📘 Ateşten Gömlek
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar
Lorem Ipsum is simply dummy text of the printing and typesetting industry. Lorem Ipsum has been the industry's standard dummy text ever since the 1500s, when an unknown printer took a galley of type and scrambled it to make a type specimen book. It has survived not only five centuries, but also the leap into electronic typesetting, remaining essentially unchanged. It was popularised in the 1960s with the release of Letraset sheets containing Lorem Ipsum passages, and more recently with desktop publishing software like Aldus PageMaker including versions of Lorem Ipsum.
|
|
|
|
HALİDE EDİB ADIVAR
ATEŞTEN GÖMLEK
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE
Ateşten Gömlek, Halide Edib Adıvar
2014
1. basım: Teşebbüs Matbaası, 1923
Günümüz Türkçesiyle 1. basım: 2014
28. basım: Haziran 2023, İstanbul
Bu kitabın 28. baskısı 6.000 adet yapılmıştır.
Dizi editörü: Mustafa Çevikdoğan
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Tamer Erdoğan
Düzelti: Ebru Aydın
Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek
Kapak tasarımı: Utku Lomlu / Lom Creative ( www.lom.com.tr)
Baskı ve cilt: İmak Ofset Basım Yayın Anonim Şti.
Akçaburgaz Mah. 137. SK. No:12
Esenyurt, İstanbul
Sertifika No: 71320
ISBN 978-975-07-2321-6
Maslak Mah. Eski Büyükdere Cad. İz Plaza Giz, No: 9/25, Sarıyer/İstanbul
Sertifika No: 43514
HALİDE EDİB ADIVAR
ATEŞTEN GÖMLEK
GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE
ROMAN
Halide Edib Adıvar’ın Can Yayınları’ndaki diğer kitapları:
Ateşten Gömlek, 2007
Handan, 2007
Mor Salkımlı Ev, 2007
Sinekli Bakkal, 2007
Türk'ün Ateşle İmtihanı, 2007
Vurun Kahpeye, 2007
Son Eseri, 2008
Yolpalas Cinayeti, 2008
Tatarcık, 2009
Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan
Tesirleri, 2009
Âkile Hanım Sokağı, 2010
Kalp Ağrısı, 2010
Zeyno’nun Oğlu, 2010
Çaresaz, 2011
Sevda Sokağı Komedyası, 2011
Kerim Usta’nın Oğlu, 2012
Dağa Çıkan Kurt, 2014
Yeni Turan, 2014
Hindistan’a Dair, 2014
Vurun Kahpeye (Günümüz
Türkçesiyle), 2014
Türkiye’de Şark-Garp ve Amerikan
Tesirleri II, 2015
Döner Ayna, 2015
Sonsuz Panayır, 2016
Halka Doğru, 2017
Kenan Çobanları / Maske ve Ruh, 2018
Heyula, 2019
Seviye Talip, 2020
Harap Mabetler, 2020
Mevut Hüküm, 2021
İstanbul’da Bir Yabancı, 2022
HALİDE EDİBADIVAR, 1882’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde okudu. 1908’de yazmaya başladığı kadın hakları hakkın- daki yazılarından dolayı kimi kesimlerin düşmanlığını kazandı. 31 Mart Ayaklanması sırasında Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. 1909’dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda, İzmir’in işgalini protesto mitinginde tarihî bir konuşma yaptı. 1920’de Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Onbaşı ve üstçavuş rütbeleri aldı. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası’yla fikir ayrılıklarına düştü. Bunun sonucunda 1917’de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar’la birlikte Türkiye’den ayrıldı. İlerleyen yıllarda konferanslar vermek üzere ABD’ye gitti, Mahatma Gandhi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1939’da İstanbul’a dönen Halide Edib, 1940'ta İstanbul Üniversitesi'nde İngiliz Filolojisi Kürsüsü başkanı oldu, 1950’de Demokrat Parti listesinden bağımsız milletvekili seçildi. 1954’te istifa ederek evine çekildi. 1964’te öldü.
Sakarya Ordusu’na...
Yakup Kadri Bey’e açık mektup
Anadolu’nun, yalçın kayalar gibi insanın kafasına, suratına, adeta maddi bir acıyla çarpan hayatına girdiğim zaman onu yadırgamamıştım. Göçmüş bir harabeyle kanlar içinde doğan taze şeyi bu eşsiz ve ıssız “dekor” içinde göreceğimi biliyor gibiydim. Bana geldi ki; millet de ben de hep bu günü hazırlamak için geçirdiğimiz şeyleri geçirmişiz ve geçmişimin hep bu günü anlayan bir anlamı varmış. Yalnız bu duyduğum şeylerin en renksiz gölgelerini bile sanata sokmaya ne arzum ne de yeteneğim vardı. Dağının, çölünün, ovasının, acı çeken insanlarının; hepsinin içindeki Anadolu, damarlarımda atıyordu. Sanatın doğrulayan, küçük parçalara ayıran fırçasının, sazının, kaleminin bu sahneyi verebileceğine inanmıyordum. Sanat idealimin burada gök ile yer kadar yeteneğimden yüksek olduğunu gördüm.
Küçük sanatımla Anadolu’yu resmetmekten vazgeçtim; belki sanat namına isabet etmiştim. Böyle bir zamanda siz Anadolu’ya geldiniz. Anadolu hayli buhranlı günler geçiriyordu. Anadolu harekâtının doğuş günlerindeki ruhların sıkışıklığı, çırpınması ve trajedisi artık geçmiş gibiydi. Havada daha olgunlaşmış ve çetin bir ihtilal ve savaş kokusu vardı. Bununla birlikte siz eski günleri sezmiş olacaksınız ki birdenbire bütün bu isimsiz şeyleri bir cümle içinde topladınız ve bana dediniz ki:
“Ben Ateşten Gömlek’ isminde bir Anadolu romanı yazacağım.”
Ben biraz sizi arkadaşça üzmek için, “Ben de bir Ateşten Gömlek’ yazacağım,” dedim.
|
|
Siz yan ciddi yarı şaka, “Yapmayınız, başka roman ismi yok mu!” dediniz.
Ben ondan sonra Anadolu'ya bakarken, Anadolu’yu hissederken sadece “Ateşten Gömlek” diyorum. Sizin bu kadar başarıyla bulduğunuz ismi almayı düşünemeyecek kadar dürüst bir meslektaştım. Yalnız sizin o dam altındaki küçük odaya çekilip de “Ateşten Gömlek’! yazdığınız zamanlar bende bir çocuk merakı uyanıyordu. Biliyordum ki bütün eserleriniz gibi bunu da içinize bakarak, içinizden yazıyorsunuz. Bütün hayatı kendi kuvvetinizin derinliğini kazıyarak çıkarıyorsunuz. Dolayısıyla sizin “Ateşten Gömlek”i taşıyanlar benimkiler değildir.
Sakarya ve ordu hayatı bana roman yazmayı hayalen bile unutturmuş, beni almış götürmüştü. Sakarya arkadaşlarımın basit fakat ilahi güçlüklerini ben de onlar kadar sade görüyor, Türk gençliğinin bu şaheserini, bütün güneş ve gölgesi içinde seyretmek saadetini yeterli sayıyordum. Ankara’ya uzun bir izinle döndüğüm günlerde birdenbire eski zamanların roman yazmak hummasına tutuldum. Karşıma birdenbire çıkan Peya- miler, İhsanlar, Ayşeler bir çocuk ısrarıyla hikâyelerine “Ateşten Gömlek” diyorlardı. Bu inatçı çocuklara bu ismi kullanmak doğru olamayacağını o kadar söyledim; o kadar başka isimler buldum; beni dinlemediler. İnsan, romanına koyduğu insan simgelerinin elinde esir olduğunu benim kadar siz de bilirsiniz. Biz onların yüzünü, ruhunu, hayatını biraz seçilir çizgilerle hazırlar hazırlamaz insanın elinden çıkıyorlar, istediklerini söylüyorlar ve yapıyorlar. Bunlara söz anlatamayınca yapılacak şey bu romanı kâğıt üzerine koymaktan kaçınmaktı. Sanat hayatının en başat ve heyecanlı bir olayı, bütün doğa ve yaratılışı kendini ifade etmek isteyen kuvvetlerin gelişmesinden başka bir şey değil ki. Rodin’in 1 en mükemmel mermer heykelini yaparken duyduğu güzel heyecanı, topraktan bebek yoğuran çocuk da duymuyor mu? Ben de eskiden boyun eğmeye alıştığım bu kuvvete bir daha yenildim. Çocuk gibi oturdum, iki ay emsalsiz bir heyecan içinde özleri tunçtan olan insanları çamurdan yoğurdum. İhtilal ve isyan günlerinden beri koza, kurt, kelebek dönemleri incelenen yaratıklar gibi Sakarya silah arka-
___
1. Auguste Rodin (1840-1917): Fransız heykeltıraş. (Y.N.)
dağlarımın “Ateşten Gömlek”te birkaç solgun yansımasını İstanbul, ihtilal ve ordu günlerinden alıp kâğıt üstüne koymaya çalıştım. İstediğim gibi olmadığı için silah arkadaşlarımdan af dilemek isterdim. Bize onlar esinlediler. Daha doğrusu, Karadağ Muhaberesi’nde dağın ortasında ismini hiçbir zaman bilemeyeceğim yağız atlı bir subayın dumanlar içinde kaybolup meydana çıkışı bana kocaman bir kalp hikâyesi hayal ettirdi. Eser Sakarya’nındır. Fena olabilir; fakat benim sanatımın yapabileceği en iyi şeydir. İnsan en çok sevdiklerine ancak en iyi yapabileceği şeyi verebiliyor.
Size de bu kadar Anadolu’ya yakışan ve kendi başına bir şaheser olan isim için teşekkür etmek ve sizden af dilemek isterim, Yakup Kadri Bey. İsmin gücü eserden sağlam olması benim kabahatim değildir.
Benim “Ateşten Gömlek”i eğer zaman söndürüp bir tarafa atmazsa Türk romanları arasında iki tane “Ateşten Gömlek” olacak. Belki elli sene sonra bir kütüphane rafında yan yana oturacak olan bu iki kitap Hans Andersen’in 1 masallarındaki gibi belki dile gelir, birbirlerine geçmiş günleri söylerler. Kim bilir, o uzak gelecekte Türk gençliğinin sırtındaki “Ateşten Gömlek” ne kadar bizimkilerden başka olacaktır...
HALİDE EDİB
____
1. Hans Christian Andersen (1805-1875): Danimarkalı yazar. (Y.N.)
1
Cemal - İhsan
Hikâyemin başladığı âna kadar silik, cansız bir Hariciye [1] memuruydum. Yazdığım hikâye benden çok sevdiğim insanların hayatına aittir. Fakat ben de onların arasında yaşıyorum ve kendi hayatım, onların hikâyesiyle başlıyor. Onun için kendimi de bazen bu ateş ve kan hikâyesine karıştırmaktan korkarak başlıyorum.
Daire [2] ve sararmış kâğıt kokan kimliğimi bu sıcak, kırmızı kanlarla yıkadım ve artık ona bağlı olmam sanıyorum. Başarır mıyım? Bilmem. Şunu da itiraf ederim ki kalbimin dertlerini, talihsiz başımın sergüzeştlerini anlatmak için yanıyorum. Fakat bu romanda ben, yeryüzündekileri ilgilendirecek insanlardan söz edeceğim. Ben daha sürekli bir dert ortağı istiyorum. Benim dünya seyahatim artık fazla uzamayacak, ulaşacağım yerde kendimden söz edecek bir ruh bulmak isterdim. Ahrete ve ahrette ruhlar olduğuna inanan basit bir adamım. Elbet, mezar sınırlarından ötede, karşılıklı olarak dertlerini anlatacak benim gibi temiz kalpli bir varlık vardır.
___
[1] Dışişleri bakanlığı. (Y.N.)
[1] Belirli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşların her biri. (Y.N.)
Şimdi Ankara Cebeci Hastanesi’nin küçük bir odasından dışarıya bakıyorum. Uzun, sarı toprak yığınları yükselerek, alçalarak sonsuz uzanıyor. Fakat arkasında öyle kızıl bir gök var ki... Her şey acayip bir surette kızıl, galiba onun kanı! A... bunu böyle düşünmemek lazım. Doktor ne dedi? Başımdaki kurşun bende hayaller yaratıyormuş. “Çıkarırız!” diyorum. Beyaz gömleğinin kollarına ciddi ciddi bakıyor. Bacaklarımı keseli daha kaç ay oldu? Yatağımın alt tarafı gülünç bir biçimde boş. Kurşun çıkarsa kafam da boşalır diye mi çıkarmıyorlar, ne bileyim... Belki başımdakileri çıkarıp beni yalnız bırakmamak için kafamdaki kurşuna dokunmuyorlar. Bazen başım çok ağrırsa doktor, “Bir ay sonra ameliyat yaparım,” diyor. “Şimdi İstanbul’a, ailene yaz,” diye ısrar ediyor. Ne yazayım? İstanbul’dakileri unutmuş gibiyim. Orada esmer, ince yüzlü, saçları gergin, bir türlü ihtiyar olmayan bir anam var. O da beni bu sergüzeşte atılırken reddetti. Sergüzeşt mi dedim? O halde başımdan geçenlerin hepsi doğru. Belki de bazıları değil; fakat ne zararı var? Belki de bu hikâyenin ortasında başım bunalacak; ben buradan başka bir dünyaya göçeceğim, onun da zararı yok.
Başlamak istiyorum. Başlamak için yanıyorum. Fakat nereden? Yemek yemeden yemiş yemek isteyen çocuklar gibi hep sonunu söylemek istiyorum. Ya başım boşalırsa?
Cemal’in geldiği gün, annemin, “Bulgarlar ateşkes yaptılar!” dediği gün hikâyenin ilk satırı biçimlendi. Bu beni neden bu kadar rahatsız etti; Bulgar Mütarekesi [3] niçin beni bu kadar sızlandırdı, bilmiyorum. Yalnız annemin alafranga salonunda eşyanın yerini bozacak kadar yerimi değiştirdim, dolaştım. Annem bundan başka da bir
____
[1] 29 Eylül 1918, Selanik Ateşkes Antlaşması. Bulgaristan, müttefikler arasında I. Dünya Savaşı’ndan çekilen ilk devlet olmuştu. (Y.N.)
şey söylemek istiyordu, dinlemedim. Hoş... ateşkes, barış istemiyor değilim. Aslında bütün milletlerin kudurmuş gibi, boğaz boğaza, milyonlarca insanı parçalamalarını anlamsız buluyordum. Hele bizim savaşa girmemiz bütün bütün canımı sıkmıştı. Fakat uzun savaş yılları bende yeni bir duygu uyandırmadı. Birkaç defa resmî işler için Almanya’ya gittim geldim. Savaş, siyasi kâğıt yığınlarını çoğalttı o kadar, hayli sefalet, açlık filan da oldu. Fakat biz bunu duymadık. Annem, İzmirli zengin bir ailenin İstanbul’da büyümüş bir kızıdır; hâlâ çiftliklerinden para gelir. Alışkanlıklarımın hiçbiri savaşla bozulmadı.
Şimdi hikâyemden ayrıca annemi düşünüyordum. Yaşlı, alafranga, zeki bir Şişli hanımı. Allahım, o Şişli, Büyükada arasında ne dedikodu, ne kukla oyunları olur. Hepsi annemin salonunda başlamasa bile onun salonundan yayılır. Ne alafranga efendiler, ne sürmeli gözlü, sinirli, süslü hanımlar gelir gider...
Annem, benim Bulgar Mütarekesi’ni dinlemediğimi görünce somurtkan, sigarasını yaktı. Koltukta dargın ve çatkın yerleşti. Ben çıngırağı çaldım; Katina’ya bir kahve ısmarladım; bir yaldızlı sigara da ben yaktım. Rahatsız edici bir diş ağrısından birdenbire kurtulmuş bir adam sevinci duydum ve o zaman Katina, kahveyle birlikte Cemal’in geldiğini haber verdi. Evet, annem mütareke lakırdısından sonra onu söylemek istiyordu galiba. Neme lazım... Alman imparatoru gelse sigaramın verdiği rahatı bozamaz. Cemal, annemin amcasının oğludur. Dünya Savaşı’nda subaydı. Dünyayı dolaştı. Galiba birçok da yaralandı durdu. Fakat o yaralı geldiği zaman ben ya Almanya'daydım ya da ilgilenmedim. Cemal’i asıl kız kardeşinden dolayı hatırımda tutuyordum. Galiba on iki sene oluyor, annem beni evlendirmek istedi ve kızı İstanbul’a davet etti. Aman ya Rabbi... Adı Ayşe olan İzmirli bir kız. Çantamı topladım, Avrupa’ya kaçtım. Bereket versin,
Meşrutiyet olmuştu da bu firar kolay oldu. Altı ay sonra babamın akrabalarından Mukbil Bey isminde bir adamla evlendiğini ve İzmir’e döndüğünü haber aldım ve ancak o zaman döndüm. Annem bu kaçtığım servet için beni çok aptal buldu. Fakat o da taşra alaturkalığından çok tiksindiği için çabuk unuttu. Beni manşonlu 1, yüksek ökçeli Şişli küçükhanımlarıyla evlendirmeye uğraştı. Bu günler de geldi geçti; o zaman yirmi dört yaşındaydım. Şimdi otuz altısında orta yaşlı bir adamım. Cemal’in geldiği zaman kız kardeşini herhalde senelerden beri evli ve çok genç olmayan bir kadın diye düşünüyordum. Mukbil Bey Hariciye’yi bırakmış, karısının çiftliğine çekilmişti. Son senelerde ismi üzüm, incir ticareti, vagon, koli ve daha bilmem ne gibi kelimelerle birlikte anılıyordu.
Cemal, annemin elini öptü. Ben, en yapmacıklı tavrımla onu selamlayacaktım. Fakat o katı elleriyle benim pomat kokan yüzüklü elimi öyle bir sıktı ki, ister istemez bu taşralı yeğenin yüzüne gözlerimi açarak bakmaya mecbur oldum.
Başım, başım karışıyor. Bugün artık yazamayacağım.
3 Kasım 1921
Cemal’in gözleriyle yeni hayatıma başladım. Siyah kirpikli, mavi, açık, güven ve iyimserlikle dolu gözleri vardı. Güneşle tunçlaşmış yüzünde dikkati çeken ikinci şey yuvarlak, çocuk tebessümü taşıyan ağzıydı. Uzun ve ince vücudu savaş mücadelesinde, sıkıntılarda; güç ve çeviklikle yoğrulmuş görünüyordu. İnsanı selamlarken kalın ve büyük çizmelerini seri ve askerî bir beceriyle “şark” diye birbirine çarpıyordu. Biraz ağır ve tok bir şiveyle konuşuyordu. Elimi bırakınca kalpağını arkaya itti.
___
|
|
Cebinden mendilini çıkardı. Terli bir alın siler gibi özenle kuru alnını sildi.
"Alnında ter yok, niçin siliyorsun?” dedim.
Beyaz dişlerini baştan başa açarak sırıttı. Özenle bir koltuğa oturdu, sigarasını yaktı; sonra cevap verdi:
“Gelirken tramvayda bir arkadaşla Bulgar Mütarekesi’ni uzun uzadıya tartıştık. Terlemiş gibi yorulmuşum.”
Sonra birdenbire ciddileşti. Gözlerimin içine bakarak bir çocuk saflığı ve güveniyle sordu:
“Siz Hariciye’den bileceksiniz; Bulgarlar ateşkes yaptı, yani yenilgiyi kabul etti. Biz ne yapacağız?”
Ben ne ukalalık söyledim, hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım şey Cemal'i sevmiş olmamdır. Ve sanıyorum ki yarı uyku, yarı rüya gibi gelen eski anlamsız hayatıma beni önce o veda ettirdi.
“Teyze, Ayşe ile Mukbil Bey de İstanbul’a gelmek istiyorlar. Fakat küçük Hasan kızamık çıkardı. Henüz seyahat edemiyorlar.”
Sonra Ayşe’nin oğlunun ne güzel, ne gürbüz bir oğlan olduğunu uzun uzun anlattı.
Cemal’le dostluğumun tarihçesini çizemiyorum. Bildiğim bir şey varsa hayatımda saf, çıkarsız, sağlam bir arkadaş sevgisini ilk defa olarak tutkuya yakın bir şiddetle duymuş olmamdır. Her gün birlikteydik. Her gün o dörtten sonra Hariciye’nin kapısından beni alıyor, Meserret Oteli’nin altındaki kıraathaneye 1 gidiyor, orada onun subay arkadaşlarıyla buluşuyorduk. Hepsi iyi çocuklardı. Fakat birinin ayrıca bir özelliği yoktu. Cemal yalnız onlar kadar basit olduğu halde bende çok kuvvetli bir etki yapmıştı.
Bu günlerde İstanbul savaş sahnesi gibi olmuştu. Her
___
1. Meserret Kıraathanesi. Sirkeci'de, Ankara Caddesi ile Ebussuut Caddesi’nin kesiştiği köşede faaliyet göstermiş bir kıraathane. (Y.N.)
gün, her gece İngiliz uçakları tepemizden bombalar atıp duruyorlardı. Herkeste sinirlilik artmıştı. Meserret Kıraathanesi’ndeki subaylar hep barış ve savaş tartışması yapıyorlardı. Savaşa niçin girdiğimize ilişkin birçok uzun konuşmalar oluyordu. Bir kısmı Enver Paşa’ya kızıyor, bir kısmı Almanlara açıktan açığa sövüyor, bir kısmı bizim kendi başımıza bir şey yapamayacağımızı haykırarak söylüyor. Seyfi isminde ateşli bir yüzbaşı hâlâ savaşı kazanacağımızı iddia ediyor, hep Çanakkale’nin ve çölün harikulade kahramanlıklarını anlatıyordu. Bütün bu ateşli tartışmaya rağmen bende derin bir uyuşukluk ve her muharebeyi kazandıktan sonra ordumuzun neden yenildiğini anlamayan gizlice bir şiddet vardı.
Benim bu yeni hayata girişimde unutamayacağım bir gün var. Cemal, Erkân-ı Harbiye Mektebi’ne [4] devam ediyordu. Beni almaya geldiği bir gün, “Seninle Beyazıt’a kadar yürüyelim, hava açık...” dedi.
O gün somurtkandı. Başımıza gelen felaketi yükletecek yer arıyordu. Nihayet kendi kendine, “Cumhuriyet olsak başımıza bir felaket gelemezdi,” diyordu. Onun cumhuriyetçiliği biraz damdan düşer gibiydi. Fakat o kadar hoş bir tarafıydı ki...
“Senin mektepteki şehzade arkadaşlarınla bu cumhuriyetçiliği bir tartışsan nasıl olur?” dedim. Bu bile onu pek açmadı. Harbiye Nezareti’nin [5] önüne gelince daha ileri gitmek istemedi.
“Haydi Mercan’dan inelim Peyami,” dedi. Yalnız Ne- zaret’ten çıkan ve bize doğru gelen genç ve şık bir subayı beklemek için durduk. Beli ince, çizmeleri dar ve parlak, kalpağı çarpık, bıyıkları küçük, kendisi ince bir İstanbul
___
[1] Harp Akademisi. (Y.N.)
[1] Savunma Bakanlığı. Günümüzde, Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi’ne dahil olan bina. (Y.N.)
çocuğuydu. O biraz çarpılarak elini uzattı. Cemal “şark” diye kalın çizmelerini çarptı, katı pençesiyle arkadaşının eldivenini, zarif bir edayla çıkardığı beyaz elini sıktı:
“Nereden geliyorsun İhsan?”
“Üçüncü Ordu’dan Cemal!”
Sonra beni tanıştırdı ve ayakta biraz konuştuk. Hemen yine Bulgar Mütarekesi ve barış lakırdıları. Cemal, anladım ki bilinçdışı olarak arkadaşının şehir 1 zarafetine tahammül edemiyor ve İhsan da Cemal’e bir taşra çocuğu gibi bakıyor; ancak şehir nezaketinin gerektirdiği kadar tahammül ediyor. Zavallı memleketin şehrini ve vilayetini de nasıl bir kasırganın kucak kucağa attığını düşünüyorum da bana bu günler çok uzak görünüyor. Galiba ayrılacaktı. Birdenbire ikisinin de kulakları kabardı. Ortalığı dinlediler; sonra sakin ve sert, “İngiliz uçakları; Harbiye Nezareti civarından uzaklaşalım,” dediler, acele etmeden açık adımlarla Mercan’a doğru inmeye başladık, ben dizlerimde, kalbimde garip garip bir şey hissettim. İçim fazla yumuşaktı; belkemiğim erimek istiyormuş gibi bir şeyler oluyordu. Fakat dışarıya bir şey belli etmeden yürüyordum. Ahali de aynı biçimde, süratle civardan uzaklaşıyor, yokuştan iniyordu. İlk anlarda kimsenin koştuğunu iddia edemem. Zembilleriyle çarşıdan dönen esnaf, acele adımlarla çocuğunu sürükleyen birkaç kadın ve karışık bir halk.
Ahalinin yoğunlaştığı bir yerde birdenbire vızıltı arttı. Baktık, beş uçak aşağı iniyor, etraflarında uçaksavar topları bulutları kar gibi, tül gibi didikliyordu.
Muazzam bir gümbürtü, etrafımızda kalın, siyah bir duman ve toprak bulutu, ani bir çığlık... Dumanlar arasından soluğu hissedilecek kadar sessiz, sürekli kaçışan, karışan bir halk. Arkamı bir dükkâna dayadığımı, dizlerimin, arka kemiğimin pişmiş paça gibi yılıştığını, döküldü-
___
|
|
ğünü duydum. Gözlerimi açtım. Yalnız Harbiye Nezareti’nin uçaksavar topları uzaktan havayı yırtıyordu. Yerde ev, dükkân enkazı, kol, bacak, insan bedeni vardı. Ta karşıda, yokuşun başında çocuğunun elinden tutup acele giden kadını ayakta, elleriyle başını döver buldum. Yerde küçük bir kan yığını, boğuk bir çocuk hırıltısı vardı. Beyaz saçlı, siyah elbiseli bir ihtiyar Ermeni kadını, yarısı yaya kaldırımının, yarısı şosenin üstünde, gözleri dönmüş, yatıyordu. Açık, kıllı esmer göğsü kan içinde bir hamal onun yanına düşmüştü. Yerler kan içinde. Yine midem bulanıyor. Kan ta o zamandan başlıyor. Cemal ile İhsan sakin. Biri kadının çocuğunun yanına diz çökmüş, öteki sıhhiye sedyesine yaralı hamalı koydurmak için yardım ediyordu. Gözlerimi hemen kapadım. Ne kadar zaman sonra Cemal’in sert eli omzuma dokundu:
“Kalk Peyami, pantolonunun ütüsünü bozacaksın.” Gözlerimi yine açtım baktım. İhsan da gelmiş, sarı ve sakin bize bakıyordu.
“Ben korktum zannediyorum,” dedim.
Cemal gülerek, “Ben de,” dedi.
Ve bunu söylediği için onu daha çok sevdim. Çünkü hayat bana en korkak adamların iddiayla cesaretten bahsedenler olduğunu öğretti. İki askerin uzattığı iki eli birden aldım, kalktım. Ölümün ortasından yürüyerek geçtik gittik. Tünel’de hatta neşeli olduk. Çünkü bütün şapkalılar [6] Cemal ve İhsan’a garip garip bakıyor; yüzlerinin şekli bozulmaksızın acı ve utkulu, içlerinden gülüyorlardı.
Tünel’in öbür tarafında İhsan, “Lebon’da bir çay içelim,” diye bizi davet etti.
Cemal, "Bu gâvurların arasında gülerek sabaha kadar dolaşmak isterdim. Ama bu sakat kolumun eski yarası çok sızlıyor,” dedi.
___
[1] Tünel, Galata, Beyoğlu gayrimüslimlerin yoğun olarak bulundukları bölgelerdi. (Y.N.)
Gerçekten, o akşam Beyoğlu’nda yemek yedik ve Tepebaşı’nda barda eğlendik ve gece sarhoşa yakın bir hale döndük.
Bunları niçin hatırlıyorum? Bu ne benim ne de onların karşılaştırması...
***
Bu sabah emir erimin yüzüne baktım.
“Salim, ben güneşe çıkmak istiyorum," dedim.
Biraz maymuna benzeyen birbirine yakın yeşil gözleri yaşla doldu:
“Götürün 1 efendim,” dedi.
Emir erimi bana bırakmalarına ne kadar seviniyorum; hayatta beni bilen, beni seven ondan başka kimse kalmadı. İki bacağım kesildi. Kafamın içini de açmak için müddet bekliyorlar. Bu ameliyattan da korkuyorum. Ya iyi olursam... Dünyada yalnız ne yapacağım? İstanbul’da anam yalnızca eski Hariciye memurunun anasıydı; ben Sakarya’da bacaklarını kaybetmiş, kafasından vurulmuş bir askerim. Neferim beni bırakıp gittiği gün elimi tutacak kimsem yok.
Niçin bunları düşünüyorum? Salim’in kara boynuna kollarımı atıyorum. Beni ana gibi kaldırıp yatırmıyor mu? Uzun süre yaşamaya mahkûm olursam, Allah o felaketi de çektirirse, Salim’in boynuna sarılır ağlarım. “Varım yoğum sensin, beni köyünün bir köşesine götür, beni yanından ayırma,” derim. Belki, belki uzun seneler yaşarsam ve eski günler içimden taşarsa ahreti beklemez, ona derdimi dökerim. Ayşe’nin hikâyesine, Cemal’e, İhsan’a ve ötekilere o benden bile yakın değil mi?
___
|
|
Şimdi odama geldi. Kaputumu, battaniyelerimi aldı, götürdü, güneşli, taş koridora bir sedye çıkarmış, beni kucaklayıp oraya götürecek, orada eski günlerin ateşini, kanını damarlarımda kaynarken duyacağım.
Uzun uzun güneşte uyumuşum. Odam hayli soğuk.
Salim çocuk gibi beni hırkaya, battaniyeye sardı; başımda bir lamba, elimde defterim var, tuhaf bir sükûn duyuyor ve düşünüyorum.
Neredeydim? İhsan’ı da sevmeye başlamıştım. Dairenin, kâğıtların zincirleri artık tamamen çözülüyor. Cemal ile İhsan birbirlerini hâlâ çok sevmiyorlar. Fakat ikisi de beni o kadar seviyor ki, ekseri üç kişi birlikteyiz. İhsan’ın ailesi de Şişli'de, kibar ve eski bir aile, annemle ahbap olduklarını sonra anladım. Fakat anası uygar bir hanım olmakla birlikte erkekle konuşmuyor, kendisinde eski bir Babıâli görgüsüyle temizlik, aşırı nezaket, azıcık da muhafazakârlık ağır basıyor fakat oğulları başka bir şey. O, Cemal kadar konuşmuyor, Cemal’in çok kere onu kızdırmak için İstanbullulara, İstanbul göreneğine hücumuna cevap vermiyor. Fakat bu yalnızca sakinliği ve nezaketinden değil. İçinde bu şeylerin dokunamayacağı bir kale var. İhsan, yüksek, kayadan bir varlık. Onun biraz çilli, küçük bir yüzü, zarif ince burnu, beyaz dişleri ve bazen eski resimlere benzeyen ortası ayrık derin gözleri var; alafranga genç bir subay ruhundan başka özel şeyler taşıdığını seziyorum. Fakat o kendinden bir şey vermiyor. Her vakit nazik, her vakit etrafındakilerin rahat ve arzusunu düşünen yeni bir Osmanlı örneği, Türk demiyorum. Çünkü yeni Türk genci daha saldırgan, daha dalgalı, daha istediği çok olan bir yaratıktır. İhsan’ın belirli bir istediği yok. Onur ve namus duygusuyla cepheden cepheye koşmuş, yaralanmış, fedakârlığı gösterişçi olmayan biraz da mağrur bir insan. Lebon’u tercih etmekle birlikte o da genellikle bizimle geliyor, Cemal’in sevdiği
bir Sirkeci salonunda oturuyor, rakı içiyoruz. Sonra konuşarak, gülerek Köprü’yü birlikte geçip gidiyoruz. Bu iki gencin birbirini sevdiğini çok istiyorum fakat biraz da benim için birlikte gezmelerine karşı gurur hissediyorum, yalnız anlıyorum ki daha tamamlanmamış olmakla birlikte Anadolu genci tipi Cemal, daha yeni ve daha yaygındır. İhsan üzerinde iradesini şimdilik hissedilmeyecek kadar yavaş fakat kesin olarak başat kılıyor. Bu iki genç birbirlerinden o kadar ayrı mıdırlar? Bilmiyorum. Bir paranın yazı tura tarafı gibi birbirini bütünleyen şeyler değil midirler? İkisine de aynı şeyi yaptıran, aynı şeyi hissettiren derin ve ilkel kuvvetler yok mu?
Ne iyi hatırlarım. Mütarekeden [7] birkaç gün sonra üçümüz Babıâli’den birlikte indik. Sokaklar o kadar sessiz, herkesin yüzünde kendini ta içine çekmiş öyle somurtkan, öyle saklı bir şey var ki! Halk o kadar savaştan bıkmıştı. Niçin şimdi sevinmiyor? Savaşta akan beyhude kanları mı, yoksa mütarekenin İstanbul’da karıştıracağı, saçacağı çirkefi, deşilecek eski, kokmuş yaraların akıtacağı cerahati mi düşünüyor?
O akşam rakı içmeden geçtik. Birbirimize bir şey söylemeden yürüdük, yürüdük, tam Beşiktaş Sarayı’nın [8] önünde; mavi denizin üstünden azametli, kocaman demir zırhlıların geçtiğini gördük. Cemal ellerini cebine koydu, kaşları çatık, rengi sarı, deniz kenarına doğru yürüdü. İhsan’ın yüzü daha san fakat daha kapalı görünüyordu. İkimiz de gittik. Sahile beyaz köpükleriyle gelen firuze [9] gibi yeşilimtırak ve hain rengiyle Boğaziçi suları üstünden, artık düşmanımız olmayan utkulu, yabancı bayraklı demir zırhlılara baktık. Ne kadar ağır ve uzun geçiyorlar.
___
Bizim olduğumuz yerde hiç ses yok, belki insan da yok. Galata, Tophane taraflarında bir uğultu duyuyoruz. Hayır, bir şey duymuyoruz. Yalnız benim kalbim pat pat atıyor, yanımdakilerin belki zavallı yaraları sızlıyor, soğuk, hareketsiz gözlerinde bin bir kanlı meydan muharebesinde düşenler uçuyor.
Cemal uykuda konuşuyor gibi, “Çanakkale’de bunlar girmesin diye saatte on bin Türk’ün şehit düştüğü harpler yaptık,” dedi.
İhsan soğuk ve sakin, “Yine girdiler...” dedi.
“Marifet biz kapıları beklerken girmekti, şimdi nideyim...”
Birdenbire döndük, paçaları lime lime yarım kunduralı, göğsünde savaş madalyasının yırtık bir kurdelesi, uzun, heyula gibi bir Anadolu neferi... İhsan ve Cemal ona doğru gittiler. Bana öyle geldi ki bu üçü de bir örnek insandır. Yüzleri, vücutları kaybolacak, üçü birbirine karışacak, hepsinden birdenbire bir tek insan çıkacak. Fakat onların yalnız gözleri karıştı. Başlarını eğdiler. Birbirlerine ne dediler? Ben o an kendimi yabancı ve kutsal bir dinin inkârcısı hissettim. Bir yabancı hürmetiyle sahile doğru gittim ve ilk defa olarak onların yaptığı ezelî şeyi yapmamış olmanın yoksunluğunu duydum. Yara, kan, ölüm bana çekici ve erişilmez bir büyüklükle göründü. Hatta bu utkulu demir gemileri arkamdaki üç adamdan küçük ve tatsız buldum. Döndüğüm zaman neferin bir eli İhsan’da, bir eli Cemal’deydi.
Haykırıyorum:
“Cemal! İhsan! Bak benim de iki bacağım koptu, kafam parçalandı. Bana karşı sevginizde aşağı eğilen bir şey vardı. Niçin bunları görmeden öldünüz? Ben de bu ezelî şeyler için, bayrak için, namus için parçalandım.”
Neferim başıma kolonya sürüyor, gözleri nemli, “Beyim, beyim, onlar şehit oldu. Ne mutlu, ağlama!” diyor.
Salim’in elini tuttum; çektim, gözünün içine baktım: “Sen bacaklarını kaybetsen Fatma’n seni daha çok sever mi?”
Salim anlamamış gibi gözlerini açtı. Sonra yavaş yavaş gözlerine eski anlamsızlığı geldi. “Yavuklunu mu düşünüyon beyim,” dedi.
Salim’in ağzını elimle kapadım. Başım düştü.
Niçin ruhumun bu ateş gömleği sırtımdan canıma geçiyor? Gözümden, dilimden kızıl, yakıcı yenlerini gösteriyor...
4 Kasım 1921
Gök kurşuni. Başım biraz yorgun ve içim titriyor. Gök ışığını benim için kısmış gibi; içimde dinlenmek ihtiyacı var, içimde hafif gıcıklayıcı bir tebessüm var. Şimdi İstanbul’un mütarekeden sonraki ilk günlerini düşünüyorum. Meserret Kıraathanesi’ndekiler bir gün bizim eve toplanmış, propaganda akımına bizim de yardım etmemize karar vermişlerdi. Cemal ateşli ve samimi ruhuyla buna çok inananlardan olmuştu. İhsan daha karamsar, yalnız silah arkadaşlarının yaptığını yapıyordu. Propagandayı milli derdimizin en büyük devası olarak görüyorduk. Buna Babıâli’nin köhne daireleri, hatta şehzadeler ve padişah bile inanmış, İttihatçı [10], İtilafçı [11] bütün bir millet propagandaya atılmıştı. Titreyerek hatırlarım. Dünyanın bütün insanlığı birdenbire alnımıza kötü, karanlık bir damga yapıştırmıştı. Ermeni kırımını yapan ve uygarlık düşmanı Almanlarla işbirliği eden uygarlık düşmanları bizdik. Zalim, barbar ve insanlığın ortadan kaldırması ge-
___
reken insanlar bizdik. Bizde umutsuzluk filan yoktu, çocuk gibi yepyeni, taptaze ruhlarımızla uygar dünyanın bu düşüncesini düzeltmeye karar vermiştik. Zalim olmadığımızı, söylenen şeylerin yalan olduğunu ispat eder etmez, Avrupa hakkımızı teslim edecekti. Hem hakkımızı teslim edecekti hem hakkımızı alçakgönüllü ve kabul edilebilir bir biçime sokmuştuk. Gazeteler, broşürler, makaleler yayımlayacak, çevirip Avrupa’ya gönderecektik, sonra Türk gençliği bunu İstanbul’a giren yabancılara anlatacaktı. Her genç, yabancı muhabirlerini arıyor, her kadın kocasının, kardeşinin davet ettiği yabancılara bu gerçekleri anlatıyor. İstanbul birbirine karşıt düşman unsurlarıyla hep bunu yapıyordu. Şişli’de bu propagandaları yapan salonların başında annemin salonu vardı. Onun yaşlı başlı ve saygıdeğer bir hanım olması salonunu bu işler için uygun bir hale sokuyordu.
Bütün Darülfünun [12] gençleri, birçok subay, bütün Türk Ocağı bununla meşgul. İhsan, Cemal, ben hep bu işteyiz. Benim Hariciye’deki konumumdan yararlanılıyor. Bana iyi yabancı dil bildiğim için bir tür seçkin insan diye bakıyorlar. Kimse hepimizin ne kadar çocuk ve gülünç olduğumuzun farkında değil. Fırsatlı fırsatsız zehirlerini akıtan basın bu noktada birleşmiş. Yalnız içimizde, ırkça Türk olmadığını Mütareke’den sonra gelen bir tür esinle anlayanlar bu işe katılmıyorlar, onlar Ermeni ve Rum kardeşleriyle birlikte... Onlar da başka bir propaganda oyununda... Her evde, her toplantıda bundan söz ediliyor.
Bu günlerde dikkatle bakınca görüyorum ki bunları başkaları için değil, kendimiz için yaptık. Kendi içimizden kaynadık. Yoksa Fransızca, İngilizce yayınlar; değil Avrupa’da, İstanbul’da bile bizden yana olursa yayımla-
___
namıyordu. Böyle olduğu halde bile bu makaleler dişleri dökülmüş ihtiyar ağızlar gibi delik deşik çıkıyorlar. Fakat bizim grup bu tarzda hareket etmeyecek, ağırbaşlı, onurlu bir propaganda yapacaktı. Kendi kendimize, yüzümüze hata, cinayet diye attıkları şeylerin daha fenalarını onların yapmış olduklarını söyledikten sonra, güya dünya bütün dediğimizi işitmiş ve bize hak vermiş gibi sakin ayrılıyorduk. Davamızın, hakkımızın kuvvetini hissettikçe bunu herkes anladı gibi hissediyorduk. Belki bu içten çocuk propagandasının en güzel yeri burasıdır. Çünkü İstiklal Harbi’nde çektiklerimizi çekmek, gönüllü bir şehitliğe atılmak için en önce kendimiz kendimize inanmaya muhtaçtık.
İstanbul’un bir tarafı kangren olmuş bir milletin kalbi gibi cerahat saçarak akıyor, bir tarafı genç, olmayacak hayallere inanmış yepyeni çocuklar gibi konuşuyor, bütün canıyla bu yeni ve gelecek dünya rüyasıyla yaşıyor.
Şişli hanım propagandasını “Rodoslular” yönetir. Bunlar yabancı dil bilirler, alafrangadırlar. En büyüklerini Ankara’nın kurşuni ufkunda hâlâ hatırlıyorum. Uzun, güçlü, iyi giyinmiş, canlı bir hanımdır. Siyah gözlüdür. Pembe, keskin çizgili bir yüzü vardır; muntazam açık kanatlı burnu, sürekli etrafında üstüne atılacak hafif kalpli İttihatçı kadın avı koklar. Kendisi şiddetle ve içtenlikle İttihatçı düşmanıdır. Bu tutkusunda bazen insani bir içtenlik vardır. Vapurda, salonda, her yerde aynı facia tavrıyla konuşur. İster iki kişilik küçük bir oda, ister yüz kişilik bir toplantı salonu olsun, hep aynı vaziyet, aynı ses. Otomobilde giderken keskin ve güzel yüzünü yandan bazen görürüm; hep aynı titreyiş ve çırpınışla belki içinden İttihatçılara lanet eden, onlara makineli bir çekiç gibi sürekli vuran söylevi bir an durmaz.
Bizim salonda bir gün onu, yüzleri hayli üzüntülü bir İttihatçı hanımlarından oluşan grup arasında bul-
dum. Bağıra bağıra, “Sizin paşanızın sakalından tutup, direğe bağlayıp diri diri yakacağız, sizin beylerin organlarını birer birer koparacağız, hele sizin paşa yok mu, ağzına kurşun akıtacağız. Yok hanımlar, artık devriniz geçti. Köprübaşına sehpaları biz de kuralım,” [13] diyordu.
Bunun gibi daha hatırlayamadığım birtakım korkunç şeyler bulup bu zavallı kadınların kocalarına uygulayacağını anlatıyordu. Bütün bu sözel zulmüne, acımasızlığına rağmen etrafında Şişli hanımlarından oluşmuş bir bağnazlık alayı vardı. Hele İttihatçıların zayıf kalpli olan kadınlarından bazıları İttihatçı olduğumuz belli olmasın diye, o sesini yükselttikçe onun etrafından ayrılmıyorlardı. Sonraları düşündüm. Bunları bir araya toplayan bir “Şişli ve hanımları” bağı vardır. Çünkü İstanbul [14] tamamen başka bir kadın dünyasıydı ve onun propagandası başka biçimde ortaya çıkıyordu. Bütün Şişli, Salime Hanım başta olmak üzere, İstanbul kadınlığının yapacağı propagandaya darbe indirmek için sinirleri kopacak gibi gergin beklerlerdi.
Beni ve İhsan’ı ilgilendirmeyen Salime Hanım’ın, Cemal’e büyük bir etkisi oldu. Biz, o söylerken sigara içerdik; o, mavi gözlerinin en çocuk samimiyetiyle dinlerdi. Fazla bir azapla çırpınırken o dinler, saatlerce tartışırlar, bazen kavga eder gibi olurlar fakat çok sürmez barışırlar.
Salime Hanım’ın katlandığı tek İttihatçı da Cemal’dir. Çünkü Cemal de bir tür İttihatçıdır.
Köprü’nün [15] öbür tarafında da bir hanım faaliyeti vardır, orada daha genç, daha yeni bir kadın unsuru, Darülfünunlular, genç öğretmenler, genç şairler çalışır. Onlar
___
bu tarafla meşgul değildirler. Kendi taraflarında da genç olmayan kadın unsuruna o kadar önem vermezler. Yalnız görünüşü korumak için pek genç olmayanları zaman zaman aralarına çağırırlar, Darülfünun salonunda, Türk Ocağı’nda fesli, çarşaflı daimi bir faaliyet vardır. Ne genç, ne pembe dudaklı, ateş gözlü öğrenciler, ne uzun ökçeli zarif öğretmenler vardır. Fakat ne yapsalar bu taraf için hepsi yaya ve alaturkadırlar. Onlar bir gün elçiliklerden birine, Türk davası yararına bir muhtıra gönderseler bu taraf hemen en köhne Hariciye memuru hanımlarından en şık ve en iyi Fransızca söyleyenlerine kadar mükemmel bir karşıt kurulla karşıt bir muhtıra yapar gönderirler. Bunlar Türkiye’nin soylu kadınları diye imza ederler, her zaman İtilaf Devletleri’ne sadık kalan, Alman karşıtı kadınlar o aşağılık yaratıkların dediklerini siyasi notalarla yalanlarlar. Her zaman bir müsamere öteden, bir müsamere beriden olur, bir muhtıra oradan, bir tane buradan çıkar. Bunların arasında yabancılar boldur. Öteki İstanbul, genç kadınlığına gelince, onlar elçiliklere muhtıra götürmenin dışında Frenklerle pek ilişki kurmazlar. Bu daha çok kendi kendisini inandırmakla meşgul fakat daha genç ve canlı bir dünyadır.
İstanbul tarafı İhsan’a eğilimlidir. Bu çok çelişkili bir şeydir fakat öyledir. Elçiliklere giderken biraz yadırgadıkları için hiç olmazsa kapısına kadar İhsan’ın kendilerine eşlik etmesini rica ederler. Çoğunlukla öteki İstanbul hanımlarını elçiliğe götüren İhsan, Cemal’i, Salime Hanım’ın rakip kuruluyla görür; iki genç karşı karşıya gelince, ikisinin de dudaklarında ince bir tebessüm belirir. Fakat kadın siyasetine ilişkin sorunlardan dolayı selâmlaşmazlar. Cemal bu işte samimidir. Misyoner bir ruhla bu Şişli tarafını daha milli düşündürmeye çalışır. İhsan ötekileri yalnızca daha milli bulduğu için tutar. Belki de sinsi yaratığın bunda duygusal bir zevk payı vardır.
Ne samimi, ne garip ve ne yepyeni bir İstanbul gençliği belirivermişti. Bugün bakıyorum da Ali Kemal Bey’in [16] makalelerini yaşayan Salime Hanım’la memleketin muazzam davasını nutukla, toplantıyla çözmeye kalkışan saf çocukları o kadar sevgi ve şefkatle düşünüyorum ki... O zaman güler, “Bundan bir şey çıkmaz,” derdim. Halbuki bu gülünç bir geçit töreni gibi başlayan İstanbul propagandasından ne kanlı ve ne muazzam bir sahne çıktı.
___
[1] (1869-1922) İttihat ve Terakki karşıtı gazeteci, yazar. (Y.N.)
2
İzmir Kızı
5 Kasım 1921
İzmir’in işgalini önce Cemal haber aldı. Şaşılacak bir dayanıklılık gösteriyordu. İki gün sayısız propaganda cemiyetlerine devam etti; fakat Ayşe’den haber almak için yanıyor, her gün telgrafhaneye gidip geliyordu.
Beş gün sonra bir sabah ben kalkmadan yatak odama İhsan geldi. Hizmetçi gelip haber bile vermemişti, yüzü perişandı.
“Peyami,” dedi, “Mukbil Bey’i Yunanlılar parçalamış, oğlu Hasan’a bir kurşun isabet etmiş, ölmüş. Ayşe Hanım yaralıymış, çiftlikten, İzmir’de bir İtalyan aileye sığınmış. Dün İzmir’den kaçıp gelen bir genç subay haber verdi. Bunu Cemal'e nasıl söylemeli?”
Yataktan fırladım, indim. Cemal’in kalkıp gelmesinden korkmuş gibi kapıyı kilitledim. Bir sigara yaktım, oturdum. Ne yapmalı? Ya Rabbim, ne yapmalı?
“İhsan,” dedim, “Cemal kalkmadan buradan çıkıp gidelim. Onun bunu yabancılardan haber alması daha iyi olur.”
O akşam Cemal’in yatağını benim yatağımın karşısına taşıdım. Kapıyı kapadım, yanında oturdum. Kimseyi, hatta annemi, hatta hizmetçiyi odaya sokmadım. Kimse o kadar acı çeken ve zayıf bir Cemal görmesin istiyorum. Acısının ne derecesini ne de derinliğini anlıyorum.
Dudakları sarkmış, gözleri sönmüş, burnunun etrafında ihtiyar çizgiler, uzun kolları dizlerinin yanına düşük, ölü sessizliğiyle oturuyordu. Bir-iki defa ayağımın ucuna basarak aşağıya indim çıktım. Annemin gözleri kırmızı, karşısında İhsan, ölü bekler gibi oturuyorlardı. İhsan’ın gözleri, ben her girdikçe, “Ben buradayım kardeşim,” diyordu.
Ve gece on ikiye kadar Cemal kloroform [17] almış gibi yüzünde acayip bir maskeyle uyumuş gibi kımıldamadı. Sonra birdenbire konuşmaya başladı. Ne Mukbil Bey’den ne de zavallı küçük şehitten bahsetti. Çirkin, korkulu bir düşüncenin zulmü altındaydı. Şimdi hâlâ tekrara dayanamıyorum, kulağıma fısıldıyordu.
Ben de aynı fısıltıyla, “Yok Cemal, bunu düşünme. Ayşe ölür de bu olmaz, yemin ederim, yemin ederim, görmüş gibi bunu bilirim,” diyordum.
Bereket versin, gece İzmir’den telgraf geldi. Ayşe üç gün sonra geliyordu.
Perşembe günü Ayşe gelecek, cuma günü ünlü Sultanahmet Mitingi [18] olacaktı. Gülünç bir oyun gibi başlayan propaganda birdenbire kanla, ateşle kutsanmış, Avrupa’nın gözünde kendisini terbiye etmek isteyen insanlar gibi değil, zalimlere haykıran mazlumlara benzemeye başlamıştık. Fatih Mitingi [19] gelmiş geçmişti. Frenk çevreleri İstanbul galeyanını henüz ciddiye alıp almamakta ikircikli görünüyordu. Öyle ya, silahsız, ordusuz bir milletin kederinden ne çıkar?
___
Perşembe sabahı Cemal’le birlikte Ayşe’yi vapurdan almaya gittik. Rıhtım kıyamet gibi kalabalık, hâlâ sokakların coşkuyla karışık somurtkan ve isyankâr havası var. Kalabalığın arasında İhsan uzaktan gözüme ilişti. Bizi görmemiş gibi uzakta duruyordu. Fakat biliyordum ki bizimle birlikte olmak için oradadır.
Ben vapura çıkmadım. Rıhtıma dayandım; şapkalı palikaryaların [20] kahkahalarını, alaylarını içimde katılaşan bir şeyle seyrederek bekledim. Araba bulmak belki mümkün olmayacaktı.
Zavallı Ayşe’yi İstanbul Türk kadınlarının; Ermeni, Rum kondüktörler, Ermeni, Rum, İngiliz polisleri ve hafiyeleriyle işkence edildiği bu tramvaya nasıl bindirecektik?
“İşte Ayşe, Peyami, nerelere daldın yine?”
Cemal’in yanında kolu bir bağ içinde simsiyah örtülü bir kadın. İçimden, “İzmir geliyor,” dedim.
Sonra uzattığı büyük uzunca bir beyaz eli sıktım. Yüzünü kaldırdı. Sükûn içinde aramızda yürüdü. Koyulaşmış yeşil, esmer gözleri etrafındaki siyah kirpikleri yaslı İzmir’in zeytinliklerini örten yas örtüsü gibiydi. Acılı derin yüzünde ne yaş ne de telaş vardı. Öyle karanlık ve derin bir şeydi ki... Yanından ince kaşları altında o siyah kirpik çerçevesine ve biraz uzunca burnuna bakıyordum. Kendini getiren vapura başını çevirip bakarken yüzünün gözlerinden de dikkate değer olan parçasını, Oscar Wilde’ın dediği gibi “fildişi saplı bir bıçakla açılmış bir kızıl nar” gibi dudaklarını gördüm. Büyük, biçimli, kırmızı dudaklarının ve arasındaki sedef gibi sağlam beyaz dişlerinin sonsuz bir gücü, zenginliği vardı. Köprü’nün başında arkamdan bir el, kalabalığın arasına nasıl çekilmiş olduğuna hayret ettiğim bir araba önünde beni durdurdu.
