbnü'l-Esîr IX: 155; Reşîdeddîn II/4. 1999: 150).
Arslan Câzib’in takibi devam ettiği için, oyalanmadan Ebîverd’e, oradan da Nesâ’ya geldi. Herât’ta iken elde ettiği para, silah, değerli eşyalar vb. ağırlıklarını taşımakta güçlük çektiğinden dolayı bunların bir kısmını burada bırakmak zorunda kaldı. Arslan Câzib Nesâ’ya yaklaşınca o da, Cürcân tarafına hareket etti. Hiç bilmediği dağlık, ormanlık ve dar geçitlerde pek çok zayiat verdi. Binek hayvanları kalmayan adamlarının bir kısmı Büveyhî Şemsü'l-Meâlî Kâbûs b. Vaşmigîr’e iltica etti. Bu durumda Subaşı Tegin çaresiz olarak Dehistân yolundan tekrar Nesâ’ya döndü. Ağırlıklarından ne varsa topladı. Bunları ve bitkin olan yayalarını, Hârizmşâh Ebu’l-Hüseyn Ali b. Memûn’a gönderdi. Ayrıca bir mektupla, bu ganimetlerin İlig Nasr’ın olduğunu ve bunları muhafaza ederek el sürmemesi yönünde onu uyardı. Oradan Merv’e hareket etti. Sultan
Mahmûd, Arslan Câzib’den haber beklemek için Tûs’da ikamet etmekte idi. İlig Nasr da, Subaşı Tegin’i bu amansız takipten kurtarmak için kardeşi Cafer Tegin’i yaklaşık altı bin kişilik bir atlı birliği ile bir kez daha Belh’e gönderdi. Ancak, Sultan Mahmûd bu Türk Hakanlığı birliğine ehemmiyet vermedi. Subaşı Tegin’in çöl yolu ile Merv’e gitmekte olduğunu haber alınca, yolunu kesmek için derhal o tarafa yöneldi ise de, yetişemedi. Emrindeki bir Arap beyi Ebû Abdullah Muhammed b. İbrâhîm et-Tâî ve bazı komutanlarını takibe memur etti. Bu kuvvetler Subaşı Tegin’e çölde yetişerek savaşa tutuştular. Subaşı Tegin’in kardeşi ve yedi yüz kişiyi esir aldılar. Esirler önce Sultan Mahmûd’a gönderildiler. Oradan teşhir için Gazne’ye nakledildiler. Subaşı Tegin az bir kuvvetle Ceyhûn’u geçerek İlig Nasr’ın yanına dönmeye muvaffak oldu. Ancak, İlig Nasr, Subaşı Tegin’i ve “Bu fillere, silahlara, aletlere ve savaşçılara mukavemet edilemez (Gerdîzî 1363: 389).” diyen askerlerini, başarısızlıkları nedeniyle bir hayli azarladı. İlig Nasr’ın sonraki mühim savaşlarında Subaşı Tegin’in yer almadığına bakılırsa, ordu komutanlığı görevinden azledilmiş olmalıdır. Sultan Mahmûd, Subaşı Tegin’i bölgeden uzaklaştırdıktan sonra hızla Cafer Tegin tarafına Belh’e yöneldi. Fakat onun maiyeti ile birlikte mukavemet etmeden kaçmaya başlaması üzerine bu Türk Hakanlığı birliğini takip etme vazifesini, kardeşi Nasr b. Sebüktegin’e havale etti. Nasr b. Sebüktegin onları Ceyhûn kıyısına kadar kovalayıp büyük zayiatlar verdirdi (Menînî II 1286: 79-82; Curfâdekânî 1374: 282-284; İbnü’l-Esîr IX: 155; Reşîdeddîn II/4. 1999: 151). Cafer Tegin idaresindeki bu son Türk Hakanlığı kuvvetinin Mâverâünnehr’e dönmesi neticesinde Horasân, tekrar Gazneliler tarafına geçti.
Bu ilk Horasân’ı istilâ teşebbüsünde kısa bir süre için de olsa Herât ve Nîşâbûr’a hakim olan Türk Hakanlığı, batıda en geniş sınırlarına ulaştılar. Bir süre sonra kaynakların kendisinden Ali Tegin olarak bahsedeceği Subaşı Tegin Türk1, gerek Mâverâünnehr’de Sâmânîlere karşı verilen mücadelede ve gerekse Horasân macerasında oynadığı rol ile, sonraki yıllarda bundan fazlasıyla
yararlanacağı önemli tecrübeler kazandı. İlig Nasr’ın Horasan’a asker sevk etmesi ile fiilen başlayan Horasân rekabeti, Gaznelilerin Selçuklular tarafından Horasân’dan çıkarılmalarına kadar, Türk Hakanlığı ve Gazneli ilişkilerinin ana çerçevesini oluşturmuştur. Şüphesiz bu durum, Ceyhûn boyundaki eski Tûrân -İrân savaşlarının yeniden canlanması anlamına gelmektedir. Eskiden Türk ya da Tûrân hakanı ile İrânlı hükümdarlar ya da İrân’a hakim olan Arap kuvvetleri arasında cereyan eden savaşlar, şimdi bir tarafta Tûrân’ ı yine Türk hakanları ve diğer tarafta İrân’ı da, Pendnâme’ye göre (Şebânkâreî 1376: 37; Merçil 1975: 227) Türk Hakanlığını teşkil eden boylardan birine mensup olması muhtemel Gazneli Türk sultanlarının temsil ettiği enteresan savaşlara şahit olunmaktadır. Bu nedenle bu rekabet sadece siyasî alanla sınırlı kalmayıp, bilhassa dinî, edebî ve İlmî alanlara sirayet ederek her alanda iki bölge arasında üstünlük yarışına dönüşmesi, devrin kaynaklarına yansımıştır1.
İlig Nasr, iki koldan Horasân’a gönderdiği kuvvetlerin bizzat Sultan Mahmûd tarafından bölgeden çıkarılması karşısında, ikinci bir teşebbüs için daha çok hırslandı. Akrabası Kadir Han b. Buğra Han'dan yardım istedi. Türk Hakanlığı ülkesindeki bütün Türk boylarını silaha davranmaya çağırdı. Mâverâünnehr dihkânlarından destek aldı. Ülkenin en uzak köşelerine kadar “Hakan oğulları”, İlig Nasr’ın etrafında toplandı. İlig Nasr, elli bin kişiyi aşkın ordusu ile mağrur bir şekilde Ceyhûn’u geçti. Bu sırada Toharistân’da bulunan Sultan Mahmûd, Türk Hakanlığı ordularının Ceyhûn’u geçtiğini haber alınca onları zahire ve otlak imkanlarından mahrum etmek için derhal Belh’e gelerek karargahını kurdu. Burada savaş hazırlıklarını yapmaya başladı. Türk - Halaç gurupları, Hind - Afganlılar ve kalabalık Oğuz birliklerinden müteşekkil ordusu ile Belh’e dört fersâh mesafede Deşt-i Keter2 denilen çöl mıntıkasındaki Çerhîyân (Merhîyân) köprüsünde savaş için yerini aldı. Sultan Mahmûd, kardeşi ordu komutanı Emîr Nasr, Cüzcân valisi Ebû Nasr Ahmed b. Muhammed el-Ferîgûnî ve Arap beyi Ebû Abdullah Muhammed b. İbrâhîm et-Tâî ile birlikte Hind, Arap, Kürt ve saire halklardan askerlere ordunun merkezinde görev verdi. Sol tarafa ileri gelen komutanlarla büyük hâcibi Ebû Saîd Altûntâş'ı, sağ tarafa Arslan Câzib’i yerleştirdi. Ordunun ön safına ise beş yüz savaşçı fil koydu. Hemen sonra
buraya ulaşan Türk Hakanlığı ordusu da savaş düzenine geçti. Ordunun merkezinde yer alan İlig Nasr, kalkanlar ve kamışlığı hatırlatan mızraklar arasında Hoten Türkleri ile birlikte Kadır Han’ı sağ kola yerleştirdi. Utbî, İlig Nasr’ın bu askerlerini şöyle tavsif eder; yüzleri geniş, gözleri dar, burunları basık, sakalları seyrek, kılıçları keskin, zırhlı elbiseleri siyah ve fillerin hortumlarına benzeyen sadakları gülün dikenlerini andıran oklarla dolu idi. Sol kola ise kardeşi Cafer Tegin’i görevlendirdi. Bin kadar atlı gulâmını atlarının üzerinden indirerek ok atmaları için ön safa koydu (Menini II 1286: 83-85; Curfâdekânî 1374: 284-286; Reşîdeddîn II/4. 1999: 151-152 ).
Daha henüz savaş düzenine geçmeden genç askerlerden oluşan öncü birlikler usulen savaşa tutuşmuşlar ve akşam olunca kendi taraflarına çekilmişlerdi. Ertesi günü yapılan bu hazırlıklardan sonra Türk Hakanlığı ordusu, Gazneli ordusunun merkezine şiddetle hücuma geçti. Türk Hakanlığı’nın bu gücü karşısında Sultan Mahmûd, bozulan moralleri düzeltmek ve ordusunu cesaretlendirmek için galeyana gelen filine binerek has kuvvetleri ile birlikte Türk Hakanlığı ordusunun merkezine saldırdı. Sultan'ın bindiği filin, İlig Nasr’ın sancaktarını kaparak havaya fırlatması, diğer fillerin Türk Hakanlığı askerlerinin bir kısmını ayakları ile ezmesi ve bir kısmını da dişleri ile parçalaması, Gazneli ordusunun maneviyatını güçlendirirken, Türk haknlığı ordusu bozuldu ve kaçmaya başladı. Bir anlamda savaşın sonucunu filler tayin etti. Gazneli ordusunun takibi neticesinde Türk Hakanlığı ordusu, bir çok zayiat vererek Horasân’dan Mâverâünnehr’e çekilmek zorunda kaldı (Menini II 1286: 86; Curfâdekânî 1374: 286-287; İbnü’l-Esîr IX: 157; Reşîdeddîn II/4. 1999: 153; Kazvînî 1364: 393; Mirhond IV: 592-593; Şebânkâreî 1376: 50). Gerdîzî’ye göre savaş 22 Rebiülahir 398 / 5 Ocak 1008 tarihinde yapılmıştır (Gerdîzî 1363: 390).
Bu yenilgi, Türk Hakanlığı’nın Horasan’ı ele geçirme hayallerini bir süre için suya düşürdü. Ancak bundan daha önemlisi, ülkenin siyasî bütünlüğünü tehdit eden ilk sarsıntıları başlatmış olması idi. Türk Hakanlığı İdarî yapısında bütün hanedan mensupları, piramidin en yukarısından aşağıya doğru Arslan Han, Buğra Han, Arslan İlig, Arslan Tegin, Yınal Tegin, Yağan Tegin gibi unvanlar ile belirlenen hiyerarşi basamaklarında bir yere sahipti. Bir üst basamağı işgal eden hanedan mensubunun ölmesi halinde, bir alt basamakta bulunan onun yerine geçerek mevkisini yükseltmekte idi. Bununla birlikte bu ideal mekanizmanın her zaman böyle düzenli işlemediği de oluyordu. Bölgesinde gücünü arttıran bir hanedan mensubu siyasî şartlara göre birkaç basamak birden atlayıp doğrudan
piramidin en üst basamağına yükselebilirdi (Koçnev 1993: 34-35). Bu nedenle devletin zirvesindeki Togan Han Ahmed’in, Mâverâünnehr’i alarak büyük bir güç kazanmış olan kardeşi İlig Nasr’ın başarılarından endişe etmesi pek tabii idi. İlig Nasr’ın gerek Sâmânîlere ve gerekse Gaznelilere karşı olan mücadelesinde her defasında Türk Hakanlığı ülkesinin her köşesinden muhtelif Türk boylarının yardıma gelmesine bakılırsa, onun itibarı ve ülkedeki nüfuzu oldukça artmıştı. Bu tablo karşısında tahtının tehlikede olduğu kanaatine varan Türk Hakanlığı hakanı Togan Han Ahmed, İlig Nasr’a yardım göndermek şöyle dursun, Sultan Mahmûd ile onun aleyhine gizlice bir anlaşma dahi yapmıştı. İlig Nasr’ın Belh’de yenilgiye uğramasından sonra da Sultan Mahmûd’a bir elçilik heyeti göndererek, Horasan’a yapılan saldırıya söz verdiği gibi katkı sağlamadığım, saldırının İlig Nasr’ın şahsına ait bir gelişme olduğunu ve bu saldırıyı kınadığını bildirdi. İlig Nasr bu durumu öğrenince tam bir hayal kırıklığı yaşadı. Mâverâünnehr askerlerinden müteşekkil ordusu ile Semerkand’dan harekete geçerek ağabeyi Togan Han Ahmed’e yöneldi. Ne var ki, iklim şartları böyle bir sefer için elverişli değildi. Başkenti Özkend’e geldiğinde sürekli kar yağışı nedeniyle yollar karla kaplanmıştı. Özkend dışına kadar çıkmışken geriye dönmeye mecbur oldu 401 / 1010-1011 (Menînî II 1286: 128-129; Curfâdekânî 1374: 318-319; İbnü’l-Esîr IX: 180).
İlig Nasr kış sona erince Togan Han Ahmed’den intikam almak için tekrar sefere çıkmak istedi. Fakat iki taraf arasında sıkışıp kalmaktansa, herhalde Gazneliler nezdinde ağabeyine karşı diplomatik bir atağın daha yararlı olacağını gördü ki, Togan Han Ahmed gibi o da bir elçilik heyetini Sultan Mahmûd’a gönderdi. Sultan Mahmud, iki kardeşin elçilerini aynı anda huzura kabul etti. Kendilerini aklama yarışına giren Türk Hakanlığı elçilerinin tartışmalarının merkezinde; Togan Han Ahmed’in izniyle mi yoksa İlig Nasr’ın kendi iradesiyle mi saldırının gerçekleştirildiği konusu vardı. Esasen, Mâverâünnehr ve Horasan’da bastırılan Türk Hakanlığı paralarında metbu olarak Türk Hakanlığı hakanı Togan Han Ahmed’in adına yer verilmiş olması, en azından başlangıçta bu teşebbüsleri onun da desteklemiş olduğunu göstermektedir. Her halükarda Türk Hakanlığı elçileri bağrışmalara kadar varan münakaşalarından bir sonuç elde edemedikleri gibi, Sultan Mahmud onlar arasında bir tavassutta bulunmak yerine seyirci kalmayı ve hazırlattığı ziyafet meclisinde onların gözünü
korkutmayı siyasetine uygun buldu1. Daha sonra, bu ziyafetten hayli etkilenmiş olan elçilere hilatler giydirerek geri gönderdi. Bu hal üzere iki kardeş arasındaki ihtilaf devam etti. Utbî’ye göre bu gelişmeler, Sultan Mahmûd’un Kusdar seferine çıktığı Cemadiyelevvel 402 / Kasım 1011 tarihinin öncesinde olmuştur (Menînî II 1286: 129-132; Curfâdekânî 1374: 319-321).
İlig Nasr bütün bu olumsuzluklara rağmen bazı aracılar vasıtası ile Togan Han Ahmed ile arasını düzeltti. Bu durum, Mâverâünııehr bölgesinde 403 /1012-1013 tarihinde basılan sikkelere de yansımıştır. Sikkelerde her ikisinin adına birlikte rastlanmaktadır (Koçnev 1993: 25). İlig Nasr dikkatini yeniden Horasân tarafına çevirdi. Hazırlıklara girişerek hem Togan Han Ahmed ve hem de Kadır Han Yûsuf b. Buğra Han’a yardım çağrılarını yineleyen mektuplar gönderdi (İbnü'l-Esîr IX: 192). Fakat bu üçüncü teşebbüsü sırasında hastalandı ve Utbî’nin “hırs açlığını toprak doyurdu” şeklinde tavsif ettiği vefatı, 403 / 1012-1013
1 Türk Hakanlığı elçilerini etkilemek için Sultan Mahmûd’un hazırlattığı ziyafet meclisini Utbî ayrıntısı ile tasvir etmiştir. Bu dikkat çekici manzara özetle şöyledir: Sultanın oturduğu makamın iki tarafına ileri gelen Türk kölelerinden siyah, beyaz, kırmızı, sarı, açık kırmızıya yakın toz renkli ve yeşil ipek elbise giyimli yaklaşık iki bin kişi karşılıklı saf tutmuşlardı. Sultanın beş yüz kişilik has köleleri, derecelerine göre yer almışlardı. Onlar da rumî ipek elbiseler giymiş, murassa mücevherli altın kemerler kuşanmış ve omuzlarının üzerinde altın kuşaklar takmıştı. Bu kölelerin etrafını büyük kırk fil çevrelemişti. Fillerin çulları rumî ipek kumaşlı. üzengi askıları kızıl altından olup, üzerine kıymetli yakutlar yerleştirilmişti. Bunların arkasına rengarenk zırhlı yedi yüz fil dizilmişti. Askerlerin çoğu zırhlı idi. Zırh ustaları bunları öyle yapmışlardı ki, parlaklığından gözler bakamazdı. Atlıların önüne piyadeler yerleştirilmişti. Muhtelif boyutlardaki mızraklarını doğrultmuşlar, kalkanlarını kaldırmışlar ve kılıçlarını çekmişlerdi. Karanlıktaki aya benzeyen yanı başındaki hacipleri, kılıçlarının kabzasını tutmuş çekmeye hazır vaziyette idiler. Türk Hakanlığı elçileri bu düzen içinde huzura kabul edildiler. Bundan oldukça etkilen elçiler, resmî görevlerini yerine getirdiler ve ziyafet sofrasına götürüldüler. Elçiler orada cennetten başka yerde bulunmayacak, kızıl altından ve gümüşten havuz gibi büyük mürassa tabaklar, sahan ve yemek takımları ile baştan başa döşenmiş bir sofrayla karşılaştılar. Sultanın ahşap odasında tahtalar, birbirine altın kuşaklar, çubuklar ve çivilerle tutturulmuş, ipek halılarla döşenmişti. Sultanın oturduğu yerde çokgen ve dairesel parçaların içi, Acem kisraları, Rum kayserleri, Hind rayları ve Arap kayllerinin (prenslerinin) sahip olamadığı mücevherlerle doldurulmuştu. Altın sahan ve tabaklar en iyi misk, anber, ıtr kâfuru, kokulu ud ve bunlar gibi altın, bedehşan ve behreman yakuttan meyvelere benzer yapılmış ağaç kavunu ve narenciye ile doluydu. Güzel sakiler içecek dağıtıyordu. Sofranın bu süsünden oldukça etkilenen elçilerin, neredeyse akılları başından gidecekti. Meclisten ayrılmak için izin isteyen Türk Hakanlığı elçilerine Sultan, hilatler giydirerek geri gönderdi (Menînî II 1286:129-132; Curfâdekânî 1374:319-321).
yılında vaki oldu1 (Menînî II 1286: 216-219; Curfâdekânî 1374: 364; Reşîdeddîn II/4. 1999: 196). Türk Hakanlığı topraklarını batıda en geniş sınırına ulaştıran İlig Nasr'ın ölümü, Horasan’a sahip olma faaliyetlerini sekteye uğratacağı muhakkaktı. Diğer taraftan onun ölümü ile Mâverâünnehr'de oluşan otorite boşluğunun ve batıda fetihlerin durmasının, iç siyasi mücadeleyi de hızlandıracağı aşikardı.
Türk Hakanlığı hakanı Togan Han Ahmed doğuda gayrimüslim unsurların ülkeyi tehdit etmesi ve Mâverâünnehr’de İlig Nasr'ın yerine geçen diğer kardeşi Arslan Han Mansûr b. Ali’yi itaat altına almak için onunla mücadele etmek zorunda kalması nedeniyle ülkenin batı politikasında değişiklik yaparak Türk Hakanlığı - Gazneli ilişkilerinde barış sürecini başlattı. Sultan Mahmûd’a gönderdiği mektupta “Senin Hindistan gazalarıyla uğraşman, benim de (gayrimüslim) Türklere karşı gazaya çıkmam, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçmemiz hem Müslümanların hem de İslam’ın hayrınadır” diyerek dostluk teklifinde bulundu (İbnü'l-Esîr IX: 192). Hatırlanacağı üzere buna benzer bir teklif daha önce İlig Nasr tarafından Gazneli Sebüktegin’e de yapılmıştı. Bu mutat ve masum teklifte esasen, şimdilik her iki ülkenin kendi başka meselelerini halledinceye kadar aralarındaki mücadelenin ertelenmesi önerilmektedir. Sultan Mahmûd bu öneriyi kabul edince iki taraf arasında hediyeleşmeler yolu ile bir dostluk anlaşması yapıldı (Menînî II 1286: 219; Curfâdekânî 1374: 364-365).
Togan Han Ahmed 408 / 1017-1018’de hastalanarak vefat etmesinden sonra Türk Hakanlığı tahtına veliahdı Kadir Han Yûsuf un geçmesi beklenirken, Arslan Han Mansûr b. Ali2 Hakanlığını ilan etti. Arslan Han Mansur’a karşı içeride muhalefetin yükseleceği muhakkaktı. Bu nedenle Gazneliler ile olan dostluk ilişkilerini daha da geliştirdi. İlig Nasr'ın sağlığında Arslan Han Mansûr, kızını Sultan Mahmûd’un oğlu Mesud’a nişanlamış ve bunu, İlig Nasr da
onaylamıştı. Şimdi, iki taraf arasında gelip giden elçiler bu dostluğu pekiştirmek üzere Arslan Han Mansûr’un kızını pek kıymetli çeyizi ile birlikte Belh’de bulunan Mesud’a getirdiler. Her tarafı süslenmiş Belh şehrinde şaşaalı bir düğün merasiminden sonra Türk Hakanlığı prensesi1, Sultan Mahmûd tarafından kendisine Herat vilayeti verilen Mesûd’a nikahlandı 408 / 1017-1018 (Menînî II 1286: 227-232; Curfâdekânî 1374: 366-367; Kazvînî 1364: 394).
İlig Nasr’ın ölümünden itibaren başlayan Türk Hakanlığı - Gazneli dostluk ilişkileri, İbnü'l-Esîr’in verdiği bilgilere göre (Îbnü’l-Esîr IX: 233), Sultan Mahmûd'un, Arslan Han Mansûr ile Semerkand'da Togan Han Ahmed’in naipliğini yapmış olan Kadir Han Yûsuf arasındaki taht kavgasına karışması nedeniyle bozuldu. Kadir Han Yûsuf giriştiği taht mücadelesinde rakibi Arslan Han Mansûr’a karşı Gaznelilerden yardım istedi. Sultan Mahmud da zincirlerle birbirine bağlanmış gemilerin üzerinden Ceyhun nelırini geçerek Mâverâünnehr’e girdi. Ancak Arslan Han Mansûr’un kuvvetinden çekinerek geri döndü. Belki de Türk Hakanlığı’nın birbirleri ile uğraşmaları, kendisinin Hindistan’a daha rahat sefer yapmasına imkan sağlayacaktı (Merçil 1989: 34). Fakat büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Kadir Han Yûsuf, rakibi ile arasındaki meselede uzlaşma yoluna gitti ve onunla Horasân’a saldırmak ve Gazneli topraklarını paylaşmak üzere anlaştılar. İki Türk Hakanlığı hanedan mensubu arasındaki bu uzlaşma sikkelere de yansımıştır (Pritsak İA VI: 256). Böylece, birleşik Türk Hakanlığı kuvvetleri yaklaşık on yıllık bir aradan sonra tekrar Ceyhun’u geçerek Belh’e geldiler. Bunu haber alan Sultan Mahmûd, Belh’e geldi. İki taraf arasındaki şiddetli savaşı yine Gazneliler kazandı. Türk Hakanlığı ordusunun önemli bir kısmı Mâverâünnehr’e çekilirken Ceyhun nelırinde boğuldu. Nitekim, Sultan Mahmûd, bu olaydan hemen sonra gelen ve kendisini tebrik eden Hârizm elçilerine “Zaferi nasıl öğrendiniz ?” diye sorunca “Su üzerinde gelen külahların çokluğundan” cevabını alır 410 / 1019-10202 (İbnü’l-Esîr IX: 233; Müneccimbaşı 1940: 6).
410/1019-1020 Belh hezimeti sırasında Arslan Han Mansûr’un hapsinden kurtularak Buhârâ’yı ele geçiren ve Selçulu Arslan Yabgu ile ittifak ederek, bunu, Arslan Yabgu’nun kızını alarak sihri akrabalık ile güçlendiren Ali Tegin (İbnü'l-Cevzî VIII 1358: 233; Tagrîberdî V: 29), kısa sürede Mâverâünnehr’de önemli bir güç haline geldi. Buna paralel olarak Selçukluların da bölgede itibarı ve saygınlığı artarken, gittikçe çoğalan kalabalık nüfusları ve askerî güçleri herkesi endişelendirmekte idi. 415 / 1024-1025 tarihine gelindiğinde, Arslan Han Mansûr ve kardeşi İlig Muhammed öldüler ve onlardan boşalan bölgelerin tamamı, Balâsâgûn’da kendini “Hakan” ilan eden Togan Han Muhammed ile kardeşi Ali Tegin’e kaldı. Ancak, Togan Han Muhammed’i metbu tanımayan diğer kardeş Kadir Han Yûsuf ise Doğu Türkistân’a (Kâşgar, Hoten ve Yarkend) itilmiş durumda idi.
Kadir Han Yûsuf ve Sultan Mahmûd’u bir araya getiren nedenleri, kaynaklar, bazı farklılıklar olmakla birlikte birbirini tamamlayıcı ayrıntılarla açıklamaktadırlar. Gerdîzî’nin rivayetinde Mâverâünnehr halkının görmeye alışık olduğumuz tutumu birinci plandadır. Buna göre, 415 / 1024- 1025 yılına girildiğinde kışı geçirmek üzere Belh’de bulunan Sultan Mahmûd’a, Mâverâünnehr tarafından gelen ve Ali Tegin’den zulüm gören bir grup onun huzuruna çıkarak, Ali Tegin’in çok zulüm yaptığından, halkın ve barış ehlinin bundan rencide olduğundan dert yakındılar. Zulüm şikayetlerinin artması üzerine Sultan Mahmûd, Müslümanları bu bela ve eziklikten kurtarmak için Ceyhûn’u geçerek Mâverâünnehr’e hareket etmeye karar verdi (Gerdîzî 1363: 404). Bu gelişmelere, Togan Han Muhammed’i Balasagun tahtından uzaklaştırmak için Sultan Mahmûd’un göze aldığı fedakarlıklar ve Kadir Han Yusûf'a yapılan yardımlar hakkında bilgi veren Beyhakî ile, Ali Tegin’in Gazneli ülkesi sınırındaki şehirlere saldırdığı ve aynı zamanda Kadir Han ve Sultan Mahmûd arasında gelip giden elçilerin yolunu kestiği yönünde İbnü'l-Esîr’in kayıtları birleştirildiği vakit, bu seferin gerçek sebebinin Türk Hakanlığı iç olaylarından kaynaklandığına hükmedilebilir (Beyhakî 1982: 93-94; İbnü'l-Esîr IX: 363).
Selçuklu kaynakları ise bu olayın sebebini, Selçukluların Mâverâünnehr’deki artan nüfuslarına ve güçlerine bağlamaktadır. Zahireddin Nişâburî’nin bugün mevcut olmayan ‘‘Târîh-i Âl-i Selçuk”unul bazı ilave ve değiştirmelerle eserine alan Râvendî’nin rivâyetine göre, Kadir Han2, Sultan Mahmûd’a şunları tavsiye etmektedir; bir süredir Türkistan'da Nûr-u Buhârâ ve Soğd-u Semerkand otlak ve çayırlarını ele geçiren Selçuk’un dört oğlu sivrilerek önder olmuşlar, itibar kazanmışlar, büyük orduları ve sayısız askerleri donanımlı olup hükümdarlık hazırlığındadırlar. Şayet, Hindistân tarafına sefere gidilecek olursa, Gazne ülkesinden bir vilayet istemeleri, bir tarafı ele geçirmeleri ya da yağma etmeleri mümkün olduğundan onlara güvenilemez. Onlardan yardım almak ve rehin istemek lazımdır (Râvendî I 1999: 87). Selçukluların bidayeti hakkında bilgi veren diğer vakâyinâmelerde yer alan bilgilerin de ana teması böyledir (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 5-6; El-Bundârî 1943: 3; El-Hüseynî 1943: 2-3; Aksarayî 1943; 105-106; Târîh-i Âl-i Selçûk der Ânâdolu 1999:41-42).
Muahhar tarihçilerden Mirhond, Kadir Han ve Sultan Mahmûd arasında yapılan görüşmenin sebebini, Ali Tegin’den çekinmekte olan Kadir Han’ın, etrafındakilere danıştıktan sonra Sultan Mahmûd’u Mâverâünnehr’e davet ederek bu tehlikeden kurtulmayı düşünmesine bağlar. Mirhond versiyonu şöyledir; “İlig Han’” olarak meşhur olan Semerkand4 hakimi Ali Tegin, Türkistan hanları ile eşit soluklu, belki de daha üstün idi. Ondan çok daha güçlü olan Türkistan’ın diğer
ham Kadir Han’a etrafındaki danışmanları. Sultan Mahmûd ile ittifak yapılması halinde Ali Tegin’in saltanatının baki kalmayacağını tavsiye ettiler.1 Kadir Han da bir elçilik heyetini Sultan Mahmûd’a gönderdi. Elçiler ona, Kadir Han ve Ali Tegin’in arasının açıldığını, Eğer Ali Tegin galip gelirse ihtimal ki, “Tûrân Memleketi’”ni ele geçirir geçirmez “İrân’”a doğru hareket edebileceğini söylediler. Ama, Sultan Mahmûd Semerkand’a gelirse Kadir Han da kendisine yönelir ve böylece Han ve Sultan'ın ittifakından korkan Ali Tegin’in yerlerine Kadir Han yerleşir, şeklinde tavsiyede bulunmaktan da geri kalmadılar. Bu sözler üzerine Sultan Mahmûd bütün maiyeti ile Türkistân’a hareket etti. Onun Ceyhûn kıyısına ulaştığını haber alan Kadir Han da Semerkand’a geldi (Mirhond IV: 655-656).
Şebânkâreî rivayetinde Mâverâünnehr seferi ve iki önderin görüşmesi, Mirhond’un söylediklerinin tersine Kadir Han’ın daveti ile değil, Sultan Mahmûd’un arzusu üzerine gerçekleşmiştir. Buna göre, Sultan Mahmûd, Hindistân işlerinden eli boşalınca başka bir mesele kalmasın diye Türk memleketi ile ilgilenmeye başladı. Vezirleri ve nedimlerine danışarak Kadir Han’a elçiler gönderdi ve Mâverâünnehr’i gelip görmek istediğini, burayı zapt etme konusunda kendisi ile meşvereti arzu ettiğini bildirdi. Kadir Han ileri görüşlü biri idi. Baktı ki, Sultan Mahmûd kararlı, çekinerek şöyle enteresan bir cevap verdi: “Bizim aramızda özel bir dostluk vardır ki, sen Türk aslındansın, yabancı değilsin. Bütün memleket senden rahatsız değildir. Ama, senin gelmen zahmet olur. Bir nâip gönder.” Bu teklifi kabul etmeyen Sultan Mahmûd, hazırlıklara girişti ve büyük bir ordu ile Semerkand’a geldi (Şebânkâreî 1376: 57). Şu halde, Şebânkâreî rivayeti, Semerkand görüşmesinin sonuçları dikkate alınarak değerlendirildiği vakit oldukça gerçekçi görünmekte ve Gerdîzî ile Beyhakî’yi büyük ölçüde tamamlamaktadır. Nitekim, Cüzcânî’ye göre, İslam’ın doğusunu ele geçiren Sultan Mahmûd’a, Horasân’daki bütün Acemler, Hârizm, Taberistân, Irâk, Bilâd-ı Nîmrûz, Fâris, Cibâl-i Gûr ve Tohâristân itaat etmiş, yalnız, Türkistân hakanları ona itiraz etmişti. O da Ceyhûn’a köprü yaptırarak orduyu “Tûrân” zeminine götürmüştü (Cüzcânî I 1363: 230).
Gerdîzî iki tarafın Mâverâünnehr seferi ve görüşmesini ayrıntılı olarak tasvir etmiştir. Sultan Mahmûd ve ordusu Ceyhûn üzerine zincirler ve kuvvetli
liflerle birbirine bağlanmış gemilerden yapılan köprüden Mâverâünnehr’e geçti. Önce Çağaniyân emîri bütün askerleri ile Sultan’ın hizmetine girdi. Sonra, kuvvetleri ile Hâcib Altûntâş geldi. Sultan’ın emri ile on bin süvariyi içine alacak büyüklükte bir otağ kuruldu. Merkez, sağ ve sol kanatlar düzenlenerek savaşa hazır konuma gelindi. Her kolun arkasına bir silahhane yapıldı. Filler zırhları ve semerleri ile ayakta idi. Verilen emirle savaş davulları ve boruları çalınmaya başladı. Öyle ki, Türkistân ve Mâverâünnehr’den bu ordunun içinde hazır bulunanların ödü patlamıştı (Gerdîzî 1363: 404-406).
Doğu Türkistân hakimi Kadir Han, Sultan Mahmûd’un Ceyhun'u geçtiğini haber aldığı vakit o da görüşme ve aralarındaki anlaşmanın yenilenmesi için Kaşgar’dan hareket etti. Yol üstünde önce Özkend’i ele geçirdi ve oradan Semerkand’a gelerek biraz ilerde Gazneli ordusuna bir fersah uzaklıkta konakladı. Buradan gönderdiği elçiler vasıtası ile görüşme arzusunda olduğunu bildirdi. Bir yer tayin edildi ve bölgenin iki büyük Han ve Sultan'ı yanlarına birkaç süvari alarak yola çıktılar. Gerdîzî’nin tasvirine göre, birbirlerini görünce atlarından indiler. Emîr Mahmûd eşsiz bir cevheri küçük bir mendille hazinedarına vererek, onu Kadir Han’ın eline vermesini emretti. Kadir Han da böyle bir cevher getirmiş idi. Korku ve ürküntü içinde ona vermeyi unuttu. Emîr Mahmûd’un yanından ayrıldıktan sonra hatırladı. Bir yakını eliyle gönderdi. Özür diledi ve geri döndü. Ertesi gün Emîr Mahmûd dokuma renkli ipekten büyük bir otağ kurulmasını emretti. Ev sahipliği için tezyin yaptırdı ve Kadır Han’a bir elçi göndererek davet etti (Gerdîzî 1363: 606-607).
Emîr Mahmûd, Kadir Han gelince her şeyin en iyisinden bir sofra hazırlattı ve onunla aynı sofradan yemek yedi. Yemek işi sona erince, eğlence meclisine geldiler. Meclis ilginç güller, leziz meyveler, kıymetli cevherler, altın ve kristal kadehler, yepyeni nadir aynalarla süslenmiş idi. Kadir Han bunları görünce hayrette kaldı. Bir müddet oturdular. Kadir Han şarap içmedi. Çünkü, Mâverâünnehr ve bilhassa Türk hakanlarının şarap içme adeti yoktu. Biraz müzik dinlediler ve kalktılar. Sonra, Sultan Mahmûd, altın ve gümüş kaplar, kıymetli cevherler, Bağdad zarâyifleri, güzel kadehler, pahalı silahlar, altın başlıklarla birlikte pahalı çok değerli atlar, cevher işlemeli asalar, altın başlıkları ve cevher işlemeli asaları ile birlikte on adet fil, Berdaî develeri, altın gülle, kemerli deve hevdecleri, altın ve gümüş hilaller, Çıngıraklar, işlenmiş dokuma ipeklerden hevdecler, Ermeni yapımı değerli döşekler, üveysi ve bukalemun halısı, dokuma ve işlemeli elbiseler, Taberistan eşyaları, Hind kılıçları, avd-ı Kumârî, sandal-ı
musferi, eşheb anberi, dişi yaban eşekleri, berberi kaplan postları, av köpekleri, turna, ahu ve geyik avlayan şahin ve kartal gibi hediyelerin hazırlanmasını emretti. Kadir Han’ı izaz ve ikram ile geri göndererek, ona çok lütuflarda bulunup özür diledi. Kadir Han otağına vardığında bu hediye ve silahları görünce hayret etti ve buna nasıl karşılık vereceğini bilemedi. Hazinedara hazineyi açmasını, bir çok mal çıkararak getirmesini emretti. Emîr Mahmûd’a gönderilmek üzere, Türkistan’dan getirilen güzel hediyelik küçük atlar, altın aletler, kemerli Türk köleler, altın sadak, atmaca, şahin, samur tüyü, sincap, kakım, tilki, iki sivri hutuv, Çin ipeği, dâr-ı hâşâk-ı Çinî hazırlattı (Gerdîzî 1363: 407-409).
Ziyafet ve eğlenceden sonra maiyetleri, Kadir Han “Türk” ve Sultan Mahmûd’u yalnız bıraktı. Han ve Sultan baş başa “Tûrân ve İrân” yararına olan konularda görüşmelere başladılar (Cüzcânî I 1363: 245). Kadir Han üç meselede Sultan Mahmûd’un yardımını talep etti. Bunlardan ilki, Ali Tegin’in Mâverâünnehr’den uzaklaştırılması ve buranın, “Yağan Tegin” unvanını taşıyan, ancak, o vakit “Buğra Han” ismi ile anılan oğlu Muhammed b. Yûsuf a verilmesi idi (Beyhakî 1982: 571). İkincisi, bütün ülkeye sahip olmak için, Balâsagûn’da tahta oturmuş olan kardeşi Hakan Togan Han Muhammed b. Hasan ile arasındaki taht mücadelesinde kendisine yardım etmesi (Beyhakî 1982: 357), üçüncü olarak da, “Türkistân hakanları yani Afrasyâb oğulları’”nın güçlerinden çekindiği, Mâverâünnehr ve Türkistân’da gittikçe nüfusları artan ve aynı zamanda Ali Tegin’in müttefiki olan Selçuk oğullarına bağlı Türkmenlerin “Tûrân ve İrân” meselesi çerçevesinde Ceyhûn’un batısına, Horasân’a nakledilmeleri ve Türk Hakanlığı ülkesinden çıkarılmaları rica ediliyordu (Cüzcânî I 1363: 245-246). Bu talepleri kabul eden Sultan Mahmûd’un yardımları karşılığında Kadir Han da, Mâverâünnehr’deki bazı şehirlerde (Çağâniyân, Kubâdiyân ve Huttâl vilayet merkezlerinde yani, Mâverâünnehr güneyinde yer alan ve Gaznelilerin Belh, Gazne ve Hindistân yolunu çevreleyen stratejik bölgelerde) sikke ve hutbenin Sultan Mahmûd adına yapılmasını kabul etmekte idi. Bu kapsamda gerçekleşen anlaşma ve dostluğun iki taraf arasında yapılacak evlenmeler yolu ile güçlendirilmesi de karara bağlandı. Kadir Han oğlu Buğra Han Muhammed ile Sultan Mahmûd kızı Hürre Zeyneb ve Kadir Han kızı ile Sultan Mahmûd oğlu Emîr Muhammed nikahlanacaktı (Beyhakî 1982: 211; Merçil 1989: 35-36).
Alınan kararlar derhal uygulamaya kondu. Bu gelişmeleri haber alan Ali Tegin, Buhara’yı terk ederek süratle çöle çekildi. Sultan Mahmûd casusları
vasıtası ile Ali Tegin’i takip etmekte idi. Onun, haremi, mal ve mülkünü de çöle nakledeceğini haber alır almaz, bunları ele geçirmek üzere Hâcib Bilge Tegin’i görevlendirdi. Bilge Tegin bir takım hilelerle Ali Tegin’in karısını, kızlarını, mal ve mülkünü elde ederek bunları Sultan Mahmûd’a getirdi 416 / 1025-1026. Ancak, devrin kaynağı, bizzat Ali Tegin’in yakalanması için her hangi bir girişimde bulunulduğundan bahsetmiyor (Gerdîzî 1363: 410). Yalnız, İbn Funduk, aslen Sebzvâr’dan olan ve bir çok eser yazan vezir eş-Şeyhü’r-Reis Ebu'l-Abbâs îsmâl b. Ali el-Anberî’nin Mâverâünnehr’de yıllarca İlig Han’ın vezirliğini yaptığını ve sonra istifa ederek, Sultân Mahmûd ile birlikte Horasân’a geldiğini söyler ki, şu halde, burada adı geçen İlig Han, İlig Nasr olabilir, ancak, olayların çerçevesine göre, Ali Tegin olma olasılığı daha büyüktür. Ali Tegin’in veziri Horasân’a geldiğinde Sultân Mahmûd onu kendi veziri yapmak istediyse de bu görevi kabul etmedi. Bunun üzerine hapsedildi ve burada zehirlenerek öldürüldü (İbn Funduk 1361: 182).
Ali Tegin gibi, müttefiki Arslan Yabgu İsrâil b. Selçuk’un da bir tarafa çekilerek gizlendiği casuslar tarafından Sultan Mahmûd’a haber verilmişti. Sultan Mahmûd bir grup adamını bu iş için görevlendirdi ve onlar da Arslan Yabgu’yu saklandığı yerden çıkararak esir aldılar ve Gazne’ye, oradan da Hindistân’a gönderdiler (Gerdîzî 1363: 410). Fakat Selçuklu kaynakları onun güç kullanılarak değil de, bizzat Sultan Mahmûd tarafından tatbik edilen bir hile sonucu yakalandığı konusunda birleşmektedirler1. Arslan Yabgu’nun
hapsedilmesinden sonra, ona bağlı dört bin çadırlık bir Oğuz grubu, kendi emirleri (Arslan Yabgu) tarafından kendilerine çok zulüm yapılmış olduğundan şikayetle, Ceyhun’u geçerek Horasân’a yerleşmek istediklerini, şayet izin verilirse, bir çok koyun, deve ve atları bulunduğunu ve askerî hizmet verebileceklerini, böylece bölgenin rahat edeceğini Sultan Mahmûd'a bildirdiler. Sultan Mahmûd hem askerî hem de ekonomik yararları olacağını düşündüğü bu teklifi, başta veziri Arslan Câzib olmak üzere “akıl sahipleri”nin şiddetli itirazlarına rağmen, kabul etti (Gerdîzî 1363: 410-411). Zaten, yakın müttefiki Kadir Han Yûsufun da bu yönde talebi vardı. Aslında, Sultan Mahmûd’u endişelendiren ve böyle bir karar almaya sevk eden husus, Mâverâünnehr’de nüfusları oldukça artmış olan ve patlamaya hazır bir enerji birikimini andıran bu savaşçı Oğuzların, Türk Hakanlığı iç mücadelesinden yararlanan Ali Tegin ya da başka bir Türk Hakanlığı mensubu tarafından kendi aleyhlerinde yönlendirilmelerinden çekinmekte idi. Bu enerjinin dağıtılması onları etkisizleştirebilir, Hindistan seferlerinde askeri güçlerinden de yararlanılabilirdi. Nitekim, Türk Hakanlığı ve Oğuz ilişkileri çerçevesinde Gazneli vezir Ebû Nasr, Sultan Mesûd’a, Türklerden kendilerine dost olmayacağını söyleyerek, Sultan Mahmûd’un, “Bizim Türklere (Türkân) yakınlaşmamız zaruretten kaynaklanmaktadır. Eğer bir fırsat ele geçirirlerse bizi bırakmazlar ve bize itibar etmezler.” sözünü hatırlatmaktadır (Beyhakî 1982: 573). Sonuçta, Yağmur, Buka, Göktaş ve Kızıl’ın önderliğindeki dört bin çadırlık bu Oğuz grubu Horasân tarafına giderek Serahs, Ferâve ve Ebîverd çöllerine yerleştiler (Gerdîzî 1363: 411; Beyhakî 1982: 292; Cüzcânî 1363: 247; İbnü’l-Esîr IX: 363; Kazvînî 1364: 427).
Kadir Han Yûsuf ve Sultan Mahmûd arasında yapılan anlaşma, Ali Tegin ve Selçukluların dizginlenmesi ile hayata geçirilmeye başlanmış gibi gözükmekte idi. Bu gelişmelerden hemen sonra Kadir Han Yûsuf merkezi Kâşgar’a, Sultan Mahmûd da Gazne’ye döndü. Türk Hakanlığı taht mücadelesinde Kadir Han Yûsuf a yardım edilmesi ile oğlu Buğra Han Muhammed’e kızı Hürre Zeyneb’in nikahlanması işinin askıya alındığı görülüyor. Nitekim, Yağan Tegin Muhammed, Hürre Zeyneb ile evlenmek ve bu sayede Gaznelilerin desteğini elde ederek Ali Tegin’den Semerkand ve Buhârâ’yı almak için Belh’e geldi. Ancak kendisine olumlu cevap verilmedi. Somnat seferi (416 /1025-1026) ile meşgul olduklarını, seferden dönülmesine kadar “Siz de “Türkistân Hanlığı” nı ele geçirirsiniz ve o vakit bir tedbir düşünürüz.”, şeklinde politik bir ret cevabı verilerek geri dönmesi istendi (Beyhakî 1982: 571). Bununla birlikte Kadir Han Yûsuf ve oğulları, Beyhakî’nin ayrıntılarından bahsetmediği bir takım Gazneli yardımları ile, Ali Tegin’in desteğinden mahrum kalan Hakan Togan Han Muhammed’i Balâsâgûn’da tahttan indirdiler 417 / 1026-1027 (Beyhakî 1982: 93-94).' Ancak, Ali Tegin’in tekrar Buhara’ya gelmesine ve yavaş yavaş Mâverâünnehr’e hakim olmasına engel olamadılar. Ayrıca Selçuklular da daha sıkı birbirlerine kenetlenerek Buhârâ ve Semerkand otlak ve meralarında varlıklarını muhafaza edebildiler. Nitekim, sonraki yıllarda Arslan Yabgu oğlu Kutalmış, Hindistân’da Multân yakınlarındaki Kalincar kalesinde hapiste bulunan babasını kurtarmayı deneyecek, ancak başarılı olamayınca Gazne yönetimine karşı intikam duyguları ile Buhara’ya dönecektir (Râvendî I 1999: 91).
Semerkand görüşmesi sonrasındaki bu gelişmeler dikkate alındığında şunları söyleyebiliriz; Türk haknhğı merkezli olmayan kaynakların verdiği bilgilerin aksine, Sultan Mahmûd, Kadir Han’ın daveti üzerine Mâverâünnehr’e gelmemiştir. Bilakis, Gazne devletinin Horasân bölgesine ve nüfuz alanları dahilinde olan Çağâniyân ve Huttâl gibi Mâverâünnehr’in güney bölgelerine saldırmayı alışkanlık haline getiren Ali Tegin ve onun gittikçe potansiyel bir tehlike haline dönüşen müttefiki Oğuzlara karşı, kendi şartları elverince sefer yapmayı düşünerek, bu unsurların desteklediği Togan Han Muhammed ile taht mücadelesi içinde olan, ancak, Doğu Türkistân’a itilen Kadir Han ile ittifak ederek, Türk haknlığı’nın, Togan Han Muhammed nezdindeki tek yönlü
kuvvetini dengeli olarak ikiye bölerek tehdit olmaktan çıkarmayı hedeflemiş, bunun için Kadir Han’a, Semerkand’da görüşmeyi ve ittifak yapmayı teklif etmiştir. Zaten daha önce Arslan Han Mansûr’a karşı, Sultan Mahmûd tarafından yüz üstü bırakılmış olan Kadir Han, bu öneriyi soğuk karşılamakla birlikte, onun Mâverâünnehr’e sefer yapmaya kararlı olduğunu görünce bu ittifaka dahil olmak zorunda kalmıştır. Netice, Sultan Mahmûd’un istediği gibi olmuştur. Ali Tegin’in ülkesi istila ve müttefiki Selçuklular tedip edilerek, Kadir Han’ın Balâsâgûn’da tahta çıkması sağlanmış, fakat, Ali Tegin’in tekrar Mâverâünnehr’e hakim olması engellenmemiştir. Böylece, Türk Hakanlığı ve Gazneliler arasında denge unsuru tampon bir devletin Buhârâ’da kurulmasına göz yumulurken, Türk Hakanlığı iç mücadelesinin devamına da yeşil ışık yakılmıştır. Sultan Mahmûd ve Kadır Han ilişkilerinde iki eşit hükümdar statüsü geçerliliğini korudu. Ancak, Mâverâünnehr’de varlığı tanınan Ali Tegin daha alt statüde görülüyordu ki, Sultan Mahmûd artık ona “oğlum” diye hitap etmektedir (Beyhakî 1982: 371). Şu halde, Gaznelilerin, tutunmanın masraflı ve güç olduğunu bildikleri Mâverâünnehr’i, Hindistân gibi daha kârlı bölgeler varken, ele geçirme niyetinde olmadıkları, sadece, Belh, Gazne ve Hindistan yolunu güven altına almak için Mâverâünnehr’in güney vilayetlerini sıkıca kendilerine bağlamakla yetinmeyi siyasetlerine uygun gördükleri anlaşılmaktadır.
Semerkand görüşmesinin en önemli sonuçlarından birisi de, Ceyhûn nehri batısını daha önce tamamen kaybetmiş olan Türk Hakanlığı, şimdi, Mâverâünnehr’in güneyini de kaybederek, bölgede üstünlüğü Gaznelilere kaptırmakla, coğrafi olarak doğrudan hilafet ile bağları kesilmiş olduğundan, Gazneliler vasıtası ile Hilafet ilişkilerini yürütme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmalarıdır. Öteden beri İslam’ın doğusunda en büyük hükümdar olma iddiasını güden Sultan Mahmûd, Halife’nin doğudaki hükümdarlarla olan ilişkisinin kendi vasıtası ve izni ile olmasını istiyordu. Bu amaçla Hârizmşahlar gibi, Türk Hakanlığı ve Hilafet arasındaki ilişkilerin, kendi aracılığında ve kontrolünde olması için Halife’ye baskı yapmaktaydı. Nitekim daha Gazneliler Hârizm’e sahip olmadan önce Halife Kadir Billah, Hârizmşah Me’mûn’a hilat, menşur ve sancak göndererek ona “Aynü’d-Devle ve Zeynü'l-Mille” (devletin gözü ve dinin süsü) unvanlarını verdiğinde, Hârizmşâh, Sultan Mahmûd’un tepkisinden korktuğu için bunu kabul etmekten imtina etmişti. Bu nedenle Halife’nin elçileri Hârizm merkezinde değil, yol üstünde Bîrûnî tarafından karşılanmış ve Hârizmşâhların yıkılışına kadar bu olay sır olarak kalmıştı (Beyhakî 1982: 735).
Kâbûsnâmeye göre buna benzer bir durum daha 1014 tarihinde1 Sultan Mahmûd’un Türk Hakanlığı’na ait Mâverâünnehr bölgesinin kendisine verilmesi için Halife’den menşur istemesi ile ilgili olarak yaşanmıştır. Sultan Mahmûd, Halife’ye bir mektup göndermiş ve Mâverâünnehr’i bir menşur ile kendisine bağışlarsa halkın kendisine itaat edeceğini bildirmişti. Halife ona, “Bütün İslam’da bana onlardan (Türk Hakanlığı) daha itaat edici kimse yoktur ki, ben bunu yapayım. Eğer sen, benim fermanım olmadan bunu yaparsan bütün dünyayı sana karşı ayaklandırırım.” diye cevap verdi. Bunun üzerine iyice öfkelenen Sultan Mahmûd, Halife’nin elçisini “Söyle! Ben, Ebû Müslim’den daha mı eksiğim? Bu iş bana öyle kolaydır ki, iki bin fil ile gelirim ve dârü’l-Hilâfe’yi fillerin ayağı ile yıkarak toprağını fillerin sırtında Gazne’ye getiririm” diyerek sert bir dille tehdit etti. Halife’nin buna cevabı gecikmedi. Halife tarafından gönderilen mektubu Sultan’ın huzurunda merasimle divan başkanı Hâce Ebû Nasr Mişkân açtı. Mektup, besmele ile başlıyor ve ardından şifreli bir ayet olan “elif, lâm, mim” harfleri geliyordu. Gerisi boş bırakılan mektubun sonunda Hz. Peygamber ve ailesine salavat ve selam yazılmıştı. Huzurda bulunan herkes buna çok şaşırdı ve ne anlama geldiğini anlayamadı. Nihayet genç ve henüz önemli bir rütbesi bulunmayan Hâce Ebû Bekr Kuhistânî mektubu Sultan’a şöyle yorumladı: “Emîrü’l-Mü’minin (Halife) elif, lâm, mim yazmamıştır. Sultan onu filleri ile tehdit edip, dârü’l-Hilâfe’nin toprağını fillerin sırtında Gâzne’ye getiririm deyince, Halife yazdığı (الم) Elem tera keyfe feale Rabbüke bi eshâbi’l-fil (Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?) suresi2 ile, Sultan’ın fillerine tam bir cevap vermektedir.” Bunun üzerine Sultan’ın hali değişti ve bir süre kendine gelemedi. Halife’den özürler dileyerek Ebû Bekr Kuhistânî’ye hilat ile pek çok altın verip rütbesini yükseltti ve onu nedimleri arasına aldı (Keykâvûs 1378: 208-210). ‘Agrâdu’s-Siyâse’de aynı rivayetin bir özetine yer verilmiştir (El-Kâtib s-Semerkandî 1349:390-391). Ancak, Kâbıısnâme ve ‘Agrâdu’s-Siyâse’nin naklettiği bu anekdotun doğruluğu şüphelidir. Çünkü 1014 tarihlerinde Türk Hakanlığı’nın, hem Gazneliler hem de Hilâfet ile dostluk ilişkileri en üst seviyede idi. Bu nedenle, Sultan Mahmûd’un Mâverâünnehr’i filî olarak sahip olmak istediği düşünülmez. Kaldı ki, Semerkand görüşmesi sonrasında izlediği politikalar, bilhassa Ali Tegin olayı, Mâverâünnehr’i hiçbir
zaman tamamen ele geçirmek gibi bir amacının olmadığını göstermiştir. Şu halde bu anekdot, 417 / 1026-1027 yılında Halife tarafından Sultan Mahmûd’a “Kehfu’d-Devle ve’l-İslam (İslam’ın ve devletin sığınağı)” unvanının verilmesinden biraz önce gelişen hadiselerle ilgili, ya da, bir versiyonunun da Târîh-i Güzide’de yer aldığı başka bir olayla ilgili olmalıdır; “Halife Kâdir Billah ve Sultan Mahmûd b. Sebüktegin arasında şair Firdevsî sebebi ile çekişme mektupları vaki oldu. Halife, Firdevsî’yi himaye etti. Bir mektupta Sultan, Halife’ye “Hatırlanmalı ki, eğer Firdevsî’yi bana göndermezsen Bağdad’ı filin ayağı altına aldırırım diye yazmıştı. Halife mektubun ardından şöyle yazdı: Bismillahirrahmanirrahim (الم) elif, lâm, mim yani; Elem tera keyfe feale Rabbüke bi eshâbi’l-fil (Kazvînî 1364: 351).” Ancak bu son versiyonun da kronolojisi tartışmalı bir konudur1. Firdevsî’nin hayatının sonuna doğru 411 / 1020-1021 tarihinden önce Irak’a gittiği söylenmekte ise de bunun çok daha önce olduğu iddia edilmektedir (Ritter İA IV: 644). Her iki versiyonda bizim için önem arz eden husus, Sultan Mahmûd’un bir vesile ile Halife’yi baskı altına almak istemesi ve bilhassa İslam’ın doğusunda kendisine tek rakip olarak gördüğü Türk hakanlığına karşı üstünlüğünü Halife’ye de kabul ettirmeye çalışmasıdır.
İslam’ın doğusunda Türk Hakanlığı’na karşı üstün olduğunu Halife’ye kanıtlamaya çalıştığı bir anekdotu da Siyâset-Nâme nakletmektedir. Halife Kâdir Billah, Kadir Han Yûsuf a2 “Zahîrü’d-Devle”, “Mu'înü'l-Halîfetillah”, “Melikü’ş-Şark ve’s-Sîn” (devletin yardımcısı, Allah halifesinin yardımcısı, Doğu’nun ve Çin’in hükümdarı) şeklinde üç lakap verdi (Nizâmü'l-Mülk 1982: 193). Bir çok ülke feth etmiş ve sayısız gazalarda bulunmuş olan Sultan Mahmûd bunu kıskandı ve halifeye gönderdiği bir elçi vasıtası ile, “Bugün bana itaat edenlerden ve benim tahta oturttuklarımdan olan Hakan’a üç lakap verilmiştir. Bendenize bunca hizmet ve taraftarlığıma rağmen, bir tane lakap buyuruyorsunuz.” diyerek sitemlerde bulundu (Nizâmü’l-Mülk 1982: 193-194). Halife’nin, bir lakabın yeterli, fazlasının ise gülünç olacağına işaretle “Hakan,
cahil ve Türk’tür. Bir bölgenin hükümdarıdır. Onun ricasını cahilliğine yorup taltif etmek için yerine getirdik. Sen her bilgiden anlarsın ve bana daha yakınsın.” şeklinde gönül alıcı cevaba Sultan Mahmûd üzüldü (Nizâmü'l-Mülk 1982: 194). Sarayında zaman zaman konuşup, şakalaştığı, oyun oynadığı ve kendisine Farsça kitaplar okuyan, senli benli olduğu (Türkçe) okuma yazmayı bilen tatlı dilli bir Türk kadını vardı. Onu, Kadir Han Yûsuf un hazinesinden Halife’nin ona gönderdiği ahitnameyi elde ederek getirmekle görevlendirdi. Kadın, yüklü bir para ile Kâşgar’a gitti. Oradan Türk köle ve cariyeler ile ipek kumaş ve elbiseler alarak Semerkand’da geldi (Nizâmü'l-Mülk 1982: 193-195). Türk hakanı ve hatunu huzuruna sık sık çıkarak hediyelerle gönüllerini aldı ve hizmetlerde bulunarak onların yakınlığını kazandı. Altı ay sonra Hakan ve Hatun’dan, on dört yaşındaki oğluna Arapça ve Farsça öğretmekte olduğunu, bunun için, en iyi ibareleri ihtiva eden ve halife katiplerinin elinden çıkan ahitnameyi üç gün içinde iade etmek üzere ödünç istedi. Kendilerinden daha önce hiçbir şey istememiş olan kadına Hakan ve Hatun, “Bu isteğin ne ki! Bizden neden bir şehir veya nahiye istemedin? Hâzinemizde bu ahitnameden (misâl) ve kağıttan elliden fazla vardır ki, yerde sürünüyor. Bu kağıt parçasının ne değeri var? Bütün mektupları ve ahitnameleri istiyorsan sana bağışlayayım” dediler. Ahitnameyi alan kadın Tirmiz, Belh yolundan Gazne’ye gelerek onu Sultan Mahmûd’un önüne koydu (Nizâmü'l-Mülk 1982: 196-200). Ahitname derhal bir elçi ile Halife’ye gönderildi. Elçi, “Mahmûd bendenizin bir hizmetkarı, bu ahitnameyi küçük çocukların elinde gördü. Hor ve değersiz görmelerinden dolayı her çocuk bir tarafından çekiyordu. Hizmetkar onlara bir parça meyve verdi ve ahitnameyi satın aldı. Gazne’ye getirdi.” diyerek Halife’ye arz etti. Halife pek mahcup oldu ve Hakan’a itap name yazılmasını emretti (Nizâmü'l-Mülk 1982: 201). Bir süre Bağdad’da kalan elçi, Sultan Mahmûd’a “Emînü'l-Mille” lakabının verilmesi ile, geri döndü (Nizâmü'l-Mülk 1982: 202).
Bütün bunlardan sonra, Sultan Mesûd’un kendisi gibi yeni tahta geçen Halife Kâim Biemrillah ile, Gazneliler ve Hilafet arasındaki eski anlaşmayı yenilemelerinden anlıyoruz ki, Sultan Mahmûd, Türkistân Hanlarına doğrudan herhangi bir lakap, hilat ve mektup gönderemeyeceğini içeren bir anlaşmayı Halife Kâdir Billah’a kabul ettirebilmiştir (Beyhakî 1982: 320).
İslâm’ın doğusunda üstünlük mücadelesi, İrân ve Tûrân savaşlarının bir devamı olarak devam ederken, bu mücadelenin edebî, dinî, İktisadî, sosyal v.b. alanlardaki etkileri de kaynaklara yansımıştır. İki tarafın bilim adamlarından
hangisinin daha üstün olduğunu ispat etmeye yönelik bir anekdot Çehâr Makâle'de yer almaktadır; “Sultan Mahmûd bir elçiyi Buğra Han1 (Muhammed b. Yûsuf) nezdine, Mâverâünnehr’e gönderdi. Mektupta “Allah katında sizin en üstününüz, (Allah’tan) en çok sakınanınızdır.” faslının açıklaması yazılmıştı. Erbab-ı hakâik ve eshab-ı dakâik (uzmanlar), bu açıklamayı takiyyenin (Allah’tan korkma, sakınma) bilgisizlikten olduğu kanaatine vardılar. Çünkü, insan ervahının bir eksikliği, bilgisizlik eksikliğinden daha kötü değildir. Bilgisizlikten daha kötüsü yoktur. Allah’ın “Kendisine ilim verilenler, derecelerle yükseltilir” sözü, bu meselenin doğruluğuna şahittir. Bunun için biz, Mâverâünnehr fakihlerini ve Doğu Ülkesi bilginlerini en erdemli Hakan’ınıza2 haber vermeye çağırıyoruz ki, bu yapılması gereken bir zaruret değildir, nübüvvet, velâyet, din, İslam, iman, ihsan, takva, emri maruf, nehyi anilmünker, sırat, mizan, rahmet, şefkat, adalet ve erdem nedir? Mektup, Buğra Han’a ulaşınca kendi haline kaldı. Mâverâünnehr ve ülkenin diğer bölgelerindeki fakihleri çağırarak bunun anlamı üzerine istişare yaptı. Her birinden bu konuda bir kitap yazmasını istedi. Bu kelimelere cevap olacak kitabın yazılabilmesi için dört aylık bir süre talep ettiler. Fakat, böyle bir sürenin zararlarından en önemlisi, gelen elçilere hazineden yapılması gereken harcamalardı. Fakihler de buna dahildi. Buğra Han’ın oldukça bilgili, nesir ve nazımda bir deniz olan belagattı ve erdemli katibi Muhammed b. Abduh, bu soruları iki kelimede cevaplayabileceğini söyledi; “Allah elçisi buyurdu ki, “Allah’ın emrini yüceltme ve yarattıklarına şefkat.” Mâverâünnehr fakihleri parmaklarını ısırarak hayret ettiler. Bunun tam bir cevap olacağını
söylediler. Hakan çok mutlu oldu. Çünkü, katibinden yeterince hoşnuttu. Fakihlere ihtiyaç kalmamıştı. Cevap, Gazne’ye ulaştığında herkes bu cevabı yeterli buldu (Nizâmî Arûzî: 1982: 73-75).”
İslâmî yaşantıda da zamanın mantalitesine uygun benzeri kıyaslamalar yapılmıştı. Devrin kaynakları Türk Hakanlığı’nın dinî yaşantısındaki düzgünlüğüne özellikle işaret ederler ki, buna yönelik propagandaların, Mâverâünnelır’in fethinde de önemli bir rolü olmuştu (İbn Miskeveyh IV: 373-374). Gerdîzî’ye ve geç devir kaynaklara göre, Gazneli hükümdarların aksine, Mâverâünnehr ve Türkistân hakanları şarap içmezdi (Gerdîzî 1363: 407; Müneccimbaşı 1940: 7). Menînî, Utbî’nin eserini şerh ederken 'kdü’l-Cumân’dan bir anekdot nakleder; “Mâverâünnehr sahibi büyük Türk hakanı Kadir Han, Kur’an okuyucularına elinin arasından yüz bin dirhem (gümüş para) verdi ve dedi ki, Mahmûd b. Sebük Tegin’in bir şarkıcıya yüz bin dirhem verdiği bana ulaştı. Ona nazire olarak mislini Kuran okuyucularına verdim (Menînî II 1286: 83).” Neşrî de aynı anekdotu naklederek, Kadir Han Yûsuf un yanına gelen her Kuran okuyucusuna yüz bin akçe verdiğini ilave etmektedir (Neşrî 1 1995: 17).
Sosyal hayattaki akislerinden birini de Kâşgarî nakletmektedir. Arslan Han Mansûr kızını, Sultan Mahmûd’un oğlu Mesûd’a nikahlamıştı. Türk Hakanlığı prensesi, daha ilk gecede Mesûd’un ayağına vurarak onu yere sermiş ve bu nedenle “Hakanlılar”ın (küçümseyici bir alay konusu olarak) Mesûd hakkında söyleye geldikleri “Kız ile güreşme, kısrak ile yarışma.” sözü, atasözü haline gelmişti (Kâşgarî I 1992: 474).
Türk Hakanlığı ve Gazneli ilişkileri, Sultan Mahmûd’un ölümü ile yeni bir boyut kazandı. 24 Rebiülahir 421 / 30 Nisan 1030 Perşembe günü vefat eden Sultan Mahmûd’un yerine küçük oğlu Muhammed geçti. Ancak, kısa süre sonra kardeşi Mesûd tarafından tahttan indirildi (4 Ekim 1030). Sultan Mesûd, tahta çıkmasını ve olup bitenleri Kadir Han Yûsufa ve Halife’ye bildirerek aralarındaki anlaşmaların yenilenmesini arzu ediyordu. Bu amaçla Ebû Nasr
Mişkân kalemi ile, Kadir Han Yûsuf a Farsça, Halife’ye ise Arapça bir mektup yazdırdı (Beyhakî 1982: 77-78).
Kadir Han Yûsuf a gönderilen mektup üç ana temayı içermektedir. Sultan Mesûd, ilk olarak, babası zamanında tesis edilmiş olan dostluğun devam ettirilerek dünyaya ilan edilmesi ve böylece düşmanların şevkinin kırılmasının önemine işaret etmektedir. Bilhassa, Semerkand görüşmesine tarihî bir önem atfederek, bunun için katlanılan zorluklar hatırlatılmaktadır (Beyhakî 1982: 78-80). İkinci olarak, kendisi ile kardeşi Muhammed arasında yaşanmış olan taht mücadelesini ve buradaki haklılığı’nın kaynaklarını izah ederek, gelinen noktayı savunmaktadır (Beyhakî 1982: 80-84). Mektubun sonunda, çok güvendiği bir adamı Ebu'l-Kâsım Husayrî ve kadıların ileri gelenlerinden Kadı Ebû Tâhir et-Tebânî’nin, dostluk ve güven anlaşmaları yapmaları için mektubun ardından gönderileceği bildirilerek, mektubun cevabının acilen beklendiği yazılmıştır (Beyhakî 1982: 85).
Kadir Han Yûsuf tarafından mektuba cevap verildiği yönünde kaynaklarda bir bilgiye rastlanmıyor. Ancak, Hârizmşâh Altûntâş, Sultan Mesûd’a yazdığı bir mektupta Türk Hakanlığı ilişkilerinde dostluğun devamının önemini vurguluyor; “Türkistân Hanları konusu önemli bir yere sahiptir... Anlaşma ve akitler için elçiler gönderilmesi gereklidir. Bilinmektedir ki, Eski Sultan, Kadir Han hanlığı ele geçirip yerini sağlamlaştırana kadar çok sıkıntı çekmiş ve büyük harcamalar yaparak ona yardımcı olmuştur. Bugün dostluğun geliştirilmesine uğraşmalıdır. Onlardan gerçek dost olmaz. Ama, yoldan sapmamaları için kibar davranmalıdır. Ali Tegin’e gelince, gerçek bir düşman ve kuyruğu ezilmiş bir yılandır. Zira, kardeşi Togan Han eski Sultan’ın haşmeti ile Balâsâgûn’dan uzaklaştırılmıştı. Asla düşman dost olmaz. Onunla da anlaşma yapmak ve yakınlaşmak gereklidir. Ancak ona itimat edilmez. Bu nedenle Belh, Tohâristân, Çağâniyân, Tirmiz, Kubâdiyân ve Huttâl’ı askerlerle doldurmahdır. Çünkü, boş bulduğu her yere, fırsat bilip saldırarak geri çekilip gitmek onun adetidir (Beyhakî 1982: 93-94)”.
Hârizmşâh'ın tavsiyelerini dikkate alan Sultan Mesûd, veziri Hâce Ahmed Hasan el-Meymendî ve sâhib-i divan-ı resâil Ebû Nasr Mişkân ile istişare ettikten sonra mevcut anlaşmaların ve ittifakın yenilenmesi için nedimlerden Ebû’l-Kâsım Husayrî ile Tebâniyân ileri gelenlerinden Ebû Tâlip (Ebû Tâhir) et-Tebânî’nin gönderilmesini uygun buldu. Ebû Nasr Mişkân, “Türkistân Hanı”na
gönderilmek üzere oldukça itinalı bir mektup ve iki müşâfehe1 yazdı (3 Rebiülevvel 422 / 28 Şubat 1031) (Beyhakî 1982: 212). Sonra, Kadir Han’a sunulmak üzere ve evlilik merasimi için gerekli olan kıymetli hediyeler hazırlandı. Cevherlerle işlenmiş iki altın kadeh, inci gerdanlıklar, altınlı dokuma elbiseler ve bundan başka, Rûmî, Bağdâdî, Isfahânî ve Nişâbûrî her çeşit kumaşlar, Hind sarığı, misk, ud, anber ve yekdâne denilen iki cevher kolyeden müteşekkil hediyeler, Kadır Han, oğlu Buğra Tegin, hatunlar, gelinler, amcalar, hacipler ve haşemlere takdim edilecekti. Hediyelerin hepsi kayıt altına alındıktan sonra elçilere teslim edildi. Elçilik heyeti 422 yılı Rebiülevvel ayının bitimine iki gün kala (Mart 1031) Perşembe günü Belh’den Kâşgar’a doğru yola çıktı (Beyhakî 1982: 237).
Mektupta, iki ülke arasında anlaşma, yardımlaşma ve güvenin önemine işaretle, Kadır Han Yûsuf’un da bunları arzu etmesi halinde, yapılacak görüşmelerde Ebû'l-Kâsım Husayrî’ye tam yetki verilmektedir (Beyhakî 1982: 228-229). Birinci müşâfehede Sultan Mesûd, Kadır Han ile kendisinin iki büyük iklimin iki büyük hükümdarı olduklarına dikkat çekerek, dost ve düşman herkesin iki devlet arasında dostluğun ne surette tesis ediliğini görmeyi beklediklerine değinmektedir. Yapılacak anlaşmada Husayrî’nin görevlerinin çerçevesi, ulema ve ileri gelen kadılar ile birlikte hanedanın oğulları ve amcalarının da görüşmeler sırasında Kadır Han’ın meclisinde hazır bulunmalarının rica edilmesi, kendisine Kadır Han’ın kızlarından, veliahtı Mevdûd’a ise Kadır Han’ın veliahtı Buğra Tegin’in kızlarından birinin nişanlanarak iki sıhrî akrabalığın tesis edilmesi ile dostluğun uzun yıllar devamının sağlanması, bu akitlere Kadı Ebû Tâhir’in de refakat etmesi, kendisine nişanlanacak kız için mihr bedeli olarak elli bin, oğluna nişanlanacak kıza da otuz bin halis dinar verilmesi, hediyelerin sahiplerine teslim edilmesi, anlaşmaların karşılıklı onaylanması için, bir Türk Hakanlığı elçisinin dönüşte beraberlerinde gelmesinin temini ve çözülmesi mümkün olmayan meselelerin hızlı habercilerle Gazne yönetimine bildirilmesi, konularını içeriyordu (Beyhakî 1982: 230-232).
İkinci müşâfehe, görüşmeler esnasında Türk Hakanlığı’nın itiraz etmesi muhtemel meselelerde, zaman kaybının önlenmesi için, Husayrî’nin, yöneltilen itirazlara ne şekilde cevap vermesi gerektiğini belirleyen talimatı kapsamaktadır.
Türk Hakanlığı devrin hukukî yapısına sıkı sıkıya bağlı idiler. Bu nedenle Sultan Mesûd’u en çok endişelendiren konu, evlilik akdine dair bir hukukî mesele idi. Çünkü, Semerkand görüşmesinde Kadır Han’ın kızı, o zaman veliaht bulunan Sultan Mahmûd’un küçük oğlu Muhammed’e nikahlanmıştı. Dolayısı ile, şimdi, “kardeşine nikahlı olan bir kız, nasıl olur da kendisine nikahlanabilir? Bu nikahın yapılması hukuka aykırı değil mi?” şeklinde sorulara muhatap olunabilirdi. Sultan Mesûd, Husayrî’ye, bu konuda bir şey sorulmazsa susması yönünde talimat verdi. Aksi halde ise, Semerkand görüşmesi sırasında veliahdın kardeşi değil, kendisi olduğunu ispata çalışan bu ikinci müşâfeheye Kadır Han’ın vakıf olması halinde, onun, kendisini haklı bularak eski nikahı dikkate almayacağını umduğunu belirtmektedir (Beyhakî 1982: 233-236).
Şevval 422 / Eylül 1031 ’de Gazne’ye gelen mektuplarda, Kâşgar’da Kadir Han ile elçiler arasında görüşmelerin devam ettiği ve henüz bir sonuca varılamadığı bildirilmekte idi (Beyhakî 1982: 310). Herhalde bunun en önemli sebebi, daha önce yapılan anlaşmalara Gaznelilerin pek sadık kalmamış olması idi. Zira, Semerkand görüşmesinde Kadır Han oğlu Yağan Tegin’e nikahlanan Hürre Zeyneb hala kendisine verilmemişti. Ayrıca, Mâverâünnehr’de Ali Tegin’in varlığı tanınmıştı. Bununla birlikte, Kadır Han ikna edilerek bir anlaşmaya varılabildi. Ancak, 423 / 1031-1032’de Kadır Han’ın ölümü, elçilerin Kâşgar’daki ikametlerinin bir süre daha uzamasına sebep oldu. Buğra Tegin Süleyman, Arslan Han unvanı alarak Kadır Han yerine geçti. Bu nedenle Gazne yönetimi, ona, babasının ölümü nedeniyle taziye, tahta çıktığı içinde tebrik mektupları gönderdi. Nihayet, elçiler Kâşgar’da yaklaşık dört yıl kaldıktan sonra başarılı olarak, Gazne’ye dönmek üzere yola çıktılar. Bir Türk Hakanlığı elçilik heyeti de onlara refakat etti. Ancak, Mevdûd’a nişanlanan Arslan Han’ın kızı yolda öldü. Pervân’a ulaşıldığında elçilerden Kadı Ebû Tâhir et-Tebânî de hastalanarak vefat etti. Husayrî başkanlığındaki elçilik heyeti ve Kadır Han kızı Şâh Hâtûn, her tarafı süslenmiş Gazne’de büyük bir debdebe ve kutlamalar ile karşılandı (19 Şevval 425 / 6 Eylül 1034) (Beyhakî 1982: 450-451). Anlaşmaların onayı için Gazne elçilerine refakat eden Türk Hakanlığı elçileri görevlerini yerine getirdikten sonra bir mektup ile Türkistân’a döndüler (Beyhakî 1982: 452). Yalnız, Türk Hakanlığı elçilik heyeti içinde, Sultan Mesûd’un kız kardeşi Hürre Zeyneb’i nikahlısı Buğra Han’a götürmekle görevli bir hacip ile ulemadan bir kişi bulunmakta idi ki, bu sırada, Buğra Han’ın bu vesile ile Sultan Mahmûd’un ülkesinin bir kısmına varis olacağı şeklinde çıkan dedikodular nedeni ile Sultan Mesûd, onları bazı oyalayıcı sözlerle eli boş geri gönderdi (Beyhakî 1982: 572).
Devrin kaynağı her ne kadar Gazne elçilik heyetinin başarı ile döndüğünü kaydetmiş olsa da, uzun süren görüşmelerden tarafların pek kazançlı çıktıklarını söyleyemeyiz. Kâşgar’da görüşmeler devam ederken, Halife Kâdir Billah vefat etti ve yerine oğlu Kâim Biemrillah geçti (Zilhicce 422 / Kasım-Aralık 1031) (Beyhakî 1982: 313). Sultan Mesûd, babası Sultan Mahmûd döneminde olduğu gibi, “Türkistan Hanları” (Türk haknlığı) ile hilafet arasındaki ilişkilerin kendileri vasıtasıyla yürütülmesi anlaşmasını yeniledi (Muharrem 423 / Aralık 1031 -Ocak 1032) (Beyhakî 1982: 320). Türk Hakanlığı’na da bildirilen bu anlaşmanın onlar tarafından nasıl karşılandığı hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmıyor. Ancak biz, bu sırada ülkede cereyan eden gelişmelerden biliyoruz ki, Arslan Han Süleymân’ın ülkedeki otoritesi Buğra Han Muhammed lehine azalıyordu. Diğer taraftan Mâverâünnehr’de Ali Tegin’in yıldızı iyice parlamış olduğundan, Sultan Mesûd’un hem Halife, hem de Arslan Han ile yaptığı anlaşmalar, pratikte onlar için, pek bir anlam taşımıyordu. Her iki muhalif, Mâverâünnehr ve Türkistan’da istedikleri politikaları takip ederek, kendi yanlarına çektikleri Selçukluların desteği ile Gaznelı topraklarına karşı saldırgan bir tutum sergilemekte idiler. Üstelik, Buğra Han’ın nişanlısı Hürre Zeyneb’in Türkistân’a gönderilmemesi, yeni meseleleri de beraberinde getireceği açıktı.
Ali Tegin, Türkmenler ve Selçuklular ile yaptığı anlaşmalar sayesinde Mâverâünnehr’de önemli bir güç haline gelmişti (Beyhakî 1982: 311). Bu nedenle Sultan Mesûd, babasının ölümü ile boşalan Gazne tahtına oturabilmek için kardeşi Muhammed ile giriştiği mücadele sırasında, Ebu'l-Kâsım er-Rehhâl adlı bir elçiyi Ali Tegin’e göndererek, “Kardeşimize karşı sefere hazırlanmaktayız. Ali Tegin bu konuda bize yardımcı olur, kendisi ya da oğullarından birini tam donanımlı bir ordu ile yollar ve ilgilendiğimiz bu meseleyi çözersek, Ali Tegin’in oğullarından birine bu bölgede büyük bir vilayet (Huttâl) vereceğimizi bildiririz.” şeklinde bir öneride bulunmuştu (Beyhakî 1982: 68). Ancak, Mesûd’un etrafındaki ileri gelen devlet adamları, bu girişimin hayli tehlikeli olduğunu ona uzun uzadıya anlatmışlardı. Zira onlara göre, tahtın ele geçirilmesinden sonra Ali Tegin’in kendisine verilecek bu bölge ile yetinmesi imkansızdı (Beyhakî 1982: 68). Ayrıca bu vilayet verilmez ise, Sultan Mahmûd döneminde durulmuş olan ilişkiler yeniden dalgalanabilirdi. Nitekim, Mesûd, Ali
Tegin’in yardımına ihtiyaç kalmadan kardeşini mağlup ederek tahtı ele geçirmiş (4 Ekim 1030) ve Ali Tegin’e vaat edilen topraklar verilmemişti.
Ali Tegin kendisine vaat edilen toprakları ele geçirmeye yarayacak fırsatları değerlendirmek üzere Selçukluların da dahil olduğu kalabalık bir ordu ile Belh yakınlarına geldi. Çağaniyan, Tirmiz ve Huttal’a saldırması an meselesi idi (Beyhakî 1982: 311). Hatta, Ali Tegin Gazneli ülkesinin sınır boylarına saldırıya geçerek, bazı yerleri yağmalamıştı (Îbnü’l-Esîr IX: 385). Beyhakî’ye göre, Ali Tegin iki sebepten dolayı bu derece çılgına dönmüştü. Birincisi, eski Sultan Mahmûd, Kadır Han Yûsuf a yakınlık göstererek sıcak ilişkiler kurmuş, bu da Ali Tegin’in Türkistân’daki konumunun ve prestijinin sarsılmasına yol açmıştı. İkincisi, Sultan Mesûd’un işleri istikrara kavuşmadan önce Ali Tegin’e, yapacağı yardım karşılığında çocuklarından birine bir vilayet ihsan edileceğine dair ümit verilmesi idi (Beyhakî 1982: 357). Sultan Mesûd, bu gelişmeler karşısında veziri Hâce Ahmed Hasan el-Meymendî’nin tavsiyesi üzerine Hind seferine çıkma kararından vazgeçti. Meymendî’nin düşündüğü tedbire göre, Sultan Mesûd, Belh’e giderek kışı orada geçirmeli ve Ali Tegin meselesi barış ya da savaştan biriyle sonuçlandırılmalıydı (Beyhakî 1982: 311).
Ali Tegin’in ne kadar tehlikeli bir düşman olduğunu bilen Sultan Mesûd, bu meseleyi babası zamanında sıhrî akrabalık kurdukları Yûsuf Kadir Han’ın oğulları ile işbirliği yaparak; olmazsa Hârizmşâh AltûntâşT Ali Tegin üzerine göndererek çözmekten yana idi. Buna göre, Yûsuf Kadır Han’ın büyük oğlu Buğra Tegin Süleymân’ın Mâverâünnehr’e gelmesi istenecek ve onun gelmesiyle Sultan Mesûd kız kardeşini onunla evlendirerek, bölgede sükun sağlanacaktı (Beyhakî 1982: 358). Bu birinci plan gerçekleşmedi. Zira, böyle bir girişim Türk Hakanlığı’nda iç mücadeleyi daha da şiddetlendirebilirdi. Mâverâünnehr, iki ülke arasında daha önce yapılan anlaşmalara göre, Kadir Han’ın diğer oğlu Yağan Tegin Muhammed’e vaat edilmişti.
Şu halde ikinci planı devreye sokmaktan başka çare yoktu. Zaten, Sultan Mesûd’un danışmanları da ikinci planı tercih etmekte idiler. Ancak, bu planı yürütecek olan Hârizmşâh Altûntâş ile Gazne yönetimi arasında önemli sorunlar vardı. Sultan Mahmûd zamanında Gazne devleti topraklarına katılan Hârizm’in valisi olan Altûntâş görünüşte Gaznelilere tabi, fakat Hârizm’in coğrafî durumu dolayısıyla hakikatte bağımsızdı. Buna rağmen Altûntâş tahta oturmak üzere Gazne’ye gitmekte olan Mesûd’un davetini kabul ederek Herât’a gelmiş, verdiği
nasihatler Gazne’deki devlet büyüklerinin Mesûd lehine birleşmesinde önemli rol oynamıştı. Ancak diğer bazı devlet adamları gibi Altûntâş da. Sultan Mesûd’a güvenmemekte ve bir an önce ülkesine dönmek istemekteydi. Nihayet, ülkesine dönebilmek için müsaade alarak, gece yarısı adeta kaçarak Hârizm’e gidebildi (Barthold 1990: 316; Merçil 1989: 54). Bununla birlikte, Altûntâş’ın Ebû Sehl Zevzenî gibi Gaznelilerin ileri gelen bazı devlet adamları ile de arası iyi değildi. Onların, Sultan Mesûd’u aleyhinde kışkırtmaları neticesinde, bir suikast ile öldürülmesine karar verildi. Ancak bu durum açığa çıkınca Altûntâş gerekli tedbirlerini alırken, Sultan Mesûd ve ileri gelen devlet adamları endişeye kapıldılar (Merçil 1989: 58). Onun, Ali Tegin ile birleşerek Gazne devletinin başına bela olmasından korktular (Beyhakî 1982: 343). Sultan Mesûd, Altûntâş’a mektup göndererek aleyhinde bulunanların cezalandırılacağını bildirdi ve özür diledi (Beyhakî 1982: 347-349). Böylece, Altûntâş ile Ali Tegin’in Gaznelilere karşı muhtemel bir ittifakı önlenmiş oldu. Şimdi, Gazne yönetimi, Ali Tegin’in ortadan kaldırılmasını Altûntâş’a havale ederek, hem onun kendilerine olan bağlılığını denemek, hem de gerçekte itimat etmedikleri Altûntâş ile Ali Tegin’i birbirine vurdurarak zayıflatmayı veya en azından düşmanın birinden kurtulmayı siyasetlerine uygun görmekteydiler (Beyhakî 1982: 358).
Mâverâünnehr’den gelen Gazııeli casusların, Ali Tegin hakkında getirdikleri haberler üzerine Sultan Mesûd, Kethüdâ Abdüssamed’i Altûntâş’a göndererek, Ali Tegin üzerine yürümesini emı etti. Altûntâş, Sultan'ın çevresinde kendi aleyhinde gelişen hadiselerden haberdar olduğundan, bu emre itaat etmekten başka çaresi olmadığı düşüncesi ile, bu sefere çıkmaya mecbur oldu. Kethüdâ Abdüssamed, Sultan’a gönderdiği haberde, Hârizmşâh'ın, Hârizm’den Ceyhûn ortalarına doğru hareket ettiği ve kendisini huzuruna kabul ederek verilen görevi üstlendiğini bildiriliyordu. Bunun üzerine Sultan, Altûntâş’ın ordusuna katılmak için hazırlanan süvarilerden ve çok sayıda seçkin piyadelerden oluşan ordusunun teftişini yaptı. Rivayete göre, ordunun sayısı on beş bin kadardı. Askerin yürüyüşü bittikten sonra Sultan Mesûd, Bey Tegin Çövganî ve Mesûdiye Ahırları komutanı Bîrî ile diğer komutanlara; akıllı ve uyanık olmalarını, Altûntâş’ın ordusuna katıldıklarında görevlerini en iyi şekilde yapmalarını ve ona hiçbir şekilde muhalefet etmemelerini emretti. Emirek Beyhakî de bu orduya posta sorumlusu olarak tayin edildi (Beyhakî 1982: 362; İbnü'l-Esîr IX: 385). Horasân’da da herhangi bir kargaşa çıkmaması için tedbirler alındı (Beyhakî 1982: 363).
Hârizmşâh Altûntâş, Sultan’ın gönderdiği yardımcı kuvvetleri gördüğünde bu orduyu Ali Tegin’in öncü kuvvetleri sandı. Büyük bir korkuya kapıldı ve hemen tertibatını aldı. Ceyhûn’un ortalarından gemilerini geri çekti. Gelenlerin Gazneli kuvvetleri olduğundan emin olana kadar büyük bir tedirginlik yaşadı. Bu sırada bir haberci kuşluk vakti elinde mühürlü ve kapalı bir mektup olduğu halde geldi. Mektupta, Ali Tegin’in Hârizmşah’ın Ceyhûn’u geçtiğini öğrendiğini ve Buhârâ’yı Mâverâünnehr guzâtı askerlerine teslim edip, hazinesini alarak savaşmak üzere Debûsiye’ye gittiği ve bundan önce seçmiş olduğu yüz elli köleye Buhârâ kalesini korumalarını emrettiğini yazıyordu (Beyhakî 1982: 363; İbnü’l-Esîr IX: 385). Şu halde, Ali Tegin daha önce birkaç kez yaptığı gibi, istilalara açık bir konumu olan Buhârâ’dan çekilerek, savaşı, daha stratejik ve savunmaya müsait, Buhârâ ile Semerkand’ın yaklaşık olarak ortasında yer alan Debûsiye’de kabul etmek niyetinde idi. Kaynağa göre, zengin ağaçları ve akarsuları olan Debûsiye, Çağâniyân’a da sınırdı. Hârizmşâh bu haber üzerine süvari askerlerinden on kişiyi seçerek acele olarak Buhârâ’ya gitmelerini ve şehri teslim almalarını emretti. Kendisi de ordu ile ilgilendi. Savaş planında bir eksiklik olmaması için Buhârâ’ya giden yolların sağında ve solundaki bütün yolları ele geçirdi. Hârizmşah’ın askerleri Buhârâ’ya ulaştıklarında Ali Tegin’in şıhnesi de Debûsiye’ye doğru çekildi. Hârizmşah’ın askerleri şehre girince Buhârâ halkı ve Mâverâünnehr guzâtı itaatlerini “Uzun süredir, büyük İslam sultanı Şihabü’d-Devle’nin tabilerinden olmak istiyorduk.” diye bildirince Hârizmşâh onlara iyi davrandı (Beyhakî 1982: 363). Buhârâ kalesi ele geçirildi ve en iyi kölelerden yetmişi esir edilerek Sultan’ın huzuruna çıkarıldı. Kaledeki mallar müsadere edildi. Birçok ganimete ve hayvana el konuldu (Beyhakî 1982: 364).
Ali Tegin, Selçuklulardan, Türkmenlerden ve haşriyeden aldığı askeri yardım ile büyük bir ordu meydana getirmişti. Altûntâş ise, Hârizm valiliğine tayin edilince civardaki göçebelerden meydana gelen bazı birlikleri hizmetine almış ve bundan başka, hassa birliklerine çok sayıda gulam satın almıştı. Bunun sayısı ise, eski sultan Mahmûd’u bile endişeye düşürmüştü (Barthold 1990: 316). Bu bakımdan Hârizm ordusunun en az Sultan Mesûd’un gönderdiği on beş bin kişilik yardımcı kuvvetler kadar olduğu kabul edilirse, Altûntâş’ın idaresindeki ordunun otuz ile kırk bin kişi civarında olduğu kabul edilebilir. Ali Tegin ordusunun esasını teşkil eden Selçukluların çokluğu, Sultan Mahmud ile Arslan Yabgu arasındaki mülakattan da anlaşılmaktadır (Râvendî I 1999: 87-89;
Reşîdeddîn I 1999: 8-10; Aksarayî 1943; 106-108). Bu nedenle, her iki tarafın eşit kuvvetlere sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Altuntaş ertesi gün Debûsiye’ye yöneldi. Bu arada casuslar, Ali Tegin’in Selçuklular’dan ve Türkmenlerden oluşan büyük bir ordu hazırladığı haberini getirdiler. Zira, bu nazik durumda Ali Tegin, Selçukluları ve Türkmenleri “tatlı söz ve gümüş” ile tutup kendisine yardımcı yapmıştı (Beyhakî 1982: 474). Sultan Mesûd’un Belh’e gelerek ordugâh kurduğu sırada, Hârizmşah’a yardım için gönderilen orduda posta görevlisi olarak bulunan Emirek Beyhakî’den gelen bir mektup, savaşın bütün ayrıntılarını içermektedir (Beyhakî 1982: 365).
Altuntaş Debûsiye’ye yaklaştığı zaman, Ali Tegin’in öncü kuvvetleri ile karşılaştı. Bunun üzerine davulların ve savaş borularının çalınmasını emretti. Ordugâh büyük bir nehre (Soğd) bakıyor ve arkasından korunaklı bir kale ile destekleniyordu. Öncü birlikleri akşama kadar küçük çarpışmalara girdikten sonra ordugahlarına döndüler. Altûntâş bir tepe üzerine çıkarak ordusunu şevklendiren bir konuşma yaptı. Savaş için gerekli bütün hazırlığın yapıldığını, herhangi bir olayın vuku bulması durumunda endişeye kapılmamalarını, çünkü savaşın kendi kontrollerinde cereyan edeceğini söyleyerek, askerlerin, ertesi gün yapılacak savaş için bu gece dikkatli bir şekilde olayları takip etmelerini söyledi.1 Altûntâş ertesi gün, öncü kuvvetlerinin dört taraftan ilerlemesini emretti. Ali Tegin’in öncü kuvvetleri gün boyunca hücum ettiler. Akşama kadar çarpışmalar devam etti. Neticede, bu ilk çarpışmalar Ali Tegin’in kuvvetlerinin yenilgisiyle sonuçlandı (Beyhakî 1982: 365-366). Buna rağmen Ali Tegin’in gücünü ve durumun vahametini gören Altûntâş, ordusunu yüreklendirmek üzere bir
konuşma1 yaptıktan sonra ordunun merkezindeki yerini aldı. En güçlü askerlerini yanına aldı. Bu askerler gerektiğinde sağ ve sol kanatları destekleyeceklerdi. Beytegin Çövganî ve Âhûrsalâr Bîrî’yi seçkin bir kuvvetle sağ kanada; Salâr Tâş’ı Gazne ordusundan bir miktar askerle sol kanada yerleştirdi. Beş büyük komutanını da bir miktar seçme askerle beraber savaştan kaçanları takip etmekle görevlendirdi. Ayrıca öncü birliklerini tecrübeli süvarilerle takviye etti (Beyhakî 1982: 366).
Gün doğduğunda savaş davulları ve boruları çalınarak ordu bir fersah ilerideki nehrini geçebilecek bir mevkie geldiğinde, öncü kuvvetlerinden bazı süvariler hızla gelerek Ali Tegin’in hareketi hakkında bilgi getirdiler. Bu bilgilere göre, Ali Tegin nehri geçmiş, sık ağaçlıklı ve nehir tarafındaki geniş bir sahrada yerini almıştı. Bundan başka, orduları uzun bir mesafeye yayılmış, Hârizmşâh'ın ordusunun iaşe yolunda üç ayrı yerde tuzak kurulmuştu. Ayrıca, Hârizmşâh’ın ordusunu, nehir tarafından çıkarak arkadan saracağı da gelen haberler arasındaydı. Ali Tegin’in kendisi de, bir tepeye kurdurduğu kırmızı sancaklı bir otağda ikamet ediyordu. Hârizmşâh Altûntâş, kethüdası idaresindeki kuvvetleri bin atlı, bin yaya asker ile takviye ederek Ah Tegin’in hazırladığı pusuya karşı tedbirler aldı ve iki ordunun karşılaşmasından önce, durumu izlemesi ve görgü şahidi olması için posta sorumlusu Emirek Beyhakî’yi yanına alarak bir tepe üzerinde yerini aldı (Beyhakî 1982: 366-367).
Öğle vaktinde Ah Tegin’in sağ kanat kuvvetlerinin, Hârizmşâh'ın sol kanattaki kuvvetlerine karşı şiddetli bir saldırısı ile, savaş başladı. Hârizmşâh, bu ani ve şiddetli hücum karşısında ordusunun sol kanadının yenilmesi üzerine, merkezden takviye birlikler gönderdi ise de duruma hakim olunamadı. Bu kuvvetlerin komutanı Taş ile geride kalan iki yüz kadar adamı, kaçarlarken nehirde telef oldular. Bu durumda Hârizmşâh sağ kanadını Ali Tegin’in sol
kanadı üzerine sevk etti. İki taraftan da büyük kayıplar verilmesine ve ordularının bitkin düşmesine rağmen, Ali Tegin’in kuvvetleri büyük bir mukavemet gösterdi. Bunun üzerine Harizmşâh'ın sağ kanat ordusu geri dönerken, Bey Tegin Çövgânî ve Ahûrsâlâr Bîrî yanlarında beş yüz kişilik süvari birliği ile savaşa devam ediyorlardı. Ali Tegin’in sevk ettiği büyük bir birlik onları her tarafından kuşattı. Öyle ki, Hârizmşâh. onların tamamen yok olacağından endişeye düştü. Kendisinin kumanda ettiği merkez kuvvetlerinin bir kısmı ile onlara yardım etmek üzere harekete geçti. Bu arada kaçan askerler de geri döndü. Ali Tegin merkez ve sol kanat kuvvetleriyle birlikte savaş meydanına hücum etti. Hârizmşâh da bizzat bir mızrak alarak ilerledi. İki ordu birbirine yaklaşıp alametleri göründükten sonra, Emirek Beyhakî’nin tasvirine göre, ordular adetâ “iki demir dağ gibi” birbirlerine girdiler. İki taraftan o kadar çok sayıda kişi öldü ki, süvarilerin meydanda yürümeleri güçleşmişti. İki ordu bu müsamahasız savaşa akşama kadar devam ettiler. Daha sonra taraflar savaşı bırakmaksızın mevzilerine döndüler. Emirek Beyhakî’nin ifadesi ile, eğer Hârizmşâh, savaş meydanına atılarak, bu cesur planını tatbik etmese idi, ordusunun tamamen yok olması işten bile değildi (Beyhakî 1982: 367-368).
Altûntâş, bu savaşta daha önce Hindistân’da bir kalenin kuşatılması sırasında, bir taşla yaralanmış olan sol ayağından bir ok yarası aldı (Beyhakî 1982: 368; İbnü'l-Esîr IX: 385). Ancak savaşın bütün şiddeti ile devam ettiği sırada bu acıya tahammül ederek durumunu ordusundan gizledi. Kölesine bu oku çıkarmasını ve yarayı sarmasını emretti. Hârizmşâh’ın Emirek Beyhakî’ye anlattığına göre, kendisi böyle amansız bir savaşı hayatı boyunca hatırlamıyordu (Beyhakî 1982: 367). Altuntaş, daha sonra ordugâha döndü. Ümitsizliğe kapılan askerlerini cesaretlendirerek görev yerlerine gönderdi. Bu arada Kethüdâ Abdüssamed ve emrindekiler Ali Tegin’in tuzak kurması ihtimaline karşı tedbirler aldılar. Hârizmşâh ordu yetkililerini kabul ederek yarasını onlardan da gizledi. Savaşta kusuru olanları azarladıktan sonra, onları affetti ve ertesi gün yeniden başlayacak savaş için yerlerini almalarını emretti (Beyhakî 1982: 368).
Bu aşamadan sonra, Hârizmşâh’ın, ordusunun tamamen dağılmasını önlemek için psikolojik savaş verdiği görülmektedir. Nitekim ona göre, Ali Tegin’in ordusu yenilmek üzereydi ve akşam olmasa idi kesinlikle savaş kazanılacaktı. Ancak daha sonra Kethüdâ Abdüssamed ve Emirek Beyhakî’ye aldığı ok yarasını haber verdi. Kethüdâ ona, yaralı olarak savaşa devam etmesinin uygun olmayacağını ve bundan sonra Ali Tegin’in ne yapacağını beklemek
gerektiğini söyledi. Aynı zamanda, karşı tarafa casuslar gönderdiğini ve gece yarısı geleceklerini Harizmşah’a bildirdi. Dinlenmiş askerlerden de öncü birlikleri oluşturdu. Seher vaktinde dönen casuslar Ali Tegin’in cephesinde de durumun daha iyi olmadığını, ordusunun dağıldığını ve ne yapacağı bilmez durumda olduğunu; hattâ sulh girişiminde bulunabileceğini bildirdiler (Beyhakî 1982: 368-369).
Harizmşâh. durumun Ali Tegin’e saldırmak için uygun olduğunu düşünüyordu. İleri gelenlerle istişare ederek, Ah Tegin’e savaşamayacakları intibaını vermek maksadıyla haber gönderilmesini, böylelikle ordunun hazırlanması ve Hârizmşâh'ın dinlenmesi için zaman kazanılması kararlaştırıldı. Bu hazırlıklar sırasında yeni bir kaza geçiren Hârizmşâh, hazırlık işlerini Kethüdâ Abdüssamed ve Emirek’e havale etti. Kethudâ savaş hazırlıklarını yürütmekle birlikte, Ali Tegin’den gelecek tepkiye göre hareket etmeyi uygun görmekteydi. Ancak Hârizm ordusunun daha fazla kayıp vermesini önlemek için Hârizmşâh’ın bilgisi dışında Ali Tegin’e elçi göndererek anlaşma yolunu seçti. Ali Tegin’in kethüdasına bu mealde bir mesaj gönderdi. Ali Tegin ve kethüdası bu mesajı fırsat bilerek derhal o gece Semerkand ileri gelenlerinden bir kişiyi elçi olarak Hârizmşah'a gönderdiler. Kethüda Abdüssamed, Altuntaş’a gizli sulh teşebbüsünden bahsetti. Ordunun savaş için hazırlık yaptığı sırada, Ali Tegin’in elçileri geldi. Yaraları sebebiyle bitkin düşen ve muhtemelen öleceğini tahmin eden Hârizmşâh Altûntâş, barışı kabul etmeye meyyal olmakla birlikte, Ali Tegin ile anlaştığı için Sultan Mesûd’un oğullarına zarar vermesinden korkuyor, bunun için tedbirler almaya çalışıyordu. Ancak, Kethüdâ Abdüssamed, Emirek vasıtasıyla olayların gerçek yüzünün Sultan’a iletileceğini ve endişe etmemesini söyledi (Beyhakî 1982: 369-370).
Ali Tegin’in elçileri tarafından hastalığımın anlaşılmaması için gerekenleri yapan Hârizmşâh, görüşmelerin yapılacağı otağda elçileri kabul etti. Ali Tegin’in elçileri şunları söylediler : “Ali Tegin diyor ki, önceki Sultan (Mahmûd), Ali Tegin'i “oğlu” olarak isimlendiriyordu. Kardeşi kendisine doğru Gazne’ye yöneldiği zaman bu Sultan’a (Mesûd’a) Ali Tegin, oğlunu ve ordusunu gönderdi. Bütün bunların karşılığı bu mu olmalıydı? Bugün devletin büyüğü Hârizmşâh’tır. Hârizmşâh'ın da efendiniz Sultan'ın huzurunda şefaatçi olması ve (Ali Tegin’in) kabahatinin bağışlanması dilenmektedir. Böylece, önceki Sultan zamanında olduğu gibi, her şey yoluna girer ve kan dökülmesi önlenir.” Altûntâş, elçilerinin bu teklifini memnuniyetle karşıladı, onlara savaşın sona erdiğini, barış için
gerekeni yapacağını, şimdi, Ceyhûn’a doğru gidebileceklerini bildirdi. Daha sonra Bey Tegin, Âhûrsâlâr Bîrî ve diğer ileri gelenleri çağırtarak onların görüşlerini aldı. Onlar da, Sultan Mesûd’un kendilerini Hârizmşâh’a mutlak itaat etmekle ve emirlerini uygulamakla görevlendirdiğini beyan ettiler. Ordunun bir kanadının ağır bir yenilgiye uğradığını, şayet Hârizmşâh yardıma gelmemiş olsa idi, telafisi mümkün olmayan zararlara uğrayabileceklerini söylediler. Altûntâş buna rağmen, Ali Tegin’in tuzak kurması ihtimaline karşı ordusunu hazırlayıp takviye etti. Hastalığı’nın iyice artması üzerine Kethüdâ Abdüssamed’i çağırtarak, Ali Tegin’in elçilerinin derhal getirilmesini ve anlaşmanın sağlığında yapılıp bitirilmesini emretti. Nihaî görüşmelerin yapılacağı büyük otağa geçildi. Ali Tegin’in elçisine hilat giydirilerek lütufta bulunuldu. Yapılan anlaşmaya göre, Hârizmşâh'ın elçilik heyeti, Ali Tegin’in elçileri ile birlikte gidecek, Ali Tegin hemen bulunduğu yerden bir menzil geri çekilecek, daha sonra ise bu elçilerin geriye dönmesine müsaade edilecekti. Hârizmşâh da, aynı şekilde Ceyhûn’a doğru bir menzil çekilecekti. Ali Tegin çekildikten sonra Hârizmşâh elçileri serbest bırakılacaktı (Beyhakî 1982: 371).
Şu halde, Altûntâş ölüm döşeğinde olmasına rağmen olağanüstü gayretle ordusunun durumunu gizleyerek Ali Tegin’in elçilerini tam anlamıyla aldatmıştı. Öleceğini anlayan Hârizmşâh Altûntâş, Kethüdâ Abdüssamed’i yerine vekil tayin ederek ölümünün, çekilme sırasında saklanmasını, zira, Ali Tegin’in haber alması halinde baskın yapabileceğini söyledi. Emirek’in de Sultan Mesûd’a yaptığı hizmetleri anlatmasını ve oğullarının hukukunun korunmasını istedi. Kethüdâ Abdüssamed, büyük otağda ileri gelenlerle bir toplantı yaptı. Onlardan, askerlerine Ali Tegin ile barışın sağlandığını, onun Semerkand’a doğru bir menzil gerilediğinin duyurularak, dönüş hazırlıklarına başlanmasını, bununla birlikte tedbirli olunmasını emretti (Beyhakî 1982: 372).
Hazırlıklar sürerken Hârizmşâh Altûntâş da vefat etti.1 Kethüdâ Abdüssamed, Hârizmşâh’ı sağlığında ondan aldığı bir mektup ile yine ordunun
ileri gelenlerini huzuruna davet ederek onlara, Hârizmşâh’ın öldüğünü, ancak, bundan önce Ali Tegin ile barış yapıldığını ve diğer bütün olanları bildirdi. Endişelenmemeleri için de Ali Tegin’in durumunun ters yüz olarak ordusunun dağıldığını, şu anda yirmi fersah uzakta bulunduğunu ve Ali Tegin'e ölüm haberi ulaşmadan Ceyhûn’u geçeceklerini bildirdi. Kethüda Abdüssamed, Hârizmşâh’ın ordusundaki Gazneli ileri gelenlerinin itaatlerini sağladıktan sonra, Hârizmşâh’ın komutanlarını davet ederek onlara da Hârizmşâh’ın ölüm haberini verdi ve kendisine itaat edeceklerine dair söz aldı1 (Beyhakî 1982: 373).
Ceyhun nehrinin geçilmesinden sonra, Kethüdâ Abdüssamed, Emirek Beyhakî’ye, bu büyük ordunun emniyetle döndüğünü söyledikten sonra, kendisinin Belh’e Sultan'ın huzuruna gitmek istediğini, ancak, bunun Hârizmşâh’ın ölümü sebebiyle Hârizm’de büyük karışıklıklara sebep olabileceğini belirtti ve ondan şahit olduğu bütün hadiseleri ve Hârizmşâh’ın oğullarının haklarının korunması gerektiğini Sultan’a söylemesini istedi (Beyhakî 1982: 374-375). Nitekim Debûsiye savaşı ile ilgili bütün ayrıntılar Emirek Beyhaki tarafından 18 Cemâdiü'l-Evvel 423 / 1 Mayıs 1032 tarihli mektupla Sultan Mesûd’a bildirildi (Beyhakî 1982: 364).
Mektubun okunmasından sonra Belh’de bulunan Gazneli devlet adamları bu yeni duruma göre bazı tedbirler almak üzere, sınır bölgelerindeki vilayetlere
mektuplar gönderdiler ve gelişmeler hakkında onları bilgilendirdiler. Çagâniyân emîri, gelinen son durum çerçevesinde uyanık olması hususunda uyarıldı. Ali Tegin’den kendilerine bir elçi geleceği, yeni bir fesat çıkmaması için onun bu sulh müracaatının kabul edileceği bildirildi (Beyhakî 1982: 375-376).
Debûsiye savaşının sonuçları hakkında kısaca bir değerlendirme yapacak olursak; Gazneli sultanların hizmetinde çalışan tarihçi Beyhakî, iki tarafın da savaştan kesin bir netice alamadığını hikaye etse de, Türk Hakanlığı’nın, bölgede uzun süredir Gaznelilere kaptırmış oldukları üstünlük ve prestij kaybını, Ali Tegin nezdinde telafi ederek önemli bir başarı kazandıklarını söyleyebiliriz.1 Savaşta yenilgiye uğrayan ya da en azından çekilmek zorunda kalan Hârizmşah Altuntaş’ın ölümü, Hârizm’de meydana gelecek karışıklıkların ve belki de tarihinde ilk kez yenilgiyi tadan Gazneli devletinin küçülme sürecinin başladığının habercisi idi. Diğer taraftan Ali Tegin’in, Sultan Mahmûd devrinde tamamen Türk Hakanlığı’ndan koparılan Mâverâünnehr’in güney vilayetlerini, hatta, Horasan tarafında Belh’i ele geçirme iştiyakı iyice arttı. Ali Tegin kazandığı bu zaferin ardından başkentini Buhârâ’dan, stratejik bir konumda olan Debûsiye yakınlarında kurduğu Kutlug Ordu şehrine taşıdı. Burada kendini “Kutbu’d-Devle ve Nasru'l-Mille Tabgaç Buğra Kara Hakan (Koçnev 2000: 185; Federov 2000; 48; Stephen Album 1998: 76) ilan ederek hem Mâverâünnehr’in metbuu, hem de Balâsâgûn, Tarâz ve Doğu Türkistân’da metbu haklarının bulunduğunu iddia ederek hedefini büyüttü. Başkentini Kutlug Ordu’ya taşıması, aynı zamanda onun, Çağâniyân, Tirmiz, Belh ve Huttâl’ı ele geçirmesini kolaylaştıracak stratejik hedeflerine de uygundu. Bu hedeflere paralel olarak Semerkand’ın önemi artarken, Debûsiye savaşından itibaren, Buhârâ siyasî önemini yavaş yavaş kaybetmeye başladı.
Debûsiye savaşının dikkate değer bir yönü de “Hafiyelik Teşkilatı”’nın oynadığı rol idi ki, Türk Hakanlığı’nın Gazneliler kadar güçlü bir hafiyelik teşkilatının olmadığı anlaşılıyor. Nitekim, bunu, hem Debûsiye savaşındaki gelişmelerden hem de -ileride konusu gelecek olan- Buğra Han Muhammed’in
Selçuklulara gönderdiği casusun Gazneliler tarafından yakalanmasını anlatan Beyhakî’nin rivayetinden anlamak mümkündür1.
Debûsiye savaşında yaralanan Hârizmşâh ölmeden önce posta sorumlusu Emirek Beyhakî’ye, hizmetlerinin ve Gazne devletine olan sadakatinin karşılığı olarak, ölümünden sonra Hârizm’de oğullarının hukukunun korunması ve birinin kendisi yerine tayin edilmesi yönünde Sultan Mesûd’a bilgi vermesini emretmişti. Sultan Mesûd istemeyerek de olsa Hârizmşâh Altûntâş’ın oğlu Hârûn’u, her an isyan bayrağını çekebilecek özel bir konuma sahip olan Hârizm’e tayin etmek zorunda kaldı. Ancak, kuvvetini zayıflatacak bazı tedbirleri almayı da ihmal etmedi. “Hârizmşâh” unvanını kendi oğlu Saîd’e verdi. Hârûn ise Hârizm’de sadece hükümdarın vekili (Halîfetü’d-Dâr) olarak bulunacaktı (8 Cemâdiü'l-Evvel 423 / 22 Nisan 1032 Perşembe). Vezir Abdüssamed de Hârûn’un kethüdası olacaktı. Hârizmşâh Altuntaş’ın diğer oğlu Sittî, Hârizm’e babasının yerine tayin edileceği ümidiyle Gazne sarayında bulunuyordu (Beyhakî 1982: 376). Ancak, Sittî bir gün Sultan Mesûd’un sarayında haddinden fazla içmiş ve hava almak için çıktığı damdan düşerek ölmüştü. Sultan Mesûd ile Hârûn’un arasını açmak isteyen bazı devlet adamları Hârûn’a mektup yazarak, kardeşini Sultan Mesûd’un öldürttüğünü ve Altûntâş’ın diğer oğullarını da teker teker ortadan kaldırma amacında olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine Hârûn, Gazne sarayına yakınlığı ile bilinen kethüdası Abdüssamed ve oğlu
Abdülcabbâr’dan büsbütün endişelenmeye başladı (Beyhakî 1982: 467). Bu yüzden Abdülcabbâr, Hârizm’den kaçmak zorunda kaldı (Beyhakî 1982: 748).
Hârûn, Hârizm’de istiklalini ilan etmek üzere hazırlıklara başladı. Ordusunu takviye için çok sayıda gulam ve at satın aldı. Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Yınallılardan müteşekkil Selçuklular kalabalık askerleri, çadırları, sürüleri ve bütün maiyetleri ile Hârûn’a yardım için, Mâverâünnehr’den Hârizm hududuna geldiler. Hârûn onlara bir çok hediyeler gönderdi ve otlaklar vererek Rıbât-ı Mâşe ve Şerâhân’a yerleştirdi (Beyhakî 1982: 748-749; Cüzcânî I 1363: 247). 17 Şevval 425 / 4 Eylül 1034 Perşembe günü Büst’e bulunan Sultan Mesûd’a, Horasân divan reisi Ebu'l-Fazl Sûrî’den gelen mektupta, Ali Tegin’in gizlice desteklediği Türkmenlerin Merv, Serahs, Bâdgis ve Bâverd’e gelerek huzursuzluk çıkardıkları, ayrıca Ali Tegin ve Hârûn arasında yine gizli olarak bir ittifak yapıldığı, buna göre, Ali Tegin’in Tirmiz ve Belh’e, Hârûn’un da Merv’e yürüyerek iki tarafın Horasân’da buluşacağı bildiriliyordu (Beyhakî 1982: 460). Bu zor durumda ne yapacağını bilemez hale gelen Sultan Mesûd, Belh ve Tohâristân’da güçlü ordularının bulunmasından dolayı Ali Tegin’in saldırıya geçebileceğine ihtimal vermiyordu (Beyhakî 1982: 472). Hârûn’a ise mektuplar yazdırarak nasihatlerde bulundu. Ancak, nasihatler bir işe yaramayınca, Gazneli vezir Abdüssamed'in Hârûn’u öldürmek üzere hazırlattığı suikast planı ele alındı (Beyhakî 1982: 499). Bu arada müttefikler harekete geçmeye hazırlanırken, Ali Tegin’in öldüğüne dair haberler etrafa yayılmaya başladı (Beyhakî 1982: 474). 6 Cemaziüssâni 626 / 18 Nisan 1035 Cuma günü, Belh’den gelen bir mektuba göre, Ali Tegin’in öldüğü1 ve hakimiyeti altındaki topraklarda yerine, çocuk yaştaki iki
1 Beyhakî’nin, Hârizm tarihini özetlediği eserinin son bölümünde Ali Tegin’in ölümünü, Cend hakimi Şah Melik’in, Hârîzm hududuna yerleştirilmiş olan Selçukluları katliama tabi tuttuğu Zilhicce 425 / Ekim-Kasım 1034 tarihinden önce vuku bulan bir olaymış gibi hikaye etmesi, bir çok araştırma eserinde Ali Tegin’in 1034 yılı içinde (yani Ekim-Kasım 1034 öncesi, 1034 kışı ya da 1034 yılının son ayı) öldüğü ve bu sebeple, Selçukluların bundan sonra Hârizm’e gittiği şeklinde yorumlanmıştır (Beyhakî 1982: 749). Bize göre, Ali Tegin’in ölümü en azından 1035 yılının ilk üç ayı içinde vuku buldu ve Selçukluların katliama uğradığı tarihte Ali Tegin sağdı. Zira, Ali Tegin’in öldüğü haberi, Belh’den gelen bir mektup ile, Amûl’da bulunan Sultan Mesûd’a 18 Nisan 1035’de ulaştığına göre, bu tarih ile Selçukluların katliam tarihi arasında en az altı aylık bir süre vardır ki, hızlı atlılardan müteşekkil posta teşkilatına ve güçlü bir istihbarata sahip olan Gaznelilerin, en büyük düşman kabul ettikleri ve gün be gün izledikleri komşuları Ali Tegin’in ölümünü altı ay sonra öğrenmiş olmaları imkansızdır. Kaldı ki, Ali Tegin hayatının son zamanlarında ele geçirmeyi düşündüğü Çağâniyân, Tirmiz ve Belh yakınlarında oyalanarak, fırsat kolluyordu. Herhalde onun ölümü Belh’de Ali Tegin’in muhtemel
oğlundan büyüğü Arslan İlig Yûsuf un geçtiği bilgisi, Cürcân’a gitmekte olan Sultan Mesûd’a Amûf da ulaştı (Beyhakî 1982: 496).
Ali Tegin oğlu Arslan İlig Yûsuf, babasının Hârûn ile yaptığı anlaşmaya sadık kaldı. Sultan Mesûd’un Buhârâ'ya gönderdiği taziye ve tebrikten pek hoşnut olmadı. Zira, kendisine “el-Emîr el-Fâzıl el-Veled (erdemli çocuk (oğul) emîr)” şeklinde hitap olunmakta idi. Şüphesiz ki, bu tarz bir hitabın “yılanın oğluna” olumlu tesir etmesi beklenemezdi (Beyhakî 1982: 496-497). Arslan İlig Yûsuf, Hârûn ile eski anlaşmayı yeniledi. Buna göre, Hârûn, Merv’e gelecek, Ali Tegin oğulları da Çağâniyân ve Tirmiz’e saldırarak, buraları yağmaladıktan sonra Kubâdiyân yolundan Endehûd’a yürüyecekler ve o civarda Hârûn’a iltihak edeceklerdi. Arslan İlig Yûsuf ve kardeşi birlikte Çağâniyân’a saldırdılar. Çağâniyân valisi damat Ebû'l-Kâsım kaçarak Kumicilere sığındı. Çağâniyân'ı yağmaladıktan sonra Dârzengi yolu üzerinden Tirmiz’e geldiler. Tirmiz kalesini kolaylıkla ele geçireceklerine emindiler. Evkâr (اوكار) adında ileri gelen adamlarından birinin komutasında üç yüz kişilik bir atlı birliği, barışla olmazsa savaşla kaleyi teslim almaları için gönderdiler. Ancak, kaledekiler teslim olmayı ret ettikleri gibi, Evkar'ı da esîr aldılar. Bunun üzerine Ordu komutanı Konuş,
saldırılarını önlemek için görevli Gazne ordusu komutanı Ali Dâye tarafından Amûl’daki Sultan Mesûd’a bildirildi (Beyhakî 1982: 472, 496). Bunun ise, belki en fazla bir aylık bir süreyi gerektirdiği düşünülürse Ali Tegin’in Mart 1035’de öldüğüne hükmedilebilir. Nitekim suikast sonucu öldürülen Hârizmşâh Hârûn’un ölüm haberi de Amul’daki Sultan Mesûd’a çok kısa bir süre içinde (üç hafta) bildirilmişti (Beyhakî 1982: 499). Beyhakî, Ali Tegin’in 18 Nisan 1035 tarihli ölüm haberini, kronolojiyi esas alarak anlattığı bölümde 426 / 1034-1035 yılı olaylarında vermektedir (Beyhakî 1982: 474). Halbuki, Hârizm bahsi 432 / 1040-1041 yılı olaylarında ele alınmış olduğundan, Beyhakî, burada Selçukluların içinde bulunduğu çaresizliği izah etmek için, Ali Tegin’in de ölmüş olduğunu belirterek Selçukluların Hârizm’deki trajedisini kronoloji kaygısı taşımadan ele almıştır. Zaten, Selçukluların çaresizlik içinde Gazneli Horasan divan reisi Ebu’l-Fazl Surî’ye yazdıkları mektup, Ali Tegin ve Hârizmşâh Hârûn’un ölümü sonrasında Recep 426 / Mayıs 1035 tarihinde idi. Ali Tegin’e ait 426 /1034-1035 tarihli sikkeler çerçevesinde Türk Hakanlığı numizmatı Koçnev de Ali Tegin’in 1034 yılı sonunda ölmüş olması gerektiğini ifade ederek Beyhakî’nin hatalı olduğu kanaatindedir. Ancak onun da kast ettiği hata, Beyhakî’nin son bölümde verdiği bilgiler olup, Koçnev, Beyhakî’nin kronoloji dayalı anlattığı 426 yılı olayları içinde Ali Tegin’in öldüğü haberinin verildiği 18 Nisan 1035 tarihinden habersizdi. Bunun sebebi, herhalde, Barthold ve Pritsak gibi tarihçilerin Beyhakî’den aktardığı bilgilerle yetinmesi ve ancak, bu bilgileri kritize etmesinden kaynaklanmakta idi (Koçnev 2000: 195).
kaleye bir kaç kez taarruz etmesine rağmen, kale ele geçirilemedi1 (Beyhakî 1982: 497). Bu arada, Arslan İlig Yûsuf un müttefiki Hârûn’un bir suikast sonucu Gazneliler tarafından öldürüldüğü haberi geldi (3 Recep 426 / 14 Mayıs 1035) (Beyhakî 1982: 499). Diğer taraftan, Ali Dâye komutasındaki Gazneli ordusunun Belh’e gelmesi ile, Arslan İlig Yûsuf ve kardeşi, Tirmiz kalesi kuşatmasını kaldırarak Demir Kapı yolundan Semerkand’a dönmeye mecbur oldular (Beyhakî 1982: 498).
Arslan İlig Yûsuf henüz küçük yaşta olması nedeni ile babasının iç ve dış büyük siyasî emellerini gerçekleştirebilecek bir yeteneğe sahip değildi. Bu nedenle daha tahta geçer geçmez, babasının ordu komutanı Konuş, onu ve kardeşini etkisi altına alarak ordu içinde nüfuzunu arttırmıştı. Bundan başka, Ali Tegin’in “tatlı söz ve gümüş” ile her zaman kendisine yardımcı yaptığı Selçuklularla geçinemeyerek, onların askeri yardımından Arslan İlig Yûsuf'u mahrum bırakmıştı. Dolayısı ile Selçukluların yardımı olmadan yapılan Çağâniyân ve Tirmiz seferinin başarısızlıkla sonuçlanması tabii idi (Beyhakî 1982:474, 503).
Ali Tegin ile başlayan ve oğlu Arslan İlig Yûsuf ile devam eden Hârizmşâh Hârûn ittifakı, başarısızlıkla sonuçlanmakla birlikte, yeni bir meseleyi yani Selçuklu meselesini gündeme getirdi. Selçukluların, Hârizmşâh Hârûn tarafından Hârizm hududuna yerleştirildiğini casusları vasıtası ile öğrenen kadim düşmanları Cend hakimi Şâh Melik, ani bir baskın sonucu onları katliama tabi
1 Evkar ve birliği, kaleye yaklaştığında kaleden şecaatli bayraklar semaya yükseldi ve kale ahalisi, gelen bu birliğe, kalenin bütün kapıları açılarak, “eğer cesaretli iseniz girin” diye bağırdı. Nitekim onlar kaleye girmek üzereyken kaledeki atlılar aniden saldırarak hepsini tutuklayıp esir aldılar. Kalanlar ise kaçarak Ali Tegin’in oğlunun yanına gittiler. Daha sonra, Arslan İlig Yûsuf un ordu komutanı Konuş, borularının çalınmasıyla ön tarafa geçti ve başarısız kale hücumundan kurtulanlar da arka tarafta onu takip ile kaleye tekrar yöneldiler. Kale her taraftan kuşatıldı. Çağâniyân’ın yağmalanmasından sonra oradan kaçarak Tirmiz’e sığınanlar arasında Üstaz Abdurrahman da vardı. Onunda rivayetine göre, Ali Tegin’in oğlunun adamları kalenin atlıları ile defalarca savaştılar ve her defasında hezimete uğrayarak kuvvetleri iyice zayıfladı. Bu nedenle moralleri iyice bozuldu. Diğer taraftan Yûsuf'un en cesaretli adamlarından olan ve ilk hücumda esir düşen Evkar'ın taşla vurularak öldürülmesinden sonra kaleden atılması, Yûsufun adamlarını tamamen ümitsizliğe sevk etti (Beyhakî 1982: 497-498).
tutularak, mallarını ve sürülerini yağmalanmıştı1 (Zilhicce 425 / Ekim-Kasım 1034) (Beyhakî 1982: 749). Şimdi ise, bahar ve yaz aylarını Nur-u Buhârâ’da geçirmelerine izin veren müttefikleri Ali Tegin (18 Nisan 1035 öncesi) ve kışın konakladıkları Hârizm’de Hârûn (14 Mayıs 1035) ölmüşlerdi. Can düşmanları Şah Melik dolayısıyla Hârizm’de güven içinde olmadıkları gibi, Ali Tegin oğulları ile araları açık olduğu için Buhârâ’ya da dönemiyorlardı (Beyhakî 1982: 749). Sultan Mesûd, Cürcân’a ulaştığı zaman (19 Mayıs 1035), Horasân divan reisi Ebu’l-Fazl Sûrî'ye mektup2 yazarak, Horasan’a yerleşmeleri hususunda yardım istediler (Beyhakî 1982: 503-504; Cüzcânî I 1363: 248). Bu isteğin reddedilmesi üzerine vuku bulan Nesâ savaşını Gazneliler kaybetti Şaban 426 / Haziran-Temmuz 1035 (Beyhakî 1982: 518; Gerdîzî 1364: 429-430; Cüzcânî I 1363: 248-249; İbnü'l-Esîr IX: 364).
Gaznelilerin Selçuklulara mağlup olduğunu haber alan Arslan İlig Yûsuf ikinci kez Çağâniyân ve Tirmiz’e hücuma teşebbüs etti. Çağâniyân valisinin Kumiciler’den takviye kuvvetler alması ve Gazneli Sipasâlâr Ali’nin de büyük bir ordu ile Belh’e gelmesi, Semerkand'dan üç fersah ilerlemiş olan Arslan İlig
1 Bazı kaynaklarına göre, Selçukluların kadim düşmanları Cend hakimi Şah Melik’in baskınına maruz kalmaları, Hârizmşâh Hârûn’un ihanetinin bir sonucu idi (Cüzcânî I 1363: 247; İbnü'l-Esîr IX: 364; Mirhond IV: 657).
Yûsuf un, seferden vazgeçerek geri dönmesine sebep oldu (Beyhakî 1982: 528-529). Böylece, Yûsuf un Gaznelilere karşı giriştiği ikinci taarruz teşebbüsü de sonuçsuz kaldı. Diğer taraftan Sultan Mesûd’un, Yûsuf un bu teşebbüsüne karşı Çağâniyân valisini tam destekleyerek o taraftan gelebilecek bir tehlikeyi önlemeye çalıştığı, hattâ gerekirse birlikte Ali Tegin’in oğullarına karşı bir sefer yapmayı tasarladığı anlaşılmaktadır1 (Beyhakî 1982: 532).
Gelişmeler
Arslan İlig Yûsuf, başarısız Çağâniyân ve Tirmiz saldırılarından sonra, Belh’e gelmiş bulunan Sultan Mesûd’un muhtemel bir Mâverâünnehr seferini önlemek için Gazneliler ile anlaşma yolunu tercih etti. Bu amaçla, Ukâ lakaplı Musa Tegin ve Semerkand fakihlerinden bir fakih başkanlığında bir elçilik heyetini Belh’e gönderdi. 3 Safer 427 / 7 Aralık 1035 Pazar günü Belh’e gelen elçiler, saray görevlileri tarafından kendilerine yakışır şekilde karşılanmalarına rağmen, Sultan Mesûd, Ali Tegin oğullarına kızgınlığını göstermek için üç gün onları huzuruna kabul etmeyerek bekletti (Beyhakî 1982: 533). Bu arada müzakereleri veziri yürüttü.2 Gazneli devlet adamları Sultan Mesûd’a, ülkede yeterince kargaşa ve meseleler bulunduğunu, hiç olmazsa Ali Tegin oğullarının mesele olmaktan çıkarılmalarının yararını tavsiye ettiler. Bunun üzerine Arslan İlig Yûsufun gönderdiği mektup3 değerlendirilmeye alındı ve babaları
zamanında olduğu gibi bir anlaşmanın yapılması uygun bulundu. Taraflar arasındaki anlaşmanın kendisini yakından ilgilendirmesi dolayısıyla Çağâniyân valisi de görüşmelerde hazır bulundu. Vezirlerden Ebû Muhammed Mesûdî, Ali Tegin oğullarına gönderilmek üzere elçi tayin edildi (Beyhakî 533-534).
Türk Hakanlığı ailesi içindeki gelişmeler, Arslan İlig Yûsuf u Gaznelilere daha çok yakınlaşmaya sevk etti. Ali kolundan Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr 425-426 / 1033-1035’de Özkend’de bulunuyordu ve kardeşi Böri Tegin Ebû îshâk İbrahim b. Nasr, Mâverâünnehr’in gerçek fatihi babasının mirasını ele geçirmek üzere Arslan İlig Yûsuf a yani Ali Tegin oğullarına karşı harekete geçti (428 / 1036-1037). Aynı yıl Hocend'i ele geçirdi. Ancak bu mücadeleler sırasında Ali Tegin oğullarına esir düştü (Beyhakî 1982: 596; Koçnev 2000: 195). Bu arada, Arslan İlig Yûsuf'un kendisinin de mensubu olduğu Hasan kolundan Arslan Han Süleymân ve Buğra Han Muhammed ile de arası iyi değildi. Diğer taraftan Selçukluların Mâverâünnehr’i terk etmiş olmaları, rakipleri karşısında onu askeri açıdan hayli zayıf düşürmüştü. Bu durumda çareyi Gaznelilere müracaat etmekte ve onlara daha çok yakınlaşmakta buldu. Sultan Mesûd’un desteğini almak üzere Alp Tegin ve Buhârâ hatibi Abdullah Fârisî başkanlığında bir elçilik heyetini Belh’e gönderdi. Elçiler 17 Safer 428 / 10 Aralık 1036 Çarşamba günü Belh’e gelerek, merasimle Sultan Mesûd huzuruna çıktılar (Beyhakî 1982: 548-549).
Sultan Mesûd’un, elçilere “Kardeşimiz İlig Han nasıl?” şeklinde yönelttiği sorudan anlaşılıyor ki, daha önce “erdemli oğul emîr” unvanı ile hitap ederek küçümsemiş olduğu Arslan İlig Yûsuf'u, şimdi, iki eşit hükümdar statüsünde taltif etmektedir (Beyhakî 1982: 549). Arslan İlig Yûsuf mektupta1, karşılıklı
evlilikler yolu ile iki hanedan arasındaki ilişkilerin pekiştirilmesi, başta amca oğulları Süleymân Arslan Han ve diğer Türkistân hanları ile aralarındaki ilişkilerin iyileştirilmesi için Sultan Mesûd’un tavassutta bulunmasını rica ediyor, buna karşılık, Gazneli ülkesine göz dikmeyeceklerini ve istenmesi halinde askeri yardımlarda bulunabileceğini vaat ediyordu (Beyhakî 1982: 550).
Arslan İlig Yûsuf un önerileri, bilhassa Selçuklular ve diğer Türkmenlerin faaliyetleri nedeniyle bir hayli zor anlar yaşayan Sultan Mesûd tarafından, en azından Ali Tegin oğullarından emin olmak ve onların kalabalık askerlerinden yararlanma ümidi ile, kabul gördü. Belh divan reisi Abdüsselâm’a mektuplar ve müşâfeheler verilerek, Arslan İlig Yûsuf un elçileri ile Mâverâünnehr’e 23 Safer 428 / 15 Aralık 1036 Sah günü gönderildi. Buna göre, Arslan İlig Yûsuf, Sultan Mesûd’un amcası Nasr’ın kızı ile, Arslan İlig Yûsuf un kızı Sultan Mesûd oğlu Saîd ile nikahlanacaktı (Beyhakî 1982: 551). Anlaşmanın pratikte ne kadar tatbik edildiği ve buna ne kadar sadık kalındığı konusunda kaynaklarda başka bir bilgiye rastlanmıyor. Yalnız, sonraki Türk Hakanlığı ve Gazneliler arasındaki ilişkilerin seyrine bakarak, Mâverâünnehr’de Ali Tegin oğulları ve Horasan’da Gaznelilerin rakipleri karşısında başarısız olmaları, iki taraf arasında gerçekleşen bu son münasebetin pek bir yarar getirmediğini göstermektedir.
-
2.2.7. Arslan Han Süleymân ve Buğra Han Muhammed’e Sultan Mesûd Tarafından Gönderilen Elçilik Heyeti
Kâşgar’dan 19 Şevval 425 / 6 Eylül 1034’de Gazne’ye dönen Ebu'l-Kâsım Husayrî başkanlığındaki Gazne elçilik heyetine Türk Hakanlığı elçileri de refakat etmişti. Türk haknlığı elçilik heyeti içinde yer alan Buğra Han Muhammed’in biri ulemadan diğeri hacib olan iki adamı, Sultan Mesûd’un kız kardeşi Hürre Zeyneb’i, nikahlısı Buğra Han Muhammed’e götürmek ile görevli idi. Sultan Mesûd buna razı iken, Arslan Han Süleymân kaynaklı bir dedikodu etrafa yayıldı.
Buna göre, kardeşi Buğra Han Muhammed, karısı Hürre Zeyneb’in, Sultan Mahmûd’un kızı ve Sultan Mesûd’un kardeşi olması dolayısıyla babasının mirasından pay alması gerektiğini iddia etmekte idi. Sultan Mesûd, bunu haber alınca, bu konuyu oldukça önemsedi ve Buğra Han’ın adamlarını nazik bir şekilde eli boş geri gönderdi. Ardından, Arslan Han Süleymân’a Buğra Han Muhammed’i şikayet ederek, boş hayallere kapılmamasını söyledi. Arslan Han da, güya böyle bir şeyden haberi yokmuş gibi, kardeşi Buğra Han’ı hayli ağır sözlerle azarladı. Bunun üzerine, Buğra Han Muhammed, bir taraftan kardeşi ile arasındaki ilişkiyi keserken, diğer taraftan da Gaznelilere karşı düşmanca siyaset izlemeye başladı. Öyle ki, Selçukluların, Beytoğdı idaresindeki Gazneli ordusunu Şaban 426 / Haziran-Temmuz 1035’de Nesâ’da yenilgiye uğrattığı haberi Türkistân’a yayıldığında, bundan çok hoşnut olan Buğra Han, “dostu ve yetiştirmesi (eğittiği)” Selçuklu Tuğrul’u Gazneliler aleyhine kışkırttı. Şayet, Gaznelilere karşı harekete geçerse, istediği kadar askeri yardımında bulunabileceği sözünü verdi (Beyhakî 1982: 572). Bu gelişmelerden haberdar edilen Sultan Mesûd’un endişelenmesi yersiz değildi. Zira, Buğra Han’ın Türkmenlere gönderdiği bir casus, ayakkabı tamircisi kılığında Amûye yolunda Ceyhûn’u geçerken yakalanmıştı. Tamir malzemelerinin saplarının içine açılmış oyuklara gizlenilerek üzeri cilalanmış halde bulunan mektuplar, Tuğrul, Çağrı, Yabgu ve Yınallılara hitaben yazılmıştı. Mektuplarda, “Ayak direyin, ne kadar adam gerekirse isteyin, gönderelim.” deniliyordu. Sultan Mesûd, derhal Arslan Han’a bir mektup yazılarak gönderilmesini ve “Han’ın buna rıza göstererek, işlerin bu mecrada gitmesi, iyi değildir.” denmesini emretti. Ancak, Ebû Nasr Mişkân Sultan Mesûd’a, “Bizim Türklere (Türkân) yakınlaşmamız zaruretten kaynaklanmaktadır. Eğer bir fırsat ele geçirirlerse bizi bırakmazlar ve bize itibar etmezler.” şeklindeki babası Sultan Mahmûd’un sözlerini hatırlatarak, bir gerginliğe sebebiyet verilmemesini, casusa yüz dinar verilerek Hindistân’a gönderilmesini, mektupların şimdilik saklanmasını ve Arslan Han ile Buğra Han’a elçiler gönderilmesini ve böylece, iki kardeşin arasının düzeltilerek Buğra Han’ın yeni bir fesada yönelmesinin önlenmesini tavsiye etti. Sultan Mesûd tavsiyeleri dikkate aldı ve fakih Ebu Sâdık et-Tebânî başkanlığında bir elçilik heyetini on bin dinardan fazla para ile Gazne’den Türkistân’a gönderdi (7 Zilkade 428 / 22 Ağustos 1037 Sah) (Beyhakî 1982: 572-573).
Elçiler Türk Hakanlığı ülkesinde bir buçuk yıl kaldılar. Bu süre içinde Kâşgar’da Arslan Han ve Tarâz’da Buğra Han ile müzakerelerde bulundular. Bu arada, 4 Zilhicce 428 / 18 Eylül 1037 Pazar günü Sultan Mesûd’un Gazne’de
yaptığı festivale Arslan Han, Buğra Han ve (Sökmen valisi Leşker Han ?)'ın elçilerinin de katıldığına bakılırsa, iki ülke arasındaki mutat resmi münasebetin her şeye rağmen devam ettidiği anlaşılıyor. Daha önce Türk haknlığına gönderilen ve dönüş yolunda hastalanarak ölen Ebu Tâhir et-Tebânî’nin akrabası olan Ebu Sâdık et-Tebâni, maharetli bir diplomat idi. Buğra Han, onun münazara kabiliyetine hayran kalmış ve bu yönü ile onu Ebû Hanîfe’ye benzetmişti. Ebu Sâdık et-Tebânî, bütün meseleleri ikna yolu ile birer birer çözerek, Arslan Han vc Buğra Han ile ayrı ayrı anlaşmalar yaptı. 430 /1038-1039 yılı içinde Gazne’ye başarı ile döndüğünde, ödül olarak kendisine Nişâbûr kadılığı verildi (Beyhakî 1982: 574).
Türk Hakanlığı ülkesinde bitmeyen iç mücadeleler, Sultan Mesûd’un Türk Hakanlığı ülkesindeki muhataplarının sayısını arttırmakta idi. Bu çerçevede, nüfuzunu artıran her yeni Türk Hakanlığı hanedan mensubu ile mücadele ya da anlaşma yolundan birini tercih etmek zorunluluğu vardı. Her bir taht iddiacısını diğerlerini kırmadan memnun etmek mümkün olmadığından, Gazneliler ve Türk Hakanlığı arasında sürekli bir barışın kurulması da imkansız hale geliyordu.
Böri Tegin babası Mâverâünnehr fatihi İlig Nasr’ın mirasını ele geçirmek üzere harekete geçmiş ve bu mücadeleler sırasında Ali Tegin oğullarına esîr düşmüştü. Şimdi, Arslan İlig Yûsuf un hapsinden kurtularak bir gurup atlı ile Özkend’e, kardeşi Aynü’d-Devle Muhammed’in yanına kaçtı ve Gazneliler nezdinde teşebbüste bulunarak mücadelesinde kendisine destek aradı (429 / 1037-1038) (Beyhakî 1982: 596). Gazneliler onun hanedan mensubu ve merhum babası İlig Nasr’ın saygın ve meşhur birisi olmasını dikkate alarak, ne yapmak niyetinde olduğunu açıklayan bir mektup ile bir elçi göndermesini talep ettiler (Beyhakî 1982: 597). 429 yılı Şevval ayı sonu / Ağustos 1038’de Böri Tegin’den gelen mektup, Sultan Mesûd ve Gazne yönetimi tarafından değerlendirilerek, Ali Tegin oğullarından habersiz, Böri Tegin’e “el-Emîr el-Fâzıl” (erdemli emîr) lakabı ve “Emîr” adının verildiğini tescil eden bir mektubun kendisine cevap olarak gönderilmesi uygun görüldü. Gazneliler bu mektupla, Böri Tegin'in varlığını resmen kabul ederken, daha önce Ali Tegin oğullan ile yaptıkları dostluk anlaşmasını da ihlal etmiş oluyorlardı (Beyhakî 1982: 597-598).
Ancak, Böri Tegin, kardeşi Aynü’d-Devle’nin yanında barınamadı. Bu durumda kendisine yer aramaya başladı. Ali Tegin oğullarının hakim olduğu vilayetlere gidemezdi. Çağâniyân bölgesine de yerleşemezdi. Çünkü, buranın valisi genç olmakla beraber, hatırı sayılır kuvvetlere sahipti (Beyhakî 1982: 609-610). Böri Tegin çaresiz olarak Perke’de Kumici Türklerine sığındı. Hulbuk ve Huttâl’dan gelen haberlere göre, Böri Tegin üç bin atlı ile Hulbuk’a yönelerek insanlara zulüm etmekte idi1. Sözde, Sultan Mesûd’un ordusuna hizmet için gelmişti (Beyhakî 1982: 608). Halbuki, Huttâl sınırında her yeri yağmalamakta idi. Bu sırada bölgede bulunan Gazneli vezir, yol güzergahını değiştirdi ve Böri Tegin ile yazışarak, iddiası doğıu ise, itaatini göstermesini beklediğini bildirdi. Bu gelişmelerden Sultan Mesûd’u da haberdar etti (Beyhakî 1982: 608-609).
Sultan Mesûd ve veziri, Pezguzek yolunda Cevkânî menzilinde buluştular. Baş başa yaptıkları değerlendirme sonrasında Sultan Mesûd, Böri Tegin meselesinin öncelikli bir konu olduğuna kara verdi (Beyhakî 1982: 609). Eylül 1038’de Pervaz’a gelerek, bizzat kendisi ordunun başında Böri Tegin üzerine yürümek için hazırlıklara başladı. Bunu duyan Böri Tegin, Âb-ı Penc’e döndü. Uzak bir yere yerleşerek, Gazneli vezire hitaben yazdırıp gönderdiği mektupta, hizmet için hazır olduğunu, Vahş ve Hulbuk sınırında olanlardan haberi olmadığını bildirdi. Bunun üzerine Gazneli vezir, Sultan Mesûd’a bazı tavsiyelerde bulundu. Buna göre, bizzat sefere katılması doğru değildi. Böri Tegin’in elçileri gelince, onların dinlenmesini ve bir anlaşmanın yapılması daha doğru olacaktı. Zira, Böri Tegin hem oldukça cesur, hem de askerî birlikleri vardı. Halbuki onunla savaşmayıp, Sultan’ın tam teçhizatlı bir ordu ile Horasân’da Türkmenlere karşı yürümesi, daha yararlı olacaktı (Beyhakî 1982: 610). Sultan Mesûd, her an Huttâl’a saldırmaya hazır Böri Tegin’i, Türkmenlerden daha tehlikeli gördüğünden, vezirin nasihatlerine itibar etmedi (Beyhakî 1982: 611).
Sultan Mesûd, 14 Safer 430 / 15 Kasım 1038’de Belh’e geldi. Huttâl halkının Böri Tegin’den zulüm gördüğü şikayetlerine, bir de onun, Horasân’ı istila etmesi için Selçuklulara destek verdiği yönünde abartılı duyumların katılması, Sultan Mesûd’un Böri Tegin meselesini öncelikle çözme arzusunu
1 Gerdîzî bu durumu 428 / 1036-1037 yılı sonunda gerçekleşen olaylar arasında anlatır. Buna göre, “Büyük Han” Kadır Han öldüğü için, Böri Tegin ve askerlerinin reâyâyı rencide ettiği ve bu nedenle, Mâverâünnehr tarafında karışıklık çıktığı Sultan Mesûd’a haber verilmişti (Gerdîzî 1363:433-434).
güçlendirdi. Devlet adamları ile yaptığı toplantıda, Mâverâünnehr’e Böri Tegin üzerine yürüyerek, kış mevsiminde bu işin sonuçlandırılacağını, baharda ise, Horasân’a Selçuklular üzerine yöneleceğini bildirdi (Beyhakî 1982: 615). Sultan Mesûd’un kararının doğruluktan uzak olduğunu gören veziri, kararından vazgeçmesi için daha pratik ve kazançlı bir öneride bulundu. Suyun yere indiği anda donduğu bir vakitte Mâverâünnehr’e sefer yapmaktansa, anlaşma içinde oldukları Ali Tegin oğulları ve Çağânıyân valisine, Böri Tegin meselesinin çözümü havale edilebiridi. Böylece, Böri Tegin ve adamları Mâverâünnehr’den kovulur, muhtemel bir yenilgi söz konusu olursa, bundan Gazneli ordusu bir zarar görmeyeceği gibi, gerekirse, yaprakların yeşillendiği ya da mahsûllerin toplandığı mevsimlerde bölgeye bir sefer yapılabilirdi (Beyhakî 1982: 616).
Böri Tegin üzerine yürüme düşüncesinde ısrarlı olan Sultan Mesûd, Mâverâünnehr’e sefer için, Belh’den Tirmiz’e hareket etti ( 19 Rebiülevvel 430 / 18 Aralık 1038). Ceyhûn üzerine yaptırdığı köprüden geçerek Tirmiz’e geldi. Bu ayın sonuna doğru Tirmiz’den Çağâniyân’a yöneldi. 3 Rebiülahir 430 / 2 Ocak 1039 tarihinde oradan ayrılarak Soman boğazı yoluna doğru gitti (Beyhakî 1982: 619; Gerdîzî 1363: 434). Karşısına hiç kimse çıkamadı (Gerdîzî 1363: 434). Ancak, 9 Rebiülahir / 8 Ocak Pazar günü yol üzerinde Sultan Mesûd’a vezirinden kötü haberler ihtiva eden bir mektup geldi. Mektupta, Selçuklu Çağrı Bey Davûd’un güçlü bir ordu ile Cüzcân’a yöneldiği, amacının Ceyhûn’a gelerek köprüyü yıkmak ve nehrin iki yakasını ele geçirmek olduğu, eğer bunu gerçekleştirirse devletin heybetinin zail olacağı haber veriliyordu. Üstelik, Böri Tegin, Soman’a yürmüş ve boğazı ele geçirmişti. Buraları iyi bilen kabiliyetli adamları vardı. Bu şartlar altında Sultan Mesûd gizlice Tirmiz’e doğru dönmeye karar verdi (12 Rebiülahir / 11 Ocak Cuma). Böri Tegin bunu fırsat bilerek Gazneli ordusunun eşyalarından, at ve develerinden müteşekkil ağırlıklarını yağmaladı. Sultan Mesûd 26 Rebiülahir / 25 Ocak Cuma günü Tirmiz’e dönebildi (Beyhakî 1982: 619-620; Gerdîzî 1363: 434).
Böri Tegin, Kumici Türklerinin desteğinin yanı sıra Selçuklular ile kurduğu bağlantı sayesinde, Sultan Mesûd’un yanlış ve uğursuz1 Mâverâünnehr seferi başarısızlıkla sonuçlandı. Böylece, Mâverâünnehr’de itibarı artan Böri Tegin, muhtemel yeni bir seferi önlemek ve ilişkileri düzeltmek amacıyla Sultan
1 Sefere çıkılacağı günlerde Sultan’ın oğlu Saîd ve Belh sahib-i beridi Ebu’l-Kâsım’ın ölümleri uğursuzluk olarak yorumlanmıştı (Beyhakî 1982: 617).
Mesûd’a bir mektup gönderdi. Çağâniyân valisi genç yaşta halef bırakmadan ölmesi dolayısı ile, Kumicelere desteğe giden Böri Tegin’e, Sultan olumlu cevap verdi. Şimdi, Türkmen meselesi daha önemli kabul edilmekte olduğundan, Gazneliler, Mâverâünnehr’e yönelik mevcut siyasetlerinde değişikliğe gittiler. Böri Tegin ile, onun büyük düşmanı Ali Tegin oğullarının birbirlerini vurmasını beklemek, yani “Köpekler ineğe saldırsın.” siyaseti, menfaatlerine daha uygundu (Beyhakî 1982: 623).
Böri Tegin’in gün geçtikçe Mâverâünnehr’de kuvveti ve desteği artıyordu (Beyhakî 1982: 625). 431 / 1039-1040 yılı başında Gazne yönetimine gelen haberlere göre, her taraftan düşmanlar (Türkmenler) hazırlık yapmakta olup, onların Böri Tegin’e verdiği destek sonucu Mâverâünnehr’i Ali Tegin oğullarından almasına ramak kalmıştı (Beyhakî 1982: 654). Böylece, Gaznelilerin Ceyhûn boyunca komşusu olacaktı ki, Gazneliler Mayıs 1040 Dandanakan savaşında Selçuklulara mağlup olarak bütün Horasân'ı kaybettiler. Belh’i ve Gazne’yi terk ederek, Hindistan’a çekilme niyetinde olan Sultan Mesûd’un, Böri Tegin’e Belh ve Toharistan'ı vererek onunla Selçukluları birbirine düşürmeyi hedefleyen son teşebbüsleri de boşuna idi (432 / 1041-1042) (Beyhakî 1982: 725).
Sultan Mesûd, Dandanakan savaşında Suçluklulara mağlup olarak Gazne’ye doğru harekete geçti. Bu arada Selçuklular, Türkistân hanlarına (Arslan Han Süleymân ve Buğra Han Muhammed), Ali Tegin oğullarına (Arslan İlig Yûsuf), Aynü’d-Devle’ye (Muhammed b. Nasr) ve bütün Türkistân ileri gelenlerine (Böri Tegin İbrâhîm b. Nasr ve Togan Han Muhammed) zaferlerini bildirmek üzere zafernameler gönderdiler. Bundan başka, kendi aralarında, Tuğrul’un bin atlı ile Nişâbûr’a, Yabgu’nun Yınallılarla birlikte yerleşmek için Merv’e, Çağrı Davûd'un ise Belh ve Tohâristân'ı ele geçirmek üzere o tarafa gitmesine karar verdiler (Beyhakî 1982: 694-695). Sultan Mesûd, Türk Hakanlığı’nın olup bitenleri bu şekilde Selçukluların ağzından öğrenmelerinin sakıncalarını önlemek ve içinde bulunduğu zor şartlardan kurtulmasına yardımcı olması ümidi ile, bir mektup yazılarak acele Arslan Han Süleymân’a gönderilmesini yararlı gördü (Beyhakî 1982: 696). Gazne’ye yedi merhale
uzaklıkta bulunan Rıbât-ı Kervân’dan Arslan Han Süleyman’a gönderdiği mektupta, Horasân’da yaşananlar özetle anlatılmakta, gelip geçici olduğu düşünülen bu durum karşısında, aralarında uzun süreden beri tesis edilmiş olan dostluğa binaen, askeri yardımda bulunması, hatta, mümkünse bizzat gelerek bu belayı (Selçukluları) def etmesi rica edilmekte idi (Beyhakî 1982: 697-701).
Arslan Han Süleymân, bu sırada ülkede şiddetlenen iç savaşların ve bozadan dengelerin yarattığı kaos nedeni ile, Sultan Mesûd’a yardım elini uzatması imkansızdı. Bu arada Sultan Mesûd maneviyatı bozulmuş halde 21 Haziran 1040 tarihinde Gazne’ye geldi. Türk Hakanlığı’nın muhtemel bir yardımını beklemeyi gerekli görmeden, Gazne’den 15 Kasım 1040’da ayrılarak Hindistân’a gitmek üzere maiyeti ve bütün hazinesi ile birlikte yola çıktı. Hazineye göz koyan Türk ve Hindli gulâmların isyanı sonucu, kardeşi Muhammed ikinci kez sultan ilan edilirken, sığındığı Rıbât-ı Mârigale’de yakalanan Sultan Mesûd öldürüldü (11 Cemâdiü’l-Evvel 432 / 17 Ocak 1041) (Gerdîzî 1363: 440).
Türk Hakanlığını teşkil eden Türk boyları ile Oğuzların öteden beri kavgalı olduklarını kaynaklar kaydetmiştir (Yakûbî 1988: 61; İbn Fakîh 1996: 638; Gerdîzî 1363: 547; Kâşgarî I 1992: 394). Bu kavgaların ekseninde, ana geçim kaynağı hayvancılık olan atlı çoban Türk boylarının birinci derecede ihtiyacı otlak ve meraların yer aldığına şüphe yoktur. Bununla birlikte İslam kaynaklarında, Türk boylarını birbirleri ile mücadeleye sevk eden önemli bir sebep olarak “Yada Taşı yani Yağmur Taşı” meselesi işlenmiştir. Oğuzlar ve diğer Türk boyları arasında iktidar sembolü olarak kullanılan “Yağmur Taşı1”, Hakanlar Hakanı Kara Hakan’ın hakimiyet sembolü idi (Cüveynî 1999: 104; Agacanov 2002: 187). Efsaneye göre, Türklerin atası Yâfes’den Oğuz, Karluk, Hazar v.b. Türk gruplarına miras kalan ve bütün Türklerce bilinen yağmur taşına sahip olmak adına Türk boyları, birbirleri ile çatışmaya girişmişler ve çözüm olarak yapılan kura çekiminde yağmur taşı Karlukların2 hissesine düşmüş, ancak,
Oğuzların beyi Beygu, Karluklara bu taşın sahtesini vermişti. Bunun üzerine yapılan savaşta Beygu ölmüştü (Gerdîzî 1363: 547; Mücmelü’t-Tevârîh 1318: 102-103). İşte, artan nüfusa bağlı olarak otlak ve mera darlığı’nın şekillendirdiği siyasi mücadele, istenildiği zaman kurak bozkırları yeşerten yağmuru yağdıran büyülü “Yağmur Taşı” ile sembolize edilirken, hem Türklerin Batı’ya göçlerinin sebepleri hakkında ip uçları verilmekte, hem de eski dönemlere dayanan Karluk ve Oğuz mücadelesine meşru bir zemin hazırlanmaktadır.
Türgişlerin zayıflamasına paralel olarak 756 yılından itibaren güçlenen Kartuklar, Tokmak ve Talas'ı ele geçirdiler (766-779) (Salman 1998: 85). Muhtemelen bu fethin ateşlediği göç hareketleri ve bunun sağladığı fırsatlar sonucunda, Horasan tarihçilerinden birinin1 açıkça ifade ettiği gibi, Oğuzlar daha Halife Mehdî (775-785) zamanında Türklerin en uzağındaki sınır boylarından (Çu ve Talaş bölgelerinden) Mâverâünnehr’e (Aşağı Seyhun boylarına) gelerek Müslüman olmuşlardı (İbnü'l- Esîr XI: 155; Sümer 49). Nitekim, İdrisî, Aşağı Seyhûn’da Fârâb ve Gencide arasında eski zamanda Müslüman olmuş Oğuzların yaşadığını söyleyerek bunu teyit etmektedir (İdrîsî II 1989: 705). Müslümanlarla Türkler arasında bir ticaret merkezi olan Tarâz’da, şehrin kuzeyine sahip olan Kartuklarla (Çiğiler) çoğu zaman savaşmak durumunda kalan şehir halkı her halde yerleşik Oğuzlardı (İdrîsî II 1989: 705). Mahmûd Kâşgarî’nin bahsettiği Oğuzların süregelen Çiğil2 düşmanlığı, bu olayların hatırası ile ilgili olmalıdır (Kâşgarî I 1992: 394). İslam literatüründe “Oğuz” adına ilk kez yer veren Belâzurî’nin eserine göre, el-Mutasım (833-842) halife olduğunda askerlerinin çoğunluğu Mâverâünnehr, Soğd, Fergâna, Uşrûsene ve Şâş halkından müteşekkildi ve İslam’ın hakim olduğu bu bölgelerin halkı, Seyhûn doğusunda kalan Türklerle savaşmaktaydı. Bu çerçevede, Horasân valisi Abdullah b. Tâhir de, oğlu Tâhir’i Guziyye (Oğuzlar) ülkesine savaşa göndermiş, o da, kendisinden önce hiç kimsenin ulaşamadığı yerleri feth etmişti (838-840) (Belâzurî 2002: 628). Hurdazbih ise, Tâhir’in, bu seferden bir çok ganimetle birlikte Oğuzlardan bin kişiyi esir aldığını ve esirlerin değerinin altı yüz bin dirhem tuttuğunu
söylemektedir (Hurdazbih 1889: 37). Ancak her iki kaynak da seferin yapıldığı Oğuz ülkesinin nerede bulunduğunu açıklamamıştır.
Türkler hakkında önemli bilgiler veren X. asır İslam coğrafyacıları, İsfîcâb’dan Hârizm’e kadar olan aşağı Seyhûn boylarından, Aral gölünü kuzey yönünde çevreleyerek güney batıya doğru Hazar denizine ve kuzey batıda İtil nehrine kadar uzanan sahalarda Oğuzların yaşadığını haber vermektedir (İstahrî 1927: 286; İbn Havkal 1938-1939: 467; Hududu’l-Âlem 1983: 86). Buna göre, X. asra doğru Oğuzlar, Abbasî halifeliğini Hazar’ın güney doğusundan Aşağı Seyhûn boylarına kadar yarım hilal şeklinde kuşatmakta ve İslam ülkelerine komşu bulunmakta idi. Şu halde, Horasan valisinin oğlu ve halefi Tâhir’in, geniş bir alanı kapsayan Oğuz ülkesinin hangi bölgesine sefer yaptığını tespit etmek bir hayli zordur. Barthold mezkur seferin bugünkü Türkmenistan bölgesinde bulunan Oğuzlar üzerine yapıldığını söylemektedir (Barthold III 1962: 94). Buna karşın F. Sümer, bunun, Aşağı Seyhûn boyunda yaşayan Oğuzlara yönelik bir sefer olduğundan emin görünmektedir (Sümer 1992: 49). Her halükarda, Oğuzların VIII. asrın son çeyreğinden X. asrın ortalarına kadar geçen süre zarfında Abbâsî hilâfetinin kuzey doğusunda önemli bir siyasî güç haline geldikleri dikkati çekmektedir.
Mücmelü’t-Tevârîh'de Oğuz hükümdarına “Beygu / Baygu” denildiği kaydedilmektedir (1318: 421). Kartukların yanı sıra Oğuz hükümdarına da Cabbûya (Yabgu) denilmekte idi (Hârizmî 1895: 120). 922 yılında Oğuz ülkesinden geçen İbn Fadlan, Oğuz hükümdarına “Yabgu” denildiğini söyler (İbn Fadlân 1939: 15; İbn Fadlân 1975: 34; İbn Fadlân 1979: 131).1 Oğuz yabgusu,
Seyhûn nehrinin Aral gölüne döküldüğü mecraya iki mil uzakta yer alan Yengi Kend’de kışı geçirmekte idi ki, İdrisî’ye göre bu şehir, Oğuz ülkesinin başkenti el-Karyetü'l-Hadîse yani, Farsça adıyla Dih-i Nev idi. Şehirde Müslümanların yanı sıra göçebe ve yerleşik Oğuzlar oturmakta idiler (Îdrîsî II 1989: 706). Güneyde Hârizm’in başkenti Cürcâniyye, Oğuzların ticaret yaptıkları önemli bir merkezdi (İstahrî 1927: 299). Aşağı Seyhûn’da ise bu işlevi Sabrân şehri üstlenmişti (Îdrîsî II 1989: 705). Sınır boylarında İslam ülkelerine yapılan akın ve yağmaların durduğu barış zamanlarında Oğuzlar, bu şehirlerde hayvan sürülerini, av hayvanlarını ve bunlardan elde ettikleri ürünlerini satarlar ve ticarî anlaşmalar yaparlardı. Ticaretin önemli bir boyutu Türk köle ticareti idi. Diğer Türk boylarında olduğu gibi, Oğuzlar da gerek kendi aralarında gerekse başka Türk boyları ile yaptıkları savaşlarda elde ettikleri esirleri bu ticaret merkezlerine getirerek İslam ülkelerine ihraç ederlerdi (İstahrî 1927: 288). Buna ilaveten, Sâmânîlerin Seyhûn ötesine gerçekleştirdikleri başarılı seferlerde elde ettikleri esirlerin adedi1 dikkate alındığında, X. asrın ortalarında İstahrî’nin, Mâverâünnehr askerlerinin Türklerden müteşekkil olduğunu söylemesini tabii karşılamak gerekir (İstahrî 1927: 291). Nitekim, aynı asrın sonlarına doğru Türk Hakanlığı, Mâverâünnehr’e geldiğinde karşılarında, Sâmânî ordusuna komuta edenlerin bir zamanlar köle olarak satılmış ya da esir alınmış Türkler olduğunu gördüler. Sâmânîlere ölümüne kadar sadık kalan ve atası Karluk bölgesinde Barshan şehrine dayanan Gazneli Sebüktegin’in Karluk menşeinden gelmesi mümkünken, İlig Nasr’ın hapsinden kurtularak Hârizm’e kaçan son Sâmânî üyesi Muntasır tarafından ordu komutanı olarak atanan ve Türk Hakanlığı ordusunu birkaç kez yenmeyi başaran Arslan Bâlû (Yâlû), Oğuz Türklerine mensup bir köle idi (Togan 1985: 89).
Türk Hakanlığı ile Oğuz Yabguluğu arasında cereyan eden siyasî olayları ayrıntılı olarak tespit edecek yeterli kaynağa sahip değiliz. Ancak, İbnü'l-Esîr 548 / 1153-1154 yılı olaylarını ele aldığı sırada, Oğuzların VIII. yüzyılın son çeyreğinde Mâverâünnehr’e gelişleri ve sonrasında izledikleri politikaları özetlemekte, dolayısı ile Türk Hakanlığı ile ilişkilerinin genel seyri hakkında bazı ipuçları vermektedir. Buna göre, Oğuzlar daha Mâverâünnehr’e gelir gelmez
buradaki olaylara müdahil olmaya başladılar. Sıra dışı bir şahsiyet el-Mukanna1 lakaplı Hâşim ibn Hekîm, tanrılık iddiasında bulunarak taraftarları ile Mâverâünnehr’de ayaklandı. Halife Mehdî (775-785), üzerine kuvvetler gönderince o da Oğuzları yardıma çağırdı (İbnü'l-Esîr XI: 155). Nerşahî, bu olayda Oğuz adını zikretmeyip, Mukanna’nın Türkistân’daki Türkleri Mâverâünnehr’e davet ettiğini söyler ki, bunun, Aşağı Seyhûn’da yaşayan Oğuzlar olacağı açıktır. Oğuzlar el-Mukanna’ya yardım etmekle birlikte, Mâverâünnehr’i yağmalayıp bir çok esir aldıktan sonra, desteklerini geri çektiler (Nerşahî 1363: 93; Îbnü’l-Esîr XI:155-156). İşte, İbnü'l-Esir’e göre, Oğuzlar içinde bulundukları her devlette bunu yapmayı adet haline getirmişlerdi ki, aynı şeyi “mülûkü'l-Hâkâniyye’”ye yani, Türk Hakanlığı hakanlarına da yapmışlar ve bu nedenle, Karluklar tarafından yurtlarından koyulmuşlardı (İbnü'l-Esîr XI:156).
Hem Türk Hakanlığı’nın hem de Oğuz Yabguluğunun genişleme alanı Mâverâünnehr ve Horasan idi. Ancak, X. yüzyılın sonuna doğru Türk Hakanlığı, Mâverâünnehr’de Sâmânîlere alternatif olabilecek bir iktidarı temsil etmekte iken, dağılmaya yüz tutmuş Oğuz Yabguluğu için Mâverâünnehr, sığınılacak yeni bir yurt ya da en azından yağma edilebilecek bir bölgeyi ifade etmekte idi. Oğuz Yabgusu, kuzeyde Kıpçakların, güneyde Selçukluların tazyiki karşısında iyice bunalmış bir durumda idi ki, Türk Hakanlığı karşısında yenilgiye uğrayarak Mâverâünnehr’i terk etmek zorunda kalan ve son bir ümitle Horasân’da devletini yeniden ihya etmeye çalışırken, Hârizmşâhlar ve Gazneliler tarafından tam bir hezimete uğratılan Sâmânî hükümdarı Muntasır’ın Oğuzlara sığınması, Oğuz yabguluğu ile Türk Hakanlığını karşı karşıya getirdi. Daha düne kadar Müslümanlardan haraç almak için savaşlar yapan Oğuz Yabgu’su, Gerdîzî’ye göre, Müslüman oldu ve Sâmânî Muntasır ile sıhrî akrabalık tesis etti (1003) (Gerdîzî 1363: 383). Utbî bu Oğuzların, Sâmânilere meyilleri olduğundan bahseder (Menînî I, 1286: 335; Curfâdekânî 1377: 192-193).
Oğuz Yabgusu’nun Müslüman olması, onun siyasî açıdan ne kadar zor durumda olduğunu göstermektedir. Nitekim, daha önce Satuk Buğra Han, İlteber Almış ve Selçuk Bey’in İslam’ı kabul etmelerinde de benzer siyasî şartların önemli bir katkısı olmuştu. Türk hakanlığına karşı Muntasır’a yardım sözü veren Oğuzlar, Şevvâl 393 / Ağustos 1003’de Muntasır ile birlikte İlig Nasr üzerine Buhârâ’ya yürüdüler. Kuhek’de Subaşı Tegin idâresindeki Türk Hakanlığı ordusunu yenilgiye uğrattılar. İlig Nasr bunu duyunca Türk boylarından topladığı büyük bir ordu ile Semerkand sınırına geldi. Oğuzlar, sabaha karşı bir baskın ile İlig Nasr’ın ordusunu da bozdular ve ileri gelen on sekiz kişiyi esir aldılar. Ordunun ağırlığını yağma ettiler. Esirleri ve ganimetleri yanlarına alarak yurtlarına döndüler. Oğuzlar arasında ikâmet etmekte olan Sâmânî Muntasır, onların bu esirlere mukâbil İlig Nasr’dan alacakları fidyeyi kendisine tercîh etmeleri, İlig Nasr ile yaptıkları savaşa pişman oldukları, özür dilemek için ona elçi gönderdikleri ve esîrleri iâdeye hazır oldukları şeklindeki bir şâyia üzerine endişeye kapılarak üç yüz atlı ve dört yüz yayadan oluşan birliği ile onlardan ayrıldı (Menînî I, 1286: 336-337; Curfâdekânî 1377: 192-193; Gerdizî 1363: 383).
Muntasır'ı yüz üstü bırakan Oğuzların tavrı1, İbnü'l-Esîr’in yukarıda zikrettiğimiz onlar hakkındaki görüşünü doğrular nitelikte olmakla birlikte, her ne kadar elde edilen ganimetler cazip olsa da. ister Yabgu’ya bağlı (Yengi Kend) Oğuzlar, isterse Selçuklu (Cend) Oğuzları, Salur Oğuzları veya Mâverâünnehr’e yerleşmiş bulunan başka Oğuz boyları olsun, onlar ile son Sâmânî hükümdarı arasındaki ittifakların sağlam olmadığı anlaşılmaktadır. Belli ki, her taraftan desteği kesilmiş olan Sâmânî hükümdarının, esas Türk Hakanlığı kuvvetleri karşısında hiçbir şansının kalmadığını gördüler ve dolayısıyla, şimdiden, bölgenin yeni hakimleri ile uzlaşarak geleceklerini güven altına almanın daha yararlı olacağını anladılar. Ancak, bölgenin yeni hakimlerine bağlılıkları da Sâmânîlere olan bağlılıklarından pek farklı olmayacağı açıktır.
Oğuz yabguluğunu temsil eden el-Berânî1 hanedanı (Yazır boyu) ile Selçuklu Oğuzları (Kınık boyu) arasındaki Mâverâünnehr’i yurt edinme amacını taşıyan ve Oğuz efsanelerine yansıyan şiddetli mücadele, Türk Hakanlığı’nın Oğuz politikası için, geniş bir vizyon sunmakta idi (Reşîdeddîn 1982: 71-74; Ebu'l-Gâzi: 76-78). Oğuz Yabguluğu, siyasî yapı itibarıyla, bütün Oğuz boylarını tek bir çatı altında tutabilecek güçlü, daimî bir birliği ve dayanışmayı temsil etmiyordu. Hududu'l-Âlem, Oğuz boylarının birbirleri ile geçimsizliklerinden dolayı her boyun bir önderi bulunduğundan bahsetmektedir (Hududu’l-Âlem 1983: 87). Seri olarak kurulması ve sökülerek taşınması kolay keçe çadırlarda yaşayan ve yabguluğun nüfusça en büyük kesimini oluşturan atlı çoban savaşçı Oğuz boyları, Hazar’dan İsfîcâb’a kadar sınır oldukları İslam ülkelerine devamlı surette akınlar ve yağmalar yaparak geri dönerken, merkezî otorite ile ihtilafa düşmeleri halinde ya da siyasî bütünlüğün zaafa uğradığı zamanlarda yurtlarını terk ederek, İslam ülkelerine sığındıklarına, ancak bu kez de onlar tarafından sınır bölgelerine, İslam sınırlarının diğer atlı çoban boylarından korunması için, yerleştirildiklerine şahit olunmaktadır ki, bu döngü, atlı çoban kavimler ile yerleşikler arasında tarih boyunca değişmeyen bir yazgı idi. Böylece, sınır boylarındaki bu Oğuz gruplarının sosyal alanda zorunlu olarak yaşadıkları değişim süreci, kendilerine verilen “Türkmen”2 adıyla ifadesini bulmaktadır ki, başlangıçta yerleşikler lehine gözüken bu durum, kısa bir süre sonra ülkelerini ve hakimiyetlerini kaybetmelerine sebep olurken, yeni hakimlerin yaşadığı değişim
yani, özüne olan yabancılaşma hızı da, onların ömrünü tayin etmekte idi.1 Şimdi, Oğuz Yabgusu Müslüman olmakla, Cend tarafına sevk edilmiş olan ve kendisine karşı gazilerin desteğini almakta olan rakibi Selçuk Oğuzlarını bu yardımdan mahrum bırakarak, muhtemelen bu sıralarda yani Selçuk’un vefatından sonra (1004), Cend havalisinde üstünlüğü ele geçirdi ve bu şehri, “Hüsâmü’d-Devle ve Nizâmü'l-Mille (devletin kılıcı ve dinin düzeni)” unvanı taşıyan oğlu Ebu’l-Fevâris Şâh Melik b. Ali el-Berânî’ye verdi (İbn Funduk 1361:51; Pritsak 1996: 100-101).
Mâverâünnehr’e dönmek zorunda kalan Seçuklu Oğuzları ile Oğuz Yabguluğu arasındaki bu tarihî husumetten Türk Hakanlığı’nın en iyi şekilde yararlandığı kaynaklara yansımıştır. Mâverâünnehr’in kurnaz politikacısı Ali Tegin, büyük bir tehlike haline gelen Selçuk Oğuzlarını parçalamak için başvurduğu hilelerden sonuç alamadı. Bunun üzerine Selçuk oğullarının eski düşmanı Oğuz Yabguluğu Berânî hanedanına mensup ve Mirhond’da göre, korkusuz bir adam olan Alp Kara Berânî’yi, daha önce Oğuzların başına getirerek “Emir İnanç Yabgu” unvanı verdiği Yusuf Yınal'ı öldürmek ve Selçuk oğullarını tedip etmek üzere görevlendirdi (Mirhond IV: 616). Ali Tegin, iki Oğuz grubunu karşı karşıya getirirken, bunun sonucunda kendisine karşı oluşabilecek daimî bir düşmanlığı da önlemiş oluyordu. Alp Kara Berânî ordusu ile, bir gece ansızın Selçuk oğullarına baskın yaptı. Yusuf Yınal ve adamlarından bir grup öldürüldü (1029). Ancak, savaştan sağ kurtulan Tuğrul ve Çağrı beyler, bunun intikamını almak üzere Alp Kara Berânî’ye karşı derhal harekete geçtiler. Alp Kara Berânî yenilgiye uğradı, yüz kadar ileri gelen komutanı ile esir düştü ve ardından başı gövdesinden ayrılarak öldürüldü (İbnü'l-Esîr IX: 364; Mirhond IV: 657). Oğuz Yabguluğu Şâh Melik nezdinde Selçuklulara olan düşmanlığı bir süre daha devam ettirdi. Beyhakî’ye göre, Şâh Melik ile Selçuklular arasında eski bir kin, nefret ve düşmanlık vardı (Beyhakî 1982: 749). Ancak, 1044 yılında Harizm’in Selçuklular tarafından alınması, diğer taraftan 1054 yıllarında Kıpçakların kuzeyde Yengi Kend havalisini ele geçirmeleri ile Oğuz Yabguluğu dağıldı ve Berânî hanedanı yani Yazır Oğuzları yurtlarını terk ederek Horasan tarafına göç ettiler (Pritsak 1996: 101-102; Turan 1993: 78).
Tarihçi Utbî, Türk Hakanlığı ile münasebeti bulunan bir başka Oğuz grubu, Hasan b. Tâk idaresindeki Oğuzlardan bahseder. Sâmânî Muntasır, Selçuk Oğuzlarının yardımını alarak Bûrnamez savaşında Türk Hakanlığını yenilgiye uğratmıştı (Şabân 394 / Mayıs - Haziran 1004 ). Ancak, Türk Hakanlığı’nın tekrar harekete geçtiği sırada Oğuzlar Muntasır’dan ayrılıp kendi yurtlarına dönerek, Bûrnamez savaşında elde ettikleri ganimeti paylaşmakla meşgûl iken, Türk Hakanlığı ve Sâmânî Muntasır’ın ordusu Usrûşene vilâyetine bağlı Dizek ve Hâvas köyleri arasında karşılaştı. Savaşın şiddetlendiği esnâda Muntasır tarafında yer alan Hasan b. Tâk adı ile meşhûr Oğuz beyi, beş bin kişilik maiyeti ile, Türk Hakanlığı'na iltihak etti (Menînî I, 1286: 342; Curfâdekânî 1377: 197). Bunun üzerine Muntasır çaresiz olarak yeniden Mâverâünnehr’i terk etmeye mecbur kaldı. Hasan b. Tâk’a bağlı Oğuzlar sayesinde Muntasır’a üstünlük sağlayan Türk Hakanlığı, Mâverâünnehr’i Sâmânilerden temizledikten sonra Horasan’ı da ele geçirmek için Gaznelilere karşı planlarını tatbike koyduklarında, bu kez, Hasan b. Tâk'ı Gazneliler tarafında görüyoruz. Sultan Mahmûd’un Hindistân’da bulunduğu esnada, Subaşı Tegin Türk idaresindeki Türk Hakanlığı kuvvetleri Horasân’a saldırdı (1006). Hindistân’dan hızla geri dönen Sultan Mahmûd, Subaşı Tegin’i Horasan’dan çıkarma işini veziri Arslan Câzib’e verdi. Arslan Câzib'in sıkı takibinden kurtulmaya çalışan Subaşı Tegin Merv’e gitmek üzere Serahs’a yöneldi. Yol üzerinde karşısına çıkan Oğuz Türklerinin beyi Hasan b. Tâk, onu yakalamak isteyince iki taraf arasında şiddetli bir savaş başladı. Subaşı Tegin, Hasan b. TâkT öldürmeye ve savaşı kazanmaya muvaffak oldu (Menînî II 1286: 78-79; Curfâdekânî 1376: 281-282). Z. V. Togan, tarihî bir şahsiyet olan Salur Kazan ile Hasan b. TâkT aynı kişi olarak görmektedir. Salur Kazan / Hasan, X. asırda Seyhûn nehri boylarında iken, daha sonra Seyhûn’un kuzeyinden İrân hududuna gelerek orada bazı şehirlere hâkim olmuştur (Togan 1985: 87-90). F. Sümer de, Salur Kazan'ın muhayyel bir destân kahramanı değil, X. asırda yaşamış tarihî bir şahsiyet olduğu hususunda Z. V. Togan ile aynı fikri paylaşmaktadır (Sümer ÎA X: 136). Bu çerçevede, Türk Hakanlığı’nın Hasan b. Tâk1 nezdinde Salur / Salgur Oğuzları ile de münasebette bulunduğu söylenebilir.
-
1 O. TuranTn, bu Oğuz emîrinin, Belh’den Merv’e çekilirken Subaşı Tegin’i mağlup ettiğini (1006), 397 ve398 yıllarında Gaznelilerin Türk Hakanlığı’na karşı kazandığı zaferlerde rol aldığını söylemesi hatalıdır. Ayrıca, Bu Oğuzlar ile Siyasetnâme’de sözü edilen ve X. asrın ilk yarısında Belh’de bulunduğu bilinen Türkmenler arasındaki ilişkiyi netleştiren bir kaynağa sahip değiliz. Belh Türkmenleri bu bölgede faaliyetleri bilinen
Oğuz Yabguluğunda el-Berânî hakimiyetinden önce belki de Salur hakimiyeti söz konusu iken, mevkilerini kaybettikten sonra Berânîler gibi onlar da Horasân tarafına geçmiş olmalıdırlar. Tabii ki, bu olayların ne zaman ve ne şekilde geliştiğini kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Oğuznâme’de Salurların bir hikayesi vardır: “Şah Melik’in bozguna uğradığı sıralarda bütün Oğuz beyleri Merv’de toplanmışlardı. Salur kendi kabilesinden on bin atlı ile birlikte göç edip Horasan sınırlarına geldi. Kuhistan, Tabes ve İsfahan taraflarını yıllarca yağma etti... Sonunda onun çocukları Fars tarafına gittiler ve o diyarı aldılar. Tarihte Salgurî denilen Fars Atabekleri1 de onların soyundandır (Reşîdeddîn 1982: 77-78)”. Neşrî’nin efsane ile karışık anlattığı tarihî rivayette ise, hakimiyet, Kayı Han evladında asırlarca kuşaktan kuşağa kaldıktan sonra meysereden ( sol taraftan, her halde Sol Yabguluk) Salur b. Tâk Han nesline intikal etmişti ki, Hz. Peygamber zamanında onlar ile Fars melikleri olan kisralar arasında bir çok savaşlar vaki olmuş ve Abbasiler döneminde Salur b. Tâk Han'dan sonra “Kara Han” unvanlı Çanak Han (Satuk Buğra Han) hükümdar olmuştu (Neşrî I 1995: 15).
X. Yüzyılın son yıllarından itibaren Mâverâünnehr’de başlayan ve XI. yüzyılın ilk yarısı sonlarında Horasân’da Selçuklu devletinin zuhuruna kadar geçen dönemde Türk Hakanlığı ve Selçuk (Kınık) Oğuzları ilişkisinin hikayesini, büyük ölçüde, Meliknâme ve İbnü'l-Esîr’in Selçukluların başlangıcına dair verdiği tartışılır haberler ile, Beyhakî tarafından verilen güvenilir ayrıntı bilgilere borçluyuz. Türk Hakanlığı ve Selçuklu ilişkisi, Buğra Han Hârûn’un 992 yılında Buhârâ’yı ele geçirmesi üzerine, Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr’un, Cend tarafında ikamet etmekte olan Selçuk’dan yardım istemesi ile başladı. Selçuk, adamlarını oğlu Arslan komutasında Nûh b. Mansûr’a yardıma gönderdi. Bu sayede Sâmânî hükümdarı, Buğra Han Hârûn’a üstünlük sağladı ve onun daha önce işgal ettiği yerleri geri aldı. Arslan bundan sonra babasının yanına geri
Halaçlar ile ilgili olmalıdır. Zira, Türkmen adının Kartuklar ve Oğuzlar gibi Halaçlar için de kullanıldığı bilinmektedir. İbnü’l-Esîr’e göre, Subaşı Tegin kendisine yetişen Oğuz Türkmenlerini yenilgiye uğratarak onlardan çoğunu öldürmüştü. Bu Oğuz Türkmenlerinin Utbî’ni bahsettiği ve Subaşı Tegin tarafından öldürülen Hasan b. Tâk idaresindeki Oğuzlar olduğuna şüphe yoktur. Ancak, 395 / 1005-1006 yılında öldürülen Hasan b. Tâk’ın, 397 ve 398 yıllarında Gaznelilerin Türk Hakanlığı’na karşı kazandığı zaferlerde rol alması beklenmez (Bkz. Turan 1993: 88).
1 Salur boyu ve Fars Atabegleri hakkında bilgi için bkz., E. Merçil, Fars Atabegleri Salgurlular, Ankara, 1991.
döndü (İbnü’l-Esîr IX: 362). Yalnızca İbnü’l-Esîr’e dayanan bu bilginin doğruluğunu teyit edecek başka bir kaynağa sahip değiliz. Utbî, Türk Hakanlığı ordusunun Türkistân'a dönmek üzere geri çekilirken Oğuz yurtlarından geçilmek lazım geldiğini, bu nedenle, oralardan geçerken Oğuzların, Türk Hakanlığı ordusunu birkaç konak takip ederek, geride kalan askerleri öldürdüklerini ve ağırlıklarını talan ettiklerini söylemektedir (Menînî I, 1286: 176; Curfâdekânî 1377: 98). Cüzcânî, Han’ın arkasından giderek onu hezimete uğratanların Nuh b. Mansûr’a yardıma gelen “Türkân” yani, Türkler olduğunu söyler ki, faaliyetlerine bakılırsa Türkân, Utbî’nin bahsettiği Oğuzlar olsa gerek (Cüzcânî I 1363:213).
Selçukluların Mâverâünnehr’e gelişleri hakkında kaynakların aktardığı anlatılar, bu Oğuzların kimliğini belirlemede yararlı olabilir. Zahîreddin Nişaburî’ye göre, nüfusları, mal ve mülkleri çok olan Selçuklular, otlak darlığı nedeni ile, Türkistân’dan Mâverâünnehr’e göç etmişlerdi. Kışın Nûr-u Buhârâ’da, yazın Soğd-u Semerkand’da oturuyorlardı (Reşideddin 11/5 1999: 5; Ravendî I 1999: 85). Zahîreddin’in verdiği bu bilgileri tekrarlayan Kazvînî, Târîh-i Ebu’l-Alâi Ahvâl'i kaynak göstererek, bu olayın, 375 / 985-986 yılında vuku bulduğunu kaydetmiştir.1 (Kazvînî 1364: 426-427). Meliknâme, Selçuklu göçünü siyasi içerikli olaylara bağlamıştır. Seçkin bir kişiliğe sahip olan Selçuk, Yabgu’nun (Hazar hakanı) teveccühünü kazanarak “Subaşı” unvanı almış ve ülkede nüfuzu o kadar artmıştı ki, bu durumun yaratacağı sonuçları gören Yabgu’nun hatunu, eşini uyarma zorunluluğu hissetmişti. Bunun manasını anlayan Selçuk, kalabalık maiyeti2 ile Semerkand tarafına gitti (Mirhond IV: 653). Buhârâ ile Hârizm arasında yer alan çöl mıntıkasında hayvanlarını otlatan Selçuklular, İslam’a girmenin kendilerine sağlayacağı menfaatleri kısa sürede
anladılar ve yakınlardaki Zandak şehri valisinden İslam’ı öğretecek din adamları istediler (Ebu’l-Ferec I 1987: 292-293). Müslüman olmakla mevkii ve itibarı artan Selçuk, maiyeti ile Cend tarafına giderek oraya yerleşti ve Müslüman olmayan Yabgu’ya haraç vermeyi kabul etmeyerek kendini cihada hasretti (İbnü’l-Esîr IX: 361-362; Mirhond IV: 653; Ahmed b. Mahmûd I 1977: 5).
Sonuç olarak denilebilir ki, Türkistân’da yani Seyhûn boyunda Karatav ve Suğnak bölgesinde yaşayan Selçuk’a bağlı boylar, nüfuslarının, mal ve mülklerinin artmasına paralel olarak yaşadıkları otlak darlığı’nın yanı sıra, Oğuz Yabgusu ile ters düşmeleri (İhtimal, bir vergi meselesi), onları, yaşadıkları bölgeyi terk etmeye ve Sâmânî ülkesine sığınmaya sevk etti. Sâmânîlerin, X. yüzyılın sonlarına doğru içinde bulundukları zor durum dikkate alındığında, Selçukluları memnuniyetle kabul ettikleri tahmin edilebilir. Nûr-u Buhârâ ve Soğd-u Semerkand yaylalarına yerleştirilen (375 / 985-986) Selçuklulardan büyük bir grubun, hem kalabalık olmalarından kaynaklanan olumsuzlukların önlenmesi, hem de kendilerine verilen yurtlar karşılığında Sâmânîlere askerî hizmet için Hârizm’in sınır boyundaki Cend’e sevk edildiğini düşünmek mümkündür (985-992) (Köymen I 1957: 121).1 İslam’ı kabul etmelerinin, onları ekonomik ve siyasi açıdan güçlendireceği de açıktır.2 Şu halde kaynaklar, 992
Ağustos ayında Türkistân’a çekilmekte olan Türk Hakanlığı ordusunun yolu üzerinde bulunan ve Sâmânî hükümdarına yardım ederek Türk Hakanlığı ordusunu yağmalayan Oğuzların da, Soğd-u Semerkand’da yaylamakta olan ve buralarda kalarak Cend’e gitmeyen Selçuk’a bağlı Oğuzlar olabileceğini düşünmemize imkan vermektedir.
Meliknâme müellifine göre, Selçuk’un konumu o kadar yükselmişti ki, Türkistân etrafından insanlar onun yanına gelerek yerleşmişler ve padişahlar onun yardımına muhtaç olmuşlardı. Nitekim, bunlardan, İlig Nasr’ın elinden kurtulan Sâmânî Muntasır, Selçuk’a sığınmıştı. Selçuk’un yardımı ile Muntasır, İlig Nasr’a galip geldi. Selçuk da Buhara havalisine çadır ve otağını kurdu (Mirhond IV: 653). Meliknâme’nin bu kaydı ve olayın muasırı tarihçi Utbî’nin anlattıkları birleştirildiğinde Selçuk Bey’in yardımının Burnamez savaşı sırasında söz konusu olduğuna hükmedilebilir. Sâmânî Muntasır, Hârizmşah'ın takibâtından kaçarak tekrar Mâverâünnehr’e geçti. Türk Hakanlığı ise, Muntasır’ın hareketlerini Buhârâ şahnesi vasıtasıyla yakından izlemekte idi. Buna rağmen o, Buhârâ yakınlarındaki Nûr mıntıkasına yerleşebildi (394 / 1003 - 1004). Bunun üzerine Buhârâ şahnesi Soğd’un merkezi Debûsiye’ye1 giderek İlig Nasr’ın buradaki mevcût kuvvetleri ve Türk boyları ile ordusunu takviye etmek istedi. Bu sırada Sâmânî Muntasır da Selçuk’un yardımına baş vurmuş olmalıdır. Böylece, Buhara şahnesini yenilgiye uğratıldığı gibi, Buhârâ ve Semerkand havalisinde atlı çoban (Selçuk’a bağlı) kalabalık Oğuz gruplarının yanı sıra, Semerkand’da fityân reisi İbn Alemdâr üç bin adamı ve Semerkand ahâlisi meşâyihi maddî desteğin yanı sıra üç yüz Türk köle ile Sâmânî Muntasır’a iltihâk etti. Şimdi, birden bire Zerafşan vadisinde Türk Hakanlığı aleyhine oluşan hareketi haber alan İlig Nasr, derhal müttefikler üzerine yürüdü. Semerkand’a on iki fersâh mesafede bulunan Bûrnamez köyünde yapılan savaşı Türk Hakanlığı kaybetti (Şabân 394 / Mayıs - Haziran 1004 ). Selçuk’a bağlı Oğuzlar Muntasır’dan ayrılarak kendi yurtlarına (Nûr-u Buhârâ ve Soğd-u Semerkand) döndüler (Menînî I, 1286: 341-342; Curfâdekânî 1374: 196-197; İbnü’l-Esîr IX: 132). Selçuk da maiyeti ile otağ ve çadırlarını Buhârâ havalisine kurarak buraya yerleşti. Selçuk’un, İlig Nasr’a karşı kazanılan zaferden kısa bir süre sonra bir
kale kuşatmasında oğlu Mikâil’i kaybetmesinin ardından, Mikâil’in iki oğlu Tuğrul ve Çağrı’yı özenle yetiştirdiği bilgisi dikkate alınırsa, onun, en azından 1004 tarihinden itibaren bir süre daha hayatta kaldığı söylenebilir. İbnü'l-Esîr’e göre, Selçuk, yüz yedi yaşında1 Cend’de öldü ve orada toprağa verildi (İbnü'l-Esîr IX: 362: Mirhond IV: 653-654).
Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’i ele geçirmelerinden sonra Selçukluların onlara ne ölçüde tabi oldukları ve nasıl bir ilişki içinde bulundukları Zübdetü’n-Nusre’de tasvir edilmektedir: “Selçukîler kimseye itaat etmezler ve şehirlere yanaşmazlardı. Buhârâ’ya bağlı Nûr-u Buhârâ denilen yerde oturuyorlardı. Hayvanlarını otlatmak için çayırları takip ediyorlar ve bolluk zamanlarında ortalığı dolduruyorlardı. Kimse bunları korkutmaz ve kimse de bunlara geri dur demezdi. Sultanlar, bunları ürkütmüyorlar, darlık vakitlerinde (yani askerî yardım gerektiği zamanlarda) lüzumları olur diye gözetiyorlar (iktalar veriyorlar) ve mühim vakalar için saklıyorlardı (Bundârî 1943: 2-3).” Bu ilişki tarzı, bilhassa, İlig Nasr’ın 403 / 1012-1013 yılında vefatı ile, Mâverâünnehr’de siyasî istikrarın bozulmaya başladığı ve Türk Hakanlığı hanedan mensuplarının birbirleri ile mücadeleye giriştiği sırada, her iki taraf açısından daha da önem arz etmekte idi. Bununla birlikte Selçuk oğulları da kendi içlerinde sıkı bir birlikten yoksun idiler (Köymen I 1957: 121; Turan 1993: 87; Agacanov 2002: 276). Selçuk’un “Yabgu” unvanı taşıyan büyük oğlu Arslan, kendine tabi olanlarla Buhârâ yakınlarında bulunuyordu. İlig Nasr zamanında yıldızının parlamasına rağmen, kaynağımız onun hikayesini, Mâverâünnehr’de tutunmaya çalışan Ali Tegin ile 1020 yılında yaptığı ittifaktan itibaren ayrıntılı olarak ele alıyor (Îbnü’l-Esîr IX: 362-363). Mirhond’da göre, yapılan ittifakla Buhârâ’da tutunmayı başaran Ali Tegin, Türkistan hanları ile eşit soluklu hatta daha üstün bir konuma erişirken (Mirhond IV: 655), Arslan Yabgu da Nûr-u Buhârâ ve Soğd-u Semerkand bölgesindeki Selçuklular nezdinde konumunu yükselterek bölge siyasetinde dikkate alınması gereken askerî bir güç haline gelir (İbnül Esîr IX: 362). Ancak, Selçuklu kaynakları Mâverâünnehr’de Arslan Yabgu ve ona bağlı Oğuzların sayısını ve gücünü fazlasıyla abartarak, Türk Hakanlığı’nın iç siyasî dengesi ile Gaznelilerin bölgedeki esas siyasî hedeflerini göz ardı eder (Râvendî I 1999: 88; Reşîdeddîn II/5. 1999: 8-9; Aksarayî 1943; 106-108). Bu nedenle, Sultan Mahmûd’un 416 / 1025-1026 yılı Mâverâünnehr
seferinin en önemli sebebi olarak, Arslan Yabgu Oğuzlarının oluşturduğu tehlike gösterilir. Bu gelişmelere, daha önce ele aldığımız Semerkand’da Kadır Han Yûsuf ve Sultan Mahmûd Görüşmesi konusunda yer verdiğimizden tekrar etmeyi gerekli görmüyoruz. Sadece şunu söylemeliyiz ki, Arslan Yabgu’nun tutuklanarak Hindistan’da Kalincar hapishanesine gönderilmesi ardından (416 / 1025-1026), ona bağlı Oğuzlardan dört bin hanelik bir grup Mâverâünnehr'den Horasan’a nakledildi (Gerdîzî 1363:411; Beyhakî 1982: 292; Cüzcânî 1363: 247; İbnü'l-Esîr IX: 363; Kazvînî 1364: 427). Başlarında Yağmur, Kızıl, Boğa ve Göktaş adlı beylerin bulunduğu bu Oğuz grubu, yerleştirildikleri Nesa, Baverd ve Ferave çöl mıntıkalarından, başta vergi meseleleri olmak üzere bölge halkının şikayetleri v.s. sebepler ile Gazneliler tarafından sık sık takibata uğradılar. Irak, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'ya akınlar yaparak atıldıkları macerada, “Irak Oğuzları” veya Arslan Yabgu’ya nispetle “Yabgulular (Yâvgiyân ya da Yâvgiyye)” adı ile de zikredildiler. Nihayet, Arslan Yabgu’nun torunları etrafında birleşerek Türkiye Selçukluları devletinin kuruluşunda yer aldılar (Turan 1993: 92-93).
Selçukluların ikinci grubunu ise, Musâ ve Mikâil’in iki oğlu Tuğrul ve Çağrı Beyler temsil etmekteydi. Cend havalisini Şâh Melik’e kaptıran bu grup, zorunlu olarak, Buhara ve Cend arasındaki çizgisinin kuzeyinde kalan çöl mıntıkasında hayat sürmekte idiler. Onların hikayesi ise, İlig Han ve Buğra Han ile birlikte zikredilmektedir. Ancak, hem İlig Han ve Buğra Han’ın kim olduğu, hem de onlarla Tuğrul ve Çağrı Beyler arasında geçen olayların kronolojik belirsizliği bir hayli tartışma konusu olmuştur1. Meliknâme’de anlatılana göre, iki
Buğra Han Muhammed b. Yûsuf un bu şehri Selçukluların idaresine vermesi idi. Böylece, Tuğrul ve Çağrı Beyleri himaye eden Yığan Tegin, ülkenin bir kısmını onlara ikta vermişti. Nitekim, 1017 yılında Orta Asya’dan kalkıp Doğu Anadolu’ya yaptığı ve üç yıl kadar Erzurum ve çevresinde bulunduğu sırada, geride bıraktığı ailesi yani Tuğrul Bey, Yığan Tegin’in yanında bulunuyordu (Togan 1981: 187; Togan 1966-1967: 38). Z. V. Togan, Selçukluların Şelci’de bulundukları ve Yağan Tegin’in yani, sonraki unvanı ile Buğra Han’ın himayesinde olduklarını tesbit etmekle meselenin çözümüne önemli bir katkı sağlamaktadır. Ancak bu, kronolojik olarak mümkün değildir. Sikkelere göre, 407-408 / 1016-1018 tarihleri arasında Tarâz’da üst hakim, Arslan Han Mansûr b. Ali, tâbi olarak kardeşi İlig Muhammed b. Ali, alt tâbi ise Atımtegin Ahmed b. Muhammed b. Ali idi (Koçnev 1995: 235-236; Fedorov 2000: 51). İsfîcâb’da 407 yılında Arslan Han’ın tâbii Muhammed b. Ali iken, 408’de onun yerini oğlu Atımtegin Ahmed b. Muhammed almıştır (Fedorov 2000: 47). Şelci’de ise, 413-414 / 1022-1024 tarihlerinde yine Ali kolunun bir başka üyesi Yağan Tegin Yusuf b. Mansûr bulunmaktadır (Koçnev 1993: 26). Beyhakî’ye göre, Yağan Tegin unvanından sonra 423 / 1031-1032’den itibaren Buğra Han unvanı alan ve en erken 421-422 / 1030-1031 tarihlerinde Şaş ve Tûnket’de sikkelerine rastlanan Muhammed b. Yûsuf a, babasının 423 / 1030-1031’de ölmesinden sonra Tarâz ve İsfîcâb verilmişti (Beyhakî 1982: 571; Koçnev 1993: 27). Şu halde, bu ilişkinin 1017’den önce olması beklenemez. İ. Kafesoğlu da bu konuda Z. V. Togan’ı refarans göstererek doğrudan onun görüşüne katılmıştır. Ayrıca, kaynakta adı geçen İlig Han’ı da Camiü’t-Tevârih el-Hasanî yazmasında yer alan Kadır Han Yusuf ile özdeşleştirmiş ve böylece o da 1016 yılında başlattığı Anadolu seferinin tarihi ile çelişkiye düşmüştür (Kafesoğlu 1953: 261) Ancak bir başka çalışmasında İlig Han’ı, Nasr Han olarak kaydetmiştir (Kafesoğlu İA X: 357). M. A. Köymen'e göre, Tuğrul ve Çağrı Beyler ile münasebeti olan İlig Han’ın, Mâverâünnehr fatihi İlig Nasr b. Ali olduğuna şüphe yok idi ki, sikkelere göre 407/ 1016-1017 tarihine kadar yaşamıştı (Köymen 1957 I: 167). Hemen söylemeliyiz ki, İlig Nasr b. Ali’nin 403 / 1012-13 tarihinde öldüğünü devrin kaynakları açıkça kaydetmektedir. Sikkelerde 407 / 1016-1017 tarihine kadar geçen, İlig Nasr’ın adı değil, İlig Nasr’ın üst hakimi Togan Han Ahmed b. Ali’nin “Nâsıru’i-Hakk Han” unvanı idi (Koçnev 1993: 21; Davidoviç IV 1998: 123) ki, o, 408 / 1017-1018 tarihinde hastalanarak vefat etmişti. Köymen, Buğra Han’ın kim olduğunun tesbitini yapmanın esasen mümkün olmadığını söylemekle birlikte, buna pek ehemmiyet vermemek lazım geldiğini, her Batı Türk Hakanlığı hakanına Buğra Han denilebileceğini veya bunun, Büyük Han Yağan Tegin Muhammed olabileceğini söyleyerek konuyu geçiştirmiştir. Bundan başka, İlig Nasr’ın Ali Tegin’in kardeşi olduğunu belirtmesi de hatalı idi (Köymen 1957 I: 167). O. Turan da kaynakta geçen İlig Han’ı, İlig Nasr olarak ele almış, Buğra Han’ı ise Ahmed b. Ali olarak kaydetmiştir. Ancak, ne kaynak metinlerde ne de sikkelerde Ahmed b. Ali’ye ait bir “Buğra Han” unvanına rastlanmaz. F. Sümer’e göre, Tuğrul ve Çağrı Beylerin hem bahsi edilen Türk Hakanlığı ile ilişkisi, hem de yaptıkları Anadolu seferi, menkıbevî mahiyette ve güvenilir olmayan bir eser olan Meliknâme'ye dayandığından bunun tamamen bir masal olduğunu söylemek mümkün idi (Sümer 1992: 76). Sümer bu nedenle, Kafesoğlu ve Köymen’i böyle bir konuda çalışma yapmış olmalarından dolayı da eleştirmektedir. Agacanov, Neşrî’de yer alan, Selçuk’tın Kadır Han Yûsuf a olan yakınlığı anekdotuna binaen, Tuğrul ve Çağrı beylerin de yine
Türk Hakanlığı hanedan üyesi ile Selçuk oğulları arasında cereyan eden olaylar zincirinin, Çağrı Bey'in Mâverâünnehr’den Rûm’a yani Anadolu’ya gazaya gitmesine kadar varan önemli sonuçları olmuştu. Meliknâme rivayeti şöyledir: “Selçuk’un ölümünden sonra Muhammed ve Dâvud adlarını da taşıyan Tuğrul ve Çağrı Beyler, uzak görüşlülük ile diğerlerinden seçkin oldular. Öyle bir konuma geldiler ki, heybetlerinden, Mâverâünnehr ve Türkistân padişahlarının kalplerine büyük bir korku düştü1. Nitekim, İlig Han2 onlardan dehşete düştü ve kovulmaları için ülkesinin ileri gelenleri ile istişare yaparak bir çok asker topladı. Bu haber Selçuk’un evlatlarına ulaşınca, askerleri etrafa ve çölün iki yakasına dağıttılar. İlig Han’ın ülkesinden dışarı çıkarak Buğra Han’a iltica etmeyi yararlı gördüler. Buğra Han3, Âl-i Selçuk’un geldiği haberinden çok mutlu olarak, buyurdu ki: ‘Bundan sonra biz ve Âl-i Selçuk hükümet işlerinde ortak olacağız.’ Buğra Han’ın buyruğunu elçi ulaştırdığında Çağrı Bey, her iki kardeşin birlikte Buğra Han’ın huzuruna gitmesini yararlı görmedi ve şöyle dedi: ‘Doğru olan görüş şu ki, her hafta iki kardeşten biri üç gün süre ile Buğra Han’ın huzuruna gitsin. Şayet, Buğra Han hile ile iki kardeşten birini yakalamayı düşünürse, diğer kardeş olayın tedbirini alsın.’ Bu kararla Buğra Han’ın ülkesine yöneldiler. Kendileri için güzel bir konak seçtiler. Her hafta iki kardeşten biri üç günlük süre için Han’ın huzuruna gitmekte idi. Ancak, Han, her iki kardeşin huzura gelerek, her ikisinin de tutuklanması için, fırsat beklemekte idi. Fakat, bu gerçekleşmeyince Buğra Han, bir gün Tuğrul Bey’i yakalayarak esir aldı ve beklemeksizin, bir grubu Çağrı Bey üzerine gönderdi. Çağrı Bey bundan haberdar olunca, yakınlarını çöle gönderdi ve bizzat kendisi bir gurup yiğit ile, Buğra Han üzerine yürüdü. Buğra Han askerleri hezimete uğradı ve komutanlarından yüz otuzu esir düştü. Kaçanlar Buğra Han’ın huzuruna gittiler ve Türkmenlerin gösterdiği cesareti ona anlattılar. Han anladı ki, Çağrı Bey ile savaş işten değildir, gönül almak amacı ile hediyeler, Hıtay kadehleri, kırk köle, cariye ve on bin dinar bahşişi Tuğrul Bey’e verdi.
ona sığınabileceğini belirtmektedir (Agacanov 2002: 275). Ancak, Selçukluların Buhârâ ve Cend arasındaki bölgeden Kâşgar’a gidebileceğini düşünmek hayli zor görünmektedir.
Ondan, kardeşinin yanına gitmesini ve esir aldığı Han’ın askerlerini serbest bırakmasını istedi. Tuğrul Bey kardeşinin yanına gittiğinde istediği esirleri serbest bıraktılar ve oradan Semerkand1 tarafına gittiler. İlig Han olarak meşhur olan Semerkand hakimi Ali Tegin, Âl-i Selçuk’un kovulması için Türkistân emirlerinden yardım istedi. Kalabalık bir ordu hazırladı. Her iki kardeş bu haberin manasından korktular. Çağrı Bey, Tuğrul Bey’e “sen çöllere git ve bana izin ver ki, Rûmlar ile savaşmaya gideyim. Tâ ki, düşmanların eli bizden kısa olsun.” dedi. Tuğrul Bey dolambaçlı yollardan çöllere giderken, Çağrı Bey de otuz2 bin atlı ile Horasan’a ve oradan da Rum’a gittiler. Tus valisi birilerini Çağrı Bey’i takip için gönderdi. Ancak, gönderilenler amaçlarına ulaşamadan döndüler. Çağrı Bey’in Rey’i geçerek Rûm tarafına yöneldiği haber verilince Sultan Mahmûd, ‘Bu nasıl gaflettir ki, Çağrı Bey ülkenin ortasından kolayca geçip gider.’ şeklinde Tus valisine serzenişte bulundu. Tus valisi bir çok insanı yolların tutulması ve kontrol edilmesi için görevlendirerek, Çağrı Bey’in dönerken yakalanması emrini verdi. Çağrı Bey, Rûm nahiyelerine ulaştığında Türkmenlerden bir grup da ona katıldı. Rûmlular ile yapılan savaşta bir çok savaş ganimeti elde ettiler. Bundan sonra Türkmenlere veda ederek, Horasan tarafına yöneldi. Merv havalisine vardığında adamlarını dağıttı ve kendisi tüccar kılığında şehre girdi. Daha sonra Buhara’ya gitti. O diyarda yaşayan bir grup Türkmen ona bağlandı. Tuğrul Bey’e bir elçi göndererek kendisinin geldiğini haber verdi. Amcaları Arslan Yabgu, kardeşinin oğullarını görünce haset ettiğinden onlara nasihat elbisesi altında şöyle dedi; ‘Sizin cemaatiniz ile diğer Türkistân emirlerinin taamız durumunda olmasında fayda yoktur. En iyisi şu ki, askerleri terhis edin ve çöllere dağıtın. ’ Kardeşler amcalarının doğru gördüğü gibi davrandılar ve askerleri dağıttılar (Mirhond IV: 654-655)”.
Meliknâme rivayetinde unvanları geçen iki Türk Hakanlığı hanedan mensubu İlig Han ve Buğra Han’ın kim olduğunu tespit edebilmek, esasen, anlatılan olayların bir bütün dahilinde ele alınarak kronolojisinin belirlenmesi ile mümkün olabilir. Rivayette yer alan Çağrı Bey idaresindeki Anadolu seferinin, Urfalı Mateos Vekayi-Nâmesi'nde Türklerin Anadolu’da ilk kez 467 yılının
başlangıcında (17 Mart 1018-16 Mart 1019) zuhur ettiğinin kaydedilmiş olması nedeni ile, 1015-1021 yılları arasında gerçekleştiği umumiyetle kabul edilmişti (Urfalı Mateos 1987: 48; Kafesoğlu 1953: 270; Turan 1993: 90; Köymen I 1957: 170; Togan 1981: 188). Ancak, Urfah Mateos’un sözünü ettiği Türklerin, Çağrı Bey komutasındaki Oğuzlar olması oldukça şüphelidir. Zira, bu tarihlerde yaylı ve kadın gibi uzun saçları olan Türk atlı askerlerinin, Ermeni askerleri ve Vaspurakan halkı tarafından ilk kez görüldüğü dikkate alındığında, onların, daha Büveyhîlerden Adudu’d-Devle zamanında (949-983) ve 1006 yılında Yavgulu Oğuzları gibi Anadolu gazalarına katılan başka Oğuz gruplarının olması da mümkündür. Ayrıca, Orta Asya’da bulunan Çağrı Bey’e İrân’ın batısında Rûm gazasının önemini telkin edecek tecrübeli kendi soyundan birileri olmalı idi (Turan 1993; 90). Meliknâme müellifinin, seferin dönüşünde Çağrı Bey’in, Buhârâ’da Arslan Yabgu ile görüştüğünü söylemesine bakılır ise, seferin, en azından Arslan Yabgu’nun esaretinden yani, 416 / 1025-1026 yılından önce tamamlanmış olması gerekirdi. 416 / 1025-1026 öncesinde Mâverâünnehr ve Horasan’daki siyasî şartlar değerlendirildiğinde, Çağrı ve Tuğrul Bey’in Mâverâünnehr’den “dışlanmalarını” gerektiren bir sebep olmadığı gibi, Ali Tegin’in her zaman yaptığı üzere gönüllerini alarak, yaklaşan Sultan Mahmûd ve Kadır Han tehlikesine karşı, onların askerî gücünden yararlanması beklenirdi. Diğer taraftan, Beyhakî’ye göre insanların nefesini dahi sayan Sultan Mahmûd’un Gazneli istihbaratı ve bu dönemin en tecrübeli veziri Tus valisi Arslan Câzib’in, üç bin ya da başka bir görüşe göre otuz bin kişilik Çağrı Bey idaresindeki ordunun kolayca Horasan’dan geçmesine ve sonra aynı yoldan dönmesine imkan verecek kadar gaflet göstermesi inandırıcı değildir. Burada, eserini Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’a atfeden Meliknâme müellifinin (Turan 1993: 19), sonradan Türkiye Selçuklu devletini kuran Arslan Yabgu oğulları ile Mikâil oğulları arasındaki tarihî çekişmeyi göz önüne alarak, Anadolu’ya ilk kez gazaya gelenlerin de Mikâil oğulları olduğunu ispat etmeye çalışabileceği ihtimalini göz önünden uzak tutmamak gerekir.1 Zira, bozkır geleneğine göre bir bölgeye ilk gelenlerin, oranın meşru sahipleri olacağı bilinmektedir.2 Nitekim, Meliknâme'yi gören ortaçağ müelliflerinden Ebu'l-
Ferec’e göre, Çağrı Bey’in Anadolu seferi sırasında Horasan’da Sultan Mesûd (1030-1041), Hârizm’de Hârizmşâh Hârûn (1032-1035)’un hakimiyeti söz konusudur ki, Mâverâünnehr ve Horasân’ın siyasî şartları Çağrı Bey’in Anadolu seferi için bu dönemde oldukça müsait idi (Ebu'l-Ferec I 1987: 293). Üstelik bu sırada (1031- 1035), Tarâz ve İsfîcâb hakimi Buğra Han Muhammed b. Yûsuf un, Tuğrul ve Çağrı Beyler ile olan yakın ilişkisini, rivayetlere değil, bizzat gördüğü belgelere dayan ve olayların çağdaşı Beyhakî’nin anlattıklarından öğreniyoruz. Beyhakî’ye göre Tuğrul Bey, Buğra Han Muhammed b. Yûsufun dostu ve yetiştirmesi idi (Beyhakî 1982: 572). Meliknâme rivayetinin başında geçen İlig Han’ın, yine aynı rivayetin sonundaki, Semerkand hakimi diye bahsedilen Ali Tegin olacağı açıktır. Zira, Ali Tegin ile onlar arasındaki münasebetin 1029’dan itibaren bazen düşmanca bazen de dostane devam ettiğini ve Ali Tegin’in ölümü (1035) sonrasında Çağrı ve Tuğrul Beylerin Mâverâünnehr. Hârizm ve Horasan’dan dışlanmalarına kadar varan olaylar dizisini Beyhakî ve Îbnü’l-Esîr ayrıntısıyla nakletmektedir. Bu çerçevede, Meliknâme rivayetinde geçen şahısları ve mezkûr Anadolu seferi vakasını 1029 - 1035 yılları arasında aramak yerinde olur1.
Ali Tegin, Sultan Mahmûd ve Kadır Han’ın Mâverâünnehr’i terk etmelerinden sonra, en geç 417 / 1026-1027’ye kadar tekrar Buhârâ’ya sahip oldu. Hakimiyet alanını yaymak için hareketine devam ederek 418 / 1027-1028 tarihinde Keş’i ve Kaşka Derya havzasını ele geçirdi. 419 / 1028’de hala Kadir Han Yûsufun elinde olan Semerkand ve Soğd’u topraklarına kattı. Bu başarılarını, 421 / 1030 yılından itibaren adına kestirdiği paralarda “Tarkan Padişâ el-Melik el-Muzaffer” ve 420-421 / 1029-1030 Semerkand fülüslerinde “feth” yazıları ile ilan etti (Koçnev 2000: 184, n.86; 189, 191-192). Ali Tegin’in bu yükselişine karşın, eski müttefiki Arslan Yabgu Oğuzları eski güçlerini kaybederken, yerine Musâ Yabgu, Tuğrul ve Çağrı Beylere bağlı Oğuz grubu Mâverâünnehr’de önemli bir güç haline geldi. Ali Tegin, bölgede sağlam bir şekilde tutunabilmenin yolunun, onların desteğini almaktan geçtiğini biliyordu. Gönderdiği elçiler vasıtası ile, bu kez de Tuğrul ve Çağrı Beylere ortak hareket etmeyi salık veren bir ittifak teklifinde bulundu (Îbnü’l-Esîr IX: 363; Mirhond
-
IV: 656). Kaynağa göre bu teşebbüs, Âl-i Selçuk’u avucunun içine almayı amaçlayan Ali Tegin’in bir hilesi idi ki, Tuğrul ve Çağrı Beyler onun sözlerine ve vaatlerine kanmadılar (Mirhond IV: 656). Bunun üzerine Ali Tegin ülkedeki bütün Türkmenlerin başkanlığına iki kardeşin amcazadesi Yûsuf b. Musa b. Selçuk’u getirdi. Ona “Emir İnanç Yabgu” unvanı vererek, bir çok hediyeler ile birlikte iktalar tevcih etti. Yusuf vasıtası ile, hem bütün Oğuzları kendine bağlayacak, hem de birlik ve beraberliklerini bozarak bir tehlike olmalarını önleyecekti. Ali Tegin’in bu siyasetinin ne anlama geldiğini anlayan Tuğrul ve Çağrı Beyler, Yusuf un hiçbir emrini yerine getirmemekle birlikte, ona karşı askerî harekata da girişmediler. Hatta, Tuğrul Bey’in Yusuf a karşı yürüme isteği kardeşi Çağrı tarafından engellendi. Ali Tegin baktı ki, oku hedefini bulmadı, adamlarından korkusuz Alp Kara Berânî’yi1 Âl-i Selçuk üzerine göndererek Yusuf un öldürülmesi emrini verdi (Îbnü’l-Esîr IX: 363; Mirhond IV: 656). Alp Kara bir gece ansızın Selçuklular üzerine saldırıya geçti. Yusufu ve Türkmenlerden bir grubu kılıçtan geçirdi. Ancak, savaştan sağ kurtulmayı başaran Tuğrul ve Çağrı Beylere bu yenilgi çok ağır geldi. Yusuf un intikamını almak için her taraftan asker topladılar. Ali Tegin de aynı şekilde asker topladı ve Selçuklular üzerine sevk etti. Bu kez, savaşı Ali Tegin’in gönderdiği ordu kaybetti (1 Muharrem 420 / 20 Ocak 1029). Ertesi yıl Tuğrul ve Çağrı Beyler, Alp Kara Berânî üzerine yürüyerek onu öldürdüler (İbnü'l-Esîr IX: 364; Mirhond IV: 657) Bundan başka Ali Tegin’e bir darbe daha vurarak adamlarından bin kadarını katlettiler (421 / 1030). Ne denli ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu anlayan Ali Tegin, çocukları dahil olmak üzere ülkesinde eli silah tutan herkesi topladı ve Selçuklular üzerine tekrar yürüdü. Her taraftan kuşatılan Selçuklulara ağır bir darbe indirildi. Selçuklu askerlerinden bir çoğu öldürüldü, malları ele geçirildi ve çocukları esir alındı (İbnü'l-Esîr IX: 364). Her halde, Selçuklular, perişan bir şekilde Ali Tegin’in kuzeydeki rakibi ve Mâverâünnehr’de öteden beri emellerinin olduğunu bildiğimiz Taraz ve İsfîcab hakimi Buğra Han Muhammed’in bölgesine sığındılar.
Kaynağa göre, zeki ve tecrübeli olan Ali Tegin, iki tarafı nasıl idare edeceğini bilir, tatlı söz ve para (gümüş) ile Selçukluları ve Türkmenleri gözetir ve yardımlarını alırdı. Zira, onların kendisinden uzaklaşması halinde merkezinin
zayıflayacağını bilirdi (Beyhakî 1982:474). Nitekim, çok geçmeden Selçukluları tekrar Ali Tegin’in hizmetinde görüyoruz. Sultan Mesûd’un 16 Zilkade 422 / 5 Kasım 1031 tarihinde kışı geçirmek üzere Belh’e gelmesinin sebebi, Selçuklular ile ittifak yapan Ali Tegin’in, Huttal, Çağâniyân ve Tirmiz’e saldırma ihtimalinin kendisine haber verilmesi idi (Beyhakî 1982: 311,313). 1032 Debûsiye savaşında Selçuklular yine, Ali Tegin tarafında yer aldılar (Beyhakî 1982: 364). Gaznelilere karşı kurulan Ali Tegin ve Hârizmşah Harun ittifakına Selçuklular da katıldı. Bu sayede yazın konakladıkları Nûr-u Buhârâ’dan kışı geçirmek üzere Harizm’e gelme imtiyazı aldılar (Beyhakî 1982: 748-749; Cüzcânî 1 1363: 247). Tuğrul ve Çağrı Beyler, Ali Tegin’e verdikleri bütün bu yardımlara rağmen, Ali Tegin nezdinde, amcaları Yabgu Musa b. Selçuk ve oğlu Yusuf kadar imtiyazlara sahip olamadılar. Buhârâ ve Semerkand arasındaki Kermine, 415 / 1024-1025, 417 /1026-1027 ve 419—420 /1028-1029 tarihli sikkelere göre Musa b. Selçuk ve oğlu Yûsuf a verilmişti. Şehrin gelirinin onlara tahsis edilmesinin yanı sıra para basma ayrıcalığı almaları önemli idi (Koçnev 2000: 183, n.26; 184, n.58,69, 75). Hatta, Yûsuf'a parasında üst hakimin adını zikretmeme hakkının da verilmesi, bu ayrıcalığın ne kadar büyük olduğuna hükmetmek için yeterlidir (Koçnev 2000: 193). Ancak Yûsuf'un 1029’da öldürülmesinden sonra Kermine’de sadece Ali Tegin (Ali b. Hasan) adına kesilen paralara rastlanması, artık Kerimine'den Selçukluların çıkarıldıkları ve buradaki haklarını kaybettikleri anlamına gelmektedir (Koçnev 2000: 194). Tuğrul ve Çağrı Beyler adına Mâverâünnehr’de basılan bir paraya rastlanmıyor. Şayet, Şehâbeddin Mercânî tarafından Muhammed b. Mikâil şeklinde okunan Tuğrul Bey’e ait 415 / 1024-1025 Ahsiket parasını doğrulamak mümkün olsaydı, farklı sonuçlara ulaşabilirdik (Mecânî 1864: 34). Ancak, Türk Hakanlığı nümizmatlarının Mâverâünnehr’de Musâ ve oğlu Yusuf'un dışında adlarına para kesildiğini tesbit ettikleri iki Selçuklu üyesinden biri 420 / 1029 tarihinde Kerimine’de Cebrail b. Muhammed, diğeri Seyfü'd-Devle lakaplı İbrahim Yınal idi (Koçnev 2000: 184, n.75, 69). Bununla birlikte, Yabgu (Beygu), Tuğrul ve Çağrı Beyler tarafından temsil edilen Selçukluların Ali Tegin ile ilişkileri, aralarında olup biten her şeye rağmen, kendi ifadelerine göre1, saygı, sevgi ve dostluğa dayanmakta idi (Beyhakî 1982: 503).
Hârizmşâh Harun tarafından Hârizm hududuna yerleştirilen Selçuklular, kadim düşmanları Cend hakimi Şâh Melik’in ani baskını sonucu katliama tabi tutularak malları ve sürüleri yağmalanmıştı (Zilhicce 425 / Ekim-Kasım 1034) (Beyhakî 1982: 749; Cüzcânî I 1363: 247; İbnü’l-Esîr IX: 364; Mirhond IV: 657). Üstelik, Mâverâünnehr’de Ah Tegin (18 Nisan 1035 öncesi) ve Hârizm’de Hârûn’un (14 Mayıs 1035) peşi sıra ölümleri, onları tam bir çaresizlik içinde bıraktı. Zira, Ali Tegin’in ordu komutanı Konuş ile Selçukluların arası iyi değildi. Konuş’un, Ali Tegin’in yerine geçen küçük yaştaki oğlu Arslan İlig Yûsuf’u nüfuzu altına alması, onların Buhârâ’ya gitmelerini engelliyordu. Hârizm’de de kalamazlardı. Horasan ise Sultan Mesûd’un kontrolü altında idi. Bölgeden dışlanan ve yurtsuz kalan Selçuklular, zorunlu olarak Horasân'a geçtiler (Beyhakî 503; İbnü'l-Esîr IX: 364).
Ali Tegin oğullarının yanı sıra, diğer Türk Hakanlığı hanedan üyelerinden Tarâz ve İsfîcâb hakimi Buğra Han Muhammed ve İlig Nasr oğlu Böri Tegin İbrahim’in Selçukluları Horasan’da Gazneliler aleyhine desteklediklerini şahit olunmaktadır. Hürre Zeyneb’in kendisine verilmemesinden dolayı öteden beri Gaznelilere kırgın olan Buğra Han, Selçukluların, Beytoğdı idaresindeki Gazneli ordusunu 29 Haziran 1035’de Nesa’da yenilgiye uğrattığı haberi Türkistân’a yayıldığında, bundan çok hoşnut olarak, “dostu ve yetiştirmesi (eğittiği)” Selçuklu Tuğrul’u Gazneliler aleyhine kışkırttı. Şayet, Gaznelilere karşı harekete geçerse, istediği kadar askeri yardımında bulunabileceği sözünü verdi (Beyhakî 1982: 572). Nitekim, Buğra Han’ın Türkmenlere gönderdiği bir casusun, ayakkabı tamircisi kılığında Amuye yolunda Ceyhun’u geçerken yakalandığını, Türk Hakanlığı-Gazneli ilişkisini ele alırken anlatmıştık. Tuğrul, Çağrı, Yabgu ve Yınalhlara hitaben yazılan mektuplarda, “Ayak direyin, ne kadar adam gerekirse isteyin, gönderelim.” deniliyordu (Beyhakî 1982: 573).
Diğer bir Türk Hakanlığı hanedan üyesi Böri Tegin babasının feth ettiği Mâverâünnehr’i Ali Tegin oğullarından almak için harekete geçmişti. Selçuklularla tesis ettiği yakınlık sayesinde Huttâl ve Çağaniyân’da Gaznelilere karşı başarılar elde etti. Sultan Mesûd, Tirmiz’den Çağaniyân’a yöneldiği sırada (3 Rebiülahir 430 i 2 Ocak 1039) Selçuklu Çağrı Bey Davûd’un güçlü bir ordu ile Cüzcân’a yöneldiği ve Ceyhûn’a gelerek köprüyü yıkacağı haberi karşısında geri dönmek zorunda kaldı (Beyhakî 1982: 619-620; Gerdîzî 1363: 434). Selçukluların 1040 Dandanakan zaferini, Türkistân hanlarına (Arslan Han Süleymân ve Buğra Han Muhammed), Ali Tegin oğullarına (Arslan İlig Yûsuf),
Aynü’d-Devle’ye (Muhammed b. Nasr) ve bütün Türkistân ileri gelenlerine (Böri Tegin Îbrâhîm b. Nasr ve Togan Han Muhammed) bildirmek üzere zafernameler göndermelerinden bir süre sonra, Böri Tegin yine Selçukluların da yardımı ile bütün Mâverâünnehr’i ele geçirerek Ali Tegin Oğullarının hakimiyetine son verdi (433 / 1041-1042) (Beyhakî 1982: 694).
Böylece, Türk hakanlığı ve Hârizmşahlar tarafından Mâverâünnehr ve Hârizm’den kovulan Selçukluların yeni bir yurt edinme amacı ile zorunlu olarak Horasân’a geçmeleri ile başlayan siyasî hareketliliğin, bir taraftan Ali Tegin oğullarının Mâverâünnehr’de hakimiyetlerini kaybetmeleri ile, Türk Hakanlığı’nın ikiye ayrılmasına, diğer taraftan da Türk Hakanlığı ve Selçuklular arasında sıkışıp kalan Gaznelilerin Horasân’dan çekilmelerine sebep olarak, Orta Asya ve Orta Doğu’da büyük siyasî değişikliklere başlangıç teşkil ettiği görülmektedir.
X. Asır ortaçağında Hârizm bölgesinin iki önemli merkezi vardı. Bunlardan ilki Ceyhûn nehri batısında Curcâniyye (Gürgânc ya da Ürgenç) ve diğeri nehrin doğusunda yer alan Kâs (كاث) şehri idi (Strange 1985: 489). 992 yılında Buğra Han Hârûn yönetiminde Türk Hakanlığı ilk defa olarak Mâverâünnehr’i ele geçirdikleri sırada Hârizm’in bu iki merkezi, iki ayrı hanedan tarafından idare ediliyordu. Kâs’da İslam öncesi zamanlardan beri Hârizm’i idare etmekte olan ve şimdi son dönemlerini yaşayan Afrigîler (? - 995), Cürcâniyye’de ise 992’den itibaren bütün Hârizm’e hâkim olmaya çalışan ve Sâmânîlere tâbi olan Me’ınûnîler (996 - 1017) vardı (Togan 1951: 14-17; Togan İA V/I:242-243; Bosworth 1980: 134; Kafesoğlu 1992: 33). Bu bölgenin hükümdarlarına ve beylerine verilen Hârizmşâh unvanı, İslam öncesi devirlerden XIX. asrın başlarına kadar kullanıldı (Barthold İA V/I: 263-264). Bu nedenle bölgede kurulan her yeni devletin, “Hârizmşâhlar” olarak adlandırıldığı görülmektedir.
Türkı Hakanlığı ve Hârizmşâhlar arasındaki ilişkilerin seyrini, önce Afrigîler’de ve bir süre sonra Me’ınûnîler’de önemli görevler üstlenen, ortaçağın en büyük bilim adamlarından biri olan Bîrûnî’nin verdiği bilgilerden öğreniyoruz. Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’e gelişinin Afrigîler tarafından iyi
karşılanmadığı, Bîrûnî’nin sözlerinden anlaşılmaktadır: “Buğra Han 382 / 992 yılında kendisine Şehâbü’d-Devle lakabını verdi. Onlardan bir gurup haddi aştı ve kendilerini Emîrü'l-Âlem ve Seyyidü'l-Umerâ (dünyanın emîri ve emirlerin emîri) olarak isimlendirdiler. Ama Allah onlara dünya hayatında rezilliği tattırdı ve acizliklerini gösterdi (Bîrûnî 1923: 134).” Bîrûnî'nin hoşnutsuzluğunun bazı yönlerden haklı sebepleri vardı. Batıda Me’ınûnîlerin tehdidi ile karşı karşıya olan Afrigîler, şimdi bir de Türk Hakanlığı ile uğraşmak zorunda kalabilirdi. Ayrıca Türk Hakanlığı’nın gelişinin, bölgede yeni çatışmalara neden olması da kaçınılmazdı. Bu durum, Kâs’da devlet görevlerinin yanında İlmî faaliyetlerle de uğraşan Bîrûnî’nin çalışmalarının yarıda kalmasına neden olabilirdi. Bu nedenle, Buğra Han Hârûn’un Buhârâ’ya girmesiyle burayı terk ederek Amulu’ş-Şât’a gelen Sâmânî hükümdarı Nûh’a, hem Kâs’da bulunan Hârizmşah Ebu Abdullah hem de bu sırada Cürcâniyye valisi olan Me’ınûn b. Muhammed maddî destek vererek önemli hizmetlerde bulundular. Türk Hakanlığı Buhârâ'dan çekilince Nuh tekrar tahtına oturdu ve Memûn’a Nesâ’yı, Hârizmşah’a Ebiverd’i vererek onları mükafatlandırdı 992 (Menînî I, 1286: 183-184; Curfâdekânî 1377: 104). Ancak, kısa bir süre sonra Me’ınûn b. Muhammed (992-997), Ebû Ali Simcûrî’nin tutsak edilmesini bahane ederek Kâth üzerine büyük bir ordu gönderdi ve Afrigî hanedanının son üyesi Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed b. Irâk’ı yenilgiye uğrattı. Esir Hârizmşah’ın öldürülmesi ile bütün Hârizm’e sahip oldu Ramazan 386 / Ağustos 996 (Menînî I, 1286: 224-227; Curfâdekânî 1377: 129-130). Bu olay üzerine Bîrûnî çalışmalarını bırakarak, “dünya işleri ile görevlerini” terk etmeye ve Hârizm'den ayrılmaya mecbur oldu (Togan İA II: 637).
Türk Hakanlığı’nın İlig Nasr yönetiminde Buhârâ’yı alarak Sâmânî idaresine son verdiği ve bütün Mâverâünnehr’e hakim olmaya çalıştığı dönemde (1000 -1005) Me’ınûnîlerin, Özkend’den kaçmayı başaran son Sâmânî hanedan üyesi Ebu İbrâhîm İsmâil Muntasır’ı ve yanlılarını Türk Hakanlığı’na karşı desteklediğine şahit oluyoruz. Sâmânî Muntasır, Hârizm’de etrafına önemli bir kuvvet toplamış ve Arslan Yâlû komutasındaki ordunun yardımı ile Buhârâ’yı Türk Hakanlığından geri almıştı (391 / 1000-1001) (Menînî I, 1286: 320-324; Curfâdekânî 1377: 184-186). Fakat çok geçmeden, Gaznelilerin Horasân’a sahip olarak güçlerini arttırması, Me’ınûnîlerin politikasında değişikliğe yol açtı ve Sâmânî Muntasır Hârizm’den kovuldu (394 / 1003-1004). Bundan sonra Me’mûnîler, Gaznelileri daha büyük bir tehdit olarak gördükleri için Türk Hakanlığı’na yaklaşmaya başladılar. Nitekim 396 / 1005-1006 tarihinde
Horasan’ı istila eden Türk Hakanlığı ordu komutanı Subaşı Tegin’in, Gazneli veziri Arslan Câzib’in sıkı takibinden kaçarken ağırlıklarını, ganimetlerini ve bitkin askerlerini Hârizmşâh Ebu'l-Hüseyn Ali b. Me’ınûn (997-1015)’a göndermesine ve ayrıca bir mektupla, bu ganimetlerin İlig Nasr’ın olduğu ve bunları muhafaza ederek el sürmemesi yönünde onu uyarmasına bakılırsa, Hârizmşâhlar yani Me’ınûnîler tarafından Türk Hakanlığı’nın üstünlüğünün tanındığını kabul edilebilir (Menînî II 1286: 79-82; Curfâdekânî 1376: 282-284; Reşîdeddîn II 1999: 151).
Türk Hakanlığı’nın 1008 yılında Belh’de Gaznelilere yenilmesi ile başlayan Türk Hakanlığı - Gazneli barış süreci, Hârizmşâhların politikalarına ters düşmekte idi. Çünkü, bölgedeki iki büyük gücün birbirleri ile mücadelesi, Hârizm’i dış tehlikelerden daha emin kılıyordu. 403 / 1012-1013’de İlig Nasr’ın ölümü ve Mâverâünnehr’de oluşan otorite boşluğu nedeni ile, Hârizmşâhlar zorunlu olarak Gaznelilere yaklaştı. Bu amaçla Hârizmşâh Ali b. Me’ınûn, Sultan Mahmûd’un kızkardeşi ile evlendi. Halefi Me’ınûn b. Me’ınûn (1015-1017) da Sultan’ın diğer kız kardeşi1 ile evlenerek iki hanedan arasında sihri akrabalık tesis edildi 406 / 1015-1016 (Menînî II 1286: 251-252; Curfâdekânî 1376: 374; Gerdîzî 1363: 395).
Hârizmşâhlar bu dostluk girişimlerine rağmen, Gaznelilere güvenmedikleri için Türk Hakanlığı ile Gaznelileri birbirine düşürmenin yollarını aradılar. Diğer taraftan Gazneliler de, Hârizmşâhların Türk Hakanlığı’na meyledebileceği endişesi ile gelişmeleri yakından takip etmekte idiler. Hârizmşâhların yıkılışına kadar devam eden bu yöndeki politik gelişmeleri, 1010 yılında Hârizm’e tekrar gelerek Me’ınûnîlerin hizmetine girmiş olan ve müşavirlik görevini yürüten Bîrûnî, ayrıntılı olarak bize haber vermektedir.2 Buna göre, Sultan Mahmûd ve Hârizmşâh Me’ınûn b. Me’ınûn arasında görünüşte anlaşmalar ile güçlendirilmiş bir dostluk vardı. Türk Hakanlığı hanedan mensuplarının birbirleri ile yaptığı Özkend savaşından sonra Sultan Mahmûd, Gazneliler ve Türk Hakanlığı arasında bir süredir tesis edilmiş olan ikili ittifaka Hârizmşâhların da katılmasını arzu ederek, kendi elçilerinin
gözetiminde Hârizmşâh'ın bir elçilik heyetini Türk Hakanlığı’na göndermesini ve bir güven anlaşmasının yapılmasını istedi. Hârizmşâh bu isteği uygun görmedi ve “Ben, Sultan’ın kölelerinden biriyim. Benim Hanlılar (Türk Hakanlığı) ile bir ilişkim yok. Onlara herhangi bir durumda elçi gönderemem” diyerek reddetti (Beyhakî 1982: 736).
Bu cevaptan dolayı Sultan Mahmûd, Hârizmşâh’ın kimin tarafında olduğu konusunda iyice şüpheye düştü. Veziri Ahmed b. Hasan Meymendî bunu denemek için, Sultan’ın haberi yokmuş gibi davranarak Hârizm elçisine, “Nedir bu, Emîr’inin (Hârizmşâh’ın) yöneldiği yanlış düşünceler! Nedir bu, Hanlılara (Türk Hakanlığı’na) elçi gitmesi konusunda kapıldığı hayaller!.. Bütün bunlardan uzak olan Sultanımız konusunda kendisini esassız töhmet altına sokuyor. Eğer bu dedikodudan kurtulmak istiyorsa ülkesindeki tamahkarların tamahına son verir. Hem, neden bütün bunlardan müsterih olması için Sultan adına hutbe okutmuyor?” şeklinde politik sitemlerde bulundu (Beyhakî 1982: 737). Hârizmşâh Me’ınûn, ülkesinin istila edilebileceği korkusu ile, ordunun ve halkın ileri gelenlerini topladı ve hutbenin Sultan adına okunmasının yararına değinerek destek istedi. Ancak beklediği desteği alamadığı gibi, galeyana gelen halk, Sultan Mahmûd’a meydan okumaya ve savaş hazırlıklarına başladı. İş çığırından çıkmak üzere iken Hârizmşâh, Hârizm’de başka bir hükümdar adına hutbe okutmak gibi bir niyetinin olmadığını ve sadece kendisine olan sadakatlerini denemek istediğini söyleyerek halkı teskin etti (Beyhakî 1982: 738-739: İbnü'l-Esîr IX: 208).
Gaznelilerin Hârizm’i istilasını önlemek için öncelikle olanlardan ötürü Sultan Mahmûd’dan özür dilenmesini Hârizmşâh’a tavsiye eden Bîrûnî, ülkenin varlığını sürdürebilmesi için ona şu siyasî öneride bulundu: “Türkistân Hanları (Türk Hakanlığı), Emîr’e (Hârizmşâh’a) dargındır. Ancak onlar Sultan’ın dostudur. Tek olarak düşmana galip gelmek zordur. Eğer iki düşman ittifak ederse onlara direnmek güçtür. Hanlara yaklaşmak gereklidir. Onlar bugün Özkend sınırında savaş ile meşguller, Hârizmşâh vasıtası ile “Han ve İlig” arasında barış yapılması için çok çaba sarf etmeliyiz. Böylece onlar bunu, çok takdir edecekler ve barışı kabul edeceklerdir. Bunun faydası büyüktür. Barış yaparlarsa hiçbir zaman muhalefet etmezler.” Hârizmşâh bu düşünceyi uygun bularak Türk Hakanlığı’na yaklaşmaya karar verdi. Kıymetli hediyelerle Türk Hakanlığı’na gönderilen elçiler, “Han ve İlig’”i barıştırdılar (Beyhakî 1982: 739). Böylece, bu iyiliği takdir eden Türk Hakanlığı ve Hârizmşâhlar arasındaki
dostluk ilişkileri, bölgede Gaznelileri tecrit edecek boyutlara geldi. Sultan Mahmûd, bu gelişmeleri öğrenince, bunun, “Türkistan Hanları” ve Hârizmşâh tarafından kendisine karşı açılmış bir cephe olduğunu düşünerek Belh’e geldi. “Han ve İlig”’e elçilerini göndererek olanlar nedeniyle onları kınadı. Türk Hakanlığı Sultan Mahmûd’a, “Biz Hârizmşâh’ı, Sultan'ın dostu ve damadı olarak biliyorduk. Hatta Hârizmşah’dan hoşnutluğu o derece idi ki, bize elçiler gönderdiğinde ve bizimle anlaşma yaptığında Hârizmşâh’dan bir elçi tayin ederek bizim ve (Gazneli) elçileri arasındaki gelişmelere kendisinin de şahit olmasını istedi. Ancak buna icabet etmediği gibi, elçi de göndermedi. Eğer Sultan bugün Hârizmşâh’a kızgın idiyse, bizi kınamaması gerekir. En iyisi, biz, iki taraf arasındaki dostluğun yeniden tesisi için aracılık edelim.” şeklinde vaziyeti kurtaran politik bir cevap verdiler. Sultan Mahmûd’un endişeleri giderilememekle birlikte, Türk Hakanlığı bir taraftan da Hârizmşâh’a gizlice bir elçi yollayıp olup biteni ona bildirdiler. Hârizmşâh bu durumda Gaznelilere karşı harekete geçmeyi içeren bir öneriyi1 Türk Hakanlığı’na sundu. Buna göre, doğrudan Sultan Mahmûd ile savaşa girişilmeyecekti. Hârizmşâhlar ve Türk Hakanlığı’ndan oluşacak birkaç küçük süvari birliği Horasân’a geçerek vur kaç taktiği ile Gazneli ordusunu yıpratacaklardı. Bu saldırılar yapılırken Horasân halkına zarar verilmeyecek ve halkın sevgisi kazanılarak Gaznelilerden yüz çevirmeleri sağlanacaktı. Böylece düşman yılacak ve bir tehlike olmaktan çıkacaktı (Beyhakî 1982: 740).
Hârizmşâh'ın bu önerisinin altında nasıl bir niyetin yattığını anlamakta zorluk çekmeyen Türk Hakanlığı, bunun, Hârizmşâh'ın kendini ve ülkesini emniyet altına almak ve Gazneliler ile Türk Hakanlığı arasındaki anlaşmalarla güçlendirilmiş mevcut dostluğu bozmak amacını taşıdığını gördü. Bu nedenle öneriyi reddetti. Ancak, istenirse Hârizmşâh ve Sultan Mahmûd arasında meselelerin çözümü için aracılıkta bulunabileceklerini bildirdi2. Hârizmşâh
1 Hârizmşâh'ın Türk Hakanlığı elçilerine verdiği cevapta şöyle demektedir; “Uygun olan şu ki, süratli süvarilerden birkaç bölüğü üç gizli öncü ile Horasan’a göndermeliyiz. Gizli bir gurubu da Horasan’a dağılmaları için göndeririz. Cesur ve hareketinde çabuk birisi olmasına rağmen Sultan Mahmûd, bir guruba yöneldiği zaman, diğer bir gurup başka bir yönden ortaya çıkar ve böylece hangi gurubu karşılayacağını bilemez, şaşırır kalır. Ancak gönderilen bu bölüklerin, saldırılar sırasında halkı rahatsız etmemesi ve insanları korkudan emin kılmaları için taahhüt alınmalıdır ki, halk bizden emin olsun. Bu plan gereklidir. Çünkü onun ordusu ile karşılaşmaya güç yetiremeyiz (Beyhakî 1982: 740).”
2 “Han ve İlig bu konuyu düşünüp taşındılar ve bu siyaseti doğru bulmadılar. Şöyle cevap verdiler; Hârizmşâh bu öneri ile kendisinin bekasını ve ülkesinin emniyetini hedefliyor.
çaresiz olarak Türk Hakanlığı’nın aracılığını kabul etti (Beyhakî 1982: 740). Bu sırada Belh’de bulunan ve “insanların nefesini dahi sayan” casusları vasıtası ile gelişmeleri yakından takip eden Sultan Mahmûd da Türk Hakanlığı’nın arabuluculuk teklifini uygun buldu. Böylece “Han ve İlig”’in elçileri 407 /1016-1017 kışında Belh’e gelerek Sultan Mahmûd ile görüştüler. Sultan, Hârizmşâh ile arasında ciddi bir anlaşmazlığın bulunmadığını belirtti. Mevcut anlaşmazlığın da Türk Hakanlığı vasıtası ile tamamen ortadan kalktığını söyledi (Beyhakî 1982: 741).
Türk Hakanlığı’nın iç meseleleri hassasiyetini korurken, Sultan Mahmûd Hârizm’i ele geçirmeye kararlı idi. Türk Hakanlığı elçilerinin dönmesinden sonra, Hârizmşâh Me’ınûn’a bir elçi göndererek onu açıkça tehdit etti ve bazı şartlar ileri sürdü. Yüz bin kişilik ordu ve beş yüz fil ile Belh’de ikamet etmekte olduğunu, Hârizmşâh'ın kabul etmesine rağmen, adına hutbe okunmasına razı olmayan Hârizm halkının kendisini kızdırdığını ve ancak, açık bir özür dilenmesi halinde Gazne’ye döneceğini bildirdi. Özrün kabulü, ortaya attığı üç şarttan birinin mutlaka yerine getirilebilmesi ile mümkün olabilirdi. Buna göre, İtaat ederek adına hutbe okutmalı, ihtiyaçları olmamakla birlikte kendilerine layık değerli hediyeler yollamalı ya da ülkesinin ileri gelenlerini, imamlarını ve fakihlerini bağışlanma için göndermeli idi. Bu ültimatom karşısında Hârizmşâh Me’ınûn, ülkenin iki merkezi Kâs ve Cürcâniyye hariç olmak üzere Nesâ ve Ferâve’de Sultan adına hutbe okuttu. Ülkenin ileri gelenleri, şeyhler ve kadıları, seksen bin dinar ve üç bin at ile beraber Sultan’a gönderdi (Beyhakî 1982: 741). Ancak, Hârizmşâh'ın bin kişilik güçlü süvari ordusunun başındaki büyük hacip Alptegin Buhârî, Gazneli hakimiyetini tanımadı ve isyan etti. Onun kumandasında isyancılar önce Hârizmşâh'ın vezirini ve bazı ileri gelen kişileri öldürdüler. Ardından, Dârü'l-İmâre’ye sığınan Hârizmşâh'ı kuşattılar. Sarayı ateşe verdiler ve sarayın üstünden kaçmaya çalışan Hârizmşâh'ı tutarak öldürdüler (Şevvâl ortası 407 Çarşamba / Mart 1017). Sonra, on yedi yaşındaki kardeşi Ebu'l-Haris Muhammed b. Ali b. Me’ınûn’u tahta geçirdiler. Alptegin, kendisinin tayin ettirdiği vezir Ahmed Togan ile devletin bütün işlerini üstlendi. Ülkeyi kaosa sürükleyen kötü yönetimleri dört ay sürdü (Beyhakî 1982: 742; Gerdîzî 1363; 395; İbnü'l-Esîr IX: 208).
Bizim ve Sultan Mahmûd arasında anlaşma ve taahhütler vardır. Anlaşmamızı kesinlikle bozamayız. Eğer Hârizmşâh isterse barış için aracılık ederiz ve kendisi ile Sultan Mahmûd arasındaki meseleyi çözeriz (Beyhakî 1982: 740).”
Sultan Mahmûd, katledilen Hârizmşâh’ın dul eşi olan kız kardeşi ile isyancıların ele başı Alptegin’in kendisine teslim edilmesini istedi. Hârizmlilerin bu isteği yerine getirebilmesi mümkün değildi. Bu nedenle Hârizm’e sefere çıktı. Türk Hakanlığı ile aralarındaki anlaşmaların bu sebeple bozulmaması için “Türkistan Han ve İlig”’ine bir mesaj göndererek, damadının intikamını alacağını ve Hârizm’i ele geçirip, böylece, kendisini ve Türk Hakanlığını meşgul eden bu meseleyi sona erdireceğini bildirdi. Bu durum “Han ve İlig”’in hoşuna gitmese de gerek kritik iç siyasi durumları ve gerekse Gaznelilerin Hârizm’i işgal için hazırlıklarını tamamlamış olmaları dolayısıyla, “Bu düşünce doğrudur. Mürüvvet, siyaset ve diyanet hükmünce böyle yapılmalı ki, artık bundan sonra kimse hükümdarların kanını akıtmasın.” şeklinde bir cevap vererek Hârizm’in Gazneli hakimiyetine girmesini kabullenmek zorunda kaldılar (Beyhakî 1982: 744). Sultan Mahmûd, Hârizmlilerin Humâr Tâş Şarâbî komutasındaki öncü kuvvetlerini yenilgiye uğratıp, Humâr Tâş'ı esir aldıktan sonra 5 Safer 408 / 3 Temmuz 1017 tarihinde Hezâresp yakınında Hârizm’in esas kuvvetlerini de mağlup ederek asilerin başı Alptegin1 Buhârî ve Sâvtegin2 Hânî’yi esir aldı ve bütün Hârizm’i ele geçirdi. Bölgenin yönetimini adamlarından Altûntâş’a bırakarak Gazne’ye döndü (Beyhakî 1982: 745; Gerdîzî 1363: 366; İbnü’l-Esîr: IX: 208-209; Kazvînî 1364: 396).