___
İhsan arabacının kapısını açtığı bir kupayı [21] gösterdi. Çekilmek istedi fakat Cemal onu görmüştü. Sesi biraz titreyerek, “İhsan, ne kaçıyorsun kardeşim? Ayşe, arkadaşım İhsan,” diye birbirlerine takdim etti.
Yemin edebilirim ki İhsan’a, Ayşe’nin gölgeli gözleri görmeden baktı ve görmeden beyaz elini uzattı. Fakat o, eski padişahların türbelerindeki saçak uçlarını öpen eski bir Osmanlı gibi, beyaz elin üstüne dindar ve heyecanlı eğildi.
Annem Ayşe’nin boynuna sarıldı. Yanaklarından öptü, sonra onu odasına çıkardık ve Cemal’le yalnız bıraktık.
Akşam aşağıya, el ele iki çocuk gibi indiler. İkisinin de gözleri şiş ve kırmızıydı. Fakat Cemal tamamen Ayşe’nin etkisine girmiş, Ayşe de çölde kaybolan bir gurbet yolcusunun rastladığı tek bir insan gibi Cemal’e sarılmış görünüyordu. Ayşe’nin acısı Cemal’in gözlerine baktığı vakit patlayacak bir fırtına gibi gözlerini karartıyor fakat İhsan’ın mavi gözlerindeki erkek kuvvetinin kardeşliğiyle dağılıyordu.
Ertesi gün mitinge bizimle birlikte Ayşe de geldi. Sokaklarda anlamlı bir sessizlik vardı. Müslümanlar harikulade sessiz fakat karanlık görünüyorlar. Hıristiyanların hepsi endişeli; saldırgan olup olmamakta, Müslümanların bu haliyle alay edip etmemekte kararsız görünüyordu. Bütün deşilen çıbanlar arasında en koyu cerahat, yerli Hıristiyanların velveleli zaferlerinden, arkalarını Ingiltere ve Fransa’ya vererek Türk’e yağdırdıkları öfkeden akıyordu. Bunun için Osmanbey önünde tramvaya binerken kalabalık dikkate değerdi. Fakat biz ayrıntıları göremiyorduk. Önümüzde sessiz yürüyen sakat kollu Ay-
___
şe’yi ve onun simgesi olduğu bütün buradan bir millet faciasını düşünüyorduk. O gün neler, neler gördüm...
Ayasofya’da tramvaydan inince Ayşe’nin iki tarafından kalabalığı yarmaya, insan yoğunluğunu delmeye çok çalıştık. Bahçenin önünde parmaklığa bir aralık sıkıştık. Karşıya baktım. Sultanahmet Rüştiyesi [22] ve sıra binaların üstü salkım salkım insan dolu ve tramvay caddesinden koyu bir halk dalgası ayak seslerini belirginleştiren bir sessizlik içinde aşağıya akıyordu.
O gün asıl Türkiye’yi ben ilk defa gördüm. Karanlık bir sır olan İstanbul’un arkası, asıl mahalleleri ağzını açmış, insanlarını dökmüştü. Birçok ihtiyar kadın, birçok ihtiyar erkek gördüm. İstanbul’un somurtkan, sessiz ve görünmez ihtiyarları. Arkalarında hangi zamana ait olduğu bilinmeyen garip setreler, redingotlar içinden hafif, buruşuk boyunları yükseliyor, gözlükleri altından yaşlar beyaz sakallarına açıkça akarak ağlıyorlar. İpekli bol çarşafları içinde buruşuk yanaklarına yaşlar akarak nineler geliyor. Sarılı kırmızılı basma entarisinin yeni çarşafından fırlamış, yemenilerinin oyaları görünen küme küme, gözleri kırmızı, yüzleri Fransız İhtilali’nde Versailles’a hücum eden kadınlar alayının tablosu gibi o kadar çok kadın var ki... Hiçbiri ne önünü ne arkasını görüyordu. Hamal ile genç aydının, Karagümrüklü işçi, İstanbullu kadınla yüksek ökçeli süslü kadının, omuz omuza, yüz yüze geldiği bir gündü. Derinliği görülemeyen meydanda müthiş bir insan denizi, derin ve sessiz uğultusuyla akıyor, akıyor, yalnız çok yoğun olan ortası kımıldamıyordu. Bütün bu canlı deniz üstünde Sultanahmet’in beyaz minareleri, hapishane binası yüzüyor gibi yükseliyordu. Binaların üstünden, caminin avlusundaki ağaçlardan salkım
___
salkım insan kütleleri sarkıyor, bunun üstünden beyaz minarelerden uzanan siyah bayraklar bazen halkın başına, bazen beyaz güvercin bulutlu mavi göğe uçuyordu. Sultanahmet bahçesinin parmaklıklarına dayanmış bir ihtiyar dişsiz, ağzı açık, fersiz gözlerinden, sürülmüş tarla gibi buruşan yanaklarına akan gözyaşlarıyla birlikte bağıra bağıra ağlıyordu. Ayasofya tarafından giren herkes uçan Osmanlı bayraklarını siyah görünce dudaklarından bir feryat, kısılmış bir hıçkırık fırlıyordu. Gözleri sürmeli olduğunu, en boyalı genç kadınlar bile unutmuş, bütün boyaları yanaklarından yaşlarla akıyordu.
Biz büyük bir gayretle kalabalığı yardık. Almanya imparatorunun çeşmesinin basamaklarına çıkmak, oradan nutukları dinlemek istiyorduk. Bu kapalı sert ve sıkı kalabalık, ileriye akan subay ve askerler alayına yol açıyordu. Bunların hep sakat asker olduklarını, kiminin tek bacaklı, koltuk değnekli, kiminin bir kolu kesik, kiminin iki gözü kapanmış topal bir arkadaşa tutunarak yürüdüklerini gördüm. Kendimin henüz manasını anlamadığım bu büyük sarsıntıyı, bu kalp ve dimağ zelzelesini en çok onlar anlamıştı. Hepsi özenle giyinmiş, tıraş olmuş, hepsi dinî bir ayine gider gibi sessiz ve başları önündeydi. Biz sonunda çeşmenin basamaklarına eriştiğimiz zamandı. Derin bir tekbir sesi bütün insan denizinin yüzeyini titretti. Aşağıdan, yerin altından gibi pes bir ses dalgası, eşsiz, boyun eğdiren bir güzellikle uzarken yükseklerden siyah bayrakların beyaz minare direklerinden daha tiz, daha yanık ve daha taze sesler tutkuyla, isyanla fakat tatlı ve öldürücü bir güzellikte ta Marmara’ya yayılıyordu.
Herkes seslerin geldiği yere doğru dalgalandı, döndü. İki beyaz minarenin ortasını mavi havadan bir dekor ayırıyor. Önünde asırlık çınarların arasında siyah bayraklar altında siyah ve küçük bir kürsü var. Bütün bu sesler
onun etrafından geliyor. Havadaki genç sesler ve yerdeki dedeler heyetinin derin ve muazzam bir uğultusu geliyordu. Kürsünün önünde, sakat askerler bir hilal gibi çevrilmişler, bu topraklar üstünde ne zaman yas, ne zaman bayram olsa onun mihrabında bu topraklar için parçalanan vücutlarının toplanmasının en doğal bir şey olduğunu bütün İstanbul’la birlikte onlar da anlamışlardı.
Kendim daha bunun manasını anlamıyordum. Bu ortak bir sevgilinin cenaze töreni mi? Yoksa sürekli ve kanlı bir düğünün ilanı mıydı? Bilmiyorum, yüz bin insan mucize gibi vücutlarından, vücutlarının bin bir ilgisinden çözülmüş, bir oluvermişlerdi. Kalabalığın içinde savaş borusu çalınınca iplerini kırıp koşan soylu savaş atları gibi ihtilal havasını koklayan bir-iki Fransız, siyah millet bayrağının altına dün karşı karşıya dövüştükleri sakat Türk askerlerinin arasına koşmuşlardı.
Ne kürsünün üstündekileri seçebiliyor ne de ne söylediklerini duyuyorduk. Bazen bir kadının tiz sesi alanı yırtıyor; bazen bir erkeğin gür kelimeleri dağılıyor. Yalnız Mehmet Emin Bey’in [23] beyaz başını, milli bir aziz gibi, bir evliya gibi seçtim. Askerlere doğru eğilmişti. Sakat askerlerin topun karşısında sükûnla duran geniş, sakat göğüsleri sarsılıyor, başlan eğilmiş, yüksek sesle ağlıyorlardı.
Ayşe’nin de Cemal’le yanımda yüksek sesle ağladığını duydum ve döndüm. Yüzü bir azap maskesine benziyor, koyu yeşil gözlerinden yaşlar damla damla başlayarak ince billur bir gözyaşı sicimi uzun siyah kirpiklerinin uçlarından yanaklarına akıyordu.
Ah, beyaz ve güzel memleketim! Bu meydanda birçok imparatorlar ve imparatoriçeler en tantanalı alaylar, yarışlar, resmi geçitlerle geçtiler. Fakat bu beyaz ve ezelî
___
meydanı bütün bir milletin gözyaşıyla hiçbir tantanalı alay hiçbir Bizans ve Osmanlı ihtişamı kutsamadı. Yeni Türkiye’yi doğuran gizemli ve tanrısal ruh mu bu töreni bu millete öğretti? Yoksa İzmir’in zümrüt yamaçları, altın meyveleri, bal akan bağları üzerinden geçen kan ve acı kasırgası mı burada yineleniyor?
Bir aralık kürsünün kenarında denizin dibinden gelir gibi sesler belirdi; havada öyle derin bir sessizlik vardı ki bu uğultuyu canımız kulaklarımıza toplanmış gibi dinledik ve ak gökte bir vızıltı duyduk. Minarelerin üstünde iki siyah uçak dolaşıyordu. Fakat halkın duyduğu şey ölümden kuvvetliydi. Kimse ne başını kaldırdı ne ilgilendi.
Cemal, “Ah,” dedi, “keşke bombalarını atsalar ve bu günü, bu kelimesiz yeminimizi kanımızla mühürlesek.”
Ayşe'nin yaşları arasından gözlerinde şimşekler çaktı. Belki elli bin siyah çarşaflının gözlerinde aynı şimşekler çakıyordu. Oradan ne kuvvetli, ne teselli bulmuş bir millet gibi dağıldık.
Parka giden geniş caddeden o heybetli insan akıntısıyla biz de akarken Meserret Kıraathanesi’nde tanıdığım genç, toparlak yüzlü üç yüzbaşı, Hayri, Salim ve Ahmet Selim bize katıldılar. Hepsinin yüzleri ahalinin yüzündeki parıltıyla aydınlanmıştı. Açık bir ümit ve güvenin ortaya çıkması için sebep yoktu. Fakat bütün millet mazlum milletlerin tacıyla taçlandırılmış ve bunun için her insanı kendine manen yardımcı hisseden manevi bir teselli duymuşlardı. “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımız” [24] olmuştu.
Üç subay, Ayşe’nin elini öptüler. Onun hayatındaki faciayı mutlak duymuşlardı. O da minarelerdeki siyah bayrakların uyandırdığı saygıyı, coşkuyu uyandırıyordu.
___
Milletin başına gelen kanlı aşağılanmanın, acı matemin canlı ve somut simgesi bu sakat Ayşe oluvermişti. Hep birlikte yürüyerek Köprü'yü geçtik. Güçlü ve silahlı Beyoğlu’nun, “Türkler geliyor!” diye geçirdiği “panik”in tepkisiyle o gün sokakları boşaltmışlardı. Kendi memleketimizdeymişiz hülyasını bir an için rüya gibi hissederek Şişli’ye geldik.
7 Kasım 1921
Bugün lapa lapa kar yağıyor. Yarım bacaklarım ne kadar üşüyor. Dün gece hiç uyumadım. Sultanahmet Mitingi’nden sonraki acı günleri düşündüm. O günden sonra aramızda yeşil gözlerinin matemiyle bizden bir şey ister gibi bakan Ayşe’nin kalbimizi nasıl dinlediğini düşündüm. Bizden bir şey istiyordu. Olumlu ve müthiş bir şey. Neydi? Gözlerinde kızıl siyah bir facia vardı, neydi? Onu hepimizin hayal gücü ayrı ayrı aradı. Resimledi. Fakat kendinin bir gün anlattığı hikâye kadar ne basit ne de korkunçtu.
Ayşe hemen hiç konuşmazdı. Arkasında ebedî siyah bir entari vardı. Sol kolu henüz beyaz bir sargı içinde biraz açık yakasının üstünde boynu ve siyah kesik saçlarıyla solgun başı eski fildişi bir statue 1 gibi görünüyordu. Yalnız acı yeşil gözleri, kızıl büyük dudakları bu beyazlı, siyahlı kadın şeklinde iki renk nağmesi gibiydi. Gözleri siyah, ipek örtüleriyle yanmış İzmir’in hayalini, dudakları renkli bitkilerin en muhteşem renklerle göründükleri “Serendib”in [25] bir tür meyvesini, tutkulu karanfil ve nar- çiçeklerini düşündürüyordu.
Bazen ona bakıyor, bu sessiz başın güzel olmadığını,
___
[1] Heykel. (Y.N.)
[1] Hz. Adem'in dünyaya indiği iddia edilen yer, Sri Lanka. (Y.N.)
ağzının fazla büyük, burnunun fazla uzun, gözlerinin fazla hüzünlü olduğunu düşünüyordum. Sonra her gördüğü adamda yaptığı etkiye bakıyor, bu biçimler arkasında kaynayan ateşin, acının etrafını tutuşturan bir tür alev, bir tür ışık olduğunu itiraf ediyordum. Bazen onu zavallı acısı içinde gömülmüş kaderine boyun eğen bir kadın diye düşünüyor, bazen de birdenbire tutuşan durgun bakışlarında, güçlü dudaklarında başından ayağına kadar siyah sargısı içinde onu korkunç buluyordum.
Onun susması bütün gizemini, acılarını gözümüzde büyütmüş, kalbimizi karıştıran bir sır ezası vermişti.
İhsan, miting günü bizi arkadaşlarıyla kapıya kadar getirdikten sonra dönerken her zaman kendine sahip görünen ayrık gözlerinde garip bir pırıltıyla Ayşe’nin çarşafının bol siyah gölgeleri içinde eve girişine baktı ve bana birdenbire, “Siyah sır,” dedi. Fakat onun asıl ismini bir düşman verdi.
Mitingden beş-altı gün sonra bir akşamüstü çay içiyorduk. İhsan, ben, Cemal ve annem vardı. Ayşe ikide birde kalkıyor, çay masası etrafında bir tek kuvvetli büyük eliyle yardım ediyordu. İçimizde doğaldır ki en nazik adam, kadınlara hizmet eden adam İhsan’dı.
Nihayet Ayşe’yi oturtmuş, önüne çayını hazırlamış hatta pastasını bile kesmişti. Cemal koltukta sigara dumanlarını semaverin dumanlarına karıştırıyordu, kapı çalındı ve bir dakika sonra Salime Hanım gümüş rengi bir kostüm içinde, uzun ve azametli, odaya daldı. Beni ve İhsan’ı iki sönük ve fikirsiz adam diye ihmal eder; annemi Şişli salonlarındaki konumundan dolayı elinin altında tutmak isterdi. Cemal’i en çok sevdiği için en çok iltifat ona oldu. Ayşe’yi ilk defa görüyordu. Selâmlaştıktan sonra gözlerinde boyu kadar yüksek bir bakışla Ayşe’nin başına baktı:
“İttihatçıların günahını böyle masum kadınlar ödüyor,” dedi.
Ayşe, Salime Hanım’ın varlığından habersiz görünüyordu. O, bu salona gelip giden insanlarla selâmlaşır; aralarında dolaşır fakat tavrında bir yabancılık taşırdı. Bu bir taşra kadını acemiliğinden ya da onları kendisine üstün görmekten değildi. Hatta kederinin şiddetinden de değildi. Kendinde öyle derin bir samimiyet vardı ki, bu insan hayallerini gözlerinin yüzeyinden daha derin bir yere sokamayacak kadar hepsine ilgisizdi. Ayşe’nin bu tavrı onları hem acımaktan, eğlenmekten hem de koruyucu bir tavır almaktan alıkoyuyordu. Salime Hanım, Ayşe’yi hissetmedi. Ayşe onun için basit, sessiz, belki de yabancı dil bilmeyen bir kadındı ve onun gözünde Fransızca ya da İngilizce bilmeyen kadının yeri olamazdı.
Salime Hanım’ın, Mukbil Bey’in feci sonuna ilişkin sözleri Ayşe’den çok Cemal’i ürküttü. Mavi gözleri acıyla, anlamak ister gibi Ayşe’yi aradı. Ayşe’nin yüzü dalgasız, rüzgârsız bir göl gibi sakindi.
Salime Hanım parlak gözleriyle hâlâ hepimizin başının üstünden bakarak, “Monşer Cemal Bey,” dedi, “burada önemli bir İngiliz muhabiri var. Memleketimiz hakkında bilgi topluyor. Biz kendisine artık İttihatçı kalmadığını, herkesin İngiliz dostu olduğunu ve İzmir işgalinin aramızda yaptığı kötü etkiyi anlatıyoruz. Hatta İzmir’de Yunanlılar tarafından kocası, çocuğu öldürülmüş, kendi yaralanmış kibar bir kadının burada bulunduğunu söyledik. Burada toplanacağız. Ayşe Hanım ona gördüklerini anlatacak.”
“Anlatmak benim elimden gelmez hanımefendi.”
“Zarar yok, sizi görsün. Biz de sizin ağzınızdan söyler gibi İzmir faciasını anlatırız.”
Ayşe’nin yüzü hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı. Solgun, yorgun teni kızıl bir dalga yayıyordu.
“Benim ağzımdan bir şey anlatıldığını istemiyorum.” Bu isyankâr cümlenin sonuçlarından korkmaya başlayan Cemal kaygıyla ayağa kalkmıştı. Mavi gözleri Ayşe’yi mucize gibi yatıştırdı.
“Cemal isterse misafirler geldiği zaman ben de bulunurum,” dedi.
Salime Hanım köpürdü:
“Hanımefendi, affedersiniz. Önce sizi kırmak istemedim fakat memleketi bu hale sizin beyleriniz, paşalarınız getirdi. Bugün felaketten kurtulmak için uygar memleketlerin iyi duygularını, merhametini çekmek lazım. Bizim de vaktiyle kocalarımızı, kardeşlerimizi köprübaşlarında astılar, ne yapalım...”
Ayşe, “Ben siyaset bilmem hanımefendi; fakat bana kimsenin acıdığını istemiyorum,” dedi.
Ve ondan sonra Salime Hanım’ın uzun nutuklarına, hiddetlerine hiç karşılık vermedi, sonunda fırtına geçti, Salime Hanımla Cemal gelecek misafirleri belirlediler. Aralarında Albay Haşmet Bey de vardı.
9 Kasım
Hâlâ tepemden akan acı ve isyanla hatırlıyorum. Odada yalnız o varmış gibi oturuyor, iskelet gibi uzun bacakları diz kemikleriyle pantolonunun altından beliriyor, kocaman ince ayaklarını durmadan sallıyordu. Seyrek saçlı kafası, tüyü dökülmüş ihtiyar bir av kuşu gibiydi. Burnu kocaman, saldırgan ve havada, bulanık küçük gözleri birbirine yakın mavi iki boncuk gibi hissiz hissiz bakıyordu. Fakat en belirgin özelliği, dudaklarını örten ve aşağıya sarkan, rengi belirsiz bıyıklarıydı. Bu çirkin tüylerin arkasındaki ağız gülüyor mu, eğleniyor mu, konuşuyor mu belli değildi. En çok, arada bir-iki kazma gibi sarı dişi, yırtıcı bir alayla gösteren gizli ağzı insanı meşgul
ediyordu. Tepeden bakan, kendiyle dolu, alaycı, zaferi başına sıçramış, daima kendi kini için “yerli” diye adlandırdığı sömürge halicini çizmesinin altında ezen İngiliz İmparatorluğu’nun sömürge zalimlerinin en cahil ve en aşağı bir örneği.
Miralay Haşmet Bey, şakakları ağarmış sert asker başıyla dimdik oturuyor, bir paşa “Wilson Prensipleri”nden bahsediyor, Salime Hanım, hepimize yüksekten bakan kartal başlı Salime Hanım, bu kendini beğenmiş yaratık, dünyanın en kudretli insanıymış gibi yanında erimiş, onu alttan alan sözlerle inandırmaya ve yumuşatmaya çalışıyor. Cemal konuşmuyor ve kuru, samimi gözlerinde sonsuz bir sabırla dinliyor. Ayşe uzakta, bir şey anlamıyormuş gibi başında siyah bir örtü, oturuyor. ilk defa olarak kolundaki beyaz sargı yok, sağ eliyle sakat kolunu bir düzeltişi var ki, merhamet çekmemek için bağı takmamış olduğunu anlatıyor.
Ne sıkıntılı, ne beyhude ve ne azaplı gün... Muhabir, Salime Hanım’ın başıyla yönettiği nutuklara arada bir lütfen başını sallıyor. Görünmeyen dudaklarında tehlikeli bir ıslık gibi fena Fransızcasıyla, “Nafile madam, İngil tere sizleri affetmeyecektir. Çanakkale’de altmış bin İngiliz öldürdünüz,” diyordu.
“Onları biz öldürmedik, İttihatçılar öldürdü. Mister Cook, biz savaş istemedik. İngiliz dostluğunu elde etmek için her fedakârlığa razıyız.”
Bunu Salime Hanım söylüyor.
Haşmet Bey sükûnla, “Affedersiniz hanımefendi, harpte memleketini savunan, dövüşen yalnız İttihatçılar değildi,” dedi.
Mister Cook gözünde kurnaz bir parıltıyla:
“Yani siz colonel 1, İttihatçı olmadığınızı anlatmak is-
___
1. (İng.) Albay, miralay. (Y.N.)
tiyorsunuz. Hep aynı terane, paşalarınızdan kadınlarınıza kadar... Savaş ilan edildiği zaman neredeydiniz? İngiliz esirlerine niye kötü davrandınız? Ermenileri niye kestiniz? İngilizler gibi büyük bir millete nasıl karşı çıkıyorsunuz? Bu kadar sene İngilizlerin parasını, kanını, zamanını boşa harcadınız, İngiltere sizi asla affetmeyecektir.”
Haşmet Bey, “Mister Cook, İngiltere’nin bizi yargılaması için kurulmuş bir mahkemede olduğumu zannetmiyorum. Yalnızca yanlış anlamaları gidermeye uğraşıyoruz. Bizimle görüşmek istediğinizi Salime Hanım söyledi; buraya geldik,” dedi.
“Evet, evet colonel, anlaşmak lazım. Artık eski devri kapamak, bizimle anlaşmak lazım; İngiliz himayesini...”
Sözünü bitirmeden kapı açıldı. İhsan dört genç subay arkadaşıyla girdi. Mister Cook oturduğu yerde devam etti:
“Evet, İngiliz himayesini baştan başlayarak hepiniz istemelisiniz. Bakın Hindistan’a, ne kadar mutlu. Allah bizi beyaz adamdan ayırmasın, diye hep dua ederler. Gerçi bu zor işi İngiltere kabul eder mi bilmem fakat sizin için başka türlü kurtuluş var mı? Bilhassa Çanakkale’de öldürdüğünüz altmış bin İngiliz var. İçten bir pişmanlık olursa belki İngiltere affedebilir.”
Salonda soğuk bir sessizlik oldu. Havada sanki sıfırdan aşağı bir soğukluk vardı. Askerlerin yüzüne bakamıyordum.
Salime Hanım -kıpkırmızı- en nazik Fransızcasıyla, “Ah mösyö, İngiltere’ye kendimizi ne olursa olsun affettireceğiz,” diye başlamıştı.
“İngilizler aflarını onu isteyenlere versinler.”
Birdenbire şaşırdım. İhsan en değerli bir şey tehlike içindeymiş gibi Ayşe’ye doğru gitti. Haşmet Bey, genç askerler hatta o sivil paşa da ona dönmüştü. Söyleyen Ayşe’ydi. Yerinden kımıldamıyor, yüzünde hareket yok,
yalnız gözleri siyah daireleri içinden uçsuz bucaksız açılmış, sonsuz bir özgüven ve güçle ve kusursuz bir Fransızcayla söylüyordu. Odadaki etrafına toplanan hareketi görmemiş gibi devam etti:
“İngilizler aflarını isteyenlere versinler mösyö, affı zalimler değil, mazlumlar verir. Çanakkale’de dövüşürken ne asi ne esirdik. Namuslu bir millet gibi dövüştük, öldük, öldürdük. Ne zamandan beri ve hangi milletle savaşılır da mağlup olduğu zaman ona katil denilir?”
“İngiliz kanıyla Türk kanı bir mi madam?”
“Mikroskop altında İngiliz kanını görmedim. Rengi bizimki kadar kırmızı mı yoksa mavi mi, bilmiyorum. Fakat Türk kanı ateş gibi sıcak ve kırmızıdır.”
“Peki madam, Türk kanını aşağılamıyorum. Yalnız kendinizi İngilizlere affettirmeye muhtaçsınız, demek istiyorum.”
“Siz bizden af isteyiniz. Dün mütareke yaptınız, dün silahlarımızı bize bıraktırdınız. Bugün memleketimize hırsızları katilleri gönderiyorsunuz ve katilleri, hırsızları, tarihsel bir şerefi olan büyük donanmanız himaye etti. Yeşil İzmir’i kan ve alev içinde bıraktınız. Bakınız sokaklarına, üniformalı hırsızlar, katiller silahsız ahaliyi kurşunla, dipçikle öldürüyor. Her evden koltuğunda bir bohça, bir Yunan neferi çıkıyor. İhtiyarların başı taşla ezilmiş, siyahlı kadınlar sürekli bu vahşi sürüden kaçışıyor. Elleri bağlı masum kafileleri süngüleyerek, yüzlerine tükürerek, kan içinde sürükleyerek gemilerinizin önünden geçiriyorlar. Haydutluğu alkışlamadığı için işte namuslu bir adamı parçalıyorlar, bir sürü Yunan askeri onu kendi kapısının önünde bağırarak, söverek parçalıyorlar. Sırf eğlence için beş yaşında bir çocuğa nişan alıyorlar. Zavallı yuvarlak küçük yaratık! Siyah gözlerinde yaşlar kurumadan kalbinden vuruldu, nişan o kadar iyi alındı ki, küçük dudaklarından ‘anne’ diye bir şikâyet bile çıkmadı.”
İhsan, Ayşe’nin sandalyesinin arkasını iki elleriyle koparacak gibi tutuyor, yüzü öyle korkunç ve gergin ki.
Mister Cook, mazlumların zalimlerden kuvvetli olabileceğini duydu mu bilmem fakat odanın havasını fazla korkunç ve soğuk buldu. Tuhaf bir ciddiyetle kalktı. Biraz kısık bir yılan ıslığıyla, “Bugün bana İzmir kızını dinlettiniz, teşekkür ederim,” dedi. Kimse elini uzatmadı. O, Salime Hanım’la çıkarken ben de kapıya kadar gittim.
Odaya dönünce genç askerleri Ayşe’nin sandalyesi etrafında diz çökmüş buldum. Haşmet Bey ve ihtiyar Sabri Paşa da dahil olduğu halde, İzmir kızına kılıçlarını adıyorlardı. İhsan’ın biraz kısık sesini duydum:
“Her parçamız kopuncaya kadar İzmir yolunda kılıcımızı kınına koymayacağız.”
Deminki güçlü, utkulu Ayşe, âciz bir çocuk gibi, zavallı bir ana gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Ne oluyorsunuz,” dedim. “Milletin bizim gibi silahsız kısmı kılıçlılardan daha çok. Harp bitti. Uygar barışın nimetini bize Mister Cook anlattı. Bunun üstüne çay içmez misiniz?”
Bunu kâğıt kokuları ve daire söyledi, Ayşe! Ben hepsinden daha aşağı yüzükoyun yattım. İçimden haykırdım.
Her parçam kopuncaya kadar Ayşe! Sen duymadın, bilmedin, yeşil gözlerinde yaş kurudu. Bana merhametle baktın. Hâlâ bilmiyorsun. Bak iki bacağım koptu fakat dövüşmek için iki kolum daha var. Aç gözlerini Ayşe, alnındaki kırmızı yarayı kaldır. Yanında yatan şehitten, etrafındaki ölenlerden ben aşağı değilim. Ben de, ben de senin için, İzmir için her parçam kopuncaya kadar vuruşacağım.
3
Ayşe ayrı eve taşınıyor
Mister Cook’un, Salime Hanım’ın artık hayatımızda yerleri kalmamıştı. Subay arkadaşların hepsinde İzmir’e gitmek için bir humma başlamıştı.
İstanbul’da garip bir ihtilal havası esiyordu. Herkes İzmir faciasının içine gitmek istiyor, herkes gidebilecek araç, kendini gönderecek merkez arıyordu. Muhabirlerle konuşmak, çay ziyafetinde propaganda yapmak yalnız mekteplilerle Şişli hanımlarına kalmıştı. Aynı zamanda İzmir Müdafaa-i Hukuku [26] diye bir propaganda bürosu oluşuyordu.
Bütün bunlar arasında benim ev hayatımda da bir değişiklik vardı. Salime Hanım, kocasının dostları, bizim salonu birer birer terk etmişlerdi. Bu annemi endişeye düşürüyordu. Evimizin İngilizler tarafından gözaltında tutulduğu, benim tutuklanmam lakırdıları, Malta’ya gönderilen İttihatçılar, annemi korkutmuştu. Bizim fazla ileriye gittiğimize, etrafında setleri aşan coşkun hayatın Ayşe’nin varlığıyla doğduğuna inanmıştı. Açıktan açığa belli etmemekle birlikte, Ayşe’nin ve Cemal’in bizde daha ne kadar kalacaklarını düşünüyor, beni sıkıştırıyordu. Ayşe “İzmir
___
1[1] İzmir'de ulusal çıkarları savunmak amacıyla kurulmuş örgüt. (Y.N.)
kızı” unvanını aldığı meşhur günden bir hafta sonra, annem beni ve İhsan’ı yakalamış, bu meseleyi açmıştı. Cemal henüz gelmemişti, Ayşe odasındaydı. Serbest serbest konuşuyor, bir daha kan sergüzeştine milleti atacak hiçbir şeye taraftar olmadığını, ihtiyarlığında evi ve şahsı etrafında velvele istemediğini söylüyordu. Hele Şişli hayatında konumunu kaybetmeye, salonunun bir merkez olmadığını görmeye hiç dayanamıyordu...
“Hepinizin aklını çelen benim bu taşralı yeğenim Ayşe oldu. Korkarım bu iş çok ileriye gidecek,” diyordu.
İhsan nasıl ve neden bilmiyorum, bizim aileden gibi oluvermişti. Annem onun İstanbullu kıyafetine, tavrına bakıyor, onu en çok sergüzeştten uzak buluyor, hep onunla dertleşiyordu.
“Bak yavrum,” diyordu. “Bir çaresini bulunuz, Ayşe’nin çiftliği filan yandı ama parası vardır. İki kardeş ev tutsunlar, gitsinler, yoksa Peyami’nin Malta’ya götürüleceği kesin.”
Ben, "Anne!” diye başlamak isterken kapı açıldı. Ayşe girdi. İhsan’ın yüzü gergin fakat sessiz, oturuyordu. Birdenbire kalktı, Ayşe’ye doğru gitti.
Ayşe, İhsan’ı askerlerin yemin ettiği günden sonra ilk defa olarak görüyordu. Birbirlerine doğru geldiler ve birbirlerine baktılar. Ayşe felaketten beri, İstanbul’a geldiği günden beri İhsan’ı ilk defa olarak dimağının gözüyle görüyordu. Ayşe’nin solgun yüzünde bir kırmızılık vardı, Ayşe’nin gözlerinde hayat başlıyordu. Hapsedildiği umutsuzluk ve karanlık içinde, gözlerinden ruhuna, İhsan sarı küçük bir güneş gibi giriyordu. Onların ani ve ilk bakışlarından, biraz birbirini uzun tutan ellerinden, odada aydınlık ve sıcaklık olmuş gibi bir hava doğmuştu. Annem, dertleri ve ben yoktuk. Felaket o kadar karanlık değildi. Meşale gibi, oyuncak gibi düşünülmeden başlanılan şeylerin çok derin bir anlamı doğuyordu. İkisi karşı
karşıya oturdukları zaman birbirlerine bakmadan görüyor, birbirlerini hissediyorlardı. Ayşe’deki bu duygunun açık ve bilinçli olduğuna inanmıyordum. Fakat İhsan rıhtımda ona araba kapısını açtığı an, hayatta başka şeylere yer kalmayacak kadar gözünün ve gönlünün görüş alanını Ayşe’yle doldurmuştu.
Ayşe, annemdeki değişikliği belki sezmiş ve odaya girer girmez ortaya çıkan sessizlikten kendisine ilişkin gizli bir şey duymuştu. Fakat İhsanla ikisi arasında doğuveren isimsiz şey bunu ikinci dereceye indirmişti.
İhsan, “Ayşe Hanım,” dedi. “Sizin ürküttüğünüz Mister Cook’a hükümet iki bin lira vermiş, bu sırf bizim aleyhimizde yazmaması için sus payı. Daha fazla verirlerse lehimize de yazacakmış. Buna ne dersiniz?”
Ayşe güldü. “Allah," derim. “Herhalde İngilizlerin bizi affettiğini ilan için birkaç milyon isteyecektir.”
O gün, dünyada hissettiğimiz sıkışık, fazla ciddi havada görünmeyen ışık ve sıcaklık yayılıyordu.
Bugünden bir ay sonra üç büyük olay oldu. Ayşe Gedikpaşa’da iki odalı ayrı bir eve taşındı ve annemle oldukça soğuk ayrıldı. Mister Cook’un geldiği gün yemin edenlerden İhsan’dan başka hepsi İzmir’e kaçtılar. Uzun süre para bulmak için sıkıldıktan sonra Ayşe’nin bankadaki üç bin lirasından bir kısmını buna harcamaya Ayşe’nin zorlamasıyla karar verildi. Cemal başta olarak on subay ceplerinde yüzer lirayla bilinmeyene, ölüme gittiler.
Üçüncü olay benim zihnimdeki bir değişiklikti. Onlar Ayşe’ye vedaya geldikleri zaman bu değişikliği açıklıkla duydum. Hepsi, özellikle Ayşe’nin, Yunanlıların kırdığı sol elini öptüler. Kurtuluş Savaşı’nın simgesi olan bu el hepsinin kalbinde Kerbela [27] tutkusu, şehitlik ateşi uyan-
___
[1] Irak’ta, Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yer. (Y.N.)
dırmıştı. Her biri o eli öperken, Ayşe her birinin gözlerine, bir ay önce annemin odasında İhsan’ı kalbinin gözüyle ilk gördüğü andaki gibi baktı. Yanaklarında aynı kızıllık, gözlerinde aynı ateş ve ümit vardı. Bu zihnimde bir ay önce var saydığım ve her an onunla yaşadığım düşünceyi altüst etti. İhsan acaba, Ayşe için, yeşil İzmir’in, siyah gözlü şehit çocuğun mezarının yolunda dövüşeceği hayal edilen ordunun bir bireyinden başka bir şey değil miydi? Ben yanılmış mıydım? Herhalde İhsan’ın duygularında yanılmamıştım. İhsan’ın gözlerinde yanan ateş yalnız Ayşe için, yalnız Ayşe’yi gördüğü zaman parlıyordu.
15 Kasım
Şimdi Ankara’nın bu soğuk günlerinde İstanbul’daki son yazın ağır ve uğursuz günlerinin sıcaklığını, yorgunluğunu duyuyorum. Her gün daireden çıkınca Babıâli’ye tırmanıyor, Gedikpaşa’ya, Ayşe’yi ziyarete gidiyorum. Ayşe, Şişli hayatından, bizim o hayatımızdan silinmiş gibi. Onun Mister Cook’a verdiği biraz ateşli cevap İngiliz çevrelerinde şüphe çekmiş, İzmirli bir kadının İngilizler aleyhine propaganda yaptığı söyleniyormuş. Annem etrafa Ayşe’nin İzmir’e döndüğünü yayıyor ve hiç nerede olduğunu aramıyor. Ben ondan söz etmiyorum. Cemal’e, Ayşe’ye bir kardeş gibi bakacağıma söz verdim. O sözü tutuyorum.
Ayşe her gün bana yeni ve hayret edilecek bir kadın görünüyor. On sene önce adı Ayşe, kendi taşralı diye evlenmekten korkarak Avrupa’ya kaçtığım bu kadının, bizim Avrupa taklidi kadınlardan daha fazla kişiliği var. Düşünsel eğitimi gösterişçi olmayan sağlam ve basit hayat görgülerinden alınmış gerçeklerle, biraz okumuş ve yabancı dil bilir bir kadın. Beni en çok hayrete düşüren şey, onun yaşama biçimi. İki odalı evinde yapayalnız otu-
ruyor. Mahallede tek tanıdığı, zerzevatçı Zeynep Kadın. Siyah elbisesinin yaması ikiyi aştı. Elinde hep bir dantel ya da dikiş, çalışıyor. Elindeki parayı İzmir’e ait saydığı için hayatının büyük bir kısmını ders vermekle, dantel yapıp satmakla çıkarıyor. Haftada üç-dört gün ders veriyor ve dinlenmek ya da eğlenmek için İzmir göçmenlerinin çocuklarına çorap örüyor. Ders verdiği evlerde kimse onun gerçek kimliğini bilmiyor. Kocası, Dünya Savaşı’nda şehit olmuş dul kadın sanıyorlar. Çok basit ve sessiz olduğu için kimsenin dikkatini çekmiyor. Bu çalışmasının dışında İzmir’de başlayan milli hareketle, Cemal’in arkadaşlarının mücadelesiyle meşgul. Onlar her fırsat buldukça mektup yazıyorlar. Bütün bu güç, yetenek ve vatan kadınının düzenli hayatı ve fedakârlığı ortasında insana bir çocuk gibi sevmeyi ve korumayı telkin eden bir çekiciliği var. Hayatın fena taraflarını, İstanbul’un mücadele ettiği çirkin ve kirli şeyleri görmüyor. Fena şeylere güzel gözlerinin öyle güleç, acıyan ve anlayan, insancıl bir bakışı var ki, birdenbire en fena saydığım şeyler önünde düşüncemi değiştiriyorum. Fakat bu iyiliği ve bu sakinliğine en inandığım zaman, hayat ufkunu karıştıracak fırtınalı bir kalp köşesi açıyordu.
Her akşam yokuştan çıkarken evvela kendime onun erdemlerini sayıyorum. Sonra zihnimde küçük odasının sedirinde elindeki danteli bırakıp bana doğru nasıl bir kardeş tebessümüyle geldiğini görüyorum. Temiz masası üzerinde çay semaveri hep tüter ve masanın yanındaki koltuğu her akşam dolduran adamı da zihnimin gözünde Babıâli’nin kapısından itibaren görürüm. O İhsan’dır... Eldivenleri masanın köşesinde, ağzında sigarası, sessiz ve dalgın oturuyor. Birlikte çay içeriz ve İhsan’la çıkar gideriz. Yolda zihnimi meşgul eden bu olay, İhsan’ı orada sakin ve sağlam, Ayşe’nin karşısında bir kardeş samimiyetiyle görünce silinir. İlk on dakika, tetikte, ikisinin de göz-
lerini, tavırlarını ararım. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Fakat bu doğallığa rağmen biliyorum ki İhsan, Ayşe’yi seviyor. Ya Ayşe? Onu bilmiyorum. Ne sevdiğini ne sevmediğini; Allahım, bunu ne zaman bileceğim? Son dakika onu İhsan’ın yanına gömdüğüm an bile hâlâ açıkça bilemedim.
İhsan’ın İstanbul’da varlığını arkadaşları faydalı gördüğü için buradadır. Ondan dolayı Ayşe’nin gözünde bütün İzmir’e doğru gidenler için yanan ateş İhsan için de yanıyor. Bazen bu ateşin İhsan köşesi daha parlak sanıyorum. Fakat bu benim zihnimin bir abartması olamaz mı?
Ayşe halk ihtilaline ümidini bağlamıştır. Dağlarda dövüşen efelerini, genç İzmirlileri çok seviyor. İhsan bu işi daha asker gözüyle görüyor.
“Ancak bunu düzenli bir ordu çözer,” diyor.
“Düzenli ordu Yunanlıları değil, İngilizleri bile yenmişti. Fakat İstanbul’da darmadağınık hâlâ birkaç kumandan var. Ah, ordu bir mucize gibi çıksa da Yunan’ı mutlak halkın isyanı bir daha Anadolu’ya gelemez bir hale koymalıdır,” diyordu.
Ve Ayşe henüz ordu günlerinden uzaktı.
İhsan mütebessim başını sallıyor. “Gerektiği dakika ihtilal başındakiler de yine ordudan olacaktır; bu ihtilalin ruhu askerler olduğunu biliyorsunuz değil mi?” diyordu.
İhsan’ın bu dakikalarında gözlerinde öyle derin bir bağlılık yanıyor ki, bu düzgün askerin ihtilal çetesi başında çalışması onun derli toplu ruhu için fedakârlıktan fazla bir zulüm, bir acı olduğunu görüyorum. Fakat Ayşe anlamıyor. Onun gözünde İzmir’i kurtaracaklar arasında hiçbir fark yoktur. Yeşil gözlerine koyu mavimtırak bir loşluk veren siyah, ipek kirpikleri arasından İhsan’ın ta kalbine ateşle, heyecanla bakıyor. Ve o zaman biliyorum ki zavallı İhsan hemen kendini ateşe atacak bir bahane çıkmamasından acı çekmektedir.
Her gün Türbe’ye [28] kadar birlikte yürürken zihnimden aynı şeyler geçiyor. Yüzünün nasıl sarardığını, gözlerinin nasıl içinden yandığını, bu sert ve sakin asker bedeninin içinde nasıl bir volkan kaynadığını düşünüyorum. Kendi kendime, "İşte,” diyorum, “şu dik kurmay yakasının altında kızıl bir gömlek, ateşten bir gömlek var.” Bu zavallının teninden içine bu ateşin nasıl geçtiğini kendi gömleğim gibi biliyordum. Bu kızıl gömleği Ayşe’nin gözleri tutuşturdu. Bu garip gömleği İhsan’dan başka acaba kaç kişi taşıyacak? İhsan’ın içindeki fırtınanın, ihtilalin soğumasına olanak vermeyen “ateşten gömlek!”
İnsanları en korkak, en derli toplu alışkanlık tutsaklıklarına, ocaklara, köşelere bağlayan kadın gözleri bazen ta cehenneme götürüyor.
Bu hayat, martın başına kadar sürdü. Anadolu harekâtı, milli hareket ismini almış, önderini belirlemiş, bir merkeze doğru, akışkan bir sıvı durumundan bir cisme doğru gidiyor, katılaşıyordu. Fakat Ayşe bu işlerin ne önderlerini ne de düşünce kısmını biliyordu. İhtilalin yaktığı ateş ortasında dövüşen, ölen, öldüren bir halk vardı ki, Ayşe onlardandı ve Ayşe yalnız onları biliyordu. Ben onu kızdırmak için derdim ki:
“Senin efelerin, subayların, çetelerin kim oluyorlar? Yüksek bir dimağın yönettiği iki bacak.”
O hemen kızarır, “Bacak değil, arka kemiği [29], derdi. Yöneten kafadır fakat ölen huy ve kalptir, Peyami kardeşim.”
Martın onuncu günüydü. Ayşe’nin evinde İhsan’la birlikte Haşmet Bey'i de buldum. Çay masasının etrafın-
___
[1] II. Mahmut Türbesi. (Y.N.)
[1] Belkemiği. (Y.N.)
da ateşli ateşli konuşuyorlardı. Haşmet Bey herhalde milli hareketin önemli olmasa bile etkin bir üyesiydi; onun olgun ve erkek başının Cemal’den ve İhsan’dan bütün bütün başka bir anlamı vardı. Herhalde onun enli omuzlu uzun boyunda, biçimli ellerinde, şakakları ağarmış siyah saçlı, çıkık çeneli, iradeli başında Osmanlı İmparatorluğu’nun en güçlü asker örneği beliriyordu. Bu baş, bu kartal gibi gözler yalnız Dünya Savaşı’nın askeri değildi. İmparatorluğun kim bilir hangi köşesinde, belki Arnavutluk’un sarp kayalarının pişirdiği, yetiştirdiği bir askerdi. Bundan başka konuşmasında, bakışında çok okumuş, düşünmüş, yaşamış bir adam hali vardı. Onun için Ayşe’yle karşı karşıya İhsan’dan fazla birbirleriyle, kafalarıyla, olgun ruhlarıyla daha arkadaşça anlaşıyor gibiydiler. Ben de İhsan gibi, onu Ayşe’nin yanında derinden inceledim. Ayşe’ye seyrek gelen bu adamla dostluklarının derecesini ölçmeye çalıştım. O da bizim onunla olduğumuz gibi bizimle meşgul oluyor muydu? Herhalde bir şey duyurmuyordu.
İstanbul’da son günlerde oldukça tehlikeli bir hava esiyordu. İngilizlerin İstanbul’u işgali ağızdan ağıza söyleniyordu. Meclis kendini güvende bulmuyor, padişahın oyunu anlaşılmıyordu. Hep filan gün filan papaz ya da filan paşa, sarayın arka kapısından girmiş çıkmış, İngiliz elçiliği kâtiplerinden mister filan Şişli’de siyasi açıklamalarda bulunmuş gibi dedikodular vardı.
İhsan’ı bizimkiler hemen Adapazarı’na gönderiyorlardı. Orada Anadolu’yu karıştırmak için yapılan düzenler ve örgütlere karşı o da örgüt yapacaktı. İngilizler, Türklerden şüpheli gördükleri adamları Haydarpaşa treniyle seyahat ettirmiyorlardı. Hele subayları hiç bırakmıyorlardı. İhsan karadan kaçıp gidecekti. Bütün bu ayrıntılarla Ayşe son derece ilgili görünüyordu.
Nihayet ciddi kısmı bitirdik. Çay içtik, Ayşe neşeli
olmaya çalıştı. Türkçe ders verdiği evlerden birinde Salime Hanım’a rastlayışını anlattı:
“Moda’da tüccarların evinde,” dedi. “Salime Hanım bir İngiliz römorkörüyle gelmez mi? Ev altüst oldu. Talebem küçükhanım masa başında duramaz oldu. Ben gerçekten korktum. Nihayet ders odasına Salime Hanım’ı getirmezler mi! Ben başımı eğdim, meşgul oldum. Salime Hanım başımdan bir arşın yüksekten baktı. ‘Bu çocuğa bir İngiliz mürebbiye alsanıza,’ dedi.”
Salime Hanım, Ayşe’yi tanısa nasıl hareket edeceğine dair hepimiz ayrı ayrı varsayımlarda bulunduk. Nihayet lakırdı bitti.
İhsan, “Yemekte İstanbul’dayım, karşıya geçmeden uğrar, son emirlerinizi alırım,” dedi.
Ayşe’nin yanaklarının hafif kızardığını, bana bir şey istiyor gibi baktığını zannettim.
“Ben de İstanbul’da yemek yiyeceğim, gece İhsan’la birlikte döneriz,” dedim.
İhsan bir şey söylemedi. Üçümüz birlikte çıktık.
Haşmet Bey’in yüzü Beyazıt’a gelirken çok endişeli göründü. İkimizin de elini sıkarken Harbiye Nezareti’ne gözleri dalmıştı. “Bu milletin geleceğine bu daire belki, bir daha el koyacak,” dedi.
İhsan’la biz birlikte tramvaya bindik. Sokaklarda lambalar yanmış, köşelerden ince kadın gölgeleri süratle dönüp gidiyorlardı.
“İstersen birlikte yemek yiyelim, yani bir yere davetli değilsen...”
“Hayır, değilim.”
“O halde İstanbul Lokantası’na gidelim.”
“Olur.”
İhsan ya pek büyük bir üzüntü içindeydi ya da benim varlığımdan rahatsızdı. Ayşe’nin gözlerinden bu akşam İhsan’la yalnız kalmayı istemediğini muhakkak doğru anlamıştım. Ya yanılmışsam!
İstanbul Lokantası’nın camlarından Sirkeci’nin karışık kalabalığını görüyorduk. Birkaç zenci Fransız asker camdan bize bakıyor, kırmızı dillerini çıkarıyorlar, yumruklarını sallıyorlardı.
İhsan biraz fazla şarap içmesine rağmen susuyor ve düşünüyordu. Bir aralık zencilere gözü ilişti. Acı bir merhametle güldü. “Türk milletini terbiyeye gelen uygar ordu,” dedi.
Gece yine Ayşe’ye birlikte gittik. İhsan pek az oturdu ve pek az konuştu. Arada bir gözlerinde içten içe bir titreme görüyorum. Sonra yine gözlerinin bebekleri donuyordu. Ayşe nemli gözlerle ve açık bir arkadaş üzüntüsüyle, “Sizi çok arayacağız İhsan Bey,” dediği zaman çok sarsıldı. Fakat kendini çabuk topladı. Eldivenlerini dalgın dalgın aldı.
“Haşmet Bey, Peyami Bey sizi yalnız bırakmazlar. Kim bilir, belki siz de geleceksiniz. Hem niçin gelmiyorsunuz? Biz size dağ başında da bakarız.”
Ayşe’nin yüzündeki belirsiz anlamı anlıyorum. Ayrıldıktan sonra bunun nasıl soğuk bir veda olduğunu, hepimizin içi ne kadar endişe ve azapla dolduğunu hissettim. Tramvay çan çan öterek Köprü’nün ışık hatları arasından kayarken İhsan son defa Haliç’in karanlık suları üstünde çalkalanan yelken kayıklarının yaprakları dökülmüş çıplak ağaçlara benzeyen direklerine bakıyordu. Tepebaşı’nın önünde mızıkayla hayatla taşan bahçeyi İhsan’a gösterdim:
“İstersen eve dönmeyelim; saat daha on bir,” dedim.
"Yabancı üniforması görmeye bu gece dayanamayacağım Peyami, Pangaltı’da ineceğim. Bazı hanım dostlara veda edeceğim,” dedi.
Benim ateş gömleğim o an azıcık serinledi sandım. Bütün bu felaket havası ortasında İhsan’ın boynuna sarılmak, öpmek istiyordum.
4
Anadolu’ya doğru
17 Kasım
Martın yirmi beşinde kendime gelir gibi olmuştum. İhsan’la döndüğüm son akşamın sabahı kırk derece ateşle uyandım. Hastalığımı belli etmemeye ne kadar çalıştımsa başaramadım. Üç gün kadar doktorlar bunu İspanyol nezlesi [30] diye tanılamışlardı. Aslında bir haftadır kırıklık hissediyordum. Buna İstanbul’dan döndüğüm gece aldığım soğuk eklenince enflüanza [31] olduğumu sandım. Ayşe’nin yalnızlığını, kimsesizliğini ne derin bir azapla düşünüyordum. Fakat bu azap uzun sürmedi. Hastalığım ağır bir tifoymuş. Ateş, irademi, benliğimi aldıktan sonra ne oldu, bilmiyorum.
Ne garip bir hastalıktı. İçinde uzun bir yatak olan bir uçakta korkunç bir hızla durmadan İstanbul’un üstünde uçuyordum. Kalbimi bedenimden ayıran bu hız içinde gözümü kapamaya çalışıyorum. Fakat uçtuğum uçağın üstündeki boşlukta bir İngiliz uçak filosu dolaşıyor ve tam karnımın üstüne bir bomba atmaya çalışıyordu. Havada gümbürtüler oluyor. Başımda beyaz bulutlar didik didik oluyor, onların arasında muazzam atsinekleri kırmı-
___
[1] 1918-1920 arasında milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş salgın hastalık. (Y.N.)