Türk Hakanlığı Hârizm’in işgaline sessiz kalmakla Ceyhûn batısında üstünlüğü Gaznelilere kaptırdılar. Hârizm’in alınması sonucunda batı sınırları bütünüyle Gazneliler tarafından kuşatılan Türk Hakanlığı’nın, Halife ile doğrudan teması da kesilmiş oldu. İslam’ın doğusunda üstünlüğün Gaznelilere geçmesine rağmen, iki ülke arasındaki ilişkilerde iki bağımsız hükümdar ve devlet statüsünde bir değişiklik meydana gelmedi.
Mâverâünnehr ve Horasân’da önemli bir konuma sahip olan dihkanlar ile, bu bölgeleri öteden beri ele geçirmeye çalışan Türk Hakanlığı arasındaki ilişki
bir hayli dikkat çekici idi. Farsça dih ile -gân nispet ekinden oluşan dihgân kelimesi, Arapça’ya dihkân olarak geçmiş olup, köy ağası veya arazi sahibi anlamına gelmektedir. Dihkanlar kendi aralarında kıyafetleri ile ayırt edilebilen farklı sınıflara ayrılmakta idi. Bunun kaynağı asalet değil, köy, şehir, yöre dihkanı gibi sosyal farklılıklardı. Bu nedenle, genellikle yerel yöneticiler ya da bölgenin aristokratları olarak görülürler (Sümer DİA IX: 289; Barthold 1984: 44).
Dihkanların, Sâsânî hükümdarlarından Hoşeng’in kardeşi Vehgerd’in oğullarından geldiği söylenmekle birlikte, onların tek bir etnik kökenden gelmedikleri ve şartlara göre başka kökenden gelenlerin de “Dihkan” unvanı aldığı görülmektedir (Sümer DİA IX: 289). Meselâ, Horasân’da Gaznelileri yenilgiye uğratan Tuğrul, Çağrı ve Yabgu’ya Sultan Mesûd tarafından hilat, sancak ve menşur ile birlikte “Dihkân” unvanı verilmiştir (1035) (İbnü’l-Esîr IX: 365). Barthold, Hazar denizi kıyısından Kâşgar’a kadar uzanan sahadaki Türk beylerine “dihkan” unvanının verildiğinden bahsetmektedir (Barthold 1928: 32; Barthold III 1962: 106). Nitekim, 310 / 922-923 tarihinde İlyas es-Sâmânî, Türklerden aldığı destek ile, birkaç kez Fergâna’da ayaklanmış, en son mağlup olarak “Kaşgar Dihkânı” Togan Tegin’e sığınarak onunla akrabalık tesis etmişti (Barthold 1928: 32; Barthold III 1962: 106). Ziraat ve ticaret ile meşgul olan varlıklı dihkanların temel görevleri, halktan topladıkları vergileri âmil ve emîrlere teslim etmek, dirlik ve düzenin sağlanmasına katkıda bulunmak, sefer zamanlarında orduya katılmaktı (Sümer DİA IX: 290).
Sâmânî idaresinden hoşnut olmayan Mâverâünnehr dihkanları, Türk Hakanlığını ülkeye davet ederek, Sâmânîlerin yıkılışında önemli bir rol üstlendiler. (Menînî I, 1286: 163; Curfâdekânî 1374: 92). Bu rolleri karşılığında Türk Hakanlığı’nın dihkanlara bazı imtiyazlar verdiklerini İlâk, İsfîcâb ve Soğd’da adlarına kesilen paralardan anlıyoruz. Sâmânîler zamanında “devletten elde ettikleri İktisadî ve içtimâî imtiyazlara mukabil, siyasî ehemmiyetlerinin kaybolmasına razı olan dihkanlar (Barthold 1984: 44)”, şimdi, Türk Hakanlığı’nın onlara, kendi adlarına para bastırmalarına izin vermesi ile, yeniden siyasî bir kimlik kazandılar.
382 / 992’de Buhârâ üzerine yürüyen Buğra Han Hârûn’a iltihak eden İlâk dihkanı Mansûr b. Ahmed, “Dihkanü’l-Celîl” unvanı ile tâbi olarak İlâk’da
varlığını koruduğu gibi, haklarını da çocuklarına miras bırakabildi. Dihkanü'l-Celîl Mansur b. Ahmed’in oğlu ve iki torunu, Muhammed b. Mansûr (391-395 / 1000-1005), Ebû Şucâ Salar b. Muhammed (399 / 1008-1009, 401 / 1010-1011) ve Bekr b. Muhammed’in (400 / 1009-1010, 414 / 1023-1024) îlâk vilayetinde varlığı, bazı yıllar haklarını kaybetmiş görünmelerine rağmen, 414 / 1023-1024 yılına kadar devam etti (Davidoviç 1978: 86; Koçnev 1993: 35; Fedorov 2001a: 17).
İlâk 387-389 / 997-999 ve 391-393 / 1000-1003 yılları sikkelerinde rastlanan “Bâ Sâlih” ya da “Ebâ Sâlih” künyesinin, bir dihkan mı yoksa para basım işlerinden sorumlu bir memur mu olduğu nümizmatlarca bir hayli tartışılmış idi. Nihayet, Davidoviç, 1973 Bazar Dara ve 1919 Nogay Kurgan kazılarında elde edilen 387, 388 ve 391 İlâk fülüslerini karşılaştırarak “‘Alâ yedi (vasıtasıyla)” kalıbından sonra gelen “Bâ Sâlih”in, esasen, bir darrâb yani, parayı darp eden bir darphane memuru olduğunu ortaya koydu. Ahmed b. Ali’ye iyi hizmetleri sonucunda “Bâ Sâlih”, mevkiini yükselterek, 399 / 1008-1009’da îsfîcâb ve 404 / 1013-1014’de Soğd’da doğrudan kendi adına para bastırmıştır (Davidoviç 1978: 92-93).
Türk Hakanlığı Mâverâünnehr’e davet eden dihkanlardan biri de Ebû Mansûr Muhammed b. Hüseyn İsfîcâbî (Mut) idi. İlig Nasr’ın maiyetinde Semerkand sınırına kadar gelen Muhammed b. Hüseyn, her ihtimale karşı İlig Nasr tarafından burada tutuklanmıştı (997) (Menînî I, 1286: 269-270; Curfâdekânî 1377: 156; Gerdîzî 1363: 375-376). Ancak, serbest bırakıldığı anlaşılan Ebû Mansûr Muhammed Mut, işbirliğinin mükafatını, tâbi vasfı ile İsfîcâb’da adına para bastırarak aldı. 3 97-400 / 1006-1010 yıllarında Ahmed b. Ali’nin, 400-402 / 1010-1012’de İlig Nasr’ın ve 402-404 / 1012-1014’de tekrar Ahmed b. Ali’nin tâbii olarak İsfîcâb’da hüküm sürdü (Fedorov 2000: 47; Koçnev 1993: 36).
Türk Hakanlığı’na iltihak eden Sâmânîlerin Türk komutanlarından Beytüzün, 399-402 / 1008-1012 yıllarında Keş’de bulunuyordu. 415 / 1024-1025 Hocend sikkesine göre, en son bu yılda alt tâbi olarak burada idi (Koçnev 1993: 26).
Uzlaşmaya varılabilen Selçuklu ailesi mensuplarından Musa b. Selçuk, oğlu Yusuf, Cebrail b. Muhammed ve Seyfü’d-Devle lakaplı İbrahim Yınal'ın adlarına, Buhara ve Semerkand arasındaki Kermine’de 415 / 1024-1025, 417
/1026-1027 ve 419-420 / 1028-1029 tarihli sikkelerde rastlanmaktadır (Koçnev 2000: 183, n.26; 184, n.58, 69, 75).
424 / 1032-1033 Kutluk Ordu sikkesinde tâbi sıfatı ile bulunan İsmail b. Mahmûd1, herhalde, Hârizmşâh Altûntâş ailesine mensup biri idi (Koçnev 2000: 193,185, n.108).
Çeşitli meslek gruplarından ileri gelenlerin adlarına da rastlamak mümkündür. 398-404 / 1007-1014 İsfıcâb sikkesinde yer alan Ali Sarrâf, kuyumcu idi. El-Bezzâz (kumaş tüccarı), el-Bezzâr (tohumcu yani, tahıl tüccarı) ve el-Müezzin gibi başka meslekî gruplardan şahısların yanı sıra, 411/ 1020-1021’de Şâş’da İlyas el-Haccâc gibi, lakabı ile sosyal statüsüne işaret edilen şahıslar, muhtelif paralarda görülmektedir (Koçnev 1993: 10, 36).
400 / 1009-1010’da Soğd’da Ali b. Nûş, 395 / 1004-1005’de Şâş ve Nevket’de Nasr b. el-Kâsım, yine Şâş’da Yûsuf b. Abdullah, 396 / 1005-1006 Kuşânî’de Muîn (Koçnev 1993:25) ve 414 /1023-1024 tarihinde Debûsiye’de el-Irâkî Türk Hakanlığı kökeninden olmayıp, bölgenin ileri gelenlerinden alt tâbiler idi (Fedorov 2000: 52).
Türk Hakanlığı’nın, Mâverâünnehr’i ele geçirmek ve orada sağlam bir şekilde tutunmak amacı ile, eski yerli yöneticilere, Sâmânî erkanından kişilere, ileri gelen ticaret erbabına ve bölgenin saygın kişilerine Sâmânîler’de olmadığı kadar imtiyazlar vererek kendi taraflarına çektikleri, X. yüzyılın sonu ve XI. yüzyılın başındaki Türk Hakanlığı paralarına yansımıştır. Bu tarz yönetimin bir sonucu olarak, Mâverâünnehr’in kısa sürede ve kolayca Türk Hakanlığı hakimiyetine girmesinin yanı sıra, Horasân için verilen mücadelede de Mâverâünnehr dihkanlarının tamamının İlig Nasr’ın yanında yer aldığını Utbî kaydetmiştir (Menînî II 1286: 83).
Dihkanlar ve başka kökenden gelen yöneticiler, yönetim mekanizmasının alt basamaklarında bulunuyorlardı. Türk Hakanlığı iç çekişmesinde onların da bazı roller alması kaçınılmazdı. Bu sırada izledikleri siyaset neticesinde mevkilerini yükseltmeleri söz konusu olduğu gibi, bulundukları yeri kaybederek
1 Fedorov, İsmâil b. Mahmûd’u, İsmâil b. Muhammed şeklinde okumuştur (Fedorov 2000: 48).
Türk Hakanlığı’nın rakibi Gaznelilerden yardım istediklerine de şahit olunmaktadır (Gerdîzî 1363: 404). Ancak, XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk Hakanlığı, onların kendi adlarına para bastırmak gibi siyasî ve İdarî bütün imtiyazlarına son vererek, yönetimi, sadece Türk Hakanlığı kökeninden gelen hanedan mensupları elinde topladı (Koçnev 1993: 36). Böylece, Türk Hakanlığı topraklarında dihkanlar ve başka kökenden şahısların hakimiyetleri tamamen sona erdirilmiştir (Sümer DİA IX: 290).
Türk Hakanlığı iç siyasî gelişmeleri söz konusu olduğunda, zaten oldukça sınırlı olan İslâm kaynaklarının daha da kıt bilgiler içerdiği görülür. Şüphesiz bunun sebebi, -bu devletin tarihini konu edinmiş, ancak günümüze kadar gelmeyen birkaç eser dışarıda tutulursa- İslam kaynaklarının merkezinde Türk Hakanlığı değil, ortaçağ İslam dünyasında doğrudan etkileri daha çok hissedilen (bilhassa Bağdâd Abbâsî hilâfetini tehdit edebilen) Sâmânîler, Büveyhîler, Gazneliler, Selçuklular ve Hârizmşahlar gibi devletlerin yer almasıdır. Türk Hakanlığı’na ise sadece bu ülkelerle olan ilişkiler çerçevesinde yer verilmiştir. Buna karşın bu alandaki boşluğu Türk Hakanlığı’ndan kalan çok sayıdaki nümizmatik veriler, büyük ölçüde doldurabilmektedir.
İslam nümizmatiği üzerine çalışan uzmanlar, Türk Hakanlığı nümizmatiğinin özgünlüğü ile, İslam nümizmatiğinin en zor ve karmaşık devresini teşkil ettiği hususunda birleşmektedirler. Türk Hakanlığı paraları üzerinde önemli çalışmalar yapmış olan Dorn’un, yaklaşık bir asır önce, tarih araştırmalarında nümizmatiğin önemini anlamak için, sadece Türk Hakanlığı tarihinin yeterli olacağını söylediğine dikkat çeken Koçnev, Türk Hakanlığı hakkında İslam kaynaklarında yer alan yetersiz ve çelişkili bilgilerin doğru olarak değerlendirilmesinde sikkelerin önemini vurgulamaktadır (Koçnev 1993: 3). Nitekim, Türk Hakanlığı’nın 1008 yılı başında hanedanın iki önemli mensubu arasında başlayan çekişmeden, devletin ikiye ayrıldığı 1043 yılına kadar geçen sürede iç siyasî gelişmeleri ortaya koymak, nümizmatik verileri ve İslam kaynaklarındaki bölük pörçük bilgileri karşılaştırarak ele almakla mümkün olabilmektedir.
Türk Hakanlığı’nda iç siyasî kavgaların başladığı sırada (398 -400 / 1007-1010) hanedan mensupları arasında ülkenin taksimi şöyle idi: Başkent Balâsâgûn (Kuz Ordu)’da Kutbu’d-Devle ve Nâsıru'l-Hakk (devletin merkezi ve Hakk'ın yardımcısı) unvanlarını taşıyan Togan Han Ahmed b. Ali metbû olarak bütün ülkede tanınıyordu. İkinci merkezi Balâsâgûn yakınlarındaki Ordu idi (Koçnev 1993: 24; Davidoviç IV 1998: 123). Onun en güçlü tâbii el-Müeyyidü’l-Adl (adaletin destekçisi) lakaplı İlig Nasr b. Ali, Özkend merkez olmak üzere Fergâna, Ahsiket, Mergînân, Uşrûsene, Buhârâ (398), Semerkand, Çagâniyân, Kuşânî (396), Kubâ, Hocend, Keş (399) ve Soğd (400)’da adına para kestirmişti1. Bu durumda takriben Mâverâünnehr’in tamamına hakim olan İlig Nasr b. Ali, bölgeyi Türk Hakanlığı kökenliler ile başka kökenden gelen yerel beylerden tayin ettiği alt tâbiler vasıtasıyla yönetiyordu. Türk Hakanlığı ailesine mensup olmayan yerel yöneticiler ayrı bir başlık altında ele alındığından burada onlardan sadece Togan Han Ahmed’e tâbi Bekr b. Hasan'ın alt tâbii Muhammed b. Mansûr’un 398’de îlâk’da, Ebû Mansûr Muhammed Mut’un 397’de İsfîcâb’da bulunduklarına değinmekle yetineceğiz2 (Koçnev 1993: 24-25). Arslan Tegin ve Senâü’d-Devle (devletin övüncü) unvanları ile Muhammed b. Ali, Tarâz’da idi' (Koçnev 1993: 21; Album 1998: 75). Mansûr b. Ali, İlig Nasr b. Ali’ye bağlı olarak 394-5 tarihlerinde Yınâl Tegin unvanı taşıyarak Fergâna’da Heftdeh’i yönetmiştir4. Bu tarihten başlayarak 403 yılına kadar adına sikkelerde rastlanmaması, bu sürede İlig Nasr b. Ali’nin hapsinde olup, onun ölümü ile de serbest kaldığını söyleyen Koçnev’in tahminine katılmayı gerektirmektedir (Koçnev 1993: 25). Kadır Han Yûsuf b. Hasan (Hârûn Buğra Han), babasından kendine miras kalan Melikü’l-Maşrık unvanını taşıyarak 395’ten itibaren Kâşgar’da bulunuyordu (Koçnev 1995: 213; Fedorov 2001: 18; Davidoviç IV
1998: 123). Muhammed b. Hasan, Tonga Tegin unvanı ile 399’da Şâş’ta idi (Koçnev 1993: 24; Markov 1896: 220, n.195). Bu tabloya göre ülkenin büyük bir kısmı Türk Hakanlığı hanedanının Ali kolu (Ali b. Musâ oğulları) elinde iken, yalnızca Şâş ve Kâşgar’ın Hasan koluna (Buğra Han Hârûn oğulları) ait olduğu görülmektedir.
İlig Nasr b. Ali’nin kısa sürede Mâverâünnehr ve Horasân’ı ele geçirmesi, ülkesinde popülaritesinin iyice artmasına neden oldu. Onun bu şekilde hızlı yükselişi, hiyerarşi basamağının en üst piramidine çıkabileceğinin güçlü bir delili idi ve bu durum, ağabeyi1 Togan Han Ahmed’in mevkiini sarsabilirdi. Bu nedenle Türk Hakanlığı hakanı kardeşine verdiği desteği kestiği gibi, batıda en mühim rakipleri Gazneliler ile dahi, kardeşi aleyhine anlaşmaktan çekinmediğini ve böylece Türk Hakanlığı siyasî birliğini zaafa düşüren ilk anlaşmazlıkları başlattığını biliyoruz (398 / 1008). İlig Nasr b. Ali bu olaya ilk tepkisini, Özkend dışında hakim olduğu Buhârâ, Semerkand, Soğd, Fergâna, Ahsiket, Kubâ, Hocend gibi önemli merkezlerde kesilen paralarda Togan Han Ahmed’in adına yer vermemekle gösterdi (400-401/ 1009-1011).2 Ancak bunun, İlig Nasr’ın istiklalini ilan etmeye yönelik bir teşebbüs olmadığını, 401/ 1010-1011’de Balâsâgûn’a ağabeyine karşı sefere çıkıp, kış şartlarından dolayı geri döndüğü sırada bile kendi merkezi Özkend’de basılan paralarda Togan Han Ahmed’in adını anmaya devam etmesinden anlamaktayız.3 Demek ki, yarıda kalan Balâsâgûn seferi4 tehdit içeren bir güç gösterisi idi. Bununla birlikte, İlig Nasr b.
Ali, İsfîcâb (400-402), Tûnket (401) ve Şâş (401)’da üstünlüğü ele geçirerek adına para bastırmaya başlamıştır.1 Elde ettiği başarılara rağmen İlig Nasr, Gazneliler ile mücadele adına ağabeyinin yaptıklarını sinesine çekerek aradaki anlaşmazlığı sona erdiren bir barışı siyasetine uygun gördü. Çünkü, Türk Hakanlığı askerî başarılarının sırrı, istenildiğinde ülkenin her tarafından çeşitli Türk boylarının süratle bir araya gelebilmesine dayanıyordu ve bu sırada hala Horasân'ı ele geçirmek idealinden vazgeçmediği için böyle bir birliğe en fazla ihtiyacı olan İlig Nasr idi. Hanedanın iki mensubu arasında yapılan barış sikkelere de yansımıştır. 403 tarihli İlâk dirhemlerinde2 her ikisinin adı birlikte zikredildiği gibi, İlig Nasr hakimiyetindeki diğer merkezlerde tekrar Türk Hakanlığı hakanının adına yer verilmeye başlanılmıştır. Ne var ki, kaynağa göre Togan Han Ahmed ve Kadır Han Yûsuf u yeniden Horasân’a saldırmak üzere tekrar yardıma çağıran İlig Nasr, hastalanarak vefat etmiştir (403 / 1012-1013) (Menînî II 1286: 227; İbnü'l-Esîr IX: 192).
İlig Nasr b. Ali’nin ölümünden sonra ülkenin büyük iç siyasî çekişmelere maruz kalacağı açıktı. Mâverâünnehr’deki Buhârâ, Semerkand, Keş ve Hocend gibi önemli merkezlerde “İlig” unvanı, şimdiye kadar muhtemelen hapiste bulunan ve İlig Nasr’ın ölümü ile serbest kalan Mansûr b. Ali’ye geçti. Bu durum fazla sürmedi. Aynı yıl 403 / 1012-1013’de Togan Han Ahmed üstün gelerek onu bölgelerinden mahrum etti ve bu yerler en geç 404/ 1013-1014’de “İlig” olan Muhammed b. Ali’ye geçti. Mücadeleyi bırakmayan Mansûr b. Ali güçlenerek 405 / 1014-1015’ten geç olmamak üzere Ahsiket, Hocend ve Tarâz’da kendini “Arslan Han” ilan etti3 (Koçnev 1993: 25). 406 / 1015-1016 yılı, Togan Han Ahmed ve Arslan Han Mansûr arasında çetin bir mücadeleye sahne oldu. Arslan Han Mansûr, Balâsâgûn, İlâk ve kısa bir süre elden çıkan Hocend’i Togan Han
Ahmed’den alarak topraklarını büyük ölçüde genişletti1. Hârizm’in 1017’de Gazneliler tarafından işgali öncesinde, “Türkistân Hanları bugün Özkend sınırında savaş ile meşguller, Hârizmşah vasıtası ile “Han ve İlig” arasında barış yapılması için çok çaba sarf etmeliyiz. Böylece onlar bunu, çok takdir edecekler ve barışı kabul edeceklerdir. Bunun faydası büyüktür (Beyhakî 1982: 739).” şeklinde Bîrûnî’nin Hârizmşâh Me’ınûn b. Me’ınûn’a tavsiyesinde söz konusu olan ve “Han ve İlig” arasında gerçekleşen Özkend sınırındaki savaş, işte bu 406 yılı olayları ile ilgili olmalıdır. Kaynağa göre, Hârizmşah aracılığı ile “Han ve İlig” barıştılar (407 / 1016-1017). Her halde yapılan barış eşit şartları içeriyordu. Çünkü, bundan sonraki diplomasi trafiğinde hem Hârizmşahlârın hem de Gaznelilerin, Türk Hakanlığı ülkesinde muhatapları “Han ve İlig” olmaya devam etmiştir (Beyhakî 1982: 740).
5 Safer 408 / 3 Temmuz 1017’de Hârizm’in istiklalini kaybetmesinden biraz önceye kadar kaynağın bahsettiği “Han ve İlig” kimdi? Sikkelere göre 406-407 /1015-1017 tarihlerinde “Han” unvanı taşıyanlar (Togan Han) Ahmed b. Ali, (Arslan Han) Mansur b. Ali, (Kadır Han) Yûsuf b. Harun / Hasan idi. “İlig” unvanını ise Muhammed b. Ali kullanıyordu. Sikkeler, mücadelenin Ahmed b. Ali ve Mansûr b. Ali arasında geçtiğini kanıtlıyor. Bu durumda kaynağın söylediği Han’ın Ahmed b. Ali, İlig’in de Mansûr b. Ali olması gerekirdi. Ancak, sikkelere göre en geç 404 / 1013-1014’ten itibaren “İlig” mevkiine Muhammed b. Ali’nin bulunduğunu biliyoruz. Bu çelişkiyi iki şekilde izah etmek mümkün olabilir. İlk olarak, İlig Nasr’ın ölümü ile 403 / 1012-1013’de onun yerine “İlig” mevkiine geçen Mansûr b. Ali’nin, kısa bir süre sonra Ahmed b. Ali tarafından bu mevkiden mahrum edilmesine ve sonraki yıllarda kazandığı başarılarla kendisini “Arslan Han” ilan etmesine bakılmaksızın, dış ilişkilerde (Hârizmşahlar ve Gazneliler tarafından) hala “İlig” olarak tanınmaya devam ettiği söylenebilir. İkinci olarak, Ahmed b. Ali ve Mansûr b. Ali arasındaki mücadeleden en fazla yararlanan diğer bir kardeş Muhammed b. Ali idi. İki büyük kardeşin mücadelesinde “İlig” unvanı ile, metbû olarak Ahmed b. Ali’yi tanımakta olduğu Tarâz (405), İlâk (406), Hocend (407), Uşrûsene (407) gibi merkezlerde
metbûunu değiştirerek Mansûr b. Ali tarafına geçtiğini görüyoruz.1 Demek ki, iç mücadele, geride büyük tahribat bırakan ya da aile içinde derin ayrılıklar yaratacak kanlı savaşlar şeklinde cereyan etmiyordu. Sadece, tâbi olan, bazı tavizler karşılığında metbûunu değiştirmekte idi. Muhammed b. Ali bu tarz siyasetle batıda ülkenin büyük bir kısmına sahip olarak Mansûr b. Ali’nin en güçlü tâbii oldu. İlig Muhammed b. Ali’nin elde ettiği tavizler sadece toprak kazanımını ve buraların gelirini içermiyordu. Her halde, Mansûr b. Ali adına ülkenin bütün işlerini de o yürütüyordu. Çünkü, “el-Asemm” lakabına bakılırsa Mansûr b. Ali sağırdı (Menini II 1286: 227). Sonra, içi dışı bir, yumuşak huylu, beş vakit namazı cemaatle kılan ve kibirden uzak dervişi andıran dindarlığı, otoriter hükümdar ile çelişen hususlardı (Menini II 1286: 228). Nitekim bu fiziksel ve dinî yapısı nedeni ile olsa gerek, muahhar bir kaynak, 410 / 1019-1020’deki Belh mağlubiyetinden sonra onun hakkında “Hükümdarlıktan çekildi.” demektedir (Müneccimbaşı 1940: 6). Bu sebeplerle pasif bir durumda olan Mansûr b. Ali’nin yerine, dış ilişkilerde de, onun adına batı ilişkilerini ve Togan Han Ahmed b. Ali ile mücadeleyi yürüten Muhammed b. Ali’nin dikkate alındığını ve dolayısıyla kaynağın “Han” (Ahmed b. Ali) ile savaşmakta olduğunu bildirdiği “İlig”in bu tarihlerde sikkelerde yer alan İlig Muhammed b. Ali olduğu kabul edilebilir.2
1 405 / 1014-1015 Tarâz: (Koçnev 1995: 231; Fedorov 2000: 51), 406 / 1015-1016 İlâk: (Koçnev 1995: 233; Fedorov 2001a: 17), 407 / 1016-1017 Hocend: (Koçnev 1995: 234; Fedorov: 2000: 42).
Mansûr b. Ali 406 / 1015-1016’dan itibaren kesintisiz olarak Balâsâgûn’u elinde tuttu (Markov 1896: 227, n.232). Barış anlaşmasından sonra Türk Hakanlığı hakanı Togan Han Ahmed b. Ali’nin elinde sadece Buhârâ ve Semerkand (407-408 / 1016-1018) kaldı (Koçnev 1993: 26)1. Ancak, 406 / 1015-1016’da Buhârâ’daki tâbii Mansûr oğlu Hüseyn idi (Markov 1896: 227, n.230). Son yıllarında şiddetli bir hastalığa yakalanan Hakan, kendini cihada hasretti ve hasta yatağından kalkarak, Çin tarafından gelmekte olan ve Balâsâgûn’a sekiz günlük mesafeye kadar yaklaşmış Müslüman olmayan atlı çoban unsurların saldırısını önlemek için çıktığı seferi zaferle sonuçlandırdıktan hemen sonra vefat etti (408 / 1017-1018) (Menînî II 1286: 227; İbnü'l-Esîr IX: 232; İbrî: 179).
Togan Han Ahmed b. Ali’nin ölümünden sonra Arslan Han Mansûr b. Ali, Kadır Han Yûsuf tarafından idare edilen Kâşgar, Yarkend ve Hoten merkezlerini içine alan Doğu Türkistân dışında, ülkenin tamamında metbû olarak tanındı. Kadır Han Yûsuf, Arslan Han Mansûr b. Ali’nin hakanlığına sessiz kalması beklenemezdi. Zira o, 407 / 1016-1017 Uş (Uç) dirhemlerine göre Uş, Fergâna’nın merkezi Özkend’e hakim olarak iç mücadeleye çoktan karışmış bulunuyordu (Koçnev 1995: 137, n.463; Fedorov 2000: 48; Koçnev 1993. 26). Son yıllarında Buhârâ ve Semerkand’a ancak sahip olabilen Togan Han Ahmed b. Ali, kendisinin de mensup olduğu hanedanın Ali kolunun tazyiki neticesinde
Arslan Han ve Kadır Han arasında olabileceğini söylemiştir (Barthol 1990:295). Pritsak, Mansûr b. Ali ve Muhammed b. Ali’nin farklı şahıslar olduğunu Osmanlı tarihçisi Memed Neşrî (ö.1520)’ye dayanarak ispat etmişti (Pritsak 1950: 215). Bununla birlikte, daha sonra Türk Hakanlığı paraları üzerinde bir çok yayın yapan Fedorov, “Arslan Han” unvanını Mansûr b. Ali’nin değil, Muhammed b. Ali’nin aldığını vc Mansûr b. Ali’nin “İlig” unvanı taşıdığını iddia etti (Fedorov 1972: 134-136; Fedorov 1974: 158). Bu iddia, diğer Türk Hakanlığı nümizmatı Koçnev’in itirazları karşısında önemini kaybetti. Son yayınlarından anlaşıldığı gibi, Fedorov da bu görüşünden vazgeçti (Fedorov 2001: 21-22). Bu nedenle burada bu konunun ayrıntıları üzerinde durmayı gerekli görmedik. Davidoviç, Hârizmşâh aracılığı ile son bulan mücadelenin Ahmed b. Ali ve Mansûr b. Ali arasında geçtiğine değinerek, “Han” unvanının Ahmed b. Ali, Mansûr b. Ali ve Yûsuf b. Hasan tarafından aynı zamanda kullanıldığına dikkat çekmektedir (Davidoviç IV 1998: 124). Şu halde, “Han” unvanı önüne, “Kara” ve “Arslan” ya da bazı kaynaklarda geçtiği gibi, “Han el-Kebîr” ya da “Han-ı Bozorg” gibi sıfatların gelmesi bu unvanı taşıyanlar arasındaki farkı ifade etmek içindi.
1 Özbekistan Milli Bankası koleksiyonunda Ahmed b. Ali’ye ait 408 / 1017-1018 tarihli Tûnket’de basılmış bir dirheme rastlanılmaktadır (Rtveladze II 2000: 44, n.67). Öyleyse, hayatının son yıllarında Tûnket de Ahmed b Ali’ye aitti.
Hasan koluna dayanmaya başlamış olmalıdır. Çünkü hem İbnü'l-Esîr’in, “Buhârâ’ya hakim olan Kadır Han Yûsuf, Arslan Han (Mansûr b. Ali)’a karşı çıktı. Kadır Han, Togan Han (Ahmed b. Ali)'ın Semerkand’daki naibi idi.” haberi ve hem de sonraki yıllarda Hasan kolu mensuplarının Mâverâünnehr’i tamamen hakimiyetleri altına almaları bunu doğrulamaktadır (İbnü'l-Esîr IX: 233). 410 / 1019-1020 Buhârâ, Semerkand ve Özkend sikkeleri1, Arslan Han Mansûr ve en güçlü tâbii İlig Muhammed b. Ali’nin Kadır Han Yûsuf a karşı başarılar elde ettiğini ve onun hakimiyet alanını Doğu Türkistân ile sınırladıklarını göstermektedir. Bunun üzerine Kadır Han Yûsuf, Gazneli Mahmûd’u Arslan Han Mansûr’a karşı yardım için Mâverâünnehr’e davet etti. Gazneli Mahmûd bu amaçla Ceyhûn’u geçti ise de, Arslan Han Mansûr’un kuvvetinden çekinerek bir süre sonra geri döndü. Hayal kırıklığına uğrayan Kadır Han Yûsuf, rakibi Arslan Han Mansûr ile anlaşmaya vardı. Böylece dış müdahale, birden bire iç mücadelenin bir süre için ertelenmesine neden oldu. Anlaşmaya göre, Horasân’a saldırı gerçekleştirilecek ve alınan yerler aralarında paylaşılacaktı. Ancak, Türk Hakanlığı birleşik kuvvetleri Belh’de Gazneli Mahmûd tarafından hezimete uğratıldı (410 / 1019-1020) (İbnü'l-Esîr IX 233).
410 / 1019-1020 Belh yenilgisi sırasında Hasan kolunun başka bir üyesi Ali Tegin (Ali b. Hasan), Arslan Han Mansûr’un hapsinden kaçarak Buhara’ya geldi ve şehri istila etti. Selçuklu Arslan b. Selçuk ile ittifak ederek Arslan Han Mansûr ve kardeşi İlig Muhammed’e karşı kendini koruyabildi. Bu gelişmeler karşısında İlig Muhammed, Buhârâ’ya yürüdü. Ancak, Ali Tegin ve müttefiki Selçuklu Arslan, yapılan savaşta İlig'i mağlup ettiler ve böylece Ali Tegin, Buhârâ’ya iyice yerleşti (İbnü'l-Esîr IX: 362-363). Peki, iki güçlü unsur yani, Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Mansûr’a ve olayları yakından takip eden Gaznelilere rağmen, Selçukluların ittifak yapacak kadar önemsediği ve yazılı metinlerin kendisinden “Ali Tegin” olarak bahsettiği bu Türk Hakanlığı hanedan mensubu kimdi ve şimdiye kadar nerede idi? Beyhakî, 423 / 1031-1032 tarihinde Mâverâünnehr’in durumunu değerlendirmek üzere Gazneli veziri Ahmed Hasan el-Meymendî ile Sultan Mesûd arasında geçen diyalogda vezirin şu sözünü nakleder: “Ali Tegin’e gelince, o, hilekar ve sahtekar biridir. Otuz yıldır da orada (Mâverâünnehr) bulunuyor (Beyhakî 1982: 358).” Şu halde Ali Tegin 393 / 1002-1003’den beri Mâverâünnehr’de idi. Pritsak, tam bu tarihlerde Mâverâünnehr ve
1 410/ 1019-1020 Buhârâ: (Koçnev 2000: 189, n. 1), Semerkand: (Koçnev 2000: 189, n.2), 409 / 1018-1019 Özkend: (Koçnev 1995: 240; Markov 1896:234, n.274).
Horasan’daki faaliyetlerini kaynağın zikrettiği “İlig Nasr b. Ali’nin akrabası” Subaşı Tegin’in1, Ali Tegin olabileceği ihtimaline değinmiştir (Pritsak VI İA: 257). Bu tahmini destekleyen nümizmatik bilgiye sahip değiliz. Ancak kaynaklarda Ali Tegin hakkında verilen bilgiler değerlendirildiğinde bunun isabetli bir tahmin olduğuna hükmedilebilir. Beyhakî, Ali Tegin’in, Kadır Han Yûsuf ile mücadele içinde olan Togan Han (Muhammed b. Hasan)’ın kardeşi olduğunu söylemektedir (Beyhakî 1982: 93-94). İbnü'l-Esîr’in, 1043 tarihinde hanedanın doğu kolunda yapılan aile toplantısında Togan Han Muhammed b. Hasan’dan, Ali Tegin’in çocuklarının amcası diye bahsetmesi bunu doğrulamaktadır (Îbnü’l-Esîr IX: 397). Cüzcânî ise, onun, Afrasyab hanlarından Buhârâ hakimi olduğunu kaydeder (Cüzcânî I 1363: 247). Fahru’d-Dîn Râzî’ de onu Buhârâ valisi olarak zikreder (1346: 59). Diğer taraftan 414 Buhara paralarında Ali b. Hasan adına rastlanmaktadır (Koçnev 2000: 189, n. 19). Bu durumda Kadır Han Yûsuf, Togan Han Muhammed ve Ali Tegin’in kardeş olduğu görülüyor. İslâmî adı Hasan olan babaları Buğra Han Hârûn, “Türk” unvanını taşıyordu (İşanhanov ve Koçnev 1979: 146). Yazılı metinlerde bu unvan ile Kadır Han Yûsuf gibi, Subaşı Tegin de zikredilmektedir (Cüzcânî II 1363: 230; Gerdîzî 1363: 388). Buğra Han Hârûn / Hasan’a ait “Melikü'l-Maşrık” unvanı hem Kadır Han Yûsuf a hem de Togan Han Muhammed’e babalarından miras kaldığı gibi, “Türk” unvanı da Kadır Han Yûsuf’a ve Subaşı Tegin’e aynı şekilde intikal etmiş olmalıdır. Subaşı Tegin’den önce “Türk” unvanlı sadece Buğra Han Hârûn / Hasan’dan haberdar olunmaktadır. Öyleyse, kaynağın “Nasr b. Ali’nin akrabası” diye tavsif ettiği Subaşı Tegin, hanedanın Hasan kolunun baş mümessili Buğra Han Hârûn’un oğullarından biri olması mümkündür. Subaşı Tegin ve Ali Tegin’in faaliyetleri karşılaştırıldığında, aralarındaki ilişki daha da netleşmektedir. Kaynaklar Ali Tegin’in bilhassa iki yönüne vurgu yapmaktadır: tecrübe sahibi olduğu ve Horasan’a her an saldırmaya hazır konumu ya da bölgeye olan tecavüzleri (Beyhakî 1982: 474; Gerdîzî 1363: 404). Şu halde Ali Tegin siyaset ve askerlikteki yüksek tecrübesini, İlig Nasr’ın Mâverâünnehr ve Horasan mücadelelerinde “Subaşı Tegin Türk” unvanı ile kazandı. 1006-1008 yılları arasında Horasan’ı işgali ve Gazneli ordusunun takibi karşısında şehir şehir dolaşarak Mâverâünnehr’e geri çekiliş macerası, bölgeyi iyice tanımasına fırsat
1 Nitekim, Şevvâl 393 / Ağustos 1003’de Sâmânî Muntasır ile Oğuzlar birlikte, İlig Nasr üzerine Buhârâ’ya yürüyerek, Kühek’de Subaşı Tegin idaresindeki Türk Hakanlığı ordusunu yenilgiye uğratmışlardı (Menînî I, 1286: 336-337; Curfâdekânî 1377: 192-193; Gerdizî 1363: 383).
verdi ve buradan edindiği kazanımları hayatının sonuna kadar başarı ile kullandı. Yoksa, Mâverâünnehr’de hayat memat mücadelesi veren Selçukluların öncesi meçhul biri ile ittifak etmesi nasıl beklenebilir? Diğer taraftan, Buhârâ ve Semerkand gibi Mâverâünnehr’in kritik merkezlerini Türk Hakanlığı ve Gazneli güçleri arasında ölümüne kadar elinde tutarak çocuklarına nasıl miras bırakabilir? Pritsak, sikkelere göre onun en azından 405 / 1014-1015’de Buhârâ, 407 / 1016-1017’de Semerkand’a hakim olduğunu kesin gibi görmektedir (Pritsak VI ÎA: 257). Ancak, Pritsak'ın M. Fraehn’i referans gösterdiği 405 Buhara fülüsünde “Ali el-Ecell” yazısının değil, Ahmed b. Ali’ye ait “Han el-Ecell (en yüce Han)” yazısının yer aldığını tesbit eden Koçnev, 407 Semerkand fülüsünün ise, B. Dom ve onun da F. Sore’yi refarans alan kaynağının meçhul olup kontrol edilemediğini ve gerçekte böyle bir sikkenin bulunmadığını, Semerkand bölgesinde yer alan Köyçilitepin hazinesindeki 400-415 / 1019-1023 devresini içeren 1990 adet paradan tesbit edilen 407 / 1016-1017 tarihli 61 adet sikkenin 16 adedinin net okunabildiğini, ancak, bunlar arasında da F. Sore’nin tasvir ettiği Ali Tegin’e ait “Bahaü’d-Devle” (devletin övüncü) lakaplı bir sikkeye rastlanmadığını ortaya koydu (Koçnev 2000: 180; Pritsak 1950; 219). Koçnev, 404 / 1013-1014 tarihli Şaş dirhemlerinde geçen “Ali” adı ile 410 / 1019-1020 tarihli Şaş paralarındaki “Tonga Ukâ” unvanının Ali Tegin’e ait olabileceğini, onun 421 / 1030 İştihan fülüsünde yer alan “Kılıç Ukâ” unvanı ile birleştirerek yeni bir tez ortaya attı. Buna göre, Ali Tegin 404-410 / 1013-1020 tarihleri arasında Şâş’a sahipti. 411 / 1020-1021’ de ise Şâş’da “İlyas el-Haccâc” adında Türk Hakanlığı kökeninden gelmeyen bir yerel idareci Arslan Han Mansûr b. Ali’nin tâbii olduğu görülüyor. Öyleyse, kaynağın belirttiği Ali Tegin’in esareti, bu sırada gerçekleşti ve Şâş elinden alındı (Koçnev 2000: 180). Ne var ki, iç mücadelenin hızlı akışı ve paralarda yer alan unvanların buna paralel olarak sürekli değişkenliği, bütün bu mevcut nümizmatik verilerin Ali Tegin’in öncesini, tahminin ötesinde gerektiği gibi aydınlatmıyor. Dolayısıyla yazılı metinler ve sikkeler ışığında özetle şunları söyleyebiliriz: Ali Tegin “Subaşı Tegin Türk” unvanı ile 393 / 1002-1003 tarihinden itibaren Mâverâünnehr’de önemli görevler icra etti. Ardından, 396 / 1005-1006’da Horasan’ı ele geçirmekle birlikte, burada fazla tutunamadı ve Mâverâünnehr’e geri döndü. Bu nedenle İlig Nasr tarafından başarısız kabul edilen Ali Tegin ordu komutanlığından azledildi. Bu tarihten sonra her şeye rağmen Mâverâünnehr’de muhtemel bazı şehirlerde “alt tâbi” sıfatı ile 408 / 1017-1018’e kadar Hasan kolunun desteğini arkasına alan Togan Han Ahmed b. Ali’ye bağlı olarak tutunabildi. Ancak Togan Han Ahmed’in ölümünden sonra Arslan Han Mansûr b. Ali ve üçüncü kardeş İlig Muhammed b. Ali tarafından
Hasan koluna karşı başlatılan tedip hareketinde Kadır Han Yûsuf ve Muhammed b. Hasan’ın hakimiyet alanları küçülürken, bundan Ali Tegin (Ali b. Hasan) de nasibini aldı ve Arslan Han Mansûr’a esir düştü. 410 / 1019-1020’de birleşik Türk Hakanlığı kuvvetlerinin Gaznelilere karşısında Belh’de hezimete uğramalarının ardından oluşan hengamede Ali Tegin, Arslan Han Mansûr’un esaretinden kurtuldu ve 411 / 1020-1021’de Buhârâ’ya gelerek şehri ele geçirdi.
Ali Tegin, 411 / 1020-1021 tarihli Buhârâ sikkesine göre1 metbû olarak Kadır Han Yûsuf u tanıdı. Adına bastırdığı sikkelerde “Bahaü’d-Devle Yanga / Yağan Tegin” unvanı taşıyan Ali Tegin, aynı yıl2 içinde Arslan Han Mansûr ile uzlaşmaya vardı (Koçnev 2000: 188). Böyle bir uzlaşmaya belki de, Ali Tegin’in müttefiki Selçuklulardan Kadır Han Yûsuf un duyduğu rahatsızlık ve Arslan Han Mansûr’un İlig Muhammed’in gücünü kontrol etme arzusu neden oldu. Çünkü, artık Ali Tegin 411-415/ 1020-1025 yılları arasında yani Arslan Han Mansûr’un ölümüne kadar kesintisiz olarak onun metbûluk haklarını tanıdı ve hakimiyet sahasını genişleterek İlig Muhammed’i Buhârâ vahasındaki haklarından mahrum bıraktı (Koçnev 2000: 188).
Hasan kolunun üyesi Ali Tegin’in kardeşi Muhammed b. Hasan, 412 / 1021-1022 Semerkand fülüslerine göre3, 401-404 / 1010-1014 yılları arasında sahip olduğu, ancak, İlig Muhammed’e kaptırdığı Semerkand’a “Yınal Tegin” unvanı ile tekrar hakim oldu. Diğer kardeş Ahmed b. Hasan 413-414 / 1022-1024’de Semerkand Soğd’unda yer alan Kuşânî’de4 bulunuyordu. Bu tarihten sonra onun adına sikkelerde hiç rastlanmaması, ölmüş olabileceğini düşündürmektedir. Böylece Türk Hakanlığı ülkesinin en verimli ve ekonomik açıdan en gelişmiş bölgesi Zerefşân vadisi Ali Tegin ve kardeşlerinin eline geçmiş oldu (Koçnev 2000: 188).
Ali Tegin’in bir diğer kardeşi “Çağrı Tegin” unvanı ve “Adudu’d-Devle” lakabı taşıyan Hüseyn b. Hasan, İlâk bölgesinin merkezi Tûnket'de5 404 / 1013-1014 tarihinden itibaren 407 / 1016-1017’e kadar Togan Han Ahmed b. Ali’yi,
bu tarihten 415 / 1024-1025’e kadar Arslan Han Mansûr b. Ali’yi metbû olarak tanıdı ve buradaki hakimiyetini kesintisiz olarak devam ettirdi.
415 / 1024-1025 tarihine doğru İlig Muhammed b. Ali’nin hakimiyet alanı Tarâz, Ahsiket ve Hocend ile sınırlı kaldı1. Ahsiket ve Özkend’de Ali kolunun genç üyelerinden Ahmed b. Mansûr, 410 / 1019-1020’de İlig Muhammed’in alt tâbii idi (Koçnev 1993: 26; Fedorov 2000: 42). Ahsiket ve Özkend’de alt tâbi olarak hakimiyet, 412-413 / 1021-1023 ve 415 / 1024-1025 tarihlerinde “Köç Tegin” unvanı taşıyan ve “Aynu’d-Devle Melikân” lakablı Muhammed b. Nasr’a geçti (Koçnev 1983: 122). Ancak, 415 / 1024-1025 Ahsiket’de2 kendisi tâbilik mevkiine yükselirken, alt tâbii ise oğlu “Mui‘zzü’d-Devle Melik” Abbas b. Muhammed idi. “Böri Tegin” İbrahim b. Nasr 411-414 / 1020-1024 tarihleri arasında İlâk’da Arslan Han Mansûr’un tâbii idi. Ancak İlâk’da 415’de tâbilik kardeşi Muhammed b. Nasr’a geçti (Fedorov 2001a: 17). 413-414/ 1022-1024’de Şelci’de alt tâbilik, “Yağan Tegin” Yusuf b. Mansûr’un elinde idi (Koçnev 1993: 26). Bu tabloya göre, Ali b. Musâ’nın baş mümessil olduğu Ali kolunun 410-415 / 1019-1025 devresinde sürekli küçülerek hakimiyet alanı Fergâna bölgesinin bir bölümü, Tarâz, İlâk ve Balâsâgûn ile sınırlı kalırken, buna mukabil Hasan / Buğra Han Harun’un çocukları yani Hasan kolunun, bu devrede topraklarını genişleterek merkezi Mâverâünnehr ve Doğu Türkistân’daki hakimiyetleri ile ülkenin büyük bir bölümünü ele geçirdikleri görülmektedir.
Arslan Han Mansûr b. Ali ve kardeşi İlig Muhammed b. Ali sikkelere göre, aynı yıl içinde 415 / 1024-1025’de vefat etmiş olmalılar. Böylece Hasan kolunun talihi büsbütün açıldı. Muhammed b. Hasan, Balâsâgûn’da tahta çıktı ve kendini “Togan Han3” ilan etti (Koçnev 1993: 27; Davidoviç; 125). Kardeşi Ali Tegin (Ali b. Hasan) de hiyerarşide birkaç basamak yükselerek “Arslan İlig ve İlig” unvanı kullanmaya başladı. 415’e kadar Buhârâ ile sınırlı bölgesini, Semerkand,
Tûnket, Şâş ve Hocend’i içine alacak şekilde genişletti.1 Togan Han Muhammed’in metbû olarak zikredildiği 416’da Buhârâ, Semerkand, 415’de Hocend, 415, 417, 418’de Ahsiket, 415’de İlâk ve Hüseyn b. Hasan’dan alınan İlâk’ın merkezi Tûnket, 416’da Şâş, İsfîcâb, Balâsâgûn, 417’de Tarâz’da basılan sikkelerine bakılırsa onun hakimiyet alanı, Yedisu bölgesi, İsfîcâb, Şâş, îlâk, Fergâna, Hocend ve merkezî Mâverâünnehr yani Arslan Han Mansûr b. Ali’nin ölümü ile boşalan alanları kapsamaktadır (Koçnev 1983: 126-128). Togan Han Muhammed’i metbû tanımayan dördüncü kardeş Kadır Han Yûsuf elinde eskisi gibi Doğu Türkistân kaldı.
Togan Han Muhammed, Ali Tegin ve Selçuklu dayanışması, İslam’ın doğusunda Mâverâünnehr ve Türkistân hariç bütün Müslüman ülkelerini itaat altına alan Gazneli Mahmûd'u harekete geçirdi. Öteden beri Türk Hakanlığı tahtına geçmeyi planlayan Kadır Han Yûsuf, pek istekli olmasa da onunla ortak hareket etmeye mecbur oldu. Şu halde, Türk Hakanlığı iç mücadelesinin boyutu, 415’ten itibaren Hasan kolunun mensupları arasında devam eden bir mücadele şekline ve bir tarafı Selçukluların, diğer tarafı ise Gaznelilerin desteklediği bölgesel bir meseleye dönüştü. 415-416 / 1025-1026 tarihleri arasında Gazneli Mahmûd’un, bizzat Mâverâünnehr’e gelerek hem Ali Tegin ve hem de Selçuk Oğuzları meselesini çözümlemeyi üstlenmesi sayesinde Kadır Han Yûsuf, rakiplerine üstünlük sağladı.
Kâşgar’dan harekete geçen Kadır Han Yûsuf 416’da Özkend’i ele geçirdi. Şehrin idaresini tâbi sıfatı ile Süleymân b. Hânın (Şihâbü’d-Devle)’ye verdi. Aynı yıl Soğd’da Togan Han Muhammed’e üstünlüğünü kabul ettirdi (Koçnev 1995: 249). Kadır Han Yûsuf adına kesilen 417 / 1026-1027’de Balâsâgûn (Kuz Ordu), İlâk’da yer alan Dahket ve aynı yıl içinde birkaç kez el değiştiren 417-418 / 1026-1028 Ahsiket paraları, Togan Han Muhammed’in hakim olduğu yerleri birer birer ele geçirdiğini ve onu tahtından indirdiğini göstermektedir (Koçnev 1983: 128-129; Koçnev 1995: 250). Nitekim, Beyhakî’nin, Kadır Han Yûsuf’un Türkistân’da konumunun sağlamlaşmasında ve Togan Han Muhammed’in Balâsâgûn’dan uzaklaştırılmasında, Sultan Mahmûd’un ne denli zorluklar ve büyük harcamalara katlanarak önemli fedakarlıklarda bulunduğu yönünde verdiği bilgiler, artık Togan Han Muhammed’in tahttan hal edildiğini
ispatlamaktadır (Beyhakî 1982: 93-94). Bundan sonra bir süre adına sikkelerde rastlanmaması, rakibi tarafından esir alındığı ihtimalini akla getirmektedir.
Sultan Mahmûd Mâverâünnehr'e gelince Ali Tegin, Buhârâ ve Semerkand'ı terke mecbur oldu ve çöle çekildi. Ancak, 416’da Sultan Mahmûd Mâverâünnehr’den geri çekildiğinde Ali Tegin, aynı yıl ya da en geç 417’ye kadar tekrar Buhârâ’ya sahip oldu. Hakimiyet alanını yaymak için hareketine devam ederek 418 / 1027-1028 tarihinde Keş’i ve Kaşka Derya havzasını ele geçirdi. 419 / 1028’de hala Kadır Han Yûsuf'un elinde olan Semerkand ve Soğd’u topraklarına kattı. Bu başarılarını, 421 / 1030 yılından itibaren adına kestirdiği paralarda “Tarkan Padişâ el-Melik el-Muzaffer” ve 420-421 / 1029-1030 Semerkand fülüslerinde “feth” yazıları ile ilan etti (Koçnev 2000: 184, n.86; 189, 191-192).
419 /1028’den sonra 423 / 1031-1032’ye yani Kadır Han Yûsufun ölümüne kadar geçen devrede iç mücadelenin şimdilik sona erdiği, tarafların statüleri ve bölgelerinin belirginleştiğine şahit olunmaktadır. Buna göre, Ali Tegin merkezî Mâverâünnehr’e, Kadır Han Yûsuf ise Türk Hakanlığı'nın diğer bütün bölgelerine sahip oldu ve metbû olarak tanındı. Ancak “İlig” unvanını koruyan Ali Tegin statü olarak ona tabii olmakla birlikte, onun metbû haklarını kabul etmedi. Bu nedenle bastırmakta olduğu gümüş dirhemler yerine, Kadir Han Yûsuf'un vefatına kadar kendi adına bakır fülüsler bastırdı ve bu paralarda Kadır Han Yûsufun adına yer vermeyerek, onu metbû tanımadığını gösterdi (Koçnev 2000: 192).
Türk Hakanlığı iç siyasetinde Hasan ve Ali kolunun ikinci nesilleri de artık siyasî sahnede önemli roller almaya başlamış bulunmaktadır. Hasan kolundan “Çağrı Tegin ve İ‘mâdu’d-Devle” Süleyman b. Yûsuf 415-417 / 1024-1027 yılları arasında Kâşgar ve Yarkend’de bulunuyordu. Kaynağa göre “Yağan Tegin” unvanı taşıyan Muhammed b. Yûsuf 421-422 / 1030-1031 tarihlerinde Şâş ve Tûnket’i yönetmekte idi (Koçnev 1993: 27). Gazneli Mahmûd ve Kadir Han arasında yapılan anlaşma çerçevesinde Yağan Tegin, Gazneli Mahmûd kızı Hürre Zeyneb ile nikahlanmış ve Ali Tegin’in bölgesi kendisine vaat edilmiş olduğundan Buhârâ, Semerkand ve çevresini Ali Tegin’den almak için Gaznelilerden yardım talebinde bulunmak üzere Belh’e kadar geldi. Ancak Somnat seferi ile meşgul olan Gazne yönetimi, Somnat seferinden dönülmesine kadar, şimdilik geri dönmesini, Türkistan hanlığını ele geçirmesini ve sonra
talebin gereğinin yapılabileceğini bildirerek, bu isteği reddetti (1026) (Beyhakî 1982: 571). Ali Tegin oğlu “Arslan Tegin ve Şemsü’d-Devle (devletin güneşi)” Yûsuf b. Ali, 417-423 / 1026-1032 devresinde Buhârâ’yı kesintisiz olarak idare etti. Kadır Han Yûsuf’un oğlu mu yoksa kardeşi mi olduğu konusunda nümizmatların kesin bir sonuca varamadığı Süleyman b. Harun (Şihâbü’d-Devle), 416-426 / 1025-1035 arasında Özkend, 420 / 1029’da Kubâ ve 422 / 1030-103l’de Ahsiket’de görülmektedir. Ali kolundan “Atim Tegin ve Nâsıru’d-Devle” Ahmed b. Muhammed b. Ali 408-416 / 1017-1026’da İsfîcâb ve 417 / 1026-1027’de Tarâz’da tâbi sıfatı ile bulunurken, 422-423 / 1030-1032’de Ahsiket’de alt tâbi idi. Muhammed b. Nasr b. Ali ve oğlu Abbâs b. Muhammed’in hakimiyetleri 415-423 / 1024-1032 arasında Ahsiket, (418 ve 423) Mergînân, (421-423) Kasân, (404-418) Tûnket, (423-424) Hocend gibi Fergâna ve çevresindeki bazı şehirleri kapsıyordu (Koçnev 1993: 27).
423 / 1031-1032 yılında Kadır Han Yûsuf vefat etti. Yerine oğlu “Buğra Tegin” Süleymân geçti ve “Arslan Han” unvanı aldı. Tarâz, İsfîcâb ve Şâş nahiyelerini yukarıda “Yağan Tegin” unvanı ile zikrettiğimiz kardeşi Muhammed b. Yûsuf a bıraktı. O da kendisine “Buğra Han” unvanı verdi (Beyhakî 1982: 571; Koçnev 1993: 27). Böylece iki kardeş arasında gizliden gizliye bir düşmanlık başlamış bulunuyordu. Zira, Beyhakî’ye göre, Arslan Han kardeşinin Mâverâünnehr’e hakim olarak, kendisi ile Gazneliler arasındaki bağının kesilmesini istemiyordu. Bundan yararlanan “Arslan İlig, Kılıç Ukâ ve Tarkan” unvanlarını taşıyan Ali Tegin, aynı yılda Ustruşene ve muhtemelen Hocend’i ele geçirerek iç mücadeleyi yeniden alevlendirdi (Koçnev 2000: 192). Ardından, Hârizmşâh Altûntâş idaresindeki Gazneli ordusunu Debûsiye’de yenilgiye uğrattı ve 423 tarihli Mâverâünnehr’deki merkezi Kutlug Ordu1'da kestirdiği paralarında kendini “Kutbu’d-Devle (devletin merkezi) ve Nasru’l-Mille (dinin yardımcısı) Tabgaç Buğra Kara Hakan” ilan ederek hem Mâverâünnehr’in metbûu, hem de Balâsâgûn, Tarâz ve Doğu Türkistân’da metbû haklarının bulunduğunu iddia etti. Bir anlamda talih de Ali Tegin’in böyle bir iddiada bulunmasına fırsat veriyordu. Zira, Gazneli Mahmûd (Ö.1030), Halife Kâdir Billah (ö.1031), Kadır Han Yûsuf (ö. 1031/1032) ve son olarak Hârizmşâh Altûntâş (ö.1032) gibi uzun süre
1 423 / 1031-1032 Kutlug Ordu: (Koçnev 2000: 185, n.100; Fedorov 2000: 48); Kutlug Ordu’nun okunuşu hakkındaki meseleler ve görüşler için bkz. B. D. Koçnev, “Zametki po Srednevekovay nümizmatike Sredney Aziyi”, İstoriya materialnoy Kulturı Uzbekistana, XXIV, Taşkent 1990.
iktidarda kalmış bölgenin deneyimli ve bir o kadar da güçlü liderleri bir biri ardına vefat etmiş ve yerlerini deneyimsiz haleflerine bırakmışlardı. Ne var ki, başarı ile yürüttüğü iç ve dış politikalarının sonucunu alamadan, 6 Cemaziü’s-Sânî 426 / 18 Nisan 1035 Cuma günü Belh’den Gazne sarayına gelen habere göre, Ali Tegin de hastalanarak vefat edenler kervanına katılmıştı (Beyhakî 1982: 496).
Ali Tegin’in yerine “Arslan İlig” mevkiine yükselen, küçük yaştaki iki oğlundan büyük olan “Arslan Tegin ve Şemsü’d-Devle” Yûsuf geçti (Koçnev 2000: 195). Ancak o da, diğer liderlerin halefleri gibi, deneyimli liderlerin birden bire tarih sahnesinden çekilerek boşalttığı alanı doldurabilecek yeteneğe ve deneyime sahip değildi. Şu halde, iç ve dış dengelerin sarsılarak yeni oluşumların kaçınılmaz olduğu bölgede Arslan İlig Yûsuf'u büyük zorluklar bekliyordu. Beyhaki’ye göre, Arslan İlig Yûsuf taziye ve tebrikleri Buhârâ’da kabul etti (Beyhakî 1982: 496). Onun 427 / 1035-1036 Kutlug Ordu1 sikkelerinde “el-Melikü'l-Muzaffer Arslan İlig” yazıları vardır. Arslan İlig Yûsuf ve kardeşinin küçük yaşta olması nedeniyle kararsız ve istikrarsız tutumlarından yararlanarak onların nezdinde ve orduda büyük bir tesir icra eden babalarının ordu komutanı Konuş’un, Ali Tegin oğulları’nın en mühim askerî destekçisi Selçuklular ile geçinememesi ve Selçukluların da Mâverâünnehr’i terk ederek Hârizm’e gitmeleri, etrafı bir anlamda Türk Hakanlığı hanedanın her iki kolu ve Gazneliler tarafından kuşatılmış olan Arslan İlig Yûsufu daha da yalnızlaştırdı. Tecrit durumundan kurtulmak için, çareyi Gaznelilere müracaat etmekte buldu. 17 Safer 428 / 10 Aralık 1036 Çarşamba günü Arslan İlig Yûsuf'un elçileri Belh’e geldi. Sultan Mesûd’dan talep edilen maddelerin üçüncüsünde, Türkistân hakimi Arslan Han Süleymân ve diğer Türkistân emirleri ile kendileri arasında ihtilafların kaldırılması için bir güven anlaşmasının yapılmasında Sultan Mesûd’un tavassutta bulunması rica ediliyordu (Beyhakî 1982: 550).
Arslan İlig Yûsuf'un bu isteğinin ne kadar dikkate alındığı hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmıyor. Yalnız, Sultan Mesûd, Türk Hakanlığı iç mücadelesinden yararlanarak Mâverâünnehr ve Horasân’da faaliyetlerini arttıran Türkmenlerin tamamen kontrolden çıkmasını önlemek ve her bir Türk Hakanlığı hanedan mensubunun onları kendi siyasetlerine uygun şekilde yönlendirmelerinin önüne geçmek için, Türk hakanlığı iç mücadelesini sona erdirmek üzere bazı girişimlerde bulundu. Bilhassa, Selçukluları menfaatleri
1 427 / 1035-1036 Kutlug Ordu: (Koçnev 1995: 259; Fedorov 2000: 48)
doğrultusunda kullanan Buğra Han Muhammed b. Yûsuf ile Arslan Han Süleymân b. Yûsuf arasındaki soğukluğu gidermek için 7 Zilkade 428 / 22 Ağustos 1037 Salı günü İmâm Ebû Sâdık et-Tebânî başkanlığındaki elçilik heyeti Gazne’den yola çıkarak Türk Hakanlığı ülkesine gitti. Et-Tebânî, uzun süren görüşmelerden sonra Buğra Han’ı ikna etmeyi başararak, Buğra Han ve Arslan Han’ı uzlaştırdı (Beyhakî 1982: 574). Bununla birlikte, son gelişmelerin Arslan İlig Yûsufa fazla bir yararının olduğu söylenemez. Çünkü, Ali kolundan “Aynü’d-Devle” Muhammed b. Nasr 425-426 / 1033-1035’de Özkend’de bulunuyordu ve kardeşi Ebû İshâk İbrahim b. Nasr, Mâverâünnehr’in gerçek fatihi babasının mirasını ele geçirmek üzere Arslan İlig Yûsuf'a yani Ali Tegin oğullarına karşı harekete geçti (428 / 1036-1037). Aynı yıl Hocend’i ele geçirdi. Ancak bu mücadeleler sırasında Ali Tegin oğullarına esir düştü (Beyhakî 1982: 596; Koçnev 2000: 200).
417 /1026-1027’de Balâsâgûn tahtından uzaklaştırıldıktan sonra, Kadir Han Yûsuf oğulları elinde esir bulunan Togan Han Muhammed b. Hasan, Hasan kolunun maruz kaldığı bu son teşebbüsler nedeniyle olmalı, serbest bırakılarak yeniden iç mücadelelerde rol almaya başladı. 429-430 / 1037-1039 Buhârâ ve Semerkand sikkelerine göre, Arslan İlig Yûsuf un, Fergâna’yı ele geçirmiş olan amcası Muhammed b. Hasan’ı kısa bir süre için de olsa metbû olarak tanıdığına şahit oluyoruz (Koçnev 2000: 195-196). Zira, Böri Tegin İbrahim b. Nasr, Arslan İlig Yûsuf un hapsinden kurtularak, bir gurup atlı ile Özkend’e kaçtı ve buradan gönderdiği mektuplarla Gazneliler nezdinde mücadelesine destek aradı (429 / 1037-1038). Gazne yönetimi, istediği desteğin Ali Tegin oğulları tarafından öğrenilmesinden endişe duyduğu için, ona gereği gibi yardım etmedi. Beyhaki’ye göre, Böri Tegin İbrahim b. Nasr, Özkend’de Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr’ın yanında da barınamadı. Bu nedenle Gaznelilerin nüfuzu altındaki Mâverâünnehr’in güneyinde yer alan ve diğer bölgelere göre savunmasız Huttal ve Vahş bölgesine geldi. Burada Kumuci Türklerinden üç bin kişilik atlı birliği ile Hulbuk’a yöneldi. Huttal bölgesinde her yeri yağmaladı. Sözde, ordusu ile Sultan Mesûd’a yardıma gelmişti. Gazneli vezirlerin, bu meselenin çözümünü yani Böri Tegin ile mücadeleyi, anlaşma içinde oldukları Ali Tegin oğullarına ve Çağâniyân valisine havale etmenin daha yararlı olacağını tavsiye etmesine rağmen, Sultan Mesûd, Böri Tegin’i ve Ali Tegin oğullarını Türkmenlerden daha büyük tehlike addetmekte olduğundan, Mâverâünnehr’e bizzat sefere çıkmaya karar verdi (Beyhakî 1982:608-611). Tirmiz kalesi komutanı Beytegin tarafından Ceyhûn üzerine kurulan köprüden geçen Gazne ordusu, bir süre Böri Tegin’i
takip etti ise de Selçuklu Çağrı Bey Davûd’un güçlü bir ordu ile Ceyhûn’a gelerek buradaki dönüş köprüsünü yıkacağı haberi üzerine Sultan Mesûd geri dönmeye mecbur oldu. Çekilmekte olan Gazne ordusunun ağırlıklarını yağmalayan Böri Tegin, Çağânıyân valisinin geride halef bırakmadan genç yaşta ölmesi üzerine Kumicelere yardıma Çağâniyân’a gitti. Böylece, konumu iyice güçlenen Böri Tegin, Ali Tegin oğullarına komşu oldu. Gazneliler de politikalarında değişiklik yaparak, her iki Türk Hakanlığı mensubu arasındaki mücadelenin sonucunu “köpekler ineğe saldırsın” kabilinden beklemeyi, münasip gördüler (430/ 1038-1039) (Beyhakî 1982: 623).
Beyhakî 431 / 103 9-1040 yılı olaylarına, Böri Tegin’in, Ali Tegin oğullarına karşı kazandığı başarıları anlatarak başlar. Buna göre, her taraftan bir çok düşman (Selçuklular, Kumîcî Türkleri ve Türkmenler) hazırlık yapıyor ve Böri Tegin’e, Ali Tegin oğulları ile giriştiği çatışmalarda ona yardımcı olmaları için adamlarını gönderiyorlardı. Böri Tegin ve müttefikleri galip gelmiş ve Mâverâünnehr bölgesinin Ali Tegin oğullarından alınmasına ramak kalmıştı (Beyhakî 1982: 654). 431 / 1039-1040’de Keş ve Semerkand’da Böri Tegin adına kesilen paralar, Beyhaki’nin verdiği bilgileri desteklemektedir (Koçnev 1997: 248, n.861-862). Bununla birlikte, kaynağın da ifade ettiği gibi, Ali Tegin oğulları henüz Mâverâünnehr’den sökülüp atılamadı. Arslan İlig Yûsuf, bu tarihte Buhârâ’da mevkiini korudu. Nitekim, Mayıs 1040 tarihinde Dandanakan savaşını kazanan Selçuklular, Türkistan hanlarına ve ayanına, Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr ve Ali Tegin oğullarına ayrı ayrı zafer mektupları göndermeleri, bunu kanıtlamaktadır (Beyhakî 1982: 694). Buhârâ ve çevresine sıkıştırılan Ali Tegin oğulları, direnişlerini birkaç yıl daha sürdürebildiler. Sikkelere göre, Böri Tegin 432 / 1040-1041’de Buhara’ya girdi. Bu tarihte Buhârâ’da adına kestirdiği dirhemlerde “Nâsıru’l-Hakk Müeyyidü’l-Adl Hakan İbrahim” yazıları dikkat çekicidir (Koçnev 1997: 248, n.864). Daha önce babasının kullandığı “Müeyyidü’l-Adl” lakabını alarak, Mâverâünnehr’i almakla babasının mirasına sahip çıktığını, “Nâsıru’l-Hakk” lakabı ile Hakanlığını ilan etmekte ve böylece, “Böri Tegin” mevkii üstünde yer alan basamakları birden bire atlayıp, piramidin en üstüne çıkarak “Hakan” mevkiine yükseldiğini göstermektedir. Şüphesiz ki bu, Hanedan mensupları arasında ülkenin pay edildiği atlı çobanlardan müteşekkil fetihçi bozkır milletlerinin devlet yapılarında her ne kadar sıkı hiyerarşi kuralları bulunsa da, hanedan mensubunun, siyasi şartlar ile paralellik arz eden gücü ve başarıları ölçüsünde çoğu zaman bunu dikkate almadığını gösteren enteresan bir gelişmedir. Ali Tegin oğullan mücadeleyi bırakmadı.
Arslan İlig Yûsuf, 43 3 / 1041-1042’de Buhara’ya tekrar sahip olmayı başardı (Koçnev 2000: 199). Ancak Böri Tegin İbrahim b. Nasr, aynı yıl Ali Tegin oğullarını Buhârâ’dan tamamen uzaklaştırdı ve kendisini “Tafgaç Buğra Kara Hakan” ilan etti (Koçnev 1997: 248, n.870). Böri Tegin İbrahim b. Nasr, bu unvanları kendine vererek, daha önce aynı unvanları alan Ali Tegin’in, hem merkezini ele geçirdiğini hem de onun, sadece Mâverâünnehr’de değil, bütün ülkede metbû haklarının olduğu iddiasını da sahiplendiğini ilan etmektedir. Şu halde, Türk Hakanlığı ülkesinde iç mücadele, daha bir süre devam edecektir.
İslam coğrafyasına doğudan her hangi büyük bir tehdit yönelmedikçe İslam kaynakları, Hakanlığın doğusunda ne olup bittiği konusunda suskun kalmaktadır. Nitekim, doğuda önemli bir sınır ticaret merkezi olan Hoten’in bile, ne zaman Türk Hakanlığı tarafından feth edildiğini, ancak Yûsuf Kadır Han’ın ülkenin batısındaki bir sefere katılması nedeniyle İslam kaynaklarının verdiği bir ara bilgiden tahmin edebiliyoruz. Buna göre, Hoten en geç, 22 Rebiülahir 398 / 5 Ocak 1008 tarihinde (Gerdîzî 1363: 390) Belh yakınlarında İlig Nasr ve Sultan Mahmûd arasında yapılan savaştan önce Türk Hakanlığı topraklarına Yûsuf Kadır Han tarafından dahil edilmiş bulunuyordu. Zira, bu savaşa kendisini davet eden akrabası İlig Nasr’a yardım için Mâverâünnehr’e geldiğinde tarihçi Utbî artık onu, “Hoten meliki”, askerlerini de “Hoten askerleri” olarak tavsîf etmektedir (Curfâdekânî 1374: 284).
-
XI. yüzyılın başında Türk Hakanlığı ülkesine doğudan yapılan saldırıları, Hıtâylar değil, Hıtâylar tarafından harekete getirilen ve başlangıçta Moğolistân’ın doğusunu, sonra da batısını işgal eden Moğol boyları gerçekleştirmekte idi (Barthold 1975: 163; İzgi 1977: 10). Bu çerçevede, 408 / 1017-1018 yılında İslam ülkelerinde duyulduğunda büyük bir heyecana sebep olan ve Çin tarafından çıktığı söylenen kalabalık Müslüman olmayan Moğol boylarının Balâsâgûn’a sekiz günlük mesafeye kadar yaklaşması olayı, İslam
kaynaklarında geniş bir yankı bulmuştur. Utbî’nin yüz bin oba (hırkâh), İbnü'l-Esîr’in üç yüz bin oba halkı diye kaydettiği kalabalık bir Hıtây ordusu, Togan Han Ahmed’in hastalığından ve Türk Hakanlığı’nın içinde bulunduğu siyasî çekişmelerden yararlanmak üzere harekete geçti. Balâsâgûn’a sekiz günlük mesafeye kadar yaklaştılar. Daha önce Doğu’da gaza faaliyetlerinde bulunmuş ve “Gâzi” unvanı almış olan (Koçnev 1988: 196-197) Togan Han Ahmed, bu kritik durumda hasta yatağından kalkarak, İslam ülkelerinden yardım istedi ve etrafına Utbî’ye göre yüz bin, İbnü'l-Esîr’e göre yüz yirmi bin kişilik bir gönüllü ordusu topladı. Bunu haber alan Hıtay ordusu savaşmaktan vazgeçerek geri çekildi. Ancak, Togan Han Ahmed, onları üç ay takip ettikten sonra, bir meydan savaşına girişti ve Hıtay ordusunu hezimete uğrattı. Utbî, Hıtây ordusundan yüz bin kişinin öldürülerek vahşi hayvanlara yem yapıldığını, yüz bin gencin de esir alındığını kaydederken, İbnü'l-Esîr, daha da abartılı olarak iki yüz bin kişinin öldürüldüğünü ve yüz bin kişinin de esir alındığını belirtir. Bundan başka bir çok ganimet de elde edildi (Menînî 1286: 219-226; Curfâdekânî 1374: 365-366: Îbnü’l-Esîr IX: 232: İbnü’İ-İbrî: 179).
Kaynakların hayli abartılı verdiği rakamlar bir tarafa, bu savaşın en önemli sonucu, Hıtâyların en az bir asır batıya nüfuz etmesinin geciktirilmiş olmasıdır. Savaştan kısa bir süre sonra hastalığı tekrar nükseden ve 408 / 1017-1018 yılında vefat eden Togan Han Ahmed’in Hıtây ordusunu üç ay kadar takip etmesi dikkate alınırsa Hakanlığın doğuda sınırlarını bir hayli genişletmiş olduğuna hükmedilebilir. Ülkenin sınırlarını, güney doğuda Hoten, yukarıda Issıg Göl’ün doğu tarafları, Balkaş gölüne dökülen İli nehri havzasından, kuzey doğuya doğru Emil nehrinin döküldüğü Ala Göl’e kadar uzanan bir çizgi ile tarif etmek mümkündür.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ÇÖKÜŞ
-
1. BATI TÜRK HAKANLIĞI
-
1.1. İç Siyasî Durumlar
-
1.1.1. Tamgaç Han İbrâhîm b. Nasr (433-460 /1041-1068)
-
-
"Böri Tegin” unvanı ile 429 /103 7-103 8'de başlattığı Mâverâünnehr'i ele geçirme harekatını 433 / 1041-1042’de tamamlayan “Fahrü’d-Devle” Ebû İshâk İbrâhîm b. Nasr, “el-Müeyyidü'l-Adl” lakabını alarak babasının mirasına sahip çıktığı gibi, “Tamgaç Buğra Kara Hakan” unvanlarını da kullanarak, bölgenin İlig Nasr’dan sonraki en önemli hakimi Ali Tegin’in de bütün siyasî amaçlarını üstlendiğini göstermişti. Kaynaklarda Semerkand hakimi “Büyük Tamgaç Han” olarak meşhur olan İbrâhîm b. Nasr, Semerkand merkez olmak üzere hakim olduğu topraklarda 460 / 1067-1068’de felç olarak Hakanlığı oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr’a bıraktığı vakte kadar geçen sürede elde ettiği başarılar ölçüsünde “Melikü'l-Muzaffer, Nâsıru'l-Hakk, ‘İmâdü’d-Devle, Tâcü'l-Mille, ‘İzzü'l-Ümme, Kehfü'l-Müslimîn, Seyfü Halîfetillah ve Melikü'l-Maşrık ve’s-Sîn1” lakaplarını da almıştır (Koçnev 2001: 64; Koçnev 1993: 22; Album 1998: 75; Barthold 1990: 325; Khadr 1967: 314-315,320, 324; Vasmer 1930: 99).
Batı Türk Hakanlığı'nın kumcusu İbrâhîm b. Nasr’ın kardeşi “Aynü’d-Devle” Muhammed b. Nasr, Beyhakî’ye göre, 429-431 / 1037-1040 tarihleri arasında Fergâna bölgesinin merkezlerinden Özkend’de bulunuyordu (Beyhakî 1982: 596, 609, 694). Fergâna’daki bazı şehirlerde basılan sikkelerde adının önünde “Arslan Han” unvanının yer almasından (Markov 1896: 255, n.393) dolayı, bazı araştırmacılar, Batı Türk Hakanlığı’nın kurucusu ve hakanının Muhammed b. Nasr, Hakanlığın merkezinin de Özkend olduğunu kabul etmişlerdi (Pritsak İA VI: 262; Bosworth 1980: 139; Genç 1981: 51; Paul 2002: 462). Bu çerçevede Fergâna bölgesi de Batı Türk Hakanlığı sınırları içinde bulunuyordu. Ancak, nümizmatların yaptığı çalışmalar, “Arslan Han” unvanının
1 Unvanların Türkçe anlamlarını şöyle sıralanabilir: Muzaffer hükümdar, Hakk’ın yardımcısı, devletin direği, dayanağı, dinin tacı, Ümmetin şereflisi, Müslümanların sığınağı, Allah’ın halifesinin kılıcı, Doğu’nun ve Çin’in hükümdarı.
Muhammed b. Nasr’a değil, Doğu Türk Hakanlığı’nın kurucusu Süleymân b. Yûsuf a ait olduğunu ve Muhammed b. Nasr’ın, Arslan Han Süleymân b. Yûsuf a tâbi olarak Özkend ve Hocend’de bulunduğunu ortaya koydu (Davidoviç 1998: 126-127; Davidoviç 1968: 68-71; Koçnev 2000: 201; Koçnev 1993: 28). Bu sonuç, İslam kaynakları ile de uyuşmaktadır. İlk olarak, 429 / 1037-1038’de Ali Tegin oğullarının hapsinden kaçarak kardeşi Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr yanına Özkend’e gelen Böri Tegin İbrâhîm b. Nasr’ın burada barınamamasının, kardeşinin, Sultan Mesûd ile yakın ilişkileri bilinen ve aynı zamanda Ali Tegin’in de yakın akrabası olan Arslan Han Süleymân’ın tâbii olmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. İkinci olarak, Muhammed b. Nasr’ın, babalarının feth ettiği Mâverâünnehr’i, hanedanın Hasan kolundan almaya çalışan kardeşine de hiçbir desteği vaki olmamıştı. Son olarak, kaynaklar Tamgaç Han İbrâhîm b. Nasr’ın, Semerkand’da babası Nasr b. Ali’nin varisi olduğunu kaydettikleri gibi, kendisinden sonra bölgede hakimiyet, çocuklarına nesiller boyu intikal etmiş, ancak, kardeşi Muhammed b. Nasr’ın çocukları bölgeye hiçbir zaman hakim olamamışlardı (Nerşahî: 80; İbnü'l-Esîr IX. 234). Şu halde, Semerkand merkez olmak üzere Tamgaç Han İbrâhîm tarafından kurulan Batı Türk Hakanlığı sınırları başlangıçta sadece, Semerkand, Buhârâ, Keş v.s. şehirleri ihtiva eden merkezî Mâverâünnehr ile Çağâniyân ve Huttal bölgesini kapsıyordu (Koçnev 1997: 248-249).
Tamgaç Han İbrâhîm, 449 / 1057-1058 tarihlerinde1 Doğu Türk Hakanlığı’nda meydana gelen iç karışıklıklardan yararlanarak hakimiyet alanını, Özkend, Ahsiket, Hocend, Tûnket, İsfîcâb, Şâş, Binket, Kuz Ordu (Balâsâgûn)’u içine alacak şekilde genişletmeyi başardı (Koçnev 1993: 30). Nitekim, sikkelere göre, 452? ve 458-460 yıllarında Özkend’de Dâvud b. İbrâhîm, “Köç Tegin” unvanı taşıyordu.2 450?, 452, ve 454 tarihlerinde Tûnket’de “Yağan Tegin ve Yemînü’d-Devle” unvanlarını haiz Ebu'l-Muzaffer Şuays b. İbrâhîm vardı ki, o, 44? ve 461 Buhârâ’da bastırdığı paralarda “Togan Han” unvanını da taşımakta idi.3 Nasr b. İbrâhîm, “Şemsü'l-Mülk” lakabı ile 459-460’da Buhârâ’da
bulunuyordu.1 “Burhânü’d-Devle” Hızır b. İbrâhîm’in oğlu Yûsuf b. Hızır 460 yılında Kuz Ordu’da idi.2 Bu nümizmatik veriler çerçevesinde, Arslan Han Süleymân ve Buğra Han Muhammed’in temsil ettiği Doğu Türk Hakanlığı ülkesinin Tamgaç Han İbrâhîm tarafından istila edildiği yönündeki İbnü’l-Esîr’in verdiği bilgilerin, kısmen doğru olduğu söylenebilir (İbnü'l-Esîr IX: 235).
Tamgaç Han İbrâhîm kaynaklarda, hanedan içindeki siyasî çekişmelerden daha ziyade, sosyal, ekonomik, sanat, bilim, eğitim ve din alanlarında ülkesinde yürüttüğü reform niteliğindeki faaliyetleri ile gündeme gelmiştir. Bu nedenle Hakanlığın Batı ve Doğu şeklinde ikiye ayrılması, yalnızca siyasî alanda bir çözülme ve çöküşün, medenî alanlarda ise, tam bir gelişme, refah ve istikrar devresinin başladığının habercisidir. Tamgaç Han İbrâhîm’in sosyal alandaki politikalarını, halkın gönlünü ve desteğini kazanmaya yönelik faaliyetler olarak özetlemek mümkündür. Mâverâünnehr halkının beklediği dindar3, adil, suçluları cezalandırmada tavizsiz, yoksulu doyuran ve giydiren, kul hakkına riayet eden, her tabakadan insanlara eşit davranan ve şikayetlerini dinleyen, usulsüz vergiler koymayan, hukukun dışına çıkmayan ve her ne olursa olsun halkın yanında yer alan bir hakan portresini canlandıran Tamgaç Han İbrâhîm, halkın desteğini aldığına inanmış olmalı ki, din adamlarının hayatın her alanında hayli etkin olduğu Mâverâünnehr’de dinî muhaliflerden Seyyid Ebu'l-Kâsım es-
Semerkandî’yi idam ettirmişti (Avfî 1374: 87)1. Her ne kadar Avfi, Cevâmi'u 'l-Hikâyât’ında bu olaydan dolayı halk Tamgaç Han İbrâhîm’e düşman oldu demekte ise de (Avfi 1374: 87), İbnü'l-Esîr’in naklettiği bir anekdot bunun tersini yani, halkın, hakanın yanında yer aldığını göstermektedir; “Zahit bir vaiz olan Ebû Şücâ‘ el-‘Alevî bir gün Tamgaç Han’ı ziyaret eder ve ona nasihatte bulunarak: ‘Sen hakanlığa layık değilsin.’ der. Bunun üzerine o da kapısını kapatır ve hakanlıktan ayrılmaya karar verir. Fakat şehir halkı toplanıp, ‘Bu tutum yanlıştır. Bizim işlerimizi yürütmek onun görevidir.’ derler. Ancak bunun üzerine Tamgaç Han kapıyı açar (İbnü’l-Esîr IX: 234).” Böylece, Tamgaç Han İbrâhîm, Mâverâünnehr’deki ulemanın ağırlığını kendi lehine dengelemiş olmakla birlikte, bu olay, resmî din adamları (bürokrat-ulema) ile hanedan arasında bölgenin fethinden itibaren başlayan çatışmanın ilk raundu niteliğindedir. Zira, bundan sonra Tamgaç Han İbrâhîm’in oğulları döneminde de buna benzer olayların mevcudiyeti dikkate alınırsa bu çatışmanın bir süreç halinde devam ettiği söylenebilir.
Fakihlerin fetvası olmadan hiçbir vergi almayan Tamgaç Han İbrâhîm (İbnü’l-Esîr IX: 234), esnafın fiyatları gelişi güzel yükseltmesine izin vermeyerek halkın menfaatini korurdu ki, bu, pazar fiyatlarının belirlenmesinde devlet kontrolünün söz konusu olduğunu göstermektedir. Avfî, hakanın bu konuda nasıl halkın yanında yer aldığını gösteren bir anekdotu nakletmektedir; "Bir gün şehir kasaplarından bir grup, Tamgaç Han İbrâhîm’in huzuruna gelerek şikayette bulundular: ‘Biz koyun satın alarak kesiyoruz ve etini satıyoruz. Bize fazla bir kar kalmıyor. Eğer hakan izin verirse et narhını daha pahalı yapalım ve hazineye de bin dinar verelim. Hakan, ‘hazineye dinar vermeniz gerekli, o zaman istediğiniz fiyata eti satın.’ diye emir verdi. Dinar hazineye verilince et narhı biraz arttırıldı. Hakan şehre duyurdu ki, ‘her kim kasaplardan et satın alırsa, emrim o dur ki, onu idam etsinler.’ Hiç kimse kasaplardan et satın almadı. Halk, beş altı
kişi bir araya gelerek koyun satın alıp etini paylaşıyorlardı. Kasapların eti ziyan oldu. Hiç kimse onlardan bir şey satın almayınca kasaplar tekrar hazineye para yatırarak, eski fiyattan satmaları için izin istediler. Böylece mesele, bu tertiple yoluna girince, ‘kendi halkımızı bin dinara satmak doğru değildir.’ diyen Tamgaç Han, (Avfî 1374: 82)” adeta, yöneticilik ve bilinçli tüketicilik hakkında ders vermektedir.
Tamgaç Han İbrâhîm’in hak ve hukuka ne kadar önem verdiğini Avfi, belki biraz da abartarak, “başkasının bahçesinden bir deste gül” kopararak Semerkand’a daha ilk gelişinde henüz şehir dışında bulunan Tamgaç Han’a sunan bir rind (açık göz, hilekar) hakkında hakanın tutumunu anlatarak ortaya koyar. Buna göre: “Tamgaç Han İbrâhîm, rinde gül destesini nereden getirdiğini sordu. Rind, ‘Şu bahçelerden kopararak deste yaptım.’ dedi. Hakan, ‘Bahçe senin mülkün müdür?’ diye sorup, hayır cevabını alınca, ‘bahçe sahibinden mi satın aldın’ diye sordu. Rind, ‘Ey Hakan, Semerkand şehrinde hiç kimse gül satmaz ve satın almaz, zira buna itibar edilmediği gibi gül bol miktarda bulunur.’ Bunun üzerine Hakan, ‘Her kim birinin bahçesine izinsiz girer ve gül getirir, olgun meyve olsa almaya cüret eder, bir elbise olsa onu da götürür, gevşek davranmaz.’ Ardından, rindin elinin kesilmesini emretti. Ancak ileri gelenlerin araya girmesi ile parmağının kesilmesi yeterli bulundu. Bundan sonra hiç kimse birinin bahçesine izinsiz girip, bir şey götüremedi (Avfî 1374: 87).”
Tamgaç Han İbrâhîm halkın her kesimine adalet dağıtması ile de meşhurdu. Kercemîn1 sarayının inşası ile bizzat meşgul olurken, “bir köylü, Tamgaç Han’a şikayette bulunarak adalet istedi. Hakan o sırada çok yorgundu. Köylünün şikayetnamesini dışarı attı. Köylü bir başka kez tekrar şikayette bulunarak adalet istedi. Hakan, ‘Git! Adalet kalmadı.’ dedi. Köylü ‘Adalet var mı idi ki, kalmasın.’ diye cevap verdi. Hakan bu sözü duyunca mendilini yüzüne koyarak çok ağladı ve ‘Doğru söyledin, ne verdik ki, ne kalmasın.’ dedi. Sonra, şikayetini dinleyerek ona gereken önemi verdi. Köylüyü üzüntü karanlığından rahatlık aydınlığına kavuşturdu (Avfî 1374: 87-88).”
Tamgaç Han İbrâhîm’in, halkın can ve mal emniyetinin sağlanmasında büyük bir gayret sarf ettiğine şahit olunmaktadır. Bilhassa para akışının yoğun olduğu Mâverâünnehr’de hırsızlık olayları ve hırsızlık şebekelerinin yanı sıra, yol kesen eşkıya çeteleri bir hayli çoktu. Onlara karşı sinsi, tavizsiz ve şiddetli bir mücadele yürüttüğünü, yine, Avfî nakletmektedir; “Bir gün hırsızlar, Semerkand kalesinin kapısına, ‘Biz soğana benzeriz, ne kadar fazla keserlerse daha çok yeşeririz.’ diye yazmışlardı. Hakan bu yazının altına “ben de iyi bir bahçıvana benzerim, siz ne kadar yeşerirseniz ben de dererim.’ diye yazılmasını emretti. Hakan bir gün bir hile düşündü ve adamlarından birine şöyle dedi: ‘Bir süredir, ceza kılıcını intikam kınından çektim, yakışıklı gençleri, güzel delikanlıları kestim. Bu gün böyle adamlara ihtiyacım var. Zira, malum oldu ki, Kûker ve Bâtık halkı muhalefet ederek açıkça isyan etmek azmindeler, şimdi bu işim için adamlara ihtiyaç var ki, artık onların kadrini biliyorum. Bundan sonra, bir zaman sokakta korkusuzca adım atanlardan bir serhengan (çete reisi) olmalı ki, benden tarafa bir talebi varsa aman vereyim ve bu iş için adam toplasın.’ Ayyar ve hırsızların önderi bir çete reisi vardı. Yönetimin sıkı olduğu ve suçluların idam edildiği günlerde bu çete reisi tövbe etmişti. Dört oğlu vardı ki, her biri kazancı ile meşguldü. Onu Tamgaç Han’ın huzuruna götürdüler. Han ona ve dört oğluna hilat vererek, cellatlık işini çete reisine havale etti. Daha sonra, özel bir yakınlık göstererek huzuruna aldı ve şöyle dedi; ‘Şimdiye kadar gençleri kesiyordum, artık bundan pişmanlık duyuyorum, her nerede bir hırsız ve ayyar varsa topla, hepsine aman vereyim ve bizzat ilgileneyim.’ Çete reisi Mâverâünnehr’de ileri gelen hırsız ve ayyarları topladı. Üç yüz kadar kan dökücü cesur adamı topladığını Han’a haber verdi. Han, her birini hizmetine alarak onları onurlandıracağını, bu nedenle randevu gününde hepsinin toplanarak hazır olmalarını emretti. O gün hepsi gelerek el öptüler. Câmedârlar onları elbise odasına götürdü. Oradan bir başka saraya alındılar ve bütün eşkıya ile birlikte çete reisi ve dört oğlu tutuklanarak idam edildiler. Denilir ki, Semerkand’da onların idamından daha büyüğü yapılmadı ve bundan sonra, hırsızlardan hiç kimse görünmedi. Hiç kimsenin bir gümüş dirhemi dahi kaybolmadı. Bu siyasetin sonucunda emniyet ve güven sağlandı (Avfî 1898: 86-87).” Avfî, bundan başka, Tamgaç Han İbrâhîm’in bu uygulamalarını öven şairlerin şiirinden de iki beyit kaydetmiştir.1 (Avfî 1898: 87).
-
1 Senin varlığın ile bu devirde hiç kimse yoksulluk görmedi Senin adaletinle felek hiç yaralı yürek görmedi Senin coşkulu kılıcın oynamaya başladığı zaman
Tamgaç Han İbrâhîm suçluların cezalandırılmasında, suçlunun değil, hak sahibinin durumunu göz önüne alarak asla taviz vermez ve hukukun uygulanmasında itinalı davranırdı. Nitekim, Avfî’nin anlattığına göre; “Genç yakışıklı bir hırsızı yakalayıp Tamgaç Han’ın huzuruna getirdiler. Tamgaç Han. elinin kesilmesini emredince, bütün devlet erkanı ve ayan hakanın bu gence merhamet etmesi için dilekçe yazarak, kurtulmasına aracı oldular ve hakandan, buyruğunun yerine cezayı affetmesini istediler. Hakan, dilekçenin üstüne, cezanın uygulanmasında lütuf ve merhamet etmenin bir kar getirmeyeceğini, Kur’an-Kerîm’de ‘...Allah’ın dini konusunda o ikisine merhamet etmeyin... (Kur’an XXIV / 2)’ buyurulduğunu, hırsızın güzelliği ve kolu iş değil, mal sahibinin gönlünün derdi iştir ki, onların gönlündeki üzüntü hafiflesin diyerek mührünü bastı (Avfî 1898: 87).”
Türk Hakanlığı devrinde Mâverâünnehr, Sünnî Hanefî mezhebinin kalesi durumunda idi. Abbâsî halifesi Hârûn er-Reşîd (786-809)’den itibaren kâdılkudâtlık makamı oluşturulup, bu makama Hanefî mezhebine mensup kadıların tayin edilmesi, Abbâsî hilâfetinin tanındığı coğrafyada, bilhassa hilafetin doğusunda Horasân ve Mâverâünnehr’de bu mezhebin tanınıp yayılmasında önemli bir rolü oldu (Bardakoğlu DİA XVI: 5). Coğrafî ve İçtimaî şartlara uygun geniş bir toleransı temsil eden Hanefî mezhebi, İslam’ı Sâmânîler vasıtası ile kabul eden Türk Hakanlığı tarafından da benimsendi (Togan 1966-1967: 111; Kavakçı 1976: 15). İslam hukukuna göre işleyen devlet mekanizmasının istikrarı, birliği ve bütünlüğü açısından tek bir mezhebin geçerliliği büyük önem arz etmekte idi. Bu nedenle devlet, resmî mezhep olarak Hanefi mezhebine dayanmış, bu mezhebe mensup fakih ve öğrencileri desteklemişti. Böylece, yargı, eğitim, malî, sosyal v.s. alanlarda Hanefi fakihleri önemli bir rol üstlenmişti. Bu çerçevede farklı mezhepler ve bilhassa, râfizî akımlar pek itibar görmediği gibi, bunların mensupları devlet tarafından takibe alınarak yok edilmişlerdi1. Nitekim, İbnü'l-Esîr’in, “Buğra Han” unvanı ile
Sarhoş dışında hiç kimse yol kesici görmedi
kaydettiği Tamgaç Han İbrâhîm’in, Mısır Şiî Fâtımî halifesi el-Mustansır Billah adına propaganda yapmak üzere Mâverâünnehr’e gelen bir grup İsmâîlî’yi ve taraftarlarını nasıl takip ederek yok ettiğine şahit oluyoruz.
Kaynağa göre, Mâverâünnehr’de çok sayıda insan İsmâîlî dâîlerin propagandasına kanarak onlara tâbi olmuş ve bölge halkının hoşlanmadığı mezhepler adına açıkça davette bulunmuşlardı. Tamgaç Han İbrâhîm dulumdan haberdar olunca, onlara saldırarak ağır bir darbe indirmek istedi. Ancak, aralarında bölge halkından olan kimselerin kurtularak, sonradan kuvvetlenmesinden çekindi ve bu nedenle, hırsızlara yaptığı hilenin bir benzerini onlara da tatbik etti. İsmâîlîlerden bazılarını çağırarak, Bâtınîliğe sempati duyduğunu ve mezheplerine girmek istediğini bildirdi. Onları huzuruna kabul etti ve İsmâîlî fikirlerini benimseyenlerin tamamı malum oluncaya kadar onlarla toplantılarını sürdürdü. Daha sonra, bu toplantıya katılanların hepsini öldürttü. Ülkenin diğer vilayetlerine haber göndererek oralardaki İsmâîlîlerin de öldürülmelerini emretti. Bu emir derhal yerine getirilerek Mâverâünnehr, İsmâîlîlerden temizlendi 436 / 1044-1045 (İbnü’l-Esîr IX: 399). Belki de, bu işin bu kadar kolay halledilmesi, Hanefî fakihlerinin sağladığı istihbarat katkısı ile mümkün olmuştur. Zira, devletin her kademesinde görev alabilen fakihlerin bu yöndeki faaliyetleri de bilinmektedir (Beyhakî 1982: 527). Mâverâünnehr’de farklı mezhep ve akımların bu şekilde ezilişi ve Hanefî eğitim ve öğretimine verilen koşulsuz destek, bu mezhebi, adeta “Mâverâünnehr mezhebi’’ haline getirdi.1 Bu nedenledir ki, Mâverâünnehr’de yazılan İslam hukuku eserlerinin yüzde doksan sekizi, Hanefî mezhebi hakkında idi (Kavakçı 1976: 305). Hanefi mezhebinin bu derece alternatifsiz yükselişi, başlangıçta devletin siyasî bütünlüğü açısından olumlu sonuçları olmuşsa da, sonradan, siyasî iktidarın başındaki Türk Hakanlığı hanedanını zor durumda bırakacak ve devletin siyâsî bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehdit eden bir çizgiye doğru kayacaktır.
Tamgaç Han İbrâhîm imar, sanat, bilim ve eğitime verdiği önem ile de ön plana çıkmıştır. Kercemîn mahallesinde yaptırdığı sarayın2 yapımı ile bizzat
1 Nitekim, Mirza Muhammed Kazvînî, Avfî’nin Lübâbü’l-Elbâb\nâaki ta'lîkâtmâa Hanefî mezhebinin Mâverâünnehr’in genelinin mezhebi olduğuna dikkat çeker (Avfî I “1906” 1361: 332).
ilgilendi. İşçilere çalışmaları için emir verirken, ‘mimarın ömrü uzun olur’ diyordu. Kaynağa göre, bu sözün anlamı, mimarın eserinin uzun süre kalması ile ilgili idi (Avfi 1374: 88). Tamgaç Han İbrâhîm, bilim ve eğitimi yayma, terbiye ve ahlakı güçlendirme amacı ile, Semerkand’da Demir Kapı mevkiinde (ki, Tamgaç Han İbrâhîm vefat edince buraya defin edildi.) meşhed (türbe)’e bitişik bir cami, medrese1, kütüphane ve öğrenci yurdunun yanı sıra, yardım eli uzanmayan himayesiz, garip, zavallı fakirlerin bela ve hastalıklardan kurtulmaları ve iyi olması mümkün olmayan (felçli) hastaların vefat edinceye kadar istirahatları için hastaneden (dârü’l-merdâ. merdâhâne ya da bîmâristân) oluşan bir külliye yaptırarak, bunların masraflarını karşılamak üzere zengin vakıflar tahsis etmiştir (Receb 458 / Haziran 1066) (Togan 1966: 7; Terzioğlu 1993: 83).
Medrese vakfiyesinden anlaşıldığına göre, medresede görev alan müderrisler (profesörler), Hanefî mezhebinden olmak ve Hanefî doktrinine göre öğretim yapmak zorunda idiler. Pek tabii olarak öğrenciler de Hanefi idiler (Khadr 1967: 327-328). Medresenin yönetim şekli, günümüz özerk üniversitelerini çağrıştırmaktadır. Vakfın kâimi (mütevellisi, müdür veya dekan), hukukî ve İdarî bütün konularda tam yetkiye sahipti. Ölümü durumunda yerine atanacak kişi, müderrisler ve şehirde bulunan fetva verme yetkisine sahip bilim adamlarının kararı ile belirlenirdi. Şayet müderris ya da bilim adamı bulunmuyor ise, atama, şehir valisi tarafından yapılırdı. Atamanın hakan tarafından yapılması yasaktı (Khadr 1967: 330). Vakfın öğrencilere tahsis ettiği bursların miktarı müderrisler tarafından tespit edilir ve dağıtılırdı. Müderris, bazı öğrencilere daha fazla, bazılarına daha az ve bazılarına da şartlara göre hiç vermeyebilirdi (Khadr 1967: 329).
Medrese ve hastane vakfiyesinde vakfın bünyesinde çalışanların ücretleri ve vakıf giderleri, hanedanın Ali kolunun ve dolayısı ile Tamgaç Han İbrâhîm’in de unvanları arasında yer alan İslâmî lakabı “müeyyide adliyye” adı verilen resmî
para birimi üzerinden hesaplanmakta idi (Khadr 1967: 327) ki, Mercânî’ye göre bu para birimi, fıkıh kitaplarında “Tamgaciyye dirhemleri” olarak meşhur olmuştu (Mercânî ‘1864’ 1360 / 1941: 35). Paranın o günkü rayiç değerine göre, kırk yedi dirhem bir miskal saf altın ile eşit değerde idi. Paranın değerinin artması veya düşmesi durumunda, yeni değerine göre gelir ve giderler hesap edilirdi (Khadr 1967: 329). Tamgaç Han İbrâhîm, Fergâna bölgesini Doğu Türk Hakanlığı’ndan aldıktan sonra paranın şekil ve muhtevasında bir takım değişiklikler yapmıştı. Çevresi girintili çıkıntılı olan bakır-kurşun karışımını içeren paralar yerini, düzgün bakır-gümüş karışımı paralara bıraktı. Halk düşük ayar gümüşten imal edilen paranın bakır karışımından ve saf altın ile sabitlenen değerinden haberdardı (Davidoviç 1998 IV: 129; Liang-tao 1986: 171-172).
Tamgaç Han İbrâhîm medresesi, yapı ve işleyiş itibarıyla çağının ötesinde bir okul niteliğinde idi. Hanefî doktrini çerçevesinde bir programı, derslikleri, kütüphanesi, yurtları, ücretli görevlileri, öğrenci bursları ve yazın öğrencilerin soğuk su içmeleri için satın alınan buzlara kadar hesaplanmış bir bütçesi vardı. Medrese vakfının kâimi yıllık 2.000 dirhem, Müderris aylık 300 dirhem olmak üzere yıllık 3.600 dirhem, parayı dağıtan mutemet aylık 50, yıllık 600 dirhem, ahlak öğretmeni aylık 100, yıllık 1.200 dirhem, Kur’an öğretmeni aylık 125, yıllık 1.500 dirhem, meşhed’de görev yapan dört Kur’an okuyucusunun her birine yıllık 750 dirhem, iki hizmetlinin her birine yıllık 600 dirhem, müderris tarafından görevlendirilen ve medrese, kütüphane ve meşhed’i bekleyerek kollayan, ihtiyaçları tespit eden kişiye aylık 100, yıllık 1200 dirhem ücret verilmekte idi. Öğrencilere verilen bursun toplamı aylık 1.500, yıllık 18.000 dirhem idi. Bir öğrenciye verilen aylık bursun 30 dirhemi geçemeyeceği şartı dikkate alınırsa, medresede en az 50 öğrenciye eğitim verildiği anlaşılmaktadır (Bilhan 1982: 122). Bundan başka, medrese, mescid, meşhed, öğrenci odaları ve tuvaletlerin aydınlatılması ve kandillerin yağı için 700 dirhem, yazın okulun suyuna buz temini için 400 dirhem, Ramazan ayı boyunca geceleri verilen ziyafet için 3.350 dirhem, Ramazanın son gecesinde kandil ve yakıta harcanmak üzere 50 dirhem, eti yoksul ve güçsüzlere dağıtılmak üzere dana alımı için 1.000 dirhem, yine aynı amaçla koyun alımı için 500 dirhem, her aşure günü elli yoksul ve güçsüzün giydirilmesi ve onlara ziyafet verilmesi için 1.000 dirhem ayrılmıştı (Khadr 1967: 327-329).
İmam, müezzin, hatip, vaiz ve müftü gibi halkın dinî ihtiyaçlarına cevap veren memurların yetiştirilmesi dışında, yargı işlerinden sulama ve vergi
meselelerine kadar bir çok alanda etkin olan kadılık, muhtesiblik, katiplik, tercümanlık, istihbarat, noterlik, elçilik, valilik ve vezirliğe kadar devletin bürokrat ihtiyacını karşılamak medresenin temel işlevleri arasında idi.1 Şu halde, Hanefi hukukuna göre işleyen devlet mekanizması ve sosyal hayatın her alanına nüfuz eden Hanefi din adamları dikkate alındığında, medreselerin kuruluş ve yayılışının, söylenildiği gibi Bâtınîliğe karşı bir tepki değil, birinci planda devletin ve halkın ihtiyacı olan bürokrat ve din adamı yetiştirme amacından kaynaklandığını, bunun bir sonucu olarak oluşan menfaat ve güç birliğinin, Râfızî akımların bölgede yayılmasına müsamaha göstermediği gibi, Sünnî Şâfiî mezhebini dahi sıcak karşılamayıp tenkit ettiğine şahit olunmaktadır.2 Mâverâünnehr’de yetişen çok sayıda Hanefî ulemasının, Doğu Türk Hakanlığı’na, Selçukluların hakim olduğu bölgelere şehir kadısı, medrese müderrisi, elçi v.s. görevleri yürütmek üzere gittikleri, ancak tekrar Maverâünnehr’e girmek istediklerinde (hanedan mensubu dahi olsa) Râfızî veya
1 Yukarıda zikredilen bürokratik görevleri üstlenenlerden bazılarını burada zikretmek mümkündür; Buğra Han Muhammed b. Yûsuf un katibi Muhammed b. Abduh el-Kâtib, dinî ve edebî ilimlerde o kadar ileri idi ki, Gazneli ulemasının dinî konularda Mâverâünnehr ulemasına yönelttiği bir çok soruyu iki kelimede cevaplayarak, bütün Mâverâünnehr ulemasını hayrete düşürmüştü (Nizâmî Arûzî: 1982: 75). Tamgaç Han İbrâhîm’in oğlu Hızır Han devrinde muhtesib Ebû Nasr Ahmed b. Süleymân el-Kâsânî, kâdılkudât görevini yürüttü, daha sonra, Han Ahmed b. Hızır devrinde vezirlik makamına yükseldi, ancak, Ahmed Han’ın ilk hakanlık devrinde öldürüldü (Sem‘ânî X 1981: 320). Ebu'l-Meâlî Muhammed b. Zeyd el-Alevî, Sultan Sencer tarafından 1102 yılında mağlup edilerek öldürülen Togan Han tarafından Semerkand’da nâib (yani vali) olarak atanmıştı ki, üç yıl sonra öldürüldü (İbnü’l-Esîr IX: 235). Ali Tegin oğlu Arslan İlig Yûsuf, Buhârâ hatibi Abdullah Fârisî başkanlığında bir elçilik heyetini Belh’e Sultan Mesûd’a gönderdiğini biliyoruz (Beyhakî 1982: 548). Hatta elçiler, siyasî evliliklerde nikah işleri ve merasimini de yönetmekte idi. Türk Hakanlığı devrinde Türkçe, Arapça, Farsça ve Tacikce olmak üzere dört dil kullanılmakta idi. Bu şartlarda Tercümanlık bir hayli önemli idi ki, bu işi de yine medrese eğitimi görmüş kişiler yapıyordu. Zira, onlardan gramer ve edebiyata ilgi duyanların varlığı bilinmektedir (Kavakçı 1976: 165). Nitekim, Arapça yazılan Tamgaç Han hastane vakfiyesi Han’ın huzurunda kendi dilinde açıklanarak (tercüme edilerek) okundu (Klıadr 1967: 320; Terzioğlu 1993: 85). Bir Selçuklu elçisi olan Buharalı bir fakihin kendisi gibi fakih olan babasının Özkend’de İlig Nasr devrinde Sultan Mahmûd lehine casusluk yaptığına şahit olunmaktadır ( Beyhakî 19982: 527). Bilhassa, ülkeler arasında yapılan anlaşmalarda noterlik vazifesi gören kadılar ve fakihlerin yani, ulemanın şahitlik yapması adetti (Beyhakî 19982: 231).
2Meselâ, Hanefî fakihlerden Buharalı el-Anbarduvânî Ahmed, Şâfiî mezhebinden olanlara yüklenirken (Kavakçı 1976: 172), Balâsâgûnlu bir Türk olan fakih Muhammed et-Türkî, “Eğer elimde iktidar olsa Şâfiîlerden cizye (gayri Müslimlerden alınan vergi) alırdım” demekte idi (Kavakçı 1976: 203).
başka akımlarla ilişkisinden şüphelenilerek sıkı bir takibe tutuldukları, yargılandıkları, hatta öldürüldüklerine rastlamak mümkündür.1 Bu şartlarda, Hanefî fakihlerinin davet edildikleri bölgelerde , adliye, eğitim ve öğretim teşkilatı ile saray çevresinde söz sahibi olmaları, Mâverâünnehr Hanefî hukuk sisteminin hakimiyeti ve etkilerinin ne kadar büyük bir alana yayıldığının görülmesi açısından önemli idi (Bardakoğlu DİA XVI: 19).
458 / 1065-1066 Yılında kurulan Tamgaç Han İbrâhîm medresesi, yukarıda bahsettiğimiz yapısı ve işlevi itibarıyla, İslam coğrafyasında bilinen ilk medrese olma özelliğini taşımaktadır. Şüphesiz ki, bu derece mükemmel bir medresenin, bugün tespit edilemeyen öncülleri Mâverâünnehr’de olmalı idi. Nitekim medresenin vakfiyesinde, daha önce kurulan başka vakıflardan da bahsedilmiş olması bunu doğruladığı gibi, hastane vakfiyesinde daha önce Semerkand’da inşa edilmiş olan Kadı el-Hasan b. Ali medresesinin varlığından bahis olunmaktadır (Klıadr 1967: 317). Bununla birlikte muhtevası hakkında bir şey bilinmemektedir. Horasân’da bazı iptidaî medreselerin varlığından söz edilmektedir. Ancak bunların merkezinde bir namazgahın yer alması, mescit sisteminin bir devamı olduğunu akla getirdiği gibi, buraya ait bir gelir-gider bütçesinin bulunmaması, müderris ve diğer görevlilerin ücretsiz olması Tamgaç Han İbrâhîm medresesi ile kıyaslanamayacağını göstermektedir (Mescid İA VIII: 51). İslam Coğrafyasında bilhassa, Bâtınîliğe karşı kurulduğu vurgulanan, bir bütçesi ve ücretli görevlileri olan okul niteliğindeki medreselerin kuruluşu ve yaygınlaşması, Selçuklulara ve dolayısı ile, Nizâmü'l-Mülk’ün ilkini 459 / 1066-1067 yılında Bağdâd’da kurduğu Nizâmîye medreselerine bağlanmakta idi (Mescid İA VIII: 51; Kafesoğlu İA IX: 332; Kassai 1363: 116; Turan 1993: 194; Köymen 1989: 208). Ancak, kronoloji esas alındığında, Şâfiî mezhebine göre kurulan Bağdâd’daki ilk Nizâmiye medresesinin, Tamgaç Han İbrâhîm medresesinden daha sonra kurulduğu, üstelik, Selçuklu devleti sınırlarında dahi Nizâmiye medresesinin bir ilk olmadığı, bu medresenin kuruluşundan dört buçuk ay önce Alp Arslan’ın Halife’ye gönderdiği elçi Şerefü'l-Mülk Ebû Sad el-
Hârizmî tarafından Bağdâd’da İmâm-ı Azâm Ebû Hanefî’nin kabri yanında Hanefî fıkhına göre kurulan bir medrese ve bunun giderleri ile görevlilerinin ücretlerini karşılamak için tahsis edilen bir vakıftan anlaşılmaktadır (Hüseynî 1943: 47; A.Ocak 2002: 66). Şu halde, Tamgaç Han İbrâhîm medresesi Bağdâd’da kurulan Hanefî ve Şâfiî medreselerinden önce olmakla, Nizâmü'l-Mülk’ün İdarî ve İçtimaî alanlardaki faaliyetlerinin, Sâmânîlerin iki varisi, Türk Hakanlığı ve Gaznelilerin bir devamı ve taklidi niteliğinde olduğunun söylenmesine imkan vermektedir. Ayrıca, Mâverâünnehr’in bir uzantısı olan bir bölgeden el-Hârizmî’nin, Hanefî mezhebine göre kurduğu medrese ve vakfı, bu müesseselerin çok daha önce Mâverâünnehr’de gelişmiş olduğunu gösteren bir başka kanıt olarak da ele alınabilir.
Tamgaç Han İbrâhîm medresesi ve hastanesi vakfının yanı sıra, bölgede daha önce kurulmuş vakıfların varlığı’nın bilinmesi, Tamgaç Han İbrâhîm’e kadar Mâverâünnehr’de vakıf müessesesinin nasıl bir seyir izlediğini önemli kılmaktadır. İslâmî çerçevede vakfın menşei ve dayanağının en önemlisi, Peygamber’in “İnsan öldüğü zaman artık hayır işleyemez. Ancak, kendisinden sonra üç şey kalır: sürekli sadaka, başkalarına fayda sağlayan ilim ve kendine dua eden hayırlı evlat.” hadisi idi ki, Tamgaç İbrâhîm’in vakfiyesinde de bu hadis hatırlatılmaktadır (Khadr 1967:324-325). Bununla birlikte, Tamgaç Han İbrâhîm vakfiyesinde daha önce kurulan Fârik(ler)e ait bir meşhed vakfı ile öğrencilere için vakf edilmiş bir evden (yurt) bahsedilmektedir (Khadr 1967: 325) ki, dinî ve hayrî vakıflar kapsamında, İslam’ın kadınlara tanıdığı mirastan onları mahrum etmek, borçlu bir kimsenin servetini alacaklılardan kurtarmak veya devletin herhangi bir gerekçe ile zengin kimselerin mülkünü müsadere etmesinin önüne geçmek gibi gizli niyetler taşıyan istismara yönelik adi veya aile vakıflarının (vakf-ı âdî veya vakf-ı ehlî) (Köprülü 1983: 360) da bulunduğunu düşündürmektedir. Vakıfların, İslâmî hükümleri değiştirmeye açık kapı bırakan veya ters düşen bu özellikleri dolayısı ile, başlangıçta İslam hukukçuları genellikle vakıfların kurulmasına muhalif olmuşlardı (Köprülü 1983: 370). Buna rağmen, bilhassa Emevîler devrinde yaygınlaşan vakıflar, Abbâsîler devrinde Halife Hârûn er-Reşîd (786-809)’in kâdılkudâthk makamına getirdiği Hanefî mezhebinin önde gelen isimlerinden Ebû Yûsuf tarafından, devrin temayül ve ihtiyacına uygun olarak hukukî bir zemine yerleştirilmişti (Köprülü 1983: 370-371). Bu durumda, Hanefî mezhebinin sağlam bir şekilde tutunduğu Mâverâünnehr’de vakıfların yaygınlaşması pek tabii idi. Nitekim, Sâmânîler’de
muhtelif divanlar dışında bir de ayrıca “Dîvân-ı Evkâf’ olması, bunu doğrulamaktadır (Nerşahî: 36; Köprülü 1983: 377).
Mâverâünnehr’de Sâmânîlere son veren Türk Hakanlığı devrinde ise, vakıfların, daha fazla yaygınlaştığını söylemek için bazı ip uçları vardır. Sadece, Mâverâünnehr’de para basılmaya değer görülen ellinin üzerindeki şehirde, hakanın dışında tâbi ve alt tâbi sıfatları ile bulunan hanedanın bir çok üyesi, şüphesiz dinî ve hayrî işlere önem veren kişilerdi. Allah’ın rızasını kazanmayı ve mükafatını da ondan almayı öğütleyen İslam öğretisinden kaynaklanan psikolojik arzuları ve çok sayıdaki şehirlerde devlet mekanizmasının işlemesini sağlayacak bürokratların yetiştirilmesine ihtiyaç duymaları, onları vakıf kurmaya teşvik eden temel sebeplerdendi (Yediyıldız 2003: 3 8, 41-42). Fakat, belki de bundan daha önemlisi, İlig Nasr’ın 1008 yılında ağabeyi Togan Han Ahmed’e karşı yürümesi ile başlayan ve 1043’de Tamgaç Han’ın Semerkand’da Batı Türk Hakanlığını kurmasına kadar devam eden iç siyasî çekişmelere paralel olarak yaşanan, piramidin en alt basamağından en üstündeki kişiye kadar yönetim mekanizmasında görev alan yöneticilerin mevkilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaları, ayrıca bu siyasî çekişmede taraf olmak zorunda kalan zengin ailelerin mülklerini kaybetme korkusu, taklit, ümitsizlik, sosyal baskı v.b. unsurlar (Yediyıldız 2003: 63, 67, 69-72), hırsızların ve eşkıya çetelerinin çoğaldığı yani, İktisadî büyümeye karşın gelirin bazı ailelerde toplandığı Mâverâünnehr’de vakıfların daha fazla inkişaf etmesini kaçınılmaz kılacağı ortadadır.
Tamgaç Han İbrâhîm’e ait bir evde kurulan hastanenin yanı sıra, Semerkand’da Nimek Bîmâristân adında başka bir hastanenin daha bulunduğu bilinmektedir (Khadr 1967: 316-317). Sağlık alanında hizmet veren bu tür yapılarda çalışan doktor ve hacamatlar, usta çırak ilişkisi dahilinde mesleki eğitim almakla birlikte, en azından mesleklerini yapabilmeleri için gerekli olan dinî-hukukî konularda medrese eğitimi almakta idiler (Terzioğlu 1993: 82). Tamgaç Han İbrâhîm hastanesi vakıf gelirlerinin % 15’i şartlara göre hastanenin tamiri, % 15’i hastaların yemek masrafına, %10’u hastalarla yakından ilgilenen doktorlara, %2’si hastaların kan alma işini yapan hacamata, %5’i sabah akşam yazın yemek pişirmede kışın ısınmada kullanılmak üzere oduna, %3’ü sabah ve akşam yemek pişiren aşçılara, %3’ü müezzin ve imamlara, %3’ü hastanede ölenlerin kefenlerine, %5’i hastanenin temizlik ve aydınlanmasında çalışan hizmetlilere, %3 soğan tuz v.b. yemek tatlandırıcı maddelere, %5’i de Semerkand
camiinin imarına harcanmakta idi (Khadr 1967: 318-319; Terzioğlu 1993: 84-85).
Medrese ve hastane ile, bunların masraflarını karşılamak için vakf edilen mülklerin sınırlarını tarif eden vakfiye metni, bu tarihlerde devletin başkenti Semerkand'ın görüntüsü ve halkın medenî sahadaki durumu hakkında da fikir yürütmeye imkan vermektedir. Evler, ahırlar, samanlıklar, ağıllar ve salonları içeren Nîm Balas (başka bir okunuşa göre, Tîm-i Palas yani, yün mamulleri satan dükkan Esin 1979: 43.) hanı ve yine bu hana benzer Soğd çarşısı civarında bulunan çift katlı evler, tuvalet binaları, dükkanlar, avlular v.b. yapıları içeren hanlar ile “erkekler hamamı” diye adlandırılan hamam (demek ki, kadınlara hizmet veren umumî hamamlar da vardı), vakf edilen mülkler arasında dikkat çekici olanlardır. Ayrıca, Tarhan Bey’in kızı Melike Hatun gibi, hanedan hanımları ve kızlarının adlarının alanlara, hanlara verilmesi, zikredilen bir çok evin sahibinin kadın olması, bu çağda kadının sosyal statüsünü göstermesi açısından önemlidir (Khadr 1967: 316-317, 325-326; Bilhan 1982: 119-120). Fâtıma es-Semerkandî’nin, başta fakih olan babası ve kocası olmak üzere herkesin bilgisine güvendiği ve hukukî konularda görüşünü aldığı saygın bir kadın İslam hukukçusu olarak, Mâverâünnehr ve Orta Doğu’da meşhur olması, her halde, Türk Hakanlığı’nın kadına verdiği bu özel değerin bir sonucu idi (Kavakçı 1976: 296). Bundan başka vakfiyelerde adı geçen ordu komutanı, hâcib, kadı v.s. yüksek bürokratlara ait dükkan, ev, han ve hangah türünden özel mülkler, Kuyumcular Mahallesi gibi meslekî sınıflara göre şekillenmiş semtler ve derici, terzi v.b. meslekleri yaptığına işaret eden mülk sahiplerinin nispetleri, şehir görüntüsünün yanı sıra, sosyal tabakalaşmayı ve günlük hayatı tahayyül etmeye yarayan ip uçları arasındadır (Khadr 1967: 316-317, 325).
Sonuç olarak denilebilir ki, Mâverâünnehr’de devletin yönetim mekanizmasında ve sosyal hayatta geçerli olan Hanefî hukuk sistemi ile, yine bu sisteme göre şekillenen medrese ve vakıflar, Selçukluların yanı sıra, Osmanlının sonuna kadar devam eden bir prototip teşkil etmekte idi (Esin 1979: 38). Nitekim, medrese ve hastane vakfiyesi, İslam hukukçularının eserlerinde en eski iki örnek kabul edilmiş ve istinsah edilerek veya bazı küçük değişikliklerle sonraki yüzyıllarda yararlanılmaya devam etmiştir (Genç 1981: 14). Bunu, bazı arkeolog
ve sanat tarihçisinin1, Tamgaç Han medresesi (ve hastanesinin) iç avlu etrafında çift eksenli dört eyvanlı yapı tipinin Selçukluların hakim olduğu Suriye, Anadolu ve Memlûk devri Mısır’da görülen benzeri yapılara menşei teşkil ettiğini vurgulamaları desteklemektedir (Terzioğlu 1993: 86,88). Mâverâünnehr’de bu türden yapılar daha geri tarihlere de götürülebilmektedir. Nitekim, dört eyvanlı yapı tipi, VII. ve VIII. yüzyıllarda Karluklara ait olduğu bilinen Vahş vadisindeki Acına-tepe Budist vihâra’sına (Tamgaç Han İbrâhîm’in “Böri Tegin” unvanı ile, 1037-1041 tarihleri arasında Vahş’daki faaliyetlerinden bahsetmiştik.) atfedilmektedir (Esin 1979: 47). Bu bilgilere, vakfın menşeini Türkistan’daki Budist vakfiyelerinde arayan nazariyeleri de eklemek mümkündür (Ruben 1942: 173-181).