[1] Grip, paçavra hastalığı. (Y.N.)
zı yeşil kanatlarının uçları pırıldayarak bulutların arasında uçuşuyorlar. İki elimi karnıma bastırıyor, güya kendimi koruyorum. Bir defa bulutlar arasında Mister Cook’un çıplak başı, uzun bıyıkları, sarı kocaman dişleri meydanda, küçük gözleri kan içinde bana baktı. Galiba haykırdım. Annemin sesi, “Vah Peyamiciğim, vah yavrum,” diyor. Sonra başıma soğuk bir şeyler değiyordu. Hava hep çok sıcaktı. Kalbimle birlikte boş mavilik de hafif hafif atıyor gibi geliyordu. Bazen yerde insanlar koşuşuyor, silah atılıyordu. Uçakta ayağa kalkıp aşağıya bakmaya çalışıyordum. Bir defa Harbiye Nezareti’nin meydanında kımıldanan siyah insan gölgeleri arasından yine Mister Cook’un kafası yükseldi. Peer Gynt’teki [32] hayal gibi gözleri ateşlendi. Yükseldi, yükseldi, kafası uçağa dokunuyordu. Ondan sonra kafamı hiç uçaktan kaldırmadım. Gözlerimi açmadım. Fakat aşağıda sürekli insanlar koşuşuyor. Mister Cook uçağın altından ayrılmıyordu. Nasıl uçak sallanıyor ve kalbim gidip gidip geliyordu! Pek seyrek olarak beynimin içinde iki zümrüt ışık haleleri arasından yanıp sönüyordu. Fakat onları sımsıkı kapamış, görmemek istiyordum.
Nihayet dumanlı bir oda içinde dolaşan, başı siyah örtülü bir kadın belirdi ve bir gün bu kadın bana uzun uzun bakarken ben de küçük siyah gözlerinin etrafındaki çizgilere, azıcık kısık, uzun burnuna çok dikkat ettim. Annemdi, başıma soğuk su koyuyordu. Yavaş yavaş anladım ki beni benden alan bir hummadan tekrar kendime geliyorum.
“Anne, ayın kaçı?” dedim.
“Martın yirmi altısı oğlum,” dedi.
Doktor bana İstanbul’u İngilizlerin işgal ettiğini, Mec-
___
[1] Norveçli yazar Henrik Ibsen’in bir oyunu. (Y.N.)
lis-i Mebusan’ın [33] kapandığını, birçok milletvekillerinin de Malta'ya götürüldüğünü ve birçok adamların, kadınlar da aralarında olduğu halde, Anadolu’ya geçtiklerini söylediği vakit aczimden, zavallı Ayşe’nin geçirmiş olması gereken heyecan ve ıstıraptan başım döndü. Anneme Ayşe’den söz edemezdim. Çünkü onun son zamanlarda artan şüphelerini, titizliklerini gidermek için Ayşe’nin İzmir’e döndüğünü söylemiştim. Şimdi?
Doktorun yüzünü ne derin bir ihtiyaçla aradım. Ayşe’ye onunla haber göndermek, Ayşe’yi aratmak mümkün olup olmadığını düşünüyordum. Ne zaman sokağa çıkabileceğimi sorunca bana gülüyordu. Annemin öyle bir hali vardı ki, “Bütün felaketlere siz sebep oldunuz, sizi sivri kafalı gençler!” diyor gibiydi. Doktor bana fazla heyecan vermemek için işgalin nasıl gerçekleştiğinden, İstanbul’da olandan bitenden hiç söz etmiyordu. Kafam hayli karışık ve zayıftı. Fakat hissediyordum ki bu zulmet, bu Ayşe’den habersizlik devam ederse kafamı alıp bir daha inmemek üzere uçağa bineceğim. Ne güçsüzlükle, işkenceyle dolu miskin günler...
Nisanın başındaydı. Bir gün Katina’yı çağırdım. Eline birkaç banknot sıkıştırdıktan sonra Hariciye’ye kadar gidip bana oradan hademe Ahmet Ağayı çağırmasını söyledim.
Ahmet Ağa güya beni yoklamak için geldiği gün ne kadar sevindim. Onun ne kadar gâvur düşmanı, nasıl Erzurum’da Ruslarla gelen Ermenilerin, bütün Erzurum’da kendi çocuklarını, karısını öldürdükten sonra Türk’ün ocaklarını söndüren Ermenileri mazlum bir millet diye gösteren Avrupa’ya öfkesini bilirdim. Tıktım, doldurdum.
___
[1] Osmanlı parlamentosu. (Y.N.)
Onu Ayşe’ye gönderdim. Ayşe’nin, Türk’ün zalimlerine isyan etmiş bir kadın olduğunu, İzmir felaketini anlattım. O andan itibaren o, Ayşe’ye ait en küçük bir işin en hevesli bir hizmetkârı oldu. Ertesi sabah beni görmeye tekrar geldiği vakit heyecanımdan ölüyordum. Nefes alır gibi dedi ki:
"Ayşe Hanım’ın evini ilk işgalde İngilizler, Gedikpaşa’da silah aramak bahanesiyle altüst etmişler. Ayşe Hanım oradan gitmiş. Gedikpaşa’da çok Ermeni, Rum esnaf olduğu için derin soruşturma yapamadım. Onunla oturan zerzevatçı Zeynep Kadın var. Yarın öbür gün bir bahaneyle kadını bulup konuşacağım; bir ipucu elde ederim, merak etmeyiniz.”
Gerçekten çok sürmedi. Ahmet Ağa bayramlık bir yüzle bana geldi. Setresinin altından bir demet kâğıt çıkardı. Dedi ki:
“Bu mektupları okuyunuz. Ayşe Hanım yerini saklıyormuş. Yalnız Zeynep’e, siz kendisini aradığınız zaman verilmek üzere bu mektupları bırakmış. Zeynep gelmiş, sizi burada aramış, hasta diye kapıdan çevirmişler.”
Aceleyle atıldığım bu mektupların birincisi mektup kâğıdına, diğerleri sarı öğrenci defterinden koparılmış kâğıtlara yazılmıştı. Bunlar Ayşe’den geriye kalan evrakın çok değerli parçalarıdır. Bunları defterime aldıktan sonra hepsini gözümün önünde neferime yaktıracağım. Ta ki Gökçepınar’da yatanın yazılarına benden sonra hiçbir insan gözü bakmasın.
Ayşe’nin mektuplarından
18 Mart, Gedikpaşa Kardeşim Peyami,
Sana iki gündür ne oldu bilmiyorum. Önce seni çok merak ettim. Fakat şimdi halamın evden çıkarmadığına inanıyo-
rum. Sen de İstanbul çocuğu, tabii annenin sözünden çıkmazsın değil mi! Bununla birlikte bu olağanüstü şeyler olduğu günlerde senin beni aramamanı biraz acayip ve doğallıktan uzak buluyorum.
İstanbul iki gündür zavallı İzmir gibi. 16 Mart, Salı sabahı İstanbul garip bir hisle uyandı. Sokaklarda sürekli ayak sesleri, telaş, gidiş geliş var fakat kimse konuşmuyor. İstanbul'un bu kadar sustuğunu bir de miting günü görmüştüm. Fakat o gün havada korku yoktu. Salı günü öyle tutulmaz, lanetli bir korku hissi vardı ki... Saat dokuzda Zeynep geldi. Gece yarısı işgal başlamış olduğunu, sabahleyin İngilizlerin kafile kafile insanları gözetim altında yürüterek zırhlılarına taşıdıklarını, Hilal-i Ahmer'i [34] basıp hayli zarar verdiklerini ve Nuruosmaniye’de göz doktoru Esat Paşayı aşağılayarak hatta gecelikle götürdüklerini, hafif de yaralı olduğunu söyledi. Sokaklarda alay alay İngiliz askeri dolaşıyordu. Başımı örttüm, Zeynep’le birlikte ne olduğunu anlamak için sokağa çıktım. Harbiye Nezareti'nin meydanında üniformalarıyla büyük küçük rütbeli bütün nezaret subayları ayakta duruyorlar. Bağımsızlığımızın bir tür simgesi olan Harbiye Nezareti kapısından İngiliz denizcileri giriyordu. Ne utanç, ne küçülme dolu gün. Ayakta bekleyen bu subaylar bir gün mutlak bu küçülme ve aşağılanmanın hesabını sormalıdırlar. Çünkü şimdiye kadar daha küçük şeyler için kaç defa dövüştülerdi.
Bunların arasında tanıdığım var mı, diye bakındım. Uzaktan Haşmet Bey’i görür gibi oldum fakat kalabalığa girmek olanaksızdı. Arkadan, Darülfünunun önünden geçtim. Direklerarası’na doğru sokaklarda küçük kan izleri vardı. Bir hamala sordum. Gözleri kan içinde, bıyıklarının telleri ayağa kalkmış, etrafına bakınıyordu. Onuncu Fırka’da nöbet bekleyen neferleri İngilizler sürgülemişler, içeriye girmiş, yatakta uyuyan mı-
___
[1] Kızılay. (Y.N.)
zıkalı neferleri de birer birer yatakta vurmuşlar.' Kapıda nöbetçi, İngilizlere "yasak” demiş. Yalnızca nöbet beklediği yerden sağken düşman geçirilmez olduğunu her Türk askeri gibi o da biliyormuş. Ben oradayken tahta tabutlar içinde İstanbul'un ilk bağımsızlık şehitlerini gömmeye götürüyorlardı. Yere yatıp kan izlerini öpmek istedim. Öyle ulu ve güzel bir şeydi ki... O gün Yusufpaşa'daki ders verdiğim eve kadar gittim. Sokaklar perişandı. Birçok evlerden İngiliz neferleri girip çıkıyorlardı. Benim ders verdiğim eve bitişik bir evin kapısının üstü delik deşik. Evde yalnız kadın olduğu için kapıyı açmaya korkmuşlar, muharebe oluyor gibi hücumla, ateşle içeri girmişler. Evde beş-altı yalnız genç kız varmış, feci şeyler olmuş. İstanbul da zavallı İzmir’in akıbetine benziyor. Minarelerde mitralyözler 2 var. Sokak içlerinde boşalttırmak istedikleri eski İstanbul evlerinde kadın çığlıkları duydum. Dinledim, korkudan çok isyanla haykırıyorlardı.
O gece Zeynep’le sabaha kadar oturduk. Zavallı kadın hep Anadolu’daki paşanın gelip İstanbul'u kurtaracağını söylüyordu. Kim bilir, belki... Sabahleyin sokak, İngiliz üniformalı askerlerle doldu. Karşıdaki eski türbenin içinde ve harap tekkede, sokakların kaldırımları altında bomba arıyorlardı. İngiliz azametinin görkemli silahlarının, donanmasının korktuğu bu silahsız ve yenilmiş Türk milleti ne korkunç ve büyük milletmiş!
Sonunda bizim eve de geldiler. Çarşaflandım, kapıyı açtım. Bir Ermeni tercüman, bir küme İngiliz askerine tercümanlık ediyor. Ağzı kulaklarına kadar açık, öyle muzaffer sırıtıyor ki, zavallı uşak Ermeni’yi, hatta bize isyan ederken severdim fakat İngiliz'e uşaklık ederken küçük bir şey!
“İngiliz askeri evinizi istiyor, hemen çıkmalısınız," dedi. Benden korku ve isyan bekledi. Taş gibiydim. Kapıyı açtım, bir
___
1.16 Mart 1920’de, İngiliz işgal kuvvetleri Şehzadebaşı’ndaki 10. Kafkas Tümeni’ne bağlı karakolu basarak beş askeri katletmişti. (Y.N.)
2. Makineli tüfek. (Y.N.)
şey söylemeden yukarı çıktım, bir bohça yaptım, çıktım, yürüdüm. Kendilerinden daha kibirli olana katlanamayan İngiliz subayları bilmem utandı mı? Biri arkamdan yürüdü. Bozuk bir Fransızcayla daha bazı eşya almama izin vereceklerini söyledi, cevap vermedim. Tercüman haykırıyordu:
“Dil bilmez, cahil karı gitsin, nezakete alışık değildir.” Allahım! İngiliz kadınına hakaret etti diye Hintliyi, İngilizler dört ayak hayvan gibi yerde yürütmüşlerdi. Türk kadınının ululuğunu çekemeyenlere, yerde sürdürenlere karşı ordumuz aynı tutkuyla ceza vermeyi istemeyecek mi? Kadınına hakareti, bayrağına hakaret gibi düşünmüyor mu?
Evden çıkınca Gedikpaşa’nın küçük sokaklarına saparak tramvay caddesine çıktım. Küçük bir evin kapısında atılmış bir beşik, kapının yanında çarşafıyla çocuğu kucağında ayakta duran bir genç kadın vardı. Bilir misin? Bu küçük evden sana çok bahsetmiştim. Bu evde geç zaman ut sesleri, bazen bir beşik gıcırtısıyla ninni duyardım. Burada genç bir çift oturuyordu. Kadının yanına gittim, konuştum. Yukarıda İngilizce şarkı söylüyorlardı. Bana kocasının genç bir subay olduğunu, çete yazılıp gittiğini, kendisinin yalnız olduğunu söyledi. Üsküdar'da bir amcası varmış. Kadına yardım ettim; bir araba buldum, çocuğunun ufak tefek eşyasını topladım; daima ağlıyordu. Çocuk şişman, kırmızı yanaklı bir oğlan, gözleri simsiyah. Böyle iki siyah çocuk gözünün alnında patlayan bir kurşunla nasıl donduğunu hatırladım. Kadını İhsaniye’ye kadar götürdüm. Vapurda el ele oturduk. Boğaziçi’nden İstanbul’a çevrilen toplara baktık. Geç vapurla dönecek, size gelecektim. Halamın hiddetine, aşağılamasına dayanmaya karar verdim. Çünkü hepten sokakta kalmıştım. Doğancılar Meydanı'ndan inerken Teğmen Seyfi’yi gördüm. Arkasında düşük sivil bir esvap vardı. Koştu, yanıma geldi, bohçayı elimden aldı. Gözleri ateş gibi bakıyordu.
"Biz İzmir’i almaya size yemin ettikti, bakın İstanbul’u bile kaybediyoruz,” dedi.
“Borcunuzu birden ödersiniz,” dedim. Sonra konuştum.
Dün üniformasıyla bana gelirken sokaklarda Ermeni, Rum çocukları büyüklü küçüklü hücum etmişler, taşlamışlar. Bugün yine İstanbul'a geçecek, bana gelecekmiş. Evi de sapa bir yerde. Beni oraya götürmeyi ve orada karar vermemizi düşünmüş, birçok arkadaşlar geliyor ve Anadolu'ya geçilen yerlerden bir başlangıç da orasıymış. Ne kadar sevindim, bilsen, onunla birlikte gittim. Ben de bizim zavallı millet gibiydim. Tutunacak bir yerim yoktu.
Halam, darılma ama, bizim padişaha benziyor. İngiliz'e uşak olmayan herkesten vazgeçmiştir.
Mezarlıklara yakın bir yer. Siyah servilerin gölgesinde, sarı, tahta bir eve girdik. Kapının ipini yukarıdan makarayla bir el çekti. Toprak bir avlu, tıkır tıkır üzerinden yürünen uzanmış bir tahta. İki odalı, bir sofalı bir ev. Sahibinin, ağzı sakızlı, yüreği elmas gibi parlak, fedakâr bir genç karısı, başörtüsü temiz, iyi bir anası var. Dün geceyi nineyle birlikte Seyfi’nin odasının karşısındaki odada geçirdim, nineye bütün İzmir’in derdini ve benim derdimi anlattım. Öyle derin derin ağladı ki karşıdaki evliyaların, ölülerin hepsinin öfkesini İngilizlerin üzerine çevirmek için sabaha kadar namaz kıldı. Elinde tespih, “Allahım, sen kâfirleri yerle bir eyle,” diye dua ediyordu.
20 Mart
Birinci mektubunu Zeynep'le gönderdim. Sen hâlâ gelmemişsin. Acaba hasta mısın? Seyfi bugün karşıya geçip soruşturacak. Fakat Şişliye gelmeye cesaret edemiyor.
25 Mart
Senin hasta olduğunu öğrendim. Zeynep’i size Seyfi göndermiş, kapıdan koymamışlar, çok hastaymışsın. Ne fena günler... Fakat dedikleri gibi hepten kendini bilmiyorsan senin için iyi günler demek. Bu ev bana bir avunma yeri. Geceleri Seyfi’nin arkadaşları öteden beriden geliyorlar, haber getiriyorlar. Sokaklar General Wilson’un “ölüm” tehdidiyle doluy-
muş, karşımızda mezarlığa bitişik kocaman eski bir ev var. Yarısı mezarlık bahçesinde. Gündüz arkasında gecelik entarisi, üstünde kolsuz haydari 1 bir aba, saçı başı karışık bir adam sebze suluyor Gece yarısı pencereden bakıyordum. Karşıki kapalı harap evin kapısında birkaç gölge gördüm. Hafif hafif kapıyı vuruyorlardı. Yukarıki cumbadan perişan başıyla gündüz çalışan adam baktı, seslendi. Aralarında bir parola geçti. Kapının ipi çekildi. Gölgeler karanlığa daldılar. Seyfi’yle konuştum. Her gece hemen aynı şey oluyormuş. Buradan Anadolu'ya kaçıyorlarmış. Dün akşam Haşmet Bey'in gelip geçmesi söz konusuymuş. Pencerede oturdum, bekledim. Yine birkaç gölge geldi geçti. Fakat Haşmet Bey’e benzeyen yoktu. Seyfi'den haber aldım, henüz geçmemiş. Bu sokak artık tehlikeli olmaya başladı. Arada bir köşede yabancı bir polis başı görünüyor. Seyfi de kaçmak istiyor. Yalnız sen de belki kaçmak istersin diye ben bekliyorum. Senin hastalığın ne kadar uzun sürdü!
1 Nisan
Seyfi’yle ve diğer üç kaçacak genç subayla dün akşam konuyu tartıştık. Bursa vapuruyla gidiş serbest olduğunu söylediler. Ah, senden bir haber alsam... Yalnız son günlerde düşündüm; yavaş yavaş seni bu işe sürüklemenin ne derece doğru olduğunu kestiremiyorum. Seyfi beni Adapazarı dolaylarında dolaşan ihsanın yanına bırakır. Cemal de İzmir’den Adapazarı'na gelmiş diyorlar. Herhalde ben Anadolu'ya atılınca bir şey yaparım.
Ayşe’nin mektuplarının bu son kısmı beni altüst etti. Ya Ayşe beni bırakır, Anadolu’da kaybolur giderse? Ona uzun bir mektup yazdım. Beni bırakmaması için köpek gibi yalvardım. Hayatta Cemal ve İhsan’ın yaptıkları şey-
___
1. Dervişlerin giydiği, kolsuz, kısa, aba hırka. (Y.N.)
den, yaşadıkları hayattan ayrı bir şey istemiyordum. Ben de bütünüyle onlarla birlikteydim. Yalnız şimdi hastaydım. Mahpus gibiydim. Bana yerini haber vermesini rica ettim. Evden çıktığım ilk gün kendisine katılacak, gideceği yere gidecektim. Hem ne kadar genç olduğunu, mutlak yanında bir erkek kardeş olmadan kanlı bir sergüzeşte atılması doğru olmayacağını anlattım. Mektubum gitti. İki gün sabırsızlıkla bekledim. Cevap yoktu. Seyfi gelmiş, Zeynep’ten mektubu almış fakat ondan sonra artık uğramamıştı. Kendimi sokak ortasında kalmış bir çocuk gibi çaresiz hissetmeye başladım. Anadolu'dan hayli haberler geliyordu. Gazeteler çok fena şeyler yazıyorlar. Hepsi doğru mu? İhsan gerçekten Adapazarı’nda mı? Nisanın haftasında İstanbul’a kadar arabayla gittim. Ahmet Ağa’yı buldum. Başını salladı. Üsküdar’dan Zeynep’e gelen giden yoktu. Fakat azabın en büyüğünü bir hafta sonra duydum. Ahmet Ağa bana geldi. Yüzü mazlum ve telaşlıydı. Memleketlisi bir polis ona bazı şeyler söylemiş.
Üsküdar’da bir yerde İzmirli bir kadın İstanbul’la Anadolu arasındaki haberleşmeye aracılık ediyor, bildirileri dağıtıyormuş. Kendisi orada burada öğretmenlik yaptığı için kimliği belirlenmiş. Şiddetle aranıyormuş. Ah, bu Ayşe’ydi! Mustafa Paşa [35] Divan-ı Harbi mutlak onu da idama, hiç olmazsa beş-on seneye mahkûm edecekti. Zaten kadınlar mahkûm edilmişti. Belki Ayşe henüz benim iyileşmemi bekleyerek Anadolu’ya geçmedi. Belki bu işi yapıyor. Allahım, onu nerede bulmalı? Mektubunda Seyfi’ye Doğancılar’da rastlamış olduğunu yazıyor. O halde oralardan uzak olmayacak. Fakat Seyfi de aranacağı için, belki sokağa çıkmıyor. Bu kadını ben nasıl bulacaktım?
___
[1] Nemrut Mustafa Paşa. Divanıharp (askeri mahkeme) reisiyken Milli Mücadele’ye destek verenler hakkında verdiği sert hükümlerle tanınır. (Y.N.)
Sırtımda alevden bir gömlek olduğunu en gerçek anlamıyla o günler artık anladım. Her gün Üsküdar’ın o civardaki izbe sokaklarında dolaşıyorum. Loş, üstü çardaklı mahallelerde, mor salkım sarılı çeşme başlarında her siyah çarşaflı kadına beni azarlayıncaya kadar bakıyordum: “İlahi gözün çıksın! Gâvur hafiyesi misin nesin!”
Uzun bir ıstırap haftasının sonunda, geç zaman, ben Üsküdar İskelesi’nden vapura binerken lambaların ışığı altında Seyfi’nin başında siyah bir kalpak, aceleyle çıktığını gördüm. Fırtınada boğulan bir insanın can simidine sarılışı gibi Seyfi’nin yakasından yakaladım. Birlikte tekrar Üsküdar’a döndüm.
“Öyle yakamı tutma, dikkati çekeceksin,” diyordu.
Fakat bence hiçbir önemi yoktu. Ayşe’nin sürekli kaçan eteğinin ucu elimdeydi; artık bırakamazdım. Meydanda ikimiz de biraz sakinleştik. Bir çekçek arabasına 1 bindik. Bizim Seyfi’nin evine gittik. Seyfi izlendiğinden ve Ayşe de tanındığından artık İstanbul’a, Zeynep’e gidemiyormuş.
Ayşe’yi yer minderi üstünde diz çökmüş, Seyfi’nin annesine kahve pişirir buldum. Elini, ötekiler gibi ben de yaşlar boşanarak öptüm. Ninenin de elini öptüğüm zaman ihtiyar kadınla karşılıklı ağlamıştık. Ayşe’nin yüzü incelmiş, gözleri büyümüştü. O hiç ağlamıyor, o çevredeki insanların en sakin ve en güçlüsü görünüyordu. Artık yapılacak tek şey, elden geldiğince çabuk oradan kaçıp gitmekti. Planımız da şu oldu: Köylülerden bir öküz arabası satın alınacak ve esvap tedarik edilecek; Seyfi ve ben, iki köylü, Ayşe de arkasında siyah yeldirme, öküzleri sürecek, Adapazarı’na geçecektik. Samandıra’dan sonra arkadaşlara, örgüte dayanabilecektik. Bursa yolundan Ayşe’
___
|
|
yi kaçırmak mümkün değildi. Çünkü bütün polislere tarif edilmiş, şiddetle aranıyordu.
20 Kasım
Şimdi onun başına attığı siyah astar köylü yeldirmesinin altında, yine yemeniyle çenesi altından bağlanmış küçük başını düşünüyorum. Zümrüt gözleri bazen iki yaşında çocuk gibi korkaktı. Sonra Seyfi’yle benim titrediğimiz dakikalar, bu yeşil ışıklar harikulade bir alevle yanar, siyah kirpiklerinin arasından en güçlü bir erkek iradesiyle bakardı. Yüzü yanmış, altın gibi tunçlaşmıştı. Dudakları her zamandan daha canlı ve daha kırmızı görünüyordu. Ne güzel bir köylü kadınıydı. Babasının çiftliğinde öküze, sığıra alışık olması ona, yürüyüşünde, hayvanları kullanışında olağanüstü bir güven veriyordu. Yıldızların altında, güneşin altında, bozkır içinde, bazen sürülmüş yeşil tarlaların ortasında durmadan gidiyorduk. Köylerde hep açıkta yatıyorduk. Üstü kömürle örtülmüş iki dolu çuval eşyamız vardı. Ayşe’ye arabanın içine otlarla yatak yapıyor, biz sırayla uyuyor, nöbet bekliyorduk. Bu kadar bela ve korku içinde bütün dünyada bizden mutlu adam olamazdı. Onun küçük yüzünün bazen terlediğini, solduğunu, gözlerinin etrafının simsiyah olduğunu görüyordum. Bazen de bir çocuk gibi kocaman köylü galoşlarını atıyor, berrak sularda, beyaz, uzun ayaklarını yıkıyordu. Kandıra’ da üçümüz de öküzlerin yanında durduk, denize son defa baktık. İzmit Koyu iki tarafın yumuşak, zeytuni yeşillikleri ortasında mavi ve mutlu kıvrılıp beyaz İstanbul’a gidiyordu. Bunu gözlerimizle izlerken Seyfi ve ben ağladık. Onun gözleri kuru ve ateşliydi. Ben ilk defa bu memleket acıları içinde İzmir’den önce İstanbul’u görüyordum. Gözümüzle küçük, dar denizi selamladık, öptük, ayrıldık. Bundan sonra İstanbul hasretinin karşısına iki yeşil parlak
ışık koydum. Artık ateşten gömlek arkamda, ateşten kamçı Ayşe’nin elinde, onun götürdüğü yola gidiyordum. Deniz son beyaz nazlı köpüğüyle kıvrılıp giderken son defa olarak iki siyah kadın gözü düşündüm. Bunlar donuk, bunlar ihtiyar, bunlar yaşlıydı ve bana beddua ediyorlardı.
“Dilerim Allah’tan, için yanmaktan kurtulmasın, dilerim Allah’tan, ömrün açlıktan, hasretten başka bir şey görmesin!”
|
|
5
İhtilal günleri
21 Kasım
Geçtiğimiz köylerde hep daha evvel geçenlerin hikâyelerini dinledik, izlerine bastık. Bir alay isyanla, acılıkla dolu İstanbul sığınmacısı kadın erkek buralardan gelip geçmişlerdi. Yollar çok garipti. Bazen bir palaskalı asker, fişek kemerli, başı Laz başlıklı insanlar birer ikişer sırtların üstünde görünüp kayboluyorlardı. Bazen bütün bir İstanbul kafilesi uzaktan gelip geçiyordu. İpten dizginli tahta semerler üzerinde nefer esvaplı subaylar, paltolu siviller görüyorduk. Biz kimseyle konuşmuyorduk. Köylerde ikircikli bir sessizlik vardı. Anadolu’dan isyan haberleri geliyor, İngilizlerin halifesiyle 1 milletin başkaldıran çocuklarının dövüştükleri söyleniyordu. Biz ancak üçüncü gün onlara rastladık ve bu yeni ihtilal örneğini görebildik. Hepsinin boğazından beline kadar fişekleri var, kuşaklarında tabanca ve bıçak asılı. Hepsi ayaklarının altında zemberek varmış gibi yere dokunur dokunmaz ayakları sıçrıyor, tüfeklerini bazen omuzlarında, bazen başlarında sallayarak gidiyorlar. Hepsinin gözleri ateşli fakat geldikleri sınıflar ayrıydı. Bunlar arasında Rumeli dağlarında Bulgar eşkıyasıyla senelerce vuruşmuş,
___
1. Osmanlı padişahı. (Y.N.)
pişmiş; çetelerle, subay üniformasını ihtilal kisvesine çevirmiş İstanbul gençleri vardı. Bunlarla ilk karşılaşma Ayşe’ye zayıf bir yadırgamak duygusu verdi. Sonra çarçabuk alıştı. Bunlarla ilk karşılaştığımızda Ayşe’nin, Binbaşı Cemal’in kardeşi olduğunu, İngilizlerden kaçtığını söylemek zorunda kaldık. O köylü esvabıyla fazla genç, fazla çekiciydi. Fakat onun feci hikâyesini hangisi dinlese gözünde ihtilalin en gerçek ateşi yanıyor, Ayşe, İzmir mücadelesinin kutsal bir simgesi oluyordu. Köylüler bütün bu belirsiz durum ortasında tarlalarında ürkek ördekler gibi çalışıyorlar ve uzak karaltılardan kaçıyorlardı. Sonunda Adapazarı’na bir konak 1 kalmıştı. Kandıra köylerinin birinde asıl bizimkiler, Anadolu hayatımızın arkadaşları göründü.
Sabah horozlar öterken köyden çıkmıştık. Karşıki sarı sırtlar ve eteklerindeki çimenli yeşil tarlalar, kızıl bulutların altında eflatun bir gölge içindeydiler. Dağdan sekiz atlı Karadeniz’in siyah esvaplarıyla doludizgin bize doğru geldiler. Öndeki, başında kalpağıyla genç ve küçük bir subaydı. Önce bizi geçiyorlardı. Sonra durdular:
“Merhaba!”
“Merhaba!”
Ayşe’nin yeşil gözleri gülüyordu. Hepsi etrafını aldılar. Subayın küçük, uzun ve pembe bir yüzü var. Yanaklarında, çenesinde birer çukur, dişleri bembeyaz, en belirgin Trabzon şivesiyle konuşuyordu. İstanbul’dan kaçan iki erkekle bir kadının bu yollardan geçip geçmediğini sordular. Kadının adı Ayşe’ymiş. Ayşe yollarda bir çocuk gibi gençleşen yüzüyle onların kalbine güldü:
“Ayşe benim, arkadaşlar,” dedi.
Onun düzgün şehir şivesi hepsini şaşırttı. Birer birer
___
1. İki menzil arasındaki yol. (Y.N.)
|
|
dindar bir kendinden geçişle yanmış elini öptüler ve başlarına koydular. Bunlar Geyve’de çarpışan İhsan’ın adamlarından küçük bir müfrezeydi. Bizi almaya gelmişlerdi. Şimdi yapılacak ilk iş öküz arabasını bırakmak, üçümüze de birer at ve eşyamıza birer yük hayvanı bulmaktı. Bundan sonra Adapazarı’na kadar süren üç günlük seyahat en canlı günler oldu. Çerkez köyleri etrafında Türk, Çerkez, Rum hatta Ermeni, bir hayli eşkıya halife ordusuna katılmış, bizim kuvvetlerle yer yer vuruşuyorlardı. İki yanı eğimli sırtlarla yükselen bir tür dere içinden geçiyorduk. Ayşe herhangi bir köylü kadını gibi hayvanına oturmuş, Ahmet Rıfkı’nın siyah Laz esvaplı adamları arasında konuşa konuşa gidiyordu. Oldukça derin bir su geçmek üzereydik. Karşıda çalı yığınları ve söğütlerin toplandığı bir tür batak ve sazlık vardı. Hayvanları suya salmadan kulağımın dibinden bir şey vızladı, bir tüfek gümbürtüsü duydum. Göz kırpıp açmaya vakit kalmadan Ahmet Rıfkı’nın arkadaşları hayvanlarından atlamışlar, biraz gerideki küçük kayaların arkasında çarpışma durumu almışlardı. Ayşe’yi Ahmet Rıfkı adeta atından kapmış, yanlarına götürmüştü. Hepimiz yere uzanmış, taşın arkasına sığındık. Onlar dizlerinin üstünde tüfekleri karşıki sazlığa çevrilmiş, bekliyorlardı. Karşıki sazlıkların arkasından bir tüfeğin ucu görünüyordu. Kısık bir ses haykırdı:
“Yere yatın, tüfekleri beriye atın!’’
Ahmet Rıfkı’nın daha yüksek fakat billur gibi genç sesi sövdü:
“Pezevenkler, gelin de alın bakalım!”
Karşıdaki kısık ses bir perde daha yüksek, sövdü. Ahmet Rıfkı’yla aralarında bir sövme düellosu başlamıştı. Sonunda bağırdı:
“Defolun köpekler, derinizi yüzeceğim!”
Gerçekten ateş başladı. Kurşunlar vız vız iki taraftan
uçuyordu. Sövüşme daha yüksekti. Hepsinin arasında Ahmet Rıfkı, “Ayşe Hanım, başını kaldırma ha!” diye bağırıyordu. Sonunda karşı tarafın, sazlar arasında yüzükoyun sıvıştığını görüyorduk. Bunu gören genç çeteler 1 hep birden büyük bir haykırışla koşuyorlardı. Birkaç yaylım ateşten sonra döndüler. Karşıdan bir tek kişi cansız, sazlar arasında kalmıştı, bizim arkadaşlardan birinin bacağından bir kurşun geçti. Ayşe hemen kendi yükünü açtırdı; tentürdiyot, pamuk ve sargı çıkardı. Yarayı sardı. Tekrar hepsinin gözlerinde ibadete benzer bir sevgiyle etrafına toplandılar. Sonra hastayı bindirdik; yavaş yavaş ilerledik. Avlunun yanından geçerken herkes Ayşe’nin yüzüne bakıyordu. Fakat o sararmamıştı bile ve bunu Ahmet Rıfkı Müfrezesi hiç unutmadı. Her köyden geçtiğimiz zaman birkaçı köye gidiyor, cebinde yumurta, peynir ne bulursa Ayşe’ye getiriyorlardı. Sonra hepsi birden tabakasını çıkarıp tütün ikram ediyorlardı. Ayşe hepsine bakıyor, hatırları kalmasın diye gözlerini kapıyor, elini uzatıyor, birini alıyordu.
Ayşe’ye tabakasından tütün verenin yüzü, nişan almış bir adam gururuyla etrafına bakınıyordu. Hepsi çok basit, hepsi iyi çocuklardı. En kanlı olayları en doğal bir şeymiş gibi anlatıyor, en dayanılmaz felaketleri sabırlı ve sağlam genç omuzlarında taşıyorlardı. İsyanlarının felsefesi haklı ve açıktı. Memleketlerine hakları olmayarak, mütareke diye aldatarak birtakım yabancılar sokulmuşlar, soyuyorlardı. Harp malzemesini bulmak ne kadar zor ve uzun olursa olsun, direniş için, karşıdakine zarar vermek için ne yapılmak gerekirse, ne pahasına olursa olsun gülerek yapıyorlardı. Ayşe bunların ruhlarının iyi tarafını herkesten iyi anlamıştı. Onun için İzmir’in dağlarında büyü-
___
1. Çete üyesi. (Y.N.)
|
|
yen serbest ruhu, bağımsızlık askerlerini, oldukları gibi erdemleriyle, hatalarıyla birlikte seviyordu.
Ahmet Rıfkı, bu Anadolu yollarında gördüğüm en güzel, en billur yürekli çocuk. O da genç gözlerini kapayıncaya kadar Ayşe’nin en gerçek İzmir askerlerindendi. Şimdi atları yan yana saatlerce koşarak gittiklerini görüyorum. Onda Ayşe’ye saygıyla, hayranlıkla, korumayla karışık bir ilgi uyanmıştı. Ayşe onu son dakikasına kadar büyük bir kardeş, belki genç bir ana inceliği ve düşkünlüğüyle sevdi.
Adapazarı’na çok geç bir akşam yaklaştık. Adapazarı’nda günle değil saatle değişen bir ihtilal durumu vardı. Adapazarı, Arnavut çetelerinin, Çerkezlerin, Abazaların, Türklerin, her iki tarafın adamlarının, ikide birde isyan eden köylülerin saatten saate dövüştükleri, egemen oldukları, bıraktıkları bir sahne olmuştu.
Ahmet Rıfkı gülerek, “En fenası baltalarıyla gelen köylüler,” diyordu. “Bir balta indi mi kafa tuz buz oluyor. Şimdi daha o kadar azmadılar; iki tarafa da zaman zaman kızıp bir balta sallıyorlar fakat sahiden kızarlarsa berbattır. Bakalım Bolu, Düzce ne olacak? Adapazarı henüz pusuya yatmış, geleni gideni pusuya düşürüyor.”
Geç zaman, Adapazarı’na bir saat kala bir kahveye geldik ve şehre yaya bir arkadaş gönderdik. Burası karanlık, dikdörtgen biçiminde, küf kokulu, altı toprak bir kahvehaneydi. Aydınlık yapmak için çevik, siyah gölgeler odun yığdılar, ocağı parlattılar. Çok yorulmuşlardı; galiba bir köşede aynı şişeden beyaz bir şey içiyorlardı. Ayşe derin gözleriyle ilk defa bunların yaptığını görmemezliğe geliyordu.
Seyfi şikâyet etti, bana, “Direniş bunlarla olmaz. Yalnız orduyla olur,” diyordu.
“Üç jandarma görseler hepsi dağılır.”
Bunu, bunların arasında eskiden askerken İstanbul’ dan kaçmış ve katılmış iri bir Anadolu çavuşu söylüyordu.
Hepsi sarardı ve incinmiş ruhlarıyla baktılar. Ayşe olmasa çavuşun ve Seyfi’nin durumu çok iyi olmazdı sanırım. Fakat ikisinin de öyle bilinçdışı bir söyleyişi vardı ki, bana bunu henüz sahnede görünmeyen Türk ordusunun neferi, subayı söylüyor gibi geldi. Ayşe’nin ağır sesi yükseldi:
“Bunlar ordu değil mi? Bugün bunlara dokunan jandarma İngiliz ve Yunan’dan başka ne olabilir? Bunlar hepsi bağımsızlığın, İzmir’in askeri, hepsi milletin ilk ordusu!"
Ateşin gölgesinde köylü yemenisi altında yeşil gözleri çocuk gibi genç ve canlıydı. Birdenbire siyah gölgeler onun etrafına boyun eğmiş ve minnettar toplandılar. Ah, sevgili ve ateşli İzmir! Seni Ayşe’de mi görüp ateşe gidiyoruz; yoksa Ayşe senin kızın olduğu için mi bizi yeşil İzmir’e kızıl kanlarımızı akıtarak sürüklüyor? Yine özenle yan peykelerin üstüne Ayşe’nin battaniyesini yaydık. Yine özenle önüne haşlanmış yumurtasını, peynirini koyduk. O bağdaş kurmuş, bir çocuk ciddiyetiyle yiyor, toprağın üstünde siyahlı gölgeler çepçevre karşısında oturuyorlar. Ahmet Rıfkı küçük bir iskemleye onun önüne oturmuş, arada bir başını kaldırıp arkasına bakıyor ve konuşuyor. Ayşe hiç o eski, sessiz ıstırap heykeli değil. O kadar alevle, gençlikle, dünyaya sığmayan bir kudretle yaşıyor ki... Alevlerin en parlak bir dakikasındaydı. Sekiz maden tabakayı, sekiz siyah kol ona uzatmış bekliyor, Ahmet Rıfkı başını peykeye dayamış, pembe yüzünün üç küçük çukuruyla tebessüm ediyor.
Kapı açıldı, bir mahmuz şıkırtısı var, başımızı hep birden çevirdik, gelen de, gördüğü tablo karşısında, elinde kamçısı, durmuş bize bakıyor. İhsan, genç binbaşı, iki süvarisiyle toz içinde yanmış, yavuzlaşmış, nazik yüzü tamamen gerçeğin, korkunç direnişin tunç kalıbını almış.
“İhsan Bey, İhsan Bey!”
Bütün siyah gölgeler pire gibi sıçradılar, o heyecan içinde atıldı. Ayşe'nin iki yanmış elini birer birer, rıhtımda gördüğüm o dinî tören huşusuyla öptü, başına koydu. Sonra küçük bir tartışmanın ardından, Adapazarı’na sokulmadan Ayşe’yi Doğançay’a yakın hazırlanmış bir eve götürmeye karar verdik. İhsan’ın kuvvetlerinin yanında şimdilik Ayşe, hastabakıcı sıfatıyla kalacaktı. Köyde üç- beş yataklı bir de hastane hazırlamışlardı.
Adapazarı’na uğramadan Ayşe’yi koruma altına alıp götürmek var. İhsan, Ayşe’yle benim sıradan birer yolcu gibi bu kıyafetimizle geçip gitmemizi uygun buldu. Ahmet Rıfkı ve sekiz arkadaşı Ayşe’yi kendileri geçirmek ve gerekirse dövüşmek istiyorlardı. Genç yüzü tebessüm içinde, “Bu sefer hepimiz yaralanırız İhsan Bey, Hemşire Ayşe yaramızı saracak,” diyordu.
İhsan’ın yüzü karardı ve Ayşe’ye baktı. O da kesinlikle kalabalıkla, İhsan’ın, Ahmet Rıfkı’nın kuvvetleriyle birlikte geçmek istiyordu. İhsan’ın, Ahmet Rıfkı’ya ve sekiz arkadaşına bakışından anladım ki, Ayşe orada olmasa emirlerine uyulması konusunda hiç şakası olmayan bir önderdir. Fakat sesini çıkarmadı, bana, “Sen Peyami, bir ağabey olarak son sözünü söyle,” dedi.
O zaman Ayşe döndü. Sürekli tazelenen alevlerin yoğun isini, kahvenin karanlık derinliğine sindiren meşalenin ışığında, kaşlarının arasında derin ve çatkın bir çizgiyle baktı. O iki zümrüt göz simsiyahtı. Gerçek kadınla ilkel yaratılışlar arasında çok sıkı bir bağ var. Bunlar, öğrenimleri ne olursa olsun kuvvetin, heyecanın ve dünyanın çocuğudurlar.
“Ben sizin kuvvetlerin hastabakıcısı değil miyim? Tehlikeli yerlerde sizinle birlikte olmam gerekmiyor mu? Siz hemen hareket saatinizi kararlaştırınız.”
Karanlıktan yararlanarak yürüyüşe geçmeye, Adapazarı’nı arkada bırakmaya karar verdiler. Meşaleleri çıkar-
madan, sessiz hayvanlara bindik. Ayşe artık benim elimden çıkıyordu. O, Ahmet Rıfkı’nın ve İhsan’ın korumasına geçmişti. İki yüz adım önde iki atlı tehlike sezerlerse ateş etmek üzere gidiyorlar. Ayşe, Ahmet Rıfkı ile Seyfi’nin arasında ben İhsanla onların arkasındayım. Adapazarı’nın batak çayırlarını, oraya buraya serpilmiş münasebetsiz söğütlerini ne iyi hatırlıyorum. Fakat bunların hepsinden fazla İhsan’ı, yanımda, kalbini karanlıkta o kadar şiddetle hissettiğim zavallı İhsan’ı hatırlıyorum. Öyle derin bir ıstırap kasırgası içinde, öyle boyun eğmiş bir esir olarak sesini çıkarmamayı kafasına koymuş bir adam ki... O önündeki iki gölgeye karanlığı delen gözleriyle bakıyor, arada hafif bir sesle konuşan Ahmet Rıfkı’nın atına Ayşe eğilip bir şey söylediğini gördüğü zaman ceketinin karanlıkta kabardığını görecek kadar kalbi attığını hissediyorum.
Ne kadar zaman karanlıkta, nemde sessiz ve kemiklerimiz titreyerek gittik. Her su geçtiğimiz zaman İhsan atını sürüyor, Ayşe’nin hayvanını yedeğe alıyor, karanlığa taş atılmış, karanlık etrafa sıçrıyor gibi, atların suda çıkardığı şıpırtıyı duyuyorum.
İlk ışıklar karanlığı dağıtmaya ve önümüzde şekiller seçilmeye başladığı zaman, İhsan da ben de en evvel dilber köylünün siyah yeldirmesini, pembe yemenisini gördük. Ayaklarını sallayarak hayvanının üstünde sessizce gidiyor, sabahı seyrediyordu. Hafif bir boğaza benzeyen iki tarafı ağaçlıklı bir yoldan gidiyorduk. İhsan’ın yüzü kansız ve açılıydı. Bana yavaşça dedi ki:
“Ayşe Hanım bana korku nedir öğretti, bu boğaz hayli uğursuz bir boğazdır. Çok dikkat gerekli.”
Sonra emir verdi. Ahmet Rıfkı önde, kendi arkada ve bütün kuvvet Ayşe’nin hayvanının etrafındaydı. Herhalde pusudan atılabilecek kurşunlar Ayşe’ye değmeden etrafındaki siyah gölgelere dokunacaktı.
Öğleüstü köye yaklaştık. Önü ağaçlıklı, yolları tozlu bir köydü. Birkaç kadın köyün girişlerinde durdular. Elleriyle gözlerini siper ederek bize baktılar. Biz hayli uzaktık, birdenbire geriye koşmaya başladılar. Ne oldu bilmiyorum, köyde birdenbire bir panik havası esti, evlerden çocuklar, kadınlar fırlıyor, uçuyor, koşuyor; kazlar, tavuklar kanatlarını çırparak kaçışıyor, bağrışıyor; köpekler, bu çocuk, kadın girdabı köyün etrafında korkunç bir hızla dönüyordu. İhsan dörtnal gitti, haykırdı:
“Binbaşı İhsan Kuvvetleri, korkmayın!”
Şimdi köy halkı yeldirmeleri uçarak İhsan’a doğru koşuyorlar. Yalınayak genç kızlar atının dizginini yakalamış, kimi mahmuzuna dayanmış, yüzlerini ona güvenle, sevgiyle çevirmişler, tehlikesiz ve dost, hepsi bir ağızdan konuşuyor. Yalnız “panik”in bittiğini anlamayan iki şaşkın tavuk hâlâ kanatlarını çırparak toz kaldırıyorlar. İhsan hayvanından atladı, hayvanı yürüyor, arkasında genç, ihtiyar, kadın, çocuk geliyor. Onun adamlarından bir-ikisi zaten siyah yeldirmeler arasına dalmaya gitti; o köyün adamlarından olacaklar. Köy bizim kuvveti benimsemiş, kendisinin saymış olacak, yalnız yabancı bir kuvvet sanarak zihinleri perişan olmuş; çünkü halife kuvvetlerinin eline düşse köy herhalde yerle bir olacak.
İhsan’ın dirseğinden ayrılmayan genç, kırmızı şalvarlı, uzun başörtülü, derin yeşil gözlü bir köylü kızı var ki dikkatimi çekiyor. Bütün köy kadınları Ayşe’nin etrafını aldıkları, onun boynuna sarıldıkları zaman o, İhsan’ın atını tutan çocuğun yanında dalgın dalgın duruyor. İhsan bağırıyor:
“Kezban, sen neden orada duruyorsun? Gel, Hemşire Ayşe’nin elini öp!”
O İhsan’ın sesiyle hemen geliyor, Ayşe’nin gözünden bu sahne kaçtı mı bilmiyorum; o da sakin fakat köylü kadınların gösterdiği sevgiden etkilenmiş görünüyor,
herhalde Kezban’ın iki kırmızı hışır 1 yanaklarından bir büyük kardeş gibi öptüğünü gördüm.
23 Kasım
Bugün dışarıda korkunç bir soğuk var, var olmayan ayaklarım donuyor gibi, parmaklarımın ucu bir türlü ısınmıyor; Salim’e ellerimi, kollarımı ovduruyorum. Taşların üstünde silinmiş yerler donmuş, o kadar sıcaklığa ve yakın bir insana özlemim var ki... Son notlarımı okumaya çalıştım. Önce bir şey anlamadım fakat yavaş yavaş içimde ılık bir hatıra uyandı. Doğançay’daki Sarılar köyünü düşünüyorum. Yanından berrak sular geçen tozlu yolları, önünde yeşil söğütlerin arkasında hastane yapılan beyaz sıvalı küçük teraslı evi hatırlıyorum. Ne sıcak ve ne heyecanlı günlerdi. İhtilalin, kanın, acının ortasında bana hep o ev, terasında sabahları kolları sıvalı, beyaz gömlekli, siyah başörtülü kadınla güldü. Her sabah Ayşe’nin yaşadığı bu eve giderdim. Seyfi, İhsan’ın kuvvetlerine katılmıştı. Biz Ahmet Rıfkı’nın adamlarıyla köyde oturuyorduk. Evin etrafında kırmızı şalvarlı, rengi belirsiz uzun yazma örtüsüyle her vakit Kezban’ı görüyorum. Orada ağaçların arkasında gözü dalar beklerdi. Ben kimi beklediğini biliyorum. Fakat beyaz gömlekli kadın da biliyor mu? Oraya herhangi saat İhsan’ın gelmesinin olasılığı vardır. Fakat bunu Ayşe’den iyi Kezban biliyor. Ayşe kolları sıvalı girer çıkar, ağaçlar arasından gelip giden beli fişekli, arkaları tüfekli dolaşanlara ya ilaç ya da akıl vermekle meşguldür. Artık her şeylerini gelip ona soruyorlar, dertlerini ona anlatıyorlar. Bunlar arasında Ahmet Rıfkı mutlaka her akşamüstü atını söğütlere bağlar, ona gelir. Neşeli, genç sesiyle haykırır:
___
1. Olmamış meyve. (Y.N.)
|
|
“Hemşire Ayşe!”
Ayşe terasta, tahtadan iskemlesinde gözleri yeşilliklerde dinlenir. Bazen siyah atının üstünde İhsan’ın gölgesi ağaçlar arasından uçar, terasın altına gölge gibi yapışık duran Kezban bunu hepimizden önce görür.
“İhsan Bey geliyor...”
İhsan girerken hep heyecanlı ve gözleri terastadır. Bununla birlikte kapıdaki yeşil genç gözlere de bakar:
“Nasılsın Kezban? Senin yeni buzağı nasıl gidiyor bakayım?”
Ve her zaman Letafet Apartımanı’nda 1 İngilizlerin öldürdüğü bir çavuşun kızı olan öksüz Kezban hakkında bize bilgi verir. Zavallı İhsan, mutlu olduğu kadar acılı, ateşten gömlek taşıyanlar sıcağın ısıttığı kadar yaktığını da bilirler. Burada Ayşe’yle en çok meşgul Ahmet Rıfkı, İhsan’la en çok meşgul Kezban’dır. Mutlaka İhsan’a biraz taze süt, yoğurt ya da koynunda, başörtüsünün ucunda yemiş getirir ve yedirmek için ısrar eder. Zavallı çocuğun içi içine sığmaz; İhsan’ın gideceği âna kadar, kendisinin “allahaısmarladık” diyeceği dakikaya kadar hastanenin etrafında hayal gibi dolaşır. Hep İhsan, Ayşe’ye Kezban’ı alıp hastanede yetiştirmesini tavsiye ediyor, Ayşe de her zaman belirsiz bir cevap veriyor. Ben Kezban’ın Ayşe’ye yanaşmadığını, soğuk hatta hırçın karşılık verdiğini, ona karşı adeta öfkeyle dolu olduğunu biliyorum. Bunu Ayşe de biliyor fakat bildiğini belli etmiyor. Diğer taraftan İhsan’ın, Ahmet Rıfkı’ya karşı artan ve katılaşan bir kini var. Onun sebebini de yalnız ben anlıyorum. Ahmet Rıfkı bunu anlamıyor; o kadar iyi, o kadar berrak bir ruhu var ki... Köylüler onun cinnet derecesine varan namusluluğundan, fedakârlığından bahsederler, bütün sıkıntısına
___
1.15 Mart 1918’de işgal kuvvetleri, Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nda sekiz kişiyi öldürmüştü. (Y.N.)
rağmen, kendisi için para vermeden köylüden bir şey almamıştır. Zavallının parası da hiçbir zaman yoktur.
Günler gittikçe artan bir ihtilal havasıyla ilerliyor. Köyün yakınlarına kadar gelen ihtilal ve karşı ihtilalin boğuşmasını duyuyoruz. Ahmet Rıfkı bazı günler, hatta geceleri bile köye gelemiyor. İhsan yalnız çavuşuyla Ayşe’nin hatırını sorduruyor. Hastaneye beş tane yaralı geldi. Ben de bazen Ayşe’ye yardım ediyorum.
Ayşe bütün işlerine rağmen İhsan’ı ve Ahmet Rıfkı’yı şiddetle merak ediyor ve sonunda zihnime çivi gibi saplanmış olan gün geliyor.
Yine bir akşam, ben söğütlerin arasından gelen İhsan’a doğru gidiyordum. O hayvanını adamlarına vermiş bize geliyor. Yüzü çok ciddi fakat sakin, gözleri Ayşe’yi hasretle, düşkün bir özlemle arıyor. Orada birkaç gündür kendisini bekleye bekleye yanakları solan Kezban’a bile bugün selam vermiyor.
‘Ayşe Hanım, beni affediniz, sizi ziyaret edemedim. Çok işlerim var ve sizi de Eskişehir’e göndermeyi düşünüyoruz.”
“Niçin? Beni tehlike var diye mi gönderiyorsunuz?”
“Cemal Eskişehir’de...”
Ayşe cümlenin arkasını dinlemeden terastan indi ve söğütlere doğru koştu. Orada Ahmet Rıfkı’nın adamlarından biriyle konuşuyor, sonra İhsan’ın adamlarının gezdirdiği ata atlıyor, gelen adamla hızla gidiyorlar. İhsanla ben nasıl koştuk ve nasıl yetiştik? O bir şey söylemiyor, kaşları çatık, dudakları kısık:
“Ne var Ayşe Hanım?”
Yanında giden adam bir tür kuru hıçkırıkla cevap veriyor:
“Bizim kaptan vuruldu.”
İhsan’ın kalbinin kininden hemen pişman olduğunu, belki de Ayşe’yi yüzünde bu acıyla koşturan felaketi
kıskandığını hissediyorum ve hepimiz durmaksızın uçarak gidiyoruz.
Sonunda onu tozlu yol üstünde bir ağacın altında uzanmış bulduk. Çenesini, yanaklarının çukurlarıyla hâlâ genç yüzü mütebessim, kalbini delen bir kurşunla yatıyor. Hepimiz ona koşuyoruz. En evvel Ayşe yetişiyor, bir çocuk gibi onu kaldırıyor:
“Rıfkı Bey, Rıfkı Bey!”
Göğsünü çözüyor, açıyor. Allahım, o manzarayı hiç unutmayacağım. Ceketinin altında gömlek yok, ucu yırtık bir yün kuşak pantolonunu tutuyor. Beyaz ince vücudu solundaki kırmızı ölüm yarasıyla nasıl garip görünüyor...
Ona söğüt dallarından bir sedye yaptık. Onu Ayşe’yle birlikte büyük bir dikkatle söğüt dallarının üstüne yatırdık, yanında hepimiz ağlayarak yürüyoruz.
Bütün gece terasta yatan ölünün etrafında Ayşe dolaştı. Artık kuvvetlerimiz o sırada yardım almadan uzun süre kalamazdı. İhsan, Ayşe’yle beni hemen götürmeye karar verdi. Ayşe ayaklanmış ve kararlıydı. Ahmet Rıfkı’yı gömmeden gitmeyeceğini söyledi. İhsan, Ahmet Rıfkı’nın adamları ve kendi iki süvarisiyle bir baskın olasılığına karşı sabaha kadar nöbet bekledi. Sabahleyin köyün imamıyla küçük cemaat onu mezarlığa götürürken Ayşe söğütlerin altında bir çocuk gibi hıçkırıyordu. Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında ne kadar sevgili bıraktık geçtik...
Mezarlıktan döndüğümüz zaman hareket hazırlığı yaptık. Hastalar doktora bırakılıyor, fazla arabayla arkamızdan hemen taşınmaları için emir veriliyordu.
Ayşe gözleri ağlamaktan kırmızı ve şiş olarak köyden hareket etti. Bütün köyde bir telaş ve korku vardı. Ayşe’nin boynuna kadınlar tekrar sarıldılar ve ağladılar. Ayşe’ye bir yaylı [36] bulmuş, içini hazırlamıştık. Nihayet veda-
___
[1] Atla çekilen bir tür binek arabası. (Y.N.)
lar bitti, söğütleri bıraktık. Tozlu ve uzun yolda oldukça ilerledik. İhsan da, ben de Ayşe’nin kederi dağılmayan yüzüyle ilgiliydik; ikide birde ikimiz de eğiliyor, umutsuzluk içinde, başı önünde giden kapanık gözlü yüze endişeyle bakıyorduk. İhsan, Ayşe’nin yüzünden başka her şeyi, hatta zavallı genç ölüyü, hatta ihtilalin çok belirsiz ve karışık tehlikesini unutmuş gibiydi. Bilmiyorum ne kadar gittik. Arkadan ince bir kadın sesi haykırdı.
Döndük, yalınayak genç bir köylü kız, ağlayarak, ellerini sallayarak bize doğru koşuyordu. Ben hemen anladım fakat İhsan ancak çocuk yanımıza geldiği zaman, hatta kendi atının başını yakaladığı zaman anladı.
“Babamı gâvurlar öldürdüler, anam yok, dedem yok, beni nerelere bırakıyorsunuz!” diyor ve durmadan ağlıyordu. İhsan biraz incelikle fakat çok canı sıkılmış bir tavırla Kezban’ı geri çevirmek için kandırmaya çalışıyordu. İlk defa o gün, Ayşe bizi gördü ve ilgili gözlerle bu sahneyi izledi. Kezban inanmıyordu.
“Gitmicam, gitmicam! Tüfeng atamam mı, elin şehrinden karılar gelir de ben gelip bir iş tutamam mı!” diyordu.
Gerçekten, yeşil gözleri öyle genç bir tutkuyla tutuşuyordu ki, bu küçük yaratığın herhangi bir ihtilalci gibi dövüşebileceğine inanıyordum. İhsan onu sonra gelip alacaklarını, şimdi dönmesini öğütledikçe o coşuyor ve haykırıyordu:
“Amanın anam, içim yanıyo, ben galaman, ben galaman.”
Ayşe bu genç acıdan etkilenmiş miydi, bilmiyorum; arabadan atladı geldi, başını okşamak, yatıştırmak istedi. Kezban’ın gözlerindeki ateş bütün bütün tutuştu; onu nefretle, şiddetle itti. Şimdi Ayşe arabadan inince yere atlayan İhsan’ın kolunu yakalamış, gözleri gözlerinde yalvarıyordu:
“Beni de al, sen nereye varırsan ben de varırım. Her işini idem, guzum, guzum, ben bu şehir garısı gibi hastaya da baharım...” diye başlayan uzun nutkunda İhsan’ın eğilmeyen soğuk inadıyla birdenbire umutsuz, tozlara çömeldi. Başı ellerinde sarsıla sarsıla ağlıyordu, herkes garip bir sarsıntıyla zavallı çocuğa bakıyor ve ne diyeceğini bilmiyorlardı. Hatta gençlerden biri, “Birlikte alsak olmaz mı efendim,” diyecek oldu. O zaman İhsan en ağır, en dürüst sesiyle birdenbire emreden, hükmeden bir önder, bir erkek oldu:
“Bana akıl öğretmeyiniz, bu çocuğu bu halde nereye götürürsünüz? Sen de, Kezban, kalk bakayım, haydi kalk, şimdi yürü, geri dön, ben yapacağımı bilirim.”
Kezban, İhsan’ın sesiyle kalktı, yaşlı gözleriyle ona sinmiş bir çocuk gibi baktı. Önce bir şey söylemek istiyordu; sonra karşısında hâlâ sert ve buyurgan duran erkek bakışları altında eridi. Sesi ve kalbi kırılmış fakat hâlâ ağlayarak döndü, köyün yolunu tuttu.
İhsan, “Herkes hayvana!” diye emir verdikten sonra elini uzattı, Ayşe’yi arabaya bindirdi. Arabanın basamağının başında bir an durduklarını, birbirlerinin gözlerine baktıklarını sanıyorum. Kezban’ın yaşları bana da çok dokunmuştu; tozlu yolda yalnız metruk, kalbi kırılmış dönen çocuğun acısı bana da bulaşmıştı.
Ayşe’nin biraz acı olduğunu düşündüğüm sesiyle, “İhsan Bey, bu zavallı çocuğu niçin almadınız?” dediğini duydum.
"Bu kadar genç bir çocuğu nasıl bizim kuvvetlerin arasına alırım. Ötede beride savaşan kadınlar var ama hiçbiri bu kadar genç değil. Siz isteseydiniz onu Eskişehir'e götürebilirdiniz.”
“Fakat Kezban beni istemiyordu ki...”
“İnsana istediğini verdiklerini nerede gördünüz?”
Bu bir duygu düellosu mu? Yoksa iki kalbin çekiş-
mesi mi? Yeşil gözlü kadınların, İzmir’in kızı da olsalar, hemşire de olsalar, yine zehirli hançerle dolu, yine insanın yüreğinde sürekli ateş yakan alev gibi kızıl dudakları, kalbi ısıran fildişi gibi dişleri oluyor. Ayşe’nin kızıl dudakları o gün zalim bir çizgiyle açıldı, beyaz dişleri acımasız ve duygusuz, acı bir alayla İhsan’a güldü.
Geyve’de Ayşe’yle, İhsan’ın evine misafir olduk, burası iki odalı bir köy eviydi. İhsan kendi odasını hemen boşaltmış, Ayşe’ye vermiş, kendisi de benimle karşısındaki odaya çekilmişti. Ayşe odasında temizlenir ve değişirken İhsan’la karşıdaki odada biz konuşuyorduk.
İhsan, Ayşe’nin ertesi akşam Lefke’den [37] hareket edecek trenle Eskişehir’e gitmesi gerektiğini ve Cemal’den de Ayşe’yi isteyen bir mektup aldığını söylüyordu. Geyve merkez olarak, etraf gerçek bir ihtilal cehennemi içindeydi. Arnavutköyü Rumları isyan etmiş, aşağıda Bolu ayaklanması Geyve kapılarına kadar uzanıyordu. İhsan, Ayşe’nin esenliği için hem bir çocuk gibi titriyor hem de ondan ayrılmak varlığını ikiye bölüyordu.
İlk defa olarak İhsan’ın yüzünde endişe çizgilerini bu kadar derin gördüm, onun sakin görünüşü altında sakladığı kasırga ve işkenceyi bütünüyle hissediyordum. Bir aralık dalgın dalgın, “Pembe yemenili dilber köylü; beyaz gömlekli hemşire aramızdan giderse, gerçekten yalnız demirin, ateşin adamı olup kalacağız,” dedi.
Dudaklarının etrafında sonsuz bir incelik, yüksek bir özlem uçuyordu:
“Ayşe gitmek istemeyecektir.”
“Geyve’de, onun selametle kalabilmesini sağlayacak bir köşe bulabilsek. Ama sanırım yanılıyorsun, Ahmet
___
[1] Osmaneli. (Y.N.)
Rıfkı öldükten sonra bizim kuvvetlerin Ayşe Hanım için anlamı kalmadı ki...”
Bunları endişeden yanan, karşısındakini delen bir burgu gibi söylüyordu. Ben azıcık gaddar oldum:
“Ahmet Rıfkı gerçekten Adapazarı ihtilalinin bilinciydi; genç hayatını bağımsızlık için tozlu yollarda bırakan bu güzel çocuğun arkasında gömleği bile olmaması hangi İzmir kızını ilgisiz bırakabilir?”
Tozlu uzun yollarda bir tek ağacın altında soğuyan başı Ayşe’nin kolları arasında, beyaz çıplak göğsü üzerinde lale gibi açılan kırmızı yarasıyla gözümden uçtu gitti. Ne zamana kadar kan, ne zamana kadar ıstırap ve güçlük! Ne zaman bu kadar bol akan genç kanı ve gözyaşına karşılık bir avuç toprağımız bize kalacak?
İhsan kızarmış, düşünüyordu. Birdenbire:
“Ahmet Rıfkı çok iyi çocuktu Peyami; fakat gömleği olmaması bizim çektiklerimizin en ucuz ve basit tarafı.”
“Ayşe Hanım sizi istiyor efendim.” Nefer söylüyordu.
İhsan ok gibi yerinden fırladı:
“Peyami Bey’i istiyor, efendim.”
Ok gibi fırlayıp gitmek benim sıramdı.
Ayşe üstünü değiştirmiş, arkasına İstanbul’daki siyah entarisini takmıştı. Bir tahta masa başında, duvara asılmış küçük bir lambanın ışığı altında oturuyor. Ben girince yorgun ve düşünceli görünen gözlerini bana çevirdi:
“Gel kardeşim, seninle konuşacağım.”
"Ne var Ayşe?”
Yalnız onun gözlerinde gördüğüm çocuk güveni ve şefkatiyle ruhuma sokuluyor, bu bakış açlıktan ölen bir adama ekmek yerine taş vermek etkisini yapıyor. İçim boş değildir biliyorum. Ayşe’nin en güzel kardeşliği ve dostluğuyla dolu; fakat onun yeşil gözlerinden uçacak hiddet, sitem, hatta nefret olsa da bir defa İhsan’a arabanın basamağında baktığı gibi bana baksa. O hâlâ kardeş gibi bakıyor:
“Ben İhsan'ın seyyar kuvvetleriyle hemşire, hastabakıcı olarak gelemez miyim?”
“Fazla tehlikeli olur Ayşe.”
“Tehlikeli mi? İhsan’ın geçeceği tehlikeden ben neden geçemem? Eğer Cemal hâlâ İzmir’de olsaydı onun yanına gidecektim. Fakat şimdi Eskişehir’de ben ne yapayım?”
“İhsan burasını bir kadın için fazla tehlikeli buluyor.”
Ayşe’nin, yeşil söğütlerin sık yaprakları altına saklanan kuytu pınarlar gibi durgun gözleri denizin en hain ve gazaplı dakikasında köpürürken aldığı yeşil rengi aldı.
“İhsan beni bu kuvvetlerin arasında istemiyor; İhsan yalnız kalmak, bizim gözlerimizden uzak yaşamak istiyor. Kezban’a davranışını ben bütünüyle bugün anladım.”
“Haksızlık ediyorsun Ayşe.”
“Belki; fakat benim burada olduğumu herhalde istemiyor.”
İnsanın ne kuvvetli eğilimleri vardır. Ayşe’ye neler söyleyebilirdim? Yalnızca, “İhsan seni koruyor Ayşe,” dedim.
“Bana bak Peyami, ben, en çok beni korumak isteyenlerden, rafta saklanacak bir tür yaratık gibi beni sakınanlardan nefret ederim. Ben İzmir için ne tüfek atabilirim ne de İzmir’in düşmanlarını at üstünde kovalayabilirim. Fakat İzmir yolunda gömleksiz, tütünsüz hatta ekmeksiz, kimsesiz ölenlerin hayatında biraz teselli olabilirim. Hastalıklarına bakarım, ölürlerken bir kardeş gibi gözlerini kaparım. Biraz da onların sıkıntısını, yükünü ben taşırım. İhsan beni neden bundan alıkoyuyor? Eğer bizim gözlerimizin göreceği hayatı yaşayamayacak kadar düşmüşse çok ayıp, yok, beni korumak istiyorsa ben bundan nefret ediyorum. Ben yalnız benim çekeceğim kadarını değil, daha fazlasını bana yükletmek isteyenleri, elimden tutup ateşe sürükleyenleri severim, içimde yanan şeyi, içimdeki ateşi kim büyütürse o benim gerçek arka-
daşım olabilir. Zavallı Ahmet Rıfkı her çarpışmaya gittiği gün, her tehlike günü bana hemşire gömleğini atıp birlikte gelmemi teklif ederdi. Beni hâlâ bir şehir kadını gibi güvende ve selamette tutmak istiyorsunuz. Fakat geçende buradan geçenler arasından İstanbullu yirmi yaşında genç kadın kocasıyla tüfeği omzunda İzmir yolu üzerinde gülerek gitmiş. Kezban bile tüfek istiyor, haykırıyor. Bana yara sarmayı çok görüyorsunuz.”
Ayşe’nin nefes almadan yüzüme fırlattığı bu isyan nutku burada bitti. Sonra çocuk gibi somurttu, oturdu. Kendimi çok zor durumda buluyordum. Sonunda, “Eğer bu kadar kalmak istiyorsan İhsan’ı çağırayım, bunları söyle,” dedim.
Ayşe’nin gözleri fırtına bulutları altındaki güneşe benziyordu. Bir an ateşli, bir an simsiyah. Anladım ki ilk defa kadınlık gururuna memleket aşkı yeniliyor.
“Hayır, hayır. İhsan, benim aralarında yaşayabilecek ruhta bir kadın olduğuma inanmıyorsa ben kalamam. Ben ilk trenle Eskişehir’e giderim, sonra kendi yolumu kendim bulur, yine İzmir’e giden yola çıkarım.”
Ayşe’nin bu akşam bir çocuk gibi olduğunu fazla söylemek onu zıt ve çılgın şeyler yapmaya sürükleyeceğini anladım.
Akşam yemeğini üçümüz birlikte yedik, İhsan kederini karanlık bir yüz altında saklıyor; fakat bir an Ayşe’yle meşgul olmadan duramıyor. Sofrada Ayşe’nin Eskişehir’e gitmesinden, Cemal’in mektubundan söz etti. Bana öyle geldi ki, Ayşe’nin esenliği için canını ikiye bölerek Eskişehir'e gönderen bu adam, aynı kadından isyan ve ısrarla burada kalmak arzusunu bekliyor.
Halbuki Ayşe öyle bir şey yapmadı. Gözlerini tabaktan kaldırmadan, “Eskişehir’e ilk tren ne zaman?” dedi.
İhsan’ın yüzünde, içinden soğuk bir duş almış adam hali vardı. Elinde olmadan içini çekti:
“Yarın gece... Sabah buradan hareket ederseniz akşam Lefke’yi tutarsınız.”
“Bu akşam siz arabayı bulunuz.”
“Emredersiniz.”
Bir zaman lakırdı bitti. İki taraf da ayrı ayrı azap içinde. Ben, ben bütün hayatta kanlara, ıstıraplara, başkalarının aşkına bakmaktan başka ne işe yarar bir adamım? Kendi aşkımı, kendi yaramı sade kendi gözlerim gördü.
Ayşe’nin çocuk taşkınlığından sonra yüzünde beliren sessizlikle birlikte çok zehirli ve zalim bir acılık dolaşıyor.
Donuk gözlerle İhsan’a bakarak:
“Peyami için Anadolu’da ne yapmasını öğütlersiniz?”
“Sizin yanınızda kalmayacak mı?”
“Zavallı Peyami, kocaman bir yeğene lalalık için Anadolu’ya gelmek çok garip bir şey olurdu; Peyami de sizin gibi çarpışmaya, İzmir’i kurtarmaya geldi. Hemen çarpışanlara, orduya katılmalıdır.”
Ayşe’ye beni yanından ayıran bu fikri için darılmadım, minnet hissettim. İlk defa beni İzmir yolunda çarpışanlardan biri olmaya layık görüyor, dairemin sarı kâğıt tomarlarını, tozlu havasını unutuyordu. Halbuki ben genç askerlerle birlikte açıkça yemin etmemiştim.
İhsan acı acı güldü:
“Hakkınız var Ayşe Hanım, yedek subay olmak için Ankara’ya talimgâha göndeririz; fakat daha önce benim yanımda biraz kalsın, yeğeninizi öldürmemeye çalışırım.”
“Ölmekten korkmamak askerlere mi özgüdür?”
“Bütünüyle, Ayşe Hanım.”
“İki çocuk gibi kavga etmeyiniz. Ben Ayşe’yi götürür, Cemal’e teslim eder, dönerim.”
“Ben Ahmet Çavuş’u göndereceğim. Ayşe Hanım fazla korunmayı sevmiyor.”
İhsan, Ayşe’yi çavuşun daha iyi koruyacağını mı dü-
şünüyor, yoksa beni de mi Ayşe’nin yanında görmekten acı duyuyor?
Sonra anladım ki zavallı çocuk, Ayşe’ye ait bir insanın kendi yanında bulunmasıyla avunduğu için beni alıkoymuştur.
6
Mehmet Çavuş
27 Kasım
Ayşe’nin gidişi bende garip bir özgürlük duygusu uyandırdı. Anladım ki gerçekten Anadolu’ya yalnız Ayşe’nin yanında bulunmak, ona bir tür ağabeylik, bekçilik etmek için gelmedim. Ayşe’nin karşısında, Ayşe’nin kalbinde belki yerimin olumsuz olması kaçınılmazdı. Fakat Ayşe’nin İzmir yolunda dövüşen, yaşayan ve ölenlere bakarken yeşil gözlerinde beliren yumuşak şey, benim için de belirsin istiyordum. Hiç olmazsa beni de sonsuza kadar Hariciye’nin silik bir kâtibi görmesin. Beni de er ve mert olarak tanısın. Hatta kardeşi Cemal’in yaralarından, savaş hikâyelerinden, ihtilal sergüzeştlerinden söz ederken sesinde titreyen kardeşten çok kadın gururu benden söz ederken de ortaya çıksın. Anadolu’ya gelen kadın erkek ihtilalcilerin güçlüğe gülen ve tehlike karşısında isteyerek çalımla durum alan tavırlarını azıcık kıskanıyorum. Şimdi ben de Geyve’de Ayşe’nin gözlerinden uzak tehlike alıştırmaları yapacağım. Hayvanıma, tüfeğime onlar kadar sahip olacağım. Onlar gibi tozlu yollarda, ölüm olan herhangi bir göreve, bir gezintiye gider gibi gideceğim.
İhsan, Ayşe gittikten sonra hayli suratsız ve sessiz oldu. Fakat etkinliğinde daha güçlü, daha korkunç bir önderin eziciliği vardı. Yalnız kaldığımız zaman bana karşı
iki türlü vaziyet aldı. Biri Ayşe’ye yakın bir yaratığa karşı sonsuz zaafı ve ihtiyacı; İkincisi bu yakınlığı, bu akrabalığı çekemeyen ve bu ayrıcalığımdan dolayı benden intikam almak isteyen bir adamın durumu. Birinci duygunun etkisi altında olduğu günler bana bir çocuğa bakar gibi bakar, terleyip soğuk almamdan endişe eder, hatta gece odama girer ve beni örterdi. Hem bundan etkileniyor hem de son derece sıkılıyordum. İkinci kısım duyarlığı beni, bu korumadan birdenbire, kırk seneden beri dağlarda yaşamış adamların güçlüklerine atardı. Talimgâhta göremeyeceğim en çetin ve sert bir ihtilal ve askerlik deneyimini burada yapıyordum. Hayvan üstünde benden kafamın, gözümün sağlam kaldığına hâlâ şaştığım cambazlıklar ister dağ, tepe, taşlık, mâni, hendek hepsinin üstünden acımasız bir alayla beni dörtnal koşturtur, atlatırdı ve bunlardan yarı ölü, yarı diri; fakat başarılı olarak döndüğüm zaman en küçük bir beğeni kelimesi ağzından çıkmazdı.
Silah eğitimini bana Mehmet Çavuş yaptırıyordu. Bu, vaktiyle Rumeli’de Bulgar çeteleriyle vuruşmuş, Makedonya’nın kanlı ihtilallerinde pişmiş, Anadolulu bir tür siyasi eşkıyaydı. Onda bütün gâvurların, Türk’ün canına kastettiklerine dair kazılmaz bir inanış vardı. Bir de yalnızca Bulgarları örnek alınmaya değer bulurdu. Üçüncü ve en kuvvetli inancı da padişah düşmanlığıydı. “Artık millet işi eline alsın,” derdi. Fakat millet kimdir, işi nasıl eline alır, buna ilişkin hiç düşüncelerinde açıklık yoktu. Herhalde elinde silahla düşmanlarla boğuşmayanları kim olursa olsun milletten saymıyordu. İhsan’ın önderlik hastalığı tutup da bana yüz çevirmediği zamanlar Mehmet Çavuş’u çağırır, konuşurdum. Çok olağanüstü şeyler söylerdi. Bazen bilmem hangi parayla Hayber Geçidi’nden Hindistan’a indiğini hayal eder, bazen Mustafa Kemal Paşa’yla Atina’yı ele geçirmeye gideceği günkü hayalî ey-
lemlerini anlatırdı. Bütün bunların arasından, “Ah, İstanbul’a bir girsem!” derdi. Türk’ün dünyasının nizam ve intizamına dair kendine özgü bir görüşü vardı. Onca, milletin dövüşmeyen bireyleri dövüşenlere bakmak, onları bilmekle görevliydiler. O, bütçe, para gibi şeyleri pek anlamazdı. Bütün Hıristiyan dünyasının zulmettiği, katlettiği bir Müslüman ve Türk milleti tanıyor, bir de milleti kurtarmak için dağa çıkan bir sınıf insan biliyordu. Bu dağdaki sınıf ölüyor ve sıkıntı çekiyordu. Ötekiler onların yüzünden kurtulacaklar, neden bunların karnını doyurmasın, sırtını giydirmesin? İhsan’ın her şeyi parayla almasına çok kızıyordu.
“Para,” derdi, “parayı nereden alıyorsunuz? Yine milletten değil mi? Hem de jandarma, tahsildar filan tarafından vergi diye alıyorsunuz. Eğer biz sade bu kavga bitinceye kadar yesek içsek köylüye daha ucuz gelir, iş bitince herkes kendisi için çalışır vesselam!”
Onun Yunan’dan sonra sevmediği jandarmaydı, jandarmasız ve Yunansız bir memleket, işte Mehmet Çavuş’un emeli.
Hayli korkunç anısına karşın bu adamın yeni inancına uygun yaşadığını yanında dolaşırken gördüm. Patlayıncaya kadar köylerde yiyor ve bulursa kendisine tütün hediye ettiriyordu. Fakat bunun haricinde bir para almıyordu. Acaba şimdi nerede, ne yapıyor?
Yunanlılar Bursa’ya girdikten sonra Geyve tarafından Arnavutköyü Rumları azmışlar, çeteler, bombalarla donatılmış, bizi tehdit ediyorlardı. Bir taraftan Hendek, bir taraftan Arnavutköyü’nde hissedilen isyan ve kargaşalığı İhsan’ın kuvvetleri yatıştırmakla görevliydi. Fakat o aralık cephane durumu iyi değildi. İhsan yemiyor, içmiyor, humma içinde çalışıyor ve konuşmuyordu. Suratının en yavuz olduğu bir sabah beni ve Mehmet Çavuş’u çağırdı. Kandıra'da ilk zamanlarda kaçırılıp da adını bil-
mediği bir yere gömülü kalan bir yığın cephane haber almıştı. Ta ilk zamanlardan beri o çevrede İstanbul milliyetçilerini kaçıran ve çalışan Yüzbaşı Saffet isminde bir genç subay vardı. Cephanenin nerede olduğunu biliyor ve biri aracılığıyla Yunanlıların eline düşmeden cephanenin kaçırılmasını salık veriyordu. Şimdi İhsan elimize bir kâğıt veriyor, bizi Saffet Bey’i bulmaya gönderiyordu. Cephaneyi getirecektik. Mehmet Çavuş silah kaçakçılığında rekor yapmış bir adam olduğu için benim yanıma veriyordu.
“Yoksa,” dedi, “senin yanına başka bir adamın gereği yok.”
“Nakliyatı...” diye başlamak istedim.
“Onu nasıl yaparsanız yapınız,” dedi. “Şimdilik yanımda ona ayrılmış para yok.”
“Millet yapar efendim.” Bunu Mehmet Çavuş söylüyordu.
İhsan’ın açık gözleri birdenbire korkunç bir ışıkla şaşılaştı. "Bana bak Mehmet Çavuş,” dedi. "Nakliyatı köylüler her zaman isteyerek yapıyorlar. Fakat gözünü aç, ne alırsanız parasını verecek, ahaliyi zorlamayacaksınız, anladın mı? Haydi arş! İki hayvanla heybeleri hazırla.”
Mehmet Çavuş’un da siyah alev gözleri içinden yandı. Fakat genç subayın öyle soğuk ve ezici bir bakışı vardı ki, ister istemez askerî bir selamla çıktı.
Yalnız kalınca, hâlâ düzelmeyen ve biraz gaddar gözlerle bana baktı. Küçümseme mi, acı mı bilmiyorum.
“Sağ salim gelmeli, Peyami. Ayşe Hanım’a sonra nasıl laf anlatırız,” dedi.
28 Kasım
Yerler buz, dağlar renksiz, genel bir sarı renk ahengi ötede beride bir avuç su birikintisi etrafındaki ağaçlıklar
kırçıl, cılız. Mehmet Çavuş ve ben hep rahvan [38] yürüyen yerli küçük hayvanlar üzerinde tıkır tıkır gidiyoruz. Cehennem gibi sıcak var. Ateşten bir rüzgâr bu kırçıl, sarı doğanın üstünden tozları önümüze katmış götürüyor. Gök açık bir mavi. Yerler hiç tükenmiyor, saatler geçiyor, biz hâlâ solunda dağlar yükselen bir tür düzlük içinde çalkana çalkana gidiyoruz. Ne ıssız ve insansız, tekdüze, sonsuz bir dünya. Ne rengi ne hayatı ne çeşitliliği var.
Ne oldu, büyülenmiş gibi bu yavan, sarı topraklara güzel kızıl eflatunlar, parlak morlar ve maviler indi. Mavi gökte akşamın gölgeleri arasından beyaz, yuvarlak ay bize bakıyor. Mehmet Çavuş bana yeşil söğütlerle örülü Sarılar köyünü gösteriyor. O bize Kandıra’dan dağılan kuvvetlerden Geyve’de katıldığı için bu köydeki geçen hayatımızı bilmiyor. Fakat burada Ahmet Rıfkı’nın kuvvetleri yaşamış olduğunu biliyor ve Ahmet Rıfkı’nın hayatı etrafında bütün bu çevrede toplanan söylentileri o da öğrenmiş.
“Tosun delikanlı,” diyor, "intikamını mutlak alacağız.”
Sonra İhsan’ın fazla asker tavrından biraz incinmiş olan ruhu açılıyor.
“Bizim kumandan da çok sert olmasa, yavuz adam. Biraz terslik, serkeşlik oldu mu çekip vuruyor. İstanbul’un bu tüysüz delikanlılarına şaşıyorum. Hepsi Köroğlu’nun yanında yetişmiş gibi...”
İhsan’ın eliyle çekip adam öldürdüğüne inanmak istemiyorum; fakat bu hikâyenin bunlar arasında yayılması disiplin ve düzen açısından fena bir şey değil.
“Bu akşam köyde kalmayalım,” dedi. “Ne olur ne olmaz, şurada boş bir ağıl var, ateş yakarız, geceyi orada geçiririz.”
___
[1] Koşarken bir yandaki iki bacağını aynı anda atan binek hayvanlarının biniciyi sarsmadan koşma biçimi. (Y.N.)
Ağıl küçük bir sırtın üstüne en ilkel bir tarzda yapılan dört duvar taslağından ibaret. Biz de beyliklerimizi [39] bir köşesine yaydık, uzandık. Kuru devedikenleri, sarı otlar ve taşlar üstünde ay pırıl pırıl yanıyor. Hayvanlar bir tür hülyayla başları torbada yem yiyorlar. Mehmet Çavuş bana 16 Mart’tan sonra İstanbul’dan kaçanların maceralarını, bilhassa kendisinin en sıkı İngiliz gözetimi altında kaçırdığı silahları anlatıyor. Bunda kendi rolünü müthiş büyütüyor. Hiçbir taraftan ümit ve kuvvet gelmediği bu kara günlerde bu basit insanların ruhlarındaki derin güç ve yeteneği düşünüyor, onun övünçle göğsü kabarmasını hoş görüyordum.
“Tam kırk araba silah vardı. His köyüne getirdiler. Kodular gittiler. İngilizler İstanbul’u alınca köylüler korktu, hemen martinimi [40] aldım, başlarına gittim. ‘Bana bakın,’ dedim, ‘sizin kitapta sayınız yoktur. Kafanıza kurşunu sıkar, leşinizi gübreye gömerim. Kimsenin haberi olmaz. Hadi bakalım, arabaları bir yola getirin!’ Arabaları doldurdular, iki saat karanlıkta sürdük. Sonra İngiliz süvarilerinin geldiğini haber verdiler. O sefer hemen ben arabaları yıkıverdim. Yeri açtık, gömdük. Allahtan yaprak süprüntüsü vardı, yeri belli olmadı. Ertesi gün saklandım, üç gün köylülere gözükmedim. Sonra gene çıktım. Bu sefer köylüler kendi kendilerine yüklettiler, köyden köye taşıdık. Ah, ağam bilsen, İstanbul’dan kaçan askerler nasıl yardım ediyor, biz de indirip bindiriyorduk. Ben onları hep nefer sanırdım, meğer çoğu subaymış. Hep silahları arkalarında uğardılar [41] durdular. Yeniköy’ün ne kadar Rum eşkıyasıyla çatıştık. Keratalardan şimdi bir tane kal-
___
[1] Bir çeşit küçük ve ince asker battaniyesi. (Y.N.)
[1] Tek kurşun atan bir çeşit tüfek. (Y.N.)
[1] Uğraşmak. (Y.N.)
madı. Ağam, birçok çile çektik ama bu iş biterse bizlere tilki gibi tuzak kurar, derimizi yüzersiniz, değil mi?”
Ayın altında güzel ve korkunç yüzünü seyrediyordum. Anadolu’da ender görünen çevik bir vücudu var; fakat gövde yine meşe ağaçları gibi sağlam ve kalın. Kafası yuvarlak ve tepesi tıraşlı. Alnında bir tutam uzun siyah perçem, ince kaşları üstüne dökülüyor. Gözleri kor gibi siyah, burnu büyük görünüyor, biraz uzun, biraz da bir tarafa çarpılıyor, bu burnun, öfke, alay ve duyarlıkla dolu bir özelliği var. Dudakları kıpkırmızı, içinde dünyanın en beyaz dişleri parlıyor, uzun, siyah, genç Anadolu bıyığının uçları yanakları geçiyor, boşluğa uzanıyor. Laz başlığı sağ tarafta iki boynuz gibi düğümlenmiş, arkasını duvara vermiş, gözleri gökte, uzanıyor. Yanında çocuğu gibi yatan martinini içten gelen bir düşünceyle okşuyor. Düşünüyorum ki Köroğlu, Çamlıbel’den bu akşam kalksa gelse kafası böyle olur, gözleri böyle parlar.
Toprağını, taşını savunmak için dağdan kopan bu evlatlarını Anadolu bizden çok seviyor. Bütün türküsü, bütün masalları onların etrafındadır.
Batının kafamıza indirdiği küsküden [42] bizim sersem ve şaşkın kaldığımız an, bunlar haykırışla bizi uyandırdılar. Doğu dünyasında ilk yumruğunu zulme kaldıran, ilk yeni ruhla atılan bu günahkâr çocuklardı. Şimdi bunlar uzaktan, pek uzaktan gelen bir ordunun ayak seslerini dinliyorlar. Bunlar ilk ateş ve tehlikede çıplak vücutlarıyla ilk savunma hattını yaptılar. Şimdi arkadan rap rap ayak seslerini dinledikleri Türk ordusu geliyor. O bunlarla karışıp bunlardan mı olacak, yoksa bunları çiğneyip geçecek mi?
Yanımda birdenbire susan Mehmet Çavuş’un kor
___
[1] Taşa veya duvara delik açmak için kullanılan uzun, ağır ve ucu sivri demir. (Y.N.)
gözleri, uzun bıyıkları beyaz ışıklar altında tehlike sezmiş gibi ayakta ve asi. Ne çocuk gibi açık ve basit kahramanlıkları ve günahları var.
“Mehmet Çavuş, şu ilk silahları nasıl kaçırdınız, bir daha anlat, beni pek sardı.”
Yüzünden çocuk gibi sevinç rüzgârı geçiyor, en koyu söyleyişiyle başlıyor:
“Gırk araba gadana vadi...”
Bu uzun ve sıkıntılı cephane avından hatırımda bir gece sahnesi daha kaldı. Yollarda hep Yüzbaşı Saffet Bey’i bulmaya çalışıyorduk. Sakarya’yı geçerken Mehmet Çavuş’u bir göçmenin ot yüklü arabasının otları altına sakladık. Her yerde Rumeli köylüleri gördükleri faciayı bilen bir gözle milli kuvvetlerden yana oldular. Onlar da cennet gibi yeşil tarlaları, bülbüllere yurt olan gül bahçelerini, beyaz sıvalı temiz ve mesut evleri düşmana bırakmış kaçmışlardı. O beyaz yurtların içinde öldürülen duvaklı gelinlere kadar, sevgililerin kızıl anıları vardı. Onları Anadolu’ya doğru iten kanlı kasırganın batıdan gelen eski siyah bulutlardan, yoğun dumanlardan doğduğunu biliyorlardı. Zavallı toprağında henüz düşman görmemiş olan Anadolu bu felakete tepki göstermeden biraz durdu fakat sonunda o da uyandı ve nasıl uyandı...
Rumeli’nin kanlı boğuşmasına tanık olan Mehmet Çavuş, kendini köylülere bu gerçeği anlatmaya inmiş eli sopalı ve silahlı bir tür peygamber sayıyordu.
En son Sakarya’nın ötesinde bir Kandıra köyünde kaldık. Köyün ileri gelenlerinden Mürsel Ağa’nın evinde misafir olmuştuk. En iyi odasını bizi açmıştı ve iki oğluyla bize hizmet ediyordu. O etraftaki ihtilal gürültülerini, savaş dedikodusunu hiç düşünce belirtmeden fakat sağlam ve karanlık bir yüzle dinliyordu. Anadolu’nun hayale çabuk kapılmayan, dengeli ruhuyla etrafındaki karga-
şalığın galiba biraz açıklık kazanmasını bekliyordu. Kır sakallı, başı kocaman abani [43] sarıklı, içinden gelen fakat pek ender görünen aydınlık bir tebessümle insana öyle bir bakışı vardı ki, içimden, “Bu ihtiyar çok akıllı, bizim bilmediklerimizi biliyor, bize bir tür çocuk bozuntusu gibi bakıyor,” diyordum.
İki oğlu uzun, geniş ablak yüzlü, aslan başlı Anadolu delikanlılarıydı. Bunların potur [44] yerine ayaklarında yamalı; fakat temiz pantolonları, kollarını sıvadıkları zaman mintanlarının öyle bir düzgünlüğü, üzeri yemenisiz feslerinin öyle bir askerî durumu vardı ki, mutlaka bunların İstanbul’da askerlik ettiklerini düşündürüyordu. İhtiyara askerlik edip etmediklerini sorduğum zaman aydınlık tebessümüyle gülümsedi ve bir fotoğraf getirdi. Bu maiyet eri üniformasıyla dev gibi genç ve sağlam bir neferin resmiydi. Birdenbire bu güzel neferin büyük ve namuslu gözlerinde ihtiyarın oğullarından birini tanıdım. Ah, nasıl İstanbul içimden uçtu geçti. Ortaköy’ün şahane beyaz yollarında kocaman beyaz kalpağı, kırmızı pantolonu, mavi ceketiyle arkasında bir çanta, at üstünde uçup giden hayalleri düşündüm. Sonra Mehmet Çavuş açık Anadolu hitabetine koyduğu biraz biberli, biraz ateşli Rumeli mizacıyla bunlara ihtilalden söz ederken, özellikle padişahın Türk milletini aldatmış olduğunu söylerken gözlerine dikkatle baktım. Efendisi için ne düşünüyordu? Anladım ki, onun gözlerinin derinliğinde en kutsal yerinden vurulmuş, en aziz inancını kaybetmiş bir ruhun sessiz, isyansız acısı var.
Bunlardan çok erken ayrılıp gittikten sonra bu çocuklardan birini yolun yanındaki yamaçta gördük. Bize men-
___
[1] Bir tür beyaz, ipek kumaş. (Y.N.)
[1] Arka tarafında kırmaları çok, bacakları dar bir tür pantolon. (Y.N.)
dil salladı. Bizi durdurdu ve yanımıza geldi, geçeceğimiz karma bir Çerkez köyü hakkında bize bilgi verdi. İstanbul’dan birtakım şüpheli adamların oraya geldiğini, kendimizi bunlardan sakınmamızı öğütledi. Sonunda en doğal sesiyle, “Saffet Bey, Kaymaz’da saklıdır,” dedi. “İkizce’yi sağ geçerseniz onu orada bulursunuz. Haydi uğurlar olsun ağam!”
Bizi hayret ve merak içinde bıraktı gitti. Bu da mutlaka Kuva-yı Milliye’dendi. Çünkü biz dün gece ihtiyarın tedbirli yüzünden endişe ederek hiç Saffet Bey’den söz etmemiştik.
İkizce’ye giden ormanlık, çalılık sırtı gece geçtik. Hava bulutlanmış, ayın ışığı kısılmıştı. Bize her biri bir bacak, bir kol gibi gelen sık dikenli gür çalıların arasından hayvanlarımız zorla geçiyor, yüzümüz, ellerimiz tırmık ve bere içinde kalıyordu. Biz ilerledikçe ayın ışığı kısılmakta devam ediyor, sonunda tepeye geldiğimiz zaman sönmek üzere bulunuyordu. Çalılardan kurtulunca karanlık uçlarıyla birbirine giren bu ağaçlığa yukarıdan durduk, baktık. Aşağıya doğru, yerden birbirine sarılarak siyah parmaklar fışkırmış gibi bir çalılık ovanın karanlığına uzanıyor ve ovayı ancak ortasında ağaran ve uzanan beyaz suyla geçiyorduk. Bu uzun, beyaz suyun kenarlarının bir noktasında muazzam bir alev, siyahlığının derinliğine dalıyor ve etrafındaki karanlığı kızıllık içinde eritiyordu. Orada ateş yakıyorlardı. Oysa biz oradan geçerken kimseyi görmemiştik. İçimizde garip bir acı ve şüpheyle sırtın sağında beyaz minaresinin ucuyla gölgelerini gösteren köye doğru ihtiyatla ilerledik. Yanından sessizce gelip geçecektik. Fakat yaklaşırken ayın üstünden geçen bulutlardan biri inceldi. Esmer bir bulut perdesi altından ay, ışığını kandil ışığı gibi köyün üstüne serpti. Ne çekici ve hülyalı bir köydü. Evleri birbirinden uzak, beyaz, hepsi teraslı ve dört köşeli yuvalardı. Solda
kırmızı topraklı geniş bir yolda Çerkez kostümüyle ince belli, geniş omuzlu, uzun bir yaratık etrafı kollayarak yavaş yavaş ilerliyordu. Ve yolun ağzında dört köşesi de balkonlu bir evden, bu esmer kısık ışıklar arasından bir efsane gibi görünen beyazlı bir kız balkonun yeşil parmaklıklarına dayanmış, sessizce uzaklara bakıyordu. O şiir ve güzellik dakikasında kendi kendime yaptığım felsefeyi burada tekrar ediyorum:
“Niçin beş-on Çerkez, padişahla birlikte millet yolundan başka bir yolda gidiyor, diye kızıyorduk. Onlardan Türk toprakları üzerinde vaat edilen hükümetin bir efsane olduğunu bilenler bizimle birlikte değil midirler? Bizimle el ele ihtilalin en fedakâr üyelerinden bazıları onlar değil miydi? Öbür tarafta vuruşanlar arasında kaç tane nankör Türk evladımız yok muydu? Bu güzellik, bu şiirle kanımızda akan kardeşlerimiz ne kadar zaman vefayla, kahramanlıkla omuz omuza kendilerinin olan bu memlekette ölmüşlerdi. Kaç ünlü paşa, kaç isimsiz fedakâr, yüzlerce seneden beri bizimle ve bizden değil miydi?”
Bulutların açıp kıstığı karanlık bir deli ışığın altında yeşil balkondaki beyaz efsane kadın, kırmızı topraklı yolda giden zarif ve erkek hayal, kalbimi iyilik ve sevgiyle doldurdu. Her millet hakkını aldığı zaman Kuzey Kafkas’ın kartal tepeleri üstünde bu güzel kardeşlerimiz vatanlarını kurarken istedim ki benim de onlar için akıtacak kanım, dövüşecek bir tek sağlam kolum olsun.
Atımı köye doğru sürdüm ve köyün kırmızı topraklı yolundan, masal evlerine benzeyen evleri arasından geçmeye karar verdim. Mehmet Çavuş burnundan soluyor ve nefes alır gibi bana, “Ne yapıyorsun ağam, çıldırdın mı!” diyordu.
Hayvanların nal seslerinden başka ses çıkmayan köye dalmış ilerliyorduk. Köyü geçinceye kadar köpek havlamasından başka bir hayat belirtisi duymadık. Fakat en
sonunda büyücek bir meydanda duran camiyi geçerken bazı evlerin kapılarının açıldığını duyar gibi olduk. Ay örtüldü ve biz atlarımızı karanlığa sürdük. Köyün öbür tarafında oldukça engebeli bir araziden geçtiğimizi hissediyor fakat etrafı göremiyorduk; bulutlar alçalmış, elimize yüzümüze arada bir ılık damlalar düşüyordu. Ben ne görüyor ne de bir şey işitiyordum. Fakat Mehmet Çavuş birdenbire hayvandan atladı ve ben de sebebini anlamadan onu taklide mecbur oldum. Bu kalın, siyah hava tabakası içinde ölüm sessizliği varken o ne duymuştu? Hayvanları bıraktık. Küçük bir höyük [45] yavrusuna benzeyen bir toprak kümbeti [46] arkasına yattık. Gözlerimi olanca kuvvetiyle küçültüyor, yukarıya doğru çıkan karanlık sırtında bir şey sezmeye çalışıyordum. Önümüzdeki kesif karanlık bir aralık kımıldadı gibi oldu.
“Kim var orada?”
Güçlü ve tınlayan bir ses haykırdı. Bu hareket eden karanlıkta bana bir ordu var gibi geldi. Mehmet Çavuş’un kalbimin atmasını duymasından korkuyordum. Ben de hayli boğuk bulduğum bir sesle ve gösterişçi bir cesaretle bağırdım:
“Siz kimsiniz? İlerlemeyiniz. Ateş ederiz.”
Hareket eden karanlıkta büyük bir karanlık parçası hızla ilerledi.
"Siz kimsiniz, çabuk cevap verin, ateş ediyorum.”
Benim telaşla yakaladığım tüfeği Mehmet Çavuş tuttu, çekti. Ona güven geldi sanıyorum:
"Biz iki yolcu!”
“Kalkın, buraya gelin!”
Kalktık, ilerledik. Bu hareket eden karaltılar arasın-
___
[1] Toprak yığını, küçük tepe. (Y.N.)
[1] Kubbe biçiminde toparlak kabartı. (Y.N.)
dan en öndeki ve en büyük parça yanına yaklaştıkça kalpağıyla uzun bir insan oluyordu.
“Nereden geliyorsunuz arkadaşlar?”
“Geyve’den geliyoruz.”
“Kuva-yı Milliye’den mi?”
Mehmet Çavuş atıldı:
“Evet paşam!”
“Vay Mehmet Çavuş!”
“Beyim!”
Uzun gölge karanlıkta hemen elimi buldu sıktı:
“Sizi düşman zannettik. Affediniz. Kiminle tanışıyorum?”
“Peyami!"
“Yüzbaşı Saffet.”
Bana sinirli bir gülme geldi:
“Bizi hayli korkuttunuz Saffet Bey, sizi aramaya gelen iki adamı az daha öldürecektiniz.”
“Zatıâliniz İstanbullu olacaksınız.”
Hemen İhsan tarafından geldiğimizi ve sebebini anlattım:
“Mehmet Çavuş’tan, silah işi olduğunu anladım, ben de bir haftadır bu iş için dolaşıyorum. Araç bulmak için uğraşıyorum. Yürüyelim, İkizce’de misafir oluruz, hem de konuşuruz.”
Mehmet Çavuş atıldı:
“Bu köy tehlikeli diyorlar.”
“Bizim adamlarımız da var; hem güvenli.”
Bu küçük Çerkez köyünde bizimle birlikte çarpışanlar olmasına çocuk gibi sevindim. Köyün sırtında temiz bir eve girdik. Siyah sakallı, çetin yüzlü Çerkez üniformalı ev sahibi bizi karşıladı.
Saffet Bey’i odanın ışığında gördüm. Uzun siyah kalpağı, kahverengi av kostümü, aynı renkte gömleğinin üstündeki kırmızı boyun bağıyla hiç de dağ başında ihti-
lal çetesi yöneten bir adama benzemiyordu. Biraz alaycı sarı gözleri, sürekli gülen beyaz dişleri vardı. Tabakasını uzattığı zaman tırnaklarının özenle parlatılmış olduğuna dikkat ettim. Bu bölgede Rum çetelerine korku veren ve hiç boşa kurşun atmayan müthiş şöhretli genç subay, ihtilal oyunu oynamaya çıkmış bir prense benziyordu.
“Yarın akşam silahlarla hareket edersiniz; yalnız gece yürürsünüz. Gündüz önlem olarak silahları saklarsınız.”
“Kaç araba?”
“Otuz araba kadar var.”
Bu adam bende nasıl şaşkınlık ve beğeni uyandırdı. Altı gün süren sıkıntı ve zahmetten sonra silahları Geyve’ye yaklaştırırken İhsan’a bu hikâyeleri nasıl kayıtsız bir sesle anlatacağımı ve Ayşe’ye kendimden söz eder görünmeden bu sergüzeşti nasıl yazacağımı düşünüyordum. Bunun ikisini de yapmadım. Bu Saffet Bey’i pek çok sevmiştim. Dışarda, içerde düşmanla çevrili, beş-on kişiyle sessiz ve eli titremeden karanlıkta ölüme yürüyen bu cazip adamın ruhundan içime biraz bir şey aldım galiba.
Mehtapta birbirimizin gözlerine bakarak ayrılırken hangimizin daha önce ötekinin öldüğünü haber alacağını düşündük, sonra kağnı gıcırtısı. Sürekli, sonsuz...
İlk ışıkta yığılan ve gömülen fişek sandıkları akşamın ilk esmer gölgesinde sırtımıza yüklettiğimiz aynı sandıklar. Her akşam ve her sabah. Sürekli yol değiştirerek, bin sakınmayla kağnılar yanında yürüyüş ve karanlık yoğunlaşırken Mehmet Çavuş’un bütün bütün Anadolulaşan şivesiyle anlattığı ilk cephanelerin İstanbul’dan kaçırılışı:
“Gırk araba gadan vadi...”
7
Kezban
29 Kasım
Mehmet Çavuş’la uzun bir tartışmadan sonra cephaneyi Sarılar köyünün arkasındaki ağıla yığmaya karar verdik. Arabalar gece dönüp yükleyeceklerdi. Ben de cephaneyi haber vermek üzere İhsan’ın karargâhına gidecektim. Karargâhın yeri değişip değişmediğini bilmiyordum. Öğleye doğru Sarılar’a girip köylülerden bilgi alacaktık.
Yeni baştan atların üstünde rahvan, tıkır tıkır gidiyoruz. Söğütlerin arasına dalmıştık. Karnı yerde sürünen birkaç kaz, kanatlarını çırparak uçuştular. Sıcak, tozlu bir gündü. Söğütlerin gölgesi arasından Ayşe’nin küçük hastanesi görününce kalbim birdenbire atmaya başladı. Kabaklar dizili beyaz terasta onu beyaz gömleğiyle çıkacak zannediyordum. O kadar daldım ki, etrafımı göremiyordum, hatta atın nereye gittiğinin bile farkında değildim. Birdenbire ta önümden gözlerime pek aşina görünen küçük bir köylü kızı çarptı. Köy kadınlarının en sevdikleri bir durumda arkasını bir söğüde dayamış, gözleri benim daldığım beyaz eve dalmış, donmuş gibi duruyor.
Bugün hâlâ, o küçük köylü kız çocuğunun resmi gözlerimde, kırmızı şalvarlı dizlerini dikmiş, çömelmiş, yanık çatlak ayaklarının başparmakları garip bir biçimde ayakta, dirsekleri sımsıkı dizlerine dayalı, kirli beyaz bir bezle küçük başını sarmış, elleri şakaklarında oturuyor.
“Kezban ne yapıyorsun?”
Bir yerinden vurulmuş gibi fırlıyor, atımın başını yakalıyor. Onu tozlu yollarda İhsan’a ağlarken gördüğümden beri bir ay geçmedi. Fakat görüyorum, Kezban artık bir kız çocuğu değildir. Mucize gibi uzanmış görünen dal gibi bir genç kız vücudu, henüz olmaya başlayan meyvelerin zengin yuvarlaklarını hatırlatıyor. Biraz sararan, incelenen güzel yüzü bütünüyle bir kadın sıcaklığı, bir kadın anlamıyla insanı üzüyor.
Beni görünce canı gözlerine toplandı. Bir ay evvel İhsan’ın buyurgan sesiyle eriyen, boynu bükük köye dönen çocuk, tekrar İhsan’ın sesini işitmiş ve bu çağıran ses içindeki kadını uyandırmış gibi bana baktı.
"Kumandan bey gayrik beni isteyo değil mi? Dün Elek köyüne vadımdı, bir garı bana arvatların da asker olduğunu dedi.”
Gözlerindeki ateşi söndürmek istemedim:
“Seni nasıl olsa alacağız Kezban fakat ben şimdi kumandan beyin yanından gelmiyorum. Kumandan beyin karargâhı buraya yakın mı diye ben de sana soracaktım.”
“Doğançay’a yaklaşmış diyolar ama Doğançay’da yok.”
Zavallı çocuk bana sonra, Doğançay’da nasıl avare dolaştığını (Doğançay’la Sarılar dört saat) ve yengesinden nasıl dayak yediğini anlattı. İhsan’ın kuvvetleri arasında onun da bir ağası vardı. İhsan’ın kuvvetleri arasında pekâlâ olabilirdi. Mutlaka İhsan’ın kuvvetleriyle gitmek istiyordu. Başka kadınlar gitmişti. O niçin gitmesin? Ağası gideli yengesi onu daha fazla işletiyor 1 ve dövüyormuş, hatta elişi yapmasa karnı bile doymuyormuş. Kimsesi yokmuş. Babasını öldüren ve kendini aç, çıplak bırakan
___
|
|
gâvurlarla artık o da dövüşmek istiyordu. İki elleriyle atın dizginlerini sımsıkı tutmuş, küçük yüzü daha sararmış, gözleri yabani ve güzel bir kedinin atılmaya karar verdiği anın tehlikeli ışıklarıyla yanıyordu. İlk defa olarak Ayşe’yle onun yüzündeki benzerliği gördüm, aynı yeşil gözler ve güçlü çene. Ayşe’nin nadir çiçekler gibi garip bir kızıllıkla açılan büyük dudaklarına karşı bunun küçük ve anlamsız bir çocuk ağzı var. Fakat hep o şimşek gibi karanlık daireleri içinde tehlike, ateş ve tutkuyla çakan yeşil ışıklar. Bu, Anadolu’nun gözleridir. Yalnız Ayşe’ninkiler daha derin, olgun ve faydalı bir kadın ruhu taşıyor, o kadar. Buna dikkat ettikten sonra bu çocuğu, bu vahşi elemiyle nasıl bırakır gidebilirdim. Halbuki İhsan’dan galiba ben de korkmaya başlamış olacağım ki götürmeye cesaretim de yok.