-
1.1.2. Şemsü'l-Mülk Nasr b. İbrâhîm (460-4 72 / 1068-1080)
Şemsü'l-Mülk Nasr, babasının felç olarak hakanlıktan kendi lehine feragat etmesi üzerine Semerkand’da tahta çıktı. Burada 460-461 / 1068-169 yıllarında basılan paralarda Şemsü'l-Mülk Nasr, “Hakan” olarak zikredilmektedir. Babası Tamgaç Han İbrâhîm henüz sağ olduğu için aynı paralarda onun adına da yer verilmiştir. Bununla birlikte Şemsü'l-Mülk Nasr, tahtta rakipsiz değildi, daha babasının sağlığında kardeşi Şuays'ın muhalefeti ile mücadeleye mecbur oldu. 461 / 1068-169 yılında Buhara’da “Togan Han” unvanı ile anılan Şuays b. İbrâhîm taht iddiasında bulunarak Semerkand’ı kuşattı. Kuşatma sırasında mal ve mülkü tahrip olan şehir halkı, Şemsü'l-Mülk Nasr’a müracaat ile, iki kardeş arasına girerek taraf olamayacaklarını, bu nedenle kendisi ve kardeşi arasındaki meseleyi bir an önce çözmesini istediler. Bunun üzerine Şemsü'l-Mülk gece yarısı beş yüz savaşçı adamı ile birlikte şehirden çıkarak tedbirsiz ve hazırlıksız yakaladığı kardeşine saldırdı ve onu mağlup etti (İbnü’l-Esîr IX: 235). Bundan sonra kardeşinin bulunduğu Buhârâ’ya yürüdü. Nerşahî’nin anlattığına göre, Buhara kalesine dayanan Şemsü'l-Mülk Nasr, kale kapısında savaşa başladı. Kaleye bitişik olan merkez camiinin minaresinden atılan oklar kale halkını rahatsız etmekte idi. Şemsü'l-Mülk Nasr’ın ateş atılmasını emretmesi üzerine üst
1 Tamgaç Han İbrâhîm medresesinin kaynaklarca malum olmasından sonra, Rus arkeolog, N. M. Nemtzeva tarafından 1969-1972 yılları arasında medresenin yeri bulunarak yapılan kazı sonuçları 1974 yılında Taşkent’de (Afrasiab c. III, s. 99-144) yayınlandı. Daha sonra, E. Esin ve A. Terzioğlu, Nemtzeva'nın ortaya koyduğu medrese planını değerlendiren birer makale yayınladılar (Esin 1979: 37-55; Terzioğlu 1993: 81-88).
tarafı ahşap olan minareye isabet eden ateş, minarenin ve camiin yanmasına sebep oldu (460 / 1067-1068). Nihayet, Şemsü'l-Mülk Nasr kaleyi ele geçirerek kardeşini bertaraf etti ve mevkiini sağlamlaştırdı 461 / 1068-169 (Nerşahî 1363: 70). Diğer taraftan adına bastırdığı paralarda “Sultan” unvanını kullanarak, Selçuklu ve Gazneli hükümdarlar ile eşit hükümdar statüsünde olduğunu vurguladı. Yazılı metinlerde “Şemsü'l-Mülk” unvanı ve Ebu'l-Hasan künyesi (Nesefî 1991: 313) ile kaydedilen Nasr b. İbrâhîm’in diğer unvanları, “Sultânü’ş-Şark ve’s-Sîn (Doğu’nun ve Çin’in Sultanı), Sultânü'l-Maşrık ve’s-Sîn, Sultânü Ardi’ş-Şark, Melikü'l-Maşrık ve’s-Sîn, Nâsıru'l-Hakk ve’d-Dîn” idi1 (Koçnev 2001: 65; Koçnev 1993:22).
Şemsü'l-Mülk Nasr ve kardeşi arasındaki taht mücadelesinden yararlanmak isteyen Doğu Türk Hakanlığı, Tamgaç Han İbrâhîm devrinde kaybettikleri toprakları yeniden elde etmek üzere harekete geçti. İbnü'l-Esir’e göre, Şemsü'l-Mülk Nasr, Doğu Türk Hakanlığı hanedan mensupları Buğra Han Hârûn b. Yûsuf Kadir Han2 ve Tuğrul Kara Han Yûsuf b. Süleymân'ın saldırılarına maruz kaldı. Semerkand’a kadar yaklaşan Doğu Hakanlığı ordusu Şemsü'l-Mülk’e karşı zafer kazanamadı. Buna rağmen, iki ülke arasında Hocend’in sınır olmasını kabul eden bir anlaşmadan sonra, Doğu Türk Hakanlığı ordusu geri çekildi (İbnü'l-Esîr IX: 235). Nitekim, 461 / 1068-169 Mergînân ve 462 / 1069-1070 Şâş’da Tuğrul Kara Han Yûsuf, 462 / 1069-1070 Taraz, 462 / 1069-1070 Şâş ve 461 / 1068-169 Tûnket’de oğlu Tuğrul Tegin Ömer adına kesilen paralar, Batı Hakanlığı'nın İbrâhîm Tamgaç Han devrinde elde edilen kazanımlarını, oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr'ın kaybettiğini göstermektedir (Koçnev 1997: 287 n.I328, 1335, 1338). Fakat, bu durum uzun sürmedi. 465 / 1072-1073 Ahsiket ve Mergînân, 467 / 1074-1075 Özkend paraları, Şemsü'l-Mülk Nasr'ın en azından 465 / 1072-1073’den itibaren Fergâna bölgesini tekrar geri aldığını işaret etmektedir (Koçnev 1997: 256).
Hanedan ve bürokrat-ulema arasındaki çatışmanın Şemsü’l-Mülk Nasr devrinde daha da hızlanarak devam ettiğini söylemek mümkündür. Sem‘ânî ve ondan alıntı yapan Mu‘înü’ 1-Fukarâ’nın kayıtlarına göre, doğru sözlü ve erdemli bir imâm olan Ebû İbrâhîm İsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffar, sözünü, hükümdar dahi olsa hiç kimseden sakınmazdı. Ancak, “Emr-i marûf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama)” İslâmî prensibini hatırlattığı Hakan Şemsü'l-Mülk Nasr tarafından hapsedilerek öldürüldü (461 / 1068-1069) (Sem'ânî VIII 1980: 77; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 20). Şemsü’l-Mülk hakkında İbn Mâkûlâ1’nın (ö. 475 / 1082’den sonra), “.. .Bu hükümdarın bir çok lakabı vardır. Yolu iyidir. İlimlerin ve sanatların ekserisini bilmektedir. Semerkand ve Buhârâ’daki cemaatten hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Hat yazısı güzeldir (Raşîd Efendi ktp. No: 903 vr.77a-b)” ve Müneccimbaşı’nın, “Kendisi bilgindi, bir çok şeyhten hadis ve fıkıh okumuştu, güzel hutbeler tertip eder ve kendisi de hutbe okurdu (Müneccimbaşı 1940: 9).” demelerine bakılırsa, böyle bilgin ve dindar bir hakanının, Sam‘ânî’nin söylediği gibi dinî bir konuda kusurlu olması ve bunu açığa vuran Ebû İbrâhîm es-Saffâr’ı bu nedenle öldürmüş olması, pek ihtimal dahilinde değildir. Şemsü'l-Mülk’ün saltanatının başlangıcında vaki olan Ebû İbrâhîm es-Saffar’ın öldürülmesi olayı, taht mücadelesi sırasında Buhârâ’da bulunan Togan Han Şuays’a verdiği muhtemel bir destek, yönetim değişikliğinden kaynaklanan Kadılık v.b. memuriyet tayinleri veya es-Saffariye ailesinin Buhârâ’daki nüfuzu ile ilişkilendirilebilir.
Yine, önemli muhaliflerden biri, devrin büyük bilginlerinden “Şemsü'l-Eimme” es-Serahsî idi ki, Şemsü'l-Mülk Nasr tarafından kuyu hapsi ile cezalandırıldı (Mercânî “1864” 1941: 37: Togan 1966: 9). İbn Kutluboğa (ö. 1474)’nın el-Mesâlik’ten naklettiğine göre, bir nasihat sözünden dolayı kuyuya hapsedilen Serahsî, İslam hukukuna dair on dört ciltten oluşan Kitâbü’l-Mebsût’u ilgili hiçbir kitaba başvurmadan, hafızasıyla, kuyunun yukarısında bulunan öğrencilerine söyleyerek yazdırdı. Şemsü'l-Mülk devrinde hapis hayatı devam eden Serahsî, ancak, İki büyük ciltten oluşan Şerhü's-Siyeri’l-Kebîr’i dikte edip, bâbü’ş-şurût'a geldiğinde serbest kaldı (İbn Kutluboğa 1962: 53) ki, bu tarihlerde Selçuklu Melikşah’ın Mâverâünnehr'i istilası söz konusu idi.
1 İbn Mâkûlâ, hadis hafızı ve rical alimi, rivayetlerine güvenilir bir kişi ve aynı zamanda şairdi. Abbâsî halifesi Muktedî Billah onu, Tamgaç Han’a kendisine biat etmesini sağlamak için elçi olarak göndermişti (Topaloğlu DİA XX: 168).
Şemsü'l-Mülk devrinde hapiste bulunan bürokrat-ulema sınıfı mensuplarından biri de, Ebû Cafer Muhammed el-Buhârî idi. Mâverâünnehr’den Şam’a gelerek Haleb kadılığı yapmış ve daha sonra Haleb hakimi Ebû Sekin el-Frebrî1 tarafından Mâverâünnehr’e giden mektuplar için görevlendirilmişti. Ancak, Mâverâünnehr’e geldiğinde Îsmâîlî mektuplar getirdiği iddiasının (Kavakçı 1976: 188) yanı sıra, Horasan bölgesindeki Selçukluların Mâverâünnehr’e yönelik saldırı ve yağmalarına bir tepki olarak, malları elinden alındı ve hapsedildi. Uzun yıllar hapiste kaldı ve nihayet, Şemsü'l-Mülk Nasr’ın, Horasân’daki Selçuklu askerlerinin yaptıklarını şikayet için Alp Arslan’a yazdığı mektuba verilen cevapta bu durum hatırlatılınca serbest kalabildi (Kureşî II 1978: 16-17; Mercânî “1864” 1941: 2-3). Bütün bunlara rağmen, Şemsü'l-Mülk Nasr, ulemanın gönlünü kazanmayı da ihmal etmemiştir. Buhara’da Şehir Kapısı’ndaki Kârek ‘Aleviyân sarayı arazisini, şehıe daha yakın olduğu için ilim ehline yani, fakihlere vermişti (Nerşahî 1363: 40).
Şemsü'l-Mülk Nasr bir çok yönden babasının siyasetini devam ettirdi. Bilhassa, Buhârâ ve Semerkand gibi şehirlerin korunması, huzuru ve güvenlığı’nın sağlanmasında itinalı davrandı. Bu nedenle, kışı geçirmek üzere Buhârâ’ya geldiğinde ordunun yerleşik unsurlara muhtemel bir zararını önlemek için ordugahını şehir dışına kurdurdu ve askerlerin güneş batımından sonra şehirde kalmalarına müsaade etmedi. Bahar mevsiminde, Buhârâ’ya nispetle havası daha serin ve gerek Mâverâünnehr’in korunmasında gerekse Tirmiz ve Belh taraflarına yapılacak seferlerde stratejik bir konuma sahip olan devletin İdarî merkezi Semerkand’a giderdi (Avfî 1898: 85). Şemsü'l-Mülk Nasr, bu yol güzergahında Buhârâ yakınlarındaki Harceng’de inşa ettirdiği Rıbât-ı Melik ile, kaynaklarda meşhur oldu (Karşî 1898: 132; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 38). Belki de, başlangıçta bir saray olarak inşa edilen Rıbât-ı Melik hakkında Nevâdirü ’l-Usûl'ü kaynak gösteren Risâletü’l-Bahâiyye'de: “...er-Rıbâtü’l-Murabba‘a (kare), Melikü'l-Âlim el-Âdil Şemsü'l-Mülk Nâsıru'l-Hakk ve’d-Dîn Ebi'l-Hasan Nasr b. İbrâhîm’in ülkesindedir. Rıbât kapısının ana kuşağına şöyle yazılmıştır; Melikü'l-Âdil Ebu'l-Hasan Nasr b. İbrâhîm b. Nasr Mevlâ Emîri'l-Mü’minîn, Allah’ın ihsan ve nimetlerine karşılık olarak ona şükür için bu Rıbât’a temel atarak, bu menzilin inşasını uygun gördü. Şemsü'l-Mülk olarak bilinen Nasr b. îbrâhim bunu, 471 / 1078 yılı aylarında bildirdi. (Raşîd Efd. Ktp. No: 903 vr.
66b).” bilgileri yer almaktadır. Askerî ve ticarî amaçların yanında ihtimal, bozkır ahalisi arasında İslam’ın öğrenilmesi ve yayılması amacı ile (Togan 1966: 9), Semerkand ve Hocend arasında Ak Kütel mevkiinde bir rıbât1 daha inşa ettiren Şemsü'l-Mülk Nasr, ölümünden sonra buraya defnedildi (Mu'înü'l-Fukarâ 1339: 38).
Şemsü'l-Mülk Nasr, iç ve dış meselelerin yoluna girmesine paralel olarak, imar faaliyetlerine yöneldi. Buhârâ’da İbrâhîm Kapısı’nda bir çok arazi satın alarak buraya gayet güzel bahçeler inşa etti. Oldukça yüklü miktarda paralar harcayarak yaptırdığı bu imaretlere “Şems Âbâd” adı verildi. Şems Âbâd'ın bitişiğine özel binek hayvanları için bir otlak yapıldı ve buna “gûrek (الغورق)” denildi. Bunun, bir mil uzunluğunda güçlü duvarları vardı. Buranın içine bir saray ve güvercinler için bir burç inşa edildi. Gûrak’da geyikler, ceylanlar, domuzlar ve tilkiler gibi, vahşi hayvanlar bulunuyordu. Hepsi evcilleştirilmiş ve kaçamamaları için yüksek duvarlarla kuşatılmıştı (Nerşahî 1363: 40-41). Şemsü'l-Mülk Nasr, kardeşi ile yaptığı taht mücadelesi sırasında yanan merkez camiini yeniden inşa ettirdi ve kale ile cami arasına hendek kazdırdı. Merkez camii minaresinin ahşap olan üst tarafı pişmiş tuğla ile yeniden yapıldı. İçinde bir maksûre olan sarayı kaleden uzağa inşa ettirdi. Rivayete göre, Şemsü'l-Mülk Nasr, bu maksûre ve mihrabını Semerkand’dan Buhârâ’ya getirttiği yontmacılara nakş ettirmişti. Bu imaretlerin inşası, gerekli olan harcamaların karşılanmasında eşraf ve zenginlerin yardımda bulunması ile, 461 / 1068-1069 yılında tamamlandı (Nerşahî 1363: 70). Yine onun devrinde Buhârâ yakınlarında bir menzil olan Şarg’da Hân Sâlâr adında biri tarafından yaptırılan bir merkez camiinden bahsedilmektedir (Nerşahî 1363: 19)
Şemsü'l-Mülk Nasr devrinde ulaşılan refah ve istikrar ortamı, pek tabii olarak İlmî ve edebî alanda da kendisini göstermiştir. Kendi döneminde şairlerin üstadı kabul edilen “Emîrü’ş-Şüarâ” Şehâbü’d-Dîn ‘Amak el-Buhârî, Türk hakanını, “peygamberin dininin yardımcısı ve İslam’ın koruyucusu Şark ve Çin
1 Rıbât, başlangıçta cihada hazır bulundurmak üzere binek hayvanların toplandığı yer anlamına geliyordu. Sonraları, ulak hayvan değiştirme konağı anlamına gelmeye başladı. Nihayet, bu tabir bir çeşit dinî ve askerî mahiyette İslam’a özgü bir müessese halini alarak, hangâh, zaviye ve tekkeye dönüştü. Bundan başka, kervansaray ve misafirhane vazifesi de görmekte idi. Daha geniş bilgi için bkz. G. Marçais, “Ribât” İA, IX. 734-737; J. Pedersen “Mescid” İA, VIII. 1-71; F. Köprülü, “Ribât” VD, II., 1942, 267-278; A. Y. Ocak, “Zâviyeler” VD, XII., 1978, 247-269.
zeminin Sultanı” olarak methetmiştir (Avfî II “1903” 1361: 190). Şemsü'l-Mülk Nasr’ın, Horasân’da Gaznelilerin yerini alan ve onun jeopolitik haklarının takipçisi olan Selçuklular ile olan mücadelesi, edebî konulara yansımakta iken, henüz tam bir istikrardan yoksun Horasân’daki keşmekeşlik, her yönden parlak bir devrin yaşandığı Mâverâünnehr’in, edipler ve bilginler için daha fazla bir cazibe alanı haline gelmesine önemli bir katkı sağlamakta idi. “Hüccetü'l-Hakk ve Hâce îmâm (Nizâmî Arûzî 1982: 160; İbn Funduk : 241)” Ömer Hayyâm, hekimlik, astronomi, matematik ve felsefe alanında devrin seçkin bilim adamlarından idi. Yaşadığı devirde hekimler ve astronomlar arasında anıldığına (Nizâmî Arûzî 1982: 160-165; Z. Kazvînî : 474-475) ve şairler arasında sayılmadığına (Bkz. Nizâmî Arûzî 1982 ve Avfî II “1903” 1361) bakılırsa, şiirlerine pek itibar edilmedi (Çelebi 2003: 15). Ömer Hayyâm, bilinenin aksine dindar bir insandı. Buhârâ kadısı ve Şerefu’z-Zamân İlâkî ile aralarında felsefî konuşmalar oldu. Buhârâ’ya geldiğinde Şemsü'l-Mülk Nasr tarafından oldukça samimî karşılandı. Selçuklu Melikşah, Ömer HayyâmT, nedimlerinin yanında kabul etmişti, Şemsü'l-Mülk Nasr ise onu, daha büyük bir yakınlık ile, kendi tahtının yanına oturttu1 (Togan 1966-1967: 60).
Şemsü'l-Mülk Nasr, hayatının sonlarına doğru kulunç hastalığına yakalandı. Sıbt İbnü'l-Cevzî’nin kaydına göre onun vefat haberi Muharrem 473 / Haziran-Temmuz 1080 tarihinde yani, 473 yılı başında geldi (Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 207). Bu durumda Türk hakanının ölümü, kardeşinin tahta geçtiği 472 yılı sonunda, Zilhicce 472 / Mayıs 1080 tarihinde idi (Müneccimbaşı 1940: 8).
-
1.1.3. Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm (472-4 7? /1080-108?)
Kardeşinin ölümü üzerine yerine geçen Hızır b. İbrâhîm, sikkelere göre, “Hakanü'l-Muazzam Tamgaç Han” ve “Burhânü’d-Devle (Devletin delili)” unvanları taşımakta idi (Koçnev 1997: 257). Çehâr Makûle’de “Sultân” unvanı ile kaydedilmiştir (Nizâmî ‘Arûzî 1982: 120). Mercânî, bu hakanın unvanlarını ‘“Aynü’d-Devle” ve “Kadir Han”, künyesini ise “Ebû Şücâ‘a” olarak kaydetmekte, ancak, kaynağını zikretmemektedir (Mercânî “1864” 1941: 37).
1 Z. V. Togan, Ömer Hayam ve Şemsü'l-Mülk Nasr arasında geçen konuşmaları Hamidiye Ktp. Lâleli Vakfı No: 744’deki mecmua vr.61 ’de tespit etmiş idi (Togan 1966-1967: 60).
Sıbt İbnü’l-Cevzî 473 / 1080-1081 yılı olayları arasında şunları rivayet eder; “Semerkand ve Mâverâünnehr sahibi Şemsü'l-Mülk (Nasr) Tegin b. Tamgaç Han’ın vefatı kulunçtan idi. Çocuklarını ve ailesini kardeşi Hasan Ay Tegin’e vasiyet etti. Yerine oturttuktan sonra Hasan, Semerkand’a geldi. Adaleti yerine getirdi ve iyi işler yaptı. Sultan (Melikşah)'ın kardeşi Tekeş’in Buhârâ’ya yönelmek üzere Ceyhûn’u geçtiği haberi ulaştığında, Hasan, Türkmenlerden sekiz bin kişilik bir ordu ile,Tekeş üzerine yürüdü. Buhârâ ve Tirmiz arasındaki Cerâverd’de karşılaştılar. Hasan, Tegiş’i hezimete uğrattı ve ordusunu yağma etti. Hasan’a kastedenlerden biri de Hâniyye (Doğu Hakanlığı)’den Ömer Tuğrul Tegin idi ki, onu da hezimete uğratarak, ordusunda ne varsa yağma etti ve Semerkand’da girdi. Her iki olayda da zafere ulaştı (Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 207).” Sıbt’ın kaydettiği bu 473 / 1080-1081 yılı olaylarının bir özeti Selçuk-Nâme’de de kaydedilmiştir (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 138). Şu halde, Hasan Ay Tegin, diğer bütün kaynaklarda Şemsü'l-Mülk Nasr’ın yerine geçtiği kaydedilen Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm ile aynı şahıs olmalı idi. Kısa da olsa, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm devri hakkında bilgi veren kaynaklardan biri olan Nizâmî ‘Arûzî’nin eserinde yazılanlara göre, “Sultan Hızır b. İbrâhîm devrinde büyük bir saygınlık, kuvvetli bir yönetim, ondan önce olmadığı kadar bir heybet vardı. Akıllı, adil ve zeki bir hakan idi. Mâverâünnehr ve Türkistân (onun hakimiyetinde) güvende idi. Horasân tarafında tam bir huzur, yakınlık, dostluk, bağlılık ve güven yerleşmiş idi (Nizâmî ‘Arûzî 1982: 120).” Bu çerçevede, Sıbt’ın Hasan Ay Tegin adı ile kaydettiği Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in, Türkistân ve Horasân tarafından gelen tehlikeleri bertaraf ettiği, ardından, muhtemelen, Selçuklular ve Doğu Türk Hakanlığı ile yaptığı anlaşmalar vasıtası ile bölgede bir güven ve huzur ortamı sağlamayı başarmış olduğu söylenebilir.
Selçuklu istilası arifesinde Batı Türk Hakanlığı’nın son müstakil hakanı Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in, her alanda seleflerinin siyasetini ülkede devam ettirdiğine dair ip uçları vardır. Döneminde hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasının seyri hakkında bir bilgi bulunmamakla birlikte, bu sırada, sonradan oğlu tarafından öldürülecek olan Ebû Nasr Ahmed b. Süleymân el-Kâsânî el-Hanefî, Semerkand’da kâdılkudâtlık görevini yürütüyordu (Sem‘ânî X 1981: 320; Kureşî I 1978: 68; Mercânî “1864” 1941: 38). İmar ve sanat alanında ise, daha önce Şemsü'l-Mülk Nasr tarafından yaptırılan Şems Abâd, gayet iyi korunmuş ve buradaki imaretler arttırılmıştı (Nerşahî 1363: 41). Kendisi de bir şair olan Nizâmî ‘Arûzî’ye göre, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm şairlerin büyük bir dostu idi. Seyyidü’ş-Şüarâ Raşîdî, Emîrü’ş-Şüarâ ‘Amak, Necîbî Fergânî,
Naccâr Sâğırcı, Ali Bânîdî, Dergûş oğlu, Esferâyînî oğlu ve Ali Sipihrî onun şairlerinden olup büyük saygı ve ikram görmekte idiler. Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm şairlerden en çok Raşîdî’ye yakınlık duymakta idi (Nizâmî ‘Arûzî 1982: 120). Bir gün Raşîdî’nin yokluğunda “Amak’a, ‘Raşîdî’nin şiirini nasıl görüyorsun?” diye sordu. ‘Amak şöyle cevap verdi: “Şiiri gayet güzel, arı ve düzgün. Ancak, biraz tuza ihtiyacı var.” Günler sonra Raşîdî geldi. Hakan’ın huzuruna çıkarak itaat arz etti ve mecliste oturmak istedi. Hakan, adet olduğu üzere Raşîdî’ye seslenerek takıldı, “‘Raşîdî’nin şiiri nasıldır? diye ‘Amak’a sordum, iyidir, ama tuzsuzdur, dedi.” Raşîdî bu takılmanın manasını anladı ve soruya, “benim şiirim şeker ve bal gibidir, tuza ihtiyacı yok. Onun sözü şalgam ve bakladır, tuz ona gerek.” mealindeki beyitlerle1 cevap verdi. O zaman Mâverâünnehr’deki resmî adete göre, hakanın meclisinde içine gümüş ve altın konan ve sîm-i tâkâ ya da coft olarak adlandırılan tabaklar bulunurdu. Raşîdî’nin verdiği cevaba çok sevinen Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in meclisinde ise, kızıl altın ile dolu dört tabak ve her birinde iki yüz elli dinar vardı ki, bu dört tabağı da Raşîdî’ye verdi. (Nizâmî ‘Arûzî 1982: 122). Gerek şairlere verilen yüklü miktardaki altınlar, gerekse hükümdarın önünde diğer silahların dışında taşınan altın ve gümüş gürzler (Nizâmî ‘Arûzî 1982: 120), Hızır b. İbrâhîm devrinin ekonomik gücüne ve medenî sahadaki seviyelerine işaret eden küçük ayrıntılardır.
Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in saltanatının ne zaman sona erdiğini tespit etmeye yarayacak bir kaynağa sahip değiliz. Müneccimbaşı, onun tahta geçmesinden az bir zaman sonra öldüğünü, tahtını oğlu Ahmed’e vasiyet ettiğini ve 488 / 1095 yılında öldürülen oğlu Ahmed’in on altı yıl hüküm sürdüğünü söylemektedir (Müneccimbaşı 1940: 8). Buna göre, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in, tahta çıktığı 472 yılı sonunda ölmüş olması gerekirdi. Halbuki, 473 / 1080-1081 Özkend sikkelerinde onun adı ve unvanları net olarak okunabilmektedir. Bununla birlikte, Semerkand sikkelerinde son rakam silik yada net olmadığından, saltanatının son yılı, 473’ten 479’a kadar herhangi bir tarihte olması mümkündür. Nitekim, 479 / 1086-1087 Semerkand sikkesinde geçen “Hakanü'l-Muazzam Sultân” yazısı, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’e ait
olabilir. Ancak, oğlu Ahmed’in adına kesilmiş olması da mümkündür. Zira, oğlu Ahmed’e ait paralarda da tarih siliktir (Koçnev 1997: 257).
-
1.1.4. Han Ahmed b. Hızır (477-482 /108?-1089 ve 485-488 / 1092-1095)
Han Ahmed b. Hızır sikkelere göre, “el-Müeyyidü'l-Adl, ‘İmâdü’d-Devle, Sultân ve Seyfü Halîfetillah” unvanları taşıyordu (Koçnev 1997: 257, n.997-8). Han Ahmed b. Hızır devri, Batı Türk Hakanlığı’nda Tamgaç Han İbrâhîm’den itibaren izlenebilen halka dayalı politikaların devam ettirildiği, ancak, hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasının zirveye tırmandığı ve bunun sonucunda Mâverâünnehr’in Selçuklu istilasına maruz kaldığı bir dönemi ifade eder.
Han Ahmed b. Hızır, babası döneminde bürokrat-ulema sınıfından Semerkand’da kadılkudatlık görevini yürüten Ebû Nasr Ahmed b. Süleymân el-Kâsânî el-Hanefî’yi vezirlik makamına getirdi (Sem‘ânî X 1981: 320; Kureşî I 1978: 68; Mercânî “1864” 1941: 38). Fakat, kısa süre sonra Han Ahmed b. Hızır ile veziri el-Kâsânî’nin arası açıldı. El-Kâsânî, Semerkand’ın kazalarından Herkân’da kendisinin naipliğine, erdemli bir bilgin olan ve aynı zamanda babasından sonra Herkân hatîbliği görevini üstlenen Ebû Muhammed b. Mesûd b. Mahmûd b. Ahmed el-Herkânî’nin getirilmesini istedi. Ancak, kabul etmeyip ona doğru yönelince, el-Herkânî kaçarak Kâşgar’a, Doğu Hakanlığı’na sığındı (Sem‘ânî V 1980: 89; Mercânî“ 1864” 1941: 38). Bu olay o kadar büyümüş olmalı ki, Han Ahmed b. Hızır, veziri el-Kesânî’yi öldürttü (Sem‘ânî X 1981: 320). Mâverâünnehr’de muhalif Hanefî ulaması mensuplarının öteden beri bu şekilde çeşitli vesilelerle peşi sıra öldürülmeleri ya da hapsedilmeleri, hanedana olan güvenin ve desteğin ortadan kalkmasına sebep olacağı, ülkenin doğu ve batıdaki rakiplerini bölgeyi istilaya teşvik edeceği aşikardı.
Şâfıî mezhebine mensup fakihlerin sayısı Mâverâünnehr’de o kadar az idi ki, bölgede Hanefi fakihlerin sayısı ve nüfuzu karşısında onları bir istisna olarak görmek gerekir. Buna karşın, Şâfıî mezhebi, Ceyhûn’un batısında Büyük Selçukluların hakim olduğu sahalarda, bilhassa sıkı bir Hanefî olan Selçuklu veziri ‘Amîdü'l-Mülk’ün öldürülmesinden soma yerine atanan Şâfıî mezhebine mensup Nizâmü'l-Mülk’ün himayesinde, parlak bir devir yaşamakta idi. Bu nedenle, biriktirdiği servetin Han Ahmed b. Hızır tarafından elinden
alınmasından korkan bu istisnaî Şâfıî fakihlerinden Ebû Tâhir b. İlk, ticaret ve hac bahanesi ile Mâverâünnehr’den ayrılarak Isfahân’a geldi ve Selçuklu sultanı Melikşah'ın huzuruna çıkarak, Han Ahmed b. Hızır’ı şikayet ve Mâverâünnehr’i zapt etmeye teşvik edecek kadar ileri gitti (İbnü'l-Esîr X: 154).
İbnü'l-Esîr’e göre, Terken Hatun’un yeğeni genç yaştaki Han Ahmed b. Hızır, çok zalim ve kötü ahlaklı idi. Sık sık halkın malına el uzattığı için halk ondan nefret ediyordu. Bu nedenle, Sultan Melikşah’a gizlice mektup yazıp yardım istediler (İbnü'l-Esîr X: 153). Müneccimbaşı, yardım isteyenleri halk, bilginler ve fakihler olarak sınıflandırmıştır (Müneccimbaşı 1940: 8). Mâverâünnehr halkının bu türden yardım talepleri. Sâmânîlerden beri alışıla gelen bir durumdu. Onlar için hakim unsurun kimliği değil, menfaatlerini kimin koruyacağı önemli idi. Sâmânîler devrinde Türk Hakanlığı, bu dönemde ise, önce Gazneliler ve şimdi de Selçuklular bölgeye davet edilmekte idi. Maverâünnehr’de başlangıçtan beri Türk Hakanlığı hanedanı ile bir türlü yıldızı barışmayan bürokrat-ulema sınıfı mensupları, Batı Hakanlığı devrinde yerel yöneticilerin yani, dihkanların siyasî imtiyazlarını kaybetmelerine paralel olarak, toplumda ekonomik yönden de önemli bir serveti ve gücü temsil eder oldular. Bu çerçevede, Han Ahmed b. Hızır’ın halkın menfaatlerini korumaya yönelik faaliyetleri, hatta bizzat kendisinin tebdil-i kıyafetle yaptığı teftişler, zaten sürtüşme halinde olduğu bürokrat-Hanefî uleması (mesela, Buhârâ’da Saflar ailesi, Semerkandî, Kâsânî, Herkânî, Serahsî v.s.) taraftarlarının sabrını taşıran son damla oldu. Hatta, Özkend’de uzun yıllar hapiste bulunan fakih Şemsü'l-Eimme Serahsî’nin serbest bırakılması da bir fayda sağlamadı (20 Rebiyülevvel 480/25 Haziran 1087).
Horasân’da Gaznelilerin jeopolitik haklarının takipçisi olan Selçuklular, Batı Türk Hakanlığı'nın içinde bulunduğu bu durumdan yararlanmayı ihmal etmediler. Sultan Melikşah büyük bir ordu ile, îsfahân’dan hareket ederek Horasân’a geldi ve Ceyhûn’u geçerek Buhârâ’ya geldi. Bu sırada, zaten iyi korunamamış olan Şems Âbâd tamamen harabeye döndü (Nerşahî 1363: 41). Ardından Semerkand'ı kuşattı. Bu kuşatma sırasında halkın tutumu, ülkenin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü yansıtmakta idi. Şehir halkının bir kısmı Sultân Melikşah’a maddi yardımlarda bulunuyordu ki, bunlar, herhalde bürokrat-ulema sınıfının nüfuzundaki ayan ya da zengin esnaf sınıfı idi. Bir kısım şehir halkı da Han Ahmed b. Hızır’ın yanında yer aldı. Ancak, şehri savunmada başarılı olamayan Han Ahmed b. Hızır, şehir halkından birinin evine saklandı. Nihayet,
bir ihbar sonucu yakalanarak Isfahân’a gönderildi ve Han Ahmed b. Hızır’ın ilk saltanatı sona erdi (482 / 1089-1090) (İbnü'l-Esîr X: 154).
Han Ahmed b. Hızır’ın yokluğunda Mâverâünnehr’de tam bir fetret dönemi yaşandı. Sultan Melikşah, ülkenin başkenti SemerkandTn idaresini Hârizm amîdi Ebû Tâhir’e verdi ve Semerkand’dan ayrıldı (İbnü'l-Esîr X: 154). Ancak, şehir halkı ve Çiğillerden müteşekkil ordunun komutanı ‘Aynü’d-Devle, Ebu Tâhir’e karşı harekete geçti. Ebû Tâhir bir yolunu bularak Semerkand’dan kaçtı ve Hârizm’e gitti. ‘Aynü’d-Devle yaptıklarından ötürü Sultan Melikşah’dan çekinmekte idi. Bu nedenle Doğu Hakanlığından yardım istedi. Kaşgar’da ikamet eden Tamgaç Buğra Kara Hakan’ın Atbaşı’nda bulunan kardeşi Tegin Yakûb b. Süleyman’ı yanına çağırdı. Bunun üzerine Semerkand’a gelen Yakûb, bir süre sonra, ‘Aynü’d-Devle ile bu işin yürümeyeceğini anladı ve daha önce ‘Aynü’d-Devle’nin hışmına uğrayan halkı ona karşı kışkırttı. Halk, öldürülen bazı kişilerin onun tarafından eziyet gördüğünü iddia edince, öldürülmesi için fetva verildi (İbnü'l-Esîr X: 155). Semerkand isyanı ve ‘Aynü’d-Devle’nin öldürüldüğüne dair haberler Sultan Melikşah’a ulaşınca, tekrar Semerkand’a yöneldi. Sultan, Buhârâ’ya geldiğinde, Semerkand'ı ele geçiren Atbaşı hakimi Yakûb, kaçarak Fergâna’ya, oradan da Atbaşı’na gitti. Sultan, Semerkand’a yeniden girdi (İbnü'l-Esîr X: 155) ve 482 / 1089-1090 tarihli Semerkand sikkelerine göre, Han Ahmed b. Hızır’ın amcası Muhammed b. İbrâhîm’i tahta oturttu (Koçnev 1997: 257, n. 980-1).
“Müeyyidü'l-Adl, ‘İmâdü’d-Devle, Tâcü'l-Mille (dinin tâcı), es-Sultânü’l-Muazzam Kılıç Arslan Han” unvanlarını taşıyan Muhammed b. İbrâhîm, sikkelerinde Melikşah’ın adına da yer vererek, onu metbû olarak tanıdığını gösterdi (Koçnev 1997: 257, n. 980-1). Ancak, Özkend’e kadar Yakûb’u takip eden Sultan Melikşah, gerek Yakûb’u ele geçirmek için yaptığı teşebbüslerin ve gerekse Doğu ve Batı Türk Hakanlığı’nda ortaya çıkan iç karışıklıkların, şimdiye kadar elde ettiği heybet ve ihtişamını yok edeceğinden çekinmekte idi. Bu sebeple, Han Ahmed b. Hızır’ı yeniden Semerkand tahtına iade etmeyi siyasetine uygun gördü. İtaatten ayrılmayacağına dair söz alarak, onu, Mâverâünnehr’e geri gönderdi (485 / 1092) (İbnü'l-Esîr X: 155, 206; Müneccimbaşı 1940: 8).
Semerkand’da gelerek tekrar tahtına oturan Han Ahmed b. Hızır, muhaliflere karşı sert tedbirler almakla işe başladı. Bu arada kendisine Buhârâ’nın merkezinde Cûbâr (ya da Cûybâr) diye bilinen yerde bir saray inşa
ettirdi ki, içinde bahçeler ve su kanalları mevcuttu. Otuz yıl süre ile kullanıldığına göre, kendisinden sonraki hakanların da ikametgahı olmuştur (Nerşahî 1363:41). Has askerlerinin arasında Oğuz ve Tacik unsurların (Togan 1966-1967: 72) yanında Deylemlilerin de bulunmasına bakılırsa, gözetim altında tutulduğu Isfahân’da kendine nezaret eden Deylemlilerin bazılarını, kendi askerlerine güvenmediği için, hizmetine almıştı. Muhaliflerin iddiasını yansıtan kaynaklara göre, Han Ahmed b. Hızır, Isfahân’da esaret hayatı yaşarken, Deylemli bir grup ona nezaret etmekle görevlendirilmişti. Bu Deylemliler onu kendi inançlarını ve İbâhiyyeciliği1 kabul etmeye teşvik etmişler, böylece, onu İbâhiyyeciliğe çevirmişlerdi. Han Ahmed b. Hızır, Semerkand’a döndüğünde eski Türk adetlerini yerleştirmek istemiş (Togan 1966-1967: 72) ve dinsizliğine kanıt olacak bazı hareketleri görülmüştü. Bu nedenle, adamları ve halk onu öldürmek istedi. Bu iş için yine hanedanın doğu koluna müracaat edildi (İbnü'l-Esîr X: 155, 206; Müneccimbaşı 1940: 8).2
Plana göre, Kâsân’da bulunan Tuğrul Yınal Bey’in, Batı Türk Hakanlığı’na karşı harekete geçmesi istenecek ve bu sırada, ona karşı yürüyecek olan Han Ahmed b. Hızır’ı, maiyetindeki askerler öldürme imkanı bulacaktı. Nitekim öyle de oldu. Tuğrul Yınal Bey ile savaşmak üzere ordusu ile yola çıkan Han Ahmed b. Hızır, Kâsân kalesini kuşattı. Ancak, bu sırada bir fırsatını bulan askerleri tarafından tutuklanarak, Semerkand’a getirildi. Kadı ve fakihlerin hazır bulunduğu mahkemede, zındıklık3 ile suçlandı. Han Ahmed b. Hızır’ın bu iddiayı reddetmesine rağmen, bir grup kişinin onun zındık olduğuna dair şahitlik etmesi
üzerine, fakilıler öldürülmesi yönünde fetva verdiler. Boğularak öldürülen Han Ahmed b. Hızır, bir rivayete göre, şehir halkının mesul olmaması ve sonradan bir kıyıma uğramaması için, infaz, yine hanedan soyundan olan Kâsân hakimi Tuğrul Yınal Bey tarafından idam edilerek gerçekleştirilmişti (İbnü'l-Esîr X: 206; Müneccimbaşı 1940: 8). Belki de bir ilk olan bu asker ve ayan destekli bürokrat-ulema ihtilali, öteden beri hanedan lehine devam eden çatışmada, bürokrat-ulemanın ilk zaferi idi (488 / 1095).
-
1.1.5. Arslan Han Muhammed’e kadar Mâverâünnehr (488-495 / 1095-1102)
İbnü'l-Esîr, muhaliflerin, Han Ahmed b. Hızır’ın yerine amcasının oğlu Mesûd b. Muhammed’i tahta geçirerek ona itaat arz ettiklerini söylemektedir1 (488 / 1095) (İbnü'l-Esîr X: 206). Mecmau 'l-Fusahâ'da şair Şehâbî Semerkandî Ahmed unvanlarını “Kılıç Tamgaç Han Ruknü’d-Dîn ve’d-Dünyâ” şeklinde kaydederken, onu, Afrâsyâb soyunun tâcı olarak meth etmektedir. (Kulihan II 1339: 814-815).
490 / 1096-1097 yılı olayları arasında, Selçuklu sultanı Berkyaruk’un Tirmizi ele geçirdiğini, Belh'de yedi ay kaldığını, Mâverâünnehr’e elçi gönderdiğini ve başta Semerkand olmak üzere bölgedeki bütün şehirlerde kendi adına hutbe okunması ile. Batı Hakanlığı’nın ona itaat arz ettiğini bildiren İbnü'l-Esîr’i (X: 222), Bundârî’nin, Mâverâünnehr hakkında verdiği kısa bilgiler tamamlamaktadır. Buna göre, Sultan Berkyaruk itaatini bildiren Batı Türk Hakanlığını Tegin Han Süleymân’a verdi (Bundârî 1945: 235). Şu halde. Kılıç Tamgaç Han Mesûd’un saltanatının bu yılda sona erdiğini düşünmek mümkündür.
İbnü'l-Esîr’e göre, “Buğra Han” (XI: 159) unvanı taşımakta olan Tegin Han Süleymân'ın şeceresi kaynaklarda, “Süleymân Tegin b. Davûd Köç Tegin b. İbrâhîm Tamgaç Han” şeklinde kaydedilmiştir (Avfî 1898: 84; Karşî 1898: 132).
Sultan Melikşah’ın kızı ile evli olan Tegin Han Süleymân1 (İbnü’l-Esîr X: 285) kısa bir müddet sonra öldü (Pritsak VI İA: 266). Bunu üzerine Selçuklu sultanı Berkyaruk, ülkeyi Mahmûd Tegin’e verdi (Bundârî 1945: 235) ki, onun adına 490 / 1096-1097 tarihli Semerkand ve Buhârâ sikkelerinde rastlanmaktadır. Burada yer alan yazılara göre “El-Hakanü’l-Ecell, ‘İmâdü’d-Devle, Melikü'l-Muzaffer ve Tamgaç Han” unvanlarını taşımaktadır (Koçnev 1997: 258). İbnü’l-Esîr, onun menşei ve fiziki yapısı hakkında “Dedesi hanedanın hakanlarından idi ve sağırdı2 (İbnü’l-Esîr a. VIII 1995: 119).” demektedir.
Bundârî, Mahmûd Tegin’den sonra, Sultan Berkyaruk’un ülkeyi yalnız Hârûn Tegin’e bıraktığını söylemektedir (Bundârî 1945: 235) ki, bu şahıs, İbnü'l-Esîr’in bahsettiği, Tamgaç Han Mahmûd (Tegin) üzerine yürüyerek, onu öldüren ve Batı Hakanlığı’nı ele geçiren hanedanın doğu koluna mensup Taraz hakimi Togan Han b. Kara Han olmalı idi. Zira, Hârûn adını, hanedanın doğu koluna mensup olanlar kullanmakta idi (İbnü’l-Esîr IX: 235; Pritsak İA VI: 266). Togan Han tarafından Semerkand’a naib olarak tayin edilen Ebû’l-Meâlî Muhammed b. Alevî el-Bağdâdî’nin, burada üç yıl kadar görev yaptıktan sonra yine Togan Han tarafından öldürmesi (İbnü’l-Esîr IX: 235) ve İbnü'l-Esîr’in bir başka yerde Kadir Han Cibril b. Ömer olarak kaydettiği Togan Han’ın ise, 495 / 1101-1102 yılında Selçukluların Horasân meliki Sencer tarafından öldürülmesi olayları (İbnü’l-Esîr X: 283-284; IX: 235) dikkate alındığında, Tamgaç Han Mahmûd’un en geç 492 / 1098-1099’da Togan Han tarafından öldürülmüş olması gerekir.
İbnü'l-Esîr’in Togan Han ve Kadir Han unvanı ile zikrettiği Cibril b. Ömer Kara Han’ın şeceresi Nerşahî’nin eserinde “Kadir Han Cibril b. Ömer b. Tuğrul Han” olarak kaydedilirken, “Tuğrul Bey” adını ve “Kül Er Tegin” unvanını da taşıdığı zikredilmektedir (Nerşahî 1363: 20). Avfı onun Balâsâgûıf dan Ceyhûn’a
kadar olan sahaya hakim olduğunu belirtirken, şeceresini de kaydetmiş, fakat, karıştırmıştır.1 Buhârâ ve Kâsân’da adına kesilen paralarda ise “Tabgaç Han” unvanını kullanmıştır (Koçnev 1997; 288). Şair Muhammed Raşîdî Semerkandî, onun künyesini kasidesinde “Ebû'l-Meâlî” olarak kaydetmiştir (Avfî II “1903” 1361: 177).
Mâverâünnehr’in hanedanın doğu kolu tarafından yönetildiği bu üç yıllık sürede, meydana gelen gelişmeler önceki durumlardan farklı değildir. Hanedan ve Bürokrat-ulema çatışması bu döneme de damgasını vurmuştur. Kadir Han Cibril, Semerkand’da kendisine naib olarak atadığı Ebû'l-Meâlî Muhammed b. Alevî el-Bağdâdî üç yıl sonra isyan edince Semerkand'ı kuşatarak Bağdadî’yi yakaladı ve onunla birlikte bir çok yandaşını öldürttü 495 / 1101-1102 (îbnü’l-Esîr IX: 235). Bu devirde Ebû Muhammed Abdurrahman b. Yahya b. Yûnus el-Çiğilî, Semerkand hatibi idi (Sem‘ânî III 1980: 276: Yakût II. 173; Mercânî “1864” 1941: 39) ki, Semerkandlı bilginlerin hayatları dışında bilhassa, Semerkand merkezli Mâverâünnehr’in tarihî ve coğrafî yapısı açısından da bir hayli önemli bilgiler içeren el-Kand fi Zikri Ulemâi Semerkand adındaki biyografi eserini2 yazan Ebû Hafz Necmü’d-Dîn Ömer b. Muhammed b. Ahmed en-Nesefi (ö. 537 / 1142), Şaban 516 / Ekim 1122’de ölen bu bilginin öğrencilerinden idi (eseri hakkında bkz. Barthold I 1898: 48-51; Togan 1985: 192; Paul 1993: 71; Aydınlı 1998: 229-236). Bununla birlikte, Kadir Han Cibril, devrin şairleri tarafından methedilmiştir. Raşîdî Semerkandî onu, “Pâdişâh-ı Çin, Hüdâvend-i Cihân ve Sâhib Kırân” şeklinde hitap ederek övmüştür (Avfî II “1903” 1361: 177).
Buhârâ yakınlarında Şarg’da Hân Sâlâr adında biri tarafından yaptırılan merkez camiinde Buhârâ imamlarının burada Cuma namazı kılınmasına izin vermemesi nedeniyle şimdiye kadar muattal bir durumda kalan bu caminin tahtalarını satın alan Kadir Han Cibril, camii yıktırarak tahtalarını Buhârâ’ya
getirtti ve bunları, Çûbe Bekâlân yakınında inşa ettirdiği medresede kullandırdı. Kendi unvanı “Kül Er Tegin” adını alan medresenin yapımına sınırsız para sarf etti. Horasân'ı ele geçirmek amacı ile Selçuklular ile giriştiği mücadelede Sencer tarafından öldürüldükten sonra, bu medreseye defnedildi 2 Şaban 495 / 22 Mayıs 1102 (Nerşahî 1363: 20; Avfî 1898: 84; İbnü’l-Esîr X: 283-284; IX: 235).
-
1.1.6. Arslan Han Muhammed b. Süleymân (495-524 /1102-1130)
Muhammed’in annesi Selçuklu sultanı Melikşah'ın kızı idi. Merv’in köylerinden Sûs’ta doğmuş idi. Batı Türk Hakanlığı hakanlarından babası Tegin Han Süleyman’ın ölümünden sonra Mâverâünnehr’de tutunamadı ve Merv’e giderek orada ikamet etti. Kadir Han Cibril’i öldüren Horasân meliki Sencer, Selçuklu himayesindeki Mâverâünnehr’de hakanların vaki olan itaatsizlikleri nedeniyle, güven duyduğu yeğeni Muhammed’i, çok sayıda askerle Semerkand’a göndererek Batı Hakanlığı tahtına oturttu. Sencer, aynı zamanda Muhammed’in damadı idi (İbnü'l-Esîr X: 523; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 74). Selçuklu kaynaklarının Sencer’in karısı Türkan Hatun ile Muhammed arasında karabet olduğunu söylemelerinin sebebi bu olmalıdır (Bundârî 1943: 239; Hüseynî 1943: 64; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48). Buhârâ, Semerkand ve Fergâna’da adına kesilen paralarda Muhammed’in, “Arslan Han, Tafgaç Han ve ‘Ala’d-Devle” unvanlarını kullandığı görülmektedir. Bu paralarda Sencer’in adına yer verilmesi, onun, metbû tanındığına işaret etmektedir (Koçnev 1997: 258). Bazı kaynaklarda sadece “Tafgaç Han” unvanı ile zikredilen (Cüveynî 1999: 250; Mu'înü'l-Fukarâ 1339: 74) Arslan Han Muhammed henüz Müslüman olmayan unsurlara karşı verdiği mücadeleden dolayı kaynaklarda “Gâzi” unvanı ile birlikte anılmıştır (Karşî 1898: 132; Mu'înü'l-Fukarâ 1339: 74; Mercânî “1864” 1941: 40).
Arslan Han Muhammed b. Süleymân saltanatının ilk yıllarında Hakanlığını tanımayan hanedanın diğer mensupları ile mücadeleye mecbur oldu. Bunlardan ilki Ömer Han, Arslan Han’ı mağlup ederek Semerkand’a hakim oldu. Daha sonra, Sencer’in ordusundan korkarak Hârizm’e kaçtı. Fakat, Ömer Han’ın peşini bırakmayan Sencer, onu mağlup ederek katletti. Semerkand tahtına Arslan Han Muhammed’i tekrar geçirdi. Buhârâ’yı ise Muhammed Tegin b. Togan Tegin’e
verdi (İbnü’l-Esîr IX: 236). Bu kez yeni bir taht iddiacısı Sâğûn Bey1 ortaya çıktı. Arslan Han Muhammed onunla savaşlar yaptı (495 / 1101-1102) (İbnü'l-Esîr X: 285-286). 496 / 1102-1103 yılında bu hanedan mensubu Mâverâünnehr"de etrafına büyük bir kalabalık topladı ve Arslan Han Muhammed üzerine yürüdü. Bu şartlarda Arslan Han Muhammed, Sencer’den yardım istemek zorunda kaldı. Sencer’in Semerkand’a yürüyünce. Sâgûn Bey korkarak uzaklaştı ve ona haber göndererek af diledi. Sencer’in yanına gelinen Sâgûn Bey ile Arslan Han Muhammed arasında koşullarının ne olduğu belli olmayan bir anlaşma yapıldı. Sencer her ikisinden de itaat için söz aldıktan sonra Rebiü'l-Evvel 497 / Aralık 1103’de Horasân’a döndü (İbnü’l-Esîr X: 298). Fakat, iddiasından vazgeçmeyen Sâğûn Bey, bir süre sonra Türklerin yanı sıra başka unsurlardan da çok sayıda asker topladı ve Semerkand başta olmak üzere ülkenin çeşitli bölgelerine saldırıya geçti. Bunun üzerine bir kez daha Sencer’in yardımına başvuran Arslan Han Muhammed. onun gönderdiği yardımcı kuvvetlerden başka, bölgedeki diğer askerî birliklerin de kendisine katılmaları ile ordusunu takviye etti ve Sâğûn Bey'in üzerine yürüdü. Taraflar Nahşeb'de savaştılar. Arslan Han Muhammed, Sâğûn Bey’i mağlup ederek ordusunu yağmaladı ve bir çok ganimet elde etti (503 / 1109-1110) (İbnü’l-Esîr X: 381-382). Bu şekilde durumun istikrara kavuşmasından sonra, Sencer’in gönderdiği yardımcı kuvvetler Horasân’a geri döndü. İbnü'l-Esîr’e göre, Arslan Han Muhammed bütün ülkeye hakim olunca halka iyi davrandı, kapısı ihtiyaç kapısı, çevresi sığınak haline geldi ve ülkede asayiş hüküm sürdü (İbnü’l-Esîr X: 286).
Mâverâünnnehr’in Selçuklu hakimiyetine girmesi, hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasına yeni bir boyut kazandırdı. 461 / 1068-1069’da Hakan Şemsü'l-Mülk Nasr b. İbrâhîm tarafından hapsedilerek öldürülen Ebû İbrâhîm İsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffâr’ın oğlu “ez-Zâhid es-Saffâr” olarak tanınan Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl babası gibi, dalkavukluktan ve sultanlara çanak tutmaktan uzak korkusuz biri idi. Sencer. Mâverâünnehr’in menfaati için onu, Merv’e götürerek orada ikamete mecbur etti (Sem'ânî VIII 1980: 77; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 21). Onun yerine, Halîfe Ömer soyundan gelen ve ataları Mervli olan Hanefî fakihlerinden Abdülazîz b. Ömer b. Mâze’yi, kız kardeşi ile evlendirdikten sonra “Sadr” unvanı vererek, Mâverâünnehr’e gönderdi. “Nu‘mânü’s-Sânî (ikinci Ebû
1 İbnü’l-Esîr bu ismi, (ساغوبك) ve (ساغربك) şeklinde kaydedilmiştir (IX 1995: 59, 69). İbnü’l-Esîr’in eserinin Türkçe tercümesinde ise (هاغو) “Hâgû” şeklinde yazılmıştır (IX: 285).
Hanîfe)” olarak da anılan Abdülazîz’in, Buhârâ’da “sadâret’e intikali 495 / 1101-1102 yılından sonra idi (Mu'înü'l-Fukarâ 1339: 47-48; Pritsak 1952: ). Kendisi gibi, daha sonra yerine geçen çocuklarının da “Burhânü’d-Dîn ve Burhânü’l-Mille ve’d-Dîn” lakaplarını kullanmasından dolayı “Âl-i Burhân (Burhan ailesi) adı ile tanındılar (Öngiil DİA VI: 430). Böylece, Buhârâ’da Saffâr ailesinin yerini Burhân ailesi aldı. Sencer, bu düzenleme ile, hanedan-bürakrat-ulema çatışmasını sona erdirmekten (Pritsak İA VI: 266-267) daha ziyade, yeğeni ve kayınpederi Arslan Han Muhammed vasıtası ile siyasî açıdan kendine bağladığı Mâverâünnehr'de etkin bir rol oynayan Hanefî ulemasını da Sadr Abdülazîz nezdinde kendine bağlamayı hedeflemiş olmalıdır. Zira, Sadr Abdülazîz, Mâverâünnehr’deki muhaliflerden Şemsü'l-Eimme Serahsî’nin öğrencilerinden idi (Kavakçı 1976: 274). Binlerce fakihe maaş verecek kadar servet sahibi olan Burhân ailesinin Buhârâ’da tesis ettikleri teokratik hakimiyet, siyasî ve ekonomik açıdan Batı Türk Hakanlığı’na tâbi olarak kaldı (Koçnev 1985: 110). Nitekim, Arslan Han Muhammed adına Buhârâ’da para basılmaya devam edilmesi, şehrin istilaya karşı korunması ile şehirde imar faaliyetlerinin bizzat hakanlar tarafından yürütülmesi bunu doğrular niteliktedir. Adlarına para bastırma imtiyazı verilmeyen Buhârâ sadrları, mevki olarak, yerel idarecilerden ya da taşradaki hanedan mensuplarından daha aşağı bir statüde idiler. Burhân ailesinin kurucusu Sadr-ı Kebîr Abdülazîz 517 / 1123-1124 yılında öldü ve yerine oğlu Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ömer geçti (Avfî I “1906” 1361: 332; Barthold İA II: 839).
Arslan Han Muhammed b. Süleymân devrinde uzun süren asayiş ortamı, yine, bitmek bilmeyen hanedan ve bürokrat-ulema çatışması ile sarsıldı. Bu çatışmalara, artık, ülkenin doğusunda Müslüman olmayan unsurların ve batıda ise Selçukluların oluşturduğu tehdit nedeniyle önemi daha çok artan orduyu teşkil eden Karluk ve Oğuz grupları ile yaşanan ihtilafları da eklemek mümkündür. Semerkand’da Ali soyundan gelen bir müderris fakih eş-Şerif el-Eşref b. Muhammed b. Ebû Şücâ el-Alevî es-Semerkandî, şehirde sözü dinlenen biri idi. Bütün meseleleri o halleder ve bir karara bağlardı. Arslan Han Muhammed, felç geçirince yerine oğlu Nasr’ı nâib tayin etmişti (İbnü'l-Esîr X: 522). Nasr’ın unvanı ve şeceresini, bu devirde yaşayan Ebû Hafz Necmü’d-Dîn Ömer en-Nesefî, yukarıda bahsettiğimiz eseri el-Kand'da “Şemsü’l-Mülk Nasr b. Muhammed b. Süleymân” olarak kaydetmiştir. Şemsü’l-Mülk Nasr b. Muhammed, Rebiü’l-Evvel 521 / Mart 1127 yılında el-'Irâk(lı) Hatun ile evlenmişti. Bu sırada düğün için Semerkand’a gelen önemli kişiler arasında Safiyyü’d-Dîn el-Esbehânî (Isfahânlı) de bulunmuş ve Nesefî’den hadis
dinlemişti (Nesefî 1991: 428-429, no: 790). Şimdi, bir Selçuklu prensesi ile evlendirilerek nâib tayin edilen, cesur ve kahraman Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed, müderris fakih eş-Şerif el-Eşref el-Alevî es-Semerkandî tarafından babasının yerine geçmesi için teşvik ve tahrik ediliyordu. Ancak, Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed bunu kabul etmemiş olacak ki, bu fakih ve şehir reisi birleşerek Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed'i öldürdüler (İbnü'l-Esîr X: 522; XI: 81).
Bu gelişmeler sırasında Semerkand’da bulunmayan Arslan Han Muhammed. oğlunun ölüm haberini alınca oldukça üzüldü ve Türkistân tarafında bulunan diğer oğlunu ki, 523-524 / 1128-1130 tarihli Semerkand sikkelerine göre (Koçnev 1997: 259) Ahmed b. Muhammed olmalı idi, asiler üzerine gönderdi. Diğer taraftan da, Sultan Sencer’den yardım istedi. Ancak, bu yardım daha ulaşmadan, Ahmed b. Muhammed Semerkand’a gelerek, müderris fakih eş-Şerif el-Eşref el-Alevî es-Semerkandî’yi öldürdü ve şehir reisini tutukladı (İbnü'l-Esîr X: 522). Ahmed b. Muhammed'in, adına bastırdığı siklerde “Hakanü'l-Muzaffer, Hakanü’l-A‘zam ve Kadir Han” şeklinde kendini tavsif etmesine bakılırsa, hem kazandığı zaferini ve hem de babasının yerine tahta geçtiğini ima etmektedir (Koçnev 1997: 259, 1000-1). Şimdiye kadar Türkistân taraflarında bulunmuş olan Kadir Han Ahmed’in, Ahmed Yesevî ile ilişkisi olan ve onun şiirlerinde “Ahmed Han” ve “Kadir Han” adları ile geçtiği söylenen hakanların esasen iki ayrı şahıs değil, tek şahıs olarak onun nezdinde birleştiği hakan olması mümkündür.1
1 Z. V. Togan, Ahmed Yesevî şiirlerinde geçtiğini söylediği “Ahmed Han” ve “Kadir Han” adlarından yola çıkarak, onun, Doğu Türk Hakanlığı hakanı Kâşgar’da bulunan Arslan Han Ahmed b. Hasan (496-522 / 1103-1128) ve önce Kaşgar'ı ele geçiren, ancak, burada tutunamayıp, Batı Türk Hakanlığı’nda hakanlığını kabul ettiren Kadir Han Cibril b. Ömer (492 -495 / 1098-1102) ile ilişkilerde bulunduğunu belirtmesi (1966-1967: 69, 76), pek ihtimal dahilinde değildir. Ahmed Yesevî, XI. asrın ortalarında Doğu Türkistan’da Aksu’ya bağlı Sayram kasabasında doğmuştu. Sayram, Tarım ırmağına tâbi Şâhyâr ırmağına dökülen Kara-su’nun üzerinde küçük bir kasaba idi. Bilinmeyen bir sebeple küçük yaşta Aşağı Seyhûn’da Otrâr (Farâb) ve Savrân arasında yer alan Yesi (Yessi)’ye, sonraki adı ile Hazret-i Türkistân’a geldi. Burada Arslan Baha'dan manevî himaye gördü (Köprülü 1991: 61-63). İslam ilimlerini tahsil için gittiği Buhârâ’da Hoca Yûsuf Hemedânî (441-535 / 1049-1140)’ye intisap etti. Hoca Yûsuf Hemcdânî ihtiyarlığında diğer iki müridi. Hoca Abdullah Berkî (ö.555 / 1160-1161) ve Hoca Hasan Andakî (ö.552 / 1157) ile bereber onu da halifeliğe seçti. Hoca Abdullah Berkî’nin ölümünden sonra bir müddet Buhârâ’da tekkenin reisliğini yaptı. Daha sonra Ahmed Yesevî, buradaki müridlerini Hoca Abdü’l-Hâlık Gucduvânî’ye bırakarak, belki de İlahî
Arslan Han Muhammed, asilerin, oğlu tarafından bertaraf edilmesi üzerine, derhal Sultan Sencer’e haber göndererek, oğlunun asilerin hakkından geldiğini ve hepsinin itaat ettiğini, dolayısı ile, gelmesine gerek kalmadığını bildirdi. Ceyhûn’u geçen Sultan Sencer bu söze çok kızmış ve gelişmelerin sonucunu beklemeyi uygun görerek bir süre av ile oyalanmıştı. Bu bilgilerin sahibi İbnü'l-Esîr, bu konuda başka bir rivayetin daha bulunduğunu söylemektedir. Buna göre, Arslan Han Muhammed ile ordusu içindeki Karluklar arasında ihtilaflar çıktı. Bu nedenle ona karşı isyan ederek tahtını ele geçirdiler. Bunun üzerine Arslan Han Muhammed tekrar Sultan Sencer’den yardım istedi. Sultan Sencer 524 / 1129-1130 yılında askerleri ile Ceyhûn’u geçti. Semerkand’a varınca Karluklar, onun önünden kaçtılar (İbnü’l-Esîr XI: 81). Bu sırada Sultan Sencer ve Muhammed Arslan Han’ın bilinmeyen bir sebepten ötürü araları açıldı. Semerkand’ı ele geçiren Sultan Sencer, felçli olan Arslan Han Muhammed’i esir etti. Ancak, Semerkand’daki ileri gelenlerin ricasının yanı sıra, karısı Türkan Hatun’un babası olduğu için onu affederek Belh’e gönderdi (524 / 1129-1130).1 Ölünceye kadar
bir işaret veya hocasının vasiyeti üzererine Yesi’ye döndü (555 / 1160-1161) ve bir süre sonra orada vefat etti (562 / 1166-1167) (Köprülü 1991: 71-72). Buradan anlaşılıyor ki, Ahmed Yesevî’nin hayatı Batı Türk Hakanlığı sınırları dahilinde geçmiştir. Onun çağdaşı. Batı Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Muhammed (495-524 i 1102-1130) idi ve Balâsâgûn’a kadar Türkistân taraflarını oğlu Kadir Han Ahmed yönetiyordu. Kadir Han Ahmed babasının sağlığı bozulduğu yıllarda Semerkand tahtına çıkmış (523-524 / 1128-1130) ise de Sultan Sencer tarafından Mâverâünnehr’den uzaklaştırılmıştır (Yaz 1132). Akıbeti hakkında bir bilgiye rastlanmayan Kadir Han Ahmed, doğuya doğru çekilerek Seyhûn boylarındaki merkezlerde hakimiyetini devam ettirmiş olmalıdır. Zira, Seyhûn boyunda Cend ve Fergâna hakimlerinin sonraki yıllarda hala “Kadir Han” unvanı taşıyor olması bununla izah edilebilir (Cüveynî 1999: 302; Koçnev 1997: 268-267).
1 Bu ikinci rivayet doğru kabul edilirse, ordunun önemli bir unsuru olan Karluklar, felçli olan Arslan Han Muhammed’in yerine oğlu Kadir Han Ahmed’in yanında yer alarak onu tahta çıkardıkları söylenebilir. Bu nedenle Selçuklu kaynakları, yaşlı ve felçli Arslan Han Muhammed ile Türkistân’da bulunan oğlu Kadir Han Ahmed’in adını ve bazı faaliyetlerini birbirine karıştırmıştır (Bundârî 1943: 239; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 47-48; Hüseynî 1943: 64). Zira, Semerkand merkezli Batı Hakanlığı’nın en önemli siyasî hedefi, başlangıçtan beri Horasân’a sahip olmak idi ki, en son bu yönde teşebbüste bulunan sabık hakan Kadir Han Cibril idi. Bir süre Kâşgar taraflarına da hakim olan Kadir Han Cibril hanedanın doğu koluna mensup biri olarak Batı Türk Hakanlığını ele geçirdikten sonra, Ceyhûn boyunda Sencer tarafından öldürülmüş ve yerine Semerkand’da “Arslan Han” unvanı ile mezkur Muhammed tahta çıkmıştı. Şu halde, Kadir Han Cibril’den boşalan ülkenin doğu tarafına da Muhammed’in oğlu Ahmed, “Kadir Han” unvanı ile geçmiş olmalıdır. Öyleyse, Selçuklu kaynaklarında, “seçkin iki bin askeri ile iki aylık mesafedeki ülkelere giderek sık sık Türklere karşı gaza etmekten
kızının yanında kalan Arslan Han Muhammed, kısa bir süre sonra Belh’de vefat etti. Cenazesi Belh'den Merv’e getirilerek daha önce kendisinin burada yaptırmış olduğu medresede defnedildi (524 / 1129-1130) (İbnü’l-Esîr X: 523; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 74).
Hanedanın, ulema ile yaşadığı çatışmanın aksine, ehl-i tasavvuf ile bir hayli iyi ilişkiler içinde olduğunu söylenebilir. Kendisi de ehl-i tasavvuftan olan Arslan Han Muhammed, Nemedpûş lakaplı mutasavvıf Şeyh Hasan b. Yûsuf el-Buhârî es-Sâmânî’ye manen bağlı idi. Şeyh’in “Sâmânî” nispeti, onun, Satuk Buğra Han’ın şeyhi Ebû Nasr Sâmânî’nin soyundan ve manevî silsilesinden geldiğini düşündürmektedir. Buna göre, hanedan, başından beri aynı silsileye bağlı kalmış ve Kâşgar yakınlarındaki Artuç olan Sâmânî silsilesinin manevî merkezi, Mâverâünnehr’in alınmasından itibaren Buhârâ’ya kaymış olmalıdır. Arslan Han Muhammed’in “baba” diye hitap ettiği şeyh Nemedpûş devrinde, Buhârâ ibâhe ve bidat ehlinden temizlenmişti. Nemedpûş Buhârâ hangahında otuz yıl oruçlu kaldı. İftarda havuç yaprağı, şalgam ve diğer sebzelerden oluşan basit bir menü bulunuyordu. Çarşıda sarnıçtan su içen her sûfî şehir dışına çıkarılırdı. Zira, tasavvuf, edebi korumayı gerektirirdi. İbâhe ehlinden korkusuz biri, sıcağın köründe hangaha geldi ve Şeyh’in kafasına balta1 vurarak onu öldürdü 509 / 1115-1116 (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 60-61). Bu bilgiler çerçevesinde, burada sözü edilen ibâhe ehlinin, gerçekten ibâhe olan gayri Sünnî unsurlar mı, yoksa çıkar çatışmasında ibâhe olmakla suçlanan muhalif Sünnî unsurlar (mesela, hanedanla çatışan ulema sınıfı) mı, olduğunu tespit etmek
hali kalmayan Ahmed Han” , Muhammed’in oğlu Ahmed, “Sultan Sencer’in esir ettiği ihtiyar ve felçli Ahmed Han” ise, Arslan Han Muhammed’in kendisi idi. Zira, kendi tahtını ve bölgesini, taht iddiacıları ve diğer muhalifler karşısında korumaktan aciz Arslan Han Muhammed’in, ister kuzeyde Kıpçaklara karşı, isterse ülkenin doğusunda diğer Müslüman olmayan unsurlara karşı iki aylık mesafelere giderek sık sık gazada bulunabileceğini düşünmek zordur. Arslan Han Muhammed, Balâsâgûn’a kadar ülkenin doğusunu oğlu Kadir Han Ahmed vasıtası ile yönetirken, yurt arayışı içinde olan göçebe unsurları, ülkenin doğu sınırlarına yerleştirerek, onlara her yıl on bin çadır, ikta, para, armağanlar v.s. vererek bir tehlike olmaktan çıkardığı gibi, ülkeye yönelen muhtemel tehlikelere karşı doğu sınırının güvenliğinde onlardan yararlanma yoluna giden bir politika izlemiştir (İbnü’l-Esîr XI: 82). Bunun dışında savunmaya yönelik doğuya yaptığı bazı zorunlu seferlerden dolayı “Gazi” unvanı almış olduğu söylenebilir. Şu halde, Mâverâünnehr’in nazik siyasî şartları altında onun halsiz kalacak kadar sürekli cihada çıkmasını şüphe ile karşılamak yerinde olur.
1 Mu‘înü'l-Fukarâ’nın eserinin Barthold neşrinde (تيرى) (ok) (Mu‘înü’l-Fukarâ 1898: 170), diğer bir neşirde ise (تبرى) (balta) şeklinde kaydedilmiştir (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 61).
mümkün gözükmemekle birlikte, dinî gruplar arasında şiddete varan hararetli bir mücadelenin varlığından bahsedilebilir.
522 / 1128 yılında darü'l-Hilâfe’ye Hanefî fakihi el-Hüseyn Ali el-Lemâşî’yi elçi olarak gönderen (Kureşî I 1978: 215) Arslan Han Muhammed, manevî alandaki hassasiyetini, bu amaca hizmet eden imaretlerin yapımı ile de güçlendirmiştir. “Türk hakanı”, Buhârâ’da şehir halkının yorulmaması ve şehrin düşmanlara karşı savunmasız kalmaması için, şehir yakınına, Selçuklu istilası sırasında harabeye dönenen ve çiftçilerin kullanımına terk edilen Şems Âbâd'in yerine bir bayram namazgahı yaptırdı. Çevresine yüksek surlar, pişmiş tuğladan minber ve mihrâp inşa ettirdi. Yapımı için çok para harcadı ve inşası 513/1119-1120 yılında tamamlandı (Nerşahî 1363: 72). Arslan Han Muhammed şehir merkezinden bir çok ev satın aldı. Kale yakınındaki merkez camiini ve minaresini yıktırdı. Minarenin şehir merkezine tekrar inşa edilmesini emretti. Bir benzeri daha görülmeyen muhteşem minare tamamlanmak üzere iken, nazar değdi ve merkez camiin üzerine yıkıldı. Mescidin üçte biri çöktü ve nakışlı işlenmiş bütün ahşabı parçalandı. Arslan Han Muhammed minareyi kendi parası ile, çok sağlam ve baş tarafı pişmiş tuğladan yeniden inşa ettirdi (Nerşahî 1363: 70-71). Merkez caminin inşası 515 / 1121-1122’de (Nerşahî 1363: 71), minarenin ise 521 / 1127 yılında idi (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 74). Şarg ve îskecket arasında yer alan ve Sâmcen veya bazılarının Harâm Kâm da dediği Şarg nehrine yine pişmiş tuğladan köprü, Şarg’da kendi parası ile merkez camii ve İskecket tarafında batıya doğru bir de rıbât yaptırdı (Nerşahî 1363: 20). Arslan Han Muhammed, Buhârâ’ya her gelişinde Han Ahmed b. Hızır devrinde yapılan sarayda kalıyordu. Fakat, daha sonra sarayın kale içine nakledilmesini uygun gördü. 488 / 1095’de inşa edilmiş olan bu saray, Nerşahî’ye göre, otuz yıl kullanılmış idi. Şu halde, 518 / 1024-1025’de yıkılmış olmalıdır. Birkaç yıl sonra Arslan Han Muhammed, Ebû Leys semtinde Dervâzeçe (Küçük Kapı) mahallesinde bir saray inşa ettirdi (Nerşahî 1363: 41). Burada ayrıca, özel bir hamam ile, diğeri saray kapısında olmak üzere iki hamam yaptırdı ki, bir benzeri daha yoktu. Bu saray Buhârâ’da uzun yıllar dârü'l-mülk olarak kullanıldıktan sonra, Arslan Han Muhammed, sarayı fakihlere medrese olarak tahsis ederek, saray kapısındaki hamamı ve bazı köyleri de buna vakfetti. Kendisine de Sa‘d Âbâd kapısında özel bir saray inşa ettirdi (Nerşahî 1363:41-42). Arslan Han Muhammed, Buhârâ ile Frebr arasında kalan Beykend'i yeniden imar ettirdi. Buraya bir çok imaret yapılırken, Hakan da kendisi için gayet görkemli ve Harâm Kâm nehrinin geçtiği bir saray inşa ettirdi. Beykend pek yüksek olmayan bir dağa kurulmuş idi. Bu nedenle Harâm Kâm suyu her
zaman imaretlere çıkmıyordu. Arslan Han Muhammed dağa doğru bir kanal açılmasını emretti. Ancak, dağ taşlık olduğundan bir çok harcamalara ve emeklere rağmen, bir fersahtan fazla kazılamadı ve bu işten vazgeçildi (Nerşahî 1363: 26-27). Arslan Han Muhammed Buhârâ’nın savunmasını güçlendirmeyi de ihmal etmedi ve tahrip olmuş şehir kalesini yeniden inşa ettirdi. İleri gelen komutanlarından birini de buraya muhafız olarak atadı (Nerşahî 1363: 34). Ayrıca şehirdeki Eski Rabad’ın önüne yeni bir Rabad daha yaptırdı ki, her ikisi bitişik ve sağlamdı (Nerşahî 1363: 49).
-
1.1.7. Kılıç Tamgaç Han Hasan b. Ali (524-526/1130-1132)
Hasan b. Ali, şimdiye kadar birkaç kez Mâverâünnehr’e saldırarak Semerkand tahtına çıkmak için mücadele eden hanedan mensubu “Sâgûn Bey” ile aynı şahıs idi (Ateş 1948: 65; Pritsak 7/1 VI: 267; Togan 1966-1967: 82). İnşâ mecmuasında “Semerkand hakanı Ali b. Hasan Kök Sâğûn” olarak geçen şecereye göre, Hasan b. Ali, “Kök Sâğûn1” unvanı kullandı (İnşâ 1898: 34) ve oğlu Ali de Cüveynî’ye göre, “Kök Sâğûn” unvanı ile tanındı (Cüveynî 1999: 257). Hasan’ın diğer oğlu Mesûd'un şeceresinde onun, “Celâlü’d-Dünya ve’d-Dîn” lakabını da taşıdığı anlaşılmaktadır (el-Kâtib es-Semerkandî 1349: 5).
Karşî’nin kaydettiği Hasan b. Ali’nin “Kara Han” unvanı, onun, yer ve tarihi silik olan sikkelerinde “Hakanü’l-Âdil Hasan b. Ali” ve “Hasan Kara Han” yazıları ile teyit edilmektedir (Karşî 1898: 132; Koçnev 1997: 259, n. 1004-1006). Aynı sikkelerde Sultân Sencer’in adı zikredilmektedir ki, bu, Sultan Sencer’in metbû haklarını tanıdığını göstermektedir. Yine bu sikkelerin bazılarında adına rastlanan bir başka oğlu Fergâna hakimi (Karşî 1898: 132) Hüseyn’in “Tuğrul Han” unvanı ile, onun tâbii olduğu görülmektedir (Koçnev 1997: 259, n.1008). Hasan b. Ali bu unvanlardan başka “Hasan Tegin” olarak meşhur olup, şeceresi “Kılıç Tamgaç Ebû’l-Meâlî el-Hasan b. Ali b. Abdü’l-Mümin” idi (İbnü’l-Esîr XI: 82).
Avfî’nin Mergînân ve Kâşân hakimi olarak bahsettiği şair Melikü'l-Muazzam Peygu Melik, Hasan b. Ali’yi “Hakan Hüsâm-ı Dîn ve Togâ(n) Han-ı Mergînân” şeklinde methetmiştir (Avfî “1906” 1361: 52, 55). Ancak, Pritsak’ın Howorth’a dayanarak, Hasan b. Ali’nin şeceresini Ali Tegin’e bağlayan tahminini destekleyen ne bir sikkeye, ne de yazılı bir kaynağa rastlanmamaktadır. Bu çerçevede, Mahmûd b. Muhammed’den sonra Hasan b. Ali’nin çocuklarının eline geçen Batı Hakanlığı’nın, dolayısı ile Ali Tegin ailesine geçtiği yorumları dayanaksız kalmaktadır (Pritsak İA VI: 267-268).
İbnü’l-Esîr’in, “Hasan Tegin hanedanın ileri gelenlerindendi. Fakat, Arslan Han (Muhammed) onu uzaklaştırmışı.” demesine bakılırsa, faaliyetleri açısından da Hasan Tegin’in, Sâğûn Bey ile aynı şahıs olduğunu düşünmek mümkündür. 1130 yılında Kılıç Tamgaç Han Hasan b. Ali, Sultan Sencer tarafından Semerkand tahtına oturtuldu. Ancak, kaynağa göre onun saltanatı uzun sürmedi (İbnü’l-Esîr XI: 82). 1132 yılı yazında Mâverâünnehr hakanı Ahmed Han’ın isyan haberi Sultan Sencer’e ulaştı (İbnü'l-Esîr X: 537). Bu Ahmed Han, Muhammed Arslan Han’ın ölümünden sonra akıbeti hakkında bir bilgiye rastlanmayan oğlu Kadir Han Ahmed olabilir (Barthold 1990: 343). Öyleyse, Kılıç Tamgaç Han Hasan b. Ali onun tarafından tahttan uzaklaştırılmış, hatta öldürülmüş olmalıdır.
-
1.1.8. Tamgaç Buğra Han İbrâhîm b. Süleymân (526-530 /1132-1135)
İnşâ mecmuasındaki bir kayda göre Sultan Sencer'in tahta geçirdiği hakanlar arasında “Hakanü'l-A‘zam el-Âdil el-Müeyyid Rüknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Burhanü'l-îslâm ve’l-Müslimîn Ebû'l-Muzaffer Tamgaç Buğra Han” İbrâhîm b. Süleymân bulunmaktadır. Ancak saltanatının hangi tarihler arasında olduğunu tespite yarayacak bir bilgiye rastlanmamaktadır (İnşâ 1898: 24). İbnü'l-Esîr, Hasan Tegin yani, Kılıç Tamgaç Han Hasan b. Ali’den sonra Sultan Sencer’in, tahta Mahmûd b. Arslan Han Muhammed’i çıkardığını söylemektedir (İbnü'l-Esîr XI: 82). Mahmûd’un Semerkand’da adına kesilen ve okunabilen en erken tarihli sikke 530 / 1135-1136 yılındadır (Koçnev 1997: 260, n.1010). Şu halde, Ebû'l-Muzaffer Tamgaç Buğra Han İbrâhîm b. Süleymân’ın
Mâverâünnehr’deki (yani, mülk-ü Türkistân “İnşâ 1898: 24”) saltanatının en azından 1132 ve 1135 yılları arasında olduğu tahmin edilebilir.1
-
1.1.9. Hakan Mahmûd b. Muhammed (530-536 /1135-1141)
Mahmûd b. Muhammed, Sultan Sencer’in ve dolayısı ile Selçukluların tahta çıkardığı son hakandır. Mahmûd b. Muhammed aynı zamanda Sultan Sencer'in yeğeni, yani kız kardeşinin oğlu idi (İbnü'l-Esîr XI: 82). Adına kestirdiği sikkelerde, “Nusretü'l-Hakk, Pehlivânü’ş-Şark (doğunun kahramanı). Ala’d-Devle, Nâsıru’d-Dîn” unvanları ve “Hakanü'l-Âdil el-Mtıazzam, Hakanü'l-Âdil el-Muzaffer. Hakanü'l-Ecell es-Seyyidü’l-Muzaffer” yazıları vardır (Koçnev 1997: 260). İnşâ mecmuasında “Hakânü'l-A‘zam” yazısından sonra künyesi “Ebû'l-Kâsım”, unvanları “Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Rüknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” şeklinde kaydedilmiştir (İnşâ 1898: 27-29, 33)2. T. Hocaniyazov, parada yer alan halifenin adından hareketle 1130-1140 yılları arasına tarihlenen “Server Han” unvanının da Hakan Mahmûd b. Muhammed’e ait olması gerektiğini savunmaktadır (Hocaniyazov 1968: 22).
Hakan Mahmûd b. Muhammed, babası döneminin iç siyasî olaylarında yer almaya başlamış bulunan Karlukların nüfuzunun ülkede nasıl arttığına şahit oldu. Bilhassa Semerkand havalisine gelip yerleşen ve sayıları gün geçtikçe artan Karlukların temel geçim kaynağı hayvancılıktı. Çok sayıda sürüleri vardı. Her şeye rağmen bölgede ciddi bir huzursuzluk yaratmamış olan Karluklar, çetin savaşçılardı. (İbnü'l-Esîr XI: 83-84; Bundârî 1943: 248-249; Hüseynî 1943: 65; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48-49).
Hakan Mahmûd, Ramazan 531 / Mayıs-Haziran 1137 tarihinde Hocend sınırında Karahıtaylara yenilerek Semerkand’a kaçtıktan sonra, Karahıtaylara karşı Sultan Sencer’den yardım istedi. Râvendi’ye göre, bu yardım henüz vaki olmadan Hakan Mahmûd, Karlukları bir çok defalar yenmiş ve felakete manız bırakmıştı (Râvendî I 1999: 168).
Sultan Sencer kalabalık bir ordu ile Mâverâünnehr’e geldiğinde, Hakan Mahmûd, bu arada önemli bir iç tehdit kabul ettiği Karluklardan da kurtulmayı düşündü ve bu amaçla Sultan Sencer’i Karluklara karşı kışkırttı. Sultan Sencer de onların Semerkand’dan sürülmelerini emretti. Karluklar yerlerinde kalabilmek için beş bin deve, beş bin at ve elli bin koyun vermeyi teklif ettiler. Bu, kabul görmeyince doğuya göç ederek Karahıtaylara sığındılar (İbnü’l-Esîr XI: 83-84; Bundârî 1943: 248-249; Hüseynî 1943: 65; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48-49).
Nihayet, Karlukların da Karahıtayları Mâverâünnehr’i istilaya teşvik etmeleri üzerine meydana gelen Katvan savaşında Sultan Sencer yenildi ve bütün Mâverâünnehr yani Batı Türk Hakanlığı ülkesi Karahıtayların hakimiyetine girdi (5 Safer 536 / 9 Eylül 1141). Bu yenilgi üzerine Hakan Mahmûd, Mâverâünnehr’i terk ederek Sultan Sencer ile birlikte Horasân’a gitmeye mecbur oldu ve ölünceye kadar orada kaldı (Azimî 1988: 65; İbnü’l-Esîr XI: 84). (Hakan Mahmûd’un 536-558 / 1141-1163 yılları arasındaki Horasân macerası için bkz. Selçuklular ile İlişkiler).
-
1.1.10. Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed (536-551 /1141-
1156)
İbrâhîm b. Muhammed’in Semerkand ve Buhârâ’da adına kesilen paralarda künyesi “Ebû'l-Muzaffer”, unvanları ise “Rüknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Nusretü'l-Hakk ve’d-Dîn”, “Pehlivânü’ş-Şark”, “Hakanü'l-Âdil el-A‘zam”, “Hakanü'l-A‘zam” ve Hakanü'l-Muazzam” olarak yazılıdır (Koçnev 1997: 261-262). İbnü’l-Esîr onu “Tamgaç Han” unvanı ile zikretmiştir (İbnü’l-Esîr XI: 173).
537 1 1142-1143 Semerkand sikkesine göre, İbrâhîm b. Muhammed, kardeşi Mahmûd’un Horasân’a kaçmasından sonra yerine tahta geçti. Ancak bu sikkede onun Karahıtaylara ya da Selçuklulara tâbi olduğunu gösteren bir bilgi yoktur (Koçnev 1997: 261, n.1024). Târîh-i Buhârâ'da geçen bilgilere göre, 536 / 1141 yılında Kara Hıtây Gür Han tarafından Buhârâ’ya vali olarak atanan Alp Tegin1 ilk iş olarak Buhârâ kalesini tamir ettirdi ve oraya yerleşti (Nerşahî 1363:
-
35). Tamgaç Han İbrâhîm1, 541 / 1146-1147 tarihli Buhârâ sikkesinde Sultan Sencer’in adına yer vererek onu metbû tanıdığını göstermiştir (Koçnev 1997: 261, n. 1026). Nihayet, 547 / 1152-1153 tarihli Semerkand sikkesinde Karahıtay Gür Han’ın adı metbû olarak zikredilmiştir (Koçnev 1997: 261, n.1031). Tarihi ve yeri silik bazı paralarda İbrâhîm b. Muhammed’in adı anılmaksızın sadece Gür Han’ın adına yer verilmiştir (Koçnev 1997: 261-262, n.1034-36). Yine, tarihi ve yeri silik bir para da ise hem Sultan Sencer'in hem de Gür Han’ın adı zikredilirken İbrâhîm b. Muhammed’in adına rastlanmaz (Koçnev 1997: 262, n.1037). Şu halde, İbrâhîm b. Muhammed devrinde Mâverâünnehr’de tam bir istikrarsızlık söz konusu idi. Bu nedenle İbnü'l-Esîr onun yönetimini heybetsiz, zayıf ve güçsüz olarak yorumlamıştır (İbnü'l-Esîr XI: 173).
Karahıtayların himayesindeki Karluklar çok geçmeden Mâverâünnehr’de terör havası estirmeye başladılar. Daha önce Seyhûn boylarından Hıtâyların tazyiki ve Mâverâünnehr’in akrabaları Selçuklu himâyesine girmesinin bir sonucu olarak, Mâverâünnehr’e gelip, buraya yerleşen ve Tamgaç Han İbrâhîm’in babası Arslan Han Muhammed (495-524 / 1102-1130)’in ordusunda görev alan Oğuzlar iki kola ayrılmakta idi. Biri Emîr Tûtî (Dudu) b. Dadbek’in idaresindeki “Üç-Ok”, diğeri Emîr Karût b. Abdulhamid idaresindeki “Boz-Ok” kolu idi (İbnü'l-Esîr XI: 81). Bu iki Oğuz emirinden başka bunların Bahtiyar, Arslan, Mahmud, Çağrı, Dinar adlarında emirleri de vardı. Karluklar gibi onlar da hayvancılıkla uğraşırlardı ve sürüleri çoktu. Ramazan 538 / Mart 1144’de Buhârâ üzerine yürüyerek Buhârâ kalesinde A‘ynü’d-Devle, Karaca Bey ve vezir Şihâb'ı kuşatan ve bunlardan vezir Şihâb’ı öldürerek kaleyi tahrip eden Oğuz askerleri (Nerşahî 1363: 35) herhalde bu Oğuz gruplarından teşekkül etmişti. Şimdi, Karluklar hem sosyal yaşantıları açısından hem de siyasî açıdan kendilerine rakip gördükleri bu Oğuzları Mâverâünnehr’den atmak için harekete geçtiler ve bunda da muvaffak oldular. Oğuzlar Mâverâünnehr’i terk ederek Horasân’a geçtiler ve Belh havalisine yerleştiler (İbnü’l-Esîr XI: 154; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 76-77). Orada ise Selçukluların yıkılışına kadar varan olayların
müsebbibi olarak, sonuçları itabarı ile, önemli siyasî değişiklikleri de beraberinde getiren maceraya atıldılar.
İbnü'l-Esîr’e göre, 551 / 1156-1157 yılında ölen Tirmiz tarafındaki Karluk Türklerinin başkanı Ali Bey, fitne fesat çıkaran belalı biri olup, bu tarihlerde esaretten kaçarak Tirmiz’e gelen Sultan Sencer’e de sert davranmakta idi (İbnü’l-Esîr XI: 180). Nihayet, Karluklar, Oğuzların bölgeden ayrılması ile tamamen yalnız kalan Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’e bazı çirkin istinatlarda bulunarak onu öldürdüler ve cesedini Buhârâ yakınlarındaki Kellâbâd’da çöle attılar Zilhicce 550 / Ocak-Şubat 1156 (İbnü’l-Esîr XI: 173; Karşî 1898: 132). Karşî, Tamgaç Han İbrâhimb. Muhammed’in öldürülmesini 551 / 1156-1157 yılı olarak kaydetmiştir (Karşî 1898: 132). Mercânî, Hülâsatü’l-Fetâvâ ve Fetâva’l-Bezzâziyye adlarındaki fetva kitaplarında kaydedilen eş-Şeyh el-İmâm İzzü’d-Dîn el-Kendî’nin Semerkand’da zındık, ilhâd dâisi ve ibâhînin tevbesinin kabul edilmediği fetvasından sonra, Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’in bu fetvayı1 kabul ederek, onları öldürttüğünü söylemektedir (Mercâni “1864” 1941: 43) ki, bu, Karlukların Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’e yaptıkları çirkin istinadlarla ilgili bir durum olabilir.
-
1.1.11. Tamgaç Han Mahmûd b. Hüseyn b. Hasan ( ‘55 ’2-553 / 1157-1158)
Mâhmûd b. Hüseyn, Semerkand’da adına basılan paralara göre 552 / 1157’de tahta çıktı.2 Bu paralarda “Ebû’l-Muzaffer” künyesine, “Hakanü'l-
A‘zam”, “Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Kadir Togan Han” unvanlarına sahip olduğu görülmektedir (Koçnev 1997: 262-263). Yer ve tarihi silik bir parasında “Tamgaç Han” unvanını da taşıdığı anlaşılmaktadır (Markov 1896: 278, n.518; Koçnev 1983: 79). Cüveynî, 553 / 1158 yılında amcası Ali b. Hasan’dan Semerkand tahtına çıkmış biri olarak faaliyetlerinden bahsetmektedir ki, buna göre, Mâhmûd b. Hüseyn’in saltanatı en geç bu tarihte sona ermiş olmalıdır (Cüveynî 1999: 257). Onun faaliyetleri hakkında yazılı metinlerde bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak, sabık hakan İbrâhîm’in Karluklar tarafından öldürülmesi ve yine, kendisinden sonra tahta çıkan Ali b. Hasan'ın Karluklarla mücadeleye devam ediyor olmasına bakılırsa, Mâhmûd b. Hüseyn’in de Karluk gailesi ile meşgul olduğu tahmin edilebilir. Ayrıca, onun “Kadir Togan Han” unvanı, “Tamgaç Han” olarak Semerkand’da iktidarı ele geçirmeden önce Özkend ve Balâsâgûn çizgisinde faaliyet göstermiş olabileceğini düşündürmektedir.
-
1.1.12. Çağrı Han Ali b. Hasan Devri (553-556 /1158-1160)
Ali b. Hasan’ın da babası gibi “Kök Sâğûn” unvanı taşıdığını Cüveynî’den öğreniyoruz. Burada kaydedilen diğer bir unvanı ise “Celâlü’d-Dîn” idi (Cüveynî 1999: 257). İbnü'l-Esîr ondan “Çağrı Han” olarak bahseder. Bu son müellife göre, Çağrı Han Ali b. Hasan, Semerkand tahtına “Hanlar Hanı” Hıtay hanı
tarafından çıkarılmıştı (İbnü'l-Esîr XI: 252). Çağrı Han Ali b. Hasan adına Semerkand'da basılan tarihi silik parada, sadece “Ali b. Hasan” yazısı bulunmaktadır. Hatta bu para, şekil itibarı ile XII. yüzyılda değil, XI. yüzyılda basılan paralara benzemektedir ki, bu nedenle buradaki “Ali b. Hasan” yazısının Ali Tegin’e ait olması ihtimali de vardır (Koçnev 1997: 300, 262, n.1046).
Mâverâünnehr’de huzursuzluğun kaynağı olarak görülen Karluklara karşı verdiği mücadele ile kaynaklarda zikredilen Çağrı Han Ali b. Hasan, Mâverâünnehr’de bulunan Karlukların reisi Beygu Han’ı1 öldürdü. Bundan başka diğer ileri gelenleri de öldürmek için harekete geçince, Laçin Bey idaresinde bir grup Karluk kaçarak Hârizm’e geldi (553 / 1158) (Cüveynî 1999: 257). Bu olaylara sebebiyet veren esas etken, Karluklar tarafından öldürülen Tamgaç Han İbrâhîm’in intikamını alma arzusu mu veya akıbeti meçhul bir önceki hakan Tamgaç Han Mahmûd devrinde yaşanan hadiselerin bir sonucu mu yoksa, İbnü'l-Esîr’in 559 / 1163-1164 yılı olaylarında anlattığı, kronolojisi tartışmalı, Karlukları yurtlarından çıkartmak için yapılan teşebbüsler mi olduğunu net olarak ortaya çıkaracak kaynaklara sahip değiliz. Şayet, Beygu / Peygu Han, hanedan mensubu idi ise, bu olayı, Ali b. Hasan'ın saltanatının başında yaşanan bir taht mücadelesinin sonucu olarak görmek mümkün olabilir.
Hârizmşâh İl Arslan Karluklara yardım etmek üzere Cemaziyelahir 553 / Temmuz 1158 tarihinde Mâverâünnehr’e hareket etti. Bunu haber alan Çağrı Han Ali b. Hasan bir dizi tedbirler aldı. Kara Göl ve Cend arasında yaşayan Türkmen göçerlerini etrafına topladı. Ayrıca, Kara Hıtâylardan yardım istedi. Onlar da Doğu Türk Hakanlığı’nda “İlig-i Türkmen” İbrâhîm b. Ahmed’i on bin atlı ile yardıma gönderdi. Bazı vaatlerle Buhârâ halkını yanına alan Hârizmşâh İl Arslan Semerkand’a yürüdü. Bunun üzerine ordusu ile Çağrı Han Ali b. Hasan onu karşılamak üzere Soğd nehri kıyısında yerini aldı. Çağrı Han Ali b. Hasan'ın yanında bulunan “İlig-i Türkmen” İbrâhîm b. Ahmed, Hârizmşâh'ın ordusunun üstün olduğunu görünce savaşmaktan çekindi ve barış için Semerkand imamlarını ve bilginlerini Hârizmşâh’a gönderdi. Karluk emîrlerinin hediyelerle birlikte eski bölgelerine gönderilmesine bakılırsa Karlukların lehine bir anlaşma yapıldıktan sonra, Hârizmşâh, ülkesi Hârizm’e geri döndü (Cüveynî 1999: 257-258).
Kara Hıtây hanı, Karlukların Buhârâ ve Semerkand’a bağlı yerlerden Kâşgar’a sürülmesini ve silahlarını bırakarak ziraat v.b. işlerle uğraşmalarının temin edilmesini Çağrı Han Ali b. Hasan’dan rica etti. İbnü’l-Esîr bu olayı 559 / 1163-1164 yılı olayları arasında anlatır (İbnü’l-Esîr XI: 252). Ancak bu tarihte, sikkelere göre Semerkand tahtında “Kılıç Tamgaç Han Hakanü'l-Âdil Ruknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanlarını taşıyan (Koçnev 1997: 263, n. 1050) ve Nerşahî’nin bu unvanlarla birlikte adını da zikrettiği Mesûd b. Hasan vardı (Nerşahî 1363: 49). A. Ateş, Sindbâd-Nâme'nin kaydettiği (5)56 / 1160-1161 yılı aylarında söz konusu olan bir olaydan (el-Kâtib es-Semerkandî 1948: 16) hareketle Mesûd b. Hasan'ın bu tarihte Semerkand tahtında bulunduğunu söylemektedir (el-Kâtib es-Semerkandî 1948: ‘A. Ateş’ 64) ki, buna göre, Çağrı Han Ali b. Hasan'ın Karluklar ile arasında cereyan eden bu ikinci olay, en geç 556 / 1160-1161 yılı sonuna kadar vaki olması gerekir. Bu ikinci olay ile, yukarıda bahsedilen ilk olay arasında bir bağlantı kurmak için yeterli bilgiye kaynaklarda rastlanmıyor. Ancak, ilk olayda Buhârâ halkının bir şekilde Hârizmşahlar ve Karluklar ittifakı yanında yer alırken, ikinci olayda Çağrı Han Ali ile birlikte hareket etmeleri, iki olayın birbirinden bağımsız olarak geliştiğini düşündürmektedir.
Çağrı Han Ali b. Hasan, Kara Hıtây hanının emrini Karluklara bildirdi. Fakat, kendileri vasıtası ile Mâverâünnehr’e sahip olan Kara Hıtâyların bu emrine, Karlukların itaat etmeleri beklenemezdi. Çağrı Han Ali’nin onları bölgeden uzaklaştırmada ısrarlı davranması üzerine Karluklar bir araya gelerek toplandılar ve Buhârâ üzerine yürüdüler. Buhârâ’da Al-i Burhân ailesinden fakih Muhammed b. Ömer Burhânü’d-Dîn Abdü'l-Azîz b. Mâze, Karlukların
Buhârâ’yı yağmalamadan ordusu ile yardıma gelmesi için Çağrı Han Ali’ye bir elçi gönderdi. Bu arada Karlukları oyalamaya çalıştı. Onlara gönderdiği elçiler vasıtası ile, “Daha dün kafirler (Kara Hıtâylar) bu bölgeye girdiler, ama yağmacılık yapmadılar, adam öldürmediler. Siz Müslüman gazilersiniz, sizin halkın malına el uzatmanız ve kan dökmeniz çok çirkin olur. Yağma ve soygun yapmayın, ben dilediğiniz kadar para ve mal vereyim.” dedi. Anlaşmanın şartlarını görüşmek üzere elçiler gelip giderken, Çağrı Han Ali ordusu ile aniden Karluklar üzerine baskın yaptı ve bir çoğunu kılıçtan geçirdi. Hezimete uğrayarak etrafa dağılan Karluklar takip edildi ve bir kısmı yakalanırken, bir kısmı da öldürüldü. Nihayet, Buhârâ ve çevresi Karluklardan temizlendi (İbnü'l-Esîr XE 252-253).
Çağrı Han Ali b. Hasan’ın İslâmî adını kardeşi Mesûd’un adı ile karıştıran Karşî’ye göre, Çağrı Han Ali 560 / 1164-1165 yılında vefat etti (Karşî 1898: 132). Sinbâd-Nâme’de ise, 556 / 1160-1161 yılında kardeşi Mesûdb. Hasan Semerkand tahtında idi (el-Kâtib es-Semerkandî 1948: 16). Semerkand’da basılan sikkeler çerçevesinde, bu, en geç 558 / 1162-1163 yılındadır (Koçnev 1997: 263). Şu halde, Çağrı Han Ali b. Hasan, en erken 556 / 1160-1161 yılında tahttan çekilmiş ya da uzaklaştırılmış olmalıdır. Bunun hangi olay sonucunda vaki olduğu hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmamaktadır.
-
1.1.13. Kılıç Tamgaç Han Mesûd b. Hasan (556- 562 /1160-1167)
Mesûd b. Hasan’ın adı ve unvanları, Târîh-i Buhârâ’da “Hakanü'l-Âdil el-Âlem Rüknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Mesûd Kılıç Tamgaç Han” şeklinde birlikte kaydedilmiştir (Nerşahî 1363: 49). Burada geçen unvanları 558 / 1162-1163 tarihinden itibaren Semerkand sikkelerinde görülmektedir: “Hakanü'l-Âdil Ruknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Kılıç Tamgaç Han” (Koçnev 1997: 263). El-Kâtib es-Semerkandî, Kılıç Tamgaç Han Mesûd’a atfettiği Sindbâd-Nâme ve Ağrâdü’s-Siyâse adlarındaki iki eserinde onu bir çok unvanla birlikte zikretmektedir. Bunlar arasında “Tâcü Mülûki’t-Türk” , “Alp Kutluğ Tonga Bilge”, “Sultanü Ardı’ş-Şark ve’s-Sîn”, “Sâhib Kırân”, “Burhânü Halîfetillah” ve “Zıllullah fî'l-‘Âlemeyn” bir hayli dikkat çekici olanlarıdır (El-Kâtib es-Semerkandî 1948: 8; El-Kâtib es-Semerkandî 1349: 4).
Kılıç Tamgaç Han Mesûd b. Hasan, Sinbâd-Nâme’nin kaydına göre tam bir kaos ortamında tahta geçti. Ülkeye saldıranlar ve devlete kafa tutanlar bir tarafa, adalet ve insaf bulunmuyordu. Ülkede, muhtemelen, taht mücadelesinin yarattığı boşluktan yararlanan ve çokluğuna güvenen saldırganlar istediklerini yapıyordu. Nihayet, Kılıç Tamgaç Han Mesûd ‘5’56 / 1160-1161 yılı aylarında Rıbât-ı İlig sahrasında ülke ve devlet düşmanları ile Tûrân sınırına (Ceyhûn) tecavüz edenleri hezimete uğratarak, kafataslarından kaselerde vahşi hayvanlara ve kuşlara ziyafet verdi (el-Kâtib es-Semerkandî 1948: 9, 16). Şüphesiz ki bu saldırganlar, ülkenin sallanan ve çatırdayan zemininde kendilerine yer bulmaya çalışan Karluk ve Oğuz grupları idi. Nitekim, Ağrâdü 's-Siyâse müellifi iki halkı en kötü yaradılışlı gösterir. Bunlardan ilki, Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed b. Süleymân (536-551 / 1141-1156)'in kanını akıtarak şehit eden Karluk grubu, diğeri Horasân vilayetini harap etmekle İslâmî mekanlara zarar veren, birkaç bin imam, müftü ve dindar kimseyi öldüren Oğuz grubu idi (el-Kâtib es-Semerkandî 1349: 421).
Kılıç Tamgaç Han Mesûd, kalabalık Karluk askerî grubu arasında şahsî yetenekleri ve cesareti ile ön plana çıkan, ama, aslı herhangi bir soylu aileden gelmeyen ‘Ayyâr Bey ile mücadeleye mecbur oldu. ‘Ayyâr Bey, bir yıl süre ile Mâverâünnehr’de Han’ın hizmetinde bulunmuştu. Ancak, nedeni bilinmeyen bir olaydan ötürü Han’a isyan etti. Zâbîn ve Sâbât arasındaki bozkırda iki ordu karşılaştı. ‘Ayyâr Bey, Han’ın ordusunun saflarını yararak ilerledi ve çetr-i hümâyûnun bulunduğu tepeye yaklaştığında kemend atılarak yakalandı. Han’ın huzuruna getirildikten sonra şeriat hükmünce öldürüldü. Kazanılan zaferin ardından binlerce cansız beden çölde serili kaldı (el-Kâtib es-Semerkandî 1349: 420-421).
560 / 1164-1165 yılında Buhara şehrinin surlarını, daha önce Oğuzlar tarafından tahrip edilen Buhârâ kalesine ait tuğlalarla yeniden inşa eden (Nerşahî 1363: 35, 49) Kılıç Tamgaç Han Mesûd, hala hafızalardan silinmeyen Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed b. Süleymân (536-551 / 1141-1156) öldürülmesi olayını gerçekleştiren Karluklar’a karşı Nahşeb, Çağanîyân ve Tirmiz taraflarında yer aldığı anlaşılan Araksu, Kâkânîyân ve Hısâr-ı Hûnîyân’da bir dizi harekatta bulunarak, buraları Karluklardan temizledi (el-Kâtib es-Semerkandî 1349: 422).
Karlukları tedip eden Kılıç Tamgaç Han Mesûd’un ele aldığı ikinci mesele Oğuzlar idi. Kış mevsiminde yüz bin kişilik bir ordu ile buz haline gelmiş Ceyhûn nehrinden köprüsüz ve gemisiz rahatça geçti. Ancak, bu seferin akıbeti hakkında Ağrâdü's-Siyâse müellifi susmaktadır (el-Kâtib es-Semerkandî 1349: 421-422).
Kılıç Tamgaç Han Mesûd, bu askerî harekat sonucunda ülkede asayişi ve huzuru temin etmeye muvaffak oldu. Şâş’ın nahiyelerinden Benâket’de 558 / 1162-1163 tarihli adına kesilen sikkeye bakılırsa, Mâverâünnehr’in Ceyhûn hattının yanı sıra, Seyhûn hattında da duruma hakim idi (Koçnev 1997: 263, n.1050). Kılıç Tamgaç Han Mesûd’un saltanatının son yılı sikkelere göre 562 / 1166-1167’dir (Koçnev 1997: 263, n.1055). 566 / 1170-1171 Semerkand sikkelerinde artık, oğlu Muhammed’in saltanatı başlamıştır. Arada dört yıllık boşluk bulunmaktadır.
Cüveynî, 565 / 1169-1 170’de, İbnü'l-Esîr, 567 / 1171-1172 yılında olan bir vakıa olarak, kendisinden haraç isteyen ve Hârizm’i ele geçirmek üzere Ceyhûn’u geçen Kara Hıtây ve Mâverâünnehr ordusuna karşı Hârizmşâh İl Arslan’ın Mâverâünnelır’e yapmak istediği bir sefer teşebbüsünden bahsederler (Cüveynî 1999: 258; İbnü'l-Esîr XI: 301). Hârizmşâh İl Arslan, Mâverâünnehr Karluklarından ‘Ayyâr Bey komutasında bir öncü kuvvetini gelen düşman ordusunu karşılamak için Amûye’ye gönderdi. Ancak, ‘Ayyâr Bey yenilerek esir alındı ve Mâverâünnelır’e götürüldü (Cüveynî 1999: 258; İbnü'l-Esîr XI: 301). Bu ‘Ayyâr Bey, Barthold’un söylediği gibi, Kılıç Tamgaç Han Mesûd’a isyan ederek çok daha önce öldürülmüş olan ‘Ayyâr Bey ile aynı şahıs değildi (Barthold 1990: 359). İbnü'l-Esîr’in “Hârizmşâh İl Arslan’ın büyük bir kumandanı (XI: 301)” diye tavsif ettiği ancak ismini zikretmediği ‘Ayyâr Bey, büyük bir ihtimalle, 553 / 1158 yılından önce Çağrı Han Ali b. Hasan’dan kaçarak Hârîzm’e gelen Selçuklu kaynaklarındaki Karlukların hanedan soyundan gelen liderleri Ayâz Bey Şemsü'l-Mülk b. Hüseyn olmalıdır. Zira, Ayâz Bey, Hârizmşâh İl Arslan’ın kızı ile evlenerek onun ordusuna kumandan tayin edilmişti (Hüseynî 1943: 104-105; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 105). Şu halde, Hârizmşâh İl Arslan’ın, 565 / 1169-1170 ya da diğer rivayete göre 567 / 1171-1172’de gerçekleşen bu sefere daha önce Irâk taraflarında görevlendirdiği Batı Hakanlığı soyundan birini memur etmesi, bu tarihlerde Mâverâünnehr’de meydana gelen bir taht değişikliği ile ilgili olabilir.
Koçnev, Kermine’de elde edilen ‘56’6 / 1170-1171 tarihli ve üzerinde “Arslan Han ‘İmâdü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanları ile Halîfe Müstencid’in (ö.566 / 1170-1171) adının bulunduğu bir dirhemden bahsetmektedir (Koçnev 1983: 80). Koçnev bu paradan yola çıkarak Mesûd’un halefinin doğrudan oğlu Muhammed olmadığına, 565 / 1169-1170 yılı sonlarında Arslan Han unvanlı bir başka hanedan mensubunun yönetimi ele geçirdiğine ve Mesûd’un da bu tarihte, 565 / 1169-1170’de vefat etmiş olması gerektiğine işaret etmektedir (Koçnev 1983: 81) ki, bu, yukarıda Hârizmşâh İl Arslan’ın Ayaz Bey Şemsü'l-Mülk b. Hüsyn’i Mâverâünnehr’e ne amaçla gönderdiğini de açıklar niteliktedir.
-
1.1.14. Kılıç Tamgaç Han Muhammed b. Mesûd (566-574 / 1170-1179)
Muhammed b. Mesûd 566 / 1170-1171 tarihinden itibaren adına basılan paralarda “Hakanü’l-Âdil”, “Gıyâsü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Ruknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Akdaş (ya da Egdiş)” ve “Kılıç Tamgaç Han” unvanlarını ve “Ebû’l-Muzaffer” künyesini taşımaktadır (Koçnev 1997: 263-264). Karşî’nin kaydettiği unvanı ise, “Tolga Han”'dır (Karşi 1898: 132).
Karşî, Kılıç Tamgaç Han Muhammed b. Mesûd’un 569 / 1173-1174 yılında vefat ettiğini söylese (Karşi 1898: 132) de sikkelere göre, 574 / 1178-1179 yılına kadar hayatta ve Semerkand tahtında bulunduğu anlaşılmaktadır (Koçnev 1997: 264, n.1060).
-
1.1.15. Kutlıığ Bilge Han Abdu ’l-Hâlık b. Hüseyn Devri (574 / 1178-1179)
Semerkand’da tarihi silik bir sikkede adına rastlanan Abdü'l-Hâlik b. Hüseyn’nin saltanat tarihini net olarak tespit edecek kaynağa sahip değiliz. Sikkesinde yer alan halifenin adından hareketle onun saltanat yılı aşağı yukarı tahmin edilebilmektedir (Koçnev 2001: 57). Halîfe Müstedî, 566 / 1170 ve 575 / 1180 tarihleri arasında Bağdâd’da yönetimde idi. Halife Müstedî devrinde Mesûd b. Hasan (566-574)’ın saltanatı söz konusu olup, 574 / 1178-1179'dan itibaren ise kesintisiz olarak İbrâhîm b Hüseyn’nin sikkeleri Semerkand’da basılmaya başladı. Şu halde, adına para basılması için en azından birkaç ay saltanatta
kalması gereken Abdü'l-Hâlık b. Hüseyn’in saltanat yılı, Mesûd b. Hasan'ın saltanatının son ve Halîfemin de sona ermesinden bir yıl önce 574 / 1 178-1179 tarihinde olmalıdır.
570 / 1174-1175 tarihli Farab sikkesinde Abdü'l-Hâlık b. Hüseyn, Kutluğ Bilge Hakan” gibi bir hayli iddialı unvanı kullandı ve Farab’dan gelerek Semerkand tahtına 574 / 1178-1179’de oturdu. Ancak burada uzun süre barınamadı ve tekrar Farab’a döndü. Daha sonra buradaki haklarını oğlu Hasan b Abdü'l-Hâlık’a miras bırakabildi. 59? / 1193-?’den itibaren Farab’da Hasan b Abdü'l-Hâlık adına basılan sikkelerin son tarihi 603 / 1206-1207’dir (Koçnev 1997: 273).
Abdü'l-Hâlık b. Hüseyn’in unvanları, “Hakanü'l-A‘zam”, “Gıyâsü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Kutluğ Bilge Han”, künyesi ise “Ebû'l-Muzaffer” idi (Koçnev 1997: 264 n.1065, 273).
-
1.1.16. Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn Devri (574-600 /
1178-1204)
İbrâhîm b. Hüseyn, Buhârâ ve Semerkand’da basılan paralarına göre, “Hakanü'l-Âdil el-A‘zam”, “Hakanü'l-Âlem el-Âdil el-A‘zam”, “Nüsretü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Uluğ Sultânü’s-Selâtîn”, “Sultânü'l-Âdil el-A‘zam”, “Arslan Han” ve “Köç Arslan Han” unvanlarını kullanmıştır (Koçnev 1997: 264-266). Avfî’nin Lübâbü’l-Elbâb'ında “Sultânü'l-Muazzam Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Kılıç Tamgaç Han” unvanları ile kaydedilmiştir (Avfî I “1906” 1361: 42).1
559-574 / 1163-1178 tarihleri arasında Özkend'ı yöneten ve 574 / 1178-1179’dan itibaren Semerkand tahtına çıkan Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn döneminde Mâverâünnehr, Hârizmşâhların buradaki Karahıtay hakimiyetine son vermek için yaptığı çetin mücadelelere sahne oldu.2
Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn’in şahsı hakkında fikir yürütmeye yarayacak bazı ipuçları Lübâbü’l-Elbâb'da bulunmaktadır. Buna göre, Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn şair bir hakan idi, Nitekim, karakteri de bunu yansıtmaktadır. Sözünün güzelliği şekeri kıskandıracak cinstendi. Uysallığı ve sabrı sağlam dağlar gibi sabitti. Vakarı, sefil dünyanın günahını ortaya çıkarırdı. İbrâhîm b. Hüseyn, Batı Türk Hakanhğı’nın kurucusu Tamgaç Han İbrâhîm’in oğlu Şems’ül-Mülk Nasr gibi, hattât idi. Geçimini bundan temin ettiğine bakılırsa, yaşamı ile bir derviş-hakan portresini canlandırmaktadır. Yazdığı Kur’an mushafiarını satması için bir meçhule verir ve azığını bundan elde ederdi (Avfî I “1906” 1361: 42).
Sinbâd-Nâme ve Ağrâdü ’s-Siyâse kitaplarının müellifi Muhammed b. Ali El-Kâtib es-Semerkandî, bir süre Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn’in İnşâ dîvânında hizmette bulundu (Avfî I “1906” 1361: 91). Devrin şairlerinden Muhammed b. Ebî Bekr Nesefî ve Âl-i Burhân ailesinden Burhânü’l-İslâm Ömer b. Mesûd şiirlerinde onu methetmişlerdir (Avfi I “1906” 1361:166, 171-172). Mecdü’d-Dîn Muhammed b. Adnân Sürhaketî, bu gün mevcut olmayan eseri Târîh-i Türkistan'ı da bu hakana ithaf etmiş idi (Avfî I “1906” 1361:179, 337).1
Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn adına rastlanan paralardaki son tarih 600 / 1203-1204’de Buhârâ’da basılan dinardır (Koçnev 1983: 82). Yerine geçen oğlu Osmân’ın sikkeleri ise bir yıl önceden 599 / 1202-1203’ten itibaren başlamaktadır (Koçnev 1997: 267). Avfî, Tamgaç Han İbrâhîm’in, oğlu Kılıç Arslan Han Osmân’ ı kendine veliaht tayin ederek Semerkand tahtına oturttuğunu söyler (Avfi I “1906” 1361: 171). Demek ki, oğlu Osmân tahta geçtiğinde babası hayatta idi. Babası hayatta iken veliahtın adına para basılması bu devlete özgü bir gelenekti. Zira, daha önce meydana gelen taht değişikliklerinde buna benzer örneklere rastlanmaktadır.2 Merkezî Mâverâünnehr’in başkenti Semerkand’da
599 / 1202-1203 yılında gerçekleşen taht değişikliği etkisini Özkend ve Benâket’de de gösterdi. Özkend’de İbrâhîm’in diğer oğlu Kadir Han Ahmed, “Uluğ Sultân1”, Benâket’de Çağrı Han da “Uluğ Akdaş (Egdiş)2” unvanı kullanmaya başladılar ve hiyerarşik basmakta kendi mevkilerini yükselttiler (Koçnev 1983: 84). Şu halde, Derviş-Hakan tabiatlı İbrâhîm b. Hüseyn, belki de, hayatının sonuna doğru devlet işlerinden elini çekerek, Türk Hakanlığı devrinde siyasî önemini kaybetmeye başlayan ve dinî bir merkez konumuna bürünen Buhârâ’da azığını, kendi yazdığı Kur’an Mushafları ile temin ederek inziva hayatı yaşamış ve burada 600 / 1203-1204 yılında hayata gözlerini kapamış olmalıdır.
-
1.1.17. Kılıç Arslan Hakan Osmân b. İbrâhîm Devri (599-608 / 1202-1212)
Osmân b. İbrâhîm, 599 / 1202-1203’ten itibaren adına kesilen Semerkand sikkelerinde “Sultânü'l-A‘zam, Sultânü'l-Âdil el-A‘zam, Sultânü'l-Muazzam, Nusretü’d-Dünyâ ve’d-Dîn ve Uluğ Sultân’üs-Selâtîn” unvanlarını kullanmıştır (Koçnev 1997: 267-268). İslâm kaynaklarında ise, “Kılıç Arslan Hakan”, “Kılıç Arslan Han” ve “Sultânü’s-Selâtîn” anlamına gelen “Han-ı Hanân” unvanı kullanmakta idi (Avfî I “1906” 1361: 44, 171; İbnü'l-Esîr a. X 1995: 333). Zira o, gerek İslâmda gerekse hükümdarlıkta soylu bir nesep olan Haniyye “Hanlık” evlâdından Semerkand ve Buhârâ sultanı idi (İbnü'l-Esîr a. X 1995: 333). Osmân b. İbrâhîm hakkında nisbeten geniş bilgilere yer veren Cüveynî, onu, Han-ı Hanân yerine Sultânü’s-Selâtîn unvanı ile kaydetmiştir (Cüveynî 1999: 331). Gaffarî’nin Cihânârâ’sından yaptığı alıntıya göre Müneccimbaşı, ona bu şekilde hitap edilmesinin sebebini, onun, şerefte ve sultanlıkta kıdemli olmasına dayandırmıştır (Müneccimbaşı 1940: 15).
Recep 597 / Nisan 1201 tarihinde Semerkand’da gelen Lübâbü’l-Elbâb'ın müellifi Avfi, bu sırada “Pâdişâhzâde’”nin 14 veya 15 yaşlarında olduğunu söylemektedir ki, şu halde, Kılıç Arslan Hakan Osmân 599 / 1202-1203’de tahta
geçtiğinde henüz gençliğinin baharında 16 veya 17 yaşlarında idi. Yakışıklılığı ve aşkları ile meşhur bu genç Hakan’ı “şâhzâde” iken gören Avfî onu şöyle tavsif eder; Yûsuf’un yüzü ve hükümdar Süleymân’ın cömertliği ile birlikte, İlahî merhametin kemâli, nur-u mâh (güzel bir yüz) şeklinde gülüşünde tecelli etmiş ve İlâhî kemâlin sonsuzluğu, renkli yanağında benine dökülen siyah zülfünü tertip etmişti. Haydar gibi erdemli ve ismini aldığı Osman gibi yumşak huylu idi (Avfî I “1906” 1361: 44). Cüzcânî ise onu “Yûsuf-u Sânî yanî, İkinci Yûsuf’ olarak adlandırır (Cüzcânî I 1363: 403). Bu nedenle Cüveynî, Kılıç Arslan Hakan Osmân ile yüzünün parlaklığı aynadan daha parlak olan dillere destan Gür Han’ın kızı arasındaki aşkı, “Yûsuf (Yûnus) ile Züleyha’”nın aşkına benzetir (Cüveynî 1999: 331). Hatta İbnü’l-Esîr’e göre, o kadar güzel yüzlü ve yakışıklı idi ki, Hârizmşâh’ın kızı Han Sultan ile evlenerek Hârizm’e geldiğinde, Hârizm halkı toplanıp onu görmeye can atarlardı (İbnü’l-Esîr XII: 220). Devrin şairlerinden Raziyyü’d-Dîn Nîşâbûrî de Kılıç Arslan Hakan Osmân’ı methetmiştir (Avfî I “1906” 1361: 222).
Kılıç Arslan Hakan Osmân, Kara Hıtây ve Hârizmşâhların Mâverâünnehr’e sahip olma ve Orta Asya’da üstünlük kurma yarışından istifade ile, ülkesini ve saltanatını korumak için denge politikası izledi. Bunu, şartlara göre birleştiği veya ayrıldığı rakip her iki hanedan ile tesis ettiği sıhrî akrabalıklarla güçlendirdi. Nihayet, Gür Han’ın, kızını Kılıç Arslan Hakan Osmân’a verdiği ve Mâverâünnehr’deki Hârizmlilerin öldürüldüğü, bu tavırları ile Kılıç Arslan Hakan Osmân’ın Kara Hıtâylara meylettiği haberlerini, eşi tarafından kötü muamele gören kızı Han Sultan’dan alan Hârizmşâh Muhammed, Semerkand’a yürüyerek şehri ele geçirdi ve 609 / 1212-1213 yılında Kılıç Arslan Hakan Osmân ile birlikte bir çok hanedan mensubunu öldürttü (Cüveynî 1999: 332-333; İbnü’l-Esîr XII: 222). Böylece, Mâverâünnelır’deki Batı Türk Hakanlığı ile birlikte, Kara Hıtây hakimiyeti de sona erdi.1
-
1.1.18. Merkezî Mâverâünnehr Dışındaki Hanedan Mensupları
Semerkand ve Buhârâ’yı içine alan merkezî Mâverâünnehr’in dışında kalan diğer önemli merkezlerdeki hanedan mensuplarının, ülkenin önce
Selçuklular, ardından Kara Hıtâylar ve nihayet Hârizmşâhlar hakimiyetine girmesine paralel olarak merkezî yönetime bağlılıkları, sadece kan bağından gelen haklar dışında iyice zayıflamıştı. Başta Özkend olmak üzere, Kâsân, Mergînân, Benâket, Farab, Tirmiz, Belh ve Vahş, bir takım hanedan mensuplarının eşit hükümdar statüsünde ya da en az o kadar iddialı unvanlar kullanarak adlarına para bastırdıkları dikkat çekici önemli merkezlerdi.