Ağaçların arasından biraz kısık ve çok gazaplı bir kadın sesi haykırdı:
“Ciğerine bit düşesi zilli, gine askerlerle ne ediyon ha!”
“Yenge, şimdi geliyom. Sen beni biraz bekle e mi!” O gider gitmez atımı çevirdim:
“Mehmet Çavuş,” dedim, “bu çocuk gelmeden ben Doğançay’a doğru gidiyorum. Karargâhı bulur, sana Doğançay’dan bir kılavuz yollarım, sen bu çocuğa görünmeden buradan savuş, kumandanla başımız belaya girmesin.”
Ne cevap verdiğine dikkat etmeden atımı sürdüm, gittim. Fakat şimdi gözlerinin kanlanmış olduğunu, ürkmüş ve azmış bir at gibi soluduğunu hatırlıyorum.
Doğançay’dan pek uzak olmayan bir ağaçlık arasında karargâhı buldum. İhsan, kuvvetlerinin bir kısmıyla ileride çarpışıyormuş. On beş gün içinde bizim karargâhın asker sayısı fark edilecek kadar artmış, gün gün üstün gelen, meydana çıkan ordu bu görünüş içinde bile belirgin-
leşiyor. Gerçekten, kozadan çıkan kurdun kelebek olduğunu görür gibi ihtilal ordusunun daha çalak 1 ve halkçı fakat eski Türk ordusunun yüzüyle ihtilal sahnesine geldiğini görüyorum.
İhsan’ın ertesi gün dönmesi mümkündü. Mutlaka öğleden evvel cephanenin gelmesini istiyordum. Gece ancak üç saat uyudum, şafakla Doğançay’a cephaneye karşı gittim. Öğleye doğru kağnılar başlarında Mehmet Çavuş, sökün ettiler. Mehmet Çavuş benim yanıma geldi. Kağnıları çekenler arasında dal gibi bir çocuk vardı ki, uzaktan dikkati çekti. Arkasında kendine bol gelen meşinli eski bir ceket, ayağında koyu renk potur vardı. Tüfeğini acemi bir nefer gibi taşıyan bu çocuğu acaba nerede gördüm, diye düşündüm.
Mehmet Çavuş heyecanlı, ateşli ve yüzü tehlikeliydi. Yolda bana çeşitli çetelerdeki kadınlardan bahsetti. Hatta Bulgar çetelerindeki Bulgar kadınlarının vatani rolünü bile dili döndüğü kadar anlattı. Şehit olan Rahime Çavuş, hâlâ savaşmakta olan Ayşe Çavuş, Atiye Çavuş, hep bu kadın çavuşların askerlik hikâyelerini, bana korkunç gelen hayatlarını abartarak fazla renklerle hayalimde canlandırıyordu. Niçin bunlardan o dakika söz etti. Sonra anladım.
İhsan’ın yüzü o gün ne katı ne sertti. Rengi soluk, gözlerinde madeni bir parıltı vardı. Mehmet Çavuş’la birlikte cephaneleri getirdiğimizi ona söylemek için çadırına girdiğimiz zaman bize uzak ve yabancı gözlerle baktı. Elindeki beyaz bir sargıdan yaralandığını anladığım halde bir şey söylemeye cesaret edemedim. Sandım ki, özellikle Mehmet Çavuş’a bakarken gözlerinde belirgin bir soğukluk ortaya çıkıyor. Evvela bunu Mehmet Çavuş’un kişili-
___
1. Her bir hareketi çabuk olan. (Y.N.)
|
|
ğine sandım; sonra anladım ki bu sırf Mehmet Çavuş gibileredir. Ve İhsan’ın ruhunda düzensiz kuvvetler ne olursa olsun ordunun dayanamayan öfkesi onun gözlerinden fırlıyor. Bütün günahlarına rağmen bana iyi ve bilinçsiz çocuklar gibi gelen düzensiz kuvvetlerin yok edilmesi günü yaklaştığını bir kelime işitmeden İhsan’ın gözlerinin verdiği hükümden anladım.
“Şu yandaki Sarılar köyünden birisi gönüllü gelmek istedi. Çete yazılacakmış. Getirdim, ne dersiniz?”
İhsan’ın gözleri hâlâ soğuk, sağlam eli masasının üstündeki revolverle oynuyordu.
"Fazla genç ve kadın olmasın yeter. Götür Muhsin Bey’e yazdırt.”
Mehmet Çavuş’un gözlerindeki kırmızılığın arttığını, suratının karardığını gördüm. Fakat bu yalnızca İhsan’ın tavrının tepkisi olabilirdi. Onlar önderleriyle senli- benli ve arkadaş olmaya alıştıktan sonra bu askerî emirleri zor hazmediyorlardı.
Mehmet Çavuş çıkınca elini tuttum. Başını eğmiş bir şeyler yazıyordu. Dudaklarında acı bir tebessüm belirdi:
“Dün asi bir köyü cezalandırdık. Hayli çete usulü oldu. Hele elimizde her emre itaat eden eski asker makinesi kuvvetlensin, biz bu ortalığı kasıp kavuran, bize kafa tutan keratalara göstereceğiz.”
“Eski jandarmanın zulmünden daha fena değil ya,” diyecek oldum. Alayla yüzüme baktı ve başını korkunç bir anlamla salladı.
O gece uykum kaçtı. İhsan’ın çadırının yanındaki çadırda yatıyordum. Akşamdan onunla birlikte biraz rakı içmiş ve İstanbul’u garip bir acıyla anmıştık. O biraz kendisiyle eğleniyor ve belki ilk defa bana kendisinden bahsediyordu.
“Ben,” diyordu. “Her zaman böyle asker ruhlu bir adamdım. Fakat çok ham bir gençtim. Sonraları hayli de
alafrangalığa özenirdim. Hâlâ uygar şeyleri, güzel şeyleri severim, diyebilirim. Yalnız biraz bunlardan uzaklaştık. Anadolu’nun ta ortasına gelenleri yenmekle memleketimizi elde tutmanın mümkün olamayacağını düşünüyorum. Onlar, düşmanlarımız, kendi memleketlerine sahip oldukları gibi biz de sahip olmalıyız. Şimdiye kadar zeytinyağıyla su gibi duran bu halkla biz kaynaşmalıyız. Göreceksin Peyami, bu halkı kendi memleketine sahip edecek yine bizim yaratacağımız ordu olacak.”
“İzmir’e inelim yeter İhsan.”
“Bu akşam içim hülya yapmak istiyor. Yalnız İzmir’i almak yetmez. Memleketi temizlemek gerek. Anadolu ordusu İzmir’den sonra öyle bir harp açacak ki... Köhne şeyleri, karanlık şeyleri, halkı sefil ve esir eden şeyleri hep temizleyecek ve yıkacak... Hemşire Ayşe’yle biz bunları daima konuşurduk. O bana İzmir’in ne bayındır, ne mutlu olduğunu hep anlattı. Biz, Yunan’ı çıkardıktan sonra biz, evet ordu, Anadolu’yu baştan başa bayındır ve mutlu edeceğiz. Artık İstanbul’a hiç dönmeyeceğiz.”
“Dayanamazsın İhsan.”
“Bak görürsün; seninle gider, İzmir’de bir çiftlik yaparız olmaz mı?”
Yunan saldırısı sınavı sürüyor, ihtilal kuvvetleriyle ordu çatışması belirgin bir şekilde meydana çıkıyor. Dıştan, içten bin bir bela başımızda dolaşıyor. Anadolu ordusu hâlâ çekirdek halinde bulunuyordu.
Fakat onun genç kurmayı etrafını saran tehlikeler karşısında gelecekteki ordunun kayalardan taşan berrak ve sonsuz şelaleler gibi taptaze ruhuyla konuşuyordu. Bunları İhsan belki de Ayşe’nin yeşil gözlerinin hayaliyle yineliyordu. Sonunda gözleri dalgın, yanakları kırmızı humma [47] içinde düşünmeye başladığı zaman çadırıma dön-
___
[1] Yüksek ateş. (Y.N.)
müştüm. Fakat uykum kaçmıştı. İçimde isimsiz bir çocuk korkusu ve umutsuzluğu vardı. İhsan’ın iyimser hülyaları bende ters etki yapmıştı. Sonunda uyuyamayacağımı tamamen anlayıp yataktan kalkmaya karar verdiğim dakikada yanımdaki çadırdan İhsan’ın sesini duydum. Azıcık kısık fakat ne bileyim, azıcık da hasretli ve güçsüz bir edayla haykırıyordu:
“Sen burada ne arıyorsun?”
Karanlıkta birdenbire oturdum ve dinledim. Küçük bir kız çocuğu ağlar gibi tatlı ve nazlı bir ses ağlıyordu. İhsan artık yavaş yavaş konuşuyordu. Ne söylüyorsa bu nazlı ve elemli sesi daha derin bir umutsuzlukla ağlatıyordu. İçim nasıl altüst oldu. Bu zavallı kadın veya kız kimdi? Herhalde İhsan’ın haberi olmadan çadırına girmiş; evvela isyan eden, sert haykıran İhsan şimdi daha erimiş, daha yenilmiş, onu dikkatle, şefkatle oradan çıkarmaya çalışıyordu. Belirsiz bir biçimde Kezban’ı hatırladım. Garip şey. Mümkün değil burada olamazdı. Yanı başımda, böyle bir akşamda gönül kavgası olacağı kimin hatırına gelirdi... Gözlerimde Ayşe’nin yeşil gözleri parladı, karanlıkta öyle hain ve soğuk parıltıları vardı ki...
“Zavallı küçük Ayşe, zavallı küçük Ayşe, aç gözlerini bakayım, artık ağlama Ayşe!”
Demek İhsan’ın buralarda Ayşe isminde bir sevgilisi var. Doğançay’dan gece çadırlardaki nöbetçilere görünmeden sürünmüş, gelmiş yalvarıyor. Fakat beni sevindirmesi gereken bu olay daha çok karıştırdı. Çadırı açtım, dışarıya çıktım. İçimdeki sıkıntı beni boğuyor gibi. Çadırın kapısından ilerideki ağaçlara baktım; her yer sessiz ve karanlıktı. Hava biraz bulutlu, sıcak ve rüzgârsızdı. Bu sessizlik içinde bende bilmem neden bana yakın bir insan olduğu duygusu uyandı. Cebimden bir çakmak çıkardım, çaktım. Ani bir ışık içinde İhsan’ın çadırından otuz adım ötede uzun tüfeğiyle bir adam gördüm. Dal-
gın ve gergin tüfeğini muayene ediyor, başı İhsan’ın çadırına yönelmiş, bütün vücuduyla dinliyordu. Çakmak yandı, söndü fakat bana o ışık anında gösterdiği adamla birlikte bir kitaplık faciayı bir anda aydınlattı. Bu Mehmet Çavuş’tu. Her şeyi hemen anladım, ömrümde ilk defa olarak yıldırım gibi karar verdim. Yavaş yavaş o yöne yürüdüm; hem kayıtsız hem doğal seslendim:
“Mehmet Çavuş ne yapıyorsun?”
“Siz misiniz Peyami Bey?”
“Benim!”
Bu sıkıntılı gecenin, ruhların ağzını açıp vücuttan taşıran tılsımlı bir hali vardı. Mehmet Çavuş yeni doğmuş bir çocuk gibi açık fakat son derece heyecanlı, beni aşağıya doğru yürümeye çağırdı, söyleyeceği vardı. Hiç duraksamadan yürüdüm. Cebinden tabakasını çıkardı, karanlıkta bir sigara sarmaya çalıştı.
“Ne var Mehmet Çavuş, uykun mu kaçtı?”
Sigaralarımızı yakmak için tekrar çakmağı çakarken yüzünü gerçekten korkunç buldum. Kocaman bıyıklarının altında dudaklarının çok çirkin kıvrılışı vardı. Fakat anlatmaya başlayınca aklımdan geçirdiğim facianın biraz hafif olduğunu hissettim. Bununla birlikte korkularımın sebebi olduğunu anlıyordum.
Kezban, Sarılar’da ben gittikten sonra Mehmet Çavuş’u tekrar bulmuş, karargâha gönüllü kadın çete olarak gelmek istemiş. Kızın yalvarmasına çavuş dayanamamış, arkasına bir erkek esvabı giydirmiş, getirmiş. Anlaşılan kıza, İhsan’a sözü geçtiğinden ve kendisinin hatırı sayıldığından söz etmiş. Fakat çadırda İhsan’ın sert davranışı işi bozmuş. Kağnılarla gelen Kezban, Mehmet Çavuş’un kendisini kabul ettiremeyeceğini anlayınca ağasından korkmuş, karargâhtan korkmuş, kendisi gidip kumandana yalvarmaya karar vermiş. Bu aralık Mehmet Çavuş, Kezban’ın güzel yüzüne âşık olduğunu da kıza itiraf et-
miş ve Allah’ın emriyle istemiş, kemerinde çok para varmış ve kız razı olursa onu hangi köyde isterse oturtacak, elini soğuk sudan sıcak suya sokturmayacaktı. Kezban bunlara kulak asmamış, hep kumandan kovarsa köye dönemeyeceğini, rezil olacağını, kendini çaya atıp boğacağını söylüyormuş. Nihayet Mehmet Çavuş onu gece yarısından sonra usulca kumandanın çadırına getireceğini söylemiş, şimdi de kıza bir fenalık gelmesin diye silahıyla bekliyormuş. Bana da kızı kumandandan istemek ve Allah’ın emriyle kendisine nikâh için yalvartmak istiyormuş. Fakat şimdi zihni, kapalı ve sessiz çadırdadır. Kız çadıra girince kumandan sert sert haykırmış, sonra kız tuhaf tuhaf ağlamış, şimdi de sesi tamamen kesilmiş. Kezban’ın kumandanla görüşmesi uzun sürdüğünü bana çavuş anlatırken sesi bütün bütün yavuzlaşıyordu.
Mehmet Çavuş öyle bir sesini kesti ki bu sessizliği çadırında yazı yazan bir genç subayın beynini delen bir mavzer kurşunu gümbürtüsü gibi içimden duydum.
Çok sakin bir sesle, "İhsan Bey göründüğü kadar merhametsiz değildir,” dedim. "Belki Kezban, senin kendisini istediğini de anlatıyordu. Çünkü Kezban’ı o eskiden tanır. Ona bir asker kızı diye acır.”
Karanlıkta başını salladı. Mehmet Çavuş’un ruhu İhsan’ın ruhunun simgelediği resmin arkası gibiydi. Mehmet Çavuş bir askerin, bir çetenin mutluluğuna yardımcı olacağına inanmıyordu. Sonra Kezban’ı alıkoyan şeyin böyle bir masal olduğu inancında değildi. O askerlere, bilhassa kurmaylara hiç güvenmiyordu. Onlardan öyle kaba, öyle çirkin suçlamalarla söz ediyordu ki, iş tamamdı. Fakat bütün öfkeye, bu güvensizliğe rağmen benim söylediğim şeylere inanmak istiyordu.
Artık horozlar ötüyordu.
“Kezban arabaların yanına dönmüş olacak,” dedim. “Sen git ona söyle, bugün meydana çıkmasın, ben gider
İhsan Bey’in gönlünü ederim. Sizi de şurada bir baş göz ederiz vesselam.”
O tuhaf tuhaf güldü. Sesi kısıktı. İhsan Bey izin verse de vermese de kızı almaya yemin ettiğini söyledi:
“Ya ölüsünü ya dirisini,” diyordu.
Çadıra döndüm ve İhsan’ın uyanmasını bekledim, sorun çok nazikti. Mutlak Mehmet Çavuş’u çabuk hoşnut etmek gerekliydi, yoksa bir felaket kaçınılmaz görünüyordu. Öğleye doğru İhsan uyandı. Ayakta bir subayla cephanenin dağıtımını ve ileriye gönderilmesini konuşuyordu. Yalnız kalması için bekledim. Subay çıkmadan Mehmet Çavuş girdi. Tavrından çağrılmış olduğu anlaşılıyordu. Yüzünde biraz ümit ve bekleyiş vardı. Hele beni orada görmesi vahşi gönlüne biraz su serpmişti. İhsan’ın yüzü hâlâ sert ve kapalıydı. Mehmet Çavuş’a Geyve civarında bir iş ısmarladı. Ona geceyi orada geçirtecek bir iş. Mehmet Çavuş’un yüzüne bakıyor, ilk defa ilkel insanların da bizler kadar derin kalp kasırgalarını örtebildiklerini düşünüyordum. Suratı gerilmiş, sararmış, dişleri tehlikeli biçimde ikide birde açılıyordu. Fakat emri sessizce karşıladı. İhsan arkasından seslendi:
“Seninle çalışan bir Mustafa vardır. Sarılar’dan kardeşi Kezban cephane arabalarına takılmış buraya gelmiş; Mustafa’ya söyle, dönen arabalarla kızı köye göndersin. Bu çocuğu burada bir akşam daha kim alıkoyarsa asarım, anladın mı?”
Yalnız kalıp da bu konuyu açmak istediğim zaman İhsan sert sert yüzüme baktı. “Muharebe başlarken bir de çoluk çocuk masalı dinleyemem," dedi.
Fakat çocuk masalının sonunun bir facia olduğunu gördü.
İhsan aynı gün bana da zor bir görev verdi. Zihnimin endişesine rağmen Kezban konusunu izlemeye zaman bulamadım. Akşam yemek yer yemez o, atına bindi, bir müfrezeyle hareket etti.
Sabaha karşı döneceğini söylüyordu. Hava yağmurdan sonra açılmış, serin serin toprak kokuyordu. Yıldızlar o kadar berraktı ki karşıdaki ağaçların yaprakları seçiliyordu.
Çadırın karşısında epeyce oturdum. Acaba Kezban gitti mi? İhsan dönse de bunu bir daha söylesem. Sonunda bugün vücudumda, geçen akşamların yorgunluğu, tatlı tatlı uyudum.
Gece gözlerimi çadırda bir adam var duygusuyla açtım. Gerçekten, çadırın aralığından geç doğan ay, perdeli bir ışık gönderiyor, göremediğim bir insan sesleniyordu:
“Peyami Bey, Peyami Bey!”
“Kim o?”
“Benim!”
“Sen kimsin? Gir içeri bakayım!”
Derhal başucumdaki lambayı yaktım. Çadırdan korkak küçük bir gölge içeriye kaydı. İki gün evvel kağnıların başında gelen çocuk çeteydi, siyah başlığı altındaki sarı yüze bakmadan Kezban’ı tanıdım.
“Ne istiyorsun Kezban?”
Kıyafetiyle biraz gülünç biraz da acıklı bir zıtlık yapan küçük bir sesle için için ağlıyordu. Ne uzun zahmetle niçin geldiğini ve derdini söyletebildim. Bir akşam önce Mehmet Çavuş’un açıldığı gibi o da açıldı.
Önce İhsan’a olan düşkünlüğünden bahsetti. Bütün ilkelliği, çocukluğu, kadınlığı, hatta yeni beliren karışık duygularla İhsan’ı seviyordu. İhsan, Sarılar’da onun babasının İstanbul’da işgalde şehit olduğunu anlar anlamaz bütün çocuklara ve zavallılara yaptığı gibi buna da ince ve güçlü koruyuculuğunu açmıştı. Bununla başlayan düşkünlük, İhsan’ın yılmaz hareketleri, bahadırlıklarıyla artmış, buna biraz korku biraz da umutsuzluk karıştıktan sonra zavallı çocuğun bütün dünyası İhsan oluvermişti. İhsan köyden gittikten sonra öyle acı ve hasret çekmiş ki,
Mehmet Çavuş kendisini gezmeye inandırdığı zaman İhsan’ın yüzünü görmekten başka bir şey düşünmemişti. Bir defa görsün, bir defa çizmesinin altına kendini atsın, sonra onun mahmuzları altında ezilip ölmeye razı. Burada yaşından ümit edilmez bir öfke ve kıskançlıkla şehirli avrattan, yani Ayşe’den söz etti.
Şehirli avrat mümkün değil İhsan’ı kendisi kadar sevmezmiş. Ben oldukça dürüst, Ayşe’nin İhsan’ı sevmediğini, İhsan’ın da diğer arkadaşları gibi onu kardeş saydıklarını anlatmaya çalıştım. Küçük başını hırçın hırçın salladı.
“O yiğit bir avrat,” dedi. “İki elim yanıma gelecek neyleyim, kahpe değil, emme kahpe gibi erleri birbirine gatıyo. Yiğit canlar uğruna telef olup gidiyo. O sarı oğlan, Teğmen Ahmet Rıfkı neden öldü? Emme ben biliyom. Şehirli avrat garnından asıl cumandan beye yanıyo. Tıpkı benim gibi.”
“Peki bundan bana ne?” dedim.
Yeniden ağlamaya başladı. Dün akşam İhsan’ın çadırına girmiş. İhsan önce haykırmış ve kolundan tutup dışarı atmak istemiş; fakat Kezban yere yatmış, çizmelerine sarılmış, boğula boğula ağlamış, yalvarmış. O zaman acımış ve yatıştırmaya çalışmış.
Burada Kezban’ın hıçkırıkları coşuyor, yalnız bu coşuşta acıyla birlikte zavallı çocuğu benliğinin derinliğinden sarsan bir mutluluk dakikası var. Söylemiyor ama biliyorum. Kezban’ın çenesinden tutmuş kaldırmış, gözlerine bakmış ve ona, “Ayşe,” demiş. İhsan da çocuk gibi Kezban’la birlikte ağlamış. İhsan’ın Ayşe tarafından büyülenmiş olduğuna ve bu gâvur büyüsünden kurtuluş olmadığına inanıyor, her şeye rağmen dün akşam bütün ömrünü cehenneme çevirecek olan bu acıda tasarladığı fedakârlığın pahalı satın alınmış kısa bir yanı var.
Sabaha karşı Mehmet Çavuş bunu yine bulmuş, ra-
hatsız etmiş; fakat Kezban bu rahatsızlığın tehlikesini, İhsan’ı içine atacağı tehlikeyi anlamış. Mehmet Çavuş’tan bir kuşun yılandan korktuğu gibi korkuyor. Ona “zebani” diyor; fakat Mehmet Çavuş’un teklifini İhsan’a bir zarar gelmesin diye kabul ediyor. Köye dönecek, Mehmet Çavuş’la evlenecek, sonra ilk fırsatta... Bu fırsatlar ne olduğunu, kendisi için nasıl bir kurtuluş hayal ettiğini bir türlü anlatmadı.
Mehmet Çavuş’a arabalarla köye döneceğini vaat ettiği halde gidememiş. Fakat gittiğini haber alınca bana hem Mehmet Çavuş’tan İhsan’ı sakınmamı tavsiye etmeye gelmiş; çünkü Mehmet Çavuş onun zaafını biliyor, kıskanıyormuş, er geç İhsan’a hıyanetinden korkuyor; hem de son defa İhsan’ın çadırına girmek istiyor. Kendisini bu sebeple oraya gönderirsem nöbetçi bırakırmış. Ne olur, son defa. Sonra köye gidip o zebaninin pençesine girecek.
Çadırın kapısını açtım, nöbetçiye seslendim:
“Posta! Kumandan beyin çadırına bu çocukla gazeteler gönderiyorum. Bırak geçsin.”
“Peki efendim.”
Köşeden bir yığın gazete aldım:
“Haydi, çabuk gir ve çık!”
Fakat Kezban çadırdan bir türlü çıkamıyordu. Kendim gittim, çadırda ne olduğunu anlamak istedim. Zavallı çocuk, İhsan’ın asker yatağının dibine çömelmiş, çizmelerini kucaklamış, yanağı meşin parçasının üstünde, gözlerinden yaşlar siyah kirpiklerinin uçlarından süzülüp topraklara düşüyor. Elinden tuttum, çektim. Kendim onu karargâh sınırının dışına kadar götürecek, bırakacaktım. Ondan sonra Mehmet Çavuş’un haşin aşkının girdabına düşecekti.
Çadırların arasından yan yana yürüdük, çıktık. Başı önünde, gözleri yerde rüyada gibi benimle geldi. Karar-
gâhtan hayli uzaklaştıktan sonra selametledim. Doğan- çay yakındı. Ondan öteye gidebilirdi.
En son biraz para kabul ettirmeye çalıştım. Bir ağaca arkasını dayamış, “Alaman, alaman,” diyordu.
Ben zorla aldırmaya çalışıyor; o reddetmekte devam ediyordu. Tam elini tutup küçük avucuna parayı koymaya çalışırken bir tüfek patladı. Döndüm. Kolumda garip bir yıldırım darbesi duydum. Yere su gibi bir şey damlıyordu. Kezban telaş içinde sağa sola koşuyordu. Mehmet Çavuş’un gölgesi ağaçlar arasından bir kaplan gibi sıçradı, kızı belinden yakaladı.
“Köyde aradım, beni aldattın kahpe,’’ diyordu. “Hele dur, bununla İhsan’ın da ciğerini bir deleyim.”
Kızı belinden yakalamış, silah sesleriyle koşuşan nöbetçilerden olanca hızıyla kaçıyordu.
“Bir şey yok hemşerim. Uzaktan atılan bir kurşun kazayla koluma dokundu. Ben çadırıma gidiyorum. Bana sargılarla doktoru gönderin.”
Ertesi gün İhsan, dönüşünde orduyla düzensiz kuvvetler arasındaki çatışmanın olanca öfkesi ve ateşiyle meydana çıktığını söyledi. Ordunun onları tepelemeden yaşayamayacağını söylüyordu. İhsan’dan başlayarak her subay, hatta her nefer, Yunan taarruzu kadar orduya rakip olan ihtilal kuvvetleriyle ilgiliydi ve İhsan beni olanca kuvvetiyle kolumu tedavi ettirmek ve dinlendirmek için Eskişehir’e göndermekte ısrar ediyordu.
8
Kâbus
1 Aralık
Hikâyemde bir kopuk halka, yanık sayfa var. Kezban'ı Mehmet Çavuş belinden yakalayıp ıssız ovalara kaçtığı karanlık geceden sonra onları bir daha gördüm mü? Kafamdaki parlayan alevler, silah sesleri, zincir şakırtıları ve ihtilalin korkunç sesleri arasından onları bir daha gördüm sanıyorum. Bu kısa fakat hayatımın en korkunç kâbusu. Bunu düşünürken alnımdan soğuk terler, arkamda alevler, dudaklarım kupkuru, gözlerim humma içinde titriyorum. Bu hayal gücünün bir icadı mı? Böyle bir şeye inanmak istemem, sonra ötekilerden hatta kendimden şüphe ederim. Bu kâbus fakat gerçek bir kâbus ve onu nasıl gördümse, hâlâ nasıl görüyorsam öyle anlatacağım.
Konya ihtilalini [48] bastıranlar arasındayız. İhsan, kuvvetleriyle ismini hatırlayamadığım bir bucak merkezine yakınız. Merkezin henüz ihtilale bulaşmadığını söylüyorlar. Bucaktan bir küçük kurul İhsan’a gelmiş, bağlılığını bildirmiş ve bucağa asileri sokmayacaklarına güvence vermiş fakat buna karşılık bizim kuvvetlerin de girmemesini, bucağı heyecana sokmamasını yalvarmış, İhsan’ı yalnız bucağa davet etmişler, kuzu kesecekler, onu-
___
[1] Ankara hükümeti karşıtı ayaklanmalardan biri. (Y.N.)
runa köy şenlik yapacakmış, gelen iki sarıklı ihtiyarla üç köylü ağa, İhsan’da sevgi ve güven uyandırmış.
İhsan ne olur ne olmaz diye bir müfrezeyi bucağa yaklaştırdıktan sonra beş atlı ve bir de benimle birlikte davete gidiyor. Şüphe ederse atlılardan birini gönderecek ve kuvvetler Tahsin Bey’in komutasında köye girecek. Muhsin Bey buna şiddetle karşı, “Bugün kuzu gibi olan köylüleri yarın bir kasırga gibi Konya’dan geçen ihtilal sıtması tutabilir,” diyor.
Ovada, üç yüz hanelik bir köy; sarı, çorak topraklar arasında, sarı topraktan yapılmış küçük bir sırtın üzerinde, önü yeşil bir Anadolu bucağı. Akşam güneşi sarı toprakları eflatuna boyamış, köyün önünde yeşil meydandan davul zurna sesi geliyor. İhsan’la atlarımız yan yana koşarak gidiyoruz. Mehmet Çavuş’la Kezban’ı konuşuyoruz. Ne oldular? Nereye gittiler? Kezban bir daha köye dönmemiş. Mehmet Çavuş’un da Türk-Çerkez karışık, hilafet ordusu adına eşkıyalık eden Hamza Bey çetesine katıldığı söyleniyor. Onun ihtilalci ve özellikle padişah düşmanı ruhunu düşünüyor, Kezban’ın yeşil gözlerini kıskanarak bütün hayatını yadsıyışına şaşıyorum.
İhsan dalgın, “Zavallı küçük Kezban, zavallı çocuk,” diyor.
Yeşil meydana yaklaşırken büyük siyah bir kalabalık görüyoruz. Bizi karşılamaya bekliyorlar belki. Fakat ne kadar kalabalık; nasıl öyle toplu ve sessiz duruyorlar.
Yeşil meydanı geçmek için önündeki oldukça derin ve uzun hendekten İhsan’ın atı kanatlı gibi uçtu geçti. Sonra ben ve atlılar... Yeşillikte on adım ilerlemedik, solda harap ve boş duran ve bir değirmen binasından bir küme insan fırlıyor ve arkamızdan koşuyor, İhsan zemberekli gibi atını çeviriyor fakat o kadar ani bir kâbus başlangıcı ki... İşte beş atlı, elli kişi arasından taşlar, kü-
fürler, sopalar ve tırpanlar fırlıyor ve bu cehennemi andıran gürültü arasında iki atlının hendeğe atıldığını görüyorum ve arkamızda korkunç ayak sesleri var; ne derin ve yeraltından gelen bir gürültü, evet, köyün önündeki siyah küme, bir insan kasırgası gibi geliyor, buradakiler atlıların işini bitirmişler, koşuyorlar ve biz kudurmuş bir insan kütlesi arasındayız. Evet, korku nedir, korkunun rengi, çırpınması, gözleri, bütün yapısı nedir, biliyorum. Fakat o ince ve yavuz çocuk henüz dumanı çıkan, kurşunu bitmiş tabancası elinde, kırmızı kalpağı bir tarafa eğilmiş, ayakta duruyor, kafasını hiç kaybetmiyor. Kurşunları kimseye atmıyor, bilerek kimseyi belki öldürmüyor fakat bütün bu halkı, gittikçe daralarak daha sıkı bir halka halinde onu kuşatan halkı birkaç dakika durdurdu. Hepsi o ayakta duran, gözleri soğuk, madensel bir parıltıyla onlara bakan güçlü yaratıkla meşguller; ben, ne garip, bu söven, bağıran, baltasını sallayan, ter kokan halktanmışım gibi, kimse benimle meşgul değil.
“Bıyıklarını görüyon mu?”
“Alın aşağı!”
“Gebertin!”
“Boğazlayın!”
Bum bum iki gümbürtü, sonra kudurmuş bir halk ve sürekli havada vızlayıp giden taşlar, insan dalgası ve bunun üstünde, ufukta kandan bir tepsi gibi kayıp ovanın altına giden güneş.
Artık İhsan’dan ayrıyım. O müthiş ve kudurmuş kütle ne yapıyor, bilmiyorum; kollarını sallayanlar, birbirlerine bağıranlar yine taş, koşuş ve durmayan çirkin bir tepinme.
Hep bu insan kasırgası kızıl karanlıkta köye doğru gidiyor. Önde ellerinde meşaleler, isli bir alevle bu korkunç yüzleri aydınlatıyorlar, ortada zincirlerini sallayarak iki neferle birlikte İhsan’ı sürükleyip götürüyorlar.
Ölü değiller, diyorum. Ölselerdi onları da hendeğe atarlardı, benim yanımda iki köylü konuşuyor, yavaş yavaş:
“Aslan delikanlı be! Bizim Çanakkale’de subayımızdı. Bir hücuma koşardı, hepimizin içi deprenirdi. Bu Hamza Bey keratası da kim oluyor!”
“O Mehmet Çavuş yok mu, hep yaptıran o.”
“Bizim köylü de eşek gibi be!”
Köye giriyoruz, yine duyuyorum:
“Kumandanı nidecekler?”
“Mahpusa götürecekler.”
Ben de bu meşaleli, kanlı halkla sürüklenip gidiyorum. Köyün muhtelif köşelerinden kadın çığlıkları geliyor ve bir davul, cehennemi andıran bir gümbürtüyle durmadan çalıyor, kısık, vahşi naralar duyuyorum ve her yerde havaya silah sıkıyorlar.
Sonunda tozlu, yamru yumru bir köy sokağındayız. Köşede hayvansız boş bir araba duruyor ve karşı köşeden kapısı açık büyücek bir toprak eve küfür, gürültü arasında İhsan’ı ve neferleri getiriyorlar. Ben arabanın yanında sıkıştım kaldım, yine yanımda konuşuyorlar:
“Herifi niçin öldürmüyorlar?”
“Ne bileyim ben.”
“Ankara’dan bir paşa geliyormuş, diyorlar, acaba onun için bunları rehin mi tutuyorlar?”
“Ne bileyim ben ulan!”
Sokak yine karışıyor, kaçışanlar, meşale tutanlar, davul gümbürtüsü, sonra:
“Boğazlıyorlar, boğazlıyorlar.”
Şakaklarımdaki soğuk ter, ellerimdeki titreme, boşta gibi sallanan yüreğimle kendimden geçmiştim.
Yine ayak sesleri ve tanıdığım bir şiveyle bir köylü nutku. Arabanın kenarına tutunarak ayağa kalkıyorum. Karşıda açık kapının içinde isler ve dumanlar arasında sürekli alevler ve durmadan söyleyen, bağıran korkunç
ağızlar görüyorum. Orada ne yapıyorlar? Yürüyorum. Sokaktan geçen beş-on köylüyle birlikte ben de kapıda durup içeriye bakıyorum.
Karşıda açık, iğrenç hela kapısı, ona bitişik bir merdiven yukarı çıkıyor; toprak, pis bir avlu, bir köşesinde zincirler, laleler [49] yığılmış, sağında demir parmaklıklı bir kapı daha ve iki meşale bu demir kafesin arkasını gösteriyor. Anlıyorum, burası bucağın hükümet konağı ve bu kapı hapishanedir. Demir parmaklığın arkasında başından sızan kanlarla İhsan ayakta duruyor. İki ellerindeki uzun kalın zincir, ayaklarına kadar düşüyor ve boynunda kalın bir lale var. Parmaklığın bu tarafında tutkuyla, nefretle, iğrenç bir kasılmayla Mehmet Çavuş, beş-on kişiyi cezaevinin kapısını kırıp İhsan’ın işini tamamlamaya kışkırtıyor. Bucak müdürünü, jandarmaları boğazlamışlar da bu pis, bıyıksız oğlanı ne bırakıyorlar? Bu da halife düşmanı, din düşmanı, hemen gebertmeli...
Her nasılsa bu on kişilik köylü zümresi akşamki taşkınlık ve cinayetten sonra düşünüyorlar. Mehmet Çavuş istediğini yaptıramıyor. Ben ışığa konan kelebek gibi, gözlerim ve gözlerimle birlikte kalbim İhsan’a yapışmış bakıyorum. Ne kadar güzel, ne kadar güçlü, ne kadar tanrısal bir yüzü var. Kumral başından sızan kanların altında ayrık, açık gözlerinde şimdi yalnız yılmaz bir ululuk değil, acı ve derin bir merhamet, tiksinmeyle karışık bir merhamet var. Gözlerini kırpmadan, cellatlarına öyle derin ve sağlam bakıyor ki... O zaman, Kezban’ın neden onun çizmelerine coşkuyla, kendinden geçerek sarıldığını anlıyorum ve hayatımda yalnızca bir dakika Ayşe’nin de ona ve gözlerine bakan herhangi kadının da onu şifasız, ezelî bir düşkünlükle seveceğine inanıyorum. Ayşe’nin
___
[1] Ağır hapis mahkûmlarının boynuna geçirilen demir halka. (Y.N.)
gözleri bir an bu tabloyu görse... Fakat o zümrüt ışıklar, bu boynunda lalesi, elinde zinciri, demir parmaklıklar arasından cellatlarına güçle, inançla bakan ruhu daha evvel sezmemiş midir?
Ellerim daha titriyor, yanaklarım alnımdan akan buz terleri daha kudretle duyuyor. Mehmet Çavuş şimdi bu küçük halkın zayıf yerine dokunuyor. Eğer ellerinden kurtulursa, İhsan’ın köylerini nasıl yakacağını, karı, kızan bütün ahaliyi nasıl ipe çekeceğini anlatıyor. Bir homurtu ve duraksama var, demin Mehmet Çavuş'u karanlık ve inatçı yüzlerle dinleyenlerin gözleri parlıyor, artık İhsan’ın yaşayacağı dakikalar sayılıdır.
At nalları topraklarda yankılar yaparak yaklaşıyor, Mehmet Çavuş’un kulakları kabardı; bütün küçük halk birbirlerine bakıyor ve kapıya geliyorlar. Sokakta yine kaçışan, tepişen bir halk ve dörtnal yaklaşan bir atlı topluluğu.
Muhsin Bey’in atlıları arasında İhsan’ı başından sızan kanıyla ayakta gördüğüm an kâbusun karanlığı ve ağırlığı dağılıyor ve sonra yine bir kadın gibi bayılmış olacağım.
Çadırda İhsan, başında sargısıyla bir şey olmamış gibi subaylarıyla konuşuyor ve Muhsin Bey anlatıyor:
“Hepimiz yatmış uyumuştuk. İnce bir kadın sesi, bir çocuk sesi gibi bir feryat nöbetçiyi uyandırmış. On beş- on altı yaşında kadar Çerkez kostümlü ince, güzel bir çocuk, ‘Subay, subay!’ diye bağırıyormuş. Bana getirdiler. Yarı ölü gibiydi. Dişleri çarpıyor, çeneleri kısılıyordu. Hamza Bey çetesindenmiş. ‘İhsan Bey’i tuttular, öldürüyorlar, yetişin!’ diye bağırıyordu. Hemen ata atladık, gittik. Geldiğimiz vakit araştıramadım. Fakat nöbetçi daha çok bilecek. İsterseniz sorunuz.”
Nöbetçi de bir mahkeme huzurunda gibi geldi, anlattı. Sesi titrek, gözleri gamlıydı. Muhsin Bey gittikten sonra nöbetçinin yanında biraz oturmuş, konuşmuş, kendisine
İhsan Bey, Sarılar köyünde yardım etmiş. Sonraları Mehmet Çavuş’un eline düşmüş, nasılsa Hamza Bey çetesine girmiş. Mehmet Çavuş, İhsan Bey’i öldürmeye ahdetmişmiş. Köylülerin çoğu gerçekte hilafet ordusuna karşıymışlar fakat Mehmet Çavuş onları kandırmış. Bu çocuk İhsan Bey’e onun bu hırsını bilmiyormuş. Köyün önünde İhsan Bey’i pusuya düşürdükleri zaman anlamış, koşarak yola çıkmış. Yaya olarak altı saat ötede beride koşmuş, heyecandan, yorgunluktan, korkudan ölü gibiymiş.
İhsan bunları dinlerken sarardı sarardı, “Bu çocuk nerede?” dedi.
“Irmağın yanında yattı uyudu.”
Sonra arıyorlar, arıyorlar. Çocuk yok.
Irmağın kenarında bir Çerkez paltosu, bir çift de çizme var.
Bucak merkezini İhsan tedibe [50] gittiği zaman ben yatağımda kaldım. Başımda karanlık ve ağır bir şey var, ellerim hâlâ titriyor. Tedip üç gün sürdü galiba.
***
Bir gece İhsan, yüzü toz içinde mahmuzlarını şakırdatarak yanıma geldi. Alnında hâlâ küçük bir sargı var, yatağımın üstüne oturdu. Alnını sildi, gözlerinde sonsuz bir yorgunluk ve acı vardı.
“Köyü temizledik,” dedi. Bizim üç neferin cesedinin gömüldüğü yerde Mehmet Çavuş’u astık.”
“Kezban, Kezban!”
“Bilmiyorum Peyami. Bütün yeşil gözlü kadınlar gibi o da bir sır, bir peri. Karanlıktan geldi, karanlığa gitti.
___
[1] Yola getirme, uslandırma. (Y.N.)
Bana bak Peyami, senin sinirlerin iyice bozuldu. Kolunda hâlâ yara geçmedi. Seni Eskişehir’e göndereceğim. Fakat bana namusun üzerine bir yemin vereceksin.”
“Nedir İhsan?”
“Bu olaydan Ayşe Hanım’a söz etmeyeceksin.”
“Senin yaptığını yapan bir erkek bunu her kadının duymasını ister, İhsan!”
“Yemin edecek misin?”
“Ederim İhsan.”
Kendi ölümüne telaşsız gözlerle bakan İhsan, hainleri gözünü kırpmadan öldüren İhsan, yatağımın üstünden başını ellerinin içine aldı, birdenbire bir çocuk gibi ağladı.
9
Perde arası
5 Aralık
Bu sabah doktor geldi. Yanımda uzun oturdu, konuştu. Bu haftanın sonunda ameliyat kesin. Bende bugünlerde düşüklük var. Sanıyorum ki, ben denilen şey başımdaki birkaç yüz ve onların anılarından ibaret. Bunları anlattıkça boşalıp yavaş yavaş bitiyorum. İçimde dökeceğim son bir Sakarya kaldı; asıl facia ve son perde...
Bugün notlarıma bakıyorum. İhtilal günleri ile Sakarya arasında hayli olay var fakat bende ancak son perdeyi anlatacak kadar nefes var. Ondan önceki günler hep perde arası. Birkaç nağmesini mırıldanıp geçeceğim. Baskın teraneler Ayşe’nin o zaman yazılmış birkaç mektubudur.
Hayat masalıma bakıyorum da hikâyeden çok, bir operaya benziyor. Sürekli ayakta ve dekor içinde, sürekli el ve kol sallayarak konuşuyor, bağrışıyor, sürekli öteye beriye düşüp ölüyoruz. İşte perde arası. Eskişehir’e trenden inen kolu sargılı adam benim, değil mi? Ne gülünç hislerim var. Yeşil gözlü yeğenimin bu sargılı kola nasıl bakacağını düşünüyorum. Ah, bunu bir çarpışmada almak ne iyi olurdu. Doğru Hilal-i Ahmer’e gideceğim. Ayşe orada olmasa bile mutlaka onun hakkında bilgileri olacak.
Caddeyi bir türlü geçemiyorum. Asker geçiyor, sıcak rüzgârlarla savrulan tozlar bu uzun ve hareketli in-
san çizgisiyle karşıdaki binaları bile örtmüş. Ne yüksek ve genç bir öğe. Önde davul, zurna var. Çocukken Şişli’de selamlığa [51] geçen askeri seyir için kapıya çıkardım. Her zaman içim tuhaf tuhaf karışırdı. Şimdi de çocuk gibi o eski heyecanı duyuyorum.
Ayşe’yi beyaz önlüğü, siyah başörtüsüyle hastane kapısında buldum. Askerlere gözü dalmış, bir şey görmüyordu.
“Ayşe, ben geldim.”
“Sen misin Peyami? İzmir yolundakiler çoğaldı. Bak, artık askerimiz de var. Koluna ne oldu? Nerede yaralandın?”
Ne güzel bir endişe ve biraz beğeniyle baktı. Nasıl harikulade şeyler söylemek istiyorum.
Fakat ben yine eski soğuk Peyami oldum.
“Serseri bir kurşun geçti Ayşe, yalnız etimi deldi. İyi bakılmadı da azıcık azdı. Burada baktırıp Ankara’ya talimgâha gideceğim. Cemal nerede?”
“Burada, akşamları Tadia’da [52] birlikte yemek yiyoruz. Sen de gelirsin, hele içeri gir bakayım, İhsan ne yapıyor?”
“İhtilali yatıştırıyor, asileri birer birer asıyor.”
“Bu İhsan ne garip çocuktur. O küçük Kezban’dan haber aldınız mı? Zavallı çocuk acaba ne oldu?”
Ne kadar sıkıldım. Yalan söyleyemiyorum. Hikâyeyi anlatamıyorum. Sustum. Kabahatli gibi, bir şeyler bilip de söyleyemeyen adamlar gibi sustum. Ayşe’nin sakin yüzü bulutlandı. Ne için İhsan’ın kalp hikâyeleri onu bu kadar sarsıyor?
Gece, Tadia’nın salonunun köşesinde yemek yiyoruz. Cemal eskisi gibi canlı selam veriyor. Eski günler gibi
___
[1] Padişahların cuma namazına gitme töreni. (Y.N.)
[1] Eskişehir’de küçük bir otel işleten Çek asıllı bir kadın. Tadia Ana, Mama Tadia diye anılıyordu. (bkz. Türk’ün Ateşle imtihanı, 2007, s. 200). (Y.N.)
kolumu koparacak gibi sıkıyor ve yanaklarımdan bir kardeş içtenliğiyle öpüyor. Fakat mavi gözleri biraz dumanlı. Yemekte baş başa, yavaş yavaş konuştuk. Hayli içi dolu. İzmir etrafındaki ihtilalde, Yunan istilası arasında ihanete uğramış ve Yunanlılara teslim edilmiş, arkadaşlarının Yunan hapishanesinden birer birer götürülüp kurşuna dizildiğini görmüş. Sonunda hapishane nöbetçilerine para yedirerek başarılı bir firarla yeniden buraya gelmiş. Efe ve Ethem anlaşmazlığı eski subaylardan olan ihtilalcilere bile orduda azıcık güvensiz bir bakış uyandırmış. Bu Cemal’i en ince yerinden incitiyordu. İhtilalin güzel olmayan yerlerini, ihtilal öğeleri arasında maddi çıkarlar arkasından koşanlar olduğunu biliyordu. Ancak iyi kötü ihtilali inançlı fakat isimsiz insanlar başlatmıştı. Şimdi iki dönem arasında bu inancıyla, canıyla yeni dönem için kurban olanların asıl Yunan ordusuyla başlayacak ordu çarpışmasında istiklal ordusu dışında kalmasından korkuyordu. Fakat Ayşe, biraz endişeli ve biraz incinmiş görünen bütün ihtilalci subay arkadaşlara karşı hemen kadın rolünü aldı. Onca, ordu ihtilale, ihtilal orduya o kadar karışmıştı ki, bu iki öğeyi birbirinden ayırmak olanaksızdı. Bu, geçici bir kardeş kavgasıydı. Yine boru çalınır çalınmaz herkes silahını alacak, koşacaktı.
“Sen kumandana git Cemal,” diyordu. “Geçen gün geldi, hastaneyi gezdi. Bunları bütünüyle iyi anlayan, iyi ve mert bir yüzü var. Sen ona hayatını açıkça anlat, olmaz mı? Göreceksiniz, hepiniz yine el ele birlikte çarpışacaksınız.”
Sonunda Madam Tadia’nın pastaları etrafında neşemizi bulduk. Tam o sırada dışarıda bir mahmuz şakırtısı, kapı açılıyor, Haşmet Bey elinde kamçısı giriyor, asker başı yine eski gördüğümüz gibi fakat biraz şakakları ağarmış ve yüzü bütünüyle tunçlaşmış; geldi, Ayşe’nin elini öptü. Cemal’in omzunu okşadı ve kahvemize, pastamıza
ortak oldu. Benim kolumdaki yarayla biraz eğlendi. Çok neşeli, bu iki kardeşle çok dost görünüyordu. Hemen ona Cemal’in kumandana gidip ordudan iş istemesi düşüncesini açtılar. O zaten bu işle meşgulmüş. Gece dışarıya birlikte çıktık. Ayşe’yi hastaneye üçümüz birlikte bıraktık. O yol, bu iki asker arasında dönerken bana çok dost, çok bildik göründü.
Sonra hayatımda ne oldu? Sahnede, muzikada susmuş gibi ben, daireden daireye sürünüyorum. Beni hemen Ankara’ya, Müdafaa-yı Milliye’ye [53] tayin ettiler. Masadan masaya, odadan odaya gidiş geliş. Kâğıt, kâğıt, kâğıt... Ayşe çok ender yazıyor. Cemal alay kumandanı, Haşmet Bey fırka [54] kumandanı. Ayşe Eskişehir’de, ona yalnızca Hemşire Ayşe diyorlar. İhsan da alay kumandanı. Benimle gerçek hayat arasında kalın bir perde var ve o perdenin arkasında onlar. Hayatın biricik merkezi ve biricik nedeni yeşil gözler de orada. Ne yapıyorlar? Ne oluyor? Yaz geçti, kış geldi.
Birinci İnönü oldu bitti. Ben bu aralık Müdafaa-yı Milliye’nin bir işi için İnebolu’ya gittim. Biraz sahilde istihbaratta kaldım. Gazetelerin, kâğıtların ne önemi var. Ankara’ya dönerken Anadolu’nun görkemli güzelliği bana bir şey söylemiyor çünkü kalbim hep önüme inen perdenin arkasında. Orada oynayanların İkinci İnönü perdesini de oynadıkları zaman seyahatten yine döndüm. İhsan’ın ve Cemal’in Ankara’ya gelip gitmiş olduklarını haber aldım. Ayşe’nin bu zamanki mektupları pek cansız. Onun da benim gibi içi boş mu? Yalnız İkinci İnönü’nde yazdığı iki mektup var ki, istiklal oyuncularının prova ettikleri sahneyi insana sezdiriyor. Bazen tiyat-
___
[1] Milli Savunma Bakanlığı. (Y.N.)
[1] Tümen. (Y.N.)
ro perdelerinde dışarıya bakılan bir delik olur ve oyuncular içeriden gözlerini bu deliğe uydurup seyircilere bakarlar, işte ben bu delikten içeriye bakmak isterdim.
Ayşe’nin mektuplarından
Eskişehir’den yazılanlar
İkinci İnönü geldi geçti. Çok zamandır senden haber alamıyorum. Seyahatte olduğunu söylediler. Ben de Birinci İnönü’nden sonra biraz maddi, biraz manevi yorulmuştum, ikinci İnönü şifa verdi.
Sen Birinci’den biraz önce aramızdaydın. Bu Anadolu’nun İzmir yolunda ilk asker cengi oldu. Bana delikanlı olmaya başlayan bir pehlivan yavrusunun ilk başarılı güreşi gibi geldi. Fakat bizim hastane bu dönemde cerrahi değildi.
ikinci İnönü’nde mükemmel bir cerrahi hastanemiz oldu ve ağır yaralılar hep bize geldi, ikinci İnönü beni çok askerlere yaklaştırdı. Bir daha Yunan kavgası olursa bir seyyar hastaneye gitmeye çalışacağım. Gerçekten askerlerin sıtmasız, gösterişsiz, sessiz bir kuvvetleri var. Bizim sevgili ihtilalin tabanca sesleri ve fazla rakı kokusu yok. Ah, şimdi zavallı Ahmet Rıfkı'yı nasıl hatırladım. Bunlar ihtilalciler kadar sövmüyorlar da... Tamamen sessiz adamlar.
Ben en çok ameliyathanede çalışıyorum. Fakat bir nefer koğuşunun gözetimini bana bırakıyorlar. Boş beyaz yataklar hazırlandıkça, ‘Acaba kimler gelecek?” diye yüreğim çarpıyor. Hastane azıcık düğün evine benzedi. Doktorlar benim kadar heyecanlı... Öyle bir hazırlık ki...
İlk yaralılar geleceği zaman Eskişehir’in heyecanını görmeliydin. İstasyon kıyamet gibi kalabalık, sedyeler üstünde gelen haki insanlar bize başka dünyanın adamları gibi geliyor. Fakat bizim Mehmetçik, etrafındaki heyecandan habersiz ve bütünüyle kayıtsız.
Hepsi kendini düşünmeyen çocuklara benziyorlar. İlk gelenler geri hizmetinde yaralananlar. Çayhaneye sedyeleri dizdik. Çay verip gönderiyoruz. Onların aklı çaya pek ermiyor, hepsi elindeki somunu sıkı sıkı tutuyor, nereye koyacağını bilmiyor.