559-574 / 1163-1178 tarihleri arasında Özkend’i yöneten ve 574 / 1178-1179’dan itibaren Semerkand tahtına çıkan Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn’den sonra Özkend’de oğlu Ahmed b. İbrâhîm’in yönetimi başladı. Ahmed b. İbrâhîm, “Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn”, “Kadir Han” ve “Kadir Hakan” unvanlarını kullandı (Koçnev 1997: 268-269). 602 / 1205-1206 yılından itibaren “Uluğ Sultân” unvanı ile mevkiini yükselttiği anlaşılıyor (Koçnev 1997: 269, n.1114). Ancak, 607 / 1210-121 l’e kadar kullandığı bu unvanı, aynı yıl içinde terk etmek zorunda kaldı. Zira, 607 / 1210-121 l’de Hârizmşâh Muhammed b. Tekeş’in metbû haklarını tanıdı. Adına kesilen paralarda Hârizmşâh Muhammed b. Tekeş’in adını zikredilmekte ve kendisi de Kadir Hakan unvanı ile yetinmektedir (Koçnev 1997: 270, n.1119). Buna rağmen, Hârizmşâh tarafından görevden uzaklaştırıldı ve yerine Mahmûd b. Ahmed geçti. Mahmûd b. Ahmed, 607-608 / 1210-1212 yıllarında bastırdığı paralarda Hârizmşâh Muhammed b. Tekeş’i metbû tanıdığını gösterdi. Kendisi Özkend hakanlarına özgün “Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanının yanı sıra “Köç Arslan Hakan” unvanı taşımıştır (Koçnev 1997: 270). Herhalde akıbeti babasından farklı değildi, 609 / 1212-1213’de Semerkand hakanı Kılıç Arslan Hakan Osmân ile birlikte öldürülen hanedan mensupları gibi o da ortadan kaldırılmış olmalıdır. Artık, 608 / 1211-1212’den itibaren sikkelerde onun adına rastlanmıyor.
Mâverâünnehr’in kuzey doğusuna doğru yer alan önemli merkezlerden biri de Kâsân idi. Nasr b. Hüseyn, burayı, sikkelere göre “Tuğrul Hakan / Han” unvanı ile 564 / 1168-1169 tarihinden itibaren yönetmeye başladı (Koçnev 1997: 270-271). 578 / 1182-1183 tarihli Kâsân paralarında oğlu Muhammed b. Nasr’ın adı görülmektedir. Onun da “Tuğrul Hakan / Han” unvanı taşıması, 568-576 / 1172-1180 yılları arasında basılan ve sadece “Tuğrul Han / Hakan” unvanlarının yer aldığı paraların Nasr’a mı yoksa oğlu Muhammed’e mi ait olduğunun tespitini zorlaştırdığından, saltanatın ne zaman Nasr’dan oğluna geçtiğini belirlemek mümkün gözükmemektedir. “Melikü'l-Muzaffer” ve “Celâlü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanlarını taşıyan Muhammed b. Nasr’ın buradaki hakimiyeti 598 / 1201-
1202’de sona erdi (Koçnev 1997: 271). 605 / 1208-1209’den itibaren İslâmî adının yer almadığı Uluğ Tuğrul Han, “Hakanü'l-Muazzam Mu‘izzü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanları ile Kâsân'ı yönetti (Koçnev 1997: 271-272). Kâsân hakimlerinin paralarında metbû tanınan bir hükümdar adı zikredilmemektedir.
Fergâna’da yer alan merkezlerden Mergînân'da 602 / 1205-1206 yılında Kutluğ Togan Hakan, “Hüsâmü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanını taşımakta idi. Tarihi silik bir başka parada ise, “Sevinç Kutluğ Arslan Hakan” unvanı taşıyan Muhammed b. Muhammed’in adı yer almaktadır (Koçnev 1997: 272).
Şâş'ın önemli nahiyelerinden Benâket’de 573-574 / 1177-1179 tarihli paralarda “Mu’izzü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Kılıç Han” yazıları vardır. 578 / 1182-1183’de ise bu yazılara “Ebû'l-Muzaffer” künyesi ve “Şâh” unvanı eklenmiştir. 592-593 / 1195-1197’de Benâket yöneticisinin taşıdığı unvan “Tafgaç Hakan” idi. 594 / 1197-1198 ve 597-602 / 1200-1206 yıllarında buraya “İ‘mâdü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Uluğ Çağrı Han hakim oldu. 599 / 1202-1203 yılında “Uluğ Akdaş (Egdiş)” unvanı kullanarak, zamanın siyasî şartlarına göre mevkiini yükselttiği anlaşılıyor (Koçnev 1997: 272-273).
Aşağı Seyhûn boylarında yer alan Farab (Otrâr)’da 570 / 1174-1175 tarihli sikkeye göre, Abdü'l-Hâlık b. Hüseyn, Kutluğ Bilge Hakan” gibi bir hayli iddialı unvanı kullandı ve Farab’dan gelerek Semerkand tahtına 574 / 1178-1179’de oturdu. Ancak burada uzun süre barınamadı ve tekrar Farab’a döndü. Daha sonra buradaki haklarını oğlu Hasan b Abdü'l-Hâlık’a miras bırakabildi. Hasan b Abdü'l-Hâlık, “Şemsü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” ve “Kutluğ Bilge Hakan” unvanlarını kullandı. 59? / 1193-?’den itibaren Farab’da onun adına basılan sikkelerin son tarihi 603 / 1206-1207’dir. Kutluğ Bilge Hakan Hasan, kaynaklara göre, 607’de Hârizmşâhlara itaat etmek istemeyen ve sonra, itaat altına alınarak Nesâ’ya gönderilen Batı Hakanlığı hakanı Kılıç Arslan Osmân’ın amcasının oğlu Tâcü'd-Dîn Bile Han olabilir (Nesevî 1344: 34; Cüveynî 1999: 300-301). Ancak bu isyan bastırılarak, yönetimden uzaklaştırıldı ve burada sadece Hârizmşah Muhammed b. Tekeş adına para basılmaya başlandı (Koçnev 1993: 32; Koçnev 1997: 273).
Ceyhûn’un batısında Horasân'ın Mâverâünnehr’e açılan kapısı olan Belh’de hakimiyetin zaman zaman Batı Hakanlığı mensuplarının eline geçtiği anlaşılıyor. 575 /1179-1180 tarihli Belh parasında Batı Hakanlığı’na mensup biri, Ala’d-Dünyâ ve’d-Dîn Arslan Han b. Kılıç Tafgaç Han’ın adına rastlanmaktadır.
Aynı tarihli bir başka para ile 583 / 1187-1188’de basılan parada ise es-Sultânü’l-A‘zam unvanını kullanan Kadir Tafgaç Han Sencer’in, tarih ve yeri silik paralarında Ruknü’d-Dünyâ ve ‘d-Dîn unvanını da taşıdığı görülmektedir (Koçnev 1993: 32; Koçnev 1997: 273-274).
Maverâünnehr’in güneyindeki merkezlerden Vahş’da 5957-603? / 1198-1206-1207 tarihleri arasında Ebu'l-Muzaffer Ebû Bekr b. Yuğrûş adına basılan paralar bulunmaktadır (Koçnev 1997: 274). Tirmiz’de ise 574 / 1178-1179’dan itibaren Yığân Han’ın paraları söz konusudur. Tarihleri net olarak okunamayan bu paralarda “Nâsıru’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanını taşımaktadır (Koçnev 1997: 274-275). 574 / 1178-1179’dan sonra Çağanîyân’da basılan paralarda Ruknü’d-Dünyâ ve ‘d-Dîn Hüsrev Şâh, Nüsretü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Tuğrul Han'ın adları yazılıdır (Koçnev 1997: 275). Bunlardan başka Batı Hakanlığı’nın son dönemlerine ait olan yer ve tarihleri belirsiz sikkelerde, Süleymân b. Hasan Yığân Han, İ‘mâdü’d-Dünyâ ve’d-Dîn Arslan Han, Kılıç Arslan Han, Muhammed Buğra Han, Kılıç Tuğrul Han adlarında bazı hanedan mensuplarına rastlanmaktadır (Koçnev 1997: 275-276). Şu halde Batı Türk Hakanlığı, Selçuklu, Kara Hıtây ve Hârizmşâhlar istilasına maruz kaldığı süreçte sürekli daha küçük parçalara ayrıldı. Ülke ekonomik gücüne rağmen, merkezî otoriteden ve birlikten yoksun olduğu için, rakiplerine karşı ortak bir tavır geliştiremedi ve nihayet, çözülerek tarih sahnesinden çekildi.
-
1.2. Selçuklular ile İlişkiler
Mâverâünnehr hakimi Ali Tegin’in ölümünün etkileri, Mâverâünnehr’den Akdeniz’e kadar ulaşan önemli siyasî değişikliklere başlangıç teşkil etmişti.1 Selçuklu Oğuzları Mâverâünnehr’i terk ederek Horasân’a geçtiler ve bir dizi savaşlardan sonra Gaznelileri Horasân’dan çıkardılar. Nîşâbûr'da Tuğrul Bey Muhammed, “Sultânü'l-Muazzam, Hakanü'l-A‘zam Rüknü’d-Dünyâ ve’d-Dîn,
Nâsırü'l-İslâm ve'l-Müslimîn” unvanları ile, yeni kurulan devletin başına geçti (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 21) Çağrı Bey Davûd, daha aşağı bir mevki olan “Melik” unvanı ile yetindi ve Merv’i kendine merkez yaptı. Belh, Cüzcân, Badgîs, Huttal ve bazı Tohâristân şehirleri ile itaatten çıkmış olan Hârizm, onun faaliyet alanları idi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 20, 27, 47). Dolayısı ile, 433 / 1041-1042’de merkezî Mâverâünnehr’de Batı Türk Hakanlığını kuran Tamgaç Han İbrâhîm’in Selçuklular nezdindeki muhatabı, Ceyhûn boylarının batısına hakim olan Melik Çağrı Bey Davûd idi.
Batı Türk Hakanlığı ve Selçuklular arasındaki mücadelenin esası, daha önce Türk Hakanlığı ile Gazneliler arasında yaşanan mücadelenin bir benzeri ve devamı niteliğinde idi. Selçuklular, Gaznelilerin mirasına sahip çıkarak, daha önce Gaznelilerin nüfuzuna altına girmiş olan Tirmiz, Çağaniyan, Huttal, Kubadiyân gibi güney batı Mâverâünnehr’i hakimiyetleri altında tutmaya çalışırken, Batı Türk Hakanlığı da buraları Selçuklulara bırakmama ve fırsat olursa Horasân’a geçerek stratejik önemi haiz Belh’i ele geçirme uğraşı vermekteydi. Nitekim, Tamgaç Han İbrâhîm. bir zamanlar Gaznelilere karşı ittifak kurduğu Melik Çağrı Bey Davûd’a karşı kendisinden yardım isteyen Gazneli Sultan Mevdûd’a olumlu cevap vererek, uzun bir mücadeleden sonra Selçuklu hakimiyetine girmiş olan Tirmiz’e1 doğru harekete geçti. Bu sırada Sultân Mevdûd’un öldüğünden (20 Receb 441 / 18 Aralık 1049) habersiz olan Tamgaç Han İbrâhîm, Tirmiz’i ele geçirdi ve şehri yağmaladı (İbnü’l-Esîr IX: 424; Ahmed b. Mahmûd I 1977: 48; Hüseynî 1943: 19). Ardından, Ceyhûn’u geçerek Belh’e yöneldi. Ancak, Belh’de Melik Çağrı Bey Davûd’un veliahdı oğlu Alp Arslan Muhammed bulunuyordu. Onun hakimiyet alanı, merkezi Belh olmak üzere Tirmiz, Tohâristân, Vahş, Velâvec ve Kubâdiyân idi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 46). Tamgaç Han İbrâhîm, Alp Arslan Muhammed’in mukavemeti karşısında geriye dönerek, Ceyhûn’un doğu kıyısında ordugahını kurdu. Sultan Mevdûd’un ölümü ile bir başka müttefik îsfahân hakimi Ebû Kâlicâr Gerşasp'ın Isfahân’a geri dönmesi sonucunda ittifak dağıldı ve yalnız kalan Tamgaç Han İbrâhîm de, Melik Çağrı Bey Davûd ile anlaşma yoluna gitti. Tamgaç Han
İbrâhîm’in barış isteğini kabul eden Melik Çağrı Bey Davûd, ileri gelen adamlarından iki atlı ile Ceyhûn’u geçti ve Tamgaç Han İbrâhîm ile buluştu. Rivayete göre, ikisi bir taht üzerine oturdu ve yemekte sohbet ederek yaptıkları görüşme, düşmanlığa son veren, ancak, içeriği bilinmeyen bir barış anlaşması ile sona erdi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 48; Hüseynî 1943: 20).
Melik Çağrı Bey Davûd’un oğlu ve veliahdı Alp Arslan Muhammed ki, annesi “Han-ı Hanân (İlig-Hanlar yani Türk Hakanlığı)” soyundan gelen Türkân Hatun idi (Ravendî I 1999: 118; Reşîdü’d-Dîn II / 5 1999: 40), babasının Safer 452 / Mart-Nisan 1060 tarihinde ölümü üzerine yerine geçti (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 49; Hüseynî 1943: 20). Alp Arslan Muhammed, Batı Türk Hakanlığı topraklarına saldırı ve yağmalarda bulunarak, babası devrinde yapılan anlaşmayı bozdu. Ancak, Tamgaç Han İbrâhîm, bir taraftan bu saldırılara karşılık verirken, diğer taraftan da diplomatik girişimlerde bulundu. Halîfe Kâim Biemrillah’a 453 /1061 yılında bir elçi gönderdi. Alp Arslan Muhammed’in ülkesinden el çekmesi ve saldırılara son vermesi için yardım istedi. Bu sırada zaten Selçukluların tahakkümünde olan Halîfe, bu isteği kabul etti ise de hilat ve lakaplar göndermekten başka bir şey yapamadı (İbnü’l-Esîr IX: 234). Zira, Sultan Tuğrul Bey Muhammed’in 8 Ramazan 455 / 4 Eylül 1063 tarihinde vefatı üzerine Selçuklu tahtına çıkan Alp Arslan Muhammed’in ilk icraatları, Huttal ve Çağâniyân taraflarını tekrar itaat altına almak oldu (İbnü’l-Esîr X: 46-47). 457 / 1064-1065’de Cend’de atası Selçuk’un kabrini ziyaret ettikten sonra Merv’e geldiğinde, Türkistân hakanı yani, Tamgaç Han İbrâhîm’in elçilerinin Sultan Alp Arslan'ın huzurundaki teşebbüsleri de herhalde bir sonuç vermedi (Mirhond IV: 671). Nitekim, Tamgaç Han İbrâhîm, Selçukluların Mâverâünnehr’e yaptıkları saldırılardan o kadar muzdarip olacak ki, saltanatı oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr’a bırakmadan biraz önce, Mâverâünnehr’den Şam’a giderek Haleb kadılığı yapmış ve daha sonra Haleb hakimi Ebû Sekin el-Frebrî tarafından Mâverâünnehr’e giden mektuplar için görevlendirilen fakih Ebû Cafer Muhammed el-Buhârî’yi, Mâverâünnehr'e geldiğinde İsmâîlî mektuplar getirdiği iddiasının (Kavakçı 1976: 188) yanı sıra, Horasan bölgesindeki Selçukluların Mâverâünnehr’e yönelik saldırı ve yağmalarına bir tepki olarak, mallarını elinden aldırdı ve hapsettirdi. (Kureşî II 1978: 16-17; Mercânî “1864” 1941: 2-3).
460 / 1067-1068’de Semerkand’da tahta çıkan ve “Sultanü’ş-Şark ve’s-Sîn” unvanını kullanarak, Selçuklu sultanları ile eşit statüde olduğunu vurgulayan
Şemsü'l-Mülk Nasr devrinde Mâverâünnehr’e yönelik Selçuklu saldırılan, Sultan Alp Arslan’ın oğulları tarafından yürütülüyordu. Şemsü'l-Mülk Nasr, Sultan Alp Arslan’a bir mektup yazarak bu saldırılardan şikayetçi oldu. Kendisine verilen cevapta, bu saldırıların önlenmesi için elden gelenin yapılmakta olduğu bildirildi ve babası tarafından hapsedilen fakih Ebû Cafer Muhammed el-Buhârî’nin serbest bırakılması istendi (Kureşî II 1978: 16-17; Mercânî “1864” 1941: 3). Şemsü'l-Mülk Nasr’ın adı geçen fakihi serbest bırakmasından sonra bir süre ilişkiler iyiye gitmiş olmalı ki, Şemsü'l-Mülk Nasr bu arada Sultan Alp Arslan’ın kız kardeşi ile evlenerek, hasını ile sıhrî akrabalık kurdu. Sultan Mesûd’un eski karısı Kadir Han Yûsuf un kızını da Sultan Alp Arslan’a nikahladı. Ayrıca amcası Îsâ Han'ın kızı Celâlîye Türkân Hatun’u1 veliaht tayin edilen Melikşah’a verdi (İbnü'l-Esîr IX: 235). Ancak, evliliklerle güçlendirilen iyi ilişkiler uzun sürmedi. Sultan Alp Arslan’ın oğlu Hârizm hakimi Ayaz (Selçuk-Nâme'ye göre diğer oğlu Melikşah, Ebu'l-Ferec’e göre oğlu ‘kardeşi olmalı’ İlyas), Şemsü'l-Mülk’ün Semerkand’da bulunmadığı ve ülkenin doğusunda başka bir mesele ile uğraştığı sırada Mâverâünnehr’e yönelerek, Semerkand ve Buhârâ çevresine kadar yağma ve saldırılarda bulundu. Şemsü'l-
1 İbnü'l-Esîr, Türkân Hatun’un babasının, Tamgaç Han İbrâhîm’in kardeşi İsa Han olduğunu söylemektedir ki, kaynaklarda onun şahsı ve hakimiyet bölgesi hakkında hiçbir bilgiye tesadüf edilmez (İbnü'l-Esîr IX: 235). İbnü'l-Esîr bir başka yerde Türkân Hatun’un ölüm haberini verirken, onun, Türk Afrasyâb neslinden Tamgaç Han’ın kızı olduğunu söyler (İbnü'l-Esîr X: 203). Râvendî ve Reşîdü’d-Dîn’e göre de Türkân Hatun, Tamgaç Han’ın kızı idi (Râvendî I 1999: 130; Reşîdü'd-Dîn II/5 1999: 49). Şu halde, İsa Han, “Tamgaç Han” unvanını kulanmış ve bir süre Batı Türk Hakanlığı’nın başına geçmiş olması gerekir. Ancak kronolojik olarak bu mümkün olmadığı gibi, kaynaklarda bunu doğrulayacak bir bilgiye rastlanmaz. Bundârî, Türkân Hatun’un padişah soyundan geldiğini, hatta bu nedenle oğlu Mahmûd’un da padişah evladı olduğu için, Selçuklu sultanı olmaya daha layık görüldüğünü belirtir (Bundârî 1943: 83). Hüseynî, onun Afrasyâb soyundan geldiğini söylemekle yetinir (Hüseynî 1943: 51-52). Selçuk-Nâme’de Türkân Hatun, Türk aslından ve Afrasyâb neslinden bir melike olarak tavsif edilir (Ahmed b. Mahmûd II 1977: 30). Kazvînî tarafından verilen Türkân Hatun’un şeceresi “Bint-i Tamgaç Han b. Buğra Han b. İbrâhîm b. Nasr b. İlig Han b. Buğra Han” şeklindedir. Ancak burada bazı “bin” ve “Buğra Han” yazılarının fazladan olduğu aşikardır. Bunun doğrusu “Bint-i Tamgaç Buğra (Kara) Han İbrâhîm b. Nasr İlig Han” olmalıdır (Kazvînî 1364: 435). Şebânkâreî, Türkân Hatun’u Türkistân hanının kızı olarak kaydeder (Şebânkâreî 1376: 104). Müellifi bilinmeyen bir başka Selçuk Nâme’de ise, Han Ahmed b. Hızır’ın, Türkân Hatun’un biraderzadesi yani, yeğeni olduğu kaydedilir (Târîh-i Al-i Seçuk der Anadolu 1999: 53). Buna göre Türkân Hatun, Hızır b. İbrâhîm’in kardeşidir ve dolayısı ile “Tamgaç Han” İbrâhîm’in kızıdır. Şu halde Türkân Hatun, Şemsü'l-Mülk Nasr’m kız kardeşidir.
Mülk Nasr, bir rivayete göre, üzerine yürüyen Ayaz'ı mağlup ederek mallarını yağmaladı. Diğer rivayette ise, yağmadan dönmek üzere olan Ayaz’a yetişerek onu mağlup etti ve bir çok adamını esir aldı. Şemsü'l-Mülk Nasr, Ayaz Horasân’a kaçtıktan sonra, bütün bu olanlardan, Sultan Alp Arslan'ın kız kardeşi olan eşini sorumlu tuttu. Onu, casusluk yapmakla ve Selçukluları Mâverâünnehr’e saldırmaya teşvik etmekle suçladı. Kadın hamile olduğu halde, onu döve döve öldürdü. Başka bir rivayete göre kadın, cinsel ilişkiye tahammül edemediğinden ölmüş idi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 109; Ebu'l-Ferec I 1987: 325).
Sultan Alp Arslan kız kardeşinin öldürüldüğünü haber alınca, büyük bir ordu ile Mâverâünnehr’e sefer için hazırlıklara başladı. Selçuk-Nâme’ye göre, Şemsü'l-Mülk bu hazırlıkları öğrendiğinde, kız kardeşinin kendi eceli ile öldüğüne yeminler ederek Sultan Alp Arslan'ı inandırdı ve onu bu seferden vazgeçirdi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 109). Zira, Selçuklulara karşı direnemeyeceğinin farkındaydı.1 Böylece iki ülke arasında ilişkiler iyileşmişken, bir nikah meselesi ilişkileri yeniden gerdi. Malazgirt zaferinden dönen Sultan Alp Arslan, Şemsü'l-Mülk Nasr'ın kız kardeşi ile nikahlanmak istedi. Şemsü'l-Mülk Nasr bu isteği kabul ederek, kız kardeşini bir çok mal ve eşyadan müteşekkil çeyizi ile Semerkand’dan Horasân’a gönderdi. Kız Horasân’a geldiğinde Sultan Alp Arslan, kızın çeyizi içinde Atsız (Selçuk-Nâme’de Melikşah)'in ordusundan yağmalanan altın leğeni gördü ve buna siyasî bir anlam vererek, Şemsü'l-Mülk’ün amacının kendisini ayıplamak ve oğlunun yenilgisini hatırlatmak olduğunu düşündü. Bunun intikamını almak için Mâverâünnehr’e sefer yapmaya karar verdi. İki yüz bin kişiyi aşan ordusu ile Ceyhûn’u geçmek üzere gemilerden köprü yaptırdı ve yirmi dört günde karşı tarafa geçti (Safer 465 / Ekim-Kasım 1072). Ordusunun öncü kuvvetleri Buhârâ’ya kadar her yeri yağmaladı. Buhârâ halkı şehri terk ederek, Semerkand’a göçtü. Bu arada, halkın her sınıfından insanlar bir araya gelerek toplandılar ve Kur’an hatmetmeye, bu belanın def edilmesi için dua etmeye başladılar (İbnü'l-Esîr X: 78; İbn Hallikân V: 69-70;
1 Nizâmü’l-Mülk’ün naklettiğine göre, Sultân Alp Arslan ile Şemsü'l-Mülk arasında elçiler karşılıklı olarak gelip gitmişti. Elçinin Türkistân hanı Şemsü'l-Mülk’e getirdiği haberler pek iç açıcı değildi; Sultan Alp Arslan'ın yöneticilikte bir zaafı yoktu ve askerlerinin sayısını ancak, Allah bilirdi. Askerlerin sayısı gibi teçhizatı da çok ve kıyas kabul etmezdi. Dergah ve divanında düzen tamdı. Sultan Alp Arslan'ın tek kusuru, veziri Nizâmü’l-Mülk’ün Şafii mezhebinden olması idi. Zira, Hanefi olan Sultan Alp ArslanT, Türkistân hanı karşısında başını yere eğdirecek tek şey buydu (Nizâmü'l-Mülk 1982: 123-124).
Bundârî 1943: 44; İbnü'l-Kalanisî 1983: 170; Ahmed b. Mahmûd I 1977: 110; Hüseynî 1943: 37).
Selçuklu ordusu, yolu üzerindeki Berzem adı verilen bir kaleyi kuşattı ve kale ele geçirildi. Kale komutanı Hârizmli Yûsuf esir alınarak Sultan Alp Arslan’ın huzuruna getirildi. Sultan Alp Arslan, onu ok ile vurmak için bağlanmasını emretti. Hârizmli Yûsuf, buna itiraz edip Sultan’ı tahkir edince, serbest bırakılmasını emretti ve yayını çekerek Hârizmli Yûsuf'u hedef aldı. Ancak, attığı ok, o ana kadar hedefini bulmayan ilk oktu. Üzerine gelen kale komutanını karşılamak için oturduğu yerden kalkarken ayağı takıldı ve yere düştü. Bu sırada Hârizmli Yûsuf sakladığı bıçağını çıkararak Sultan Alp Arslan’ın göğsüne sapladı. Böylece Sultan Alp Arslan, kendi ifadesi ile, Şemsü'l-Mülk Nasr’ı yenmeye ve ülkesini tamamen ele geçirmeye emin olduğu bir sırada, gururuna mağlup olmuştu (10 Rebiyülevvel 465 / 24 kasım 1072) (Ravendî I 1999: 118-119; İbnü’l-Esîr X: 78-79; Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 165; Ebu'l-Ferec I 1987: 325; îbn Hallikân V: 69-70; Bundârî 1943: 44-47; Ahmed b. Mahmûd I 1977: 111-112; Hüseynî 1943: 37; Aksarayî 1943: 113). Selçuk-Nâme müellifi, tarih yazarlarının, daha çocuk iken okula ok ve yay ile giden Alp Arslan Muhammed’in, ok kullanmadaki mahareti ile hükümdar olduğunu ve hedefini bulmayan bir ok ile de hükümdarlığı’nın sona erdiğini söylediklerini, rivayet eder (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 113).
Şemsü'l-Mülk Nasr, Sultan Alp Arslan’ın öldüğünü ve oğlu Melikşah’ın da Horasân’dan ayrıldığını duyunca, derhal harekete geçerek Tirmiz’i zapt etti (1 Rebiyülahir 465 / 15 Aralık 1072). Burada bulunan zahire ve değerli malları Semerkand’da naklettirdi. Sultan Alp Arslan’ın diğer oğlu Ayaz da Belh’den Cüzcân’a gitmişti. Bu nedenle, Şemsü'l-Mülk Nasr’ın Tirmiz’i almasından endişe eden Belh halkı, haber göndererek ondan aman dilediler ve şehirde hutbeyi onun adına okuttular. Daha sonra Şemsü'l-Mülk Nasr, Belh’e geldi. Ordusu bir süre halkın mallarını yağmaladıktan sonra tekrar Tirmiz’e döndü. Bu sırada Belh’in ayak takımı Şemsü'l-Mülk Nasr’ın askerlerinden bir gruba saldırarak, onları öldürdüler. Bunun üzerine tekrar Belh’e gelen Şemsü'l-Mülk Nasr, şehrin yakılmasını emretti. Şehrin ileri gelenleri huzuruna çıkarak af talep edince, tüccarların malları ve büyük bir ganimet verilmesi karşılığında onları bağışladı. Bütün bu olanları Cüzcân’da iken haber alan Ayaz, Cüzcân’dan yola çıkarak 1 Cemaziyülevvel 465 / 13 ocak 1073 tarihinde Belh’e geldi. Ardından on bin kişilik bir ordu ile Tirmiz’e gitti. Ancak, Şemsü'l-Mülk Nasr karşısında mağlup
oldu ve askerlerinin bir çoğu Ceyhûn’u geçerken boğuldu (23 Cemaziyülahir 465 / 4 Şubat 1073) (İbnü'l-Esîr X: 81).
Şemsü'l-Mülk Nasr bu saldırılardan başka, Selçuklulara gönderdiği tahrik edici mektup ve elçiler, Sultân Melikşah'ın, ülkesindeki iç işlerini yoluna koyduğu bu zamanda, bir an önce Tirmiz’e yönelme kararını güçlendirdi. Şemsül'l-Mülk Nasr mektupta; “Eğer sizin ile aramızdaki dostluk bozulmasın derseniz, Tirmiz kalesini bize teslim edip oradan elinizi çekin. Zira, Tirmiz vilayeti ve kaleleri Mâverâünnehr beldelerindendir. Burası hakanlar hükümdar olduklarından beri onların valilerinin tasarrufundadır. Şayet böyle davranırsanız sizinle eski dostluğumuz ve sevgimiz sağlamlaştırılmış olur, aksi halde kılıç ve ok hazırdır.” demekte idi. Bunun üzerine Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Belh’e geldi. Belh halkı da “Hakaniyye (Batı Türk Hakanlığı)’”nın yaptığı yağma ve zulümden şikayet ederek onu savaş için tahrik etti (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 126; Hüseynî 1943: 41). Bu sırada Şemsü'l-Mülk’ün elçisi Belh’e gelerek, Sultan Melikşah'in huzuruna çıktı. Yanında getirdiği elli batman1 ağırlığında bir topuz ve on batman ağırlığındaki bir kılıcı Sultan Melikşah’a takdim ederek, Şemsü'l-Mülk Nasr'ın, “İşte şu kılıç ile savaşırız ki, bu kılıç için demir zırh ile ekin yığını farksızdır ve bu gürz ile vuruşuruz ki, ona insanlar değil, dağlar dayanmaz” dediğini iletti. Rivayete göre, Sultan Melikşah yanına elçiyi alarak bir sahraya çıktı. Gürzü yedi defa başının üstünde döndürdükten sonra seksen adım öteye attı ve gürz daha yere düşmeden elindeki kılıç ile büyük bir dişi devenin başına vurarak gövdesinden ayırdı. Sonra, elçiye, “Hakan’a söyle, gürz ve kılıç onun olsun, ok ve yay bizim.” dedi. Elçiye bir yay vererek, yanında kendi elçisi Nûş Tegin Mamerî olduğu halde Semerkand’a gönderdi (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 127; Hüseynî 1943: 41). Ardından Sultan Melikşah beklemeksizin Tirmiz’e doğru harekete geçti. Elçiler Semerkand’a geldiğinde gönderilen yayı çekmeye, hatta kirişini takmaya dahi kimse cesaret edememişti (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 128; Hüseynî 1943: 42).
Sultan Melikşah Tirmiz’e gelerek şehri kuşattığında burada Şemsü'l-Mülk Nasr'ın kardeşi Yığân? Tegin2 (muhtemelen Hasan Ay Tegin yani, sonradan yerine geçen Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm) bulunuyordu. Selçuklular hendekleri doldurarak şehri mancınıklarla kesici taş yağmuruna tuttular. Tirmiz halkı
korkarak aman diledi ve Şemsü'l-Mülk Nasr'ın kardeşi şehri Sultan Melikşah’a teslim etmek zorunda kaldı (Muharrem 467 / Ağustos-Eylül 174)'. Sultan Melikşah, onu affederek hilat verdi ve ihsanlarda bulundu. Ardından Tirmiz kalesini adamlarından Emîr Savtegin’e verdi. Oradan Semerkand üzerine yürüdü. Şemsü'l-Mülk Nasr bu haberi alınca şehri terk etti ve Sultan Melikşah’a haber göndererek, barış istedi. Ayrıca, Selçuklu veziri Nizâmü'l-Mülk’den tavassutta bulunması için ricada bulundu. Karşısında savaşacak bir güç bulamayan Sultan Melikşah, Şemsü'l-Mülk Nasr’ın barış teklifi kabul ederek geri döndü ve Belh ile Tohâristân'ı kardeşi Şehâbü’d-Dîn Tekeş’e verdi (İbnü’l-Esîr X: 92-93; Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 172; Alımed b. Mahmûd I 1977: 128).
473 / 1080-1081 yılında kulunç hastalığına yakalanan Şemsü'l-MülkNasr, tahtını Hasan Ay Tegin adı ile bilinen kardeşi Hızır b. İbrâhîm’e vasiyet etti. Doğu Türk Hakanlığı’ndan Ömer Tuğrul Tegin bu fırsattan yararlanmak istemiş, ancak, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm tarafından mağlup edilmişti. Bu gelişmelerden yararlanmak isteyen Sultan Melikşah’ın kardeşi Tekeş’in, Buhârâ’ya yönelmek üzere Ceyhun’u geçtiği haberi ulaştığında, Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm, Türkmenlerden sekiz bin kişilik bir ordu ile, Tekeş üzerine yürüdü. Buhârâ ve Tirmiz arasındaki Cerâverd’de karşılaştılar. Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm. Tekeş’i hezimete uğrattı ve ordusunu yağma etti. (Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 207).” Sıbt’ın kaydettiği bu473/ 1080-1081 yılı olaylarının bir özeti Se/çzA-A<z«ze’de de kaydedilmiştir (Ahmed b. Mahmûd I 1977: 138).
Tamgaç Han Hızır b. İbrâhîm’in yerine geçen Han Ahmed b. Hızır devri, Batı Türk Hakanlığı’nda Tamgaç Han İbrâhîm’den itibaren izlenen halka dayalı politikaların devam ettirildiği, ancak, hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasının zirveye tırmandığı ve bunun sonucunda Mâverâünnehr’in Selçuklu istilasına maruz kaldığı bir dönemi yansıtmakta idi. Mâverâünnehr’de muhalif Hanefî ulaması mensuplarının öteden beri çeşitli vesilelerle peşi sıra öldürülmeleri ya da hapsedilmeleri, hanedana olan güvenin ve desteğin ortadan kalkmasına sebep olacağı, ülkenin doğu ve batıdaki rakiplerini bölgeyi istilaya teşvik edeceği aşikardı. Şâfıî mezhebine mensup fakihlerin sayısı Mâverâünnehr’de o kadar az idi ki, bölgede Hanefi fakihlerin sayısı ve nüfuzu karşısında onları bir istisna olarak görmek gerekir. Buna karşın, Şâfıî mezhebi, Ceyhûn’un batısında Büyük
1 İbnü’l-Esîr, Tirmiz kuşatması ve Semerkand seferini 466 /1073-1074 yılı olayları içinde anlatır (İbnü’l-Esir X: 92-93).
Selçukluların hakim olduğu sahalarda, bilhassa sıkı bir Hanefî olan Selçuklu veziri ‘Amîdü'l-Mülk’ün öldürülmesinden sonra yerine atanan Şâfıî mezhebine mensup Nizâmü'l-Mülk’ün himayesinde, parlak bir devir yaşamakta idi. Bu nedenle, biriktirdiği servetin Han Ahmed b. Hızır tarafından elinden alınmasından korkan bu istisnaî Şâfıî fakihlerinden Ebû Tâhir b. İlk, ticaret ve hac bahanesi ile Mâverâünnehr’den ayrılarak Isfahân’a geldi ve Selçuklu sultanı Melikşah’ın huzuruna çıkarak, Han Ahmed b. Hızır’ı şikayet ve Mâverâünnehr’i zapt etmeye teşvik edecek kadar ileri gitti (İbnü'l-Esîr X: 154). İbnü'l-Esîr’e göre, Türkan Hatun’un yeğeni genç yaştaki Han Ahmed b. Hızır, çok zalim ve kötü ahlaklı idi. Sık sık halkın malına el uzattığı için halk ondan nefret ediyordu. Bu nedenle, Sultan Melikşah’a gizlice mektup yazıp yardım istediler (İbnü'l-Esîr X: 153). Müneccimbaşı, yardım isteyenleri halk, bilginler ve fakihler olarak sınıflandırmıştır (Müneccimbaşı 1940: 8). Mâverâünnehr halkının bu türden yardım talepleri, Sâmânîlerden beri alışıla gelen bir durumdu. Onlar için hakim unsurun kimliği değil, menfaatlerini kimin koruyacağı önemli idi. Sâmânîler devrinde Türk Hakanlığı, bu dönemde ise, önce Gazneliler ve şimdi de Selçuklular bölgeye davet edilmekte idi.
Horasân'da Gaznelilerin jeopolitik haklarının takipçisi olan Selçuklular, Batı Türk Hakanlığı’nın içinde bulunduğu bu durumdan yararlanmayı ihmal etmediler. Sultan Melikşah, büyük bir ordu ile, Isfahân’dan hareket etti. Bu sırada yıllık haracı getiren Bizans elçisi, Nizâmü'l-Mülk tarafından bu sefere dahil edildi. Zira, Mâverâünnehr ve Kâşgar'ın fethinde hazır bulunacak olan Bizans elçisi, döndüğünde bunu imparatoruna anlatacak, böylece, o da itaatten ayrılmayı düşünmeyecekti. Sultan Melikşah Horasân’a ve oradan da Ceyhûn’u geçerek Buhârâ’ya geldi. Bu arada, zaten iyi korunamamış olan Şems Âbâd tamamen harabeye döndü (Nerşahî 1363: 41). Ardından Semerkand önünde karargahını kurarak, şehri kuşattı. Kuşatma sırasında halkın tutumu, ülkenin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü yansıtmakta idi. Şehir halkının bir kısmı Sultân Melikşah’a maddi yardımlarda bulunuyordu ki, bunlar, herhalde bürokrat-ulema sınıfının nüfuzundaki ayan ya da zengin esnaf sınıfı idi. Bir kısım şehir halkı da Han Ahmed b. Hızır’ın yanında yer aldı. Han Ahmed b. Hızır, burçlardan her birinin savunulması görevini, güvendiği komutanlarına ve halktan kişilere dağıttı. El-Ayâr denilen bir burcu da yakın adamlarından bir Alevî’ye teslim etti. Ve ona nasıl savaşacağı hakkında bilgi verdi. Ancak, bu Alevî’nin oğlu tesadüfen Buhârâ’da esir alınmış idi. Oğlunun öldürüleceği tehdidi karşısında Alevî’nin savaşmaktan vazgeçmesi üzerine, Selçuklu askerleri mancınıkla surlarda birkaç
gedik açarak şehri ele geçirmeyi başardılar. Han Ahmed b. Hızır, şehir halkından birinin evine saklandı. Nihayet, bir ihbar sonucu yakalanarak boynunda ip olduğu halde Sultan Melikşah'ın huzuruna getirildi. Sultan ona iyi davrandı ve serbest bırakarak, muhafızlarla birlikte Isfahân’a gönderdi. Böylece, Han Ahmed b. Hızır’ın ilk saltanatı sona erdiği gibi, Batı Hakanlığı da Selçuklu hakimiyetine girdi 482 / 1089-10901 (İbnü'l-Esîr X: 154; İbn Hallikân V: 284; Kazvînî 1364: 435).
Selçuklu hakimiyetinin başladığı Mâverâünnehr’de tam bir fetret dönemi yaşandı. Sultan Melikşah, ülkenin başkenti Semerkand'ın idaresini Hârizm amîdi Ebû Tâhir’e verdi ve Semerkand’dan ayrıldı (İbnü'l-Esîr X: 154). Ancak, şehir halkı ve Çiğillerden müteşekkil ordunun komutanı ‘Aynü’d-Devle, Ebu Tâhir’e karşı harekete geçti. Ebû Tâhir bir yolunu bularak Semerkand’dan kaçtı ve Hârizm’e gitti. ‘Aynü’d-Devle yaptıklarından ötürü Sultan Melikşah’dan çekinmekte idi. Bu nedenle Doğu Hakanlığı’ndan yardım istedi. Kaşgar’da ikamet eden Tamgaç Buğra Kara Hakan’ın Atbaşı’nda bulunan kardeşi Tegin Yakûb b. Süleyman’ı2 yanına çağırdı. Bunun üzerine Semerkand’a gelen Yakûb, bir süre sonra, ‘Aynü’d-Devle ile bu işin yürümeyeceğini anladı ve daha önce ‘Aynü’d-Devle’nin hışmına uğrayan halkı ona karşı kışkırttı. Halk, öldürülen bazı kişilerin onun tarafından eziyet gördüğünü iddia edince, öldürülmesi için fetva verildi.
Semerkand isyanı ve ‘Aynü’d-Devle’nin öldürüldüğüne dair haberler Sultan Melikşah’a ulaşınca, tekrar Semerkand’a yöneldi. Sultan, Buhârâ’ya
geldiğinde, Semerkand'ı ele geçiren Atbaşı hakimi Yakûb, kaçarak Fergâna’ya, oradan da Atbaşı’na gitti. Sultan, Semerkand’a yeniden girdi (İbnü’l-Esîr X: 155) ve 482 / 1089-1090 tarihli Semerkand sikkelerine göre, Han Ahmed b. Hızır’ın amcası Muhammed b. İbrâhîm’i tahta oturttu (Koçnev 1997: 257-258). “Müeyyidü’l-Adl, ‘İmâdü’d-Devle, Tâcü'l-Mille, es-Sultânü’l-Muazzam Kılıç Arslan Han” unvanlarını taşıyan Muhammed b. İbrâhîm, sikkelerinde Melikşah’ın adına da yer vererek, onu metbû olarak tanıdığını gösterdi (Koçnev 1997: 257-258). Ancak, Özkend’e kadar Yakûb’u takip eden Sultan Melikşah, gerek Yakûb’u ele geçirmek için yaptığı teşebbüslerin ve gerekse Doğu ve Batı Hakanlığı’nda ortaya çıkan iç karışıklıkların, şimdiye kadar elde ettiği heybet ve ihtişamını yok edeceğinden çekinmekte idi. Üstelik, ordusuna katılan Çiğil ve Mâverâünnehr askerlerinde huzursuzluk baş göstermeye başlamıştı.1 Bu sebeple, Han Ahmed b. Hızır’ı yeniden Semerkand tahtına iade etmeyi siyasetine uygun gördü. İtaatten ayrılmayacağına dair söz aldı ve hediyeler vererek, Mâverâünnelır’e geri gönderdi 485 / 1092 (Ravendî I 1999: 125; İbnü’l-Esîr X: 156, 206; Müneccimbaşı 1940: 8).
Han Ahmed b. Hızır’dan sonra artık, Selçuklular, Batı Hakanhğı’nın iç işlerine sürekli olarak müdahil oldular ve istedikleri hanedan mensubunu tahta çıkarmaya başladılar. Muhalif ulema sınıfının desteği ile Semerkand tahtına çıkan Mesûd b. Muhammed’in saltanatı kısa sürdü (488 / 1095) (İbnü’l-Esîr X: 206). Zira, Selçuklu Sultan Börkyaruk Tirmizi ele geçirdi ve Belh’de yedi ay kaldığı süre zarfında Mâverâünnehr’e elçi göndererek, başta Semerkand olmak üzere bölgedeki bütün şehirlerde kendi adına hutbe okunmasını sağladı (İbnü’l-Esîr X: 222). Bundârî’ye göre Sultan Börkyaruk, itaatini bildiren Batı Hakanlığı’nı Tegin Han Süleymân’a verdi (Bundârî 1945: 235). Sultan Melikşah’ın kızı ile evli olan Tegin Han Süleymân b. Davûd (İbnü’l-Esîr X: 285) kısa bir müddet sonra öldü (Pritsak VI İA: 266). Bunu üzerine Selçuklu sultanı Börkyaruk, ülkeyi Mahmûd Tegin’e verdi (Bundârî 1945: 235). Bundârî, Mahmûd Tegin’den sonra, Sultan Börkyaruk’un ülkeyi yalnız Hârûn Tegin’e bıraktığını söylemektedir (Bundârî 1945: 235). İbnü'l-Esîr’in, “Kadir Han” ve “Togan Han” unvanları ile zikrettiği
bu Harun Tegin, Cibril b. Ömer idi ki, Mahmûd Tegin’i en geç 492 / 1098-1099 yılında öldürmüş bulunuyordu.
Kadir Han Cibril b. Ömer, Selçuklu melik Sencer’in Horasân’dan uzakta Bağdâd’da bulunmasını fırsat bilerek Horasân'ı ele geçirmek üzere harekete geçti. Rivayete göre, yüz bin kişilik ordusunda henüz Müslüman olmayan askerler de vardı. Melik Sencer’in Gündoğdu adındaki komutanı, Sultan Börkyaruk ile kardeşi Sultan Muhammed Tapar arasında çıkan anlaşmazlık ve Börkyaruk’un Sencer’e olan aşırı düşmanlığı nedeniyle, Kadir Han Cibril b. Ömer’in Horasân'ı ele geçirme arzusunu tahrik ediyor, melik Sencer’in hastalandığını ve ölmek üzere olduğunu bildirerek, süratle harekete geçmesini, şayet hızlı hareket ederse Horasân ve Irâk'ı ele geçirebileceğini tavsiye ediyordu. Kadir Han Cibril b. Ömer, bu tavsiyelere uyarak kalabalık ordusu ile Horasân’a doğru yürüdü. Bu sırada hastalığı iyi olan melik Sencer, onun hareketini haber alınca, karşılamak için ordusu ile Belh’e gitti. Melik Sencer Belh’e geldiğinde Kadir Han Cibril b. Ömer ile aralarında beş günlük bir mesafe kalmıştı ki, buraya kadar beraberinde getirdiği komutanı Gündoğdu, kaçarak Kadir Han Cibril b. Ömer’e sığındı. Kadir Han Cibril b. Ömer ile ittifak yapan Gündoğdu, Tirmiz’e giderek oraya ele geçirdi. îki ordu birbirine yaklaştığında melik Sencer, Kadır Han Cibril b. Ömer’e bir elçi göndererek, eski vaatlerini yeminlerini hatırlattı. Ancak, buna kulak asılmadı. Kadir Han Cibril b. Ömer’in hareketleri Sencer’in casusları tarafından izlenmekte idi. Onun ava çıktığı bir vakitte, casuslar bu durumu melik Sencer’e bildirdiler. O da komutanlarından Bozkuş’u üzerine sevk etti. Bozkuş, Kadir Han Cibril b. Ömer av ile meşgul olurken, aniden saldırıya geçti ve yanındaki askerleri bertaraf ederek, onu esir aldı. Melik Sencer’in huzuruna getirilen Kadir Han Cibril b. Ömer, af diledi ise de kabul edilmedi ve derhal öldürüldü.1 Melik Sencer daha sonra Tirmiz’i kuşatarak, burayı ele geçirdi 495 / 1101-1102 (İbnü’l-Esîr X: 283-284; IX: 235; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 46).
Kadir Han Cibril’i öldüren Horasân meliki Sencer, Selçuklu sultanı Melikşah’ın kızının annesi olduğu Muhammed b. Süleymân'ı Semerkand tahtına
çıkardı. Arslan Han Muhammed b. Süleymân, Selçuklu hakimiyetindeki Merv’in köylerinden Sûs’ta doğmuş idi. Sencer, aynı zamanda Muhammed'in damadı idi (İbnü'l-Esîr X: 523; Mu'inü'l-Fukarâ 1339: 74). Selçuklu kaynaklarının Sencer'in karısı Türkan Hatun ile Muhammed arasında karabet olduğunu söylemelerinin sebebi bu idi (Bundârî 1943: 239; Hüseynî 1943: 64; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48). Arslan Han Muhammed b. Süleymân saltanatının ilk yıllarında Hakanlığını tanımayan hanedanın diğer mensupları ile mücadeleye mecbur oldu. Bunlardan ilki Ömer Han, Arslan Han’ı mağlup ederek Semerkand’a hakim oldu. Daha sonra, Sencer’in ordusundan korkarak Hârizm’e kaçtı. Fakat, Ömer Han’ın peşini bırakmayan Sencer, onu mağlup ederek katletti. Semerkand tahtına Arslan Han Muhammed’i tekrar geçirdi. Buhârâ’yı ise Muhammed Tegin b. Togan Tegin’e verdi (İbnü'l-Esîr IX: 236). Bu kez yeni bir taht iddiacısı Sâğûn Bey ortaya çıktı. Arslan Han Muhammed onunla savaşlar yaptı (495 / 1101-1102) (İbnü'l-Esîr X: 285-286). 496 / 1102-1103 yılında bu hanedan mensubu Mâverâünnehr’de etrafına büyük bir kalabalık topladı ve Arslan Han Muhammed üzerine yürüdü. Bu şartlarda Arslan Han Muhammed, Sencer’den yardım istemek zorunda kaldı. Sencer’in Semerkand’a yürüyünce, Sâgûn Bey korkarak uzaklaştı ve ona haber göndererek af diledi. Sencer’in yanına gelinen Sâgûn Bey ile Arslan Han Muhammed arasında koşullarının ne olduğu belli olmayan bir anlaşma yapıldı. Sencer her ikisinden de itaat için söz aldıktan sonra Rebiü'l-Evvel 497 / Aralık 1103’de Horasân’a döndü (İbnü'l-Esîr X: 298).
Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 24 Zilhicce 511 / 18 Nisan 1118 tarihinde vefat etmeden biraz önce, çocuk yaştaki oğlu Mahmûd’u yerine geçirmiş ve devlet erkanı da ona biat etmişti (Özaydın 1990: 149). Sultân Mahmûd, tahtına rakip gördüğü amcası Sultan Sencer’e karşı harekete geçmek niyetinde idi. Bu amaçla, Semerkand’a yani Arslan Han Muhammed’e gönderilmek üzere bir mektup yazılmasını inşa katibi Şehâb Esad’a emretti. Mektupta; “Biz Sultan Sencer üzerine yürüyeceğiz, şüphesiz ki, O da bize karşı yürüyecektir. O anda senin arkasından saldırıya geçmen münasiptir. Zira düşman iki arada kalarak yok olur.” denmekte idi (Bundârî 1943: 117). Ancak, Sultan Sencer’in, yeğeni Sultan Mahmûd üzerine yürüyerek, onu yenilgiye uğratması ile, bu plan, uygulamaya geçemedi (2 Cemaziyülevvel 513 / 11 Ağustos 1119) (İbnü'l-Esîr X: 437-438).
Mâverâünnnehr’in Selçuklu hakimiyetine girmesi, hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasına da yeni bir boyut kazandırdı. 461 / 1068-1069’da Hakan
Şemsü'l-Mülk Nasr b. İbrâhîm tarafından hapsedilerek öldürülen Ebû İbrâhîm Îsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffâr’ın oğlu “ez-Zâhid es-Saffâr” olarak tanınan Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl babası gibi, dalkavukluktan ve sultanlara çanak tutmaktan uzak korkusuz biri idi. Sencer, Mâverâünnehr’in menfaati için onu, Merv’e götürerek orada ikamete mecbur etti (Sem‘ânî VIII 1980: 77; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 21). Onun yerine, Halîfe Ömer soyundan gelen ve ataları Mervli olan Hanefî fakihlerinden Abdülazîz b. Ömer b. Mâze’yi, kız kardeşi ile evlendirdikten sonra “Sadr” unvanı vererek, Mâverâünnehr’e gönderdi. “Nu‘mânü’s-Sânî (ikinci Ebû Hanîfe)” olarak da anılan Abdülazîz’in, Buhârâ’da “sadâret’e intikali 495 / 1101-1102 yılından sonra idi (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339:47-48; Pritsak 1952: ). Sencer, bu düzenleme ile, hanedan-bürakrat-ulema çatışmasını sona erdirmekten (Pritsak VI ÎA: 266-267) daha ziyade, yeğeni ve kayınpederi Arslan Han Muhammed vasıtası ile siyasî açıdan kendine bağladığı Mâverâünnehr’de etkin bir rol oynayan Hanefî ulemasını da Sadr Abdülazîz nezdinde kendine bağlamayı hedeflemiş idi. Nitekim, hanedan ve ulema çatışması sona ermedi. Arslan Han Muhammed’in oğlu Şemsü'l-Mülk Nasr, Rebiü'l-Evvel 521 / Mart 1127 yılında el-'Irâkî Hatun ile evlenmişti. Bu sırada düğün için Semerkand’a gelen önemli kişiler arasında Safıyyü’d-Dîn el-Esbehânî (Isfahânlı) de bulunmuş ve Nesefî’den hadis dinlemişti (Nesefî 1991: 428-429, no: 790). Şimdi, bir Selçuklu prensesi ile evlendirilerek nâib tayin edilen, cesur ve kahraman Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed, müderris fakih eş-Şerif el-Eşref el-Alevî es-Semerkandî tarafından babasının yerine geçmesi için teşvik ve tahrik ediliyordu. Ancak, Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed bunu kabul etmemiş olacak ki, bu fakih ve şehir reisi birleşerek Şemsü'l-Mülk Nasr b. Muhammed’i öldürdüler (İbnü'l-Esîr X: 522; XI: 81). Bu gelişmeler sırasında Semerkand’da bulunmayan Arslan Han Muhammed, oğlunun ölüm haberini alınca oldukça üzüldü ve Türkistân tarafında bulunan diğer oğlu Ahmed b. Muhammed’i, asiler üzerine gönderdi. Diğer taraftan da, Sultan Sencer’den yardım istedi. Ancak, bu yardım daha ulaşmadan, Ahmed b. Muhammed Semerkand’a gelerek, müderris fakih eş-Şerif el-Eşref el-Alevî es-Semerkandî’yi öldürdü ve şehir reisini tutukladı (İbnü'l-Esîr X: 522).
Arslan Han Muhammed, asilerin, oğlu tarafından bertaraf edilmesi üzerine, derhal Sultan Sencer’e haber göndererek, oğlunun asilerin hakkından geldiğini ve hepsinin itaat ettiğini, dolayısı ile, gelmesine gerek kalmadığını bildirdi. Ceyhûn’u geçen Sultan Sencer bu söze çok kızmış ve gelişmelerin sonucunu beklemeyi uygun görerek bir süre av ile oyalanmıştı. Av sırasında Arslan Han
Muhammed tarafından gönderilen tam donanımlı on iki kişi, Sultan Sencer’i öldürmek istemiş, ancak, yakalanarak suçlarını itiraf etmişlerdi (İbnü'l-Esîr X: 522). Cüveynî’ye göre, Sultan Sencer’i bu suikasttan kurtaran Hârizmşâh Kutbu’d-Dîn Muhammed'in oğlu Atsız idi (Cüveynî 1999: 250). Sultan Sencer suçluları öldürdükten sonra Semerkand’a yürüdü. İbnü'l-Esîr, bu konuda başka bir rivayetin daha bulunduğunu söylemektedir. Buna göre, Arslan Han Muhammed ile ordusu içindeki Karluklar arasında ihtilaflar çıktı. Bu nedenle ona karşı isyan ederek tahtını ele geçirdiler. Bunun üzerine Arslan Han Muhammed tekrar Sultan Sencer’den yardım istedi. Sultan Sencer 524 / 1129-1130 yılında askerleri ile Ceyhûn’u geçti. Semerkand’a varınca Karluklar, onun önünden kaçtılar (İbnü'l-Esîr XI: 81). Bu sırada Sultan Sencer ve Muhammed Arslan Han’ın bilinmeyen bir sebepten ötürü araları açıldı. Semerkand'ı ele geçiren Sultan Sencer, felçli olan Arslan Han Muhammed’i esir etti. Ancak, Semerkand’daki ileri gelenlerin ricasının yanı sıra, karısı Türkan Hatun’un babası olduğu için onu affederek Belh’e gönderdi (524 / 1129-1130). Ölünceye kadar kızının yanında kalan Arslan Han Muhammed, kısa bir süre sonra Belh’de vefat etti. Cenazesi Belh’den Merv’e getirilerek daha önce kendisinin burada yaptırmış olduğu medresede defnedildi (524 / 1129-1 130) (İbnü'l-Esîr X: 523; Azimî 1988: 54; Mirhond IV: 673-674; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48; Mu'inü'l-Fukarâ 1339: 74).
Sultan Sencer tarafından Semerkand tahtına çıkarılanlardan biri de “Sâgûn Bey” olarak bilinen ve yukarıda taht iddiacısı olarak, Sultan Sencer ile ilişkisini anlattığımız Hasan b. Ali idi. İnşâ mecmuasındaki bir kayda göre Sultan Sencer’in tahta geçirdiği hakanlar arasında Tamgaç Buğra Han İbrâhîm b. Süleymân da bulunmakta idi. Ancak, saltanatının hangi tarihler arasında olduğunu tespite yarayacak bir bilgiye rastlanmamaktadır (İnşâ 1898:24). İbnü'l-Esîr, Hasan b. Ali’den sonra Sultan Sencer’in, tahta Mahmûd b. Muhammed’i çıkardığını söylemektedir (İbnü'l-Esîr XI: 82).
Hakan Mahmûd b. Muhammed, Sultan Sencer’in ve dolayısı ile Selçukluların tahta çıkardığı son hakan olup, aynı zamanda Sultan Sencer’in yeğeni, yani kız kardeşinin oğlu idi (İbnü'l-Esîr XI: 82). Hakan Mahmûd, Ramazan 531 / Mayıs-Haziran 1137 tarihinde Hocend sınırında Karahıtaylara yenilerek Semerkand’a kaçtıktan sonra, Karahıtaylara karşı Sultan Sencer’den yardım istedi. Sultan Sencer kalabalık bir ordu ile Mâverâünnehr’e geldiğinde, Hakan Mahmûd, bu arada önemli bir iç tehdit kabul ettiği Karluklardan da
kurtulmayı düşündü ve bu amaçla Sultan Sencer’i Karluklara karşı kışkırttı. Sultan Sencer de onların Semerkand’dan sürülmelerini emretti. Karluklar yerlerinde kalabilmek için beş bin deve, beş bin at ve elli bin koyun vermeyi teklif ettiler. Bu, kabul görmeyince doğuya göç ederek Karahıtaylara sığındılar (Râvendî 1 1999: 168; İbnü’l-Esîr XI: 83-84; Bundârî 1943: 248-249; Hüseynî 1943: 65; Mirhond IV: 684; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48-49). Nihayet, Karlukların da Karahıtayları Mâverâünnehr’i istilaya teşvik etmeleri üzerine meydana gelen Katvan savaşında Sultan Sencer yenildi ve bütün Mâverâünnehr yani Batı Türk Hakanlığı ülkesi Karahıtayların hakimiyetine girdi (5 Safer 536 / 9 Eylül 1141). Bu yenilgi üzerine Hakan Mahmûd, Mâverâünnehr’i terk ederek Sultan Sencer ile birlikte Horasân’a gitmeye mecbur oldu (Azimî 1988: 65; İbnü’l-Esîr XI: 84; Mirhond IV: 684). Bununla birlikte Batı Türk Hakanlığı sikkelere göre bir süre daha Selçukluları metbû tanımaya devam etti. Nitekim, Tamgaç Han İbrâhîm1 541 / 1146-1147 tarihli Buhârâ sikkesinde Sultan Sencer’in adına yer vererek onu metbû tanıdığını gösterdi (Koçnev 1997: 261, n.1026).
Karluklar tarafından Mâverâünnehr’den kovulan Oğuzlar, Tohâristân sınırlarına hakim olan Zengî b. Halîfe eş-Şeybânî tarafından buraya davet edildiler. Zengî ile komşusu Belh hakimi Kamâc arasında husumet vardı. Zengî, Oğuzların desteğini alarak, Kamac üzerine yürüdü. Ancak, savaş sırasında Kamâc, Oğuzları kendi yanına çekmeyi başardı ve Zengî’yi bertaraf etti. Yardımları nedeni ile Oğuzları Belh çevresindeki otlaklara yerleştirdi ve hakimiyet bölgesindeki otlakları onlara serbest bıraktı. Bir süre sonra Gazne hakimi Hüseyn b. Hüseyn el-Gûrî, Belh üzerine yürüyünce, bu kez Oğuzlar onun tarafına geçerek, Belh’i ele geçirdiler. Ancak, Sultan Sencer’in Belh’e yürümesi ve Gûrî’yi mağlup etmesi üzerine Oğuzlar, Tohâristan'da kaldı. Kamâc, Oğuzlardan intikam almak ve onları uzaklaştırmak için harekete geçince, Oğuzlar ve başka Türk boyları bir araya geldiler. Başlarına Arslan Bukâ et-Türkî’yi
1 Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’in kızı Teken Hatun da Selçukluların ileri gelenlerinden biri ile evli idi. Z. V. Togan, Hüner-i Merdum mecmuası 1967, 52’de Serahs yolu üzerinde Terken Hatun tarafından yaptırılan bir Rıbât-ı Şeref den bahsetmektedir. Bu rıbatın kitabesinde: “Arap ve Acemlerin padişahı Ebu’l-Hüseyn Sencer b. Melikşah zamanında Büyük Hatun. Dünyâ Kadınlarının Melikesi Afrasyab sülalesinin derecesini yükselten, şeref veren Kutluğ Bilge Seyyide Terken bintü’l-Hakanü'l-A‘zam 549 / 1154-1155.” yazıları bulunmaktadır (Togan 1966-1967: 92-93).
getirdiler ve yapılan savaşta Kamâc’ı ve oğlunu öldürdüler. Bu şekilde Oğuzlar’ın Belh’i ele geçirdiğini haber alan Sultan Sencer, yüz binden fazla atlıdan oluşan ordusu ile Oğuzlar üzerine yürüdü. Sultan Sencer, Oğuzların özür beyan etmelerini, af dilemelerini ve bir çok mal verme tekliflerini kabul etmeyince, savaş kaçınılmaz oldu. Oğuzlar büyük bir gayret ve sabırla savaşarak Sultan Sencer’i mağlup ettiler ve onu, esir aldılar (Safer 548 / Nisan-Mayıs 1153) (İbnü’l-Esîr XI: 156: Mirhond IV: 687)1. Sultan Sencer, Merv hangâhına girerek hükümdarlıktan el etek çekmek zorunda kaldı (6 Cemaziyülevvel 548 / 30 Temmuz 1153) (İbnü’l-Esîr XI: 155). Oğuzlar, bundan sonra Herât ve Dihistân hariç, başta Merv olmak üzere Nişâbûr, Belh ve bütün Horasân şehirlerini aralıksız yağma ederek bir çok ileri gelen kişiyi öldürdüler. Nihayet, Elorasân emirleri toplanarak, annesi Sultan Sencer’in kızkardeşi olan sabık Semerkand Hakan’ı Mahmûd b. Muhammed’e haber göndererek (Safer 549 / Nisan-Mayıs 1154), onu Selçuklu tahtına çıkardılar ve bütün Horasân’da onun adına hutbe okutarak itaat arz ettiler ( Şevval 549 / Aralık 1154-Ocak 1155) (İbnü’l-Esîr XI: 159; Mirhond IV: 688).
Hakan Mahmûd, ilk iş olarak, Herât’ı kuşatmakta olan Oğuzlar üzerine sefere çıktı. Oğuzlar ile bir dizi savaşlar yaptı, genellikle bu savaşlardan Oğuzlar galip gelmekle birlikte, Herât kuşatmasını bırakarak, Merv’e gittiler ve halkı yağmalamaya başladılar. Hakan Mahmûd, çaresiz, Oğuzlara müracaat ederek barış talebinde bulundu ve aralarında görünüşte de olsa bir anlaşma sağlandı (Recep 550 / Eylül 1155) (İbnü’l-Esîr XI: 159). Bu arada, Sultan Sencer’in kölelerinden biri olan Müeyyed Ay Aba, Nişâbûr, Tûs, Nesâ, Ebîverd, Şehristân ve Damgân’a sahip olarak, buralardan Oğuzları kovdu ve mevkiini yükseltti. Hakan Mahmûd, ona haber göndererek bu şehirleri kendisine teslim etmesini istedi. Müeyyed Ay Aba, bu isteği kabul etmedi, ancak, aralarında elçiler gelip gitti ve sonuçta, Hakan Mahmûd’a bir miktar mal göndermesi karşılığında, bölgesini elinde tuttu (İbnü’l-Esîr XI: 159-160).
Hakan Mahmûd, Hârizmşâh Atsız ile olan eski dostluğuna dayanarak, Oğuzların baskısını hafifletmesi için ondan yardım istedi. Bunun üzerine Hârizmşâh Atsız, oğlu Hıtây Han’ı Hârizm’e vekil olarak bıraktı ve Şehristan’a doğru yola çıktı. Bu sırada, Sultan Sencer, bir çok komutanı ile birlikte esaretten
1 Oğuzların isyanı hakkında daha geniş bilgi için bkz. M. A. Köymen, “Büyük Selçuklular İmparatorluğunda Oğuz İsyanı 1153”, DTCF, V, 1947, 159-173.
kurtularak Tirmiz kalesine gitti ve Oğuzları mağlup etti. Ramazan 551 / Ekim-Kasım 1156 tarihinde ise Merv’deki tahtına tekrar oturdu. Hakan Mahmûd, Ustuva’nın Habuşan kasabasına gelmiş bulunan Hârizmşâh Atsız ile görüşmek için Nîşâbûr’dan oraya hareket etti. Hakan Mahmûd ve Hârizmşâh Atsız, üç ay süre ile bir arada kalarak bölgenin meselelerini konuştular ve bazı anlaşmalar yaptılar. Reşîdü’d-Dîn Vatvat bu görüşmeyi yazdığı bir beyitte şöyle tavsif etmiştir: “İki uğurlu yıldızın bir burçta bir araya geldiği gibi iki kutlu padişah da bir sarayda bir araya geldiler.” Herhalde, anlaşmalar uygulamaya konamadı, zira, Hârizmşâh Atsız bu görüşmeden kısa bir süre sonra hastalanarak vefat etti (9 Cemaziyülahir 551 / 30 Temmuz 1156) (Cüveynî 1999: 256). Ertesi yıl da Merv’de ikinci saltanatı fazla sürmeyen Sultan Sencer, önce kulunç hastalığına, sonra ishale yakalanarak Rebiyülevvel 552 / Nisan-Mayıs 1157 tarihinde vefat etti. Hastalığı sırasında Hakan Mahmûd b. Muhammed’i yerine veliaht tayin etmişti (İbnü'l-Esîr XI: 187). Böylece Hakan Mahmûd Horasân’da ikinci kez tahta çıktı. İnşâ mecmuasında onun nesebi iki soylu hanedana bağlanır: “İki tarafı kutlu ve selefi iki kutlu padişah olan padişah oğludur ki, biri kıyamete kadar kalacak olan saygın Selçulu ailesi ve diğeri, büyük Afrasyab ailesi ki, hükümdarlıkta ondan daha soylu bir aile yoktur (İnşâ 1898: 27).”
Hakan Mahmûd’un Horasân’daki ikinci saltanatı sakin başladı. Oğuzlar, Belh’de ikamet ediyorlardı. Yağma ve saldırıları bırakmışlardı. Ayrıca, Horasân’da herkes Hakan Mahmûd’a itaatini bildirmişti. Devlet işlerini Müeyyed Ay Aba idare ediyor ve Hakan Mahmûd da bütün işlerinde onun istediği gibi hareket ediyordu. Fakat, çok geçmeden Oğuzlar tekrar harekete geçti. Şaban 553 / Ağustos-Eylül 1158 tarihinde Merv’e yöneldiler. Hakan Mahmûd, bu sırada Serahs’da bulunuyordu. Müeyyed Ay Aba maiyetindeki bir askeri birlikle Oğuzlar üzerine yürüyerek, onların bir bölümüne ağır bir darbe indirdi. Mallarının bir kısmını ganimet alarak bir çoğunu öldürdükten sonra, Serahs’a döndü. Ardından, Hakan Mahmûd ve Müeyyed Ay Aba birlikte büyük bir ordu ile tekrar Oğuzların üzerine yürüdüler (6 Şevval 553 / 31 Ekim 1158). 9 Şevval 553 / 3 Kasım 1158 Pazartesi başlayan savaş, üç gün sürdü. Nihayet, galip gelen Oğuzlar, önce Merv’i ele geçirdiler, ancak, din adamlarına ve bilginlere dokunmadılar. Sonra, Serahs ve Tûs taraflarını yağmalayarak Merv’e döndüler (İbnü'l-Esîr XI: 194).
Hakan Mahmûd Horasân’da barınamadı ve ne olup biteceğini beklemek üzere Cürcân’a gitti. 554 / 1159 yılında Oğuzlar, haber göndererek kendisini
başlarında hükümdar görmek istediklerini bildirdiler. Hakan Mahmûd onlara güvenemediğinden, bu teklifi reddetti. Gelip giden elçiler vasıtası ile Oğuzlardan teminat alındıktan sonra, Hakan Mahmûd’un oğlu Celâlü’d-Dîn Muhammed’in Horasan’a Oğuzların başına hükümdar olarak gönderilmesi kararlaştırıldı. Oğuzlar da devlet işlerini ona bırakarak ve onun fikrine göre hareket ederek, itaat edeceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Celâlü’d-Dîn Muhammed, babasının yanından Horasân’a hareket etti. Oğuzlar onu Nîşâbûr’da karşıladılar ve emrine girdiler (23 Rebiyülahir 554 / 14 Mayıs 1159). Buna rağmen Oğuzlar yağma ve talan işlerini bırakmadılar. Nîşâbûr’da bulundukları sırada Tûs halkına haber göndererek, onları itaate davet ettiler. Şehrin surlarına ve erzaklarına güvenen halkın ret cevabı üzerine, Oğuzlar şehri kuşatarak ele geçirdiler ve pek çok kişiyi öldürerek şehri yağma ettiler. Yanlarında Celâlü’d-Dîn Muhammed olduğu halde, Beyhak’a yöneldiler. Buranın merkez nahiyelerinden Sebzevâr’ı kuşattılar. Şehrin idaresini üzerine alan Alevîlerin nakîbi, Nakîb İmâdü’d-Dîn Ali b. Muhammed Yahyâ el-Alevî el-Hüseynî, büyük bir direniş gösterdi (İbnü'l-Esîr XI: 195). Oğuzlar bunu üzerine bir barış anlaşması yaparak, kuşatmayı kaldırdılar ve oradan ayrılarak Nesâ ve Ebîverd’e gittiler (27 Cemaziyülahir 554 / 16 Temmuz 1159) (İbnü'l-Esîr XI: 196).
Hakan Mahmûd, oğlu Celâlü’d-Dîn Muhammed’in Oğuzlar ile birlikte Nesâ ve Ebîverd’e geldiklerini haber aldığında, bir süre önce gelmiş olduğu Nesâ’da oğlunu karşıladı. Oğuzlar, Hakan Mahmûd’a itaatlerini bildirdiler. Hakan Mahmûd, ülkeyi onarmak ve istikrarı sağlamak istiyordu. Ancak buna muvaffak olamadı (İbnü'l-Esîr XI: 196). Zira, Horasân’da Oğuz saldırıları söz konusu iken, bir de Şâfiî ve Alevî çatışması patlak vermişti. Nîşâbûr’da bazı çarşılar, sokaklar, evler, Şâfiî medreseleri ve mescitler yakılarak şehir harabeye dönmüştü (İbnü'l-Esîr XI: 197). Müeyyed Ay Aba vasıtası ile Nîşâbûr’a dönebilen Şâfiî reisi ve taraftarları intikam almada aşırıya giderek, şehirde Hanefîlere ait olan Medresetü’s-Sandaliyye’yi ve diğer bazı yerleri tahrip etmişlerdi (Şevval 554 / Ekim-Kasım 1159) (İbnü'l-Esîr XI; 198). Müeyyed Ay Aba, Nîşâbûr’da ve çevresinde duruma hakim olunca, Hakan Mahmûd, yağmalardan dolayı hayli muzdarip olan halkın sıkıntılarının sona ermesine katkı sağlamak için, Nîşâbûr, Tûs ve çevresinin kendisine verildiğini bildiren bir menşuru Müeyyed Ay Aba’ya gönderdi (4 Zilkade 555 / 5 Kasım 1160) (İbnü'l-Esîr XI: 215). Ancak, bir türlü Nîşâbûr’da istikrar sağlanamadı. İbnü'l-Esîr’e göre, Alevî nakîbi Ebu'ı Kâsım Zeyd el-Hüseynî’nin desteklediği bir grup çapulcu, Nîşâbûr’da bilim adamlarının toplandığı ve vakıf kütüphanelerinin
bulunduğu Mescidü'l-Ukayl’ı tahrip ettiler. Bundan başka Hanefîlerin sekiz medresesi tahrip edilirken, Şâfıîlerin on yedi medresesi ve beş kütüphanesi yakıldı ve yedi kütüphane de yağma edildi (Rebiyülahir 556 / Nisan 1161) (İbnü’l-Esîr XI: 223-224).
Hakan Mahmûd, Oğuzlar ile birlikte, Nîşâbûr hakimi Müeyyed Ay Aba üzerine yürüdü (Cemaziyülahir 556 / Mayıs-Haziran 1161) ve onu, Nîşâbûr yakınlarındaki Şâziyâh’da kuşattı. Fakat, Hakan Mahmûd, Oğuzları kontrol edemedi. Oğuzlar Nişâbûr çevresini ve Tûs’u yağma ettiler. Bu arada İmâm Rızâ’ın meşhedine gelerek burayı da yağmaladılar ve çok sayıda insanı öldürdüler, ancak Ali b. Musâ’nın kabrinin kubbesine dokunmadılar. Hakan Mahmûd, hamama gitme bahanesi ile Oğuzlardan kaçarcasına Şehristân’a girdi (Şaban ayı sonu 556/ 23 Ağustos 1161). Nîşâbûr’a girdiğinde ise, Müeyyed Ay Aba tarafından yakalandı ve bir yıl süre ile tutulduktan sonra, gözlerine mil çekildi (Ramazan ayı başlangıcı 557 / 14 Ağustos 1162). Oğuzlardan saklamakta olduğu mücevherleri ve değerli eşyaları alındı. Nîşâbûr’da adına okunan hutbe, artık Müeyyed Ay Aba adına okunmaya başladı (İbnü'l-Esîr XI: 224; Mirhond IV: 688). Hakan Mahmûd'dan sonra oğlu Celâlü’d-Dîn Muhammed de yakalanarak, onun da gözlerine mil çekildi ve maiyetlerindeki cariyeler ve hizmetliler ile birlikte hapsedildiler. Çok geçmeden Hakan Mahmûd vefat etti. Bir süre sonra babasının ölüm acısına dayanamayan Celâlü’d-Dîn Muhammed de öldü (İbnü'l-Esîr XI: 225). Diğer oğlu Cend hakimi Kemâlü’d-Dîn, çok daha önce Hârizmşâh Atsız tarafından hapsedilmiş ve orada hayatını kaybetmişti (Muharrem 547 /Nisan-Mayıs 1152) (Cüveynî 1999: 254-255).
1141 Katvan savaşı mağlubiyetinden sonra Mâverâünnehr’i terk ederek Horasân’a geçen Hakan Mahmûd ve oğullarının ölümü ile, ailesinin buradaki macerası 1162 yılında sona erdi. Bu, aynı zamanda Batı Türk Hakanlığı kurucusu Tamgaç Han İbrâhîm’in temsil ettiği hanedanın batı kolunun da sona erdiği anlamına gelmektedir . Zira, biraz önce Mâverâünnehr’de hakimiyet, menşei hanedanın hangi kolundan geldiği bilinmeyen Çağrı Han Ali b. Hasan b. Ali b. Abdü'l-Mümin (553-556 / 1158-1160) koluna geçmiş bulunuyordu (Pritsak VI İA: 268).
-
1,3. Kara Hıtâylar ile İlişkiler
İslam kaynaklarında “Hıtâ ya da Hıtây” (Cüzcânî I 1363: 261, 308; Râvendî I 1999: 18, 168, 170; İbnü'l-Esîr XI: 80; Reşîdü’d-Dîn 1 1373: 62; Fasîhü’l-Havâfî 1898: 160) veya “Kara Hıtây” (Cüzcânî I 1363: 261, 310; İbnü'l-Esîr XII: 219; Reşîdü’d-Dîn I 1373: 62; Cüveynî 1999: 305) olarak adlandırılan Moğol asıllı bu kavime, eserini Hârizmşâh Muhammed (1200-1220)’e atfeden Cihânnâme müellifi, “Hıtâ” değil, “Kıtâ” denilmesi gerektiğine işaret etmektedir (Bekrân 1898: 82). Nitekim, onlar, daha VIII. asırda Orhun kitabelerinde Kök Türklere düşman kavimler arasında gösterilmekte ve “Kıtay” olarak adlandırılmaktadır (Ergin 1991: 22). Çin kaynaklarında ise “Ch’i-tan (K’i-tan)” adı ile zikredildiği bilinmektedir (Bretschneider I 1887: 208; Wittfogel 1949: 1; Barthold İA VI: 273; İzgi 1977: 7; Taşağıl DİA XXIV: 415). “Kara Hıtây” tabirinin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı belli değildir. İhtimal, onları eski Hıtâylara bağlamak ve doğuda kalan soydaşlarından ise ayırmak için “Hıtây” kelimesinin önüne “Kara” sıfatı eklenmiştir (Barthold İA VI: 273).
X. Yüzyılın başlarında Yeh-lü A-pao-chi adındaki Hıtây reisi, Hıtây boylarını itaati altına alarak Moğol istân’ın büyük bir bölümüne hakim oldu ve 916 yılında hükümdarlığını ilan etti. Oğlu Te-Kuang (926-947) Kuzey Çin’in bir bölümünü ele geçirerek, orada Çinlilerin “Liao hanedanı” dedikleri devleti kurdu (Bretschneider I 1887: 208; Barthold İA VI: 273; Taşağıl DİA XXIV: 415). XII. Yüzyılın ikinci yarısına kadar Hıtâylar, Moğolistân’ın ve Mançurya’nın büyük bir bölümü ile, Çin Seddi’nin kuzey doğusuna doğru yayıldılar (îzgi 1977: 8). Mani dinine inanan (İbnü’l-Esîr XI: 82) Hıtây nüfusunun çoğunlu ziraatla uğraşmakla birlikte, bazı boylar hayvancılık, avcılık ve balıkçılık gibi işlerle meşgul idi (İzgi 1977: 8). XI. yüzyılın başında Türk Hakanlığı ülkesine doğudan yapılan saldırıları, Hıtâylar değil, Hıtâylar tarafından harekete getirilen ve başlangıçta Moğolistân’ın doğusunu, sonra da batısını işgal eden Moğol boyları gerçekleştirmekte idi (Barthold 1975: 163; İzgi 1977: 10). Nitekim, daha 408 / 1017-1018 yılında Utbî’nin yüz bin, İbnü’l-Esîr’in üç yüz bin olarak kaydettiği çadır halkı Çin tarafından hareket ederek Balâsâgûn’a sekiz günlük mesafeye kadar yaklaşmış, ancak, Togan Han Ahmed tarafından mağlup edilerek geri püskürtülmüştü (Menînî II 1286: 219-227). Bu mağlubiyet, Hıtâyların bir asır kadar batıya doğru ilerleyişini durdurdu (Barthold 1975: 165; Taşağıl DİA XXIV: 415).
Liao hanedanı 1125 yılında Curcenler tarafından yıkılınca, Liao hanedanının kurucusu A-pao-chi’nin sekizinci göbekten torunu olan Yeh-lü Tashih idaresinde, rivayete göre seksen kişilik bir grup. Batı Moğolistân’daki bir çok boyun desteğini sağladıktan sonra Türkistân’a (Kâşgar ve Hoten) doğru ileri harekata geçti (Taşağıl DİA XXIV: 415). Doğu Türk Hakanlığı’na karşı harekete geçen Yeh-lü-Ta-shih, Kâşgar’a bir kaç konak kadar yaklaştı. Bütün Müslüman halkın gönlüne büyük bir korku düşmüştü. Ancak, Kâşgar’da bulunan Doğu Türk Hakanlığı’nın başındaki Arslan Han Ahmed b. Hasan, etrafına topladığı askerlerle Yeh-lü Ta-shih üzerine yürüyerek, onu mağlup etti ve bir çok adamını öldürdü (522 / 1128) (İbnü’l-Esîr XI: 82). Arslan Han Ahmed b. Hasan, şeklen de olsa Selçuklulara tâbi idi. Bu nedenle Sultan Sencer tarafından, Arslan Han Ahmed b. Hasan’ın kazandığı bu zafer dârü’l-hilâfe’ye bildirildi (İnşâ 1898: 37-38). Yeh-lü Ta-shih, Yenisey boylarındaki Kırgız bölgesine geldi ve buradaki boylarla savaşarak, oradan güney batıdaki Tarbagatay’da İmil şehrini kurdu. Burada muhtelif Türk boyları da Yeh-lü-Ta-shih’ye katıldılar ve sayıları kırk bine kadar ulaştı (Cüveynî 1999: 305).
Bu sıralarda Batı Türk Hakanlığı’nda başta Arslan Han Muhammed b. Süleymân ve Türkistân (Aşağı Seyhûn ve Yedi Su) taraflarında ise oğlu Kadir Han Ahmed bulunuyordu. Arslan Han Muhammed, doğu sınırlarının güvenliğini sağlamak için çok daha önce bölgeye gelen atlı çoban Hıtây boylarını, ülkenin doğusundaki geçitlere yerleştirerek, onlara her yıl on bin çadır gönderiyor, onlar da yabancı unsurların ülkeye olan saldırılarına mani oluyorlardı. Arslan Han Muhammed bu hizmetleri karşılığında onlara iktalar, ücretler ve armağanlar veriyordu. Ancak, bir süre sonra durum değişti. Arslan Han Muhammed onların hızlı nüfus artışlarından dolayı olsa gerek, eşlerine yaklaşmama gibi bir takım yasaklamalar getirdi. Hıtâylar buna ilk tepkisini bölgeden geçmekte olan bir kervana el koyarak gösterdiler. Kervan tüccarının, otlakları bol ve yerleşebilecekleri geniş bir alan olarak Balâsâgûn’un uygun olduğunu tavsiye etmesi üzerine, o tarafa doğru hareket ettiler. Ancak, Arslan Han Muhammed’in (oğlu Kadır Han Ahmed vasıtası ile olmalı) üzerlerine düzenlediği seferler nedeni ile zor durumda kalan bu Hıtây grubu da, Yeh-lü-Ta-shih’ye katıldı (İbnü'l-Esîr XI: 82-83).
Doğu Türk Hakanlığı’nda Arslan Han Ahmed b. Hasan’ın ölümünden sonra yerine geçen ve Balâsâgûn’da bulunan oğlu Han İbrâhîm b. Ahmed, halkın mallarını yağmalayıp, hayvanlarını kaçıran Karluk ve Kanglı Türklerini itaate
almaya çalıştı. Ancak, bunda başarılı olamadı ve bu sırada kendisine katılan boylarla gücü ve şöhreti artan Yeh-lü-Ta-shih’ye bir elçi göndererek, Karluk ve Kanglı Türklerinin yaptıklarına karşı aciz kaldığını, şayet gelir ve bu beladan kurtarırsa ülkeyi kendisine teslim edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Yeh-lü-Ta-shih, hiçbir engelle karşılaşmadan Balâsâgûn’a gelerek, Doğu Türk Hakanlığı topraklarını ele geçirdi. Afrasyab'ın torunundan “Hanlık” unvanını alarak, ona daha aşağı bir rütbe olan “İlig Türkmen” unvanını verdi (Cüveynî 1999: 305). Kendisi de Balâsâgûn’da “Hanlar Hanı” yani en büyük hükümdar anlamına gelen “Gür Han” unvanını aldı (1130) (Cüveynî 1999: 305; Râvendî I 1999: 170; İbnü'l-Esîr XI: 82; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 49). Zira, “Hanlar Hanı” Afrasyab'in oğulları tarafından taşınan bir unvandı (İbnü'l-Esîr XII: 211; Reşîdü’d-Dîn II / 5 1999: 40). Hârizmî’ye göre “Hanlar Hanı”, Türk hükümdarının kullandığı “Hakan” unvanına eş değerdi (Hârizmî 1895: 120). Kaşgarh Mahmûd, Afrasyab'in oğullarına “Han” ve Türklerin en büyük önderi Afrasyab’a da “Hakan” dendiğini söyler (Kaşgarî III 1992: 157). Yeh-lü-Ta-shih’den sonra da diğer bütün Kara Hıtây hükümdarları “Gür Han” unvanını kullanmaya devam etti. Şu halde, Yeh-lü-Ta-shih, Balâsâgûn’da Kara Hıtây devletini kurarken, ele geçirdiği bölgenin jeopolitik haklarını üstlenmiş ve mevkiini yükseltmiştir. Çok geçmeden Gür Han Yeh-lü-Ta-shih, Kanglılan itaat altına aldıktan sonra, Kaşgar ve Hoten bölgelerine de asker göndererek, oraları da ülkesine kattı. Böylece Doğu Türk Hakanlığı tamamen Kara Hıtây hakimiyetine girdi (Cüveynî 1999: 305). Artık, İslam’ın en doğusundaki atlı çoban kavimler ile İslam coğrafyası arasında set görevini üstlenen Doğu Türk Hakanlığı eski önemini kaybetmiş bulunuyordu.
Kara Hıtâylar, hakim oldukları bölge ve şehir halkına karşı kötü muamelede bulunmuyor, her belde veya köyden (ya da her evden Barthold 1975: 169) bir dinar (altın) vergi alıyorlardı. Gür Han’ı metbû tanıyan hükümdarlar, tâbiyet işareti olarak bellerine gümüş bir levha bağlardı (İbnü'l-Esîr XI: 83). Bu çerçevede, “Han” mevkii elinden alınan İlig Türkmen İbrâhîm b. Ahmed tâbi sıfatı ile Kâşgar’da bulunuyordu. Tâbi hükümdarların yanında Gür Han adına vergileri tahsil eden bir temsilci bulunurdu. Ancak bazı tâbiler, vergiyi Gür Han’a götürme işini bizzat kendileri yapıyordu (Barthold 1975: 169). Gür Han, Çin ipeğinden başka bir elbise giymezdi. Emrindeki adamları üzerinde büyük bir nüfuzu olduğundan, onların, meskun yerleri yağma ve istila etmelerine izin vermez, buna karşılık, onlara iktalar verirdi. Kendisine karşı muhtemel bir isyanı önlemek için, hiçbir komutanını yüz binden fazla bir ordunun (yüz kişiden daha
fazla bir birliğin) başına komutan tayin etmezdi. Komutanlarının halka zulüm yapması halinde onları cezalandırırdı (İbnü’l-Esîr XI: 84)
Doğu Türk Hakanlığını hakimiyeti altına alan Gür Han’ın batıya doğru yeni hedefinin Mâverâünnehr olacağı aşikardı. Zira orada da Karlukların sebep olduğu karışıklıklar söz konusu idi. Gür Han, Mâverâünnehr’e hareket ederek Batı Türk Hakanlığı topraklarına girdi ve Fergâna’yı ele geçirdi. Bu sırada Semerkand tahtında olan Hakan Mahmûd b. Muhammed, Hocend sınırında Gür Han’ı karşıladı. Ancak, mağlup olarak Semerkand’a döndü (Ramazan 531 / Mayıs-Haziran 1137) (İbnü’l-Esîr XI: 83). Bu sonuç karşısında, başta Semerkand ve Buhârâ olmak üzere bütün Mâverâünnehr halkı akıbetlerinin ne olacağı konusunda endişeye düştü. Tehlikenin ne kadar büyük olduğunu fark eden Hakan Mahmûd b. Muhammed, derhal Selçuklu sultanı Sencer’i yardıma çağırdı. Sultan Sencer, muhtemelen Kara Hıtâyların Batı Türk Hakanlığı karşısında galip geleceğini çok daha önceden sezmiş olacak ki, aylar öncesinden hakim olduğu Horasân, Sicistân, Gazne ve Gûr hükümdarları ile, diğer bölge ve şehir hakimlerini yanına davet ederek, yüz binden fazla atlıdan oluşan büyük bir ordu hazırlamıştı. Ordu altı ay bekledikten sonra teftiş edildi ve Hakan Mahmûd’un yardım talebi üzerine Mâverâünnehr’e hareket etti (Zilhicce 531 / Ağustos-Eylül 1137) (İbnü’l-Esîr XI: 83).
Hakan Mahmûd’un, ülke güvenliğinin ciddi bir tehdit altına girdiği ve durumun nezaketini koruduğu bir sırada, Mâverâünnehr’e gelen Sultan Sencer vasıtası ile Karlukları bölgeden kovma girişimi, Kara Hıtâylara beklediği fırsatı verdi. Sultan Sencer’den kaçan Karluklar, Mâverâünnehr’i terk ederek Gür Han’a sığındılar 535 / 1140-114 (Râvendî I 1999: 168; İbnü’l-Esîr XI: 83; Bundârî 1943: 248-249; Hüseynî 1943: 65; Mirhond IV: 684; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 48-49). Sultan Sencer’e vermeyi vaat ettikleri hediyeleri ona verdiler. Bundan başka, Sultan Sencer’in eskisi gibi kuvvetli olmadığı, hazinesinin zayıf ve askerleri arasında ihtilaf bulunduğu, eğer üzerine yürünülürse memleketini elinden almanın mümkün olacağını söyleyerek, Gür Han’ı teşvik ve tahrik ettiler.1 Gür Han, Sultan Sencer’e mektup göndererek, Karluklara şefaat ile onları affetmesini
1 Bazı rivayetlere göre, Gür Han’ı savaşa teşvik eden Hârizmşâh Atsız idi. Zira Sultan Sencer, Hârizmşâh’ın bir oğlunu öldürmüş, o da düşmanlık yoluna giderek, Gür Han’a haber göndermiş ve onu, Sultan Sencer üzerine yürümeye tahrik etmişti (Ahmed b. Mahmûd II 1977: 50)
istedi (İbnü'l-Esîr XI: 83). Sultan Sencer affetmek bir tarafa, aracı olan Gür Han’a mektup yazarak, onu İslam’a davet etti ve diplomatik üslubun dışına çıkarak, askerlerinin çokluğunu ve vasıflarını övdü. Hatta veziri Tâhir b. Fahrü'l-Mülk b. Nizâmü'l-Mülk’ün itiraz etmesine rağmen, bunda o kadar ileri gitti ki, “Onlar attıkları oklarla bir kılı bile ikiye yararlar” diyerek, Gür Han'ı tehdit etti. Gür Han mektubu okuduktan sonra, mektubu getiren elçinin sakalının yolunmasını emretti. Elçiye bir iğne verildi ve sakalının bir kılını ikiye yarmasını istedi. Elçi bunu yapamadı ve Gür Han, “Sen iğne ile dahi bir kılı ikiye yarmaktan acizsin, diğerleri okla kılı nasıl ikiye yarabilirler” diye cevap verdi (İbnü’l-Esîr XI: 83-84; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 49-50).
Gür Han, beraberinde Hıtây ve Türk boyları olduğu halde Sultan Sencer üzerine Mâverâünnehr’e yürüdü. Bu ordunun içinde yer alan ve her biri iyi bir savaşçı olan Karluklar otuz-kırk bin civarında idi. Selçuklu kaynakları Kara Hıtây ordusunun sayısını “Kum ve karınca miktarınca bir ordu” veya “sel suyu gibi inen yedi yüz bin atlı” şeklinde tavsif ederek bir hayli abartmişlardır. Diğer taraftan Sultan Sencer’in ordusunun sayısını sadece, yetmiş bin gibi mütevazi bir rakam ile kaydederek, bir anlamda, yenilgiyi mazur göstermişlerdir (Râvendî I 1999: 168; Bundârî 1943:249; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 50). Halbuki, Sultan Sencer, Horasân’dan yüz bin atlıdan oluşan bir ordu ile Mâverâünnehr’e gelmişti. Mâverâünnehr’de katılan askerlerle bu sayının daha da artması beklenirdi. Nihayet, iki ordu, 5 Safer 536 / 9 Eylül 1141 tarihinde Semerkand’ın kuzeyinde Katvan bozkırında “iki büyük deniz gibi” birbirine girerek savaşmaya başladılar (İbnü'l-Esîr XI: 84). Oldukça kanlı geçen bir savaştan sonra Dergam vadisinde sıkışan Sultan Sencer, ordusu içindeki anlaşmazlıklar nedeni ile mağlup oldu. Dağlık ve taşlık olan Dergam vadisinde üç yüz atlı ile birlikte düşman çemberini yardı ve Gür Han’ın önünden geçerek çöllere gitti. Bir Türkmen kılavuz vasıtası ile Belh’e ve oradan Tirmiz kalesine geldi. Gür Han, Arslan Han Muhammed'in kızı olan Sencer’in hatunu Türkân Hâtûn, emîrlerden Kamac ve oğlu, Sicistân hakimi Ebu’l-Fazl ile Sungur Aziz’i esir aldı. Bundan başka, Dergam vadisi on bin, bir rivayete göre, otuz bin ölü ve bir çok yaralı ile dolmuştu (Râvendî I 1999: 168; İbnü’l-Esîr XI: 84; Bundârî 1943: 249; İbnü’l-Kalanisî 1983: 430; Hüseynî 1943: 66; Mirhond IV: 684; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 50-51).
Bu yenilgi üzerine Hakan Mahmûd ve ailesi, Mâverâünnehr’i terk ederek Sultan Sencer ile birlikte Horasân’a gitmeye mecbur oldu. Gür Han, kısa sürede başta Semerkand ve Buhârâ olmak üzere bütün Mâverâünnehr’i ele geçirdi. Artık,
Doğu Türk Hakanlığı gibi, Batı Türk Hakanlığı da başka bir dine mensup Kara Hıtâyların hakimiyetine girdi ve buradaki Selçuklu hakimiyeti sona erdi. Semerkand’da Kara Hıtây himayesinde tahta çıkan Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’in bazı sikkelerinde hala Sultan Sencer’in adının zikredilmesi (Koçnev 1997: 261, n.1026) ve Buhârâ'da yönetimi elinde bulunduran Âl-î Burhân ailesinden Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ömer b. Abdü'l-Azîz’in öldürülerek, Kellâbâd’a defnedilmesi (Fasîhü'l-Havâfî 1898: 160), Kara Hıtâyların bir süre direniş ile karşılaştığını düşündürmektedir. Nitekim, istila sırasında Kara Hıtâylar Mâveraünnehr’de yağma ve gasptan başka, ulemadan, fakihlerden ve sadrlardan bir çoğunu öldürdü (Fasîhü'l-Havâfî 1898: 160). Sonuçta, duruma hakim olan Kara Hıtâylar, Semerkand ve Buhârâ’ya kendi temsilcilerini bırakarak, vergi almakla yetindiler ve mevcut düzene dokunmadılar. Batı Türk Hakanlığı mensupları eskisi gibi kendi adlarına para bastırmaya devam ettiler. Hatta, başka bir metbû adının zikredilmemesi şartı ile, çoğu zaman sikkelerde metbû tanınan Gür Han’ın adına yer verilmiyordu.
Gür Han Yeh-lü-Ta-shih, Recep 537 / Ocak-Şubat 1143 tarihinde öldü (İbnü'l-Esîr XI: 84) ve yerine (önce kızı geçti ise de, onun kısa süre içinde ölümü üzerine) hatunu Kan-t’ien “Gür Han” olarak tahta çıktı. Kan-T’ien, ülkeyi 1150 yılına kadar idare etti. Bundan sonra idareyi oğlu İ-lieh eline aldı. 1164 yılında saltanatta Yeh-lü-Ta-şi’nın kızı Chieng-tien vardı ve ülkeyi kocası Fu-ma ile birlikte yönetti. 1178 yılında son Kara Hıtây Gür Han’ı Yeh-lü-Ch’e-lu-ku tahta çıktı ve 1211 yılına kadar saltanatı devam etti (Barthold VI İA: 275; Togan 1981: 61; Taşağıl XXIV DİA: 415-416).
Kara Hıtâyların Mâverâünnehr’i ele geçirmesi ile, daha önce Balâsâgûn tarafına göç etmek zorunda kalmış olan Karluklar, tekrar Mâverâünnehr’e geldiler. Hayvancılıkla uğraşan bu kalabalık atlı çobanlar, ilk iş olarak, sosyal ve siyasî alanda kendilerine rakip gördükleri Oğuzları, Mâverâünnehr’den çıkararak Horasân’a sürdüler. Oğuzların Horasân’ı kasıp kavurduğu bir sırada, onların elinden kurtularak Tirmiz’e gelen Sultan Sencer’i dahi hoş karşılamadılar (551 / 1156-1157) (İbnü'l-Esîr XI: 180). Oğuzların Mâverâünnehr’i terk etmesi nedeniyle tamamen yalnız kalan Tamgaç Han İbrâhîm b. Muhammed’i Buhârâ yakınlarındaki Kellâbâd’da öldürerek çöle attılar (Zilhicce 550 / Ocak-Şubat 1156 ya da 551 /1156 -1157 yılı) (İbnü'l-Esîr XI: 173; Karşî 1898: 132). Böylece, Mâverâünnehr’de askerî olarak onlara karşı koyabilecek bir güç kalmadı.
Kara Hıtâylar, Karlukların Mâverâünnehr’de sebep oldukları huzursuzluklar karşısında sessiz kalmadılar. Zira, Karluklar ticaret, ziraat ve madencilik esasına dayalı bölge ekonomisini olumsuz yönde etkiliyordu ve bu durum, ev başına vergi alan Kara Hıtâyların çıkarını zedeliyordu. Bundan daha önemlisi, her biri iyi bir savaşçı olan Karlukların askerî bir güç olarak Kara Hıtâylar ve Hârizmşahlar arasında hakimiyet mücadelesine sahne olan Mâverâünnehr’de izleyecekleri siyaset, buradaki Kara Hıtây hakimiyetini tehdit edebilirdi. Nitekim, Kara Hıtây Gür Han tarafından Semerkand tahtına çıkarılan Çağrı Han Ali b. Hasan, daha saltanatının ilk yıllarında Karluklar ile çatışmaya girmiş ve onların reisi Yabgu Han’ı öldürmüş ve bir grup Karluk, Laçin Bey idaresinde Hârimzşâh Î1 Arslan’a sığınmıştı (553 / 118-1159) (Cüveynî 1999: 257).
Karlukları askerî bir tehdit olmaktan çıkarmak amacı ile, Kara Hıtây hükümdarı Gür Han, Çağrı Han Ali b. Hasan’dan Karlukları, Buhârâ ve Semerkand’a bağlı yerlerden Kaşgar’a sürmesini rica etti. Ayrıca, onların silahlarını bırakarak, ziraat v.s. işlerle uğraşmalarını istedi. Karluklar bu karara tepkilerini Buhârâ üzerine yürüyerek, şehri yağmalamaya teşebbüs etmekle gösterdiler. Ancak, Buhârâ Sadr’ı Muhammed b. Ömer b. Abdü'l-Azîz’in ustaca tertibi ve yardıma çağırdığı Çağrı Han Ali b.Hasan’ın ani baskını karşısında Karluklar mağlup edilerek, Buhârâ ve Semerkand çevresinden çıkarıldılar (İbnü’l-Esîr XI: 252-253). Bundan sonraki Hârizmşâh ve Kara Hıtây mücadelesinde Karlukların, Hârizmşâhlar tarafında yer aldılar. Zira, 556 / 1170-1171 yılında Hârizmşâh İl Arslan’ın, Mâverâünnehr’de büyük bir Hıtây ordusunun toplanarak Hârizm’e yöneldiğini haber alınca, Hârizm’de bulunan Mâverâünnehr Karluklarından Ayyâr Bey (Ayâz Şemsü'l-Mülk b. Hüseyn ?) komutasında bir öncü kuvvetini onlara karşı gönderdiğine şahit olunmaktadır (Cüveynî 1999: 258; İbnü’l-Esîr XI: 301).
Mâverâünnehr’de ekonomik menfaatlerin tamamen öne çıktığı bir sırada, Batı Türk Hakanlığı, Müslüman olmayan Kara Hıtâylar hakimiyetine, ya da İslam adına onun yerini alabilecek Hârizmşâh istilasına karşı bölgeyi savunabilecek, Karluk, Oğuz ve Çiğil gibi, kalabalık atlı çoban boylarının desteğinden mahrum olarak, artık, siyasî bir güç anlamında önemini tamamen kaybetti. Bilhassa, Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (574-600 / 1178-1204) ve oğlu Kılıç Arslan Hakan Osmân (599-608 / 1202-1212) devrinde izlenilen denge politikaları bir sonuç vermedi. Nihayet Mâverâünnehr’deki hakimiyet mücadelesini kazanan
Hârizmşâhlar, son olarak Kara Hıtây hakimiyetini tanıyan Kılıç Arslan Hakan Osman’ı öldürerek Mâverâünnehr’i ele geçirdiler ve hem Batı Türk Hakanlığı’na, hem de buradaki Karahıtây hakimiyetine son verdiler (609 / 1212).1
-
1.4. Hârizmşâh ve Kara Hıtây Mücadelesi: Batı Türk Hakanlığı’nın Sonu
Selçuklu devletinin ileri gelenlerinden Bilge Tegin2, Garcistân’dan Nûş3 Tegin Garce4 adında bir Türk köle satın aldı. Nûş Tegin akıl ve bilgisi sayesinde devlet kademelerinde yükseldi ve Sultan Melikşah’ın “Taştdâr5”ı oldu (Cüveynî 1999: 249; Kâzvînî 1364: 470-471; Mirhond IV: 703). Taşt dairesinin masrafları Huzistân ve Hârizm gelirlerinden karşılanmakta idi. Bir süre sonra Nûş Tegin, Hârizm şahnesi olarak tayin edildi. Bu sırada Nûş Tegin’in büyük oğlu Kutbü'd-Dîn Muhammed, Merv’de yöneticiliğin ve komutanlığın usul ve adabını öğreniyordu (İbnü’l-Esîr X: 223; Cüveynî 1999: 249). Horasân’a tamamen hakim olan Sultan Sencer, Hârizm’i Kıpçak Türklerine mensup Ekinci b. Koçkar’dan alarak, burayı Kutbü’d-Dîn Muhammed b. Nûş Tegin’e teslim etti ve ona “Hârizmşâh” unvanı verdi (491 / 1097-1098). Hârizmşâh Kutbü’d-Dîn Muhammed, Hârizm’i otuz yıl boyunca ölümüne kadar yönetti (İbnü’l-Esîr X: 223; Cüveynî 1999: 249-250; Kazvînî 1364: 471). Onun, Sultan Sencer nezdinde olduğu kadar Batı Türk Hakanlığı nezdinde de saygın ve itibarlı bir yeri vardı. Nitekim, Batı Türk Hakanlığı Semerkand tahtında oturmakta olan Arslan Han Muhammed b. Süleyman’a karşı Mâverâünnehr’e sefere hazırlanan Sultan Sencer’i, bundan vazgeçirmek için Arslan Han Muhammed lehine tavassutta
bulunduğuna şahit olunmaktadır (Kafesoğlu 1992: 44). Hârizmşâh Kutbü’d-Dîn Muhammed vefat edince yerine oğlu Atsız geçti (522 / 1128) (İbnü'l-Esîr X: 224; Cüveynî 1999: 250).
Sultan Sencer’in yanında iyi bir eğitim alan Atsız, en az kahramanlığı kadar bilgili ve şair bir kişi idi. Sultan Sencer, Atsız’ı kendine daha yakın hisseder ve çıktığı seferlerde onu da yanına alırdı. Atsız katıldığı bu seferlerde gösterdiği yararlılık ile, Sultan Sencer’in kendisine olan güvenini ve itibarını pekiştirmekte idi (İbnü'l-Esîr X: 224; Cüveynî 1999: 250; Mirhond IV: 703) ki, bunlardan biri de Sultan Sencer’in Batı Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Muhammed üzerine Semerkand’a yürüdüğü sefer idi (524 / 1129-1130). Cüveynî’nin anekdotu şöyledir; Semerkand dışında av ile meşgul olarak gelişmeleri beklemekte olan Sultan Sencer, hizmetine almış olduğu bir grup askerin, İbnü'l-Esîr’e göre, Arslan Han Muhammed’in gönderdiği on iki kişilik bir grubun, suikast girişimine maruz kaldı. O sırada av yerinde olmayan Atsız, karargahında istirahat ederken uyanmış, atı ile hızla hareket ederek asiler tarafından sıkıştırılmış olan Sultan Sencer’in yardımına yetişmiş ve onu kurtarmıştı. Sultan Sencer, “Durumumu nasıl öğrendin?” diye sorunca, “Rüyamda sizin tehlikede olduğunuzu gördüm ve hiç vakit kaybetmeden geldim.” cevabını vermiştir (Cüveynî 1999: 250). Bu ve buna benzer olaylardan sonra Atsız’ın yıldızı iyice parladı.
Hârizmşâh Atsız, Mâverâünnehr’de Kara Hıtây ve Selçuklu arasındaki hakimiyet mücadelesinden yararlanmayı ihmal etmedi. 534 / 1139-1140 tarihinde Buhârâ’ya gelerek, Sultan Sencer tarafından bu şehre vali olarak atanan Emîr Zengî Ali’yi yakalayıp öldürdü ve Buhârâ kalesini yıktı (Nerşahî 1363: 35). Hârizmşâh Atsız 1141 yılı Katvân savaşı sonrasında olduğu gibi, öncesinde de bazı fırsatlardan yararlanmasını bilmişti. Ancak, hem bu vakanın doğruluğu, hem de Hârizmşâh Atsız’ın bu saldırısına karşı, Batı Türk Hakanlığı’nın ve Buhârâ’daki Âl-i Burhân ailesinin tavrının ne olduğu konusunda kaynaklarda bir bilgiye rastlanmıyor. Hârizmşâh Atsız’ın bundan başka bir de Batı Türk Hakanlığı hanedan mensubu Cend hakimi Kemâlü’d-Dîn ile ilişkisi tespit edilebilmektedir. Hârizmşâh Atsız kuzeydeki Müslüman olmayan unsurlara karşı sefere çıktığı bir sırada, iyi ilişkiler içinde olduğu Cend hakimi olan Hakan Mahmûd’un oğlu Kemâlü’d-Dîn’in rızasını alarak Suğnak üzerinden Cend’e yürüdü. Henüz Cend’e varmadan Kemâlü’d-Dîn’in korkarak kaçtığını öğrenince, canına ve malına dokunmayacağına dair söz vererek, onu yanına getirtti. Ama sözünde durmadı, hapse atılan Kemâlü’d-Dîn, hayatını burada kaybetti
(Muharrem 547 / Nisan-Mayıs 1152) (Cüveynî 1999: 254-255). Bu şekilde, Batı Türk Hakanlığı aleyhine kuzeyde topraklarını genişleten Hârizmşâh Atsız, Katvan savaşından sonra Mâverâünnehr’i terk eden ve Horasân’da Oğuzların Sultan Sencer’i esir etmeleri üzerine ordunun desteği ile, Selçuklu tahtına geçen Hakan Mahmûd b. Muhammed’in hakim olduğu Horasân taraflarına yönünü çevirdi. Hakan Mahmûd b. Muhammed eski dostluğuna dayanarak Oğuzlara karşı yardım istediği Hârizmşâh Atsız ile görüşmek üzere Nîşâbûr’dan hareket etti ve iki eski dost Ustuva’nın nahiyelerinden Habuşan’da üç ay süren bir görüşme yaptı. Ancak, bölgesel meselelerin ele alındığı görüşmelerden kısa bir süre sonra Hârizmşâh Atsız hastalanarak vefat etti (9 Cemaziyülahir 551 / 30 Temmuz 1156) (Cüveynî 1999: 256). Yerine oğlu İl Arslan geçti (3 Recep 551 / 22 Ağustos 1156). Hakan Mahmûd b. Muhammed, onun tahta geçişini kutlamak ve babasının ölümünden dolayı baş sağlığı dilemek için İl Arslan’a bir elçi gönderdi (Cüveynî 1999: 257).
Batı Türk Hakanlığı tahtında bulunan Çağrı Han Ali b. Hasan'ın Karluklara karşı başlattığı tedip harekatı, Hârizmşâh İl Arslan'ı Mâverâünnehr’deki gelişmelere müdahil olmaya ve Mâverâünnehr’deki atlı çoban boyların da Hârizmşâhlara meyletmeye başlamasına neden oldu. Nitekim, Laçin Bey komutasındaki bir grup Karluk kaçarak Hârizm’e geldi (553 / 1158-1159). Hârizmşâh İl Arslan, Mâverâünnehr’deki Kara Hıtây hakimiyeti ile boy ölçüşebilmek için Karlukları iyi bir surette karşıladı. Karluklara yardım etmek için Cemaziyülahir 553 / Temmuz 1158 tarihinde Mâverâünnehr’e doğru yola çıktı. Bunu haber alan Çağrı Han Ali b. Hasan, Kara Köl ve Cend arasında yaşayan Türkmen boylarını etrafında topladı. Bundan başka Kara Hıtâylardan da yardım istedi. Onlar da tâbii Doğu Türk Hakanlığı’ndan İlig Türkmen İbrâhîm b. Ahmed’i on bin atlı ile yardıma gönderdi. Hârizmşâh İl Arslan, Buhârâ’ya gelerek, bir takım vaatlerle onların desteğini aldı ve Semerkand’a yürüdü. Çağrı Han Ali b. Hasan da maiyetindeki kuvvetlerle Soğd nehrinin karşısında Hârizmşâh İl Arslan'ı karşıladı. Ancak. Çağrı Han Ali b. Hasan’a yardıma gelmiş olan İlig Türkmen İbrâhîm b. Ahmed, Hârizmşâh İl Arslan'ın ordusunun üstün olduğunu görünce, barış için Semerkand imamlarını ve bilginlerini Hârizmşâh İl Arslan’a gönderdi. Karlukların yurtlarına dönmeleri karşılığında barış isteği kabul edildi. Karluklar hediyelerle yurtlarına gönderilirken, kendisi de Hârizm’e döndü (Cüveynî 257-258). Bu nedenle olsa gerek, Leningrad Münşeat Mecmuası'ndaki 558 / 1163 tarihli bir ferman (Kafesoğlu’ndan naklen LMM:
18a-21a), Hârizmşâh İl Arslan’ın, Türkistân beldeleri ile Mâverâünnehr’i tâbiiyetine aldığını belirtmektedir (Kafesoğlu 1992: 82).
Cüveynî, 565 / 1169-1170’de, İbnü’l-Esîr, 567 / 1171-1172 yılında olan bir vakıa olarak, kendisinden haraç isteyen ve Hârizm’i ele geçirmek üzere Ceyhûn’u geçen Kara Hıtây ve Mâverâünnehr ordusuna karşı Hârizmşâh İl Arslan’ın Mâverâünnehr’e yapmak istediği bir sefer teşebbüsünden bahsederler (Cüveynî 1999: 258; İbnü’l-Esîr XI: 301). Hârizmşâh İl Arslan, Mâverâünnehr Karluklarından ‘Ayyâr Bey (Ayâz Bey Şemsü'l-Mülk b. Hüseyn?) komutasında bir öncü kuvvetini gelen düşman ordusunu karşılamak için Amûye’ye gönderdi. Ancak. ‘Ayyâr Bey yenilerek esir alındı ve Mâverâünnehr’e götürüldü. Bu sırada İl Arslan da hastalanarak vefat etti (18 Recep 565 / 8 Ağustos 1170) (Cüveynî 1999: 258; İbnü’l-Esîr XI: 301). Belki de Hârizmşâh İl Arslan, kızı ile evlendirdiği ve ordusuna kumandan tayin ettiği (Hüseynî 1943: 104-105; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 105), muhtemelen Batı Türk Hakanlığı hanedan mensubu olan ‘Ayyâr Bey nezdinde, onu bir ordu ile Mâverâünnehr’e göndererek, Batı Türk Hakanlığı'nda meydana gelecek muhtemel bir taht değişikliğine müdahil olmayı düşünmüştü. Zira, Kermine’de elde edilen ‘56’6 / 1170-1171 tarihli ve üzerinde “Arslan Han ‘İmâdü’d-Dünyâ ve’d-Dîn” unvanları ile Halîfe Müstencid’in (Ö.566 / 1170-1171) adının bulunduğu bir dirheme göre (Koçnev 1983: 80), Kılıç Tamgaç Han Mesûd’un halefi doğrudan oğlu Muhammed (566-574 / 1170-1179) değil, 565 / 1169-1170 yılı sonlarında yönetimi ele geçiren Arslan Han unvanlı bir başka hanedan mensubu idi.
Kara Hıtây Gür Han’ı Ch’ieng-tien’e sığınarak, bütün hazine ve mallarının yanı sıra her yıl belli bir miktar vergi vereceğini vaat eden büyük oğul Tekiş, Ch’ieng-tien’in kocası Fu-ma’nın bizzat Hârizm’e yürümesi sayesinde Hârizmşâh İl Arslan tarafından veliaht tayin edilen küçük kardeşi Sultan Şah ile annesi Terken Hatun’u Hârizm’den çıkarmayı başardı ve babasının yerine Hârizm tahtına oturdu (22 Rebiyülevvel 568 / 11 Aralık 1172) (İbnü’l-Esîr XI: 303; Cüveynî 1999: 258-259; Kazvînî 1364: 487). Ancak, Hârizmşâh Tekiş tahtını Kara Hıtâylara borçlu olduğu halde bir süre sonra Hârizm’e gelen Kara Hıtây elçisinin gururlu ve küçümseyici davranışı üzerine isyan ederek elçiyi ve maiyetini öldürttü. Kardeşi Sultan Şah’ın teşviki ile tekrar Hârizm’e yürüyen Kara Hıtây Fu-ma’yı püskürttü (İbnü’l-Esîr XI: 304; Cüveynî 1999: 260-261).
Hârizmşâh Tekiş, Ceyhûn boylarına dayanan Kara Hıtây yani, “Kâfir” hakimiyetini İslam ülkesinden söküp atmak istiyordu. Horasân’a doğru bir sefere gitmekte iken, birden Mâverâünnehr’e yöneldi (Kafesoğlu 1992: 96). Kaynağa göre, ateş gibi korkunç, rüzgar gibi hızlı ordu, bir anda Buhârâ önlerinde görüldü. Hârizmşâh Tekiş, emrindeki öncü kuvvetlerin komutanlarına, halkın incitilmemesi ve sükunet içinde şehrin ele geçirilmesini emretti. Bütün halkın bağışlandığına dair bir ferman çıkarttı. Ancak, “vilayette kalan ve kafirlerin tuzağına düşmüş fesatçı zalimler ve küstah mülhidlerden oluşan bir grup”, bu fermanı dikkate almadı ve direniş için şehir surları içinde toplandılar. Hârizmşâh Tekiş, direnişçileri ikna etmeye çalışarak, onları itaate davet etti. Uğraşları sonuç vermedi ve şehir güç kullanılarak ele geçirildi. Hârizmşâh Tekiş, zaten, “kafirlerden” çok çekmiş olan halkın eziyet görmemesi ve yağmalamaya maruz kalmaması için, ordusunu şehir surlarının dışına çekti. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen asi grubun komutanı, gece karanlıktan yararlanarak bir çıkış harekatı ile kaçmaya teşebbüs etti. Ancak, Hârizm ordusu arkalarından yetişerek bin kişiden fazla olan bu grubun bütün elemanlarını esir ederek Hârizmşâh Tekiş’in huzuruna getirdiler ve affedildiler (Bağdâdî 1898: 76-78; Barthold 1990: 364-365; Kafesoğlu 1992: 96-97). Hârizmşâh Tekiş bu surette Buhârâ’yı zapt ettikten sonra Hârizm’e döndü ve Buhârâ imamlarına hitaben iki emirname yazdırdı, ilkinde, Buhârâ’nın alınmasında çok yararlılık gösteren seyyidlerden bir imama teşekkür edilmektedir. Diğeri ise, Buhârâ Sadr’ı Burhânü’d-Dîn tarafından müderris, imam, hatîb, ve müftü tayin edilmiş olan Bedrü’d-Dîn’in bu makamlarda bırakılmasını içermektedir (Bağdâdî 1898: 76; Barthold 1990: 365; Kafesoğlu 1992: 97).
Buhârâ seferinin hangi yılda ve ayda yapıldığı kaynakta kaydedilmemiştir. Sadece, “ayın on ikinci Sah günü” denilmektedir (Bağdâdî 1898: 78). Barthold, on ikinci Sah günün 12 Muharrem 578 / 18 Mayıs 1182 veya bir günlük farkla 11 Cemaziyülahir 578'i 12 Ekim 1182 tarihine tesadüf ettiğini belirtmektedir (Barthold 1990: 364). Fakat, İbnü'l-Esîr ve Bar Hebraeus, Buhârâ’nın fethini 594 / 1197-1198 yılı olaylarında ele almıştır (İbnü'l-Esîr XII: 118; Ebu'l-Ferec II 1987: 470). Buna göre, Buhârâ’nın zaptı, Hârizmşâh Tekiş’in saltanatının son yıllarında gerçekleşen bir olaydır. 594 / 1197-1198 yılında Buhârâ’nın fethine kadar varan olaylar zinciri, her yıl haraç vermek koşulu ile Kara Hıtâyların Ceyhûn batısındaki sınırı Belh’i elinde tutan Türk beyinin ölmesi ile başladı. Belh hakimi Türk beyinin ölümü üzerine Gurlular Belh’i ele geçirdiler. Ardından, halifenin teşviki ile Hârizm’i işgal etme tehdidinde bulundular. Hârizmşâh Tekiş,
Kara Hıtâylara haber göndererek, şayet önlem alınmazsa Hârizm’in yanı sıra Mâverâünnehr’deki Kara Hıtây hakimiyetinin de tehlikeye gireceğini bildirdi. Bunun üzerine Tayangu idaresindeki Kara Hıtây ordusu Cemeziyülahir 594 / Nisan-Mayıs 1198 tarihinde Ceyhûn’u geçerek Gur şehirlerini yağmaladılar. Ancak, gönüllü gazilerin de desteğini alan Gurlular, Kara Hıtâylara bir çok kayıp verdirerek onları Mâverâünnehr’e geri çekilmeye mecbur bıraktılar (İbnü'l-Esîr XII: 116-117). Kara Hıtây Gür Han’ı, bu başarısızlıktan Hârizmşâh Tekiş’i sorumlu tutarak, öldürülen on iki bin askerin her biri için on bin dinar tazminat istedi. Bu ödenmesi mümkün olmayan bir tutardı. Nitekim, Hârizmşâh Tekiş, Gür Han’ın elçisini eli boş geri gönderdi. Bu durum karşısında Gür Han, hazırlattığı büyük bir orduyu Hârizm üzerine gönderdi. Kara Hıtây ordusu Hârizm’in baş şehrini kuşattı, fakat, pek çok gönüllü gazinin desteğini alan Hârizmşâh Tekiş, Kara Hıtây ordusunun büyük bir bölümünü imha etti. Geride kalanları da takip ederek Buhârâ’ya kadar geldi ve şehri kuşattı. Halk, Kara Hıtâyların yanında yer alarak şehir surları önünde şiddetli bir direniş gösterdi. Hârizmşâh Tekiş’in tek gözü kör olduğundan, tek gözü olmayan bir köpeğe kaftan ve külah giydirdiler. “İşte Hârizmşâh budur.” diyerek köpeği surlar önünde dolaştırdılar ve sonra, mancınıkla askerlerin arasına attılar. Hârizmliler de onlara “Siz artık kefere oldunuz, İslam’dan döndünüz.” sözleri ile cevap veriyorlardı. Nihayet, Hârizmşâh Tekiş kılıç zoru ile şehre hakim olmayı başardı. Buna karşın, halka kötü muamelede bulunmadı. Halkı affederek pek çok para dağıttı ve onlardan sadakat yemini aldıktan sonra Hârizm’e döndü (İbnü'l-Esîr XII: 118; Ebu'l-Ferec II 1982:470). Ancak, Hârizmşâhların Buhârâ’daki hakimiyetinin kalıcı olmadığı, Batı Türk Hakanlığı hakanı Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (574-600 / 1178-1204)’in Buhârâ’da adına basılan 597 / 1200-1201 tarihli sikkesinden anlaşılmaktadır (Koçnev 1997: 267, n. 1090). Hanefî fıkıh ve usulüne de vakıf olan Hârizmşâh Tekiş, Hârizm’den Horasân’a çıktığı bir seferde boğaz iltihabı dolayısıyla hastalanarak vefat etti (20 Ramazan 596 / 4 Temmuz 1200) ve yerine oğlu Kutbü’d-Dîn Muhammed geçti (İbnü'l-Esîr XII: 133; Ebu'l-Ferec II 1982: 472).