Kocaman kafalı esmer bir nefer sargıda olan bacağından şikâyet etti, "Zıkın, zıkın şu bacağımı bir onar!” diyordu. Sıhhiye neferi gerçekten sevecen bir yaratık. Harp, yara onun şefkatiyle birlikte biraz da gıptasını tahrik ediyor. Türk neferi bu. Kollarını kadın gibi uzattı, neferi kucakladı. Çekti, düzeltti:
"Nerede yaralandın kardeşim?”
"Ayağımı gatır depti, gırıldı.”
Hastanede ayağından ve karnından yaralı bir esmer çavuş daha var. Başı aslana benziyor. Ameliyathanenin yanında koğuşta yatıyor, girip çıkarken gidip bakıyorum. Sürekli su istiyor. Kendini bilmiyor, “Ah ölmesem, ah ölmesem!" diyor. Herhalde hayatını bu kadar sevmesinin bir sebebi var. Su vermek için kaç defa başını kaldırdım, her defasında, "Hatice’m, Hatice'm!” diyor. İlk akşam yaralılar birbirleriyle meşgul olmadılar fakat sabahleyin keyifliydiler.
İkinci gün harp yaralıları, ağır yaralılar geldi. Hastanenin kapısından ameliyat ve pansuman salonuna kadar sedyeden geçilmiyor. Bahçe bile sedyeyle dolu. Birçoğu ayakta, kolları, bacakları sarılı, topallayarak geliyorlar. Bu subayların hiçbiri şikâyet etmiyor. Cesur ve ağırbaşlı yüzleri çamur, kan ve barut içinde; hepsi sigara içiyor.
Nefer iki sınıf, bir kısmı çocuk gibi nazlanıyor, herkesin kendisiyle meşgul olmasını istiyor. Şehit olmuş bir arkadaşın ya da subayın yasını yüksek sesle ağlayarak tutuyor. Öteki kısmı ışık gibi, göğsü açık, çok zaman kan içinde başının ay yıldızlı başlığı altında yanık ve güçlü yüzü bir tablo gibi duruyor. Bu yüzde hiçbir şey değişmiyor, durağan ve sinirsiz gözleriyle öylece bakıyor.
Gece ameliyat yoktu. Büyük koğuşa gittim, neferlerle dost olmaya çalıştım. Çoğu çavuş. Çavuş, ordumuzun en hey-
betli ve güçlü öğesi. Şikâyet etmez, temiz ve terbiyelidir, son derece gururludur. Ne neferle ne de hastabakıcıyla konuşmaya tenezzül eder. Yanında yarasından şikâyet eden nefer olursa tebessümsüz ve ağır sesle, "Ulan sus, ne zırlıyorsun, askere ayıp değil mi!” der.
Koğuşa ben girince çavuşlar doğrulmaya çalışıyorlar, endişeyle, "Harpten ne haber hemşire hanım?” diyorlar.
Hastanenin önünden taburlar geçerken kımıldanabilen her asker pencereye koşuyor. Sabahleyin iki asker kalbimi bütünüyle aldı. Taburların ilk sıralarındaydılar. Aslında ilk dizi en boylu, en güzel, en sağlamlarından seçiliyor. Bir tane sarışın, uzun, sert yüzlü bir Rumelili vardı. Şarkıya o başlıyor, ötekiler aldırıyor: “Yürüyelim ileriye, girelim Rumeli'ye!" Kim bilir Rumeli’de kalbinin neresini gömdü? Öteki gibi; Anadolu uşağı ve tablo gibi bir sıra neferin arasında. Başı bütün taburdan bir karış uzun ay yıldızlı kahverengi kalpağı var, gözleri bu ay yıldızdan daha büyük ve daha ateşli kestane renginde. Öyle güzel, öyle güzel ki; ancak insan bunu bir romanda, belki de bir dramda canlandırır. Bedeni güçlü, kolları kırmızı bayrağın direğine sarılmış ve su içinde yürüyen bir sancaktar: “Senin için ey sancağımız, ölürüz de vermeyiz...”
Arkamdan bütün koğuş gürleyerek devam etti: “Senin için ey sancağımız, güle güle kurban oluruz."
İnatla, ısrarla, heyecanla içeriden dışarıdan etrafımı saran bu sancak aşkı, gözlerimden çocuk gibi sıcak sıcak yaşlar boşandırdı.
Yanı başımdaki çavuşun bu seslere neden katılmadığını anlamak için döndüm. Hüseyin Çavuş yatağının içinde çocuk gibi büzülmüş ağlıyordu.
“Ne var Hüseyin Çavuş!"
"Bursalı, çam ağacı gibi, delikanlı bir sancaktarımız vardı. Metris Tepe’de bizim taburla birlikteydi; yanı başımda sancağı kucağında çam gibi devrildi, şehit oldu, onu düşündüm de.”
İhsan’ın yaralandığını ve benim kendisine baktığımı elbet-
te biliyorsun. Şimdi Madam Tadia'da yatıyor, hayli iyidir. Cemal'den mektup aldım. Haşmet Bey savaşı şükür yarasız geçirdi. Yalnız İstanbul'dan birlikte geldiğimiz Seyfi şehit oldu. Genç karısı yazıp bana soruyor. Nasıl cevap vereceğim? Bana mektup yaz.
Ayşe
Ayşe’nin İhsan’dan bu kadar az söz etmesine şaştım. O kadar sıradan bir şey mi? Hele daha sonra yarasına baktığı Haşmet Bey’den hiç bahsetmedi. Mektupları nefer ve çavuşla dolu, demek bu iki adam Ayşe’nin hayatında önemli değiller. Ayşe’nin Kütahya Harbi’nde [55] yazdığı son mektup bu hissimi kuvvetlendirdi. Artık Ayşe’nin kafasında ve gönlünde İzmir’den başka bir şey olmadığına inanmak istiyordum; kısa bir mektubunda da diyordu ki:
Ben Ankara’ya geldim, gittim, iki gece kaldım, Cemal oradaydı. Sen seyahatteymişsin. Dönerken ihsana rastladım. Ankara kendisine yaramış. Orada bize hiç söz etmediği akrabaları varmış, herhalde çok neşeli şeyler. Sessiz ve sakin İhsan’ı neşeyle, sağlıkla doldurmuşlar. Doğruca kolordusuna gitti.
Ben Ankara’da galiba sıtma aldım. Ateşim ve kırıklığım var. Haşmet Bey iyi oluncaya kadar ayakta direndim. Onu şimendifere bindirip gönderdikten sonra ben de birkaç gün yattım. Cemal güneyde süvari alaylarında... Ben bazen yatıp bazen kalkıyorum. Bana Madam Tadia bakıyor. Ufukta yine savaş sesleri var. Savaş olursa hücum borusunu duymuş kumandan atı gibi içim kabaracak, ben de iş başına koşacağım. Her asker geçtikçe Madam Tadia pencereden bakıyor, önlü-
___
[1] 10-24 Temmuz 1921’deki Yunan taarruzu. Türk birlikleri Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. (Y.N.)
ğüyle gözünü siliyor, hep ağlıyor. “Ne kadar ana daha ağlayacak, hepsi ne güzel, neden bu kadar güzel, nasıl bu kadar güzel?” diyor.
Ayşe
***
Kütahya Harbi çok ıstırap ve meşakkat çektirdi. Fakat merak etme, umutsuz değilim.
Sana son mektubu yazdıktan sonra savaş hemen başladı. Ben yine sıtmadan yatıyordum. Hava ağır, korkutucu bir bekleyişle doluydu. Ben kalkamamaktan içimi yiyordum. Fakat öyle yüksek bir ateşim vardı ki... Kafamda hastabakıcılık hayatım devam ediyor. Hastanenin merdivenlerinden aşağı yukarı inip çıkıyordum. Ameliyathanede kol bacak kesiyorlar, kafatası açıyorlar, göğüsten, karından kurşun çıkarıyorlardı. "Hemşire Ayşe pamuk, Hemşire Ayşe gaz, Hemşire Ayşe kloroform ver; Hemşire Ayşe hastanın başını biraz aşağıya indir." Kafamda hep böyle doktor komutları ötüyordu. Güya hastanedeymişim gibi bütün yaralı ordu elimden geldi geçti. Çıplak göğüsleri kırmızı yaralar içinde, genç yüzleri ıstırapla kasılmış, gözleri sevgililerin acı hayalleriyle dolu, ince uzun vücutlarıyla birçok subay doğradık durduk. Sonra ne kadar nefer vardı. Esmer, dört köşe, hiçbir kasırganın koparamayacağı meşe kütüklerine benzeyen sağlam vücutlarıyla sürekli bıçak altında inlediler.
Bilir misin Peyami, İstanbul'da Anadolulu hizmetçilere, bilhassa askerlere hiddet edince "meşe odunu" dersiniz. Bu küçümsemek için söylenen lakırdının onların sağlamlığını, yalnız bedenlerinin değil, ruhlarının ve sinirlerinin sağlamlığını en iyi ifade ettiğini sıtma arasında hastabakıcılık hayatımı yaşayan hayal gücüm buldu. Bana Anadolu ordusu kocaman ve karanlık, eğilmez bir meşe ormanı gibi geliyor.
Bizim İzmirliler bambaşkadır. Bunlar Orta ve Doğu Anadolu. Nasıl bizimkiler esmer yüzleriyle, çoğunlukla mavi gözleriyle, çevik, çalak vücutlarıyla rüzgârla sallanan ince çamlara, uzun servilere benzerler. İstanbullu daha beyaz, daha başka bir ruh meşesi, daha ince ve gelişmiş bir insan örneği. Bütün bu öncesi olmayan meşelerin sağlamlığını, çamların, servilerin inceliğini ve salıntısını birleştirdikten sonra hepsinden oluşan, hepsinden daha gelişmiş bir ağaç ismi bulsam onu İstanbulluya vereceğim. Anadolu kadar sağlam, İzmir kadar çalak; fakat bunların ortasında bir de kendi güzel İstanbul'undan, bin bir türlü Türk ruhunun rüyası olan beyaz İstanbul’undan, güzelliği ve çirkinliğiyle gelen harikulade bir yaratık.
Bu hülyadan sonra kafamda, ordumuzu ötesinde berisinde ince serviler ve çamlar görünen engin bir meşe ormanı halinde görüyordum. Gölgeleri öncesi olmayan, gövdeleri hiç yenilmemiş, dalları hülyayla, çok ciddi ve içsel bir acıyla dolu bir orman. Koca dünya bunu sürekli biçiyor, büyük ağaçlarını yere seriyor. Fakat yere dökülen tohumlardan daha zengin genç bir orman fışkırıyor “Bu orman İzmir’e girecek,’’ diye sayıklamış ve haykırmışım.
Bir akşamüstü şakaklarına kirli siyah saçları yapışmış, sarhoş gözleri kan içinde, nara atarak, laterna çalarak Yunan askerlerinin Madam Tadia'nın oteline hücum ettiklerini rüyamda gördüm. Gözümü açtım, top ve bomba sesleriyle otel sarsılıyordu. Yataktan fırladım, merdiven başına gittim. Zavallı ihtiyar kadın topallaya topallaya yukarıya geliyordu. Uçak saldırısı olduğunu söyledi. Sonra yavaşça hastaları başka yere taşıdıklarını ve boşaltılmasına karar verildiğini fısıldadı, bana yardımını rica ettim, giyindim, hastaneye gittim. İstasyonun elektrikleri yanmış, katırların, öküz arabalarının başında başları önlerinde ulaştırma neferleri ikircikli ve telaşsız gidiyorlar. Parıltılı bir mehtap var. Bazen de bir tabur tozları kaldırarak geçiyor. Görünürde boşaltmaya benzer bir şey yok. Bununla birlikte içimde İzmir yolundan bir adım gerilediğimiz duygusu var.
Bunu onlar da belki hissediyorlar. Hep o meşenin eğilmeyen sağlamlığı ona bu sessizliği veriyor, onu kesersiniz, yakarsınız fakat eğemezsiniz. Bu yolun ortasında dövüşe dövüşe ileri geri mutlaka bir gün İzmir’e yetişeceğiz.
Hastanenin kapısından girince taş avluyu sedyeyle dolu buldum. Elektrikler yanmıştı. Sedyelerde haki esvapları, yıldızlı, aylı başlıklarıyla aziz meşeler yatıyorlar, bazısının ceketinin kolları boş, bazısı yüzükoyun yatıyor, kaba etleri topla parça parça olmuş, üzerine bir battaniye çekilmiş. Bahçe kapısından iki sedye getiriyorlar. Beyaz çamaşır parçaları, haki kumaş parçaları, et parçaları didik didik birbirine kırmızı bir yaşlıkla karışmış. İnsan sesine benzemeyen boğuk bir ıstırap çığlığı bu et parçaları arasından haykırıyor. Taşlıkta kesin bir sessizlik var. Bu esmer, karanlık başların, yaralarından daha derin ve içten gelen bir acıları var; gözleri dalgın ve uzak.
Merdiven başında doktoru gördüm. Beyaz gömleği, hatta beyaz takkesi kan içinde, alnından ter taneleri akıp duruyor, beni görünce haykırdı:
“Hemşire Ayşe, ne iyi zamanda geldiniz, hemen yukarıya çıkınız, size o kadar ihtiyacım var ki...”
Merdivenlere dayana dayana çıktım. Bayılmamaya, içimdeki zayıflığa yenilmemeye karar verdim. Ben de bir meşe ormanı ortasında değil miyim? Onlar gibi eğilmemeye, yenilmemeye mecburum.
Yukarıda iki yaralı kloroform alır almaz ameliyatın birinci kısmında dünyadan geçtiler. İkisi de aslan gibi iki nefer. Gözlerini elimle kapadım. Kocaman soğuk esmer ellerini tuttum, okşadım, “Allahaısmarladık hemşerim,” dedim, "İzmir yolunda görüşeceğiz.” Bundan sonra gelen bir topçu neferiydi. Yüzünün yukarı kısmı tamamen morarmış, çürümüş, başında beyaz bir sargı var, ayakları çarpıntı içinde, çocuk gibi bağırıyor:
“Allah aşkına diyin gardaşım; beni günün altına ne bırakıvidiniz. Gafam yanıya, ne va? Desenize bana, Allah aşkına beni günün altına ne gakıvidiniz?”
Ameliyat masasında bir meşe padişahı gibi devrilmiş düşmüş olan bu asker son neferdi. Bundan sonra subay ameliyatları vardı. Doktor, dal keser gibi iki kol budadı. Onların daha bilinçli ve daha içinden bir hüzünleri vardı. Bir tanesini yatağına koyduktan sonra beni gözleriyle çağırdı. Eğilmemi işaret etti. Dudakları kımıldıyor, gözleri acı bir düşkünlükle bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor fakat bir kelime söyleyemiyordu. Gözlerinde anlamayan bir neferin verdiği umutsuzlukla daha acı, daha düşkün anlatmaya çalışıyor fakat dudaklarında yalnız bir makine hareketi görülüyordu. Acısını hemen anladım. Yüzüme anlayan bir görünüş verdim. Güleç ve sevecen, aslında durduramadığım yaşlarla kulağımı dudaklarına yaklaştırarak dinler gibi yaptım. Acılı gözlerine biraz sakinlik geldi.
“Peki kardeşim, dediklerinin hepsini yapacağım," dedim.
O hâlâ dudakları sessiz kımıldanarak gözlerini kapadı, öldü.
Başımı çevirdim, arkamda doktorun gözleri yaşlıydı. Kocaman çocuk yüzlü bir nefer birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladı:
“Anasının bir tanesiydi. İstanbul'da bana emanet etti. Ben şimdi ona ne diyeceğim," diyordu. Odadan çıktım, merdivenleri yavaş yavaş iniyordum. İçimdeki zaaf bayılmaktan fazla bir şeydi. Avluda sıhhiye neferleri beyaz gömlekleriyle sakin ve güçlü, yaralılara yemek yediriyorlardı. Öyle kadına benzer, kadından fazla bir incelikleri var ki...
Ben de hemen onlara katıldım. Sedyelerin yanına diz çöktüm, çocuğumu besler gibi kaşıkla ağızlarına lapa vermeye başladım. Yüzükoyun yatanı biraz kımıldatmak istedim, yüzüme kuvvetini hiçbir vakit ölçemeyeceğim ela gözleriyle baktı, “Hemşirem, sol omzum gırık, gımıldanamıyom,” dedi. Sonra yavaş yavaş konuştuk:
"Yeni asker mi oldun? Nerelisin?"
“Sekiz senedir askerim. Çanakkale’de harp ettik biz," dedi. Sivaslı olduğunu ve sekiz yaşında Kevser isminde kızını üç
çocuğu arasında en çok sevdiğini söyledi. Bir harabe olan vücudu, konuşurken bazen fazla acıyor, susuyor fakat yine başlıyordu. Kevser Hanım bir İstanbul kızı gibi içliymiş, güzelmiş, memleketine dönerse onu okutacakmış. Baktım, bütün bu sıkıntı ve işkence arasında hayata bağlılığı hiç sönmemişti. Yavaşça, "Guzum hemşire hanım,” dedi. “Bizi hemşire olan bir hastaneye göndert, insana bacılar bakarsa yaralar daha çabık geçiyor."
Dizlerimizin üstünde memleketini ve adresini cebimdeki küçük deftere yazdım. Gözlerinde bir çocuk sevinci doğdu. Yanından kalkınca karşısındaki de seslendi, eğildim. “Beni de yazıve!" diyordu. Ne yazdığımı bilmiyordu. Arkadaşına ayrıcalıklı bir şey olmuş sanıyor ve o şeyi kendisi için de istiyordu. Hepsi birer birer yanlarına çağırıyorlar, alçak sesle konuşuyorlardı. O acı ve kan yerinde, birdenbire bir dinginlik ve avunma belirmişti ve bu avunmayla derin kuvvet benim de içime yerleşiyordu.
Birdenbire feci bir şey oldu. Yan taraftaki koğuştan başı sarılı, beyaz donlu ve gömlekli, gözleri hummayla çıldırmış bir zavallı hasta fırladı, zavallının beyni artık kendinin değildi. Bu Ankaralı bir neferdi:
“Beni Ankara'ya iletin, tabanını öpem, tohtora di, beni Ankara’ya iletin!”
Sıhhiye neferleri etrafını aldılar. Zorla götürdüler, Beynindeki hummayla sürekli Ankara’ya gitmek istiyor ve sekiz adamla güreşebiliyordu. Bu cinnet ve acının tek çığlığı sandım ki yerde yatanların içinde özlem ve acı yansımaları uyandırdı. İnliyorlar mıydı, inlemiyorlar mıydı? Kulağımla işittim; fakat içim onların iniltisini duydu ve bu sessiz acı arasında zavallı deli neferin çığlığı genel acının tek ve tiz bir nakaratı gibiydi.
Hastaneden acele çıktım. Zavallı genç kadın hizmetçiler bu şeylerle sinirleri bütünüyle gevşemiş, başlarını duvara dayamış ağlaşıyorlardı. Hastanenin kapısından biraz öteye sürünerek yürüdüm. Hep evlerin duvarlarına dayanarak gidiyor-
dum. Sonra bir köşede durdum, çömeldim. Tıpkı bir Anadolu anası gibi başımı ellerimin içine aldım:
"Rabbim, daha ne vakte kadar bu sıkıntı ve bu acı? Yeryüzünde bize çektirdiğini çeken başka kulların var mı? Bizi sevdiğin için mi bu sonu gelmeyen güçlük ve gözyaşıyla deniyorsun?”
İlk defa İzmir yolunda çektiğim sıkıntı, bu an ruhumdan taştı, dudaklarımdan fırladı. Bir ses duydum. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bu seste acının yenemediği bir hayat cesaretini hissettim. Bana doğru geliyordu. Arkasına döndü, birisine seslendi:
"Belki Madam Tadia’ya kadar gitmiştir. Ben gider kendisini bulurum, teşekkür ederim doktor, zahmet etmeyin.”
Bu Haşmet Bey’di. Hemen ayağa kalktım, ona doğru yürüdüm. iki ellerimi birden tuttu, sıktı.
"Nasılsınız Hemşire Ayşe? Deminden beri sizi arıyorum.”
Cevap vermedim. Arkamı duvara dayadım durdum. Bu sefer üzüntüyle söyledi.
“Nasıl, cesaretinizi kayıp mı ediyorsunuz Hemşire Ayşe? Size kılıçla yemin edenler henüz ölmediler. İzmir’e yine girecekler ve siz de geleceksiniz. Fakat bu sefer Hilal-i Ahmer filan yok, doğrudan doğruya cepheye,” dedi.
Bu kan ve acılık ortasında kalbim öyle bir kuvvetle atıyordu ki...
"Hemen beni birlikte götürünüz,” dedim. "Ben silah atan muharip bir insan olamam. Fakat İzmir yolundakilerin yarasını sarar, acısını hafifleştiririm ve Allah isterse onlarla birlikte ölürüm.”
"Polatlı’ya gider gitmez sizi bizim kolordu seyyarına 1 veririz. Ben de fırkamla ...’inci Kolordu’ya iltihak ettim. Cemal de gelecek.”
___
1. Gezici hastane. (Y.N.)
Bilsen nasıl hayat karşısında yenilmeyen cesaretlerin sarhoşluğunu duydum. Çocuk gibi ağlıyordum. Fakat bu biraz içimde kırılmaya yakın eğilen zembereğin bu kadar canlı olduğunu görmekten, biraz da Ahmet Rıfkı'yı hatırlamaktan ileri geldi, göğsünde lale gibi kırmızı yarasıyla onu yanı başımda çocuk gözleri kahkahayla dolu gibi görüyordum.
“Haydi bakalım Hemşire Ayşe, bu Yunan keratalarını birlikte atmayacak mıyız?"
Gece yarısından sonra açık bir vagonda yaralılarla PolatlI'ya geldim. Vagonda askerlerimle, avluda bıraktığımız dost sohbetine devam ettik, alçak sesle konuştuk, konuştuk.
İhsan'ı ilk günlerde çok merak ediyordum, sağlığı yerinde ve Seyit Gazi’de olduğunu Haşmet Bey söyledi. Ne kadar merak etmiş olduğumu bu haberi alınca hissettim. Fakat düşünüyorum ki o, Haşmet Bey’in yerinde olsa beni cepheye değil, cephe gerisine bırakırdı. Beni iki yaşında bir çocuk gibi koruma altına alırdı. Anlıyorum ki beni Geyve’de tehlikeden uzaklaştırmasını henüz içim affetmemiş.
Sen Peyami, İzmir yolunda hâlâ sararmış kâğıtlara bakarak mı yürüyeceksin?
Ayşe
10
Sakarya günleri
8 Aralık
Yerleri boş olan dizlerimin Ayşe’den son mektubu aldığım zaman nasıl kesildiğini, kalbimin, ellerimin nasıl atılışla titrediğini, varlığımın bir hatırası olarak bu sabah andım. İçimde çaresiz bir arzunun acısı var. Ayşe benim İzmir yolunda bacaklarımı bıraktığımı bilmedi. Hâlâ da eğer cephede top patlarsa ve kollarım, kafamla sağ kalırsam sürünüp gideceğimi bilmiyor.
Dün gece rüyamda sabaha kadar Gökçepınar Mezarlığı’nda dolaştım. Bunu Ayşe’ye anlatmak istiyordum; onun sandalyesinin etrafında yemin edenlerin ister şehit, ister gazi, öyle şiirli ve yaldızlı kahramanlık destanları oldu ki... Halbuki benim yeminim gibi İzmir yolunda akıttığım kan da gizli kaldı... Sakarya’nın ötesinde bacaklarımla gövdemi top ayırdığı günlerde, Ayşesiz ve boş seyyarda yatarken Haşmet Bey kulağıma eğildi:
“Senin bacaklarını Gökçepınar Mezarlığı’na gömdüreyim,” dedi.
Ben acı acı güldüm ve dedim ki:
“Benim hayatım böyle şairane şeylere hiç de uygun değil, İzmir yolunda çekilen acıların korkunç toplamı arasında benim bacaklarım hatta kafam kaç para eder?”
Halbuki şimdi o mezarlığın kenarında taze ve şirin mezarın üstüne eğilmek, ıstırabımı anlatmak istiyorum.
İçimde öyle bir sızı, sırtımda öyle bir ateş var ki... Bu haftanın sonunda kesinlikle başımı açacaklar, ne içimdeki sızıyı ne de sırtımdaki ateşi bırakacaklar. Ondan önce o kadar damla damla akıtarak içtiğim hayatımın biricik; fakat zehirli heyecanını burada aceleyle yaşamak ve bitirmek gerek. Ondan sonra gözlerimi sessizce kapar, ameliyat masasına yatarım. Yine şimdi o günlere gidiyorum.
***
Ordu, Sakarya’nın bu tarafında, ben hâlâ Müdafaayı Milliye’de kâğıtlar arasındayım. Bütün varlığımla ileriye atılıyorum, mutlak cepheye gitmek istiyorum. Burada sözü geçen bir dostum yok ki başvurayım. Buradaki hayatımın dışı bir askerî memurun hayatı fakat içi hiç öyle değil... Nasıl ve ne suretle cepheye gitmeli? Bu işkencemin en fazla olduğu bir gün beni, bizim âmir birdenbire çağırdı. Rumca bildiğimi, fotoğrafi yaptığımı duymuş olduğunu söyledi. İlgisiz bir tavırla onayladım.
"O halde hemen hazırlanınız, Batı Cephesi istihbaratı bir Rumca çevirmeniyle bir fotoğrafçı istiyor, ikisini birden yaparsınız. Yarın akşamki trene ne olursa olsun yetişiniz.”
Müdafaa-yı Milliye’den sarhoş gibi çıktım. Ankara İstasyonu’ndan gece dokuzda hareket ettim. Benimle birlikte kompartımanda bir yedek subay, üç muvazzaf subay vardı. Tren askere cephane götürüyordu. Ömrümde bu kadar sessiz, bu kadar havası sağlam bir asker kitlesi içinde seyahat etmemiştim. Herkeste sonuna kadar yürümeye karar vermişlerin hali vardı.
Karargâha son istasyondan iki saat vardı. Sabaha karşı ulaştık.
En iyi hatırladığım şey mehtabın parlak olması ve bu ışığın içinde haki bir insan kitlesinin vagonlardan hayvan
ve cephane indirişi oldu. İnsanlar konuşmuyorlardı. Fakat hayvanlar kişniyorlar ve rampadan inerken huysuzluk ediyorlardı. İstasyonun arkasında iki süvariyle bir atlı subay duruyordu. ...’inci Fırkanın hücum tabur kumandanıymış. Kesik ve sert hecelerle ağzından taş, kaya parçası gibi emirler çıkıyordu. Trenin ötesinde haki bir bulut dağıldı, toplandı. Geometrik bir şekil aldı. Subayın nal sesleri, sonra sessizlik içinde havayı yırtan bir kelime darbesi: “Arş!” Rap raplar önce sert, sonra yumuşayarak uzaklaştılar. Ben karargâha gidecek subay arkadaşlarla kendime bir hayvan buldum. Dört kişi yabancı, ıssız ve sarı bir çöl gibi görünen meçhul araziye daldık gittik.
Benim gideceğim şubeden Zihni Efendi isminde zayıf, Rumeli telaffuzlu, çekik gözlü çevik ve mert bir genç teğmen var. Ona sokuldum. Kimse çok konuşmuyor, arada bir, çok uzaktan bir nal sesi kulağımıza çarpıp geçiyor, soğuk bir rüzgâr yerden tozları kaldırıyor. Önümüzdeki karanlık bir ağaçlık ve sırt gibi bir kümbet var. Onun seyyar hastane olduğunu söyledikleri zaman yüreğim ağzıma geldi. ...’inci Kolordu’nun ne tarafta olduğunu sordum. Verdikleri cevaptan bu kümbet hastanesinin Ayşe’den çok uzak olduğunu anladım. Biraz sonra boşluktan boşluğa akar gibi beyaz ve berrak köpüren bir değirmen arkına yaklaştık. Hayvanlar hayli delirdi. Fakat biz onu da aştık geçtik. İrademde orduya katıldığım şu iki saatten beri bir felç var. Artık ismi ve kimliği olan bir adam değilim, bu haki insan denizinin yalnızca bir damlasıyım.
Sonunda birkaç sırt, vadi dolaştıktan sonra yumuşak bükülüşlerle yükselen yamaçlar ortasında bir köycüğe geldik. Bunun yalnızca bir çiftlik olduğunu, beş-altı evden ibaret bulunduğunu söylediler. Yamaçtan inerken çadırlar ve nöbetçiler soğuk, beyaz ışıktan kırmızılı, siyahlı, değişmez şekiller gibi kabarıyordu. Köyde ilk duy-
duğumuz ses askerî, art arda gelen, tek ayak sesleri ve bize saldıran köpeklerin havlaması.
Ortası balkonlu basit, iki katlı bir köy evinden geçtik, önündeki iki nöbetçi karargâh flamasının kızıl ışığı altında bana yeniçeri müzesinin iki modeli gibi durağan ve ağırbaşlı göründüler.
Bizim şube biraz daha yüksekte, dört köşe tahta bir bina. Yatacak yerim Zihni Efendi’yle ortak bir küçük çadır. Şube başâmiri kumandan paşanın yanında meşgulmüş, bizim çadırın kapısında durdum, bu sırlar köyüne baktım. Karşımdaki biraz yüksek köy binasında başkumandan varmış. Penceresinden mavimtırak bir ışık parlıyor, ortadan dik kalpaklı gölgeler gelip geçiyor. Başkumandan binasının arkasında bir tür dekor gibi yükselen sarı yamaçta oyuncak gibi düzgün küçük çadırlar dizilmiş, ortalarında ay ışığında uzun bir iğne gibi telsiz yükseliyor.
İşte Sakarya’yı yöneten ilk tarihsel nokta. Biliyorum ki bu Türk’ün hayatında bir dönüm yeridir. Sakarya’dan sonra hayatımız başka bir döneme girecek. Onun için bu muazzam sahneyi yöneten küçük, kendi halinde köyü yalnız kafamda değil, kalbimde ezberledim.
İlk görüşte kalbe çizgileri kazılan bir yüz gibi bu kendi halinde köy beni altüst etti. İlk heyecan. İkincisi küçük çadırlardan telefonla alınıp verilen raporlar ve emirlerdir.
Bunlar Asurilerin kralı Baltazar’ın sarayında, karanlıkta ateş harflerle bilinmeyen bir parmağın yazdığı hükmün kelimeleri gibi belleğimi hâlâ yakıyor.
“İnler, Katrancı, Çambaklı!”
Bence “Ayşe” kelimesinden sonra insanların ağzından çıkan en kuvvetli iki kelime bunlardır. Bu Sakarya’da henüz büyük ateş başlamadan önceydi. İki ordu, iki pehlivan gibi karşı karşıya durum alıyordu. Kafamda sonsuz kesik cümleler var, bu durumu kafamda canlandırır durur:
“Güneyden gelen piyade ve topçu birlikleriyle bir alay!”
"... Bayırı’na yaklaşan bölük;... yolunda bir kilometre uzunluğunda ağırlıklarıyla ilerleyen kuvvet; ... yönünde yarım kilometre uzunluğunda, bir yürüyüş kolu!”
Sonra tiz, güçlü, madeni bir ses:
“İnler, Katrancı, İnler, Katrancı!”
Çadırların içi kızıl bir parıltıyla yanıyor. Bana bu gizemli sesler, bu ateşlerin dili gibi geliyor ve bu çadırların gölgesi yamru yumru yollara uzanıyor ve yarım ışıkta aceleyle emir çavuşları, yaverler gelip geçiyor ve hepsinin üstünde tehdit edici bir telsiz motoru homurdanıyor.
Çok şükür, gündüzleri Rizospastis [56] ve Kathimerini’nin [57] makaleleri üstünde çalıştıktan sonra geceleri bizim başâmir beni de yıldırım kuvvetiyle başımızı döndürerek dönen harp makinesi içinde çalıştırıyor, ben bazen Başkumandanlık’a, bazen yukarıda yanan çadırlara gidip geliyorum, Harekât’ta [58] günlük emirleri yazıyorum. Telefonla konuşuyorum. Resmen nöbetçi olduğum geceler var. Başkumandanlık’ın ve cephe karargâhının ışıkları sabaha kadar sönmüyor, sabaha kadar hayat ve faaliyet var. Kurmay başkanının nazik, biraz ince sesini sabaha kadar kumandanlarla telefonda konuşurken duyuyorum, resmî cümleleri altında dost bir perdesi var, başkumandanın hiç uyumadığını söylüyorlar. Dairesinde sürekli aynı parlak ışık, aynı gölgelerde hareket.
Harekât’ta uzun bir masa etrafında hiç kalkmayan bir genç yüzbaşı ve binbaşı dizisi var ki, onların hiç gölgelenmeyen inançlı genç yüzlerini çok seviyorum. Hepsi
___
[1] Yunanistan Komünist Partisi’nin resmî yayın organı olan gazete. (Y.N.)
[1] Yunanistan’da muhafazakâr kesimin takip ettiği gazete. (Y.N.)
[1] Harekât Şubesi. (Y.N.)
kılıcını İzmir yolunda kınına koymamaya yemin etmişe benziyorlar.
İlk hafta karşı karşıya çekilen, uzanan, yığınak yapan, orada burada yoğunlaşan bir insan satrancı oynanıyor.
İkinci hafta top sesleriyle birlikte büyük ateş başlıyor, şimdi gece sesleri daha tiz ve daha sürekli. Arada karargâhın önünde birkaç atlı duruyor ve gece yarısından sonra köyden çıkıyor. İnler, Katrancı, Çambaklı’nın yanına Üzümbeyli, Haymana, Toydemir kelimeleri sırayla dizildiler. O kadar çok bayır, dağ, tepe ismi var ki, kafamda bunları tekrar ederken bana bir coğrafya sözlüğü arasına yazılmış bir facia seyrediyorum gibi geliyor.
Çadırıma komşu olan bir çadır var; şoförler orada kalıyor. Bu küçük, çamur evler, sonsuz çadırlar arasında onların çadırı en kişiliği olan yerdir.
Şoförler uyumadıkları ve kumandan taşımadıkları zamanlar Xavier de Montépin’in [59] romanını okuyorlar. Her zaman bir ses ilan ediyor:
“Gelin be! Roman başlıyor!”
Sonra, "Masum kız, çeşmân-ı kebudunu melekâne bir edayla Arman’a refederek dilhıraş bir sedayla kelama agaz etti,” [60] diye devam ediyor. Bazen şarkı söylüyorlar. Bazen taklit yapıyorlar. Bu keyifli günleri, hepsi tehlike karşısında Anadolulu kardeşleri gibi durağan ve kayıtsız fakat İstanbul’un şen, alaycı sesiyle hayata gülüyorlar. Nasıl her sabah onların sesindeki neşeyi ya da düşük perdeyi dinlerdim. Neferim Salim de aynı benim gibi onları dinliyor. Onun ruhu benden fazla havadan iyi ve kötü haberleri seziyor.
___
[1] (1823-1902) Fransız yazar. (Y.N.)
[1] “Masum kız, gök mavisi gözlerini melekçe bir edayla Arman’a kaldırarak yürek parçalayan bir sesle söze başladı...” (Y.N.)
“İşler iyi gidiyor efendim, millet türkü söylüyor, hele bir bak.”
İşler kötü olursa hiç konuşmuyor. Gözleri ufukta, dalgın ve uzak, susuyor.
Akşamları karşıki yamaca gidip küçük köye bakıyorum. Karargâhın önünde sinema mızıkalarını hatırlatan havalar çalıyor. Sol tarafımızda kızaran bulutlarda derin derin top sesleri gürlüyor, esmer ışıkta İsmet Paşa’nın sakin, uzaklara bakan başını görüyorum, bazen başkumandan da orada. Fakat onun başı keskin ve kesin hareketlerle kımıldanıyor, elleriyle bazen ufuktaki dağları gösteriyor, mutlak savaştan bahsediyorlar. İki kumandanı da yakından görmedim ve seslerini işitmedim. Ben kimim ki? Yedek subay Peyami.
Mızıka nöbet çalarken bütün Sakarya bana muazzam bir sinema şeridi gibi geliyor. Mızıka çalıyor, film takılıyor, dönüyor, Sakarya karanlık içinde kıpkırmızı akıyor.
Artık ikinci haftanın sonundayız. İki ordu da soluyor, gözleri ateş gibi yanıyor ve dizlerine kadar kan içinde yürüyorlar. Hangi tarafın başı daha sağlam? Hangi taraf bu kan içinde başı dönmeden, gözleri kararmadan yumruğunu düşmanının kafasına nişan alarak indirecek? Bunu sorduğum anla cevap aldığım an birbirinden o kadar uzak değil.
Eylülün dokuzuncu sabahı, kuyuya dalar gibi uykuya dalmışım. Zihni Efendi beni zorla uyandırıyor:
“Kalk Peyami Efendi, gidiyoruz.”
“Nereye?”
“İleriye, bütün karargâh ileriye gidiyor.”
Nasıl yayı çekilmiş gibi sıçradım. Karşıda şoförler yüksek sesle şarkı söylüyorlar:
Atımı bağladım aman meşeye, meşeye
Benden selam söyle kara gözlü Ayşe’ye, Ayşe’ye!
“Yeşil olsa ne olur Zihni Efendi?”
“Ne diyorsun Peyami Efendi?”
Tıpkı mektep günlerindeki gibi güldüm. Başımı çadırdan çıkardım, bağırdım:
“Salim, iki kahve!”
“İletiyom efendim.”
Küçük köyün üstünde görkemli bir güneş ve bir gök var. Yukarıdan yük arabaları koşup geçiyor. Çadırların kapısında arkadaşlar başları açık, ceketsiz, neferlerin döktüğü teneke ibrikten yüzlerini yıkıyorlar. Hepsi yüksek sesle şakalaşıyor. Neferlerin ağızları kulaklarında. Çadırların üstüne uçaktan korunmak için konulup da sararan dallar bana yeşermiş gibi geliyor, hem giyiniyor hem ıslık çalıyor hem de konuşuyorum. Zihni Efendi beni ilk defa böyle lakırdıcı ve şen görüyor.
“Bilir misin, burada en çok neye heves ettim Zihni Efendi?”
“Neye kardeşim?”
“Başkumandanın bir defa yanına kâğıt götürmeye.”
“Hiç gitmedin mi?”
“Gittim ama kâğıdı hep yaverine verdim.”
“Ben kaç defa yanına girdim.”
“Allah aşkına bir anlat.”
“Önünde küçük bir masa durur. Üstünde harita yayılıdır. Başı daima onun üstündedir, elinde bir altın kalem, hep ölçer, çizer ve başını geriye çeker, gözlerini kısar bakar.”
“Sana ne dedi?”
“İlk götürdüğüm gün, beni ilk gördüğü için mi bilmem, yüzüme sert sert baktı. ‘Ne haber, iyi mi fena mı?’ dedi. Şaşırdım, ‘...’inci grubun raporu,’ dedim. Anlatma, iyi mi fena mı söyle,’ dedi. ‘İyi efendim,’ dedim. ‘Getiriniz!’ dedi. Kaşları çatık okudu, hayli sert, ‘İyi değil, anlamamışsınız,’ dedi. İkinci gittiğim zaman yüzümü tanıdı,
yine: ‘İyi mi fena mı?’ ‘Pek iyi değil efendim,’ dedim. ‘Veriniz,’ dedi. Dikkatle okudu, bu defa gerçek bir azarlama sesiyle, ‘Bu iyidir efendi,’ dedi. ‘Okuduğunuzu anlamıyorsunuz.’ Sonra müthiş bir açıklıkla, birkaç cümle içinde neden iyi olduğunu anlattı. O akşam başka bir kâğıt daha götürdüm. Girdiğim zaman titriyordum.”
“Yine sordu mu?”
“Aynı şeyi, ‘Önce fena gibi, sonra iyileşiyor,’ dedim, aldı okudu, sonra yanında gözleri harita üzerinde çalışan İsmet Paşa’yla konuştu, konuştu. Gözü bir aralık bana ilişince kaşları çatıldı ve getirdiğim kâğıdı imzaladı. Kesinlikle beni çok azarlayacak sandım fakat birdenbire ta gözlerimin içine doğru tatlı bir tebessüm etti, ‘Al çocuğum,’ dedi. Ben galiba en iyi haberi en son götürmüş olacağım. Onun sıradan raporlardan bizim hatırımıza gelmeyen bir şeyler çıkarışı var ki...”
“İsmet Paşa’nın yanına da gidiyor musun?”
“Çok...”
“Ben onun yanına da girmedim.”
“Artık her çevirmen, her fotoğrafçı kumandanlara çıkmaz ya...”
“Merak etme, ben onların resmini alacağım ve belki...”
“Ne belkisi?”
“Bir tanesinin altına imzalarını koyacaklar.”
Bana, Hariciye'nin köhne kâtibine bütün bu şeyler bir çocuk, bir genç teğmen gibi heyecan veriyordu.
Yine çöl ve çoraklık gibi görünen köyün yolundan 9 Eylül sabahı Yahya Kemal’in “Türk atlıları” [61] gibi şen geçtik. Güneş ovanın kırmızı, yeşil renkli yamaçlarında altın ışıklarıyla oynadı ve biz iki yüz genç atların nallarını şakırdatarak Sakarya’ya doğru ilerledik.
___
[1] Yahya Kemal Beyatlı'nın “Akıncı” şiirinden: “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik.” (Y.N.)
Gece ikinci karargâhımız olan vagonlara yerleştiğimiz zaman Zihni Efendi’yle yalnız kalmak için yanıyordum. Nihayet on beş gencin portatif karyolasının dizildiği bir kırlıkta horlamak konseri başladığı zaman yavaşça Zihni Efendi’ye sordum:
“Uyudun mu?”
“Ne var?”
“Acaba... kolordu seyyar hastanesi buraya yakın mı?”
“Ne yapacaksın?”
“Yaralanmaya niyetim var.”
“O halde hemen yaralan, buraya on dakikalık bir yer.” Uzun bir sessizlikten sonra:
“Zihni Efendi.”
“Ne var, hâlâ uyumadın mı?”
“...’inci Kolordu’ya geçmek istiyorum, acaba ne yapmalı?”
“Seni kolordu istiyor mu bakalım?”
Yine bir sessizlik... sonra o:
“Peyami Efendi!”
“Ha!”
“Bugün ...’inci Kolordu’dan başâmire gelen bir tezkere gördüm.”
“Eee...”
“Cepheden, Rumca bilen bir subay istiyorlar.”
“Aman Zihni Efendi, senin başâmirinle aran iyi, söylemez misin?”
“Amir benim sözümden çıkmaz ama dur bakalım. Yarın sana söylerim.”
11
Ateşten Gömlek
10 Aralık
Beni kolordu emrine veren kâğıtla dörtnala gidiyordum. Akşam karanlığı basıyordu. Yine vadide çadırlar kocaman birer ateşböceği gibi sarı tarlalarda yanıyorlar. Ötede beride titreyen büyük alevler önünde insan karaltıları havada çarpan birer kanat gibi... Ağırlıkları yarı kızıllık içinde garip ve doğallıktan uzak biçimlerde... Seyyar hastane en aydınlık ve en kocaman, ötekilerden ayrılıyor. Bakmadan seyyarın içinde Ayşe’nin sakin adımlarla dolaştığını, büyük merhametli ellerinin şifa ve teselli dağıttığını biliyorum. Köyün girişinde nöbetçiye kurmay başkanının yerini sordum. “Doğru git, sağa sap,” dedi. Köyün üstündeki dağ kocaman kara bir yığıntı halinde minimini beyaz evlerin üstüne abanmış görünüyor.
Sağda köy evleriyle çevrili dikdörtgen bir meydana girdim. Burası bir Tatar köyüydü. Önlerindeki uzun teraslara kapalı pencerelerden tek tük ışıklar vuruyordu. Başörtüsünü arkasına atmış bir Tatar kadın, bir elinde süt kovası, bir elinde küçük bir yaratık, bir ahırdan çıkıyordu. Ötede beride gübre yığınları yanında inek başları beliriyor, ta dipte aydınlıkça bir evin önünde bir posta ayakta duruyor. Seslendim:
“Posta, kurmay başkanı nerede?”
“Şu yandan efendim.”
İhsan’ı küçük köy odasında bir tahta masaya eğilmiş buldum. Arkasında paltosu, çalışıyordu. Yüzü olağanüstü gergin ve sarıydı. Başını kaldırıp bakmadan dalgın yazısıyla meşgul oldu.
"Kolordu emrine gönderilen Batı Cephesi istihbaratı mülhaklarından [62] Peyami.”
Zembereğine dokunulmuş ok gibi sıçradı. Kendine benzemeyen bir atılışla ellerime sarıldı:
"Sen misin Peyami? Nasılsın? Ben de evrakı yarın sabah yerime gelecek olana teslim edebilmek için çalışıyordum.”
“Sen buradan gidiyor musun İhsan? Oysa ben kolorduya biraz da senin için gelmek istedim.”
“...’inci Alay’ın kumandanı şehit oldu. Kumandan beyden, alayın kumandasını almak için rica ettim. Ateşe yakından dokunmak istiyorum. Görüyorsun ya, havalar ne kadar soğuk. Odada bile paltoyla oturuyorum.”
Gülmeye çalıştı fakat yüzünde buruşukluklar oluşmasından başka bir işe yaramadı, gözleri soluk ve derindi.
Yanına gittim, bilmem niçin, omzunu okşadım:
“Beni de birlikte alamaz mısın, ben de çok üşüyorum, ben de ateşe yaklaşmak istiyorum.”
“İnsan ateşten bazen kolunu bacağını, bazen de canını yakar Peyami...”
“Bunu ben zaten biliyorum İhsan.”
Cevap vermedi. “Posta!” diye haykırdı. Sonra çağırdığı genç subaylara bazı emirler verdi. Kâğıtlarını sessizce topladı. Eldivenlerini, kamçısını aldı:
“Yemekten önce seninle şu dağa doğru gidelim Peyami.”
“Sen üşüyorsun İhsan.”
“Öyleydi ama artık üşümüyorum.”
___
[1] Subay yardımcısı. (Y.N.)
Hissettim ki bu akşam bu dağ karaltıları arasında İhsan’ın ruhunu çıplak göreceğim. Bana mutlak bir şeyler söyleyecek. Ben de kürkümün yakasını kaldırdım, birlikte çıktık. Vadide ateşler, kızıl çadırlar görünecek kadar yükseldik, dağın arkasından beyaz bir ışık ayrıca havayı yavaş yavaş kaplıyordu. Durdu, ışıklara uzun uzun baktı:
“Zaten yukarıya, gözetleme yerine kadar gitmek gerek, yolda konuşuruz.”
Ben susuyor ve bekliyordum. O da arkasını ışıklara ve köye çevirince başladı. Başlarken içimde iki senedir taşıdığım hayli yoğun karanlık yırtılıyor ve bu yeni ışık içinde İhsan’ın yüzünü, Ayşe’nin yüzünü görüyordum. İhsan’ın yüzünü çok açık gördüm, aslında onun ruhunu sezmiştim; fakat dağda bu ruhun üzerine perde inmeden Ayşe elimden kaçtı, karanlığa, bilinmeyene gitti.
İhsan eski İstanbul günlerinden, Ayşe’den, birbirine bağlamadan söz etmeye başladı. Oradan oraya atlıyor ve asıl söyleyeceği şeylere hafif dokunarak kaçıyordu. Büyük bir operanın asıl facia, asıl hayat noktasına girmeden, hepsini sezdirmeden bir girişinin belirsiz nağmelerine, gezintilerine benziyordu. Hiç beklemediğim bir dakika birdenbire başladı:
“Sözün kısası, senin gibi, herkes gibi ben de Ayşe sıtmasına tutuldum fakat ötekiler gibi ben yalnızca sırtımı ateş kamçısının darbesine verip İzmir’e doğru yürümedim; herkes İzmir’e doğru giderken ben Ayşe’ye doğru gittim. Ta ilk günlerde rıhtımda onun yeşil gözlerini, kırmızı dudaklarını gördüğüm an bu dünyanın zehirleri kanıma, damarlarıma geçti. Ben kadını yakından görmüş bir insanım; fakat bu defa bu, kadın sıtmasından, aşktan başka bir şeye, bir vebaya, bir felakete benziyordu. Onun ruhumda karıştırmadığı bir nokta, altüst etmediği bir köşe kalmadı. Her şey birdenbire yıkıldı. Her bağ çözüldü, her insan yüzü soldu. Dünya simsiyah oldu; yalnız o,
Ayşe, ateşten dudakları, zehirli gözleriyle biricik şey olarak karşıma dikildi durdu. Bütün arzum onun arkasından koştukça insandan uzaklaşan yüzüne yaklaşmak, gözlerinin, dudaklarının arkasındaki o harikulade şeyi (ölüm mü, hayat mı bilmiyorum) almak. Ayşe’nin gözleri, dudakları ne anlatırsa, onun ben en bağlı tutsağı oldum. Bir serap gibi dokunulmayan bu kadına dokunmak için hayatta vermeyeceğim, yapmayacağım bir şey, kat etmeyeceğim bir uzaklık yoktu.
Bu zehir, bu sıtma beni nerelere götürdü, ne ateş ne kan ne ölüm; bunu bir şey yatıştırmadı. Onu tanıdığım günden beri bir gece rüyamda görmeden uyuduğum olmamıştır. Yaptığım, söylediğim her şeyin arkasında o vardı.
Allah kalbimi olduğu gibi görüyor. Ben demir gibi şeref ve haysiyete bağlı asker, utanmadan itiraf ederim ki, o bir gün bana ‘Muharebeden kaç!’ diyeydi, beş dakika sonra beynimi kendi elimle parçalamak koşuluyla, o söyledi diye savaş alanından ayrılırdım.
Bu humma, İstanbul’da her gün korkunç bir hızla artıyordu. Son ayrıldığımız günü hatırlıyor musun? Bir an yalnız kalıp içimde kopan kıyameti ona söyleyebilmek için seni öldürmeyi bile kurmuştum.
Anadolu’da onsuz kalınca bu içimdeki ateş bir delilik halini aldı. Ordunun dışında hiçbir kuvvete inanmayan ben, ihtilalin gereği diye çeteler yönettiğim zaman hep Ayşe’yi düşündüm. Memleketi baştan başa yiyen isyanları hâlâ titreyerek hatırladığım bir şiddetle bastırırken, asi köyleri yakar, asi insanları asarken Ayşe’nin gözlerindeki yeşil ışıkların aydınlattığı İzmir yolunu açıyordum. Bütün bu dehşeti telkin eden aynı kadının bana merhametin, acımanın en ince görünüşlerini de telkin ettiğini hissettim. Bambaşka bir adam, Ayşe’nin yeniden yoğurduğu, biçim verdiği bir adam olmuştum.
Ayşe ile sen Adapazarı’na ilk geldiğiniz zaman hani yanınızda küçük yüzlü sarışın bir teğmen vardı: Ahmet Rıfkı. Tanıdın değil mi? Ona Bolşevik derlerdi. On kişilik bir yarı düzenli Laz kuvvetiyle bana bağlıydı.
Ayşe’yi onunla hayvan üstünde gördüğüm zaman ne acı ne azap çektim. Ayşe’nin ona yalnızca bir büyük kardeş şefkati vardı, biliyordum, bazen bu şefkat benim kalbime de bulaşır; o küçük teğmeni, canımı verecek kadar severdim. Bazen uykum kaçar ve o çocuğu pusuya getirip öldürmek için plan yapacak kadar kıskançlıktan acı çekerdim. Çok zaman yüksek sesle kendi kendime, ‘Ben deli oldum, ben çıldırdım,’ diye haykırdığım olmuştur.
Sonra o zavallıyı Hendek yolunda Çerkezler öldürdüğü zaman Ayşe’nin yalnız başına dörtnal gittiği günü hatırlar mısın? Onu Ayşe yerden bir çocuk gibi kollarıyla kaldırdığı zaman ve arkadaşlar onu sedyenin yanında ağlayarak getirirken iki duygunun etkisi altındaydım. Kudurmuş gibi ölüyü parçalamak ya da canımı o genç vücudun içine akıtıp, Ayşe, senin ağladığın bu çocuğa işte ben canımı verdim. O yaşasın, sen ağlama!’ diyebilmek için yandım.”
Bu aralık dağın tepesine doğru yaklaşıyorduk. Uzaklarda patlayan bir şarapnel, berrak, esmer havanın üstündeki mavi gökte aşağıya sarkan yıldız kandilleri gibi düşüyordu. Anadolu’nun yüksek, sarı dağları ay ışığından titrek bir rüya rengine bürünmüşlerdi. Dağın önündeki düz ovada, beyaz bir dumanın mavimtırak havasında yarınki düzen için ileriye yaklaşan haki kütleler hareket ediyordu. Önümüzdeki gözetleme dürbününün derin siperinde iki haki gölge ayakta duruyordu.