Hârizmşâh Muhammed’in Cemeziyülevvel 600 / Ocak 1204 tarihinde Herât’a doğru sefere çıkarak, 1 Recep 600 / 5 Mart 1204’de şehri kuşatması ve buradaki Gür emirlerinden Alp Gazî’yi itaate zorlaması, Hind seferi ile meşgul olan Gür sultanı Şehâbü’d-Dîn’i, kalabalık bir ordu ile Hârizm üzerine yürümeye mecbur etti (Cüveynî 1999: 281-282). Gûrlulara tek başına karşı koyamayacağını anlayan Hârizmşah Muhammed, Kara Hıtâylardan yardım istedi. Kara Hıtâylarlar
Tarâzlı Tayangu komutasında “ateş gibi hızlı askerleri” ile yardıma koştular. Tayangu’nun maiyetinde Batı Türk Hakanlığı Semerkand tahtında bulunan “Sultanlar Sultanı” Kılıç Arslan Han Osmân b. İbrâhîm de vardı (Cüveynî 1999: 283). Bunun üzerine Gûr sultanı Şehâbü’d-Dîn geri çekilmeye mecbur oldu. Hârizmşâh Muhammed çekilmekte olan Gûr ordusunu takip ederek onları Hezaresb’de savaşa zorladı ve yapılan savaşta Gûrlular hezimete uğradı. Hârizmşâh bu zaferden sonra Gürgene’e dönerken, Kara Hıtâylar savaştan kurtulan Gür sultanı ve maiyetini takibe devam ettiler ve onlara Afganistân'in kuzeyinde yer alan Endhûd’da yetiştiler (1 Safer 601 / 28 Eylül 1204) (İbnü’l-Esîr XII: 155; Cüveynî 1999: 283-284). Kara Hıtâylar, Gür sultanı Şehâbü’d-Dîn’in karşı koyamayacağı kadar büyük bir ordu ile saldırıya geçtiler. Gür sultanı mağlup olarak elli bin adamını kaybetti ve geriye kalan yüz adamı ile Endhûd kalesine sığındı. Bu sırada araya Kılıç Arslan Han Osman girdi ve arabuluculuk görevi üstlendi. Zira, dinî terbiyesi ve duyguları, bir İslam sultanı olan Şehâbü’d-Dîn’in “kafir” Kara Hıtâyların eline düşerek öldürülmesine izin vermiyordu. Kaldı ki, onun öldürülmesi, Ceyhûn boyları ile sınırlı olan Kara Hıtây hakimiyetinin rakipsiz olarak batıya doğru yayılmasına neden olabilirdi (İbnü'l-Esîr XII: 157; Cüveynî 1999: 284).
Kılıç Arslan Han Osmân, Şehâbü’d-Dîn’e haber göndererek, Kara Hıtâylara her şeyini bırakması karşılığında kendisini kurtarabileceğini bildirdi. Bu teklifi kabul eden Şehâbü’d-Dîn, bütün hazinesini ve silahlarını Kara Hıtâylara teslim ederek hayatını kurtardı. İbnü'l-Esîr’in rivayetine göre, Kılıç Arslan Han Osmân, mağlup Şehâbü’d-Dîn’i kurtarmak için bir hileye başvurdu. Şehâbü’d-Dîn’in bu zayıf durumuna rağmen onu yenmekte zorlandıklarını, şimdi ise yardımcı kuvvetlerinin geldiğini, bu durumda onu yenmenin ve ondan kurtulmanın mümkün olmayacağını, bu nedenle barış yapmanın daha uygun olduğunu söyleyerek, Kara Hıtâyları ikna etti. Daha sonra, Şehâbü’d-Dîn’e gizlice haber göndererek barışa hemen razı olmamasını, bir süre dayattıktan sonra kabul etmesini istedi. Kara Hıtây elçileri gelince Şehâbü’d-Dîn, yardımcı kuvvetlerini beklediğini söyleyerek sözü uzattı ve kuvvetliymiş gibi göründü. Nihayet, Kara Hıtâyların Ceyhûn nehrinin doğu yakasına geçmesi ve iki tarafın birbirlerinin topraklarına tecavüz etmemesi şartı ile bir anlaşma yaptılar (İbnü’l-Esîr XII: 157).
Hârizmşâh Muhammed, Gazne ve Horasân’ın bir bölümüne hakim olan Gür sultanı Şehâbü’d-Dîn’in 2 Şaban 602 / 12 Mart 1206 tarihinde öldürülmesi
üzerine Ceyhûn boyundaki Kara Hıtâylar, Hârizmşâhlar ve Gûrlulardan meydana gelen üçlü denge bozuldu (İbnü'l-Esîr XII: 174-175). Hârizmşâh Muhammed bu oluşan yeni durumu kendi lehine çevirmek ve bölgedeki karışıklıklardan yararlanmak amacı ile, Belh’i 30 Rebiyülevvel 603 / 4 Kasım 1206 tarihinde İ‘mâdü’d-Dîn Ömer’den aldı ve Tirmiz üzerine yürüdü. Tirmiz’de İ‘mâdü’d-Dîn’in oğlu Behrâmşah bulunuyordu. Tirmiz hakimi mukavemet etme arzusunda idi. Ancak, bu sırada hem Hârizmşahlar, hem de Kara Hıtâyların oluşturduğu tehdidin yanı sıra, Gazne’de vaki olan karışıklıklar nedeni ile şehrin Kara Hıtâylara verilmesini şart koşarak, Hârizmşâh Muhammed’e verdi (İbnü'l-Esîr XII: 189; Cüveynî 1999: 288). Hârimşâh Muhammed, Kara Hıtâyların Ceyhûn batısına sızmalarını önlemek için sözünde durdu ve şehri Kara Hıtâylara bıraktı. İbnü'l-Esîr’e göre, onun bu davranışı, halk arasında çok kötü bir nam bırakmasına ve çok ağır tenkitlere maruz kalmasına neden oldu (İbnü'l-Esîr XII: 189). Hârizmşâh Muhammed, bu tepkilerden dolayı olsa gerek, şehri Kara Hıtâylar adına, onların Mâverâünnehr’deki Müslüman tâbii Kılıç Arslan Han Osmân'a teslim etti (Cüveynî 1999: 288). Bununla birlikte İbnü'l-Esîr, Hârizmşâh Muhammed’in şehri bir taktik icabı Kara Hıtâylara verdiğini ilave etmektedir (İbnül Esîr XII: 189).
Batı Türk Hakanlığında meydana gelen iç siyasî gelişmeler, Hârizmşâh Muhammed’e, hem bölge istikrarının sağlanması hem de buradaki “kafir” Kara Hıtây hakimiyetinin ortadan kaldırılması için gerekli olan fırsatları sunuyordu. Buhârâ’da yönetimi elinde bulunduran Âl-i Burhân ailesinden “Sadr-ı Cihân” Muhammed b. Ahmed b. Abdü'l-Azîz b. el-Mâze, 603 /1206-1207 yılında hacca gitmiş, gösterişli ve ihtişamlı yolculuğundaki davranışları yüzünden hacıların tepkisi ile karşılaşmış ve onlar tarafından “Sadr-ı Cehennem” olarak adlandırılmıştı (Avfî 1898: 88; İbnü'l-Esîr XII: 209). Onun Buhârâ’daki yokluğundan yararlanan Sencer adındaki bir kalkan satıcısı, kendisine “Melik Sencer” adını vererek isyan etti ve halkın saygı duyduğu insanlara eziyet etmeye başladı. Bu durumdan oldukça rahatsız olan Buhârâ ileri gelenleri, Hârizmşâh Muhammed’e mektuplar yazarak hem Kara Hıtâylardan hem de Kara Hıtâyların tedip etmekle mesul olduğu kalkan satıcısı Sencer’den kurtulmak istediklerini bildirdiler (Cüveynî 1999: 296; Mirhond IV: 711).
Batı Türk Hakanlığı hakanı Kılıç Arslan Han Osmân da Kara Hıtây hakimiyetinden ve vergi memurlarının baskısından bir hayli sıkılmıştı (İbnü'l-Esîr XII: 211). Kılıç Arslan Han Osmân, saltanat tahtına oturunca Kara Hıtây Gür
Han’a itaatini bildirmiş, Gür Han da ödeyebileceği bir miktarda vergi yükleyerek onu tahtında bırakmıştı. Bu şekilde Kılıç Arslan Han Osmân, refah ve güvenliğini sağlamış, ne zaman Gür Han’ın yanına gitse büyük bir ikram ve izzet ile karşılanmıştı. Ne var ki, Gür Han’ın dillere destan güzel kızı kendisine verilmeyince kırılıp, incindi. Bu nedenle, ülkesindeki emir ve yöneticileri yanına çağıran Gür Han’ın davetine icabet etmedi (Cüveynî 1999: 331). Diğer taraftan, devletin ileri gelenleri ve çevre bölge hakimleri Kılıç Arslan Han Osmân’ı, Gür Han gibi Müslüman olmayan bir hükümdara itaat edip, ona vergi verdiği için yeriyorlardı (Cüveynî 1999: 331-332). Bütün bunların tesiri ile Kılıç Arslan Han Osmân, Hârizmşâhlara meyletmeye başladı. Hârizmşâh Muhammed’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Yüce Allah’ın sana vermiş olduğu büyük bir saltanat ve devlete şükran borcu olmak üzere kafirlere karşı savaşa çıkarak onları İslam ülkesinden kovup, İslam topraklarını küfrün tahakkümünden kurtarman, Müslümanları başına gelen musibetlerden uzaklaştırman ve mallarını koruman gerekir. Bunun için de biz sana Kara Hıtâylara karşı girişeceğin savaşta yardım edeceğiz. Onlara vermekte olduğumuz vergileri, artık, sana ödeyeceğiz. Ayrıca, adını hutbelerde okutup, sikkelerimize yazdıracağız (İbnü’l-Esîr XII: 211).”
Bu gelişmelerden haberdar olan Gür Han, otuz bin kişilik bir orduyu Kılıç Arslan Han Osmân üzerine gönderdi. Gür Han’ın ordusu Semerkand’ı yeniden ele geçirdi, ancak, burası Gür Han’ın hazinesi sayıldığından tahrip edilmedi. Bu sırada Küçlük karşısında zor durumda kalan Gür Han, ordusunu Semerkand’dan geri çağırdı (Cüveynî 1999: 307-308). Kılıç Arslan Han Osmân’ın yardım talebini ele almakta olan Hârizmşâh Muhammed, “Sizin bana verdiğiniz bu sözde durmayacağınızdan korkuyorum.” diye cevap gönderince, Buhârâ ve Semerkand halkının ileri gelenlerinden bir heyet Kılıç Arslan Han Osmân’dan sözünde duracağı konusunda teminat aldıktan sonra, Hârizmşâh Muhammed’in yanına Hârizm’e giderek, onu Mâverâünnehr’e davet ettiler (İbnü’l-Esîr XII: 211-212). Zaten, hala Kara Hıtâylara vergi ödemekte olan Hârizmşâh Muhammed, Kara Hıtây vergi memurlarının küstahlıklarından bıkmıştı. Bu yüzden Kara Hıtâylar ile aralarındaki anlaşmayı bozmak için bahane arıyordu. Nitekim, Kara Hıtây elçilerinin başındaki Tûsî’yi öldürtüp nehre attırmıştı (Cüveynî 1999: 296). Üstelik şimdi, Kara Hıtây Gür Han'ı, emirlerinden Küçlük’ün isyanı ile karşı karşıya idi (Cüveynî 1999: 307; Mirhond IV: 711). Bu şartlarda Hârizmşâh Muhammed, Batı Türk Hakanlığı’nın yardım isteğini kabul etti.
Hârizmşâh Muhammed, 604 / 1207-1208 yılında Hârizm’de ordusunu toplayıp, hazırlıklarını yaptıktan sonra, Ceyhûn nehrini aşarak Buhârâ üzerine yürüdü. Buhârâ’da bir direnişle karşılaşmadan şehri ele geçirdi. Kalkan satıcısı Melik Sencer’i yakaladı ve onu, Amûye’ye göndererek cezalandırdı (Cüveynî 1999: 296: Avfî II “1903” 1361: 393). Bu arada Avfî, şair Şehâbî Gazâl Hocendî’nin Melik Sencer’i yeren bir şiirini nakletmiştir (Avfî II “1903” 1361: 393). Nesevî de Melik Sencer’i, Hârizmşâh Muhammed adına Hârizm’de növbet çalan yirmi yedi hükümdar arasında Buhârâ hakimi olarak zikretmiştir (Nesevî 1344: 33). Buhârâ kalesini tamir ettiren (Nerşahî 1363: 35) Hârizmşâh Muhammed, Buhârâ’dan Semerkand’a yöneldi. Önden haberciler göndererek Kılıç Arslan Han Osmân’a gelmekte olduğunu bildirdi. Kılıç Arslan Han Osmân, bundan çok memnun olarak, sözünde durduğunu ve itaat ettiğini göstermek için, onun adına sikke bastırdı ve hutbe okuttu. Semerkand halkı da Hârizmşâh Muhammed’in gelişini büyük bir coşku ile karşıladı. Hârizmşâh Muhammed ve Kılıç Arslan Han Osman aralarında Kara Hıtâylara karşı nasıl bir tedbir alınacağı konusunu görüştüler ve bu meselenin çözümünde güç birliği etmeye karar verdiler. Daha sonra, Hârizmşâh Muhammed, tedbir olarak şehrin kale duvarlarının tamir edilmesini emretti ve annesi Türkân Hatûn’un akrabalarından Tört Aba’yı Kılıç Arslan Han Osmân’ın yanına temsilcisi sıfatı ile bıraktı (Cüveynî 1999: 297; İbnü'l-Esîr XII: 212; Mirhond IV: 711).
Merkezî Mâverâünnehr’i himayesine alan Hârizmşâh Muhammed’e, Özkend’de bulunan Kadir Han Ahmed b. İbrâhîm de itaatini bildirdi ve sikkelerinde onun adına yer verdi (607 / 1210-1211) (Koçnev 1997: 270). Artık, Kara Hıtâylar ile savaş kaçınılmazdı ve Hârizmşâh Muhammed, Cüzcânî’ye göre, dört yüz bin kişiden oluşan kalabalık ordusu ile Kara Hıtâylar üzerine sefere çıktı (Cüzcânî I 1363: 308). Gür Han, Hârizm ordusunu karşılamak üzere yaşlı ve tecrübeli veziri Tarazlı Tayangu’yu görevlendirdi. Tayangu da “karınca sürüsü kadar” kalabalık bir ordu hazırladı. Rebiyülevvel 607 / Ağustos-Eylül 1210 tarihinde1 İlamış2 sahrasında yapılan savaşı, Kara Hıtâylar kaybetti. Tayangu yaralı olarak esir alındı ve Hârizm’e gönderildi. Hârizmşâh Muhammed’e “İkinci İskender” lakabı verildi ise de o bunu beğenmedi ve saltanatı uzun olmasından dolayı “Sultan Sencer” adını kendine layık gördü (Cüveynî 297-299; Mirhond
-
IV: 712; Şebânkâreî 1376: 138). Hârizmşah Muhammed, bu zaferden sonra dönüşünde, bir türlü itaat çemberine girmek istemeyen Kılıç Arslan Han Osmân’ın amcasının oğlu, Otrâr (Farab) hakimi Tâcü’d-Dîn Bilge Han1 üzerine yürüdü. Hârizmşâh Muhammed’in ordusunun kalabalıklığını gören Tâcü’d-Dîn Bilge Han, “Çaylağın, şahinin pençesinden mücadele ile kurtulamayacağını” gördü ve elinde kılıç olduğu halde bir parça kumaşla dışarı çıkarak itaatini sundu. Affedilen Tâcü’d-Dîn Bilge Han, maiyeti ile Nesâ’ya gönderildi (Cüveynî 1999: 300-301; Nesevî 1344: 34).
Otrâr seferinden Semerkand’da dönen Hârizmşâh Muhammed, Kara Hıtâylara karşı yanında yerini alan Kılıç Arslan Han Osmân’ın isteği üzerine kızı Han Sultan'ı ona verdi. Düğünün yapılması ve aralarındaki dostluğun pekiştirilmesi için Kılıç Arslan Han Osmân'ı da beraberinde Hârizm’e götürdü (Cüveynî 1999: 332). Hârizmşâh Muhammed, Hârizm’e gelince eğlence meclisi düzenledi ve esir Tayangu’yu nehre attırarak boğdurdu (Cüveynî 1999: 301). Kendisine “Zillullah fî’l-‘Ard (Allah’ın yer yüzündeki gölgesi)” unvanı verildi. Hârizmşâh Muhammed’in, iki eşit hükümdar statüsünde muamele yaptığı Kılıç Arslan Han Osmân, zifaftan sonra Mâverâünnehr’e dönmek istedi. Ancak, Türkân Hatun, izzet ve ikram nişanesi olarak damadın bir yıl kız evinde kalması adetine uyarak, onu bir yıl Hârizm’de tutmak istedi (Cüveynî 1999: 332). Bu arada Cend hakimi Kadir Han isyan bayrağını çekmiş bulunuyordu. Hârizmşâh Muhammed bu isyanı bastırmak üzere Cend tarafına yöneldiği sırada Kara Hıtâylar Semerkand önlerine gelip şehri kuşattılar. Kara Hıtây ordusu Semerkand yakınındaki nehrin kenarına ordugahını kurdu, ancak, yaptığı bir çok saldırı, Semerkand’da bulunan askerler tarafından püskürtüldü. Kara Hıtâylar, bu başarısız saldırılarının yanı sıra, durumdan haberi olan Hârizmşâh Muhammed’in Cend’den Semerkand’a doğru yöneldiğini ve diğer taraftan, Küçlük Han’ın Kara Hıtây ülkesini istila ettiğini öğrenince, kuşatmayı kaldırarak geri çekildiler (Cüveynî 1999: 302). Bir süre sonra Hârizmşâh Muhammed Semerkand’a geldi. Ancak, Kılıç Arslan Han Osmân'ı yanında göremeyen halk, endişeye kapıldı ve bazı dedikodular etrafa yayıldı. Bunun üzerine Hârizmşâh, güvendiği bir grup adamını Kılıç Arslan Osmân ve hanımını getirmeleri için Hârizm’e gönderdi.
Nihayet, Kılıç Arslan Han Osmân maiyeti ile Hârizm’den Semerkand’a gelebildi (Cüveynî 1999: 332).
Kılıç Arslan Han Osmân, Semerkand’da geldikten bir yıl sonra, Semerkand’daki Hârizmlilerin halka karşı kötü, çirkin, kaba davranışları ve uygulamalarından bıktı. Bu nedenle, Kara Hıtâylar ile olan eski ittifakını bozduğuna ve onların itaatinden çıktığına pişman oldu. Kara Hıtây Gür Han’a haber göndererek, Semerkand’ı kendisine teslim edeceğini ve tekrar kendisini metbû tanıyacağını bildirdi (İbnü'l-Esîr XII: 220). Gür Han, bu talebi olumlu karşıladı ve daha önce vermediği kızını Kılıç Arslan Han Osmân ile evlendirdi (Cüveynî 1999: 332). Kara Hıtâyların desteğini arkasına alan Kılıç Arslan Han Osmân, Semerkand’da bulunan bütün Hârizmlilerin öldürülmelerini emretti. Bundan başka, Hârizmşâh’ın yakın adamlarım tutuklattı. Semerkand’da yaşayan Hârizmliler, rivayete göre, öldürüldükten sonra iki parçaya ayrılıp, kasapların eti astığı gibi çarşı ve pazarlarda asılıyorlardı (İbnü'l-Esîr XII: 220). Kılıç Arslan Han Osmân, kendi hanımı olan Hârizmşâh’ın kızı Han Sultan’ı öldürmek üzere kaleye doğru yürüdü. Han Sultan kale kapılarını kapattırarak, cariyeleri ile kendini savunmaya çalıştı ve kocasına haber göndererek; “Ben bir kadınım. Bir kadını öldürmek son derece ayıp bir şeydir. Öldürülmeme sebep olacak sana karşı herhangi kötü bir davranışta bulunmadım. Beni öldürmemen, sonuçta senin için çok daha iyi bir davranış olur. Allah’tan kork ve bana ilişme.” dedi. Bunu üzerine Kılıç Arslan Han Osmân, onu kontrol altında tutmayı yeğleyerek kale kapılarına bekçiler koydu ve kuşatmayı kaldırdı (İbnü'l-Esîr XII: 221).
Hârizmşâh Muhammed bütün bu olup bitenleri kızı Han Sultan ve Semerkand’dan kaçmayı başaran Hârizmliler vasıtası ile öğrenince, Hârizm’de oturan bütün Semerkandlıların öldürülmelerini emretti. Fakat, Türkân Hatun bu emrin uygulanmasını önledi (İbnü'l-Esîr XII: 221). Sadece, Hârizm’de rehin bulunan Kılıç Arslan Han Osmân’ın kardeşi Ötegin’i hapsettirdi. Daha sonra kalabalık bir ordu ile Semerkand’a yürüdü (Cüveynî 1999: 333). Semerkand önlerine geldiğinde Kılıç Arslan Han Osmân’a yolladığı bir mektupta; “Senin bu yaptığını hiçbir Müslüman yapmaz. Müslümanların kanlarını heder ettin ve onları akıtmayı mübah saydın. Senin bu yaptıklarını aklı başında ne Müslüman ne de kafir bir kimse yapar. Ama buna rağmen yüce Allah, daha önce işlemiş olduğun günahlarını affeder. Bunun için şehirden çıkıp istediğin tarafa gidecek olursan seni de affederiz (İbnü'l-Esîr XII: 221).” şeklinde sitemlerde bulundu ve şehri terk etmesini istedi, böylece hem kendisi hem de şehir halkı canlarını
kurtarabilirdi. Ancak. Kılıç Arslan Han Osmân bu teklifi kesin bir dille reddetti; “Şehirden çıkıp gidecek değilim, sen de elinden geleni ardına koyma (İbnü'l-Esîr XII: 221).”
Hârizmşâh Muhammed, bütün orduya genel bir saldırı emri verdi. Hârizm askerleri şehir üzerine saldırıya geçerek, tırmanmak üzere surlara merdiven dayadı. Rivayete göre, Hârizm ordusu o kadar arzulu idi ki, hiç bir şehir bu kadar süratle alınmış değildi (İbnü'l-Esîr XII: 221-222). Hârizmşâh Muhammed, askerlere şehrin yağmalanması konusunda izin verdi. Halk üç gün boyunca kılıçtan geçirildi. İbnü'l-Esîr, şehir halkından yüz bin kişinin öldürüldüğünü, duyumlara dayanarak nakletmiştir (İbnü'l-Esîr XII: 222). On bin kişinin öldürüldüğünü söyleyen Cüveynî daha makul bir rakam vermiştir (Cüveynî 1999: 333). Bundan başka bir çok kişi de esir alındı. Şehirde yalnız, Kılıç Arslan Han Osmân'ın Hârizmlilere karşı yaptığı davranışları doğru bulmayan yabancı tüccarlara dokunulmadı ve onların iş yerleri yağmalanmadı. Daha sonra, kapılarını kapatarak iç kaleye sığınmış olan Kılıç Arslan Han Osmân üzerine saldırıya geçildi (Cüveynî 1999: 333).
Kılıç Arslan Han’ın yakalanması hakkında İbnü'l-Esîr ve Cüveynî farklı bilgiler verir. Cüveynî’ye göre, “Ceylanın av arslanına karşı koyamayacağı gibi” kendisinin de Hârizmşâh Muhammed’in ordusuna karşı direnemeyeceğini anlayan Kılıç Arslan Han Osmân, bir kılıç ve bir kefenle Hârizmşâh'ın huzuruna geldi. Semerkandlı seyyidler, salihler, imamlar ve alimlerin ellerinin üzerinde Kur’an-ı Kerîm'i tutarak Hârizmşâh Muhammed'den şefaat istemeleri, sadece, şimdiye kadar on bin kişinin öldürüldüğü şehir halkının daha fazla kayıp vermesini önleyebildi. Hârizmşâh Muhammed, huzura getirilen Kılıç Arslan Han Osmân’a “Ey şerefsiz adam! Benim yüzümden karını küçük görüyor ve ona kaba davranıyorsan, o artık senin karın değildir. Böyle insanlığa sığmayan hareketleri nasıl yapabildin?” diyerek tahkir etti ve azarladı. Kılıç Arslan Han Osmân, utancından başını öne eğerek hiçbir cevap vermedi. Hârizmşâh Muhammed, her şeye rağmen onu öldürmek istemedi. Ancak, kızı ve Kılıç Arslan Han Osmân'in karısı Han Sultan’ın ısrarı üzerine 609 / 1212-1213 tarihinde bir gece hayatına son verdiler (Cüveynî 1999: 333).
İbnü’l-Esîr’in rivayeti ise bira daha kısa ve farklıdır. Buna göre, Kılıç Arslan Han Osmân'in kalbine korkuyla dolup taştığından af dilemek için Hârizmşâh Muhammed’e adam gönderdi. Fakat, Hârizmşâh Muhammed,
“Benim katımda ona verilecek her hangi bir af yoktur.” şeklinde ret cevabı verdi. Ardından bütün ordu iç kaleye doğru saldırıya geçti ve Kılıç Arslan Han esir alınarak, Hârizmşâh Muhammed’in huzuruna getirildi. Kılıç Arslan Han Osmân, tekrar af diledi ise de affedilmedi ve işkence ile yavaş yavaş öldürüldü. Ayrıca, Kılıç Arslan Han Osmân’ın akrabalarından bir grup onunla birlikte idam edildi (İbnü’l-Esîr XII: 222; Cüzcânî I 1363: 309). Hatta, hanlık (Afrâsyâb) hanedanına mensup bir tek fert bırakılmamıştı (İbnü’l-Esîr XII: 222).
Hârizmşâh Muhammed, Kılıç Arslan Han Osmân ve akrabalarını öldürdükten sonra, halkın gönlünü almaya çalıştı. Semerkand’ı kendine başkent yaparak, yeni bir cami ve bir saray yapılması emrini vererek, imar faaliyetine başladı. Fergâna ve Türkistân hakimlerine elçiler göndererek, onları kendine itaat etmeye davet etti (Cüveynî 1999: 333; Barthold 1990: 389). Sonuçta, zaten Kara Hıtây devletinin Küçlük tarafından ele geçirilmesi ile Mâverâünnehr’de sona eren Kara Hıtây hakimiyeti, şimdi fiili olarak Hârizmşahların hakimiyeti altına girerek Batı Türk Hakanlığı ve hanedanı tamamen ortadan kalktı. Bu şekilde, İslam’ın doğu sınırındaki atlı çoban kavimlere ve Moğollara karşı set görevini üstlenen Kara Hıtây ve Batı-Doğu Türk Hakanlığımın ortadan kalkması, İslam’ın doğu kapısını savunmasız bıraktı. Dolayısı ile Akdeniz’e kadar bütün İslam coğrafyası yeni tehlikelere açık kalmakta idi. Nitekim Cüveynî’nin naklettiğine göre bu durumu daha o zaman Seyyid Murtaza b. Seyyid Sadreddin fark etmiş idi: “Aslında Hıtây kavmi, bizimle Yecüc-Mecüc kavmi arasında Zü'l-Karneyn setti gibidir. Bu set yıkıldığına göre, bu ülke barış yüzü görmeyecek, hiç kimse barış ve huzuru yeniden bulamayacaktır. Ben bu gün İslam’ın düştüğü duruma acıyorum (Cüveynî 1999: 300).”
1.5. Âl-i Burhân ile İlişkiler
Mâverâünnnehr’in Selçuklu hakimiyetine girmesi, hanedan ve bürokrat-ulema çatışmasına yeni bir boyut kazandırdı. Sultan Sencer, bu çatışmayı sona erdirmekten (Pritsak İA VI: 266-267) daha ziyade, yeğeni ve kayınpederi Arslan Han Muhammed vasıtası ile siyasî açıdan kendine bağladığı Batı Türk Hakanlığı’nda etkin bir rol oynayan Hanefi ulemasını da Hanefi fakihi Abdü'l-Azîz nezdinde kendine bağlamayı düşündü. Mâverâünnehr’deki muhaliflerden Ebû İbrâhîm İsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffar’ın oğlu “ez-Zâhid es-Saffâr” olarak tanınan Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl’i Merv’e götürerek orada ikamete mecbur
etti (Sem'ânî VIII 1980: 77; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 21). Onun yerine, Halîfe Ömer soyundan gelen ve ataları Mervli olan Hanefî fakihlerinden Abdü'l-Azîz b. Ömer b. Mâze’yi, kız kardeşi ile evlendirdikten sonra “Sadr” unvanı vererek, Mâverâünnehr’e gönderdi. Buhârâ’da ilk kez “Sadr” unvanı ile isimlendirilen Abdü’l-Azîz’den sonra, bu unvan onun bütün çocukları ve nesli için kullanılır oldu (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 45, 48). “Nu‘mânü’s-Sânî (ikinci Ebû Hanîfe)” olarak da anılan Abdü'l-Azîz’in, Buhârâ’da “sadâret”e intikali 495 / 1101-1102 yılından sonra idi (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 47-48; Pritsak 1952: ). Kendisi gibi, daha sonra yerine geçen çocuklarının da “Burhânü’d-Dîn ve Burhânü'l-Mille ve’d-Dîn” lakaplarını kullanmasından dolayı “Al-i Burhân (Burhan ailesi) adı ile tanındılar (Öngül DİA VI: 430) ve Buhârâ’da Saffâr ailesinin yerini aldılar.
Burhân ailesinin kurucusu “es-Sadru’l-Kebîr el-Mukaddem ve’l-Müctehid el-Muazzam Burhânü'l-Mille ve’d-Dîn Nu‘mânü’s-Sânî Bahrü'l-Me‘ânî” Abdülazîz 517 / 1123-1124 yılında öldü ve yerine oğlu Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ebu’l-Mefâhir Ömer geçti (Avfî I “1906” 1361: 332; Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 47; Barthold II İA: 839). Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ebu'l-Mefâhir Ömer, Mâverâünnehr’e doğru yönelen Kara Hıtây tehlikesi karşısında Batı Türk Hakanlığı hakanı Mahmûd b. Muhammed gibi, Selçukluların yanında yer aldı. Kara Hıtâylar 5 Safer 536 / 9 Eylül 1141 tarihinde Selçukluları ve müttefiklerini Katvân savaşında yenilgiye uğratarak Mâverâünnehr’i istila ettiler. Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ebu'l-Mefâhir Ömer, Kara Hıtâylara karşı direnmiş olacak ki, Gür Han’ın huzurunda öldürülerek Buhârâ’da Kellâbâd’a defnedildi (Ahmed b. Mahmûd II 1977: 52; Bundârî 1943: 249; Hüseynî 1943; 66; Fasîh el-Havâfî 1898: 160). Sadr Hüsâmü’d-Dîn Ebu'l-Mefâhir Ömer gibi, Kara Hıtâylar veya Buhârâ çevresindeki atlı çoban boylarla mücadeleleri sırasında öldürülen sadrlar nedeni ile, Âl-i Burhân mensuplarının “Şehîd” unvanı ile birlikte zikredilmiştir (Mu‘înü'l-Fukarâ 1339: 46; Barthold 1990: 377). Nitekim, Mücmel-i Fasîhî de Kara Hıtâyların Mâverâünnehr’i istila ederken bir çok sadrın öldürüldüğünü doğrulamaktadır (Fasîh el-Havâfî 1898: 160).
Kara Hıtâylar Mâverâünnehr’de duruma hakim olunca mevcut düzene dokunmadılar. Sadece, vergilerin tahsil edilmesi için Buhârâ’ya Atim Tegin (Alp Tegin) adında bir temsilci bıraktılar. Sadr makamına ise Tâcü'l-İslâm Ahmed b. Abdü'l-Azîz geçti. Gür Han, Mâverâünnehr’den ayrılarak Barshan tarafına gitti. Bir süre sonra Atim Tegin, adalet ve insafı bir kenara bırakarak halka zulüm etmeye başladı. Bunun üzerine bir grup Buhârâlı Barshan’a giderek Gür Han’a
ondan şikayetçi oldular. Gür Han, İslam ülkelerinin resmî yazışma usulüne uygun bir mektup yazdırarak Atim Tegin’e gönderdi. Besmele ile başlayan mektupta, “Atim Tegin aramızdaki mesafeyi uzak sanıyorsa, bilsin ki, rızamız ve hoşnutsuzluğumuz yakındır. Ahmed ne emrederse Atim Tegin onu yapsın, Ahmed de Hz. Peygamber ne emretmişse onu emretsin.” denmekte idi (Nizâmî Arûzî Semerkandî 1982: 68). Zira, Kara Hıtâylar için önemli olan ev başına aldıkları verginin düzenli olarak tahsil edilmesi idi.
Kara Hıtâylar, yardımları sayesinde ele geçirdikleri Mâverâünnehr’de Karlukların askerî açıdan siyâsî bir tehlike olmaya başlamalarının yanı sıra, Buhârâ ve Semerkand gibi şehirlere verdikleri ekonomik zararı önlemek için onları silah bırakmaya, Kaşgar taraflarına yerleşmeye ve ziraatle uğraşmaya zorladılar. Bunu kabul etmeyen Karluklar, Buhârâ’ya saldırıya teşebbüs ettiler. Bu sırada Buhârâ’da Sadr makamında bulunan Muhammed b. Ömer b. Abdii’l-Azîz b. Mâze, Karluklar Buhârâ’yı yağmalamadan ordusu ile yardıma gelmesi için Batı Türk Hakanlığı hakanı Çağrı Han Ali (553-556 / 1158-1160)’ye bir elçi gönderdi ve o gelinceye kadar Karlukları oyalamaya çalıştı. Karluklara gönderdiği elçiler vasıtası ile, “Daha dün kafirler (Kara Hıtâylar) bu bölgeye girdiler, ama yağmacılık yapmadılar, adam öldürmediler. Siz Müslüman gazilersiniz, sizin halkın malına el uzatmanız ve kan dökmeniz çok çirkin olur. Yağma ve soygun yapmayın, ben dilediğiniz kadar para ve mal vereyim.” dedi. Anlaşmanın şartlarını görüşmek üzere elçiler gelip giderken, Çağrı Han Ali ordusu ile aniden Karluklar üzerine baskın yaptı ve bir çoğunu kılıçtan geçirdi. Hezimete uğrayarak etrafa dağılan Karluklar takip edildi ve bir kısmı yakalanırken, bir kısmı da öldürüldü. Nihayet, Buhârâ ve çevresi Karluklardan temizlendi (İbnü'l-Esîr XI: 252-253).
Mâverâünnehr’in Kara Hıtâylar ve Hârizmşâhlar arasında mücadele alanı haline geldiği sıralarda Hârizmşâh Tekiş, Buhârâ üzerine yürüdü. Halkın desteğini alamamasına karşın, Buhârâ imamlarından büyük bir destek gördü. Şehri ele geçirdikten (594 / 1197-1198) (İbnü'l-Esîr XII: 118; Ebu'l-Ferec II 1987: 470) sonra Hârizm’e döndüğünde iki emirname yazdırarak onlara teşekkür etti (Bağdâdî 1898: 76; Barthold 1990: 365; Kafesoğlu 1992: 97). Halkın Kara Hıtâyların yanında yer alarak, Hârizmşahlara direnmesi, her halde gittikçe serveti artan Al-i Burhân ailesine karşı duyulan rahatsızlığın bir sonucu idi. Hârizmşâh Tekiş’in Buhârâ’daki hakimiyetinin kalıcı olmadığı, Batı Türk Hakanlığı hakanı Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (574-600 / 1178-1204)’in Buhârâ’da adına
basılan 597 / 1200-1201 tarihli sikkesinden anlaşılmaktadır (Koçnev 1997: 267, n. 1090). Kılıç Tamgaç Han İbrâhim b. Hüseyn’in saltanatının başlangıcında yani, 574 / 1178-1179 yılı aylarında Nerşahî’nin Târîhü Buhârâ’sının bir özetini kaleme alan Muhammed b. Zufer b. Ömer, eserini “Sadr-ı Sudûr-u Cihân” Abdü’l-Azîz b. (Ömer) b. Abdü'l-Azîz’e ithaf etmişti (Nerşahî 1363: 4; Barthold II İA: 839). Buhârâ yakınlarındaki Vabkend minaresi de bu Sadr adına yapılmıştır (Koçnev 1985: 109). Ekonomik ve siyasî açıdan Batı Türk Hakanlığı’na bağlı olan (Koçnev 1985: 110) Buhârâ’da, Avfi’nin kayıtlarına göre, Âl-i Burhân mensupları ile Kılıç Tamgaç Han İbrâhim b. Hüseyn arasında iyi ilişkiler söz konusu idi. Zira, Es-Sadru'l-Kebîr Burhânü'l-İslâm Tâcü'l-Mille ve’d-Dîn Ömer b. Mesûd b. Ahmed’in, Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm’e mektup ve hediyeler gönderdiği ve hakkında methiye şiirleri yazdığı Avfî tarafından kaydedilmiştir (Avfî I“1906” 1361; 170-171).
Buhârâ’da Al-i Burhân gücünü sadece dinden değil, her geçen gün artan servetlerinden de alıyordu. Kılıç Arslan Han Osmân b. İbrâhîm devrinde (599-608 / 1202-1212) Buhârâ sadrlarının en meşhuru Burhânü’d-Dîn Muhammed b. Ahmed b. Abdü’l-Azîz b. Mâze, altı bin fakihi himaye ediyordu (Nesevî 1344: 36). Nesevî’nin, Sadr-ı Cihân, Buhârâ hatibi ve Ebû Hanefi taraftarlarının başkanı (Nesevî 1344: 36) diye nitelediği Burhânü’d-Dîn Muhammed hakkında İbnü’l-Esîr, “Gerçekte Buhârâ şehrinin hakimi o idi. Kara Hıtâylara haraç öderdi. Şehri onlar adına vekaleten idare ederdi.” demektedir (İbnü'l-Esîr XII: 210). 603 / 1206-1207 Yılında hacca giden Sadr-ı Cihân Burhânü’d-Dîn Muhammed, yolda giderken hacılara iyi davranmaması hoşnutsuzluğa sebep oldu. Bağdâd’a geldiğinde ikram ile karşılanmış iken, dönüşünde bu davranışlarından dolayı ilgi görmediği gibi, hacılar tarafından “Sadr-ı Cehennem” diye adlandırıldı (İbnü'l-Esîr XII: 210). Hacıların ondan nefret etmesinin sebebini Avfi’nin naklettiği bir anekdot açıklar mahiyettedir; “Buhârâ sadrlarından biri hacca gitmiş idi. Servet ve görkem sahibi idi. Yükünü yüzden fazla deve taşıyordu. Sadr tahtırevanda oturuyor ve büyük ulemadan bir grup da beraberinde gidiyordu. Arafat’a yaklaştığında ayakları çıplak ve yaralı bir derviş, onu, bir kaide üzerinde giderken görünce, karşısına geçerek sordu: ‘Benim haccın sevabı ile seninkinin sevabı bir olur mu? Ben zorluklarla gidiyorum, sen şaşılacak bir nimetle gidiyorsun. Buhârâ sadrı cevap verdi: ‘Hâşâ, senin mükafatın ile benim mükafatım eşit olmaz... Zira, ben Allah’ın emrini yerine getiriyorum, ama sen Allah’ın emrinin aksine hareket ediyorsun. Bana demiştir ki, gücün yetiyorsa haccı ifa et. Sana ise, ‘elinizle kendinizi helak etmeyiniz’ demiştir. Şu halde ben davetliyim, sen mazeretlisin.
Ben misafirim, sen davetsizsin. Davetsize hürmet olmaz, misafire ise hürmet etmemek olmaz (Avfî 1898: 88).”
Sadr-ı Cihân Burhânü’d-Dîn Muhammed’in Buhârâ’daki yokluğundan yararlanan Sencer adındaki bir kalkan satıcısı, kendisine “Melik Sencer” adını vererek isyan etti ve halkın saygı duyduğu insanlara eziyet etmeye başladı (Cüveynî 1999: 296). Bazı araştırmacılara göre (Bathold II İA: 839; We Liang-tao 1986: 200), bir esnaf veya halk ayaklanması olarak değerlendirilen bu durum karşısında Sadrlar, Kara Hıtâylara sığındı. Onlardan aldıkları fermanlar bir işe yaramadığı gibi, Kara Hıtâylar, Melik Sencer’i tedip yoluna da gitmediler. Herkes borçlu ve müflis olmuş, köyler susuz ve mallar harap olmuştu ki, Avfî bu vaziyeti alaya alan şair el-Hekîm Şemsî el-A‘rac el-Buhârî’nin bir şiirini kaydetmiştir (Avfî II “1903” 1361: 385). Bu durumdan oldukça rahatsız olan Buhârâ ileri gelenleri, Hârizmşâh Muhammed’e mektuplar yazarak hem Kara Hıtâylardan hem de kalkan satıcısı Sencer’den kurtulmak istediklerini bildirdiler. Hârizmşâh Muhammed, 604 / 1207-1208 yılında Hârizm’de ordusunu toplayıp, hazırlıklarını yaptıktan sonra, Ceyhûn nehrini aşarak Buhârâ üzerine yürüdü. Buhârâ’da bir direnişle karşılaşmadan şehri ele geçirdi. Kalkan satıcısı Melik Sencer’i yakaladı ve onu, Amûye’ye göndererek cezalandırdı (Avfî II “1903” 1361: 393; Cüveynî 1999: 296; Mirhond IV: 711). Bu arada, Avfî de, şair Şehâbî Gazâl Hocendî’nin Melik Sencer’i yeren bir şiirini eserine almıştır (Avfî II “1903” 1361: 393). Nesevî de Melik Sencer’i, Hârizmşâh Muhammed adına Hârizm’de növbet çalan yirmi yedi hükümdar arasında Buhârâ hakimi olarak zikretmiştir (Nesevî 1344: 33). Nesevî, hac farizasını yerine getirerek Buhârâ’ya dönen Sadr-ı Cihân Burhânü’d-Dîn Muhammed’in akıbetini de kaydetmiştir. Buna göre, Bir süre Buhârâ Hânefîlerinin reisliğini ve hatîbliğini yaptıktan sonra Hârizmşâh Muhammed tarafından görevinden azledildi ve Hârizm’e gönderildi. 617 / 1220 Yılında Hârizmşâh’ın annesi Türkân Hatun, Moğolların önünden kaçmak zorunda kalınca Sadr-ı Cihân Burhânü’d-Dîn Muhammed ile kardeşi İftihâru’d-Dîn ve iki oğlu Azîzü’l-İslam ve Melikü’l-İslâm’ı Ceyhûn nehrine attırarak öldürdü (Nesevî 1344: 36; Barthold İA II: 840).
Âl-i Burhân’ın Buhârâ’da tesis ettiği teokratik hakimiyetin, siyasî ve ekonomik açıdan Batı Türk Hakanlığı'na tâbi olduğunu söyleyebilmek için bir çok sebep vardır. Nitekim, Âl-i Burhân’ın kurucusu Sadr Abdü’l-Âziz b. Mâze’nin 1102 yılından sonra Buhârâ’ya intikal etmesine rağmen, Semerkand tahtında bulunan Batı Türk Hakanlığı hakanı Arslan Han Muhammed (495-524 /
1102-1130) adına Buhârâ’da para basılmaya devam edilmiştir (Koçnev 1997: 258). Arslan Han Muhammed dahil olmak üzere Batı Türk Hakanlığı’nın son hakanı Kılıç Arslan Han Osmân (599-609 / 1202-1212)’a kadar Semerkand tahtına çıkan on üç hakandan beşinin adını Buhârâ’da basılan sikkelerde görmek mümkündür. Bunlardan geriye kalanlardan beşinin de saltanat süreleri oldukça kısa idi. Bu nedenle adlarına para bastırmaya yetecek bir süre tahtta kalamadılar veya paraları günümüze kadar gelmedi.1 Dolayısı ile, aralarındaki ilişkisinin mahiyeti belli değildir. Ancak, bu hakanların kaynaklarda “Buhârâ ve Semerkand hükümdarı” şeklinde tavsif edilmeleri, şehrin istilaya karşı korunması ile şehirde imar faaliyetlerinin bizzat bu hakanlar tarafından yürütülmüş olması, onların döneminde de Âl-i Burhân'ın Semerkand’a siyasî ve ekonomik açıdan bağlı olduğuna işaret etmektedir.2 Batı Türk Hakanlığı, Âl-i Burhân mensuplarına kendi adlarına para bastırma imtiyazı vermedi. Nitekim, Buhâra’da basılan hiçbir parada onların adına rastlanmaz (Koçnev 1993: 33). Şu halde onlar, taşradaki Batı Türk Hakanlığı hanedan mensuplarından, hatta yerel idarecilerden daha aşağı bir statüde ve ekonomik açıdan tamamen Semerkand’a bağlı olmak zorunda idiler. Elde ettikleri gelirin vergisinden veya ödemekle yükümlü oldukları vergiden en büyük payı şüphesiz ki, bütün bölgeyi hakimiyeti altında tutan Selçuklu, Kara Hıtây ve Hârizmşâh gibi hami devletler almakta idi. Buhârâ’nın atlı çoban boylardan korunması, imarı ile parasal ilişkilerden kaynaklanan bir takım haklar karşılığı olarak Batı Türk Hakanlığı’na da vergiden önemli bir pay düşmekte idi (Koçnev 1985: 110).
1 Koçnev, nümizmatik veriler çerçevesinde Batı Türk Hakanlığı ve Al-i Burhân ilişkisini incelediği bir çalışmasında, Batı Türk Hakanlığı’nda son on üç hakanının saltanat yıllarını içeren kronolojik bir tablo yaparak bunlardan hangilerinin Buhârâ’da para bastırdığını ya da bastırmadığını göstermiştir (Koçnev 1985: 106). Ancak, sonraki yıllarda yaptığı çalışmalarda bu tabloda yer alan hakan isimleri ve saltanat sıralarında bazı değişiklikler olmuştur. Bununla birlikte, Batı Türk Hakanlığı ve Al-i Burhân ilişkisi çerçevesinde Buhârâ’da basılan paralar konusunda bir değişiklik söz konusu değildir.
2Al-i Burhân devrinde Batı Türk Hakanlığı hakanlarının Buhârâ’daki imar faaliyetleri için bkz. İç Siyâsî Durum.
2. DOĞU TÜRK HAKANLIĞI
Böri Tegin İbrâhîm b. Nasr nezdinde Ali kolunun elde ettiği başarılar, Doğu Türk Hakanlığını teşkil eden Hasan kolunu bir araya gelmeye ve birilikte hareket etmeye zorladı. Nitekim, İbnü'l-Esîr 43 5 / 1043-1044 yılı olaylarında Mâverâünnehr’deki Türklere dair verdiği haberler arasında şu bilgiler vardır; “Balâsâgûn ve Türk ülkelerinin hakimi olan Seyfü’d-Devle (Arslan Han Süleyman) Müslüman bir hükümdardı. Kardeşlerinden ve akrabalarından bir kısmını itaat arz etmeye ikna etti ve ülkeyi onlar arasında paylaştırdı. Türk ülkelerinden bir çok yeri kardeşi Arslan Tegin1'e, Tarâz ve İsficâb'ı da diğer kardeşi Buğra Han (Muhammed b. Yûsuf)’a verdi. Amcası Togan Han (Muhammed b. Hasan)’a ise Fergâna’nın tamamını vermiş, Ali Tegin’in oğluna da Buhârâ, Semerkand ve diğer bazı yerleri bırakmıştı. Kendisi Balâsâgûn, Kâşgar ve Hoten2 ile iktifa etmişti (İbnü'l-Esîr IX: 397).”
Balâsâgûn ve Kâşgar'ın merkez kabul edildiği Doğu Türk Hakanlığı’nın başında bulunan Arslan Han Süleymân, yaptığı aile toplantısı ile zaten hanedan mensupları tarafından fiilen paylaşılmış olan ülkenin statükosunu tasdik ederek, aile içi kavgalara bir son vermek istemiştir. Bununla birlikte ileriye dönük bazı stratejik kararlar da alınmıştır. Zira, 43 5 / 1043-1044’de Buhârâ ve Semerkand, Tamgaç Han İbrâhîm b. Nasr'ın elinde idi. Buna rağmen Arslan Han Süleymân tarafından Ali Tegin oğluna Buhârâ ve Semerkand'ın verilmesi, kaybedilen yerlerin yeniden ele geçirilmesini amaçladıklarını göstermektedir. Nitekim, kısa süreli de olsa, bunda kısmen başarılı olunmuştur. Ali Tegin’in küçük oğlu olması muhtemel Hârûn b. Ali, 443 / 1051-1052’de Fergâna’da yer alan Kubâ ve Mergînân’ı ele geçirmeyi başarmıştır (Koçnev 2000: 201). Ancak, Arslan Han Süleymân'ın tâbileri arasında, merkezî Mâverâünnehr'i elinde tutan Tamgaç Han
1 Sikkelere göre Arslan Tegin, Arslan Han Süleyman’ın kardeşi değil, amcası Togan Han Muhammed’in oğlu Ahmed b. Muhammed idi ki, bu şahıs, Kaşgarh Mahmûd’un. olayın şahitlerinden birine dayanarak bahsettiği (Kaşgarh III 1992: 227-228), henüz Müslüman olmamış Türklerden müteşekkil yedi yüz bin kişilik ordunun başındaki Yabaku Türklerinden Bukâ BudraçT, kırk bin kişilik ordusu ile yenilgiye uğratarak onu esir almayı başaran Bekeç Arslan Tegin ile aynı şahıs idi (Koçnev 1993: 28-29).
İbrâhîm’in kardeşi ve Beyhakî’ye göre, 429-431 / 1037-1040 tarihleri arasında Fergâna bölgesinin merkezlerinden Özkend’de bulunan (Beyhakî 1982: 596, 609, 694) ‘Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr da vardı ki, nümizmatik veriler, ‘Aynü’d-Devle Muhammed b. Nasr’ın, Arslan Han Süleymân b. Yûsuf'a tâbi olarak 434 / 1042-1043, 441 / 1049-1050, 444 / 1052-1053 tarihlerinde Hocend’de, 445-447 / 1053-1056 tarihleri arasında ise Kubâ ve Mergînân’da bulunduğunu ortaya koymaktadır (Davidoviç IV 1998: 126-127; Koçnev 2000: 201; Koçnev 1993: 28).
Sikkelere göre 404-416 / 1013-1026 yılları arasında “Çağrı Tegin” ve 423 / 1031-1032’den itibaren ise “Arslan Han, Hakan, Kara Hakan” unvanları ile “Melikü’l-Maşrık / ve’s-Sîn, Emîrü’l-Umerâ, ‘İmâdü’d-Devle, Şerefü’d-Devle, Fahrü’l-Mille, ‘İzzü’d-Dîn, Nâsıru Emîri’l-Müminîn” İslâmî lakaplarını taşıyan (Koçnev 1993: 23) Ebû Şücâ Arslan Han Süleymân, 440 / 1048-1049’a kadar Fergâna’da bulunan amcası Togan Han Muhammed b. Hasan’dan sonra Fergâna vadisini paylaştırarak, İsfîcâb ve Tarâz’ı elinde bulunduran kardeşi Buğra Han Muhammed b. Yûsuf dan Fergâna vadi sinin kuzey kısmını Ahsiket ile beraber kendi hakimiyetine almıştır (Koçnev 1993: 28). Fakat, bu kez Togan Han Muhammed b. Hasan’ın oğlu Ahmed, 433 / 1041-1042 Kubâ ve Mergînân’da, 433 / 1041-1042 veya 436 / 1044-1045 ve 444 / 1052-1053 tarihlerinde Tûnket'te, 444 / 1052-1053, 447-449 / 1055-1058’de Barshan’da, 447? / 1055-1056’da Kuz Ordu’da, 448-449 / 1056-1058’de Uç’da hakimiyet tesis ederek büyük bir güç kazanmış bulunuyordu (Koçnev 1993: 28). Bu şehirlerde başarılarına paralel olarak adına bastırdığı sikkelerde “Arslan Tegin, Togan Tegin, Arslan İlig” unvanlarını kullanarak mevkiini yükseltti. Bundan başka, “Melikü’l-Maşrık, Senaü’d-Devle, Şemsü’d-Devle, Seyfü’d-Devle” İslâmî lakapları ile “Bâ Nasr ve Ebû'l-Muzaffer” künyelerini kullanan Arslan Tegin Ahmed b. Muhammed, ülkenin kuzey doğusunda Yabaku ve Basmil gibi henüz Müslüman olmamış Türk boylarına karşı savaşlar yapan Bekeç Arslan Tegin Gâzi ile aynı şahıs olmalı idi (Koçnev 1993: 28-29). Zira, bu sıralarda ondan başka ülkenin kuzey-doğusuna doğru hakimiyet tesis eden başka bir “Arslan Tegin” unvanlı hanedan mensubuna rastlanmıyor. Üstelik “Bekeç” unvanı, Kâşgarlı Mahmûd’a göre, teginlerin kullandığı bir unvan olup, “Beyceğiz” demek idi (Kaşgarî I 1992: 357-358).
Arslan Tegin Ahmed b. Muhammed, hakimiyet alanının doğal bir sonucu olarak, İslam beldeleri ile doğudaki Müslüman olmayan Türk boyları arasında bir
set vazifesi görmekte idi. Nitekim Kâşgarlı Mahmûd, Arslan Tegin Ahmed ile Yabaku Türkleri önderi Büke Budraç arasında cereyan eden savaşların hatırası olan anekdot ve şiirleri eserine kaydetmiştir. Yabaku Büke Budraç komutasındaki kalabalık bir ordu ile Arslan Tegin’in az sayıdaki ordusu arasında vaki olan ve buna rağmen, Arslan Tegin’in galip geldiği bir savaşı, Kâşgarlı Mahmûd, bizzat bu savaşa katılan gazilerin ağzından rivayet eder; Güya, yedi yüz bin askerden müteşekkil Büke Budraç'ın ordusunun, Müslümanlardan Arslan Tegin Gâzi’nin kırk bin askeri ile yaptığı savaştan mağlup olarak kaçmalarının sebebi şöyle imiş; esir alınan Yabakuların söylediğine göre, davullar çalınıp borular ötmeye başladığı zaman başlarının ucunda yeşil bir dağ görmüşler, dağdan bir takım kapılar açılmış, o kapıdan üzerlerine cehennem ateşi yağdırıyorlarmış, bundan korkmuşlar ve yenilmişler (Kaşgarî III 1992: 227-228). Bu türden rivayetlere menkıbelerde sıkça rastlanmaktadır ki, herhalde savaşı rivayet eden gaziler tasavvuf ehli mensuplarından idi. Kaşgarh Mahmûd’un rivayeti dinledikten sonra, bunun, Hz. Peygamber’in bir mucizesi olduğunu söyleyerek buna inanması (Kaşgarî III 1992: 227-228), onun da, mutasavvıflar ile bir bağının olabileceğini düşündürmektedir.
Kâşgarlı Mahmûd’un kayıtlarına göre Yabakular ile Arslan Tegin Ahmed arasında mücadele bir süre daha devam etti (Kaşgarî I 1992: 144). Büke Budraç yeniden etrafına “yiğit” Yabakuları topladı ve Arslan Tegin Gâzi üzerine yürüdü. Ancak, Arslan Tegin Gâzi tarafından yenilgiye uğratıldı (Kaşgarî II 1992: 312). Han (Arslan Han Süleymân)’a itaat eden Basmil ve Çomullar, anlaşmayı bozarak Doğu Türk Hakanlığı’na karşı harekete geçmeye hazırlandılar. Her taraftan asker topladılar. Ancak, Basmil ve Çomullar bu kez bizzat, gazilerin de desteğini alan Han (Arslan Han Süleymân) tarafından yenilgiye uğratıldılar (Kaşgarî I 1992: 459). Nümizmatik veriler, doğuda Müslüman olmayan unsurlarla savaşarak “Gâzî” unvanı almış hanedanın başka üyelerinin de bulunduğunu göstermektedir. 445 / 1053-1054 tarihli Uç sikkelerinde “Mu‘izzü'l-Mille Nâsıru’d-Devle” Yağân Tegin, “Gâzî” unvanı taşımaktadır (Koçnev 1997: 281, n.1231-2). Yağan Tegin Gâzî’nin adına 446? / 1054-1055 ve 448? / 1055-1056 Barshan sikkelerinde rastlamak mümkündür (Koçnev 1997: 281, n.1240; 282, n. 1251)
Arslan Han Süleymân’ın hakim olduğu Balâsâgûn, Kâşgar ve Hoten şehirleri her türlü bilim ve fen ile meşgul olan bilim adamlarının toplandığı cazibe alanlarındandı. Bunun sebepleri arasında, Arslan Han Han Süleymân’ın bilim adamlarına duyduğu saygı, onlara gösterdiği alaka ve verdiği hediyelerin yanı
sıra, hiç içki içmemek gibi dindar hakan portresini canlandırması sayılabilir (İbnü’l-Esîr IX: 233-234). Dindar hakan portresi ve uyguladığı politikalar, Batı Türk Hakanlığı’na muhalif ulema için bilhassa Kâşgar'ı önemli bir sığınak haline getirdiği gibi, çevre bölgelerde yaşayan ve henüz Müslüman olmayan Türk boyları arasında İslamiyet’in hızla yayılmasında önemli bir rol oynadı. Nitekim, İbnü'l-Esîr’in rivayetine göre, Yaz mevsimini Bulgar ülkesinde kışı da Balâsâgûn’da geçiren, Balâsâgûn ve Kâşgar taraflarında ise yağmacılık yapmakta olan henüz Müslüman olmayan on bin çadır halkı Safer 435 / 1043-1044 tarihinde Müslüman olmuştu. Hayvancılıkla geçindiği bilinen bu çadır halkı, bu yılda, yirmi bin baş koyun keserek kurban bayramını geçirmişlerdi. Temel sorunları hayvanlarını otlatacak yurtlar bulmak olan bu yeni Müslüman Türk boyları biner çadır halkı halinde ülke topraklarına dağıtılarak iskan edildiler. Zira, Müslüman olmaları ile, artık, onların bir araya gelmesini gerektirecek bir güvenlik sorunu kalmamıştı (İbnü’l-Esîr IX: 396-397).
43 8 / 1046-1047 yılına gelindiğinde ise Tibet tarafından gelen sayılamayacak kadar kalabalık bir Türk grubu Doğu Türk Hakanlığı topraklarına yerleştiler. Arslan Han Süleymân, onları gayet iyi karşıladı. Zira, onların amacı savaşmak değil, yerleşebilecekleri bir yurt bulmak idi. Nitekim, bu kalabalık Türk grubu, Arslan Han Süleymân’a elçiler göndererek kendilerine karşı iyi davranmasından dolayı ona, teşekkürlerini bildirdiler. Arslan Han Süleymân da onları İslam’a davet etti. Bu. kabul edilmemesine rağmen aralarında her hangi bir savaş vuku bulmadı (İbnü’l-Esîr IX: 407). İbnü'l-Esîr’in bu son kaydı, Ebu'l-Ferec’in aynı yıl yani, 438 / 1046-1047 yılı kayıtları ile birleştirilebilir. Ebu'l-Ferec’e göre, “Semerkand’ın Nasturî metropolidi, Halîfe’nin de sarayında okunan bir mektubu Katalikus’a yolladı. Mektupta deniliyordu ki: ‘yığın yığın saldıran çekirgelere benzer bir takım insanlar Tebit ve Hutan dağlarında, Büyük İskender’in vaktiyle set yaptığı yazılan gediği aştılar ve buradan hücum ederek Kâşgar’a kadar ilerlediler. Bunların başında yedi kral ve her kral ile beraber yedi yüz bin atlı bulunuyor. Büyük krallarının adı Nasarath’tır ve bu kelimenin manası Tanrı emri ile hüküm sürendir.1 Bu adamlar Hindliler gibi karadırlar. Yüzlerini yıkamadıkları gibi, saçlarını da taramıyorlar. Saçlarını örüyorlar ve bu örgüyü
1 Barthold, burada adı geçen yedi kraldan hareketle, bu kavmin, Cengiz Han devrinde Moğolistân'ın batı kısmını işgal ederek oturan Moğol kavmi Naymanlar olması gerektiğini, zira, sekiz anlamına gelen “Nayman”ın sekiz kabileye ayrılmış bulunduğunu söylemektedir (Barthold 1975: 163-164).
kalkan gibi kullanıyorlar. Ok kullanmakta son derece hünerlidirler. Yedikleri şeyler en sefil şeylerdir. Fakat merhametli ve adaletli kimselerdir. Bunların atları da et yemektedir (Ebu’l-Ferec I 1987: 303).”’
İbnü’l-Esîr’in 435 / 1043-1044 ve 438 / 1046-1047 yılları kayıtlarından bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Doğu Türk Hakanlığı ülkesine gelen mültecilerin “on bin çadır halkı” veya “sayılamayacak kadar çok Türk” şeklinde verilen nüfusunun doğruluğunu kontrol edebilecek bir başka kaynağa sahip değiliz. Ortaçağda bir çadır halkı nüfusunun beş ile yirmi kişi arasında değiştiği düşünülürse, ihtida eden mültecilerin nüfusu elli bin ile iki yüz bin kişi arasında değişmektedir. XI. Asrın ilk çeyreğinden Moğol istilasına kadar olan devrede İslam kaynakları, Balâsâgûn, Kâşgar ve Hoten çizgisinin doğusunda kalan ve İslam beldelerine yönelen Müslüman olmamış Türk ve Hıtây boylarının nüfusunu genellikle yüz bin ile yedi yüz bin kişi ya da çadır halkı arasında değişen rakamlarla veya da “kum yığını, sel suyu, karınca sürüsü, çekirge sürüsü gibi” tavsiflerle göstererek, nüfuslarının ne kadar kalabalık olduğuna vurgu yapmayı ihmal etmezler (Râvendî 1 1999: 168; Bundârî 1943: 249; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 50). îster İslam’ı kabul eden bu denli kalabalık atlı çoban unsurlar olsun, isterse ülkeye yerleştirilen ancak İslam’ı kabul etmeyen unsurlar olsun, onlar arasında İslam’ı yayma, öğretme ve tatbik arzusu, Batı ve Doğu Türk Hakanlığı merkezlerinde fıkıh tahsil etme ve fıkha dair eserler yazma ihtiyacını intaç etti ki, mesela, sadece Buhârâ’da altı bin fakihin Âl-Burhân’dan maaş aldığı (Nesevî 1344: 36) göz önüne getirilirse, elliden fazla önemli merkezin bulunduğu bütün ülkede fakihlerin toplam adedi bir hayli kalabalık olsa gerek. Bu arz talep doğrultusunda bozkırlarda ve kervan yollarında gönüllü gazilerin sığınağı olan ve aynı zamanda dinî işlevi de bilinen rıbatların çokluğu dikkat çekicidir. Hakanlardan zengin tüccarlara kadar hali vakti yerinde olanların yapımını üstlendiği rıbatların yalnız Maveraünnehr’de on bin adet olduğu yönünde İbn Hallikân’ın verdiği rakam doğru kabul edilirse (Marçais IX: 734; Köprülü 1942; 268), en az bu kadar rıbatın Seyhûn ötesindeki Türkistân sahasında mevcut olduğunu kabul etmek, rıbatların işlevi açısından daha kolaydır. Bu bakımdan, Arslan Han Süleymân ve diğer bazı hakanların Müslüman olmayan unsurları ülke içinde yerleştirmeleri, onları askerî bir tehlike olmaktan çıkarma, doğu sınırlarından gelebilecek saldırılarda onların askerî gücünden yararlanma ve belirli bir süreç dahilinde bu unsurların dolaylı olarak İslam’a girmelerini sağlamayı amaçlayan politikanın bir sonucu idi.
İbnü’l-Esîr’e göre, Arslan Han Süleymân, Tarâz, Şâş ve İsfîcâb taraflarını elinde bulunduran kardeşi Buğra Han Muhammed’in bölgesini elinden aldı. Bunun nedeni hakkında kaynak bir bilgi vermiyor (İbnü’l-Esîr IX: 234). Oysa biraz önce, Azimî Târîhi’ne göre Arslan Han Süleymân, yanında kardeşi Buğra Han Muhammed’in oğlu olduğu halde Mâverâünnehr’e bir saldırı gerçekleştirmişti 447 / 1055-1056 (Azimî 1988: 14). İki kardeş arasında alevlenen mücadele, Arslan Han Süleymân’ın esir düşmesi ve kardeşi Buğra Han Muhammed’in bütün ülkeye hakim olması ile sonuçlandı (İbnü’l-Esîr IX: 234). Buğra Han Muhammed’in adına basılan paralarda onun, “Hakan, Kara Han / Hakan, Melikü’l-Maşrık, Melikü’l-tslam, Kavvâmü’d-Dîn, Sultânü’d-Devle, Müşeyyidü’d-Devle, Müeyyidü’l-Mille, Zeynü’d-Dîn, Şerefü’l-İslam, Valiyü'l-Halîfetillah, Safiyyü Emîri’l-Müminîn” unvanları taşıdığı görülmektedir (Koçnev 1993: 23). Yer ve tarihleri silik ya da net okunamayan ‘44’? / 1049-? tarihli ve yeri belirsiz bir parada Buğra Kara Hakan unvanı ile zikredilen Buğra Han Muhammed’in tâbii Yağân Türk Tegin, unvanlarını taşıyan bir hanedan mensubu idi (Koçnev 1997: 285, n.1298). “Türk” unvanına bir de 450 / 1058-1059 tarihli Kuz Ordu paraları yazı üslubuna uygun paralarda Tonga Kara Hakan’a tâbi olan ve sadece “Türk” unvanının okunabildiği bir hanedan mensubunda rastlanmaktadır (Koçnev 1997: 286, n. 1318-9). Buğra Han Muhammed on beş ay saltanat sürdükten sonra, büyük oğlu Hüseyn Çağrı Tegin’i veliaht tayin etti. Ancak, Buğra Han Muhammed’in diğer karısından yaşça küçük olan İbrâhîm adında bir başka oğlu daha vardı. Kendi çocuğunu tahta geçirmek isteyen hatun, Buğra Han Muhammed’i zehirleyerek öldürdü. Ayrıca, hapiste bulunan Buğra Han Muhammed’in ağabeyi Arslan Han Süleymân’ı da boğdurdu. İbnü’l-Esîr bu olayın 439 / 1047-1048 yılında olduğunu söylemektedir (İbnü'l-Esîr IX: 234). Ancak, Beyhakî’nin verdiği 449 / 1057-1058 tarihi daha doğrudur ve nümizmatik verilerle de uyuşmaktadır (Beyhakî 1982: 211). İbrâhîm’in annesi, Buğra Han Muhammed’in yakın adamlarını da öldürdü ve küçük yaştaki İbrâhîm tahta geçirdi (İbnü’l-Esîr IX: 234).
İbrâhîm b. Muhammed, 449 / 1057-1058 tarihli Tarâz sikkesinde “Melikü'l-Âdil Arslan Hakan” unvanını kullanarak babasının mirasına sahip çıktı (Koçnev 1997: 286, n.1315). Ancak, ülkenin tamamını kesin olarak itaat altına alamadı ve diğer hanedan mensupları ile mücadeleye mecbur oldu. Tarih ve yeri silik bir parasındaki “Melikü'l-Muzaffer Arslan Kara Hakan” yazılarına bakılırsa bazı başarılar elde etti (Koçnev 1997: 287, n.1326). Nihayet, ordusu ile Barshan’da bulunan Yınâl Tegin üzerine yürüdüğünde mağlup oldu ve öldürüldü
(İbnü’l-Esîr IX: 234). Tarâz’da adına kesilen son para 454 / 1062 tarihli olup, burada “Melikü'l-İslâm” unvanı yazılıdır (Koçnev 1997: 286, n.1321). İbrâhîm b. Muhammed’in ölümü, iç çekişmeyi daha da alevlendirdi. Zira, sikkelerde yer alan isimler bir hayli çeşitli ve karmaşıktır ki, hanedanın bir çok mensubu bu çekişmeye dahil olmuş olmalıdır. 450 / 1058-1059 ve 451 / 1059-1060 tarihlerinde Kuz Ordu’ya Zeynü’d-Devle Tonga Han hakim durumda iken (Koçnev 1997: 286, n.1317), 454 / 1062 yılında Arslan Han Süleymân’ın oğlu “Arslan Tegin Burhânü’d-Devle” Eyyüb buranın yeni hakimi idi (Koçnev 1997: 286, n. 1320).
Batı Türk Hakanlığı’nda Tamgaç Han İbrâhîm, hem 447 / 1055-1056 yılında Arslan Han Süleymân’ın Mâverâünnehr’e yaptığı saldırıya karşılık vererek, hem de 449 / 1057-1058 tarihlerinden itibaren başlayan Doğu Türk Hakanlığı’ndaki iç karışıklıklardan yararlanarak hakimiyet alanını, Özkend, Ahsiket, Hocend, Tûnket, İsfîcâb, Şâş, Binket, Kuz Ordu (Balâsâgûn)’u içine alacak şekilde genişletmeyi başardı (Koçnev 1993: 30). Nitekim, sikkelere göre, 452? ve 458-460 yıllarında Özkend’de Dâvud b. İbrâhîm, “Köç Tegin” unvanı taşıyordu.1 450?, 452, ve 454 tarihlerinde Tûnket’de “Yağan Tegin ve Yemînü’d-Devle” unvanlarını haiz Ebu'l-Muzaffer Şuays b. İbrâhîm vardı. “Burhânü’d-Devle” Hızır b. İbrâhîm’in oğlu Yûsuf b. Hızır 460 yılında Kuz Ordu’da idi.2 Şu halde, Doğu Türk Hakanlığı ülkesinin Tamgaç Han İbrâhîm tarafından istila edildiği yönünde İbnü’l-Esîr’in verdiği bilgilerin, kısmen doğru olduğu söylenebilir (İbnü’l-Esîr IX: 235). Ancak, 460 / 1067-1068 tarihinde Tamgaç İbrâhîm’in felç olması ile, bu kez Batı Türk Hakanlığı’nda taht kavgasının başlamasını fırsat bilen Doğu Türk Hakanlığı, Tuğrul Han Yûsuf b. Süleymân ve oğlu Tuğrul Tegin Ömer nezdinde saldırıya geçti ve Hocend’e kadar kaybedilen bütün toprakları geri aldı (İbnü’l-Esîr IX: 235).
Nitekim, 461 / 1068-1069’da Mergînân ve 462 / 1069-1070’de Şâş ve Tarâz’da basılan paralarda Yûsuf b. Süleymân’ın “Tuğrul Kara Hakan ve ‘İmâdü’d-Devle” unvanlarına rastlanmaktadır. 462 / 1069-1070 tarihli Benaket, Çinançiket ve Gannac’da ise “Zeynü’d-Dîn ve Şerefü’d-Devle” unvanları taşıyan oğlu Tuğrul Tegin Ömer bulunmaktadır. Taşkend vahasında bazı alt tabilerin
adları da paralara yansımıştır. Gannac ve Çinaniket’de Nizâmu’d-Devle Mahmûd, Tûnket’de Tüzün Tegin Muhammed ve Benaket’de Safıyyü’d-Devle bunlardandır (Koçnev 1997: 287-288). Bu arada Batı Türk Hakanlığı’nda taht kavgasını kazanan Şemsü'l-Mülk Nasr adına basılan 465 / 1072-1073 Ahsiket ve Mergînân, 467 / 1074-1075 Özkend paraları, Şemsü'l-Mülk Nasr'ın en azından 465 / 1072-1073’den itibaren Fergâna bölgesini tekrar geri aldığını göstermektedir (Koçnev 1997: 256).
İbnü’l-Esîr’e göre, Balâsâgûn ve Kâşgar’a da hakim olan Tuğrul Kara Hakan Yûsuf b. Süleymân on altı yıl hüküm sürdü (İbnü’l-Esîr IX: 236). Onun adına kesildiği bilinen son sikke 472 / 1079-1080 yılında Tarâz’da basılmıştır (Koçnev 1997: 288, n.1342). Yerine geçen oğlu Tuğrul Tegin Ömer’in ilk işi, bu sırada Batı Hakanlığı’nda kulunç hastalığına yakalanarak tahtı kardeşi Hızır (Hasan Ay Tegin) b. İbrâhîm’e bırakan Şemsü'l-Mülk Nasr'ın durumundan yararlanarak Semerkand’a doğru saldırıya geçmek oldu (473 / 1080-1081). Ancak yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı (Sıbt İbnü'l-Cevzî 1968: 207). İbnü'l-Esîr, Tuğrul Tegin Ömer’in iki ay saltanatta kaldığını söylemektedir. Ona göre, Tuğrul Tegin Ömer’den sonra tahtı ele geçiren Buğra Han Harun yani, Tamgaç Han Hasan b Süleymân, yirmi dokuz yıl saltanat sürdükten sonra 496 / 1102-1103 yılında ölmüştür. Şu halde, Tamgaç Han Hasan b. Süleymân'ın en azından 467 /1074-1075 tarihlerinde Balasâgûn, Kâşgar ve Hoten’e hakim olarak tahta çıkmış olması gerekmektedir. Yûsuf Hâs Hâcib’in 462 / 1069-1070 yılında meşhur eseri Kutadgu Bilig'i Kâşgar’da tamamladıktan sonra Tamgaç Han Hasan b Süleymân’a ithaf ettiği kabul edildiğine göre, onun saltanat yılının başlangıcını daha geriye yani, 462 / 1069-1070 yılına kadar götürmek mümkündür (Arat 1999: XVIII; Barthold 1925: 222; Kafesoğlu 1980: 4; Genç 1981: 16). Tamgaç Han Hasan b. Süleymân'in bilinen ilk sikkesi 481 / 1088-1089’da Tarâz’da basılmıştır (Koçnev 1997: 288, n.1344). Şu halde bu karışık tabloyu şöyle izah etmek mümkün olabilir; Tamgaç Han Hasan, 462 / 1074-1075 yılında Balâsâgûn, Kâşgar ve Hoten’i kardeşi Tuğrul Kara Han Yûsuf un elinden alınca, askerleri kendine itaat arz etti ve ordunun desteğini kaybeden kardeşi ise Tarâz ve Şâş taraflarına çekilmeye mecbur oldu. Tuğrul Kara Han Yûsuf hayatının sonuna kadar Tarâz’da kaldı ve 473 /1080-1081’de yerine oğlu Tuğrul Tegin Ömer geçti. Tuğrul Tegin Ömer, Tarâz’ın 481 / 1088-1089 yılında Tamgaç Han Hasan b. Süleymân tarafından alınmasına kadar buradaki hakimiyetini muhtemelen korudu. Bu geçen süre zarfında babası ile, onun ölümünden sonra da bizzat
kendisi, Batı Türk Hakanlığı aleyhine genişleme, saldırı gibi faaliyet ve ilişkileri yürüttü.
Tamgaç Han Hasan, kendisine ithaf edilen Kutadgu Bilig’in Fergâna nüshasında “Hakanü'l-Ecell el-Müeyyid Nâsıru'l-Hakk ve’d-Dîn Tamgaç Uluğ Buğra Kara Han” unvanları ve “Ebû Ali” künyesi ile kaydedilmiştir (Arat 1999: XVII). Yine kendi döneminde Yarkend’de düzenlenen Arapça bir mahkeme kararı, 474 / 1081-1082 veya 494 / 1100-1101 tarihli olup (Barthold 1925: 223; Tekin 1975: 158), burada zikredilen unvanları bir hayli uzundur; “el-Hakanü’l-Ecell es-Seyyid el-Melik el-Müeyyidü’l-Muzaffer el-Mansûr ‘İzzü’d-Dîn Müşeyyidü’d-Devle el-Kâhire ve Burhânü'l-Mille el-Bâhire ve Kehfü'l-Ümme et-Tâhire Gıyâsü'l-Müslimîn Melikü'l-Maşrık ve’s-Sîn Tamgaç Buğra Kara Hakan (Barthold 1925: 223).” Bu vesikada onun ‘“İmâdü’d-Devle ve Sedâdü'l-Mille” unvanlarını haiz Çağrı Tegin Ebû Mûsâ Hârûn adında bir de oğlundan bahsedilmektedir (Barthold 1925: 223) ki, babasına tâbi olarak Yarkend’i yönetiyor olmalıdır (Togan 1966: 9). Ebû Zeyd Hibetullah b. Muhammed et-Taberî, Tamgaç Han Hasan’ın bir başka oğlu Togan Tegin Ebu’l-Muzaffer Memûn’a atfettiği eseri Bâhnâme’de Tamgaç Han Hasan, “Hârûn Kasafsîr? Kadir Hakan” ad ve unvanları ile kaydedilmiştir (Togan 1966: 10). Ebu'l-Futûh Abdü’l-Gâfır (Abdü’l-Gaffar) b. el-Hüseyn el-Alma‘î, yaşadığı Kâşgar’ın şehir tarihi ve Türk Hakanlığı tarihi açısından büyük bir önem arz eden eseri Târîhü Kâşgar'ı, Tamgaç Han Hasan devrinde yazdı (Karşî 1898: 130; Pritsak VI İA: 261). 486 / 1093 Yılında ölen babasından daha önce hayata gözlerini kapayan Ebu’l-Futûh Abdü’l-Gâfır’in bir de Mu'cemü Şuyûh adında esiri vardı ki, bunu, Sem‘ânî görmüş idi (Sem‘ânî X 1981: 310).
Tamgaç Han Hasan’ın bilime ve bilim adamına verdiği önem dolayısı ile, bilhassa Batı Türk Hakanlığı’nda takibata uğrayan muhalif ulemaya da kapısını açmıştır. Semerkandlı fakih Ebû Muhammed Mesûd b. Mahmûd b. Ahmed el-Harkânî, kendisine teklif edilen Harkân kadılığını kabul etmeyince, Kâşgar’a kaçmaya mecbur oldu ve ölünceye kadar Kâşgar’da kaldı (Sem‘ânî V 1980: 89). Bir başka muhalif Şemsü'l-Eimme Serahsî de hayatının sonuna doğru Şemsü'l-Mülk Nasr'ın hapsinden kurtularak Fergâna tarafına kaçarak Tamgaç Han Hasan’ın himayesine girdi ve onun dehlizinde yarım kalan eseri Mabsûd'u tamamladı (İbn Kutluboğa 1962: 52-53). Yine, Kâşgar muhitinde yetişen ve bir çok Türk beldesini dolaşan Mahmûd Kâşgarî, meşhûr eseri Dîvânü Lugâti’t-Türk'ü 466 / 1073-1074 yılında tamamlayıp, Hâlife Muktedî (467-487 / 1074-
1094)’ye Bağdâd’da sundu (Atalay 1992: XIV-XV; Genç 1981: 19). Onu bir çok yeri dolaşmaya mecbur bırakarak Bağdâd’a gelmeye iten sebep, hanedan mensubu babası Hüseyn b. Muhammed’in üvey annesi tarafından tahttan indirilmesi ve çocuklarının takibata uğramasıdır (Pritsak 1953: 245). Şayet, Pritsak’ın bu görüşü kabul edilirse Mahmûd Kâşgarî, Tamgaç Han Hasan’ın yeğeni idi.
Tamgaç Han Hasan saltanatının son dönemlerine doğru, Batı Türk Hakanlığını istila etmiş olan Selçukluların himayesine girmek ve Sultan Melikşah'ı metbû tanımak zorunda kaldı. Böylece Doğu Türk Hakanlığı fiilen olmasa da resmen tâbi bir devlet haline geldi (481 / 1088). Sultan Melikşah, Semerkand’ı kuşatıp Han Ahmed b. Hızır’ı esir ederek Batı Türk Hakanlığı’nı itaat altına aldıktan sonra Doğu Türk Hakanlığını da itaatine almak üzere Kâşgar’a doğru hareket etti (İbnü'l-Esîr X: 155). Esasen, Sultan Melikşah daha İsfahan’da iken Kâşgar’a kadar varmayı hedeflemiş idi. Nitekim, yıllık haracı Isfahân'a getiren Bizans imparatorunun elçisi de Mâverâünnehr’in fethinde hazır bulundu ve ancak, Kâşgar yolunda iken dönmesine izin verildi. Nizâmü'l-Mülk’ün tasarladığı plana göre bunun sebebi, Bizans imparatorunun Sultan Melikşah’a cizye ödediğini, onun hakimiyet sahasının genişliğini elçisinin görüp efendisine bildirmesini ve böylece, Bizans imparatorunun Sultan Melikşah’dan daha fazla korkması ve itaatten çıkmayı düşünmemesi için Kâşgar kapılarına kadar elçinin götürüldüğünü tarih kitaplarının yazarak bahsettiği bir ihtişam arzu edilmekte idi (İbnü'l-Esîr X: 154). Sultan Melikşah Özkend’e ulaştığında Tamgaç Han Hasan’a elçiler göndererek hutbenin kendi adına okunmasını ve sikkenin kendi adına basılmasını istedi. Tamgaç Han Hasan, bu istekleri yerine getirmek zorunda kaldı ve Özkend’e gelerek Sultan Melikşah’a itaatini arz etti (İbnü'l-Esîr X: 155). İbn Hallikan'ın söylediği gibi artık, Türk ülkesinin en uzağındaki Kâşgar’dan Kudüs’e kadar bütün topraklar Sultan Melikşah’a aitti (İbn Hallikân V: 284). Kazvînî’ye göre Melikşah Hıtây ve Hoten sınırına kadar gelmiştir (Kazvînî 1364: 435).
Tamgaç Han Hasan, bir süre sonra Mâverâünnehr’de patlak veren isyana karışan kardeşi Atbaşı hakimi Yakûb Tegin dolayısı ile tekrar Sultan Melikşah ile karşı karşıya gelmek zorunda kaldı. Semerkand isyanının ele başı Çiğillerden Aynü’d-Devle, Yakûb Tegin’den yardım istedi. Semerkand’a gelen Yakûb Tegin, anlaşmaya vardığı Aynü’d-Devle ile işlerin yürümeyeceğini anladı ve halkı ona karşı kışkırttı. Semerkand isyanını ve Aynü’d-Devle’nin öldürüldüğü
haberlerini alan Sultan Melikşah, tekrar Semerkand’a döndü. Bunun üzerine Yakûb Tegin, Semerkand’dan Fergâna’ya kaçtı ve oradan Atbaşı’na geldi. Sultan Melikşah, Yakûb Tegin’i takip işini bizzat üzerine aldı ve onu yakalamak için Özkend’e kadar gitti (İbnü’l-Esîr X: 155). Bu arada Yakûb Tegin’in askerleri kendisine karşı isyan edip, hazinesini yağmalamıştı. Bu şartlarda Yakûb Tegin, Kâşgar’da bulunan kardeşi Tamgaç Han Hasan’a sığınmaya mecbur oldu. Sultan Melikşah bu durumu öğrenince, Tamgaç Han Hasan’a haber göndererek Yakûb Tegin’in kendisine teslim edilmesini istedi. Aksi halde, kendisini düşman kabul edeceğini ve üzerine yürüyeceğini bildirdi. Tamgaç Han Hasan, bir taraftan Sultan Melikşah’dan çekiniyor, diğer taftan da taht çekişmesi dolayısı ile aralarında eskiden beri husumet bulunan kardeşi Yakûb Tegin’i, Sultan Melikşah’a teslim etmek istemiyordu. Nihayet, kardeşini yakalayıp onu, oğlu nezaretinde bir grup ve pek çok hediyelerle birlikte Sultan Melikşah’a gönderdi. Bu arada oğluna, şayet Sultan Melikşah kabul ederse, yol üzerinde yakın bir kaleye vardıklarında gözlerine mil çekilerek Yakûb’un orada bırakılmasını emretti. Tamgaç Han Hasan’ın oğlu, emredildiği gibi yol üzerinde bir kaleye vardıklarında amcası Yakûb Tegin’in gözlerine mil çektirmeye teşebbüs etti. Ancak bunda muvaffak olamadı. Zira, bu sırada Yakûb Tegin, on binlerce askerden müteşekkil kalabalık bir ordu ile Tuğrul b. Yınal Tegin (Kadir Han Cibril b. Ömer b. Tuğrul Han)'ın Kâşgar’da Tamgaç Han Hasan'ı mağlup ettiği ve onun saltanatına son verdiği haberini almış bulunuyordu. Bunun üzerine Yakûb Tegin salıverildi. Sultan Melikşah, bu gelişmeler karşısında daha fazla Mâverâünnehr’de bulunmasının heybet ve ihtişamını yok edeceğinden çekinmeye başladı. Emirlerinden Tâcü'l-Mülk’ü, Yakûb Tegin ile kendisi arasındaki ilişkileri düzeltmekle görevlendirdi (İbnü’l-Esîr X: 156). Tâcü'l-Mülk de Sultan Melikşah ile Yakûb Tegin’i anlaştırdı. Buna göre, Yakûb Tegin, müstevli Tuğrul b. Yınal’ın karşısına çıkarak onun ülkeyi zapt etmesini önleyecekti (İbnü'l-Esîr X: 155). Nitekim, Yakûb Tegin bu görevi başarı ile yerine getirdi. Zira, Tuğrul b. Yınal yani, Kadir Han Cebrail b. Ömer b. Tuğrul, bir süre sonra Kâşgar'ı terk ile, Mâverâünnehr’e hakim olarak Horasân’a kadar uzayan bir maceraya atılmış bulunuyordu (492-495 / 1098-1102).
Tamgaç Han Hasan 496 / 1102-1103 yılında ölmeden önce yani, hayatının sonuna doğru bir hayli ihtiyarlamış olması gerekir. Zira, Doğu Türk Hakanlığı’nın kurucusu Arslan Han Süleymân (ö. 449 / 1057-1058)'ın oğlu idi ve otuz yıldan fazla saltanatta kalmıştı. Ayrıca, o Doğu Türk Hakanlığı’nda “Tamgaç Han” unvanı ile zikredilen son hakan idi. Bu çerçevede, Çin tarafında
soylu bir kökten gelmeyen Savcıoğlu tehlikesine karşı Târım kasabasının dihkanı Hızır Bey’den yardım isteyen Kâşgar hanı Tamgaç Han hakkında Avfî’nin kaydettiği rivayet, Tamgaç Han Hasan b. Süleymân ile ilgili olmalıdır (Avfi 1898: 94-97). Tamgaç Han Hasan'ın ülkesini bir taraftan Selçuklu istilasından kurtarmaya çalışması, diğer taraftan da hanedanın bir üyesi Kadir Han Cebrail b. Ömer b. Tuğrul’a karşı mücadeleye mecbur kalmasının yarattığı hengame ve fırsatlardan yararlanmak isteyen Savcıoğlu, Kâşgar’a doğru yürüyerek Tamgaç Han Hasan'ı gafil avlamak istemiş ve aralarındaki eski anlaşmayı bozmuş idi. Avfî’nin rivayetine göre, köklü bir han soyundan gelmeyen Savcı oğlu bir mütegallibe idi. Topladığı otuz bin atlı askerle Kâşgar önlerine kadar geldi (Avfi 1898: 94). Hazırlıksız yakalanan Tamgaç Han Hasan, ona elçiler göndererek, aralarındaki anlaşma ve sözleri hatırlattı. Ancak, Savcıoğlu buna itibar etmedi. Bu durumdan oldukça sıkıntıya düşen Tamgaç Han Hasan, Keşen (Kuşen ya da Kuça “Togan 1966-1967: 58) denilen bir Türkistân şehrinin kadim padişahının oğlu ve merkezi Târım olan Hızır Bey’den yardım istedi. Karşılığında kendisine hanlık alameti olarak peyza ve çetr vereceğini vaat etti (Avfî 1898: 95-96). Nihayet, Hızır Bey aldığı tedbirlerle, Tamgaç Han Hasan'ı bu gaileden kurtardı ve ondan hanlık payesi aldı (Avfi 1898: 96-97).
Tamgaç Han Hasan vefat edince yerine oğlu Ahmed geçti. Ahmed b. Hasan, kaynaklarda “Arslan Han” unvanı ile zikredilmektedir (İbnü'l-Esîr IX: 236; Karşî 1898: 133). Onun faaliyetleri hakkında pek fazla bir şey bilinmektedir. Müneccimbaşı’ya göre (1940: 2) Kâşgar, Hoten, Balâsâgûn ve Fergâna hakimi olan Arslan Han Ahmed, 498 / 1104-1105 yılında Halîfe el-Mustazhir Billah’a elçi olarak Ebu'l-Mecd Mahmûd b. Abdü'l-Celîl el-Kâşgarî el-Hanefî’yi gönderip kendisine hilat ve lakap istedi. Halîfe de isteklerini kabul ederek ona “Nûru’d-Devle” lakabını verdi (İbnü'l-Esîr IX: 236). Arslan Han Ahmed’in elçisi, bir süre Bağdâd’da ikamet etmiş, bu zaman zarfında hadis dinlemiş, dinî konularda çalışma yapmış ve en önemlisi Türk Hakanlığı’nın ya da Türk hakanlarının ilk kez nasıl Müslüman olduğu konusunda etrafındakilere bilgiler vermiştir (Müneccimbaşı 1940: 2).
Arslan Han Ahmed döneminde Doğu Türk Hakanlığı, Kara Hıtây tehlikesini yakından yaşamaya başladı. Liao hanedanı 1125 yılında Curcenler tarafından yıkılınca, Liao hanedanının kurucusu A-pao-chi’nin sekizinci göbekten torunu olan Yeh-lü Ta-shih idaresinde, rivayete göre seksen kişilik bir grup, Batı Moğolistân’daki bir çok boyun desteğini sağladıktan sonra Türkistân’a
(Kâşgar ve Hoten) doğru ileri harekata geçti (Taşağıl DİA XXIV: 415). Doğu Türk Hakanlığı’na karşı harekete geçen Yeh-lü-Ta-shih, Kâşgar’a bir kaç konak kadar yaklaştı. Bütün Müslüman halkın gönlüne büyük bir korku düşmüştü. Ancak, Kâşgar’da bulunan Doğu Türk Hakanlığı’nın başındaki Arslan Han Ahmed b. Hasan, etrafına topladığı askerlerle Yeh-lü Ta-shih üzerine yürüyerek, onu mağlup etti ve bir çok adamım öldürdü (522 / 1128) (İbnü’l-Esîr XI: 82). Arslan Han Ahmed b. Hasan, şeklen de olsa Selçuklulara tâbi idi. Bu nedenle Sultan Sencer tarafından, Arslan Han Ahmed b. Hasan'ın kazandığı bu zafer dârü'l-hilâfe’ye bildirildi (İnşâ 1898: 37-38). Yeh-lü Ta-shih, Yenisey boylarındaki Kırgız bölgesine geldi ve buradaki boylarla savaşarak, oradan güney batıdaki Tarbagatay’da İmil şehrini kurdu. Burada muhtelif Türk boyları da Yeh-lü-Ta-shih’ye katıldılar ve sayıları kırk bine kadar ulaştı (Cüveynî 1999: 305).
Doğu Türk Hakanlığı’nda Arslan Han Ahmed b. Hasan'ın ölümünden sonra yerine geçen ve Balâsâgûn’da bulunan oğlu Han İbrâhîm b. Ahmed, halkın mallarını yağmalayıp, hayvanlarını kaçıran Karluk ve Kanglı Türklerini itaate almaya çalıştı. Ancak, bunda başarılı olamadı ve bu sırada kendisine katılan boylarla gücü ve şöhreti artan Yeh-lü-Ta-shih’ye bir elçi göndererek, Karluk ve Kanglı Türklerinin yaptıklarına karşı aciz kaldığını, şayet gelir ve bu beladan kurtarırsa ülkeyi kendisine teslim edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Yeh-lü-Ta-shih, hiçbir engelle karşılaşmadan Balâsâgûn’a gelerek, Doğu Türk Hakanlığı topraklarını ele geçirdi. Afrasyab'ın torunundan “Hanlık” unvanını alarak, ona daha aşağı bir rütbe olan “İlig Türkmen” unvanını verdi (Cüveynî 1999: 305). Kendisi de Balâsâgûn’da “Hanlar Hanı” anlamına gelen “Gür Han” unvanını aldı (1130) (Cüveynî 1999: 305; Râvendî I 1999: 170; İbnü’l-Esîr XI: 82; Ahmed b. Mahmûd II 1977: 49). Zira, “Hanlar Hanı” Afrasyab'ın oğulları tarafından taşınan bir unvandı (İbnü’l-Esîr XII: 211; Reşîdü’d-Dîn II / 5 1999: 40). Böylece, İslam’ın doğusunda çoban kavimlere karşı bir set görevi yürüten Doğu Türk Hakanlığı, Selçuklu himayesinden çıkarak, Kara Hıtây himayesine girdi. Şimdi, Batı Türk Hakanlığı sınırına dayanan Kara Hıtâylar, ilerleyişlerine devam ederek 1141 Katvan zaferi ile Horasân’a kadar uzandılar.
Han İbrâhîm b. Ahmed’in bilinen son faaliyeti “İlig Türkmen” unvanı ile Kara Hıtâylar adına Batı Türk Hakanlığı’na yaptığı bir askerî yardım idi. Zira, Batı Türk Hakanlığı tahtında bulunan Çağrı Han Ali b. Hasan'ın Karluklara karşı başlattığı tedip harekatı, Hârizmşah İl Arslan'ı Mâverâünnehr’deki gelişmelere müdahil olmaya ve Mâverâünnehr’deki atlı çoban boyların da Hârizmşâhlara
meyletmeye başlamasına neden oldu. Bunun üzerine Çağrı Han Ali b. Hasan, metbûu Kara Hıtâylardan yardım istedi. Onlar da İlig Türkmen İbrâhîm b. Ahmed’i on bin atlı ile yardıma gönderdi. Hârizmşâh İl Arslan, Buhârâ’ya gelerek, bir takım vaatlerle onların desteğini aldı ve Semerkand’a yürüdü (Cemaziyülahir 553 / Temmuz 1158). İlig Türkmen İbrâhîm b. Ahmed, Hârizmşâh İl Arslan'ın ordusunun üstün olduğunu görünce, barış için Semerkand imamlarını ve bilginlerini Hârizmşâh İl Arslan’a gönderdi. Karlukların yurtlarına dönmeleri karşılığında barış isteği kabul edildi. Karluklar hediyelerle yurtlarına gönderilirken, kendisi de Hârizm’e döndü (Cüveynî 257-258). Karşî, Doğu Türk Hakanlığı şeceresinde Han İbrâhîm b. Ahmed’i “şehid” sıfatı ile zikreder ki, herhalde Kara Hıtâylar ile anlaşmazlığa düşerek öldürülmüştür. Hangi olayın sonucunda ve ne zaman şehit edildiği bilinmemektedir (Karşî 1898: 132-133).
Han İbrâhîm b. Ahmed’den sonra oğlu Arslan Han Muhammed tahta geçmiştir. Ancak, hakkında hiçbir şey bilinmemektedir. Adına kesilen sikkelerde yer ve tarih siliktir. Yalnız, halifelerin adı okunabilmektedir. Buna göre onun saltanatı en azından 555-566 / 1160-1170 ve 566-575 / 1170-1180 yılları dahilinde olduğu söylenebilir. Yerine geçen oğlu Arslan Han Yûsuf un Kâşgar’da basılan parası en erken 574 / 1178-1179 yılından sonraya tarihlendirilmektedir (Koçnev 1997: 289, 313; Koçnev 2001: 66). Karşî, “Ebu'l-Muzaffer” künyesi taşıyan Arslan Han Yûsuf un 601 / 1204-1205 yılında öldüğünü ve “Hakanlık” mezarlığına defnedildiğini kaydeder (Karşî 1898: 32). Arslan Han Yûsuf un oğlu Arslan Han Ebu'l-Feth Muhammed, Kara Hıtây Gür Han’ın yanında rehin bulunuyordu. Batıda Hârizmşahlar ve doğuda emirlerinden Nayman Güçlük ile mücadeleye mecbur olan Gür Han, otoritesini yeniden tesis için Güçlük’ü hilat ve hediyelerle taltif ederek mevkiini yükseltti (Cüveynî 1999: 307). Ancak bununla yetinmeyen Güçlük, Gür Han’ı esir ederek, onu tahtından indirmeyi başardı (1211). Gürhan Ch’e-lu-ku’nun kızı ile evlenmek için Hıristiyanlıktan Budizm’e geçti (Cüveynî 1999: 108) ve “Han” unvanı alarak Kara Hıtâylara son verdi (Cüveynî 1999: 309). Güçlük Han, Gür Han’ın elinden kurtardığı Arslan Han Ebu’l-Feth Muhammed’i Kâşgar’a gönderdi. Ancak, Kâşgar ileri gelenleri daha şehre girmeden onu öldürdüler (607 / 1210-1211) (Cüveynî 1999: 108; Karşî 1898: 133). Bu son hanedan mensubunun ölümü ile Doğu Türk Hakanlığı da sona ermiş oldu. Güçlük Han, Kâşgar halkını cezalandırmak için hasat vakti askerlerini bölgeye göndererek mahsullerin yakılmasını emretti. Güçlük Han’ın askerleri bu emri yerine getirdi. Bu nedenle Kâşgar’da üç-dört yıl süren bir kıtlık baş gösterdi. Bu şartlarda Kâşgar halkı Güçlük’e itaat edeceklerini bildirdiler.
Güçlük ordusu ile Kâşgar’a geldi ve şehri ele geçirdi. Halkın ve ileri gelenlerin bir çoğunu öldürdü. Ardından, Hoten’e giderek orayı da ele geçirdi. Cüveynî’ye göre, Bölgenin Müslüman halkını, Hıristiyanlığa veya Budizm’e girmeye zorlayıp, bir çok zulüm yaptı ki, bu durum Cengiz Han’a bağlı Moğolların bölgeye gelmesine kadar devam etti (Cüveynî 1999: 108-110).
Hoten, ortaçağ İslam kaynaklarında iki nehrinin yatağından ya da iki vadisinden çıkarılan Yeşim taşı ile meşhur bir Türkistân beldesi ve İslâm coğrafyasının en doğusunda Çin ile Tibet hududunda merkezi Ahme olan bir sınır ticaret mıntıkası olarak göze çarpmaktadır (Gerdîzî 1363: 574; Bîrûnî 1940: 52, 82; Kâşgarî III 1992: 152). Bir anlamda Türk Hakanlığı’nın en batısında Tirmiz ve Belh nasıl bir işlev görüyordu ise, doğuda da Hoten aynı işlevi görüyordu denilebilir. Nitekim, Çin’de hakimiyet kuran Sung Sülalesi (960-1279) ve Liao Sülalesi (907-1125) tarihi kayıtlarında Hoten’in daha ziyade ticarî boyutuna dikkat çeken bilgiler, İslam kaynaklarını doğrular niteliktedir.1 Hoten en geç, 22 Rebiülahir 398 / 5 Ocak 1008 tarihinde (Gerdîzî 1363: 390) Belh yakınlarında İlig Nasr ve Sultan Mahmûd arasında yapılan savaştan önce Türk Hakanlığı topraklarına Yûsuf Kadir Han tarafından dahil edilmiş bulunuyordu. Zira, bu savaşa kendisini davet eden akrabası İlig Nasr’a yardım için Mâverâünnehr’e geldiğinde tarihçi Utbî artık onu, “Hoten meliki”, askerlerini de “Hoten askerleri” olarak tavsîf etmektedir (Curfâdekânî 1374: 284).
Yûsuf Kadir Han’ın oğlu ve Doğu Türk Hakanlığı’nın kurucusu Arslan Han Süleymân’dan itibaren devletin yıkılışına kadar Hoten’in Doğu Türk Hakanlığı dahilinde kaldığını düşünmek, İbnü'l-Esîr’in verdiği bilgilerden mümkün olmaktadır. Ancak, Çin ve Tibet tarafından harekete geçen ve Doğu Türk Hakanlığını tehdit eden atlı çoban unsurların birden bire Kâşgar yakınlarına kadar gelebilmeleri, Hoten’in Doğu Türk Hakanlığı’na tâbiliğinin kesintisiz olmadığına ve bir sınır şehri olarak zaman zaman metbûunu değiştirdiğine hükmetmeye imkan vermektedir. Bilhassa, Batı Türk Hakanlığı ve doğuda Kara Hıtây baskıları karşısında Balâsâgûn ve çevresinde hakimiyetini kaybetmeye başlayan Doğu Türk Hakanlığı’nda Kâşgar daha önemli bir merkez haline geldi.
1 Sung Sülalesi (960-1279) ve Liao Sülalesi (907-1125) tarihi kayıtlarında Hoten’in ticarî önemi hakkındaki bilgiler için bkz. We Liang-tao, Kârâhânîler Târihinden Bâyân, (Uyg. Tere. Ablet Nurdun), Kaşgar, 1986, 213-238; Nuraniye Hidayet, Çin kaynaklarına Göre Karahanlılar (HÜSBE basılmamış Y.L. Tezi), Ankara, 1992: 50-59, 66-68.
Bu süreçte, Kâşgar’a bağlı olan Yarkend gibi, Hoten de hanedana mensup bir tâbi tarafından yönetilmiş olmalıdır.
Sung sülalesi tarihi kayıtlarında Hoten yöneticilerinin “Kara Han” ve “Şungkar (Sungur ?)” unvanları ile zikredilmeleri (We Liang-tao 1986: 216; Hidayet 1992: 50-51) onların hanedan mensubu olduklarına işaret etmekle birlikte, merkezî otoriteye ne kadar zayıf bağlarla tâbi olduklarını da göstermektedir. Zira, yalnız piramidin en üstünde yer alan hakanın kullanabileceği “Kara Han” unvanının birden fazla hanedan mensubu tarafından aynı zamanda kullanılması, iç çekişmenin alevlendiği veya merkezî otoritenin gücünü kaybederek bölgesel hakimiyetlerin güç kazanmaya başladığı anlamına gelmektedir. Kâşgarlı Mahmûd’un, Hoten dili üzerindeki Hind etkisinden ve halkın iyi Türkçe konuşamadığından söz etmesine hatta onları Türk saymadığına bakılırsa, Hoten’de hanedan mensubu tâbi yöneticinin yanı sıra, alt tâbilik mevkiinde bir de yerel idarecinin bulunabileceğini göz ardı etmemek gerekir (Kâşgarî I 1992: 9, 29, 32). Nitekim, Hoten töresine göre hakandan iki derece aşağıda olan kimselere verilen “çuvî” denilen bir ongun ve bunun bir töreni olduğunu Kâşgarî nakletmektedir (Kâşgarî III 1992: 225).
Hoten hakiminin Sung ve Liao sülaleleri ile olan ilişkisinin mahiyeti, 1009 yılından itibaren muhtelif zamanlarda tek yönlü elçilik heyetleri gönderilmesi ile tesis edilen ekonomik gelişmelerdir. Hoten elçilerinin Çin’e götürdüğü hediyeler, Hoten’de bolca bulunan nesneleri ve ürünleri içermektedir. Bunlar kıymetli taşlar (muhtemelen İslam kaynaklarında bahsedilen yeşim taşları), cıva, Hu ipekleri, çok miktarda üretilen baharatlar, kokular, atlar, develer, değerli taşlarla süslenmiş eğerler ve kemerler ile fil dişlerinden oluşmaktadır. Buna karşılık, Çin’den elbiseler, kumaşlar, Çin ipekleri, altın kemerler, gümüş aksesuarlar ve getirilen hediyeye mukabil olacak kadar para alınmaktadır (We Liang-tao 1986: 214-225; Hidayet 1992: 50-59). Hoten hakimi elçilerinin haraç adı altında götürdükleri hediyelere karşılık olarak aldıkları imtiyaz ve maddi meblağ, esasen Hoten’in ihraç mallarının aynı zamanda tüccar vazifesi gören elçiler vasıtası ile Çin sarayında pazarlanması şeklinde cereyan eden bir ticarî ilişki tarzını düşündürmektedir. Nitekim, elçilerin konaklaması ve yolculuğun güven içinde yapılmasına yönelik kaygılar, getirilen hediyeler karşılığında alınan meblağın beğenilmemesi durumunda verilen hediyelerin geri alınması, gümrük vergisine mukabil hediyelerin karşılığı olarak çay alınmasını öneren teklifler,
ilişkilerin amacının büyük ölçüde ticarî olduğunu göstermektedir (Hidayet 1992: 62).
SONUÇ
Türk Hakanlığı hakkında kaynaklarda yer alan bilgilerin sınırlı, bölük-pörçük ve çoğunluğunun da sonraki devirlerde kaydedilmiş olması nedeni ile kesin hükümlere varmak bir hayli zordur. Nitekim, Pritsak, “Bir faraziyedeki delillerin doğruluğu, diğer faraziyelerdeki delillerin doğruluğunu bertaraf etmemektedir.” diyerek bu ilginç duruma dikkat çekmektedir. Bununla birlikte, bazı meselelere dair bir takım sonuçlara varmaya gayret edilmiştir. Bunların en başında gelen meselelerden biri olarak hanedanın menşeinin, Karluk, Yağma, Çiğil v.s. gibi Hakanlığın kuruluşunda etkin olan boylar değil, tarihî Aşina soyundan yani, Gök-Türk hakan ailesinin bir kolundan gelen ve kendilerini “Türk” tesmiye eden bir soy olduğudur. Bu çerçevede devletin adını kaynaklar, pek tabi olarak, suni “Karahanlılar” adı yerine, “Türk Hakanlığı” şeklinde zikretmektedirler. Şu halde, Türk Hakanlığı, Uygurların değil, hakim olduğu bölgeler itibarı ile de Gök-Türk ve Türgişlerin bir devamı durumundadır.
Hakanlığın bütün olarak ele alınan siyasî tarihi gösteriyor ki, İdarî mekanizmada ortak (şerik) veya ikili yönetim sistemi söz konusu değildir. Ülkenin merkezinde ve hiyerarşi basamağının en üstünde “Arslan Han” (bazen, “Togan Han”, “Kadir Han” ve “Tamgaç Han”) unvanını taşıyan hakan yer almaktadır. Diğer hanedan mensupları “tâbi” ve “alt tâbi” sıfatları ile, yönettikleri bölgenin stratejik önemine paralel olarak mevkilerine işaret eden unvanlar (Buğra, İlig, Arslan İlig, Arslan Tegin, Togan Tegin, Buğra Tegin, Tonga Tegin, Yınal Tegin, Yığan Tegin v.b.) altında bu mekanizmanın içinde yer bulmaktadır. Bazen aynı anda ülkede birden fazla “Han” unvanı taşıyan hanedan mensuplarına rastlamak mümkündür. Bu durumda “Kara” ve “Uluğ”, en üst mevkide bulunan kişiye veya en azından taht iddiacısına işaret eden unvanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna, eş değer olan “Kutbu’d-Devle” ve “Nâsıru'l-Hakk” gibi İslâmî lakaplar da eşlik etmektedir.
İdarî mekanizmada, ölen bir hanedan mensubunun yerine, bir alt basamaktaki hanedan mensubu (oğlu, kardeşi, amcası, yeğeni veya bir başka yakını olabilmekte) geçmektedir. Ancak, bu kuralın bazen siyasî şartlara göre
bozulduğu görülmektedir. Kendi bölgesinde gücünü iyice arttıran hanedan mensubu, siyasî sürece bağlı olarak, birden bire birkaç basamak yükselerek, piramidin en üstüne çıkabilmektedir. Bu çerçevede meydana gelen görev değişiklikleri, iç savaşlara neden olmakla birlikte, çoğu zaman medenî sahada yapılanlara zarar vermeden tâbilerin metbûlarını değiştirmesi şeklinde cereyan etmektedir. Hanedan mensupları arasındaki ilişkinin temeli ise tâbi olanın metbû tanıdığı yöneticiye verdiği vergilerin dışında, geniş bir serbestiye dayanmaktadır. Bu bakımdan, merkezî otoritenin zayıfladığı dönemlerde hanedanın bazı kolları kendi bölgelerinde ayrı bir devletmiş gibi hüküm sürebilmekte, ancak, aynı kökten olmanın getirdiği haklarını kaybetmeyerek, siyasî süreç içinde bunları elde etmeye çalışmaktadır.
Türk Hakanlığı’nın, siyasî hesapların ön planda olduğu bir sırada İslam’ı resmî din olarak kabul etmesi, Türklerin Doğu’dan Batı’ya doğru olan hareketine engel teşkil etmediği gibi, yeni Müslüman kimlikleri bu hareketi daha da kolaylaştırmıştır. Böylece, birkaç asır önce Müslüman Araplara kaybedilen Mâverâünnehr gibi bölgeler yeniden Türklerin hakimiyetine girerken, Arapların Talas savaşından sonra başlayan Orta Asya’daki nüfuzları tamamen ortadan kalkmıştır. İslamiyet’in resmî din olarak kabulü aynı zamanda meşruiyetini doğrudan Tanrı’dan alan hakanın statüsünde yani, kut anlamında da değişikliğe neden olmuştur. Tanrı ile hakan arasına hilâfet makamı girerek, hakanın halk üzerindeki mutlak otoritesi sarsılmıştır. Bu durum, halk üzerinde tesirli olan ve gücünün kaynağını İslam hukukundan alan bürokrat-ulema ile hakan ailesi arasında başlayan ve bürokrat-ulema ihtilaline kadar varan çatışmaların temelinde yatan gerçek etken olmuştur.
Türk Hakanlığı hanedanının, Müslüman olmasında Ebû Nasr Sâmânî gibi mutasavvıf bir Sâmânî prensin rol alması, gayri resmî din adamları şeklinde sınıflandırılabilecek mutasavvıflar ile hanedan mensuplarının ortak hedefler doğrultusunda (Türk boylarının İslamlaşması, fetihler ve ülkenin savunulması) iyi ilişkiler kurmalarında önemli bir etken olmuş, hanedan mensupları da mutasavvıf Sâmânî silsilesine sonuna kadar bağlı kalmıştır. Bu durum, ülkenin tamamında tasavvufun alabildiğine gelişmesine zemin hazırlamıştır. XII. yüzyıla gelindiğinde Sâmânî silsilesinin bir kolu olan Yesevîlik, Aşağı Seyhûn boyları, Buhârâ ve Semerkand çevresinde meskun olan Oğuzlar arasında hızla yayılarak, siyasî şartlar paralelinde ve Oğuzların taşıyıcılığında Horasân, Anadolu ve Balkanlara kadar uzanarak, bugüne kadar ulaşan önemli etkilerin sahibi olmuştur.
Türk Hakanlığı’nın Mâverâünnehr’i ele geçirerek, Ceyhûn boylarına dayanması, eski Tûrân-İrân savaşlarını yeniden canlandırmıştır. Türklerin Ceyhûn'un batısında hakimiyet tesis etmeleri bir zamanlar nasıl Sâsânî engeline takılmış ise, şimdi, bu görevi Gazneliler üstlenmiştir. Türk Hakanlığı’nın Horasân’a yaptığı taarruzlar Gazneliler tarafından başarı ile püskürtülmüştür. Bu arada Mâveraünnehr’de potansiyel bir tehlike addedilen ilk Oğuz grupları Horasân’a geçerek Anadolu’ya kadar varan ilk akınların failleri olmuşlardır. Bu şartlarda genişlemesini tamamlayan hakanlık, iç siyasî çatışmalara sürüklenmiştir. Mâverâünnehr’de Ali Tegin nezdinde kurulan “devlet içindeki devlet” bir süre bölgede istikrarı sağlamaya ve iki büyük devlet arasında denge unsuru olmaya muvaffak olmuştur. Ali Tegin’in ölümü, hem Orta Asya’da hem de Orta Doğu’nun siyasî düzeninde yeni şekillenmelere yol açan önemli sonuçları oldu. Türk Hakanlığı, hanedanın iki ana kolu tarafından “Doğu” ve “Batı” olmak üzere ikiye ayrıldı ve siyasî çöküş başladı. Mâverâünnehr’den kovulan Oğuzlar, Gaznelileri Horasân’dan çıkararak kuzey Afganistân’a ittiler ve kısa sürede Akdeniz’e kadar genişleyen Selçuklu devletini kurdular.
Türk Hakanlığı’nın ikiye ayrılması, siyasî alanda bir çöküşün işareti olmakla birlikte, medenî sahada büyük gelişmelerin kat edildiği parlak bir devirin başlangıcı olmuştur. Bilhassa, sadece Mâverâünnehr’de para basılmaya değer görülen elliye yakın şehrin bulunduğu düşünülürse, devletin buralarda ihtiyacı olan bürokratları yetiştirmek üzere tesis edilen medreseler, büyük bir inkişaf göstererek, yalnız Hakanlığın değil, devrin diğer devletlerine de bürokrat yetiştirmiştir. Medreselerin Hanefî hukuk sistemini esas alan program ve yapısı, Selçuklu ve Osmanlı devletinde olduğu gibi, yakın zamana kadar Orta Asya’daki Türk devletlerine de proto tip teşkil etmiştir. Hakanlığın bu çerçevede Hanefi doktrini alternatifsiz ve koşulsuz olarak desteklemesinin, Buhâra’da Hanefi ulemasının teokratik bir hakimiyet kurmasına kadar varacak sonuçları olmuştur.
İç siyasî çekişmeler ve buna bağlı yönetim değişiklikleri, hanedan mensupları gibi, ileri gelen zengin kişileri vakıflar kurmaya teşvik etmiştir ki, bu çerçevede medreseler, hastaneler v.s. sosyal tesislere tahsis edilen vakıflar, medenî sahada önemli gelişmelere öncülük ederken, vakıfların hukukî mahiyetini ihtiva eden vakıfnameler, yine Selçuklu ve Osmanlı gibi çağdaşı ve muahharı Türk devletleri tarafından örnek alınmıştır. Vakıfnamelerin yanı sıra, arz ve talep doğrultusunda Hanefi fıkhına dair yazılan eserler ve özellikle fetva kitapları,
sonraki devirlerde de en önemli müracaat kaynakları olmuştur. Bu yönü ile Türk Hakanlığı’nın toplum yapısı, yakın zamana kadar, diğer Türk devletleri toplum yapılarının temel modeli olmuştur.
Ülkedeki muhtelif Türk boylarının konuştuğu lehçelerin dışında “Hakanlık Türkçesi” adı altında gelişen ve Hakanlığın siyasî bütünlüğünü yansıtan Türk dili ve edebiyatına dair gelişmelerin yanı sıra, bilim alanında Farsça ve Arapça yazılan eserler dikkat çekicidir. Bundan başka, ülkede inşa edilen saray, cami, minare, hangah, hamam, musalla, rıbat v.b. yapılardan bazıları Moğol istilasına rağmen günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin gerek plan, gerekse malzeme ve işçiliklerinin, diğer ortaçağ Türk devletlerinde önemli tesir icra ettiği görülmektedir. Tarihî ipek yolunda bulunan ülkede ticarî faaliyetler ile verimli toprakların işlenmesine ve hayvancılığa bağlı İktisadî zenginlik, ülkeyi diğer bölgelere göre daha cazibeli bir konuma getirmiştir.
İşte, medenî sahalardaki bu gelişmeler, hala nüfusun önemli bir kesimini oluşturan ve geçimlerini hayvancılıktan sağlamanın yanı sıra, askerî önemlerini muhafaza eden Karluklar gibi atlı çoban boylarını, hakanlığa olan bağlılıktan uzaklaştırdı. Üstelik, kendi aslî unsurlarına yabancılaşan Hakanlığın, onları ziraat ile uğraşmaya zorlaması, bu amaçla silah bırakmaları için baskı yapması ve nihayet tehcir etmesi, ülkeyi tamamen dış istilalara açık hale getirirken, Hakanlığın da sonunu hazırlamıştır. İslam’ın doğusunda iki asırdan fazla set görevi üstlenmiş olan Türk Hakanlığı’nın yıkılışından sonra, yaklaşan Moğol istilasına karşı İslam’ın doğu sınırı artık tamamen savunmasız kalmıştır.
KAYNAKÇA
AGACANOV, Oğuzlar, (Trc. E. N. Necef ve A. Annaberdiyev), İstanbul, Selenge Yayınları, 2002.
AHMED B. MAHMÛD, Selçuk-Nâme, (Hzr. E. Merçil), I-II, İstanbul, Tercüman Yayınları, 1977.
AKBULUT, Dursun Ali. Arap Fütuhatına Kadar Mâverâünnehr ve Horasân ’da Türkler M.Ö. II-M.S. VII y.y., (AÜFEF Basılmamış Doktora Tezi) Erzurum, 1984.
AKSARAYÎ, Kerîmü’d-Dîn Mahmüd. Müsâmeretü’l-Ahyâr (Selçuklu Devletleri Tarihi), (Trc. M. N. Gencosman), Ankara, 1943.
AKÜN, Ömer Faruk. “Kâşgarlı Mahmûd”, DİA, XXV, İstanbul, 2002: 9-15.
ALBUM, Stephen. A Checklist of Islamic Coins, Santa Roca, 1998: 74-79.
ÂLİM, Muhammed Münîr, “Tahkiki Derbâre-i Karâhâniyân”, Dâniş, sa. 50,1376: 55-79.
ANSARI, A. S. Bazmee. “Cûzcânî”, DİA, VIII, İstanbul, 1993: 98-99.
ARAT, Rahmeti. “Karluklar” İA VI: 351-352.
ARTUK, İ. ve C. ARTUK. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirindeki İslâmî Sikkeler Kataloğu, I, İstanbul, MEB Yayınları, 1971.
AŞIKPAŞAZADE, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, (Hzr. Atsız), İstanbul, MEB Yayınları 1992.
AVCI, Casim. “Hilâfet”, DİA, XVII, İstanbul, 1998: 539
AVFÎ, Muhammed. Cevâmiü’l-Hikâyât ve Levâmiü’r-Rivâyât, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1374.
AVFÎ, Muhammed. Cevâmiü'l-Hikâyât ve Levâmiü 'r-Rivâyât, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
AVFÎ, Muhammed. Tezkiretü Lübâbi’l-Elbâb, (Nşr. M. Abbâsî), I-II, Tahran, Kitâb-ı Furûşî Fahr Râzî, 1361.
AYDINLI, Osman. “Ebû Hafz Necmü’d-Dîn Ömer en-Nesefî ve Eserin Neşri Hakkında” İLAM Araştırma Dergisi, III, sa.l, İstanbul, 1998: 229-236.
AYNÎ, Bedrü’d-Dîn. İkdü’l-Cümân fi Târihi Ehli’z-Zamân, Esad Efendi Kütüphanesi (Süleymaniye), no: 2317.
AZİMÎ, Ebû Abdullah. Azimî Tarihi, (Nşr. A. Sevim), Ankara, TTK yayınları, 1988.
AZZAVÎ, Abbas. “İbni Hassul’ün Türkler Hakkında Bir Eseri”, (Trc. Ş. Yaltkaya), Belleten, IV/14-15, Ankara, 1940: 235-266.
BAĞDADÎ, Muhammed b. Müeyyed. Kitâbii ’t-Tevessül ile 't-Teressül, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
BAĞDADÎ, Muhammed b. Müeyyed. Et-Tevessül ile’t-Teressül, (A. Behmenyâr), Tahran, 1315.
BALDÎCK, J. Imaginary Muslims: The Uwaysi Sufis of Central Asia, New York-London 1993.
BARDAKOĞLU, Ali. “Hanefi Mezhebi”, DİA, XVI, İstanbul, 1997: 1-21.
BARTHOLD, V. V. Orta Asya Türk Tarihi hakkında Dersler, (Hzr. K. Y. Kopraman ve A. İ. Aka), Ankara: KB Yayınları, 1975.
BARTHOLD, V. V. “Bürhan Âilesi”, İA, II, 1997: 839-840.
BARTHOLD, V. V. “Ali Tegin”, İA, I, 1997: 358.
BARTHOLD, V. V. “Kutadgu Bilig’in Zikrettiği Buğra Han Kimdir?” 1, TM, I, İstanbul, 1925: 221-226.
BARTHOLD, V.V. Yetti Su Tarihi Oçirkları, (Uyg. Trc. U. Seyrânî), Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 2000.
BARTHOLD, V. V. “Demir-Kapı” İA, III, 1997: 522-526
BARTHOLD, V.V. “Orta Asya’da Moğol Fütuhatına kadar Hıristiyanlık” (Trc. A.C. Köprülüzade), TM, I, İstanbul, 1925: 47-98.
BARTHOLD, V. V. Moğol İstilasına Kadar Türkistan, (H. D. Yıldız), Ankara, TTK Yayınları, 1990.
BARTHOLD, V. V. “The Oghuz (Turkmans) Before the Formation of the Seljuq Empire”, Four Stadies on the History of Central Asia, (İng. Trc. T. Minorsky), III, E.J. Brill, Leiden, 1962: 91-108.
BARTHOLD, V. V. “The Qarluq”, Four Stadies on the History of Central Asia, (İng. Trc. T. Minorsky), I, E.J. Brill, Leiden, 1962: 86-92.
BARTHOLD, V. V ve M. F. Köprülü. İslâm Medeniyeti Tarihi, Ankara, DİB Yayınları, 1984.
BARTHOLD, V. V. “Oçerk İstori: Türkmenskogo Naroda (Türkmen Kavminin Tarihine Ait Monografi), (Trc. A. İnan), T.T.K. Ktp.,Türkmen Külliyatı, I, Leningrad, 1928.
BARTHOLD, V. V. “Beyhakî”, İA, II, 1997: 582-584.
BARTHOLD, V. V. “Gerdîzî”, İA, IV, 1997: 766-767.
BARTHOLD, V. V. “Hârizmşâh”, İA, V/I, 1997: 263-265.
BARTHOLD, V. V. “Kara-Hıtaylar”, İA, VI, 1997: 273-276.
BEKRAN, Muhammed b. Necîb, Cihân-Nâme, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
BELÂZURI, Ahmed b. Yahya. Fütühu’l-Büldân, (Trc. M. Fayda), Ankara, KB Yayınları, 2002.
BEYHAKÎ, Ebu'l-Fazl Muhammed. Târîh-i Beyhakî, (Nşr. A. E. Feyyâz), Meşhed, İntişârât-ı Dânişgâh-ı Firdevsî, 1977.
BEYHAKÎ, Ebu'l-Fazl Muhammed. Târîhü ’l-Beyhakî (Arp. Trc. Y. Haşşâb ve S. Neşet), Beyrut, DârüT-Nehdati'l-Arabiyye, 1982.
BEZZÂZÎ, Hâfızü’d-Dîn el-Hârizmî. Fetâva’l-Bezzâziyye, AÜİF Ktp. No: 36357.
BİLGİN, Orhan. “Gerdîzî”, DİA, XIV, İstanbul, 1996: 29-30.
BİLGİN, Vejdi. Fakih ve Toplum Osmanlıda Sosyal Yapı ve Fıkıh, İstanbul, İz Yayıncılık, 2003.
BİLHAN, Saffet. “900 Yıllık Bir Türk Öğretim Kurumu Buğra Han Tamgaç Medresesi Vakıf Belgesi”, AÜEBFD, XV, sa.2 Ankara, 1982: 117-124.
BİLHAN, Saffet. “Tıp Okulu Niteliğinde, 10 Yüzyıllık Türk Hastanesi Vakıf Belgesi”, AÜEBFD, XV, sa.2 Ankara, 1982: 125.
BÎRÛNÎ, Ebî Reyhân. El-Âsârü’l-Bâkiye ani’l-Kurûni’l-Hâliye, (Ed. E. Sacau), Laipzig, Dârü Sâdır, Beyrut, 1923.
BÎRÛNÎ, Ebû Reyhân. Kitâbii Tahdîd Nihâyât ’il-Emâkîn li Tashihi Mesâfâti 1-Mesâkîn, (Nşr. P. Bulgakov ve İ. Ahmed), Kahire, 1964.
BÎRÛNÎ, Ebû Reyhân. Kitâbü’l-Cemâhir fî Ma'rifeti’l-Cevâhir, (Trc. R. Şeşen), İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler, Ankara, TKAE, 1998: 197-199.
BOSWORTH, C. E. “İlig-Khans or Karakhanids”, EI2, III, 1113-1117.
BOSWORTH, C. E. İslam Devletleri Tarihi, (Trc. E. Merçil ve M. İpşirli), İstanbul, Oğuz Yayınları, 1980.
BOSWORTH, C. E. “The Imperial Policy of the Early Ghaznawids”, The Medievel History of Iran Afganistan and Central Asia, London, 1977a: 49-82.
BOSWORTH, C. E. “The Titulature of the Early Ghaznawids”, The Medievel History of Iran Afganistan and Central Asia, London, 1977b: 210-233.
BREGEL, Yuri. Bibliography of Islamic Central Asia, I-III, Indiana, 1995.
BRETSCHNEİDER, E. Mediaeval Researches from Eastern Asiatic Sources, I-II, London-Petersburg, 1887.
BROCKELMANN, C. “Mesûdî”, İA, VIII, 1997: 144-145.
BROCKELMANN, C. “Yakubî”, İA, XIII, 1997: 351-352.
BROCKELMANN, C. “İbnüT-Cevzî”, İA, V/2, 1997: 848-850.
BUHARALI E. “İslam Kaynaklarındaki Türk’lerin Nesebi İle Alakalı Bilgilerin Göktürk Türeyiş Efsaneleri İle İrtibatlandırılması”, TK, sa. 357, yıl, 31, Ankara, 1993:19-35.
BUHARALI, E. “Çiğiller”, DTCF, Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, XV, sa. 26, Ankara, 1991:59-62.
BUHÂRÎ, İftihârü’d-Dîn. Hülâsatü’l-Fetâvâ, AÜİF Ktp. No: 36067.
BUNDÂRÎ, Ebu'l-Feth. Târîhü Devleti’s-Selcük, Beyrut, Darü'l-Âfâki'l-Cedîde, 1980.
BUNDÂRÎ, Ebu'l-Feth. İrak ve Horasan Selçukluları Tarihi, (Trc. K. Burslan), İstanbul, TTK Yayınları, 1943.
BURNAŞEVA, R. Z. “Moneta Suleymana b. Davuda s Gorodişa Talgar”, Poiski i Roskolki v Kazahstana, Alma-Ata, 1972: 182-186.
CAFEROĞLU, A. “Tukyu ve Uygurlarda Han Unvanları”, THİM, I, 1931: 105-119.
CAHEN, Claude. Doğuşundan Osmanlı Devletinin Kuruluşuna Kadar İslamiyet, (E. N. Erendor), İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1990.
CAHEN, Claude. Türklerin Anadoluya İlk Girişi, (Trc. Y. Yücel ve B. Yediyıldız), Ankara, TTK Yayınları, 1992.
CÂHİZ, Ebu Osman. Fezâilü’l-Etrâk, (Trc. R. Şeşen), TKAE, Ankara, 1988: 61-93.
CHAVANNES, Edouard. Documents sur Les Tou-Kiue (Turks) Occidentaux, Petersbourg, 1900.
CHAVANNES, Edouard. Notes Additionnelles sur Les Tou-Kiue (Turks) Occidentaux., Petersbourg, 1900.
CH’İAN, Po-ch’uan. “Uygurların Batıya Göçü ve An-hsi Uygur Devleti”, Sincan SBAD, 1984: 40-72.
CLAVÎJO, Ruy Gonzales De. Anadolu Orta Asya ve Timur, (Trc. Ö. Rıza Doğrul ve Sadeleştiren K. Doruk), İstanbul, Ses Yayınları, 1993.
CURFÂDEKÂNÎ, Ebu’ş-Şeref Nâsıh. Tercüme-i Târih-i Yemînî, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1374.
CÜVEYNÎ, Ata Melik. Târîh-i Cihân Güşâ, (Trc. M. Öztürk), Ankara, KB Yayınları, 1998.
CÜZCÂNÎ, Minhâc Sirâc. Tabakât-ı Nâsırî, (Nşr. Abdü’l-EIay Habibi), I-II, Tahran, Dünyâ-yı Kitâb,1363.
ÇELEBİ, Asaf Hâlet. Ömer Hayam ve Rubâîleri, Ankara, Hece Yayınları, 2003.
DAKUKI, H. Ali, “Devletü'l-Karahaniyye”, MMA, sa. 41-42, Bağdâd, 1990: 134-150.
DAVİDOVİÇ E. A. “O Monetah Dihkanov İlaka Kontsa X-Naçala Xlv. (i metode İh İnterpretatsii M. N. Fedorovym),” Drevnost'i i Srednevekov'e Narodov Sredney Azii (İstoriya i kultura), Moskova, 1978: 80-100.
DAVİDOVİÇ E. A. Kladi Drevnih i Srednevekovih Monet Tadjikistana, Moskova, 1979.
DAVİDOVİÇ E. A. “The Karakhanids”, (Ed. M. S. Asimov ve C. E. Bosworth), History Of Civilizations of Central Asia, IV, Unesco, Paris, 1998: 119-143.
DAVİDOVİÇ E. A. “O Dvuh Karahanidskih Kaganatah”, Narodi Azii i Afriki, I, 1968: 67-76.
DEVLETŞÂH, Semerkandî. Tezkiretü'ş-Şüarâ, (Nşr. M. Ramazânî), Tahran, Çâp-ı Peyk-i İrân, 1366.
DEVLETŞÂH, Semerkandî. Tezkire-i Devletşah, (Trc. N. Lugal), I, İstanbul, MEB, 1990.
DİVİTÇİOĞLU, Sencer. “Kartuklardan Karahanlılara” TB, sa. 50, İstanbul. 1990: 5-48.
DİVİTÇİOĞLU, Sencer. Nasıl Bir Tarih? (Kök Türkler, Karahanhlar), Ankara, Bağlam Yayınları, 1992.
DODHUDOYEVA, L. N. Epigrafıçeskiye Pamyatnik Samarkanda XI- XIVw, I, Duşanbe, 1992.
DONUK, A. Eski Türk Devletlerinde İdârî-Askerî Unvan ve Terimler, İstanbul, TDA Yayınları, 1988.
EBERHARD, W. “Bir Kaç Eski Türk Ünvanı Hakkında”, Belleten, IX, sa. 34, 1945: 319-340.
EBÛ DÜLEF, Misar b. Mühelhil. Risâle, (Trc. R. Şeşen), İbn Fazlan Seyahatnâmesi, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1975: 82-92.
EBU’L-FEREC, İbnü'l-İbrî Bar Hebraeus Grigorius. Ebu’l-Ferec Tarihi, (Trc. Ö. R. Doğrul), I-II, Ankara, TTK Yayınları, 1987.
EBU’L-FEREC, İbnü'l-İbrî Bar Hebraeus Grigorius, Târihti Muhtasarı 'd-Düvel, Menâbi‘ü’s-Sekâfeti’l-İslâmiyye.
EBU’L-FİDÂ, Târihti ’l-Meliki'l-Müeyyed İsmâîl Ebi’l-Fidâ, l-II, TTK Ktp. B. I / 482.
EBU’L-GÂZÎ Bahadır Han, Şecere-i Terâkime Türklerin Soy Kütüğü, (Hzr. M. Ergin), Tercüman Yayınları.
EDHEM, Halil, Düvel-i İslamiyye, İstanbul, 1927
ELİADE, Mircea. Şamanizm, (Çev. İ. Berkan), Ankara, İmge Kitabevi, 1999.
ERGİN, M. Orhun Abideleri, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1991
ERGİN, Muharrem. Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yayınları, 1994.
EKREM, Erkin. Hsüan-Tsang Seyahatnamesi’ne Göre Türkistan, (HÜSBE basılmamış doktora tezi), Ankara, 2003.
ENVERÎ, Hasan. Istılâhât-ı Dîvânî Devre-i Gaznevî ve Selcukî, Tahran, İntişârât-ı Îlmî, 1373.
ESİN, Emel. “Böri Tigin Tamgaç Buğra Kara Hâkân İbrâhîm’in (H.444-60 /1052-1068) Samarkand’da Yaptırdığı Âbideler” STY, VIII, İstanbul 1979: 37-55.
ESİN, Emel. Türk Kozmolojisine Giriş, İstanbul, Kabalcı Yayınları, 2001.
ESİN, Emel. Orta Asya’dan Osmanlıya Türk Sanatında İkonografık Motifler, İstanbul, Kabalcı Yayınları, 2003.
ESİN, Emel. “Türk sanat Tarihinde Karahanlı Devrinin mevkii”, VI. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 1961: 100-131.
EZRAKÎ, Ebi'l-Velîd Muhammed, Kitâbü Ahbâri Mekke Şerrefellahu Teâlâ, Beyrut, Mektebetü Hayât, 1964.
FAHRÜ’D-DÎN RÂZÎ, Ebû Abdullah. Câmi‘u’l-Ulüm, (Nşr. M. H. Teşbihi), Tahran, 1346.
FASÎHÜ’L-HAVÂFÎ, Ahmed. Mücmel-i Fasîhî, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
FEDEROV M. ve L. ILISCH, “Qarakhanid Gold Coins of the 11th Century AD”, YN, VIII, Yarmouk,1417 / 1996: 25-36.
FEDEROV, M. “Notes on the Qarâkhânids and Their Coinage”, Supplement to ONS Newsletter, 165,2000: 1-52.
FEDEROV, M. “Notes on the Qarâkhânids and Their Coinage-II”, Supplement to ONS Newsletter, 168,2001: 1-45.
FEDEROV, M. "Qarâkhânid Coins as a Source for the History of Ilâq, ONS Newsletter, 169,2001a: 10-21.
FEDEROV, M. Politiçeskaya İstoriya Azii v Konise X-XI Vekah po Dannim Karahanidskoy Numizmatiki, Akademiya Nauk Uzbekskoy SSR İnstitut İstorii i Arheologii, (Basılmamış Doktora Tezi), Taşkent, 1968.
FEDEROV, M. “Politiçeskaya İstoriya Karahanidov V Kontse Pervoy i vo Vtoroy Çetverti XI v.”, NE, XI, 1974: 158-178.
FEDEROV, M. Politiçeskaya İstoriya Karahanidov v Kontse X-Naçale XI v.”, NE,X, 1974: 131-154.
FÎRDEVSÎ, Ebu’l-Kâsım. Şehnâme, (Hzr. Z. Kültüral ve L. Beyreli), Şerîfi Şehnâme Çevirisi, I-IV, Ankara, TDK Yayınları, 1999.
FRAEHN, C. M. Nova Supplementa Ad Recensionem Numorum Muhammedanorum Academiae Imp. Scient. Petropolitanae, Additamentis, (Ed. B. Dorn), I, Classis VIL Numi Chanorum Turkistaniae, 1933: 53-57.
FRYE, R. N. “The Sâmânids”, The Cambridge History of Iran, IV, London, 1975: 136-160.
FRYE, RichardNelson. Orta Çağın Başarısı Buhârâ (Tre. H. Kurt), Ankara, Bilig Yayınları.
GAMADÎ, Müsfir. “Alâkâtü'l-Karâhâniyîn bi Türkistân ve Bilâdi Mâverâünnehr bi’d-Düveli’l-İslâmiyyeti'l-Mücâvere ve Devrühum fi Neşri'l-İslâm”, MÜK, V, 1995: 239-278.
GENÇ, Reşat. “Karahanlılar Tarihi”, (Ed. H. C. Güzel), Türkler, IV, Ankara, 2002: 445-459.
GENÇ, Reşat. Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul, KB Yayınları, 1981.
GENÇ, Reşat. Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Ankara, TKAE, 1997.
GERDÎZÎ, Ebû Saîd Abdü'l-Hay. Târîh-i Gerdîzi, (Nşr. Abdü'l-Hay Habîbî), Tahran, Dünyâ-yı Kitâb, 1363.
GİBB, H. A. R. Orta Asyada Arap Fütuhatı, (Trc. M. Hakkı), İstanbul, 1930.
GOLDEN, Peter. “Qarakhanids”, (Ed. J: K: Strayer), Dictionery of the Middle Ages, X, New York, 1980, 230-231.
GOLDEN, Peter. “Karahanlılar”, (Trc. H. Berktay), Erken İç Asya Tarihi, (Ed. D. Sinor), İstanbul, İletişim Yayınları, 2000: 459-490.
GOLDEN, Peter. Türk Halkları Tarihine Giriş, (Trc. O. Karatay), Ankara, KaraM, Yayınları, 2002.
GÖKALP, Cevdet, Kaynaklara Göre Orta Asya ’nın Önemli Ticarî ve Askerî Yolları, Ankara, 1973.
GÖKYAY, O. Ş. “Han-nâme” Necati Lügal Armağanı Ankara, 1968.
GÖMEÇ, Sadedin. “Kök Börüler ve Arslanlar”, Göktürk Devletinin 1450. Kuruluş Yıldönümü Sempozyum Bildirileri, Ankara, Yeni Avrasya Yayınları, 2002: 77-85.
GÖMEÇ, Saadettin. “Kara-Hanlı Adı Üzerine Bazı Düşünceler”, Kök Araştırmalar, II, sa. 2, Ankara 2000: 137-145.
GÖMEÇ, Saadettin. “Terhin Yazıtı’nın Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, sa. 28, Ankara, 1997: 71-84.
GRENARD, M. F. “Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarihi”, (Trc. O. Turan), Ülkü, sa. 74, 1939: 145-149, sa. 79, 1939: 45-52, sa. 80, 1939: 153-160, sa. 82, 1939: 343-350, sa. 83, 1939: 429-436.
GRİGOREV, V. V. “Karakhanidy v Maveranagre, po Tarkhi Muneddzhim-bashı” v Osmanskom tekste, s perevodom i primechaniiami V. V. Grigor’eva, TVORAO, v. 17, 1874: 189-258.
GUMİLÖV, L. N. Eski Türkler, (D. A. Batur), İstanbul, Birleşik Yayıncılık, 1999.
HÂCÎ Nur Hâcî. Kârâhânîlering Kıskaça Târihi, Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 1984.
HÂCÎ Nur Hâcî. Kadimki Uygurlar ve Kârâhânîler, Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 2001.
HÂCİB, Yûsuf Has. Kutadgu Bilig, (Trc. R. R. Arat), Ankara, TDK Yayınları, 1991.
HÂCÎB, Yûsuf Has. Kutadgu Bilig, I, Metin, (Nşr. R. R. Arat), Ankara, TDK, 1999.
HÂFIZ EBRÛ, Zübdetü ’t-Tevârîh (Mecmua-i Hâfız Ebrû), Damat İbrâhîm Paşa Kütüphanesi (Süleymaniye) no: 919.
HÂFIZ EBRÛ, Zübdetü’t-Tevârîh, I-II, (Nşr. Seyyid Kemâl Hâc Seyyid Cevâdî), Tahran, İntişârât-ı Vüzarât-ı Ferheng ve İrşâd-ı İslâmî, 1372.
HAMİLTON, James, “Tokuz-Oğuz ve On-Uygur”, (Trc. Y. Koç ve İ. Birkan), Türk Dilleri Araştırmaları, VII, İstanbul, 1997:187-232.
HÂRİZMÎ, Ebî Abdullah el-Kâtîb. Kitâbü Mefâtihi’l-Ulûm, (Ed. G. Van Vloten), Leiden, 1895.
HASHMİ, Yûsuf. Successors of Mahmud of Ghazna, Karachi, 1988.
HAUSSİG, Hans W. İpek Yolu ve Orta Asya Kültür Tarihi, (Çev. M. Kaya Yerli), Kayseri, Geçit Yayınları, 1997.
HİDAYET Nuraniye. Çin kaynaklarına Göre Karahanlılar (HÜSBE Basılmamış Y.L. Tezi), Ankara, 1992.
HOCANİYAZOV, T. “Neizvestnie Moneti Karahanidskogo Çekana v Poru Pravleniya Cultana Sancara”, İzvestiya Akademiyi Nauk Turkmenskoy SSR, V, 1968: 19-23.
HOFFMANN, Helmut. Die Qarluk in der Tibetischen Literatür, Oriens, 3, 1950: 190-208.
HOLM, Din Psikolojisine Giriş, (A. Bahadır), İstanbul, İnsan Yayınları, 2004.
HONDMÎR, Gıyâsü’d-Dîn. Târîhü Habîbi's-Siyer fî Ahbârı Efrâdi Beşer, (Mukaddime C. Hemâî), I- IV, Tahran, İntişârât-ı Kitâbhâne-i Hayyâm,1333.
HOTENÎ, Molla Niyaz. “Dört İmâm Tezkiresi”, (Nşr. M. Hüdaberdî), Bulâk, sa. 11, Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 1984: 68-106.
HUA TAO, VIII-X Asırlardaki Garbı Târihî Hakkıda Tetkikât, (Uyg. Trc. Ö. Nurî), Kaşgar, Kaşgar Uygur Neşriyatı, 2003.
Hududü'l-Âlem minei-Maşrık ile’l-Magrib, (Nşr. Menûçehr Sutudeh), Tahran, Kitâbhâne-i Tahûrî, 1983.
Hududü’l-Âlem The Regions of the World, (İng. Trc. ve Açkl. V. Minorsky), E. J. W. Gibb Memorial, London, 1970.
HÜSEYNÎ, Ebu'l-Hasan. Zübdetü’t-Tevârîh Ahbâru’l-Umerâ ve'l-Mulûkü’s-Selcûkiyye, (Nşr. M. Nûru’d-Dîn), Beyrut, Dârü İkrâ, 1985.
HÜSEYNÎ, Ebu'l-Hasan. Ahbarü’d-Devleti’s-Selçukiyye (Trc. N. Lügal), Ankara, TTK Yayınları, 1943.
HÜSEYNÎ, EbuT-Hasan. Kitâbü Ahbari’d-Devleti's-Selçukiyye, (Nşr. M. İkbâl), Beyrût, Dârü'l-Âfâki'l-Cedîde, 1984.
IŞILTAN, Fikret. “Taberî”, İA, XI, 1997: 594-598.
İBN BATÛTA, Ebû Abdullah Muhammed et-Tancî. Tuhfetü’n-Nuzzâr fi Garâibi’l-Emsâr ve Acâibi’l-Esfâr (İbn Batuta Seyahatnâmesi), (Trc. M. Çevik), I-II, İstanbul, Üçdal Neşriyat, 1993.
İBN FADLAN, Ahmed b. Fadlân. İbn Fadlan Seyahatnâmesi, (Trc. R. Şeşen), İstanbul, Bedir Yayınevi, 1975.
İBN FADLAN, Ahmed b. Fadlân. Rıhletü İbn Fadlan, (Nşr. A. Z. V. Togan), İbn Fadlan’s Reisebericht, Leipzig, 1939.
İBN FADLAN, Ahmed b. Fadlân. Risâletü İbn Fadlân fi Vasfi’r-Rıhleti İlâ Bilâdi’t-Türk ve’l-Hazar, (Nşr. S. Dehân), Dımaşk, Dârü Ahyâi’t-TürâsiT-Arabî, 1979.
İBN FUNDUK, EbuT-Hasan Beyhakî. Târîh-i Beyhak, (Nşr. A. Behmenyâr ve Mukd. Mirza Muhammed Kazvînî), Kitâbfuruşî Furugî, 1361.
İBN HALDUN, Ebû Zeyd. Târîhü İbn Haldun, (Nşr. H. Şahâde ve S.
Zekkâr), Beyrut, 1408/ 1988.
İBN HALLİKÂN, EbiT-Abbâs. Vefayâtü’l-Ayân ve Enbâü Ebnâi’z-Zamân, (Nşr.
İ. Abbâs), I-VIII, Beyrut, Dârü Sâdır, 1994.
İBN HAVKAL, Ebi’l-Kâsım. Kitâbü Sûreti’l-Arz, (Ed. M. J. De Goeje), I-II, Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır 1938-1939.
İBN HURDAZBİH, Ebu'l-Kâsım. El-Mesâlik ve'l-Memâlik, (Ed. M. J. De Goeje) Lugduni-Batavorum E. J. Brill. Beyrut, Dârü Sâdır, 1889.
İBN KUTLUBOĞA, Tâcü’t-Terâcim fi Tabakâti’l-Hanefiyye, (Nşr. el-Hulv), Bağdâd, 1962.
İBN MÂKÛLÂ, Ebû Nasr Ali. El-İkmâl fi Refi’l-İrtiyâb ani'l-Mütelif mine’s-Semâ ve’l-Künâ ve’l-Ensâb, (Nşr. A. Yemânî), I-VI, Haydarâbâd, 1962-1967.
İBN MİSKEVEYH, Ebî Ali Ahmed. Kitâbü Tecâribi’l-Ümem, (H. F. Amedroz), I-II, (Zahîrü’d-Dîn Ruzrâverî) Zeylü Kitâbi Tecâribi’l-Ümem, III, Kıt'atü min Târihi Ebi ’l Hüseyn Hilâl b. el-Muhsin b. İbrâhîm es-Sâbi el-Kâtib, IV, Kahire, Dârü’1-Kitâbi’l-İslâmî.
İBN TÂKTAKÂ, Muhammed. Târîhü’d-Düveli'l-İslâmiyye, Beyrut, Dârü Sadır,
İBNÜ’L-ADÎM, Kemâlü’d-Dîn. Bugyetü’t-Taleb fi Târihi Haleb, (Nşr. A. Sevim), Ankara. TTK Yayınları, 1976.
İBNÜ’L-CEVZÎ, Ebu’l-Ferec. El-Mııntazam fi Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem, I-X, Beyrut, Dârü Sâdır, 1358 / 1939-1940.
İBNÜ’L-ESÎR, El-Kâmil fi't-Târîh, (Nşr. A. el-Kâdî), I-X, Beyrut, 1995.
İBNÜ’L-ESÎR, El-Kâmil fi't-Târîh Tercümesi, (Ed. M. Tulum), I-XII, İstanbul, Bahar Yayınları, (ofset), 1991.
İBNÜ’L-FAKİH, Ebî Abdullah Ahmed. Kitâbü’l-Buldân, (Nşr. Y. El-Hâdî), Beyrut, Dârü Âlemi’1-Kütüb, 1996.
İBNÜ’L-KALANİSÎ, Târîhü Dımaşk, (Nşr. S. Zekkâr), Dımaşk, 1983.
İDRÎSÎ, Ebî Abdullah eş-Şerîf. Kitâbü Nüzheti’l-Müştâk fi İhtirâki'l-Âfâk, I-II, Beyrut, Dârü Âlemi’l-Kütüb, 1989.
IFEAC, (l'Institut français d’Etudes sur l’Asie Centrale). Etudes Karakhcmides Cahiers d’Asie Centrale, 9, Tachkent-Aix-en-Provence, 2001.
İnşâ, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
İNAN, Abdulkadir. Şamanizm, Ankara, TTK Yayınları, 1995.
İNAN, Abdulkadir. Eski Türk Dinî Tarihi, İstanbul, KB Yayınları, 1976.
İSTAHRÎ, Ebî İshak. Mesâlikü'l-Memâlik, (Ed. M. J. Goeje), Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1927.
İŞANHANOV, C. ve B. KOÇNEV. “Drevneyşie Karahanidskie Monety”, İMKU, Vıpıısk 15, Taşkent, 1979: 142-152.
İZGİ, Özkan. “Uygur Kağanlarının Tang Sülalesi Tarihlerine Göre Soy Kütüklerinin İncelenmesi” AÜFEFAD Zeki Veli Togan Özel Sayısı I, Erzurum, 1985: 245-263.
İZGİ, Özkan. Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi, Ankara, TTK Yayınları, 1989.
İZGİ, Özkan. Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre), Ankara, TKAE, 1987.
İZGİ, Özkan. “Kuruluş Devrinde Uygurların Kitanlara Tesirleri ve Uygur, Gazne, Kitanlar Arasındaki Münasebetler”, TED, sa.7-8, İsatanbul, 1977:7-16.
İZGİ, Özkan, “Çin ile Batı Arasında İpek Yolları (8. Yüzyıla Kadar)”, HÜEFD, II, sa.l, Ankara, 1984: 91-96.
JİAN FU, Batı Uygur Devletleri Tarihi Hakkında Araştırmalar, (Çince Trc. Song Su Ying) Urumçi, 1985.
KAFESOĞLU, İbrahim. “Selçuklular”, İA, X, 1997: 353-416.
KAFESOĞLU, İbrahim. Türk Milli Kültürü, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1991.
KAFESOĞLU, İbrahim. “Nizâm-ül-Mülk” İA, IX, 1997: 329-333.
KAFESOĞLU, İbrahim. Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, İstanbul, KB Yayınları, 1980.
KAFESOĞLU, İbrahim. Harezmşahlar Devleti tarihi (485-618 / 1092-1221), Ankara, TTK Yayınları, 1992.
KAFESOĞLU, İbrahim. Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul, İÜEF Yayını, 1953.
KAFESOĞLU, İbrahim. “Doğu Anadoluya ilk Selçuklu Akını (1015-1021) ve Tarihî Ehemmiyeti”, Fuad Köprülü Armağanı, İstanbul, DTCF Yayınları, 1953.
KARAEV, O. İstoria Karakhanidskogo Kaganata, Frünze, 1983.
Kara Balgasun Yazıtı, (Nşr. H. N. Orkun) Eski Türk Yazıtları, II, Ankara, TDK Yayınları, 1994: 232-236.
KARAEV, O. “İz istoriyi Karakhanidov”, (Ed. G. A. Abdurrahmanov), Folklor Lietratura i İstoriyie Vostoka, Taşkent, 1984: 338-343.
KARAMAN, Hayreddin. “Fakih”, DİA, XII, İstanbul, 1995: 126-127.
KARŞÎ, Cemal. Mülhakâtü ’s-Surâh, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
KASSAİ, Nûrullah. Medâris-i Nizâmiye Tesîrât-ı İlmî ve İçtimâî An, Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebîr, 1363.
KÂŞGARÎ, Mahmûd. Divânü Lügâti 't-Türk, (Trc. B. Atalay), I-IV, Ankara, TDK Yayınları, 1992.
KÂTİB ÇELEBİ, Mustafa b. Abdullah, Keşfü’z-Zunûn an Esâmiyi ’l-Kütüb ve ’l-Funûn, I-II, Beyrut, Dârü'l-İlmiyye, 1992.
KÂTİB es-SEMERKANDÎ, Muhammed b. Ali. Agrâzu's-Siyâse fi Ağrâzi’r-Riyâse, (Nşr. C. Şiâr), Tahran, İntişârât-ı Dânişgâh-ı Tahran, 1349.
KÂTİB es-SEMERKANDÎ, Muhammed b. Ali. Sindbâdnâme, (Nşr. A. Ateş), İstanbul, İÜEF Şarkiyat Enstitüsü Neşriyatı, 1948.
KAVAKÇI, Y. Z. XI ve XII. Asırlarda Karahaıılılar Devrinde Mâverâünnehr İslâm Hukukçuları, Ankara, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1976.
KAZVÎNÎ, Hamdullah Mustevfî. Târîh-i Güzide, Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebîr, 1364.
KAZVÎNÎ Zekeriyâ. Âsâru ’l-Bilâd ve Ahbâru'1-İbâd, Beyrut, Dârü Sâdır.
KEYKÂVÛS, Unsuru'l-Meâlî. Kâbûsnâme, (Nşr. G. Yûsufi), Tahran, İntişârât-ı İlmî ve Ferhengî, 1378.
KHADR, Mohamed, “Deux Actes De Waqf D’un Qarahânide D’asie Centale”, JA, CCLV,sa.3-4, 1967: 304-334.
KILIÇER. M. Esat. “Buhârî, Tâhir b. Ahmed”, DİA, VI, Istanbul, 1992:376-377.
KLYASHTORNY, S. G. ve T. İ. Sultanov. Türkün Üç Bin Yılı, İstanbul, Selenge Yayınları, 2003.
KLYAŞTORNİY, S. G. “Doğu Türkistan ve Ordu Balık Kağanları”, (Trc. B. Atsız), TDA Dergisi, sa. 103, İstanbul, 1996: 121-124.
KOÇNEV, B. D. “Svod Nadpisey na Karahanidskih Monetah: Antroponimy i Titulatura (Çast 1)” vostoçnoe Istoriçeskoe Istoriçnikovedenne i Spetsialnie Distsipliny Vıpusk 4, Moskova, 1995: 201-278.
KOÇNEV, B. D. “Svod Nadpisey na Karahanidskih Monetah: Antroponimy i Titulatura (Çast 2)” vostoçnoe Istoriçeskoe Istoriçnikovedenne i Spetsialnie Distsipliny Vıpusk 5, Moskova, 1997: 245-314.
KOÇNEV, B. D. “The Origins of the Karakhanids: A reconsideration”, Der İslam Bd. 73, Wolter de Gruyter 1996: 352-357.
KOÇNEV, B. D. “La chronologie et la genealogie des Karakhanides du point de vue de la numismatique”, Cahiers d’Asie Centrale, 9, Etudes Karakhanides, Taşkent-Aix-en-Provence, İFAC, 2001:49-75.
KOÇNEV, B. D. “Maverannahr Nakanune Sozdaniye Zapadnogo Karahanidskogo Kaganata (V Svete Numuzmatiki)”, Özbekistan Maddî Medeniyeti Tarihi Dergisi, sa. 31, Semerkand, 2000: 178-203.
KOÇNEV, B. D. “Buduket-Hoviy Kazahstanckiy Monetniy Dvor (XI v.)”, Cepiya Obştestvennih Nauk, sa. 1, 1986: 49-54.
KOÇNEV, B. D. “Zametki po Srednevekovoy Numizmatike Credney Azii, Çast 9 (Samanidy, Karahanidy, Anuşteginidi)”, İMKU, sa. 222, 1988: 191-204.
KOÇNEV, B. D. “Monetniy Çekan Kuby (X-XI w.)” İMKU, sa. 30, 1999:246-255.
KOÇNEV, B. D. Karahanidskie Monety: İstoçnikovedçeskoe i İstoriçeskoe İssledovanie, Moskova, 1993.
KOÇNEV, B. D. “Novie Numizmatiçeskie Dannie po Istorii Karahanidov Vtoroy Poloviny XII-Naçala XIII v.”, Kirigiziya Pri Karanaidah, Frunze, 1983: 75-103.
KOÇNEV, B. D. “Zametki po Srednevekovoy Numizmatike Sredney Azii Çast 2 (Karahanidi)”, İMKU, sa.15,1979 (Almaatal983): 120-138.
KOÇNEV, B. D. “Numizmatiçeskie Materiali Dlya Harakteristiki Vzaimootnoşeniy karahanidov i Buharskih Sadrov”, Duhovenstvo i Politiçeskaya Jizni na Blijnem i Srednem Vostoke v Period Feodalizma, Moskova, 1985:104-112.
KOÇNEV, B. D. “Zametki po Srednevekovay nümizmatike Sredney Aziyi”, İMKU, XXIV, Taşkent 1990.
KOÇNEV, B. D, “The trade Relations of Eastern Turkestan and Central asia in the Eleventh and Twelfth Centuries according to Numizmatic Data”, Silk Road Art and Archaeology, III, Kamakura, 1993-1994: 277-288)
KOÇNEV, B. D. “Les Fronieres du Royaume des Karakhanides”, Etudes Karakhanides, Cahiers D’Asie Centrale, 9, Tachkent-Aix-en-provence, 2001: 41-75.
KONUKÇU, Enver. Kuşan ve Akhunlar Tarihi, Ankara, Atatürk Üniversitesi Yayınları, 1973.
KÖPRÜLÜ, Fuat. “Salur”, İA, X, 1997: 136-138.
KÖPRÜLÜ, F. “Ribât”, VD, II, 1942: 267-278.
KÖPRÜLÜ, F. “Beyhakî”, İA, II, 1997: 584-586.
KÖPRÜLÜ, F. “Cûzcânî”, İA, III, 1997: 230-237.
KÖPRÜLÜ, M. F. “Avfî”, İA, II, 1997: 21-23.
KÖPRÜLÜ, M. F. İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İstanbul, Ötüken Yayınları, 1983.
KÖPRÜLÜ, M. F. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, DİB Yayınları, 1991.
KÖPRÜLÜ, M. F. “Eski Türk Unvanlarına Ait Notlar”, THİTM, II, 1932-1939: 17-31.
KÖYMEN, M. A. “Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Kuruluşu I”, DTCF, XV, sa. 1-3. Ankara, 1957: 97-194.
KÖYMEN, M. A. Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara, TTK Yayını, 1989.
KÖYMEN, M. A. “Büyük Selçuklular İmparatorluğunda Oğuz İsyanı 1153”, DTCF. V, Ankara, 1947: 159-173.
KÖYMEN, M. A. Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul, KB Yayınları, 1976.
KRAMERS, J. H. “Mukaddesi”, İA, VIII, 1997: 562-563.
KUDÂME, el-Kâtîb el-Bağdâdî, Nebze min Kitâbi'l-Harâc ve Sanatü’l-Kitâbe, Beyrut, Dârü'l-Hayâi’t-Türâsi'l-Arabî, 1988.
KULİHAN, Rızâ. Mecmaü'l-Fusahâ, I-VI, (Nşr. Muzâhir Musaffa), Tahran, Müessese-i Emîr-i Kebîr, (I. cilt) 1336, (II.-VI) 1339-1340.
KUREŞÎ, Abdü’l-Kâdir. Cevâhirü’l-Mudiyye fî Tabakâti’l-Hanefiyye, (Nşr. el-Hulv), I-II, Kâhire, 1978.
KUTLUER, İlhan, “Hârizmî”, DİA, XVI, İstanbul, 1997: 222-224.
LASZLO, F. “Dokuz Oğuzlar ve Gök Türkler”, (Trc. H. Eren), Belleten, XIV, sa.33, Ankara, 1950: 37-43.
LEWIS, Bernard. Tarihte Araplar, (Trc. H. D. Yıldız), İstanbul, İÜEF Yayınları, 1979.
LİU EN-LİN, “Talas Seferi Hakkında Yapılan Bir İnceleme”, VII. Tarih Kongresi, 1972: 414-420.
MAKDİSÎ, el-Beşşârî, Ahsenü’t-Tekâsîm fi Marifeti’l-Ekâlîm, Beyrut, Dârü'l-Hayâi’t-TürâsiT-Arabî, 1987.
MAKDİSÎ, el-Beşşârî, Kitâb Ahsenü’t-Tekâsîm fi Marifeti ’l-Ekâlîm, (Ed. M. J. De Goeje) Lugduni-Batavorum E. J. Brill, Beyrut, Dârü Sâdır, 1906.
MAKDİSÎ, Mutahhar. Kitâbü'l-Bedi ve’t-Târîh, I-VI,), Paris, Beyrut Dârü Sâdır, 1899-1903.
MALYAVKİN, G. IX-XII Asırlardaki Uygur Devletleri, (Uyg. Trc. U. Seyrânî), Sincan Halk Neşriyatı, Urumçi, 1994.
MANSUROĞLU Mecdud. “Efrâsiyâb”, İA, IV, 1997: 192-193.
MARÇAİS, G. “Ribât” İA, IX, 1997: 734-737.
MARKOV, A. İnventarniy Katalog Musulmanskih Monet İmperatorskago Ermitaja, Petersburg, 1896: 192-294.
MASSE, H. “Nizâmî Arûzî”, İA, IX, 1997: 327-328.
MAYER, Tobias. Nord-Und Ostzentralasien XV b Mittelasien II, Tübingen-Berlin, 1998.
MENÎNÎ, Şeyh. eş-Şerhü ’l-Yemînî el-Müsemmâ bi ’l-Fethi ’l-Vehbî alâ Târihi Ebî Nasr el-Utbî, I -II, Kahire, 1286.
MERCÂNÎ, Şehâbü’d-Dîn. Gurfetü’l-Hevâkîn li Urfeti’l-Havâkîn, 1864, Kazân (1941 ’de yazılan yazma nüshası: Taşkent El-Bîrûnî Şarkşinashk Ens. Ktp. No: P.N. 5741).
MERÇİL, Erdoğan. Gazneliler Devleti Tarihi, Ankara, TTK Yayınları, 1989.
MERÇİL, Erdoğan. “Sîmcûrîler IV”, Belleten, XLIX, sa.195, Ankara, 1986.
MERÇİL, Erdoğan. Fars Atabegleri Salgurlular, Ankara, TTK Yayınları, 1991.
MERVEZÎ, Nâsır Hüsrev. Sefernâme, (Nşr. M. Debîr Siyâkî), Tahran, İntişârât-ı Zevvar, 1375.
MERVEZÎ, et-Tabîb Şerefü’z-Zamân Tâhir, Ebvâbü fî’s-Sîn ve't-Türk ve’l-Hind Müntehabatü min Kitâbi Tabâi‘i’l-Hayavân, (Nşr. V. Minorsky), London, The Royal Asiatic Society, 1942.
MESUDÎ, Ebi'l-Hasan Ali. Mûrûcü’z-Zeheb ve Meâdinü’l-Cevher, (Nşr. M. M. Kumeyhe), I-IV, Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.
MİLES, G. C., “Numismatics”, The Cambridge History of Iran, IV, London, 1975: 376-378.
MİNORSKY, V. “Tamim İbn Bahr'ın Uygurlara Seyahati,” (Trc. E.B. Özbilen), TDA, sa.116, 1998: 61-89.
MİNORSKY, V. “Nerşahî”, İA, IX, 1997: 197-198.
MİRHOND, Muhammed b. Hondşâh Belhî. Ravzatü’s-Safâ, (Nşr. ve Telhis. A. Zeryâb), I- VI, Tahran, İntişârât-ı İlmî.
Moğolların Gizli Tarihi, (Trc. A. Temir), Ankara, TTK Yayınları, 1995.
MOLLA HÂCI, Buğra Hanlar Tezkiresi, (Nşr. Abdurrahim Sabit), Kaşgar, Kaşgar Uygur Neşriyatı, 1988.
MUGİNOV, A. M. Uygurskih Rukopisey İnstituta Narodov Azii, Moskova, İzdatelstvo Vostoçnoy Literatury, 1962.
MU‘ÎNÜ’L-FUKARÂ, Târîh-i Mollâzâde der Zikr-i Mezârât-ı Buhârâ, (Nşr. A. G. Me‘ânî), Tahran, İntişârât-ı Kitâbhâne-i İbn Sînâ, 1339.
Mücmelü ’t-Tevârîh Ve ’l-Kısas, (Nşr. M. Ramazânî), Tahran, Dâr-ı Nede-i Kelâle-i Hâver, 1318.
MÜHEYMİD, Ali b. Salih. “El-Karahâniyyûn ve Cühûdühum fî Neşri'l-İslâm”, (Trc.A. Aksu), Mecelletü Câmiati’l-İmâm Muhammed b. Suûdi’l-îslâmiyyi, sa.16, 1417: 273-318.
MÜNECCİMBAŞI, Şeyh Ahmed, Câmiü'd-Düvel (Karahanlılar Fasikülü), (Trc. N. Lugal), İstanbul, 1940.
NASTİÇ, V. N. “Arabskiye i Persidskiye Nadpisi na Kayrak s Goradişa Buhara”, (Ed. E. A. Davidoviç), Kirgiziya Pri Karahanidah, Frunze, 1983: 221-234.
NAZIM, Muhammed. “Utbî”, İA, XIII, 1997: 83.
NAZIM, Muhammed. Sultan Mahmud of Ghazna, Cambridge, 1931.
NAZIM, Muhammed., “The Pand-Nâmah of Subuktigin”, JRAS, 1933: 605-628.
NEMTZEVA, N. B.“Medrese Tamgaç Buğra Hana v Semerkande iz arheologiçeskin rabot v ansable Şahi-Zinda, Afrasiab, III, Taşkent 1974.
NERŞAHÎ, Ebû Bekr Muhammed. Târîh-i Buhârâ, ‘Tercüme-i Ebû Nasr el-Kubâvî ve Telhîs-i Muhammed b. Zufer’, (Nşr. M. Radavî), Tahran, İntişârât-ı Tûs, 1363.
NERŞAHÎ, Ebû Bekr Muhammed. Târîhü Buhârâ, (Arp. Trc. E. A. Bedevî ve N. M. Et-Terâzî), Kâhire, Dârü'l-Meârif.
NESEFÎ, Ebû Hafz Necmü’d-Dîn Ömer. el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand, (Nşr. M. Fâryâbî), es-Suudiyye, Mektebetü'l-Kevser, 1991.
NESEFÎ, Ebû Hafz Necmü’d-Dîn Ömer. Kitâbü ’l-Kand fî Târihi Semerkand, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
NESEVÎ, Şehâbü’d-Dîn. Sîret-i Celâlü’d-Dîn Mengübertî, (Nşr. M. Mînevî), Tahran, İntişârât-ı Benegâh ve Tercüme ve Neşr-i Kitâb, 1344.
NEŞRÎ, Mehmed, Kitâb-ı Cihan-Nümâ Neşri Tarihi, (Yay. F. R. Unat ve M. A. Köymen), I-II, Ankara, TTK Yayınları, 1995.
NİZÂMÎ ARÛZÎ, Semerkandî. Çehâr Makâle (Erbaa Makâlât), (Frs. Nşr. ve Arp. Trc.Muhammed b. Tâvît), Rabât, Külliyetü’l-Âdâb ve’l-Ulûmu’l-İnsâniyye bi’r-Rabât, 1982.
NİZÂMÜ’L-MÜLK, Siyâset-Nâme, (Hzr. M. A. Köymen), Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1982.
NİZÂMÜ’L-MÜLK, Siyâsetnâme, (Nşr. Y. H. Bekâr), Katar, 1407.
NÜVEYRÎ, Ahmed b. Abdülvahhâb. Nihâyetü’l-Ereb fî Fünûni 'l-Edeb, (Nşr. M. F. Anîtil ve M. T. Hacerî), XXVI, 1405 / 1985.
OCAK, Ahmet. Selçukluların Dinî Siyaseti (1040-1092), İstanbul, Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınları, 2002.
OCAK, Ahmet Yaşar. Veysel Kareni ve Üveysîlik, Ankara, Dergah Yayınları, 2002.
OCAK, Ahmet Yaşar. “Zâviyeler” VD, XII., 1978: 247-269.
OCAK, Ahmet Yaşar. “Türk Heterodoksi Tarihinde Zindîk-Hâricî-Râfızî-Mülhid ve Ehl-i Bid’at Terimlerine Dair Bazı Düşünceler”, TED, sa. 12, İstanbul, 1982: 507-520.
OCAK, Ahmet Yaşar, Zındıklar ve Mülhidler, İstanbul, Tarih Vakfı Yayınları, 1998.
ODA Juten. “Hangisi Karahanlıların Kökeni; Uygurlar mı, Yoksa Karluklar mı?”, (Ed. H. C. Güzel), Türkler, II, Ankara 2002: 255-259.
ONAT, Hasan. “İbâhiyye”, DİA, XIX, İstanbul, 1999: 252-254.
ORKUN, H. N. Eski Türk Yazıtları, I-III, Ankara, TDK Yayınları, 1994.
ÖGEL, Bahaeddin. Türk Mitolojisi I, Ankara, TTK Yayınları, 1993
ÖNGÜL, Ali. “Burhan Ailesi (Âl-i Burhân)”, DİA, VI, 1992: 430-432.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “Karahanhlar”, DİA, XXIV, İstanbul, 2001: 404-412.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “Beyhakî”. DİA, VI, İstanbul, 1992: 62-63.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “Ezrakî”, DİA, XII, İstanbul, 1995: 68-69.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “İbnü’l-Kalânisî”, DİA, XXI, İstanbul, 2000: 99-100.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “İbnü’l-Esîr”, DİA, XXI, İstanbul, 2000: 26-27.
ÖZAYDIN, Abdulkerim. “İbnü'l-İbrî”, DİA, XXI, İstanbul, 2000: 92-94.
ÖZAYDIN, Abdülkerim. Sultan Muhammed Tapar Devri Selçuklu Tarihi (498-511 /1105-1118), Ankara, TTK Yayınları, 1990.
ÖZEL, Ahmet. “Bezzâzî”, DİA, VI, İstanbul, 1992:113-114.
PAUL, Jürgen. “Karahanhlar”, (Ed. H. C. Güzel), Türkler, IV, 2002: 460-468.
PAUL, J. “The Histories of Samarkand”, Studia Iranica, XXII, sa. 1, London, 1993.
PEDERSEN, J. “Mescid” İA, VIII, 1997: 1-71.
Pendnâme, (Nşr. ve Trc. E. Merçil), İTED, V, cüz: 1-2, İstanbul 1975: 203-232.
POOLE, Stanley Lane. The Coins of the Mohammadan Dynasties in the Museum, classes III-X, London, 1876: 120-126.
PRİTSAK, Omeljan. “Oğuz Yabgu Devletinin Yıkılışı”, (Trc. E. B. Özbilen), TDA, sa. 104, 1996: 93-102.
PRİTSAK, Omeljan. “Die Karachaniden”, Der İslam, XXX, Berlin, 1952: 17-68.
PRİTSAK, Omeljan. “Karachanidische Streitfragen 1-4”, Oriens, 3, 1950: 209-228.
PRİTSAK, Omeljan. Von den Karluk zu den Karachaniden, ZDMG, 1951: 270-300.
PRİTSAK, Omeljan, “Kara”, 60. Doğum Yılı Münasebetiyle Zeki Velidi Togan ’a Armağan, Symbole in Honorem Z. V. Togan, İstanbul, 1950-1955: 239-263.
PRİTSAK, Omeljan. “Mahmud Kâşgarî Kimdir?”, TM, X, İstanbul, 1953: 243-246. Ayrıca, Studies Medival Eurasian History, XVIII, London, 1981.
PRİTSAK, Omeljan. “Âl-i Burhân”, Der İslam, XXX, sa.l, Berlin, 1952: 81-96.
PRİTSAK, Omeljan. “Karahanlılar” İA, VI, 1997: 251-273.
RÂDUYÂNÎ, Muhammed. Kitâbü Tercümâni’l-Belâga, (Nşr. A. Ateş), İstanbul, 1949.
RASONYI, Laszlo. Tarihte Türklük, Ankara, TKAE, 1993.
RÂVENDÎ, Muhammed b. Ali. Râhatü’s-Sudür ve Âyetü’s-Sürûr, (Trc. A. Ateş), I-II, Ankara, TTK Yayınları, 1999.
RÂZÎ, Ahmed Emin. Tezkere-i Heft İklîm, (Nşr. M. R. Tâhirî), I-III, Tahran, İntişârât-ı Serûş, 1378.
RÂZÎ, Fahrü’d-Dîn. Câmi'ü’l-Ulûm, Tahran, İntişârât-ı Kitâbhâne-i Esedî, 1346.
REŞÎDÜ’D-DÎN, Fazlullah Hemedânî. Câmiü’t-Tevârîh, (Nşr. M. Rûşen ve M. Mûsevî), I-IV, Tahran, Neşrü'l-Berz, 1373.
REŞÎDÜ’D-DÎN, Fazlullah Hemedânî. Câmiü’t-Tevârîh, (Nşr. A. Ateş), Sultan Mahmûd ve Devrinin Tarihi, II / 4, Ankara, TTK Yayınları, 1999.
REŞÎDÜ’D-DÎN, Fazlullah Hemedânî. Câmiü’t-Tevârîh, (Nşr. A. Ateş), Selçuklular Tarihi, II / 5, Ankara, TTK Yayınları, 1999.
REŞÎDÜ’D-DÎN, Fazlullah Hemedânî. Oğuz Destanı, (Trc. Ve Tah. A. Z. V. Togan), İstanbul, Enderun Kitabevi, 1982.
Risâletü'l-Bahâiyye, Raşîd Efd. Ktp. No: 903 vr. 66b.
RİTTER, H. “Firdevsî”, İA, IV, 1997: 643-649.
ROUX, J. Paul. Türklerin ve Moğolların Eski Dini, (Trc. A. Kazancıgil), İstanbul, İşaret Yayınları, 1994.
ROUX, J. Paul. Türklerin Tarihi, (Trc. G. Üstün), İstanbul, Milliyet Yayınları, 1998.
ROUX, J. Paul. Orta Asya Tarih ve Uygarlık, (Trc. L. Arslan), İstanbul, Kabalcı Yayınları, 2001.
RTVELADZE, E. Kadimiy va Orta Asr Markaziy Asya Tangalar Katalogu, I-III, Özbekistan Milli Bankı, Taşkent, 2000-2001.
RUBEN, W. Budist vakıfları Hakkında, VD, II, 1942: 173-183.
SALMAN, Hüseyn. Karluklar, (İÜEF Basılmamış Doktora Tezi), İstanbul, 1973.
SALMAN, Hüseyin. Türgişler, Ankara, KB Yayınları, 1998.
SCHWARZ, Florian. Balh und Die Landschaften am Oberen Oxus XIV c Hurâsân III, Tübingen-Berlin, 2002.
SE‘ÂLEBÎ, Ebû Mansûr. Yetîmetü’d-Dehr fî Mehâsini Ehli’l-Asr, I-IV, (Nşr. M. Muhyü’d-Dîn Abdü'l-Hamîd), Kâhire, Mektebetü’t-Ticâriyye el-Kübrâ, 1375 / 1956.
SEM‘ÂNÎ, Ebi Sa‘d Abdü'l-Kerîm. El-Ensâb, (Nşr. M. E. Demec), I-XII, Beyrut, (VII: 1976), 1980-1984.
SEM‘ÂNÎ, Ebi Sa‘d Abdü'l-Kerîm. Kitâbü’l-Ensâb, (Nşr. V. Barthold), Turkestan, I, Petersburg, 1898.
SIBT İBNÜ’L-CEVZÎ, Miratü’z-Zamân fi Târîhi’l-Ayân, (Nşr. A. Sevim), Ankara, DTCF Yayınları, 1968.
SIDDIK, M. ve A. R. Ömer. Mahmûd Kâşgarî, Kaşgar, Kaşgar Uygur Neşriyatı, 1985.
SÜMER, Faruk. Eski Türklerde Şehircilik, Ankara, TTK Yayınları, 1994.
SÜMER, Faruk. “Dihkan”, DİA, IX, İstanbul, 1994: 289-290.
SÜMER, Faruk. Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, I-II, İstanbul, TDA Vakfı Yayınları, 1999.
SÜMER, Faruk. Oğuzlar, İstanbul, TDA Vakfı Yayınları, 1992.
STRANGE, Guy Le. Buldânü ’l-Hilâfeti ’ş-Şarkiyye, (Arp. Trc. B. Fransis ve G. Avvâr), Beyrut, Müessesetü’r-Risâle, 1985.
ŞAHNİYAZOV, Kerim. Karluk Devleti ve Karluklar, Taşkent, Şark Neşriyatı, 1999.
ŞEBÂNKÂREÎ, Muhammed b. Ali. Mecmau’l-Ensâb, (Nşr. M. H. Muhaddis), Tahran, İntişârât-ı Emîr-i Kebir, 1376.
ŞEŞEN, Ramazan. İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, TKAE Yayınları, 1998.
ŞEŞEN, Ramazan, Müslümanlarda Tarih-Coğrafya Yazıcılığı, İstanbul, İSAR Yayınları, 1998a.
ŞEŞEN, Ramazan. “Klasik İslâm Kaynaklarına Göre Eski Türklerin Dini ve Şaman Kelimesinin Menşei”, TED, sa. X-XI, 1979-1980, İstanbul, 1981: 57-90.
ŞEŞEN, Ramazan. “İdrîsî”, DİA, XXI, İstanbul, 2000: 493-495.
Şine-Usu Yazıtı, (Nşr. H. N. Orkun), Eski Türk Yazıtları, I, Ankara, TDK Yayınları, 1994: 163-183.
TABERÎ, Hibetullah b. Muhammed, Bâhnâme, Manisa Halk Ktp., vr. 133-145 No: 1795-5.
TABERÎ, Muhammed. Târîhü’l-Ümem ve’l-Mülûk, I-V, Beyrut, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, 1407.
TAGRÎBERDÎ, Ebu’l-Abbâs. Nücûmü ’z-Zâhire fîMulûki Mısr ve ’l-Kâhire, Mısır, el-Müessesetü'l-Mısrıyye el-‘Âmme.
Târîh-i Âl-i Selçük der Ânâdolu, (Nşr. Nâdere Celâli), Tahran, İntişârât-ı Vüzâret-i Ferhengî ve İrşâd-i İslâmî, 1999.
TAŞAĞIL, Ahmet. Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, Ankara, TTK Yayınları, 2004.
TAŞAĞIL, Ahmet. “Karahıtaylar”, DİA, XXIV, İstanbul, 2001: 415-416.
TAŞAĞIL, Ahmet. Gök-Türkler, Ankara, TTK Yayınları, 1995.
TAŞAĞIL, Ahmet. GökTürkler, III, Ankara, TTK Yayınları, 2004.
TAŞAĞIL, Ahmet. Gök-Türkler, II, Ankara, TTK Yayınlan, 1999.
TEKİN, Şinasi. “Mani Dininin Uygurlar Tarafından Devlet Dini Olarak Kabulü” , Türk Dili Araştırmaları Yıllığı, Ankara, 1965.
TEKİN, Şinasi. “Bilinen En Eski İslami Türkçe Metinler: Uygur Harfleriyle Yazılmış Karahanlılar Devrine Âit Tarla Satış Senetleri (473, 483 =1080, 1090)”, SAD, IV, Ankara 1975: 157-186.
TEKİN, Talat. “Kuzey Moğolistan’da Yeni Bir Uygur Anıtı: Taryat (Terhin) Kitabesi”, Belleten, XLVI, sa. 184, Ankara, 1982: 795-838.
TEKİN, Talat. Orhun Yazıtları, Ankara, 1988.
TERZİOĞLU, Arslan. “Yeni Kaynaklar Işığında Karahanh Tıp ve Hastane Tarihine Bir Bakış” TT, XIX, sa.l 10, 1993: 81-88.
TEVHİD, Ahmed. Meskükât-ı Kadîme-i İslâmiyye Katoloğu, IV. Kısım, Müze-i Hümâyûn, İstanbul, 1321:1-36.
TEZCAN, Mehmet. Kuşanlar Tarihi, (AÜSBE basılmamış Doktora Tezi), Erzurum, 1996.
TOGAN, A. Z. V. “Türk Destanının Tasnifi”, (Ed. H. C. Güzel), Türkler, III, Ankara, 2002: 502-510.
TOGAN, A. Z. V. “Karahanlılar Tarihine Ait Bazı Kayıtlar, Türk Yurdu, V, sa. 11, Ankara, 1966:7-10.
TOGAN, A. Z. V. “Eftalitlerin Menşe’i Meselesi”, İTED, IV, cüz. 1-2, İstanbul, 1964: 58-61.
TOGAN, A. Z. V. “Karahanlılar”, AÜFEF Araştırma Dergisi, sa.13/1, Erzurum, 1985:71-93.
TOGAN, A. Z. V. Kur’an ve Türkler, İstanbul, Kayı Yayınları, 1971.
TOGAN, A. Z. V. Karahanlılar (840-1212) 1966-1967 Ders Notları, İSAM Ktp.
TOGAN, A. Z. V. Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1981b.
TOGAN, A. Z. V. Tarihte Usul, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1985b.
TOGAN, A. Z. V. Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, Enderun Kitabevi, 1981a.
TOGAN, A. Z. V. “Bozkurt Efsanesi” (Ed. H. Güzel) III, Türkler, Ankara, 2002: 544-546.
TOGAN, A. Z. V. Mukaddimetü’l-Adâb Documents on Khorezmian Culture, İstanbul, 1951.
TOGAN, A. Z. V. “Hârizm”, İA, V/I, 1997:240-257.
TOGAN, A. Z. V. “Bîrûnî”, İA, II, 1997: 635-645.
TOGAN, İsenbike. The Kerait Khanate and Chinggis Khan, Leiden-New York-Köln, 1998.
TOPALOĞLU, Bekir. “Zındık”, İA, XIII, 1997: 558-561
TOPALOĞLU, Nuri. “İbn Mâkûlâ”, DİA, XX, İstanbul, 1999: 168-169.
TURAN, Osman. “İlig Unvanı Hakkında”, TM, VIII, İstanbul, 1940: 192-199.
TURAN, Osman. Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1993.
TURAN, Osman. Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1993b.
TURAN, Osman, “Satuk Buğra Han Menkıbesi ve Tarih”, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, Boğaziçi Yayınları, 1993c.
URFALI MATEOS, Uıfalı mateos Vekayi-Nâmesi (952-1136) ve Papaz Grigor’un Zeyl, (1136-1162), (Trc. H. D. Andreasyan), Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1987.
Uygurlar ve Garbî Yurttaki Başka Turkî Halklarıng Kıskaça Târihi, (Kazakistan Fenler Akademisi Uygurşinaslık Enstitüsü Yayını), (Uyg. Trc. U. Seyrânî), Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 2000.
VASMER, Richard. “Zur Münzükunde der Qarâhâniden” MSOS, XXXIII, Berlin, 1930: 83-105.
WANG, Hsiao-fu. “Uygurların Batıya Göçünden Karahanlılara Kadar" Sincan SBAD, Temmuz 1984: 1-13.
WE LİANG-TAO, Kârâhânîler Târihiden Bâyân, (Uyg. Trc. A. Nurdun), Kaşgar, Kaşgar Uygur Neşriyatı, 1986.
WEESE, D. De. “The Tadhkira-i Bugrâ-khân and the “Uvaysî” Sufıs of Central Asia; Notes Review of Imaginary Muslims”, CAJ, 40, 1996: 87-127.
WiTTFOGEL, A. ve Feng Chia-Sheng. History of Chinese Society Liao (907-1125), Philadelphia, 1949.
YAKÛBÎ, Ahmed b. Ebi Yakûb el-Kâtîb. Târîhü’l-Yakûbî, I-II, Beyrut, Dârü Sâdır, 1995.
YAKÛBÎ, Ahmed b. Ebî Yakûb el-Kâtîb. Kitâbü’l-Buldân, Beyrut, Dârü Hayâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1988.
YAKÛT, el-Hamevî. Mucemü’l-Buldân, (Nşr. F. A. el-Cundî), I-V, ayrıca fihrist I-II, Beyrut, Dârü’l-Kütübi’l-îlmiyye.
YANG, Sheng. Kadimki Uygurlar, (Uyg. Trc. E. Ahmedî), Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 1998.
YAZICI, Tahsin. “Beyhakî”, DİA, VI, İstanbul, 1992: 63-64.
YAZICI, Tahsin. “Avfi”, DİA, IV, İstanbul, 1991: 115-116.
YEDİYILDIZ, Bahaeddin. XVIII. Yüzyılda Vakıf Müessesesi, Ankara, TTK Yayınları, 2003.
YILDIZ, H. D. İslâmiyet ve Türkler, İstanbul, İÜ Yayınları, 1976.
YILDIZ, H. D. “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, Edebiyat Fakültesi Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, İstanbul, 1973: 71-82.
YUSUPOVA, D. Y. ve R. P. Calilova. Sabranie Vostoçnıh Rukopisey Akademi Nauk Respubliki Uzbekistan İstoriya Taşkent, İnstitut Vostokovedeniya im. Abu Rayhana Beruni, 1998.
XİANG, J. Q. Karahanlı Sülalesi Sikkeleri, Urumçi, Sincan Halk Neşriyatı, 1990.
ZEHEBÎ, Ebu Abdullah. Siyerü A ‘lâmi 'n-Nübelâi (Nşr. Ş. Arnavûtî ve M. N. Araksûsî), I-XXIII, Beyrut, Müessesetü’r-Risâle, 1413.
EKLER
1. Para Tablosu
Türk Hakanlığı nümizmatı B. D. Koçnev, “Svod Nadpisey na Karahanidskih Monetah: Antroponimy i Titulatura (Çast 1)” (yostoçnoe Îstoriçeskoe İstoriçnikovedenne i Spetsialnie Distsipliny Vıpusk 4, Moskova, 1995: 201-278.) ve “Svod Nadpisey na Karahanidskih Monetah: Antroponimy i Titulatura (Çast 2)” (yostoçnoe İstoriçeskoe İstoriçnikovedenne i Spetsialnie Distsipliny Vıpusk 5, Moskova, 1997: 245-314.) adlarındaki iki makalesinde, mevcut nümizmatik verileri %50 oranında yeni materyallerle zenginleştirerek, en erken tarihli Türk Hakanlığı parasından yıkılışına kadar bastırılan paraları kronolojik olarak tasnif ederek iki bölüm halinde yayınlamış idi.
Ele aldığımız çalışmada sıkça yararlandığımız Koçnev’in bu iki makalesinde yer alan tabloları, Hakanlığın siyasî tarihinin nümizmatik kaynaklarının görülmesi ve değerlendirilmesi açısından yararlı olacağı düşüncesi ile, Türkçeye çevirerek burada yer vermeyi uygun bulduk.
Tabloda yer alan kısaltmalar:
Dn : Dinar (Altın)
D : Dirhem (Gümüş)
F : Fülüs (Bakır)
Aynı : Bir üst hücrede yer alan yazıların aynısı
Kapalı parantez: tahmine göre tamamlanan yazılar
Bazı paralarda Uygur alfabesi ile yazılan şahıs isim ve unvanları: Arap harfleri ile yazılan hücrelerde Latin alfabesi ile kaydedilmiştir.
TÜRK HAKANLIĞI PARALARI
|
NO |
TÜR |
tarih (Hicri) |
YER |
ÖN YÜZ |
ARKA YÜZ |
ÇEVRE |
|
1 |
D |
381 |
Fergâna |
ملك المشرق شهأب الدولة و ظهير الدعوة ابو موسى ترك خاقان مولى امير المومنين الخليفة ارسلان تكين بن الغتكين |
||
|
2 |
Dn |
382 |
Buhârâ |
- |
شهاب الدولة أبو موسى |
|
|
3 |
9 |
382 |
Buhârâ |
شهاب الدولة أبو موسى |
- |
- |
|
4 |
F |
382 |
İlâk |
منصور بن أحمد بوغرا خان |
شهاب الدولة أبو موسى |
الامير الاجل شهاب الدولة ظهير الدعو(!) |
|
5 |
F |
382 |
İlâk |
منصور بن احمد |
Aynı |
Aynı |
|
6 |
F |
383 |
Hocend |
- |
تكين |
... نصر بن على |
|
7 |
F |
384 |
18212 |
خمار تكين |
الخاقان المظفر |
الامير المويد العدل نصر بن على مولى الخ |
|
8 |
F |
384 |
Fergâna |
Aynı |
الخاقان المظفر |
Aynı |
|
9 |
F |
384 |
Fergâna |
تكين |
Aynı |
Aynı |
|
10 |
F |
384 |
Fergâna |
طنغا تكبن |
الخاقان المظفر احمد بن على |
الامير المويد العدل نصر بن على مولى الخ |
|
11 |
F |
384 |
Hocend |
- |
تكبن |
الاميرالجليل ابو الحسن نصر بن على |
|
12 |
F |
384 |
Hocend |
- |
Aynı |
الاميرالجليل تصربين على |
|
13 |
F |
385-387 |
Hâk |
يغان تكين |
الاميرالجليل ابى الحسن نصربن على |
|
|
14 |
F |
385 |
Fergâna |
خمار تكين |
الخاقان المظفر \ Tegin |
الاميرالجليل المويد العدل نصر بن على |
|
15 |
F |
385 |
Fergâna |
تكين |
Aynı |
Aynı |
|
16 |
F |
385 |
Fergâna |
Aynı |
الخاقان المظفر \ Tonga Tegin |
الامير المويد العدل نصر بن على مولى إلخ |
|
17 |
F |
385 |
Fergâna |
Aynı |
الخاقان المظفر احمد بن على |
Aynı |
396
|
18 |
F |
385 |
Fergâna |
سر |
Aynı |
الامير المويد العدل مولى الخ |
|
19 |
F |
385-386 |
Fergâna |
تكين |
الامير طغا تكين بو الحسن مولى الخ |
|
|
20 |
F |
385 |
Fergâna |
Aynı |
الامير طغا تكين بو الحسن امير المومنين |
|
|
21 |
F |
385 |
Fergâna |
- |
Aynı |
الامير طغا بو الحسن مولى الخ |
|
22 |
F |
385 |
Fergâna |
سر |
Aynı |
Aynı |
|
23 |
F |
385 |
Fergâna |
- |
المويد العدل |
الامير طنغا بو الحسن مولى الخ |
|
24 |
F |
385 |
Fergâna |
المويد العدل |
تكين العادل |
Aynı |
|
25 |
F |
385 |
Fergâna |
مويد العدل |
Aynı |
الامير طتغا تكين ابى الحسن |
|
26 |
F |
385 |
Fergâna |
المويد العدل |
تكين الجلبل |
Aynı |
|
27 |
F |
385, 388 |
Fergâna |
Aynı |
الامير الجلين المويد العدل طغا تكين طئغا تكين |
|
|
28 |
F |
6. |
Fergâna |
احمد على \ بلقاسم |
الخاقان المظفر \ Tonga Tegin |
الامير المويد العدل نصر بن على مولى الخ |
|
29 |
F |
386 |
Hâk |
منصور بن على |
الملك المظفر قرا خاقان |
الامير الجليل السيد المظقر محمد بن على |
|
30 |
F |
386-388 |
Fergâna |
خان |
طئغا خأن |
الامير الجليل المويد العدل طنغا تكين |
|
31 |
F |
386-387 |
Fergâna |
Aynı |
تكين الجليل |
Aynı |
|
32 |
F |
386 |
Fergâna |
تكين |
Aynı |
Aynı |
|
33 |
F |
386 |
Fergâna |
- |
Aynı |
Aynı |
|
34 |
F |
386 |
Fergâna |
تكين |
Aynı |
الامير الجليل طنغا تكين ابى الحسن مولى امير المين(!) |
|
35 |
F |
386 |
Fergâna |
خان |
Aynı |
الامير المويد العدل ولى الدول(؟) طنغا تكين العادل(!) |
|
36 |
F |
386 |
Fergâna |
- |
Aynı |
Aynı |
397
|
37 |
386 |
Fergâna |
خان |
Aynı |
الآمير الجليل آلمويد آلعدل ولى الدول(؟) طنغا تكبن |
|
|
38 |
F |
386 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل طنغا تكين ابى الحسن مولى الخ |
|
39 |
F |
386 |
Fergâna |
Aynı |
تكين |
الامير طغا تكبن ابدبو الحسن امير المومنين |
|
40 |
F |
386, 388 |
Fergâna |
Aynı |
ايلك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل |
|
41 |
F |
3869387 |
Fergâna |
- |
تصر بن على |
الامير المويد العدل طنغا تكين |
|
42 |
F |
387 |
İlâk |
دهقان الجلبل |
قراخاقان ابا صالح |
الامير الجليل احمد بن على |
|
43 |
F |
387 |
İlâk |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل محمد بن على |
|
44 |
F |
387 |
İlâk |
- |
Aynı |
Aynı |
|
45 |
F |
387 |
Uş, Fergâna |
الامير الجليل نصر بن على |
الامير الجليل المويد العدل نصر بن على مولى الخ |
|
|
46 |
F |
387 |
Uş |
الامير الجميم العادل نصر بن على |
Aynı |
Aynı |
|
47 |
F |
387 |
Uş, Fergâna |
- |
تصر بن على |
الامير الجليل المويد العدل طنغا تكين مولى الخ |
|
48 |
F |
387 |
Ustruşene |
- |
قرا خان المظفر تكين |
الامير الجليل ابى الحسن ئصر بن على |
|
49 |
F |
387 |
Fergâna |
خان |
تكين الجليل |
الامير الجليل المويد العدل تكين |
|
50 |
F |
387 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل المويد العدل ولى الدول(؟) طغان(!) |
|
51 |
F |
387-388 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل طنغا تكين ابى الحسن مولى أمير المين(!) |
|
52 |
F |
387 |
Fergâna |
Aynı |
طنغا خان احمد بن على |
الامير الجليل المويد العدل طنغا تكين |
|
53 |
F |
387 |
Fergâna |
Aynı |
ملك العادل |
Aynı |
399
|
54 |
F |
387 |
Fergâna |
Aynı |
ذصر بن على |
الامير المويد العدل طنغا تكين |
|
55 |
F |
387 |
Fergâna |
- |
المير الجليل نصر ين على |
الامير المويد العدل طنفا تكين مولى الخ |
|
56 |
F |
388 |
İlâk |
دهقأن الجليل |
خان العادل الامير با صالح |
الامير الجليل المويد العدل با صالح |
|
57 |
F |
388 |
İlâk |
Aynı |
خان العادل باصالح |
الامير الجليل احمد بن على |
|
58 |
F |
388 |
İlâk |
Aynı |
قراخاقان ابا صالح |
Aynı |
|
59 |
F |
388-389 |
İlâk |
Aynı |
تكين ابا صالح |
Aynı |
|
60 |
F |
388 |
İlâk, Fergâna |
خان |
Aynı |
Aynı |
|
61 |
F |
388 |
İlâk |
ذهقان الجليل |
الامير ابا صالح |
الامبر الجليل المويد العدل احمد بن على |
|
62 |
F |
388 |
İlâk |
دهقان |
لامير با صالح |
Aynı |
|
63 |
F |
388 |
Fergâna |
تكبن الجليل |
ا لامير الجليل طئغا تكين لى (بو) الحسن مولى الخ |
|
|
64 |
F |
388-389 |
Fergâna |
خان |
ايليك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل طنغا تكين |
|
65 |
F |
388 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل المويد العدل تكبن |
|
66 |
F |
388 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل طنغا تكين لى الحسن مولى امير المبين(!) |
|
67 |
F |
388 |
Fergâna |
Aynı |
ايلك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل ولى الدول(!) طنغا(!) |
|
68 |
F |
388 |
Fergâna |
Aynı |
ايلك الجليل |
الامير الجليل ايلك العدل مولى امبر المومنين(!) |
|
69 |
F |
388 |
Fergâna |
Aynı |
ايليك (ايلك) الجليل |
الامير الجليل المويد العد خان |
|
70 |
F |
388 |
Şaş |
مويد العدل |
خان الاجل |
|
|
71 |
F |
389 |
Buhârâ |
ايلك \ خان |
عبدالملك بن نوح |
الامير ال... ملك... |
|
72 |
F |
389 |
Buhârâ |
ابلك |
نصر بن على ايلك |
الامير العادل قرا خان الملك |
|
73 |
F |
389 |
İlâk |
منصور بن احمد سعيد |
تكين ابا صالح |
الامير الجليل احمد بن على |
|
74 |
F |
389 |
İlâk |
Aynı |
ايلك العلال |
Aynı |
|
75 |
D |
389 |
İsfîcâb |
مت \ احمد بن نصر |
عبدالملك بن نوح |
- |
|
76 |
D |
389 |
İsfîcâb |
محمد \ ابو نصر مت |
الامير الجليل ابو منصور |
|
|
77 |
F |
389-391 390-391 392 391 392 |
Kubâ,Fergâna Ahsiket, Fergâna Ahsiket, Özkend Fergâna Özkend |
سر |
ابلك |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
78 |
F |
389 |
Özkend |
خان |
ارسلان ايلك |
الامير الجليل الموبد العدل نصر بن على قراخأن |
|
79 |
F |
389 |
Özkend |
Aynı |
Aynı |
الامير المويد العدل ئصر بن على مولى امير الم(!) |
|
80 |
F |
389 |
Özkend |
Aynı |
ايليك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل خان(؟) |
|
81 |
F |
389 |
Özkend |
Aynı |
ايلك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل نصر بن على |
|
82 |
F |
389 |
Fergâna |
Aynı |
ارسلان ايلك |
الامير الجليل المويد العدل نصر بن على(!) |
|
83 |
F |
389 |
Fergâna |
- |
ايليك الجلبل |
الامبر الجليل المويد العدل خان |
|
84 |
F |
389 |
Fergâna |
خان |
Aynı |
الامير الجليل المويد العدل |
|
85 |
F |
389 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل ابليك العدل مولى امير(!) |
|
86 |
F |
389 |
Fergâna |
- |
Aynı |
Aynı |
|
87 |
F |
389 |
Fergâna |
خان |
ايلك الجلين |
الامير الجليل المويد العدل نصر بن على |
|
88 |
F |
389 |
Fergâna |
Aynı |
ايليك الجليل |
الامير الجليل المويد العدل ارسلان ارسلان (!) |
400
|
89 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
- |
- |
|
90 |
F |
390 |
Buhârâ |
ايلك |
اسمعيل بن نوح |
الامير السيد الملك المنصور(؟) |
|
91 |
F |
390- 391 |
Buhârâ |
Aynı |
تاصر الحق |
الامير السيد بادشا نصر بن على |
|
92 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
الامبير السيد نصر بن على |
|
93 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
تاصر الحق خان |
الامير... نصر بن على |
|
94 |
F |
390 |
Buhârâ |
ايلك |
نصر بن على ايلك |
الامير نأصر الحف خان قرا خاقان الملك |
|
95 |
F |
390 |
Buhârâ |
م |
Aynı |
Aynı |
|
96 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
الامير المنصور (؟) قرا (!) خاقان |
|
97 |
F |
390 |
Buhârâ |
نصر بن على |
الامير ارسلان ايلك مويد العدل |
|
|
98 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
نصر بن على ايلك |
الامير أرسلان (!) مويد العدل |
|
99 |
F |
390 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
الامير السيد... |
|
100 |
F |
390,399 |
Kubâ |
- |
مويد العدل ايلك |
الامير نصر بن على الخ |
|
101 |
F |
390 |
Semerkand |
- |
نصر بن على |
|
|
102 |
F |
390 391 |
Özkend Uş |
صعر |
Aynı |
الامير الجليل تصر ين على مولى امير المومن (!) |
|
103 |
F |
390 |
Hocend |
الخان العادل تاصر الحق ابو نصر قراخاقان |
مويد العدل ايلك |
الامير الجليل ابوالحسن نصر بن على مول الخ |
|
104 |
F |
390,399 390, 394? 398.400 |
Hocend |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل نصر بن على مولى الخ |
|
105 |
F |
390,393 |
Fergânâ |
ايلك |
نصر بن على |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
106 |
F |
390-391 |
Ahsiket, |
Aynı |
Aynı |
الامير الاجل نصر بن على مولى الخ |
|
Fergâna |
||||||
|
107 |
D |
391 |
Buhara |
الميد العدل ايلك |
ناصر الحق خان |
- |
|
108 |
F |
391-393 |
İlâk |
محمد بن منصور با صالح |
خاقان المظفر |
الامير الجليل احمد بن على |
|
109 |
F |
391 |
Uş |
لصر |
نصر بن على |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
110 |
D |
3391 |
Şâş |
سيف الدولة |
الخان العادل نصر بن القسم |
- |
|
111 |
D |
391 |
Şâş |
Aynı |
الخان العادل |
- |
|
112 |
D Dn |
392-396 398-402 397 393-394 396 |
Buhârâ Kûre Keş Özkend Nîşâbûr |
- |
نباذشا \ ناصر الحق خان المويد العدل ايلك تصر |
- |
|
113 |
D D D D ا |
392 399-402 397 395-398 393-394 399-402 |
Vaşkend? Ahsiket Kûre Keş Semerkand Özkend |
- |
نأصر الحفى خان المويد العدل ايلك تصر |
- |
|
114 |
D |
392 |
181168 |
مت طاهر رازى |
الامير الجليل احمد بن نصر |
- |
|
115 |
D |
392 |
Özkend |
- |
- |
|
|
116 |
D |
392 |
Şâş |
قطب ا لدولة |
الخان العادل ابو الفوارس |
- |
|
117 |
F |
392 |
Şâş |
صر |
الخان العادل |
- |
|
118 |
F |
393 |
İlâk |
محمد بن منصور |
الخان العادل قطب الدولة |
الامير الجليل احمد بن على |
|
119 |
F |
393-394 |
İlâk |
ابي سعيد بكر بن الحسن |
Aynı |
Aynı |
|
120 |
F F |
393 398-399 |
Uş |
- |
نصر بن على |
الامير الجليل نصر بن على مولى الخ |
402
|
121 |
D |
393 |
Tarâz |
محمد بن على \ سنا الدولة [الامير الآجليل الممكن المنصور سنا الدولة ارسلان تكين |
قطب الدولة قراخاقان |
- |
|
122 |
D |
393 |
Özkend |
- |
بادشا \ نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
123 |
F |
393 |
Fergâna |
ايلك |
الملك المظفر نصر بن على |
الامير الجليل المويد العدل نصر بن على مولى الخ |
|
124 |
F |
393 |
Fergâna |
Aynı |
Aynı |
الامير المويد العدل تصر بن على مولى الخ |
|
125 |
F |
393 |
Fergâna |
ايلك قان العأدل |
Aynı |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
126 |
F |
393 |
Fergâna |
ايلك متولى يوسن |
Aynı |
Aynı |
|
127 |
F |
393 |
Fergâna |
ايلك |
Aynı |
الامير الجليل نصر بن على مولى الخ |
|
128 |
F |
393 |
Fergâna |
- |
نصر بن على |
Aynı |
|
129 |
F |
393 |
(589) |
الب \ ابو الفوارس |
خان العادل |
الامير الجليل ابو الفوارس مولى الخ |
|
130 |
D D |
394-399 394-398 |
Ahsiket Özkend |
- |
ناصر الحق خن المويذ العدل ايلد Nasr |
- |
|
131 |
D D |
394 396 |
Buhârâ Keş |
ابو(ابى) على |
بأدشا \ ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
132 |
F |
394 |
Buhârâ |
- |
تصر بن على |
الامير الاجل المويد العدل مولى الخ |
|
133 |
D |
394,398 |
Kuz Ordu |
- |
قطب الدولة \ ناصر الحق احمد بن على قرا خاقان |
- |
|
134 |
D |
394 |
Kuz Ordu |
محمد |
Aynı |
- |
|
135 |
D |
394 |
Ordu |
أبو عباد |
بن على \ نأصر الحق و سبف الدولة احمد |
- |
|
136 |
D |
394 |
Semerkand |
ميرك |
باذشا \ نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
137 |
D |
394 |
Tarâz |
محمد بن على \ سيد (؟) الطراز الامير الجليل الممكن) المتصور سنا الدولة ارسلان تك آين |
قطب الدولة قراخاقان |
- |
403
|
138 |
D |
3394-395 |
Hefdeh |
ينالتكين سراجالدولة |
نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
139 |
D |
394-395 |
Şâş |
يوسد |
الخان \ نصر الملة ابى نصر |
- |
|
140 |
D |
394 |
Şâş |
- |
الخان \ نصر الملة |
- |
|
141 |
D |
394 |
Şâş |
يفسف |
نأصر الحق خأن ابى نصر احمد بن على |
- |
|
142 |
D |
394-396 |
Şâş |
- |
Aynı |
- |
|
143 |
F |
394-396 |
Şâş |
بوسف بن عبداته |
الخان (خاى كان) عادل |
الامير الجليل يوسف بن عبداده |
|
144 |
F |
395 |
İlak |
- |
دهقان الجليل محمد بن منصور |
الامير الجليل احمد بن على |
|
145 |
D D D |
395 395 396 |
İl Ordu Kuz Ordu Tarâz |
- |
نأصر الحق احمد بن على قراخاقان |
- |
|
146 |
D |
395 |
İl Ordu |
قطب الدولة |
Aynı |
- |
|
147 |
D D |
395 395 |
İl Ordu Kuz Ordu |
نصر الملة احمد بن على قراخاقان |
- |
|
|
148 |
D |
395 |
İl Ordu |
- |
قطب الدولة خاقان |
- |
|
149 |
D |
395 |
İsfîcâb |
قراخاقان |
ناصر الحق |
- |
|
150 |
F |
395 |
Kâşgar |
قدر خان |
الملك العادز |
الامير ناصرالحق قدر خان مولى الخ |
|
151 |
F |
395 |
Kâşgar |
? |
- |
Aynı |
|
152 |
D |
395 |
Nevket |
ناصر الحق خان محمد بن مئصور ١ Nasr |
- |
|
|
153 |
D |
395 |
Sagâniyân |
مظقر \ كيا |
بأدشا \ ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
154 |
D |
395 |
Tarâz |
- |
سنا الدولة \ ناصر الحق خان محممد بن على |
- |
|
155 |
D |
395 |
Hefdeh |
سراج الدولة ينالتكين |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلد Nasr |
- |
|
156 |
D |
395 |
Hefdeh |
بنالتكبن |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلك |
- |
404
|
تصر |
||||||
|
157 |
D |
395 |
Şâş |
- |
الخان \ نأصر الحق خان ابى نصر احمد بن على \ Nasr |
- |
|
158 |
D |
395-396 |
Şâş |
- |
ناصر الحق خان ابى نصر احمد بن على ١ Nasr |
- |
|
159 |
F |
395 |
Şâş |
يوسف |
- |
- |
|
160 |
DD |
396 396-397 |
İl Ordu Kuz Ordu |
- |
خان \ احمد بن على \ عادل |
- |
|
161 |
D |
396 |
İl Ordu |
- |
احمد بن طى \ Nasr |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر ألملة |
|
162 |
D |
396 |
19163 |
محمد \ مت |
قطب الدولة ابو منصور |
- |
|
163 |
D |
396 |
191162 |
عث |
Aynı |
- |
|
164 |
D |
396 |
19114 |
- |
قطب الدولة ابو منصور مت |
- |
|
165 |
F |
396 |
Kâşgar |
قدر خان |
? |
... المومنين |
|
166 |
D |
396 |
Kuz Ordu |
ميرك |
خان \ احمد بن على \ عادل |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر ايلة |
|
167 |
D |
396 |
Kuz Ordu |
- |
خان \ نصر المنة احمد بن على ١ قراخاقان |
- |
|
168 |
D |
396 |
Kuz Ordu |
- |
خان \ نصر الملة احمد بن على \ عادل |
- |
|
169 |
D |
396 |
(Kuş)ana? |
- |
نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر معين |
- |
|
170 |
D |
396 |
Sagâniyân |
مظفر \ كيا |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
171 |
D |
396-397 |
Sagâniyân |
مظفر |
نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
172 |
D |
396-397 |
Tarâz |
- |
احمد بن على |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر |
|
الملة |
||||||
|
173 |
D |
396 |
Tarâz |
- |
ناصر الحق خان احمد بن على |
- |
|
174 |
D |
396 |
Tarâz |
خان |
ناصر الحق احمد بن على قراخاقان |
- |
|
175 |
D |
396 |
Tarâz |
- |
تكين \ نأصرخاق خا(!) محمد بن على |
- |
|
176 |
F F F |
396 397 402 |
Özkend Merginân, Fergânâ Kubâ |
- |
المويد العدل ايلك |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
177 |
F |
396-397 |
Fergâna |
ايلك العادل |
المويد العدل |
Aynı |
|
178 |
F |
396 |
Fergâna |
- |
نصر بن على ابلك |
Aynı |
|
179 |
D |
396 |
Şâş |
- |
تاصر الحق خانا ابى نصر احمد بن على نصر |
- |
|
180 |
F |
396 |
Şâş |
- |
يوسف |
الامير الجليل يوسف بن عبداتشه |
|
181 |
D |
397 |
İsfîcâb |
- |
مت \ قطب الدولة امير |
الامير السيد الملك المظفر قطبب الدولة و نصر الملة |
|
182 |
D |
397 399-401 407 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
نأصر الدولة قدر خان بن بغرا خان |
- |
|
183 |
F |
397 |
Kâşgar |
قدر خان |
قدر خان |
الامبر العادل |
|
184 |
F |
397 |
Kubâ |
د |
نصعر |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
185 |
D |
397 |
Kuz Ordu |
خاقان |
نصر الملة احمد بن على \ Han |
الامير السيد المللك المظفر قطي الدولة و نصر الملة |
|
186 |
D |
397 |
Kuz Ordu |
- |
Aynı |
Aynı |
|
187 |
F |
397 |
Fergâna |
- |
ايلك |
ا لامير الجلبل نصر بن على |
|
188 |
F |
398 |
İlâk |
دهقان الجليل |
بكر بن الحسن |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة ئصر ابلة |
|
189 |
D |
398 |
İsfîcâb |
- |
مت \ احمد بن على \ غازى |
Aynı |
|
190 |
D |
398 |
191168 |
- |
مت \ احمد بن على \ على |
الامير السبد الملك المظفر قطب الدولة |
406
|
191 |
D |
398-399 |
İsfîcâb |
- |
مت \ احمد بن على \ صانغ (؟) |
آلامير آلسيد آلملك آلمظفر قطب آلدولة نصر اسة |
|
192 |
D |
398 |
İsfîcâb |
- |
مت \ احمد بن على |
Aynı |
|
193 |
D |
398 399 veya 397 |
İsfîcâb |
- |
مت \ احمد بن على (!) محمد بن على |
Aynı |
|
194 |
F |
398 |
Merginân |
? |
? |
? |
|
195 |
F |
398 |
Uş(?) |
- |
ايلك |
الامير السبد المللك المظفر قطنب الدولة |
|
196 |
D |
398 |
Sagâniyân |
- |
مظفر كيا (؟) \ ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
|
|
197 |
F |
398,401 |
Sagâniyân |
مظفر |
نصر بن على |
الامير الجيل احمد بن محمد مولى الخ |
|
198 |
F |
398 |
Usruşene |
Aynı |
Aynı |
ألامير الجليل نصر بن على |
|
199 |
D |
398 |
Tarâz |
Han |
احمد بن على |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر ألملة |
|
200 |
D |
398 |
Tarâz |
تكين |
ناصر الحق خان محمد بن على |
الامير الجليل الممكن المنصور سئا الدولة ارسلان تكبن |
|
201 |
F |
398 |
Fergânâ |
ايلك |
- |
الامير الجليل المويد العدل |
|
202 |
F |
398 |
Fergânâ |
- |
مويد ألعدل ايلك |
الاميرالجليل نصرعلى مولى امير |
|
203 |
F |
399 |
Buhârâ |
- |
نصر بن على |
الامير ايلك نصر بن على مولى الخ |
|
204 |
F F |
399-400 401 |
Buhârâ Semerkand |
- |
Aynı |
- |
|
205 |
F |
399-400 |
Buhârâ |
- |
نصر ايلك |
- |
|
206 |
F |
399-400 |
Buhârâ |
- |
صر |
- |
|
207 |
F |
399 |
İlâk |
دهقان الجليل |
ابو شجاع سالار بن محمد |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر الملة |
|
208 |
D |
399 |
Keş |
بكتوزن |
ناصر آلحق خان المويد آلعدل ايلك نصر |
- |
|
209 |
F |
399 |
Kubâ, Fergânâ |
- |
ايلك |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
210 |
D |
399 |
Kuz Ordu |
جوهر |
نصر ألملة احمد بن على قرا خاقان |
- |
407
|
Nasr |
||||||
|
211 |
D |
399-400 |
Tarâz |
تكبن |
تاصر الحق خان عادل |
الآمير الجليل الممكن المنصور سنا الدولة ارسلان تكين |
|
212 |
D |
399 |
Tarâz |
Aynı |
تأصر الحق خان |
Aynı |
|
213 |
D |
399,402 |
Özkend |
- |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلك |
|
|
214 |
F |
399-400 |
Özkend |
الامير نصر بن على |
نصر بن على |
الامير نصر بن علمولى الخ |
|
215 |
F F |
399 400 |
Özkend Uş |
الامير نصر |
Aynı |
Aynı |
|
216 |
F |
399-400 |
Fergânâ |
ئصر بن على |
ايلك |
Aynı |
|
217 |
D |
399-400 |
Şâş |
نظام الدولة ابو المظفر طنغا تكين |
الآمير السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
|
|
218 |
D |
399 |
925 |
- |
نظام الدولة المظفر طنغا تكين |
Aynı |
|
219 |
D |
399 veya 397 |
İsfîcâb |
٠ |
مت \ قطب الدولة احمد بن على |
Aynı |
|
220 |
D |
399 veya 397 |
İsfîcâb |
مت \ احمد بن على ابو على |
Aynı |
|
|
221 |
D |
399 veya 397 |
İsfîcâb |
مت \ احمد بن على حسن |
Aynı |
|
|
222 |
F |
39? |
Kâşgar |
الامير يوسن بن هرون مولى الخ |
||
|
223 |
F |
400 |
Buhârâ |
ايلك |
نصر ايلك |
- |
|
224 |
F |
400 |
Buhârâ Semerkand |
٠ |
تصر بن على ايلك |
|
|
225 |
F |
400 |
İlâk |
الخان العادل تاصر الحق ابو نصر قراخاقان |
بكر بن محممد \ خان |
الامير الاجل احمد بن على مولى الخ |
|
226 |
D |
39(9) 400-401 |
İsfîcâb |
مت \ احمد بن على معز الدولة |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر الملة |
|
|
227 |
D |
400 |
İsfîcâb |
على |
Aynı |
- |
|
228 |
D |
400 |
İsfîcâb |
نك |
ابو منصور معز الدولة مدرك |
|
229 |
D |
400 |
İsfîcâb |
- |
مت \ ابو منصور معز الدولة مبرك |
|
|
230 |
D |
400 |
İsfîcâb |
مت \ معز الدولة |
نصر بن على بادشاه |
- |
|
231 |
F |
400 |
Kâşgar |
قدر خان |
ملك المشرك |
الملك العادل ناصر الدولة قدر خان |
|
232 |
F |
400 |
Kâşgar |
ملك المشرك |
قدر خان |
|
|
233 |
F |
400 |
Kâşgar |
خان |
Aynı |
٠ |
|
234 |
D |
400 |
Keş |
- |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
الامير الجليل سنان الدولة | صاحب الجيش ابو الفوارس بك| توزن |
|
235 |
D |
400 |
Keş |
بكتوزن |
خان \ ايلك |
- |
|
236 |
D |
400-401 402 |
Kuz Ordu İl Ordu |
- |
احمد بن على قراخان |
- |
|
237 |
D |
400 |
Kuz Ordu |
- |
نصر الملة احمد بن طى قراخقلن Nasr |
- |
|
238 |
D |
400 |
Kuz Ordu |
خان |
قطب الدولة نصر الملة احمد بن على |
- |
|
239 |
D |
400,402 |
Sagâniyan |
ركن الدولة |
مظفر \ ناصر الحق خأن المويد العدل ايلك نصر |
- |
|
240 |
F |
400 |
Semerkand |
احمد على |
نصر بن على أيلك |
- |
|
241 |
F |
400 |
Semerkand |
احمد |
Aynı |
- |
|
242 |
F |
400 |
Semerkand |
على |
Aynı |
- |
|
243 |
F |
400.401 |
Semerkand |
احمذ |
نصر بن على |
- |
|
244 |
F |
400 |
Semerkand |
Aynı |
صدر |
الامير الاجل ابو الحسن المويد العدل ايلك |
|
245 |
F |
400 |
Soğd |
نوش على |
نصر بن على ايلك |
|
|
246 |
F |
400-401 |
Soğd |
على بن نوش |
Aynı |
|
|
247 |
F |
400-401 |
Soğd |
Aynı |
خان \ نصر بن على ايلك |
٠ |
|
248 |
D |
400 |
Tarâz |
تكين |
احمد بن على |
الامير الجليل الممكن المنصور سنا الدولة ارسلان تكين |
|
249 |
D |
400 |
Tarâz |
Aynı |
محمد بن على تكين |
- |
409
|
250 |
D |
400 |
Tarâz |
Aynı |
محمد بن على |
- |
|
251 |
D |
400 |
Tarâz |
Aynı |
Aynı |
الأمير المجليل الممكن المنصور سئا الدولة تكبن |
|
252 |
D |
400 |
Tarâz |
Aynı |
احمد بن على |
- |
|
253 |
D |
400-401 |
Tarâz |
تكبن عادل |
محمد بن على تكبن |
الامير الجليل الممكن المنصور سنا الدولة أرسلان تكين |
|
254 |
F |
400 |
Özkend |
ناصر الحق خان \ الامير نصر(؟) بن على |
تصر بن على |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
255 |
F |
400 |
Özkend |
ناصر الحق ا الامبير نصر |
Aynı |
- |
|
256 |
F |
400 |
Fergâna |
ايلك |
صنر |
- |
|
257 |
F |
400 |
Fergâna |
- |
Aynı |
- |
|
258 |
F |
400 |
Fergâna |
بادشا |
ايلك |
- |
|
259 |
D |
400-401 |
Şâş |
رازى \ نظام الدولة المظفر طنغا تكين |
الامبر السبد الملك المظفر قطب الدولة و نصر ألملة |
|
|
260 |
D |
400-401 |
Şâş |
رازى |
نظام الدولة المظفر طنغا تكين |
- |
|
261 |
F F F F |
401 401 401 401 |
Ahsiket, Fergâna Özkend Fergâna Çunket? |
بأدشا |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
|
262 |
D |
401 |
İsfîcâb |
مت \ معز الدولة |
بادشاه \ نصر بن على صراف |
- |
|
263 |
D |
401 |
İsfîcâb |
على \ صراف |
Aynı |
- |
|
264 |
D |
401 |
İsfîcâb |
- |
Aynı |
- |
|
265 |
D |
401 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
ناصر الدولة قدر خان بن بغرا خان ملك المشرق |
- |
|
266 |
D F |
401-407 401 |
Kâşgar Kâşgar |
Yûsuf |
Aynı |
- |
|
267 |
DD |
401,406 407 |
Kâşgar Yarkend |
- |
Aynı |
- |
|
268 |
F F |
401 402 |
Kuba, Fergâna Kuba, Fergâna |
- |
- |
الامير نصر بن على مولى الخ |
|
269 |
D |
401 |
Semerkand |
طنغا تكين |
ناصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
الامير الجليل نظام الدولة ابو المظفر محمد بن الحسن |
|
270 |
D |
401 |
Semerkand |
Aynı |
نصر بن على |
- |
|
271 |
F |
401 |
Semerkand |
- |
نصر بن على طنغاتكين |
- |
|
272 |
F |
401 |
Semerkand |
- |
نصر بن على |
الامير الاجل ابو الحسن المويد العدل |
|
273 |
F |
401 |
Semerkand |
- |
سر |
الامير الاجل أبو الحسن المويد العدل ايلك |
|
274 |
F |
401 |
Soğd |
مسعود |
الملك المويد نصر بن على ابنلك |
- |
|
275 |
F |
401 |
Soğd |
Aynı |
الملك المويد نصر بن على |
- |
|
276 |
F |
401 |
Soğd |
- |
Aynı |
|
|
277 |
D |
401 |
Tarâz |
- |
محمد بن على تكين |
الامير الجليل الممكن المنصور سنا الدولة ارسلان تكين |
|
278 |
D |
401 |
Tûnket |
- |
بادشا \ المويد العدل سنا الدولة أرسلان تكين |
|
|
279 |
D |
401 |
Şâş |
بادشا \ الموبد العدل معز الدولة م |
الامبر السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
|
|
280 |
F |
402 |
Ahsiket |
بأدشا |
ايلك |
نصربن على \ الاميرنصربن على مولى الخ |
|
281 |
D |
402 |
İl Ordu |
- |
نصر الملة |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
|
282 |
D |
402 |
İsfîcâb |
مت |
بادشا \ المويد العدل ايلك معز الدولة |
|
|
283 |
D |
402 |
İsfîcâb |
Aynı |
المويد العدل ايلك معز الدولة |
- |
|
284 |
D |
402 |
İsfîcâb |
Aynı |
نصر بن على بادشاه |
- |
|
285 |
D |
402 |
İsfîcâb |
مت \ معز الدولة |
Aynı |
- |
|
286 |
D |
402 |
İsfîcâb |
- |
مت \ ناصر الحق خان معز الدولة |
- |
|
287 |
F |
402 |
Kâşgar |
Yûsuf |
قدر خان بن بغرا خان |
الآمير قدر خان بن بغرا خانمولى |
|
288 |
D |
402 |
Keş |
طبرى |
نأصر الحق خان المويد العدل ايلك نصر |
الامير الجليل سنان الدولة صاحب الجيث ابو الفوارس بكتوزن |
|
289 |
F |
402 |
Kuba |
المويد العدل ايلك |
الامير نصر بن على مولنامير محمد(؟) |
|
|
290 |
D D |
402,405 405 |
Kuz Ordu İl Ordu |
- |
نصر الملة احمد بن على قراخاقأن |
- |
|
291 |
D |
402 |
Kuz Ordu |
- |
احمد بن على خآقان |
- |
|
292 |
F |
402 |
Sagânîyân |
مظفر |
? |
لامير... احمد) بن محمد... |
|
293 |
F |
402 |
Sagânîyân |
? |
مس |
الا(مير... فحر ال)دولة احمد بن |
|
294 |
F |
402 |
Semerkand |
صر |
ايلك |
الامير الجليل نظام الدولة طنغا تكين |
|
295 |
F |
402 |
Semerkand |
Aynı |
عبدالرحمن (؟) |
الامير الجليل نظام الدولة محمد |
|
296 |
D |
402 |
Tarâz |
?Han / خاقان |
خان \ احمد بن على \ عادل |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر المنة |
|
297 |
D D |
402 403 |
Uzkend Kuz Ordu |
- |
الخاقان قطب الدولة احمد بن على |
- |
|
298 |
D |
402 |
Şâş |
- |
بأدشا \ المويد العدل ايلك نصر بن على معز الدولة |
- |
|
299 |
D |
402 |
Şâş |
ص |
بأدشا \ المويد العدل ايلك معز الدولة |
- |
|
300 |
D |
402 |
Şâş |
- |
بأدشا \ المويد العدل أيلك تصر بن على |
- |
|
301 |
D D |
403-404 403 |
Ahsiket Kuz Ordu |
- |
قطب الدولة الخاقان احمد بن على |
- |
|
302 |
F |
403 |
Ahsiket |
- |
الملك العادل خان |
الامير السبد احمد بن على مولى الخ |
|
303 |
F |
403 |
Benaket |
? |
سئا الدولة خان |
الامير الجليل محمد بن على مولى الخ |
|
304 |
D |
403 |
Buhârâ |
- |
بأدشا \ ناصر الحق خان شمس الدولة ايلك منصور |
- |
|
305 |
D |
403 |
Buhârâ |
- |
ينغانتكين \ الموفق العدل \ المنصور |
- |
412
413
|
306 |
F |
403 |
Dahket |
الخان العادل ناصلر |
سنا الدولة خان |
الامير الاجل محمد بن على مولى الخ |
|
307 |
F |
403 |
Dahket |
- |
سنا الدولة ينالتكين |
- |
|
308 |
F |
403 |
Zâmin |
محمد \ خان سنا الدولة \ على |
الخان العادل |
الامير الجليل ينالتكين مولى الخ |
|
309 |
D |
403 |
İlâk |
- |
تاصر الحق خان المويد العدل سحا الدولة |
- |
|
310 |
D |
403 |
İlâk |
الامير الجليل الممكين سنا الدولة |
مويد العدل ايلك |
الامير الجليل نصر بن على مولى الخ |
|
3311 |
D |
403 |
Kâşgar |
Yûsuf\مرار |
ناصر الدولة قدر خان بن بغرا خان ملك المشرق |
- |
|
312 |
D |
403 |
Keş |
- |
نأصر الحق خان شمس ألدولة ايلك منصور |
- |
|
313 |
D |
403 |
Sagâniyân |
- |
مظفر \ نأصر الحق خان ركن الدولة عأدل |
- |
|
314 |
F |
403 |
Sagâniyân |
مظفر |
احمد بن على |
الامير الجليل فحر الدولة احمد بن محمد |
|
315 |
D |
403 |
Semerkand |
- |
قطب الدولة خاقان نظام الدولة طنغا تكين |
- |
|
316 |
D |
403 |
Semerkand |
طنفا تكين |
Aynı |
- |
|
317 |
F |
403404 |
Semerkand |
Aynı |
قطب الدولة خاقان |
الامير الجليل نظام الدولة ابو المظفر |
|
318 |
F |
403-404 |
Semerkand |
Aynı |
خاقان ن طنغا تكين |
Aynı |
|
319 |
F |
403 |
Semerkand |
Aynı |
قطب الدولة شمس الدولة |
Aynı |
|
320 |
D |
403-405 |
Tarâz |
حليلى |
تاصر الحق خان محمد بن على سنا الدولة ينالتكين |
|
|
321 |
D |
403-404 |
Tarâz |
Aynı |
نأصر الحق خان محمد بن على سنا الدولة تكين |
Aynı |
|
322 |
F |
403 |
Ustrûşene |
محمد \ خان سنا الدولة \ على |
الخان العادل |
الامير الجليل الممكين المنصور مولى الخ |
|
323 |
D |
403 |
Hocend |
- |
ناصر الحق خان شمس الدولة ايلك سنا الدولة ابى منصور |
الامير الجليل الممكين المنصور سنا ألدولة ارسلان تكين |
|
324 |
D |
403 |
Hocend |
- |
ناصر الحق خان ايلك ستا الدولة ابى محمد(؟) |
- |
|
325 |
D |
403-407 |
Hocend |
- |
تاصر الحق خان سنا الدولة |
- |
|
D D |
404 406-407 |
İsfîcâb Ustrûşene |
ينالتكين محمد(؟) |
|||
|
326 |
D |
403 |
Şâş |
بوسف |
قطب الدولة خاقان احمد بن على |
- |
|
327 |
D |
403 |
Şâş |
- |
قطب الدولة و نصر الملة يوسف |
- |
|
328 |
D |
403 |
Şâş |
مامونى |
قطب الدولة ونصر الملة ٤لا112 |
- |
|
329 |
F |
403 |
Şâş |
يوسع |
خان |
آلامير السيد آحمد بن على مولى امير آلمون(!) |
|
330 |
F |
403 |
Şâş |
Aynı |
- |
الآمبر طنغا قراخاقأن |
|
331 |
F |
403 |
? |
? |
المويد العدل خان |
الآمبر ألسيد ألملك المظفر قطب... |
|
332 |
D |
404 |
Ahsiket Balâsâgûn Özkend |
- |
قطب الدولة خان احمد بن على |
- |
|
333 |
D |
404-405 |
Ahsiket |
- |
ألملك أرسلان خان نأصر الدولة اتمتكين |
- |
|
334 |
D |
404 |
Buhârâ Keş |
- |
قطب الدولة و نصر الملة قرا خاقان (ال)خاقان |
- |
|
335 |
D |
404 |
Buhârâ |
هروى |
ناصر و نصر الملة |
- |
|
336 |
F |
404-405 |
Buhârâ |
سمنانى |
خاقان |
- |
|
337 |
D |
404 |
İlâk |
- |
قطب الدولة خان سنا الدولة ينالتكين |
- |
|
338 |
F |
404 |
İlâk |
سخا الدولة |
قطب الدولة خان |
الآمير آلأجل محمد بن على مولى الخ ينالتكين |
|
339 |
F |
404 |
İlâk |
Aynı |
Aynı |
الامير الجليل الممكين المنصور سئا الدولة ينالتكين |
|
340 |
F |
404 |
İlâk |
Aynı |
الملك المظفر خان |
الامير آلسيد آلملك آلمظفر قطب الدولة نصر الملة |
|
341 |
F |
404-405 |
İlâk |
ارتاش |
- |
الآمبر الجلين محمد بن على سنا الدولة ايلك |
414
|
342 |
D |
404 |
İsfîcâb |
مت \ معز الدولة |
قطب الدولة الخاقان احمد بن على |
- |
|
343 |
D |
404 |
İsfîcâb |
- |
قطب الدولة احمد بن على خاقأن |
- |
|
344 |
D |
404 |
İsfîcâb |
محمد بن على |
ناصر الحق خان سئا الدولة ينالتكين |
- |
|
345 |
D |
404 |
İsfîcâb |
- |
Aynı |
- |
|
346 |
F |
404 |
İştihan |
(ال)خان العأدل بعلى |
احمد بن على خان |
الامير السبد المللث المظفر قطب الدولة |
|
347 |
F |
404 |
İştihan |
Aynı |
احمد بن على |
- |
|
348 |
D |
404,407, 409 |
Kâşgar |
Yûsuf |
ناصر الدين قدر خان مللك المشرق |
- |
|
349 |
D |
404 |
Kâşgar |
جغرا تكين |
نأصر الدولة قدر خان بن بغرا خان ملك المشرق |
- |
|
350 |
D |
404 |
Keş |
صالح |
ناصر الحق خان قطب الدولة و نصر الملة خاقان |
- |
|
351 |
D |
404 |
Medinetü’l- Beydâ |
- |
قطب الدولة احمد بن على خان (خاقان) صران |
- |
|
352 |
D |
404 |
Semerkand |
- |
خاقان ... تكين |
- |
|
353 |
F |
404 |
Semerkand |
قطب الدولة خاقان |
الامير الجليل نظام الدولة ابو المظفر |
|
|
354 |
F |
404 |
Semerkand |
- |
خاقان (خان) طئغا تكين |
Aynı |
|
355 |
F |
404 |
Semerkand |
طئغا تكين |
خأن طنفا تكين |
Aynı |
|
356 |
F |
404 |
Semerkand |
Aynı |
طنغا تكين |
Aynı |
|
357 |
F |
404 |
Soğd |
- |
احمد بن على |
|
|
358 |
F |
404 |
Soğd |
- |
احمد بن على بلقاسم (!) |
الامير السيد المللك المظفر قطب الدولة نصر العلة |
|
359 |
F |
404 |
Soğd |
بلقاسم |
Aynı |
Aynı |
|
360 |
F |
404 |
Soğd |
Aynı |
احمد بن على خان |
Aynı |
|
361 |
F |
404 |
Soğd |
Aynı |
Aynı |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر(!) |
|
362 |
F |
404 |
Soğd |
Aynı |
Aynı |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة |
|
363 |
F |
404 |
Soğd |
Aynı |
احمد بن على |
Aynı |
415
|
364 |
F |
404 |
Soğd |
- |
احمد بن على خان |
Aynı |
|
365 |
F |
404 |
Soğd |
بلقاسم |
Aynı |
- |
|
366 |
F |
404 |
Soğd |
- قطب الدولة با صالح |
احمد بن على |
- |
|
367 |
D |
404 |
Tarâz |
اقا اكا |
بأدشاه \ محمد بن على ايلك |
- |
|
368 |
D |
404-405 |
Tûnket |
- |
ناصر الحق خان عضد الدولة جغرى تكين |
- |
|
369 |
F |
404 |
Ustrûşene |
الامير الجليل السيد الممكن المنصورينالتكين مولى الخ |
سنا الدولة بنالتكين |
الأمير الجليل الممكن المنصور مولى الخ |
|
370 |
D |
404 406-407 406 |
Hocend İlâk Nevket |
- |
نأصر الحق خان سنا الدولة ايلك محمد (؟) |
- |
|
371 |
F |
404 |
Hocend |
- |
سنا الدولة الحق |
الامير... الممكن المنصور مولى الخ |
|
372 |
D |
404 |
Şâş |
يوس |
قطب الدولة و نصر الملة احمد بن على خان على |
- |
|
373 |
D |
404 |
Şâş |
يوسن Nasr |
Aynı |
- |
|
374 |
D |
404 |
Şâş |
Aynı |
قطب الدولة و نصر الملة احمد بن على |
- |
|
375 |
D |
404 |
Şâş |
يوسف \ رازى |
Aynı |
- |
|
376 |
D |
404 |
Şâş |
يوسف \ عيار |
Aynı |
- |
|
377 |
D |
404 |
Şâş |
يوسع |
Aynı |
- |
|
378 |
D |
404-406 |
Şayarkend? |
ختلغ اوكا |
ناصر الدولة قدر خان بن بغرا خان مللك المشرق |
- |
|
379 |
D |
404 |
(İlâk?) |
- |
ناصر الحق خان العدل اينال(؟) محمد بن على ارتاش |
- |
|
380 |
D |
405’e kadar |
İsfîcâb |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
مت \ احمد بن على هلال |
الامبر السيد الملك المظفر قطب الدولة نصر الملة |
|
381 |
D |
405’e kadar |
İsfîcâb |
على \؟ |
(احم)د بن على خاقان صراف |
- |
416
|
382 |
F |
405 |
Buhârâ |
خان الاجل |
خاقان |
- |
|
383 |
F |
405 |
Buhârâ |
خان |
Aynı |
- |
|
384 |
F |
405 |
Buhârâ |
Han |
Aynı |
- |
|
385 |
F |
405 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
- |
|
386 |
F |
405 |
İştihan |
قطب الدولة يعلى |
- |
- |
|
387 |
F |
İştihan |
قطب الدولة |
الخاقان احمد بن على |
- |
|
|
388 |
D |
405 |
Kuz Ordu |
- |
خاقان \ قطب الدولة نأصر الحق قرا خاقأن احمد بن على |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
|
389 |
D |
405 |
Kuz Ordu |
- |
(قط)ب ألدولة و (نصر الملة) قرا خاقان احمد |
? |
|
390 |
F |
405 |
Sagâniyân |
مظفر |
- |
الامير الجليل فخرالدولة احمد بن محمد |
|
391 |
F |
405 |
Soğd |
خاقان |
احمد بن على خاقان |
قطب الدولة قرا (!) |
|
392 |
D |
405 |
Tarâz |
احمد الخاصة |
شمس الدولة خان سنا الدولة ينال تكبن |
- |
|
393 |
D |
405-406 |
Tarâz |
Aynı |
شمس الدولة خان محمد بن على ايلك |
- |
|
394 |
D |
405 |
Tûnket |
- |
ناصر الحق خان عضد الدولة الحسين جغرى تكين |
- |
|
395 |
D |
405 |
Tûnket |
- |
ناصر الحق خان عضد الدولة تكين |
- |
|
396 |
D |
405 |
Tûnket |
عضد الدولة |
الماك ارسلان خان جغرى...\ (eyn?)Hüs |
- |
|
397 |
D |
405 |
Özkend |
- |
خاقان \ قطب الدولة نصر الملة قرا خاقان احمد بن على |
- |
|
398 |
F |
405 |
Özkend |
- |
احمد بن على خاقان |
الامير الجليل اتمتكين مولى الخ |
|
399 |
D |
(405?) |
Özkend |
خاقان |
قطب الدولة نصر الملة احمد بن على خاقان |
- |
|
400 |
D |
405-406 |
Ustrûşene |
- |
نأصر الحق خان سنا الدولة محمد بن على ينال تكين محمد (؟) |
- |
|
401 |
D |
405 |
Ustrûşene |
- |
شمس الدولة خان ستا الدولة ايلك |
- |
417
|
محمد(؟) |
||||||
|
402 |
F |
405 |
Ustrûşene |
ينالتكي(ن) |
خا محمد بن على ايلك |
الامير الجليل المنصور |
|
403 |
F |
405 |
Harzşket |
- |
البياس (!) حجاج |
الامير الاجل قطب الدولة و نصر الملة محمد ين على |
|
404 |
D |
405 |
Hocend |
نو ح |
ناصر الحق خان سئا الدولة بنالتكين محمد (؟) |
- |
|
405 |
D |
405,407 |
Hocend |
العدل بادشاه |
ارسلان خا ايلك |
- |
|
406 |
F |
405 |
Hocend |
الامير الجليل الممكن المتصور مولى الخ |
سنا الدولة الحق (!) |
الامير الجليل الممكن المنصور مولى امير (!) |
|
407 |
D |
405 |
Şâş |
بوسفرازى |
قطب الدولة و نصر الملة احمد بن على الخاقا |
- |
|
408 |
D |
405 |
Şâş |
يوسش |
Aynı |
- |
|
409 |
D |
405 |
Şâş |
Aynı |
قطب الدولة و نصر الملة احمد بن على |
- |
|
410 |
D |
405 |
(Şâş) |
Aynı |
ناصر الحق خا ابى المظفر احمد بن على |
الامير السيد الملك المظفر قطب الدولة و تصر الملة |
|
411 |
D |
406-407 |
Ahsiket |
- |
الملك ارسلا خا ابى المظفر ناصر الدولة اتمتكين |
- |
|
412 |
D |
406 |
Buhârâ |
سيف الدولة |
شمس الدولة ارسلا خا سيف الدولة جغرى تكين |
- |
|
413 |
D |
406 |
Buhârâ |
Aynı |
ارسلا خا سيف الدولة جغرى تكين |
- |
|
414 |
F |
406 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
- |
|
415 |
F |
406 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
الامير السيد ابى على الحسن بن منصور مولى ام» |
|
416 |
F |
406 |
Buhârâ |
توش |
سيف الدولة جغرى تكين |
الامير السيد ابى على الحسن بن منصور |
|
417 |
F |
406-407 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
Aynı |
|
418 |
D |
406 |
İlâk |
- |
أبو المظفر خان سنا الدولة ايلك محمد (؟) |
- |
418
|
419 |
D |
406 |
İlâk |
ايلك \ ايرتأش |
الخان الاجل سنا الدولة محمد (؟) |
- |
|
420 |
D |
406 |
Kâşgar |
? |
ناصر الدين قدر خان ملك المشرق |
- |
|
421 |
D |
406? (403?) |
Keş |
- |
الماك(؟) خان (؟)قطب الدولة و نصر الملة ابى منصور |
- |
|
422 |
D |
406 |
Kuz Ordu |
- |
نور ألدولة أرسلان قرا خاقان متصور |
- |
|
423 |
D |
406 |
Kuz Ordu |
- |
الملك العادل ابى المظفر ارسلان قرا خاقان |
- |
|
424 |
D |
406 |
Kuz Ordu |
- |
الملك العادل ارسلان قرا خاقان ابى المظفر |
- |
|
425 |
D |
406 |
Nevket |
- |
الخان الاجل ستا الدولة محمد(؟) |
- |
|
426 |
F |
406 |
Sagâniyân |
خأن شمس الدولة ايلك |
مظفر |
الامير الجليل فخر الدولة احمد بن محمد |
|
427 |
D |
406-407 |
Semerkand |
خان محمد بن على ايلك |
- |
|
|
428 |
F |
406 |
Semerkand |
بأدشا عادل |
أيلك \ محمد بن على |
الامير الاجل العأدل ابى متصور محمد بن على |
|
429 |
D |
406 |
Ustrûşene |
بادشاه |
شمس الدولة خا محمد بن على أيلك محمد (؟) |
- |
|
430 |
D |
406 |
Hocend |
Aynı |
نأصر الحق خا سنا الدولة أيلك محمد (؟) |
- |
|
431 |
D |
406 |
Hocend |
Aynı |
شمس الدولة خا سنا الدولة ايلك محمد (؟) |
- |
|
432 |
D |
406 |
Hocend |
Aynı |
ارسلا خا ايلك محمد |
- |
|
433 |
D |
406 |
Şâş |
- |
بادشا \ نأصر الحق خا محمد بن على ابلك محمد(؟) |
- |
|
434 |
D |
406 |
Şâş |
- |
ناصر الحق خا محمد بن على ايلك محمد(؟) |
- |
|
435 |
D |
406 |
Şâş |
- |
بادشا \ شمس الدولة الملك العادل منصور بن على ايلك |
- |
|
436 |
D |
406 |
Şâş |
- |
بأدشا \ الملك العادل منصور بن |
- |
419
|
على شمس الدولة ايلك |
||||||
|
437 |
D |
406 |
Şâş |
- |
بادشا \ الملك العادل منصور بن على سئا الدولة ايلك |
- |
|
438 |
D |
406 |
Şâş |
- |
شمس الدولة خا محمد بن على ايلك بأدشأه |
- |
|
439 |
D |
406 |
Şayarkend? |
جغريتكين |
ناصر الدولة قدر خان بن بغرا خان ملك المشرق |
- |
|
440 |
D |
407 |
Ahsiket Özkend Semerkand Hocend Şâş |
- |
العدل \ ارسلان خان ابلك |
- |
|
441 |
D |
407,410 408 409 411 414 |
Ahsiket Özkend Semerkand Hocend Şâş |
- |
أرسلان خان ايلك |
- |
|
442 |
D |
407 |
Ahsiket |
العدل |
Aynı |
- |
|
443 |
D |
407 409,410 |
Benâket Ustrûşene |
بارس اوكا |
ارسلان خان ايلك محمد (؟) |
- |
|
444 |
D |
407 |
Buhârâ |
سيف الدولة |
الملك العادل ارسلان خان سين الدولة جغرى تكين |
- |
|
445 |
D |
407 |
Buhârâ |
الدولة |
شمس الدولة ارسلان خان |
- |
|
446 |
D |
407 |
Buhârâ |
محمد بن على |
بادشا \ الملك المظفر خان الامير العادل سنا الدولة ايلك |
- |
|
447 |
D |
407 |
İsfîcâb |
- |
ارسلان خان الملك العادل سنا الدولة ايلك |
- |
|
448 |
D |
407,422 407 |
Kaşgar Şayarkend |
- |
خان ملك المشرق |
- |
|
449 |
D |
407 |
Kuz Ordu |
- |
نور الدولة ارسلان حاقان |
- |
420
|
450 |
D |
407 |
Medinetü’l-Beydâ |
- |
ارسلان خان تاصر الدولة محمد (؟) |
- |
|
451 |
D |