İhsan lakırdısını kesti, ilerledi. Sipere atladı. O dürbünle karşıki sıradağlarda düşman harekâtını gözetlerken ben oturdum. İçimde senelerden beri tırmandığım müthiş ve güzel bir dağın doruğuna gelmiş gibi bir duygu
vardı. İçimdeki acı mı, sevinç mi, bilmiyorum. Her ne ise o bir doruktu. Oradan artık bir daha yukarı çıkamazdım. Siperdeki şu ince, zarif gölge gelinceye kadar bekleyecek, onunla birlikte doruğun son dakikalarını yaşayacaktım. Ne kadar kaldı bilmiyorum. Telefonu aldı, bu çeşitli, ıssız, uzak dağların bize ait doruklarındaki arkadaşlarla konuştu. Askerlerle selâmlaştı, döndü ve bıraktığı yerden başladı. Onun için hayat Ayşe’yle ilgili acı ve aşkın hikâyesiydi. Bütün görünürdeki görevleri rüyayı andıran bilinçsiz hareketlerdi. Fakat bu görünüm ve bu gece bir an onda eski benliğinden bir kıvılcım tutuşturmuştu.
‘Ayşe’den bağımsız olan biricik duygum kalbimde ancak, Anadolu düzensiz harekâtı kırıp düzenli ordu yaptığı zaman uyandı. Bu, İzmir’den, Ayşe’den başka bir şeydi. Benliğimi İnönü’nde biraz bulur gibi oldum. Harp devam ettikçe Ayşe’nin zulmü kalbimde hafifledi. O zaman Ayşe Eskişehir’deydi fakat savaştan sonra Geyve çevresindeki görevime dönünce hastalık yeniden daha ezici, daha çılgın olarak depreşti. Kısa bir müddet için bir sefahat adamı oldum; sandım ki işle, tehlikeyle ölmeyen bu ateş zulmünden kuvvetli içkiler ve göstermelik aşklarla kurtulurum.
Çadırımda ne kadar içtim. Ne kadar yeşil gözlü, ateşli kızlar tanıdım. Ne kadar bir çekimle ateş etrafındaki pervaneler gibi bu toprak ve cennet kokan kadınlar güçlü kollarını boynuma doladılar. Fakat hepsinden sonra yine Ayşe hummasını daha kudretle, daha şiddetle depreşmiş buldum. O bu topraktan, güneşten, doğadan gelen şeylerle ortaktı. Fakat bunların hepsinden başka, ismi konulmamış, dokunulmamış, anlaşılmamış bir gizemi vardı. Nereden geliyordu? Neydi?
Anladım ki, Ayşe’nin varlığını hatırlatan neye dokunsam Ayşe olmadığını anladığım an, Ayşe için arzum, Ayşe için özlemim azıyor, kabarıyordu. Nihayet bir pa-
paz gibi dünyadan el etek çekerek ve iş içinde yaşamaya karar verdim.
İkinci İnönü’nde alayın başında başımı kurşunlara uzatarak ölüm bekledim ve göğsümden ölümün yıldırım gibi geçtiğini Metris Tepe’de duyarak bayıldığım an her şeyin bitmiş olduğunu sanıyordum.
Kaybettiğim kandan sık sık bayılıyordum, sürekli başım dönüyordu. Hastanenin ameliyat masasına getirdikleri zaman tekrar bayılmışım. Bir aralık biçimini, dokunuşunu ezberden bildiğim iki elin alnıma soğuk bezler koyduğunu, dudaklarımı soğuk suyla ıslattığını, kolonya koklattığını hissettim. Ayşe’nin ellerini bilirsin değil mi Peyami? Uzun beyaz parmaklarının dokunuşunda kuvvet veren, şifa veren bir şey vardır. Gözleri kadar bu ellerin de götüren, dinginlik ya da humma aşılayan bir dokunuşu vardır. Gözlerimi büyük bir hazla açtım. Etrafım kloroform kokuyor, beyaz gömlekli, siyah örtülü bir hemşire eğilmişti. Başının siyah çerçevesi arasında Ayşe’nin yüzü, yeşil gözlerinde ömrümde görmediğim bir incelik ve tatlılıkla, dudaklarında çocuğunu seven bir ananın derin düşkünlüğüyle yüzüme bakıyordu. Gözlerinden Ayşe kalbime akıyor, elleri başımı, bütün varlığımı çekiyordu. Yemin ederim ki bir an etrafımı en tatlı ve öncesiz bir beyaz boşluk içinde görüyor ve kendimi ölmüş ve cennete gitmiş bir adam gibi görüyordum. Evet, şehit olmuştum. Şahadet beni cennete, Ayşe’nin gözlerine kadar götürmüştü. Gözlerine bakarken tekrar coşku içinde kendimden geçmişim. Bu ne mutlu ve ne mutlak bir borçluluk duygusuydu.
Beni hastanede yer olmadığı için Madam Tadia’nın otelindeki küçük odaya taşıdılar. Ayşe sedyenin yanında geldi, güçlü ve genç kollarıyla beni bir çocuk gibi sarsmadan kaldırdı; temiz, kuştüyü yastıklar içine bıraktı. Artık fanilerin erişebileceği şeye ben erişmiştim. Sustum ve uyudum.
Ayşe’yle konuşurken, doktorun sesini dinlerken hâlâ içimden bunun bir cennet ve şahadet rüyası olduğuna inanıyordum. Şimdi...
Neyse, sabahları Ayşe geliyor, yaramı değiştiriyor, yatağımı düzeltiyor, derecemi koyup gidiyordu. Öğleye kadar onun parmaklarının yüzümde ve başımda dolaştığını hayal ederek dalıyordum. Yemek zamanları yanımda beni kaldırmadan eliyle yemeğimi yediriyordu. Gece, sonunda hastanede iş bittikten sonra geliyor, ben uyuyuncaya kadar yanımda kalıyordu. Onun karşımdaki çiviye astığı hastabakıcı mantosuna kadar hayatın birinci derecede tatlarını bağışlayan hayaller içinde sarhoştum; yanımdaki koltuğa oturduğu zaman bütün bedenim boşluk içinde çöken bir aziz gibi hayatın serabına dalmış olduğumu duyardım. Sesini hâlâ hatırlıyorum. Biraz kalın, biraz sıcak anlarıyla bana basit ve her cümlesi bir güzellik olan şeyler anlattı. Onun bir çiftlik içinde, İzmir’in yeşil kırlarında bir kır çiçeği gibi büyüyen çocukluğunu biliyordum. Atlarını, buzağılarını, hatta kuzularını bile ayrı ayrı hatırlardı. Sonra evliliğinden söz etti. Öyle sakin bir anlatışı vardı ki... Kendi söylemeden bu kadar şükranla, sevgiyle hatırladığı belki kendi için ölen Mukbil Bey’in silik yüzü Ayşe’de aşk uyandırmamış olduğunu anlıyordum. O köylerde kollarımın arasında sıktığım kızlardan daha bakir, daha dudakları öpüşün yıldırım titreyişini duymamıştı. Onun gerçek sahibi ben olacak, tutkumun, çılgınlığımın bütün hummasını ona aşılayacaktım. Günlerin geçtiğini duymuyor, bu hastalığın sonsuz olmasını istiyordum. Fakat iyileşiyordum; ateşim düşüyordu.
Bir akşam onunla İzmir’e ineceğimiz günü konuştuk. Ben de artık konuşabiliyor ve o kadar çabuk yorulmuyordum. İzmir’in sokaklarında boru çalarak ilk yürüyecek Türk fırkasını hayal ediyorduk. İzmir’de ilk Akdeniz’i görecek, kırmızı bayrağı sahilde Türk kanları akan
rıhtımda dolaştıracak birliği andık. O zaman Ayşe birdenbire ayağa kalktı, kısılmış lambanın zayıf ışığına rağmen gözlerindeki ateşi, coşkuyla açılan kırmızı dudaklarının titreyişini, bütün bedeninin, bütün ruhunun uyanışını gördüm. Aşkının ilk öpüşünü dudaklarından alan bir ateşli kadın gibi canlanmıştı. O dünyanın en ilkel yaratıklarından daha derin bir aşk ve tutku taşıyor, onun İzmir hülyası onu, tarihin en tutkulu kadınından fazla sarsıyordu. Hiçbir öpüşün çarpması beni Ayşe’nin İzmir’in yeşil hayaliyle sarsılması kadar sarstığını bilmiyorum. Elimi uzattım, elini yakaladım: Ayşe, eğer İzmir’e ilk giren fırka benim bulunduğum fırka olmasa bile ben yine bir sancaktar nefer gibi ilk bayrağı götüreceğim. İzmir’e girersem benim olur musun, söyle?’
Elini tuttum, sarstım. Hâlâ dudakları yarı açık, hâlâ gözleri coşku içinde, hâlâ ellerinde ateş var. Kendine gelir gibi toplandı. Yüzüme baktı. Durumu anlamış gibiydi. Fakat hastabakıcı olduğunu hâlâ hatırlamıyor. Ayşeliğini düşünüyordu. ‘İhsan,’ dedi, ‘ben o adama hayatta ne isterse hayır diyemem, yalnız benim için evlenmek mümkün değildir. Var say ki hayatımdan bir veba geçti, beni bütün insanlardan uzaklaştırdı. Yalnız İzmir yoluna bağladı.’
O zaman yatağımdan inmek, onun ayaklarına kapanmak ve aşkımın kutsallığını, mutlaka karşılık bekleyen öncesiz hasretini anlatmak istedim. Yavaş yavaş doğruluyor, hızlı hızlı konuşuyor, onu ne kadar zamandır ve nasıl istediğimi anlatıyordum. Göğsümdeki yara, içinden bir demir geçer gibi acıyor, şakaklarım ve bütün damarlarım içinden kaynıyor, yanıyor, dışarıya fırlamak için şiddetle atıyordu. Ellerini yapışmış gibi yakalamış, bırakmıyordum.
Birdenbire nasıl oldu bilmiyorum. Gözlerinden, ürken bir çocuk gibi korku geçti. Avcıdan kaçmak isteyen
vahşi bir geyik gibi etrafını arıyordu. Silkindi, mantosunu kaptı, kaçıyordu. Ben o zaman vahşetle, cinnetle göğsümün sargılarına parmaklarımı geçirdim, sargıyı, sonra yaramı parçalamaya başladım. Acı filan kalmamıştı. Sonsuz bir acı ve dalga vardı.
O hemen koştu, kollarımı yakaladı. Yaramdan fışkıran kan ağzıma kadar geliyordu. Kollarımı boynuna doladım. Dudaklarımı yakıp vücuduma giden sıcak sarhoşluk kanımdan mı, onun dudaklarından mı bilmiyordum; tadının benzerini bir daha tatmak mümkün olmayan dudaklarını kaç defa öptüm bilmiyorum. Bir sene oluyor. Dişleri hâlâ hatırasıyla kızgın bir bıçak gibi beni ikiye bölüyor, hâlâ o dakikada gibi varlığım eriyor.
O akşam son hatırladığım şey yaramı yıkayıp bağlaması, beni ve kanlı yatağımı değiştirmesidir. En sonunda, kendi beyaz gömleğinin kanına garip gözlerle baktı. Arkasını çözdü, gömleğini çıkardı. Kanıyla devşirdi, topladı. Arkasına mantosunu giydi. Yanıma geldi. Ellerini başımın altına koydu, başımı kaldırdı. Gözlerini artık açık tutmaya zorlandığım gözlerime daldırdı. ‘İhsan,’ dedi, ‘İzmir’e girdikten ve Akdeniz’in kıyılarında yeşil İzmir için akan kanları kutladıktan sonra istediğin zaman seninle evlenirim. O âna kadar yemin et, kalbinin bütün ateşi yalnız İzmir’e gitmek için yanacak...’
‘Sen ne istersen o olacak Ayşe,’ dedim. Gözlerimi öyle serin ve yumuşak bir dokunuşla kapadı ki, bir daha uyanmamak üzere uyuyacağım en mutlu an o oldu.
Ondan sonra bir mucize gibi iyileştim. Anadolu’ya geldiğim günden beri ilk defa olarak izinle Ankara’ya hava değişimine gidiyordum. Doğal olarak amcazadem mebusun evine misafir oldum. Dünya bütünüyle değişmiş, pembeleşmişti. Öyle mutluydum ki, İzmir’e girmemeyi hatırımdan bile geçirmiyordum, amcazademin şen, güzel kızlarıyla kırlarda dolaşıyor, doğal ve genç bir
insan oluyordum. İstanbul’dan beri beni kıskıvrak sürekli hummasında esir eden zalim ateş, hayat ve mutluluk getiren bir hülya olmuştu.
Ayşe’den ayrılırken o da Karahisar’a, Cemal’e gideceğini söylemiş, mektup yazmamaya karar vermiştik. Ona rağmen bir tapınma gibi ona her akşam bir sayfa yazıyor, mutluluğumdan söz ediyordum. Sonunda bu izin de geldi geçti. Yaramın beni etkin hizmete bırakmayacağını görerek beni alaydan ayırdılar; ...’inci Kolordu Kurmay Başkanlığı’na verdiler.
Ankara’dan bir gece geç vakit hareket ettim. Amcazademin kızları beni istasyona getirdiler. Bütün aile boynuma sarıldı. Amcazademin küçük kızı Sabiha da istasyonda bir çığlık kopardı, boynuma sarıldı. İki yanaklarımdan öptü. Bana ‘ağabey’ derdi ve yaşı da böyle bir hareket için uygundu. Yalnız ailesi onu bana vermek istiyorlardı; kendisi de buna eğilimli göründüğünden azıcık sıkılıyordum. Bununla birlikte harekât başlamak üzereydi. Ve biz de İzmir’e doğru gidecektik. O kadar mutluydum ki, herkesi öptükten sonra onun da taze yanaklarından öptüm. Kompartımana atladım.
Bana ve yanımdaki genç arkadaşlara üçüncüden bir kompartıman hazırlamışlardı. Hava hayli soğuktu. Bununla birlikte pek neşeliydik. Sincan İstasyonu’nu geçtikten sonra gençlerden biri oldukça açık bir hikâye anlatmaya başladı. Yanımda ciddi yüzlü bir arkadaş parmağını dudaklarına götürerek susma işareti yaptıktan sonra yanımızdaki kompartımanı gösterdi:
‘Yanımızda kim var?’
‘Eskişehir’e giden bir hemşire.'
Ben hızla döndüm:
Acaba kim, biliyor musunuz?’
‘Hayır, bir genç binbaşı getirdi. Galiba İzmirliymiş, hemşire üniforması giyiyor.’
Karşıdan biri, ‘Acaba Cemal’in hemşiresi mi?’ dedi. 'Bilmem, mavi gözlü genç bir binbaşı, ince uzun.’ Kalktım, kafam o kadar atıyordu ki... Karahisar’da olan Cemal ne zaman Ankara’ya gelmiş ve ne zaman Ayşe’yi getirmişti, beni niçin aramamışlardı? Ben hiçbir kompartımandan bir kadın başının baktığını görmemiştim. Zihnime bin türlü kara düşünceler geldi fakat Ayşe’nin şu tahta bölmenin ötesinde olması hepsine baskın bir heyecandı. Mallı’ya [63] kadar nasıl sabrettiğimi bilmiyorum. Mallı’da atladım. Neferi Ayşe’nin kompartımanına gönderdim. ‘Hemşire Ayşe Hanım siz misiniz?’ diye soracaktı.
İstasyonda ayakta titriyordum. Neferim döndü, Ayşe Hanım burada,’ dedi.
Nasıl bir atılışla koştum. Ve kompartıman kapısını vurdum. Kapı açıldı. Yere koyduğu bir fenerin ışığı yüzünün aşağı kısmını aydınlatmış, gözleri gölgeler içinde oturuyordu. Onu hemşire üniformasıyla köşede büzülmüş gördüğüm an hiç başka bir düşünceye yer kalmamıştı. Atladım, kapıyı kapadım. Dizlerinin dibine çöktüm. Elleriyle beni kuvvetle itti. Sesinde de alaylı sandığım bir söyleyişle, ‘Bizim nişanlı olduğumuzu kimse bilmez, rica ederim kendinize hâkim olunuz,’ dedi.
Ben hemen kalktım, karşısına oturdum. Yüzünün gölgelerine ve sesinin alayına rağmen ‘nişanlı olduğumuzu’ cümleleri beni yatıştırdı. Ayşe’yle aramızdaki gizli bağ vardı, başka bir şey düşünemezdim. Fakat onun bir şey söylemeyen, derin bir üzüntüyle kararan yüzü içimdeki endişe ve korkuyu artırıyordu:
‘Ne var Ayşe? Ne zamandan beri Ankara’dasın? Cemal’le birlikte mi geldiniz?’
___
[1] Malıköy. (Y.N.)
‘Cemal geleli on beş gün oluyor. Ben yalnız üç gün için geldim. Bir doktor bazı şeyler istemişti, onları almaya geldim. Bir de Anadolu’nun Kâbe’si olan Ankara’yı bir defa görmek gerek değil mi?’
‘Beni niçin aramadın?’
‘Önce nerede olduğunu bilmiyordum.’
‘Sonra?’
‘Sonra öğrendim fakat amcazadelerini tanımıyordum.’
Ayşe’ye istasyondaki sahnenin yapacağı etkiyi düşünerek hem korkuyor hem de her şeyi nasıl olsa açıklayabileceğimden biraz kıskanmış olması olasılığına seviniyordum.
'Beni istasyona gelirken görmedin mi Ayşe?’
Cevap vermedi. Biraz bekledim. Sonra eğildim, yüzüne baktım. Yüzünde öyle bir gevşeklik ve düşkünlük var ki, yine hemen dizlerinin dibine çöktüm. Tren hareket etmiş, gidiyorduk. Her sallantıda başım dizlerine dokunuyordu.
‘İstasyonda göçmen çocukları vardı, bir tanesi...’
Sözünü bitirmedi. Boğulur gibi sessiz sessiz ağlamaya başladı. Demek acısı, uzaklığı geçmişine, başka şeylere aitti. Ellerini bir kardeş gibi tuttum. Saygılı ve yavaş okşadım. Dizlerime dokunan potinleri üzerinden bir çocuk gibi ayaklarını okşuyordum. Pek uzun ağladıktan sonra sakinleşti. Fakat kişisel bir şey konuşmadı. Ertesi sabah ben trenle Eskişehir’i geçip gidecektim. Polatlı’da yanından ayrılmaya mecburdum. Buna rağmen beni dinlemiyor, hasta, titiz bir çocuk gibi, İçimde fena şeyler var, konuşamam,’ diyordu.
‘Benim Ankara’da nasıl vakit geçirdiğimi sormaz mısın?’
Kayıtsızca omuzlarını silkti, ‘İstersen anlat,’ dedi.
Bu korktuğum konudan beni uzak tuttu. Polatlı’da
ayrılırken elini bile öpmeme zor izin verdi. Fakat ben yine yanımdaki bölmenin arkasında olmasından sonsuz bir heyecan duyuyordum. İçimden bir şey Ankara’da amcazadelerimle birlikte gezdiğimi haber aldı, bir kadın şüphesi geldi, diyordum. Ve bu düşüncenin verdiği gurur, ona koşup ne kadar sevdiğimi, nasıl onun için yaşadığımı anlatmak isteyen azap kadar kuvvetliydi.
Ertesi sabah Eskişehir’de istasyonda herkesin içinde elimi sıktı gitti. Tren hemen hareket etti. Ağaçların arasından üniformasının etekleri kayboluncaya kadar pencereden sarktım. Sonra yapayalnız kompartımana düştüm.
Eskişehir boşaltıldıktan sonra biz Seyitgazi üzerinde dövüşüyorduk. Seyitgazi saldırı ve karşı saldırılarının en ateşli evrelerinde zihnimde en baskın nokta yine Ayşe’ydi. Hastaneyle Ankara’ya döndü mü? Yoksa Polatlı’da mı? Savaşın çalışma makinesi arasında hep onu düşünüyordum. Bir gün en ateşli bir devrede süvari fırkaları Seyitgazi’ye geldikleri zamandı. Çadırda kâğıtların yanı başında getirdikleri yemeği yutmaya çalışıyordum. Çadırın kapısı vuruldu. Güçlü ve iyi sesiyle Cemal seslendi: ‘Seni ne kadar aradım yahu!’
Üstü başı, hatta kirpikleri, bıyıkları bile toz içinde, siyah kalpağı toz olmuş; mahmuzlarını en kesin darbesiyle vurdu. Ellerimi yakaladı. Koltuğumdan koparacak gibi sıktı. Cemal’in canlı neşesinin verdiği kuvvet bana sonsuz sıkıntıları unutturdu. Ona ait bir adama, bilhassa Cemal’e dokunmak ne iyi bir şeydi.
Çadırımın kıyısında bucağında ne varsa çıkardım; Cemal’in önüne döktüm. Kahve ısmarladım. O beni dinlemeden hep söylüyordu: ‘Tebrik ederim be yahu, insan nişanlanır da arkadaşlarına söylemez mi?’
Bu öyle ani bir sevinçle kalbimi yerinden oynattı ki, bir zaman cevap veremedim. Demek Ayşe kardeşine söylemişti. Demek hâlâ rüya korkusuyla beni titreten
Eskişehir olayı sapasağlam bir gerçek. Fakat Ayşe ne dereceye kadar söyledi? Sanırsam kekeledim: 'Sana kendisi mi söyledi?’
‘Rüya mı görüyorsun be birader! Ben kendisini nereden bileyim? Herkesin ağzında olan bir laf. Hem gören göze kılavuz ister mi?’
‘Sen neden söz ediyorsun Cemal?’
Yüzü biraz karardı: 'Sen neden söz ediyorsun İhsan?’
‘Ne bileyim, sen muamma konuşuyorsun.’
‘Canım seni Ankara’da, Dikmen bağlarında gözümle gördüm. O kadar baş başa çifte kumrular gibiydiniz ki...’
‘Ha, şu!’
‘Busu da var mı?’
‘Ne demek istiyorsun Cemal?’
‘Sana kendi mi söyledi, diye tuhaf bir soru sordun. Benim bildiğim başka bir hanım nişanlı da var mı?’
Müthiş bir diplomatlık yaptım: ‘O kadar bizim sarı kızı beğenmişsin ki, belki talip oldun da seni reddetmek için beni bahane etti sandım.’
Başını arkaya attı, güldü güldü: ‘Eğer sen nişanlı değilsen fena olmaz.’
'İşin doğrusu, amcazadem o güzel kızla beni evlendirmek istedi. Fakat ben bu serseri hayat ortasında evlenmeyi anlamsız buluyorum.’
‘Demek bu işler bitince evleneceksin?’
‘Hayır, herhalde amcazademle değil.’
‘Niçin?’
‘Yavrum, senin zihnin gerçekten benim amcazademe takılmış, sen istiyorsan söyle, büyük bir sevinçle bu işi sana yaparım. Fakat daha evvel sen benim hakkımdaki dedikoduları, senin niçin Ankara’ya geldiğini ve beni neden yanımda görmemezliğe geldiğini anlatmalısın.’
'Şaka söylüyorum. Kardeşim, bizim Ayşe bacı beni evlenmeye bırakır mı? Gelelim senin dedikodulara. İkin-
ci İnönü’nden sonra Ayşe bana, Karahisar’a gelecekti. Hayli bekledikten sonra telgrafla hastanedeki işi bırakamayacağını, gelmesini ertelediğini bildirdi. O aralık kumandan bana dişlerimi yaptırmak için bir buçuk ay izin vermişti, ben de Eskişehir’e geldim. Ayşe’nin senden sonra önemli bir hastası daha oldu. İnegöl takiplerinde yaralanan bir eski arkadaş.’
‘Kim?’ dedim.
‘Şu bizim fırkaya kumandan olan kişi, eski dost ve arkadaş.’
'Haşmet Bey!’
‘Ha şunu hileydin. Madam Tadia’nın otelinde senin yattığın odada yatıyordu. Ben bu izinden yararlanarak birkaç gün için Ankara’ya geldim. İki gün sonra da Ayşe geldi, hastanı nasıl bıraktın, dedim, yalnız üç gün için geldiğini ve hastasını bir başka hemşireye bıraktığını söyledi. Taşhan’da benim yanımda kaldı. Ertesi gün seni aramak için çıktım. Bir arkadaşla Dikmen bağlarına geldik. Şu Yüzbaşı Haydar Remzi yok mu? Onunla birlikte... Bir de ne bakalım, zatıâlileri ve küçükhanım çalılar arasında kumrular gibi...’
‘Pekâlâ, sonra?’
‘Birdenbire, doğrusu sıkıldım. Haydar Remzi’ye, hanım olan yere Ayşesiz gelmeyeceğimi söyledim, döndük. Yolda bana senin nişanlanmış olduğunu, Ankara’da bunu herkesin bildiğini söyledi. Tabii pek memnun oldum. Akşam ilk işim Ayşe’ye anlatmak oldu.’
Nasıl kalbim atıyor, ellerimin titremesine bile engel olamıyordum. O görmedi. Karnı doymuş, elinde kahvesi, çubuğu, bir hikâye anlatır gibi anlatıyordu.
‘Ayşe yol bozanlık etti. Mümkün değil, seni ve nişanlını ziyarete razı olmadı.'
'Rica ederim düzelt, nişanlım değil.’
‘Neyse... onlar alafranga şeyler. Ben acılı ve Anado-
lulu bir kadınım, diyordu. İki mutlu genci rahatsız etmekte ne anlam var? Nasıl olsa Eskişehir’e gelince tebrik ederiz. Ne yaptımsa kandıramadım. Hatta üç gün kalacakken iki gün kaldı gitti. Birdenbire hastasını merak etmeye başladı. Peki, dedim, yolladım. Hatta sen aynı trendeymişsin, haberim olaydı Ayşe’ye göz kulak ol diye sana haber verirdim. Bilmem gördün mü?’
‘Evet, gördüm. Şimdi Ayşe Hanım nerede?’
‘Polatlı’da kaldı. Hilal-i Ahmer’le Ankara’ya gelmedi. Mutlaka seyyarlardan biriyle gitmek istiyordu. Ben de sizin kolordu seyyarının başhekimini tanıyorum. Bakalım, söyleyeceğim. Zaten bizim fırka da şimdi sizin kolordu emrine giriyor.’”
İhsan birdenbire sustu. Köye iniyorduk. Önümüzdeki köy bembeyaz, vadide çadırların ışıkları tek tük kalmış, yalnız seyyarda ışık parlak.
İhsan durdu baktı:
‘Ah, bu kadını ömrümde bir defa olduğu gibi bilseydim; bilmedim ve bilmeden bir sır işkencesiyle beni öldürecek; ne kadar üşüdüm Peyami. Çabuk yürüyelim.”
İhsan’ın hikâyesinin asıl işkence kısmı şimdi başlıyordu. Onun ateşten gömleği çoktan sırtını yakmış, canına geçmişti.
Odasında bir mangal dolusu ateşin önüne tek sandalyesini çekip oturmadan hikâyesine başlamadı. Küçük yüzü kuru bir ihtiyar kafasına benziyordu. Sigarasını uzun ve dalgın çektikten sonra yine hikâyesine atıldı.
“Cemal’in çadırımda söylediği şeylerden üç gün öncesine kadar iğneli fıçı içindeydim.
Güldüm:
“Ateşten gömlek, İhsan!”
“Gömleğin içinde ateşten uçlar olmasa, yalnızca ateşten yüzeye çoktan razıyım. Azabımın bin bir yüzlü
ve sürekli elimden kaçan bir belirsizliği oldu. Ayşe nişanlandığımı haber aldı, kıskandı, trende onun için soğuk davrandı ve ağladı. Ankara’da onuru, onu beni aramaktan alıkoydu. Ah ne güzel, ne çekici işkence... Eteklerine kapanıp bu yanlış düşüncesini düzeltmek için beynimi parçalamak bile coşku veren bir düşünce... Son defa kafamdan akacak kanlara onun sıcak dudakları karışacak ve canımı mutlulukla verip öleceğim. Buna karar verince diğer bir şüphe, insan biçiminde bir azap karşıma çıkıyor. Haşmet Bey! Sürekli irademin en müthiş çabasıyla düşünmek istemediğim adam. Şakakları ağarmış, siyah saçlarıyla karşımda. Yumrukla kafasını gözlerimden itiyorum. ‘Olamaz, olamaz!’ diyorum. Ayşe en soğuk ve kayıtsız tavrıyla gözümün önünde bu nişanlı efsanesinden söz ederken nasıl derin bir alayla gözlerime baktıydı. Mümkün mü o kadın beni kıskansın? Hastane sahnesi beynimin bir humması, belki de bir zavallıyı ölümden kurtarmak için verilen bir söz, bir merhamet sadakasıydı. Fakat o kadar ciddi ve içten bir kadın merhamet sadakası diye bu kadar önemli bir söz verir mi? Gözleri gözlerimde, ağır ve biraz kalın sesiyle tekrar ediyor. İşte gözlerimi kapayan sıcak dokunuş. Bütün varlığımda, canımda dolaşıyor.
Top iniltileri, kağnı gıcırtıları, çamur, çamur, çamur... Sonsuz bir güçlük içinde ölümle karşı karşıya insanlar ve bütün bunların ortasında Ayşe ve Ayşe’nin bin bir işkencesi.
Bana bak Peyami, siz neden bana hep genç dersiniz... Bak yüzüme, ben Haşmet Bey’den daha yaşlı değil miyim?”
Gerçekten bakıyorum. Mangalın karşısında el kadar yüzünün ince derisi gözlerine doğru derinleşen sonsuz çizgiler içinde, gözleri sayısız senelerden beri yaşayan, azap çeken bir ruhun yaşı olmayan, geçmişi, geleceği öl-
çülemeyen öncesizliğiyle bakıyor. Bilmem neden, Viyana müzelerinin birinde Felemenk okulundan büyük bir ressamın portresini hatırlıyorum. Gözkapaklarına kadar çizgiler ve renkler büyük bir açıklıkla görünüyordu. İki ellerimle İhsan’ın yüzünü okşadım. O âna kadar onun ruhunu kendi azabımdan da bu kadar yüksek, bu kadar başka görmemiştim.
“İki yüz yaşında kadar gösteriyorsun İhsan,” dedim.
O işitmemiş gibi gözleri kendi kalbinde devam etti: “Eskişehir Muharebesi geçti. Ordu, Sakarya’nın doğusunda mevzi aldı, savaş başlamak üzereydi. Ayşe’nin bizim seyyara katılıp katılmadığını haber almak uzun süre mümkün olmadı. Sonunda öğrendim. Gelmişti fakat seyyar kolordu karargâhından oldukça uzaktı. Haşmet Bey fırkasının yanında Gökçepınar’da bulunuyordu.”
“Cemal’in Haşmet Bey fırkasında olması...”
“Evet, evet, benim de avunma ve ışık noktam o oldu, Peyami. Yalnız Haşmet Bey fırkasını denetlemek için neden bulmak ve bizzat gitmek gerekti. Bunun için ne manevra, ne derin düşünceler ve siyasetler... Emin ol, Misak-ı Milli’ye ancak büyüklerimiz bu kadar düşünce ve emek harcamışlardı. Sonunda telefonla, yazışmayla çözülemeyecek bir arazi sorunu çıktı; kumandandan emir aldım ve uçtum. Ne yağmurlu, soğuk ve aşağılık bir havaydı. Çamur atın dizlerine kadar çıkıyordu. Fakat ben yine uçuyorum. Köye girerken arkamdaki atlılardan birine seyyarın yerini öğrenmesini, kumandanın yanından çıkınca hastaneyi denetleyeceğimi söyledim. Attan atladım, Haşmet Bey’in karargâhına koştum.
Çavuş odanın kapısını açınca karşımda kütükleri ızbandut gibi kocaman bir ateşin gölgesi ocaktan saz tavanlara vuruyor ve oynuyordu. Bu alevlerin oynadığı noktanın altında beyaz örtülü bir masa var. Bu masa etrafında üç insan, üç sihirbaz gibi oturuyorlar. Haşmet Bey, Cemal
ve Ayşe... Ben kendi varlığımdan çıktım. Ocaktaki kızıl kütükteyim. Kendisini de bir yabancı gibi görüyorum. Hepsi ayağa kalkıyorlar. Haşmet Bey belirgin bir mutluluk ve gelişme içinde iltifatkâr ve memnun. Cemal o eski Cemal. Ayşe sıcaktan sıkılmış, üniformasını çıkarmış, beyaz hemşire gömleğiyle oturuyor ve odaya giren binbaşıya hiç bakmıyor. Odaya giren ben, yalnız siyah başörtüsünün altında kısa siyah saç çizgisiyle gömleğinin beyaz yaka çizgisi arasında bir parmak boynunu görüyorum. Fildişi gibi düzgün, yuvarlak ve güçlü bir boyun. Keskin bir kılıç, bu dilber yuvarlak boynu bir vuruşta bu iki çizgi ortasında keser düşürür mü?
Üniformasını ocağın yanında Haşmet Bey’in kürkünün üstüne asmış. O erkek kürküyle o kadın hemşire üniformasının öyle birbirlerine sokuluşu, sarılışı var ki... Alevdeki ben, yalnız onu görüyorum. Ben, asıl odaya giren, ellerinde kamçısı ve eldiveniyle etrafı selamlayan binbaşı ne kadar makine gibi terbiyeli ve soğuk.
Hemen konuşacağım işe giriştim. Tabakları kalkmayan masanın üstüne haritayı serdim ve tartışmaya başladım: Affedersiniz Ayşe Hanım, sizi askerî tartışmalarımızla sıkacağız.’
Haşmet Bey cevap veriyor: ‘Hemşire Ayşe’ye o kadar minnettarım ki, bu kolumun yarası bana dert oldu; hâlâ sızısına dayanamıyorum. Hemşire Ayşe her akşam masaj yapmak için lütfen geliyor ve askerî işlerimize de katlanıyor. Fakat ileri hareketi başlarsa lütuflarından yoksun kalacağım.’
‘Güneyden aşağı inen şu hat...’
Ben yalnızca harita üzerinde konuşuyorum. İş dışında bir şey söylememeye karar verdim. Fakat bu çok ciddi iş arasında hatırıma bir şey geldi. Ayşe’nin iki kaşları arasına ısrarla bakıyordum. Acaba kaşlarının güzel başlangıçlarını bozmadan o beyaz noktaya bir kurşun sığar mı?
Ta yakından revolverle başını iki siyah çizgi ortasından delmek mümkün mü?
‘Cemal, bir kurşunun deldiği alanın kaç milimetre çapı olur?’
Hep birden bu anlamsız soruya gülüyorlar; ben de gülüyorum. Ayşe benim varlığımdan hiç bozulmamıştı. Kayıtsız, nazik, dosttu. O kadar iyi bildiğim tebessümle ve bakışla hepimize aynı biçimde bakıyor ve konuşuyor. Bu kadını hiçbir şey yerinden sarsamaz. Alnının ortasına bir kurşun dahi gelse aynı durgunlukla gözleri bakacak. Biliyorum ki sinirli ve ikircikli olsa onu da başka bir nedene yorup yine azap çekeceğim. İşi çabuk bitiriyor ve kaçıyorum. Haşmet Bey’in kapısının önünde hayli yüksek bir odun yığını var. Arkamdan bağırıyorlar: ‘Dikkat, İhsan!’
Fakat ben hayvanımın karnını delecek gibi mahmuzladım, kuş gibi atlıyorum; sonra yine uçuyorum. Arkamdan nefer seyyarın yerini anlatmaya çalışıyor. Dinlemiyor, kaçıyorum fakat kimden kaçıyorum? Kafamdan, kafamın içindekinden kaçmak mümkün mü?
Nasıl bir gece geçti bilmiyorum. Sabah olurken ilk ışıkla biraz sıcaklık ve dinginlik geliyor. 'Yarasını tedavi ettiği bir hastanın koluna herhangi hemşire masaj yapamaz mı?’ 'Üniformasını nereye assın?’ Bu iki cümleyi kısık çenelerim açılınca bağırarak söyledim. Yine hayat makinesinin dişleri bütün orduyla birlikte beni de çevirdi, yürüttü.
O günden itibaren savaş raporları kadar bana egemen bir şey daha var, kolordu seyyarıyla Haşmet Bey’in fırkası arasındaki uzaklık. Bunu adım adım izliyor, her gün seyyarın yerinin değişip değişmediğini anlıyorum.
Sakarya’da hiçbir kolordu, seyyarının hastane gereçleriyle bizimki kadar meşgul olmadı.
Haşmet Bey fırkası uzaklaştığı dakika ben de göğsü-
mü kıskıvrak tutan pençenin biraz tırnaklarını gevşettiğini duydum. İnan ki maddi anlamıyla daha rahat nefes alıyordum, o kadar göğsümdeki basınç bana ağrı veriyordu.
Harbin en sıkışmış dakikalarında bir akşam kumandanla Haymana’ya gittik. Haymana, muazzam bir hastane halini almıştı. Sokaklarda kağnı, at arabası, sedye, ne varsa yaralı taşıyordu; yaş, çamurlar ve karanlık, kasabanın her tarafında yağmurun ortasında ötede beride elinde fenerlerle beyaz gömlekli sıhhiye neferleri, emir veren, koşuşan doktorlar vardı. Bizim kolordudan birçok alay ve tabur kumandanı yaralanmıştı. Bunlardan ikisini sen de bilirsin. Ahmet Selim ile Hayri... Hani şu bizim Meserret Kıraathanesi arkadaşlarından iki yüzbaşı. Bizim kumandan yaralılarla son derece ilgilidir. Kendisi paşalarla görüşürken beni yaralıları ziyarete gönderdi.
Gece yansı saat on iki, hâlâ Haymana sokaklarında aynı ıstırap ve kan görüntüsü. Harp olanca şiddetiyle devam ediyor. Top kasabanın eteklerine kadar düşüyordu. Ev, han, hepsini dolaştım. Bizden kimseyi bulamadım. Sonunda Haymana Camii’nin önüne geldim. Orası da bir tür 'yaralı sevk hastanesi’ haline gelmiş. Sedyelerin, yaralıların arasından sekerek geçtim. Caminin bütün kandillerini yakmışlar, yere bütünüyle, yığar gibi sedye doldurmuşlardı... Havada biraz buğu ve duman var. Sargılı başları, çocuk gözleriyle neferler her giren subaya dikkat ediyorlar. Hızlı haykırdım: ‘...’inci Alay Kumandanı Sabri, Tabur Kumandanı Hayri, Ahmet Selim beyler burada mı?’
Çok derinden, mihrabın yanında bir ses duydum. Oraya doğru ilerledim. Bu inilti, bu kıyamet, bu duman, bu kırmızıya boyalı haki insan kalıntısı arasında kimi buldum sanırsın? Mihrabın yanında, kafası sargılar içinde yatan zavallı Ahmet Selim’e bakamadım bile. Oracıkta bir nefer sedyesinin önünde Ayşe diz çökmüş, yüzüko-
yun yatan bir neferin belindeki yaraya doktorla birlikte pansuman yapıyor. O sarı kirli ışıkta neferin çıplak vücudunu hâlâ görüyor gibiyim. Zavallı, bir boğa gibi ıstırabından haykırıyor: ‘Aman bacım, ayağını öpem bacım!’
Ayşe’nin kolları sıvalı, becerikli elleri şaşılacak bir hız ve sessizlikle kâh yarayı bir pensle çekiyor kâh tentürdiyot, gaz kaplarını doktora uzatıyor. Mihrabın sırasında bütün yaralılar Ayşe’ye sesleniyorlar, bir şey istiyorlar: ‘Benim pansumanım ne zaman olacak? Gözlerimin sancısına dayanamıyorum.’
Bunu ayakta iki nefere dayanmış iki gözünden yaralı bir subay söylüyor. Ayşe önündeki neferin üstüne bir battaniye çekiyor, kocaman başındaki başlığı düzeltiyor. Allah selamet versin hemşerim. Yüzükoyun biraz sıkıntı çekeceksin ama çabuk geçer. Hemşeriyi kağnıya yatırın, daha az sarsar.’
Sonra gözlerinden acı çeken subayı ellerinden tutup mihrabın yanına götürüyor. Uzun ince bir doktorla kandiller altında pansumanını yapıyorlar.
Pes, derin iniltiler, garip ayak sesleri hep kulağımda ve hepsinin ortasında beyaz gömlekli Hemşire Ayşe. Azıcık sararmış, yorulmuş yüzünde gözleri zümrüt gibi siyah kirpiklerinin içinde yanıyor. O akşamki kadar gözlerini güzel görmedim. Ne kadınlık ne cinsiyet ne de insani bir zaaf vardı. Hiçbir şeyin dokunamayacağı bir güç ve dinginlik, sonra dudaklarının etrafında şefkatin, sevginin en tanrısal iki çizgisi caminin acılı ve yaralı insanlarına gülümsüyor.
Onu nasıl ve ne derin sevdim. Çocukken bir kitapta resmini görmüştüm. Hindistan’da taştan Buda heykelini dinî bir günde gezdirirlerken Hintliler onun taş tekerlekleri altına uzanıyor, orada dinî bir coşku içinde ezilip ölüyorlardı. Ben de orada, merhametin, kuvvetin ve bütün acı çeken vatanımın bir simgesi gibi orada ateş ve kan
içinde bizim olan kadının ayaklarının altına yatmak ve ezilmek istedim. Bir an için onun orada olmasının sebebini bile aramadım. Yanımdan Ahmet Selim seslendi: ‘Beni görmüyor musun İhsan?’
‘Nasılsın kardeşim, ben de sana geldim.’ Ahmet Selim’in üstüne eğiliyorum: ‘Nerenden yaralandın?’
‘Başımdan.’
‘Arkadaşlardan daha kimler yaralandı?’
‘Alay kumandanı şehit oldu.’
‘Senin taburun kimde şimdi?’
‘Takım Kumandanı Teğmen Selim’de.’
‘Biraz rahat mısın?’
‘İyiyim, sevk edilmeyi bekliyorum.’
Gerçekten bir sedye akını girip çıkıyor ve sedyeciler sürekli sedye bırakıp sedye kaldırıyorlar. Ayşe hâlâ benden haberdar değil. Sonunda ona dönüyorum: ‘Ayşe Hanım, siz burada ne yapıyorsunuz?’
Gözlerine pansuman yapılan subayın başını kımıldamaması için sımsıkı tutuyor: ‘Biraz sabır kardeşim. Görüyorsunuz ya, yara sarıyorum. Siz nasılsınız?’
‘Seyyardan uzaklaştınız.’
‘Cemal’in fırkasındaki sıhhiye bölüğüyle geldim. Burada çok adama ihtiyaç var. Hemen doktorla bizi buraya çağırdılar.’
Caminin penceresinde bir alev parladı ve bir gümbürtü... Kasabada çok yakın bir yere mermi düşmüştü. Caminin ötesinden gür bir ses haykırdı: ‘Pansumanları daha çabuk yapmalı, dışarıda yağmurda yaralı var, hemşire bu tarafa geliniz.’
Ayşe yıldırım gibi geçti gitti. Yolunun üstünde çocuk sayılacak bir genç nefer yatıyordu. Sesini çıkarmıyor, derin kara gözleri acı içinde, genç dudakları bembeyaz olmuştu. Onun başında bir an durdu. Eğildi, bir şeyler söyledi. Örtüsünü omzuna çekti, geçti. Neferin dudakla-
rı daha az kısık, gözleri daha canlı oldu. Ahmet Selim’den sonra bizim kolordunun yaralılarını buldum, konuştum. Arzularını öğrendim. Kumandanın selamını söyledim.
Çıkarken Ayşe’nin yanına gitmedim. Fakat hayli ıstırap sesleri çıkan bir kümenin ortasında beyaz gömleğiyle kımıldandığını gördüm. Caminin kapısından son defa dumanlı sarı ışıklı camiye ve haki esvaplı yaralılara baktım. İçimde sonsuz bir tapınma hissi vardı. Kalbim insana özgü güçsüzlüklerden bu kadar yüksek bir mertebeye hiç ulaşmadı. Birdenbire ellerim göğe değmiş, kalbim yıkanmış gibiydi. Artık ne kıskançlık ne acı duydum.
Gözlerimden yanaklarıma durmadan yaşlar akıyordu. Kumandanla kasabadan çıkarken ilk ışık doğuyor ve ezan okunuyordu. Gözlerim ve kalbimle uzaktan, Haymana Camii’ni aradım. Hâlâ onlar yara sarıyor, hâlâ o merhametin, sevginin en beyaz simgesi, acı ve can çekişme arasında gözlerinden kalbinin ışığını, sıcaklığını İzmir yolunda ölenlerin kalbine akıtıyordu.
Haymana sahnesinden üç gün sonra seyyarın başhekimi hastane noksanları için yanıma geldi. İşini yaptıktan sonra hayli sert, ‘Doktor bey, Hemşire Ayşe’yi ...’inci Fırka’nın sıhhiye bölüğüne vermişsiniz. Bir kadın sıhhiye bölüğünde ne kadar tehlike içindedir bilirsiniz, hareketiniz doğru değil,’ dedim.
‘Efendim,’ dedi. ‘Kumandan Haşmet Beyefendi bir gün geldiler. Hemşireye, fırkanın dikkate değer bir hareket yapacağını ve birlikte gelmesini söylediler. Hemşire büyük bir arzu gösterdi. Yalnız, ben savaşan sınıftan değilim ancak sıhhiye bölüğünde gelirim, dedi. Geçici olarak gitmesine karşı çıkmadım.’
‘Hemşire Ayşe, bir savaş hastanesinin hastabakıcısıdır. Derhal seyyara dönmesi için emir buyurunuz. Dönüşünü telefonla bana bildiriniz.’
Doktor oradan çıkmadan kalbim dışarı fırlamasın di-
ye ellerimle bastım. Bu defa ateşli iğneler bütün canımı delip geçmekle kalmıyor, boynuma bir mahkûm ipi geçmesini ve boşlukta sallanmam için son düğümün vurulmasını bekliyordum. Haymana Camii’nin kandilleri içimde söndü. Üç gün önce merhamet ve şefkat simgesi diye tanıdığım kadın bana bizim gibi zavallıların kalbinin kanını damla damla sızdıran kadife pençeli bir canavar gibi göründü. Bununla birlikte ne belirsiz ve ne garip bir korku duyuyordum. Ya emre uymaz ve seyyara dönmezse o zaman ne yapacaktım, ya Rabbim!
O akşam kolordu karargâhı buraya yerleşmiş ve seyyar da yerine kurulmuştu. Gece yarısına kadar bir deli gibi çalıştıktan sonra saat birde ata atlamış, seyyarı denetlemeye gitmiştim. Beş dakikada ulaştım. Seyyarın yanındaki küçük çadırdan bir hademe kadın çıktı. Sordum: ‘Hemşire Ayşe burada mı kızım?'
‘Seyyarda pansuman yapıyor efendim.’
Boğazımı sıkan ip biraz gevşedi. Seyyara uğramadan geldiğim gibi dörtnala döndüm. Hâlâ atımın karşıki ıssız dağlara varan nal şıkırtılarını işitiyor gibiyim.
Ertesi gün Yunanlıların geri çekilmesi gerçekleşmeye başladı. İçimdeki yaranın sızısını daha az hissediyor, ufuklarda biraz daha ümit ve ışık seziyordum. Ayşe’yi nasıl tanıdığımı, İstanbul’daki dost günleri, özellikle Eskişehir’i baştan başa düşündüm. Haşmet Bey’i, zaman zaman bana dev gibi görünen Haşmet Bey’i küçük görmeye başladım.
İzmir yolu açılıyor gibi. Kesinlikle İzmir’e gireceğim ve kesinlikle Ayşe benim olacak. Onu kimsenin elimden alması olasılığı yoktur. Bunu ben hayatım pahasına olsa hatta Haşmet Bey’i öldürmek pahasına olsa da yine elde edeceğim. Bilmem nasıl oldu, bana bazen can çekişmekte olan adamlara gelen hayat ümidi geldi. İçimdeki güç ve gençliğim karşısında dünyayı eğilmiş buldum.
O sabah bir rastlantı olarak amcazademin sarışın kızından bir mektup ve bir resim geldi. Mektupta gençliğinin bütün sıcaklığıyla bana eğilimini anlatıyordu. Resimde Dikmen Bağı’nda bir söğüt altında ayakta duruyordu. Öyle inanan ve mutlu bir tebessümü, öyle gençliğinin ve sevdasının başarısına inancı vardı ki, birdenbire onunla kendi aramda acıklı bir benzerlik buldum. Ve yine kalbim karardı. O ümit eder ve severken ben nasıl yabancı bir girdap içindeydim. Ben ümit eder ve severken Ayşe’nin de yabancı bir girdap içinde olmadığını nasıl söyleyebilirdim... Yine Haşmet Bey, yine umutsuzluk, yine sonsuz azap... Artık bu iş böyle devam edemezdi. Ayşe’yle karşı karşıya açıkça konuşacağım. Ne kadar ıstırap çektiğimi söyleyeceğim, o bana kesin bir şey söyleyecek, ondan sonra hayattaki payımı bileceğim. O gün akşama kadar gözetlemeyle geçti.
Gece soğuk ve rüzgârlıydı; yemek vakti seyyara kadar gittim. Ayşe kendi çadırında seyyar karyolasının üstünde dinleniyordu. Çadırın kapısını vurunca kalktı. Gözlerimden kararımı anlamış olduğu sonucuna vardım. Çünkü hiç konuşmadı, tek iskemlesini bana uzattı. Kendisi yatağının üstüne bekler bir durumda oturdu. Ne yorgun fakat ne kapalı ve karanlık bir yüzü vardı. Hemen kesin hatta askerî bir dille kendisinden Eskişehir Hastanesi’nde söylediklerinin doğrulanması için geldiğimi anlattım. O da aynı askerî ve kesin bir açıklıkla dedi ki:
'O günden beri sen ve ben değiştik, İhsan. İkimiz de iki dost ve aynı yolun yolcularıyız. Fakat bugün onların söz konusu olacağı an geçmiştir.’
‘Niçin Ayşe?’ dedim.
İlk söylediklerini tekrar etti, başka bir adamı sevip sevmediğini sordum. Yüzü biraz daha karardı. ‘Böyle bir sanıyı doğuracak en küçük bir hareketimi gördün mü?’ dedi.
Düşündüm. Görünürde bir şey yoktu. Hayır, görmemiştim. Fakat kalbim acı ve işkence içindeydi. Haşmet Bey’den söz etmek için çıldırıyor ve ilk defa olarak şüphemin doğrulanmasından korkarak susuyordum.
‘Son sözün mü Ayşe?’ dedim.
‘Artık bu konuyu kapayalım İhsan. Ben de Haşmet Bey’in koluna masaj yapmak için köye kadar geleceğim. Yolda eski günleri değil, bundan sonraki harikulade şeyleri konuşarak gideriz.’
Bir makine gibi kalktım. Donmuştum. Fakat artık alınyazımı öğrenmiştim. O da üniformasını giydi, yürüyerek yola doğrulduk. Karanlıkta hep konuşuyor, hep o anlatıyordu. Fakat benim zihnimde yapacağım şey belirginleşmişti. Nasıl söyleyeyim, bütün bunların arasında onursuz gönlüm bir mucize bekliyor, hâlâ köye gelinceye kadar olağanüstü bir şey olacağına, boynumdaki ipin çözüleceğine inanıyordum.
Yolda birdenbire dedi ki: 'Bu sabah ben seyyarın işleri için sana geldim, odana girdim.’
‘Evet.’
‘Seni seven genç kızın resmi meydandaydı, gördüm.’ ‘Evet.’
Ah, yine kalbim nasıl yandı, sıçradı:
‘Onunla niçin evlenmiyorsun?’
‘Evlenmezsem seni rahatsız etmemden mi korkuyorsun Ayşe?’
'Hayır, hayır!’
'İnan ki seni hiç rahatsız etmem. Ben eskisi gibi Eskişehir'den önceki günlerin boyun eğmiş ve sakin dostu olurum.’
İçini çekti. ‘Zaman her şeyi halleder İhsan.’
Onu niçin söyledi, bilmiyorum. Köyün kapısında büyük bir ateş yanıyordu. Alevlerin gölgesinde karşı karşıya durduk, birbirimize baktık. Alevlerin aksiyle kıpkı-
zil görünen gözleri gözlerimi öyle müthiş bir ısrarla aradı ki, ‘Artık yetişir!’ diye haykırmamak için dudaklarımı ısırdım. Köyün minaresinden, İstanbullu olduğuna inandığım bir ses hasretle, ıstırapla dolu bir yatsı ezanı okuyordu. Alevlerin önünde askerler köye doğru gittiler. Küçülen, kül olan tahta parçaları önünde yine biz iki düşman, iki bilmece gibi birbirimizin gözlerinde dolaştık. Ezan uzadı, uzadı ve ikimizin gözlerinden de birdenbire yaşlar boşandı:
Ağlıyor musun Ayşe, niçin, niçin?’ diye sordum. Başını salladı. Sönen kıvılcımlarda bileğindeki saate baktı. Sesi birdenbire güçlü ve dürüst, ‘Geç kaldım. Allahaısmarladık İhsan,’ dedi. Köyün sol tarafındaki çadırlara, Haşmet Bey’in karargâhına gitti.”