407 |
Medinetü’l-Beydâ |
- |
تور الدولة ارسلان خان نأصر الدولة تكين محمد (؟) |
- |
|
452 |
D |
407 |
Medinetü’l-Beydâ |
ناصر الدولة |
نور الدولة ارسلان خان محمد (؟) |
- |
|
453 |
F |
407 |
Semerkand |
خاقان |
ستان الدولة |
الامير الاجل العأدل محمد بن على مولى الخ |
|
454 |
F |
407-408 |
Semerkand |
خان |
Aynı |
Aynı |
|
455 |
F |
407 |
Semerkand |
Aynı |
سنان |
Aynı |
|
456 |
D |
407 |
Tarâz |
- |
ارسلان خان ابى منصور ايلك اتمتكين |
- |
|
457 |
D |
407 |
Tûnket |
- |
ناصر الحق خان عضد الدولة جغرى |
- |
|
458 |
D |
407408 |
Tûnket |
- |
نور الدولة خان عضد الدولة جغرى |
- |
|
459 |
D |
407 |
Tûnket |
- |
شمس الدولة خان عضد الدولة جغرى تكين |
- |
|
460 |
F |
407 |
Tûnket |
- |
عضد الدولة جغرى تكن |
الامير الجليل الحسن (!)جغرى تكن |
|
461 |
F |
407 |
Tûnket |
- |
عضد الدولة جغرى تكين |
الامير الجليل عضد الدولة مولى الخ |
|
462 |
F |
407 |
Tûnket |
- |
Aynı |
- |
|
463 |
D |
407 |
Özkend |
- |
نأصر الحف و الدين ملك المشرق و الصين قدر خان |
- |
|
464 |
D |
407 |
Özkend |
- |
ابو المظفر ارسلان خان |
- |
|
465 |
D |
407 |
Usrûşene |
- |
شمس الدولة خان محمد بن على ابلك محمد(؟) |
- |
|
466 |
D |
407? (406?) |
Uş |
اتمتكين |
ناصر الدولة قدر خان بن بغرا خان ملك المشرق |
- |
|
467 |
D |
407 |
Hocend |
العادل بأدشا |
ارسلان خان ايلك محمد (؟) |
- |
|
468 |
F |
407-480, 410 |
Hocend |
- |
ارسلان خان ايلك |
الامير الجليل ممكين المنصور مولى الخ |
|
469 |
D |
407 |
Şâş |
- |
نور الدولة و شمس الملة المظفر ارسلان خان |
- |
|
470 |
D |
407 |
Şâş |
- |
ئور الدولة و شمس الملة ارسلان خان المظفر |
- |
|
471 |
D |
407-409 |
Şâş |
- |
نور الدولة و شمس الملة ارسلان خان |
- |
|
472 |
D |
407-408 |
Şâş |
- |
نور الدولة أرسلان خان |
- |
|
473 |
F |
407 |
Şâş |
بأدشا عادل |
ايلك |
الملك العادل محمد بن على ابلك |
|
474 |
D |
407 |
Şayarkend |
جغريتكين |
خان ملك المشرق |
- |
|
475 |
D |
407 |
Yarkend |
Aynı |
ناصر الدولة قدر خأن بن بغرا خان عمأد الدولة |
- |
|
476 |
D |
407 |
? |
- |
خان ملك المشرق جغريتكين |
- |
|
477 |
D |
408 |
Buhârâ |
- |
بادشا \ الملك المظفر خان الامير العادل ايلك |
- |
|
478 |
D |
408-411 |
İlâk |
- |
نور الدولة ابو المظفر ارسلان خان بورى تكين |
- |
|
479 |
F |
408 |
İlâk |
- |
ارسلان خان بورى تكبن |
الامير الجليل الحسين شهاب الدولة |
|
480 |
D |
408 |
İsfîcâb |
رازى |
ارسلان خأن ئاصر الدولة اتمتكين |
- |
|
481 |
D |
408 |
İsfîcâb |
- |
الامير الجليل ناصر الدولة اتمتكين |
- |
|
482 |
D |
408 |
Kâşgar |
- |
قدر خان ملك المشرق |
- |
|
483 |
D |
408-409 418 |
Kâşgar Yarkend |
- |
خان مللك المشرق |
- |
|
484 |
D |
408 |
Kuz Ordu |
- |
الا(مير)... العا(دل)... ابو المظفر ارسلان خان |
- |
|
485 |
D |
408 |
Kuz Ordu |
- |
الامير ال... العا(دل)... |
... منصور ين على ارسلان خان... |
|
486 |
D |
408 |
Semerkand |
- |
ناصر الحق خان محمد بن على |
- |
422
|
ايلك محمد (؟) |
||||||
|
487 |
D |
408 |
Tarâz |
- |
ارسلان خان ابى منصور ايلك |
- |
|
487 |
D |
408 |
Tarâz |
- |
العدل \ خان محمد بن على ايلك |
- |
|
489 |
D |
408-411 |
Tarâz |
ايل اوكا |
بادشاه \ خان محمد بن على ايلك |
- |
|
490 |
D |
408 |
Tarâz |
- |
ايلك \ خان محمد بن على |
- |
|
491 |
D |
408 |
Özkend |
- |
الملك ارسلان خان العدل ايلك محمن |
- |
|
492 |
D |
408 |
Özkend |
- |
الملك ارسلان خان العدل ايلك |
- |
|
493 |
F |
408 |
Usrûşene |
الامير الجليل السيد اتمتكين احمد بن ايلك مولى(؟) |
احمد بن ايلك |
ألامير الجليل السيد اتمتكين ابو العباس مولى امير المومن(!) |
|
494 |
D |
408-409 |
؟92 |
- |
أرسلان خان |
- |
|
495 |
D |
408.415 414-416 412 |
Yarkend Kâşgar Şayarkend? |
جغريتكين |
خأن ملك المشرق عماد الدولة |
- |
|
496 |
D |
409 411-412 |
Bûduket? İsfîcâb |
- |
ارسلان خان ئاصر الدولة اتمتكين |
- |
|
497 |
D |
409-411 |
İlâk |
العدل بورى تكين |
ابو المظفر ارسلان خان |
- |
|
498 |
F |
409 |
İlâk |
يورى تكبن |
Aynı |
الأمير ألجليل الملك المنصور؟.... |
|
499 |
D |
409 |
İsfîcâb |
- |
ارسلان خان ئأصر الدولة اتمتكين ميرك |
- |
|
500 |
D |
409-410 |
İsfîcâb |
صالح |
ارسلان خان ناصر الدولة اتمتكين |
- |
|
501 |
D |
409-410 412 |
İsfîcâb |
تصر |
Aynı |
- |
|
502 |
D |
409-410 |
İsfîcâb |
Aynı |
نور الدولة ارسلان خان اتم تكين |
- |
|
503 |
D |
409 |
Kâşgar |
- |
ناصر الدين قدر خان ملك المشرق |
- |
|
504 |
D |
409 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
نأصر الدولة قدر خان بن بغرا خان Yûsuf |
- |
|
505 |
D |
409 |
Kâşgar |
Yûsuf |
نأصر الدين قدر خأن ملك المشرق |
- |
|
506 |
D |
409 |
Kuz Ordu |
- |
تور الدولة و شمس الملة |
ارسلان قرا خاقان ابو المظفر منصور بن على |
|
مولى الخ |
||||||
|
507 |
F |
409-410 |
Semerkand |
ايلك |
منصوربن على خان |
- |
|
508 |
F |
409 |
Semerkand |
Aynı |
منصور بن على |
- |
|
509 |
D |
409 |
Tûnket |
عضد الدولة |
نور الدولة ارسلان خان جغرى تكين |
- |
|
510 |
D |
409 |
Tûnket |
Aynı |
ئور الدولة خان عضد الدولة جغرى تكين |
- |
|
511 |
D |
409 |
Tûnket |
- |
Aynı |
- |
|
512 |
D |
409 |
Tûnket, Şâş |
- |
ارسلان خان جغرى تكبن |
- |
|
513 |
F |
409 |
Tûnket |
عضد الدولة جغرى تكين |
بكطعمث |
الامير العادل عضد الدولة جغرى تكين |
|
514 |
D |
409-410 |
Özkend |
أحمد بن منصور |
الملك ارسلان خان العدل ايلك |
- |
|
515 |
F |
409? |
Özkend |
- |
ارسلان خان أيلك |
الامير الجليل محمد(؟)... |
|
516 |
D |
409-410 |
Usrûşene |
بأدشاه بأرس اوكا |
نور الدولة ارسلان خان أيلك محمد(؟) |
- |
|
517 |
D |
409-411 |
Hocend |
العدل بادشأه |
ارسلان خان ايلك |
- |
|
518 |
D |
? 409? |
Şâş |
- |
تور الدولة ابو المظفر ارسلان خان |
الامير السيد الملك العادل نور الدولة و شمس الملة ابو المظفر ارسلان خان |
|
519 |
D |
410 |
Ahsiket |
احمد بن منصور |
ارسلان خان ايلك |
- |
|
520 |
D |
410 |
Ahsiket |
Aynı |
الملك ارسلان خان ايلك |
- |
|
521 |
D |
410 412-413 |
Ahsiket Hocend |
- |
نور الدولة ارسلان خأن ايلك |
- |
|
522 |
D |
410 |
Bûduket |
دينارى |
على \ ارسلان خان ناصر الدولة اتمتكين |
- |
|
523 |
D |
410? |
Bûduket |
Aynı |
نور الدولة اتم تكين |
... ارسلان خان مولى الخ |
|
524 |
D |
410 |
Buhârâ Semerkand |
- |
ارسلان خات ايلك المتصور بادشا |
- |
|
525 |
D |
410 |
Buhârâ |
- |
ارسلان خان أيلك أيلك المنصور |
- |
424
|
526 |
D |
410-411 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
خان ملك المشرق |
- |
|
527 |
D |
410 |
Kâşgar |
- |
Aynı |
- |
|
528 |
D |
410-414 |
Kâşgar |
- |
Aynı |
- |
|
529 |
D |
410-411 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
خان ملك المشرق |
- |
|
530 |
D |
410 |
Kâşgar |
- |
Aynı |
- |
|
531 |
D |
410 |
Keş |
بك |
ارسلان خأن ايلك المنصور بادشا |
- |
|
532 |
D |
410 |
Kuz Ordu |
- |
نور الدولة شمس الدولة |
وحدة (؟)الدين ارسلان قرا خاقان ابو المظفر منصور بن على مبلى الخ |
|
533 |
D |
410 |
Medînetü'l-Mahfûze |
- |
ارسلان خان ايلك محمد |
- |
|
534 |
D |
410 |
Sagâniyân |
- |
- |
- |
|
535 |
D |
410 |
Tarâz |
ايل اكا |
ارسلان خان محمد بن على ايلك بأدشاه |
الامير السيد الملك العادل ابى منصور محمد بن على مولى الخ |
|
536 |
D |
410 |
Tûnket |
الحسين جغرى تكين |
ارسلان خان عضد الدولة العادل |
- |
|
537 |
D |
410 |
Tûnket |
- |
خان عضد الدولة جغرى تكين |
- |
|
538 |
F |
410-411 |
Fergâna |
- |
ارسلان خان ابلك |
الامير الجليل محمد بن على مولى الخ |
|
539 |
D |
410 |
Şâş |
- |
نور الدولة ابو المظفر ارسلان خان |
- |
|
540 |
D |
410 |
Şâş |
على |
نور الدولة ابو المظفر ارسلان خان وكا |
- |
|
541 |
D |
410 |
Şâş |
- |
نور الدولة ابو المظفر ارسلان خان طنغا وكا |
- |
|
542 |
D |
410 |
Şâş |
- |
نور الدولة ارسلان خان طنفا وكا |
- |
|
543 |
F |
410? |
Usrûşene? |
عضد الدولة جغرى تكين |
ارسلان خأن |
... عضد الدولة... |
|
544 |
F |
410? |
? |
تكين الجليل |
الامير الجليل عمر بن الحسين؟... |
|
|
545 |
D |
411 |
Bûduket |
دينارى |
ارسلان خان ناصر الدولة اتمتكين عبد الملك |
- |
|
546 |
D |
411 |
Bûduket |
- |
ارسلان خان نأصر الدولة اتمتكين |
- |
425
|
الملك |
||||||
|
547 |
D |
411 |
Buhârâ |
بادشا \ نصر |
ارسلان خان ايلك المنصور احمد بن ايلك |
- |
|
548 |
D |
411 |
Buhârâ |
البرار |
ارسلان خان المظفر ايلك المنصور بأدشا |
- |
|
549 |
D |
411-412 |
Buhârâ |
العراقى |
ارسلان خان بأدشا بهأ الدولة ينغا تكبن |
- |
|
550 |
D |
411 |
Buhârâ |
- |
ملك المشرق قدر خأن بها الدولة يتغا تكين |
- |
|
551 |
F |
411 |
Buhârâ |
احمد |
ايلك |
- |
|
552 |
F |
411 |
Buhârâ |
- |
احمد بن أيلك نصر |
- |
|
553 |
F |
411 |
İştihan |
محمد بن على أيلك |
? |
- |
|
554 |
D |
411 |
Kuz Ordu |
- |
نور الدولة ارسلان قرا خاقان منصور |
|
|
555 |
D |
411-412 |
Kuz Ordu |
- |
نور آلدولة ارسلان قرا خاقان فارسى |
- |
|
556 |
D |
411 |
Kuz Ordu |
- |
نور الدولة ارسلان خاقان |
- |
|
557 |
D |
411 |
Kuz Ordu |
- |
تور الدولة ارسلان خان |
- |
|
558 |
F |
411-412 |
Soğd |
Arslan Han |
أرسلان خان |
نور الدولة |
|
559 |
D |
411-412 |
Tûnket |
- |
نور الدولة أبو المظفر ارسلان خان جغرى تكين |
- |
|
560 |
F |
411 |
Özkend |
المنصور \ ايلك |
العدل ارسلان خان |
الآمير محمد بن على مولى الخ |
|
561 |
F |
411 |
Özkend |
Aynı |
ارسلان خان |
Aynı |
|
562 |
F |
411 |
Özkend |
ايلك ا عين الدولة |
Aynı |
Aynı |
|
563 |
D |
411 |
Şâş |
- |
نور الدولة ابو المظفر ارسلان خأن اليس الحجاج |
- |
|
564 |
D |
411 |
Şâş |
- |
نور آلدولة ارسلان خان آليس الحجاج |
- |
|
565 |
D |
411 |
Şâş |
اليس الحجاج |
Aynı |
- |
|
566 |
D |
411 |
Şâş |
Aynı |
نورالدولة ارسلان خان |
- |
426
|
567 |
D |
411 |
Şâş |
الحجاج |
الياس \ نور الدولة ارسلان خان |
- |
|
568 |
D |
411 412 |
Yarkend Şayarkend |
- |
خان ملك المشرق عماد الذولة |
- |
|
569 |
F |
412 |
Ahsiket |
الأمير السيد عين الذولة \ محمد بن نصر |
ارسلان خان |
الامير الجليل محمد بن على مولى الخ |
|
570 |
F |
412-413 |
Ahsiket |
الامير السيدا محمد بن نصر |
Aynı |
Aynı |
|
571 |
F |
412-413 |
Buhârâ |
- |
بها الذولة ينغا تكين |
- |
|
572 |
F |
412 |
Semerkand |
نظام الدولة ينالتكين |
خان |
- |
|
573 |
D |
412 |
Tarâz |
ايل اوكا |
بادشاه \ خان محمد بن على ايلك الخاصدة |
- |
|
574 |
D |
412 |
Tarâz |
Aynı |
خان محمد بن على ايلك بادشا |
الامير السيذ الملك العادل ابى منصور محمد بن على مولى الخ |
|
575 |
D |
412-415 |
Tarâz |
- |
خان محمد بن على ايلك بادشاه |
- |
|
576 |
D |
412 |
Tarâz, Şâş |
- |
بادشا \ ارسلان خان الملك المنصور ايلك |
- |
|
577 |
D |
412 |
(Tûnket) |
- |
ارسلان خان عضد الدولة جغرى تكين |
- |
|
578 |
D |
412 |
Tûnket |
- |
ارسلان خان عضد الدولة |
- |
|
579 |
F |
412 |
Tûnket |
- |
ارسلان خان جغرى تكين |
الامير الجليل عضد الدولة ابا على الحسين بن الحسن جغرى تكين |
|
580 |
D |
412-413 |
Uş |
احمد |
خان منك المشرق اتمتكين |
- |
|
581 |
D |
412 |
Şâş |
- |
نور الدولة الملك المنصور ايلك |
- |
|
582 |
D |
412 |
Şâş |
- |
ارسلان خان الملك المنصور ايلك |
- |
|
583 |
D |
412 |
Şâş |
- |
ارسلان خأن الملك المنصور ايلك ميرك |
- |
|
584 |
D |
412 |
Şâş |
- |
ارسلان خان الملك المنصور ايلك بادشاه |
- |
|
585 |
D |
412 |
Şâş |
بأدشاه ايلك |
Aynı |
- |
|
586 |
D |
412 |
Şâş |
Aynı |
الملك المنصور محمد بن على |
- |
427
|
587 |
D |
412 |
Şâş |
ايلك بأدشاه |
Aynı |
المثك آلمنصور محمد بن على مولى الخ |
|
588 |
D |
412 |
Şâş |
- |
Aynı |
Aynı |
|
589 |
(412) |
(Şâş) |
- |
بادشاه \ الملك المنصور محمذ بن على كونجربك |
- |
|
|
590 |
D |
413 |
Buhârâ |
- |
ارسلان خان الامير الاجل يغانتكين |
- |
|
591 |
D |
413-415 |
Buhârâ |
بها الدولة |
ارسلان خان الامير الاجل ينغاتكين |
- |
|
592 |
F |
413 |
Buhârâ |
Aynı |
خان الاجل |
- |
|
593 |
F |
413-415 |
Kuşana |
Arslan Han |
ارسلان خان احمد بن الحسن |
- |
|
594 |
D |
413 |
Tûnket |
- |
ارسلان خان جغرى تكين |
- |
|
595 |
D |
413 |
Özkend |
عبن الدولة |
الملك ارسلان خان ايلك المنصور |
- |
|
596 |
F |
413 |
Özkend |
Aynı |
ارسلان خان |
الامير الجليل محمد بن على مولى الخ |
|
597 |
F |
413 |
Özkend |
Aynı |
Aynı |
- |
|
598 |
D |
413 |
Hocend |
- |
نور الدولة ملك ارسلان خأن ايلك |
- |
|
599 |
D |
413 |
Şâş |
ايلك المنصور |
الملك ارسلان خأن ايلك المنصور |
- |
|
600 |
D |
413.414 |
Şâş |
Aynı |
الملك ارسلان خان |
- |
|
601 |
D |
413-415 |
Şâş |
Aynı |
الملك ارسلان خان المنصور |
- |
|
602 |
D |
413-414 |
Şâş |
ايلك |
Aynı |
- |
|
603 |
D |
413 |
(Şâş) |
- |
الملك المنصور محمد بن على |
- |
|
604 |
D |
413 |
Şelcî |
موقق العدل |
خان يوسف بن منصور يغانتكين |
- |
|
605 |
F |
414-415 |
Buhârâ |
بها الدولة |
ينغا تكين |
- |
|
606 |
D |
414? |
Debûsiye? |
ينغا تكين \ العراقى |
ارسلان خان بها الدولة |
- |
|
607 |
D |
414? |
İlâk |
بو شجاع |
الملك ارسلان خان \ Böri Tegin |
- |
|
608 |
D |
414 |
Kuz Ordu |
- |
الملك ارسلان خاقان نور الدولة |
- |
|
609 |
D |
414-418 |
Sagâniyân |
- |
ناصر الحق خان |
- |
|
610 |
F |
414 |
Özkend |
عين الدولة |
ايلك |
الآمير محمد بن على مولى الخ |
|
611 |
D |
414 |
Hocend |
سنان الدولة |
ارسلان خان ايلك |
- |
|
612 |
D |
414 |
Şâş |
ايلك |
Aynı |
- |
|
613 |
D |
414 |
Şelcî |
- |
خان صمصام الدولة يغانتكين |
- |
|
614 |
F |
414? |
جغرى سباشى |
ايلك |
- |
428
|
615 |
D |
415 |
Ahsiket |
عين الدولة \ ملكأن |
آلملك ارسلان خان العذل آيلك |
- |
|
616 |
D |
415 |
Ahsiket |
Aynı |
قرا خاقان ملكان |
- |
|
617 |
D |
415 |
Ahsiket |
Aynı |
الملك طنغا خان ملكأن |
- |
|
618 |
D |
415 |
Ahsiket |
عين الدولة ملك بن ملكان |
Aynı |
- |
|
619 |
F |
415 |
Buhârâ |
بها الدولة ارسلان ايلك |
تتكا خان |
- |
|
620 |
D |
415 |
İlâk |
سيف الدولة |
الملك طئغا خان ملكأن |
- |
|
621 |
D |
415 |
Kermine |
معز الدولة |
يبعو |
- |
|
622 |
D |
415 |
Kuz Ordu |
? |
الملك العادل طنغا خان |
- |
|
623 |
D |
415-416 |
Kuz Ordu |
- |
الملك العدل طنفا خان |
- |
|
624 |
F |
415 |
Kuşaniye |
الامير الاجل بهاالدولة |
ارسلان ايلك |
- |
|
625 |
D |
415 |
Semerkand |
؟١ بأدشا |
طنغا خان ايلك ابو الحسن |
- |
|
626 |
F |
415 |
Semerkand |
خان |
ايلك |
- |
|
627 |
D |
415 |
Tunket |
عضد الدولة |
الملك ارسلان خان جغرى تكين... |
- |
|
628 |
D |
415 |
Tûnket |
Aynı |
ارسلان خا (!) جغرى تكين... |
- |
|
629 |
D |
415 |
Tûnket |
- |
طنفا خان عضد الدولة ينال تكين |
- |
|
630 |
D |
415 |
Tûnket Şâş |
- |
ناصر الحق أيلك العأدل على بن الحسن |
- |
|
631 |
D |
415 |
Hocend |
سنان الدولة |
ارسلان خان ايلك \ Yûsuf |
- |
|
632 |
F |
415 |
Hocend |
- |
ارسلان خان ايلك |
الامير سنان الدولة صاحب الجيش أبو الفوارس بكتوزن |
|
633 |
D |
415 |
Hocend |
- |
طغان خان بها الدولة ايلك |
- |
|
634 |
F |
415? |
Humrak |
ابلك |
على بن تصر |
- |
|
635 |
D |
415-416 |
Şâş |
ايلكالرازى |
الملك العادل طغان خان |
- |
|
636 |
D |
415 |
Şâş |
- |
الملك خان الامير العادل أيلك |
- |
|
637 |
D |
415 |
Şâş |
بأدشاه |
Aynı |
- |
|
638 |
D |
415 |
Şâş |
بها الدولة |
Aynı |
- |
|
639 |
D |
415 |
Şâş |
يزدادى |
Aynı |
- |
429
|
640 |
D |
415 |
Şâş |
Aynı |
نأصر الحقى أيلك العادل على بن الحسن |
- |
|
641 |
D |
415 |
Şâş |
بها( الدولة) |
Aynı |
- |
|
642 |
D |
415 |
Şâş |
يزدادى |
ناصر الحق أيلك العادل بها الدولة |
- |
|
643 |
D |
415 |
? |
- |
محمد بن آلحسن طنغا خاقان |
- |
|
644 |
D |
? (416’e k) |
Bûdu(ket) |
نأصر الدولة |
ارسلان خان ابو الحسن اتم تكين على |
- |
|
645 |
D |
? (416’e k) |
İlâk |
- |
نور الدولة ملك ارسلان خا(!) بورى تكين |
- |
|
646 |
D |
? (416’e k) |
İl Ordu |
- |
... ايلك محمد بن على... |
- |
|
647 |
D |
? (416’e k) |
(Tûnket) |
- |
عضد الدولة جغرى تكين |
... منصور(؟) بن على(؟) مولى الخ |
|
648 |
F |
? (416’e k) |
? |
(عض)د الدولة ج(غرى) تكين |
ارسلان خان جغرى... |
|
|
649 |
D |
? (416’e k) |
? |
على |
الملك ارسلان خان نور الدولة |
- |
|
650 |
D |
? (416’e k) |
? |
- |
أرسلان خان منصور |
- |
|
651 |
D |
(416’ek) |
? |
- |
محمد بن على الب بلكا... |
- |
|
652 |
D |
416 |
Buhârâ |
... بن ح...١ ابلك |
طغان خان ابوالمظفر ايلك |
- |
|
653 |
D |
416 |
Buhârâ |
ايلك \ ايلك |
طغان خان اببالمظفرملك |
- |
|
654 |
F |
416 |
Buhârâ, Kuşaniye |
Aynı |
أيلك |
- |
|
655 |
D |
416 |
İsfîcâb |
آلدولة |
تاصر \ طنغا خان ات)متكين احمذ |
- |
|
656 |
D |
416 |
Kâşgar |
جغرتكين |
خان ملك المشرق\Yûsuf |
- |
|
657 |
D |
416 |
Kuz Ordu |
Yûsuf |
ناصر الدين ملك المشرق قدر خان |
- |
|
658 |
F |
416 |
Soğd |
طغأن خان محمد بن الحسن |
خان ملك المشرق |
- |
430
|
659 |
F |
(416?) |
Soğd |
ملك (المشرق طئغا خان مح(مد) بن الحمن |
خان (؟) ملك (؟) المشرق(؟) |
- |
|
660 |
D |
416? |
Tûnket |
طنغا خأن عضد الدولة... |
- |
|
|
661 |
D |
416 |
Özkend |
شهأب الدولة |
قدر خان ملك المشرق سليمأن بن |
- |
|
662 |
D |
617 |
Ahsiket |
بن شهاب الدولة |
قدر خان ملك المشرق سليمان |
- |
|
663 |
D |
416 |
Özkend |
سبف الدولة |
قدر خان ملك المشرق كج تكين |
- |
|
664 |
F |
416? |
Özkend |
عضد الدولة |
قدر خان ملك كج تكين |
- |
|
665 |
F |
416 |
Fergâna |
- |
الملك المشرق قدر خان |
الامير نأصر الحق |
|
666 |
D |
416 |
Şâş |
بها الدولة |
الملك العادل طغان خان ايلك |
- |
|
667 |
D |
416 |
Şâş |
- |
Aynı |
- |
|
668 |
D |
416 |
Şâş |
سه |
الملك طغان خان ايلك |
- |
|
669 |
D |
416 |
Şâş |
ايلكرازى |
Aynı |
- |
|
670 |
F |
- 416? |
Kubâ Fergâna |
كج تكين |
الملك المشرق قدر خان |
الامير الاجل بوسف ناصر الولة (؟) مولى امير المو(؟) |
|
671 |
D |
417 |
Ahsiket |
عضد الدولة |
قدر خان ملك المشرق كج تكين |
س |
|
672 |
D |
417 |
Ahsiket |
Aynı |
قدر خان ملك المشرق تكين |
- |
|
673 |
D |
417 |
Ahsiket |
معز الدولة |
الملك طغان خان ايلك |
- |
|
674 |
F |
417 |
Buhârâ |
ايلك |
ايلك |
- |
|
675 |
F |
417-418 |
Buhârâ |
Tegin\ اببك |
مللف |
- |
|
676 |
D |
417 |
Dahket |
قدر خان ملك المشرق |
- |
|
|
677 |
F |
417 |
Kermine |
بادشا |
أينانج كوكبور |
- |
|
678 |
D |
417 |
Kuz Ordu |
ملك المشرق |
ناصر الدين قدر خان ملك المشرق |
- |
|
679 |
D |
417 |
Kuz Ordu |
- |
الملك المنصور قدر خان |
- |
|
680 |
D |
417 |
Sagâniyân |
- |
... الدولة |
- |
|
681 |
D |
417 |
Tarâz |
- |
الملك طنفاخان احمد اتمتكبن |
- |
|
682 |
D |
417 |
Yarkend |
... تكبن |
خاقان مللك المشرق عماد الدولة |
- |
|
683 |
D |
417 |
Yarkend |
سليمن بن يوسف |
Aynı |
- |
|
684 |
D |
417 |
Yarkend |
Aynı |
قدر خان ملك المشرق عماد الدولة |
- |
|
41(7?) |
Kâşgar |
|||||
|
685 |
F |
417? |
Özkend? |
قدر(؟) خان(؟) ملك(؟) المشرق |
سليمان بن (؟) شهاب (؟) (الدولة) |
... قدر (؟) خان مولى الخ |
|
686 |
D |
418 |
Ahsiket |
معز الدولة |
ملك طغان خان ايلك |
- |
|
687 |
D |
418 |
Ahsiket |
Aynı |
ا لامير العادل ملك بن سيف الدولة |
- |
|
688 |
F |
418-419 422,432 |
Buhârâ |
- |
يوسف بن على |
- |
|
689 |
D |
418 |
Mergînân |
- |
قدر خان ملك المشرق كج تكين |
- |
|
690 |
D |
419’e kadar |
Sagâniyân |
... الدولة |
ناصر الحق خأن |
- |
|
691 |
F |
418 |
Soğd |
أرسلان (؟) تكين |
قدر خان ملك المشرق |
- |
|
692 |
D |
418 |
Tûnket |
جغرا تكين |
خان ملك المشرق |
- |
|
693 |
D |
418 |
Özkend |
كج تكين |
قدر خان ملك المشرق \Yûsuf |
- |
|
694 |
F |
418 |
Fergânâ |
يوسف |
- |
- |
|
695 |
D |
418 |
Şâş |
- |
قدر خان ملك المشرق و السبن (!) |
- |
|
696 |
F |
(41)9 |
Ahsiket |
خان عضد الدولة بدر الدولة |
قدر المشرق(؟) |
? |
|
697 |
F |
(41)9 |
Ahsiket |
خان |
عضد \ على ملك المشرق \ الدولة |
? |
|
698 |
F |
419-420, 422 |
Buhârâ |
- |
ايلك |
- |
|
699 |
F |
419 |
İştihan |
ناصر الحق و الدين |
ملك المشرق و السين |
- |
|
700 |
F |
419-420 |
İştihan |
ارسلان ايلك |
قلج اوكا |
- |
|
701 |
F |
419 |
Kermine |
يبغو سيف الدولة |
نشيفة |
- |
|
702 |
F |
419 |
Semerkand |
خان ملك المشرق و السبن |
أرسلان تكبن |
- |
|
703 |
F |
419,421, 427 431 |
Semerkand Buhârâ |
ارسلان |
ايلك |
- |
|
704 |
F |
419,422 |
Soğd |
بادشا |
الملك المظفر ايلك |
- |
|
705 |
F |
419 |
Özkend |
سليمان |
خان \ ملك المشرق |
الاميريوسف بن هارون مولى الخ |
432
433
|
706 |
F |
410 |
Ustrûşene |
ميعن الدولة |
- |
الامير الجليل ميعن الدولة مولى الخ |
|
707 |
D |
41 |
Barshan |
بغرا ايلك |
خان ملك المشرق |
- |
|
708 |
D |
41. |
Kâşgar |
ركن الدولة |
خان ملك المشرق \ Yûsuf |
- |
|
709 |
D |
420 |
Ahsiket |
معز الدولة |
قدر خان ملك ألمشرق |
- |
|
710 |
F |
420 |
Debûsiye Kermine |
ايلك |
بادشا |
- |
|
711 |
F |
420 |
Kermine |
بها(؟) الدولة جبرئل بن محمد |
- |
- |
|
712 |
F |
420 |
Kubâ |
- |
ملك المشرق خان |
سليمان بن هرون مولى الخ |
|
713 |
F |
420 |
Semerkand |
بأدشا عادل |
ابلك |
- |
|
714 |
F |
420-421 |
Semerkand |
ارسلان ايلك |
مللف |
- |
|
715 |
D |
420-423 |
Özkend Mergînân |
عضد الدولة |
تاصر الحق ملك المشرق قدر خان كج تكين |
- |
|
716 |
F |
420 |
Özkend |
- |
ملك المشرق |
? |
|
717 |
F |
420 |
Haraçket |
- |
- |
- |
|
718 |
F |
421 |
Buhârâ |
ايلك |
ترخأن |
- |
|
719 |
F |
421,423 |
Buhârâ |
- |
ابلك |
شمس الدولة ارسلان تكين |
|
720 |
F |
421 |
İştihan |
ملك ارسلان أيلك |
قلج اوكا ايلك |
- |
|
721 |
F |
421 |
İştihan? |
- |
قلج اوكا(؟) بأدشا(؟) |
- |
|
722 |
D |
421 |
Kasan |
- |
ملك المشرق معز ألدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
723 |
F |
421 |
Semerkand |
بأدشا ايلك |
ملك |
- |
|
724 |
F |
421 |
Soğd |
ايلك |
قلج اوكا بادشا |
? |
|
725 |
F |
421 |
Soğd |
Aynı |
تركأن بأدشا |
الملك المظفر ابو الحسن على بن الحسنمولى الخ |
|
726 |
F |
42(1?) |
Soğd |
- |
تركان |
الملك المظفر على بن الحسن مولى الخ |
|
727 |
D |
421-422 424 421 |
Tûnket Şâş |
قوام الدولة |
ملك المشرق محمد بن قدر خاقان |
- |
|
728 |
D |
421 |
Şâş |
- |
Aynı |
- |
|
729 |
D |
421 |
Şâş |
مأمونى |
محمد بن قدر خان |
- |
|
730 |
D |
421 |
Şâş |
- |
Aynı |
- |
|
731 |
D |
421 |
Şâş |
المويد (؟) ال... |
محمد بن قدر خاقان... |
- |
|
732 |
D |
422 |
Ahsiket |
عضد الدولة \ احمد |
تاصر الحق ملك المشرق قدر خان كج تكين |
- |
|
733 |
F |
(42)2 |
Ahsiket |
.. يد الجليل سليمان بن شهأب .الدولة |
ملك المشرق قدر خاقان |
الاس!... |
|
734 |
F |
422,424 |
Buhârâ |
شمس الدولة أرسلان تكين |
ايلك |
- |
|
735 |
D |
422-423 |
Kasan |
عضد الدولة |
ملك المشرق معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
736 |
D |
422 |
Kuz Ordu |
- |
... المويد... |
- |
|
737 |
F |
422? (421?) |
Özkend |
? |
ملك المشرق |
الامير سليمان بن شهاب الدولة مولى الخ |
|
738 |
F |
4222 |
Özkend |
- |
قدر خاقان |
- |
|
739 |
D |
422 |
Şâş |
- |
محمد بن قدر خاقان |
- |
|
740 |
D |
422 |
Şâş |
ملك \ محمد بن قدر خاقان ١ المشرق |
- |
|
|
741 |
F |
-,(422?) |
Şâş |
المظفر محمد |
Aynı |
- |
|
742 |
D |
423 |
Ahsiket |
عضد الدولة \ احمد البتكين |
نأصر الحق ملك المشرق قدر خان كج تكين |
- |
|
743 |
F |
423 |
Ahsi(ket), Fergânâ |
بأدشا |
- |
الامير... مولى امير المو(!) |
|
744 |
F |
423,426 |
Buhârâ |
شمس الدولة |
أرسلان تكين |
- |
|
745 |
F |
423 |
Kasan |
معز الدولة |
ابو المظفر ملك |
الامير الجليل السبد ملك بن ملكان مولى الخ |
|
746 |
D |
423,428 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
ابو شجاع \ ارسلان قراخاقان |
- |
|
747 |
D |
423 |
Riştan Hocend |
عضد الدولة |
ناصر الحق ملك المشرق قدر خان ركن الدولة |
- |
|
748 |
F |
423 |
Semerkand |
تركان |
ابلك |
- |
|
749 |
F |
423 |
Semerkand |
- |
Aynı |
الامير الجليل السيد المظفر... |
434
|
750 |
F |
423 |
Soğd |
- |
ارسلان ايلك |
Aynı |
|
751 |
F |
423 |
Özkend |
خان |
عضد الدولة كج (؟) تكبن |
الامير الجليل يوسن بن هارون مولى الخ |
|
752 |
F |
423 |
Ustrûşene |
صمصام الدولة يغانتكين |
ملك العادل ابا صالح(؟) |
... بغرا(؟)... مولى امير المو(؟) |
|
753 |
F |
? (423) |
Usrûşene |
Aynı |
خان |
- |
|
754 |
F |
? (423) |
Usrûşene |
صمصام الدولة يغانتكين |
- |
|
|
755 |
D |
423-424 |
Kutlug Ordu |
العدل \ على ين الحسن |
طبغاج بغرا قرا خاقان على خان الاجل قطب الدولة و نصر الملة و عد(!)الدين |
- |
|
756 |
D |
423 |
Kutlug Ordu |
Aynı |
طبغاج بغرا قرا خاقان على بن الحسن |
- |
|
757 |
D |
? 424’ekdr |
Kâşgar? |
شمس( ال)دولة |
الملك ال |
- |
|
758 |
D |
? 424’e kadar |
Kutlug Ordu |
ملك المشرق(؟) |
خان ملك الشرق |
- |
|
759 |
D |
? 424’e kadar |
Hokand |
ركن الدولة |
نأصر الحق خان ملك المشرق قدر خان ارسلان تكين |
- |
|
760 |
D |
? 424’e kadar |
? |
- |
(الملك) المويد ملك (المشرق) و الصين |
- |
|
761 |
F |
? 424’e kadar |
? |
عين الدولة |
قدر خان كج تكين |
- |
|
762 |
F |
(42)4 ? |
Ahsiket Kasan |
عضد الذولة |
معز الدولة |
الامير الجليل السيد ملك مولى (؟)... |
|
763 |
F |
424 |
Buhârâ |
طمغاج خان |
طمغاج خان |
- |
|
764 |
F |
424-425 |
Buhârâ |
شمس الدولة |
Aynı |
- |
|
765 |
F |
424-426 |
Buhârâ |
الذولة |
طفغاج خان شمس |
- |
|
766 |
F |
424 |
Debûsiye |
- |
خان ا لاجل قطب الدولة و نصر الملة طبغاج بغرا قرا خاقان |
|
|
767 |
F |
424 |
Debûsiye? |
طفغاج |
بغرا قرا خاقان |
خان الاجل فطب الدولة |
435
|
768 |
F |
424 |
Kutlug Ordu ed-Debûsiye |
على الخان الاجل قطب الدولة و نصر الملة و عد(!)الدين فغاج(!) بغرا قرا خاقان |
اسميل بن محمود |
- |
|
769 |
D |
424 |
Kuz Ordu |
- |
الملك العادل ارسلان خان |
- |
|
770 |
F |
424 |
Semerkand |
قطب الدولة طفغاج بغرا خان |
الخان الاجل السبد الملك المظفر مولى الخ |
|
|
771 |
F |
424 |
Semerkand |
خان |
طبغاج بغرا خان |
الخان الاجل السيد الملك المظفر قطب (!) |
|
772 |
F |
424 |
Semerkand |
Aynı |
طفغاج بغرا خاقان |
الخان الاجل السيد الملك المظفر قطب الدو(!) |
|
773 |
D |
424 425 |
Özkend |
هاشم |
المويد العدل كج تكين |
- |
|
774 |
D |
424 |
Şâş |
سلطان الدولة ميرك |
ملك المشرق محمد بن قدر خاقان |
- |
|
775 |
D |
424425 |
Şâş |
سلطان الدولة |
محمد بن \ ارسلان خان \ قدر خاقان |
- |
|
776 |
F |
425 |
Buhârâ |
شمس الدولة |
طفغاج خان شمس |
- |
|
777 |
F |
425 |
Buhârâ |
Aynı |
طبغاج خان ارسلان تكين شمس |
- |
|
778 |
F |
425 |
Debûsiye |
- |
على بن حسن |
الخان ا لاجل قطب الدولة و نصر الملة طبغاج بغرا قرا خاقان |
|
779 |
F |
425 |
Debûsiye |
- |
قان على بن الحسن |
الخان الاجل قطب الدولة و نصر الملة طبغاج بغرا قرا خا(!) |
|
780 |
F |
425 |
Debûsiye |
- |
قرا خاقان |
الخان الاجل قطب الدولة و نصر الملة طبغاج بعرا |
|
781 |
F |
425 |
Debûsiye |
- |
طفغاج على بن ال(حسن) |
- |
|
782 |
F |
425 |
İştihan |
سوينج(؟) أوكا |
طبغاج بغرا قرا خاقان |
- |
|
783 |
D |
425 |
Kutlug Ordu |
العدل \ على |
طبغاج بغرا قرا خاقان على |
- |
|
784 |
D |
425 |
Kutlug Ordu |
Aynı |
طبغاج بغرا قرا خاقان على بن الحسن |
- |
|
785 |
D |
425-426 |
Kutlug Ordu |
العدل \ سهل |
Aynı |
- |
|
786 |
F |
425 |
Kutlug Ordu |
على ين محمد المتولى... |
بغرا قرا خاقان على بن الحسن |
الخان الاجل قطب الدولة (!) نصر الملة طبغاج بغرا |
|
787 |
F |
425 |
Kutlug Ordu |
الخان ا لاجل قطب الدولة و نصر الملة٠٠٠ |
- |
الخان الاجل قطبي الدولة و تصر الملة طبغاج خان |
436
|
788 |
F |
425 |
Semerkand |
- |
طبغاج بغرا خان |
خان ا لاجل قطب الدولة و نصر |
|
789 |
F |
425 |
Semerkand |
خان الاجل |
طفغاج بغرا خاقان |
خان الاجل قطب الدولة و نصر الملة خان |
|
790 |
F |
425 |
Semerkand |
Aynı |
طفغاج بغرا خان |
الملك السيد المظفر قطب الدولة خان |
|
791 |
F |
425 |
Semerkand |
طفغاج |
خان |
- |
|
792 |
F |
(42)5 |
Semerkand |
- |
طبغاج خان |
- |
|
793 |
D |
425 |
(Tûn)ket |
جغرى تكين |
خان |
- |
|
794 |
D |
425-427 |
Özkend |
نأصر الحق قادر خان |
- |
|
|
795 |
D |
425 427-430 |
Özkend |
- |
الملك العادل قدر خاقان |
- |
|
796 |
D |
425 |
Özkend |
قدر خاقان |
الملك المظفر |
الامير الاجل سليمان( بن شها)ب الدولة |
|
797 |
D |
425 |
Şâş |
سلطان الدولة |
جبرئل بن \ ارسلان خان بأدشا ١ قدر خاقان |
- |
|
798 |
D |
425 |
Şâş |
Aynı |
ملك المشرق محمد بن قدر خاقان |
- |
|
799 |
F |
425 |
? |
- |
سلطان الدولة |
- |
|
800 |
D |
425? |
Mergînân |
عين (؟) الدولة |
المويد العدل عين الدولة |
- |
|
801 |
F |
425? |
Hocend |
على بن الحسن |
طبغاج خان |
الامير الجليل... |
|
802 |
F |
426,427? |
Ahsiket |
معز الدولة |
قادر خان |
الامير الاجل السبد ملك بن سيف الدولة مولى الخ |
|
803 |
F |
426 |
Buhârâ |
شمس الدولة |
طبغاج بغرا قرا خاقان |
- |
|
804 |
D |
426 |
Buhârâ |
بيوسف |
المويد العدل ارسلان ايلك |
- |
|
805 |
D |
426 |
Semerkand |
سهل |
طبغاج( بغرا) قرا خاقان |
- |
|
806 |
F |
426 |
Semerkand |
- |
بغرا قرا خاقان |
الخان الاجل قطب الدولة و نصر الملة طبغاج |
|
807 |
F |
426 |
Özkend |
قدر خاقان |
الملك المظفر |
الامير الاجل سليمان بن شهاب الدولة مولى الخ |
|
808 |
D |
426 |
Şâş |
- |
جبرئل بن \ بغرا قرا خاقان \ قدر خاقان |
- |
|
809 |
D |
426 |
? |
جغرى تكين |
بغرا فرا ٠.٠١ ر خقلن ا قر خقلن |
- |
437
|
810 |
F |
426? |
Soğd |
خان |
- |
الامير الاجل السيد المظفر مولى الخ |
|
811 |
F |
-427’e kadar |
Semerkand |
- |
خان |
آلملك المظفر قطب الدولة و نصر الملة |
|
812 |
D |
427 |
Ahsiket |
قدر خاقان ح س ن |
معز آلدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
813 |
F |
427 |
Buhârâ |
شمم الدولة |
ارسلان ايلك ايلك |
- |
|
814 |
F |
427 |
Buhârâ |
ايلك |
ارسلان ايلك يوسف |
- |
|
815 |
F |
427-428 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
- |
|
816 |
D |
427 428 |
Kasan Ahsiket |
قدر خاقان |
معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
817 |
D |
427 |
(Kâşgar) |
ملك المشرق سين (!) |
أبو شجاع \ ارسلان خاقان |
- |
|
818 |
F |
427 |
Kutlug Ordu |
يوسف بن على |
ايلك |
الملك المظفر ارسلان |
|
819 |
F |
427 |
Kutlug Ordu |
Aynı |
Aynı |
الملك ألمظفر ارسلان ايللك |
|
820 |
D |
427-429 |
Özkend |
هاشم |
الملك العادل قدر خاقان |
- |
|
821 |
D |
427,430 |
Şâş |
قوام الدولة |
سلطان \ بغرا قرا خاقان الدولة |
- |
|
822 |
F |
(42)7 |
? |
ارسلان ايلك |
الامير |
|
|
823 |
D |
428 429-431 |
Ahsiket Kasan |
- |
معز الدولة ابوالمظفر ملك |
- |
|
824 |
F |
428,430 |
Buhârâ |
- |
ارسلان ايلك |
- |
|
825 |
F |
428,430 |
Buhârâ |
ارسلان ايلك |
بيوسف |
- |
|
826 |
D |
42(8) |
Kâşgar |
ملك (المشرق) و صبن (!) |
أبو شجا \ ارسلان قرا خاقان |
- |
|
827 |
D |
428 429 42. |
Kutlug Ordu Keş Semerkand |
- |
الملك المظفر ارسلان ابلك بوسف بن على |
- |
|
828 |
D |
428, |
Semerkand |
بادشاه |
يوسف بن على |
الامير الآجل السيد الملك المظفر أرسلان |
|
829 |
D |
428 |
Tarâz |
سلطان الدولة |
الملك المظفر بغرا قارا خاقان |
- |
|
830 |
D |
428, 430-433 |
Özkend |
- |
الملك المويد طتغا خان |
- |
|
831 |
D |
428 |
Hocend |
فخر الدولة |
الامير السيد (؟) فخر الدولة |
- |
438
|
832 |
D |
429 |
Ahsiket |
- |
الملك العادل طنغاخان |
- |
|
833 |
F |
429 |
Buhârâ |
- |
طغأن خان |
- |
|
834 |
D |
429 |
Kâşgar |
ملك المشرق |
ارسلان خان |
- |
|
835 |
D |
429-430 |
Semerkand |
- |
فخر (؟) الدولة محمد بن الحسن طنفا خان |
- |
|
836 |
F |
429 |
Semerkand |
ارسلان ايلك |
الامير السيد الملك المظفر يوسن بن طفغاج O |
|
|
837 |
F |
429 |
Semerkand |
Aynı |
- |
الامير السيد الملك المظفر يوسف |
|
838 |
F |
429 |
Semerkand |
- |
يوسف بن على ايلك |
- |
|
839 |
F |
429 |
Semerkand |
طئغا خان |
- |
|
|
840 |
F |
429 |
Özkend |
- |
قدر خاقان |
الامير الاجل قدر خان (سلي)مان (م مولى ألخ |
|
841 |
D |
42. |
? |
(ملك) المشرق |
ناصر الدولة ارسلان خان |
- |
|
842 |
F |
42. |
? |
؟ الامير الاجل |
ملك المشرق خان تأج ألدين(؟) احمد |
- |
|
843 |
D |
430 |
Ahsiket |
- |
الملك مويد العادل طنغا خأن |
- |
|
844 |
D |
430 |
Ahsiket |
عادل |
معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
845 |
F |
430 |
Benâket |
ملك المشرق |
الامير \ بغرا قرا خاقان \ الموفق |
الامبير الجليل ملك المظفر شاه ملك بن منصور (؟) مولى امير المومن (!) |
|
846 |
D |
430 |
Buhârâ |
- |
طئغا خان خان (!) |
- |
|
847 |
F |
430 |
Buhârâ |
طغان |
خاقان (خان) |
- |
|
848 |
D |
430 |
Mergînân |
عين الدولة |
المويد العدل اتمتكين |
- |
|
849 |
D |
430 |
Sagâniyân |
على |
فخر الدولة بورى تكين |
- |
|
850 |
F |
430? |
Semerkand |
ايلك |
بوسف بن على |
الملك المظفر قطب الدولة |
|
851 |
D |
431 |
Ahsiket |
عأدل اجل |
معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
852 |
F |
431 |
Buhârâ |
شمس الدولة |
ابلك |
- |
|
853 |
F |
431 |
Buhârâ |
Aynı |
يوسف |
- |
|
854 |
D |
431 |
Keş |
فخر الدولة |
الامير الاجل السيد بورى تكين |
- |
|
855 |
D |
431 |
Keş |
- |
قخر الدولة بورى تكين |
- |
439
|
Sagânîyân Semerkand |
||||||
|
856 |
D |
431 |
Sagânîyân |
- |
ملك المويد بورى تكين |
- |
|
857 |
D |
431? (430?) |
Sagânîyân |
على |
Aynı |
- |
|
858 |
D |
431 |
Tarâz |
يغرا \ Han |
الملك المظفر سلطان الدولة |
- |
|
859 |
D |
? 432’e kadar |
فخر الدولة |
ناصر الدولة بورى تكين |
- |
|
|
860 |
F |
433 |
Buhârâ |
ايلك يوسف بن على |
- |
- |
|
BATI TÜRK HAKANLIĞI PARALARI |
||||||
|
İBRÂHÎM b. NASR |
||||||
|
861 |
D |
431 |
Keş |
- |
المويد العدل خان الاجل |
- |
|
862 |
D |
431 431,432 |
Keş Semerkand |
- |
المويد العدل خان \Nasr |
- |
|
863 |
D |
431 |
Sagânîyân |
- |
طفغاج بغرا خان |
- |
|
864 |
D |
432,433 |
Buhârâ |
ناصر الحق مويد العدل خاقان ابرهيم |
- |
|
|
865 |
F |
432 |
Buhârâ |
ابرهيم |
(المويد العدل ابرهيم بن نصر |
|
|
866 |
D |
432 |
Sagânîyân |
مويد العدل ابرهيم |
طفغاج خان |
- |
|
867 |
D |
432-434 |
Sagânîyân |
- |
خاقان الاجل |
- |
|
868 |
F |
432 |
Soğd |
طبغاج خان |
- |
الخان الاجل ابرهيم بن نصر مولى امير المو(!) |
|
869 |
F |
432 |
Soğd |
Aynı |
؟ |
الخان الاجل ابرهيم بن نصر |
|
870 |
D |
433,435 433 |
Buhârâ Semerkand |
المويد العدل |
طفغاج (طبغاج) بغرا قرا خاقان ابرهيم بن نصر |
- |
|
871 |
D |
433 |
Buhârâ |
- |
Aynı |
- |
|
872 |
D |
433 |
Buhârâ |
- |
المويد العدل خاقان |
|
|
873 |
D |
433 |
Buhârâ |
خاقان |
ابرهيم بن نصر |
طفغاج بغرا قرا خاقان |
|
874 |
D |
433 |
Buhârâ |
Aynı |
ابرهيم |
Aynı |
440
|
875 |
D |
433 |
Sagâniyân |
- |
مويد( المويد) العدل خان |
- |
|
876 |
D |
433 |
Sagâniyân |
على |
طبغاج بغرا خان ابرهيم بن نصر |
- |
|
877 |
D |
433 |
Sagâniyân |
Aynı |
خاقان الاجل |
- |
|
878 |
D |
433’e kadar |
Sagâniyân |
- |
خان الاجل |
- |
|
879 |
D |
433’e kadar |
Sagâniyân |
- |
المويد العدل |
- |
|
880 |
D |
433’e kadar |
(Sagâniyân) |
مويد العدل ابرهيم |
مويد العدل خان |
- |
|
881 |
D |
433-441, 443,4452 438,439, 441,444, 447,448 |
Semerkand Buhârâ |
- |
المويد العدل خان ابرهيم |
- |
|
882 |
D |
438 45. |
Semerkand ? |
- |
عما(!) الدولة و تاج الملة سيف خليفقالله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
883 |
D |
438 |
Semerkand |
- |
ولى خليفة الله بغرا خان |
- |
|
884 |
D |
440’e kadar |
Buhârâ |
- |
بغرا قرا خاقان ابرهيم |
- |
|
885 |
D |
440 |
Buhârâ |
نصر |
المويد العدل خان ابرهيم |
- |
|
886 |
D |
443 |
Semerkand |
سهل |
Aynı |
- |
|
887 |
D |
444,446 448 44. |
Semerkand Şâş? |
- |
مويد العدل عماد الدولة و تأج الملة سيف خليفة الله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
888 |
D |
447/9, 450 452,455? |
Semerkand Buhârâ |
المويد العدل |
عماد(عما) الدولة و تاج الملة سبن خليفة الله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
889 |
D |
44.,45. |
Semerkand |
المويد العدل جعفر |
Aynı |
- |
|
890 |
D |
(44.) |
Buhârâ |
ملك طغان(؟) خان |
المويد العدل خان ابرهيم |
- |
|
891 |
D |
450? |
Tûnket |
يغان تكين |
يمين الدولة شعيس ابرهيم |
- |
|
892 |
D |
452? |
Semerkand |
المويذ العدل عز الامة و كهف المسلمين |
عماد الدولة و تاج الملة سين خليفة الله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
893 |
D |
452? |
Tûnket |
يمين الدولة |
امير الجليل شعيس ابرهيم |
- |
|
894 |
D |
452? |
Özkend |
كج تكين |
المويد العدل طفغاج(!) خان ابرهيم |
- |
|
895 |
D |
453 |
Ahsiket |
(İbrâhîm b. Nasr) |
||
|
896 |
D |
453 454 455 457? 459 45. ? |
Buhârâ Semerkand Mergînân Şâş Şâş? İsfîcâb Ahsiket? |
ملك المشرق و الصين |
انمويد العدل طبغاج خان أبرهيم |
- |
|
897 |
F |
454 |
Buhârâ |
- |
خان ملك المشرق و السين (!) |
عمآد الدولة و تاج آلملة |
|
898 |
F |
454 |
Buhârâ |
- |
خان ملك المشرق و الصين |
- |
|
899 |
D |
454 |
Tûnket |
يمين الدولة |
امير الجليل يمين الدولة بغان ت(تكين) أبو المظفر شعيس ابرهيم |
- |
|
900 |
D |
454? |
Özkend |
ملك |
المويد العدل عماد الدولة طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
901 |
F |
..4 |
Semerkand |
المويد العدل عماد الدولة |
- |
|
|
902 |
D |
4(5)5 |
? |
جغريتكين |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
903 |
D |
456, 458-460 546 9 |
Mergînân Semerkand Özkend |
خان ملك المشرق و الصبن |
Aynı |
- |
|
904 |
D |
4(5)8 |
Binket |
على ملك المشر ق و الصين |
المويد العدل طغا(!) خان ابرهيم |
- |
|
905 |
D |
458 |
Semerkand |
عز الامة و كهف المسلمين |
المويد العدل مللث المشرق و الصين طبغاج خاقان ابرهيم |
- |
|
906 |
D |
458 |
Semerkand |
المويد العدل |
عماد الدولة( و) تاج الملة عز الامة كهف المسلمين طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
907 |
D |
458 459 |
Tûnket ? |
ملك المشرق و |
Aynı |
- |
|
908 |
D |
458-460 |
Özkend |
داود كجتكين |
المويد العدل طبغاج (طمغاج) خان |
- |
442
|
ابرهيم |
||||||
|
909 |
D |
458? |
Şâş |
- |
الجليل(؟) يمين ن تكين (؟) (ش) عيس ابرهيم |
- |
|
910 |
D |
459 |
Binket |
ملك المشرق و الصبن |
المويد العدل طمغاج (طا) خان ابرهيم |
- |
|
911 |
D |
459,460 |
Buhârâ |
شمس الملك |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
912 |
D |
459 |
......ket? |
طغرلتكين |
المويد العدل (طغا) خان ابرهيم |
- |
|
913 |
D |
459? |
(Ah)siket |
عز الامة كهف المسلمين |
عماد الدل(!) ملك المشرق و الصين طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
914 |
D |
459? |
Semerkand |
عز الامة و كهف المسلمين المويد العدل |
عماد الدولة وتاج الملة سيف خليفة الله طبغاج بغرا قرا خاقان ابرهيم |
- |
|
915 |
D |
459? |
Semerkand |
عز الامة و كهف المسلمين |
عماد الدولة تأج الملة عز الامة كهف المسلمين طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
916 |
D |
459? |
Semerkand |
Aynı |
المويد العدل ملك المشرق و السبن(!) طبغاج برغا(!) خان ابرهيم |
- |
|
917 |
D |
459? |
Şâş |
- |
عماد الدولة و تاج الملة سين خليفة الله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
918 |
D |
459? |
Şâş |
طغرلتكين |
Aynı |
- |
|
919 |
D |
459? |
Şâş |
Aynı |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
920 |
D |
459? |
? |
عز الامة ( و) كهف المسلمين |
مويد( المويد) العدل ملك المشرق و الصين طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
921 |
D |
45. |
Semerkand |
المويد العدل |
عماد الدولة تاج الملة سيف خليفة الله طبغاج بغرا قرا خاقان ابرهيم |
- |
|
922 |
D |
45. |
Semerkand |
خان ملك المشرق و الصين |
Aynı |
- |
|
923 |
D |
45. |
Semerkand |
ملك المشرق و الصبن |
عما!(!) الدولة و تاج الملة سيف خليفة الله طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
924 |
D |
45. |
Şâş |
ملك المشرق الصين(!) |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
443
|
925 |
D |
45. |
? |
طغان تكين |
Aynı |
- |
|
926 |
D |
45. |
? |
بغرا تكين |
Aynı |
- |
|
927 |
D |
45. |
? |
بك |
بد(!) العدل طبغا... ابرهيم |
- |
|
928 |
D |
460,461 |
Buhârâ |
سلطان الشرق و الصين |
المويد العدل طبغاج خان أبرهيم |
- |
|
929 |
D |
460 |
Kuz Ordu |
يوسن بن برهان الدولة |
طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
930 |
D |
460 |
Özkend |
كج تكبن |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
931 |
D |
460 |
Şâş |
اينال تكين ملك المشرق و الصين |
Aynı |
- |
|
932 |
D |
461’e kadar |
Ahsilet |
عز الامة كهف المسلمين |
Aynı |
- |
|
933 |
D |
461’e kadar |
Kuz Ordu? |
خاقان (الخاقان) عبد الخالق |
عماد الدولة و تأج الملة سيف خليفة الله طفغاج خان ابرهيم |
- |
|
934 |
D |
461’e kadar |
Semerkand |
خان ابرهيم |
طفغاج... |
- |
|
935 |
D |
461’e kadar |
(Ta)râz |
المويد العدل |
عماد الدولة و تأج الملة سيف خلفة(!) الله طفغاج خان ابرهيم |
- |
|
936 |
D |
461’e kadar |
Hocend |
(نور) الدولة ملك المشرق الصين(!) |
الملك العادل.... |
- |
|
937 |
D |
461’e kadar |
Hocend |
تور الدين و الدولة ملك المشرق و الصبن |
الملك العادل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
938 |
D |
461’e kadar |
(Hocend)? |
Aynı |
... المويد العدل سين خليفة الله طغا(!) خان ابرهيم |
- |
|
939 |
D |
461’e kadar |
(Hocend)? |
نور الدولة ملك المشرق و الصين |
الملك ألعادل طبغاج خان أبرهيم |
- |
|
940 |
D |
461’e kadar |
(Hocend)? |
(نور) الدولة و الد(ين) |
Aynı |
- |
|
941 |
D |
461’e kadar |
(Hocend)? |
سلطان الشرق و الصبن |
Aynı |
- |
|
942 |
D |
461’e kadar |
? |
بك المويد العدل |
عماد الدولة و تاج الملة سين خليفة اله طفغاج خان ابرهيم |
- |
|
943 |
D |
461’e kadar |
? |
ملك المشرق و الصين المويد العدل |
Aynı |
- |
|
944 |
D |
461’e kadar |
? |
شمس (!) المعالى مثك المشرق و الصين |
الملك العادل طبغاج خان أبرهيم |
- |
444
445
|
945 |
D |
461’e kadar |
? |
خان (؟) شمس المعالى |
Aynı |
- |
|
NASR b. İBRÂHÎM |
||||||
|
946 |
D |
460,462 |
Buhârâ |
شمس الملك |
الملك العأدل شمس الملك ناصر الحف و الدين نصر |
- |
|
947 |
D |
460 461 |
Semerkand Buhârâ |
سلطان الشرق و الصين |
Aynı |
- |
|
948 |
D |
460 |
Semerkand |
شمس الملك سلطان الشرق و الصين |
Aynı |
- |
|
949 |
D |
460,462 463,466 461 |
Semerkand Binket |
Aynı |
ألملك العادل ناصر الحق و الدين نصر |
- |
|
950 |
D |
460 465’ekdr 461,4662 |
Semerkand Ahsiket? Hocend |
سلطأن الشرق و الصين |
Aynı |
- |
|
951 |
D |
460 |
Semerkand |
طبغاج خان ابرهيم |
Aynı |
- |
|
952 |
D |
460,461 |
Semerkand |
خان ابرهيم |
Aynı |
- |
|
953 |
D |
461 |
Binket |
سلطان الشرق و الصين شمس اللك |
المويد العدل خان ابرهيم |
- |
|
954 |
D |
461 |
Buhârâ |
طغان خان |
المويد العدل طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
955 |
F |
461 |
Buhârâ |
- |
تصر |
...دل شمس الملك نأصر الحق والد... |
|
956 |
D |
461 |
Dahket |
سلطان الشرق الصين(!) |
الملك العادل ناصر الحق الدبن(!) نصر |
- |
|
957 |
D |
461/2 463’e kadar |
Benâket Nevket |
ملك الشرق الصين(!) |
Aynı |
- |
|
958 |
D |
462 |
...ket |
سلطان الشرق الصين(!) |
نصر |
- |
|
959 |
D |
464 |
Buhârâ Semerkand |
ملك (الملك) شمس الملك سلطان ارض (!) الشرق |
الملك العادل نأصر الحق و الدين ابى الحسن نصر |
- |
|
960 |
D |
464 |
Hocend |
الملك شمس الملك سلطان لالدص(!) الشرق |
الملك العأدل ناصر الحق و الدين ابو الحسن نصر |
- |
|
961 |
D |
465’e kadar |
? |
الملك العادل تصر |
الملك العأدل نأصر الحق و الدين |
- |
|
صر |
||||||
|
962 |
D |
465,467 472 467 470 471 ? |
Ahsiket Özkend Semerkand Ahsiket? Mergînân |
ملك شمس المثك |
Aynı |
- |
|
963 |
F |
465 |
Buhârâ |
شمس |
الملك |
- |
|
964 |
D |
465 |
Mergînân |
عماد (؟) الدولة (؟) |
الملك العادل نأصر الحق و الدين نصر |
- |
|
965 |
F |
46. |
? |
- |
الملك العادل تصر |
... شمس الملك ناصر الحفى... |
|
966 |
F |
47. |
? |
- |
صغنر |
...صر الحق وال... |
|
967 |
F |
? |
Buhârâ |
- |
؟ |
الملك. .نصر |
|
968 |
D |
? |
? |
تكين (ملك ألم)شرق ألصين (!) |
الملك. ,ناصر... |
٠ |
|
969 |
D |
? |
? |
سلطأن (؟) |
طفغاج خان نصر |
- |
|
TOGAN HAN ALİ |
||||||
|
970 |
D |
(460) |
(Semerkand) |
طبغاج خان ابرهيم |
طنغا خان على |
- |
|
971 |
D |
461 |
(Semerkand) |
خان ابرهيم |
Aynı |
- |
|
972 |
D |
(Semerkand) |
طبغاج خان ابرهيم |
فخر (؟) الدولة و نصر الملة طغان خان على |
- |
|
|
HIZIR b. İBRÂHÎM |
||||||
|
973 |
D |
473 47(6,7,9) |
Özkend ? |
برهان الدولة |
طمغاج خان خضر |
- |
|
974 |
D |
476? |
Semerkand |
- |
(الخاقان ال)معظم طفغأج خان |
- |
|
975 |
D |
? |
Semerkand |
- |
الخاقان المعظم خضر |
- |
|
976 |
D |
? |
? |
ملك... |
طمغاج خان الخضر |
- |
|
AHMED b. HIZIR |
||||||
|
977 |
D |
? |
? |
- |
المويد العدل عماد الدولة سيف خليفة انشه احمد |
- |
|
978 |
D |
? |
? |
- |
السلطأن ال...احمد |
- |
446
|
HIZIR b. İBRÂHÎM veya AHMED b. HIZIR |
||||||
|
979 |
D |
479 |
Semerkand |
- |
الخاقان المعظم سلطان |
- |
|
MUHAMMED b. İBRÂHÎM |
||||||
|
980 |
Dn |
482 |
Semerkand |
السلطان المعظم ماكشأه |
المويد العدل عماد الدولة و تاج الملة ارسلان خ(ان) |
- |
|
981 |
Dn |
? |
Semerkand |
مللف نشاه |
السلطان الم (عظم) الويد العد(ل) قلج ارسلان خازن) محمد |
- |
|
MAHMÛD |
||||||
|
982 |
F |
490 |
Buhârâ |
ابو القاسم |
محمود طفغاج خان |
الخاقان الاجل...عمأد الدولة |
|
983 |
F |
490 |
Buhârâ Semerkand |
- |
محمود |
الخاقان الاجل السيد الملك المظفر (؟) محمود |
|
984 |
F |
490? |
Semerkand |
- |
محمود خان |
- |
|
MUHAMMED b. SÜLEYMAN |
||||||
|
985 |
D |
494 |
? |
- |
الخاقان المعظم محمد |
- |
|
986 |
F |
498? |
Buhârâ? |
ملك سنجر |
طبغاج (!) خان محمد بن سليمان |
- |
|
987 |
F |
? |
Fergâna |
طفغاج خان محمد بن سليمان |
- |
- |
|
988 |
D |
513,516 |
Buhârâ |
السلطان المعظم |
الخاقان الاعظم محمد بن سليمان |
- |
|
989 |
D |
51. |
? |
طب(غاج) خاقان |
- |
|
|
990 |
F |
520 |
Semerkand |
محمد بن سليمان |
الخاقان |
- |
|
991 |
D F |
520? |
Semerkand Mergînân Semerkand |
- |
الخاقان محمد بن سليمان |
- |
|
992 |
F |
52. |
? |
محمد بن سلبمان |
محمد(؟) بن(؟) سليمأن(؟) |
- |
|
993 |
D |
5(1,2). |
Semerkand |
- |
الخاقان العادل علا الدولة محمد بن سلبمان |
- |
|
994 |
F |
? |
? |
- |
الخاقان الاعظم محمد بن سليمأن |
- |
|
995 |
D |
? |
? |
السلطان المعظم |
الخاقان العادل محمد بن سليمان |
- |
|
996 |
D |
? |
? |
قدر خان |
Aynı |
- |
447
|
997 |
D |
? |
? |
أرسلان خان محمد |
قدر خان احمد |
- |
|
998 |
D |
? |
? |
محمد |
Aynı |
- |
|
999 |
D |
? |
? |
محمد (بن سليم)ن ارسلان خان |
م...لك |
- |
|
AHMED b. MUHAMMED |
||||||
|
1000 |
F |
523,524 |
Semerkand |
الخاقان المعظم احمد بن |
الخاقان محمد بن سليمان |
- |
|
1001 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان الاعظم قدر خان احمد بن محعد |
- |
|
1002 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان العأدل احمد بن محمد |
- |
|
1003 |
D |
? |
? |
- |
الخاقا(ن) احمد (بن) محمد |
- |
|
HASAN b. ALİ |
||||||
|
1004 |
D |
? |
? |
سنجر بن ملك شأه |
حسن قرا خان |
- |
|
1005 |
D |
? |
? |
السلطان سئجر... |
الخاقان العدل حسن |
- |
|
1006 |
D |
? |
? |
- |
الخاقأن العادل الحسن بن على |
- |
|
1007 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان حسن بن على |
- |
|
1008 |
D |
? |
? |
سلطان سئجر |
قرا خان حسن طغرل خأن حسين |
- |
|
1009 |
D |
? |
? |
قرا خان |
طغرل خان |
- |
|
MAHMÛD b. MUHAMMED |
||||||
|
1010 |
D |
530 |
Semerkand |
السلطان الاعظم سنجر |
نصرة الحفى والدين بهلوان الشرق |
- |
|
1011 |
D |
? |
? |
السلطان الاعظم سنجر بن ملكشاه |
Aynı |
- |
|
1012 |
D |
? |
? |
سجر |
Aynı |
- |
|
1013 |
D |
? |
Semerkand |
- |
Aynı |
- |
|
1014 |
D |
532 |
Semerkand |
السلطان الاعظم سنجر |
الخاقان العادل المعظم محمود بن محمد |
- |
|
1015 |
D |
? |
? |
Aynı |
الخاقان العادل المعظم محمود بن مح(مد) |
- |
|
1016 |
D |
? |
? |
الخاقان العادل |
الخاقان العأدل المظفر محمود بن محمل |
- |
|
1017 |
D |
? |
Semerkand |
السلطان الاعظم سنجر |
الخاقان الاجل السيدالم.... |
- |
|
1018 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان العادل الاعظم علا الدولة |
- |
448
|
1019 |
D |
? |
? |
... الاعظم... |
Aynı |
- |
|
1020 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان الاجل السيد المظفر علا الدولة |
- |
|
1021 |
D |
? |
? |
الخاقان المعظم.... |
الخافان الآجل السيد المظفر ناصر الدين |
- |
|
1022 |
D |
? |
Semerkand |
- |
Aynı |
- |
|
1023 |
D |
? |
? |
- |
ناصر الدبن |
- |
|
İBRÂHÎM b. MUHAMMED |
||||||
|
1024 |
D |
(53)7, 538 |
Semerkand |
- |
الخاقان المعظم ابرهيم |
- |
|
1025 |
D |
540-543 543 |
Semerkand Buhârâ |
- |
الخاقان الاعظم ابراهيم (أبرهيم) بن محمد |
- |
|
1026 |
D |
(5)41 |
Buhârâ |
لاسلطان المغظم معز الدنيا و الدين سئجر بن ملك شاه |
الخاقان المعظم ركن الدنيا و الدين ابو المظفر ابرهيم |
- |
|
1027 |
D |
? |
? |
Aynı |
الخاقان المعظم ركن الدنياًو الدين ابو المظفر ابرهيم بن محمد |
- |
|
1028 |
D |
(54)2 |
? |
- |
الخاقان العأدل ابرهيم بن محمد |
- |
|
1029 |
F |
(54)2 |
? |
- |
ال)خاقا(ن ابراهيم بن محمد |
- |
|
1030 |
D |
545 |
Buhârâ Semerkand |
- |
الخاقان العادل الاعظم ابراهيم بن محمد ركن الدنيا و الدين |
- |
|
1031 |
D |
547,548 |
Semerkand |
الخاقان العادل كور خان |
الخاقان الاعظم أبرهيم بن ارسلان خان |
- |
|
1032 |
D |
? |
Semerkand |
Aynı |
الخاقان الاجل أبرهيم بن أرسلان خان |
- |
|
1033 |
D |
? |
Semerkand |
Aynı |
نصرة الحق والدين بهلوان الشرق |
- |
|
1034 |
D |
? |
? |
Aynı |
الخاقان العادل كور خان |
- |
|
1035 |
D |
? |
? |
Aynı |
الخاقان الاعظم كور خان |
- |
|
1036 |
D |
? |
? |
كور(؟) خان |
Aynı |
- |
|
1037 |
D |
? |
? |
السلطان الاعظم سنجر |
الخاقان ألعادل كور خان |
- |
|
1038 |
D |
? |
? |
Aynı |
الخاقان الاعظم أبرهيم بن ارسلان |
- |
449
|
خان |
||||||
|
1039 |
D |
? |
Buhârâ? |
- |
ركن الدنيا و الدين ابرهيم بن محمد |
- |
|
1040 |
D |
? |
? |
الخاقان الاعظم ابرهيم بن محمد |
الخاقان الاعظم ابرهيم بن محمد |
- |
|
1041 |
D |
? |
? |
السلطان الاعظم) سنجر بن ملك (شاه ) |
الخاقان المعظم ركن ابرهيم بن سحم |
- |
|
1042 |
D |
? |
? |
ابرهيم بن أرسلان( خان) |
السلطان الاعظم( الخ)اقان العذدل).. |
- |
|
1043 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان ال (عظم) المظفر ابرهيم |
- |
|
1044 |
F |
? |
? |
ركن الدنياو الدين... |
ابرهيم طفغاج خاقان |
- |
|
1045 |
F |
? |
? |
الخاقان المعظم ابرهيم |
- |
- |
|
ALİ b. HASAN |
||||||
|
1046 |
F |
- |
Semerkand |
على بن الحسن |
- |
- |
|
MAHMÛD b. HÜSEYN |
||||||
|
1047 |
D |
(55)2 |
Semerkand |
- |
الخاقا(!) العظم قدر طغان خان محمود بن الحسين |
- |
|
1048 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان الاعظم (جلا)ل الدنيا و الدين ابو امظفر محمود بن الحسين |
- |
|
1049 |
D |
? |
? |
- |
الخاقان العادل الاعظم قدر طغان خاقأن |
- |
|
MESÛD b. HASAN |
||||||
|
1050 |
D D Dn |
558,559 558-566 55. |
Benâket Semerkand Semerkand |
الخاقان العادل ركن الدنيا و الدين قلج طفغاج خان |
- |
|
|
1051 |
F |
559,560 |
Semerkand |
قلج طفغاج خان |
- |
- |
|
1052 |
Dn |
560,561 |
Semerkand |
الخاقان العادل ركن الدنيا و الدين قلج طفغأج خاقان |
- |
|
|
1053 |
D |
560, - |
Semerkand |
قلج طفغاج خاقان |
- |
|
|
1054 |
F |
560 |
Semerkand |
قلج طفغاج |
خأقأن |
- |
|
1055 |
F |
562 |
Semerkand |
ركن الدنيا و الدين |
ابو امظفر قلج طفغاج خاقان |
- |
450
|
1056 |
D |
- |
Semerkand |
- |
قلج خاقان |
- |
|
1057 |
D |
- |
- |
- |
قلج طفغاج خاقان |
الخاقان الاعظم ركن الدنيا و الدين |
|
MUHAMMED b. MESÛD |
||||||
|
1058 |
D |
566-569 |
Semerkand |
- |
الخاقان العادل غيث الدنيا و الدين قلج طفغاج خاقان |
- |
|
1059 |
Dn |
567 |
Semerkand |
- |
الخاقان العادل غيث الدنيا و الدين محمذ بن مسعوذ |
- |
|
1060 |
Dn |
571 572 574 |
Semerkand Buhârâ |
- |
الخاقان الاعظم ركن الدنيا و الدين ابو المظفر اكدش طفغاج خان (خاقان) محمد |
- |
|
1061 |
D |
571,572 |
Semerkand |
- |
الخاقان الاعظم قلج طفغاج خان ابو المظفر محمد غياث الدنيا و الدين |
- |
|
1062 |
D |
57. |
Semerkand |
- |
الخاقان الاعظم قلج طبغاج خان ابو المظفر محمد ركن الدنيا و الدين |
- |
|
1063 |
D |
57. |
? |
- |
الخاقان العادل الاعظم ركن الدنيا و الدين محمد بن قلج طفغاج خان |
- |
|
1064 |
Dn |
? |
? |
- |
الخاقان الاعظم ركن الدنيا و الدين ابو المظفر قلج طفغاج خاقان |
- |
|
ABDÜ'L-HÂLIK b. HÜSEYN |
||||||
|
1065 |
D |
? |
Semerkand |
- |
الخاقان لاعظم(!) قتلغ بلكا خان ابو المظفر عبد الخالق غياث الدنيا و الدين |
- |
|
İBRÂHÎM b. HÜSEYN |
||||||
|
1066 |
Dn |
574,582 574,576 584 |
Buhârâ Semerkand ? |
- |
الخاقان العادل الاعظم نصرة الدنيا و الدين ابرهيم ارسلان خان |
- |
|
1067 |
D |
(57)4 |
Semerkand |
- |
ابرهيم ارسلان خاقان |
- |
|
1068 |
D |
574,575 |
Semerkand |
- |
الخاقان العادل الاعظم ابرهيم |
- |
|
ارسلان خان |
||||||
|
1069 |
F |
576,577 |
Semerkand |
- |
ابرهيم ارسلان خاقان |
الخاقان ألعالم العادل الأعظم نصرة ألدنيا و الدين |
|
1070 |
D |
577 |
? |
- |
الخافان الاعظم نصرة الدنيا و الدين ابرهيم ارسلان خاقان |
- |
|
1071 |
D |
577-580 |
Semerkand |
- |
الخاقان العالم العأدل الاعظم أبرهيم ارسلان خان ( خاقان) |
- |
|
1072 |
D |
582 |
Semerkand |
- |
الخاقان العادل الاعظم نصرة ألدنيا والدين ابرهيم كوج ارسلان خان |
- |
|
1073 |
D |
585’e kadar |
? |
- |
الخاقان الاعظم ابرهيم ارسلان خاقان |
- |
|
1074 |
Dn |
584,586 |
? |
- |
السلطان المعظم تصرة الدنيا و الدين الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1075 |
D |
(58) |
Semerkand |
- |
السلطان الاعظم نصرة الدنيا و الدين الغ سلطان السلاطين ابرهيم بن الحسين |
- |
|
1076 |
D |
586 |
Semerkand |
- |
السلطان العادل الاعظم سلطان السلاطين ابرهيم بن الحسين |
- |
|
1077 |
F |
589 |
Semerkand |
نصرة الدنياو الدين |
سلطان السلاطين |
- |
|
1078 |
D |
58(7,9?) |
? |
- |
السلطان العالم( العادل) الاعظم ابرهيم بن الح (سين)... طان السلاطين |
- |
|
1079 |
Dn |
590 591 |
Buhârâ Semerkand |
- |
السلطان الاعظم نصرة الدنيا و الدين الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1080 |
F |
590 |
Buhârâ |
السلطان الاعظم |
نصرة الدنيا و الدين |
- |
|
1081 |
D |
591,597 |
Semerkand |
- |
السلطان العادل نصرة ألدنيا و الدين الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1082 |
F |
(59)1 |
Semerkand |
- |
نصرة الدنيا و الدين |
... ادل الاعظم الغ سلطان الس... |
|
1083 |
F |
(591)? |
Semerkand |
- |
Aynı |
- |
|
1084 |
D |
(59)2, |
Semerkand |
- |
السلطان العادل الاعظم الغ سلطان |
- |
452
|
595 |
السلاطين |
|||||
|
1085 |
F |
(59)4 |
Semerkand |
ابرهيم |
الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1086 |
F |
(59)4 (5)99 |
Semerkand ? |
نصرة الدنيا و الدين |
Aynı |
- |
|
1087 |
F |
?5(59) |
? |
- |
Aynı |
- |
|
1088 |
F |
(59)5 |
Semerkand |
- |
نصرة الدنيا و الدين الغ سلطان |
- |
|
1089 |
F |
(5)96, (59)8 |
Semerkand |
السلطان العأدل |
الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1090 |
Dn |
597, (59)9 |
Buhârâ Semerkand |
- |
السلطان الاعظم نصرة الدنيا و الدين ابرهيم الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1091 |
F |
(59)8 |
Semerkand |
السلطان الاعظم |
الغ سلطان |
- |
|
1092 |
F |
? |
Semerkand |
السلطان العأدل الاعظم |
الغ سلطان السلاطين |
- |
|
1093 |
D |
? |
? |
- |
السلطأن العادل نصرة الدنيا و الدين سل(طان) السلاط(ين) |
- |
|
1094 |
F |
? |
? |
السلطان الاعظم |
- |
- |
|
OSMÂN b. İBRÂHÎM |
||||||
|
1095 |
Dn |
(5)9(9) |
Semerkand |
- |
السلط(ان الاعظم) نصرة الدنيا و الدنيا و الد)ين عثما(ن الغ) سلطان ا(لسلاطين) |
- |
|
1096 |
D |
605 |
Semerkand |
- |
السلطان العادل الاعظم الغ سلطأن السلاطين عثمان |
- |
|
1097 |
D |
(60)5 |
Semerkand |
- |
السلطان عثمان بن ابرهيم |
- |
|
1098 |
Dn |
606’ya kadar |
Semerkand |
- |
السلطان الاعظم نصرة الدنيا و الدين عثمان بن ابرهيم |
- |
|
1099 |
D |
606 |
Semerkand |
- |
السلطان المعظم محمد بن سلطان السلطان الاعظم عثمان |
- |
|
1100 |
D |
607 |
Semerkand |
- |
السلطان الاعظم محمد بن سلطان السلطان المعظم عثمان بن ابرهيم |
- |
|
1101 |
F |
607 |
Semerkand |
السلطان محمد بن سلطان تكيش |
السلطان عثمان بن ابرهيم |
- |
453
TÜRK HAKANLIĞI
1-) Bilge N.çor Kadir Han (.. .225 -...?/ 840-...?)
2-) Bazir Arslan Han (... ? -3 02 /... ?-915)
3-) Arslan Han (...? / ...?)
Ülkenin batısından sorumlu: Oğulcak Kadir Han (...280-309 / 894-921)
-
4-) Satuk Buğra Kara Han Abdü’l-Kerîm b. Bazir (309-344 / 921-955) 5-) Baytaş Arslan Han Musâ b. Satuk (344-349? / 955-960?)
6-) Arslan Han Ebu’l-Hasan Ali b. Musâ (,..?-388 / ...?-998)
Ülkenin batısında: İlig Tonga Süleymân (... ? /... ?)
Buğra Han Ebû Musâ Hârün (... ?-382 / ... ?-992) ( Tonga Tegin) Nasr b. Ali (384-388/994-998)
7-) Togan Han Ahmed b. Ali (388-408 / 998-1018)
Ülkenin batısında: İlig Nasr b. Ali (388-403 / 998-1013) îlig Mansûr b. Ali (403 /1012-1013) İlig Muhammed b. Ali (403-415 /1013-1025)
8-) Arslan Han Mansûr b. Ali (406-415 / 1015-1025)
Ülkenin batısında: İlig Muhammed b. Ali (403-415 /1013-1025) 9-) Togan Han Muhammed b. Hasan (415-417 / 1025-1027)
Ülkenin batısında: İlig Ali b. Hasan (Ali Tegin)(415-416 /1025-1026) 10-) Kadir Han Yûsuf b. Hasan (417-423 / 1027-1031)
Ülkenin batısında: İlig Ali b. Hasan (Ali Tegin)(417-426 /1026-1035)
Hakanlığın Mâverâünnehr kolu Ali Tegin Oğulları (Kutlug Ordu Devleti):
1-) Tamgaç Buğra Kara Hakan Ali b. Hasan: (410-426 / 1020-1035)
2-) Arslan İlig Yûsuf b. Ali: (426-433 / 1035-1041)
BATI TÜRK HAKANLIĞI
1-) Tamgaç Han Îbrâhîm (433-460 / 1041-1068)
2-) Şemsü’l-Mülk Nasr b. Îbrâhîm (460-472 / 1068-1080)
3-) Tamgaç Han Hızır b. Îbrâhîm (472-47? / 1080-108?)
4-) Han Ahmed b.Hızır (47?-482 / 108?-1089)
II. kez Han Ahmed b. Hızır (485-488 / 1092-1095)
5-) Muhammed b. Îbrâhîm (482-485 / 1089-1092)
6-) Mesûd b. Muhammed (488-490 / 1095-1097)
7-) Süleymân Tegin b. Davûd Köç Tegin (490 / 1096-1097)
8-) Mahmûd Tegin (490-492 / 1096-1098)
9-) Kadir Han Cibril b. Ömer b. Tuğrul Han (492 -495 / 1098-1102)
10-) Arslan Han Muhammed b. Süleymân (495-524 / 1102-1130)
11-) Kılıç Tamgaç Han Hasan b. Ali (524-526 / 1130-1132)
12-) Tamgaç Buğra Han Îbrâhîm b. Süleymân (526-530 / 1132-1135)
13-) Hakan Mahmûd b. Muhammed (530-536 / 1135-1141)
14-)Tamgaç Han Îbrâhîm b. Muhammed (536-551 / 1141-1156)
15-) Tamgaç Han Mahmûd b. Hüseyn b. Hasan ( ‘55’2-553 / 1157-1158)
16-) Çağrı Han Ali b. Hasan (553-556 / 1158-1160)
17-) Kılıç Tamgaç Han Mesûd b. Hasan (556- 562 / 1160-1167)
18-) Arslan Han (565 / 1169-1170)
19-)Kıhç Tamgaç Han Muhammed b. Mesûd (566-574 / 1170-1179)
20-) Kutluğ Bilge Han Abdu'l-Hâlık b. Hüseyn (574 / 1178-1179)
21-) Kılıç Tamgaç Han İbrâhîm b. Hüseyn (574-600 / 1178-1204)
22-) Kılıç Arslan Hakan Osmân b. Îbrâhîm (599-608 / 1202-1212)
DOĞU TÜRK HAKANLIĞI
1-) Arslan Han Süleymân b. Yûsuf (423-449 / 1031-1058)
2-) Buğra Han Muhammed b. Yûsuf (449 / 1057-1058)
3-) Arslan Hakan İbrâhîm b. Muhammed (449-454 / 1057-1062)
4-) Tuğrul Kara Hakan Yûsuf b. Süleymân (454-472 / 1062-1080)
5-) Tuğrul Tegin Ömer b. Yûsuf (473 / 1080-1081+ 7481 / 1088-1089)
6-) Tamgaç Han Hasan b. Süleymân (462-496 / 1069-1103)
7-) Arslan Han Ahmed b. Hasan (496-522 / 1103-1128)
8-) Han İbrâhîm b. Ahmed (522-7 555 / 1128-1160)
9-) Arslan Han Muhammed b. Îbrâhîm (7555-7575 / 1160-1180)
10-) Arslan Han Yûsuf b. Muhammed (5 74-601 / 1179-1205)
-
11-) Arslan Han Muhammed b. Yûsuf (601-607 / 1204-1211)
3. Türk Hakanlığı Soyağacı
4. Para Basılan Şehirler
|
1. Adaket |
30. Medinetü’l-Beyda |
|
2. Ahsiket |
31. Medinetü'l-Mahfûza |
|
3. Balasagun |
32. Merginan |
|
4. Belh |
33. Nevket |
|
5. Barshan |
34. Nişabur |
|
6. Benâket |
35. Ordu |
|
7. Binket |
36. Farab |
|
8. Buduket |
37. Kuba |
|
9. Buhara |
38. Kuz Ordu |
|
10. Çinançiket |
39. Kutlug Ordu |
|
11. Dahket |
40. Riştan |
|
12. Debusiye |
41. Saganiyan |
|
13. İl Ordu |
42. Semerkand |
|
14. Fergana |
43. Soğd |
|
15. Gannac |
44. Şaş |
|
16. Hefdeh |
45. Şelci |
|
17. Herat |
46. Taraz |
|
18. İlak |
47. Tirmiz |
|
19. İştihan |
48. Tunket |
|
20. İsficab |
49. Uç |
|
21. Kermine |
50. Uş |
|
22. Kasan |
51. Uşrusene |
|
23. Kaşgar |
52. Özkend |
|
24. Keş |
53. Vahş |
|
25. Kuşani |
54. Valvalic |
|
26. Haraşket |
55. Yarkend |
|
27. Hocend |
56. Zamin |
|
28. Humrak |
57. Cunket? |
|
29. Huttalan |
58. Hukand? |
5. Para Basılan Şehirlere Göre Türk Hakanlığı
6. Ceyhun Seyhun Bölgesi Haritası
-
7. Harita: Kâşgariı Mahmud’un XI. Yüzyıl Türk Dünyası Haritası (Türkçe Transkribi)
8. Satuk Buğra Han Türbesi, Artuç-Kâşgar
9. Kâşgarlı Mahmûd Türbesi, Kâşgar
10. Türk Hakanlığı Sikke Örnekleri (National Bank of Uzbekistan, Catalogue of Antique and Medieval Coins of Central Asia, Taşkent,
II-III: 2000 ve 2001.)
|
ÖZCEND YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
HÜSEYN b. HASAN |
||||||
|
1102 |
D |
- |
Özcend |
- |
طغرل خان |
- |
|
1103 |
D |
- |
- |
- |
Aynı |
الخاقان العادل...(جلا)ل الدنيا و الدين الحس... |
|
İBRÂHÎM B. HÜSEYN |
||||||
|
1104 |
D |
559-568, 570-574 |
Özcend |
- |
ابرهيم ارسلان خاقان |
الخاقان العالم العادل الاعظم نصرة الدنيا و الدين |
|
1105 |
D |
572,573 |
Özcend |
- |
ارسلان خان |
Aynı |
|
AHMED b. İBRÂHÎM |
||||||
|
1106 |
D |
(57)4, 5762 594,596, 597 |
- |
الخاقان العادل جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
- |
|
|
1107 |
D |
576? |
Özcend |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
Aynı |
- |
|
1108 |
D |
576? |
Özcend |
- |
Aynı |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
|
1109 |
D |
579 |
Özcend |
- |
جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين |
|
1110 |
D |
582,584, 587 |
Özcend |
- |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال الدئيا و الدين قدر خاقان |
- |
|
1111 |
D |
594 |
Özcend |
- |
الخاقان العالم العادل جلال الدنيا و الدين قدر خاقان بن سلطان |
الخاقان (خاقان، خان) |
|
1112 |
D |
59(7,9?) |
Özcend |
- |
الخاقان العادل جلال الدنيا و الدين قدر خان |
- |
|
1113 |
D |
(59.) |
(Özcend) |
قدر خاقان |
الخاقان العادل جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
- |
|
1114 |
D |
(6)02 |
Özcend |
- |
...(العا)دل الغ سلطان قدر خاقان خان |
- |
454
|
1115 |
D |
602,603, 606 |
Özcend |
- |
السلطان العادل الاعظم جلال الدنيا و الدبن الغ سلطان قدر خان (خاقان) |
الخاقان العالم ألعادل |
|
1116 |
D |
606,607 |
Özcend |
- |
جلال الدنيا و الدين الغ سلطان قدر خان |
- |
|
1117 |
D |
607 |
Özcend |
السلطان العادل الاعظم جلال الدنيا والدين قدر خاقان |
جلال الدنيا و الدين قدر خاقان خان |
- |
|
1118 |
D |
607 |
Özcend |
السلطان العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين الغ سلطا(!) قدر... |
Aynı |
- |
|
1119 |
D |
607 |
- |
- |
السلطان محمد بن سلطان تكبش الخاقان العادل جلال الدنيا و الدين قدر خاقان |
الخاقان العادل جلال الدتيا و الدين قدر خاقأن |
|
1120 |
D |
607 |
- |
- |
السلطان الاعظم محمد بن تكيش الخاقان العادل جلال الدئيا و الدبن قدر خاقان |
Aynı |
|
MAHMÛD b. AHMED |
||||||
|
1121 |
D |
60(7,9?) |
Özcend |
جلال الدنيا و الدين كوج ارسلان خاقان محمود بن احمد |
السلطان المعظم علا الدنيا و الدين أبو المظفر محمد بن سلطأن تكش |
- |
|
1122 |
D |
60(7,9?) |
Özcend |
معز الدنباو الدين كوج أرسلان خاقان محمود بن احمد |
Aynı |
- |
|
1123 |
D |
608 |
Özcend |
- |
السلطان العادل الأعظم جلال الدنيا و الدين كوج ارسلان خاقان |
- |
|
KÂSÂN YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
NASR b. HÜSEYN |
||||||
|
1124 |
D |
564 |
- |
- |
نصر بن الحسين طغرل خاقان |
- |
|
1125 |
D |
564 |
- |
- |
نصر طغرل خاقان |
- |
|
MUHAMMED b. NASR |
||||||
|
1126 |
D |
578 |
- |
- |
ملك محمد بن نصر طغرل خاقان |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال ألدنيا و الدين |
|
1127 |
D |
587 |
Kâsân |
- |
السلطأن العادل الاعظم محمد |
- |
|
طغرل خاقان |
||||||
|
1128 |
D |
(5)8.,591 594,598 |
Kâsân |
- |
الملك المظفر جلال الدئيا و الدين طغرل خأقان |
- |
|
1129 |
D |
? |
? |
- |
ملك جلال الدنيا و الدين طغرل خاقان |
- |
|
NASR MUHAMMED? |
||||||
|
1130 |
D |
568 |
- |
- |
طغرل خان |
- |
|
1131 |
D |
576 |
- |
- |
طغرل خاقأن |
- |
|
1132 |
D |
- |
- |
- |
طغرل خان |
الخاقان العالم العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين |
|
1133 |
D |
- |
- |
- |
Aynı |
الخاقان العادل الاعظم جلال الدنيا و الدين |
|
1134 |
D |
- |
- |
- |
طغرل خان جلال الدنيا و الدين |
- |
|
ULUĞ TUĞRUL HAN |
||||||
|
1135 |
D |
605 |
Kâsân |
- |
الخاقان المعظم معز الدنيا و الدين الغ طغرل خان |
- |
|
1136 |
D |
? |
? |
- |
معز الدئيا و الدين الغ طغرل خان |
- |
|
MERGÎNÂN YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
1137 |
D |
602 |
Mergînân |
- |
الخاقان العادل حسام الدنيا و الدين قتلغ طغرل خاقان |
الخاقان العالم العادل |
|
1138 |
D |
? |
Mergînân |
- |
الخاقان العأدل محمد بن محمد سونج قتلغ ارسلان خاقان |
- |
|
BENÂKET YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
KILIÇ HAN |
||||||
|
1139 |
D |
573,574 |
Benâket |
- |
الخاقان العالم العادل معز الدنيا و الدين قلج خان |
- |
|
1140 |
D |
574 |
Benâket |
- |
الخاقان العالم معز الدنيا و الدين قلج خان |
- |
|
1141 |
D |
578 |
Benâket |
- |
الخاقان العالم العادل الاعظم معز الدنبا و الدين ابو المظفر شاه قلج |
- |
456
|
خان |
||||||
|
TAFGAÇ HAN |
||||||
|
1142 |
D |
592,593 |
Benâket |
الخاقان طفغاج خاقان |
الخاقان العالم (؟) جلال الدنيا... |
|
|
ÇAĞRI HAN |
||||||
|
1143 |
D |
594,597, 598 |
Benâket |
- |
الخاقان العادل عمأد الدنيا و الدين الغ جغرى خاقان |
- |
|
1144 |
D |
599-602 |
Benâket |
- |
الخاقان العادل عمأد الدنيا و الدين الغ اكدش جغرى خان |
- |
|
1145 |
D |
599 |
Benâket |
- |
الخاقان العادل عماد الدنيا و الدين الغ اكدش جغرى خاقان |
- |
|
FARÂB YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
1146 |
D |
570’e kadar |
Farâb |
- |
قتلغ بلكا خاقان |
- |
|
1147 |
D |
59(6,7?) ..89 |
Farâb |
- |
الخاقان العادل شمس الدنيا و الدين قتلغ بلكا خاقان |
حسن بن عبد الخالق ٠٠ .امدر المومنين |
|
1148 |
D |
59.,603 |
Farâb |
- |
Aynı |
- |
|
BELH YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
1149 |
D |
575’e kadar |
Belh |
- |
الخاقان العادل علا الدنا(!) و الدين ارسان خا() ين قع طغايخ |
- |
|
1150 |
D |
574? |
Belh |
- |
معز الدنا(!) و الدين سجر(!) الاعظم ابو (؟) نصر بن (؟) الحسين غياس (؟) امير المومنين سنجر |
- |
|
1151 |
D |
575’e kadar (58)3 |
Belh |
- |
السلطان الاعظم ستجر قدر (؟) طفغاج خا (!) |
- |
|
1152 |
D |
? |
? |
- |
السلطان الاعظم ركن الدئيا و ألدين سئجر |
- |
|
1153 |
D |
? |
? |
- |
السلطا(!) لاعظم (!) ركن ألدنيا و الدين سنجر...خان (؟) |
- |
457
458
|
VAHŞ YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
1154 |
Dn |
595? |
Vahş |
- |
الخاقان العادل عماد الدئيا و الدين ابو المظفر ابوبكر بن يغروش (؟) |
- |
|
1155 |
Dn |
603? |
Vahş |
- |
الخاقان الاعظم المظفر (؟)...ابو المظفر ابو بكر بن يغروش (؟) |
- |
|
1156 |
Dn |
Vahş |
(السل)طان الاعظم (ابو ؟ ا)لمويد سام بن محمد |
...(ع)ماد الدنيا و الد(ين ا)بو المظفر ابو بكر بن يغروش (؟) |
- |
|
|
1157 |
Dn |
? |
Vahş |
عمأد الدنيا (؟) و الدين (؟)طبغاج (؟) خان |
السلطان الاعظم علا الدنيا و الدين ابو الفتح محمد بن سلطان |
- |
|
TİRMİZ YÖNETİCİLERİ |
||||||
|
1158 |
D |
574? |
Tirmiz |
- |
الخاقان العادل الاعظم نأصر الدنيا و الدين مثك يغان خان |
- |
|
1159 |
D |
57. |
Tirmiz |
- |
الخاقان الاعظم ناصر الدنيا و الدين ملك يغان خان |
- |
|
1160 |
D |
(57)3 veya (58)3 |
- |
ناصر الدنيا( و الد)ين ملك يغان خان |
- |
|
|
1161 |
D |
? |
? |
ناص (ر الدنيا) و الد(ين ملك) يغان خان |
- |
- |
|
1162 |
Dn |
? |
Tirmiz |
- |
الخاقان الاعظم غياث الدنيا و الدين محمود بن سلطان السلاطين |
- |
|
(Okunuşu net olmayan) BAZI YÖNETİCİLER |
||||||
|
1163 |
D |
574'den sonra |
Çagânîyân |
- |
...(ال)ءكل...ارسلان خان |
- |
|
1164 |
D |
574’den sonra |
? |
شاه |
الخاقان الاعظم ركن الدنيا و الدين خسرو شاه |
- |
|
1165 |
D |
591? |
? |
- |
السلطا(!) لاعظم (!) نصرة الدنيا و الدين الخاقان العادل طغرل خان |
- |
|
1166 |
D |
574’den sonra |
? |
- |
لسلطان لاعظم (!) نصرة الدنيا و الدين الخاقان العادل العالم (؟) طغرل خان |
- |
|
1167 |
D |
574’den sonra |
? |
- |
(ال)سلطان الاعظم...تكش(؟) (الخا) قان العادل ابوالفتح طغرل( خان) |
- |
|
(Yer ve tarihleri net olmayan) BAZI YÖNETİCİLER |
||||||
|
1168 |
D |
VI. y.y. |
? |
- |
سليمان بن الحسن يغأن خان |
- |
|
1169 |
D |
567’e kadar |
- |
الخاقان العد(!) عماد الدنيا و الدين ارسلان خان |
- |
|
|
1170 |
D |
566-575 arasında |
- |
الخاقان العا... عماد الدنا(!) و الدين قلج ارسلا... |
- |
|
|
1171 |
D |
566-575 arasında |
- |
الخاقان العادل غياث الدنيا و الدين قلج ارسلان |
- |
|
|
1172 |
D |
555-75 arasında |
- |
الخاقان العادل غياث الدنياو الدين قلج بلكا خاقان |
- |
|
|
1173 |
D |
555-575 arasında |
- |
الخاقان العادل غياث الدنيا و الدين قتلغ بلكا خاقان |
- |
|
|
1174 |
D |
566-575 arasında |
- |
الخافان العادل الاعظم غياث الدنيا و الدين قتلغ بلكا خاقان |
- |
|
|
1175 |
D |
(5)74 |
- |
محمد بغرا خان |
الخاقان ا(لعا)لم...تاج الدنيا و الدين |
|
|
1176 |
D |
599’a kadar |
- |
الخاقان العادل شمس (؟) الدنيا و الدين محمد قتلغ بلكا خاقان |
- |
|
|
1177 |
D |
? |
- |
الخاقان المعظم شمس الدنيا و الدين محمد قتلغ بلكا خاقان |
- |
|
|
1178 |
D |
579’a kadar |
- |
قلج طغر(!) خان |
- |
|
459
460
|
DOĞU TÜRK HAKANLIĞI PARALARI |
||||||
|
SÜLEYMAN b. YÛSUF DEVRİ |
||||||
|
1179 |
D |
432 |
Ahsiket |
عادل حق اجل |
معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
1180 |
D |
423 |
Ahsiket |
عادل اجل |
Aynı |
- |
|
1181 |
D |
423,433 |
Ahsiket |
Aynı |
الامير الاجل معر الدولة ملك |
- |
|
1182 |
D |
423 433 |
Ahsiket Kâsân |
عادل |
Aynı |
- |
|
1183 |
D |
432-434 |
Kâsân |
- |
Aynı |
- |
|
1184 |
D |
432 |
Kâsân |
- |
معز الدولة ابو المظفر ملك |
- |
|
1185 |
D |
432 |
Dahket? Tarâz Şelcî |
بغرا \ Han |
الملك المظفر سلطان الدولة |
- |
|
1186 |
F |
433 |
Kâsân |
ناحصرب (؟) الامير الاجل |
الامير الاجل ملك |
الامير الاجل الس)يد ابو المظفر ملك مولى امير المومنين |
|
1187 |
D |
433 |
Şâş |
بغرا Han |
سلطان الدولة قوام الدولة |
- |
|
1188 |
D |
434 |
Hocend |
عين الدولة |
الملك العادل ارسلان خان محمد |
- |
|
1189 |
D |
435 |
? |
شرن ا لاسلام |
بغرا ١ الملك المظفر سلطان الدولة ١ خاقان |
- |
|
1190 |
D |
435? |
(İsfîc)âb |
سين الدولة |
طغان ١ الملك المظفر بغرا قرا خان آنكين |
- |
|
1191 |
D |
43(3,6?) |
Tûnket |
- |
سلطأن ١ سنا الدولة ارسلان تكين ١ الدولة |
- |
|
1192 |
D |
437 |
(İsfîcâb)? |
مشيد الدولة |
الملك المظفر بغرا قرا خان |
- |
|
1193 |
D |
(437) |
İsfîcâb? |
سلطان الدولة جغرى تكين |
Ayni |
- |
|
1194 |
D |
439,440 |
Mergînân |
- |
الملك المويد طنغا خان |
- |
|
1195 |
D |
43. |
? |
مال(ك الاسلام) قوام (الدولة) |
ملك (المظفر) بغرا... |
- |
|
1196 |
D |
440-442 444-449 |
Ahsiket |
جلال الدولة طنغا تكين |
ملك (الملك) المظفر بغرا قرا خاقان |
- |
|
1197 |
D |
440 |
Kuz Ordu |
نأصر امير المومنين |
عز الدين شرف آلدولة امير الآمرا |
- |
|
1198 |
D |
440,441 |
Özkend |
عضد الدولة بهرام |
الملك ارسلان قراخاقان امير الامرا |
- |
|
1199 |
D |
440 |
Özkend |
عضد الدولة |
Aynı |
- |
|
1200 |
D |
441 |
Mergînân |
ابو شجاع امير الامرا |
الملك (!) المشرق أرسلان قرا خاقان |
- |
|
1201 |
D |
441 |
Tarâz |
- |
سلطأن الدولة بغرا قرا خان |
- |
|
1202 |
D |
441,442 444,445 444,445 444,445 444 |
Özkend Kubâ Mergînân ....ket |
فخر الدولة بهرام |
الملك ارسلان قراخاقان امير الأمرا |
- |
|
1203 |
D |
441 |
Hocend |
- |
ابو المظفر ارسلان خان محمد بن نصر مولى امير المومنين |
- |
|
1205 |
D |
442 |
Kuz Ordu |
عضد الدولة |
الملك ارسلان قراخاقان بورى تكين |
- |
|
1206 |
D |
442? |
Mergînân |
فخر الدولة بهرام |
الملك... |
- |
|
1207 |
D |
443 |
Mergînân |
هارون بن على |
ابو المظفر ارسلان تكبن |
- |
|
1208 |
D |
443 |
? |
ثصر |
نصر \ شمس الدولة ارسلان تكين |
- |
|
1209 |
D |
443 |
(Barshan) |
معز الدولة يعاتكين |
||
|
1210 |
D |
444 |
Kuz Ordu |
ناصر امير المومنين |
شرف الدولة فخر الملة امير الامرا |
- |
|
1211 |
D |
444 |
Barshan |
شمس الدولة (!) |
صفى \ بغرا قرا خاقان امير المومنين |
- |
|
1212 |
D |
444 |
Mergînân |
فخر الدولة بهرام |
ابو المظفر ارسلان تكين |
- |
|
1213 |
444 |
Tûnket |
سنا الدولة (الدلة) |
ملك المظفر بغرا قرا خآقان |
- |
|
|
1214 |
D |
444 |
Tûnket |
سئا الدولة |
بغرا قرا خاقان |
- |
|
1215 |
D |
444 |
Tûnket |
سنا الدولة(!) |
بغرا قرا خاقان احمد بن محمد |
- |
|
1216 |
D |
444 |
Tûnket |
صفى امير المومنين |
بغرا قرا خاقان احمد بن محمد ارسلان تكين سئا الدولة |
- |
|
1217 |
D |
444 |
Tûnket |
Aynı |
بغرا خان احمد بن محمد ارسلان تكين سنا الدولة |
- |
|
1218 |
D |
444 |
Tûnket |
Aynı |
الملك المظفر بغرا خان ارسلان |
- |
462
|
تكين |
- |
|||||
|
1219 |
D |
444 |
Hocend |
- |
الملك ارسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
1220 |
D |
444 |
Hocend |
أرسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
|
1221 |
D |
444 |
Hocend |
عين الدولة |
ملك المظفر ارسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
1222 |
D |
444 |
فأرده |
صفى ولى خليفة اله |
جلال \ بغرا قرا خاقان \ الدولة |
- |
|
1223 |
D |
444 |
فأرده |
Aynı |
جلال \ شرف الدولة (و) فخر الملة ١ الدولة |
- |
|
1224 |
D |
444? |
İsfîcâb |
سلطان الدولة |
ملك المظفر بغرا قرا خاقان جغرى تكبن |
- |
|
1225 |
D |
444?445? |
Mergînân |
ناصر امير المومنين |
ابو شجاع \ الملك ارسلان قرا خاقان امير الامرا |
- |
|
1226 |
D |
445 |
(Barshan) |
ناصر الدولة و معز الدولة |
معز الملة يعا تكين |
- |
|
1227 |
D |
445 |
Kubâ |
معدد |
الملك ارسلان قرا خاقان شرف الدولة |
- |
|
1228 |
D |
445,4479 |
Kubâ |
عماد الدولة عضد الدولة |
ابو شجاع \ الملك ارسلان قرا خاقان امبر الامرا |
- |
|
1229 |
D |
445-447 446 446 |
Kubâ Mergînân Ahsiket |
شهاب الدولة |
ارسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
1230 |
D |
445 |
Tarâz |
- |
مشيد الدولة و مويد الملة ولى خليفة الله بغرا خان |
- |
|
1231 |
D |
445 |
Uç |
- |
معز الملة غازى يغان تكين |
- |
|
1232 |
D |
445 |
Uç |
غازى... |
ملك \ غازى يكأن تكين |
- |
|
1233 |
D |
445 |
Şâş |
ملك الاسلام قوام الدولة |
الملك المظفر بغرا قرا خاقان |
- |
|
1234 |
D |
445 |
Şâş |
- |
Aynı |
- |
|
1235 |
D |
445 |
? |
- |
ولى خليفة اته بغرا خان |
- |
|
1236 |
D |
445 |
? |
? |
... شمس الدولة ارسلان تكين |
- |
|
1237 |
D |
445? |
(Kuz Ordu) |
? |
معز الملة غازى يغان تكين |
- |
463
|
1238 |
D |
446 |
? |
صفى امير المومنين |
ارسلان تكبن |
- |
|
1239 |
D |
446? |
Kuz Ordu |
صر |
- |
- |
|
1240 |
D |
446? |
Barshan |
ناصر الدولة و معز الدولة |
ينكا تكين ابو المظفر الاسلام(؟) |
- |
|
1241 |
D |
447-449 |
Ahsiket |
جلال الدولة |
الملل المظفر بغرا قرا خاقان |
- |
|
1242 |
D |
(447?) 447 |
Kubâ Mergînân |
مشبد الدولة |
صفى \ الملك المظفر العأدل بغرا خاقان \ امير المومتين |
- |
|
1243 |
D |
(447?) |
Mergînân |
جلال الدولة |
Aynı |
- |
|
1244 |
D |
(447?) |
? |
شهأب الدولة |
صفى \ الملك المظفر العادل بغرا قرا خاقان \ امير المومنين |
- |
|
1245 |
D |
447 |
Mergînân |
مشيد |
أرسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
1246 |
D |
447 |
Tûnket? |
صفى امير... |
...بغرا خان |
- |
|
1247 |
D |
448’e kadar |
ناصر امير المومنين |
ارسلان خان محمد بن تصر |
- |
|
|
1248 |
D |
448,449? |
Barshan |
ارسلان ايلك شمس الدولة |
صفى \ بغرا قرا خاقان \ امير المومنين |
- |
|
1249 |
D |
(448?) |
(Barshan?) |
مش(بد) الدولة |
Aynı |
- |
|
1250 |
D |
448 |
Barshan |
ارسلان ايلك |
- |
|
|
1251 |
D |
448 |
Barshan |
ارسلان ايلك مولى امير المومنين |
شمس الدولة |
- |
|
1252 |
D |
448,449 |
Barshan |
ارسلان ايلك |
Aynı |
- |
|
1253 |
D |
448? |
Barshan |
غازى يغان تكين |
معز الملة يعان تكين |
- |
|
1254 |
D |
448 449 |
Kubâ Özkend |
جلال الدولة |
الملك الاسلام بغرا قرا خاقان |
- |
|
1255 |
D |
448 |
Kubâ |
...الدولة |
ألمللك آلاسلام بغراخافان |
- |
|
1256 |
D |
448 |
Kuz Ordu |
با ناصر |
با تاصر |
- |
|
1257 |
D |
448 |
Mergînân |
- |
الملك الاسلام بغرا قرا خاقان |
- |
|
1258 |
D |
448,449 |
Mergînân |
زين الدين |
Aynı |
- |
|
1259 |
D |
448 |
Özkend |
مشيد الدولة |
الملك الاسلام بغرا قرا خاقان زين الدبن |
- |
|
1260 |
D |
448 |
Özkend |
مشيد الدولة الملك الاسلام بغرا خاقان |
- |
464
|
1261 |
D |
448 |
Uç |
ملك المشرق |
ارسلان ايلك |
- |
|
1262 |
D |
448 |
ريكت |
... الدولة |
الملك المظفر بغرا قرا خاقان |
- |
|
1263 |
D |
448 |
? |
ناصر الدولة |
ارسلان ايلك |
- |
|
1264 |
D |
449 |
Barshan |
صفى امير المومنين ارسلان ابلك |
زين الدين \ مشيد الدولة ومويد الملة ولى خليفة الله بغرا قرا خاقان |
- |
|
1265 |
D |
(449?) |
(Barshan?) |
شمس (الدولة) |
Aynı |
- |
|
1266 |
D |
(449?) |
(Barshan?) |
تاصر( الدولة) |
Aynı |
- |
|
1267 |
D |
449? |
Özkend |
جلال (؟) الدولة |
الملك المظفر بغرا قرا خاقان |
- |
|
1268 |
D |
44(4,7,9? |
Kuz Ordu |
- |
احمذ |
- |
|
1269 |
D |
44(4,7,9? |
Kuz Ordu |
- |
- |
- |
|
1270 |
D |
(44.) |
Barshan |
ارسلان أيلك شمس الدين |
صفى \ بغرا قرا خاقان \ امير المومنين |
- |
|
1271 |
D |
(44.) |
Barshan |
؟ |
ارسلان قرا خاقان |
- |
|
1272 |
D |
(44.) |
(Barshan?) |
نأصر الدولة |
Aynı |
- |
|
1273 |
D |
(44.) |
(Barshan?) |
يغان تكبن |
Aynı |
- |
|
1274 |
D |
(44.) |
(Barshan?) |
...غازى |
Aynı |
- |
|
1275 |
D |
(44.) |
(Barshan?) |
نأصر الدولة |
معز الدولة يعان تكبن |
- |
|
1276 |
D |
(44.) |
Bar(shan) |
- |
شمس الدولة ارسلان تكين |
- |
|
1277 |
D |
(44.) |
Bar(shan) |
ايلك |
ارسلان ايلك ايلك |
- |
|
1278 |
D |
(44.) |
(Da)hket |
نأصر الدولة |
بغرا قرا خاقان |
- |
|
1279 |
D |
(44.) |
Kubâ |
جلال الدولة |
مشيد الدولة مويد الملة بغرا خان صفى امير المومنين |
- |
|
1280 |
D |
(44.) |
(Kuz Or)du |
؟ |
ارسلان خاقأن |
- |
|
1281 |
D |
(44.) |
Kuz Ordu |
ناصر امير المومنين |
امير \ عز الدولة شرف... \ الامرا |
- |
|
1282 |
D |
(44.) |
(Kuz Ordu) |
يط... |
- |
- |
|
1283 |
D |
44. |
Tûnket |
- |
مشيد الدولة صفى المير(!) المومن(!) ستا الدولة |
- |
|
1284 |
D |
44. |
Tûnket |
صفى امير المومنين زين الدين |
بغرا قرا خاقان احمد بن محمد |
- |
465
|
1285 |
D |
(44.) |
Tûnket |
صفى امبر المومنين |
الملك المظفر بغرا خاقان ارسلان تكين |
- |
|
1286 |
D |
(44.) |
(İsf)îcâb? |
شمس (؟) الدولة... المومنين |
الامير الاجل بها الدولة... |
- |
|
1287 |
D |
44. |
? |
زين الدين |
مشيد الدولة الملك الاسلام بغرا خاقان |
- |
|
1288 |
D |
? |
? |
الملك المشرق (!) |
ابو شجاع ارسلان خان |
- |
|
1289 |
D |
(44.) |
? |
ناصر امير ألمومنين |
ملك ارسلان قرا خاقأن |
- |
|
1290 |
D |
(44.) |
? |
فخر الدولة (بهرام) |
ابو شجاع \ الملك ارسلان قرا خاقان امير الامرا |
- |
|
1291 |
D |
(44.) |
? |
هارون (بن) ع(لى) |
الملك ارسلان قرا خاقان امير الامرا |
- |
|
1292 |
D |
(44.) |
? |
هارو(ن)... |
ارسلان قرا خاقان عزة (؟) الدولة |
- |
|
1293 |
D |
(44.) |
? |
شمس (الدولة) |
ملك (المظ)فر ارسلان خان محمد بن نصر |
- |
|
1294 |
D |
(44.) |
? |
صر |
(جلال ؟) \ شرف الدولة و فخر الملة \ الدولة |
- |
|
1295 |
D |
(44.) |
? |
ناصر... |
(امير) \ شرف ال(دولة و فخر) الملة عز الدين \ الامرا |
- |
|
1296 |
D |
? |
? |
شرف الدولة |
بغرا قرا خاقان |
- |
|
1297 |
D |
? |
? |
بغرا (؟) Han? |
الملك المظفر سلطان الدولة جغرى تكين |
- |
|
1298 |
D |
(44.) |
? |
يغان ترك تكين |
بغرا قرا خاقان |
- |
|
1299 |
D |
(44.) |
? |
ملك بغرا خان |
زين الدولة ينكا تكين |
- |
|
1300 |
D |
(44.) |
? |
ملك بغرا قرا خاقان |
4111 |
- |
|
1301 |
D |
(44.) |
? |
زين الدولة ينكا تكين |
ملك بغرا قرا خاقان |
- |
|
1302 |
D |
(44.) |
? |
هارون |
(بغ)رأ قرأ خأفأن زين آلدولة |
- |
|
1303 |
D |
(44.) |
? |
بغرا قرا خاقان |
...الدولة |
- |
|
1304 |
D |
(44.) |
? |
؟ |
...شمس الدولة أرسلان تكين |
- |
|
1305 |
D |
(44.) |
? |
ايلك |
ايلك \ شمس ألدولة ارسلان |
- |
466
|
1306 |
D |
(44.) |
? |
...ايلك مولى امبر المومنين |
Aynı |
- |
|
1307 |
D |
(44.) |
? |
ابلك |
شمس الدولة ارسلان |
- |
|
1308 |
D |
(44.) |
? |
ارسلان ايلك (؟) |
ارسلان أيلك |
- |
|
1309 |
D |
(44.) |
? |
نور الدولة |
شمس الدولة |
- |
|
1310 |
D |
(44.) |
? |
...بغرا تكبن |
Aynı |
- |
|
1311 |
D |
(44.) |
? |
تصنر |
ملك غازى يكان تكين |
- |
|
1312 |
D |
(44.) |
? |
- |
ملك يغان غازى (؟) تكين |
- |
|
1313 |
D |
(44.) |
? |
عماد الد... |
- |
|
|
1314 |
D |
(44.) |
? |
ارسلان تكين |
سين (؟) الملة (؟) \ بغرا قرا خاقان \ يغانتكين(؟) |
- |
|
İBRÂHÎM b. MUHAMMED DEVRİ |
||||||
|
1315 |
D |
449 |
Tarâz |
- |
الملك العادل ارسلان خاقان ابو المظفر... ابرهيم |
- |
|
1316 |
D |
450 |
Kuz Ordu |
نصر |
- |
- |
|
1317 |
D |
450, (45)1? |
Kuz Ordu |
Aynı |
زين الدولة طنغا خان |
- |
|
1318 |
D |
? |
(Kuz Ordu) |
ترك ... |
... طنغا... \ الدولة |
- |
|
1319 |
D |
? |
? |
ترك... |
طنغا قر(ا خا)قان |
- |
|
1320 |
D |
454 |
(Kuz Ord)u |
تأصر امير المومنين |
برهان الدولة ايوب بن |
- |
|
1321 |
D |
454 |
Tarâz |
مللك ا لاسلام |
ارسلا... خان ابرهيم |
- |
|
1322 |
D |
? |
(Kuz Ord)u |
جمال (؟) الدولة |
برهان الدولة ارسلان تكين |
- |
|
1323 |
D |
45. |
? |
طففا... |
Aynı |
- |
|
1324 |
D |
? |
? |
...الدولة بغ(ان؟) تكين |
برهان الدولة ارسلان تكين... |
- |
|
1325 |
D |
? |
? |
؟ |
أرسلان تكين ايوب |
- |
|
1326 |
D |
? |
? |
؟ |
ملك المظفر ارسلان قرا خاقان ابرهيم |
- |
|
1327 |
D |
? |
(Çina)nçiket? |
طغرل تكين (طغرلتكين) |
الملك المظفر ارسلان خان |
- |
|
YÛSUF b. SÜLEYMÂN DEVRİ |
||||||
|
1328 |
D |
461 |
Mergînân |
عمأد الدولة |
طغريل قرا خاقأن |
- |
467
|
1329 |
D |
462 |
Benâket |
تغرل (!) تكين |
شرف الدو لة معز |
- |
|
1330 |
D |
462 |
Benâket |
Aynı |
ولى خلبفة الله بغرا خان |
- |
|
1331 |
D |
462? |
Benâket |
صفى الدولة |
زين \ طغرلتكينالدين |
- |
|
1332 |
D |
(46.) |
Benâket |
صفى الدولة سبق ؟ (سبو؟) |
Aynı |
- |
|
1333 |
D |
462 |
Gannac |
محمود نظام (!) الذولة |
زين الدين |
- |
|
1334 |
D |
462 |
Tarâz |
عمر طغرل تكين |
عماد \ طغرل قرا خاقان \ الدولة |
- |
|
1335 |
D |
461? |
Tûnket |
محمد توزن تكين |
زين \ شرف الدولة طغرل تكين ١ الذين |
- |
|
1336 |
D |
462 |
Çinançiket |
محمود نظام الدولة |
زين \ طغرلتكين الدين |
- |
|
1337 |
D |
462 |
Çinançiket |
نظام الدولة محمود |
زين الذين |
- |
|
1338 |
D |
462 |
Şâş |
عمر جغرى تكبن |
زين ١,٠ عماد الدولة طغرل قرا خاقانالدين |
- |
|
1339 |
D |
462 |
...Parak? |
نظام الدولة محمود |
زين الدبن شرف الدولة طغرل تكين |
- |
|
1340 |
D |
467,468 |
Tarâz |
عمر صفى امير المومنين |
زين الدين ١ Turul Kara Hakan |
- |
|
1341 |
D |
46. |
Şâş? |
عباس بن ... |
ابو المظفر (؟) أرسلان تكين شمس (؟) ابرهيم |
- |
|
1342 |
D |
472 |
Tarâz |
عمر ... |
زين (؟) الدين (؟) \ طغرل قرا خاقا .... صفى امر(!) المو ... |
- |
|
HASAN b. SÜLEYMÂN |
||||||
|
1343 |
D |
48(1) |
Tarâz |
قطب الدولة بغرا (؟) تكين (؟) |
سيفى ؟ (نسفى؟) طبغاج خاقان حسن |
- |
|
1344 |
D |
481 |
(Tarâz) |
محمد (؟) بغرا ايلك |
سيفى ؟ (نسفى؟) طفغاج خاقان حنسن |
- |
|
1345 |
D |
? |
Kâsân |
ملك |
طبغاج خان حسن |
- |
|
CEBRÂÎL B. ÖMER |
||||||
|
1346 |
F D |
(49)4 49. |
Buhârâ ? |
- |
طبغاج خان جبرئل |
- |
468
|
1347 |
D |
? |
Kâsân |
طبغاج خان(؟) |
السلطان (؟) المعظم (؟) جبرئل |
- |
|
1348 |
D |
? |
? |
جبرئل |
؟ |
- |
|
İBRÂHÎM |
||||||
|
1349 |
D |
487-512 arasında |
? |
طبغاج خان ابرهيم |
- |
|
|
MUHAMMED b. İBRÂHÎM |
||||||
|
1350 |
D |
555-566 arasında |
? |
أرسلان خا (!) محمد |
- |
|
|
1351 |
D |
566-575 arasında |
? |
محمد ارسلان (!) خان |
- |
|
|
YÛSUF B. MUHAMMED |
||||||
|
1352 |
D |
574'ten sonra |
Kâşgar |
يوسن ارسلان خان |
ألخاقان العالم العأدل ... والدين |
- |
|
Doğu Türk Hakanlığına Ait? |
||||||
|
1353 |
D |
- VI. yy |
- |
المستغفر باثه سليمان قدر طفغاج خاقأن |
- |
- |
|
(Buharhudat devri para tipinde) Batı Türk Hakanlığı |
||||||
|
1354 |
D |
- VI. yy |
- |
- |
الخاقان الاعظم جمال (؟) امير المومنين |
- |
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Yorumlar
Yorum Gönder