İhsan bir sigara yaktı, dışarıda bir horoz ötüyor, birkaç genç tay kişniyordu. Yüzü yine iki yüz yaşında gibi oldu.
“Ben artık çalışacağım Peyami, sen uyu kardeşim. Sabah seni yerime gelene teslim eder, alayıma giderim.”
“Beni mutlaka birlikte alacaksın İhsan.”
Yüzüme bakmadan cevap verdi:
“Peki Peyami. Kim bilir, sen de belki sırtındaki ateş gömlekten daha sıcak, daha güçlü bir ateşe girmek istiyorsun.”
İhsan'la birdenbire birbirimizin boynuna sarıldık. Sonra eski sakin ve asker sesiyle bir daha, “Yat Peyami,” dedi. “Ben çalışacağım.”
Onun yatağının üstünden, onun kâğıtları üzerine eğilen genç başına uzun uzun baktım. Buzağılar, atlar, horozlar güneşin ilk kızıl ışığında kendi sesleriyle uyanırken ben bir an dalmışım.
12
Karadağ
15 Aralık
Ne kadar gündür bitkin yatıyorum. Yaşayan, artık bu yarım bedenim değil, kafamdır. Doktorun gözlerinden, tavrından ameliyatın mutlaka iki gün sonra yapılacağını sanıyorum. Şimdi bundan çok korkuyorum. Sanıyorum ki kafamın içini açtıkları gün kalbime de bakacaklar, kalbimin sırrını da okuyacaklar; sonra bu inançsız insanlar “divane genç” diyecekler. Kafamı, kalbimi altüst edecekler. İçindeki sevgili dünya, içindeki azap ve gözyaşı dünyası, ateş ve aşk dünyası silinecek. Sonra benden ne kalacak? İki zavallı kol ve bir güdük gövde. Belki arkamdaki ateş gömleği de çıkaracaklar, o zaman etrafımdaki gerçek yokluk olacak. Canımı korkunç bir kasırgayla tutuşmuş gibi yakan bu kızıl gömlek sırtımdan çıktığı gün, o aziz dünyanın izleri kafamdan silindiği gün, onlar gerçekten ölecek, bana hayal gelen köyün küçük mezarlığı sevgilileri gömülmüş birer toprak mezar olacak, nasıl olur? Dumanlar savrulunca ateşin ortasında yağız atıyla şaha kalkan o genç, güzel kumandan, Sakarya’nın ulu dağlarını yeşil gözleriyle delip İzmir’e bakan İzmir Kızı. Onun siyah kirpikleri arasındaki yeşil ateş nasıl söner? Kızıl dudaklarındaki sıcak kan nasıl donar? Ve benim zavallı sakat bedenim bu geçmiş hülyaların kalp kasırgalarının mezarı ve türbesi olmaktan nasıl kalır?
Bugün korkunç bir soğuk var. Ellerim buz gibi, yarım bacaklarım sürekli donuyor. Karadağ’ın içimizden, içimizin ateşinden geçen sert rüzgârı bugün hastanede esiyor. Fakat öyle içimde bir Karadağ özlemi var ki. Orada gözlerini kapayıp siyah kayalarının gölgelerinde uyuyanlara gıpta ediyorum. Bugün son Karadağ gününü tekrar yaşayacağım. Buna ta başından başlayacağım ve bir ânını kaçırmayacağım. Sonra kafamda bir bıçak hayatımı ören bu altın telleri belki kesecek.
İhsan alayını teslim aldı, ben de emir subayı oldum.
Yüzü artık hiç gülmüyor. Gökçepınar’da kalbinin çelik örtülerini kaldıran adama hiç benzemiyor. Her an askerleri arasında... Arka sırtların sarı dorukları üzerinde ayırdığı küçük acemi birliklerin talimiyle kendi uğraşıyor. Gözümün önünde işte haki küçük asker hayalleri, arkalarında mavi ufuk, kollarını sallayarak gidip geliyorlar, birdenbire avcıya yayılıyorlar [64]. Aralarında bir onbaşı gibi kumandan görünüyor.
İhsan geceleri de sabaha kadar meşgul. Bizim küçük çadırda bir makine gibi telaşsız ve sert emirler veriyor. Ona bakarken içimde ağlamaya benzer bir tebessüm beliriyor. Ona “Teneke Asker” diye bağırmak istiyorum. Hani Andersen’in masalında bir oyuncak teneke asker vardır. Masanın üstündeki oyuncak kıza âşık olur. Bacağı yoktur fakat tavrı pek asker ve kendisi mert bir oyuncaktır. Bir gün hizmetçi kız onu kazayla sobaya atıyor. Çıkardıkları vakit teneke vücudunu küçük kalp şeklinde buluyorlar. İhsan’ı ona benzetiyorum. O da şu seyyardaki yeşil gözlü kıza âşık, onu karşıki dağdaki ateşe atacaklar, o da eriyecek ve kalp şeklinde, acı bir kalp şeklinde toprağa düşecek. Ah sevgili, çelik asker!
___
[1] Piyade mangasının tek sıra halinde derinliğine yürüyüşe geçtiği bir savaş düzeni. (Y.N.)
O gün öğleden sonra karar verdim, Ayşe’ye gideceğim. Eminim ki o da İhsan’ı seviyor. Kabil mi bir sene geçmeden evlilik sözünü geri alsın. Onlar köyün sönen ateşleri önünde ayrılırken ağlamamışlar mı? Bu bir yanlışlık, İhsan’dan Ayşe’yi ziyaret için izin isterken sesimde bir önem, belki de esrarengiz bir ima vardı. Fakat onun yüzü hiç değişmedi. Kapanık ve meşgul, adeta resmî bir sesle, “Bir saat izniniz var,” dedi ve hemen yanına emir almak için gelen dev vücutlu süvari çavuşuyla meşgul oldu.
Seyyarın olduğu vadiye inen eğimi aşarken etrafta dalgalanan başaklara, Ayşe’ye söyleyeceklerimi anlatıyorum. O kadar ateşli ve sıcak şeyler söylüyorum ki, o kadar acı çeken ve mutsuz bir İhsan, onun sevdasıyla ölen bir İhsan betimliyorum ki, hayal ettiğim acıklı şeylerle kendim de ağlamaya başlıyorum. Mutlak Ayşe de bir çocuk gibi ağlayacak. Bana İhsan’la kalplerini ve ellerini birleştirmek için yalvaracak, sonra, ben de... Yok, kalbim fazla atıyor. Bu hayali burada kesmek gerek.
Akşam oluyor. Vadide çadırlar yine yandı. Siyah insan halkaları ortasında yine alevler oynuyor. Sanıyorum ki gözlerimden kaçan başak dalgaları bütünüyle karanlığa girmeden bana tuhaf bir şey söylediler, o zaman gülüyorum, Longfellow’un [65] bir masalını söylüyorlar. Bu ne kadar acayip bir masal. Sahne Amerika’nın ilk muazzam vahşeti. İşte Sakarya Vadisi’nin ıssız, işlenmemiş sarı çölleri, siyah dağlıkları gibi bir yer. İlk gidenlerden sarı kâğıt yığınları arasında yaşayan mahcup ve genç bir kâtip var. Onun bedeni heybetli, kalbi altından, kolları çelikten silah ve kuvvet adamı olan kocaman bir dostu var. Ne güzel, ne muazzam bir insan. İkisi de aynı güzel kadını seviyorlar. Fakat mutlaka o diyarda kadınlar silah ve doğa adamını severler. Belki de her yerde öyledir. Bunu küçük
___
[1] Henry Wadsworth Longfellow (1807-1882): Amerikalı şair. (Y.N.)
kâtip biliyor ve güzel kadının yanında bir kedi kadar bile sesini çıkaramıyor. Bir taraftan güçlü dostu da yavaş yavaş üzerinde egemenlik kurduğu vahşi doğadan fazla, kadının güzel gözlerinden korkuyor. O da sevgilinin yanında dilsiz ve korkaktır. Dostuna, kâğıtlar arasında oturan çelimsiz gence diyor ki: “Sen git aşkımı sevgiliye söyle, sen kitaplar ve kâğıtların dilinden anlıyorsun, yanık şeyler söyle, beni istesin.”
Ve genç, benim gibi daire ve kâğıt adamı, sevgiliye gidiyor. Bir yanardağ gibi patlıyor. Tıpkı benim başak dalgalarına söylediğim gibi, karşı konulmaz bir kalp hikâyesi anlatıyor. Güzel kadın, güzel gözlerinde belirsiz tebessümle onun ta kalbine bakıyor: “Kendin için söyle,” diyor. Ben ne hain, ne kötü adamım... Bunu orada hatırlıyorum. Ayşe, çadırının loş kapısından bana, “Kendin için söyle Peyami,” diyecek gibi geliyor. Kalbim nasıl atıyor fakat ben o kadar fena bir adam değilim. Seyyarın arkasından bir yere oturuyor, sakinleşmeye çalışıyorum. On sene önce ben değersiz bir hariciye memuru ruhu taşımayaydım, şimdi hikâyeyi böyle yazmayacaktım. Onun yanında orta yaşlı, ağabeyi tavırlı, sakin ve duygusuz amcazade ve dost olacağım. Her zamanki gibi bana güvenecek ve mutlaka İhsan’a dönecek.
Çadırın kapısından baktım. İçerisi eter, tentürdiyot kokuyor. Çadırın biraz loş derinliğinde sedyeler üzerinde başlarında takkeleriyle Ayşe’nin hastalarını görüyorum. Kendisi direğin dibinde iri bir askerin başına soğuk su koyuyor. Çadırda başka kimse yok. Bir ses duyuyorum, kesik bir ses:
“Yunan gidiyor mu bacım?”
Bu bir sual!
“Gidiyor Ahmet, artık üç gün sonra buralar temizlenmiş olacak. Sen göğsünü bedava deldirmedin ya!”
“Biraz su bacım.”
“Bacağım ufruluyor. Tohtor ne zaman gelecek?”
“Vay anam, vay anam!”
Bu bir feryat!
“Ah, bir limon iletemez misin bacım?”
Bu bir dilek!
“Senin için ey sancağımız, ölürüz de vermeyiz.”
Bu şikâyet etmeyenlerin acılarını boşaltışları!
“Ayşe, benimle birlikte gelemez misin?”
“Sen misin Peyami, dur, şimdi geliyorum. Mustafa Çavuş biraz hastaların yanına gel.”
Şimdi çadırın kapısındayız. Ayşe’nin yüzü bütünüyle esmer ışıkla karışmış, gözlerinin etrafı simsiyah, gözlerinin içi siyah, siyah.
“Yunanlılar gerçekten geri çekiliyorlar, değil mi Peyami?”
“Evet, Ayşe.”
“Yarın Haşmet Bey’in fırkası da, Cemal de mutlaka savaşacaklar.”
“Mutlaka İhsan’ın alayı da savaşa girecek.”
“Sayıklıyorsun Peyami?”
“İhsan’ın ...’inci Alay’a kumandan olduğunu bilmiyor musun?”
“Üç gün önce gördüm, bir şey söylemedi. Alayın karargâhı nerede?”
“İşte şu sırtlarda.”
“Demek üçümüz de yarın İzmir yolunda...”
Ne garip gülüyor, içim yırtılıyor gibi.
“Sen kolorduya mal oldun mu Peyami?”
"İhsan’ın emir subayı oldum.”
Şaşarak gözlerini açıyor:
“Sen de mi ateşe? Hepiniz pervaneler alayı gibi ateşe koşuyorsunuz.”
“Öyle ya.”
“Bir ben kaldım.”
İçeriden bir ses:
“Ah bacım, bacım!”
“Bu Hüseyin Çavuş’un sesi Peyami. Kolundan yaralı. Mutlaka alayına dönmek istiyor. Hüseyin Çavuş’a ben Eskişehir’de baktımdı; bir peritonit [66] geçirdiydi. Bu sefer dokuz yaradan aşağı almayacağını söylüyor.”
Biraz kapanık ve soğuk yüzünde yeni sıcak bir heyecan var.
“İhsan’ı ateşe girmeden görmek istemez misin? Sakarya Harbi’nin en büyük özelliği alay kumandanlarından cennete bir şehit alayı göndermek.”
Birdenbire arkasını bana çevirdi. Uzaklara bakıyor. Sonra yine dönüyor. Karanlık daha derin, yüzünü göremiyorum. Sıvalı kolunu uzatıyor, benim kolumu okşuyor.
“Sen de, Cemal de, o da, belki Hüseyin Çavuş da, hepiniz gidiyorsunuz. Bugünlerde insanları yumuşatmak iyi bir şey değil. Bugün ordu İzmir yolunda. Ben de sizinle birlikte gelmiyor muyum? Allahaısmarladık Peyami, ben hastalanma dönüyorum.”
“İhsan’a selam götüreyim mi?”
“Zaferine dua ettiğimi söyle.”
Gece, Ayşe bilmecesinin nasıl çözülmez bir şey olduğunu düşündüm. Gece yarısı İhsan karyolasının üstüne çizmeleri ve mahmuzlarıyla uzandı. Ne kuru, ne fena bir soğuk. Dışarıda nöbetçi sürekli dolaşıyor. Ayşe’den söz edeyim mi? Yüzü hiç cesaret vermiyor. Kalpağını masanın üstüne fırlatmış, elleri başının altında, gözleri çadırın tavanında dolaşıyor. Yarım saat kadar söylemeye cesaret edemedim. Sonra başlamaya karar verdim fakat o an İhsan’ın sesini duydum. Sayıklıyor:
___
[1] Karın zarı iltihabı. (Y.N.)
“Bölük ateş, haydi çocuklar, düşman kaçıyor. Tepeye, tepeye!”
Öyle müthiş soluyor ki. Elinde tüfeği askerle birlikte koşuyor. Bende acayip bir heyecan var. İlk defa büyük ateşe gireceğim. İlk defa askerler gibi ölümün suratına kendi isteğiyle atılan seçkin sınıftan biri olacağım. Ne Ayşe ne kimse beni artık geri yaratıklardan saymayacak.
Gözümü sabahleyin açtığım zaman İhsan’ı çadırın direğine dayanmış kahve içer buldum. Portatif karyoladan atladım. Ortalıkta bir bayram günü özelliği var; insanları bütünüyle susturan bir bayram. Toplar gümbür gümbür atılıyor.
İhsan beni görünce ilk ve son defa sırıttı:
“Bekçi baba geldi, Peyami kalk!”
Dışarıdan bir vızıltı duyuyorum. Yunan uçakları var. Alayın yerini keşfetmişler galiba. Allahım, korkmaktan korkuyorum, uçakların kendisinden değil. İhsan çadırın kapısına gidiyor, başını kaldırıyor, yukarıya bakıyor. Gözlerinde uçurtma seyreden bir çocuğun sevinci var.
Birkaç cayırtı oldu. Öteye beriye birkaç bomba düştü, kimse aldırmıyor. Neferler ellerinde kovalar, gidip geliyorlar.
Top sesleri azıyor, önümüzde on beşlikler köpürüyor. Anlıyorum, savaş humması başlamıştır. Öyle sessiz ve derin bir hava var ki, içimiz bomboş; sinirlerimiz yerinde yok.
İhsan büyük bir merak içinde... Önümüzdeki sırtlar muharebeyi kapıyor. Öbür tarafta Duatepe Muharebesi var. Vadiden, seyyarın etrafındaki haki kümelerden parça parça birlikler ayrılıp gidiyor, önümüzdeki sırtların doruk çizgisine gelmeden biraz duruyor, sonra kaynaşıyor, sonra çizgiyi atlayıp kayboluyorlar. O çizgiden sonra ateş var. Biz de oradan geçeceğiz. Ne zaman? Saniyeler ne
kadar uzun, sessizlik gittikçe ne kadar elimizle tutulur bir cisim gibi sert, etrafımızı alıyor.
Alay karavanasını bir saat evvel yedi. Karınca gibi hazırlanıyor. On ikide İhsan’ı Kumandan Haşmet Bey çağırdı. Bir saat sonra İhsan da çadırın etrafında bölük kumandanlarını topladı, talimat veriyor. İşte biz de gidiyoruz. Bizden evvel Cemal’in alayı geçiyor. Biz atların üstündeyiz. Cemal’in alayının son neferi doruk çizgisini geçerken İhsan yufkalığını örtmeye çalıştığı sert bir sesle, “En önce Cemal’in alayı gitti...” diyor.
Gözleri seyyara bakmadı. Fakat o görünürde bir şeydi. Bütün varlığıyla seyyara baktığından eminim. Kendi kemiklerimde, etlerimde, kalbimde, kafamdaki korkunç çekinti İhsan’ın acısının eşi değil mi? Bu büyük azabı iki vücut bir kalp taşıyor gibi İhsan’la birlikte taşıyoruz. İhsanla ruhça bir olduk sanıyorum.
Bir dalga daha. Bizim kütle de harekette... Bir rap rap... asker, yanında demir gibi yüzleriyle subaylar atlarda gidiyorlar. Birinci taburumuz doruk çizgisini geçerken biz vadideyiz. İkinci tabur sırtı aştı. İhsan yanımızda atının üstünde öyle durağan ve sağlam ki, dörtnal, sağa sola koşuyor ve emirler veriyor. Biz etrafında, süvariler arkasında, toplardan sonra biricik sesi bizim atlarımızın nalları çıkarıyor. Alayın yaveri Teğmen Muhsin Bey muvazzaf bir subay. Bütün işleri arasında bana öyle geliyor ki, benim yedek subay olduğumu seziyor ve beni koruyan bir tavrı var. Halbuki ben her emir götürürken ondan daha hızlı uçup gidiyorum.
İhsan artık insan değil. Etrafında insan olan kimse yok gibi, emir verirken beni bile görmüyor. Son bölük aşarken beni tabur kumandanına yolluyor. Doruk çizgisine yalnız, İhsansız ulaştım. Dönerken mendilimi çıkarmak, seyyara sallamak istiyorum. Allahım, nasıl yakıcı ve baskın bir arzu. Fakat dönmedim, doruk çizgisini aştım.
Çizgiyi aşınca dağlarla çevrilmiş bir vadiye girdik. Ortasında bir yol ve yol üstünde bir toz bulutu içinde siyah insan sıraları geçiyor. Dağdan dağa toplar atılıyor, bir toprak bulutu kaldırıp kaçıyorlar. Sırtlarında karıncalar gibi insanlar var.
Önümüzdeki çizginin sonu Polatlı’nın önündeki küçük geçide varıyor. Sağı Kartaltepe sırtları, solu Polatlı tepeleri. Menfezin sağındaki küçük tarlayı top ateşi pamuk atar gibi atıyor, siyah sarı bir toprak yerden fışkırıyor, kabarıyor. Biz de oradan geçeceğiz. Yolun sağındaki solundaki tarlalarda ikide birde bir gümbürtü ve topraklar kalkıyor. Yalnız atlar ürküyor, asker sessiz ve durağan yürüyor, akıyor.
Artık ne sağımızdaki ne solumuzdaki ateşe bakıyoruz. Gözlerimiz Polatlı’nın arkasından başı siyah bir piramit gibi yükselen Karadağ’ın tepesinde, oraya gideceğiz ve onu alacağız. Herkesin iradesi kendinden yüksek bir elde. Kimse o ateş tarlasını nasıl geçeceğini düşünmüyor. Her kütle orada bir defa karışıyor, açılıyor, bağlanıyor, bir şeyler oluyor, sırtların diplerinden kaybolup gidiyorlar.
Biz oraya ancak bir saatte varırız. Sürekli rap rap rap!
Yanımızdan bir otomobil rüzgâr gibi geldi geçti. Fırka kumandanına başkumandanlıktan bir emir getirdi; galiba kütle sürekli hareket ediyor. Dörtnala bir subay geldi; İhsan’a yaklaştı, selam durumunda emir bildiriyor. Sabırsızlanan atlarımızı zorla tutuyoruz, emir bitti. Yine hareket. İhsan’ın yüzü biraz açıldı.
“Biz merkezden hücum edeceğiz. İlk ateşte biziz Peyami... Sanki bugünkü bayram bizim için oluyor, en güzel mendilleri, şekerleri bize verdiler kardeşim,” diyor.
Ben dörtnala sağa sola gidiyorum. O ateş tarlasını en az kayıpla geçebilmek için kumandanın talimatını götürüyorum. Yine İhsan’dan evvel ateş tarlasına girdim. Sol-
daki höyüğün arkasından taburu geçirecekler. Polatlı’nın kırmızı damlarında siyah bir patlama gördüm. Sağımda iki haki cenaze yerde yatıyor. Bunlar ilk kurbanlar galiba.
Geçidi geçtikten sonra Polatlı’nın arkasından Karadağ’a kadar oldukça önemli bir eğimle bir sırt daha karşımıza çıktı. Soldan gidip eğimi aşacağız.
Deniz fırtınasından pek korkardım. Bir gün Marsilya’dan gelirken büyük bir fırtınaya tutuldum. Fırtına başlarken daha vapur kayık gibi çalkanmaya, beyaz köpüklerin üstünde kendini kaybetmeye başladı. O zaman kaptanın ve tayfanın yüzünü sürekli aramıştım ve her defasında henüz tehlike dakikasının gelmediğine inanıyor ve korkumu asıl tehlikenin gelişine erteliyordum. Kendi kendime, “Eh, fena dakika geldiği zaman korkarım,” diyordum.
Deniz azıyor, azıyor, ben yine kumanda yerinde kaptanın dalgalar arasında yüksek sesle kumandasını izliyordum; bu ses bana garip bir avunma ve sakinlik veriyordu. Burada da, bu korkunç sessizlik içinde de, top seslerinin kulakları patlatan iniltileri arasında da İhsan’ın ve küçük subayların insan sesinden çok çelik sesine benzeyen kısık kumandalarını dinliyor, etrafa yavaş yavaş ekmeye başladığımız arkadaş ölülerini aşıp giderken korkacak dakikanın gelmediğine inanıyordum.
İşte mitralyöz tıkırtıları... İşte top, işte kurşun vızıltıları... işte durmadan yere serilen atlı ve yaya askerler. Hâlâ korkmuyorum. Ne garip şey! Harpte biricik korkunç şey insanın korkusu galiba. Bozgun ve geri çekilme olmayan yerde meğer korku yokmuş. Savaş ne basit bir şey.
Akşam karanlığı geliyor. Soğuk artıyor. Rüzgâr asker sıralarını sağa sola sarsıyor. Vız vız üzerimizden ölüm aşıp geçiyor.
“Vay anam, vay anam!”
On adım ötede uzun kaputuyla, son ışığıyla, teneke matarası parlayan bir nefer yerde yatıyor, uzaklardan sedyeler geçiyor. Kumanda sesleri daha kısık, daha çelik gibi.
Önümüzde sırtın doruk çizgisine yetişen bir yerde doğal ve siyah kocaman bir çukur var. Ateşten nispeten korunmuş görünüyor. Alay sargı yeri orası. Alay kumandanı orada yer aldı ve gerçek dağ hücumu oradan başladı.
Karanlık basmadan evvel kafamda bir tablo yerleşti. Son sırttan sonra Karadağ'la aramızda küçük, pek küçük eğimlerle uzanan bir vadi. Kartaltepe sırtlarıyla Polatlı sırtları ve Karadağ’ın kendisi hep bu vadiyi ateş altında tutuyorlar. Merkezden hücum edecek olan alay buradan geçmek zorunda ve en uzun top ateşine bizim alayımız uğrayacak. Karanlık basmadan bu vadiyi kumandan gözden geçirmek istiyor. Herhalde vadiyi iyi tanımak, bütün engebelerini görmek gerek.
Alayın hareketi biraz durakladı. Kumandan yaveriyle sırtın en yüksek noktasına tırmandı. Hava kızıl esmerlikten siyah esmerliğe geçiyor. Yunanlılar karanlıktan önce mutlaka kuvvetlerimizi buradan geri çevirmek istiyorlar. Dünyanın bütün topları burada azmış köpürüyor ve o an doruk çizgisinde iki yağız atın geçtiği yerde bir toprak bulutu havaya kalkıyor. Hep birden kısık bir feryat:
“Kumandan bey, kumandan bey!”
Kalbim durdu. Hissetmeye vakit kalmadan toprak bulutu dağıldı. Çizginin üzerinde bir tek şaha kalkmış yağız at, süvarisi tarafından zapt edilmeye uğraşılıyor. Atın başı ortaya döndü. Bir dakika sonra tekrar bu tarafa ve sırttan aşağı süratle geldi. Uzaktan İhsan’ın sesini daha kısık duydum:
“Peyami, Muhsin yaralandı. Sıhhiyeyi çabuk gönder.”
Karadağ’ın eteğine gelmeden burada oldukça kaybımız var. İhsan tabur kumandanlarını topluyor, dağın ete-
ğine karanlıkta yaklaşmaya karar veriyor ve onların yürüyüş yönlerini belirliyor. Onlara top ateşi altında öbür tarafa bakan vadinin bütün engebelerini ezberletiyor. Şimdi karanlığı bekliyoruz. Etrafımı ve kendimi dinliyorum. Savaşın öz tanımını saptıyorum: Harpte tek korkulacak şey korkudur. Sonunda gece tekrar, onda harekât başlıyor ve vadiyi geçiyoruz. Artık savaş yalnız kumanda değildir. Kuvvetin, sağduyunun kendi kendine yürüyüşüdür. Gece yarısı Karadağ’ın eteğindeyiz. Önümüzde o, siyah koni biçiminde bir korkunç hayal gibi... Yunanlıların aydınlatma tabancaları savaş sahnesini güzelleştiriyor. Top ve mitralyöz düellosu, bomba savaşı olanca şiddetiyle devam ediyor. Karadağ’ın eteğine avcıya yayılan, tırmanan gölgeler, yeşil ve kızıl ışığın yansımasıyla yanıp sönüyorlar. Harekât kızışmış, sedyeler sık geçiyor. Hep o yeşil ve kızıl ışıkların birden tutuşması; avcı sıralarında biçilmiş gibi, koparılmış gibi diş diş avcıların yere serpildiğini görüyoruz. Fakat savaş devam ediyor, devam ediyor.
Yunanlılar dağın tepesinde kayadan bir terasa sığınmışlar, birinci tabur onlara çok yakın, İkincisi de geçti.
Birinci, ikinci tabur kumandanları şehit oldu. Bir an var ki manevi bir duraklama hissediyorum. Alayın kaybı yarı yarıyadır. Bizim süvarilerden ikisi şehit. Karanlık gittikçe yoğun oluyor. Top ateşi artık durdu. Alay ileriye gidiyor mu, yoksa durakladı mı?
Yandan küçük beyaz bir ışık dağların üstünden yavaş yavaş karanlığa serpiliyor, etraf biraz seçiliyor. İhsan’ın sesini bu bitmeyen ateş humması içinde kuvvetle duyuyorum. Üçüncü taburla kendisi hareket ediyor. Taburun önünde keçilerin geçemeyeceği yerleri tırmanıyoruz. İhsan her zaman askerden çok önde... Öyle kararlı, öyle kesin yürüyor ki arkasındaki siyah kütlede en küçük bir duraksama yok. “Vay anam”, “Allahım”, “Amanın”... Ne derin inilti ve hırıltı. Fakat İhsan’ın hayatı büyülen-
miş gibi, başının üstünden kurşunlar vız vız uçuyor, sağına soluna bombalar düşüyor; o elinde tüfeği sürekli tırmanıyor, tırmanıyor. Sanıyorum ki artık tepeye pek yakınız. İhsan’ın yüksek sesle Yunanlılara sövdüğünü duyuyorum. Ne garip, ne garip bağırıyor. Kudurmuş gibi gidiyor. Anadolu’nun kalbinde kara kaya parçasına kadar gelenlere öyle öfkeyle, tutkuyla sövüyor ve koşuyor ki... Onlar da sövüyorlar, bomba ve kurşunla birlikte taş, çamur atıyorlar, “Türkos, Türkos!” diye çirkin bir küfürle bağırıyorlar.
Kayanın tepesinden, onların ortasında son taburdan arta kalmış kahramanlar var. Orada gırtlak gırtlağa dövüşüyorlar. İhsan arkasına haykırıyor:
“Kayanın tepesine asker! Kayanın tepesine!”
Kızıl bir “aydınlatma tabancası” askere İhsan’ı kayaların birine sarılmış, yükseğe atlarken gösterdi. Bir yaralı, şehit kümesi içinde, arkada askerin canı gırtlağında haykırıyor, bütünüyle kendinden geçmiş, “Allah Allah Allah Allah!” Bombalar ve mitralyöz ateşi bir avuç tırmananların üstünde. Ben bir şey bilmiyorum, sarhoşum, kendimden geçmişim. Onlarla birlikte ben de sövüyorum ve haykırıyorum.
Bir an İhsan’ı kayanın tepesinde ayakta gördük. Ay tamamen çıkmış, Karadağ’a beyaz ağını germiş. Gırrr... bir yaylım ateşi, sonra duruluyor. Hepimiz kayaların dibindeyiz. O kendine kollarını açan ve koşan siyah kardeş kütlenin kucağına dibinden kopmuş bir ağaç gibi devriliyor.
“İhsan kardeşim, İhsan, İhsan!”
“Allahım, Allahım!”
Yunanlılar o küçük kayadan terası terk etmiş olacaklar ki ateş kesilmiş gibi, onu kollarımın arasında kayalardan indiriyordum. Beş-on çift kardeş eli benim üzerimde:
“Gumandan bey, gumandan bey!”
Hepsi onu tanımak, hepsi onun etrafında kalmak istiyor. Bıyıkları ayakta, gözleri dönmüş, yüzü barutla simsiyah, başından, göğsünden kanlar akan bir çavuş bağırıyor:
“Kumandanın intikamı! Arkadaşlar, arkamdan gelin!”
Bu karanlık kütle yeniden kayaların üstünde. Allah Allah Allah Allah! Gırrr... Tüfekler ve sesler uzaklaşıyor, biz de sürekli iniyoruz. Küçük bir kayanın dibinde onun dudaklarını mataramla ıslatıyorum. Yarası yine göğsünden, ceketi kan içinde. Başı yanına doğru düşmüş, gözleri yarı kapalı, zaman zaman bir hırıltı arasında, “Allahım, Allahım!” diyor.
Ne zaman sargı yerine geldik, ne zaman sedyeye koyduk, bilmiyorum. Dağın eteğinde bir sıhhiye arabası, yoldan gidiyoruz.
“İhsan, İhsan kardeşim.”
Dönmeye çalışıyor fakat aynı hırıltı.
Saat sabahın dördü... Büyük seyyarın önündeyiz. Çadıra koşuyorum. Genç bir doktor, çadırın içini dışını istila eden sedyelerde pansuman yapıyor.
“Alay Kumandanı İhsan Bey vuruldu, getirdik, Hemşire Ayşe yok mu?”
“Mustafa Çavuş, sedyeciler, hey! Kumandanı Hemşire Ayşe’nin çadırına götürelim, burada yer yok.”
Onu Ayşe’nin küçük çadırında vücudunun şeklini bozmayan asker karyolasına yatırıyoruz. Doktor o kadar dikkatle ve incelikle üniformasını çıkarıyor ki. Gözleri hâlâ yarı kapalı, dudakları mosmor, büsbütün yüzünde acı, uzak, yabancı bir tebessüm var. Biliyorum ki gerçekte o bizden uzak ve bize yabancı bir ülkenin kapısından bakıyor. Doktorun arkasından fırlıyorum:
“Hemşire Ayşe nerede?”
“Fırkanın sıhhiye bölüğüyle gitti. Telaş etmeyin, hemşireye filan ihtiyaç yok. En fazla yarım saat sonra hiçbir şeye ihtiyacı kalmayacak.”
Kafam benim değil gibi. Ayşe’den bir an için nefret ediyorum. Demek Ayşe onun gözlerini bile kapayamayacak. Portatif karyolanın yanına diz çöküyorum. Başım demirinde, ağlıyorum.
Bir an oldu ki burada son dakikalarını yaşayan gencin ölümü hayatımda en kuvvetli acıyı verdiğine inandım. Soğuyan elini arada ellerimin içine aldım, hafifçe sıktım. Belirsiz, pek belirsiz bir karşılık var, zavallı genç başta etrafı dinleyen ve bir şey bekleyen bir hal var. Ayşe’yi bir an bulabilsem... Dışarıda horozlar öterken ayak sesleri arttı, neferler hızlı hızlı konuşuyorlar, sabahleyin başlayan sessizlik bitiyor, hava daha hafif.
“Yunanlılar Karadağ’dan çekildiler, her taraftan kaçıyorlar.”
Sonra dışarıdan feci bir ses, “Sedyeyi kaldır, yana çevir,” diye bağırıyor.
Ayağa kalktım. Çadıra bir sedye daha geliyor.
“Ayşe, Ayşe de mi vuruldu?”
Elimde İhsan’ın eli gerildi. Parmaklarıma soğuyan parmakları sarıldı. Parmaklarımı koparır gibi çektim. Sedyenin üzerindeki kaputu fırlattım. Altında Ayşe’nin başörtüsü açıldı, siyah, kesik saçlı başı bir çocuk gibi çıktı. Beyaz hemşire gömleği kan içinde, sağa dönmüş yatıyor, sol kaşının üstünde çirkin kocaman bir yara var, saçlarının dibinden başlıyor, kaşını ikiye bölüyor. Kapalı gözkapağından akan kan uzun kirpiklerinin ucunda donmuş. Yüzü küçük, balmumu bir çocuk heykeli gibi. Dudakları sakin.
Sıhhiye neferi sesinde hıçkırıkla fakat övünçle, aşkla söylüyor:
“Topla yaralandı. Hemen şehit oldu. Tutamadık. Kumandan bey şehit oldu demişlerdi. Sıhhiye bölüğünden bir sedyeyle çıktı. Sonra yolda yaralı bir neferin yarasını sararken vuruldu. Hayır efendim, bir şey, bir şey söylemedi.”
“Getir evlat buraya!”
Onu da İhsan’ın yatağının yanına sedyesiyle uzattım.
“İhsan, İhsan, bak kardeşim. Ayşe de yanında.”
Önce hareket etti sandım. Eğildim. Ayşe’ye katılmıştı. Şimdi çadırın içinde yan yana yatıyorlar. İhsan’ın arkası dönük, yüzü acı ve uzak. Ayşe’nin yüzü pişman bir çocuk yüzüne benziyor. Çirkin siyah yarasından akan kanlar kırmızı birer yaş gibi ipek kirpiklerinde donmuş. İhsan’a yalvarıyor. Sanıyorum ki kalkıp beyaz kollarını İhsan’ın boynuna dolayacak ve Eskişehir’de verdiği kanlı öpücüğü tamamlayacak.
“İşte birbirinizi aldınız. İzmir’e girdiniz!”
Sesimin ne kadar acı olduğunu hissettim. Çadırdan fırladım. Bana İhsan’la Ayşe evlenmişler gibi geldi.
Sabahleyin iki arabada, iki al bayrak örtülü tabut öteki şehitler arasında köyün küçük mezarlığına girdi. Haşmet Bey’in iki taze mezara toprak attığını, Cemal’in ayakta şiş gözlerle alık alık baktığını gördüm. Sonra hayatı ve elleri boşalmış bir adam oldum. Ayşe’yle İhsan’ı ben evlendirmedim mi? Onları el ele ben vermedim mi? Şimdi yan yana şu sarı topraklar altında yatıyorlar. İhsan’ın mezarı Ayşe’nin mezarına o kadar bitişik ki, adeta koyun koyuna yatıyorlar.
“Peyami Bey, sen benim emir subayım olacaksın, Yunanlıların arkasından Ayşe’nin İzmir’ine birlikte gireceğiz.”
Haşmet Bey’in demir kolları beni ileriye geriye sallıyor. Siyah ateş gözleri gözlerimde beni, kaybolan Peyami’yi çağırıyor. Bir saat sonra Basri köyünde, bir köy odasında Haşmet Bey’le Cemal arasında oturuyordum. Cemal hıçkırıyor ve beni kolları arasında sıkıyor:
“Kardeşim, kardeşim!”
Artık bütünüyle aklım başımda... Haşmet Bey’in yüzüne bakıyorum. Onun da ruhundaki örtü sıyrıldı gitti.
Hepsinin maksadını anlıyorum. Kurnazlık, benden evvel Ayşe’ye katılmak. Ama bu mümkün mü? O şimdi İhsanla yan yana yatmıyor mu? Allahım, şimdi bu şehit İhsan’a ne bitmez tükenmez, ne acı bir kin taşıyorum. Bütün bu feci şeyleri Ayşe’yi arkasından öldürmek için yaptı. Sonra kendi beş adım gitti, hayvan gibi vuruldu. Hani İzmir’e girecekti. Kalbim atıyor, atıyor. Hatırlıyorum. Ne parlak bir düşünce zihnimi kurcaladı. İzmir’e en evvel ben gireceğim. Sonra Gökçepınar’a gelip Ayşe’ye söyleyeceğim. O, İhsan’a İzmir’e girerse evleneceğini söylemişti. Yoksa İhsan’ı sevmemişti. Ben biliyorum. O kimseyi sevmemişti. Yalnız İzmir’e girecek adamı sevecekti. Haşmet Bey bu kurnazlığı yapacak; ha, ha, gülerim, ben ondan evvel İzmir rıhtımında al bayrağı taşıyacağım.
17 Aralık
Bu sabah doktorla kavga ettik. Yazı yazmayacaksın, diyor. Başımda soğuk bir bez, yatıyorum. Yarın ameliyat yapacaklar. Ya ameliyattan sonra iyi olursam... Hayatta tanıdığım kimse kalmadı. Cemal benim bacaklarımla birlikte toprağa düştü. Haşmet Bey onu da Gökçepınar’a gömdürdü. Kendisi hâlâ İzmir yolunda...
Ayşeciğim, bak benim de kollarım hâlâ sağlam, her organım parçalanıncaya kadar İzmir için dövüşeceğime yemin ettim. Gözündeki kanlı yaşları sil. İstersen İhsan’ı sev. O zavallı seni çok severdi. İki sene sırtında ateşten gömlek taşıdı. Sonunda İzmir’e senin kollarının arasına düştü. Bir tek insana bu kadar mutluluk yetmez mi? Benim arkamdan bu ateş gömlek hiç çıkmayacak, öldükten sonra da sonsuza kadar taşıyacağım. Fakat ben onu, o ateşi, o acıyı seviyorum Ayşe. Senin, sizin ayakucunuzda bana el kadar yer verin, oracıkta sizi beklerim. Tek sana layık olayım Ayşe, istersen İhsan’ın ayağının altına yata-
yım. O senin sahibin değil mi? Ayşe, dünya kuruldu kurulalı böyle azap olmamıştır.
17 Aralık, akşam
Bu sabah her şeyi Salim’e vasiyet ettim. Göğsümde bir ölünün başından çalınmış bir tutam siyah saç var. Beni onların ayakucuna gömmelerini yazdım. Bu bir hıyanet olur mu? Darılma İhsan, kardeşim. Senin göğsün bir defa kanadı; bak benimki mezarın öbür tarafında da, toprağın altında da, senin ayakucunda da her an kanayacak. Bu kadın gibi, çocuk gibi, gül yaprağı gibi bir şey. Bana darılma... Ben ayağınızın altında yatarken siz yan yana...
Bak bak, Ayşe sedyeden kalktı. Kolları İhsan’ın boynunda. Ne kadar uzun bir öpüş. Bir an ayrılsınlar, ne olur? Ne kadar zamandır bu öpüşü istiyorlar ve bekliyorlardı.
Sonuç
Cebeci Hastanesi’nin yolundan inerken iki doktor konuşuyorlardı:
“Yedek Teğmen Peyami Efendi’nin evrakındaki isimleri inceledim.”
“Ne çıktı?”
“Ayşe isimli bir hemşire hiçbir kolordu seyyarında çalışmamış, İhsan isminde alay kumandanı yok.”
“Akrabaları yok mu?”
“Cemal isminde şehit olan bir dayızadesi var. Cemal’in bir de kız kardeşi varmış fakat kimse ne ismini ne de ne olduğunu biliyor."
“O halde?”
“Kurşunun dimağındaki etkisi.”
İki doktor çok uzun ve bilimsel bir tartışmadan sonra beyninden kurşun çıkarken ölen Peyami’nin ateşten gömleğine çetin ve Latince bir isim koydular.
15 Nisan 1922, Ankara
Bugüne bir “Ateşten Gömlek...”
Edebiyat tarihleri Ateşten Gömlek’in Kurtuluş Savaşı sürüp giderken, henüz sona ermemişken yazıldığını belirtirler. İmparatorluk göçmüş, Ankara hummalı bir çaba içinde.
Cepheden izinli gelen Halide Edib yoğun duygulanımların etkisi altında bu ünlü romanını... Kurtuluş Savaşı’nın “ilk” romanını yazmıştır.
Ama Ateşten Gömlek’in bir başlangıç öyküsü var:
Öyle kaç kez Halide Edib’le Yakup Kadri’yi, benim “biricik” romancılarımı Ankara’da, 1920’lerde bir evde karşılıklı söyleşirlerken tahayyül etmişimdir. Vakit akşamüzeri olmalı. Ankara “gelecek” coşku ve tasasıyla donanmıştır.
Yakup Kadri Bey “Ateşten Gömlek” adlı bir roman yazacağını dile getirmektedir.
Halide Edib Hanım o an mı düşünmüştür: “(...) bu kadar Anadolu’ya yakışan ve kendi başına bir şaheser olan” bu ad...
Romanın başında yer alan eşsiz mektubu yeniden okuduğumuzda, “Ateşten Gömlek”lerin en az iki tane olması umudu karşımıza çıkar. İleride bu eserler, güzel, mutlu günlerde, kitaplıklarda yan yana duracak, geçmiş acı zamanların masalını söylemeye devam edeceklerdir.
Yakup Kadri'den ödünç aldığı adı, Yakup Kadri’nin bir romanında yine görmek isteyen Halide Edib, bir bakıma, yaşanmakta olan “tarih”in romanlar, yazılar çiziler, “edebiyat” aracılığıyla gelecek kuşaklarda iz bırakacağı, bilinç yaratacağı umudunu taşımaktadır.
Kim bilir, “Ateşten Gömlek”ler birken iki, ikiyken üç... dört olabilecektir.
Güzel ve önemli Kurtuluş Savaşı romanları sonradan yazılmıştır. Birçoğunu bugün de tutkuyla okuyabiliriz. Ama pek azı Halide Edib’in Ateşten Gömlek’i ölçüsünde “içten" tanıktır.
Handan’da aşkı ve kadın özgürlüğünü sayıklamalarla dile getirmiş romancı, Ateşten Gömlek’te de bir toplumun, bir ulusun yeniden varoluş mücadelesini aynı şiddetle, aynı buhranla, adeta nöbetler içinde söylüyor.
Romanın başındaki o mektup, doğrusu, günlerimi gecelerimi büyülemiştir. Bir romancının bir başka romancıya yazdığı ve “Yakup Kadri Bey’e,” diye başlık attığı “açık mektup”, edebiyatımızdaki -hemen hemen tek- "romancıdan romancıya” teşekkür mektubudur.
Zaten Halide Edib mektubunda yalnızca ödünç aldığı roman adı için teşekkür etmez. Milli Mücadele'yi bir kez daha, puslar içinde, billurlaşmış olarak görür. Çöken payitahttan Anadolu’ya geçiş günleri, belki daha da geçmişte kalmış günlerden yarına, hem bir ulusal savaşım hem de toplumsal ve bireysel özgürlük arayışı kendisine kılavuzdur.
Ateşten Gömlek’e yol alışı izleyebilmek, o yol alışta düşsel bir yolcu olabilmek için hem Handan’a hatta Mev'ut Hüküm’e hem Mor Salkımlı Ev’e, özellikle Türk'ün Ateşle İmtiham’na ille uğramamız gerekmez mi?
Handan, dediğim gibi, “bireysel başkaldırı”nın sessiz sözcüsüdür. Yakup Kadri anılarında bu romanı ne çok sevdiğini, bu romandaki genç kadına handiyse âşık olduğunu yazmıştır. Duygularını yansıttığı yazısı o zamanlar söylentiler, yankılar yaratmış. Handanda Halide Edib’in kişisel yaşamından esinlendiği Yakup Kadri’ye fısıldanmış... Bir roman, muhakkak ki, sadece “roman”dır. Ama bazı romanlar, yazarlarını “fazla” tanıtırlar.
Handan, Halide Edib’in gençlik dünyasını tanıtıyor. Mev’ut Hüküm, karanlık, karabasanlı ama hep tutkulu sahneleriyle Halide Edib’in yaşadığı toplumsal-bireysel ortamlardan derin mutsuzluğunu söylüyor.
Nihayet Mor Salkımlı Ev ve Türk'ün Ateşle İmtihanı anı kitapları, silkiniş ve gelecek umudu için mücadele isteklerini “yaşanmış”ın izlenimleriyle saptar. Ateşten Gömlek’e yol alışta, bireyselden toplumsala, gerçekten bir ateşten gömlek sırta ge-
çirilmiş, o ateşten gömlekle yanıp tutuşulmuş ama hiç pişman olunmamıştır.
Tekrar Ankara’ya dönüyorum:
O gün, benim hayal edişime göre, o akşamüzeri Ankara’da, Halide Edib Hanım’ın evinde başka neler konuşulmuştu? Başka kimler vardı? Çöken İstanbul’dan, geçmişten, imparatorluğun son yıllarından söz açılmış mıydı?
Yakup Kadri Bey, “kendi” “Ateşten Gömlek”ini nasıl tasarladığını, nasıl kaleme dökeceğini ifade etmiş miydi? Onun “Ateşten Gömlek”i, sonra, dönüşe dönüşe, şekilden şekle girerek Ankara mı olmuştu?
Halide Edib Hanım, kendisini, kendisinin Ateşten Gömlek’ine götüren koşulları, anıları, yaşantıları, ürkütücü gelişmeleri birdenbire mi algılamış, her şey birdenbire mi üşüşmüş; yoksa yaşantılar, izdüşümler, kaygılar belleğe usul usul mu birikmişti?
Ateşten Gömlek, en az iki yönüyle dikkat çekmelidir: Anadolu’ya kimler, hangi duyguların, ülkülerin, düşüncelerin itkisiyle geçmişlerdir ve “savaş’’ı nasıl yorumlamışlardır...
Önce “Şişli”yi tanırız. Bugünün Şişli’sine hiç mi hiç benzemeyen, sosyetik, alafranga, özentici Şişli’yi. Sosyete, alafrangalık, özenti ama her şeye karşın “memleket ülküsü” hissedenlerin de yaşadığı Şişli.
Hariciye memuru Peyami, o Şişli’yi, payitahtı, şimdi, Sakarya Savaşı’nın ardından, hastanede yaralı olarak hatırlamakta, yazmaktadır.
Dekor, hastane olunca, bütün Milli Mücadele seslerle, yankılarla, inildeyişlerle belirir. İstanbul artık aradan çekilerek Anadolu ve Anadolu Türk’ü varlığını söylemeye koyulur.
Fakat başlangıçta hep Şişli vardır. Peyami’yi, Ayşe’yi, İhsan’ı, Cemal’i orada tanırız. Şişli hanımlarının, Şişli beylerinin, Rum hizmetçilerin neredeyse habersiz kaldıkları Milli Mücadele’ye ilk uğrak Sultanahmet olacaktır. Böylelikle Halide Edib ünlü, unutulmaz “Sultanahmet Mitingi’ni ilk kez kâğıda dökme olanağına kavuşur. Ayşe’nin siyah giysilerle katıldığı o gün, sonra Türk'ün Ateşle İmtihanı'nda “belgesel” bir anlatıma evrilecek ama aradan yıllar geçtikçe, başka romanlarda, sözgelimi Kemal Tahir’in Esir Şehir üçlemesinde yine can bulacaktır.
Miting, Halide Edib’in hem büyük ve coşkun bir romancıya yaraşır, hem usta bir gazetecinin nesnel anlatımına denk tasvirleriyle Ateşten Gömlek’i Anadolu’ya açar. İmparatorluğa son bir kez seslenen İstanbullu için tek umut kapısı bundan böyle Anadolu’da aralanacaktır.
Ateşten Gömlek de bundan böyle Anadolu’daki savaş, yıkım ve zaferlerin sözcüsü olacak, acılar ve kırık sevinçler ortasında “yarın”ı özleyecektir. O kadar ki, romancı, Peyami’nin anlattığı korkunç gerçekleri insanlık için utanç verici bulur ve ne insanlığın ne Türkiye’nin bir daha böylesi acılardan geçmemesi temennisiyle, roman kahramanının bir “kâbus” gördüğünü ileri sürmekten kendini alamaz.
Ateşten Gömlek işte o çok çarpıcı temenniyle son bulmaktadır.
Edebiyat tarihleri Ateşten Gömlek’in 6 Haziran-11 Ağustos 1922 tarihlerinde İkdam gazetesinde tefrika edildiğini de yazarlar. Ateşten Gömlek bugün yetmiş beş yaşında.
Yetmiş beş yıl boyunca okunmuş, herhalde bir dönemler çok sevilmiş, çok etkilenilmiş bu roman, yalnızca anlatımının ateşi, humması, buhranıyla değil, “anlattıklarıyla” da bugün yeniden anlam kazanıyor; yetmiş beş yıl sonra biz Ateşten Gömlek'i yeniden gereksiniyoruz.
Doğu ve batı kültürlerinin sentezine ulaşabilmiş Halide Edib, efsanevi konuşmacısı olduğu Sultanahmet Mitingi’nde “hükümet”lerin düşman, “millet”lerin dost olduğunu söylemişti. Geçen onca zaman onun sözünü ne yazık ki doğrulamaya devam ediyor, hükümetleri bir türlü “ferdin ezelî hürriyet mücadelesinde” fertlere dost kılamıyor.
Belki bu yüzden ferdin sırtında hâlâ ateşten gömlekler var.
Yakın tarihimizin hangi sancılardan geçtiğini ben en çok romanlardan öğrendim. Tarih kitapları, hatta ilk elden, ilk tanıklıktan anılar her zaman yetmedi.
Ateşten Gömlek’e gelince; o romanlar, öğretici, aydınlatıcı romanlar arasında, bir de, “coşkun” yaradılışıyla gönlümü yakar. Anlatımının çapraşıklığına -haksızca- işaret edilmiş Halide Edib, bu romanında, Handan kimliğiyle başlattığı coşkun yaradılışları artık bütün bir romanın tek kimliği kılmaktadır.
Halide Edib diyor ki:
"Sen kitaplar ve kâğıtların dilinden anlıyorsun, yanık şeyler söyle, iyi şeyler söyle, beni istesin!”
Belki bu yüzden bugün de Ateşten Gömlek’! istiyoruz.
SELİM İLERİ
1997, İstanbul
[7] Mondros Ateşkes Antlaşması, 30 Ekim 1918. (Y.N.)
[8] Dolmabahçe Sarayı. (Y.N.)
[9] Mavi renkli, değerli bir mineral. (Y.N.)
[10] İttihat ve Terakki Fırkası taraftarı. (Y.N.)
[11] Hürriyet ve İtilaf Fırkası taraftarı. (Y.N.)
[12] Üniversite. (Y.N.)
[13] İttihatçıların, 31 Mart Ayaklanması (1909) ve Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi (1913) sonrasında kurdukları idam sehpalarına gönderme yapılıyor. (Y.N.)
[14] Asıl İstanbul, bugün Fatih ilçesini oluşturan, surlarla çevrili eski kent. (Y.N.)
[15] Galata Köprüsü. Haliç üzerinde, İstanbul yakasıyla Şişli-Beyoğlu yakasını bağlıyor. (Y.N.)
[17] Daha çok anestezide kullanılan, yatıştırıcı ve uyuşturucu bileşik. (Y.N.)
[18] İzmir’in işgalini protesto etmek için 6 Haziran 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda yapılan, Halide Edib’in de tarihî bir konuşma yaptığı büyük miting. (Y.N.)
[19] İzmir’in işgalini protesto etmek için 19 Mayıs 1919 günü Fatih’te yapılan miting. (Y.N.)
[20] Kabadayı Rum delikanlısı. (Y.N.)
[21] Kapalı ve yalnız arkada oturulacak yeri olan, dört tekerlekli araba. (Y.N.)
[22] Soğukçeşme Askerî Rüştiyesi. Günümüzde İstanbul Çocuk Mahkemeleri olarak kullanılan bina. (Y.N.)
[23] Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944). (Y.N.)
[24] Halide Edib’in Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşmada kullandığı ifade. (Y.N.)
- Bağlantıyı al
- X
- E-posta
- Diğer Uygulamalar

Yorumlar
Yorum Gönder